<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Darbe &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/darbe/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Wed, 29 May 2024 12:00:24 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.9</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>Darbe &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Amerika ve Rusya’nın Türkiye’deki Darbe Yarışları</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/amerika-ve-rusyanin-turkiyedeki-darbe-yarislari/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/amerika-ve-rusyanin-turkiyedeki-darbe-yarislari/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Rukiye YILDIZ]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 29 May 2024 11:32:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Darbe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=19129</guid>

					<description><![CDATA[27 Mayısın sene-i devriyesi meşum 1960 darbesini hatırlatır. Ne olmuştu da Bakanlar ve Başbakan asılmıştı? Kimler yapmıştı darbeyi? İnönü neden “Sizi ben bile kurtaramam” demişti? Kimden kurtaramazdı? Menderes’in son sözü “size kırgın değilim, arkanızda kimin olduğunu biliyorum” demişti? ‘Arkanızdakiler’ derken kimleri kast etmişti?&#160; Mili Birlik Komitesi içinde idama karşı olanlar varken işin sonu idama nasıl varmıştı? II. Dünya Savaşından sonra “soğuk savaş” dönemi başlamıştı. Artık dünya çapında uzay araştırmalarında yarış başlamış, biyolojik savaşlar, istihbarat savaşları gibi farklı kulvarlarda savaşlar başlamıştı. Bu dönemde dünya, iki kutuplu bir dünya olmuştu. Amerika kapitalizmin, Rusya kominizin merkezi olarak dünyayı paylaşmaya kalkışmıştı. Kapitalist ve sosyalist bu iki gücün aralarında paylaştığı, sömürdüğü ülkelerde kan kaos durmadı. Filler güreşti, çimler ezildi.&#160;&#160; ‘Büyük dilim senin mi olacak, benim mi olacak’ kavgasının arasında kalan ülkeler, daha fazla karışıklık yaşadı. Kore, Almanya ikiye bölündü ama Türkiye gibi sömürge yapmaya çalıştıkları ülkeler üzerinde bu iki güç hep gizli savaş halinde oldu. Emperyaller kendi çıkarları için o ülkelerde iç karışıklık çıkarmak,&#160; darbe yapmak, ekonomik/ticari baskı yapmak gibi argümanları kullandı.&#160; Darbeler, istihbarat savaşları, faili meçhul cinayetler, devlet başkanlarına suikast dönemleri başlamıştı. 27 Mayıs kimine göre Türkiye’deki Avrasya-Rusya yanlılarının yaptığı darbe olarak nitelendirilir.&#160; Yıllar sonra bu darbe anlatılırken, “27 Mayıs darbesi ilk aşkımız” diyen, &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>27 Mayısın sene-i devriyesi meşum 1960 darbesini hatırlatır. Ne olmuştu da Bakanlar ve Başbakan asılmıştı? Kimler yapmıştı darbeyi? İnönü neden “Sizi ben bile kurtaramam” demişti? Kimden kurtaramazdı? Menderes’in son sözü “size kırgın değilim, arkanızda kimin olduğunu biliyorum” demişti? ‘Arkanızdakiler’ derken kimleri kast etmişti?&nbsp; Mili Birlik Komitesi içinde idama karşı olanlar varken işin sonu idama nasıl varmıştı?</p>



<p>II. Dünya Savaşından sonra “soğuk savaş” dönemi başlamıştı. Artık dünya çapında uzay araştırmalarında yarış başlamış, biyolojik savaşlar, istihbarat savaşları gibi farklı kulvarlarda savaşlar başlamıştı. Bu dönemde dünya, iki kutuplu bir dünya olmuştu. Amerika kapitalizmin, Rusya kominizin merkezi olarak dünyayı paylaşmaya kalkışmıştı. Kapitalist ve sosyalist bu iki gücün aralarında paylaştığı, sömürdüğü ülkelerde kan kaos durmadı. Filler güreşti, çimler ezildi.&nbsp;&nbsp; ‘Büyük dilim senin mi olacak, benim mi olacak’ kavgasının arasında kalan ülkeler, daha fazla karışıklık yaşadı. Kore, Almanya ikiye bölündü ama Türkiye gibi sömürge yapmaya çalıştıkları ülkeler üzerinde bu iki güç hep gizli savaş halinde oldu. Emperyaller kendi çıkarları için o ülkelerde iç karışıklık çıkarmak,&nbsp; darbe yapmak, ekonomik/ticari baskı yapmak gibi argümanları kullandı.&nbsp; Darbeler, istihbarat savaşları, faili meçhul cinayetler, devlet başkanlarına suikast dönemleri başlamıştı.</p>



<p>27 Mayıs kimine göre Türkiye’deki Avrasya-Rusya yanlılarının yaptığı darbe olarak nitelendirilir.&nbsp; Yıllar sonra bu darbe anlatılırken, “27 Mayıs darbesi ilk aşkımız” diyen, zavallı garabetler çıkacaktı. Kimine göre Türkiye Cumhuriyeti’nde ilk darbe 27 Mayıs darbesidir,&nbsp; kimine göre Osmanlıdaki “Kabakçı Mustafa olayı” darbeler başlangıcıdır. Bize göre ise darbeler tarihi daha eskiye, Yedikule zindanlarında öldürülen Genç Osman’a dayanır.&nbsp; Farklı zamanlarda, farklı saiklerle, farklı kişiler tarafından yapılsa da darbelerin sonucu hep hezimettir.</p>



<p><strong>GEÇMİŞİN ÇOK KİRLİ CHP!&nbsp;</strong></p>



<p>CHP’nin, “eşitlik özgürlük” gibi kavramlardan bahsetmesi çok ironik bir tablo çiziyor. Zira kurulduğu günden beri haksız hukuksuz uygulamaları ile tarihe geçti. CHP kurduğu istiklal mahkemelerini, astığı onca masumu unutturmaya çalışırken,&nbsp; listesine Bakan ve Başbakan asmak da eklenecekti. Bu yüzden “Hukuk adalet özgürlük” kelimeleri CHP’ye beş beden büyük sözler. 27 Mayıs darbesini Rusya yanlıları yaptıysa yeni kurulan CHP hükümetine Amerika 34 milyon doları neden hibe etmişti?&nbsp;</p>



<p>İdama giden süreç, CHP’nin tahakkümünden bıkan halkın, tek parti döneminden kurtulmak istemesi ile başladı.&nbsp; “Demokrat parti” adı altında İkinci bir parti kuruldu, “demokrat” kelimesini söyleyemeyen halk, “demir kırat” ismini verecekti. Halk bu partiye canhıraş destek olacaktı ama silahla sandık başı bekleyen CHP, 1946’da açık oy gizli tasnif yaparak seçimi Demir Kırat’a kazandırmamak için her yolu deneyecekti. Hatta “oyunuzu Tayyare Hırsızı Bayar’a değil, Atatürk’ün silah arkadaşı İnönü’ye vereceksiniz” diye, seçmene baskı yapıyordu. Karşı cenah ise buna karşılık veriyor: Osman Bölükbaşı, İsmet İnönü’ye “Kızıl Sultan” diyordu. Demir kırat dörtnala koşmaya başlamıştı hatta 1954’te Menderes %56 oy ile kazanmıştı. İlerlemeyi Batı desteği ile sürdüreceğini düşünen Demir Kırat, yüzünü Batı’ya dönüyor, ‘Truman Doktrini, Marshall Planı’ cazip geliyordu. Amerika Başkanı Truman’dan baraj için ilk etapta 25 bin dolar alındı. Daha sonra Beyaz Saray’da Celal Bayar Amerika ile el sıkışacaktı.&nbsp; CHP içindeki Rusya taraftarları bundan rahatsızdı.</p>



<p>1950 yılında iktidara gelen Demokrat Parti’nin,&nbsp; oy çokluğu ile gelmesi, Bağdat Paktı’nı kurması, halktan hüsn-ü kabul görmesi, giderek güçlenmesi, birilerini rahatsız etmişti. Bütün bunların üstüne, Türkiye’de 1950 Haziran’ına kadar ezan Türkçe okunmuştu, Menderes ezanı aslına (Arapça’ya) çevirmişti. İslam’dan Arapçadan rahatsız olanlar bundan hiç hoşnut olmamıştı. Üstelik Menderes paralardan İnönü resmini çıkarttırmıştı. Menderes, İnönü için “İnönü hasta, hastalığı iktidar olma hastalığıdır” demişti. Menderes, CHP’nin mal varlığını ‘haksız ve yolsuz bir şekilde kazandılar’ diyerek hazineye aktarmıştı. Bütün bunlar Menderes’i darağacına götüren görünür sebeplerdi ama asıl sebep başkaydı.</p>



<p>Gayri meşru “bebek meselesi”, hediye edilen “köpek meselesi”, Menderes’i asmak için, Kırşehir’ in ilçe yapılması gibi basit vaka-ı adiyeden konular bahane edilmişti.&nbsp; Bütün bunlar darağacının kurulmasına sebep gösterilmişti.</p>



<p>27 darbesi en başından beri menfur düşüncelerle başladı.&nbsp; Menderes ise, her şeyden habersiz, ezilen patlama noktasına gelen halkın feryadını işitiyor seçmenlerinin istediklerini yapmak için uğraşıyordu. Ezanı Arapça okutmak bardağı taşıran son damla gibiydi.&nbsp; 27 Mayıs sabahında herkes Alpaslan Türkeş’in bildirisi ile darbeye uyanıyordu. Bu sefer CHP Demokrat Partinin sermayesini CHP’ye aktarmaya başlamıştı. Menderes’in yassı ada günleri başlıyordu, hapis hayatı bir yıla yakın sürdü. Gözaltındaki Başbakan’a aşağılayıcı muameleler had safhada idi.&nbsp; İdamla yükümlü Başbakan prostat muayenesi yaptıracak kadar kin güden CHP nereden besleniyordu? CHP sonunda Menderes, Fatin Rüştü Zorlu ve Polatkan’a idam gömleği giydirecek kadar ileri gidecekti.&nbsp; 17 Eylül 1961 sabahı Menderes iki Bakanı ile asılacaktı.</p>



<p>Türkiye’de bir Başbakan asıldı. 27 Mayıs darbesinde sokaklara dökülenler, ‘Menderes gitsin’ diyenler, yıllar sonra: “iyi bir şey yaptık zannediyorduk kime neye hizmet ettiğimizi bilmeden!” diyeceklerdi. Menderes’i asmak için Demokrasi çığlıkları atanların sesi, artık pişmanlık ağıtlarına dönüşmüştü. Ölen niye öldüğünü öldüren niye öldürdüğünü bilmeden,&nbsp; hangi güdümün kumandasından çıkan emirle Türkiye kaos içinde kalmıştı? Mesele parti ülke yönetimi kavgasının çok fevkinde bir meseleydi.&nbsp; Türkiye’de Amerika piyonları da defaatle darbe yapacaktı ama 27 Mayıs biraz farklıydı.</p>



<p>Asıl mesele şu idi: Wilson Prensipleri Cemiyetinin kurucuları arasında olan Ahmet Emin Yalman’ın, Hüseyin Üzmez tarafından vurulması, daha derin başka şeylerin olduğunun emaresi idi. Manda altında olmamızı savunan İngiliz Muhibbiler dernek üyeleri daha sonra ‘Amerika Muhibbileri’ne evirilmişti. Bu kavga acaba Amerika yanlısı ve Rusya yanlıları arasında erk savaşı mıydı?&nbsp; Bununda ötesinde Bağdat Paktı üye ülkelerinde eş zamanlı ihtilal kaos öldürme olaylarına bakınca meselinin parti meselesinin çok fevkinde olduğu anlaşılacaktır.&nbsp; CHP dünya çapında kapışmanın küçük piyonu muydu?</p>



<p>27 Mayıs döneminde Balmumcu’da hapis yatan Kadir Mısıroğlu ile 2011 tarihinde darbeler hakkında yaptığım röportajda “Rukiye hanım 27 Mayıs darbesi İslam’ın bütün emarelerini bu topraklardan silmek isteyenlerin, dışarının kuklası olanların darbesidir” demişti.&nbsp;</p>



<p>Adnan Menderes’in ezanı Türkçeden Arapçaya çevirmesi bunları rahatsız etmişti ama bu tali sebepti. Türkeş’in ‘NATO ve CENTO’ya bağlıyız’ kelimesini vurgulayarak söylemesi meselenin daha büyük çapta olduğunun nişanesi idi. Bağdat Paktı’nı kurmak kimin işine gelmedi ise onların bu meşum olaydaki payını unutmamak lazım. Darbe komutanı CENTO’ya karşı darbe yaptıysa neden ‘NATO’ya CENTO’ya bağlıyız’ deme ihtiyacı hissetmişti? Kime iman tazeliyordu? Demek o zamanda at izi it izi karışmıştı.</p>



<p>Rusya’ya karşı güvenli koridor oluşturmak isteyen İngiltere ve Amerika evvela Türkiye, İran, Irak ve Afganistan arasında, 8 Temmuz 1937 tarihinde Tahran&#8217;da “Sadabat Paktı” imzalattı. 2 Nisan 1954&#8217;de&nbsp; Karaçi Antlaşmasını diğer adıyla Türkiye-Pakistan Dostane İş birliği Antlaşmasını, imzalattılar! Amerika, Orta Doğu&#8217;da petrol ve ticaret yollarına sahip olmak için ve Sovyet yayılmacılığına karşı Bağdat Paktını imzalattı.&nbsp; Bu paktın ismi sonra CENTO (Central Treaty Organization) olacaktı. “Bağdat Paktı ülkelerinde” eş zamanlı darbeler idamlar ölümler yaşanması tesadüf olamazdı. Ne ilginçtir ki, “İran’ın petrolü İran’ındır” diyen, Musaddık&nbsp; Amerikan ve İngiliz istihbarat örgütleriyle iş birliği yapan General Fazlullah Zâhidî’nin 20 Ağustos 1953’de düzenlediği bir hükümet darbesiyle düşürülecek 21 Aralık 1953 tarihinde önce idam cezasına çarptırılan, ardından cezası üç yıl hapse çevrilen Musaddık evinde ölü bulunacaktı.</p>



<p>Olayın dışında gibi duran Mısır’da birkaç yıl önce aynı senaryo sahnelenmişti. 23 Temmuz 1952 tarihinde Mısır’da “Hür Subaylar” Darbe yapacaktı. Sabah saat 06.00 olduğunda General Necip, radyodan, ordunun yönetimi el koyduğunu duyuracaktı. Pakistan yine aynı dönem iç karışıklık yaşayacaktı. Irak’ın son Kralı II. Faysal, Menderes’ten iki yıl önce öldürülecekti. 1958’de Menderes Irak Kral’ı II. Faysal’ı havaalanında beklerken Irak Kralı’nın ölüm haberi gelecekti. Menderes o zaman anlamıştı kefen cepte ülke yönetmeyi.</p>



<p>27 Mayıs’ta kendince milliyetçi olanlar Amerika İngiltere üssü olmayacağız derken Avrasya-Rusyacılar ‘pastayı bizimkiler kessin’ diyordu. Dikkate değer bir husus bu çark kendi piyonlarını sahaya sürüp işi bitikten sonra piyonlarını da yok etmeye çalışıyordu. Kiralık katili tutan elleri iş bitince kiralık katilden kurtulmak ister! Nitekim Sivas Kabakyazı’daki toplama kampının acısını 14’lülerden çıkaracaklardı. Milli Birlik Komitesine darbe yaptırıp sonra onları da tek tek tasfiye yoluna gideceklerdi.</p>



<p>Darbe yıllarındaki gazetelere baktığımızda resim biraz daha netleşiyor. 31 Mayıs 1960 tarihli Tercüman Gazetesi manşeti: “Amerika, İngiltere, Fransa, Pakistan ve İran yeni hükümetimizi tanıdıklarını dün resmen açıkladılar.” Bu haberin hemen altında ‘Son dakika’ bölümünde Ankara 31 (hususi): “Sabık Başvekil Menderes’in dün gece jilet isteği intihar etmemesi için yerine getirilmedi.”&nbsp; Aynı sayfanın altında başka haber: “Eski Dâhiliye Vekili Dr. Namık Gedik intihar etti. Menderes iktidarının kanun dışı icraatını soğukkanlılıkla tatbik ettiren Dr Namık gedik dün pencereden kendini attı ve derhal öldü.”</p>



<p>20 Temmuz 1960 Akşam Gazetesinin manşeti: “Düşüklerin Yassıada’da yargılanması katileşti.”</p>



<p>4 ağustos 1960 Akşam Gazetesi manşeti. “İnkılâp mahkemeleri kuruluyor, Milli Birlik ruhunu bozmaya matuf faaliyetleri önlemek içim gereken yerlerde geniş yetkili mahkemeler kurulmasına dair tasarı Milli Birlik komitesince kabul edilebilir.”(İstiklal Mahkemelerinde olduğu gibi!)</p>



<p>4 Ağustos Perşembe 1960 tarihli Akşam Gazetesinin ilk sayfadaki haber, “Amerika yeni hükümete 34 milyon dolar hibe etti”&nbsp;</p>



<p><strong>DARBELER ALTINDA DEVRİM YAPAN ADAM</strong></p>



<p>Bu gün bile ülkemde, Avrasya-Rusya yanlısı olanlar sahada. Putin onlar kadar İslam’dan nefret etmiyor, Kemalizm’in arkasına sığınıp İslam’a veryansın eden bu güruhun atları şimdilerde tırıs gidiyor.&nbsp;&nbsp;</p>



<p>O gün bu gündür, ne darbe bitiyor ne kaos. Ta ki son darbeye kadar, Amerika İngiltere muhibbanı olanların, 15 Temmuz’da sahaya inmesine kadar.&nbsp; Erdoğan beklediklerinden daha zeki ve daha ağır sıklet çıktı ve darbelere 15 Temmuz’da devrim yaptı. Erdoğan, kefen giymenin, darağacı altında ülke yönetmenin ne demek olduğunu yakın tarihten biliyordu. Osmanlı’ya darbe yapan Kuleliyi kapatıp Milli Güvenlik Üniversitesi açarak Askeriyeyi asıl sahibine yani halka teslim etti. Yılan çıyan besleyenlerin çanına ot tıkadı. Şunca yıllık şer odaklarına darağacı gölgesi altında kefen giyip mücadelesini verdi. Darbeler altında devrim yaptı.&nbsp; İman dolu serhaddin var diyenleri haklı çıkardı.</p>



<p>“Yeter artık söz milletin.”</p>



<p class="has-text-align-right">Rukiye Yıldız</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/amerika-ve-rusyanin-turkiyedeki-darbe-yarislari/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Darbeler Karşısında Milletin Mesajı</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/darbeler-karsisinda-milletin-mesaji/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/darbeler-karsisinda-milletin-mesaji/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mahmut Haldun Sönmezer]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 12 Sep 2023 06:19:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Darbe]]></category>
		<category><![CDATA[Diktatör]]></category>
		<category><![CDATA[İdam]]></category>
		<category><![CDATA[kenan evren]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18869</guid>

					<description><![CDATA[“12 Eylül’ün Yıldönümünde” Siyaset son derece yorucu ve stresli bir faaliyet alanıdır. Siyasilerin ve hasseten de lider mevkiindeki aktörlerin o stres denizinde uzun yıllar kulaç atabilmeleri için ya çok gamsız ve sinirleri alınmış bir tabiata ya da çelikten bir sinir sistemine sahip olmaları gerekir. Bu özelliklere sahip olan bir insanın dahi fırtına ortasındaki geminin kaptan köşkünde yarım asra yaklaşan bir siyasî ömrü olmaz. Yakın tarihimizde çok uzun süren siyasî hayatların sebebi ise liderlerin millet tarafından çok sevilmesi ya da olağanüstü bir sinir sistemine sahip olmaları değil, siyasî hayatlarının sürekli olarak vesâyet odakları tarafından kesintiye uğratılmasıdır. Bu durum, umulan ve planlananın aksine onları çizgi dışına itmemiş, tam aksine bu zevata kayda değer bir dinlenme molası vererek yeni hamleler yapabilmek adına güç ve moral toplama fırsatı sunmuştur. O yüzden demokrasinin askıya alındığı ara dönemler en çok darbelerin mağduru olan siyasilerin işine yaramış, onları bir müddet aktif siyasetten uzaklaştırıp dinlendirerek siyasî ömürlerini uzatmıştır. Âdeta bakıma alınan araba misâli bu dönemde yasaklı olan siyasiler zihnen ve ruhen yenilenmiştir.    Bu siyaset erbabı siyasetin sürgün dönemini yaşarken dahi siyasetten uzak kalmamış, bir yolunu bulup politik mesâîsine devam etmiş, yasaklı olmayan çömezlerine parti kurdurarak dolaylı yoldan da olsa siyasetin içinde olmayı başarmıştır. Perde gerisinden yönetilen bu güdümlü &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><em>“12 Eylül’ün Yıldönümünde”</em></p>



<p>Siyaset son derece yorucu ve stresli bir faaliyet alanıdır. Siyasilerin ve hasseten de lider mevkiindeki aktörlerin o stres denizinde uzun yıllar kulaç atabilmeleri için ya çok gamsız ve sinirleri alınmış bir tabiata ya da çelikten bir sinir sistemine sahip olmaları gerekir. Bu özelliklere sahip olan bir insanın dahi fırtına ortasındaki geminin kaptan köşkünde yarım asra yaklaşan bir siyasî ömrü olmaz.</p>



<p>Yakın tarihimizde çok uzun süren siyasî hayatların sebebi ise liderlerin millet tarafından çok sevilmesi ya da olağanüstü bir sinir sistemine sahip olmaları değil, siyasî hayatlarının sürekli olarak vesâyet odakları tarafından kesintiye uğratılmasıdır. Bu durum, umulan ve planlananın aksine onları çizgi dışına itmemiş, tam aksine bu zevata kayda değer bir dinlenme molası vererek yeni hamleler yapabilmek adına güç ve moral toplama fırsatı sunmuştur. O yüzden demokrasinin askıya alındığı ara dönemler en çok darbelerin mağduru olan siyasilerin işine yaramış, onları bir müddet aktif siyasetten uzaklaştırıp dinlendirerek siyasî ömürlerini uzatmıştır. Âdeta bakıma alınan araba misâli bu dönemde yasaklı olan siyasiler zihnen ve ruhen yenilenmiştir.   </p>



<p>Bu siyaset erbabı siyasetin sürgün dönemini yaşarken dahi siyasetten uzak kalmamış, bir yolunu bulup politik mesâîsine devam etmiş, yasaklı olmayan çömezlerine parti kurdurarak dolaylı yoldan da olsa siyasetin içinde olmayı başarmıştır. Perde gerisinden yönetilen bu güdümlü partiler, yine eski siyaset kodamanlarının adıyla anıldığından, mevcut siyasî düzen eskisinden pek farklı bir görünüm arz etmemiştir. Bu liderlerin çoğu, ekseriyetle yine eski dava arkadaşlarıyla çalışmayı tercih etmiş ve böylelikle partilerin üst kademelerindeki siyasî kadrolar yenilenememiştir. O yüzden de demokrasiye geçtiğimiz tarihten bu yana siyasî partiler liderlerinden bağımsız bir kimlik kazanamamıştır. Kurum kimliği kazanan yapılar liderleriyle anılsa bile onlarla özdeşleşmez. Darbeler, siyasî hareketlerin liderleriyle bütünleşip partiler içinde bir lider kültünün oluşmasının belli başlı sebeplerinden biridir.</p>



<p>12 Mart muhtırasıyla başbakanlıktan uzaklaştırılan Süleyman Demirel ve başında bulunduğu Milli Nizam Partisi kapatılan Necmettin Erbakan, vesâyetin üzerlerine bir çarpı çekmesine rağmen, tabanlarından aldıkları güçle tekrar siyasete dönebilmiştir. 12 Eylül’de kapısına kilit vurulan dört siyasî partinin temsil ettiği siyasî hareketler askerî vesâyetin demir yumruğu üzerlerinden kalkar kalkmaz farklı isim ve amblemler altında yeniden örgütlenmiştir. Kendilerine siyaset yapma yasağı getirilen liderler, hapislere, sürgünlere, mânevî işkence ve her türlü cebrî uygulamaya rağmen yeniden eski koltuklarına oturmuştur. Yani darbeler siyaset adamlarını üç yüz altmış derece döndürüp bulundukları noktaya getirmekten başka bir işe yaramamıştır.</p>



<p>Darbeler ayrıca siyasî partileri kendi hususî mülkü gibi gören “Tapulu arazime gecekondu yaptırmam.” diyen siyasetçi tipini de mayalamıştır. Bu sözler, darbelerin aktif siyasetten uzaklaştırdığı liderler tarafından söylenmiştir. Seçim hezimetiyle siyasete veda eden liderlerse bu tür beyanların yanından bile geçememiştir. Millet iradesini âdeta tekelinde gören bu bakış açısı, lider mevkiindeki şahısların 2002 seçimlerine kadar hep siyaset dışı güçler tarafından politik yaşamlarına son verilmek istenmesinden kaynaklanmıştır.</p>



<p>Yine darbe dönemlerinde emanetçi genel başkanlar zuhûr etmiş, milyonların gönül verdiği siyasî hareketler, kendilerine emanetçi sıfatı yakıştırılan şahısların elinde kalmıştır. </p>



<p>Darbelerin Türk milletine faturası ağır olmuş, siyasî hayata kendi ifadesiyle altı defa gidip yedi defa gelen fosilleşmiş siyasetçi tipini armağan etmiştir. Siyasetin tabiî seyri içinde siyaset dışı kalamayan liderler, halkın gözünde darbelerin mağduru(!) hâline dönüşmüş, bu durum bir süre sonra bu siyasetçilerin yıldızının tekrar parlamasına, daha doğrusu parlatılmasına hizmet etmiştir. Çağdaş Batı demokrasilerinde Margaret Thatcher, John Major, Tony Blair, Willy Brandt, Jacques Chirac ve adını burada zikredemeyeceğimiz daha nice siyasetçi bir defa gelip bir defa giderken bizde gidip gelmeye doyamayan siyasetçi tipi ortaya çıkmıştır. Misyonlarını gerçekleştiren bu adamlar bir süre sonra kendilerini tekrarlamaya başlamış ve daha sonraki siyaset yıllarında değişik fikirler üretip yeni hizmet hamlelerinde bulunmak yerine sürekli aynı noktada patinaj yaparak geçmişin mîrâsını yemiştir.</p>



<p>Toplum mühendisliğinin asker marifetiyle siyasî kulvarın dışına ittiği liderler darbelerin üzerinden iki-üç yıl bile geçmeden çoğu zaman sıkıyönetim kanunlarına aykırı olarak gizliden gizliye siyasî faaliyetlerin içinde yer alır hattâ parti kurma teşebbüslerinde bulunurken 2002 seçimlerinde halkın sandığa gömdüğü liderler yürekleri siyaset aşkıyla fıkır fıkır kaynamasına rağmen bir daha siyasetin deli gömleğini sırtlarına geçirememiştir.</p>



<p>Bunun en bilinen örneği Süleyman Demirel’dir. İki defa darbe yoluyla siyasî hayatı felç edilen kurt siyasetçi bütün olumsuzluklara rağmen her seferinde kefeni yırtıp tekrar siyasete dönebilmiş ve siyasî hayatının finalini devlet gemisinin kaptan köşkünde yapmıştır. Buna karşın 2002 senesinde âdeta kendi şahsıyla özdeşleşen politik düzenin millet tarafından beyaz bir ihtilâlle tasfiye edilmesinden sonra ise çok istemesine rağmen bir daha değil siyasete dönmek, dönüş sinyali dahi verememiştir.</p>



<p>Siyaseti siyasetçiden daha üstün bir kavrayışla analiz eden halkımız genetiğindeki ulü-l-emre itâat duygusu ve devlet mefhûmuna duyduğu derin saygıdan dolayı hiç acele etmemiş, dâima hamle sırasının kendisine gelmesini beklemiştir. Demokrasi oyununu bir poker oyuncusu tavrıyla oynayan büyük kitle ilk hamlede rölans demiş hattâ önüne konulan darbe mahsulü anayasalara bile bu mantıkla geçiş vizesi vermiş fakat inisiyatifi eline geçirir geçirmez de blöfünü geri alıp restini çekmiştir. Bir hakemin kırmızı kartla oyun dışı bıraktığı futbolcu gibi, vesâyetçi unsurları zaman içinde ve akıllıca yöntemlerle siyasî denklemin dışına itmiştir. Siyasete gayrimeşrû yollardan bulaşan parazitleri meşru zeminde tasfiye etmesini bilmiştir. Bu da oyunu kuralına göre oynamaya alışkın halkımızın demokratik terbiyesini göstermektedir.</p>



<p>Ordu Türk siyasetinde ancak kısa vadeli roller oynamış, uzun süreli bir belirleyicilik vasfına ise hiçbir zaman için sahip olamamıştır. Militarist zihniyetin yaptığı düzenlemeler, koyduğu kurallar, ara dönemler geçtikten sonra -birkaçı müstesna- yürürlükten kalkmış, toplum tarafından benimsenmediği için tarihin hafızasına gömülmüştür. Bu, asker millet olarak vasıflandırılan Türk milletinin militarist bir mantığa sahip olmadığını, bu iki kompartımanı birbirinden ayırdığını, gücünü ordudan alan politik düzeni benimsemediğini, tam aksine demokratik bir kültür ve şeffaf yönetim anlayışından yana olduğunu göstermektedir. Sosyolojiden habersiz militarist mantık, kışlaya nizâm verdiği gibi, millete de nizâm ve istikamet vereceğini sanmış fakat her seferinde hüsrana uğramıştır. Darbeci zihniyeti eline geçen ilk fırsatta elinin tersiyle bir kenara iten halkımız, tercihini millî müktesebatı öne çıkaran demokrasiyle artı değer üreten siyasetten yana yapmıştır.</p>



<p>2002 seçimlerinden bugüne kadar geçen süreç ve ondan önceki uzun darbeler döneminin verdiği mesaj çok anlamlıdır. Aziz milletimiz o engin ferâsetiyle hem siyasetin meşru ve asal öznesi olan siyasilere hem de siyasetin aslî öznesi olmadığı hâlde siyasete gayrimeşrû yollardan müdâhale eden unsurlara şöyle demiştir: SİZ KİMSEYİ TASFİYE EDEMEZSİNİZ, BEN EDERİM.</p>



<p>VEYL OLSUN HÂLÂ BU MESAJI OKUYAMAYANLARA…</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/darbeler-karsisinda-milletin-mesaji/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Darbeci Kafa Montajı</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/darbeci-kafa-montaji/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/darbeci-kafa-montaji/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cağfer Karadaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 19 Jul 2023 13:43:12 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Darbe]]></category>
		<category><![CDATA[Zihin]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18824</guid>

					<description><![CDATA[Henüz heyecanını yitirmemiş bir eski tüfekle konuşuyoruz. Artık yaşlanmış, sormaya bile gerek kalmadan anlatmaya hevesli hale gelmiş. Hayallerini, hayal kırıklıklarını, heykelden hayallerini, hayalden heykellerini… üşenmeden, yorulmadan dikkatli ve tane tane anlatıyor. “Başından geçen en kırılgan hayal neydi?” diye sordum. Başladı anlatmaya. Uzunca konuşacağa benziyordu ama doğrusu anlattıkları ilgimi çekti, sonuna kadar dinlemeye karar verdim. Devrimleri, devrilenleri ve çam devirenleri; köksüzleri, dipsizleri ve ipsizleri; hevesi şişirilenleri, nefesi kesilenleri ve yok yoluna gidenleri; savrulan dünyaları, dağılan hülyaları ve düşman gulyabanileri; vücutlarını tuval kılıp yazdıranları, yüzlerinde heykel yaptıranları, cinsiyetlerini bozduranları; havalara giren kafaları, bastığı yeri beğenmeyen ayakları ve aynaları yalanlayan suratları; darbeci çığırtkanları, darbeyi inkâr edenleri, tiyatrodur canım diyenleri; kafadan darbe almışları, zihinleri satılmışları ve dilleri zehirlenmişleri… bir bir anlattı. Ama en heyecanlısını sona saklamıştı. Buyurun dinleyelim! “Bir gün tam ortasında, beyne işleyen Temmuz’un öğlen sıcağında düşünceli düşünceli yürüyorum. Kafamda bin bir hayal. Doluya koyuyorum almıyor, boşa koyuyorum dolmuyor. Ne olacak bizim halimiz. Bir türlü bu millet bize yüz vermiyor. Tam yüz veriyor gibi oluyor, bu sefer de biz çuvallıyoruz, bir çuval inciri berbat ediyoruz. Ne zaman iktidarın bir ucundan tutsak, ne yapıp edip milleti perişan ediyoruz. Tam böyle dalmışım hayalin en dibine, bir sesle irkildim. Karşımda bizim haylaz, anlaşılan gene bir şeylerin &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Henüz heyecanını yitirmemiş bir eski tüfekle konuşuyoruz. Artık yaşlanmış, sormaya bile gerek kalmadan anlatmaya hevesli hale gelmiş. Hayallerini, hayal kırıklıklarını, heykelden hayallerini, hayalden heykellerini… üşenmeden, yorulmadan dikkatli ve tane tane anlatıyor. “Başından geçen en kırılgan hayal neydi?” diye sordum. Başladı anlatmaya. Uzunca konuşacağa benziyordu ama doğrusu anlattıkları ilgimi çekti, sonuna kadar dinlemeye karar verdim. Devrimleri, devrilenleri ve çam devirenleri; köksüzleri, dipsizleri ve ipsizleri; hevesi şişirilenleri, nefesi kesilenleri ve yok yoluna gidenleri; savrulan dünyaları, dağılan hülyaları ve düşman gulyabanileri; vücutlarını tuval kılıp yazdıranları, yüzlerinde heykel yaptıranları, cinsiyetlerini bozduranları; havalara giren kafaları, bastığı yeri beğenmeyen ayakları ve aynaları yalanlayan suratları; darbeci çığırtkanları, darbeyi inkâr edenleri, tiyatrodur canım diyenleri; kafadan darbe almışları, zihinleri satılmışları ve dilleri zehirlenmişleri… bir bir anlattı. Ama en heyecanlısını sona saklamıştı.</p>



<p>Buyurun dinleyelim!</p>



<p>“Bir gün tam ortasında, beyne işleyen Temmuz’un öğlen sıcağında düşünceli düşünceli yürüyorum. Kafamda bin bir hayal. Doluya koyuyorum almıyor, boşa koyuyorum dolmuyor. Ne olacak bizim halimiz. Bir türlü bu millet bize yüz vermiyor. Tam yüz veriyor gibi oluyor, bu sefer de biz çuvallıyoruz, bir çuval inciri berbat ediyoruz. Ne zaman iktidarın bir ucundan tutsak, ne yapıp edip milleti perişan ediyoruz. Tam böyle dalmışım hayalin en dibine, bir sesle irkildim. Karşımda bizim haylaz, anlaşılan gene bir şeylerin peşinde yaramaz. Hamamdan fırlamış Arşimet gibi birden bağırdı:</p>



<p>-Ağabi, ben bir dükkân açmaya karar verdim.</p>



<p>-Ne dükkânı? Ne yapacaksın oğlum?</p>



<p>-Kafa montajı yapacağım.</p>



<p>-Nasıl yani? Benimle kafa buluyorsun, herhalde!</p>



<p>-Hayır ağabi! Hem de darbeli ve darbeci kafa. Bugünlerde çok moda. Dükkânın üstüne de, “İTİNAYLA HER TÜRDEN DARBECİ KAFA MONTAJI YAPILIR” yazacağım.</p>



<p>-Git işine oğlum, kafa bulacak başkasını bul!</p>



<p>-İnanmıyorsun, ciddiye almıyorsun ama ben bunu yapacağım.</p>



<p>Dedi, dediğini de yapmaya koyuldu. Şaştım kaldım. Ne yapacak, nasıl yapacak diye uzaktan gözetlemeye başladım. Bir gün, iki gün, üç gün… içim içime sığmıyordu. “Bu oğlan bir delilik yapacak” dedim, yanına uğramaya karar verdim.</p>



<p>-Hayrola, darbeci kafa montajcısı! İşler ne âlemde?</p>



<p>-Ağabi, işleri kafamda bitirdim. Henüz rafadan ama projem tamam. Sıra geldi bunu hayata geçirmeye…</p>



<p>-Artık, hayata mı geçer, hayattan mı geçer? Bilemeyeceğim.</p>



<p>-Ağabi dalgayı bırak da, beni bir dinle!</p>



<p>Dinlemeye başladım. Ne coşkulu anlatıyordu! Önceleri kayıtsız bir şekilde dinliyormuş gibi yaptım, baktım iş ciddi, pürdikkat dinlemeye başladım.</p>



<p>-Ağabi planım iki türlü işleyecek. Birincisi bazı kafalar bulacağız, onlara darbeci program enjekte edeceğiz. İkincisi ise bulduğumuz uygun bedenlere kendi imalatımız olan içten darbeli kafalar monte edeceğiz.</p>



<p>-Birincisi klasik yöntem, ikincisi yeni deneme. Hani bu günlerde aşılar konuşuluyor ya: eski yöntem aşı, yeni yöntem aşı diye. Bizim ki de öyle işte. Klasik darbeci kafa işi yıllardır yapılıyor zaten. Denenmiş, tecrübe edilmiş, hatta oldukça başarılı sonuçlar alınmış. Bu yüzden önce denenmişten başlayacağız. Okyanus ötesindeki elin oğlu yapıyor da, biz mi yapamayacağız. Hem de âlâsını yaparız. Aslanlar gibi. Gerekirse oralardan da destek alırız. Ne güne duruyor dostlarımız! Ev kaçkını, yol sapkını, beddua saplantılı&#8230;</p>



<p>-Nasıl olacak bu? Millet çakmaz mı?</p>



<p>-Millete çaktırmayacağız tabi ki! Bu millet bir çakarsa, bizi duvara çakar, ibret-i âlem olsun diye de ortaya atar. Onun için çok dikkatli olmamız lazım. Kuytu bir yerde, milletin gözünden ve özünden uzakta, mümkünse hayatın doğal akışının dışında; uygun, uygulanabilir, uydurulabilir, uydu yapılabilir; uykuya yatırılır, gerekli rüyalar gördürülür, uyandığında istediğin yöne döndürülür… Böyle kişiler bulacağız ve bunu yapacağız. Yoksa sittin sene bu millet bize gün yüzü göstermez, istediğimiz iktidarı vermez, bu saatten sonra bize asla güvenmez.</p>



<p>-Peki, var mı böyle uygun tipler?</p>



<p>-Var. Hem de çok. Adam olamamış, yolunu bulamamış; her gördüğüne takılmış, her seferinde yolunmuş, insan olmaktan yorulmuş, umutları kurumuş, bir köşede unutulmuş… Bunları elde etmek kolay. Bir de savruk ve savrulmuş tipler var. Herkes onu savurmuş, o da savrulmuş; yeri yurdu olmamış, bir yerde karar kılmamış; her yeri dolanmış, bir baltaya sap olmamış, yerini bulmamış, eli boş kalmış… Bunlar ilk planda ele avuca gelmez ama boyunlarına bir ip geçirdin mi, ağızlarına gemi vur, nereye istersen oraya sür…</p>



<p>-Yahu, bunların hepsi gariban. Yaptığımız istismar olmaz mı?</p>



<p>-Her şey bitti de, bu mu dert? Bilirsin bu yolda her şey serbest.</p>



<p>-İyi de oğlum! Bunun için tecrübe gerek. Kafadan yaptım demekle olmaz.</p>



<p>-Ağabi ben inceledim. Dünyada darbe yapanların neredeyse tamamı belli merkezlerde kurgulanmış, ayarlanmış, olması gereken yere yuvarlanmış, tencere hazır kapağını bulmuş. Yılların tecrübesi yabana atılmamalı. Amerika’yı yeniden keşfedecek halimiz yok. Keşfetmiş işte elin Amerigo’su. Oradaki tecrübeyi alacağız buraya aktaracağız. İş bu kadar basit. Tamam anlıyorum. Son deneme başarısız oldu. Oraya takılma! Oradaki yanlış şu: Adamlar gidip milletin gözüne soktular, onu hiç hesaba katmadılar; millet de ayağa kalktı, heveslerini kursaklarında bıraktı, bir kısmını içeri tıktı, bir kısmı da arkasına bakmadan kaçtı.</p>



<p>-İkinci yöntem ne, peki?</p>



<p>-Onun projesi de kafamda. Şöyle anlatayım: İnsansız uçak gibi bir şey. Bak, gayet başarılı uçuruyorlar. Onlar yapıyor da biz mi yapamayacağız! Bizimki, uzaktan kumandalı içten darbeli kafa. Kumanda elimizde. Biraz karmaşık ama sıkıştığımız yerde destek de alabiliriz. Okyanus ötesinden, hatta berisinden, bataklık kıyısından&#8230; Onlara vermezler ama bize verirler.</p>



<p>-İyi de oğlum! Kafa naklini düşünen uzmanların en büyük problemi sinir sistemi bağlantısıymış. Nasıl yapacaksın bunu?</p>



<p>-Ağabi, gerekirse bütün sistemi değiştirim. Daha iyi ya işte! Gıcır gıcır yepyeni bir sinir sistemi olur.</p>



<p>-Tümden insan yapsana o zaman! Ne böyle, yamalı bohça gibi!</p>



<p>-Ağabicim, böyle daha iyi, hem ekonomik hem garantili. Üstelik içlerinden biri olarak görünecek. Millet anlamayacak. Yanından, yöresinden, berisinden biri sanacak. Aslında balmumu heykellerini de düşünebiliriz. Tam da insana benziyorlar. Bir tek canları eksik. Bizim canı içlerine koyduk mu, iş tamam.</p>



<p>-Bak oğlum seni uyarıyorum. Bizimkiler bu günlerde iyice dağıttılar hatta azıttılar, ayarı kaçırdılar, ipe sapa gelmez şeyler demeye başladılar. Kafalarına bir yerden darbe mi geldi, ne? Hele bir tanesi ulu orta konuşuyor, ağzına ne gelirse söylüyor.</p>



<p>-Ne yapsın ağabicim! Adamın canına tak etmiş, atarları tutmuş, “bir ataklık da ben yapayım” demiş. Darbe demiş, darbeci demiş. Bildiği her şeyi söylemiş, bildiği de bu kadarmış. Ne yapsın yıllardır bunu ezberlemiş. Hakkını yemeyelim, yeni bir şey de söylemiş: “felaket duasına çıkalım” demiş. Demek ki, yılların ezberini az da olsa bozabilmiş. Benim de aklıma yattı. Biz de şu hocaları, hacıları, bacıları toplayıp kandırsak da bir felaket duası mı yaptırsak? Bizim projeye gerek kalmadan işi masrafsız halletmiş oluruz.</p>



<p>-Git oğlum işine! Yıllardır uğraşıyoruz, kandıramıyoruz. Şimdi mi kandıracağız? Onları değil ama şu cincileri, büyücüleri, üfürükçüleri, yıldızcıları, medyumcuları toplayabiliriz. Firavun topladı da, biz mi toplayamayacağız? Tamam, adam başarısız oldu, planı elinde patladı, bir de gitti, salak herif, denizde boğuldu. İnsan bir yüzme öğrenir demi! Koca firavun olmuşsun. Dağ gibi piramitler yaptıracağına, birkaç tane de köprü yaptırsaydın da, üstünden geçseydin! Allah’tan bizim boğazda köprüler var, onların başını tutarız. Gerçi biz, o köprülerin yapılmasına da karşı çıkmıştık. Tren alt geçişine de. Bak aklıma geldi sahi, orada tüp geçit de var, oralardan da geçeriz.</p>



<p>-Ağabicim sen de iyice uçtun ha! O dediklerin cin gibi adamlar, vallahi cinlerini üstümüze salarlar! Bize mi kanarlar? Ne hin oğul hindir onlar! Bizi ayaküstü kaz gibi yolarlar.</p>



<p>-O zaman desene bu proje de yattı, henüz rafadan bile olmadan kafada patladı.</p>



<p>-Olsun en azından düşündük, bir şeyler planladık. Bu günü de böylece atlattık. Eh, kafadaki dükkânı da kapattık. Yarın başka bir dükkân açarız. Böylece gündemi saptırırız, milleti oyalarız, yedimiz haltları belki gözlerden kaçırırız.”</p>



<p>O sıra gözüm saate gitti. Aman Allah’ım! Saat kaç olmuş? Bizim eski tüfek hâlâ konuşuyor. Şöyle çaktırmadan demir alayım. Karanlık basmadan evin yolunu bulayım.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/darbeci-kafa-montaji/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İki İsim Bir Tarih</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/iki-isim-bir-tarih/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/iki-isim-bir-tarih/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet HATUNOĞLU]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 14 Nov 2022 06:05:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Asker]]></category>
		<category><![CDATA[cunta]]></category>
		<category><![CDATA[Darbe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18572</guid>

					<description><![CDATA[Mustafa Kemal Kurdaş: 1960 Askeri Darbesinde Milli Birlik Komitesinin çağrısı üzerine IMF&#8217;den ayrılıp Maliye Bakanı olarak Türkiye&#8217;ye gelir.Kurucu bakanlar kurulu üyesidir.Hayatı başarılarla dolu bir Prof&#8217;dür.Maliye Bakanlığından sonraYıllarca ODTÜ rektörlüğü yapmıştır.ODTÜ&#8217;ye heykeli dikilmiştir.Rüzgar hangi tarafa eserse o tarafta olan bir kişidir.Bir oğlu, bir kızı vardır.2011 yılında 90 yaşında vefaat eder.Yüklü miktarda miras bırakır. Sinan Cemgil. Öğretmen bir Anne Babanın çocuklarından biridir.68 Kuşağının öğrenci liderlerindendir.ODTÜ Mimarlık Fakültesi öğrencisidir.Türkiye Halk Kurtuluş Örgütü kurucularındandır.Türkiye İşçi ve Köylü Partisi üyesidir.Babası Menders Hükümetinin Kore&#8217;ye asker göndermesine karşı eylem yaptığı için içeri atılmış, belkide bu yüzden anti Amerikancı biridir.Markist Lenist destekçisidir. İngilizce dersine giren Amerikalı hocasının bu kadar yıldır İngilizce dersi alıyorsunuz iki kelime öğrenemediniz mi sorusunaÜç kelime öğrendik.&#8220;Yankeee go home&#8221; demiştir. Mustafa Kemal Kurdaş&#8217;ın ODTÜ Rektörü olduğu sırada CIA ajanı ve aynı zamanda Amerikan elçisi olan Komer&#8217;i ODTÜ&#8217;ye davet eder.Komer &#8216;in arabası ODTÜ kampüsünde Mustafa Taylan Özgür tarafından yakılır.Mustafa Taylan Özgür ile Sinan Cemgil çok yakın dostlardır.İkiside o yıllarda öğrencidir.Mustafa Taylan Özgür İstanbul Beyazıt Meydanındaki gösteride açılan ateş sonucu öldürülür.Sinan Cemgil öğrenci hareketlerinin kadın liderlerinden Şirin Yazıcıoğlu ile evlenir.Sinan Cemgil Amerikanın Malatya Küreceği kurmaya çalıştığı Kürecik üstünü poretosta etmek için Malatya gider.Geri dönüşte Maraş&#8217;ın Nurhak ilçesinde Jandarmayla çatışmaya girerler ve arkadaşlarıyla birlikte öldürülür.Eşi hamiledir ve aylar &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Mustafa Kemal Kurdaş:</p>



<p>1960 Askeri Darbesinde Milli Birlik Komitesinin çağrısı üzerine IMF&#8217;den ayrılıp Maliye Bakanı olarak Türkiye&#8217;ye gelir.<br>Kurucu bakanlar kurulu üyesidir.<br>Hayatı başarılarla dolu bir Prof&#8217;dür.<br>Maliye Bakanlığından sonra<br>Yıllarca ODTÜ rektörlüğü yapmıştır.<br>ODTÜ&#8217;ye heykeli dikilmiştir.<br>Rüzgar hangi tarafa eserse o tarafta olan bir kişidir.<br>Bir oğlu, bir kızı vardır.<br>2011 yılında 90 yaşında vefaat eder.<br>Yüklü miktarda miras bırakır.</p>



<p>Sinan Cemgil.</p>



<p>Öğretmen bir Anne Babanın çocuklarından biridir.<br>68 Kuşağının öğrenci liderlerindendir.<br>ODTÜ Mimarlık Fakültesi öğrencisidir.<br>Türkiye Halk Kurtuluş Örgütü kurucularındandır.<br>Türkiye İşçi ve Köylü Partisi üyesidir.<br>Babası Menders Hükümetinin Kore&#8217;ye asker göndermesine karşı eylem yaptığı için içeri atılmış, belkide bu yüzden anti Amerikancı biridir.<br>Markist Lenist destekçisidir.</p>



<p>İngilizce dersine giren Amerikalı hocasının bu kadar yıldır İngilizce dersi alıyorsunuz iki kelime öğrenemediniz mi sorusuna<br>Üç kelime öğrendik.<br>&#8220;Yankeee go home&#8221; demiştir.</p>



<p>Mustafa Kemal Kurdaş&#8217;ın ODTÜ Rektörü olduğu sırada CIA ajanı ve aynı zamanda Amerikan elçisi olan Komer&#8217;i ODTÜ&#8217;ye davet eder.<br>Komer &#8216;in arabası ODTÜ kampüsünde Mustafa Taylan Özgür tarafından yakılır.<br>Mustafa Taylan Özgür ile Sinan Cemgil çok yakın dostlardır.<br>İkiside o yıllarda öğrencidir.<br>Mustafa Taylan Özgür İstanbul Beyazıt Meydanındaki gösteride açılan ateş sonucu öldürülür.<br>Sinan Cemgil öğrenci hareketlerinin kadın liderlerinden Şirin Yazıcıoğlu ile evlenir.<br>Sinan Cemgil Amerikanın Malatya Küreceği kurmaya çalıştığı Kürecik üstünü poretosta etmek için Malatya gider.<br>Geri dönüşte Maraş&#8217;ın Nurhak ilçesinde Jandarmayla çatışmaya girerler ve arkadaşlarıyla birlikte öldürülür.<br>Eşi hamiledir ve aylar sonra bir çocuk doğar adını Taylan Koyarlar.<br>Taylan Cemgil.</p>



<p>Taylan adına şarkılar söylenir.</p>



<p>&#8220;Böyle kalır sanma devran<br>Yola devam eder kervan<br>Öldü Sinan, doğdu Taylan<br>Soracağız hesabını…&#8221;</p>



<p>2018 yılında Mustafa Kemal Kurdaş&#8217;ın oğlunun şirketinin bulunduğu binada bir kurye tatafından getirilen bir bomba patlar..<br>Kurdaş&#8217;ın oğlu ve yanında üç kişi ağır yaralanır.<br>Emniyet bombayı getiren ve patlatanın oğul Kurdaş olduğunu tespit eder..<br>Yani Rektör Mustafa Kemal Kurdaş&#8217;ın torunu babasını miras yüzünden öldürmek istemiştir.<br>Yaralanan Baba şikayetçi olmaz ama torun 35 yıl ağır cezaya çarptırılır.</p>



<p>Peki Taylan Cemgil ne olmuştur..</p>



<p>Taylan Cemgil büyür ODTÜ&#8217;yü kazanır.<br>Şuan ODTÜ&#8217;de hocadır.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/iki-isim-bir-tarih/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kazakistan’da Neler Oluyor?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/kazakistanda-neler-oluyor/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/kazakistanda-neler-oluyor/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Oğuz ALTIN]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 06 Jan 2022 11:35:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Savunma]]></category>
		<category><![CDATA[Darbe]]></category>
		<category><![CDATA[Kazakistan]]></category>
		<category><![CDATA[Rusya]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=17996</guid>

					<description><![CDATA[Kazakistan’ın batısında yer alan Janaözen şehrinde, sıvılaştırılmış petrol gazı (LPG) zamlarına yönelik başlayan protestolar kısa sürede tüm ülkeye yayıldı. Protestoların ülke geneline yayılması sonucu Almatı ve Mangistau şehirlerinde OHAL ilan edilirken, Başbakan Askar Mamin başkanlığındaki hükümetin de istifa ettiği bilgisi geldi. Siz bu yazıyı okuduğunuz saatlerde ise Rus birlikleri Kazakistan’a müdahale etmek için hazırlık yapıyor. Cumhurbaşkanı Tokayev’in davetiyle Kazakistan’a birlik gönderecek Kolektif Güvenlik Örgütü; Kazakistan, Ermenistan, Belarus, Kırgızistan ve Rusya’dan oluşuyor. İronik ama dönem başkanlığını, sokak hareketleriyle halkı arkasına alarak bürokrasiyi yenmiş Ermenistan Başbakanı Paşinyan yapıyor. Kazakistan’ın batı bölgesi petrol ve doğalgaz yataklarının bulunduğu, işçi nüfusun ağırlıkta olduğu bölgedir. Kazakistan’ın her yerinden hatta başka ülkelerden çalışmaya gelenler çoğunlukla yurtlarda kalırlar. Bu oradaki nüfusun organize olmasını sağlıyor. Protestolarda ilk olarak organize olmuş işçiler tarafından başlatıldı. Aslında LPG fiyatlarına gelen yüzde 80’lik zammı protesto etmekti maksat ama 30 yıldır hak aramamış, böyle bir zenginliğin ortasında fakir yaşayan halk son dönemlerde yolsuzluk söylentileriyle de patlama noktasına gelmişti. Olaylar kısa süre içerisinde tüm ülkeye yayıldı. Hükümet ilk anda reaksiyon göstermedi ama olaylar yatışmayınca önce zam oranını yüzde 60’lara düşürdü sonra kukla hükümet Cumhurbaşkanı Tokayev tarafından görevden alındı. Başlarında bir lider olmadan 30 yıldır muhalefet kelimesinin anlamını bile unutmuş olan halk ne pazarlık edecek ne de ortaya &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Kazakistan’ın batısında yer alan Janaözen şehrinde, sıvılaştırılmış petrol gazı (LPG) zamlarına yönelik başlayan protestolar kısa sürede tüm ülkeye yayıldı. Protestoların ülke geneline yayılması sonucu Almatı ve Mangistau şehirlerinde OHAL ilan edilirken, Başbakan Askar Mamin başkanlığındaki hükümetin de istifa ettiği bilgisi geldi. Siz bu yazıyı okuduğunuz saatlerde ise Rus birlikleri Kazakistan’a müdahale etmek için hazırlık yapıyor. Cumhurbaşkanı Tokayev’in davetiyle Kazakistan’a birlik gönderecek Kolektif Güvenlik Örgütü; Kazakistan, Ermenistan, Belarus, Kırgızistan ve Rusya’dan oluşuyor. İronik ama dönem başkanlığını, sokak hareketleriyle halkı arkasına alarak bürokrasiyi yenmiş Ermenistan Başbakanı Paşinyan yapıyor.</p>



<p>Kazakistan’ın batı bölgesi petrol ve doğalgaz yataklarının bulunduğu, işçi nüfusun ağırlıkta olduğu bölgedir. Kazakistan’ın her yerinden hatta başka ülkelerden çalışmaya gelenler çoğunlukla yurtlarda kalırlar. Bu oradaki nüfusun organize olmasını sağlıyor. Protestolarda ilk olarak organize olmuş işçiler tarafından başlatıldı. Aslında LPG fiyatlarına gelen yüzde 80’lik zammı protesto etmekti maksat ama 30 yıldır hak aramamış, böyle bir zenginliğin ortasında fakir yaşayan halk son dönemlerde yolsuzluk söylentileriyle de patlama noktasına gelmişti. Olaylar kısa süre içerisinde tüm ülkeye yayıldı. Hükümet ilk anda reaksiyon göstermedi ama olaylar yatışmayınca önce zam oranını yüzde 60’lara düşürdü sonra kukla hükümet Cumhurbaşkanı Tokayev tarafından görevden alındı. Başlarında bir lider olmadan 30 yıldır muhalefet kelimesinin anlamını bile unutmuş olan halk ne pazarlık edecek ne de ortaya bir talepler listesi koyacak durumda değil tabi ki. Önce şunu açıklayalım; Kazakistan’da reformlar şöyle oluyordu; bakanlar kabine içinde yer değiştiriyor, misal Sağlık Bakanı, İçişleri Bakanı olarak atanıyor ve bu büyük bir reform gibi halka anlatılıyordu. O sebeple bir muhalif lider etrafında da birleşmemiş olan halk nasıl bir reform istediğini dahi bilmiyordu. Bir süre sonra doğal olarak da protestolar vandalizme ve yağmaya dönüştü. Kamu düzeni kayboldu. Halk 30 yılın acısını çıkarırcasına önüne gelen her yeri yakıp yıkmaya başladı. Nazarbayev heykellerini indirdi. En son havaalanı da göstericiler tarafından ele geçirildi ve dananın kuyruğu koptu.</p>



<p>Cumhurbaşkanı Tokayev, hangi yetkiyle hangi kanuna dayanarak yaptı bilmiyorum ama Nazarbayev heykellerinin yıkıldığını nefretin oraya yönlendiğini görünce ömür boyu Güvenlik Konseyi Başkanı olan Nazarbayev’i bir açıklamayla görevden alarak yerine kendini atadı. Böylece günün ilk kaybedeni Nazarbayev oldu.&nbsp; Kurucusu olduğu, 29 yıl tek başına yönettiği,&nbsp; başkentine adının verildiği ülkede daha hayattayken heykellerinin yıkıldığını gördü ve kesin olmayan haberlere göre dün kızıyla birlikte ülkeden ayrılmış. Çocuklarının, damatlarının yurtdışında yüklü miktarda gayrimenkul aldığı haberleri son dönemde ayyuka çıkmıştı. Hiçbir açıklama yapmadı. Ne kendisi ne yakınları ne sekreteri ne ona bağlı olan bürokratlar ne atadığı valiler. Muhtemelen yeni duruma göre şekil almak için bekliyorlar ama sessiz kalarak zaten kaybedenler kulübünde oldular.</p>



<p>Sonrasında da Kazakistan tarihinin 1991 Mart ayında SSCB’den ayrıldıktan sonraki en büyük olayı gerçekleşti. Kazakistan’ın yıkımı da diyebiliriz. Cumhurbaşkanı Tokayev hak arayan kendi halkını ‘dışardan gelmiş teröristler’ olarak tanımladı. Önce başkent ve Almatı’da sonra tüm ülkede olağanüstü hal ilan etti. Bana göre Nazarbayev’e karşı yaptığı darbeyi (sebeplerini aşağıya yazıyorum)&nbsp; sağlamlaştırmak için Kazakistan’ın yıkım belgesini imzaladı ve Kolektif Güvenlik Örgütü maskesiyle Rusya’yı ülkesine davet etti. Tabi ki Rusya da hemen kabul etmedi şartlar sundu ve bu şartların sonuncusu Rus azınlığa özerklik. &nbsp;Bunları yazarken Rusya Federasyonu silahlı kuvvetlerinin yayınladığı Rus askerlerinin Kazakistan’a girişinin görüntülerini büyük bir üzüntüyle izliyorum. Rus askerleri sokaklarda Kazak halkını vuracak ve Cumhurbaşkanı keyifle bunu izleyip çıkıp açıklama yapacak.</p>



<p><strong>Kazakistan’da özerk devletin ayak sesleri…</strong></p>



<p>Önce durumu analiz edip sonra ne yapılabilir diye bakalım. Kazakistan’ın batı bölgesi zaten hassas durumdaydı. Bununla birlikte son 6 aydır ülkede neredeyse her şey zamlandı. Janaözen’de bu zamlar her yerde olduğundan daha büyük bir hoşnutsuzluk yaratmıştı. Bunu bilerek sadece o bölgedeki LPG fiyatlarına yüzde 80’in (tüm ülkede zamlar oldu ama yüzde 60’tan fazla değil) üzerinde zam yapmanın bir halk hareketini tetikleyeceğini elbette yöneticiler de biliyordur. Bu da akla bu darbe göründüğünden farklı olarak devletin içinden organize edildiği izlenimini bırakıyor. Geçtiğimiz ay Kazakistan kamusal alanda Rusça kullanma zorunluluğunu Kazakça kullanma olarak değiştirmişti. Rusya’nın tepkisinden kaçınmak için de ‘Rusçayı yasaklamıyoruz zaten Rusçayı kimse yasaklayamaz biz Kazakçayı zorunlu kılıyoruz ama Rusça yine serbest’ diye açıklama yapmıştı.&nbsp; Rusya’nın zaten Kazakistan’ın kuzeyi ile ilgili talepleri uzun süredir Rus medyasında alenen dönüp duruyordu. Tezleri de şu; 1991’de Kazakistan SSCB’den ayrılırken Rusya ya ait toprakları da aldı. Hatta bunun için sınır görüşmelerinin başlaması bekleniyordu. Pazar günü başlayan ayaklanma Perşembe Rus askerinin görüşmeye ihtilafa gerek kalmadan Kazakistan’ı işgaliyle sonuçlandı. Tokayev’in uzun süredir Moskova’da gayrimenkuller aldığına dair söylentiler bu durumda yerine oturmuş oluyor. Belki bir 30 yıl hayalini kuracağı Kazak topraklarına Rusya, Tokayev’in bir imzasıyla bir günde yerleşecek. Ardından bildiğimiz senaryo ‘Rus öz savunma güçleri’ ortaya çıkacak, bir yerlerden kendilerine Tank bulacaklar ama Rusya desteği olmayacak. Eski bir Kazakistan milletvekili veya valisi çıkıp özerk bir devlet kurduğunu açıklayacak Venezuela, Güney Osetya ve Abhazya bu sözde devleti tanıyacak. Sonrasında iki muhtemel senaryo var ya Rusya’ya bağlanmak için göstermelik bir referandum yapacaklar ve yüzde 96 evet çıkacak ya da Rus askeri o bölgeye yerleşip bu sözde devleti koruyacak. En çok emin olduğum konu da şu; Türk medyasında bu işgali meşrulaştırmak için besleme yazarlar yorumcular çıkacak ‘halk zaten Rusya’yı istiyordu, Çin işgal edeceğine Rusya işgal etsin daha iyi’ diyecekler. Rusya’nın nasıl büyük bir dünya devleti olduğunu anlatacaklar. ‘CIA veya Amerika destekli darbe girişimi’ diyecekler. ‘Eylemciler Amerikan ajanı, hedef Rusya’ diyecekler. Kazak halkı belki bir süre yalnız başına direnecek ama kafasına vurula vurula itaat edecek. &nbsp;Yeni bir ‘Kırım’ımız oldu hayırlı olsun.</p>



<p>Tüm bu görünenin aksine sadece bir kişinin, Cumhurbaşkanı Tokayev’in kurgusuyla Rusya’nın Kazakistan’ı işgal ettiğini kimse söylemeyecek. Çünkü bizde derin analizler yapabilmenin, büyük resmi görebilmenin yegane yolu o analizi bir şekilde CIA’ya bağlamaktır. 30 yıldır diktatörlükle yönetilen, bir kez dahi şeffaf seçim görmemiş, muhalefet kelimesinin anlamını bilmeyen Kazak halkı Rusya destekli bir diktatör değişimi operasyonunda silah olarak kullanılmıştır. Pazar günü belki ekonomik olarak biraz rahatlama talebiyle sokağa çıkan halk ülkede Nazarbayev-Tokayev değişiminin aparatı olmuştur. Evet bu halkı Tokayev’in de dediği gibi yabancı teröristler sokağa çıkarmıştır. Hatta sokaklarda dışarıdan gelen yabancı teröristlerle çatışıyor Kazaklar ancak dışarıdan teröristleri bizzat Cumhurbaşkanı getirdi hem de resmi bir davetle. Bir süre sonra da muhtemelen getirdiği teröristler Cumhurbaşkanlığı unvanını Kazakistan Bölge Başkanı olarak değiştirecek. Bugünden itibaren Rus askerlerinin kazak halkını sokak ortasında nasıl vurduğunu televizyonlarda izleyeceğiz sonra neler oluyor diye bir yorum okuyacağız bir tartışma programı izleyeceğiz ve anlayacağız ki, Rusya Kazakistan’da kendisine yapılan Amerikan destekli darbeyi durdurmak için vuruyormuş Kazakları. İçimiz rahatlayacak, yüreğimize su serpilecek.</p>



<p><strong>Türk Devletler Teşkilatı müdahale etmeli…</strong></p>



<p>Türk Devletler Teşkilatının hamisi olan Nazarbayev gitti ve yerine Rusya’nın kuklası konumunu kabul eden Tokayev geldi. Türk devletleri teşkilatından hiçbir açıklama gelmedi. Bugün 5. gün. Rus askeri işgale başlamış halde Türkiye henüz bir açıklama yapmadı. Süratle Türk Devletleri Teşkilatı toplanıp durumu kontrol altına alacak stratejiler geliştirmelidir. Asker sevkiyatı dahil her türlü tedbir acilen alınmalıdır.&nbsp; &nbsp;Sadece Kırgızistan asker göndermeyi reddetti ve küçük çaplı Kazakistan’a destek gösterileri yapılıyor. Bu gösterilerde çok güzel bir pankart gördüm aynen şöyle yazıyordu; ‘Kırgızistan Tokayev zalimini desteklemiyor.’ Takip ettiğim kanallarda ‘Belarus asker göndermek istiyor ama askerleri Kazakistan’a giderse Lukaşenko’yu kim koruyacak’ diye dalga geçiyorlar.&nbsp; Ermenistan 70, (yazıyla) yetmiş kişilik bir birlik gönderiyor ama Kazakistan’a barışı Kolektif Güvenlik Örgütü getiriyor.</p>



<p>Kazakistan Belarus gibi veya Türkmenistan gibi kapalı bir toplum değil. Yıllardır Kazak milliyetçiliği temel söylem o yüzden halk Rus işgalini çabucak kabullenmez. Belarus’tan veya Kırım’dan daha zor olur Ruslar açısından. Çok büyük ve kanlı bir çatışma sürecinin başlangıcı olur. Bu darbenin bir diğer etkisi de SSCB’den bağımsızlığını kazanan diğer Türk devletleri için tehlike arz ediyor besleme yazarlar şimdiden Türk baharı diye ortalıkta dolaşmaya başladılar. Hatta bunun Türkiye’ye sıçrayacağını utanmadan yazıyorlar.&nbsp; Belli ki birileri Orta Asya’da ‘Türk Baharı’ kurguluyor. Bunlar o kurgunun süt oğlanları.</p>



<p>Türk hep yalnızdır. Her zaman her türlü ihanete hazır olmak zorundadır. Kırım’da bir sabah uyandıklarında Rus askerleri vardı. Kazakistan’da da bu sabah uyandıklarında karşılarında Rusları gördüler. Kazakistan Türk dünyasının süt mavisi aydınlığıdır. Allah Kazak halkının yardımcısı olsun. Bahtları açık olsun.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/kazakistanda-neler-oluyor/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bir İbret Hikâyesi: Kenan Evren -2</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/bir-ibret-hikayesi-kenan-evren-2/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/bir-ibret-hikayesi-kenan-evren-2/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mahmut Haldun Sönmezer]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 14 Sep 2021 08:40:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Darbe]]></category>
		<category><![CDATA[kenan evren]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=17698</guid>

					<description><![CDATA[Görev süresinin dolmasından birkaç ay sonra kendisinin ve döneminin anlatıldığı bir televizyon programında ileride seksenli yıllardan “Kenan Evrenli Yıllar” olarak bahsedileceği söylenmişti. Bu yıllar gerçekten de kendisinin devletin başında bulunduğu yıllardı. Fakat seksenli yılların sosyal ve ekonomik tablosuna damgasını vuran, Kenan Evren değil, bir yönetim ve siyâset virtüözü olan Turgut Özal oldu. Turgut Bey zaman içinde siyâseti Kenan Evren’den daha iyi bildiğini gösterdi. Özal, iktidârı askerî bir cuntadan devralmıştı. O yüzden ANAP iktidârının ilk günlerinde Çankaya’nın gölgesi siyâsetin üzerindeydi. Turgut Bey de bu de facto durumu yadırgamış görünmüyor ve Kenan Paşa’nın koltuğu altında geçiniyordu. Zaman geçtikçe güç dengeleri değişti ve Evren’in koltuğu altında geçinen Özal, Evren’i paketleyip cebine koydu. Siyâsetin gündemini artık Çankaya değil, Başbakan Özal belirliyordu. Turgut Bey, zaman içinde şartları ustaca kendi lehine çevirmesini bilmiş ve iktidârı Çankaya’nın ayakları altından çekerek merkezinde kendisinin bulunduğu yörüngeye oturtmuştu. Devlet hayatındaki en büyük hatalarından biri de 1983 genel seçimleri öncesinde cumhurbaşkanı tarafsızlığına gölge düşürmesi oldu. Seçimlere birkaç gün kala televizyonda yaptığı konuşmada Turgut Özal’ı hedef aldı ve gönlünün Turgut Sunalp’in kazanmasından yana olduğunu açıkça belli etti. Zaman geçtikçe bu tutumunu daha farklı yorumlayanlar da oldu. Evren’in gerçek niyetinin seçimleri Özal’a kazandırmak olduğu, halkın böyle bir iltimâs karşısında mağdurun yanında yer alacağını &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p></p>



<p>Görev süresinin dolmasından birkaç ay sonra kendisinin ve döneminin anlatıldığı bir televizyon programında ileride seksenli yıllardan “Kenan Evrenli Yıllar” olarak bahsedileceği söylenmişti. Bu yıllar gerçekten de kendisinin devletin başında bulunduğu yıllardı. Fakat seksenli yılların sosyal ve ekonomik tablosuna damgasını vuran, Kenan Evren değil, bir yönetim ve siyâset virtüözü olan Turgut Özal oldu.</p>



<p>Turgut Bey zaman içinde siyâseti Kenan Evren’den daha iyi bildiğini gösterdi. Özal, iktidârı askerî bir cuntadan devralmıştı. O yüzden ANAP iktidârının ilk günlerinde Çankaya’nın gölgesi siyâsetin üzerindeydi. Turgut Bey de bu de facto durumu yadırgamış görünmüyor ve Kenan Paşa’nın koltuğu altında geçiniyordu. Zaman geçtikçe güç dengeleri değişti ve Evren’in koltuğu altında geçinen Özal, Evren’i paketleyip cebine koydu. Siyâsetin gündemini artık Çankaya değil, Başbakan Özal belirliyordu. Turgut Bey, zaman içinde şartları ustaca kendi lehine çevirmesini bilmiş ve iktidârı Çankaya’nın ayakları altından çekerek merkezinde kendisinin bulunduğu yörüngeye oturtmuştu.</p>



<p>Devlet hayatındaki en büyük hatalarından biri de 1983 genel seçimleri öncesinde cumhurbaşkanı tarafsızlığına gölge düşürmesi oldu. Seçimlere birkaç gün kala televizyonda yaptığı konuşmada Turgut Özal’ı hedef aldı ve gönlünün Turgut Sunalp’in kazanmasından yana olduğunu açıkça belli etti. Zaman geçtikçe bu tutumunu daha farklı yorumlayanlar da oldu. Evren’in gerçek niyetinin seçimleri Özal’a kazandırmak olduğu, halkın böyle bir iltimâs karşısında mağdurun yanında yer alacağını bildiği için bunu yaptığı dahi söylendi. “Makedonyalı çok iyi oynuyor, oyun içinde oyun oynuyor.” diyenler bile oldu. Kanâatimce bu yaklaşım doğru değildir. Zîrâ darbeyi gerçekleştirdikten sonra Evren Paşa ve arkadaşlarının iddiası hep şu olmuştur: “Halk bizim arkamızdadır ve sözümüzden çıkmaz.” Evren Paşa’nın bu durumda sözünün aksî istikamette bir tavır alacağını bile bile millete bir teklifte bulunması söz konusu olamazdı. Zîrâ o zaman Evren ve arkadaşları göz göre göre karizmayı çizdirmiş olurlardı. Özal’a seçimleri kazandırabilmek uğruna itibârından fedakârlık yapacak adam değildi Evren Paşa. O, gerçekten halkın kendisinin sözünü dinleyeceğini sanmış ve büyük bir hesap hatası yapmıştı. Evet, sonuçta yine karizma çizilmişti. Fakat bile bile değil, farkında olmadan düşmüştü bu tuzağa. Çünkü Evren Paşa milleti tanımıyordu. Ayrıca niyet, Özal’a seçim kazandırmak idiyse oyun içinde oyun oynamaya da gerek yoktu. Liderler arasında gerçekleşen televizyondaki ilk açık oturumdan sonra yapılan kamuoyu yoklamaları, Özal’ın açık ara önde olduğunu gösteriyordu zaten.</p>



<p>Bizim cumhuriyet dönemindeki askerlerimizin ekserisi statik bir bakış açısına sahiptirler.  Sosyoloji bilmezler, ait oldukları toplumu ise fazla tanımazlar. Hayatları kışlayla orduevi arasında geçtiğinden halkla iletişimleri zayıftır. Fakat buna rağmen toplum mühendisliğine soyunurlar. Kışlaya bakar gibi topluma baktıkları içinse bu tür girişimlerden hiçbir zaman için olumlu sonuç alamazlar.</p>



<p>Gerçekte 27 Mayıs’ı gerçekleştiren zihniyet sahiplerinden de 12 Martçılardan da ve hattâ 28 Şubat’ın generallerinden de daha saf ve millete yakın bir kişiliğe sahip olduğu konusunda şüphe taşımıyorum. Fakat asker olması hasebiyle topluma kışla gözüyle bakıyor, ele geçirdiği kudretin birtakım şeyleri değiştirmeye yeteceğini zannediyordu. Bu çerçevede Evren Paşa’yı yaptıkları kadar söyledikleri de perişan etmiştir. Her söylediği söz, aleyhine delil olarak kullanılmıştır. 1984 senesindeki Muş gezisi sırasında yaptığı açık hava mitinginde sarf ettiği; “Asmayalım da besleyelim mi?” sözü, kafa yapısını ve zihniyet dünyasını afişe eden bir hezeyândı. Bizzât kendi yaptığı anayasanın ikinci maddesinde “hukuk devleti” ibâresi bulunan bir devletin cumhurbaşkanına bu sözler yakışmadı. Her şeyden evvel de kontrolsüz gücün ne anlama geldiğini ve en kötü parlamenter rejimin bile en iyi askerî idâreden çok daha iyi olduğunu gösterdi topluma. Ölmeden on yıl kadar önce söylediği bir söz daha vardı ki, diğer bütün sözlerinin üzerine âdetâ tüy dikti. Darbeden sonra imzalanmak üzere önüne gelen idâm kararlarının uygulanmasında nasıl bir usûl takip ettiğini anlatırken şöyle diyordu Evren Paşa: “Ben sağa ya da sola katiyen bir ayrım yapmadım. Hattâ o kadar yapmadım ki mahkûm olup idâm cezası alanlar var. Meselâ sağdan alınmış bir idâm cezası varsa bekletirdim, soldan da olsun diye. Soldan da bir idâm cezası önüme geldi miydi ikisini beraber onaylardım. Aynı anda bir tane sağdan, bir tane de soldan astık. Yani ona bile dikkat ettik, denge olsun diye.”</p>



<p>Bu konuşmasını internetten defaatle dinledim. Yaklaşım tarzının ve muhakemesinin doğruluğuna yüzde yüz inanmış bir insanın rahatlığıyla konuşuyordu. Dili çok netti. Lafı ağzında gevelemiyordu. Kendisini dinleyenlerin; “Helal olsun be Paşa’ya! Ne adil adammış!” diyeceklerini zannediyordu derin bir safiyetle. Fakat bu trajikomik sözler tam aksi bir tesir icra etti kamuoyunda. Bu sözlere vatandaşın bir kısmı şaştı kaldı, diğer kısmı ise ateş püskürdü. İçinde benim de bulunduğum bir zümre ise IQ seviyesi bu derece düşük bir şahsın bir ülkenin kaderinde yıllar boyu nasıl söz sahibi olabildiğine hayret etti. Kendi hakkında suç duyurusunda bulunduğunun bile farkında değildi. Hiç şüphesiz Evren Paşa, yargılanmaya giden süreçte her biri dosyalık çaptaki ifşâat ve itiraflarıyla birazcık da kendi ipini kendisi çekti.</p>



<p>1991 senesinin ağustos ayında Rusya’da Gorbaçov’a karşı girişilen fakat kısa sürede bastırılan darbe girişimiyle ilgili olarak darbecilerin, darbe sırasında devlet televizyonunu ele geçirmeye dönük bir teşebbüste bulunmamış olmalarını “Bu ne biçim darbe? Hiç böyle darbe mi olur?” şeklinde yorumlamıştı. Kamuoyu darbeleri eleştirirken O, darbecilerin beceriksizliğine gönderme yapmıştı. Yine içinden geldiği gibi konuşmuştu. Şeyh-ül Muharririn Ahmet Kabaklı Hoca dayanamamış ve kaleme sarılarak Paşa’nın patavatsızlığına okkalı bir şerh düşmüştü. 18. yüzyılın büyük ve nâmlı vezirlerinden Koca Ragıp Paşa’ya ait nüktedir: “Şecâat arz ederken merd-i kıptî sirkatin söylermiş.”</p>



<p>12 Eylül’den sonra bütün siyâsî partileri kapatan ve “Bir sağdan, bir soldan astık.” diyerek mevcut siyâsî hareketlerden hiçbirisini kayırmadığını anlatmaya çalışan Evren Paşa bu tavrıyla takdir edilmeyi beklerken alabildiğine tenkit edilmiştir. 27 Mayıs’ın alenen solu destekleyen, 12 Mart’ın ise sağcı gibi görünen karakterine karşı Evren Paşa 12 Eylül’den sonra hiçbir harekete yakın görünmemeyi tercih etmiş, belki de bîtaraf olmaya çalışırken bertaraf olmuştu. Gerçekte ise onu bertaraf eden, bîtaraf olmaya çalışması değil; bunu yaparken benimsediği kör mantıktı. O, kendi ifâdesince, bütün taraflar için cezaları alabildiğine ağırlaştırarak tarafsız olmayı tercih ediyordu. Dünyaya kışladan bakan statik asker kafasının üretebileceği çözüm de ancak buydu. Sonuç olarak Evren Paşa ne İsa’ya yaranabilmişti ne de Musa’ya.</p>



<p>Hakikat ise hiç de öyle değildi. Söyledikleri bir savunma refleksinden ibâretti. 12 Eylül’den sonra AP ve CHP genel başkanları Demirel ve Ecevit, Gelibolu’daki dinlenme tesislerine sevk edilerek zorunlu ikamete tâbi tutulurken MSP ve MHP’nin liderleri Erbakan ve Türkeş, İzmir Uzunada’daki gözetleme kamplarına gönderilmişler ve akabinde de tekrar Ankara’ya getirilerek tutuklanmışlardı. Bu farklı uygulama bile 12 Eylül idâresinin hiç de tarafsız olmadığını gösteriyordu.</p>



<p>Evren Paşa’yı kıyasıya eleştiren bir yığın aydın müsveddesininse fikren O’ndan daha namuslu olduğunu düşünmüyorum. Belki bu konuda Evren onlardan daha haysiyetliydi. 12 Eylül’e veryansın edenler, 28 Şubat’ta militarizme davetiye çıkarttılar. Hele Evren Paşa’yı eleştiren eski tüfek solcuların 27 Mayıs söz konusu olduğunda takındıkları çifte standardı gördüğümde midem bulanıyor. Emre Kongar gibi bir sosyal bilimcinin 12 Mart ve 12 Eylül’ü demokrasiye zarar veren, 27 Mayıs’ı ise demokrasinin şartlarını hazırlayan bir darbe olarak tanımlaması* akla ziyân bir durumdur.</p>



<p>27 Mayıs’ta millet irâdesine vurulan şamar bu ülkede yirmi yıl boyunca bayram olarak kutlanmıştı. Evren Paşa’nın nadir sayıdaki isabetli icraatlarından biri de “Hürriyet ve Anayasa Bayramı” olarak kutlanan 27 Mayıs’ı, bayram olmaktan çıkartması olmuştur.</p>



<p>Evren Paşa’nın üfûluyle birlikte ma’şerî şuûrda çoktan sararıp solmuş olan bir târih yaprağı daha kapandı. Fakat henüz 12 Eylül’ün toplumun sinesinde açtığı yaralar kapanmadı. Daha yıllarca da kapanacağa benzemiyor. Kanâatimce 12 Eylül zihniyetinin bu topluma ödettiği en yüksek bedel, eğitim sistemi üzerinden olmuştur. 12 Eylül’den sonra kurumsallaşan üniversiteye giriş sistemi; düşünen, araştıran, analiz eden, sorgulayan bir gençlik yetiştirmeyi hedeflemiyordu. Üniversiteye girişi üç dört saatlik bir sınava endeksleyen, onu da ölçme ve değerlendirme kriterleri çok yetersiz bir test olgusuna havale eden bu sistem, günümüzde tartışma konusu olan dershane sektörünü üretti. Bu sistem kültürden, san’attan, düşünceden, felsefeden uzak bir nesil yetiştirdi. Sorunun yalnızca doğru şıkkını bulmaya programlanmış, muhtevası zayıf, derinlikten mahrum, alabildiğine yüzeysel ve irfânî ölçülerden uzak bir nesil…</p>



<p>Bugün siyâsî otorite ve mahallî idâreler yetki sahaları dâhilinde Evren’in ve yol arkadaşlarının isimlerini caddelerden, yollardan, parklardan, okullardan ve göz önündeki her yerden siliyorlar. Zâhirde 12 Eylül’e dâir bir iz bırakmamaya çalışıyorlar. Ne beyhûde gayret! Kurumların duvarlarından 12 Eylül’ü hatırlatan tabelaları indirmekle keşke o meş’ûm dönemin izleri silinebilse.</p>



<p>Evren Paşa gerçekte hayatının son yıllarında Çin işkencesinden beter manevî cezalara dûçâr oldu. Sürekli eleştirildi, lanetlendi, bütün bir toplum ve devlet mekanizması üzerine geldi. Ve nihâyetinde de yargılandı. Zamanla kendisine yönelik eleştirilere bile cevap veremez hâle düştü ve âhir ömründe, muktedirken yaptıklarının kötü netîceleriyle bir bir yüzleşmek zorunda kaldı. Gazete ve televizyonlarda hem kendisinin hem de yaptığı darbenin sürekli aleyhinde konuşuldu. Artık bu nefret ve eleştiri oklarına karşı kendisini koruyacak bir kalkanı olmadığı gibi yaşı itibârıyla cevap verecek mecâli de yoktu. Kafasını devekuşu misâli kuma gömmekten başka… Yargılanmasının gündeme geldiği günlerde bir gazetecinin kendisine sorduğu soruya; “Öyle bir şey olursa intihar ederim!” şeklinde cevap verdi. Bu cevap bile ne kadar çaresiz olduğunu gösteriyordu. Konumu itibârıyla af dileyip yalvaramazdı. Ama verdiği cevap “Yapmayın, etmeyin!” demenin üzerine kamuflaj geçirilmiş bir başka şekliydi. Ölümünden sonra basına yansıyan haberler yargılanacağı kesinleşince ötenazi dahi istediğini ortaya koyuyor. Çocukları razı gelmemiş.</p>



<p>Uzun süren siyâsî mahkûmiyetler, cezaevlerinde kurulan işkence düzeni ve suçlu oldukları bile kesinleşmeden ibret olsun diye sehpaya gönderilen genç fidanlar olmasaydı eğer darbeci olmasına rağmen Evren Paşa, bu kadar derin bir nefretin yöneldiği adres olmazdı. Ağzının gevşekliği ise bütün hata ve günahlarının üzerine mum dikti.</p>



<p>Beni Evren Paşa hakkında en çok düşündüren husûs, gençlik yıllarında yakın çevresi tarafından kendisi hakkında ifâde edilen kanâat ile seksenli yıllarda, özellikle de cumhurbaşkanı seçildikten sonra, sergilediği kişilik profili arasındaki müthiş tezat olmuştur. Harp okulu yıllarında devre arkadaşları arasında kurnazlığıyla temâyüz etmiş bir kurmaydır. Bu özelliği o derece baskındır ki, arkadaşları arasında kendisinden “Tilki Kenan” olarak söz edilmektedir. Hattâ aradan yıllar geçmiş olmasına rağmen onu hâlâ bu lakabıyla ananlardan birisi de sınıf arkadaşı olan Türkeş’tir. Kendisinden gençlik yıllarında bu şekilde bahsettiren Evren Paşa, ne olmuştur da darbeyi yaptıktan sonraki yıllarda bu kanâate aykırı düşecek bir profil çizmiştir?</p>



<p>İngiliz siyâset bilimci Lord Acton; “İktidâr yozlaştırır, mutlak iktidâr mutlak şekilde yozlaştırır.” der. Evren Paşa darbeyi yaptıktan sonraki üç yılda cumhuriyet târihimizde çok az fânîye nasip olmuş bir gücü tekelinde bulundurdu. Bu zaman dilimi içindeki iktidârı mutlaktı. 1983’te yeniden çok partili yaşama geçildikten sonra da cumhurbaşkanı olarak ülkenin birinci adamıydı. Kanâatimce sahip olduğu bu güç, Paşa’yı şîrâzesinden çıkardı. Kayıtlardan âzâde olduğunu düşündü ve artık kimseye hesap vermeyeceğine inanarak aklına estiği gibi konuştu. Devir değiştiğinde ise ağzından çıkan her söz aleyhinde delil olarak kullanıldı.</p>



<p>Ölümünün genel seçimler öncesine rastlaması, cenazesi açısından talihsizlik olmuştur. Eğer seçimlerden sonra vefat etmiş olsaydı her parti olmasa bile bazı siyâsî kuruluşların, özellikle de iktidâr partisinin en az bir temsilci ile cenazeye iştirâk edeceğini düşünüyorum. Seçim arifesinde menfî propagandaya prim vermekten çekinen siyâsî partiler, kanâatimce cenazeye ilgisiz kalmayı tercih ettiler. Ve netîcede son seferine çıkan Evren Paşa, azametli kariyerine rağmen ancak bir avuç insan tarafından uğurlandı.</p>



<p>Evet, bu dünyadan günah ve sevaplarıyla bir Evren Paşa geçti. Hayatı ve son yıllarındaki hâl-i pür melâli bugünün ve geleceğin iktidâr sahipleri için ders alınacak bir ibret hikâyesidir. Bugün bu ülkede “Her şey sandık değil!” ya da “Dağdaki çobanla benim oyum bir mi?” diyerek ister modern olsun, ister post modern hâlâ darbelere örtülü davetiye çıkaran asker ya da sivil zihniyet sahipleri var. Millet irâdesini bir türlü içlerine sindiremeyen bu zihniyet sahiplerine söyleyecek olduğumuz söz, darbe kelimesini lûgatlerinden çıkarmaları ve ibretlik bir finalle bu dünyaya veda eden Kenan Evren’in âkıbetinden ders almalarıdır.</p>



<p>Evren Paşa için söylenecek olan son söz ise her ölümlünün arkasından söylendiği gibi; “Allah taksîrâtını affetsin.” demek olacaktır. </p>



<p>* Emre Kongar, Tarihimizle Yüzleşmek, s.201</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/bir-ibret-hikayesi-kenan-evren-2/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bir İbret Hikâyesi: Kenan Evren -1</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/bir-ibret-hikayesi-kenan-evren-1/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/bir-ibret-hikayesi-kenan-evren-1/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mahmut Haldun Sönmezer]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 12 Sep 2021 05:52:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Darbe]]></category>
		<category><![CDATA[kenan evren]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=17679</guid>

					<description><![CDATA[Çocukluk çağımızda bizim kuşağın hayatına giren bir askerî figürdü Kenan Evren. Televizyonun tek kanallı ve siyah beyaz olduğu yıllardı. Henüz 12 Eylül Darbesi olmamıştı. 1978-79 yıllarının genelkurmay başkanıydı Evren Paşa. TRT’nin geceleri üç-dört saat gibi sınırlı yayın yaptığı günlerde ara sıra televizyonda görürdük O’nu. Akşam haberlerinde üniformalı bir resmi yansırdı ekrana. Biz ekrandaki cansız hayaline bakarken haberleri sunan spiker ya kendisiyle ilgili bir haberi geçer ya da demecini okurdu. Bu, çok sınırlı da olsa, o yıllarda bir çocuk belleğinde yer eden ilk Kenan Evren portresidir. Bu çok sathî portre, ihtilâlden sonra yeni unsurların eklenmesiyle birlikte zaman içinde renklenip çeşitlendi. Yetmişli yılların Türkiye’si ideolojik çatışma ve kamplaşmaların, çözüme kavuşturulamayan kronikleşmiş problemlerin, bir türlü kurulamayan ve sürdürülemeyen hükûmetlerin, liderler arasındaki çoğu gereksiz siyâsî çekişme ve polemiklerin ve bütün bunların tabiî sonucu olarak da anlaşmazlık ve uyuşmazlıkların tavan yaptığı bir dönemdi. İşte Evren Paşa yine öylesine bir kaos ve uyuşmazlık ortamında âdetâ tombaladan çıkarak üzerinde uzlaşılan isim olmuştu. 1977 senesinde başbakanlık makamında oturan Süleyman Demirel dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı olan Namık Kemal Ersun’u kanlı 1 Mayıs hâdiselerinden sonra darbe girişiminde bulunacağı iddiasıyla emekliye sevk etti. Genelkurmay Başkanı olmasına kesin gözüyle bakılan Ersun’un re‘sen emekli edilmesinden sonra boşalan Kara Kuvvetleri Komutanlığı makamına atama yapılması &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Çocukluk çağımızda bizim kuşağın hayatına giren bir askerî figürdü Kenan Evren. Televizyonun tek kanallı ve siyah beyaz olduğu yıllardı. Henüz 12 Eylül Darbesi olmamıştı. 1978-79 yıllarının genelkurmay başkanıydı Evren Paşa. TRT’nin geceleri üç-dört saat gibi sınırlı yayın yaptığı günlerde ara sıra televizyonda görürdük O’nu. Akşam haberlerinde üniformalı bir resmi yansırdı ekrana. Biz ekrandaki cansız hayaline bakarken haberleri sunan spiker ya kendisiyle ilgili bir haberi geçer ya da demecini okurdu. Bu, çok sınırlı da olsa, o yıllarda bir çocuk belleğinde yer eden ilk Kenan Evren portresidir. Bu çok sathî portre, ihtilâlden sonra yeni unsurların eklenmesiyle birlikte zaman içinde renklenip çeşitlendi.</p>



<p><br>Yetmişli yılların Türkiye’si ideolojik çatışma ve kamplaşmaların, çözüme kavuşturulamayan kronikleşmiş problemlerin, bir türlü kurulamayan ve sürdürülemeyen hükûmetlerin, liderler arasındaki çoğu gereksiz siyâsî çekişme ve polemiklerin ve bütün bunların tabiî sonucu olarak da anlaşmazlık ve uyuşmazlıkların tavan yaptığı bir dönemdi. İşte Evren Paşa yine öylesine bir kaos ve uyuşmazlık ortamında âdetâ tombaladan çıkarak üzerinde uzlaşılan isim olmuştu.</p>



<p><br>1977 senesinde başbakanlık makamında oturan Süleyman Demirel dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı olan Namık Kemal Ersun’u kanlı 1 Mayıs hâdiselerinden sonra darbe girişiminde bulunacağı iddiasıyla emekliye sevk etti. Genelkurmay Başkanı olmasına kesin gözüyle bakılan Ersun’un re‘sen emekli edilmesinden sonra boşalan Kara Kuvvetleri Komutanlığı makamına atama yapılması gerekiyordu.&nbsp; Demirel’in niyeti, kendisiyle yakın ilişkiler içinde olduğu 3. Ordu Komutanı Ali Fethi Esener’i önce Kara Kuvvetleri Komutanlığı, kısa bir süre sonra da Genelkurmay Başkanlığı makamına getirmekti. Emekli bir asker olan devrin cumhurbaşkanı Fahri Korutürk ise bu tercihi onaylamıyor ve teâmül gereği 1. Ordu Komutanı Adnan Ersöz’ün o makama oturması fikrinde ısrar ediyordu. Ancak ne Demirel ne de Korutürk, ısrarlarından vazgeçmeyerek geri adım atmadılar ve netîcede görev süreleri dolan her iki komutan da 30 Ağustos 1977 târihi itibârıyla emekliye ayrıldı. Bunun üzerine emeklilik hesapları yapan ve emekli olduktan sonra da İzmir’e yerleşmeyi planlayan Ege Ordu Komutanı Kenan Evren hiç beklenmedik bir şekilde 5 Eylül 1977 târihinde önce Kara Kuvvetleri Komutanı, altı ay sonra da Genel Kurmay Başkanı oldu. Üç kıdemli paşanın birbiri ardına emekliye ayrılmasıyla birlikte akılda ve hayalde olmayan bir ihtimâl gerçekleşmiş ve Kenan Evren hem rütbesinin uygunluğu hem de siyâsîlerin tensîbiyle Kara Kuvvetleri Komutanı olmuş, çok geçmeden de Genelkurmay Başkanlığı’na atanmıştır.<br>Kenan Evren devlet hayatına son noktayı koymak üzere iken kendi irâdesi dışında gelişen hâdiselerin önünü açmasıyla üç-dört yıl gibi kısa bir zaman zarfında devletin en tepe noktasına çıktı ve yakın târihimizde çok az ölümlüye nasip olmuş bir yetki ve kudreti avuçlarının içine aldı. Bilemeyiz, belki de görünmez bir el O’na bu yolu açtı.</p>



<p><br>Kenan Evren bu toplumun hayatına bir asker ve genelkurmay başkanı olarak girse de toplumsal belleğe bir darbe lideri olarak yerleşti. Toplum, O’nu bir askerî cuntanın lideri olarak tanıdı. Fakat toplumun ekseriyeti kendisini bu kimliğinden ötürü yargılayıp mahkûm etmedi. Zamanla kendisi hakkında oluşan olumsuz kanâatin ve özellikle de hayatının son yıllarında toplumun hemen hemen bütün kesimlerinde görülen Kenan Evren nefretinin sebebi sadece yaptıkları değil, aynı zamanda söyledikleridir.</p>



<p><br>Kenan Evren’in bir devlet başkanı olarak seleflerinden, bir asker olarak da meslektaşlarından çok farklı bir yönü vardı. Paşa Hazretleri; sözünü tartmadan, lafın ucunun nereye gideceğini hesaplamadan, içinden geldiği gibi konuşuyordu. </p>



<p>Konuşmasında âdetâ bir çocuk safiyeti vardı. Toplumda işgal ettiği mevki düşünüldüğünde bu özelliği kendisinin en büyük handikabı oldu.<br>Fransızların müteveffa reisicumhuru Charles(Şarl) De Gaulle’ün hayran olduğum bir sözü vardır: “Siyâsî hayatta hiçbir güç, devlet otoritesini sükût ölçüsünde muhâfaza edemez.” Elbette her taş yerinde ağırdı. Ama ne yazık ki Evren Paşa, De Gaulle gibi siyâset ustalarının özdeyiş hâline getirdiği bu ölçüden de uzaktı. 1980-89 arasında önce devlet başkanı, daha sonra da cumhurbaşkanı sıfatıyla davet aldığı her yere gitti ve hemen her konuda nutuk attı. Tabiatıyla bu durum zaman içinde şahsına ve temsil etmekte olduğu makamın ağırlığına gölge düşürdü. Diyânet müfettişi olan irfân ehli bir aile dostumuzun O’nun için seksenli yılların ortalarında söylediği bir sözü hiç unutmadım. Yıllar önce vefat eden ve Evren’le yaşıt olan o muhterem zât, bir sohbet esnâsında aynen şöyle demişti: “Yumurtacılar Derneği kongre yapsa Evren oraya da gider.” Evet, çok gezen ve çok konuşan bir kişilikti Evren Paşa. Ağzından dökülen herzelerin, pek çoğu fiyaskoyla biten sözlerinin ardı arkası kesilmemiştir. 2011 yılında vefat eden rahmetli babamın, o yıllarda O’nun için birkaç kez “b…. bülbül” tabirini kullandığını hatırlıyorum. Evren Paşa için yapılan bu tür nitelemeler maalesef doğruydu. Ne zaman ağzını açsa ya bir pot kırıyor ya da esaslı bir çam deviriyordu hazret.</p>



<p><br>Nev’i şahsına münhasır bir kişiliği yoktu. Ortalamanın ancak biraz üzerine çıkardı. Bir kafeterya ya da kahvehaneye girdiğinizde O’na benzeyen en az yarım düzine insan bulurdunuz. Hâl, tavır, konuşma tarzı, ilgi ve merakları itibârıyla kendisini ortalama bir Türk erkeğinden farklılaştıracak hiçbir orijinaliteye sahip değildi.</p>



<p><br>İlgilendiği mes’eleler ve uzmanlık alanları(!) çok geniş ve çeşitliydi. İktidârı döneminde siyâsetten diyânete, atletizmden futbola, kadın ayakkabısından alafranga tuvaletlerin klozet kapaklarına kadar hemen her konuda görüş beyân etmiştir. Her mes’elede ahkâm kesmesi zamanla kendisini hafifletti. Özellikle dinî mes’elelere getirmiş olduğu yorumlardan dolayı eski bir diyânet işleri başkanı 1990 senesinde bir gazeteye verdiği beyânâtta kendisi için; “Evren, güneş müftüsü oldu.” değerlendirmesini yapmıştı. Bir açık hava mitinginde hayır sahiplerine hitâben; “İnsanoğlu isterse ibâdetini evinde yapabilir ama eğitim evde olmaz. O yüzden câmi yerine okul yaptırın!” şeklindeki tavsiyesi ise bir başka garâbetti. Hemen her konuda tuhaf denilebilecek ve hattâ bazen mizâha konu olabilecek seviyede yaklaşımlara sahip bir kişilikti Evren Paşa.</p>



<p><br>Onlardan biri de bulunduğu mevkide oturan hiç kimsenin dikkate bile almayacağı şeyleri ciddiye alarak halkla paylaşmasıydı. Halktan birilerinin kendisine gönderdiği tuhaf içerikli mektupları bile miting kürsüsünden okuyup paylaşırdı. Bu mektuplardan birinde kendisine yapılan ilginç bir teklifi kendisine has üslûbuyla anlatırken televizyondan dinlemiş ve hâliyle herkes gibi ben de tebessüm etmiştim. Mektupta aynen şöyle deniyordu kendisine: “Paşam! Geleneğimize göre devlet başkanı olan şahıs, baş imamdır aynı zamanda. O yüzden de sizin başınıza sarık sarıp sırtınıza da cübbeyi geçirip bazı özel günlerde bu millete namaz kıldırmanız gerekiyor.”</p>



<p><br>Yine en çok tiye alınan tuhaflıklarından birisi de Atatürk’e benzeme gayreti içerisine girmesi olmuştur. Kılık kıyafetinden tavır ve davranışlarına hattâ verdiği pozlara kadar âdetâ kendi şahsında yeni bir Atatürk inşâ etme peşindeydi Evren Paşa. Kendisindeki bu eğilim o kadar sırıtıyordu ki, fıkralara bile konu oldu. Kendisi olmak varken varını yoğunu başkasının kopyası olmaya adamış bir şahsın ciddiyet ve itibârı ne olabilirdi ki toplum nezdinde?<br>Devlet adamlığı kumaşı zayıftı. Doğuştan devlet adamı formasyonuna sahip bir kişiliği yoktu. Milletimizin en az bir asırdan beri yakasından düşmeyen kaht-ı ricâl problemi, O’nun döneminde eksikliğini daha fazla hissettirir oldu.</p>



<p><br>Gerçekte Evren Paşa şanslı adamdı. Hem de Türkiye târihindeki darbecilerin hepsinden daha şanslıydı. Bütün darbeler antidemokratik olmasına rağmen, liderlik ettiği darbe Türkiye târihinde gerçekleşen darbelerin hepsinden daha yüksek bir meşruiyet zemini üzerine oturuyordu. Terör öylesine bir hâl almıştı ki, toplumsal bütünlüğü sarsacak noktaya gelmişti. Can güvenliği ve umut eksikliği had safhaya erişmişti. Halk, hükûmetlerin ufuksuzluğu ve siyâsîlerin bencilce kavgalarından bıkıp usanmıştı. Diğer darbeler iktidârlara karşı yapılmıştı. 12 Eylül ise Paşa’nın da ifâdesiyle teröre son vermek ve kaybolan devlet otoritesini yeniden tesis etmek gayesine matûftu. Yani ordu, kerhen yönetime el koymak zorunda kalmıştı.</p>



<p><br>Zikredilen sebeplerden dolayı, darbenin gerçekleştiği günlerde toplumun çoğunluğu O’nu bir kurtarıcı olarak görüp desteklemişti. Darbeden sonra da uzun bir müddet çok yüksek düzeydeki halk desteğini arkasında tuttu. Fakat iktidârı avuçlarının içine aldığı ilk günden itibâren öylesine büyük hatalar yaptı ki, arkasındaki destek hemen erimese de, tesir ve imajı gün geçtikçe zayıfladı.</p>



<p><br>İlk ciddî sınavını darbenin akabinde gündeme gelen Yunanistan’ın NATO’ya dönüşü mes’elesinde verdi. Darbeden sonra gerçekleştirdiği ilk ve en önemli icraatı, Yunanistan’ın NATO’ya dönüşüne hiçbir somut karşılık almadan yeşil ışık yakmak oldu. Âdetâ NATO üyeliğini bir altın tepside Yunanistan’a sundu. Kamuoyu baskısından ve muhâlefetin eleştirisinden korkan Demirel ve Ecevit hükûmetleri bu konuda sürekli olarak veto kartını kullanıyorlardı. Bu hâdise, kamuoyunun susturulduğu ve siyâsî muhâlefetin olmadığı ortamların millî menfaatlerin korunması açısından ne kadar elverişsiz ve aykırı bir iklim olduğunu göstermesi açısından çok tipik bir misâldir.</p>



<p><br>Bir tarafıyla da son derece akıllı bir adamdı Evren. 12 Mart Muhtırası’ndan sonra Faruk Gürler Paşa’nın kendisini cumhurbaşkanı seçtirmeye çalışırken içine düştüğü acıklı durumu görmüş ve aynı çukura kendisi de yuvarlanmamak için millete reddedemeyeceği bir teklif yapmıştı. Cumhurbaşkanı seçimi ile anayasa referandumunu birleştirmişti. 1982 Anayasası’na “Evet” oyu verenler, otomatikman Kenan Evren’in cumhurbaşkanlığına da “Evet” demiş olacaklardı. “Hayır” oyu çıkması durumunda ise hem anayasa reddedilmiş olacaktı hem de Evren’in cumhurbaşkanlığı. Fakat bu durum sivil yönetime geçişi zorlaştıracak, yeni bir anayasa yapılması için asker tekrar kolları sıvayacak ve bu durum ülkenin yıllarını çalacaktı. Halkın manevra imkânı yoktu. “Evet” oyu vermediği takdirde daha uzun yıllar askerin gölgesinden kurtulamayacaktı. Belirsizliği ortadan kaldırmanın tek yolu, anayasayı onaylayarak yeniden demokrasiye geçişi hızlandırmaktı. Halk dereyi geçinceye kadar oyunu askerin koyduğu kurallara göre oynamaya mecbur olduğunu bildiği için komutanlara istediklerini vermekte tereddüt etmedi. Evren bir Ali Cengiz oyunuyla kendisini cumhurbaşkanı seçtiriyordu.<br>Yakın çevresini, özellikle de beraber yola çıktığı insanları idâre etmek husûsunda da mâhir ve dikkatli davranmıştır. Darbeden iki yıl sonra kendisi Çankaya’ya çıkarken darbeyi beraber yaptığı arkadaşlarına da bir kıyak çekmeyi unutmadı. Milli Güvenlik Konseyi olarak bilinen kurum, yeni yapılan anayasaya eklenen geçici bir maddeyle Cumhurbaşkanlığı Konseyi’ne dönüştürülerek Evren’le beraber yola çıkmış diğer dört paşanın da gönülleri hoş edildi. Bu dört paşa altı yıl boyunca (1983-1989) görev yapacak bir konseyin dâimî üyesi oldular.<br>Sadece altı seneliğine bir makamın ihdâs edilmesi ve o süre dolduğu zaman da makamın lağv edilecek olması, dört paşaya (Ersin, Şahinkaya, Tümer, Celasun) anayasa garantisi altında sunulmuş siyâsî ikrâmiyeden öte bir şey değildi. Evren ile aralarında ne geçmişti, bilinmez ama büyük ihtimâl Evren’in Çankaya’ya çıkmasından kısa bir süre sonra emekli olacak bu paşaların sade bir vatandaş olarak köşelerine çekilmeleri uygun görülmemişti. Belki de imtiyâzlı olmaya alışmış bu zevât, çekildikleri inzivâ köşesinde sade bir yaşam sürmeyi kendilerine yakıştıramamışlardı. Netîcede “işe göre adam değil de adama göre iş” prensibinin cârî olduğu, siyâsî etik açısından son derece yakışıksız bir tasarruf hayata geçirildi. Büyük bir vefa ve âlîcenâblık(!) örneği sergileyerek yol arkadaşlarını yarı yolda bırakmamıştı Evren Paşa. Bu sayede dört tane tufeylî, altı yıl daha protokolde yer işgal edip milletin huzurunda arz-ı endâm ettiler. 1987’ye kadar bu zevât, seçilmiş başbakanın önünde yürüdü.</p>



<p><br>Görüldüğü gibi Evren Paşa da eski dostlarını ve yakın çevresini gözetmek husûsunda çağdaşlarından tümüyle farklı bir kişiliğe sahip değildi. Hüsamettin Ünsal isimli 1960’tan sonra binbaşı rütbesiyle ordudan emekli edilmiş asker kökenli bir aile dostumuz vardı. 1914 doğumlu bu zât, 2007 senesinde vefat etmiştir. Evren Paşa’nın yakın arkadaşı olan Hüsamettin Ünsal, yaşı ve müktesebâtı hasebiyle eski yazıya vâkıf bir insandı. Mektuplarını ve özel notlarını bile eski yazıyla kaleme alırdı. Evren bu özelliğinden dolayı kendisini, Çankaya’ya çıktıktan sonra cumhurbaşkanlığı arşivinin müdürü yapmıştı. 1990 senesinde cumhurbaşkanlığından emekli olan ve Evren Paşa’yı da çok seven bu zât, bir gün yalnız üçümüzün bulunduğu bir sohbet deminde babama ve bana aynen şöyle dedi: “Çankaya’da otururken Evren’in bazı yanlış işleri de oldu. ‘Barbut Recai’ nâmıyla mahut bir şahsı Çankaya’ya aldı. Galiba eski bir tanıdığıymış. Adama bir masa vermişler. Hiçbir iş yapmaz. Kafasını masaya gömer, sabahtan akşama kadar uyur. Mesâî bitiminde de şapkasını, ceketini alır; dostlarının yanına koşar. Gün ağarıncaya kadar kumar masasının başında demlenir. Sabah olduğunda ise uyumak için yine ofisin yolunu tutar.”</p>



<p><br>Evren Paşa’nın belki de en müspet özelliği, toplumu ve siyâset mekanizmasını kemiren yolsuzluk illetinden uzak durması olmuştur. Cemiyete musallat bu virüs, O’nun kişiliğine sirâyet etmedi. Evet, kendisinde belki makam hırsı vardı ama o makamın üzerinden nüfûz ticâreti yaptığı söylenemez. Her siyâsetçi gibi fısıltı gazetesi O’nun hakkında da bir takım haberler üretmiştir. Yalnız şurası kesindir ki, ismi hiçbir zaman için akçeli işlerle birlikte anılmadı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/bir-ibret-hikayesi-kenan-evren-1/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Önce Özür Dilesinler</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/once-ozur-dilesinler/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/once-ozur-dilesinler/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Resul Tosun]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 31 Aug 2021 13:52:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[28 Şubat]]></category>
		<category><![CDATA[Darbe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=17658</guid>

					<description><![CDATA[28 Şubat sürecinde Türkiye&#8217;nin uğradığı zarar ve dindarların maruz kaldığı mağduriyet hiçbir darbe döneminde yaşanmadığı kadar fazlaydı. Evet, silah kullanılmamıştı&#160;post modern bir darbeydi&#160;ama özellikle dindarlar hiçbir dönemde bu kadar hak ihlaline maruz kalmamışlardı. Emperyalistler&#160;Türkiye&#8217;de Erbakan gibi dindar bir başbakandan rahatsızdılar. Özellikle ABD Türkiye&#8217;nin yönünün doğuya döndüğü gerekçesiyle çıkarlarının halel gördüğü endişesine kapılmış ve&#160;işbirlikçileri eliyle demokrasiye balans ayarı çekmişti. Bu ayar Amerikancı askerlerin kontrol ve koordinesinde çekilmiş ve Türkiye sadece&#160;ekonomide 390 milyar dolar zarara uğratılmıştı. Bu zararın bedelini toplum olarak hep birlikte ödedik. Ayrıca milletin moral değerlerine karşı yürütülen amansız müdahale ile&#160;dindar kesim cumhuriyet tarihinin en büyük mağduriyetine maruz kaldı. 28 Şubat sürecinde&#160;Refah Partisi&#160;peşinden&#160;Fazilet Partisi&#160;kapatıldı. 21 vakfın kapısına kilit vuruldu. 396&#160;diyanet görevlisine disiplin cezası verildi&#160;128&#8217;i görevden alındı. 331 emniyet mensubu&#160;hakkında inceleme başlatıldı,&#160;210 vali ve kaymakam&#160;hakkında rapor hazırlandı. 1.635&#160;subay, astsubay&#160;ordudan atıldı. 11.000 öğretmen&#160;istifa ettirildi.&#160;3.527 öğretmen ise atıldı. 4.625 MEB personeli&#160;ve&#160;33.271 öğretmen&#160;kılık kıyafet gerekçesiyle fişlendi. 569 askeri personel ve 639 sivil personel atıldı. 2.500 subay ast subay YAŞ kararıyla ihraç edildi. 1 milyondan fazla&#160;memura değişik cezalar verildi. 600.000 başörtülü öğrenci&#160;okuluna giremedi. Bugün Afganistan&#8217;daki kadın haklarından bahseden kesim o zaman bu uygulamayı alkışlıyordu! 12 milyon öğrenci&#160;katsayı sebebiyle istediği okula giremedi. Bir neslin hayatını kararttı 28 Şubat süreci. 1.732 Kuran kursu kapatıldı. 7.355 yayın toplatıldı. &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>28 Şubat sürecinde Türkiye&#8217;nin uğradığı zarar ve dindarların maruz kaldığı mağduriyet hiçbir darbe döneminde yaşanmadığı kadar fazlaydı. Evet, silah kullanılmamıştı&nbsp;<strong>post modern bir darbeydi</strong>&nbsp;ama özellikle dindarlar hiçbir dönemde bu kadar hak ihlaline maruz kalmamışlardı.</p>



<p><strong>Emperyalistler&nbsp;</strong>Türkiye&#8217;de Erbakan gibi dindar bir başbakandan rahatsızdılar. Özellikle ABD Türkiye&#8217;nin yönünün doğuya döndüğü gerekçesiyle çıkarlarının halel gördüğü endişesine kapılmış ve&nbsp;<strong>işbirlikçileri eliyle demokrasiye balans ayarı çekmişti.</strong></p>



<p>Bu ayar Amerikancı askerlerin kontrol ve koordinesinde çekilmiş ve Türkiye sadece&nbsp;<strong>ekonomide 390 milyar dolar zarara uğratılmıştı</strong>. Bu zararın bedelini toplum olarak hep birlikte ödedik.</p>



<p>Ayrıca milletin moral değerlerine karşı yürütülen amansız müdahale ile&nbsp;<strong>dindar kesim cumhuriyet tarihinin en büyük mağduriyetine maruz kaldı.</strong></p>



<p>28 Şubat sürecinde&nbsp;<strong>Refah Partisi</strong>&nbsp;peşinden&nbsp;<strong>Fazilet Partisi</strong>&nbsp;kapatıldı.</p>



<p>21 vakfın kapısına kilit vuruldu.</p>



<p><strong>396</strong>&nbsp;diyanet görevlisine disiplin cezası verildi&nbsp;<strong>128&#8217;i görevden alındı.</strong></p>



<p><strong>331 emniyet mensubu</strong>&nbsp;hakkında inceleme başlatıldı,&nbsp;<strong>210 vali ve kaymakam</strong>&nbsp;hakkında rapor hazırlandı.</p>



<p><strong>1.635&nbsp;</strong>subay, astsubay&nbsp;<strong>ordudan atıldı.</strong></p>



<p><strong>11.000 öğretmen</strong>&nbsp;istifa ettirildi.&nbsp;<strong>3.527 öğretmen ise atıldı.</strong></p>



<p><strong>4.625 MEB personeli</strong>&nbsp;ve&nbsp;<strong>33.271 öğretmen</strong>&nbsp;kılık kıyafet gerekçesiyle fişlendi.</p>



<p>569 askeri personel ve 639 sivil personel atıldı.</p>



<p><strong>2.500 subay ast subay YAŞ kararıyla ihraç edildi.</strong></p>



<p><strong>1 milyondan fazla</strong>&nbsp;memura değişik cezalar verildi.</p>



<p><strong>600.000 başörtülü öğrenci</strong>&nbsp;okuluna giremedi. Bugün Afganistan&#8217;daki kadın haklarından bahseden kesim o zaman bu uygulamayı alkışlıyordu!</p>



<p><strong>12 milyon öğrenci</strong>&nbsp;katsayı sebebiyle istediği okula giremedi.</p>



<p>Bir neslin hayatını kararttı 28 Şubat süreci.</p>



<p><strong>1.732 Kuran kursu kapatıldı.</strong></p>



<p>7.355 yayın toplatıldı.</p>



<p>Bu sayılar artırılabilir. Bu uygulamaların tamamının&nbsp;<strong>gerekçesi irtica idi</strong>. İrtica milletin moral değerlerinin adı olmuştu.&nbsp;<strong>Asıl gerekçe ise Müslüman halkın dinine olan bağlılığıydı.</strong></p>



<p><strong>28 Şubat süreci</strong>&nbsp;siyasetten eğitime, ordudan ekonomiye İslam&#8217;la ilişkili ne varsa hepsine açık savaş açmıştı ve&nbsp;<strong>kendi itiraflarıyla bir post modern darbeydi.</strong></p>



<p>O günlerde çok mutluydular, &#8216;<strong>bin yıl devam edecek&#8217;</strong>&nbsp;diyorlardı.</p>



<p><strong>Allah onların bu mekrini başlarına geçirdi.</strong></p>



<p>Millet bu sürece tepkisini önce 2002 de AK Parti&#8217;yi iktidara taşıyarak koydu.&nbsp;<strong>AK Parti</strong>&nbsp;iktidarı da milletin verdiği görevi yerine getirdi ve bir yığın mücadeleden sonra&nbsp;<strong>darbecilerin yargılanması sağlandı.</strong></p>



<p><strong>12 Eylül, 28 Şubat ve 15 Temmuz</strong>&nbsp;darbecilerinin yargılanması&nbsp;<strong>Türk demokrasi tarihinin sessiz devrimlerinden biridir.</strong></p>



<p>Ve nihayet 28 Şubat darbecilerinin kesinleşen mahkûmiyetleri infaz edilmeye başladı.</p>



<p>Bazı meslektaşlarımızın merhamet duygusu kabarmış olmalı ki 80 yaşının üstündeki bu zevatın cumhurbaşkanlığınca affedilmesini gündeme getirdi ve konu tartışılmaya başlandı.</p>



<p>Evet, sağlıkları cezaevinde kalamayacak kadar kötüleşen mahkûmların cumhurbaşkanı tarafından affedilmesini öngören&nbsp;<strong>bir yasal uygulama var.</strong></p>



<p>Elbette ki bu yasa o zevat için de geçerlidir. Ancak son karar cumhurbaşkanındadır.</p>



<p>Yalnız, ortada bu zevatın yaptıklarından pişman olmadıkları, af da istemedikleri şeklinde&nbsp;<strong>bir meydan okuma var.</strong></p>



<p>Hatta birinin karar kesinleşince bavulunu toplayıp kendi ayaklarıyla giderek teslim olması o meydan okumanın ayrı bir tezahürüdür. Doğrusu onun bu şekilde hareket etmesi kendi davasına sadakati açısından takdir edilecek bir davranıştır. Ama bir bölümünü yukarda saydığım ihlallerin, mağduriyetlerin ve zararların sorumlusu olduğu göz önünde bulundurulursa cezayı hak ettiği kanaati hâkim olur.</p>



<p>Bir meydan okuma da avukatlarından geliyor. Diyor ki avukatları:<strong>&nbsp;&#8220;Af, işlenmiş suça karşı işleme konur, işlenmemiş bir suçun affı olmaz. Benim tanıdığım komutanlar kesinlikle bu affı istemezler&#8221;</strong></p>



<p>28 Şubat sürecinin faillerinin ve avukatlarının yaklaşımı böyle. Adamlar suç işlememiş!</p>



<p>Aslında bu zevat bu meydan okumayı bırakıp&nbsp;<strong>&#8216;Evet biz haksızlık ettik, yanlış yaptık, millete haksızlık ettik, devleti zarara uğrattık.&#8217;&nbsp;</strong>diyerek&nbsp;<strong>milletten özür dileseler</strong>, inanın ben de adli tıptan sağlık şartları cezaevinde kalmalarına uygun değil raporu verilenler hakkında cumhurbaşkanının af yetkisini kullanmasını düşünürüm, tavsiye de edebilirim.</p>



<p>Ama hâlâ &#8216;suçumuz yok özür de dilemeyiz af da istemiyoruz&#8217; diyorlarsa Cumhurbaşkanının da yapacağı bir şey yok demektir!</p>



<p>Çeksinler cezalarını!</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/once-ozur-dilesinler/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tehlike Geçti mi?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/tehlike-gecti-mi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/tehlike-gecti-mi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ömer ALÇEP]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 15 Jul 2021 15:34:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[15 Temmuz]]></category>
		<category><![CDATA[Darbe]]></category>
		<category><![CDATA[FETÖ]]></category>
		<category><![CDATA[İhanet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=17490</guid>

					<description><![CDATA[Hiç şüphesiz 15 Temmuz hain darbe girişiminin unutulması, milletimiz için büyük felaket olur! Unutmamak ise çeşitli etkinliklerle onu yılda bir kez de hatırlamak değildir… Aksine her an teyakkuzda olmak ve devletimizin işleyişinde her gün adalet kuralarıyla benzeri bir tehlike daha yaşanmasına engel olmaktır. Ne yazık ki bu büyük tehlike devlet kurumlarımız içinde yaşanmıştır. Onu, cadde ve sokaklarda aramak bizleri doğru adrese götürmez…Çünkü yüzük, kaybolduğu yerde aranır! Söz konusu vatan olunca sözlerimize kimse alınmasın… Suya sabuna dokunmayalım derken kelimelerimizi seçmek, edebi cümleler kurmak mecburiyetimiz de yoktur! Yaşadıklarımızdan canımız fena yanmıştır. Canı yanan birinden şarkı söylemesi, gülmesi, eğlenmesi beklenemez! Mağdur olmuş kişi, kendisini çukura sürükleyen hatayı bir kez daha gördüğünde kızar, küser, küplere biner…Bu tepki de gayet doğaldır. Fetöcülük veya bir başka adıyla paralel yapı, reddetsek de bir dünya görüşüdür…Devlet içinde idarenin Anayasamıza ve kanunlarımıza göre yürütülmesi yerine, idarecinin kendisinin veya mensubu olduğu yapının beklentilerine ve maslahatına göre düzenlemeye çalışmasıdır. Bu yönüyle bakılırsa bitti mi bu tehlike? Bugün, devlet kurumlarının çoğunda kadrolar, hedeflenen başarılı hizmete göre mi atanıyor, yoksa başarı olmasa da hizmetin ortaya çıkardığı maddi ve manevi imkanların paylaşılmasına göre mi? Hangi sivil toplum kuruluşuna mensup idarecinin, mücbir sebep olmadıkça diğerinin nitelikli adamını göreve getirdiği görülmüştür veya kendi yapısına mensup olmayan &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Hiç şüphesiz 15 Temmuz hain darbe girişiminin unutulması, milletimiz için büyük felaket olur! Unutmamak ise çeşitli etkinliklerle onu yılda bir kez de hatırlamak değildir… Aksine her an teyakkuzda olmak ve devletimizin işleyişinde her gün adalet kuralarıyla benzeri bir tehlike daha yaşanmasına engel olmaktır. Ne yazık ki bu büyük tehlike devlet kurumlarımız içinde yaşanmıştır. Onu, cadde ve sokaklarda aramak bizleri doğru adrese götürmez…Çünkü yüzük, kaybolduğu yerde aranır!</p>



<p>Söz konusu vatan olunca sözlerimize kimse alınmasın… Suya sabuna dokunmayalım derken kelimelerimizi seçmek, edebi cümleler kurmak mecburiyetimiz de yoktur! Yaşadıklarımızdan canımız fena yanmıştır. Canı yanan birinden şarkı söylemesi, gülmesi, eğlenmesi beklenemez! Mağdur olmuş kişi, kendisini çukura sürükleyen hatayı bir kez daha gördüğünde kızar, küser, küplere biner…Bu tepki de gayet doğaldır.</p>



<p>Fetöcülük veya bir başka adıyla paralel yapı, reddetsek de bir dünya görüşüdür…Devlet içinde idarenin Anayasamıza ve kanunlarımıza göre yürütülmesi yerine, idarecinin kendisinin veya mensubu olduğu yapının beklentilerine ve maslahatına göre düzenlemeye çalışmasıdır. Bu yönüyle bakılırsa bitti mi bu tehlike?</p>



<p>Bugün, devlet kurumlarının çoğunda kadrolar, hedeflenen başarılı hizmete göre mi atanıyor, yoksa başarı olmasa da hizmetin ortaya çıkardığı maddi ve manevi imkanların paylaşılmasına göre mi? Hangi sivil toplum kuruluşuna mensup idarecinin, mücbir sebep olmadıkça diğerinin nitelikli adamını göreve getirdiği görülmüştür veya kendi yapısına mensup olmayan idarecinin haksız da olsa görevden alınmasına itiraz etmiştir? Var mı örneği? Bu konuda yaşanan tüm sorunlar bu tehlikenin varlığına işaret etmiyor mu? Görmezden mi gelelim yaşananları, şahit olunanları? Ya da birileri küser diye üç maymunu oynayıp ahmakça mı davranalım?</p>



<p>Bu işin şakası yok! Kimse darılmasın…! İnandıklarımızı söylemeye ve tehlikeye işaret etmeye devam edeceğiz…</p>



<p>Çünkü, millet olarak içine sürüklendiğimiz ateş çukurundan can havliyle dışarı fırladık…Reisi de, dünyada eşi benzeri görülmeyecek şekilde aynı ateş çukurundan el birliğiyle milletimiz çıkarmıştır. Ateşi söndürme girişiminde Reisin aktif görev alması da milletimizin onu ateş çukurundan kurtarması sonrasındadır…Önce milletimiz topyekûn hareket etmeyi başardı sonra da hep birlikte kurtuluş! Bu sıralamayı asla unutmayalım…</p>



<p>Sonrasında bekledik ki; milletimizi bombalayana kadar yazılarıyla, konuşmalarıyla, eylemleriyle FETÖ’yü öven, koruyan ne kadar siyasetçi, idareci, yönetici, yazar, çizer, televizyoncu sözde düşünür varsa hepsi en azından bir adım geriye çekilsinler. Çünkü FETÖ, şeytani sistemini bu zavallıların destekleriyle kurmuştu. Geri çekildiler mi? Hayır! Aksine, yürüttüğü görevin hakkını bile vermeyen kişiye birkaç görev daha birden yüklenmiştir… Çok üzücü…!</p>



<p>Pişman oldum, anlayamadım, bilemedim diyenler kaldıkları yerden işlerine ve görevlerine daha da yukarı makam ve mevkilere terfi ederek devam ettiler. Peki bugün bu kişiler, benzeri yeni bir sorunu nasıl öngörebilir ve fark edebilirler? Bu durumda nasıl huzur içinde olabiliriz, uyuyabiliriz?</p>



<p>Ve yine bekledik ki; milletimize ait uçaklarla milletimiz bombalanmadan çok öncesinde, Fetöcülerin günün birinde milletimizi bombalayabilecekleri öngörüsünde bulunan ve bu uğurda mücadele veren, bedelini de maddi ve manevi şekilde ağır ödeyenler de ehliyet ve liyakat şartını taşımaları halinde bir adım öne çıkarılsınlar. Çıkarıldılar mı? Hayır! Aksine daha da etkisiz hale getirildiler.</p>



<p>FETÖ’yü basiretiyle, ferasetiyle çok öncesinden öngörenlerle, öngöremeyip sonrasında pişman olanlar arasında gizli bir mücadele de hissedilmektedir. Parmak sayısına göre işler yürüdüğü için, hata edip pişman olanların sayısı, hata etmeyenlerin sayısından fazla olduğu için yerlerini de bir şekilde korumayı başarmışlardır. Bu yüzden güç ve kuvvet, halen daha önce hata edip sonra da pişman olanların ellerindedir.</p>



<p>Cumhurbaşkanımızı pişman olanlardan saymıyorum. Nedenine gelince, o günkü siyasi şartlar gereği FETÖ’süz yürümek neredeyse mümkün değildi. Merhum Necmettin Erbakan hocamızın başına gelenler bunun en iyi kanıtıdır. Tehlikeyi ilk günden beri Cumhurbaşkanımız biliyordu. Halledilmesi gereken bir tehlike olduğunu da… Cumhurbaşkanımızın kendisine bakışını, FETÖ elebaşı F. Gülen Alman televizyonunda da bu şekilde anlatmıştır.</p>



<p>Çözüm mü istiyor musunuz?</p>



<p>FETÖ konusunda hata hakkını hiç kullanmamış ve bu nedenle de hiç pişman olmamış olanlar. Haydi iş başına!</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/tehlike-gecti-mi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yaşar Nuri Öztürk CHP’yi Nasıl Nitelendirmişti?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/yasar-nuri-ozturk-chpyi-nasil-nitelendirmisti/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/yasar-nuri-ozturk-chpyi-nasil-nitelendirmisti/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Resul Tosun]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 05 May 2021 07:25:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Darbe]]></category>
		<category><![CDATA[Din]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=17213</guid>

					<description><![CDATA[&#8220;Umarım akıbeti Menderes gibi olmasın&#8221; sözü bir dil sürçmesi yahut münferit bir ifade değildir. Bu ifade&#160;CHP yönetimine hâkim olan düşüncenin&#160;klasik bir tezahürüdür. Bu düşünce kendisini milletin üstünde gören,&#160;millete tepeden bakan, kendisinde milleti adam etme(!) hakkını gören ve sadece&#160;kendilerini devletin sahibi&#160;yerine koyup kendileri gibi düşünmeyenleri tahkir eden bir düşünce yapısıdır. O yüzden, kendileri yüzde yirmiler civarında ancak destek buluyor olmalarına rağmen milletin yüzde ellisinin üzerinde bir oranla seçilmiş cumhurbaşkanına &#8216;sen kimsin?&#8216; diye hitap etmekten, &#8216;sözde cumhurbaşkanı&#8217;,&#8216; diktatör&#8217;, &#8216;firavun&#8217;, &#8216;zorba&#8217;&#160;diye tahkir etmekten kendilerini alamıyorlar. Kendilerine oy vermeyenlerin de hiçbir kıymeti yoktur. Mesela, AK Partiye oy verenler genel başkanlarının ifadesiyle&#160;sanatçıysa yalaka, öğretmense öğretmenliği hak etmeyen, çiftçiyse yakasına yapışılıp hesap sorulacak kesim, YSK üyesiyse&#160;çete, Yargıtay üyesiyse&#160;tetikçi,&#160;gazeteciyse&#160;medyanın yüz karasıdır. Evet, milletten kopuk bu düşünce mensupları kendilerini hâlâ eski Türkiye&#8217;de zannederek esip gürlüyorlar. Kendilerini hâlâ eski vesayet sisteminde zannediyorlar. Eskiden partileri iktidarda olmasa da vesayet sistemi sayesinde&#160;düşünceleri iktidarda idi&#160;ve istedikleri zaman&#160;milli iradeye hesap soruyorlardı. Kâh ordu içindeki kâh yargıdaki taraftarları vasıtasıyla seçilmiş hükümetlere muhtıralar vererek 1960&#8217;ta olduğu gibi&#160;darbeleri teşvik ederek, 28 Şubat sürecinde olduğu gibi post modern&#160;darbeleri destekleyerek, 27 Nisan&#8217;da olduğu gibi&#160;muhtıraları alkışlayarak, ve partiler kapattırarak iktidarlarını sürdürüyorlardı. Bütün bunları yaparken de ya laikliğin arkasına sığınarak ya da Atatürkçülüğü kalkan gibi kullanarak&#160;milli iradeyi küçümsediler, milletin seçtiği &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>&#8220;Umarım akıbeti Menderes gibi olmasın&#8221; sözü bir dil sürçmesi yahut münferit bir ifade değildir.</p>



<p>Bu ifade&nbsp;<strong>CHP yönetimine hâkim olan düşüncenin</strong>&nbsp;klasik bir tezahürüdür.</p>



<p>Bu düşünce kendisini milletin üstünde gören,&nbsp;<strong>millete tepeden bakan</strong>, kendisinde milleti adam etme(!) hakkını gören ve sadece&nbsp;<strong>kendilerini devletin sahibi</strong>&nbsp;yerine koyup kendileri gibi düşünmeyenleri tahkir eden bir düşünce yapısıdır.</p>



<p>O yüzden, kendileri yüzde yirmiler civarında ancak destek buluyor olmalarına rağmen milletin yüzde ellisinin üzerinde bir oranla seçilmiş cumhurbaşkanına &#8216;<strong>sen kimsin?</strong>&#8216; diye hitap etmekten, &#8216;sözde cumhurbaşkanı&#8217;,<strong>&#8216; diktatör&#8217;</strong>, &#8216;firavun&#8217;<strong>, &#8216;zorba&#8217;</strong>&nbsp;diye tahkir etmekten kendilerini alamıyorlar.</p>



<p>Kendilerine oy vermeyenlerin de hiçbir kıymeti yoktur.</p>



<p>Mesela, AK Partiye oy verenler genel başkanlarının ifadesiyle&nbsp;<strong>sanatçıysa yalaka</strong>, öğretmense öğretmenliği hak etmeyen, çiftçiyse yakasına yapışılıp hesap sorulacak kesim, YSK üyesiyse&nbsp;<strong>çete</strong>, Yargıtay üyesiyse&nbsp;<strong>tetikçi,</strong>&nbsp;gazeteciyse&nbsp;<strong>medyanın yüz karasıdır</strong>.</p>



<p>Evet, milletten kopuk bu düşünce mensupları kendilerini hâlâ eski Türkiye&#8217;de zannederek esip gürlüyorlar.</p>



<p>Kendilerini hâlâ eski vesayet sisteminde zannediyorlar.</p>



<p>Eskiden partileri iktidarda olmasa da vesayet sistemi sayesinde&nbsp;<strong>düşünceleri iktidarda idi</strong>&nbsp;ve istedikleri zaman&nbsp;<strong>milli iradeye hesap soruyorlardı</strong>.</p>



<p>Kâh ordu içindeki kâh yargıdaki taraftarları vasıtasıyla seçilmiş hükümetlere muhtıralar vererek 1960&#8217;ta olduğu gibi&nbsp;<strong>darbeleri teşvik ederek</strong>, 28 Şubat sürecinde olduğu gibi post modern&nbsp;<strong>darbeleri destekleyerek</strong>, 27 Nisan&#8217;da olduğu gibi&nbsp;<strong>muhtıraları alkışlayarak</strong>, ve partiler kapattırarak iktidarlarını sürdürüyorlardı.</p>



<p>Bütün bunları yaparken de ya laikliğin arkasına sığınarak ya da Atatürkçülüğü kalkan gibi kullanarak&nbsp;<strong>milli iradeyi küçümsediler</strong>, milletin seçtiği iktidarları devirmeye teşebbüs ettiler, devirdiler, idam ettirdiler, partilerini kapattırdılar.</p>



<p>Hepsinin bahanesi aynıydı. Amirallerin eski büyükelçilerin ve eski CHP milletvekillerinin bildirileri de günümüzdeki versiyonlarıdır.</p>



<p>&#8216;Seçimle ya da başka şekilde gidecekler&#8217;, &#8216;sonu Menderes gibi olmasın&#8217; ve benzeri tehditleri de o anlayışın yansımasından ibaret.</p>



<p><strong>Parlamenter sistem özlemleri</strong>&nbsp;de vesayet günlerine duydukları hasretten başka bir şey değil.</p>



<p>Oysa Türkiye başkanlık sistemine geçerek vesayet sistemine son vermiş ve millet doğrudan iktidar olma imkânı bulmuştur.</p>



<p>CHP&#8217;nin göremediği veya görmek istemediği gerçek budur.</p>



<p>Bürokraside borularının artık ötmediğini görmenin hırçınlığıdır bu savrulmalar.</p>



<p>Menderes tıpkı AK Parti gibi dinci odaklara yakınlaşmış da o yüzden darbe olmuşmuş da Erdoğan&#8217;ın da sonu öyle olabilirmiş!</p>



<p>Menderesin idam edilmesinin sebebinin dinci odaklara yakınlığı iddiasının arkasında dindarların ülke yönetiminde söz sahibi olması yatmaktadır.</p>



<p>Asıl rahatsızlıkları bundan kaynaklanmaktadır!</p>



<p><strong>Yaşar Nuri Öztürk</strong>, CHP&#8217;den istifa ettikten sonra 2 Kasım 2003 tarihinde Star gazetesinde yazdığı makalede, CHP yönetimini,&nbsp;<strong>&#8216;İliklerine kadar işlemiş İslam nefreti ve üzerinde din dışılık, Kur&#8217;an dışılık örtüsü bulunan bir yönetim.</strong>&#8216; olarak tarif etmişti.</p>



<p>O günden bu güne CHP yönetiminde bir şey değişmemiş.</p>



<p>Ama Türkiye&#8217;de çok şey değişti.</p>



<p>Hele&nbsp;<strong>15 Temmuz</strong>&nbsp;kalkışmasına bu milletin verdiği cevap ve vurduğu tokat çok pek çok şeyi değiştirdi. Millet bu ülkenin gerçek sahibinin kendisi olduğunu herkese gösterdi.</p>



<p>Türkiye artık eski Türkiye değil ama hâlâ uykuda olanlar var.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/yasar-nuri-ozturk-chpyi-nasil-nitelendirmisti/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
