<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>DEAŞ &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/deas/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Fri, 08 May 2020 14:48:05 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.9</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>DEAŞ &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Batı Başkentlerinin Işıkları Sabaha Kadar Sönmedi</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/bati-baskentlerinin-isiklari-sabaha-kadar-sonmedi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/bati-baskentlerinin-isiklari-sabaha-kadar-sonmedi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Aynur Bayram]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 04 Nov 2019 18:31:18 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kapak]]></category>
		<category><![CDATA[Barış Pınarı]]></category>
		<category><![CDATA[DEAŞ]]></category>
		<category><![CDATA[idlib]]></category>
		<category><![CDATA[Zeytin Dalı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=12933</guid>

					<description><![CDATA[Emekli Albay Savunma Strateji ve Güvenlik Uzmanı Yusuf ALABARDA: “Türkiye kendisine yönelik terör eylemleri devam ettiği takdirde, 30. kilometrede elini kolunu bağlayıp oturmayacak. Bu noktada Rusya ile varılan Adana mutabakatı özellikle gündeme getiriliyor. Bu ne demek? Türkiye, Suriye içerisinde 31. kilometrede de 40. kilometrede kendisine tehdit oluşturabilecek terör örgütleriyle Suriye coğrafyası içerisinde askeri anlamda terörle mücadele konseptini yürütebilecek.” Barış Pınarı Harekâtı, başladığı andan itibaren Suriye özeli ve Ortadoğu genelinde taşlar yerinden oynadı. Küresel bir nizamı hedefleyenler bile kendi içinde olmak üzere şaşkındı. Neydi bu harekâtın amacı? Türkiye neyi hedefledi, ne elde etti? Harekâtın başladığı andan itibaren sınırın dibinde gelişmeleri takip eden Emekli Albay Savunma Strateji ve Güvenlik Uzmanı Yusuf Alabarda ile Barış Pınarı Harekâtı’nı, sonrasındaki gelişmeleri konuştuk. 9 Ekim’de başlayan Barış Pınarı Harekâtı bölgede birçok dengeyi değiştirdi. Resulayn ve Tel Abyad’daki terör örgütü işgali sonlandırıldı. Ayrıca bu iki kent arasında bulunan kırsal bölgede ve buradaki yerleşim alanları da çok kısa bir sürede temizlendi, M-4 karayoluna inildi. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin harekât planlamasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Silahlı Kuvvetler özelinde konuyu değerlendirmek gerekirse, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin, çukur terörü dediğimiz olaylarda, Afrin’ deki Zeytin Dalı Harekâtı, onun öncesinde Fırat Kalkanı Harekâtı ve en sonunda da Barış Pınarı Harekâtıyla meskûn mahal ve terörle mücadele konusunda bölgedeki &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Emekli Albay Savunma Strateji ve Güvenlik Uzmanı Yusuf ALABARDA:</strong></p>
<p><strong>“Türkiye kendisine yönelik terör eylemleri devam ettiği takdirde, 30. kilometrede elini kolunu bağlayıp oturmayacak. Bu noktada Rusya ile varılan Adana mutabakatı özellikle gündeme getiriliyor. Bu ne demek? Türkiye, Suriye içerisinde 31. kilometrede de 40. kilometrede kendisine tehdit oluşturabilecek terör örgütleriyle Suriye coğrafyası içerisinde askeri anlamda terörle mücadele konseptini yürütebilecek.”</strong></p>
<p class="p1">Barış Pınarı Harekâtı, başladığı andan itibaren Suriye özeli ve Ortadoğu genelinde taşlar yerinden oynadı. Küresel bir nizamı hedefleyenler bile kendi içinde olmak üzere şaşkındı. Neydi bu harekâtın amacı? Türkiye neyi hedefledi, ne elde etti? Harekâtın başladığı andan itibaren sınırın dibinde gelişmeleri takip eden Emekli Albay Savunma Strateji ve Güvenlik Uzmanı Yusuf Alabarda ile Barış Pınarı Harekâtı’nı, sonrasındaki gelişmeleri konuştuk.</p>
<p class="p1"><b>9 Ekim’de başlayan Barış Pınarı Harekâtı bölgede birçok dengeyi değiştirdi. Resulayn ve Tel Abyad’daki terör örgütü işgali sonlandırıldı. Ayrıca bu iki kent arasında bulunan kırsal bölgede ve buradaki yerleşim alanları da çok kısa bir sürede temizlendi, M-4 karayoluna inildi. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin harekât planlamasını nasıl değerlendiriyorsunuz?</b></p>
<p class="p1">Silahlı Kuvvetler özelinde konuyu değerlendirmek gerekirse, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin, çukur terörü dediğimiz olaylarda, Afrin’ deki Zeytin Dalı Harekâtı, onun öncesinde Fırat Kalkanı Harekâtı ve en sonunda da Barış Pınarı Harekâtıyla meskûn mahal ve terörle mücadele konusunda bölgedeki en etkin ve verimlilik esasına göre çalışan silahlı güç haline geldiğini değerlendiriyorum. Özellikle meskûn mahalde muharebe ve terörle mücadelede çok yoğun teknoloji kullanımı, bunun yanında profesyonel erbaş ve erlerden oluşan yapısı TSK’nın bölgede nasıl bir söz sahipliği yaptığı konusunda bence bütün dünya tarafından yakinen izlendi. Tüm bunlara rağmen öngörüm oydu ki, TSK’nın 450 kilometrenin üzerindeki bir cepheye sahip Fırat’ın doğusuna bir harekât yapmayacağı, yaptığı takdirde bunda başarılı olamayacağı, çünkü bunun Afrin’ deki Zeytin Dalı Harekâtı ile Fırat Kalkanı Harekâtı’nın çok daha fazlasına tekabül eden bir bölgeyi ihtiva ettiğiydi. Fakat bu beklentiler TSK’nın kendi içerisinde bir sıklet merkezi tesis edip Tel Abyad-Resulayn arasında bu sıklet merkezi üzerinden ele alması ve bu bölgede de çok başarılı bir iç güvenlik harekâtı ve gayri nizami harp unsurlarına yönelik olarak terörle mücadele harekâtı gerçekleştirip başarılı olmaya başladığımızda öngörüm odur ki; Batı başkentlerinin ışıkları sabaha kadar sönmedi.</p>
<p class="p2"><b>SON YILLARDAKİ<br />
EN BAŞARILI OPERASYON</b></p>
<p class="p1">Yaklaşık 7 gün gibi kısa sürede alan kontrol altına alındı. Yani bölgenin tamamının her bir zerresinin teröristlerden temizlenmesini kastetmiyorum, alan kontrolü anlamında 7 gün içerisinde bölgenin ele geçirilmesi Silahlı Kuvvetleri’n son yıllarda yaptığı en başarılı operasyonlardan biriydi. Özellikle bu harekât öncesinde bölgeye yapılan yığınakların da harekât boyunca devam eden çok karmaşık yapıdaki bir harekât tarzının kullanılması ve müşterek harekâtın icra edilmesi Silahlı Kuvvetlerine bu başarıyı getirdi.</p>
<p class="p1"><b>Müşterek harekât nedir?</b></p>
<p class="p1">Müşterek harekât dediğimiz; geride topçu birlikleri, TSK ile birlikte sahaya inen Suriye Milli Ordusu, Özel Kuvvetler Komutanlığımız gibi gayri nizami harp ve terörle mücadelede uzman birimler, zırhlı personel taşıyıcılarının ve tankların içine bindirilmiş zırhlı birlikler, yukarıda da Hava Kuvvetlerine bağlı unsurlar ile insansız hava araçları ve silahlı insansız hava araçlarımız. Bütün bu unsurların tek bir şekilde, tek bir elden kontrol edilmesi ve harekât merkezinin hem bölgede, hem de Ankara’da Genelkurmay Karargahı’nda tahsis edilmiş olması ve bunların hepsinin müthiş bir senkronizasyon içerisinde harekata devam etmesi bence diplomasinin dışında, uluslararası ilişkilerin dışında ayrıca askeri analistler tarafından analiz edilmesi gereken bir husustur. Ayrıca bu harekâtların lojistik desteğinin sağlanması, bölgenin içerisine sürekli olarak akaryakıt, yiyecek, içecek her türden ikmal, malzeme ve mühimmat sevkiyatının da yapılması Silahlı Kuvvetlerin harekât boyutuna aynı zamanda da lojistik faktörlerin ne kadar etkin bir şekilde eklemlendiğinin en güzel göstergesi oldu.</p>
<p class="p1">7 günün sonunda malum olduğu üzere Batı özellikle kendi eliyle besleyip büyütmüş olduğu organizasyonun tamamen elden çıkmasına mani olmak maksadıyla Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne Amerika Birleşik Devletleri aracılığıyla 120 saat, daha sonra da Rusya Federasyonu’yla 150 saatlik bir bekleme moduna geçme ile ilgili bir mutabakat yaptılar. Bu mutabakat sonucunda Silahlı Kuvvetler karşısında dayanma gücünün olmadığını anlayan terör örgütü unsurlarının sair ekseriyetinin bölgeyi boşalttığını, başta özel askeri firma temsilcisi yabancı terörist savaşçılar başta olmak üzere bölgeyi boşalttıklarını, bölgede kalan bir takım terör unsurlarının hali hazırda Amerika Birleşik Devletleri’nin vermiş olduğu silah ve mühimmatlarla Mehmetçiği şehit etmeye bir süre daha maalesef istemeyerek de olsa dilimiz bunu söylemek istemiyor devam edebileceklerini değerlendiriyorum. Ama bunların artık bir tehdit unsuru oluşturacağını zannetmiyorum.</p>
<p class="p1"><b>Sizce Türkiye Barış Pınarı harekâtı ile Batı’ya ABD’ye meydan mı okudu?</b></p>
<p class="p1">Bu suali onların ağzıyla cevaplamak lazım.<span class="Apple-converted-space">  </span>Aksi takdirde belki bizi okuyanlar bir retorik, bir hamaset ile söylediğimizi düşünebilir. Bununla ilgili 3 kişiye baktığımızda sonucu anlayabiliriz. Pentagon’un başındaki Savunma Bakanı Mark Esper, Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey ve<span class="Apple-converted-space">  </span>ABD Dışişleri Bakanı Pompeo’nun söylemiş oldukları… Bunlara baktığımızda Türkiye’nin meydan okuyup okumadığını, ne yapıp ne yapmadığını, çok rahatlıkla anlayabiliyoruz. Esper; “Türkiye Cumhuriyeti Devleti bizden bu bölgeye müdahil olmak noktasında herhangi bir ricada bulunmadı. Sadece bu bölgeye müdahil olacaklarını söyleyip, bizden askerlerimizi çekmemizi istediler. Biz de buna mecbur kalıp askerlerimizi çektik” diyor. Diğer bir husus ise yine Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey kongrede, Cumhuriyetçi Senatör Lindsey Graham’ın önderlik ettiği ekip ile birlikte yapılan mülakatta “Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Amerika Birleşik Devletleri’nden izin istemediğini, Amerika Birleşik Devletleri’ne ‘harekâta başlayacağını dolayısıyla Amerika’nın askerlerini çekmesi gerektiğini’ söyledi. Biz de bu duruma yapılan istişare sonucunda karşılık olarak askerlerimizi 30 kilometre güneyine çekmek zorunda kaldık” dedi.</p>
<p class="p2"><b>POMPEO’NUN<br />
AÇIKLAMALARINDAKİ AYRINTI</b></p>
<p class="p1">Bir diğer husus ise Amerikan Dışişleri Bakanı Mike Pompeo.<span class="Apple-converted-space">  </span>O da diyor ki; “Bundan sonra yapacağımız diplomatik ilişkilerde Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kendi planları doğrultusunda harekât icra edebilme kapasitesinin önüne geçmek için adımlarımız olacak.” Yani yapılan bu harekât o kadar rahatsız etmiş ki Türkiye’nin elindeki kapasiteyi bir dahaki sefere bu şekilde kullanamaması için dizayn yapacaklarını söylüyor.</p>
<p class="p1">Şimdi bu sözleri dikkate aldığımızda Türkiye’nin bu noktada Amerika Birleşik Devletleri’nden izin almadığını, kendisine biçilen bu terör devleti ile Türkiye’yi boğma projesine asla rıza gösterilmeyeceğini bu anlamda zaten binlerce yıl içerisinde barındırmış olduğu o devlet geleneği, son zamanlarda da biraz önceki bölümde izah etmiş olduğum gibi geliştirdiği kapasite, teknoloji birikimiyle birlikte kendisine rağmen bu bölgede bir oyuna müsaade etmeyeceğini gösteren bir harekâttı bu. Dolayısıyla Amerika Birleşik Devletleri’nden izin alıp almadığı hususunda Amerikalıların ağzından bu şekilde izah edebiliriz.</p>
<p class="p1"><b>Harekât süresince Türkiye’ye yönelik çok yoğun bir psikolojik savaş yürütüldü, baskı yapıldı. Bu baskının harekâtın başarısı görüldükçe artması da dikkat çekiciydi. Hatta karşıt kutupta yer aldığı bilinen ülkeler bile dozu farklı olsa da harekâta benzer tepkiler verdi. Bunu nasıl okumak lazım?</b></p>
<p class="p1">Harekâta yönelik bir okuma yapılabilir. Bir de tarihsel perspektiften bir okuma yapılabilir. Tarihsel perspektiften okuma yapıldığında Avrupa’nın Türkiye ve bu bölge söz konusu olduğunda, birlikte hareket etmesi ilk defa görülmüş bir husus değil. Bunu Haçlı Seferleri’nden günümüze, şartlar kendileri açısından namüsait seyrettiğinde, bir araya gelmekte asla sıkıntı çekmediklerini gördük. Afrin’deki terör unsurlarına yönelik gerçekleştirdiğimiz Zeytin Dalı Harekâtı’nda da aynısını yaşamıştık.</p>
<p class="p1">Şimdi gelmiş olduğumuz noktada Barış Pınarı Harekâtı’nda aynısını yaşıyoruz. Dolayısıyla özelde Avrupa’nın genelde Batı dünyasının bu şekilde bir davranış geliştirmesine şaşmamak lazım. Sadece onların bu tepkileri üzerine her türden kendimizle ilgili geliştirilmiş olunan senaryoya evet der isek asıl ona şaşmak lazım. Batının ben bu anlamdaki tepkilerinin bir şekilde Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin gelmiş olduğu ekonomik, askeri ve dünya üzerindeki bir anlamda siyasi anlamda geliştirmiş olduğu siyasetle bir şekilde dengelendiğini açıkçası düşünüyorum.</p>
<p class="p1">Batı bu anlamda burada tepki gösterdi diye Türkiye Cumhuriyeti Devleti harekâttan hiçbir şekilde vazgeçmedi, vazgeçmeyecek de bundan sonra. Ama bu tepkileri ortaya koyanların Rakka’da, Felluce’de, Ninova bölgesinde, Musul’da, Irak coğrafyasında, Hadifa kasabasında, Afganistan coğrafyasında neler yaptıklarını adeta bir Moğol ordusu gibi binlerce yıllık Babil uygarlığı dâhil olmak üzere yerle yeksan ettiklerini, buralardaki müzelerde tarihi değeri olan eserleri bile evlerine götürmekte sakınca görmediklerini Rakka’da 4 binin üzerinde Şii’nin çoluk &#8211; çocuk ve kadın demeden toprağın içerisine terörle mücadele diye gömüldüğünü Birleşmiş Milletler kendi raporlarında yazıyor.</p>
<p class="p1">Sadece bizim söylememiz değil. Rakka’nın DEAŞ terör örgütünden ele geçirilmesinden sonraki görüntülerle, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Tel Abyad, Rasulayn hattına yapmış olduğu bu harekâttan sonraki görüntüler karşılaştırılırsa kuşkusuz ne demek istediğim çok daha anlaşılabilir. Rakka ve Tel Abyad üzerindeki harekât sonlandırıldıktan hemen iki gün sonra Tel Abyat’ta berberlerden kasaplara, bakkal dükkânlarından tüm esnafına birçok işyerinin açılarak hayatın seri bir şekilde başlamış olması da bunun en güzel örneğidir. Ama unutmayalım ki İran destekli milisler ile Esed’in Şebbihaları’ nın Halep de yapmış olduğu katliam sonrası aradan geçen 2 küsur yıldan bu yana Halep’ de yaşam hala başlamadı.</p>
<p class="p1">Rakka’nın şehir denecek hali kalmadı. Tekrardan ayağa kaldırılması çok uzun yıllar sürecek ama Türkiye’nin harekât yaptığı bölgelerde Azez’de, Cerablus’ta,El -Bab’da, Afrin şehir merkezinde ve Rasulayn ile Tel Abyat’ da harekatların hemen sonrasında hızlı bir iyileşmeye gidilerek şehirdeki hayati fonksiyonların ivedilikle yerine getirildiği ve bugün rejimin kontrol ettiği noktalarda birçok şeyin açtığı sıkıntı çekilirken, Türkiye’nin kontrolü altındaki bölgelerde okullardan hastanelere hayatın dolu bir şekilde aktığını hep birlikte biliyoruz.</p>
<p class="p1">Keza Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile Suriye coğrafyasında kurulacağı belirtilen 3 adet yeni üniversitenin gelecekteki Suriye’ye katkıları olacaktır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bütçeleri ile açılacak olan bu üniversiteler Türkiye’nin olaya nasıl baktığının en önemli göstergelerinden bir tanesidir. Dolayısıyla bu noktayı nazardan okuduğumuzda o yapılan eleştirilerin kendimize olan güvenimiz, savaş ahlakımız ve savaş ahlakı ile geçmiş çok derin bir tarihsel derinliğimiz olduğunu biliyoruz. Batı’dan öğrenebilecek çok fazla sözümüzün olmadığını da söylemek isterim.</p>
<p class="p1"><b>Büyük resmi anlattınız. Peki biz dünyaya kendimizi anlatabildik mi ya da nasıl anlatabiliriz?</b></p>
<p class="p1">Kendimizi dünyayı anlatma noktasında şartlı olarak manipülatif olarak dünyayı yanlış bilgi ile donatma noktasında yeminli olanlara kendimizi anlatma konusunda çok şansımızın olmadığını düşünüyorum.</p>
<p class="p1">Çünkü zaten onların amacı bilgiyi manipüle ederek kafaları karıştırmak ama hem Avrupa’da, hem dünyada bir de ne oluyor diye hüsnüniyetle dinlemek isteyen önemli bir kitlenin olduğunu düşünüyorum. Batı’nın da tek bir Batı olmadığını düşünüyorum. Dolayısıyla bunlara kendimizi daha iyi anlatma noktasında eksiklerimizin olduğunu da görüyorum.</p>
<p class="p1">Bunların başında da harekât başladığı günden bu yana Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin faal bir şekilde varlığına devam eden üniversitelerin ki yüzün üzerinde uluslararası ilişkiler ve siyaset bilimi bölümü var bunların her birinden 10 öğretim üyesi bir şekilde sosyal medya ve akademik yazılarla harekâta destek verir mi diye yapmış olduğum taramada maalesef akademiden bu noktada çok fazla destek gelmediğini, entelektüellerimizin bu noktada yeterli katkıyı sunamadıklarını gördüm.</p>
<p class="p1">Bir taraftan Türkiye’nin terörle mücadelesi devam ederken batının YPG ve PYD’yi terör örgütü olarak tanımlama noktasında çatlak ses çıkararak Türkiye’nin harekâtını boşa çıkartacak, Mehmetçiğin daha fazla kanının akmasına sebebiyet verecek açıklamalar varken ve bunlarla ilgili mücadelemizin yeterli olmadığını, Türkiye’de ana muhalefet düzeyinde dahi bu konuların Batı’yla aynı paralelde ele alınıyor olması bizim en büyük sıkıntımız.</p>
<p class="p1">Ben ne Amerika Birleşik Devletleri’nde ne de Batıda terörle mücadele konusunda kendi ülkeleri Türkiye kadar bile terörün bir şekilde kurbanı olmasa dahi terörle mücadele söz konusu olduğunda nasıl yek ve sert bir ses verdiklerini, nasıl herkesin bir araya geldiğini bizzat Batı’da yaşamış bir insan olarak canlı şahidiyim ama söz konusu Türkiye olduğunda bir taraftan Batı, bir de içimizde PKK-YPG- PYD’yi bir terör örgütü olarak tanımlama noktasında ortaya atılan sıkıntılı ifadeler var.</p>
<p class="p1">Bu olay bana sorarsanız kendimizi anlatamamamızdaki en önemli sıkıntılı ayaklarından bir tanesi. Diğer önemli husus ise bizim bu anlamda daha kapsamlı orta ve uzun vadeye yayılmış bir stratejik planımızın ve aklımızın oluşması gerekiyor. Maalesef bu noktada da büyük mesafeler kat edilmesine rağmen düşünce kuruluşlarından üniversitelere yayın ve neşriyat yapan medya organlarımıza kadar farklı dillerde sesimizi duyulabilecek bir etkinliğin içerisinde olmadığımızı görüyorum. Hiç kuşkusuz gayreti çabaları olan TRT World ekranı güzel şeyler yapma noktasında gayretkeş ama bunun da yeterli olmadığını düşünüyorum.<span class="Apple-converted-space">  </span>Özellikle Türkiye’nin Almanya’da üç buçuk milyonun üzerinde bir vatandaşının yaşadığı düşünülürse Avrupa üzerinde 3,5 milyon bunun ekseriyeti Almanya’da yaşıyor. TRT Word’ün Almanya’da Almanca yayın yapan servisinin daha bu ay hizmete giriyor olması bu işlerde ne kadar geç kaldığımızın en güzel göstergesi.</p>
<p class="p1">Çözüm olarak belki üniversitelerin ister vakıf üniversitesi, ister devlet üniversitesi olsun daha üretken olmaya zorlanması bu anlamda yazılmış olunan akademik yayınlarının sosyal medya üzerinden de yayılması ve akademi içerisinde bulunan kişilerin savaşın farklı bir boyutu haline gelen sosyal medyada daha organize bir şekilde karşılık verecek şekilde bir etkileşim içerisine girecek motivasyona tabi kılınması bu sorunun çözümünde önemli bir katkı sunacaktır diye düşünüyorum.</p>
<p class="p1"><b>Önce 17 Ekim’de ABD ile ardından 22 Ekim’de Rusya ile biri 13 diğeri 10 maddeden oluşan mutabakat gerçekleştirdik. Harekâtın bütünü ve bu mutabakatlar çerçevesinde Türkiye harekâtta neyi hedefliyordu neyi aldı?</b></p>
<p class="p1">Bunu şu boyuttan değerlendirmeliyiz; Cumhurbaşkanı’nın iki yıldan bu yana söylemi vardı. “Fırat’ın doğusunda bize tehdit oluşturacak hiçbir terör örgütünü barındırmayacağız.”</p>
<p class="p1">Bununla da yetinmedi Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda bir harita çıkarttı ve o haritada 30 kilometrelik sınırlarımız boyunca bulunan hattı, terör örgütü unsurlarından arındırma, ikincisi olarak da bu bölgeyi adeta bir barış koridoruna çevirerek Türkiye’deki sığınmacıların bir bölümünün buraya yerleştirilmesi şeklinde iki siyasi bir hedef koydu.</p>
<p class="p1">Bu iki siyasi hedefe diploması alanında bir çare bulunamayınca da askeri bir harekâta girişildi. Bu askeri harekâtın başarılı olması sonucunda hem Amerika, hem de Rusya’yla terör örgütü mensuplarının belirlenmiş olunan Fırat’ın doğusuna tekabül eden Irak sınırına kadar dayanan bölgeden 30 kilometre aşağıya çekilmesi taahhüt edildi. Bu taahhüt doğrultusunda Tel Abyad- Rasulayn<span class="Apple-converted-space">  </span>arası Amerika ile varılan mutabakat ile Rusya ile varılan mutabakat kapsamında ki süre şu an için çalışıyor. Fırat’ın doğusu dediğimiz Irak sınırıyla Fırat nehri arasında ve buna ilaveten de Mümbiç ile Tel Rifat’ı da dahil edecek şekilde terör örgütü unsurunun kalmaması isteniyor.</p>
<p class="p1">Eğer bu mutabakat masada planlandığı gibi sahada da karşılığı olursa ki Amerika Birleşik Devletleri ile yapılan mutabakat çerçevesinde Resulayn ve Tel Abyad arasında yaklaşık bine yakın teröristin bölgeden kendilerine gösterilen yol üzerinden bölgeyi boşalttığı Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından da teyit edildi. Bu husus diğer bölgelerde de sağlanırsa Aynel-Arap’ta, Münbiç’te, Malikiye’de, El- Basri’ye de bu bölgelerde sağlanırsa o zaman Türkiye siyasi anlamda koymuş olduğu hedefine kısmen de askeri gücü ile ama daha çok masadaki başarısıyla ulaşmış sayılacaktır. İkinci hedef olan sığınmacıların bu bölgeye yerleştirilmesi ile ilgili hususta önümüzdeki süreçte en hararetli konularından biri olmaya devam edecektir diye düşünüyorum.</p>
<p class="p2"><b>TÜRKİYE GEREKİRSE 40 KM’DE<br />
TERÖRLE MÜCADELE EDECEKTİR</b></p>
<p class="p1"><b>Yapılan mutabakatlarda YPG’nin<span class="Apple-converted-space">  </span>Fırat’ın doğusunda 30 km altında varlığını sürdürmesi riskine dikkat çekiliyor. Örgütün varlığını sürdürmesi, gelecekte Türkiye açısından terör tehdidinin devam edeceği anlamına mı geliyor?</b></p>
<p class="p1">Bu konu ile mücvir muhit kavramını kullanmak istiyorum.<span class="Apple-converted-space">  </span>Tabi ki Türkiye kendisine yönelik terör eylemleri devam ettiği takdirde, 30. kilometrede elini kolunu bağlayıp oturmayacak. Bu noktada Rusya ile varılan Adana mutabakatı özellikle gündeme getiriliyor. Bu ne demek? Türkiye, Suriye içerisinde 31. kilometrede de 40. kilometrede kendisine tehdit oluşturabilecek terör örgütleriyle Suriye coğrafyası içerisinde askeri anlamda terörle mücadele konseptini yürütebilecek.<span class="Apple-converted-space">  </span>Dolayısıyla bu şekilde olaya bakmak lazım ama derseniz ki; PYD ve YPG 30 kilometrede değil 300 kilometrede de bulunmasın! Bu da sizin masadaki ve sahadaki gücünüz ile alakalı. Ben Türkiye’nin 200- 300 kilometre güneye inerek terörist kovalamak gibi bir siyasi ve askeri bir hedefinin olmadığını düşünüyorum. Doğrusunun da şu an olduğu gibi kendi sınırları içerisinde tehdit edecek bir yapının kendi sınırlarından 30-40 kilometre uzaklaştırılmasının ve daha sonra da bu noktalardan gelebilecek terör saldırıları olursa bunun da Adana mutabakatı çerçevesinde arkasından koşulmasının en doğru şu an için kullanılabilecek bir seçenek olduğunu düşünüyorum.</p>
<p class="p1"><b>ŞAM İLE TEKRAR ESKİSİ GİBİ OLMAZ</b></p>
<p class="p1"><b>Adana Anlaşmasını vurguladınız bu durum Şam ile diyaloğun yolunu mu açıyor? </b></p>
<p class="p1">Adana mutabakatını uygulama noktasında Şam’ın yüzünün olmadığını düşünüyorum. Şam ile diyalog noktasında zaten bürokrasi bazında bir diyaloğun olduğunu hep birlikte biliyoruz. Özellikle de istihbarat paylaşımı başta olmak üzere ama ben şartlar ne olursa olsun anayasa komitesi çalışması devam ederken ve Suriye’de anayasa komitesi çerçevesinde yeni bir Suriye hedefi ortada dururken sanki hiçbir şey olmamış gibi birilerinin istediği şekilde Şam yönetimiyle tekrar geçmişte olduğu gibi sarmaş dolaş bir görüntü verileceğini zannetmiyorum. Çünkü hiç kimse unutmasın ki Şam rejimi eli kanlı bir rejimdir. 6 milyon vatandaşını başka ülkelere sürmüştür. Milyona yakınını da bizzat kimyasal bombalarla katletmiştir. Şu an için yeni oluşturulacak anayasa komitesi çerçevesindeki Suriye projesi ortaya çıkana kadar da Şam’da mevcudiyetini sürdüren bu rejim ile hiçbir şekilde irtibat kurulmaması anlamına gelmez. Dolayısıyla ben Rusya Federasyonu’nda varılan mutabakat ile Şam rejiminin şu anki hükümet tarafından her konuda muhatap alarak elinin sıkılacağı ve onlarla çok güzel görüntüler verileceği bir dönemden çok, terörle mücadele başta olmak üzere bazı hususlarda Rusya’nın orkestra şefliğinde bir koordine içerisinde bulunulma ihtimalini yüksek görüyorum.</p>
<p class="p1"><b>Rusya ile varılan mutabakat sonucu Rusya, Fırat’ın doğusuna geçmiş oldu. Rusya’yı kazançlı saymak mümkün mü, bu durumun oluşturabileceği riskler var mı?</b></p>
<p class="p1">Suriye coğrafyasında Türkiye tek başına oyun kurucu değil. Dolayısıyla bölgeye kimin girip kimin çıkacağına Türkiye tek başına karar vermiyor. Dolayısıyla bir güç maksimizasyonu yapabilecek durumda değiliz. Hattı zatında Rusya da, Amerika Birleşik Devletleri de bu durumda tek başına değil. Dolayısıyla Rusya’nın güney sınırlarımız boyunca Türk askerleri ile birlikte devriye gezmesi sınırlarımıza bir şekilde komşu oluyor gibi gözükmesi çok da sıkıntılı bir husus değil. Bu bölgede kontrol edilmesi ve rasyonel karar mekanizmaları olmayan PKK – YPG, uluslararası istihbarat örgütlerinin adeta taşeronu haline gelmiş DEAŞ gibi terör örgütlerinin bulunmasındansa, o toprakları Rusya Federasyonu gibi rasyonel bir devlet aklının kontrol ediyor olması bizim açımızdan çok sakıncalı bir tutum değil.<span class="Apple-converted-space">  </span>Bunun sebebi de Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Suriye coğrafyasındaki aktörlerin kimin olacağı ya da kimin olmayacağı noktasında tek başına dizayn etme gücünün ve kapasitesinin olmamasından kaynaklandığını ama bu aynı kapasite eksikliğinin Amerika Birleşik Devletleri ve Rusya için de geçerli olduğunu söyleyebiliriz. Örneğin; Rusya… Amerika Birleşik Devletleri Suriye coğrafyasına izinsiz gelmiş bir devlettir ama Amerika Birleşik Devletleri’ni oradan çıkartıp atma noktasında yetersizdir.</p>
<p class="p1">Amerika Birleşik Devletleri için Rusya’nın bu bölgede olması istenilen bir husus değildir ama Rusya, Hmeymim başta olmak üzere birçok üs konusunda Suriye rejiminden taviz almış, bölgede etkinliğini arttırmış bir devlettir. Aynı şey Türkiye Cumhuriyeti Devleti için de geçerlidir.<span class="Apple-converted-space">  </span>Amerika Birleşik Devletleri, Türkiye’nin Suriye coğrafyasında Afrin’den Irak sınırına kadar olan bir bölgeyi kontrol etmesini istememektedir. PKK’nın Suriye kolu olan YPG’ ye bu denli etkin tedbirler almasını istememektedir ama Türkiye’nin bu noktada ortaya koymuş oldu iradeye de engel olamamaktadır.<span class="Apple-converted-space">  </span>Denkleme bu noktadan baktığınızda o eleştirilerin çok fazla bir anlamının olmadığını düşünüyorum.</p>
<p class="p2"><b>İRAN TÜRKİYE’NİN BÜTÜNLEŞTİRİCİ SİYASETİNİ TEHLİKELİ BULUYOR</b></p>
<p class="p1"><b>Bölgede bir diğer önemli aktör Astana sürecindeki garantör üç ülkeden de biri olan İran. İran’ın Barış Pınarı Harekâtı’na yönelik olumsuz bir tutum takındığı görüldü. Hatta Cumhurbaşkanı Erdoğan bu konuda İran Cumhurbaşkanı Ruhani’ye yönelik sitemi oldu. İran neden rahatsız oldu harekâttan?</b></p>
<p class="p1">İran Türkiye’nin Suriye coğrafyasında anayasa komitesi gibi çok kritik bir sürece girildiğinde daha fazla alan kazanması ve etkinlik kazanmasını istemiyor aynı zamanda Barış Pınarı Harekâtı’nda da Türkiye’nin rolünün İran’ın Tahran’dan Beyrut’a kadar giden yol üzerinde bu faaliyetlerini rahatsız edebilecek bir boyutunun olduğunu düşünüyor. Asli siyaseti Türkiye’yi, Suriye’yi, Irak’ı kendi içlerinde manipüle etmek.</p>
<p class="p1">Bir diğer boyutu da İran kendi siyaseti ve stratejisi açısından mücadeleyi kendi coğrafyasında vermek yerine, Yemen’de, Lübnan’da, Irak’ta, Suriye’de ve hatta mümkün olsa Türkiye’nin içerisinde vermeyi tercih edebilecek bir devlet. Bu anlamdaki siyasetinden hiçbir şekilde vazgeçmiyor. Yeri geldiğinde İran’ın içerisindeki PKK unsurlarını himaye etmekten asla geri durmuyor. Yeri geldiğinde alan sosyolojisi asla İran’ın mezhepsel anlamda bir girişimde bulunmasına müsaade etmese de Suriye coğrafyasında da adeta Irak coğrafyasında olduğu gibi rahat hareket etmek istiyor. Irak coğrafyasında malumunuz olduğu üzere Şiilerin çoğunlukta olduğu bir coğrafya olmasına rağmen Suriye coğrafyasında Nusayrilerin ve Alevilerin yüzdelerine bakıldığında İran’a bu coğrafyada çok rahat hareket etme imkânı sağlamamasına rağmen Afganistan’dan Tacikistan’a kadar mezhepsel temelli ve demografiyi değiştirecek yabancı terörist savaşçıları bu bölgeye taşıyıp Halep’te etkinlik kurmak istiyor Fişhabur kapısında etkinlik kurmak istiyor. Farklı diğer noktalarda etkinlik kurmak istiyor. Türkiye’nin bu noktada ki bütünleştirici siyasetini de kendisi için büyük bir tehdit olarak görüyor. Tipik Fars’i siyaseti ile yani bir taraftan bir eliyle sırtınızı okşarken öbür tarafta da diğer eliyle de farklı noktada farklı pazarlıklar içerisine girebiliyor. Cumhurbaşkanı bu noktada İran’a yönelik olarak çok net açıklamalar yaptı. İran bu tavrını bu bölgede bu şekilde sürdürmeye devam ettiği takdirde kendisi için sıkıntı haline gelen ambargolar konusunda Türkiye’nin uzattığı rahatlatıcı elin kendisine uzanmayacağını da sanırım anlamış olmalı.</p>
<p class="p1"><b>İran’la Türkiye karşı karşıya gelir mi? </b></p>
<p class="p1">İran’ın kendisine ait bir gücü yok. Kendini terörleştiren milisleri aracılığıyla bu coğrafyalarda mücadelesini sürdürüyor. Dolayısıyla İran ile Türkiye’nin ben zaten Suriye coğrafyasında farklı zamanlarda karşı karşıya kaldığını, İdlip’te, Afrin Harekâtı’nda, Barış Pınarı Harekâtı’nda gördüğümüzü söyleyebilirim ama İran’a ait unsurların bizzat kendi kara gücüyle Suriye’ye vasıl olacak bir kara bağlantısı malum üzere yok yine milisleri aracılığıyla söylemiş olduğunuz vardır.</p>
<p class="p1">Hattı zatında bu risk olmaktan çıkıp zaman zaman pratiğe de dökülmüştür. Ancak İran’ın, milisleri aracılığıyla biraz önce saymış olduğum çok dominant bir terörle mücadele unsuru olan Suriye coğrafyasının en etkili gücü olan Türkiye’yi karşısına alabilecek bir gücünün olmadığını da bilmemiz gerek.</p>
<p class="p1"><b>Harekat sonrasında bir teröristin parlatıldığını da görüyoruz. Amerikalıların “Mazlum Kobani” adını taktıkları Şahin Cilo kod adlı Ferhat Abdi Şahin… Bakıyoruz bizim medyada bile “Mazlum Kobani” diye ismi zikrediliyor. Amerikalıların hedefi ne?</b></p>
<p class="p1">Amerika Birleşik Devletleri, Şahin Cilo kod adlı terörist üzerinden PKK’dan farklılaştırdığı bir yapı ortaya çıkartmak istiyor. PKK’nın giymiş olduğu üniformamsı o yapı dahi Şahin Cilo namlı teröristin üzerinde farklılaşıyor ve kendisine bir general payesi yakıştırılıyor. Bununla ilgili yapılmak istenilen bu 30 kilometrenin dışındaki alanda terörist olmadığı ve adıyla müsemma bir görüntü çizmeye çalıştıkları masum ve mazlum bir halkın önderliğini yapan kişi imajı çizilmek isteniyor.</p>
<p class="p1">Dolayısıyla mazlum isminin seçilmesi de dahil olmak üzere bir subliminal mesaj yöntemi olarak kullanıldığını düşünüyorum. Fakat Mazlum Kobani denilen Şahin Cilo kod adlı ve birçok takma adı bulunan teröristin Türkiye ve Afrin saldırısı dâhil olmak üzere birçok saldırıda PKK’lı olarak kırmızı bültenle arandığını ve Türkiye’nin Suriye coğrafyası da dahil olmak üzere bulduğu ilk yerde etkisiz hale getirme noktasında kararlı olduğunu biliyoruz. Dolayısıyla Amerika Birleşik Devletleri, YPG konusunda sınırlarımız boyunca 30 bin tır dolusu silahı bir şekilde taşımama noktasında kendisine yapılan ikazları nasıl dikkate almayarak bu noktada devam ettiyse, bu ismi verilen teröristi koruma ısrarı devam edecektir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti kendisi açısından terörist eylemler yaptığından hiçbir şekilde şüphe bulunmayan bu şahsı tıpkı diğer kırmızı bültenle aranan ve Kandil Dağı’nda ve farklı coğrafyalarda bulunan ve etkisiz hale getirilen teröristleri nasıl imha ettiyse onu da imha etmekten imtina etmeyeceğini kısa bir zaman içerisinde hepimiz hep birlikte şahitlik edeceğiz.</p>
<p class="p2"><b>RUSYA, PYD OLUŞUMUNU<br />
ABD’YE TERK ETMEK İSTEMİYOR</b></p>
<p class="p1">Rusya’nın tavrının ise Amerika’dan biraz daha farklı olduğunu düşünüyorum. Çünkü Rusya PYD bir terör örgütü olarak kabul etmiyor, aynı zamanda da hiçbir şekilde PKK – PYD -YPG oluşumunu tek başına Amerika Birleşik Devletleri’nin eline terk etmek istemiyor. Dolayısıyla da Şahin Cilo lakaplı terörist ile Rusya Savunma Bakanlığı yetkilileri arasında basına servis edilen görüntü aslında, 30 kilometreye biz sizi bir şekilde iteklemek, Türkiye’nin taleplerine boyun eğmek durumunda kalıyoruz ama unutmayın ki biz sizi tanıyoruz, tanımlıyoruz. Bu anlamda yeri geldiğinde sizinle telekonferans yapıyoruz anlamında verilen bir mesaj olarak okumak lazım.</p>
<p class="p1">Ben YPG ve PKK’nın Suriye coğrafyasında bu vakitten sonra 30 kilometrenin güneyine indiklerinde petrol sahalarının bekçiliğini yapma noktasında Amerika Birleşik Devletleri tarafından gönlünün okşandığını da düşünüyorum.</p>
<p class="p1">Bu noktada tekrardan eskiden olduğu gibi bir terör devleti yaratma noktasında Rakka ve Deyr Ez Zor hattında çok fazla şanslarının olmadığını alan sosyolojisinin YPG’ye bu noktada destek verecek bir demografiye sahip olmadığını söyleyebilirim.</p>
<p class="p1"><b>PARÇALI BİR SURİYE YARATILACAK</b></p>
<p class="p1"><b>Suriye’de yeni bir anayasa süreci başlıyor. Bu süreçle ilgili öngörüleriniz nedir? </b></p>
<p class="p1">Anayasa süreci sona erdiğinde Suriyelilerin kendi yönetimlerini kendilerinin belirleyeceği bir rejimi, bir düzeni, bir devleti hiçbir şekilde kavuşamayacaklarını düşünüyorum. Bu noktada akıl hocalarının Irak’ta, Lübnan’da Bosna Hersek’te kurguladığı düzen akılda tutulduğunda Suriye’deki rejimin de farklı etnisiteler, farklı mezhepler, farklı inanç grupları arasında bölünerek adeta bölünmüş ve bir Suriye’ye imza atılacağını, bunun destekçisinin başta İsrail olacağını düşünüyorum.</p>
<p class="p1">Suriye bu anayasa komitesi ile birlikte Mısır’da Muhammed Mursi’nin iktidara gelmesi ile ilgili yaşanan sürecin bir benzerinin bir şekilde Suriye’de kurgulamak isteyeceklerini dolayısıyla da şartlar ne olursa olsun halk kime oy verirse versin Cumhurbaşkanının bir mezhepten olduğu, Başbakanın farklı bir mezhepten olduğu, silahlı kuvvetlerinin komutanının farklı bir etnisiteden olduğu parçalı bir Suriye yaratılacaktır.</p>
<p class="p2"><b>BAĞDADİ’NİN ÖLDÜRÜLMESİ<br />
SORUNU ÇÖZMEYECEKTİR</b></p>
<p class="p1"><b>Terör örgütü DEAŞ’ın başındaki Bağdadi’nin öldürüldüğü iddiaları ortaya çıktı. Bu iddialar doğru ise DEAŞ’ın başına sizce kim geçer, DEAŞ terör örgütüne yeni bir misyon mu yükleniyor? </b></p>
<p class="p1">Pentegon’un basın muhabirleri aracılığıyla bu iddia ortaya atıldı. Trump’ın açıklamaları farklı bir noktaya tekabül ediyor. Şunu söylemek gerekiyor; Amerika Birleşik Devletleri’nin DEAŞ elebaşını öldürdüğünü iddia etmesi, iddia diyorum çünkü elimizde ne Usame Bin Ladin ile ilgili ne de Bağdadi ile ilgili bir bilgi yok. Amerika yine aynı taktiği kullanarak Bağdadi’nin etkisiz hale getirildiğini öldürüldüğünü başkan ağzıyla duyurdu. Bütün dünyanın bu söylenilen her şeye adeta haşa iman edercesine inanması isteniyor.</p>
<p class="p1">Bağdadi öldürülmüş olsa da olmasa da bizim açımızdan çok kayda değer bir husus değil. Çünkü Amerika Birleşik Devletleri’nin soğuk savaş sonrasında en önemli projesi, terör örgütleri vasıtasıyla yaratıcı kaos dediğimiz kaos düzeninin; Çin’den Orta Asya’ya, Orta Asya coğrafyasından Kafkasya’ya, Kafkasya’dan Ortadoğu’ya ve Afrika içlerine kadar bir siyaset güdüyor.</p>
<p class="p1">Dolayısıyla Bağdadi’nin öldürülmüş olması sorunu çözmeyecektir. Bölgede istihbarat örgütleri tarafından Amerika Birleşik Devletleri ve Batı’nın ihtiyaçları doğrultusunda zaten sosyolojisi alanda hazır olan radikalleşmiş unsurlar etrafında farklı isimlerle, farklı terör örgütleri yaratma noktasında bir sıkıntılarının olmayacağını ön görebilirim.</p>
<p class="p1">Bu noktada yalnız bu coğrafyanın insanın da başta Türkiye Cumhuriyeti Devleti olmak üzere bir bilinç oluştu ve bu bilinç doğrultusunda artık Deaş denilen terör örgütü diğer terör örgütü vasıtasıyla neler oluyor noktasında manipülatif düşünmeye itilmediğini ve olaya sorgulayıcı bakış açısı geliştirilerek Amerika Birleşik Devletleri’nin terörle bir dizayn, bir finansal düzenleme yaptığı noktasında herkesin kafasının çok berrak olduğunu biliyoruz. Dolayısıyla Bağdadi’nin öldürülmesi Trump’ın seçim kampanyası açısından önemli bir noktaya tekabül edebilir ama Ortadoğu coğrafyasında özellikle Türkiye siyaseti açısından çok bir değerinin olmadığını düşünüyorum.</p>
<p class="p1">Çünkü Türkiye bu noktada kendisi için oynanan oyunu görmüştür. Bu noktadan sonra ister adına DEAŞ deyin ister başka isim koyun! Türkiye terörle kendisinin kuşatılmasına ve Batı medyasında da bir şekilde terörle irtibatlı gibi gösterilen zırva açıklamalara tavrını çok net bir şekilde ortaya koymuştur.</p>
<p class="p1"><b>İDLİB’İ ISITACAKLAR</b></p>
<p class="p1"><b>DEAŞ elebaşının öldürüldüğü iddiası doğruysa bu İdlib’e yapılacak bir operasyonun habercisi mi?</b></p>
<p class="p1"><span class="s1">Bu olay İdlib’te olsa da olmasa da ben İdlib’in ısıtılması noktasında asla tereddüt etmeyeceklerini, İdlib’ i bir şekilde ısıtmak isteyeceklerini düşünüyorum. İdlib’ten de Türkiye’ye yönelik olarak bir düzensiz göç hareketi olduğu takdirde, Fırat’ın doğusundaki sorunu halletmiş ve gücünü farklı noktalara tevkif etme noktasında eli daha da rahatlamış bir Türkiye’nin İdlib noktasında olup bitenlere seyirci kalmayacağını, sınırları içerisinde 3-4 milyon daha Suriyeliyi daha kabul etmeyeceğini söyleyebilirim</span></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/bati-baskentlerinin-isiklari-sabaha-kadar-sonmedi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bağdadi Operasyonu Mevcut Resmi Değiştirmez</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/bagdadi-operasyonu-mevcut-resmi-degistirmez/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/bagdadi-operasyonu-mevcut-resmi-degistirmez/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ceyhun BOZKURT]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 04 Nov 2019 18:28:08 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Bağdadi]]></category>
		<category><![CDATA[DEAŞ]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=12924</guid>

					<description><![CDATA[İstihbarat Uzmanı Gazeteci-Yazar Ferhat ÜNLÜ Bağdadi Operasyonunu Değerlendirdi: “Terörle mücadelede bedel ödemiş bir ülkeyiz. Malum, o kadar farklı terör örgütüyle mücadele ettik ki. Türkiye’nin terörle mücadelede stabil, güçlü, onurlu ve dik duruşu hiçbir zaman değişmez. Bu şahsın öldürülmesinden de sadece memnuniyet duyar. Ancak bunun neden şimdi ve bu koşullarda yapıldığını sorgulamak da, terörle mücadele herhangi bir bahane üretmek değildir. ABD’nin YPG’ye verdiği destek, Türkiye’nin de YPG’ye karşı verdiği mücadele devam edecek. Son tahlilde mevcut resim değişmeyecektir.”  ABD Başkanı Donald Trump, 28 Ekim’de ABD yerel saatine göre 09.00’da (TSİ ile 16.00) kameralar karşısına geçtiğinde az çok ne söyleyeceği biliniyordu. Çünkü bir gün önce twit atmış ve ardından bazı haberler düşmeye başlamıştı. Trump işte bu bilgiyi paylaştı: DEAŞ terör örgütünün lideri Ebubekir el-Bağdadi öldürülmüştü. Yaptığı eylemler, sadece Amerikan politikalarına ve terör örgütü PYD/YPG’ye yarayan örgütün lideri olan Bağdadi, Trump’ın açıklamalarına göre İdlib’in Barişa bölgesinde saklandığı evde düzenlenen operasyonla öldürülmüştü. Trump, operasyona katkılarından dolayı Rusya, Türkiye, Suriye ve Irak’a teşekkür etti. “Kürtler” diyerek YPG terör örgütüne teşekkürü de ihmal etmedi. Basın toplantısında Türkiye ile ilgili sorulara “Türkiye ile bunu konuştuk. Nereye gittiğimizi biliyorlardı. (Onlara ait) Hava sahasında da uçtuk. Onlar (Türkiye) harikaydı, hiç sorun olmadı” sözleriyle yanıt verdi. Sonrasında ortaya çıkan bilgi paylaşımları, &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>İstihbarat Uzmanı Gazeteci-Yazar Ferhat ÜNLÜ Bağdadi Operasyonunu Değerlendirdi:</strong></p>
<p><strong>“Terörle mücadelede bedel ödemiş bir ülkeyiz. Malum, o kadar farklı terör örgütüyle mücadele ettik ki. Türkiye’nin terörle mücadelede stabil, güçlü, onurlu ve dik duruşu hiçbir zaman değişmez. Bu şahsın öldürülmesinden de sadece memnuniyet duyar. Ancak bunun neden şimdi ve bu koşullarda yapıldığını sorgulamak da, terörle mücadele herhangi bir bahane üretmek değildir. ABD’nin YPG’ye verdiği destek, Türkiye’nin de YPG’ye karşı verdiği mücadele devam edecek. Son tahlilde mevcut resim değişmeyecektir.” </strong></p>
<p class="p1">ABD Başkanı Donald Trump, 28 Ekim’de ABD yerel saatine göre 09.00’da (TSİ ile 16.00) kameralar karşısına geçtiğinde az çok ne söyleyeceği biliniyordu. Çünkü bir gün önce twit atmış ve ardından bazı haberler düşmeye başlamıştı. Trump işte bu bilgiyi paylaştı: DEAŞ terör örgütünün lideri Ebubekir el-Bağdadi öldürülmüştü. Yaptığı eylemler, sadece Amerikan politikalarına ve terör örgütü PYD/YPG’ye yarayan örgütün lideri olan Bağdadi, Trump’ın açıklamalarına göre İdlib’in Barişa bölgesinde saklandığı evde düzenlenen operasyonla öldürülmüştü.</p>
<p class="p1">Trump, operasyona katkılarından dolayı Rusya, Türkiye, Suriye ve Irak’a teşekkür etti. “Kürtler” diyerek YPG terör örgütüne teşekkürü de ihmal etmedi. Basın toplantısında Türkiye ile ilgili sorulara “Türkiye ile bunu konuştuk. Nereye gittiğimizi biliyorlardı. (Onlara ait) Hava sahasında da uçtuk. Onlar (Türkiye) harikaydı, hiç sorun olmadı” sözleriyle yanıt verdi.</p>
<p class="p1">Sonrasında ortaya çıkan bilgi paylaşımları, manipülatif yayınların gölgesinde kaldı. En önemli ayrıntılardan bir tanesini Hürriyet Gazetesi’nden Fevzi Kızılkoyun yazdı.</p>
<p class="p1">Kızılkoyun’un haberine göre, Bağdadi’nin yakalanmasına giden sürecin başlangıcı 2018’de beş yardımcısından biri olan İsmail el İthavi’nin Sakarya’da yakalanıp Irak’a iade edilmesiydi. İthavi’nin verdiği bilgilerle Irak istihbaratı, eksik parçaları tamamlama fırsatı buldu. İthavi, ABD’nin Bağdadi’nin Suriye’deki adresini tespit etmesinde de kilit rol oynadı.</p>
<p class="p1">Reuters’e konuşan bir Iraklı istihbarat yetkilisi de süreçte Irak istihbaratının önemli rol oynadığını belirterek, İthavi’nin Türkiye tarafından yakalanarak Irak’a iadesine dikkat çekti. Yani Bağdadi’nin yakalanmasına giden süreçte Türkiye kilit rol oynamıştı.</p>
<p class="p1">Buna rağmen bir güç devreye girerek Türkiye’yi suçlayıcı, terör örgütü PYD/YPG’yi övücü yayınlara başladı. Yayınlarda Türkiye’ye yönelik çok ciddi psikolojik savaş yalanları yer aldı.</p>
<p class="p1">Örneğin Bağdadi’nin yakalandığı yer olan İdlib’in Türkiye kontrolünde bir yer olduğu ileri sürülerek, Bağdadi ile Türkiye’yi ilintilendirme çabası yer aldı. Bu yalanların piyasaya sürülmesinde FETÖ militanları ve onların kripto unsurları da aktif olarak yer aldı.</p>
<p class="p1">Bu yalanların yanında, istihbarat filmleri izleyerek az çok bu konuda bilgi sahibi olan 10-15 yaşlarında bir çocuğun bile güleceği komedi senaryoları yazıldı.</p>
<p class="p1">Bunu yazanların “dünyanın saygın yayın organları” olarak yansıtılan Amerikan gazeteleri olması dikkat çekiciydi. En komik senaryo, terör örgütü YPG’nin Bağdadi’ye ait bir iç çamaşırı ele geçirdiği ve buradan iz sürüldüğü şeklinde yazılanıydı.</p>
<p class="p1">Tekrardan belirtmek gerekir ki, Amerikalılar Bağdadi’nin öldürüldüğünü açıklandı. Güvenlik Uzmanı Mete Yarar’ın, bu konudaki şu dikkat çekici değerlendirmesi basına yansıdı: “İstihbarat örgütleri bu kadar önemli bilgilere haiz kişileri canlı ele geçirmek için özel bir çaba sarf ederler.</p>
<p class="p1">Ama canlı ele geçirmenin de başka türlü maliyetleri vardır. Bazen bu maliyetleri ortadan kaldırmak adına sağ ele geçirdiklerinde ‘ölü ele geçirildi’ diye ilan edebilirler.”</p>
<p class="p1">Anlaşılan uzmanlar, Bağdadi’nin ölümündeki şüphelerinden arınmamışlardı. Biz de Yörünge olarak, istihbarat konularında çalışmalarıyla bilinen Gazeteci-Yazar Ferhat Ünlü ile bu konuyu konuştuk.</p>
<p class="p1">NOT: Ferhat Ünlü ile yaptığımız kısa söyleşi, Bağdadi’nin öldürüldüğünün açıklanmasından hemen sonra yapılmıştır.</p>
<p class="p1"><b>Barış Pınarı Harekâtı öncesinde, yapılırken ve sonrasında DEAŞ terör örgütü sürekli gündemde tutuluyordu. Bu çerçevede Bağdadi operasyonunu nasıl yorumlamak lazım?</b></p>
<p class="p1">Hem zamanlaması hem de seçildiği yer itibariyle basbayağı planlı, organize edilmiş, hatta gerçek olsa tiyatro diyebileceğimiz kadar kurmaca bir olaya benziyor. Neden derseniz, bu adamın İdlib’e ne zaman geldiği meçhul.</p>
<p class="p1">Bağdadi’nin ABD’nin kontrolünde bir hapishanede kaldıktan sonra IŞİD’i/DEAŞ’ı oluşturması, kurması ardından Irak’tan Suriye’ye geçişi, ardından Irak El Kaidesinin DEAŞ’a dönüşmesi, yaşanan bütün süreçlerde gördüğümüz tezleri, bugüne kadar bu şahsın neden öldürülmediği, bulunmadığı tezini güçlendiren bir operasyon.</p>
<p class="p1">Zamanlaması hemen Barış Pınarı sonrası. Fırat Kalkanı ile başlayan süreçte Türkiye hem DEAŞ’ı, hem YPG’yi geriletmeye başlamıştı. Fırat Kalkanı DEAŞ’ı ortadan kaldıran gücün YPG olmadığını gösteren bir harekâttı. Rakka’ya da ABD, Türkiye’nin bütün ısrarlarına rağmen YPG ile birlikte girmek istemişti. Biliyorsunuz Rakka, DEAŞ’ın üssüydü. DEAŞ’ın üsleri birden bire YPG’nin haritayı sarıya boyadığı alanlar oldu. Barış Pınarı Harekâtı da Fırat’ın doğusuna yönelik olmasından dolayı bu sarı bölümleri bozan bir harekât oldu.</p>
<p class="p1">Tabi bu ABD’yi rahatsız etti. ABD askeri sahadan çekilirken, daha doğrusu Pentagon ve CIA, ABD askerlerinin sahadan çekilmesine rıza göstermezken adeta bir paralel yapı gibi Trump’ın sonradan kameralar önünde övüneceği, ama Trump’ın çok da başlangıçta bilgi sahibi olmadığı ve peşine düşmediği bir şeyi ‘sana seçim hediyesi olarak verdik al kucağına’ gibi bir olay. Benzetmek çok da yanlış olmaz.</p>
<p class="p1">Biliyorsunuz Öcalan’ın yakalanma süreci… Bizimkiler Suriye’den çıkışa zorladı ondan sonra ABD Öcalan’ı Nairobi’de teslim etti. Bir seçim öncesi merhum Ecevit’e hediye edilmesini andırırcasına kendi devletinin başkanına hediye etti. Böylece kendilerinin Suriye’de kalmalarının ne kadar haklı ve gerekli olduğunu dolaylı yoldan izah etmiş oldu. Çünkü operasyonu da özel kuvvetleriyle yaptı.</p>
<p class="p2"><b>DEAŞ MİSYONUNU TAMAMLADI AMA YER YER KULLANIMA AÇILABİLİR</b></p>
<p class="p1"><b>DEAŞ’ın bütün eylemlerine baktığımızda, ABD’nin bölge ve terör örgütünün yayılma politikasına yaradı. Bağdadi operasyonu sonrası örgüte verilen misyon bitti mi yoksa yeni bir misyon mu yüklenecek? </b></p>
<p class="p1">Bir örgütün lideri ortadan kaldırıldığı zaman örgütün bitip bitmediği konusunu biz Öcalan örneğinde gördük. O süreç sonrasında zaman içinde PKK adeta metamorfoz geçirdi ve vekalet savaşları çerçevesinde küresel mücadelenin bir aparatı haline dönüştürüldü. 2003 yılında PYD’yi kurdular vs.</p>
<p class="p1">Demek ki liderin gitmesi örgütü bitirmiyor. Ama burada demek ki şöyle bir durum var: Öcalan bitmemiş bir örgütün lideri olarak yakalanmıştı. Ama Bağdadi Türkiye’nin harekâtıyla bitme aşaması sürecini başlattığı örgütün lideri olarak öldürülüyor. Adeta ABD’nin son şovu. Belli ki adam bir yerlere sığınıyor.</p>
<p class="p1">Halep, Doğu Guta bombardımanlarından sonra buralara gelmiş veya getirilmiş. Nereden geldi? Nasıl getirildi? Kim getirdi? DEAŞ’ın çok da arasının iyi olmadığı HTŞ’nin güçlü olduğu bir sahada. Türkiye sınırına yakın olmasından dolayı Türkiye karşıtı propaganda yapılacağı bir yer ayrıca. Bana çok enteresan geliyor.</p>
<p class="p1">Türkiye ile paylaşılan şeyin de hava sahasının kullanımı olduğunu düşünüyorum. Her halükarda öldürülmesi iyidir. Sonuçta bir terör örgütünün lideridir. O ayrı bir bahis. Yine de bu durum ABD’nin terörle mücadelede samimiyetini göstermez. BU, izahtan vareste. Dolayısıyla kullanışlılığı devam edecek örgüt büyük oranda YPG’dir. DEAŞ misyonunu büyük oranda tamamlamıştır.</p>
<p class="p1"><b>DEAŞ devri kapanıyor mu?</b></p>
<p class="p1">Böyle iddialı bir cümle kurmak istemem. Sonuçta yer yer yine kullanıma açılabilir. Ama asıl misyonunu, bir Frankenştayn örgüt olarak, bir dönem Suriye haritasını epey bir karaya boyamış, ondan sonra tekrar sarıya boyanmasına vesile olmuş bir örgütün liderinin tasfiyesi bakımından bence ABD’nin kendi ajandası açısından son derece uygun. Aktardığım gibi zamanlaması ve yeri de dikkat çekici. Gerçek dahi olsa iyi bir tiyatro.</p>
<p class="p1"><b>İDLİB BİLİNÇLİ OLARAK SEÇİLMİŞ</b></p>
<p class="p1"><b>Operasyonun İdlib’te olması ilginç. İdlib sürekli gündemimizde. Barış Pınarı Harekâtı dolayısıyla biraz geri plana düşse bile Suriye meselesinin çözümünde İdlib bölgesi kilit önemde. İdlib’e yönelik bir harekâtın altyapısı mı? </b></p>
<p class="p1">İdlib özellikle seçilmiş. Yurtdışında şöyle yanlış bir algı var: Sanki İdlib, Türkiye’nin ABD’ye hatta aramızda mutabakat olmasına karşın Rusya’ya karşın girdiği ve oraları kontrol ettiği bir yer gibi lanse ettiriliyor. İdlib, Türkiye’nin kontrol ettiği bir yer değil. 12 tane gözlem noktamız var. İki tane daha gözlem noktası oraya konulacak. Ama İdlib bizim Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı, hatta şimdi Fırat’ın doğusunda yürüttüğümüz Tel Abyad, Resulayn cebinde/kapısında 120 km’lik alanın belli bir derinliğinde kontrol ettiğimiz bir yer değil.</p>
<p class="p1">İdlib çok büyük çoğunluğu sivil nüfusun olduğu yaklaşık 4 milyon nüfusun yaşadığı bir yer. Yüzde 80’ini HTŞ kontrol ediyor. Dolayısıyla İdlib’e bir teröristin gelmesi çok da şaşılası bir şey değil.</p>
<p class="p1">Ama nereye, nasıl, kim tarafından getirildiği sorusu havada. Buraya gelmesi Türkiye ile Rusya’nın İdlib Mutabakatı kapsamında buradaki sivil göç dalgasını engellemek maksadıyla Türkiye’nin aldığı kararı sabote etmeye yönelik boyutu da var.</p>
<p class="p1">Eğer bu kadar başarılıysa ABD bu adam Rakka’dayken, Deyrizor’dayken veya başka yerdeyken yapsaydı. Daha önce de yapabilirdi. Ama yapmadığını biliyoruz. Dolayısıyla İdlib’in de mekan olarak bilinçli seçildiği aşikar.</p>
<p class="p1"><b>ABD DÜNYAYI TROLLÜYOR</b></p>
<p class="p1"><b>Trump’ın açıkladığı ölüm şeklinde bazı çelişkiler var. Kaçtı, kaçarken ağladı zırladı, buna rağmen kendini patlattı ve 3 çocuğuyla beraber öldü dendi. Bu garip geliyor mu? Kafaya tam oturmuyor gibi…</b></p>
<p class="p1">Belli ki cesedinin görüntülerinin dünya kamuoyuna gösterilmeyeceği bir senaryo yazılmış gibi. Kendini patlattı senaryosunu böyle okumak lazım. Evet, kendini patlatmış da patlatmamış da olabilir.</p>
<p class="p1">Bu gerçek bile olsa atomuna kadar parçalansa da, ABD kamuoyu, devleti, müesses nizamı dünyayı buna ikna etmeye zorlanacaktır. Usame bin Ladin’in fotoğrafı dünyaya sızdırıldığında da bu olmadı. Saddam’ı, Kaddafi’yi hatırlayalım.</p>
<p class="p1">Onları sanki cezalandırırcasına, doğdukları yerlerde çukurda yakalayarak, ki sonra astılar ve linç ettirerek dünyaya görsel şov yapmıştı. ABD bu görsel şovlara eriştiği zaman yapmayan ülke değil yani. Hele de büyük bir terör örgütünün liderini böyle öldürüp de bunu süksesini yapacakken… Ben film gibi izledim diyor. Bunun filmini de yapacaklardır.</p>
<p class="p1">Usame bin Ladin’i yaptılar. Trump’ın açıklamalarındaki çelişkilere de biraz onun tarzı siyasetine yoruyorum. Adam böyle bir adamdan ibaret değil tabiki. ABD müesses nizamının çelişkilerini gözler önüne seren bir şeydir belki de. Bunu da bilinçli yapmıyor.</p>
<p class="p1">Buna seçim malzemesi olarak verdiler. Bu da 50 dakika boyunca konuştu, şov yaptı. Hakikaten bazen ne dediğini bilmez cümleler de kurdu. Şunu bile söyledi: “Teröristler interneti bazen iyi kullanırlar ama bazen teknik istihbarattan kaçmak için telefon kullanmazlar. Gerçi dünyada interneti en iyi kullanan benim” gibi megalomanik laflar…</p>
<p class="p1">Arada Suriye’yi sonuna kadar koruyacak değiliz deyip Türkiye’yi sonuna kadar koruyacağız gibi laflar. Türkiye’nin senin korumana ihtiyacı yok ki. Gölge etme başka ihsan istemez durumundayız.</p>
<p class="p1">Burada kavram karmaşasıyla, belki oryantalist, ABD kamuoyunu kandırabileceği ama Türkiye’de ve dünyada bu işi bilen kimsenin yutmayacağı şeyler söyledi. Çelişkiler insanı…</p>
<p class="p1">Açıklamalarında sanki dünyayı trollüyor gibiydi. Küçümsemiyorum ama gerçekse bile adeta bir trolleme gibiydi. Yani olay gerçekten Bağdadi öldürülmüş olsa dahi, ki bunu hiç inkar etmiyorum, öyle bile olsa ABD devletinin güzel bir trolleme operasyonu.</p>
<p class="p1"><b>Operasyon sonrasında ABD’de akıl almaz bir şekilde YPG güzellemeleri yapıldı. Bu operasyon Türkiye’nin YPG terör örgütüyle mücadelesine uzun vadede nasıl yansıyacaktır?</b></p>
<p class="p1">Bunun terörle mücadelemize negatif ya da pozitif yansıması olmaz. Türkiye, bu şahsın öldürülmesinden sadece memnuniyet duyar. Eğer Bağdadi’nin İdlib’te olduğuna dair insana veya teknik istihbarata bağlı bir bilgi olsaydı, Türkiye bu şahsı kendisi de öldürürdü.</p>
<p class="p1">Türkiye, terörle mücadeledeki kerhen, ipe un seren müttefiklerine bilgi de verirdi. Onlarla beraber yapar mıydı? Bilmiyorum. Buna vakıf olsaydı kendisi de yapardı. Çünkü en başta Türkiye’nin öldüreceği bir adamdır Bağdadi. Bu açıdan bakmak lazım. Türkiye bunu şov ile yapmazdı. Biz terörle mücadelede bedel ödemiş bir ülkeyiz.</p>
<p class="p1">Malum, o kadar farklı terör örgütüyle mücadele ettik ki. Türkiye’nin terörle mücadelede stabil, güçlü, onurlu ve dik duruşu hiçbir zaman değişmez. Bu şahsın öldürülmesinden de sadece memnuniyet duyar.</p>
<p class="p1">Ancak bunun neden şimdi ve bu koşullarda yapıldığını sorgulamak da, terörle mücadele herhangi bir bahane üretmek değildir. ABD’nin YPG’ye verdiği destek, Türkiye’nin de YPG’ye karşı verdiği mücadele devam edecek. Son tahlilde mevcut resim değişmeyecektir.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/bagdadi-operasyonu-mevcut-resmi-degistirmez/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Coğrafi ve Kültürel Tekfir</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/cografi-ve-kulturel-tekfir/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/cografi-ve-kulturel-tekfir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 11 May 2019 10:05:12 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Yörünge Dergi]]></category>
		<category><![CDATA[DEAŞ]]></category>
		<category><![CDATA[Tekfir]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=10335</guid>

					<description><![CDATA[Bu tekfir türünün en yaygın şekli, Batı toplumlarının diğer toplumlara bakışlarında şekillenir. Batı toplumları genelde bütün Doğu özelde ise Orta Doğu/İslam dünyasına “insan” gözü ile bakmamaktadır. Elbette bundan müstesna olan önemli fikir adamları ve fırkalar vardır. Ancak Batı toplumları, genel olarak Batılı olmayanların yerüstü ve yeraltı zenginliklerini ya kendilerine mubah görürler ya da onların talan edilmesine karşı sessiz kalırlar. Elbette son yüzyıllarda demokrasi ve insan hakları adına Batı’da çok önemli gelişmeler yaşandı. Ancak başta Suriye olmak üzere son iki asırdır Orta Doğu’nun tamamında cereyan eden olaylar Batı’nın sömürgeci ve talancı kültürün hâlâ devam ettiğini en güçlü şekilde teyit eder. Bu açıdan model alınması gereken, Batı’nın Orta Doğu ve Afrika’da yaptığı değil kendi içinde uyguladığı mali, ilmi ve hukuki “disiplin”dir. Birçok Batılı aydın, düşünür, yazar ve çizer, İslam dünyasındaki radikal gruplarla ilgili çok ciddi çalışmalar yaptılar ve hâlâ yapıyorlar. Cihadist ve radikal grupların bütün dünya için büyük bir tehlike arz ettiğini her platformda dile getirdiler. Bunun çok doğru ve yerinde bir tutum olduğunu belirtmeye gerek yoktur. Çünkü radikalizmin hiçbir türü insanlık, medeniyet ve bilime katkı sağlayamaz. Ancak aynı aydınların önemli bir kısmı, ülkelerinin gayri meşru bir şekilde Afrika ve Orta Doğu’da yaptıklarına karşı sessiz kalmayı tercih ederler. Peki, toprakları ve zenginlikleri &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bu tekfir türünün en yaygın şekli, Batı toplumlarının diğer toplumlara bakışlarında şekillenir. Batı toplumları genelde bütün Doğu özelde ise Orta Doğu/İslam dünyasına “insan” gözü ile bakmamaktadır. Elbette bundan müstesna olan önemli fikir adamları ve fırkalar vardır. Ancak Batı toplumları, genel olarak Batılı olmayanların yerüstü ve yeraltı zenginliklerini ya kendilerine mubah görürler ya da onların talan edilmesine karşı sessiz kalırlar.</p>
<p>Elbette son yüzyıllarda demokrasi ve insan hakları adına Batı’da çok önemli gelişmeler yaşandı. Ancak başta Suriye olmak üzere son iki asırdır Orta Doğu’nun tamamında cereyan eden olaylar Batı’nın sömürgeci ve talancı kültürün hâlâ devam ettiğini en güçlü şekilde teyit eder. Bu açıdan model alınması gereken, Batı’nın Orta Doğu ve Afrika’da yaptığı değil kendi içinde uyguladığı mali, ilmi ve hukuki “disiplin”dir.</p>
<p>Birçok Batılı aydın, düşünür, yazar ve çizer, İslam dünyasındaki radikal gruplarla ilgili çok ciddi çalışmalar yaptılar ve hâlâ yapıyorlar. Cihadist ve radikal grupların bütün dünya için büyük bir tehlike arz ettiğini her platformda dile getirdiler. Bunun çok doğru ve yerinde bir tutum olduğunu belirtmeye gerek yoktur. Çünkü radikalizmin hiçbir türü insanlık, medeniyet ve bilime katkı sağlayamaz. Ancak aynı aydınların önemli bir kısmı, ülkelerinin gayri meşru bir şekilde Afrika ve Orta Doğu’da yaptıklarına karşı sessiz kalmayı tercih ederler.</p>
<p>Peki, toprakları ve zenginlikleri yağmalandığı için işgalcilere “kâfir” gözü ile bakan ve onlara bu şekilde muamele eden “tekfirci” oluyor da onları insan yerine koymayan, can, mal ve topraklarını ellerinden alanlar “tekfirci” olmuyor mu? Onların yaptıkları coğrafi ve kültürel tekfir değil midir? Bu nedenle aynı tepkiyi işgalci ülkelerine vermedikleri sürece onların cihadist gruplar ve tekfirci tutumlardan bir farkı olmadığını belirtmek gerekir.</p>
<p>Bunun gibi bir bütün olarak “Batı”yı kötülemek, onu yok saymak, orada yetişmiş bütün düşünce, felsefe, din, sanat, fikir ve bilim insanlarını azarlamak amacıyla onlara “oryantalist”, “Batılı zındıklar” ve “müsteşrik” demek de coğrafi ve kültürel bir tekfir türüdür.</p>
<p>Erkan BAYSAL</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/cografi-ve-kulturel-tekfir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tekfir veya Deaşçılık</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/tekfir-veya-deascilik/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/tekfir-veya-deascilik/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Erkan Baysal]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 02 May 2019 09:09:37 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[DEAŞ]]></category>
		<category><![CDATA[Tekfir]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=10126</guid>

					<description><![CDATA[İlmî, ahlâkî, politik, kültürel ve sosyolojik açılardan İslam âlemini  zayıf düşüren, müzakere, düşünce ve uzlaşı geleneğini ortadan kaldıran en büyük sorunlardan biri de “tekfir kültürü” ve “tekfir zihniyeti”dir. Tekfirin sıradanlaştığı ve yaygın kültür haline geldiği toplumlarda ilim, felsefe, hikmet, marifet, uzlaşı, dolayısıyla sağlıklı ve makul bir din anlayışı da söz konusu olamaz. Hepimizin malumu olduğu üzere İslam dünyası, birçok sorunla karşıya karşıyadır. Bu sorunların bir kısmı “dış” kaynaklı, önemli bir kısmı ise “iç” sorunlardır. Aslında dış kaynaklı addedilen sorunlar da temelde iç sorunlardan beslenir. Çünkü iç sorunlarla boğuşmayan bir toplum ve medeniyetin başka toplum ve medeniyetler tarafından zayıf düşürülmesi, yenilmesi ve ortadan kaldırılması neredeyse imkânsızdır. Yüce Allah “Bunun sebebi şudur: Bir toplum kendilerinde bulunan (iyi davranışlar)ı değiştirmedikçe, Allah onlara verdiği bir nimeti değiştirmez ve şüphesiz Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir” buyurur. (Enfal, 53) Bu ayet, bir taraftan değişim ve dönüşümlerde insanın irade ve ihtiyarını vurgularken diğer taraftan da birey ve toplumların elde ettikleri “kazanımlar” veya yüz yüze kaldıkları “kayıplar”da bizzat kendilerinin sorumlu olduğuna işaret eder. İlmî, ahlâkî, politik, kültürel ve sosyolojik açılardan İslam âlemini zayıf düşüren, müzakere, düşünce ve uzlaşı geleneğini ortadan kaldıran en büyük sorunlardan biri de “tekfir kültürü” ve “tekfir zihniyeti”dir. Tekfirin sıradanlaştığı ve yaygın kültür haline geldiği toplumlarda &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>İlmî, ahlâkî, politik, kültürel ve sosyolojik açılardan İslam âlemini  zayıf düşüren, müzakere, düşünce ve uzlaşı geleneğini ortadan kaldıran en büyük sorunlardan biri de “tekfir kültürü” ve “tekfir zihniyeti”dir. Tekfirin sıradanlaştığı ve yaygın kültür haline geldiği toplumlarda ilim, felsefe, hikmet, marifet, uzlaşı, dolayısıyla sağlıklı ve makul bir din anlayışı da söz konusu olamaz.</strong></p>
<p>Hepimizin malumu olduğu üzere İslam dünyası, birçok sorunla karşıya karşıyadır. Bu sorunların bir kısmı “dış” kaynaklı, önemli bir kısmı ise “iç” sorunlardır. Aslında dış kaynaklı addedilen sorunlar da temelde iç sorunlardan beslenir. Çünkü iç sorunlarla boğuşmayan bir toplum ve medeniyetin başka toplum ve medeniyetler tarafından zayıf düşürülmesi, yenilmesi ve ortadan kaldırılması neredeyse imkânsızdır. Yüce Allah “Bunun sebebi şudur: Bir toplum kendilerinde bulunan (iyi davranışlar)ı değiştirmedikçe, Allah onlara verdiği bir nimeti değiştirmez ve şüphesiz Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir” buyurur. (Enfal, 53) Bu ayet, bir taraftan değişim ve dönüşümlerde insanın irade ve ihtiyarını vurgularken diğer taraftan da birey ve toplumların elde ettikleri “kazanımlar” veya yüz yüze kaldıkları “kayıplar”da bizzat kendilerinin sorumlu olduğuna işaret eder.</p>
<p>İlmî, ahlâkî, politik, kültürel ve sosyolojik açılardan İslam âlemini zayıf düşüren, müzakere, düşünce ve uzlaşı geleneğini ortadan kaldıran en büyük sorunlardan biri de “tekfir kültürü” ve “tekfir zihniyeti”dir. Tekfirin sıradanlaştığı ve yaygın kültür haline geldiği toplumlarda ilim, felsefe, hikmet, marifet, uzlaşı, dolayısıyla sağlıklı ve makul bir din anlayışı da söz konusu olamaz. Gereksiz ve asılsız dayanaklara binaen aynı ortamı, aynı binayı, aynı sınıfı ve hatta aynı odayı paylaşan bireylerin birbirlerine “kâfir” gözü ile baktıkları ve bu şekilde birbirleriyle muamele ettikleri topraklardan “ümmet”, “toplum” ve “medeniyet” adına hiçbir şey yeşermez.</p>
<p>Burada dikkat edilmesi gereken en önemli hususlardan biri de tekfir kültürünün sadece Müslümanlara veya İslam dünyasına özgü olmadığıdır. Aynı zamanda tekfir sadece “gelenekçi, mutasavvıf ve muhafazar” kesimlere de has değildir. Özünde “ötekileştirmeyi” barındıran tekfir zihniyetini bu şekilde anlamanın eksik ve yanlış olduğu görülmektedir. Çünkü tekfirin biri “dar” (literal) diğeri de “geniş” (kültür) olmak üzere iki farklı anlamının olduğu söylenebilir.</p>
<p>Dar anlamıyla tekfir, Müslüman olduğu bilinen birisi hakkında “İslam’dan çıktı”, “kâfir oldu”, “mürted oldu”, “dinden çıktı” ve “zındıktır” şeklindeki ifadelerle onun İslam’dan veya İslam’ın yaygın din anlayışından ayrıldığını ifade eden yargılardır.</p>
<p>Ancak literal açıdan tekfir olarak isimlendirilmese de ötekileştirme ve yok saymada bilinen ve yaygın tekfir kültüründen eksik bir yanı bulunmayan birden fazla tekfir kültürlerinden söz edilebilir. Bu tekfir kültürlerinin tamamı, “din”, “coğrafya”, “kültür”, “ideoloji”, veya “mezhep”i merkeze koyarak onun dışında kalanların mal, can ve hayat haklarını yok sayarlar. Bunların tamamı farklı açılardan tekfir kültürü ve zihniyetini ifade eder. Bu nedenle tekfiri sadece dar anlamıyla değerlendirmenin eksik, yanlış ve yetersiz olduğu anlaşılmaktadır.</p>
<p>Din merkezli olmayan diğer “ötekileştirme” şekillerinin “dinî tekfir”le aynı karakter ve kodları taşıdığından dolayı hepsini “tekfir” altında toplamak mümkündür. İnsan haklarını yok sayan birçok ideoloji ve yaklaşım, sadece “dinî tekfiri” büyük bir tehlike olarak görür. Bununla aslında özünde barındırdığı “ötekileştirme” ve “yok sayma” kabahatini kamufle etmeye çalışır. Bundan dolayı birçok ötekileştirme türünü tekfir adı altında bir araya getirmemizin asıl amacı, hepsinin aynı karakteri taşıdığını ortaya koymaktır. Geniş anlamıyla tekfiri üç başlıkta toplamak mümkündür.</p>
<p><strong>1) Coğrafi ve Kültürel Tekfir</strong></p>
<p>Bu tekfir türünün en yaygın şekli, Batı toplumlarının diğer toplumlara bakışlarında şekillenir. Batı toplumları genelde bütün Doğu özelde ise Orta Doğu/İslam dünyasına “insan” gözü ile bakmamaktadır. Elbette bundan müstesna olan önemli fikir adamları ve fırkalar vardır. Ancak Batı toplumları, genel olarak Batılı olmayanların yerüstü ve yeraltı zenginliklerini ya kendilerine mubah görürler ya da onların talan edilmesine karşı sessiz kalırlar.</p>
<p>Elbette son yüzyıllarda demokrasi ve insan hakları adına Batı’da çok önemli gelişmeler yaşandı. Ancak başta Suriye olmak üzere son iki asırdır Orta Doğu’nun tamamında cereyan eden olaylar Batı’nın sömürgeci ve talancı kültürün hâlâ devam ettiğini en güçlü şekilde teyit eder. Bu açıdan model alınması gereken, Batı’nın Orta Doğu ve Afrika’da yaptığı değil kendi içinde uyguladığı mali, ilmi ve hukuki “disiplin”dir.</p>
<p>Birçok Batılı aydın, düşünür, yazar ve çizer, İslam dünyasındaki radikal gruplarla ilgili çok ciddi çalışmalar yaptılar ve hâlâ yapıyorlar. Cihadist ve radikal grupların bütün dünya için büyük bir tehlike arz ettiğini her platformda dile getirdiler. Bunun çok doğru ve yerinde bir tutum olduğunu belirtmeye gerek yoktur. Çünkü radikalizmin hiçbir türü insanlık, medeniyet ve bilime katkı sağlayamaz. Ancak aynı aydınların önemli bir kısmı, ülkelerinin gayri meşru bir şekilde Afrika ve Orta Doğu’da yaptıklarına karşı sessiz kalmayı tercih ederler.</p>
<p>Peki, toprakları ve zenginlikleri yağmalandığı için işgalcilere “kâfir” gözü ile bakan ve onlara bu şekilde muamele eden “tekfirci” oluyor da onları insan yerine koymayan, can, mal ve topraklarını ellerinden alanlar “tekfirci” olmuyor mu? Onların yaptıkları coğrafi ve kültürel tekfir değil midir? Bu nedenle aynı tepkiyi işgalci ülkelerine vermedikleri sürece onların cihadist gruplar ve tekfirci tutumlardan bir farkı olmadığını belirtmek gerekir.</p>
<p>Bunun gibi bir bütün olarak “Batı”yı kötülemek, onu yok saymak, orada yetişmiş bütün düşünce, felsefe, din, sanat, fikir ve bilim insanlarını azarlamak amacıyla onlara “oryantalist”, “Batılı zındıklar” ve “müsteşrik” demek de coğrafi ve kültürel bir tekfir türüdür.</p>
<p><strong>2) İdeolojik/Mezhebî Tekfir</strong></p>
<p>Bu da genelde bütün dünyanın özelde ise İslam dünyasının yüz yüze kaldığı tekfir türlerinden biridir. Birçok katı ve ideolojik grup kendilerinden olmayan, onlar gibi düşünmeyen ve liderlerine taparcasına saygı göstermeyen birey ve topluluklara “insan” gözü ile bakmamaktadır. Yeri ve zamanı geldiğinde onların temel insani haklarını çiğnemekten de geri durmaz. Ancak onların bu yaptıkları çoğu zaman “modernlik”, “çağdaşlık” ve “insan hakları” kapsamında değerlendiriliyor. Oysa buradaki ötekileştirmenin yaygın tekfir kültüründen bir farkı yoktur.</p>
<p>Bir kesim, din veya mezhebini merkeze koyarak kendilerinden olmayanları ötekileştirerek insan yerine koymadığı gibi diğer kesim de ilahi bir akide gibi sımsıkı sarıldığı ideolojisini merkeze koyarak kendisi gibi düşünmeyenleri insan yerine koymuyor. Bu iki yaklaşımın çıkış noktaları ve referansları farklı olmakla birlikte vardıkları sonuç ve doğurduğu facialar aynıdır. Bazı dinî gruplarda yaygın olan tekfir anlayışını eleştiren bir öğrenci bana “dindarları ortadan kaldırmadan hiçbir ilerleme sağlanamaz” demişti. Peki, bu arkadaşın, kendisini tekfir eden gruplardan bir farkı var mıdır? Bu yaklaşımın da DEAŞ zihniyetinden hiçbir farkı olmadığını bilmek gerekir.</p>
<p>Yakın bir zamanda bir doktor hanım, kendisinden ve arkadaşlarından tedavi olmaya gelen birkaç çarşaflı hanımı sosyal medya hesaplarında paylaşmış, insan hakları ve kadının iffetine yakışmayacak yorumlara yol açmıştı. (http://www.memleket.com.tr/gizli-cekip-paylasti-dis-hekimin…) Bu durum, birçok insan hakları savunucusu tarafından görmezlikten gelindi. Oysa bunun tam tersi bir durum söz konusu olsaydı birçok şahıs veya grup, “insan hakları”ndan dem vurup “DEAŞÇILIK” ve “tekfircilik” suçlamalarını yöneltirdi.</p>
<p>Peki, bu iki durumdan biri neden “DEAŞÇILIK” ve “tekfircilik” oluyor da diğeri neden olmuyor? Bu zihniyetten biri “insan hakları” ve “dünyanın geleceği” için tehlike görüldüğü halde diğeri neden görülmüyor? DEAŞÇILIK ve tekfir, bir zihniyet ve kültür olarak değerlendirildiği zaman aralarında bir fark var mıdır?</p>
<p>İran medyasını yakından takip edenler, selefi radikal gruplarının yaptıkları zulüm, hakaret ve tahribata sürekli dikkat çekildiğini görecektir. İranlı siyasetçi ve devlet adamları, birçok tahribattan onları sorumlu tutarlar. Bu tutumun son derece doğru ve yerinde olduğunu, demokrasi, insan hakları ve toplumsal uzlaşı adına yapılması da gerektiğini ifade etmeye gerek yoktur. Ancak işin ironik tarafı, velayet-i fakihe bağlı olan veya öyle olduğu düşünülen birçok radikal Şiî gruplarının Yemen, Irak ve Suriye’de yaptıkları tahribat görmezlikten geliniyor. Oysa radikal Şiî gruplarının tekfir anlayışı ile DEAŞ’ın tekfir anlayışı arasında bir fark yoktur.</p>
<p>Peki, neden bunlardan biri “cephe-i mukavemet/direniş hattı” olarak değerlendiriliyor diğeri ise “tekfirci” olarak görülüyor. Doğrusu her ikisi de insanlığa, medeniyete, bilime ve huzura hiçbir katkısı olmayan “tekfirci” gruplardır.</p>
<p><strong>3) Dinî Tekfir</strong></p>
<p>Aslında tekfir denildiği zaman ilk akla gelen, hatta literal açıdan akla gelmesi gereken dinî tekfirdir. Dinî tekfirde bir Müslümanın dinden çıktığı ve Müslüman olmadığı kastedilmektedir. Maalesef bu tekfir türü, Hz. Osman’ın şehadetinden sonra ortaya çıkan Haricilerle birlikte Müslüman toplumlarının kanayan yarasıdır. Bu olaydan sonra Ehl-i kıble arasında tekfir ve zındıklık suçlamasının sonu gelmedi. Birçok grup kendisinden olmayan dini grupları rahat bir şekilde tekfir edebildi. Bu sürecin içine siyaset de girince devlet başkanları ve birçok siyasetçi politik muhaliflerini sindirmek ve cezalandırmak için “tekfir” ve “zındıklık” suçlamasını keskin bir kılıç olarak kullanabildi.</p>
<p>Buradaki en önemli husus, ilmi çalışmalar dışında geçmiş hadiseleri sorgulamak yerine günümüzde yapılması gerekenlere odaklanmaktır. Günümüzde yaygın halde gelen dinî tekfire karşı oldukça dikkatli olunmasını gerektiren birkaç önemli husus vardır. Onları mutlaka göz önünde bulundurmak gerekir. Bunlar;</p>
<ol>
<li><strong>A) Küfür ile kâfiri ayırmak</strong></li>
</ol>
<p>Bu ayrımı en güzel şekilde yapanlardan biri İbn Teymiyye’dir (ö. 728/1328). İbn Teymiyye, birçok konuda muhaliflerini rahatlıkla tekfir etmişse de onun küfür-kâfir ayrımına vurgu yapması oldukça önemlidir. Bu hususa riayet edildiğinde tekfirin önemli ölçüde sınırlanacağı görülecektir. Bu konuda şöyle der:</p>
<p><em>“Bazen bir eylem veya söylem küfür olabilir. Bu durumda (genel olarak) onu söyleyen veya yapan tekfir edilir. Sözgelimi ‘bunu söyleyen kâfirdir’ veya ‘bunu yapan kâfirdir’ denir. Ancak onu söyleyen veya yapan belli bir şahsın küfrüne hükmedilemez. Bu durum, reddedenin kâfir sayılacağı hüccet/delil kaim olduktan sonra söz konusudur. Ehl-i Sünnet ve’l-cemaate göre bu, vaîd/ceza ifade eden naslarda genel bir kuraldır. Bundan dolayı Ehl-i kıbleden belli birisinin cehennemlik olduğuna tanıklık edilemez. Çünkü ‘bir şartın yerine gelmemesi’ veya ‘bir mani’den dolayı o şahsın cezalandırılmaması da mümkündür.</em> (İbn Teymiyye, Mecmu’u fetâvâ, der. Abdurrahman İbn Muhammed, Riyad 2004, XXIII, 345).</p>
<p>Buradaki ince ayrım ve bu konudaki hassasiyet, “Ey iman edenler! Size bir fasık bir haber getirirse, bilmeyerek bir topluluğa zarar verip yaptığınıza pişman olmamak için o haberin doğruluğunu araştırın” (Hücurat, 6) ve “Ey iman edenler! Allah yolunda sefere çıktığınız zaman, gerekli araştırmayı yapın. Size selâm veren kimseye, dünya hayatının geçici menfaatine (ganimete) göz dikerek, ‘Sen mü’min değilsin’ demeyin. Allah katında pek çok ganimetler vardır. Daha önce siz de öyle idiniz de Allah size lütufta bulundu (Müslüman oldunuz). Onun için iyice araştırın. Çünkü Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.” (Nisa, 94) ayetleri ile örtüşmektedir.</p>
<p>Aynı zamanda bu yöntemin nebevi bir yöntem olduğunu da belirtmek gerekir. Resulullah genel olarak “içki içenleri lanetlediği halde (Ahmed b. Hanbel, Müsned, X, 9; ibn Mace, Eşribe 6) onun huzurunda içki içen birisini lanetleyen sahabiyi uyarır ve onun “Allah ve resulünü sevdiğini” belirtir. (et-Temîmî, Ahmed İbn Ali, Müsnedü Ebî Ya’lâ, thk. Hüseyn Selîm, Dârü’l-Me’mûn, 2. Baskı, Beyrut 1990, s. 161) Buradan çıkarabilecek en doğru yöntem, bir hükmün “genel olması” ile onun “belli bir şahıs” için söz konusu olması arasındaki farka riayet etmektir.</p>
<p>Bu ayrımın en önemli noktalarından biri, “küfür” olarak nitelenen bir eylem veya söylemi yapanın küfrüne hemen hükmetmemek gerekliliğidir. Onun “kâfir” olabilmesi için “bilgi”, “kasıt” ve “tevil”e bakılması gerekir. Çünkü onun bu konuda bilgisinin olup olmaması, inkârı kastedip etmemesi veya te’vil yapıp yapmadığı onun hakkında verilecek “küfür” hükmünü etkileyecektir.</p>
<p>Sözgelimi Hz. Şuayb’ın peygamberliğini inkâr etmek küfürdür. Çünkü bu konuda tevile mahal bırakmayan açık ayetler vardır. Ancak “Hz. Şuayb’ın nübüvvetini inkâr eden filan şahıs kâfirdir” denemez. Çünkü Hz. Şuayb’ın peygamber olduğunu bilmek dinin olmazsa olmaz ilkelerinden değildir. Bu nedenle onun Kur’an’da ismi açıkça yer alan bir peygamber olduğunu bilmeden reddeden dinden çıkmış olamaz.</p>
<p>Belirtmek gerekir ki küfür de iman gibi bir vakıadır. Her din, ideoloji ve düşüncenin sınırları vardır. O sınırların içinde kalanlar ve onun dışında kalanlar vardır. Bir din olarak İslam’ın da vazgeçilmez “ilkeleri” vardır. Onları kabul eden Müslüman reddedenler ise Müslüman değildir. Sözgelimi Allah, nübüvvet ve ahirete iman, o prensiplerden birkaçıdır. Allah’a, ahiret hayatına veya Hz. Muhammed’in nübüvvetine inanmayan, İslam dairesinin dışındadır. Çünkü diğer tüm dinlerde olduğu gibi İslam’ın da vazgeçilmez ilkeleri mevcuttur. Aksi takdirde ne iman ne İslam’dan söz edilebilir. Bu açıdan küfür de İslam gibi bir vakıadır.</p>
<p>Bütün İslam dışı inanç, eylem ve söylemlerine rağmen herhangi birisinin “Müslüman” olarak addedilmesi sözü edilen vakıaya aykırıdır. Ancak “tekfir” bir hadisedir, herhangi bir şahıs veya grubun küfrüne hükmetmektir. Hüküm ile vakıa birbirinden farklıdır. Mesela “hırsızlık” bir vakıadır. Başkasının malını izinsiz alan “hırsız”dır. Ancak niyeti, gerekçesi ve bilinç durumu dikkate almadan başkasına ait bir malı alan belli bir şahsın hırsızlığına hükmetmek ise ayrı bir husustur.</p>
<p>Bir vakıa olan “küfrü” bir hadise olan “tekfir”den ayrılmasına tekfirin “ilmi boyutu” da denebilir. Bu boyuta göre diğer dinlerde olduğu gibi İslam’ın temel prensipleri vardır. Onları inkâr eden veya onlarla alay eden İslam’dan çıkmış olur. Aksi takdirde İslam’ın hiçbir sabitesi kalmaz. Sabitesi olmayan ise yok hükmündedir. Ancak bu durumun, küfrün “olgusal ve ilmi” boyutunu teşkil ettiğini ve tekfirin bundan farklı olduğu ifade edildi.</p>
<ol>
<li><strong>B) Münkir ile müevvili ayırmak</strong></li>
</ol>
<p>İslam düşünce geleneğinde bazı durumlarda “tekfir” kültürü baskın geldiği gibi düşüncelerin özgürce tartışıldığı, eleştirilerin tekfirden uzak yapıldığı ortamlar da olmuştur. Böyle bir ortam olmasaydı ilim, bilim ve felsefenin ortaya çıkması mümkün değildi. Kime ait olursa olsun (Bedizzaman, Namık Kemal, Ziya Paşa) “barika-ı hakikat, müsâdeme-i efkârdan doğar/fikirlerin çarpışmasından parlak hakikatler ortaya çıkar” ifadesi son derece doğru ve yerindedir.</p>
<p>Bu ifadede iki unsur dikkat çekmektedir. Birincisi, farklı fikirlerin varlığının gerekliliği; ikincisi ise onların çarpışmasıdır. Bu iki husus olmadan hakikatlerin doğması neredeyse imkânsızdır. Bundan dolayı birçok âlim, tekfir kültürüne set çekmek için<br />
“الموؤل لا يكفّر/tevil eden tekfir edilemez” demiştir.</p>
<p>Elbette her te’vil doğru değildir. Doğru ve kabul edilebilir te’vilin aklî, naklî ve dilsel şartları vardır. Ancak herhangi bir görüş veya yorumun “batıl/geçersiz” olması ile onun dile getirenin “kafir olması” farklı hususlardır. Çünkü küfrün özünde ret ve inkâr vardır. Ret ve inkâr olmadığı sürece yorumun “geçersiz ve yanlış olduğu”, “inkâra yol açtığı” ve “küfre kapı araladığı” söylense de bu yorumu yapanın “kâfir” olduğu “asla” söylenemez.</p>
<p>Başta kelamcılar ve İslam filozofları olmak üzere birçok Müslüman âlim, bu ilkeye bağlı kaldıkları için doğrudan şahısları tekfir etmekten kaçınmıştır. Bir örnek verecek olursak İslam düşünce ve felsefe geleneğinde bazı ilimler veya şahıslar çok fazla tartışma konusu olmuştur. Burada bir-iki gelenekten bahsedilecekse Gazzâlî’nin (ö. 505/1111) filozoflara reddiye olarak yazdığı “tehafüt” ve İbn Sînâ(ö. 428/1037)nın en popüler eseri “İşarat”tır. Bu iki eser ekseninde onlarca şerh, haşiye, reddiye ve karşı reddiyeler yazılmıştır.</p>
<p>İşarat geleneği içerisinde meydana gelen en önemli tartışmalardan birisi de Fahrettin er-Râzî (ö. 606/1210) ile Narırüddîn et-Tûsî (ö. 672/1274) arasında meydana gelmiştir. Çünkü Râzî, birçok konuda İbn Sinâ felsefesine eleştiriler yöneltir, Tûsî de genel olarak onlara cevap vermeye çalışır. Bu halkanın bir parçası olan Siraceddîn el-Urmevî (ö. 682/1283) ise bir kelamcı olduğu halde neredeyse bütün gayretini İbn Sinâ’yı anlamaya ve doğru bir şekilde aktarmaya hasreder.</p>
<p>İşarat eksenli ismi geçen dört büyük filozof ve kelamcının tartışmalarına bakıldığı zaman “ilim”, “düşünce” ve “üsluba” hayran kalmamak mümkün değildir. Bir kelamcı olarak İbn Sina felsefesini birçok konuda eleştiren Râzî, İbn Sinâ’dan söz ederken neredeyse hiçbir yerde doğrudan onun ilmi şahsiyetine halel getirecek bir ifade kullanmaz. Tûsi neredeyse kitabının tamamında Râzî’den söz ederken hatta en sert eleştirileri yaparken bile “ قال الشارح الفاضل /değerli/üstün şarih”ifadesini kullanır.</p>
<p>Buna benzer tekfirden uzak, ilim, hikmet ve düşüncenin merkeze konulduğu yüzlerce örnek vardır. Ancak onunla birlikte ilim ahlakına yakışmayan ve tekfiri merkeze koyan yaklaşımlar da vardır. İslam tarihinde katledilen “Ebü’l-fadl el-Ezdî (ö. 196), Ahmed İbn Tayyip es-Serahsî (ö. 286), Abdullah Aynü’l-kudât el-Hemedânî (ö. 520), Sühreverdî (ö. 587), Abdullah el-Cîlî (ö. 642) veya ölüm fermanı verildiği halde bir yol bulup canını kurtaran “Ravendî (ö. 298), İbn Hanî el-Endülüsî (ö. 362), Ebu Hayyan et-Tevhîdî (ö. 400), İbn Bace (ö. 533) ile Amidi (631/1233) gibi filozoflar da mevcuttur. Fakat su-i misal emsal olmamalıdır. İlim, akıl ve ahlak adına birinci yaklaşımın daha doğru olduğu, din ve aklın onu teyit ettiğini ispat etmek izahtan varestedir.</p>
<p>Bu nedenlerden ötürü te’vili geçersiz olsa da asıl kastı İslam’ı reddetmek değil onu farklı anlamak ve yorumlamak olan belli bir şahsa “dinden çıkmıştır” denemez. Buna benzer birçok yorum kelam ve İslam felsefesinde mevcuttur. İslam filozofları, “Allah’ın irade sıfatı yoktur” iddiasını ileri sürdükleri zaman onların asıl amacı İslam, Hz. Muhammed’in nübüvveti ve ayetleri inkâr etmek değildi. Hatta onlar başta İslam olmak üzere bir bütün olarak “din”i makul bir zeminde anlaşılması için herkesten fazla gayret etmişlerdir. Ancak onlar, kelam açısından yanlış görülse de “irade”yi “ilme” yorumlamışlardır.</p>
<p>Bu konuda İbn Hazm (ö. 456/1064) şöyle söyler: “Doğrusu, İslam akdinin kendisine sabit olan bir kişiden ‘inkâr’ veya ‘icma’ olmaksızın zail olması söz konusu değildir. Bu akit, iftira ve iddia ile ortadan kalkamaz” (İbn Hazm, el-Fasl, Darü’l-cîl, Beyrut 1996, III, 292).</p>
<p>Dolayısıyla İslam’ı kesin olarak sabit olan birisi, bir zandan ötürü dinden çıkmış olamaz. Tekfirin durumu ve te’vil edenin kolay kolay tekfir edilemeyeceğine dair kelam ve usul eserlerinde birçok bilgi bulunmaktadır. Bu konuda detaylı bilgiler için Râzî’nin Nihayetü’l’ukûl fî dirayeti’l-usûl, Beyrut 2010, 271-318 sayfalar arasına bakılabilir.</p>
<ol>
<li><strong>C) Tekfirin hukuki boyutuna dikkat etmek</strong></li>
</ol>
<p>Başta İslam hukuku olmak üzere bütün hukuk sistemlerinde “suç”un ispatı gerekir. Herhangi birisine suçlu demekle onun suçluluğu ispat edilemez. Öyle olsaydı hukuk sistemlerine ihtiyaç kalmazdı. Bu konuda Kur’an’ın ve Hz. Peygamber’in hassasiyeti en üst düzeydedir. Allah, zina iftirası hakkında dört şahidi zorunlu kılmıştır. Hz. Peygamber, savaşta yere atıldıktan sonra kelimeyi şehadet getiren adamı öldüren Üsame’yi öyle azarlamış ki Üsame; “keşke o olaya kadar Müslüman olmasaydım” diye içinden geçirmiştir. Üsame, o adamın can korkusundan kelimeyi şehadet getirdiğini söylemesi üzerine Resulullah “onun kalbini yardın mı?” diye sormuştur. (Buhârî, Diyât 2, Meğâzî 45; Müslim, Îmân l58–159).</p>
<p>Tam burada şunu sormak icap eder: Hakikaten ulu orta tekfir edilen Ehl-i kıble ve “ben Müslümanım” diyenlerin kalbini yaran var mıdır?</p>
<p>İslam hukukunda mürteddin öldürülmesi ve boşanması gibi riddetle ilgili hükümler vardır. Bu hükümlerin önemli bir kısmı geçmişte ve günümüzde İslam hukukçuları arasında tartışma konusudur. Ancak görebildiğimiz kadarıyla günümüzde tekfiri bir kültür haline getirenlerin çoğu, bu hükümleri “gerekli” görür. Hatta bundan dolayı tekfiri bir kılıç olarak kullanır. İşte tam burada şunu sormak gerekir, hukuki sonuç doğuran en ufak bir eylemde bile bir dizi yasal süreç, şahitlik ve ikrar gerekirken kişinin katli ve boşanması gibi sonuçları doğurduğuna inanılan “riddet” ve “küfür” suçlaması nasıl bu kadar rahat yapılabilmektedir? Basit bir hırsızlık olayında bile kimin hırsız olduğuna karar vermek kolay değilken kişinin kâfir olduğu ve eşinden boşandığı hükmünü doğurduğu söylenen “riddet” yaftası neden bu kadar rahat yapılabilmektedir?</p>
<p>Kur’an’a göre bir insanı haksız yere öldüren bütün insanları öldürmüş gibidir. (Maide, 32) Kur’an’a inanan ve bütün ilkelerini ondan alan bir camia, yine Kur’an adına tekfir kültürünü yaygınlaştırıp, insanların can ve malını nasıl mubah görebilir? Bu da tam olarak tekfir suçlamasının “hukuki” boyutuna işaret eder ve İslam adına yapılan birçok tekfir suçlamasının doğrudan İslam hukukuna da aykırı olduğunu ortaya<br />
koyar.</p>
<ol>
<li><strong>D) Sorumluluğun bireyselliği</strong></li>
</ol>
<p>İslam’da sorumluluk temelde “bireysel”dir. Herkes kendi amelinden sorumludur. Kimse, kimsenin inancından, eyleminden, doğrularından ve yanlışlarından “doğrudan” sorumlu tutulamaz. Bununla birlikte bireylerin “toplumsal” sorumlulukları da vardır. Bu sorumluluk da “maruf/hayrı yaymaları” ve “kötülüğün ortadan kalkmasına” yardımcı olmalarını gerektirmektedir. Durum böyle olunca ilk önce yapılması gereken bireylerin ilmi, ahlaki ve dini açılardan olgunlaşmalarıdır. Aksi takdirde toplum adına gerçekleştirilmeye çalışılan hiçbir “toplumsal” sorumluluğun kalıcı bir karşılığı olmayacaktır.</p>
<p>Maalesef “tekfir” kültürünün yaygın olduğu ortamlarda şöyle bir çelişki söz konusudur: Bireysel anlamda tekâmül ve fedakârlıklardan kaçınan ve toplum adına sorumluluk yüklenmekten imtina eden birçok kişi, başkasını tekfir ederek imanını kemale erdirmeye çalışmaktadır. Oysa iman, her şeyden önce ahlak, fedakârlık, nezaket, sorumluluk ve takvadır. Bütün bu hususlar da Allah indinde doğrudan mesul olunmayan başkasının küfrü hakkında hüküm vermekten (tekfir) kaçınmayı zorunlu kılar.</p>
<p>Hiçbir “dinî ve toplumsal hassasiyet”, “ben Müslümanım” ve “Ehl-i kıbleyim” diyen birisinin can, mal, namus ve haysiyetini yok sayacak kadar iman edenlere sorumluluk yüklemez. Dolayısıyla bir Müslümanı “rencide etmemek ve hukukunu korumak” sorumluluğu, toplum ve din adına yapılacak diğer sorumluluklardan daha baskındır.</p>
<p>Maalesef bir kısım samimi, dürüst ve İslam ümmeti adına endişe edenlerin de “tekfir” yanlışına düştükleri görülmektedir. Hiçbir zaman unutmamak gerekir ki tekfirle ulaşılmak istenen “hidayet” ve “toplumun inancını savunma” amaçlarına “ilmi tartışma”, “düşünce” ve “tesamüh”le daha rahat ulaşılabilmektedir. Bu konuda Hz. Peygamber’in davet metotlarına bakılması yeterlidir.</p>
<p>Sözün özü, Allah insanları müşahhas filan adamın küfründen değil imanları ve bu imanın onlara yüklediği “sorumluluk”tan hesaba çekecektir. Bu sorumluluk da inananlara “belli bir şahsın” küfrüne karşı değil genel olarak küfre karşı bir görev vermektedir.</p>
<ol>
<li><strong>E) Tekfirin ahlâkî boyutu/ </strong><strong>لا</strong> <strong>تقل</strong> <strong>أنا</strong> <strong>الحقّ</strong> <strong>قل</strong> <strong>أنا</strong> <strong>حقّ</strong></li>
</ol>
<p>Kanaatimizce bu boyut oldukça önemlidir. Bir din, medeniyet ve ideolojide “ahlak” yoksa onun bir kıymeti harbiyesi yoktur. Bu nedenle bütün eylem ve söylemlerin etki ve sürekliliğini belirleyen onun ahlaki zeminidir. Hz. Peygamber’in bu konudaki hassasiyeti bilinmektedir. Resulullah “güzel ahlakı tamamlamak üzere gönderildim” buyurur. Kur’an her fırsatta “maruf/iyi/güzele vurgu yapar. Tekfir kültürü, beraberinde “nefret”, “intikam”, “ötekileştirme” ve “yok sayma”yı getirir. Bunlar da bütün diyalog kapılarını örten ahlâkî sorunlardır.</p>
<p>Burada Kur’an üslubu yol göstericidir. Kur’an, Firavun, Karun ve Ebû Leheb gibi küfrü ile temayüz eden ve herkesçe bilinen birkaç şahıs dışında açıktan isim vererek kâfirleri belirlemiştir. Firavun, Hz. Musa’ya daha öncekilerin durumunu sorarken “Onlar gelip geçmiş bir ümmettir. Onların kazandıkları kendilerinin, sizin kazandıklarınız sizindir. Siz onların yaptıklarından sorumlu tutulacak değilsiniz. (Bakara, 141) şeklinde cevap verir. Bu ayetten çıkarılabilecek en önemli ders, “yanlışı teşhir etme” yerine “doğruyu inşa etme”ye odaklanmaktır. Çünkü Hz. Musa, Firavun’un ecdadının küfrü ile değil on yıllarca çölde onların torunları ve İsrailoğullarının imanlarına emek harcadı.</p>
<p>Aynı durum Hz. Peygamber’in hayatında da somutlaşmıştır. O, Müslüman olmadıklarını bildiği halde münafıkları belirlememiştir. Nefret ve ötekileştirmeyi zorunlu olarak doğuran tekfirin ahlaki boyutunu, diğer tüm boyutlardan daha fazla dikkat edilmesi gerekir. Aslında tekfir anlayışı toplumlara egemen olan “ötekileştirme” kültürünün dini yansımasıdır.</p>
<p>Yukarıda yer alan لا تقل أنا الحقّ قل أنا حقّ ifadesi asrımızın önemli dava adamları ve kelamcılarından birine aittir. Üstat Bediüzzaman’a (ö. 1960) ait olduğunu duyduğum bu söz “sadece ben haklıyım değil ben haklıyım söyle” anlamını ifade eder. Çünkü “sadece ben haklıyım” ifadesi, başkalarının haklılık cihetlerini tamamen ortadan kaldırır. Ancak “ben hak” üzereyim ifadesi, başkalarının da haklılıklarına tezat değildir.</p>
<p><strong>Sonuçlar:</strong></p>
<ol>
<li><strong>a)</strong> Literal ve dar anlamda tekfir belli dini gruplara özgüdür. Ancak geniş anlamda tekfir, bütün dünyanın sorunu olduğu gibi İslam dünyasındaki neredeyse bütün farklı grupların (sağ/sol/laik/ateist/gelenekçi/modernist/tarihselci)</li>
<li><strong>b)</strong> Tekfir, ilmî, fikrî, felsefî ve dinî bütün inşa hamlelerini ortadan kaldırır.</li>
<li><strong>c)</strong> Tekfir, bir kültür haline geldiği zaman kimsenin can, mal ve ilmi güvencesi kalmaz.</li>
<li><strong>d)</strong> Tekfir “ötekileştirme” kültürünün bir sonucudur. Bunun dini alandaki tezahürü “kâfir/müşrik/mürted/oryantalist”, siyasi alandaki tezahürü “vatan haini/düşman/diktatör/baskıcı/egemen”, aydın çevrelerdeki tezahürü “gerici/yobaz/dinci/DEAŞÇI”, Batı toplumlarındaki tezahürü “Akılsız/Hürafeci/Doğulu” şeklindedir.</li>
<li><strong>e)</strong> Bu konuda yapılması gereken en önemli husus, bütün “tekfir” ve “ötekileştirme” boyutlarını terk etmektir. Birinden diğerlerine geçmekle “tekfir” kültürü terk edilmiş olmamaktadır.</li>
<li><strong>f)</strong> Bütün olumsuz durumlara rağmen her kesim ve gruptan hakka, hukuka riayet eden ve her türlü tahkir edici söylemlerden uzak duran şahsiyetler de vardır. Onlar bu eleştirilerden muaftır ve onların en büyük gayretleri ise düşünen, idrak eden ve tesamühü ön plana çıkaran birey ve toplumları inşa etmektir.</li>
</ol>
<p><strong>Sözün Özü:</strong></p>
<p>-Asıl Derdimiz Başkasının Küfrü Değil İmanımız Olmalıdır.</p>
<p>&#8211; We must be deeply concerned with our faith and not disbelief to others.</p>
<p>&#8211; يجب أن يكون جلّ همّنا إيماننا وليس كفر الآخرين</p>
<p>&#8211; ما باید عمیقا با ایمان خودمان إهتمام باشیم و نه کفر شدن به دیگران</p>
<p>&#8211; Piwestê em ne bi küfra yekî dîn bi imânâ xwe eleqedâr bibin</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/tekfir-veya-deascilik/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Deaş’ın Altınları Kimde?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/deasin-altinlari-kimde/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/deasin-altinlari-kimde/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 15 Feb 2019 12:28:03 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Altın]]></category>
		<category><![CDATA[DEAŞ]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=8557</guid>

					<description><![CDATA[Türk istihbaratı, nefes kesen operasyonla DEAŞ’in 40 ton altınını Amerikalılara kaptırmadı! Şehir efsanelerine bakılırsa önce Irak devlet başkanı Saddam Hüseyin’in daha sonra Libya devlet başkanı Muammer Kaddafi’nin hazinesi özel operasyonlarlaTürkiye’ye getirildi. Tabii ki doğruluğu teyide muhtaç. Bağdat düşmeden Amerikalılar Bağdat’a girmeden önce, Saddam’la görüşmeye giden Türk heyetinin iki görevi vardı. Birincisi ordusunun Amerikalılara direnmeden teslim olacağı bilgisini kendisine ulaştırmak, diğeri de bizzat Saddam’ın talebi üzerine şahsi servetinin Irak’tançıkarılarak Türk bankalarında korunmaya alınması. O dönem sıklıkla Bağdat’a giden 58. Hükümet&#8217;in Devlet Bakanı Kürşat Tüzmen tarihe tanıklığını paylaşmalı. Terör örgütü DAEŞ’in iştah kabartan altın hazine stoku… DAEŞ terör örgütü altın zengini. Örgütün 2 milyar dolar parası olduğu tahmin ediliyor.  Sınırlarımızın dışındaki bu terör örgütüne “Nereden Buldun Yasası&#8220;nı,  uygulayacak durumumuz da yok. Ama sizlerin de aklına &#8220;bu değirmenin suyu nereden geliyor?&#8221; sorusu takılabilir. 2014’te Irak&#8217;ta Musul&#8217;u işgal ederek birçok yerde katliam yapan terör örgütü DEAŞ&#8217;ınserveti dudak uçuklatan cinsten. DEAŞ; Musul&#8217;u ele geçirmeden önce 875 milyon dolarlık para ve mal varlığına sahipti. Sonrasında Musul Merkez Bankası&#8217;ndaki paralar ile külçe altınlar başta olmak üzere ele geçirilen yeni kentlerde toplanan ganimetler de birleştirildiğinde DEAŞ&#8217;in hakim olduğu ve yönettiği bütçe 2 milyar dolara yaklaştı. Irak’ın Musul kentinde 430 bin ton altın ele geçirdiği gibi abartılı haberlerde vardı. DAEŞ altın, gümüş ve bakır para bile bastı… 2015’te DEAŞ (Irak Şam İslam Devleti), kendi para birimi olarak altın dinarı ilan etti. Hatta örgüte ait El-Hayat Medya Merkezi altın dinarın basıldığını, &#8216;Halifeliğin yükselişi: Altın Dinar&#8217;ın geri dönüşü&#8217; başlığı ile İngilizce, Arapça, Fransızca, Rusça, &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Türk istihbaratı, nefes kesen operasyonla DEAŞ’in 40 ton altınını Amerikalılara kaptırmadı!</p>
<p><strong>Şehir efsaneleri</strong>ne bakılırsa önce <strong>Irak</strong> devlet başkanı <strong>Saddam Hüseyin</strong>’in daha sonra <strong>Libya</strong> devlet başkanı <strong>Muammer Kaddafi’</strong>nin hazinesi özel operasyonlarla<strong>Türkiye’ye</strong> getirildi.</p>
<p>Tabii ki doğruluğu teyide muhtaç. <strong>Bağdat</strong> düşmeden <strong>Amerikalılar</strong> <strong>Bağdat’a</strong> girmeden önce, <strong>Saddam</strong>’la görüşmeye giden <strong>Türk</strong> <strong>heyetinin</strong> iki görevi vardı.</p>
<p>Birincisi ordusunun Amerikalılara direnmeden teslim olacağı bilgisini kendisine ulaştırmak, diğeri de bizzat <strong>Saddam’ın</strong> talebi üzerine şahsi servetinin <strong>Irak’tan</strong>çıkarılarak <strong>Türk</strong> <strong>bankalarında</strong> korunmaya alınması.</p>
<p>O dönem sıklıkla <strong>Bağdat’a giden</strong> 58. Hükümet&#8217;in Devlet Bakanı <strong>Kürşat Tüzmen </strong>tarihe tanıklığını paylaşmalı.</p>
<p><strong><em>Terör örgütü DAEŞ’in iştah kabartan altın hazine stoku…</em></strong></p>
<p><strong>DAEŞ</strong> terör örgütü altın zengini. Örgütün <strong>2 milyar dolar</strong> parası olduğu tahmin ediliyor.  Sınırlarımızın dışındaki bu terör örgütüne “<strong>Nereden Buldun Yasası</strong>&#8220;nı,  uygulayacak durumumuz da yok.</p>
<p>Ama sizlerin de aklına &#8220;<strong>bu değirmenin suyu nereden geliyor?</strong>&#8221; sorusu takılabilir.</p>
<p><strong>2014</strong>’te Irak&#8217;ta <strong>Musul&#8217;u</strong> işgal ederek birçok yerde katliam yapan terör örgütü <strong>DEAŞ&#8217;ın</strong>serveti dudak uçuklatan cinsten.<strong> DEAŞ; Musul&#8217;u ele geçirmeden önce 875 milyon dolar</strong>lık para ve mal varlığına sahipti.</p>
<p>Sonrasında <strong>Musul Merkez Bankası&#8217;ndaki paralar ile külçe altınlar</strong> başta olmak üzere ele geçirilen yeni kentlerde toplanan ganimetler de birleştirildiğinde <strong>DEAŞ&#8217;in hakim olduğu ve yönettiği bütçe 2 milyar dolar</strong>a yaklaştı.</p>
<p><strong>Irak’ın Musul </strong>kentinde 430 bin ton altın ele geçirdiği gibi abartılı haberlerde vardı.</p>
<p><strong><em>DAEŞ altın, gümüş ve bakır para bile bastı…</em></strong></p>
<p><strong>2015</strong>’te DEAŞ (Irak Şam İslam Devleti), kendi para birimi olarak <strong>altın dinarı</strong> ilan etti.</p>
<p>Hatta örgüte ait El-Hayat Medya Merkezi altın dinarın basıldığını, <strong>&#8216;Halifeliğin yükselişi: Altın Dinar&#8217;ın geri dönüşü&#8217; </strong>başlığı ile<strong> İngilizce, Arapça, Fransızca, Rusça, Türkçe</strong>’nin dahil toplam yedi dilde hazırlanan video ile duyurmuştu.</p>
<p>DEAŞ, altın 1 ve 5 dinar, gümüş  1, 5 ve dirhem ve bakır 10 ve 20’lik madeni para haricinde de gümüşten dirhem ve bakırdan fülüs üretti.</p>
<p>Paranın üzerinde ise ’İslam Devleti Peygamberlik yolu üzerine hilafet’ ve ‘5 dinar’  ibaresi kazınmıştı. Bir dinarın yekün ağırlığı 4.25 gr altına denk geliyor.</p>
<p>Altından döktürdüğü yani darp ettirdiği yani bastırdığı parasını, kontrol ettiği bölgelerde tedavüle sokan örgüt, kendi parası dışındaki diğer paraları da yasaklamıştı.</p>
<p>Örgütün darp ettirdiği en büyük para olan 5 dinarın değeri 694 dolar  üzerinden belirlenmişti.</p>
<p>Bununla kalmadılar.<strong> DEAŞ, Irak</strong>&#8216;ta belirlediği ödül tarifesine göre,<strong> Helikopter düşürene altın</strong> verildi. Örgütün ödül sisteminde uçak düşürene otomobil vaat edilmişti. Düşman helikopteri ya da insansız hava aracı düşürmenin ödülü en az 7 altın dinardı.</p>
<p><strong>2016</strong>’da <strong>ABD</strong> uçakları<strong> Irak`ın Musul</strong> kentinin merkezinde terör örgütü <strong>DEAŞ</strong>`in yüklü miktarda nakit parasının tutulduğu binayı vurdu.</p>
<p><strong>Musul’da</strong> iki adet <strong>900 kiloluk bombayla</strong> düzenlenen hava saldırısında çok miktarda nakit para yok edildi.</p>
<p>Ancak <strong>ABD</strong> kaynaklarınca paylaşılan bu haber, gerçeklikten uzaktı. IŞİD’in değerli maden stokuna zarar verilememişti.</p>
<p><strong><em>DAEŞ Musul’dan çıkarken altınlarını da götürdü…</em></strong></p>
<p>IŞİD üç yıl elinde tuttuğu <strong>Musul</strong> Kentini Haziran <strong>2017</strong>’de terk etmek zorunda kaldı. Koalisyon güçlerinin hava saldırılarına direnen örgütü bölgeden çıkarmak çokta kolay olmadı.</p>
<p>9 ay şiddetli sokak savaşlarıyla direnen örgüt için <strong>Musul’un</strong> manevi bir önemi vardı.</p>
<p>Çünkü <strong>DEAŞ</strong> lideri <strong>Ebu Bekir El Bağdad</strong>i, <strong>Haziran</strong> <strong>2014</strong>&#8216;te, halka ilk ve son kez, havaya uçurulan, buradaki <strong>El Nuri Camii</strong>&#8216;nde seslenmiş ve &#8220;<strong>halifeliğini</strong>&#8221; ilan etmişti.</p>
<p><strong>Musul,</strong> <strong>DEAŞ&#8217;in</strong> <strong>Irak&#8217;taki kalesiydi, birçok DEAŞ savaşçısına mezar oldu.</strong></p>
<p>Örgüt, <strong>Musul</strong>’un koalisyon güçlerinin eline geçeceğini anladığında altın stoklarını güvenilir yollardan kent dışına çıkardı.</p>
<p><strong><em>DAEŞ altınlarını Türkiye’ye gönderdi mi?</em></strong></p>
<p>Özellikle Arap nüfusun yoğun yaşadığı bölgelere dağıttı.</p>
<p>Bir kısmını da <strong>Suriye’deki</strong> üslerine gönderdi.  Türk kökenli bazı örgüt üyelerince altınların mühim bir kısmı petrol tankerlerinin içinde, <strong>Irak</strong> ve <strong>Suriye’ye</strong> mal taşıyan tırlarla, <strong>Türkiye’ye</strong> getirildi.</p>
<p>Bu mümkün mü?</p>
<p>Evet mümkün.</p>
<p><strong>Suriye&#8217;ye</strong> yapılan demir, çimento, sanayi ürünleri, gıda maddesi ve yaş sebze ve meyve karşılığında ithalat yoluyla  bina taşı, kimyon, çörek otu, mercimek, zeytin, Antep fıstığı gibi çeşitli ürünler alınıyor.</p>
<p>Mesela <strong>2016</strong>’da <strong>Türkiye</strong>, <strong>Suriye’den</strong>; en çok pamuk ve pamuk ipliği ithal etmişti.</p>
<p>Rafine bakır, baharat, ham alüminyum ve kurşun, kuru baklagiller, yün ve yapağı ve konserve sebze ithalat yapılan diğer başlıca ürünler arasındaydı.</p>
<p><strong>2018</strong>’de de <strong>Suriye’den 4 bin ton patates </strong>ithal edilmişti. Minareyi çalanın kılıfını hazırlamasından daha kolay ne var?</p>
<p>Bu ürünler de Suriye Sınır Kapısı <strong>Bab-Al Hava</strong>&#8216;da <strong>Türk TIR</strong>&#8216;larına aktarıldıktan sonra<strong>Cilvegözü</strong> Sınır Kapısı&#8217;ndan Türkiye&#8217;ye getiriliyor.</p>
<p>Ardından da İskenderun ve Mersin Limanı&#8217;ndan Ürdün, Suudi Arabistan, Kuveyt, Katar, Dubai ve Lübnan&#8217;a gönderiliyor.</p>
<p><strong><em>YPG/PKK – ABD koalisyon güçleri DAEŞ örgütünün altın hazinesini arıyor…</em></strong></p>
<p>Birkaç gündür haber sitelerinde terör örgütü <strong>YPG/PKK</strong>’nın, <strong>ABD</strong> desteğiyle <strong>Suriye&#8217;deIrak</strong> sınırında bir beldeye sıkıştırdığı DEAŞ&#8217;lılardan <strong>&#8220;hayat garantisi&#8221;</strong> karşılığında ellerindeki altınları istediği yer alıyor.</p>
<p><strong>Suriyeli</strong> aktivistler <strong>IŞİD’in</strong>, üyelerini kuşatma altındaki bölgeden çıkartmak için <strong>DSG</strong>ile görüşmeler yürüttüğünü öne sürüyor.</p>
<p>Buna göre <strong>DAEŞ  </strong>örgütünün sıkıştırıldığı <strong>Doğu Fırat’taki</strong> son kalesinde sadece yüzlerce savaşçısı yok. Burada örgüte ait <strong>40 ton altının saklandığı</strong> iddiası mevcut.</p>
<p><strong>ABD Koalisyonu, DEAŞ’</strong>in en son pozisyonlarını ve şu anda sahip oldukları <strong>tüm altınları teslim etmeye </strong>zorluyor.</p>
<p><strong>Amerikalılar,</strong> yerel aşiret reisleri aracılığıyla IŞİD liderlerine gönderdikleri haberlerde eğer altınları, <strong>Doğu</strong> <strong>Fırat</strong> bölgesindeki <strong>ABD Koalisyon kuvvetlerine</strong> teslim ederlerse, komutanlarının açıklanmayan bir yere güvenli bir şekilde geçişinin sağlanacağı teminatında bulunuyor.</p>
<p><strong>DEAŞ </strong>terör örgütü Suriye Demokratik Güçleri <strong>SDG</strong> ve <strong>Baghouz</strong> kentindeki <strong>ABD</strong>Koalisyonu tarafından ağır saldırı altında olmasına rağmen şimdiye kadar, sızma girişimlerinin tümünü püskürttü.</p>
<p><strong><em>DAEŞ hazinesini vermek istemiyor!</em></strong></p>
<p>Amerikalıların bu tekliflerine örgütün pek sıcak bakmadığı anlaşılıyor.</p>
<p><strong>DAEŞ </strong>terör örgütü komutanları Irak sınırına yakın bir bölgeye tahliye edilmeye karşı çıkmıyor.</p>
<p>Onların derdi 40 ton kadar altını ve milyonlarca dolar değerinde nakit parayı bu tahliye işlemi sırasında yanlarında götürmek.</p>
<p><strong><em>İran istihbaratı DAEŞ’e ait 40 ton altının Türk istihbaratınca Türkiye’ye getirildiğini iddia ediyor!</em></strong></p>
<p><strong>İngilizce ve Arapça dillerinde</strong> de yayın yapan<strong> Farsnews</strong>/ Fars Haber Ajansı,<strong> İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad</strong>’ın Türkiye ziyaretinden sonra <strong>2008</strong>’den itibaren <strong>Türkçe</strong> <strong>yayına</strong> başladı.</p>
<p>Haberlerinin içeriği genellikle molla rejiminin propagandası, İran istihbaratın algı operasyonlarına yönelik asparagas haberlerden oluşuyor.</p>
<p>Birkaç gün önce <strong>SDG</strong> ve Amerikalı conilerin <strong>DAEŞ</strong> altınlarının peşine düştüğünü yazan Farsnews/Fars Haber Ajansı, başka bir şey daha  servis etti.</p>
<p><strong>Farsnews</strong>/Fars Haber Ajansı’na göre, <strong>Amerikalılardan</strong> önce, <strong>DEAŞ’e ait altınların ve paraların bir bölümü</strong> <strong>MİT’in işbirliği ile Türkiye’ye</strong> intikal ettirilmiş.</p>
<p><strong><em>DEAŞ’in Türkiye sınır emiri kimse altınlar ondadır…</em></strong></p>
<p>Geçen sene bugünlerde <strong>17 Şubat 2018</strong>’de <strong>142</strong> kişinin can verdiği <strong>Diyarbakır, Suruç ve Ankara Garı </strong>saldırılarının talimatını verdiği belirtilen <strong>DEAŞ&#8217;li</strong> <strong>İlhami Balı</strong>&#8216;nın eşi<strong>Hülya Balı, MİT&#8217;in</strong> düzenlediği sınır ötesi operasyonla Türkiye&#8217;ye getirilmişti.</p>
<p><strong>El Bab</strong>’ta gerçekleştirilen sınır ötesi operasyonla İlhami Balı’nın eşi Hülya Balı’nın ele geçirildiği önce Azez’e ardından da Kilis’e getirilerek sorgulanmıştı.</p>
<p><strong><em>Kim bu İlhami Balı?</em></strong></p>
<p>Hatay/Reyhanlı nüfusuna kayıtlı İlhami Balı’nın, kod adı Ebu Bekir ve 1982 Suudi Arabistan Tebük şehri doğumlu.</p>
<p>Geçmişte <strong>El Kaide</strong> üyeliğinden 3 yıl hapis yatan <strong>İlhami Balı</strong>, Suriye savaşının başlamasının ardından 2012’de sınırı geçerek önce <strong>Nusret</strong> <strong>Cephesine</strong> ardından<strong>DAEŞ’e</strong> katılır.</p>
<p><strong>DAEŞ’in</strong> sınır emirliğine kadar yükselen <strong>İlhami Balı</strong>’nın sınırda örgüte eleman devşirmek ve Türkiye’deki hücreleri finanse etmek için gerçekleştirdiği telefon görüşmeleri deşifre edilmişti.</p>
<p>İstihbarat raporlarına göre Gaziantep ve Kilis hattında örgütün ihtiyaç duyduğu malzeme ve cihatçıların <strong>Suriye&#8217;ye</strong> sevkini sağlayan <strong>Balı</strong>, Aralık <strong>2015</strong>&#8216;te &#8216;Sınır emirliği&#8217; görevinden alınarak Rakka&#8217;ya çekildi.</p>
<p><strong>Alman Bild gazetesi 2016’daki 42 kişinin hayatını kaybettiği Atatürk Havalimanı’ndaki saldırının emrini, ‘DEAŞ’in Türkiye sınır emiri’ olarak bilinen İlhami Balı’nın verdiğini iddia etti.</strong></p>
<p><strong>Türkiye</strong> <strong>sınırından,</strong> <strong>Suriye&#8217;ye</strong> <strong>1500</strong>&#8216;den fazla militan soktuğu öne sürülen <strong>İlhami Balı</strong>&#8216;nın ayrıca yaralanan militanları da Türkiye&#8217;de parayla tedavi ettirdiğini öne süren Bild; Balı’nın Türkiye&#8217;deki adamlarına da 2 bin 500 dolar maaşa bağladığı iddiasını ortaya attı.</p>
<p><strong>142</strong> kişinin öldüğü <strong>Diyarbakır’daki</strong> <strong>HDP</strong> mitingi, <strong>Ankara Garı ve Suruç</strong>’taki canlı bomba saldırılarının talimatçısı olduğu iddia edilmektedir.</p>
<p>Örgütteki görev tanımı ve mevkisi tam olarak bilinmeyen <strong>İlhami Balı</strong>’nın <strong>DAEŞ’in</strong> sınır bölgelerini kaybetmesinin ardından Rakka’ya,  <strong>ABD-PKK-DAEŞ </strong>anlaşması sonucunda da Rakka’dan tahliye edilerek <strong>Mayadin</strong> bölgesine geçtiği söyleniliyor.</p>
<p>Terör örgütü <strong>DAEŞ</strong> üyesi <strong>İlhami Balı,</strong> İçişleri Bakanlığının yayımladığı aranan teröristler listesinde kırmızı kategoride 1. sayfada 3. sırada yer alıyor ve Bakanlık, <strong>Balı</strong>için <strong>4 milyon dolar ödül</strong> koydu.</p>
<p><strong><em>Sahi altınlar nerede? </em></strong></p>
<p>Ben söyleyeyim, “Komşu komşu hu / Oğlun geldi mi / Geldi / Ne getirdi / İncik Boncuk / Kime kime / Sana bana / Başka kime / Kara kediye / Kara kedi nerde / Ağaca çıktı / Ağaç nerde / Balta kesti / Balta nerde / Suya düştü / Su nerde / İnek İçti / İnek nerde / Dağa kaçtı / Dağ nerde / Yandı bitti kül oldu…”</p>
<p>.</p>
<p><strong>Ömür Çelikdönmez </strong></p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/deasin-altinlari-kimde/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kızını Deaş’tan Nasıl Kurtardı?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/kizini-deastan-nasil-kurtardi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/kizini-deastan-nasil-kurtardi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 17 Jan 2019 10:56:07 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[DEAŞ]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=7832</guid>

					<description><![CDATA[ASLINDA YAPTIĞI DELİLİKTEN BAŞKA BİRŞEY DEĞİLDİ Bir babanın kızını terör örgütünden kurtarma öyküsü&#8230; Hollanda&#8217;da yaşarken sevgilisinin peşine takılıp Suriye&#8217;ye giden ve terör örgütü DEAŞ&#8217;a katılan Melis Atıcı&#8217;nın (23),babası Faruk Atıcı tarafından inanılmaz kurtarılışı Avrupa&#8217;da gündem oldu. Kızı Melis ve 5 aylık torununu at sırtında Suriye&#8217;den Irak&#8217;a kaçıran baba Atıcı, &#8220;Aslında, benim yaptığım bir delilikti&#8221; diye konuştu. Melis Atıcı, ayak bileğine kelepçe takılarak tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı Hollanda&#8217;da yaşayan Türk vatandaşı Faruk Atıcı, kızı Melis ile 5 aylık torununu kurtarmak için verdiği müthiş mücadeleyi Hollanda Televizyonu&#8217;na (NOS) anlattı. BBC Türkçe&#8217;den Yusuf Özkan&#8217;ın aktardığı habere göre, Melis&#8217;in öyküsü, erkek arkadaşı Yusuf&#8217;un birkaç yıl önce terör örgütü DEAŞ&#8217;a katılmak için Suriye&#8217;ye gitmesiyle başlamış. 20&#8217;li yaşların başındaki genç kadın, Yusuf&#8217;a âşık olduktan sonra giderek radikalleşmiş. HOLLANDA&#8217;DAN SURİYE&#8217;YE GİTTİ Yaklaşık 2 yıl önce de, &#8220;Cennete gideceğim&#8221; diyerek Hollanda&#8217;daki evinden kaçıp, Suriye&#8217;ye geçmiş. Kızının, geleceği belirsiz bir karanlığa adım attığını belirten Faruk Atıcı, polise haber vermiş. Aile, uzun bir süre kızlarıyla bağlantı kuramamış. Bu süre içerisinde Yusuf adlı cihatçıdan bir erkek çocuk sahibi olan Melis, DEAŞ&#8217;a yönelik operasyonların yoğunluk kazandığı günlerde ailesini arayarak Hollanda&#8217;ya dönmek istediğini söylemiş.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>ASLINDA YAPTIĞI DELİLİKTEN BAŞKA BİRŞEY DEĞİLDİ</strong><br />
Bir babanın kızını terör örgütünden kurtarma öyküsü&#8230;<br />
Hollanda&#8217;da yaşarken sevgilisinin peşine takılıp Suriye&#8217;ye giden ve terör örgütü DEAŞ&#8217;a katılan Melis Atıcı&#8217;nın (23),babası Faruk Atıcı tarafından inanılmaz kurtarılışı Avrupa&#8217;da gündem oldu. Kızı Melis ve 5 aylık torununu at sırtında Suriye&#8217;den Irak&#8217;a kaçıran baba Atıcı, &#8220;Aslında, benim yaptığım bir delilikti&#8221; diye konuştu. Melis Atıcı, ayak bileğine kelepçe takılarak tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı</p>
<p>Hollanda&#8217;da yaşayan Türk vatandaşı Faruk Atıcı, kızı Melis ile 5 aylık torununu kurtarmak için verdiği müthiş mücadeleyi Hollanda Televizyonu&#8217;na (NOS) anlattı. BBC Türkçe&#8217;den Yusuf Özkan&#8217;ın aktardığı habere göre, Melis&#8217;in öyküsü, erkek arkadaşı Yusuf&#8217;un birkaç yıl önce terör örgütü DEAŞ&#8217;a katılmak için Suriye&#8217;ye gitmesiyle başlamış. 20&#8217;li yaşların başındaki genç kadın, Yusuf&#8217;a âşık olduktan sonra giderek radikalleşmiş.</p>
<p><strong>HOLLANDA&#8217;DAN SURİYE&#8217;YE GİTTİ</strong><br />
Yaklaşık 2 yıl önce de, &#8220;Cennete gideceğim&#8221; diyerek Hollanda&#8217;daki evinden kaçıp, Suriye&#8217;ye geçmiş. Kızının, geleceği belirsiz bir karanlığa adım attığını belirten Faruk Atıcı, polise haber vermiş. Aile, uzun bir süre kızlarıyla bağlantı kuramamış. Bu süre içerisinde Yusuf adlı cihatçıdan bir erkek çocuk sahibi olan Melis, DEAŞ&#8217;a yönelik operasyonların yoğunluk kazandığı günlerde ailesini arayarak Hollanda&#8217;ya dönmek istediğini söylemiş.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/kizini-deastan-nasil-kurtardi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>DEAŞ Sonrası Ortadoğu ve Yeni Dengeler</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/deas-sonrasi-ortadogu-ve-yeni-dengeler/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet Ali BÜYÜKKARA]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 11 Oct 2017 15:39:58 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>
		<category><![CDATA[1. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[DEAŞ]]></category>
		<category><![CDATA[Ekim 2017]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Ali Büyükkara]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/_demo/?p=868</guid>

					<description><![CDATA[DEAŞ, yaptıklarıyla Ortadoğu’yu tam anlamıyla parçaladı. Daha doğru bir deyişle, operasyonlarıyla bölgenin bölüşülmesinin alt yapısını hazırladı. Bölüşüm ise ABD, Rusya, İran adına onların bölgedeki vekilleri tarafından yapıldı. Irak-Şam İslam Devleti (DEAŞ) lideri Ebu- bekir el-Bağdadi’nin 2014 Ramazan’ında Musul’da hilafeti ilanının üzerinden tam üç yıl geçti. Kısa zamanda en az bir Ürdün ülkesi kadar toprağa ve nüfusa hükmeder hale gelen DEAŞ’in bölgede kalıcı olup ol- mayacağı, Suudi Arabistan’ın kuruluşun- da olduğu gibi tedricen ılımlılaşarak yarı- madanın kuzeyindeki parçalanmış alanda Sünnileri temsil eden bir devlet haline ge- lip gelmeyeceği yorumların konusu oldu. Tabi böyle bir şey gerçekleşmedi. Tam aksine DEAŞ, yaptıklarıyla Ortadoğu’yu tam anlamıyla parçaladı. Daha doğru bir deyişle, operasyonlarıyla bölgenin bölüşül- mesinin alt yapısını hazırladı. Bölüşüm ise ABD, Rusya, İran adına onların bölgedeki vekilleri tarafından yapıldı. En çok zarar gören kesim Sünniler oldu. Bunun iyi bili- nen hikayesi bu yazının konusu değil. Bu- rada DEAŞ sonrası yeni durumu mümkün olduğunca özetle izah etmeyi amaçlıyoruz. Devamı Yörünge Dergisi 1. Sayısında (Ekim/2017)]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>DEAŞ, yaptıklarıyla Ortadoğu’yu tam anlamıyla parçaladı. Daha doğru bir deyişle, operasyonlarıyla bölgenin bölüşülmesinin alt yapısını hazırladı. Bölüşüm ise ABD, Rusya, İran adına onların bölgedeki vekilleri tarafından yapıldı.</strong></p>
<p>Irak-Şam İslam Devleti (DEAŞ) lideri Ebu- bekir el-Bağdadi’nin 2014 Ramazan’ında Musul’da hilafeti ilanının üzerinden tam üç yıl geçti. Kısa zamanda en az bir Ürdün ülkesi kadar toprağa ve nüfusa hükmeder hale gelen DEAŞ’in bölgede kalıcı olup ol- mayacağı, Suudi Arabistan’ın kuruluşun- da olduğu gibi tedricen ılımlılaşarak yarı- madanın kuzeyindeki parçalanmış alanda Sünnileri temsil eden bir devlet haline ge- lip gelmeyeceği yorumların konusu oldu. Tabi böyle bir şey gerçekleşmedi. Tam aksine DEAŞ, yaptıklarıyla Ortadoğu’yu tam anlamıyla parçaladı. Daha doğru bir deyişle, operasyonlarıyla bölgenin bölüşül- mesinin alt yapısını hazırladı. Bölüşüm ise ABD, Rusya, İran adına onların bölgedeki vekilleri tarafından yapıldı. En çok zarar gören kesim Sünniler oldu. Bunun iyi bili- nen hikayesi bu yazının konusu değil. Bu- rada DEAŞ sonrası yeni durumu mümkün olduğunca özetle izah etmeyi amaçlıyoruz.</p>
<p><strong><em>Devamı Yörünge Dergisi 1. Sayısında (Ekim/2017)</em></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
