<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Cumhuriyet &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/cumhuriyet/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Tue, 17 Nov 2020 07:22:55 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.10</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>Cumhuriyet &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Hilafet Misyonu Cumhuriyete Yüklenmiştir</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/hilafet-misyonu-cumhuriyete-yuklenmistir/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/hilafet-misyonu-cumhuriyete-yuklenmistir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Resul Tosun]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 17 Nov 2020 07:22:54 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Kültür - Sanat - Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Cumhuriyet]]></category>
		<category><![CDATA[hilafet]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=16195</guid>

					<description><![CDATA[Uğradığımız kültür erozyonu, istismar ve devam eden saldırılar inancımızın güzel gördüğü kimi kurum ve deyimleri adeta öcüye çevirdi. Mesela&#160;Mücadele Suresinin 22. Ayetinde&#160;Allah’ın kendilerinden hoşnut olduğu ve ahirette kurtulmuşlar topluluğu olarak tarif edilen, Allah taraftarı anlamındaki&#160;Hizbullah&#160;deyimini Lübnan’da siyasi ve askeri kanadı olan Şii bir partiye isim olarak verildiği için kullanamıyoruz. Oysa&#160;Hizbullah Kur’ânî&#160;biri deyimdir ve güzel bir deyimdir. İslamî&#160;deyimlerin siyasi ve ticari faaliyetlere isim olarak verilmesi maalesef çoğu kez İslam aleyhine kullanılan deyimler haline gelebiliyor. Çünkü o siyasi ya da ticari faaliyet bütün Müslümanları kuşatmadığı zaman ya da kötü örnek olduğu zaman kullandığı İslami deyime zarar vermiş oluyor. Bir başka misal. Peygamberimizin mühründe Muhammed Allah’ın elçisidir anlamında&#160;‘Muhammedurresululah’&#160;ibaresi vardır.&#160;Allah&#160;lafzı en üstte,&#160;Resul&#160;kelimesi ortada,&#160;Muhammed&#160;kelimesi de en altta istiflenmiştir. Peygamberimizin mührü&#160;güzel ve anlamlı bir tablodur&#160;ama bu istifi emperyalizme hizmet eden bir terör örgütü kendisine bayrak olarak kullanmaktadır. Müslümanlar terörist damgası yememek için bu güzel tabloya sahip çıkmaktan korkuyorlar. Aynı şekilde bazı terör örgütleriمحمد رسول الله لا اله الا الله&#160;kelime-i tevhidini bayrak olarak kullandığı için kelime-i tevhid de bazen soruşturma gerekçesi olabiliyor. Nitekim geçenlerde bir ilin valisi sosyal medyada bir bekçinin kelime-i tevhid istifini kullanıp üzerine de&#160;hilafet&#160;yazdığı için şüphelenip soruşturma açmış. Ben o valinin&#160;‘Allah’tan başka ilah yoktur, Muhammed onun elçisidir.’&#160;anlamındaki kelime-i tevhide karşı olduğunu düşünmüyorum. Kelime-i tevhidi &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Uğradığımız kültür erozyonu, istismar ve devam eden saldırılar inancımızın güzel gördüğü kimi kurum ve deyimleri adeta öcüye çevirdi.</p>



<p>Mesela&nbsp;<strong>Mücadele Suresinin 22. Ayetinde</strong>&nbsp;Allah’ın kendilerinden hoşnut olduğu ve ahirette kurtulmuşlar topluluğu olarak tarif edilen, Allah taraftarı anlamındaki&nbsp;<strong>Hizbullah</strong>&nbsp;deyimini Lübnan’da siyasi ve askeri kanadı olan Şii bir partiye isim olarak verildiği için kullanamıyoruz.</p>



<p>Oysa&nbsp;<strong>Hizbullah Kur’ânî</strong>&nbsp;biri deyimdir ve güzel bir deyimdir.</p>



<p><strong>İslamî&nbsp;</strong>deyimlerin siyasi ve ticari faaliyetlere isim olarak verilmesi maalesef çoğu kez İslam aleyhine kullanılan deyimler haline gelebiliyor. Çünkü o siyasi ya da ticari faaliyet bütün Müslümanları kuşatmadığı zaman ya da kötü örnek olduğu zaman kullandığı İslami deyime zarar vermiş oluyor.</p>



<p>Bir başka misal.</p>



<p>Peygamberimizin mühründe Muhammed Allah’ın elçisidir anlamında&nbsp;<strong>‘Muhammedurresululah’</strong>&nbsp;ibaresi vardır.&nbsp;<strong>Allah</strong>&nbsp;lafzı en üstte,&nbsp;<strong>Resul</strong>&nbsp;kelimesi ortada,&nbsp;<strong>Muhammed</strong>&nbsp;kelimesi de en altta istiflenmiştir.</p>



<p>Peygamberimizin mührü&nbsp;<strong>güzel ve anlamlı bir tablodur</strong>&nbsp;ama bu istifi emperyalizme hizmet eden bir terör örgütü kendisine bayrak olarak kullanmaktadır.</p>



<p>Müslümanlar terörist damgası yememek için bu güzel tabloya sahip çıkmaktan korkuyorlar.</p>



<p>Aynı şekilde bazı terör örgütleri<strong>محمد رسول الله لا اله الا الله</strong>&nbsp;kelime-i tevhidini bayrak olarak kullandığı için kelime-i tevhid de bazen soruşturma gerekçesi olabiliyor.</p>



<p>Nitekim geçenlerde bir ilin valisi sosyal medyada bir bekçinin kelime-i tevhid istifini kullanıp üzerine de&nbsp;<strong>hilafet&nbsp;</strong>yazdığı için şüphelenip soruşturma açmış.</p>



<p>Ben o valinin&nbsp;<strong>‘Allah’tan başka ilah yoktur, Muhammed onun elçisidir.’</strong>&nbsp;anlamındaki kelime-i tevhide karşı olduğunu düşünmüyorum. Kelime-i tevhidi kendine bayrak edinen terör örgütüne mensubiyetinden kuşkulandığı için işlem yaptığı hüsnü zannında bulunmak istiyorum ama yaptığı açıklama da buna mani oluyor!</p>



<p><strong>Hilafe</strong>t kurumu/kelimesi için de aynı kargaşa söz konusudur.</p>



<p>İnsanın yeryüzünde Allah’ın halifesi olduğu Kur’anî gerçeğini bir kenara bırakarak kurumdan bahsedelim.</p>



<p>Ecdadımız Müslüman olduktan sonra&nbsp;<strong>İslam birliğini temsil eden hilafete</strong>&nbsp;sadık kalmışlar ve 4 asır boyunca da hilafet görevini bizzat üstlenmişlerdir.</p>



<p>Hilafet görevi&nbsp;<strong>Hz. Ebu Bekir’den Abdulmecid’e</strong>&nbsp;kadar zaman zaman zayıflasa da isimden ibaret kalmış olsa da&nbsp;<strong>İslam birliğinin simgesi</strong>&nbsp;olmuştur. Adı itibariyle de misyonu itibariyle de&nbsp;<strong>hilafet</strong>&nbsp;kötü ya da zararlı bir şey değil tam tersine&nbsp;<strong>güzel, saygın ve ulvi bir kurumdur</strong>.</p>



<p>Hilafete bağlılık yeminiyle milletin güvenini kazanıp milli mücadeleyi yürüten peşinden de&nbsp;<strong>cumhuriyeti kuran irade</strong>&nbsp;bile hilafeti kaldırırken kötü ve yaramaz bir kurum olduğu için kaldırmamıştır. Aksine İstanbul’daki halifenin güçsüz olduğu ve görevi olan dini hükümleri uygulamaktan aciz olduğu için halifelik makamını kaldırmış<strong>&nbsp;halifenin görevini meclise vermiştir</strong>. Meclisin görevlerini konu edinen 1924 anayasasının 26 maddesinin ilk fıkrası&nbsp;<strong>‘Ahkamı şer’iyyeyi tenfiz.’</strong>&nbsp;yani şeriat hükümlerini uygulamak şeklindedir.</p>



<p>Evet, halifeliği kaldıran kanun da hilafeti değil hilafet makamını kaldırmıştır. Çünkü cumhuriyetin fabrika ayarlarını belirleyen 1924 anayasası hilafet görevini meclise yüklemiştir.</p>



<p><strong>3 Mart 1924 tarihli 431</strong>&nbsp;numaralı hilafetin ilgası hakkındaki kanunun birinci maddesi aynen şöyledir:&nbsp;<strong>”Halife hal edilmiştir. Hilâfet, Hükümet ve Cumhuriyet mâna ve mefhumunda esasen mündemiç olduğundan hilâfet makamı mülgadır</strong>.”</p>



<p>Yani halifelik makamını kaldıran irade hilafeti karalamamış kötülememiş aksine misyonunu cumhuriyete yüklemiştir.</p>



<p>Tabii tek parti döneminde cumhuriyetin fabrika ayarları olan 1924 anayasası peyderpey değiştirilmiş, tek parti baskısıyla cumhuriyet fabrika ayarlarından uzaklaştırılmış ve hilafet dâhil din ile alakalı her kuruma karşı&nbsp;<strong>laiklik bahanesiyle</strong>&nbsp;bir yasak ve karalama dönemi başlamıştır.</p>



<p>Tek partinin millete sormadan dayatma ile şekillendirdiği yeni rejim hilafeti de yasaklar arasına koymuştur. Hatta siyasi partiler yasasına hilafetle ilgili özel madde konmuştur.</p>



<p>86. Maddede siyasi partiler&nbsp;<strong>‘halifeliğin yeniden kurulması amacını güdemezler ve bu amaca yönelik faaliyetlerde bulunamazlar</strong>.’ düzenlemesi yapılmıştır.</p>



<p>Dolayısıyla da tek parti döneminin İslami kurumlara karşı takındığı tavırlardan biri de hilafete karşı takınılan tavırdır ve bugün hilafet kurumu sanki zararlı ve kötü bir kurummuş gibi lanse edilmektedir.</p>



<p>Oysa hilafet kurumu Hz. Ebu Bekir’den bu yana&nbsp;<strong>saygın ve ulvi bir kurumdur</strong>. İslam birliğini temsil ettiğine inanan&nbsp;<strong>hiçbir Müslüman hilafete karşı saygısızlık</strong>&nbsp;etmez.</p>



<p>Ama ülkemizde maalesef birileri İslam düşmanlığını hilafet üzerinden yürütmek gibi sinsi bir yol izlemektedir.</p>



<p>Devletin&nbsp;<strong>laiklik</strong>&nbsp;yapısına sığınmak da anlamsızdır. Çünkü&nbsp;<strong>Ortodoksların</strong>&nbsp;dini lideri olan&nbsp;<strong>Patrik</strong>&nbsp;ve patrikliğin merkezi olan&nbsp;<strong>Patrikhane</strong>, Türkiye Cumhuriyeti sınırları içindedir. Hilafete karşı çıkanların patrikhanenin resmi bir dini kurum olarak faaliyet göstermesine de karşı çıkmaları gerekir. Çıkmıyorlar çünkü algı çarpık bir algıdır.</p>



<p>Katoliklerin dini lideri olarak<strong>&nbsp;Roma’da Papa</strong>&nbsp;vardır, saygındır. Ortodoksların dini lideri olarak&nbsp;<strong>İstanbul’da Patrik</strong>&nbsp;vardır ve saygındır.</p>



<p>Ama İslam dünyasının dini lideri yoktur ve gündeme gelmesi bile tartışma konusudur.</p>



<p>Evet, Türkiye’de siyasi partiler hilafet konusunu konuşamazlar, tartışamazlar ve gündemlerine bile alamazlar. Çünkü Siyasi Partiler kanunu 86. Madde gereğince yasaktır.</p>



<p>Siyasiler tartışamazlar ama öyle bir algı oluşmuştur ki kanaat önderleri ve akademisyenler de tartışamazlar! Çünkü ağzını açan herkese karşı hemen bir saldırı kampanyası başlar!</p>



<p>Tamam, tartışılmasın ama İslam birliğinin simgesi olan hilafet kurumuna da en az patrikliğe ve papalığa gösterilen saygı kadar saygı gösterilmesi gerekmez mi?</p>



<p>Ne demişti özeleştiri yapan&nbsp;<strong>Atatürk</strong>:</p>



<p>“<strong>Laikiz dedik</strong>, dinle ilişiğimizi devlet olarak kestik.&nbsp;<strong>Cumhuriyetiz dedik,</strong>&nbsp;rejimimizi tehlikeye düşürmemek için&nbsp;<strong>saltanat devrini kötüledik</strong>, kazanılmış büyük zaferleri bile birkaç satırla geçiştirmeye başladık.&nbsp;<strong>Latin harflerini aldık,</strong>&nbsp;yeni kuşakları binlerce yıllık geçmişinin hazinesinden yoksun bıraktık.”<em>(Atatürk&#8217;ün Fikir kaynakları, Milliyet, 15 Kasım 1974)</em></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/hilafet-misyonu-cumhuriyete-yuklenmistir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İmam-Hatipler: Cumhuriyet&#8217;in Kazanımı</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/imam-hatipler-cumhuriyetin-kazanimi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/imam-hatipler-cumhuriyetin-kazanimi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ali KÖSE]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 11 Sep 2020 07:52:25 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Kültür - Sanat - Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Cumhuriyet]]></category>
		<category><![CDATA[imam hatip]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=15715</guid>

					<description><![CDATA[Hatırlarsınız. Almanya Başbakanı Hıristiyan Demokrat lider Angela Merkel Türkiye’ye gelmişti. Başbakan Tayip Erdoğan ile de görüşmüş ve başbakanın yüzüne, sanki Kasımpaşalı oymuş gibi, dobra dobra Türkiye’yi Avrupa Birliği’ne istemediklerini söylemişti. Ardından bir açıklama daha gelmişti Hıristiyan Demokrat liderden: “Biz Türkiye’yi Avrupa Birliği’ne istemiyoruz, ama bunun nedeni dinî değil, kültürel” demiş ve devam etmişti: “Bosna-Hersek Avrupa Birliği’ne girebilir, ama Türkiye giremez. Çünkü Bosna-Hersek kültürel olarak Avrupalı.” Hıristiyan Demokrat liderin bu sözlerinin Türkiye’de son zamanlarda ardı ardına işlenen ve medyada yoğun şekilde yer bulan töre ve namus cinayetlerinin ardından geldiğini düşünürsek kast edilen anlamı daha iyi anlayabiliriz. Bence Bayan Merkel’in sözlerini gerçekçi ve esaslı bir şekilde düşünmeliyiz. Kültür ve dinin birbirlerini etkiledikleri sosyolojik bir gerçek. Kültürel öğelerin oluşumunda dinin katkısını reddeden bir sosyolojik teori bugüne kadar ileri sürülmedi. Bizim gibi geleneğin kök saldığı ve de her kesimiyle muhafazakar olan bir toplum için din-kültür ilişkisinin gücü hiçbir şekilde tartışılamaz. Angela Merkel’in işaret ettiği noktanın zaman zaman tartıştığımız ve büyük bir sorun haline getirdiğimiz İmam-Hatip sorunu ile yakından ilgisi var. Çünkü konu din eğitimini doğrudan ilgilendiriyor. Töre cinayetlerine yanlış ve cahilane eğitimden kaynaklanan din anlayışının dayanak yapılabileceğini hepimiz tahmin edebiliriz. Bunun en önemli delilini de 8 Mart Dünya Kadınlar Günü dolayısıyla Diyanet İşleri Başkanı’nın &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Hatırlarsınız. Almanya Başbakanı Hıristiyan Demokrat lider Angela Merkel Türkiye’ye gelmişti. Başbakan Tayip Erdoğan ile de görüşmüş ve başbakanın yüzüne, sanki Kasımpaşalı oymuş gibi, dobra dobra Türkiye’yi Avrupa Birliği’ne istemediklerini söylemişti. Ardından bir açıklama daha gelmişti Hıristiyan Demokrat liderden: “Biz Türkiye’yi Avrupa Birliği’ne istemiyoruz, ama bunun nedeni dinî değil, kültürel” demiş ve devam etmişti: “Bosna-Hersek Avrupa Birliği’ne girebilir, ama Türkiye giremez. Çünkü Bosna-Hersek kültürel olarak Avrupalı.”<br></p>



<p>Hıristiyan Demokrat liderin bu sözlerinin Türkiye’de son zamanlarda ardı ardına işlenen ve medyada yoğun şekilde yer bulan töre ve namus cinayetlerinin ardından geldiğini düşünürsek kast edilen anlamı daha iyi anlayabiliriz. Bence Bayan Merkel’in sözlerini gerçekçi ve esaslı bir şekilde düşünmeliyiz.<br></p>



<p>Kültür ve dinin birbirlerini etkiledikleri sosyolojik bir gerçek. Kültürel öğelerin oluşumunda dinin katkısını reddeden bir sosyolojik teori bugüne kadar ileri sürülmedi. Bizim gibi geleneğin kök saldığı ve de her kesimiyle muhafazakar olan bir toplum için din-kültür ilişkisinin gücü hiçbir şekilde tartışılamaz. Angela Merkel’in işaret ettiği noktanın zaman zaman tartıştığımız ve büyük bir sorun haline getirdiğimiz İmam-Hatip sorunu ile yakından ilgisi var. Çünkü konu din eğitimini doğrudan ilgilendiriyor. Töre cinayetlerine yanlış ve cahilane eğitimden kaynaklanan din anlayışının dayanak yapılabileceğini hepimiz tahmin edebiliriz. Bunun en önemli delilini de 8 Mart Dünya Kadınlar Günü dolayısıyla Diyanet İşleri Başkanı’nın yayınladığı mesajın töre ve namus cinayetlerini engellemeye yönelik dinî vurgularla dolu olmasında görebiliriz. Dolayısıyla, ne kadar inkar edilirse edilsin dinin kültürü ve geleneği oluşturduğu bir gerçek.<br>İşte İmam-Hatip Liseleri, dinin kültür ve geleneği doğru bir biçimde şekillendirmesi için hayata geçirilen bir projenin eseriydi. Boşluk kabul etmeyecek bir alanı doldurmak için, ama aynı zamanda modernleşme amacına yönelik bir işlevle birlikte düşünüldü. Çünkü Türkiye 80 yıl önce çağdaşlık yoluna girerken dini yok sayan bir patikayı tercih etmemişti, edemezdi de. Bu nedenle Cumhuriyet, modernite ile dini buluşturmayı hedefledi. Her ne kadar bugün Kemalizm adına bu buluşmaya itiraz edenler olsa da, tüm Osmanlı coğrafyasını askerlik yıllarından tanıyan Atatürk’ün aksini düşünmesi zaten sosyolojik olarak mümkün değildi. Atatürk ve arkadaşları bunun farkındaydılar. Zaten “Aydın din adamı” sözü o zamanlar türeyen bir kavramdı. Bu, Türkiye için doğru bir sosyal tercihti. Çünkü Türkiye dinini ve tarihsel mirasını terk edemez, bu konuda umursamaz davranamazdı. Din eğitimi bir şekilde gerçekleşecekti. Bunu devlet eliyle, kontrol altında ve modernleşme hedefine uygun bir biçimde yapmak şarttı. Verilen karar buydu. Aksi takdirde din eğitimi kendisine bir şekilde mahal bulacaktı. Tabii bu mahal derinlerde olacaktı. Kısacası İmam-Hatipler bu sosyolojik zorunluluk karşısında mecburen düşünülen bir Cumhuriyet projesiydi.<br></p>



<p>Başlangıçta kırsal kesimin sembollerini taşıyan, kırsal kesimin isteklerini tatmin eden bir mahal olarak görüldü İmam-Hatipler. Aslına bakılırsa realitedeki durum da buydu. Bayan Merkel’i yukarıda alıntıladığımız sözleri sarf etmeye iten töre cinayetlerini engellemekle bile vazifeli görmedi İmam-Hatipler kendilerini. Ama zamanla şehirli bir görüntüye büründüler. 1980’lerde dinî kültür kendisini şehirleştirmeye başladı. Başlangıçta bu pek hissedilmedi, ama 1990’larda hızlı bir süreç yaşandı. 1970’lerde sadece kırsal kesim öğrencilerini barındıran İmam-Hatiplerin kapılarından şehirliler de girip çıkmaya başlamıştı artık. Yeni bir süreç başlamıştı ve bu süreçte içerdeki kırsal kesim de şehirleşmeye başlamıştı. Aslında yaşanan süreç tüm ülkeyi kapsıyordu ve İmam-Hatipler bu sürece rahatlıkla ayak uydurabiliyorlardı.<br></p>



<p>1990’lı yıllardan itibaren İslamî kesim genel bir evrim yaşadı ve kendi modernitesini gerçekleştirdi. İmam-Hatipler de bu evrim içerisinde yerini aldı. Demokrasiyi özümsettiren ve “mürteci” suçlamalarını boşa çıkaran bir evrim süreciydi bu. Hatta bu süreçte İmam-Hatiplerin modernite ile buluşmasına karşı çıkarak onlara “Deccâl” namını lâyık gören marjinaller bile oldu. 1970’lerde, hatta 1980’lerde pop konserine katılan bir İmam-Hatipli kız, hatta erkek öğrenci görüntüsünü kim hayal edebilirdi ki? Ama bugün Haluk Levent’in rock konserinde en ön sırayı kapan, “walkman”inden Tarkan’ı eksik etmeyen İmam-Hatipli kız görüntüsü sıradan hale geldi.<br>Bu evrim süreci ancak sosyolojik bir gözle incelendiği zaman kavranabilir. Ama ne yazık ki ideolojik takıntılar İmam-Hatip Liseleri’nin bu evrilişini gözden kaçırmaya yetiyor. Mesela Türkiye Barolar Birliği Başkanı Avukat Özdemir Özok Danıştay’ın kuruluşunun 136. yıldönümü dolayısıyla Danıştay genel Kurulu’nda Cumhurbaşkanının da huzurunda yaptığı konuşmada büyük bir bilgi hatası sergilemişti İmam-Hatipler hakkında: “Pozitif bilimlerin temelini oluşturan mantık ve felsefenin hiç okutulmadığı bu okullardan mezun olan gençler, üniversitelere uyum konusunda büyük güçlük çekiyorlar” demişti. İmam-Hatiplerde felsefe okutulup okutulmadığını öğrenmek için Baro Başkanı minik bir araştırmayı bile çok görmüştü Danıştay gibi bir kurumun kürsüsünde hem de devlet erkanının huzurunda yapacağı konuşma metnini hazırlarken. “İmam-Hatipler aleyhine ne sallasan gider!” diye düşünmüştü herhalde. Bırakın minik bir araştırmayı, anlaşılan gazete okumuyordu, televizyon seyretmiyordu Baro Başkanı. Çünkü Başkanın konuşmasından 1 hafta önce faili meçhul bir cinayete kurban giden emekli Binbaşı İhsan Güven ile eşi Sibel Güven’in cenaze törenine ait haberler, görüntüler vardı Başkanın seyredebileceği televizyon kanallarında, gazete sayfalarında. Sibel Güven Pendik İmam-Hatip Lisesi’nde felsefe öğretmeniydi ve tabutunun başında imam-hatipli kızlar vardı.<br></p>



<p>Bugün İslam dünyasının önünde tek bir yol gözüküyor: 2M’yi buluşturmak. Mekke ve Makine. Mekke dini, Makine ise modernleşmeyi simgeliyor. İslam dünyasının önemli bir kısmı bu ikisini buluşturmak bir yana, modernleşmeyi dinin karşıtı bir olgu olarak görüyor. Türkiye ise bu konuda moda tabirle “çağdaş kazanımlar” sağlamış vaziyette. Zaten sürekli tekrarladığımız “Türkiye İslam dünyasının Batı’ya açılan kapısı” veya “Türkiye’nin laik yapısı İslam dünyası için bir model” şeklindeki sözler referanslarını Mekke ile Makineyi buluşturan bu kazanımlardan almıyor mu?<br>Eğer, “İmam-Hatipleri kapatalım!” veya “İmam-Hatipler arka bahçemizdir!” gibi politik çerçeveden sıyrılarak, tarafsız bir değerlendirmede bulunursak, bu okulların 2M hedefini gerçekleştirdiğini görürüz. Zaten çocuklarını bu okullara gönderen anne-babaların hedefi de 2M’dir. Bu okulların gözlenen eksiklikleri ise eğitim sistemimizin genel aksaklıklarından öte bir şey değildir.<br></p>



<p>Olayı bu çerçevede değerlendirdiğimizde İmam Hatipler din ile moderniteyi buluşturan bir kimliğe sahiptirler. Cumhuriyetin ana yörüngesinde yer almaktadırlar. Cumhuriyetin bir kazanımıdırlar. Bu yörüngede İmam-Hatiplere yer vermemek ya Cumhuriyeti anlamamak ya da Türkiye’yi Afganistan seviyesine layık görmektir. Türkiye, İmam-Hatiplerin varlığıyla değil, yokluğuyla Afganistan olur. Dolayısıyla, Cumhuriyet bindiği dalı kesemez, kesmemelidir…<br></p>



<p>Ali Köse, &#8220;Enteller Aleykümselam Der mi&#8221; kitabından, sayfa 127-130, Mayıs 2004</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/imam-hatipler-cumhuriyetin-kazanimi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Darbecilerin Cumhuriyetçi diye geçindiği tuhaf ülkem…</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/darbecilerin-cumhuriyetci-diye-gecindigi-tuhaf-ulkem/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/darbecilerin-cumhuriyetci-diye-gecindigi-tuhaf-ulkem/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 31 Oct 2019 10:59:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Köşe Yazısı]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Cumhuriyet]]></category>
		<category><![CDATA[Darbe]]></category>
		<category><![CDATA[Halime KÖKCE]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=12870</guid>

					<description><![CDATA[Cumhuriyet rejimi demokrasinin tatbiki açısından en elverişli rejim. Halkın kendi yöneticilerini kendi özgür iradesiyle seçtiği bu rejim kuşkusuz hepimiz için en önemli değerlerden. Nitekim 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı, hem devlet erkanı hem de vatandaşlar tarafından türlü etkinliklerle kutlandı. Fakat Cumhuriyet rejiminin askeri darbelerle kesintiye uğradığı dönemleri de yaşadık. En son 15 Temmuz 2016&#8217;da TSK&#8217;ya sızmış FETÖ&#8217;cülerin tertip ettiği darbe, destansı millet direnişiyle alt edildi de Cumhuriyet bir kez daha kesintiye uğramaktan kurtuldu. Anayasa&#8217;nın askıya alındığı, millet iradesinin askerin kontrolüne geçtiği darbe dönemlerinin ülkeye maliyet hep çok büyük oldu. *** Darbe mekaniği işletilirken ülke önce kutuplaştırılır, kardeş kardeşe düşürülür, sosyolojik fay hatları harekete geçirilir ve nihayet darbe için uygun ortam hazır olduğunda düğmeye basılırdı. Cumhuriyet rejiminin askıya alındığı darbeler dolayısıyla Türkiye kendi sorunları siyaset yoluyla çözebilecek ehliyete kavuşamaz, bu yetersizlik de mütemadiyen askerin elinin siyasetin üzerinde olması için mazeret sayılırdı. Bir şeyleri değiştirmeye niyetli siyasetçiler de zaten kefeniyle bu yola girmek zorundaydı. Çünkü ülkenin, cumhuriyetin anlamına uygun olarak çok partili rejime geçildikten sonra seçilmiş olan ilk başbakanı &#8220;Cumhuriyet elden gitmesin&#8221; diye idam edilmişti. *** Böyle böyle halkın kendi kendini idare etmesinin aracı olan Cumhuriyet&#8217;i, ülkenin birlik ve dirliğinin değil ayrıştırmanın, kutuplaştırmanın, düşmanlaştırmanın aracı haline getirdik. Cumhuriyetimizi Anadolu&#8217;yu düşman işgalinden kurtaran ayağı çarıklı, başı yazmalı &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Cumhuriyet rejimi demokrasinin tatbiki açısından en elverişli rejim. Halkın kendi yöneticilerini kendi özgür iradesiyle seçtiği bu rejim kuşkusuz hepimiz için en önemli değerlerden. Nitekim 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı, hem devlet erkanı hem de vatandaşlar tarafından türlü etkinliklerle kutlandı.</p>
<p>Fakat Cumhuriyet rejiminin askeri darbelerle kesintiye uğradığı dönemleri de yaşadık. <strong>En son 15 Temmuz 2016&#8217;da TSK&#8217;ya sızmış FETÖ&#8217;cülerin tertip ettiği darbe, destansı millet direnişiyle alt edildi de Cumhuriyet bir kez daha kesintiye uğramaktan kurtuldu.</strong></p>
<p>Anayasa&#8217;nın askıya alındığı, millet iradesinin askerin kontrolüne geçtiği darbe dönemlerinin ülkeye maliyet hep çok büyük oldu.</p>
<p><strong>***</strong></p>
<p>Darbe mekaniği işletilirken ülke önce kutuplaştırılır, kardeş kardeşe düşürülür, sosyolojik fay hatları harekete geçirilir ve nihayet darbe için uygun ortam hazır olduğunda düğmeye basılırdı. Cumhuriyet rejiminin askıya alındığı darbeler dolayısıyla Türkiye kendi sorunları siyaset yoluyla çözebilecek ehliyete kavuşamaz, bu yetersizlik de mütemadiyen askerin elinin siyasetin üzerinde olması için mazeret sayılırdı. <strong>Bir şeyleri değiştirmeye niyetli siyasetçiler de zaten kefeniyle bu yola girmek zorundaydı. Çünkü ülkenin, cumhuriyetin anlamına uygun olarak çok partili rejime geçildikten sonra seçilmiş olan ilk başbakanı &#8220;Cumhuriyet elden gitmesin&#8221; diye idam edilmişti.</strong></p>
<p><strong>***</strong></p>
<p>Böyle böyle halkın kendi kendini idare etmesinin aracı olan Cumhuriyet&#8217;i, ülkenin birlik ve dirliğinin değil ayrıştırmanın, kutuplaştırmanın, düşmanlaştırmanın aracı haline getirdik. <strong>Cumhuriyetimizi Anadolu&#8217;yu düşman işgalinden kurtaran ayağı çarıklı, başı yazmalı kadınların erkeklerin değil de “Edirne&#8217;ye Enver gireceğine Bulgar girsin” diyen zihniyetin belledik. Bir yaşam tarzı Cumhuriyetine çevirdik ülkeyi.</strong></p>
<p><strong>Koskoca Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nun 600 yıllık köklü tarihinden güç almak, sırtımızı o tecrübeye yaslamak yerine Cumhuriyeti ilan ettiğimiz 1923&#8217;ü, Türkiye devletinin kuruluş tarihine çevirdik.</strong> Köksüz, özgüvensiz, Batı hayranı, kendi insanına yabancı, dahası onu aşağılayan bir “Cumhuriyet nesli” yetiştirdik. Ve ne yazık ki bu prototipin en ağır basan vasfı Batıcılığı. Ülkesi adına tek değerli gördüğü şey Batı&#8217;yı taklit etmek.</p>
<p><strong>***</strong></p>
<p>Önceki gün sözde bu ülkenin sanatçısı, aydını sayılan bazı kimselerin sosyal medyadan yaptığı paylaşımlar, bir arpa boyu yol alamadığımızı da gösterdi. Hala aynı dışlayıcı, düşmanca söylem. Hala aynı gardırop cumhuriyetçiliği. Cumhurun ekseriyetine karşı aşağılayıcı bir bakış. <strong>Başı açık, saçı sarı Dilek İmamoğlu&#8217;nu “İşte tam bir Cumhuriyet kadını” diye takdim etmenin sakilliğine, seviyesizliğine, görgüsüzlüğüne mi yanasın yoksa neredeyse 100 yaşına basacak olan Cumhuriyete dair bitmeyen güvensizliğe mi?</strong></p>
<p>Daha beteri; bu yılki Cumhuriyet Bayramı kutlamalarının “düşman işgalinden kurtuluş” olarak nitelenmesi. <strong>Belediye başkanlıklarını CHP adayları kazanınca, Cumhuriyet Bayramı kutlamalarını “Ankara ve İstanbul&#8217;un düşman işgalinden kurtuluşu” olarak resmetmeye çalışan bir kıt akıllılık, pespayelik, rezillik, gavurluk&#8230;</strong> Ne derseniz olur da beni derin bir acıma duygusu kapladı. İnsanın içine böyle bir nefret otağ kurmuşsa o artık nasıl mutlu olsun ki? Kim sever ki böylesi nefret dolu bir nefsi&#8230;</p>
<p>Sosyal medyadaki trollerden bahsetmiyorum. Bu ülkenin yetiştirdiği kamusal işler yapan insanlar bunlar.</p>
<p><strong>Bu kadar nefret dolu bir kalbin, sağlıklı bir zihinle yan yana olması mümkün değil.</strong> Nefret varsa akıl yoktur, nefret varsa zeka dumura uğrar, nefret varsa iyi niyet kaybolur, nefret kaplamışsa her yanınızı esirisiniz artık onun.</p>
<p><strong>Yüreğinde nefret olanların aklına uymamak en doğrusu. Bu ülke hepimizin. Atsak atılmaz, satsak satılmaz bu nefret yüklü hamallarla paylaşacağız ülkemizi. Allah ıslah etsin onları&#8230;</strong></p>
<p>Halime Kökçe/Star</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/darbecilerin-cumhuriyetci-diye-gecindigi-tuhaf-ulkem/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Atatürk, Cumhuriyet ve TEOG</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/ataturk-cumhuriyet-ve-teog/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/ataturk-cumhuriyet-ve-teog/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[İbrahim Hakan Karataş]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 01 Dec 2017 06:24:39 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[3. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Aralık 2017]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürk]]></category>
		<category><![CDATA[Cumhuriyet]]></category>
		<category><![CDATA[TEOG]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1326</guid>

					<description><![CDATA[Duyguları özetleyecek ifade “Bunca yıllık çaba ve birikimin sonucu bu mu olmalıydı?” biçiminde özetlenebilir. Sahi gerçekten eğitimimizin içinde bulunduğu durumu nasıl açıklayabiliriz? Zira “Açıklamak anlamaya bağlıdır.” der Hilmi Ziya ÜLKEN. Cumhuriyet, küllerinden yeniden doğan bir milletin ülküsü oldu. Atatürk, bu doğuşun önderliğini yaptı. Eğitim de bu ülkünün anlaşılması, benimsenmesi, yerleşmesi ve kalıcılığı için en önemli araçtı. 94. yılını kutladığımız bu büyük ülkünün ilk asrının sonlarına geliyoruz. Nerdeyse her cümlemizde Cumhuriyet’in 100. Yılı dile getiriliyor. Cumhuriyetin 100. Yılında ekonomi, Cumhuriyetin 100. Yılında kalkınma, Cumhuriyetin 100. Yılında ihracat, Cumhuriyetin 100. Yılında sinema, Cumhuriyetin 100. Yılında demokrasi, Cumhuriyetin 100. Yılında hukuk, Cumhuriyetin 100. Yılında gençlik, Cumhuriyetin 100. Yılında kentlerimiz… Ve elbette her bir önerme Cumhuriyetin 100. Yılında eğitime bağlanıyor. Yüz Yıl Kaç Asır Eder? Eğitim söz konusu olduğunda ise her birimizde, açıkça ya da gizliden gizliye bir yılgınlık, belirsizlik, umutsuzluk, çaresizlik, yorgunluk… Nefesi yetenler hala bir şeyler söylemeye çalışıyorsa da şuramızda bir düğüm olduğunda herkes hem fikir. Özellikle öğretmenlerimiz ve okul yöneticilerimiz artık sözün bittiği yerde olduklarını düşünüyorlar. Veliler, medya, politikacılar -belki de zorunlu olarak- bir şeyler söylemeye hevesli olmak bakımından biraz daha öne çıkıyorlar. Duyguları özetleyecek ifade “Bunca yıllık çaba ve birikimin sonucu bu mu olmalıydı?” biçiminde özetlenebilir. Sahi gerçekten eğitimimizin içinde &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Duyguları özetleyecek ifade “Bunca yıllık çaba ve birikimin sonucu bu mu olmalıydı?” biçiminde özetlenebilir. Sahi gerçekten eğitimimizin içinde bulunduğu durumu nasıl açıklayabiliriz? Zira “Açıklamak anlamaya bağlıdır.” der Hilmi Ziya ÜLKEN.</strong></p>
<p>Cumhuriyet, küllerinden yeniden doğan bir milletin ülküsü oldu. Atatürk, bu doğuşun önderliğini yaptı. Eğitim de bu ülkünün anlaşılması, benimsenmesi, yerleşmesi ve kalıcılığı için en önemli araçtı. </p>
<p>94. yılını kutladığımız bu büyük ülkünün ilk asrının sonlarına geliyoruz. Nerdeyse her cümlemizde Cumhuriyet’in 100. Yılı dile getiriliyor. Cumhuriyetin 100. Yılında ekonomi, Cumhuriyetin 100. Yılında kalkınma, Cumhuriyetin 100. Yılında ihracat, Cumhuriyetin 100. Yılında sinema, Cumhuriyetin 100. Yılında demokrasi, Cumhuriyetin 100. Yılında hukuk, Cumhuriyetin 100. Yılında gençlik, Cumhuriyetin 100. Yılında kentlerimiz… Ve elbette her bir önerme Cumhuriyetin 100. Yılında eğitime bağlanıyor. </p>
<p><strong>Yüz Yıl Kaç Asır Eder?</strong> </p>
<p>Eğitim söz konusu olduğunda ise her birimizde, açıkça ya da gizliden gizliye bir yılgınlık, belirsizlik, umutsuzluk, çaresizlik, yorgunluk… </p>
<p>Nefesi yetenler hala bir şeyler söylemeye çalışıyorsa da şuramızda bir düğüm olduğunda herkes hem fikir. Özellikle öğretmenlerimiz ve okul yöneticilerimiz artık sözün bittiği yerde olduklarını düşünüyorlar. Veliler, medya, politikacılar -belki de zorunlu olarak- bir şeyler söylemeye hevesli olmak bakımından biraz daha öne çıkıyorlar.</p>
<p>Duyguları özetleyecek ifade “Bunca yıllık çaba ve birikimin sonucu bu mu olmalıydı?” biçiminde özetlenebilir. Sahi gerçekten eğitimimizin içinde bulunduğu durumu nasıl açıklayabiliriz? Zira “Açıklamak anlamaya bağlıdır.” der Hilmi Ziya ÜLKEN. Neler olup bittiğini anlayıp anlamadığımdan emin olamadığım için şahsen ben de bir açıklama getirmeye cesaret edemiyorum. Ancak aklımda dönüp dolaşan bazı düşünceleri paylaşmak isterim. </p>
<p>Homo Saphiens’ın hikayesinin kaç bin yıl öncesine dayandığını antropologlar tartışadursun, Türk’ün tarih sahnesine çıkışının üzerinden en az 40 asır, Mete Han’dan bu yana 20 asır, Türklerin İslam’la tanışmasının üzerinden en az 10 asır, son büyük devletimizin kuruluşundan bu yana 7 asır geçti. Türkiye Cumhuriyeti ise henüz ilk asrını tamamlamak üzere. </p>
<p>Tarih, insanın yapıp etmelerini anlamaya, açıklamaya ve anlatmaya çalışan bir bilim dalı olarak bize yardımcı olabilirse de sosyoloji ve siyaset bilimi de bunca yıllık tecrübenin bugünkü yaşamımıza nasıl etkileri olduğu üzerinde kafa yorarlar. Yaygın olarak kabul edilen bir iddia var ki o da bir asır, milletlerin, kültürlerin ve devletlerin tarihinde oldukça kısa bir zaman dilimidir. Bu süreçte kazanılan tecrübeler de henüz tam olarak yerine oturmamış birtakım denemelerden ibarettir.</p>
<p><strong>Muasır Medeniyet Seviyesi</strong> </p>
<p>Başta Mustafa Kemal olmak üzere Cumhuriyeti kuranlar, bir toplumu dönüştürmeye, yeniden inşa etmeye niyet ettiler. Toplumu ve düzeni yeni bazı değerler üzerinden tanımlamak gerektiğini düşündüler. Bu değerlerin en kapsamlı ifadesi “muasır medeniyet”ti. Muasır medeniyet, zamanın ruhudur. İnsanoğlunun o güne kadar elde ettiği maddi ve manevi birikim ve tecrübenin tamamıdır. Bu birikim, kimin, hangi coğrafyanın ya da hangi ideolojinin ürünü olduğundan bağımsız olarak insan onurunu yüceltip yüceltmediği sonucundan hareketle değerlendirilebilecek oldukça geniş bir yelpazeyi kapsar. Siyasi sınırlar, dini inançlar veya diğer ayrımlar bu tecrübenin değerini azaltmaz. </p>
<p>Cumhuriyet, kurduğu okul ile işte böyle bir yeniden inşa teşebbüsüne girişti. Hiç şüphesiz bu inşa hareketi, hiçbir değer ve tecrübenin olmadığı bir ortamda gerçekleştirilmek istenseydi çok daha kolay olacaktı. Ancak binlerce yıllık birikimin yeniden yorumlanması ve dönüştürülmesi söz konusu olduğunda, bu hiç de kolay bir süreç değildi. Cumhuriyet değerleri, 94 yılın sonunda, acı tatlı, hatta çoğu zaman kahredici anılar ardından bugünkü konumuna geldi. </p>
<p>Cumhuriyet tarihi boyunca, bütün yöneticilerimizin, toplumu muasır medeniyet seviyesi üstüne çıkarma hedefini paylaşıyor olması da elbette büyük bir şanstı. Mustafa Kemal, İsmet İnönü, Adnan Menderes, Süleyman Demirel, Bülent Ecevit, Kenan Evren, Turgut Özal, Erdal İnönü, hatta Necmettin Erbakan bile aynı hedef için uğraştı. Aralarında büyük bir mücadele varmış gibi görünse de hiçbiri cumhuriyetin öngördüğü değerleri özü itibariyle tartışmadı. Tartışmanın özünde, Cumhuriyet’in değerlerinin hangi yöntemle daha hızlı ve ekonomik olarak yaygınlaştırılabileceğiyle ilgiliydi. </p>
<p>Ancak korkularımız bazen bizi öyle esir aldı ki darbelere kadar giden müdahalelerle süreci hızlandıracağımız yanılgısına düştük. Maalesef hızlanmadı. Bilakis yavaşladı, geriledi, duraksadı. Her seferinde yeniden başladık.</p>
<p>AK Parti iktidarı, Cumhuriyet değerleri ile geniş toplum kesimlerinin buluşması bakımından en etkili dönem oldu. Çeperde kalan kitlelerin kamusal hayatın merkezine girmesi, sanatta, ticarette, üretimde kendine yer bulması; siyasette temsil gücünü artırması ve nihayet devlet bürokrasisine yerleşmesi ve bunun sembolik ifadesi olan Atatürk ile barışma süreci, son 35 yılın, ağırlıklı olarak da son 15 yılın hikâyesidir. </p>
<p><strong>100 Yıla Ramak Kala&#8230;</strong></p>
<p>Toplumsal dönüşümün, gecikmeli de olsa kendini açıkça hissettirmeye başladığı bu dönemde eğitimin müfredat, ulusal sınavlar vb. bazı maddi konular üzerinden bu denli derinden tartışılması tesadüf değildir. </p>
<p>Toplumun kabuk değiştirdiği yüz yıllık serüvenin sonlarına doğru, Türk Eğitim Sistemi’nin, Cumhuriyet’i kuran iradenin yüklediği misyon ile yoluna devam etmesi artık mümkün olmadığı için bu tartışmalara şahit oluyoruz. Eğitim tartışması, toplumda var olduğu iddia edilen kutuplaşmaya atıf yaparak söylemek gerekirse, tek taraflı bir tartışma değildir. Neredeyse bütün kesimlerin, eğitimden beklentileri biçim değiştirmiştir. </p>
<p>Okuldan, öğretmenden, okul yönetiminden, müfredattan ve daha birçok detaydan neredeyse her kesimin açık memnuniyetsizlikleri vardır. Bu memnuniyetsizlikler, Atatürk ve Cumhuriyet değerleri ile ilgili de değildir. </p>
<p>Atatürk ve Cumhuriyet’in artık tartışılmasının gereksiz olduğu, bir gömlek üste çıkan bir toplumsal talebin karşılanması ile ilgilidir. Asıl mesele küreselleşmenin, bilgi toplumunun, çevre sorunlarının, kentleşmenin, insan haklarının, küresel ve bölgesel krizlerin zihinleri meşgul ettiği yeni bir dönemde, kendine özgü yeni sorunlara çözüm arayışlarının eğitim kurumundan beklentilerine yansımasıdır. </p>
<p>O ya da bu çevreden neredeyse bütün öğretmen, yönetici, veli ve öğrencilerin tamamının bir eğitim sisteminden şikâyetçi olması tesadüf müdür? Toplum topyekün izanını kaybetmiş olabilir mi? Ne var ki kurumlar ve yasalar yeni beklentilere uygun değildir. Okul, öğretmen, okul yönetimi, ders içerikleri vb. bilumum eğitim sistemine ilişkin kavramlara dair tanımlarımız eskimiştir. </p>
<p>Ya da daha doğru ifade etmek gerekirse Cumhuriyet’in kurulduğu günlerin ihtiyaçlarına göre şekillendiğinden bugünün ihtiyaçlarına cevap vermemektedir. Daha kötüsü, devleti de bu kurum ve yasalardan ibaret sanan bürokrasinin tutucu, yeni tehditlerle mücadeleden korkan tavırları, eğitim sistemini, toplumdaki dönüşüme ayak uydurmaktan uzaklaştırmaktadır.  </p>
<p>Bugün eğitim konusunda serinkanlı bir değerlendirmeye ihtiyacımız var. Buna toplumun liderleri olan siyasetçilerin ön ayak olması doğal olanıdır. Ancak yine siyasi gerekçelerle bundan içtinap ettiğimiz sürece, Cumhuriyet’in değerlerini bir daha tartışmaya açmaya asla izin vermeyecek olan toplum, kendini dönüştürdüğü gibi eğitim sistemini de dönüştürmeyi başaracaktır. </p>
<p>Umulur ki siyasetçiler, basiretli davranırlar ve bu ülkeye ve millete sorumluluklarının bir gereği olarak bu değişime ön ayak olup hızlandırırlar. </p>
<p>Aksi takdirde, TEOG, YGS, LYS, müfredat gibi yüzeysel konular üzerinden tartışarak ne eğitim sistemini yeni ihtiyaçlara uyarlayabiliriz ne de geniş kitleleri, elverişli politikalar ürettiğimize ikna edebiliriz. </p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/ataturk-cumhuriyet-ve-teog/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
