<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Dava &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/dava/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Tue, 07 Dec 2021 11:33:42 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.9</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>Dava &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>İçine Mi Sindirememiş!</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/icine-mi-sindirememis/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/icine-mi-sindirememis/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ömer ALÇEP]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 07 Dec 2021 11:33:34 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[28 Şubat]]></category>
		<category><![CDATA[Dava]]></category>
		<category><![CDATA[Temel Karamollaoğlu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=17946</guid>

					<description><![CDATA[Niye ki! Saadet Partisi’nin lideri Karamollaoğlu, 28 Şubat 1997&#8217;de, başta Erbakan hocamız olmak üzere tüm dindarlara dünyayı dar eden generallerin yargılanmasını ve ceza almalarını içime sindiremiyorum buyurmuş…Hem de nerede biliyor musunuz? Yine yalan ve iftiralarıyla zulmün basın ayağını oluşturan Halk Tv’de…!!! Hey Allah’ım hey…! Karamollaoğlu neden böyle söylüyor? Kendisi, ya o dönemde bedel ödeyenlerden biri değildir ya da yaşının bir hayli ilerlemesi nedeniyle temsil ettiği camianın o dönemde yaşadıklarını hatırlayamamaktadır…Kimin adına bu merhamet! O günler de zulüm yaşayanlardan biri de benim. Bana yaşattıklarına mukabil aldıkları cezayı içine sindiremiyormuş. Niye ki! Bir yandan ortaklardan biri olan Kılıçdaroğlu, geçmişteki birçok zorbanın ve 28 şubat generallerinin milletimize yaptığı kötülükler için helallik istiyor, öte yandan diğer ortak Karamollaoğlu ise temsil ettiği partinin içinde olan veya olmayan tüm zulme uğrayanlar adına, 28 şubat generallerinin hapse girmelerini içine sindiremediğini söylüyor. Kısaca Kılıçdaroğlu’nun yapılan zulümler için toptan helallik istemesine, Karamollaoğlu da partisinin içindeki ve dışındaki tüm zulme uğrayanlar adına “helal olsun” diyor…Böylelikle, siyasi bir projenin parçaları bir araya gelerek tamamlanmış oluyor. İslam’a göre ne Kılıçdaroğlu’nun toptan tüm zalimler adına helallik isteme hakkı var, ne de Karamollaoğlu’nun tüm mazlumlar adına buna olumlu cevap verip helal olsun deme hakkı vardır! Bu iş vekaletle olacak iş değildir. İlle de helallik &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Niye ki!</p>



<p>Saadet Partisi’nin lideri Karamollaoğlu, 28 Şubat 1997&#8217;de, başta Erbakan hocamız olmak üzere tüm dindarlara dünyayı dar eden generallerin yargılanmasını ve ceza almalarını içime sindiremiyorum buyurmuş…Hem de nerede biliyor musunuz? Yine yalan ve iftiralarıyla zulmün basın ayağını oluşturan Halk Tv’de…!!! Hey Allah’ım hey…!</p>



<p>Karamollaoğlu neden böyle söylüyor?</p>



<p>Kendisi, ya o dönemde bedel ödeyenlerden biri değildir ya da yaşının bir hayli ilerlemesi nedeniyle temsil ettiği camianın o dönemde yaşadıklarını hatırlayamamaktadır…Kimin adına bu merhamet! O günler de zulüm yaşayanlardan biri de benim. Bana yaşattıklarına mukabil aldıkları cezayı içine sindiremiyormuş. Niye ki!</p>



<p>Bir yandan ortaklardan biri olan Kılıçdaroğlu, geçmişteki birçok zorbanın ve 28 şubat generallerinin milletimize yaptığı kötülükler için helallik istiyor, öte yandan diğer ortak Karamollaoğlu ise temsil ettiği partinin içinde olan veya olmayan tüm zulme uğrayanlar adına, 28 şubat generallerinin hapse girmelerini içine sindiremediğini söylüyor. Kısaca Kılıçdaroğlu’nun yapılan zulümler için toptan helallik istemesine, Karamollaoğlu da partisinin içindeki ve dışındaki tüm zulme uğrayanlar adına “helal olsun” diyor…Böylelikle, siyasi bir projenin parçaları bir araya gelerek tamamlanmış oluyor.</p>



<p>İslam’a göre ne Kılıçdaroğlu’nun toptan tüm zalimler adına helallik isteme hakkı var, ne de Karamollaoğlu’nun tüm mazlumlar adına buna olumlu cevap verip helal olsun deme hakkı vardır! Bu iş vekaletle olacak iş değildir. İlle de helallik olacaksa, zalim doğrudan doğruya zulmettiği mazluma giderek gasp ettiği haklarını kendisine iade ederek bunu bireysel olarak yapmalıdır.</p>



<p>İtiraf etmeliyim ki, uzun süredir helallik müessesesi unutulmuş haldeydi. Ak Parti’nin ve Ak Partililerden uzun zamandır duymadığımız helalleşme kavramının Kılıçdaroğlu vasıtasıyla olsa da gündeme gelmesi ve unutulmaması bakımından önemlidir.</p>



<p>Herhalde Ak Parti ve Ak Partililer helallik gerektirecek kul hakkı ihlaline hiç girmediklerine inanıyorlar…</p>



<p>Öyle mi acaba?</p>



<p>Hapse giren generaller, 28 Şubat 1997&#8217;de El Ezher&#8217;den aldığımız diplomalarımızı iptal etmişlerdi. Bu süreç 5 yıl devam etti. Ancak, 2002 yılından 2016 yılına kadar da 14 yıl boyunca Ak Parti iktidarında bu haksızlık devam etmiştir. Kılıçdaroğlu 5 yıl için helallik istiyor ama Ak Parti 14 yıl gecikme için helalliğe ihtiyaç duymuyor.</p>



<p>Ben derim ki, helallik kavramına sahip çıkalım ve gereğini önce biz yerine getirelim. Birçok şeyde yaptıkları gibi bunu da elimizden almasınlar…</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/icine-mi-sindirememis/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Dava Sahipleri Neredesiniz?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/dava-sahipleri-neredesiniz/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/dava-sahipleri-neredesiniz/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Beşir İSLAMOĞLU]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 13 Mar 2021 13:38:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Dava]]></category>
		<category><![CDATA[Din]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Müslüman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=16947</guid>

					<description><![CDATA[Dava; çağırmak, seslenmek, dua etmek anlamlarına gelen Arapça bir kelimedir. Genel anlamda dava, bir kimsenin; başta din olmak üzere, siyaset, ticaret, hukuk, sağlık, eğitim vb. alanlarda sahip olduğu hakkı, ilgililerden talep etmesi ve bu uğurda mücadele vermesidir.Dava, kısaca bir “hak talebi” mücadelesidir. Müslüman olduğumuza göre, davamız “İslam davası” olmalıdır. İslam davası demek, İslam kurallarının bütünüyle yürürlükte olması için hak talebinde bulunmak demektir. Diğer bir ifadeyle İslam davası demek, dini Allah’a has kılmak ve yeryüzünde zulmü ortadan kaldırıp Allah’ın istediği adaleti sağlamak için mücadele vermektir. Müslüman olduğunu kabul eden her insan, Allah’ın yüklediği bu sorumluluğu kabul etmiş demektir. “Müslümanım, ama Allah’ın tevdi ettiği vazifeyi kabul etmiyorum; sorumluluk almıyorum” deme hakkına hiç kimse sahip değildir.“Ey inanlar! Allah’a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun ve doğru söz söyleyin ki Allah da işlerinizi düzene koysun ve günahlarınızı bağışlasın…Biz, göklere, yere ve dağlara sorumluluğu yüklenmelerini teklif ettik de onlar yerine getirmekten çekindiler; ancak insan yüklendi; çünkü o çok zalim ve çok cahildir.” (Ahzab, 71, 72) Bu ayette anlaşılan o dur ki Allah tarafından insana yüklenen vazife, göklerin, yerin ve dağların bile kaldıramayacağı “manevi” bir ağırlığa sahip bir vazifedir. Dolayısıyla insan, sadece akrabasını, komşusunu, hemşehrisini değil -dünyanın neresinde olursa olsun- aç ve açıkta (evsiz-yurtsuz)kalan, hakkı elinden alınan, zulme &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Dava; çağırmak, seslenmek, dua etmek anlamlarına gelen Arapça bir kelimedir. Genel anlamda dava, bir kimsenin; başta din olmak üzere, siyaset, ticaret, hukuk, sağlık, eğitim vb. alanlarda sahip olduğu hakkı, ilgililerden talep etmesi ve bu uğurda mücadele vermesidir.<br>Dava, kısaca bir “hak talebi” mücadelesidir. Müslüman olduğumuza göre, davamız “İslam davası” olmalıdır. İslam davası demek, İslam kurallarının bütünüyle yürürlükte olması için hak talebinde bulunmak demektir. Diğer bir ifadeyle İslam davası demek, dini Allah’a has kılmak ve yeryüzünde zulmü ortadan kaldırıp Allah’ın istediği adaleti sağlamak için mücadele vermektir.</p>



<p>Müslüman olduğunu kabul eden her insan, Allah’ın yüklediği bu sorumluluğu kabul etmiş demektir. “Müslümanım, ama Allah’ın tevdi ettiği vazifeyi kabul etmiyorum; sorumluluk almıyorum” deme hakkına hiç kimse sahip değildir.<br>“Ey inanlar! Allah’a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun ve doğru söz söyleyin ki Allah da işlerinizi düzene koysun ve günahlarınızı bağışlasın…<br>Biz, göklere, yere ve dağlara sorumluluğu yüklenmelerini teklif ettik de onlar yerine getirmekten çekindiler; ancak insan yüklendi; çünkü o çok zalim ve çok cahildir.” (Ahzab, 71, 72)</p>



<p>Bu ayette anlaşılan o dur ki Allah tarafından insana yüklenen vazife, göklerin, yerin ve dağların bile kaldıramayacağı “manevi” bir ağırlığa sahip bir vazifedir. Dolayısıyla insan, sadece akrabasını, komşusunu, hemşehrisini değil -dünyanın neresinde olursa olsun- aç ve açıkta (evsiz-yurtsuz)kalan, hakkı elinden alınan, zulme uğrayan, çaresiz kalan kim varsa sahip çıkmalı, bunu “dava” olarak görmeli ve bu uğurda bütün gücünü kullanarak mücadele vermelidir.</p>



<p>Evet, İslam davası, emanetlere sahip çıkmayı ve sorumluluk bilinciyle hareket etmeyi zorunlu kılmaktadır.<br>“Şüphesiz Allah size emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hüküm verdiğiniz zaman adaletle hüküm vermenizi emretmektedir…” (Nisa, 58)</p>



<p>Türkiye coğrafyasında son bir asırlık (1920-2020) tarihe baktığımızda yaklaşık ilk yarım asırda “İslam davası” için mücadele verenlerin sayısı iki elin parmaklarından fazla değildir. O yıllarda birkaç mütefekkirin verdiği mücadele, İslam adaletinin hakim kılınmasından ziyade, İslam’ı bir medeniyet biçimi olarak görüp, kültürel alanda verdikleri bir mücadele biçimiydi.</p>



<p>Türkiye’de “İslam davası” için mücadele, 1970’li yılardan itibaren N. Erbakan’ın M. Nizam hareketiyle başlatıldı. Bu hareketin nihai hedefi iktidar olmaktı. Bir tarafta M. Selamet, bir tarafta MTTB, bir tarafta Akıncılar derneği 12 Eylül 1980 ihtilaline kadar yoğun siyasi bir mücadele verdiler.</p>



<p>İslam davası için başlatılan bu siyasi mücadelenin yanı sıra, İlahiyat Fakültesi, İslam Enstitüleri, İmam-Hatip okulları öğrencilerinin de büyük katkısı olmuştu. Yetmişli yıllarda başlayan sivil eğitim-öğretim ve hızlı okuma faaliyetleri, İslam düşünce mekteplerinden onlarca entelektüel birikime sahip düşünürler çıkartmıştır. Bu düşünürler, yazdıkları kitaplarla, verdikleri konferanslarla binlerce insanın yetişmesine katkı sağlamıştır. Müslüman entelektüeller artık sadece dini meselelerle değil, ekonomi, siyaset, sosyoloji, hukuk, felsefe, iletişim, milletler arası ilişkiler gibi birçok alana ilgi duyarak bu alanlarda kendilerini yetiştirmeye çalıştılar.</p>



<p>12 Eylül ihtilali ile parti ve diğer yan kuruluşları kapatılınca, İslam davası mücadelesini verenlerin önemli bir kısmı, ihtilal anayasasının ağır müeyyidelerini içlerine sindiremeyip yeni bir yola koyuldular. Artık partisel hareketlerle, politik siyaset zemininde İslam davasının sürdürülemeyeceğini kabul ederek mevcut “müesses sistem”e karşı tavır almaya başladılar. Müesses nizama karşı öylesine öfkelendiler ki artık hiçbir şekilde yollarının kesişmemesi gerektiğine inanarak her türlü uzlaşmayı geride bıraktılar. Hatta bazı Müslümanlar, hutbelerini dinlememek için Cuma namazlarına bile gitmemeye başladılar.</p>



<p>Türkiye’deki partisiz bu yeni hareketin temel hedefi, dini, kaynağından doğru öğrenmek, gençlere öğretmek ve tabandan Müslüman bir nesil yetiştirmekti. Bunun için de çok yoğun bir okuma faaliyeti başlattılar. Öncelikle 70’li yıllardan itibaren Mevdudi, Ali Şeriati, Hasan el-Benna, Seyyit Kutup gibi düşünürlerin tercüme edilmiş kitaplarını okuyarak evrensel boyutta düşünmeye başladılar. Böylece Türkiye’de kendi yerel dinamikleri kadar dış dinamiklerin etkisiyle önemli düşünsel güç kazandılar. Yani, naslara dayalı, evrenselci, ümmetçi ve köktenci bir İslami düşünceye, bir misyona sahip oldular ve kendilerine “radikal Müslümanlar” denilmeye başlandı.</p>



<p>Düşünce bazında mesafe kat eden bu radikal Müslümanlar, haritada bir kısmının yerlerini bile bilmedikleri Afganistan, Filistin, Filipin, Eritre, Moro, Açe Sumatra, Cezayir gibi dünyanın birçok yerindeki mustaz’afların meselelerine ilgi duymaya ve sıkıntılarını dile getirmeye başladılar.<br>Yine, doksanlı yılların başında Sovyetlerin dağılmasıyla gündeme gelen ve bağımsızlıkları için mücadele veren Çeçenistan, Bosna- Hersek, Kosova, Arnavutluk gibi ülkelere de ilgisiz kalmamış, konferanslarla, mitinglerle, maddi ve manevi yardımlarla hep yanlarında olmuşlardır.</p>



<p>Bu dönemlerde radikal Müslümanların, zulüm, sömürü ve işgal karşıtı siyasi bir dil kullanarak insan hak ve özgürlüklerine vurgu yapmaları son derece önemlidir. Yine vahşi kapitalizmin tüketim anlayışına ve materyalizmin ruhsuzluğuna karşı ahlak ilkelerine çağrı yaparak kendilerine yakışan bir duruş sergilemeleri son derece oldukça kıymetlidir. Radikal Müslümanların bu duruşu, salt slogandan ibaret bir duruş değildi; aksine bu duruş, insanlığın vicdanı olma misyonunu taşıyan asil bir duruştu.</p>



<p>1990’lı yılların ortalarına gelindiğinde, -özellikle 1994 seçimlerinde İstanbul, Ankara gibi büyük şehirlerde- N. Erbakan hareketi seçimleri kazanıp belediyeleri yönetmeye başlayınca, radikal Müslümanların bir kısmı, hareketlerini –metot yönünden- yeniden değerlendirmeye aldılar ve partisiz siyasetin dışında kalmanın Müslümanlara siyasal anlamda pek yarar sağlamadığını, dolayısıyla Müslümanların maslahatını düşünerek yeni bir açılımla mevcut Türkiye siyasetinin içerisinde yer almanın daha doğru olacağı kanaatine vardılar ve bu kanaat üzerine Erbakan Hoca’nın partisini destekleyerek kısmen 1996 da iktidara getirmiş oldular.</p>



<p>Daha sonra, Erbakan Hoca’dan ayrılıp kendi partisini (Ak Partiyi) kurup 2002 yılında iktidara gelen MTTB’li R. Tayyip Erdoğan, mevcut müesses nizamı kısmen ıslah ederek davasını sürdürdü. Bu yeni dönem, her türlü özgün düşünceye, her kültür ve mezhebe, her tür siyasi görüşe imkan verildiği bir dönem oldu. İsteyen herkes vakıf ve dernek açarak, sendika kurarak, siyasal örgütünü oluşturarak yasalar çerçevesinde hizmetini verebilecek duruma geldi.</p>



<p>Artık hiç kimsenin dinine, diline, ırkına, mezhebine, tarikatına ve siyasi görüşüne bakılmaksızın herkese eşit davranılacağının sözü verilmiştir. Artık İslami düşüncenin demokratik-laik yönetime tehdit oluşturmayacağı da açıkça ortaya konulmuştur. Bu dönem, artık hiç kimsenin taleplerini anti demokratik yollarla hal edemeyeceği, aksine herkesin taleplerini mevcut yasalar (demokrasi) çerçevesinde arayabileceği bir dönem olmuştur.</p>



<p>Kabul etmek gerekir ki Ak Parti hareketi pek çok alanda büyük hizmetler yaptı; ancak 20 yıla yakındır iktidar olmasına rağmen birçok konuda “muktedir” olamadı. Halen adalet, insan hakları, özgürlükler ve bürokrasi alanlarında sıkıntılar var ve bu yüzden çok sayıda Müslüman, dün beraber iken, bugün Ak Partiden ümidini kesmiş durumda ve ciddi şekilde eleştirmektedir.</p>



<p>Özetle belirtmek isterim ki 70’li yıllarda “İslam davası” olarak başlatılan hareket, gerçekten doğru-düzgün bir hareketti ve kendilerini o hareketin bir parçası olarak görenler de düzgün ve samimi Müslümanlardı. Bu dava hareketi, on binlerce gencin düşünmesine, okumasına, meslek sahibi olmasına, Allah’a ve topluma karşı sorumluluk bilinciyle hareket etmesine vesile olmuştur. Yetişen bu gençlik, ideallerini davasıyla bütünleştiren, mazlumların yanında zalimlerin ve emperyalistlerin karşısında olan, fedekar ve de cefekar bir gençlikti.</p>



<p>Kabul etmek gerekir ki Ak Partinin iktidara gelmesi ile “dava” ile ilgili mücadele politik siyaset zeminine çekilmiş oldu. Dünün dava gençlerinin bir kısmın politize olurken, bir kısmını da masa-kasa aşkıyla kaybolup gittiler. Artık bugün o gençleri görmek mümkün değildir.</p>



<p>Dünün dava gençleri (radikal Müslümanları) mevcut sistemle öylesine entegre oldular ki davalarını unutup gittiler. Geçmişte eleştirdikleri yolsuzluğun, hukuksuzluğun ve adaletsizliğin bir parçası haline geldiler. Dava için mücadele eden pek çok mücahit, müteahhit olup çıktılar. (Not: Müteahhitlik hakkıyla yapılırsa, elbette kıymetlidir.)</p>



<p>Şimdi soralım, sorgulayalım; İslam davası aşkınız ne oldu? Dava iktidara (Nirvana’ya) mı ulaştı, yoksa siz mi tükendiniz? Bilelim ki yeryüzünde din Allah’ın oluncaya (Allah’ın mesajları yürürlüğe girinceye) kadar ve fitne/zulüm ortadan kalkıncaya kadar İslam davasının mücadelesi sürecektir. (Enfal suresi, 39)</p>



<p>Selam ve muhabbetlerimle…</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/dava-sahipleri-neredesiniz/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Şahsiyeti Olmayanın Davası Olmaz; Önce Şahsiyet Eğitimi</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/sahsiyeti-olmayanin-davasi-olmaz-once-sahsiyet-egitimi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/sahsiyeti-olmayanin-davasi-olmaz-once-sahsiyet-egitimi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet SÜRMELİ]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 04 Nov 2020 08:53:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Dava]]></category>
		<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=16122</guid>

					<description><![CDATA[Yüce Allah, Hz. İbrahim’i önce kâmil bir şahsiyet eğitiminden geçirmiş ve sonra da ayette açıklandığı şekilde onu toplumsal önderlik makamına atamıştır: “وَإِذِ ابْتَلَى إِبْرَاهِيمَ رَبُّهُ بِكَلِمَاتٍ فَأَتَمَّهُنَّ قَالَ إِنِّي جَاعِلُكَ لِلنَّاسِ إِمَامًا قَالَ وَمِن ذُرِّيَّتِي قَالَ لاَ يَنَالُ عَهْدِي الظَّالِمِينَ” “Ve (şunu hatırlayın): Rabbi, İbrahim&#8217;i buyrukları ile sınadığında ve İbrahim de bunları yerine getirdiğinde ona: ‘Seni insanlara önder yapacağım!’ demişti. İbrahim de sormuştu: ‘Benim neslimden de mi (önderler çıkaracaksın)?’ (Allah) cevap vermişti: ‘Benim ahdim zalimleri kapsamaz.’”[1] Kur’an’da hikâye edilen Hz. İbrahim nasıl bir şahsiyet eğitiminden geçti ise, diğer peygamberlerde benzeri eğitimlerden geçmişlerdir. Şahsiyeti zayıf insandan ne peygamber, ne âlim, ne de velî olur. Zalimleri, fasıkları, münafıkları ve kâfirleri velayet makamına layık görmeyen Allah Teâlâ, Müslümanları sık sık uyarmak suretiyle kâfirlere karşı siyasi konularda teyakkuz hâlinde olmalarını emretmiştir. Hz. Peygamber de bu emirlerin açıklaması mahiyetinde münafıklara “efendim” demeyi yasaklamıştır.[2] Bu yasaklamayla beraber, kâfirlerle Müslümanların ortak hareket etmelerini hoş karşılamamış ve şu ilginç ikazı yapmıştır: “Bir Müslüman, zalim/kâfir birisiyle onun zalim olduğunu bile bile ona yardım etmek amacıyla ortak hareket ederse kesinlikle İslâm’dan çıkmıştır.”[3] Değil ortak hareket etmek, zalim idarecilere hakkı söylemeyi en büyük cihad[4] diye ifade eden Resulullah, Müslümanların şahsiyetleri etkilenir endişesiyle onlarla zorunlu olmadıkça aynı ortamlarda kalmayı yasaklamış ve mü’minlerden &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Yüce Allah, Hz. İbrahim’i önce kâmil bir şahsiyet eğitiminden geçirmiş ve sonra da ayette açıklandığı şekilde onu toplumsal önderlik makamına atamıştır: “وَإِذِ ابْتَلَى إِبْرَاهِيمَ رَبُّهُ بِكَلِمَاتٍ فَأَتَمَّهُنَّ قَالَ إِنِّي جَاعِلُكَ لِلنَّاسِ إِمَامًا قَالَ وَمِن ذُرِّيَّتِي قَالَ لاَ يَنَالُ عَهْدِي الظَّالِمِينَ” “Ve (şunu hatırlayın): Rabbi, İbrahim&#8217;i buyrukları ile sınadığında ve İbrahim de bunları yerine getirdiğinde ona: ‘Seni insanlara önder yapacağım!’ demişti. İbrahim de sormuştu: ‘Benim neslimden de mi (önderler çıkaracaksın)?’ (Allah) cevap vermişti: ‘Benim ahdim zalimleri kapsamaz.’”[1] Kur’an’da hikâye edilen Hz. İbrahim nasıl bir şahsiyet eğitiminden geçti ise, diğer peygamberlerde benzeri eğitimlerden geçmişlerdir. Şahsiyeti zayıf insandan ne peygamber, ne âlim, ne de velî olur. Zalimleri, fasıkları, münafıkları ve kâfirleri velayet makamına layık görmeyen Allah Teâlâ, Müslümanları sık sık uyarmak suretiyle kâfirlere karşı siyasi konularda teyakkuz hâlinde olmalarını emretmiştir. Hz. Peygamber de bu emirlerin açıklaması mahiyetinde münafıklara “efendim” demeyi yasaklamıştır.[2] Bu yasaklamayla beraber, kâfirlerle Müslümanların ortak hareket etmelerini hoş karşılamamış ve şu ilginç ikazı yapmıştır: “Bir Müslüman, zalim/kâfir birisiyle onun zalim olduğunu bile bile ona yardım etmek amacıyla ortak hareket ederse kesinlikle İslâm’dan çıkmıştır.”[3] Değil ortak hareket etmek, zalim idarecilere hakkı söylemeyi en büyük cihad[4] diye ifade eden Resulullah, Müslümanların şahsiyetleri etkilenir endişesiyle onlarla zorunlu olmadıkça aynı ortamlarda kalmayı yasaklamış ve mü’minlerden söz almıştır.[5] Bu hakikatlerin Müslüman kanaat önderleri tarafından iyi bilinmeleri ve içselleştirilmeleri çok önemli bir ilkedir. Bir takım çıkarlar uğruna kâfirliği ve zalimliği müsellem olan kişilere onay vermek aslında onların dünya görüşlerinin meşrulaştırılmasına(!) verilmiş bir onaydır. Müslüman ilim adamlarının bu konularda yeterli duyarlılığı göstermemeleri tam bir fecaattir.<br></p>



<p>Müslümanların eğitimini tevhidin esasları üzerine yapan Allah Resulü, verdiği marifet sayesinde yalnızca Allah’a itaat eden ve her yerde hakkın dili olan müstesna bir nesil yetiştirmiştir. Kınayıcının kınamasından korkmamışlar,[6] tercih ettikleri dinle kızılı ve karayı karşılarına aldıklarını her zaman bilmişlerdir.[7] Verilen bu eğitim ve terbiyenin sonunda Peygamber Efendimiz şahsiyetle ilgili şu açıklamayı yapmıştır: “Sizden birisi sakın kendisini küçük düşürmesin/horlamasın.” Biz; “Ey Allah’ın Elçisi! Kendimizi nasıl küçük düşürebiliriz ki?” dedik. Bunun üzerine Resulullah şu açıklamayı yaptı: “Hakkında, Allah için konuşulması gereken bir işe tanıklık eder, fakat konuşmaz; hiç ses çıkarmaz. Allah Teâlâ, o ses çıkarmayan şahsa kıyamet gününde buyurur ki “Konuşman gereken şu, şu meselelerde seni konuşmaktan alıkoyan neydi?” Hakikat karşısında susan adam şu cevabı verir. “İnsanlardan korkum nedeniyle konuşmadım.” Bunun üzerine Yüce Allah şöyle buyurur: “En çok korkulması gereken ben değil miyim?”[8] Olayın anlatım tarzından anlıyoruz ki hakka yerinde tanıklık edip de gerekeni yapmayan ve böylece kendisini küçük düşüren bu adam cezalandırılmıştır.<br></p>



<p>Kelimeyi tevhidin anlamına ve içerdiği hükümlere vâkıf olan bir kimse varlıkların hiyerarşik yerini en iyi tanır. Bu tanıma sayesinde Allah Teâlâ’nın mutlak kudretini ve diğer vasıflarını bildiği için bütün korkuları yener. Sonuçta, kendisine büyük bir güven gelir. Hz. Peygamber sahabesine bu güveni ve şahsiyeti verebilmek için Mekke’de on üç yıl gece gündüz çalışmıştır. Bu din, bugünlere o şahsiyetli ve güvenli insanların sayesinde gelmiştir. Yarınlara da yine aynı şahsiyet eğitimini Kur’an ve Sünnet’ten alan kâmil iman sahibi Müslümanlar sayesinde ulaştırılacaktır.</p>



<p>[1] Bakara 2/124</p>



<p>[2] Buhari, Edeb’ü-l Müfred, s.210</p>



<p>[3] Heysemi, Zevaid, Ahkâm, c.lV, s.205; İbni Kesir, Cami’u-l Mesanid, c.l, s.427</p>



<p>[4] İbni Mace, Fiten, Had. no:4011, c.ll, s.1329</p>



<p>[5] Abdurrezzak, Musannef, Had. no:9821, c.Vl, s.6</p>



<p>[6] Maide 5/54</p>



<p>[7] İbni Hişam, es-Siyre, c.ll, s.92-3</p>



<p>[8] İbni Mace, Fiten, Had. no:4008, c.ll, s.1328</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/sahsiyeti-olmayanin-davasi-olmaz-once-sahsiyet-egitimi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Corona Mağdurları Devlet Aleyhine Dava Açabilir mi?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/corona-magdurlari-devlet-aleyhine-dava-acabilir-mi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/corona-magdurlari-devlet-aleyhine-dava-acabilir-mi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cüneyt Toraman]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 15 May 2020 15:10:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Çin]]></category>
		<category><![CDATA[Dava]]></category>
		<category><![CDATA[korona]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=14438</guid>

					<description><![CDATA[2019 yılının sonlarında, Çin&#8217;in Wuhan kentinden yayılmaya başlayan corona virüsü (covid-19), hızla yayılmaya, bütün dünyayı etkilemeye başladı. DSÖ, bu virüsü pandemi (küresel salgın) ilan etti. Dünyanın pek çok ülkesinde, onbinlerce kişi yaşamını yitirdi, çok sayıda kişi tedavi görmeye devam ediyor. Corona virüsü (covid-19) bu virüsün mağdurlarının zararını gündeme getirdi. Corona mağdurları, maruz kaldıkları zararlarının tazmini için dava açabilirler mi? Kime veya kimlere karşı dava açabilirler? Devletlere (devlet tüzel kişiliklerine) karşı dava açabilirler mi? Bu soruların cevapları, esas itibariyle, milletlerarası hukukun alanına girdiği için, önce, Milletlerarası hukukun hükümlerine göz atmamız gerekiyor. &#8220;Corona mağdurları&#8221; kavramı, bu virüsten doğrudan doğruya ve dolaylı olarak zarar girenleri kapsıyor. Doğrudan doğruya zarar görenler, virüs bulaşan, hastaneye yatan, tedavi gören, işinden gücünden kalanları, bu virüs nedeniyle vefat edenlerin mirasçılarını, virüs tehdidi nedeniyle işyerini kapatmak zorunda kalanların maddi ve manevi zararlarını kapsıyor. Dolaylı olarak zarar görenler işe, corona virüsü önlemleri nedeniyle, ise gidememe, hak ve özgürlüklerin kısıtlamaların maruz kaldıkları dolaylı zararları kapsıyor. Dünyadaki (yerel) hukuk sistemlerinin, dolaylı zarar görenlerin tazminat taleplerine sıcak bakmadığını belirtelim. Corona virüsünün mağdurlarının belli olduğunu söyleyebiliriz. Bir zarar ve tazminat talebi söz konusu olduğuna göre, bu zararın &#8220;failini&#8221; belirlememiz gerekiyor. Bu zararın faili (zarar veren), devlet, devlet kurumu veya özel (özel/tüzel) kişi olabilir. Zarar &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>2019 yılının sonlarında, Çin&#8217;in Wuhan kentinden yayılmaya başlayan corona virüsü (covid-19), hızla yayılmaya, bütün dünyayı etkilemeye başladı. DSÖ, bu virüsü pandemi (küresel salgın) ilan etti. Dünyanın pek çok ülkesinde, onbinlerce kişi yaşamını yitirdi, çok sayıda kişi tedavi görmeye devam ediyor. Corona virüsü (covid-19) bu virüsün mağdurlarının zararını gündeme getirdi. Corona mağdurları, maruz kaldıkları zararlarının tazmini için dava açabilirler mi? Kime veya kimlere karşı dava açabilirler? Devletlere (devlet tüzel kişiliklerine) karşı dava açabilirler mi? Bu soruların cevapları, esas itibariyle, milletlerarası hukukun alanına girdiği için, önce, Milletlerarası hukukun hükümlerine göz atmamız gerekiyor.</p>



<p>&#8220;Corona mağdurları&#8221; kavramı, bu virüsten doğrudan doğruya ve dolaylı olarak zarar girenleri kapsıyor. Doğrudan doğruya zarar görenler, virüs bulaşan, hastaneye yatan, tedavi gören, işinden gücünden kalanları, bu virüs nedeniyle vefat edenlerin mirasçılarını, virüs tehdidi nedeniyle işyerini kapatmak zorunda kalanların maddi ve manevi zararlarını kapsıyor. Dolaylı olarak zarar görenler işe, corona virüsü önlemleri nedeniyle, ise gidememe, hak ve özgürlüklerin kısıtlamaların maruz kaldıkları dolaylı zararları kapsıyor. Dünyadaki (yerel) hukuk sistemlerinin, dolaylı zarar görenlerin tazminat taleplerine sıcak bakmadığını belirtelim. Corona virüsünün mağdurlarının belli olduğunu söyleyebiliriz. Bir zarar ve tazminat talebi söz konusu olduğuna göre, bu zararın &#8220;failini&#8221; belirlememiz gerekiyor. Bu zararın faili (zarar veren), devlet, devlet kurumu veya özel (özel/tüzel) kişi olabilir. Zarar görenleri dava açma hakkı ve yetkisi, buna göre değişecektir.</p>



<p>Corona virüsünün Çin’in Wuhan kentindeki bir laboratuvardan yayıldığı, yaygın bir iddia olsa da, bu husus henüz kanıtlanabilmiş değil. Bu iddiayı önce ABD dile getirdi, bu açıklamanın ardından, bazı Avrupa ülkeleri de aynı yönde açıklamalar yapmaya başladı. Bir başka iddia, corona virüsünün, Wuhan kentindeki bir hayvan pazarından yayıldığı. Bu iddianın kanıtlanması durumunda, bazı devletlerin tazminat talepleri anlam taşımayacaktır. Zira Hayvanlarda çok çeşitli virüsler bulunduğu, bu virüslerden bazılarının insanların ölümüne sebebiyet verdiği bilinmektedir. Bu olay &#8220;doğal bir olay&#8221; olup, hiç kimse, hiçbir devlet, bu tür doğal olaylardan dolayı hiç kimseyi veya devleti sorumlu tutamaz.</p>



<p>Corona (covid-19) virüsünün, Çin&#8217;in Wuhan kentindeki, bu virüsler konusunda araştırma yapan bir laboratuvardan sızdığını ve tüm dünyaya buradan yayıldığını varsayalım. Bu laboratuvara karşı dava açılabilmesinin ön koşulu, bu laboratuvarın &#8220;özel bir kişiye&#8221; ait olmasıdır. Bu laboratuvar, özel bir kişiye (kuruluşa) ait ise, bu virüsten zarar görenler, bu laboratuvarın sahibine karşı tazminat davası açabilir. Bu olayda, haksız fiil, fail ve mağdur, farklı ülkelerde olduğundan, &#8220;yabancılık unsuru&#8221; mevcuttur ve yetkili mahkemenin, milletlerarası sözleşmeye göre belirlenmesi gerekir. Milletlerarası sözleşme, haksız fiillerde, haksız fiilin meydana geldiği ülkenin hukukuna tabi olduğunu belirtmektedir. (Türkiye, bu sözleşmeye uygun olarak 5718 sayılı MÖHK çıkartmıştır.) Çin mahkemeleri, bu konuda hangi ülke hukuku yetkili ise o ülkenin hukukunu uygulayacaktır. Bazen zarar, haksız fiilin meydana geldiği ülkede gerçekleşmeyebilir. Yani zarar, (haksız fiilin olduğu yerde değil de) başka bir ülkede meydana gelmişse, zararın meydana geldiği ülke hukuku yetkili olacaktır. Örneğin, zarar Türkiye&#8217;de meydana gelmişse, bu konuda hangi hukukun uygulanacağına, Türk mahkemeleri karar verecektir. Haksız fiilden doğan borç ilişkisi, başka bir ülke ile daha sıkı bir ilişki içerisinde ise, (bu laboratuvarın bağlı olduğu şirketin merkezi, ABD, Fransa’da olması gibi) bu ülke hukuku uygulanır. Uyuşmazlık özel hukuka tabi olduğundan, taraflar, karşılıklı olarak anlaşmak suretiyle, uygulanacak hukuku seçebilir. Bu dava hangi ülkede görülürse görülsün, hangi ülkenin hukuku uygulanırsa uygulansın, ispat hukukunun genel hükümleri geçerli olacaktır. Yani, davacı, önce zarar gördüğünü, bu zarara da muhatap firmanın sebebiyet verdiğini ispat etmek zorunda kalacaktır.</p>



<p>Çin&#8217;in Wuhan kentindeki laboratuvar, özel bir kişiye (kuruma) değil de, bir &#8220;devlete&#8221; (somut olayda, Çin Halk Cumhuriyeti&#8217;ne) ait ise, bu konuda uygulanacak hukuk da değişkenlik gösterecektir. Devletlerarasındaki uyuşmazlıklar, milletlerarası hukuka tabidir. Milletlerarası hukukta, her devlet, diğer devletlerle eşit haklara ve egemenlik hakkına sahip olduğundan, yargı bağışıklığına sahiptir. Bu kurala göre, hiçbir devlet, kendi mahkemelerinde, başka bir devlet aleyhine dava açamaz. (Türkiye&#8217;de, başka devletler aleyhine açılan davalarda, mahkemeler, devletleri yargılama yetkisi olmadığından, yargı bağışıklığı nedeniyle davaların reddine karar vermiştir.) Yerel mahkemelerin yargı yetkisi, ceza hukukunda, mülkilik (ülke sınırları içi) ve vatandaşlık bağı ile sınırlıdır. (Bunun istisnası, Adalet Bakanlığı&#8217;nın izniyle insanlık aleyhine islenen suçlardır.) Özel hukuka tabi konularda ise, devletlerin özgür iradeleriyle imzaladıkları, milletlerarası sözleşmeler ile onay verdikleri konularda, başka ülkelerin mahkemeleri yetkili olacaktır. Bu konuda devletler, çok sayıda milletlerarası sözleşme imzalamıştır. Milletlerarası hukukta, devletlerin kendi aralarındaki uyuşmazlıklarda, BM Adalet divanı yetkilidir. Zarara maruz kaldığını iddia eden devlet, bu zararın tazmini için BM Adalet divanında başvurabilir. Muhatap devlet itiraz etmezse, Adalet divanı yargılama yapar, bu konuda bir karar verir. Adalet divanının, devletlerarasındaki uyuşmazlıklarda çok sayıda kararı bulunmaktadır.</p>



<p>Milletlerarası hukukun açık hükümlerine rağmen, bazı devletlerin, kendi ülkelerindeki mahkemelerde, başka devletler veya başka ülke vatandaşları aleyhine davalar açtığına tanık olmaktayız. Milletlerarası hukuka göre, bu mahkemelerin yargı yetkisi olmadığından, verdikleri ve verecekleri kararlar, hukukun temel ilkelerine açıkça aykırıdır ve yok hükmündedir. (Konuya ilgi duyanlar, Yörünge dergisinde yayınlanan, Halkbank genel müdürü Hakan Atilla aleyhine Amerika’da açılan davada, &#8220;Amerika&#8217;da Türkiye&#8217;nin egemenlik hakkı yargılanıyor&#8221; başlıklı makalemize bakabilir.)</p>



<p>Konunun özüne gelecek olursak, haksız fiil Türkiye’de meydana gelseydi, fail özel bir kişi olsaydı, zarar da Türkiye&#8217;de meydana gelseydi, zarar gören, haksız fiilin filine, kendisinin ikamet ettiği yer mahkemesinde (maddi ve manevi) tazminat davası açabilirdi. Ancak somut olayda haksız fiil, başka bir ülkede (Çin&#8217;de) meydana gelmiş, laboratuvarın devlete mi özel bir kişiye mi ait olduğu belirsizdir. Türk mahkemeleri, yargı yetkisi olmadığından, böyle bir davaya bakamaz. Bu davaya bakıp karar verse bile istinaf mahkemesi ve Yargıtay bu kararı bozar. Bu karar kesinleşse bile, böyle bir kararın icra ve infaz kabiliyetinin olmadığı, her türlü izahtan varestedir. Bazı avukatların, corona virüsü nedeniyle Çin (devleti) aleyhine dava açılabileceğine ilişkin beyanları, milletlerarası hukuka da, Türk hukukuna da aykırıdır.</p>



<p>Yukarıda açıkladığımız engele rağmen, dileyen herkes, dilediği mahkemede, devlet veya özel kişiler aleyhine, dilediği miktarda tazminat davası açabilir. Dava açma özgürlüğü (dava açmanın izne tabi olmaması), dava açan herkesin, hukukun himaye ettiği bir hakkının olduğu anlamına gelmiyor. Corona virüsünden dolayı, çok sevdiklerini kaybedenler var. Bu kimselerin, bu konuda yeterli bilgiye sahip olduğunu da söyleyemeyiz. Bu kişiler, maruz kaldıkları zararını tazmin edecekleri beklentisiyle, dava açması için avukatlara vekaletname verebilir, yeteri kadar masraf avansı ve bir miktar vekalet ücreti avansı verebilir. Corona mağdurlarının acısının istismar edilmemesi için, Adalet Bakanlığı bu konuda bir açıklama yapsa çok iyi olur diye düşünüyorum.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/corona-magdurlari-devlet-aleyhine-dava-acabilir-mi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
