<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Çocuk &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/cocuk/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Wed, 06 Sep 2023 11:07:45 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.9</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>Çocuk &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Ezik</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/ezik/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/ezik/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cağfer Karadaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 06 Sep 2023 11:07:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Çocuk]]></category>
		<category><![CDATA[şiddet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18865</guid>

					<description><![CDATA[Gözlerini henüz açmıştı ki, içerden gelen bir çığlıkla yerinden sıçradı. Koştu mutfağa, annesi ağlıyordu. Ne olduğunu sormak istedi, annesinin terslemesiyle karşılaştı. Sessizce dışarı çıktı. Hava çok güzeldi. Güneş açmış, her tarafı yeşilin bütün tonları kaplamıştı. Bahardı, çiçeklerin coştuğu bir mevsimdi. Ama kendi içinde o coşkuyu hissedemiyordu. Eve girmek istiyor, giremiyordu. Ayakları adeta direniyordu. İçeri girdiğinde ne olacağını, nasıl tersleneceğini çok iyi biliyordu. Karnı açtı ama yemek isteyecek gücü yoktu. Mecburen bekleyecekti, annesinin sakinleşmesini ve mutfaktan çıkmasını. Bir fırsatını bulur, mutfağa girer ve bir şeyler atıştırırdı. Bazen bir şey de bulamıyor, kuru yiyecekleri kemirmek zorunda kalıyordu. Gene de girmeliydi evin içine, çünkü üşümeye başlamıştı sabahın ayazında. İçeri girdiğinde annesinin yüksek sesle söylendiğini duydu. Kendisinin orada olduğundan haberi yoktu. Bir müddet söylenmesinin bitmesini bekledi ama bitecek gibi değildi. Mecburen dinlemeye başladı. “Yetti lan artık çektiklerim! Onun da çocuğunun da Allah belasını versin. Ben belamı bunlarla bulmuşum. Diyorum ki, asayım kendimi, hem bunlardan hem de dünyadan kurtulmuş olurum. Böylece onlara vicdan azabı yaşatırım, intikamımı alırım. Ama yok. Niye ben kendime zarar vereyim? Onlardan intikam almanın başka bir yolunu bulmalıyım. En iyisi bunları yüzüstü bırakıp gideyim. Dünyanın kaç bucak olduğunu bir görsünler. Baba ve oğul rezil olsunlar. Yana döne beni arasınlar. Nah gelirim! Uzaktan &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Gözlerini henüz açmıştı ki, içerden gelen bir çığlıkla yerinden sıçradı. Koştu mutfağa, annesi ağlıyordu. Ne olduğunu sormak istedi, annesinin terslemesiyle karşılaştı. Sessizce dışarı çıktı. Hava çok güzeldi. Güneş açmış, her tarafı yeşilin bütün tonları kaplamıştı. Bahardı, çiçeklerin coştuğu bir mevsimdi. Ama kendi içinde o coşkuyu hissedemiyordu. Eve girmek istiyor, giremiyordu. Ayakları adeta direniyordu. İçeri girdiğinde ne olacağını, nasıl tersleneceğini çok iyi biliyordu. Karnı açtı ama yemek isteyecek gücü yoktu. Mecburen bekleyecekti, annesinin sakinleşmesini ve mutfaktan çıkmasını. Bir fırsatını bulur, mutfağa girer ve bir şeyler atıştırırdı. Bazen bir şey de bulamıyor, kuru yiyecekleri kemirmek zorunda kalıyordu.</p>



<p>Gene de girmeliydi evin içine, çünkü üşümeye başlamıştı sabahın ayazında. İçeri girdiğinde annesinin yüksek sesle söylendiğini duydu. Kendisinin orada olduğundan haberi yoktu. Bir müddet söylenmesinin bitmesini bekledi ama bitecek gibi değildi. Mecburen dinlemeye başladı.</p>



<p>“Yetti lan artık çektiklerim! Onun da çocuğunun da Allah belasını versin. Ben belamı bunlarla bulmuşum. Diyorum ki, asayım kendimi, hem bunlardan hem de dünyadan kurtulmuş olurum. Böylece onlara vicdan azabı yaşatırım, intikamımı alırım. Ama yok. Niye ben kendime zarar vereyim? Onlardan intikam almanın başka bir yolunu bulmalıyım. En iyisi bunları yüzüstü bırakıp gideyim. Dünyanın kaç bucak olduğunu bir görsünler. Baba ve oğul rezil olsunlar. Yana döne beni arasınlar. Nah gelirim! Uzaktan haberlerini alırım. İçin için sevinirim, hatta elime kına bile yakarım.”</p>



<p>Bu sözleri duyunca irkildi, ama yapacak hiçbir şeyi yoktu. Bu küçücük haliyle elinden ne gelebilirdi. Mecburen bekleyecek, gelişmeleri izleyecekti. Bütün bu olanları babasına da söyleyemezdi. Hem inanmaz hem de bir güzel azarlardı. Sadece azarlasa iyiydi, dayak yemesi de büyük ihtimaldi. Sırtından sopa eksik olmamıştı zaten. Bir gün arkadaşı sınıfta “Yüzüme vurma öğretmenim, annem kızarıklığı görüyor, bana kızıyor” demişti de, çok şaşırmıştı. “Okuldan döndüğünde annesi yüzüne bakıyor, onunla ilgileniyor demek ki” diye içinden geçirmişti. Evde yediği dayak okulda gördüklerine kıyas bile edilemezdi. “Keşke” dedi içinden, “benim annem de bana sadece kızsa”.</p>



<p>Bir gün uyandığında evde büyük bir sessizlik hissetti. Alışmadığı bir uyanma haliydi. Çünkü ya annesinin çığlığıyla, ya bağırmasıyla ya da yüksek sesle söylenmesiyle uyanmaya alışmıştı. Bu sessizlik hiç iyiye alamet değildi. Sessizce odadan çıktı; mutfağı, anne babasının yatak odasını, bahçeyi dinledi kimse yoktu. Ardından tek tek her yere baktı. Bulamadı annesini. Mutfağa girdi, hazırda hiçbir şey yoktu. Buzdolabına baktı biraz peynir, birkaç zeytin kalmıştı. Bir dilim kuru ekmek parçası buldu. Suyla ıslatarak peynir ve zeytinle yedi. Eşyalarını giyindi okula gitti. Defterini çıkardı, uzun süre cebinde kalemini aradı, neyse ki buldu. Küçücük kalmıştı. O da arkadaşındandı. Arkadaşı küçülen kalemlerini ona veriyor, o da bunlarla idare ediyordu.</p>



<p>Öğretmen de ona yüz vermiyordu. Yokluk çektiği her halinden belliydi ama asla ilgilenmiyordu. Hiçbir öğrenciyle ilgilenmiyordu. Dersini anlatıyor, sonra çıkıp gidiyordu. Bütün bunlara rağmen dersi en iyi dinleyen öğrenci oydu. Bütün sınavlardan en yüksek notu o alıyordu. Arkadaşlarıyla da arası çok iyiydi. Onlara teneffüslerde hikâyeler anlatıyordu. Hikâyeler de büyüklerin anlattığı türdendi. Bazen eve babasının arkadaşları gelir o da onları dinlerdi. Her anlattıklarına kulak verir, hepsini de zihnine yerleştirirdi. Evde kimse onunla konuşmadığı için o da arkadaşlarına açılır, bildiği ve duyduğu ne varsa onlara anlatırdı.</p>



<p>Eve döndüğünde annesini yine bulamadı. Bulamaması iyi miydi, kötü müydü bilemedi. Önce sevindi, en azından azar işitmeyecek, kötü bir muameleyle karşılaşmayacaktı. Ama sonra düşündü, tek başına ne yapacaktı. Sonra annesinin bakkala borç yazdırdığı aklına geldi. Gitti, bakkaldan bir şeyler istedi. Bakkal hiç alışık değildi. “Annen yok mu?” dedi. “Yok” diyebildi kısık bir sesle. Bakkal bir şeyler verdi, deftere yazdı. Yazarken de şaşkınlığını belirten şeyler söylendi. Buna aldırmadı. Bu tür söylentilerin daha fazlasına annesinden ve babasından alışmıştı.</p>



<p>Babayla yalnız kalmışlardı. Kalmışlardı ama suçlu yine kendisi olmuştu. İki de bir babası “Bilmem nenin çocuğu! O anan olacak kadın gitti, seni de benim başıma bıraktı. Senin de ondan farkın yok. Belki de senin yüzünden gitti. Sen doğduğundan beri bir huzur bulamadık. Gerçi bu kadının karı olmayacağı ilk günden belliydi. Defolup gitti. Ama bir elime geçirirsem, geçmiş günlerini aratırım ona. Yıkıl lan karşımdan anası yapılı. Gözüm görmesin seni. Bütün hıncımı senden çıkartırım şimdi.”</p>



<p>Ne yapacağını şaşırmıştı. Bütün günlerini bir odada yalnız geçirmeye başlamıştı. Okuldan gelirken arada bir komşu teyzeler eline bir şeyler tutuşturuyor, onlarla idare ediyordu. Babasının arkadaşları daha sık gelmeye başlamışlardı. Yiyorlar içiyorlar her şeyi ortaya bırakıp gidiyorlardı. Ortalığı toplamak ve temizlemek ona kalıyordu. Bunları yapmak zor gelmiyor, zoruna gitmiyordu, fakat yediği azarlar, hatta tokatlar canından bezdirmişti. Buralardan ve bu hayattan bir şekilde kurtulmalıydı ama nasıl olacaktı? Yatıp kalkıp bunu düşünüyordu.</p>



<p>Sonunda ilkokul bitti. Yatılı okula gitmeye karar verdi. Babasına söyledi. Söylediğine söyleyeceğine pişman oldu. “Defol git lan, nereye gidersen git. Hatta anan gibi de gidebilirdin. Haber vermeden kaçarak. Ne halin varsa gör. Benden bir şey isteme, zırnık çıkmaz.” Bu azarları yiyeceğini bekliyordu. Umursamadı. Yatılı yurt sınavlarına girdi, hem de yüksek bir puanla kazandı. Fakat yatılı yurdun bulunduğu şehre nasıl gidecekti. Bunu babasına söyleyemezdi. Sonucu belliydi. Yakın diyebileceği akrabaları da yoktu. Bir uzak akrabasını gözüne kestirdi. Ara sıra yardımını görmüştü. Utana sıkıla yanına gitti, durumu anlattı. Neyse ki adam haline acıdı, ona bir yol parası tedarik etti.</p>



<p>Yurda yerleşti, hemen de alıştı. Zaten hiçbir beklentisi yoktu. Evinden daha rahat bir ortama kavuşmuştu. Harıl harıl derslerine çalışıyordu. Elinden tutacak kimsesinin olmadığını biliyordu. Öyleyse yolunu kendisi çizmeli ve hayatını bir şekilde kazanmalıydı. Onun için tek çıkar yol, okumaktı. Arkadaşlarının yurt imkânlarının kısıtlı olmasından, yemeklerden, yataklardan yakınmalarına şaşırıyordu.</p>



<p>Geçmişinden kimseye bahsetmedi. Hep gizledi. Sorulduğunda geçiştirdi. Arkadaşlarıyla bir araya geldiğinde babasının arkadaşlarına anlattığı hikâyeleri biraz da kendisi ekleyerek-süsleyerek anlatıyor, hoş bir ortamın oluşmasını sağlıyordu. Bu yüzden sohbet zamanlarında arkadaşları hep onu arar olmuşlardı. Dersleri de çok iyiydi. Herkes onun bilgisinden yararlanmak istiyor, hatta sınıfta birlikte oturmaya çalışıyorlardı. Zaman zaman rüşvet kabilinden bir şeyler ısmarladıkları da oluyordu. Bazen can sıkıcı şeyler de olmuyor değildi. İmtihan sırasında bir arkadaşı önündeki sınav kâğıdını almış ve oradan yazmaya başlamıştı. Öğretmen fark etmiş, çok fena kızmıştı. Derdini zor anlatmış, kopya çektirme muamelesi görmekten kıl payı kurtulmuştu. Bir daha o arkadaşını yanına yaklaştırmamıştı.</p>



<p>&nbsp;&nbsp;Yaz tatillerinde memlekete gitmemeye karar verdi. Zor da olsa çalışacak bir iş buldu. Aldığı ücrete az çok demediği için iş sahipleri de ona iş veriyorlardı. Onun çaresiz kanaatkârlığı bir kısmının işine geliyordu. Bazen iyi ücret verenler de oluyordu. Böyle iyi ücret veren kişilerin işinde daha hırslı çalışıyordu. Bu şekilde bir çevre edinmiş, şehirde tutunmayı başarmıştı. Yurt yönetimi de onun yazları kalmasına göz yummuştu. Arada bir bekçiden azar işittiği oluyordu. Zaten azarlara karşı bağışıklık kazanmıştı. Biraz üzülüyor, sonra boş veriyordu. Ama farkında olmadan içinde bir kin ve nefretin büyüdüğünü hissediyordu. Annesinin intikam yeminleri aklına geliyor, zihninden silmek istiyor fakat silemiyordu. Zamanla o da bu yeminleri benimseye başlamıştı.</p>



<p>Zaman çabuk geçti. Aslında hiç de çabuk geçmemişti. Çektiklerini düşündü. Ne zorlu yıllar geçirmişti. Yatılı yurt onun için kurtuluş mekânı olmuştu. Deli gibi çalışmış, iyi bir bölüm kazanmıştı. Artık üniversiteliydi. Orada da deli gibi çalışıyordu. Eline imkânlar da geçmişti. Projelerde yer almış, başarısını kanıtlamıştı. Böylece bölümün hocalarının gözüne girmişti. Üniversite bittiğinde işi de hazırdı. Ama yine işler ters gitti, onun yerine başka birini asistanlığa aldılar. Ne olduğunu, nasıl olduğunu anlayamadı. Gidip sormadı da. Hayat zorluydu. Mecburen öğretmenliğe gitti. Ama üniversite hayalinden hiç vaz geçmedi, hatta daha bir güçlendi. Yüksek lisansını yaptı, doktorasını bitirdi ve sonunda beklediği bir fakültede kadroya atandı.</p>



<p>Babası onun bu başarısını duymuş, irtibata geçmişti. Babasına karşı içinde öfke çoktu ama yanında olduğunda bir türlü eziklikten kurtulamıyordu. Yıllardır babasından bahsetmezken birden onun hikâyelerinden ve bilge kişiliğinden bahsetmeye başlamıştı. Babasını her yaz tatilinde ziyaret eder olmuştu. Artık babası onu el üstünde tutuyordu. Ne de olsa oğlu büyük adam olmuştu. O da babasının bu muamelesinden memnundu. Küçük bir çocuk gibi yanına sokulmak, kucağına oturmak, yanağından okşatmak geçiyordu içinden. Arada bir kendini sorguluyor, yaşayamadığı çocukluğu kırk yaşından sonra yaşama hayallerinin boş olduğunu anlıyordu ama kendini bir türlü frenleyemiyordu. Babasına yakın olmak, çocukluğunu telafi etmek gibi geliyordu ona. Ancak onun yanında niye hâlâ süklüm püklüm durduğunu anlayamıyordu, bir türlü bu halini üzerinden atamıyordu.</p>



<p>&nbsp;Fakültede durumu ve konumu gayet iyiydi. Hatta idarecilik görevi bile verilmişti kendisine. İdarecilik onda büyük bir dönüşüm gerçekleştirdi. Belki de içinde olan gerçek kişiliği dışarı çıkarttı. Birden havalara girdi. Emrindeki insanlara tıpkı babasının kendisine davrandığı gibi davranmaya başladı. Odasına gelenleri ayakta tutuyor, bekletiyor, zaman zaman azarlıyordu. Daha da ileri gitti anabilim dalındaki meslektaşları hakkında görevlerini yapmıyorlar diye şikâyet yazıları yazdı. İnsanlar onunla görüşmekten ve konuşmaktan korkar hale gelmişlerdi.</p>



<p>Bir toplantı sırasında kadro isteğini dile getiren bir arkadaşını fena halde azarladı. Kendisinin sekiz-on yıl kadro beklediğinden başladı ve herkesin her yere istediği zamanda gelemeyeceğine dair nutuklar çekti. Hızını alamadı odasına çağırdı, bir de orada azarladı ve ardından sert bir şekilde odayı terk etmesini söyledi.</p>



<p>Arkadaşı bunun geçmişini biliyordu, kendisini anlayacağını düşünmüş, samimi bir şekilde derdini açmıştı. Fakat ondan tam tersi bir muameleyle karşılaşmıştı. Üzgün, kırgın ve şaşkın bir şekilde dışarı çıktı. Düşünüyor fakat bir türlü davranışına anlam veremiyordu. O kadar içlenmişti ki, durumu arkadaşlarıyla paylaşma ihtiyacı hissetti. Herkes çok şaşkındı, zaten her biri benzer muameleye uğramıştı. Fakülteye ilk başladığı günleri düşündüler, ne kadar nazik ve sevecendi; şimdiki haline baktılar, tam zıt durumda ve davranışta. Uzun uzun konuştular, müzakere ettiler, ama bir sonuca ulaşamadılar, ne diyeceklerini bilemediler.</p>



<p>İçlerinden hiç konuşmayan birisi söze girdi. “Galiba bunun mantıklı bir açıklaması var. Kanaatimce bu zat, herkesten intikam alıyor, ezikliğinin intikamını. Bizi özel olarak seçmiş değil, öyle denk geldi. Korkarım ki, bu böyle devam edecek, belki ölene kadar. Gene de dua edelim, Allah’tan umut kesilmez. Bir zamanlar güngörmüş bir hocam benzer bir olayı nakletmiş ve şöyle demişti: Ezik bir şahsiyetin idareciliği genellikle böyle olur. Önce en yakınındakileri ezer. İçinde biriktirdiği öfkeyi çevresine kusar, kinini her tarafa yansıtır ve diş geçirebildiği herkesten intikam almak ister. Bazen bunu ele geçirdiği güçle, bazen bilgisiyle, bazen de söz gücüyle gerçekleştirir. Bu tiplerin zeki ve çalışkan olanları üstünlüklerini başkalarının aleyhine kullanmaktan kaçınmazlar. Ama ilginçtir, diş geçiremeyeceklerine çok iyi kuyruk sallarlar. O konuda da oldukça mahirdirler. Bunları yaparken asla suçluluk duymazlar, ikiyüzlülük yaptıklarını düşünmezler, en küçük pişmanlık belirtisi göstermezler. Yaptıklarının herkesçe yanlış bulunması bile kendilerini sorgulamaya götürmez. Güç yetiremeyeceklerini anlarlarsa susarlar veya ortamı terk ederler. Çünkü bunların iç dünyalarında her yaptıklarını meşrulaştıran ve doğrulayan bir mantık oluşmuştur. Hayat boyu ezildikleri için hep kendilerini düşünmüşler, kollamışlar ve her başarıyı kendi bireysel çabalarıyla gerçekleştirmişlerdir. Bu da onları muazzam bir bencillik sarmalının içine sokmuştur. Siz buna saplantı veya takıntı diyebilirsiniz. “Eden bulur” derler ya onların bu hale gelmesi sadece anne-babanın değil, biraz da o anne-babayı içinden çıkaran toplumun suçudur ve o suçun bedelini hepimiz ödüyoruz.”</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/ezik/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ne Gelenek Ne Modernite: Küçüklerle Evlilik Meselesi</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/ne-gelenek-ne-modernite-kucuklerle-evlilik-meselesi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/ne-gelenek-ne-modernite-kucuklerle-evlilik-meselesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yavuz KÖKTAŞ]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 09 Jan 2023 09:03:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Çocuk]]></category>
		<category><![CDATA[Evlilik]]></category>
		<category><![CDATA[istismar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18629</guid>

					<description><![CDATA[Güncel tartışmalar bir yana bu meseleyi çok düşündüm.  Zihnimde oturtamadığım noktalar vardı. Geleneği ile modern durumuyla herkes bir şeyler söylüyordu. Ben bunları kendimce tasnif ettim ve zihnimde bir yere oturtmaya çalıştım. Böylece ne gelenekteki anlayışla ne de modern bakışla uyuşan bir sonuca vardım. Şimdi bunu arz etmeye çalışacağım. Bu sonucun tartışmaya açık olduğunu belirtmeme gerek yok sanırım. Önce bu meselede iki temel hakikati dile getirmem gerekir: 1. Konu ile ilgili hükümler baştan söyleyelim ki örfe mebnidir. Dinimizin sünnet, vacip veya farz kıldığı bir hüküm değildir. Olsa olsa caiz ve mübah kategorisine girer. 2. Konunun hükmü dini açıdan caiz veya mübah olunca her dönemde bunu değiştirmek mümkün demektir. Evlilikte yaş sınırı olmadığına göre bunu çıkartmak da indirmek de mümkündür. Devlet başkanının bu alanda yetkisi vardır. Bu konuyu ele almadan önce yine konunun iki boyutu olduğunu söyleyerek başlayalım: 1. Buluğa varmış ama yaşı küçük olanlarla evlilik. Örneğin 9-10 yaşlarındadır ama buluğa ermiştir. Bence bu tartışma dışıdır. Özellikle tarihte bu evlilikler örf halini almış ve uygulanmıştır. Sadece doğuda değil, batıda da böyledir, hatta sanayi devrimine kadar bu uygulanmıştır. Evlilik yaşını büyütmenin tarihi 150 yılı geçmez. 2. Buluğa varmamış küçük yaştakilerle evlilik. Asıl üzerinde durulması gereken budur. Önce bu konuda varılan görüşleri özetleyelim: 1. &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Güncel tartışmalar bir yana bu meseleyi çok düşündüm.  Zihnimde oturtamadığım noktalar vardı. Geleneği ile modern durumuyla herkes bir şeyler söylüyordu. Ben bunları kendimce tasnif ettim ve zihnimde bir yere oturtmaya çalıştım. Böylece ne gelenekteki anlayışla ne de modern bakışla uyuşan bir sonuca vardım. Şimdi bunu arz etmeye çalışacağım. Bu sonucun tartışmaya açık olduğunu belirtmeme gerek yok sanırım.</p>



<p>Önce bu meselede iki temel hakikati dile getirmem gerekir:</p>



<p>1. Konu ile ilgili hükümler baştan söyleyelim ki örfe mebnidir. Dinimizin sünnet, vacip veya farz kıldığı bir hüküm değildir. Olsa olsa caiz ve mübah kategorisine girer.</p>



<p>2. Konunun hükmü dini açıdan caiz veya mübah olunca her dönemde bunu değiştirmek mümkün demektir. Evlilikte yaş sınırı olmadığına göre bunu çıkartmak da indirmek de mümkündür. Devlet başkanının bu alanda yetkisi vardır.</p>



<p>Bu konuyu ele almadan önce yine konunun iki boyutu olduğunu söyleyerek başlayalım:</p>



<p>1. Buluğa varmış ama yaşı küçük olanlarla evlilik. Örneğin 9-10 yaşlarındadır ama buluğa ermiştir. Bence bu tartışma dışıdır. Özellikle tarihte bu evlilikler örf halini almış ve uygulanmıştır. Sadece doğuda değil, batıda da böyledir, hatta sanayi devrimine kadar bu uygulanmıştır. Evlilik yaşını büyütmenin tarihi 150 yılı geçmez.</p>



<p>2. Buluğa varmamış küçük yaştakilerle evlilik. Asıl üzerinde durulması gereken budur.</p>



<p>Önce bu konuda varılan görüşleri özetleyelim:</p>



<p>1. Gelenekte iki görüş vardır.</p>



<p>a. Kahir ekseriyetin görüşü: Küçük kızlarla evlilik fiziksel olarak zifafa güç yetirmesi halinde caizdir. Bunların en önemli delili sahabe icmaı ve Talak suresi 4. ayettir. Bu ayette geçen ifade &#8220;henüz adet görmemiş kadınlar&#8221; şeklinde anlaşılmıştır. Çoğunluğun başka delilleri de vardır.</p>



<p>b. Azınlıkta kalan alimlerin görüşü: Bu alimlerin Talak 4. ayet hakkında ne düşündüğü bilinmiyor. Bunların esas delili Nisa suresi 6. ayettir. Bu ayette yetimlerin imtihan edileceği zaman &#8220;nikaha ulaşmaları&#8221; şeklinde bir ifade kullanılmıştır. Nikah kelimesinin ilk anlamı cinsel ilişki; diğer anlamı da akit yani evlenme sözleşmesidir. Kelamda asıl olan hakikat anlamıdır; zorunlu olmadıkça mecaza gidilmez. Dolayısıyla ayette hakikat anlamı gereğince evlenilecek yetimlerin, ilişki kurulabilecek bir olgunluğa erişmiş olmasından bahsedilmektedir. Yani bu azınlık görüşüne göre buluğdan önce evlilik caiz değildir. Ancak bu görüşten anladığımız kadarıyla ilişki kurulabilecek olgunluğa erişme yaşının ne olduğu konusu kapalıdır. Ergenlik yaşı mıdır, yoksa rüşd diyebileceğimiz daha ileri bir yaş mıdır, belli değildir.</p>



<p>2. Modern görüş: Modern görüş hiçbir şekilde küçüklerle evliliği caiz görmez. Evlilik için yaşın 17-18 olması gerekir. Onun içindir ki Hz. Peygamber&#8217;in Hz. Aişe ile evliliğini de 17-18 yaş olarak kabul ederler. Talak 4. ayetini de şöyle anlarlar: Ayetteki &#8220;lem&#8221; edatı &#8220;henüz adet görmemiş olan&#8221; anlamında cehd-i müstağrak değil, &#8220;artık bu iş olmuş bitmiş ve adet görme ihtimali kalmamış&#8221; anlamında cehd-i mutlaktır. Dolayısıyla küçüklük sebebiyle adet görmemeyi değil, menopoz veya başka sebeplerle adet olamamayı göstermektedir.</p>



<p>Görüldüğü gibi çoğunluk zifaf dahil küçüklerle evliliğin caiz olduğunu söylerken, azınlık caiz olmadığını söylemiştir. Biraz zorlanacağımın farkında olsam da ben bir başka görüşün dile getirilebileceği kanaatindeyim.</p>



<p>O da şudur: Küçüklerle evlilik buluğdan önce olacaksa himaye maksatlı olarak caiz; cinsel maksatlı olarak caiz değildir.</p>



<p>Bunun izahı olarak şunları söyleyebilirim:</p>



<p>Evet, buluğa ermiş küçüklerle evliliğin örf olduğu söylenebilir, bunu kabul ederim. Ancak buluğa ermemiş küçüklerle cinsel ilişki anlamında bir evliliği de aynı şekilde örf dairesine sokup caiz kabul etmem söz konusu değildir. Çünkü bu, vicdana uygun olmadığı gibi evliliğin maksatlarıyla da telifi kabil değildir. Bu noktada evlilik yani nikah lafzının ikinci anlamının dikkate alınması gerektiğini düşünüyorum. Bu da cinsel ilişki değil, akid/sözleşmedir. Normalde ilk anlam esas alınır. Ancak bana göre ikinci anlamı almaya zorlayan sebepler vardır. O da az önce söylediğim gibi vicdan ve evlilik maksatlarıdır.</p>



<p>Peki çoğunluğun getirdiği delillere ne demeli? Bu delillerde, evet, küçük çocuklarla evlilik söz konusudur. Ancak bu evliliklerde zifafın olacağı konusunda hiçbir sarahat yoktur. Sahabe evliliklerinin de buluğdan önce ve zifafın dahil olduğu bir evlilik olduğuna dair hiçbir açıklık yoktur. Şayet böyle ise bunları zifafın dahil olduğu bir evlilik şeklinde anlamak zorunlu değildir. Küçüklerle evlilik olmuştur, ancak buna zifaf dahil değildir.</p>



<p>Talak 4. ayet nasıl anlaşılmalıdır? Yukarıda iki anlama şeklini verdik. Çoğunluğun görüşüne uyarak bu ayetten yola çıkmak suretiyle küçüklerle evliliğin caiz olduğunu söylesek bile bunun cinsel ilişki anlamında bir evlilik olacağını söylemek zorunda değiliz. Evet, örfe dayalı böyle evlilikler olabilir, ancak bu evlilikler himaye maksatlı küçükleri ve mallarını korumaya matuftur.</p>



<p>Ayette özellikle boşanma durumunda bu kadınların iddet beklemeleri öngörülmektedir. İddet beklenileceğine göre burada zifaf söz konusudur diye düşünenler olabilir. Oysa böyle olmak zorunda değildir. Çünkü hayız görmeyen kadınlardan bahsedilmektedir. Hayız görmeyen kadınların hamile olması söz konusu değildir veya milyarda bir ihtimaldir. O zaman bu ayette iddet beklemekten maksat salt hamileliği anlamak değil evlilik/aile kurumuna saygıdır.</p>



<p>Sonuç olarak denilebilir ki, buluğa ermiş ama küçük olan çocuklarla evlilik örfen caizdir, örf değiştiğinde bunu yasaklamak da mümkündür. Fakat buluğa ermemiş küçük çocuklarla evlilik caiz değildir. Bunu örf diyerek meşru görmek de isabetli olmaz.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/ne-gelenek-ne-modernite-kucuklerle-evlilik-meselesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İnsanca Yaşamanın Ön Koşulu, Nesil Emniyetidir</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/insanca-yasamanin-on-kosulu-nesil-emniyetidir/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/insanca-yasamanin-on-kosulu-nesil-emniyetidir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Beşir İSLAMOĞLU]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 22 Jun 2021 11:28:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[aile]]></category>
		<category><![CDATA[Çocuk]]></category>
		<category><![CDATA[genç]]></category>
		<category><![CDATA[Nesil]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=17427</guid>

					<description><![CDATA[İnsanların, şeref ve haysiyetleriyle yaşayabilmeleri için yaratılıştan kendilerine verilen haklarına sahip çıkmaları gerekir. Bu haklar özetle can (sağlıklı yaşama), mal (kazanç, iş), din (inanç, ibadet), akıl (sağlıklı düşünme) ve nesil (insanca kalma) özgürlüğü ve emniyetidir. Allah, bu temel hakların korunmasını insanlara tevdi etmiştir. Başta devlet olmak üzere toplum, aile ve her birey bu haklara sahip çıkmalıdır. Bilindiği gibi Allah, insan haklarına büyük önem vermektedir. İnsanlar, “insanca” yaşasınlar diye Kur’an indirmiş, elçiler göndermiş ve evreni hizmetlerine vermiştir. Ardından, insanlara taşıyabileceği yükümlülükler verilmiştir. Toplum bu yükümlülüklerini yerine getirdiği takdirde barış, güven ve huzur içinde yaşayacaktır.Bu makalemizde insanın temel haklarından biri olan “nesil emniyeti” üzerinde durmaya çalışacağız. Nesil; döl, soy, nesep, zürriyet, sülale, kuşak ve insan demektir.Nesil; çocuk, birey, aile, toplum, ümmet ve millet demektir. Nesil emniyeti de bütün bunların yani “insanın” izzet ve şerefinin, namus ve haysiyetinin korunması, yaratılışına uygun yaşamlarının sağlanmasıdır. Nesil; aynı zamanda fıtrat/yaratılış amacına ve düzene uymak demektir. Yani, yaratılış kanunlarına uygun bir şekilde doğmak, yaşamak ve kıyamete kadar insan yaşamının kutsiyetini korumaktır.Fıtrat/hilkat bozulursa nesil bozulmuş olur; nesil bozulursa fıtrat/hilkat bozulmuş olur; zira bunlar, Allah tarafından iç içe konulmuş hayati esaslardır. M. Akif, nesillerin bekasının önemini şu beytinde ne kadar güzel ifade eder!“Hilkat ne kar arar, ne zarar; bekayı &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>İnsanların, şeref ve haysiyetleriyle yaşayabilmeleri için yaratılıştan kendilerine verilen haklarına sahip çıkmaları gerekir. Bu haklar özetle can (sağlıklı yaşama), mal (kazanç, iş), din (inanç, ibadet), akıl (sağlıklı düşünme) ve nesil (insanca kalma) özgürlüğü ve emniyetidir. Allah, bu temel hakların korunmasını insanlara tevdi etmiştir. Başta devlet olmak üzere toplum, aile ve her birey bu haklara sahip çıkmalıdır.</p>



<p>Bilindiği gibi Allah, insan haklarına büyük önem vermektedir. İnsanlar, “insanca” yaşasınlar diye Kur’an indirmiş, elçiler göndermiş ve evreni hizmetlerine vermiştir. Ardından, insanlara taşıyabileceği yükümlülükler verilmiştir. Toplum bu yükümlülüklerini yerine getirdiği takdirde barış, güven ve huzur içinde yaşayacaktır.<br>Bu makalemizde insanın temel haklarından biri olan “nesil emniyeti” üzerinde durmaya çalışacağız.</p>



<p>Nesil; döl, soy, nesep, zürriyet, sülale, kuşak ve insan demektir.<br>Nesil; çocuk, birey, aile, toplum, ümmet ve millet demektir. Nesil emniyeti de bütün bunların yani “insanın” izzet ve şerefinin, namus ve haysiyetinin korunması, yaratılışına uygun yaşamlarının sağlanmasıdır.</p>



<p>Nesil; aynı zamanda fıtrat/yaratılış amacına ve düzene uymak demektir. Yani, yaratılış kanunlarına uygun bir şekilde doğmak, yaşamak ve kıyamete kadar insan yaşamının kutsiyetini korumaktır.<br>Fıtrat/hilkat bozulursa nesil bozulmuş olur; nesil bozulursa fıtrat/hilkat bozulmuş olur; zira bunlar, Allah tarafından iç içe konulmuş hayati esaslardır. M. Akif, nesillerin bekasının önemini şu beytinde ne kadar güzel ifade eder!<br>“Hilkat ne kar arar, ne zarar; bekayı nesle bakar hep, bekayı nesli sorar.”</p>



<p>Nesil emniyetini korumak sadece ailenin omuzlarına yüklenecek bir yük olmamakla beraber, birinci derecede aileye düşmektedir; zira Yüce Kur’an Müminlere, “kendinizi ve ehlinizi (ailenizi) ateşten koruyun” diyerek, bireylerin haklarının korunmasını aileye tevdi etmiştir. Aziz Nebi’miz de bu konuda sorumluluk taşıyanları uyarırken, “hepiniz çobansınız, hepiniz sürünüzden mesulsünüz” demektedir. Dolayısıyla aile büyüklerine büyük sorumluluklar yüklenmektedir.</p>



<p>Ailelerin, çocuklarına iyi bir din eğitimi aldırmaları ve İslam ahlakına göre yetiştirmeleri dinen zorunludur. İslam ahlakı, çocukların yetiştirilmesinde su ve hava kadar önemlidir; asla ihmale gelmez. İhmal edildiği takdirde çocuk cahiliye mikrobu kapar, oradan da topluma sirayet eder ve top yekun toplumu bozar. 0 Halde çocukları önemsemek ve İslam ahlak ve terbiyesine göre yetiştirmek gerekir ki sağlıklı nesiller yetiştirilmiş olsun; aksi takdirde sürekli birbirimizi suçlayıp dururuz.</p>



<p>Allah, hiçbir şeyi ve hiç kimseyi amaçsız ve sorumsuz yaratmamıştır. Her yaratılanın bir amacı ve bir görevi vardır. İnsan olarak bizlerin de görev ve sorumlulukları vardır. Bir anlamda çoban ve sürü konumundayız. Hem yönetiyoruz, hem de yönetiliyoruz. Yani hem eğitim veriyoruz, hem de eğitiliyoruz. İnsan başta kendisinden, sonra ailesinden ve sonra da toplumdan sorumludur. Bu sorumluluklar yüce Yaratıcı tarafından kendisine “emanet” edilmiştir. Dolayısıyla nesil emniyeti üzerinde durmaya çalışırken, asıl üzerinde durulması gereken husus, “eminlik ve güven” olmalıdır.</p>



<p>Emniyet; korku ve endişelerden uzak, güvenlik ve huzur içerisinde yaşamaktır. Emniyet içerisinde yaşayabilmek için “emanetlere” sahip çıkmak gerekir. Emanet de bir kimseye muhafaza edilmesi için bırakılan bir mal/eşya olduğu gibi, insanın başta akıl ve sağlığı olmak üzere namus ve şerefi, ailesi, sorumlu olduğu diğer toplum bireyleri, kendisine tevdi edilmiş görevi de emanet kapsamındadır. Allah’ın insanlara bıraktığı emanetler olduğu gibi, insanın insana bıraktığı emanetler de olmaktadır. Nesil de bir emanettir. Bu emanet öylesine önemlidir ki onun korunmasını Allah insanlara emanet etmiştir. dolayısıyla insanlar gözleri gibi bu emanete sahip çıkmalıdırlar.</p>



<p>Yüce Kur’an, “emanetlerinize ve ahitlerinize sahip çıkın” diyerek emanetlere büyük önem vermektedir. Muhammed as da toplum içindeki güvenirliliğinden dolayı “Muhammedül emin” sıfatını kazanmış ve emanete sahip çıkmayanlara münafıklık sıfatını uygun görmüştür.</p>



<p>Emanet, güven demektir. Bir insan emanetine ne ölçüde sahip çıkarsa o ölçüde emindir, güvenilirdir. Yani güvenilir olması demek, hem kendisine bırakılan emanetlere hiçbir zarar vermeden sağlam bir şekilde sahip çıkması ve istendiği zamanda iade etmesi, hem de insanın aklına, gözüne, kulağına, diline, eline beline sahip çıkarak doğru ve hayra uygun kullanmasıdır; zira bütün bunlar da Allah tarafından doğru ve amacına uygun kullanmak üzere emanet edilmiştir. Emaneti korumak farzdır. Bu farziyete binaen “Emaneti korumayanın imanı, ahdinde durmayanın dini yoktur” ifadesi kayıtlara geçmiştir.</p>



<p>Yüce Kur’an emanetlerin önemine vurgu yaparken şöyle buyurmaktadır: “Biz emanetleri göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklemekten çekindiler, (sorumluluğundan) korktular. Onu insan yüklendi. Doğrusu o çok zalim, çok cahildir.” (Ahzab,72)</p>



<p>Emanetin (sorumluluğun), insandan daha güçlü ve dayanıklı olan gök, yer ve dağlara teklif edilmesi, onun ne kadar ağır ve önemli olduğunu belirtmek içindir. Esasen insan bu emaneti taşıyabilecek yetenek, güç ve kabiliyete sahiptir. Eğer öyle olmasaydı, haşa, Allah insana haksızlık etmiş olurdu. Tabi ki Allah, insanlara haksızlık etmez; ancak insanlar görev ve sorumluluklarını yerine getirmeyerek kendilerine haksızlık etmektedirler. Bu da cahilce hareket etmelerinden kaynaklanmaktadır.</p>



<p>Kur’an, “Müfsitler, fırsat buldu mu yeryüzünde ortalığı fesada verir, ekinleri tahrip eder ve nesilleri bozmak için çalışır. Allah bozgunculuğu sevmez” (Bakara, 205) buyurarak, nesli korumayanların bozguncu olduğunu, işleri fesada götürdüğünü belirtmektedir.</p>



<p>Nesil emniyetine sahip çıkmanın yollarından biri, kadın ve erkeğin iffetini ve namusunu korumasıdır. Namus ve iffetin korunması demek, kadın ve erkeğin Kur’an ölçülerine göre hareket etmesi demektir. Nur suresinde nesli bozan adımlara dikkat çekilmiş ve bunlardan uzak durulması istenmiştir.</p>



<p>İslam dini, nesil emniyeti konusunda titiz davranarak nikahı çok önemser ve süt kardeşliğinden evlat edinmeye kadar her konuda hükümler koyar. Bu hükümlere uyulmadığı takdirde akıbetin kötü olacağı haber verir.</p>



<p>Çağımızda tıbbi gelişmelerle ortaya çıkan tüp bebek gibi nesli ilgilendirecek konularda son derece hassas olmak zorundayız. Çocuk sahibi olmak elbette arzu edilir; ancak bunu meşru yollarla kazanmak gerekir. Bazı peygamberlerin bile çocuk sahibi olamadıklarını göz önüne getirerek takdire boyun eğmek gerekir. Yapılacak şey, neslin sağlıklı yaşamasına zarar vermeden meşru tedavi yollarına başvurmaktır.</p>



<p>Bilinmelidir ki İslam öğretileri dışında bir hayat, Kur’an’ın ifadesiyle cahiliyedir; zira cahiliye, İslam dışı sistem, inanç, ahlak kuralları, düşünce ve yaşantı biçimidir. Cahiliye eski çağlara veya belli dönemlere ait bir sistem değildir. İnsanlar Allah’tan uzak yaşadığı sürece cahiliye devam etmiş olacaktır. Cahiliye Resulullah as’dan önce var olduğu gibi, bugün de modern bir şekilde hayatiyetini sürdürmektedir. Cahiliye bugün genç kızları, kadınları reklamlara, ticarete, her türlü ihtiraslara peşkeş çekmektedir.</p>



<p>Fuhşun yaygın olduğu günümüzde Müslüman ailelere büyük görevler düşmektedir. Namus, şeref ve iffetiyle yaşamak, çoluk çocuğunu İslam ahlakıyla yetiştirmek oldukça zorlaşmıştır. Müslümanlar ateş çukurunun kenarında yaşayacak hale gelmişlerdir. Televizyon, internet ve benzeri görüntüler adeta evlerimizi ve işyerlerimizi istila etmiştir. Bu görüntülerin büyük bir kısmı maalesef Müslüman aile yapısını da ifsat etmektedir, nesilleri bozmaktadır. Bunlara başta devlet ricalinin ve sivil toplum kuruluşlarının müdahale etmesi ve alternatif programlar hazırlamaları kendilerine düşen hayati bir yükümlülüktür.<br>Müslüman ailelerinin bireyleri de ifsat edici programlara karşı önlem almaları ve aile fertlerini bu ifsat edici programlara karşı duyarlı hale getirmeleri elzemdir. Aksi takdirde bu gemide olan iyi kötü bütün insanlar izzetini kaybederek -tarihteki örnekleri gibi- yok olup gideceklerdir.</p>



<p>“Nihayet onların ardından öyle bir nesil geldi ki bunlar salatı/ibadeti bıraktılar, nefislerinin arzularına uydular. Bu yüzden, gelecekte sapıklıklarının cezasını çekeceklerdir.” (Meryem, 59)</p>



<p>Mümin olduğunu iddia edenler, nesli korumaya yönelik Allah’ın hükümlerine riayet etmek, iffet ve namusa leke getirecek her türlü düşünce ve davranışlardan kaçınmak zorundadırlar. Batı’dan veya Doğu’dan gelsin, her türlü aile ve nesil emniyetini bozucu düşünce ve hareketlere karşı mücadele vermek zorundadırlar.</p>



<p>Müminler, aile mefhumuna, dolayısıyla nikah akdine önem vermelidirler. Resmiyet kazanmayan hiçbir nikah ve birliktelikten yana olmamalıdırlar. Nikahı önemsiz görerek veya namusa göz dikerek kızları ve kadınları iffetsizliğe yönlendirmeye çalışan kimselerle sürekli mücadele halinde olmalıdırlar.</p>



<p>Son zamanlarda kimi televizyon programlarında teşhir edilen nikah dışı birliktelikler, nesli bozmakta ve aile mefhumunu ayaklar altına almaktadır. Televizyondaki bu tür programların amacı ne olursa olsun, nikahsızlığı, hayasızlığı, iffetsizliği teşhir edip sıradanlaştırdığı için, kutsal olan Müslüman aile yapısına açık bir tehdit oluşturmaktadır. Devlet ricali, acilen ailenin kutsiyetini muhafaza edecek kanunlar çıkartıp bu hayasızlığa köklü bir çözüm getirmezlerse, büyük bir vebal altında kalacaklarını unutmamalıdırlar; zira bu hayasızlık, zamanla tüm topluma sirayet edecek ve çepeçevre kuşatacaktır.</p>



<p>Daha yarım asır önce, evli ve artı çocuk sahibi bir kadını kabul eden bir erkek (veya tersi), asla toplum içerisinde dolaşamazdı; ama günümüz medyası, her türlü rezaleti görselleştirerek sıradanlaştırdı ve herkesi bu rezalete seyirci hale getirdi. Bu rezaleti yok etmek ve bir daha görmemek için, ilgili devlet ricalini göreve çağırıyoruz. Devlet ricali bu hayasızlığı ortadan kaldırmazlarsa, her türlü hayasızlığın ve ortaya çıkan kavgaların, ölümlerin baş sorumlu olacaklardır.</p>



<p>Hülasa, nesli ve dolayısıyla insanlığı korumak istiyorsak yüce yaratıcının öğretileriyle hareket etmek zorundayız; zira İslam hükümlerinin olmadığı yerde izzetli ve şerefli yaşamak zordur. İnsan hakları, demokrasi, barış, özgürlük, hümanizm gibi içi boşaltılmış sloganlarla bir yere varılamaz. İçi boşaltılmış bu kavramları dillerinden düşürmeyenlerin, adaletsizliği, adalet boyasıyla nasıl boyayarak yutturmaya çalıştıklarını, güçsüz kalanlara nasıl zulmettiklerini ve yeryüzünü nasıl ifsat ettiklerini bütün dünya izlemektedir.</p>



<p>Konuyu İbrahim as’ın Kur’an’da geçen şu duasıyla tamamlayalım:<br>&#8220;Ey Rabbimiz! Bizi sana boyun eğenlerden kıl, neslimizden de sana itaat eden bir ümmet çıkar, bize ibadet usullerimizi göster, tövbemizi kabul et; zira, tövbeleri çokça kabul eden, çok merhametli olan ancak sensin.&#8221; (Bakara 128)</p>



<p>Selam ve muhabbetlerimle…</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/insanca-yasamanin-on-kosulu-nesil-emniyetidir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Çocuklarımız Bizim Anlattığımız ya da Yaşadığımız Dini Kaldıramıyor</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/cocuklarimiz-bizim-anlattigimiz-ya-da-yasadigimiz-dini-kaldiramiyor/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/cocuklarimiz-bizim-anlattigimiz-ya-da-yasadigimiz-dini-kaldiramiyor/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Murat PADAK]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 13 Apr 2021 09:38:10 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Çocuk]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=17103</guid>

					<description><![CDATA[Geçen seneden beridir birçok aile özelden çocuklarının durumu ile ilgili bazı sıkıntılarından bahsettiler. Çocukları dine ilgi göstermiyor, dini sorguluyor, dini eleştiriyor, hiçbir şeye inanmadığını söylüyor, Kur&#8217;an&#8217;ı kabul etmediğini söylüyor, namazı terk etti, kızım başını örtmek istemiyor vb. Çevrenizde de benzer aileler görmüşsünüzdür. Bu sorunların bir çok sebebi olduğunu kabul ediyorum. Ancak özellikle mütedeyyin ailelerde bu sorunun bir sebebi üzerinde durmak istiyorum. Gençlerimiz dinin ağırlığı altında eziliyor. Hangi dinin ağırlığı diye düşünüyor olabilirsiniz. Dinimiz yani İslam ağır bir din değildir. Hafiftir, esnektir, uysaldır, her ortama uygundur. Ancak dinin içine yük kattık. Hobilerimizi ve fobilerimizi din yaptık. Yapılması gereken on şey varsa bunu yüze çıkardık. Sakınılması gereken yirmi şey varsa bunu iki yüze çıkardık. Tırnağı şöyle kesme, şu vakit banyo yapma, eşine şöyle yapma, şu namaz, şu oruç, şu nazar, şu büyü, şu cin, şu elbise, şu sarık, şu takke, şu örtü, kaşına dikkat, başına dikkat, yürüyüşe dikkat, farz gibi anlatılan sünnet ibadetler, sünnet dahi olmadığı halde din adı altında dayatılan emir ve yasaklar, şu gece, şu kısmet… Sonu yok… Gençlerimiz annelerine ya da babalarına bakıyor. Onların kendi anladıkları dinin emir ve yasakları altında ezildiklerini görüyor. Genç bir kız düşünün ki, evlerine aile misafiri geldiği zaman misafir gidinceye kadar her tarafta olağanüstü &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Geçen seneden beridir birçok aile özelden çocuklarının durumu ile ilgili bazı sıkıntılarından bahsettiler. Çocukları dine ilgi göstermiyor, dini sorguluyor, dini eleştiriyor, hiçbir şeye inanmadığını söylüyor, Kur&#8217;an&#8217;ı kabul etmediğini söylüyor, namazı terk etti, kızım başını örtmek istemiyor vb.</p>



<p>Çevrenizde de benzer aileler görmüşsünüzdür. Bu sorunların bir çok sebebi olduğunu kabul ediyorum. Ancak özellikle mütedeyyin ailelerde bu sorunun bir sebebi üzerinde durmak istiyorum.</p>



<p>Gençlerimiz dinin ağırlığı altında eziliyor. Hangi dinin ağırlığı diye düşünüyor olabilirsiniz. Dinimiz yani İslam ağır bir din değildir. Hafiftir, esnektir, uysaldır, her ortama uygundur. Ancak dinin içine yük kattık. Hobilerimizi ve fobilerimizi din yaptık. Yapılması gereken on şey varsa bunu yüze çıkardık. Sakınılması gereken yirmi şey varsa bunu iki yüze çıkardık. Tırnağı şöyle kesme, şu vakit banyo yapma, eşine şöyle yapma, şu namaz, şu oruç, şu nazar, şu büyü, şu cin, şu elbise, şu sarık, şu takke, şu örtü, kaşına dikkat, başına dikkat, yürüyüşe dikkat, farz gibi anlatılan sünnet ibadetler, sünnet dahi olmadığı halde din adı altında dayatılan emir ve yasaklar, şu gece, şu kısmet… Sonu yok…</p>



<p>Gençlerimiz annelerine ya da babalarına bakıyor. Onların kendi anladıkları dinin emir ve yasakları altında ezildiklerini görüyor. Genç bir kız düşünün ki, evlerine aile misafiri geldiği zaman misafir gidinceye kadar her tarafta olağanüstü sıkı tedbirler alınmış. Kimse kimseyi görmesin, duymasın, kapıyı kapat, evin içinde olağanüstü sıkı tedbirlerle giyinme, sokağa çıkma yasağı gibi koridora çıkma yasağı… Bir misafirin gelmesi ya da misafirliğe gitmek konusunda dinin tavsiyeleri içine o kadar beşeri emir ve yasak girmiş ki, değil çocuklar anne babalar bile bunun altında eziliyor.</p>



<p>Bir erkek çocuğu düşünün ki, babasının altından kalkamadığı dini yaşamak zorunda kalıyor.</p>



<p>Bunun okulu var, çarşısı var, pazarı var, düğünü var, gezmesi var, evliliği var, çalışma hayatı var, var da var…</p>



<p>Din, dine yapılan zamlar ile çok masraflı ve altından kalkılmaz hale gelmiş.</p>



<p>Öte yandan dini anlatanların din diye anlattıkları neler? Şefaat haktır. Buna inanmayan zındıktır, dinden çıkar. Öbürü diyor, şefaate inanmak torpildir, buna inanan tevhidi kaybeder. Sakal bile dini bir farz olmuş. Sakalsız erkek tuvalet taşından daha değersiz diyen hoca var. Sakal bırakmak Arap adetidir diyen hoca var… Biri çarşaf farzdır, diğer örtü biçimleri İslam&#8217;da yoktur diyor, diğeri ise örtü yoktur, örtü İslam&#8217;a sonradan girmiş diyor…</p>



<p>Medya hocalarının hobileri ve fobileri din olmuş… İşte gençler A hocasını dinlese B hocasına göre sapık, B hocasını dinlese A hocasına göre zındıktır…</p>



<p>Katıksız bir din yok mu Allah aşkına! Bir bidati bile elli tane teville zorla din diye dayatmaya çalışanlar var! Din sizin, canınızın çektiği ya da çekmediği şeylerin toplamı değildir.</p>



<p>Şu gençlerin haline bakın hele! Sırf namaza alışsın, namazı bırakmasın diye uydurulan şeye bak! Bir vakit namaz kılmamanın cezası 80 bin yıldır. Her günü ise dünyanın bin yılı gibi… Bu tür uydurma sözlerle din ağırlaşıyor ve kaldırılamaz hale geliyor…</p>



<p>Yetişkinlerin bile kaldıramadığı bu dini her taraftan şehvetin sarmaladığı gençlere dayatmaya çalışmak, onları daha da dinden soğutuyor.</p>



<p>Çözüm olarak fazlalıkları atarak, halis muhlis ve katıksız dini sunarak başlayabiliriz. Takva adı altında her şeyin en zorunu değil, İslam dairesinde yer alan en kolay dini emir ve yasakları anlatabiliriz.</p>



<p>Bilin istedim!</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/cocuklarimiz-bizim-anlattigimiz-ya-da-yasadigimiz-dini-kaldiramiyor/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Acaba Siyasiler de Okurlar Mı?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/acaba-siyasiler-de-okurlar-mi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/acaba-siyasiler-de-okurlar-mi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet SÜRMELİ]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 05 Apr 2021 10:37:51 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Çocuk]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=17052</guid>

					<description><![CDATA[Çocuklar Allah Teâlâ’nın insanlara hem lütfu hem de en önemli denenme alanlarından biridir. İnsanın merhametine arz edilmiş birer emanettirler. Evlenmenin amaçlarından birinin de her yönden sağlıklı nesiller yetiştirmek olduğu bilinecek olursa bu emaneti muhafaza etmenin önemi daha iyi kavranmış olacaktır. İnsanın var oluşundan beri çocukların eğitim ve öğretimi hep ilk gündem maddesi olmuştur. Vahyin hayatın anlamı olduğu süreçte peygamberler bu konuda da ümmetlerine örnek olmuşlardır. Fakat temsil yetkisinin peygamberlerde olamadığı veya risaletin hesaba katılmadığı inkıta süreçlerinde ise insanlar bu konuya kafa yormuşlar; fikir üretmişler, kitaplar yazmışlar vs. konu gündemden asla düşmemiştir. Zira çocuklar anne-babanın en değer verdikleri varlıklardır. Kendilerinden bir parçadır. Onların iyi yetişmeleri anne ve babanın çocuklarına verdikleri değerin bir tezahürüdür. Unutmayalım ki her çocuk davranış ve ahlak bakımından ebeveynlerinin eseridirler. Kur’an-ı Kerim’de çocuk eğitimi veya onların yetiştirilmeleri ile alakalı müstakil bir konu başlığı yoktur. Zaten Kur’an böyle konu başlıklarıyla indirilen bir kitap da değildir. Kur’an iyi araştırılır; içeriğine hâkim ve bütüncül bir yaklaşımla incelenecek olursa çocuk eğitimi ile alakalı önemli malzemeler vardır. Kur’an-ı Kerim’de çocuklukları anlatılan peygamberlerin hayatlarından çok rahat bir şekilde çocuk eğitimi ile alakalı ipuçları bulmak mümkündür. Hz. İbrahim, Hz. İsmail, Hz. Yusuf, Hz. Musa, Hz. Yahya ve Hz. İsa Kur’an’da çocuklukları anlatılan peygamberlerden bazılarıdır. Hz. &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Çocuklar Allah Teâlâ’nın insanlara hem lütfu hem de en önemli denenme alanlarından biridir. İnsanın merhametine arz edilmiş birer emanettirler. Evlenmenin amaçlarından birinin de her yönden sağlıklı nesiller yetiştirmek olduğu bilinecek olursa bu emaneti muhafaza etmenin önemi daha iyi kavranmış olacaktır. İnsanın var oluşundan beri çocukların eğitim ve öğretimi hep ilk gündem maddesi olmuştur. Vahyin hayatın anlamı olduğu süreçte peygamberler bu konuda da ümmetlerine örnek olmuşlardır. Fakat temsil yetkisinin peygamberlerde olamadığı veya risaletin hesaba katılmadığı inkıta süreçlerinde ise insanlar bu konuya kafa yormuşlar; fikir üretmişler, kitaplar yazmışlar vs. konu gündemden asla düşmemiştir. Zira çocuklar anne-babanın en değer verdikleri varlıklardır. Kendilerinden bir parçadır. Onların iyi yetişmeleri anne ve babanın çocuklarına verdikleri değerin bir tezahürüdür. Unutmayalım ki her çocuk davranış ve ahlak bakımından ebeveynlerinin eseridirler.</p>



<p>Kur’an-ı Kerim’de çocuk eğitimi veya onların yetiştirilmeleri ile alakalı müstakil bir konu başlığı yoktur. Zaten Kur’an böyle konu başlıklarıyla indirilen bir kitap da değildir. Kur’an iyi araştırılır; içeriğine hâkim ve bütüncül bir yaklaşımla incelenecek olursa çocuk eğitimi ile alakalı önemli malzemeler vardır. Kur’an-ı Kerim’de çocuklukları anlatılan peygamberlerin hayatlarından çok rahat bir şekilde çocuk eğitimi ile alakalı ipuçları bulmak mümkündür. Hz. İbrahim, Hz. İsmail, Hz. Yusuf, Hz. Musa, Hz. Yahya ve Hz. İsa Kur’an’da çocuklukları anlatılan peygamberlerden bazılarıdır. Hz. Meryem’in yetiştirilmesiyle alakalı yeterince ayet de mevcuttur. Peygamber Efendimizin çocukluğu ise bütün detaylarıyla rivayet kitaplarında vardır. Çocuklar üzerine çalışma yapanlar için onların üzerinden anne ve baba adaylarına ilginç mesajlar verilmiştir. Bu saymış olduğumuz peygamberlerle beraber çocuk eğitimi konusunda en önemli ipuçları ve uygulanması gereken tavsiyeler lokman suresindedir. Allah Teâlâ bu surede ebeveynlerin çocuklarına karşı kullanmaları gereken sevgi dilinden, eğitimlerindeki öncelikli konulara kadar değinmiştir. İbadete erken yaştan itibaren teşvik edilmelerinden, beraber olması gereken insanların niteliklerine kadar ayetlerde atıflar vardır. Kanaatimize göre Lokman suresindeki ve diğer surelerdeki çocuk eğitimiyle ilgili emir ve tavsiyeler aile hayatından okul hayatına kadar kurumsallaşmalıdır. Bu kurumsallaşma siyaset eliyle gerçekleşmeden veya ideal nesilden dem vuranlar özel eğitim programlarıyla bunu hayata aktarmadan sağlıklı bir nesil yetişmeyecektir. Siyaset, dini olanı reddetmekten vaz geçmedikçe doğruyu bulamayacaktır.</p>



<p>İdeal çocuk eğitiminin genel kurallarını vahiyde aramak yerine Danimarka, Norveç, Finlandiya, Fransa veya bir başka Avrupa ülkesinde aramak beyhudedir. İdeal çocuk yetiştirme programı Kur’an-ı Kerim ve sünnettedir. Alan uzmanları pekâlâ vahiyden proje hazırlayabilirler. Dini hesaba katmamakla ve hakikate kulak kapatmakla bir yere varılmaz. Model almaya çalıştığımız ülkelerdeki çocukların çok yönlü bir ahlaki yetişmişlikleri yoktur. Akademik başarı için sadece bilgi yüklemek nesil emniyetini hiçbir şekilde garanti altına almaz. Burada belirtmek istediğimiz husus; batı dünyasındaki bu çocukların uyuşturucu kullanımı, işledikleri cinayetler, zinaya düşme oranları, ensest ilişkiler, intiharlardaki artışlar, ailelerindeki boşanma miktarları, ellerindekilerini yoksullarla paylaşabilmeleri, ebeveynlerine olan merhametleri, siyaseti sömürüye dönüştürmeleri, dünyadaki akan kana karşı alacakları tedbirler ve bakış açıları batılı çocukların ruh hâllerinin sağlıklı olup olmamalarının göstergeleridir. Buradan hareketle şunu rahatlıkla iddia edebiliriz; batılı çocuklar kendilerini yetiştiren zihniyet gibi bencil, merhametsiz, pragmatik, Pozitivist, hedonist ve sekülerdir. Hayatlarının merkezinde sadece kendileri vardır. Biz ise bir Müslüman olarak böyle bir nesil istemiyoruz. İstemiyoruz ama siyasal hâkimiyeti elinde bulunduranlar eğitim programlarını yaparken din öğretimini örgün eğitim içerisinde ilkokul dördüncü sınıftan başlatmaktadırlar. Hâlbuki Peygamber Efendimiz din eğitimine eş seçiminin kriterleriyle zemin hazırlamış, sonra da iki yaşından itibaren din eğitimini başlatmıştır. İslâmî eğitimde çocuk terbiyesi doğum öncesi başlar.</p>



<p>Din eğitiminin okullarda hem geç başlaması hem de kültür olarak müfredata istenen oranda yansımaması, bu eğitimden istenen neticenin alınmayışının ana nedenlerinden biridir. Zira eğitimi pozitivist bir nesil yetiştirmenin aracı olarak gören ve Kemalizme bir din olarak bakanlar, din kavramının her türlü kullanımından nefret etmektedirler. Hatta pozitivist eğitime karşı çıkanların görevlerine son verilerek anında tecziye bile edilmektedirler. Onların sesine oy kaygısıyla pragmatik bakan iktidarlar ki Müslümanların oylarıyla bile seçilseler din öğretiminde isteneni yapmamaktadırlar. Bu konularda çalışma yapan kurumlar, resmi ideoloji ile din arasında kaldıkları için ne yaptıklarını bilmemektedirler. Bahsi geçen kurumlar, çok basit vurgularla hem kendilerini tatmin ediyorlar hem de Müslümanları istismar ediyorlar. Bizler ise yavrularımızın insan-ı kâmil olmalarını arzu ediyoruz. Bunun tahakkuku için de model olarak peygamberlerin hayatlarının bilinip hayata katılmasının zaruretine inanıyoruz. Bu çerçevede hayatının tüm ayrıntıları bilinen ve sahih kaynaklarla bizlere ulaşan Peygamber Efendimizin hayatının programlaştırılıp insan hayatına sunulmasının önemini biliyoruz. Çünkü insan-ı kâmil olan Resulullah, yedi çocuğuna babalık yatığı gibi sahabe neslinin de en güzel yetişmesi için ümmetine örnek olmuştur. Tek kelimeyle Resulullah (s.a.v.), insan yetiştirmiştir.</p>



<p>Çocuklarımızın eğitimine nereden başlayalım? Nasıl başlayalım? Sorularının cevaplarını Yüce Allah, Lokman suresinde cevaplamıştır. Özellikle nereden başlayalım? Sorusunun cevabı oldukça önemlidir. Vahye göre çocuk eğitiminin başlangıç noktası tevhiddir. Ebeveynlerin şefkat ve sevgi diliyle müzeyyen tevhidi eğitimleri, çocukların doğumundan itibaren kesintisiz devam eder. Kesintisiz diyoruz, çünkü çocuklar ebeveynlerin gözünde hep “çocuk” olarak kalırlar.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/acaba-siyasiler-de-okurlar-mi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Melek İpek, Nurcan Serçe ve Hakkaniyet</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/melek-ipek-nurcan-serce-ve-hakkaniyet/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/melek-ipek-nurcan-serce-ve-hakkaniyet/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Feyzullah Akdağ]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 08 Feb 2021 08:54:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Çocuk]]></category>
		<category><![CDATA[kadın]]></category>
		<category><![CDATA[şiddet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=16715</guid>

					<description><![CDATA[Melek İpek konusunda itirazlarımı dile getirdiğimde ciddi bir tepkiyle karşılaşmıştım.Dediğim şuydu: Bir insanı öldüren kişinin cinayeti neden işlediğine odaklanmanız normaldir. Normal olmayan şey katil, kadın olduğunda cinayete giden sürecin; katil, erkek olunca sadece sonucun dikkate alınıyor olmasıdır. Bunun en açık göstergesi evladına uyguladığı şiddetle kanımızı donduran Nurcan Serçe oldu. Masum evladına uyguladığı şiddet ortadayken &#8220;belki de kadın bu şiddete mecbur kalmıştır. Kocası ona çok kötü davranıyordur kimsenin içini bilemeyiz&#8221; diyenler çıktı ortaya. Böyle bir ihtimal var mıdır? Evet vardır.. Bu tutuma tek şartla hak verilebilir o da katil/şiddet uygulayan erkek olunca da &#8220;kimsenin içini bilemeyiz&#8221; denilebilmesidir. Karısını öldüren erkeği cinayete götüren sebeplere de Nurcan Serçe veya Melek İpek vakalarında olduğu kadar odaklanabiliyorsanız siz dürüst ve tutarlı bir tavır takınıyorsunuz demektir. Aksi taktirde kadının melekleştirildiği erkeğin şeytanlaştırıldığı feminist modern dünyanın kölesi olmuşsunuz demektir. Bana göre her şiddet ve cinayet olayı cinsiyet farketmeksizin iki boyutlu ele alınmak zorundadır: Olaya giden süreç ve olayın sonucu. Süreç boyutunda önleyici müdahaleler eğitim, arabuluculuk, maddi ve manevi yardımlar; olayın sonucunda da olaydan etkilenenlere travma sonrası terapiler, maddi ve manevi yardımlar devlet eliyle en yetkin kişilerce verilmeli. Şuan için olaydan önce sadece polisiye tedbirler (evden uzaklaştırma, tedbir nafakası vs) var. Bu tedbirler maalesef tarafları birbirine karşı daha &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Melek İpek konusunda itirazlarımı dile getirdiğimde ciddi bir tepkiyle karşılaşmıştım.<br>Dediğim şuydu: Bir insanı öldüren kişinin cinayeti neden işlediğine odaklanmanız normaldir. Normal olmayan şey katil, kadın olduğunda cinayete giden sürecin; katil, erkek olunca sadece sonucun dikkate alınıyor olmasıdır.</p>



<p>Bunun en açık göstergesi evladına uyguladığı şiddetle kanımızı donduran Nurcan Serçe oldu. Masum evladına uyguladığı şiddet ortadayken &#8220;belki de kadın bu şiddete mecbur kalmıştır. Kocası ona çok kötü davranıyordur kimsenin içini bilemeyiz&#8221; diyenler çıktı ortaya. Böyle bir ihtimal var mıdır? Evet vardır..</p>



<p>Bu tutuma tek şartla hak verilebilir o da katil/şiddet uygulayan erkek olunca da &#8220;kimsenin içini bilemeyiz&#8221; denilebilmesidir.</p>



<p>Karısını öldüren erkeği cinayete götüren sebeplere de Nurcan Serçe veya Melek İpek vakalarında olduğu kadar odaklanabiliyorsanız siz dürüst ve tutarlı bir tavır takınıyorsunuz demektir. Aksi taktirde kadının melekleştirildiği erkeğin şeytanlaştırıldığı feminist modern dünyanın kölesi olmuşsunuz demektir.</p>



<p>Bana göre her şiddet ve cinayet olayı cinsiyet farketmeksizin iki boyutlu ele alınmak zorundadır: Olaya giden süreç ve olayın sonucu. Süreç boyutunda önleyici müdahaleler eğitim, arabuluculuk, maddi ve manevi yardımlar; olayın sonucunda da olaydan etkilenenlere travma sonrası terapiler, maddi ve manevi yardımlar devlet eliyle en yetkin kişilerce verilmeli.</p>



<p>Şuan için olaydan önce sadece polisiye tedbirler (evden uzaklaştırma, tedbir nafakası vs) var. Bu tedbirler maalesef tarafları birbirine karşı daha da bileyliyor. Polisiye tedbirler elbette gereklidir ancak çözüm onlarda değil eğitimlerde, akrabaların da içinde bulunduğu arabuluculuk heyetlerinde, şiddete neden olan alkol, uyuşturucu ve maddi manevi sıkıntıların engellenmesindedir. Bahsini ettiğim eğitim faaliyetleri çok ama çok yetersiz ve etkisiz. Polisiye tedbirlere ayrılan enerjinin onda biri bu tarz tedbirlere harcansa inanın çok daha farklı bir tablo çıkar karşımıza.</p>



<p>Bu yazdıklarım yargıyla ilgili değildir. Sivil insanların yaklaşımlarıyla ilgilidir. Yargı olay olduktan sonra zaten tahrik, nefsi müdafaa gibi kavramlarla olaya bütüncül bakmaya çalışıyor. Bu onların işi. Sadece bu çalışmaları daha fazla detaylandırıp titiz yapmalarını talep edebiliriz. Benim gündeme getirdiğim şey olaydan öncesidir. O da daha çok Aile, Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor Bakanlığı ile ilgilidir.</p>



<p>Hakkaniyetli ve insaflı duruş herkese ve her topluma lazım.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/melek-ipek-nurcan-serce-ve-hakkaniyet/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Oyun Sanal, Cinayet Gerçek: -Cinayet Sanal, İntikam Gerçek-</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/oyun-sanal-cinayet-gercek-cinayet-sanal-intikam-gercek/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/oyun-sanal-cinayet-gercek-cinayet-sanal-intikam-gercek/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Prof.Dr. Zeki Bayraktar]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 19 Nov 2020 10:47:13 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Çocuk]]></category>
		<category><![CDATA[oyun]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=16217</guid>

					<description><![CDATA[Haberi muhtemelen gördünüz. 13 yaşındaki EÖ, 13 yaşındaki ED ve onun ikiz kardeşi AD’yi öldürmeye kalkışıyor. Sebebi de bilgisayar oyununda yönettiği karakteri öldürmüş olmaları.Sonuçta EÖ, AD’yi bıçaklayarak ve çekiçle kafasına vurarak öldürüyor. ED ise kaçarak (yaralı bir şekilde) kurtuluyor. EÖ, cinayeti işledikten sonra kendisini de iple tavana asıyor. Ama ip kopuyor.Evet, gerçekten de ‘’ip kopuyor’’ artık. Sanal dünyaya dalanlar gerçek hayatla iplerini koparıyorlar.Alemler karışıyor, işimiz zorlaşıyor…Bu sayfada sık sık dijital tsunamiden bahsediyorum. Çünkü bu konu artık hepimizi tehdit ediyor, sadece çocuklarımızı ve gençlerimizi değil. Ve bu işin çözümü de hiç kolay değil. Üniversiteler, STK’lar, medya, devlet-millet…Hepimizin bu konu üzerinde düşünmesi ve çözüm önerisinde bulunması gerekiyor. Zira mesele çok girift…İntihar düşüncesi, ekran zamanı günde 1 saat civarında olan ergenlerde %28 iken, ekran zamanı 5 saat ve üzerinde olan ergenlerde bu oran %58’e çıkıyor. Haftada en az 6 saatini sosyal medyada geçiren 8. Sınıf öğrencilerinde mutsuzluk oranı %47 daha fazla. Bu süre 10 saat olunca bundan %56 daha fazla oluyor (Twenge, i-Nesli, s.117).Akıllı telefon ve internetin yaygınlaşması ile birlikte ergen cinayetleri kısmen azalmış ama intiharlar ciddi oranda artmış durumda. 2015’te kendisini öldüren ergen sayısı 2007’ye göre %46 daha fazla (yaklaşık iki kat). ABD’de 2011’de son 24 yılda görülmeyen bir durum gözlenmiş. Ergenlik &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Haberi muhtemelen gördünüz. 13 yaşındaki EÖ, 13 yaşındaki ED ve onun ikiz kardeşi AD’yi öldürmeye kalkışıyor. Sebebi de bilgisayar oyununda yönettiği karakteri öldürmüş olmaları.<br>Sonuçta EÖ, AD’yi bıçaklayarak ve çekiçle kafasına vurarak öldürüyor. ED ise kaçarak (yaralı bir şekilde) kurtuluyor. EÖ, cinayeti işledikten sonra kendisini de iple tavana asıyor. Ama ip kopuyor.<br><br>Evet, gerçekten de ‘’ip kopuyor’’ artık. Sanal dünyaya dalanlar gerçek hayatla iplerini koparıyorlar.<br>Alemler karışıyor, işimiz zorlaşıyor…<br><br>Bu sayfada sık sık dijital tsunamiden bahsediyorum. Çünkü bu konu artık hepimizi tehdit ediyor, sadece çocuklarımızı ve gençlerimizi değil. Ve bu işin çözümü de hiç kolay değil. Üniversiteler, STK’lar, medya, devlet-millet…<br>Hepimizin bu konu üzerinde düşünmesi ve çözüm önerisinde bulunması gerekiyor. Zira mesele çok girift…<br><br>İntihar düşüncesi, ekran zamanı günde 1 saat civarında olan ergenlerde %28 iken, ekran zamanı 5 saat ve üzerinde olan ergenlerde bu oran %58’e çıkıyor. Haftada en az 6 saatini sosyal medyada geçiren 8. Sınıf öğrencilerinde mutsuzluk oranı %47 daha fazla. Bu süre 10 saat olunca bundan %56 daha fazla oluyor (Twenge, i-Nesli, s.117).<br><br>Akıllı telefon ve internetin yaygınlaşması ile birlikte ergen cinayetleri kısmen azalmış ama intiharlar ciddi oranda artmış durumda. 2015’te kendisini öldüren ergen sayısı 2007’ye göre %46 daha fazla (yaklaşık iki kat). ABD’de 2011’de son 24 yılda görülmeyen bir durum gözlenmiş. Ergenlik çağındaki intihar sayısı cinayet sayısını geçmiş. 2014 yılında aradaki bu fark %32 olmuş (intihar daha fazla). Yani ergenlik çağında telefon başında geçirilen zaman artıp arkadaşlarla geçirilen zaman azaldıkça cinayet oranı da azalıyor ama depresif hisseden ve intihar girişiminde bulunanların sayısı da artıyor. Çünkü ergenlerin birbirlerini öldürebilmeleri için yan yana gelmeleri gerekiyor. Ama telefonda da siber zorbalık yaparak intihara sürükleyebiliyorlar. i-Nesli ergenleri cinayet işleyerek başkalarını daha az öldürüyor ama kendilerini daha çok öldürüyorlar (Twenge, i-Nesli, s.130).<br><br>Ama gördüğümüz üzere ergenler yanyana geldiklerinde de birbirlerini öldürebiliyorlar.<br>Çünkü sanal alemle gerçek alem arasında ayırım yapamıyorlar.<br>Sanal alemdeki yenilginin (cinayetin) intikamını gerçek alemde alıyorlar.<br>Çünkü alemler karışıyor.<br><br>Jean M. Twenge. i-Nesli, Kaknüs yayınları, 2018</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/oyun-sanal-cinayet-gercek-cinayet-sanal-intikam-gercek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Nesil Emniyetini Sağlamak Peygamberlerin Ortak Hedefidir</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/nesil-emniyetini-saglamak-peygamberlerin-ortak-hedefidir/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/nesil-emniyetini-saglamak-peygamberlerin-ortak-hedefidir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet SÜRMELİ]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 09 Nov 2020 08:03:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Çocuk]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=16142</guid>

					<description><![CDATA[Nesli katletmek insanlığın geleceğini yok etmektir. Dolayısıyla nesil emniyetini ihlal etmek tüm insanlığa karşı işlenmiş bir suçtur. Küfre bağlı bir yönetim modeli tercih eden siyasal anlayış nesil emniyetinin de düşmanıdır.[1] Nesillerin sağlığı tek boyutlu değildir. Çocukların sadece yemeleri ve içmeleriyle ilgilenip maneviyatlarına duyarsız kalmak; yerinde ve zamanında kâmil bir din eğitimi vermemek de nesil emniyetini hiçe saymaktır. Bu anlamda Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “وَلاَ تَقْتُلُواْ أَوْلادَكُمْ خَشْيَةَ إِمْلاقٍ نَّحْنُ نَرْزُقُهُمْ وَإِيَّاكُم إنَّ قَتْلَهُمْ كَانَ خِطْءًا كَبِيرًا ” “Öyleyse artık, yoksulluk kaygısıyla çocuklarınızı öldürmeyin; onları da, sizi de doyuran/rızıklandıran Biziz. Onları öldürmek gerçekten büyük bir suçtur.”[2] Ayeti tarihsel bir alana çekip neslin katledilmesinden sadece cahiliye dönemi müşriklerinin, çocuklarını öldürmelerini anlamak sıhhatli bir yaklaşım değildir.[3] Modern dönemlerdeki bebek katilliğinin –kürtaj başta olmak üzere- bütün boyutlarıyla ele alınıp evrensel çapta çözümler bulunması ve sağlıklı bir neslin yetiştirilmesi ilahi bir emirdir. Böyle geniş bir alana, çocukların anne ve baba adaylarının iyi seçilmesinden tutun da teneffüs ettiği havaya kadarki tabiat, arkadaş seçiminden okuluna kadarki sosyal ortam, yetersiz beslenme, erken yaştaki uyuşturucu kullanımı, yaygın lösemi, çocuk intiharları, pedofili, savaşlar, çok yönlü temizlik, onların oyun ve eğlencedeki tercihleri, hastalıklarının tedavileri, kadın cinayetleri, bebek ölümlerindeki artışlar ve çocukların tükettiklerinin fıtratına uygun olup olmadığı da girmektedir. Kur’an-ı Kerim, “Çocuklarınızı &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Nesli katletmek insanlığın geleceğini yok etmektir. Dolayısıyla nesil emniyetini ihlal etmek tüm insanlığa karşı işlenmiş bir suçtur. Küfre bağlı bir yönetim modeli tercih eden siyasal anlayış nesil emniyetinin de düşmanıdır.[1] Nesillerin sağlığı tek boyutlu değildir. Çocukların sadece yemeleri ve içmeleriyle ilgilenip maneviyatlarına duyarsız kalmak; yerinde ve zamanında kâmil bir din eğitimi vermemek de nesil emniyetini hiçe saymaktır. Bu anlamda Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “وَلاَ تَقْتُلُواْ أَوْلادَكُمْ خَشْيَةَ إِمْلاقٍ نَّحْنُ نَرْزُقُهُمْ وَإِيَّاكُم إنَّ قَتْلَهُمْ كَانَ خِطْءًا كَبِيرًا ” “Öyleyse artık, yoksulluk kaygısıyla çocuklarınızı öldürmeyin; onları da, sizi de doyuran/rızıklandıran Biziz. Onları öldürmek gerçekten büyük bir suçtur.”[2] Ayeti tarihsel bir alana çekip neslin katledilmesinden sadece cahiliye dönemi müşriklerinin, çocuklarını öldürmelerini anlamak sıhhatli bir yaklaşım değildir.[3] Modern dönemlerdeki bebek katilliğinin –kürtaj başta olmak üzere- bütün boyutlarıyla ele alınıp evrensel çapta çözümler bulunması ve sağlıklı bir neslin yetiştirilmesi ilahi bir emirdir. Böyle geniş bir alana, çocukların anne ve baba adaylarının iyi seçilmesinden tutun da teneffüs ettiği havaya kadarki tabiat, arkadaş seçiminden okuluna kadarki sosyal ortam, yetersiz beslenme, erken yaştaki uyuşturucu kullanımı, yaygın lösemi, çocuk intiharları, pedofili, savaşlar, çok yönlü temizlik, onların oyun ve eğlencedeki tercihleri, hastalıklarının tedavileri, kadın cinayetleri, bebek ölümlerindeki artışlar ve çocukların tükettiklerinin fıtratına uygun olup olmadığı da girmektedir. Kur’an-ı Kerim, “Çocuklarınızı öldürmeyin” derken tüm bu saydığımız ve sayamadığımız katletme türlerini yasaklamıştır. Yukarıdaki hastalıkların tedavisi için çözümler önermiştir. “Hicretten sonraki kuracağınız siyasada çocukların hayatları garanti altına alınmalı ve onların sağlıklı doğup büyümeleri temin edilmelidir” mesajı bu ayetle daha Mekke’de iken verilmiştir. Müslüman siyaset adamlarının üzerinde durup çözüm üretmeleri gereken en ciddi alanlardan biridir nesil emniyetini sağlamaktır. Ayetin verdiği mesaj, kıyamete kadar evrenselliğinden bir şey kaybetmeden önemini koruyacaktır. Siyaset bu ilahi emir çerçevesinde şekillenmelidir.</p>



<p>Daha önce de belirttiğimiz üzere insan ruh ve maddeden ibarettir. Maddi ihtiyaçlarını karşılayıp onların ruhlarını aç bırakmak da bir cinayettir. Çocukların modern pozitivist eğitimde ruhları aç bırakıldıkları için uyuşturucu ve sigara tüketimi, alkol alışkanlığı, fuhuş, cinayet, intihar ve hırsızlık gibi suçlar onlarında aralarında yaygınlaşmıştır. Bu anlamda Müslümanların ellerinde bitmez tükenmez bir hazine olarak dinleri vardır. Nesil emniyetinin yok olmasından rahatsız olanlar öğretim müfredatlarının hazırlanmasında İslâm’ı en belirleyici referans olarak almak zorundadırlar. İslâm’ı hesaba katmadan yapılan her hazırlığın ve atılan adımın sonu hüsrandır. Bu son cümleler ütopik yaklaşımlar değildir. Alan uzmanlarımız her zaman dinin hesaba katıldığı programların hazırlıklarını yapmışlardır ve uygulanacak siyasal ortamları beklemektedirler.</p>



<p>[1] Bak: Bakara 2/205<br>[2] İsra 17/31<br>[3] Bagavî, Tefsir(Muhtasar), s. 524</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/nesil-emniyetini-saglamak-peygamberlerin-ortak-hedefidir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bakıcı ve Kreşle Terbiye/Eğitim Mümkün Mü?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/bakici-ve-kresle-terbiye-egitim-mumkun-mu/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/bakici-ve-kresle-terbiye-egitim-mumkun-mu/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 14 Sep 2020 09:01:11 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Çocuk]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=15748</guid>

					<description><![CDATA[Günümüz psikolojisinin kurucularından biri olan Alfred Adler, çocuğun sağlıklı gelişimi için hayatın ilk yıllarında annesiyle yakın ve sürekli bir ilişki içinde olması gerektiğini vurgular. Çocuk büyüdükçe sosyal hayata hazırlanması adına annenin kendini aşamalı olarak geri çekmesi gerektiğini söyler. Adler’den daha önce yaşamış tarihte büyük eğitimciler içinde okul kurup kendi yöntemini uygulayan ilk bilim adamı olan Johann Pastalozzi ise çocuğun iç birliğine giden yolu bulması ve dolayısıyla ilahi olana erişebilmesinin annenin gerçek sevgisi üzerinden gerçekleştiğini söyler. İki bilim adamı da hayata atılan ilk adımlarda çocuğun sağlıklı gelişimi için anneyi babadan daha önde konumlandırmıştır. Adler, belirli bir yaş vermez ancak eserlerinden çıkardığım sonuca göre çocuğun 4 yaşına kadar, anneyi babadan daha önemli görür. Aslında benzer düşünceleri dile getirenler isimlerini zikrettiklerimle sınırlı değil. Gerek Batı dünyasından gerekse bizim dünyamızdan birçok bilim adamı, yazar, araştırmacı ve mütefekkir çocuğun hayatının ilk yıllarında annenin babadan daha önemli rol oynadığına dair fikirleri dile getirmişlerdir. &#160;1960’lı yıllara kadar durum buyken birden annenin bu önemli rolü üzerinde durulmamaya ve bakıcıyla da sağlıklı gelişimin sağlanabileceği iddia edilmeye başlandı. Annelik sadece alt temizleme, karın doyurma gibi basit ve herkesin yapabileceği bir role indirgenmeye başladı. “Bu yıllardan itibaren neler olmuş?” diye baktığımızda iki önemli hareketin ön plana çıktığını görüyoruz. Bunlardan ilki feminist &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Günümüz psikolojisinin kurucularından biri olan Alfred Adler, çocuğun sağlıklı gelişimi için hayatın ilk yıllarında annesiyle yakın ve sürekli bir ilişki içinde olması gerektiğini vurgular. Çocuk büyüdükçe sosyal hayata hazırlanması adına annenin kendini aşamalı olarak geri çekmesi gerektiğini söyler. Adler’den daha önce yaşamış tarihte büyük eğitimciler içinde okul kurup kendi yöntemini uygulayan ilk bilim adamı olan Johann Pastalozzi ise çocuğun iç birliğine giden yolu bulması ve dolayısıyla ilahi olana erişebilmesinin annenin gerçek sevgisi üzerinden gerçekleştiğini söyler. İki bilim adamı da hayata atılan ilk adımlarda çocuğun sağlıklı gelişimi için anneyi babadan daha önde konumlandırmıştır. Adler, belirli bir yaş vermez ancak eserlerinden çıkardığım sonuca göre çocuğun 4 yaşına kadar, anneyi babadan daha önemli görür. Aslında benzer düşünceleri dile getirenler isimlerini zikrettiklerimle sınırlı değil. Gerek Batı dünyasından gerekse bizim dünyamızdan birçok bilim adamı, yazar, araştırmacı ve mütefekkir çocuğun hayatının ilk yıllarında annenin babadan daha önemli rol oynadığına dair fikirleri dile getirmişlerdir.</p>



<p>&nbsp;1960’lı yıllara kadar durum buyken birden annenin bu önemli rolü üzerinde durulmamaya ve bakıcıyla da sağlıklı gelişimin sağlanabileceği iddia edilmeye başlandı. Annelik sadece alt temizleme, karın doyurma gibi basit ve herkesin yapabileceği bir role indirgenmeye başladı. “Bu yıllardan itibaren neler olmuş?” diye baktığımızda iki önemli hareketin ön plana çıktığını görüyoruz. Bunlardan ilki feminist kadın hareketleridir. Bu hareketler temelde anneliği, kadının mahpusluğu olarak görür. Evinde çocukla ilgilenen kadın, hayatı yaşamayan; yaşamından lezzet almayan kadın demekti onlar için. Hatta feminist hareketin içinden bir grup, rahimlerin laboratuvar ortamında yapay olarak üretilmesini ve bebeklerin annelerin rahminde değil bu yapay rahimlerde yetiştirilmesini savunuyor. Yani tıpkı bitki hasadı gibi “insan hasadından” bahsediyorlar. Teknoloji şu an için insanlığa bunu sunmamış olsa da bilim kurgu filmlerinde çokça gördüğümüz yapay rahim ve “bebek yetiştirme tarlaları” aslında zihinlerin buna alıştırılması için ustaca kurgulanmış senaryolardır.</p>



<p>&nbsp;Bebek tarlaları projesi için teknoloji yeterli hale gelene kadar bu hareketin “geçici” olarak sunduğu çözüm ise taşıyıcı anneliğin desteklenmesi ve profesyonel bir meslek olarak devletlerce tanınmasıdır. Feminizmin geçici çözümü şuan Batı’da ciddi bir şekilde kurumsallaşmış durumda. Hamileliğin sıkıntılarını yaşamamak, fiziğini bozmamak ve kariyerinden geri kalmamak adına kendi yumurtasını ve çocuk sahibi olmak istediği erkeğin spermini laboratuvar ortamında birleştirip taşıyıcı annenin kiralık rahmine yerleştiren kadınlar artık çocuk da yapıyor kariyer de! Çocuk doğduğu andan itibaren mama, bakıcı ve kreşle çocuk da büyütmüş oluyorlar!</p>



<p>&nbsp;Anne rolünün önemsizleştirilmesinde ikinci önemli faktör ise 1960’lı yıllardan itibaren kadını ekonomiye kazandırmaya çalışan devlet politikalarının artmasıdır. Feminist hareketin devletler üzerindeki baskısının bu politikalarda temel belirleyici faktörlerden olduğunu da vurgulamakta fayda var. Feminist hareket, aslında devletlerin arayıp da bulamadığı harika bir fırsatı altın tepside sunmuş oldu. Maddeperest devletler, zaten çalışmayan kadının ekonomilerine yük olduğunu düşünüyordu. “Çalışan kadın özgür kadındır” sloganıyla özgürlüğü para kazanmaya bağlı kılan feminist hareket, devletlerin ekmeğine yağ sürdü ve “kadın hakları” adı altında masumane tavırla kadının evden çıkması ve para kazanmasını her türlü politikayla teşvik etti. Pozitif ayrımcılık adı altında kadını açıkça kayıran politikalar vasıtasıyla kadının ekonomideki payını arttırmak için bu kavramı katalizör olarak kullandı. Devlet açısından hesap basitti: kadın çalışacak, erkek çalışacak, doğan çocuğa bakmak için bakıcı tutulacak, ardından kreşe yollanacak ve devlet bunların hepsinden vergi alarak ekonomik olarak rahatlayacak ve işsiz sayısını azaltacak.</p>



<p>&nbsp;Burada kadınların çalışması ya da çalışmaması üzerinden bir değerlendirme yapmıyorum. Kadın ister çalışır ister çalışmaz bu tamamen kendisini bağlayan bir durumdur. Şahsen, kadınların belirli istihdam sahalarında özellikle çalışmaya teşvik edilmesi taraftarıyım. Bunun için kadınlarımızın gerek maddi gerekse manevi olarak sorun yaşamayacakları ortamların yetkili mercilerce sağlanması gerektiğini düşünüyorum. Benim dikkat çekmeye çalıştığım nokta ise “çalışan kadın” kavramının karşısına “anne” kavramını çıkarıp anneliği bilimsel birçok gerçeğe rağmen değersizleştirme çabasıdır. Nitekim anneliği sadece doğuştan gelen biyolojik bir rol olarak görüp başarıyı sadece para kazanmaya bağlayan kadınlarımızın olduğunu ve bu böyle düşünen kadınların hiç de az olmadığını biliyoruz. Tabi böyle düşünen kadınlarımızı pohpohlayan erkeklerin ve devlet politikalarının varlığı bizi ciddi şekilde ürkütüyor ve üzüyor.</p>



<p>&nbsp;Günümüzde anneliğin çocuk gelişimindeki rolünü güçlü bir şekilde savunan ve açıklayan bilim adamlarının sesleri çok cılız çıkıyor. Çünkü bunları savunmak konjonktüre ve statüye karşı gelmek demektir. Ancak özelde konuştuğum birçok uzman, annelik rolünün bakıcı ve kreşlere devredilmesinin çocukları kültürsüz, anne babayı tanımayan, maneviyattan yoksun hale getirdiğini itiraf ediyorlar. Bu mekanlarda çocuklar belki fiziksel olarak iyi besleniyorlar ve sosyalleşebiliyorlar ama annesizlik, fıtri ihtiyaçlardan olan şefkat, sevgi ve güven gibi temel kavramları öğrenmelerine ve hissetmelerine engel oluyor. Bunu söyleyebilmek, şu ortamda gerçekten cesaret gerektiriyor ama birilerinin artık söylemesi gerekli. Çünkü çocuklarımız gözümüzün önünde kayıp gidiyor. Kariyer hırsındaki anne, para hırsındaki baba, istihdam ve vergi gelirlerinin artmasından memnun bir devletler üstü bir sistem var. Ancak gözümüzün önünde bataklığa doğru itilen nesillerimizin vebali uykularımızı kaçırmalı artık.</p>



<p>&nbsp;Devlet politikaları, çocuğun annesinden “sağlıklı”&nbsp; şekilde ayrılmasına odaklanacağına anne ve çocuğun -en azından- ilk dört yaşta daha fazla beraber zaman geçirmesine odaklanmalı. Çalışan anneler için kreş parası verileceğine o kreş parasının anneye verilip çocuk, özerkliğini kazanana kadar ücretli izin kullanabileceği sistemler geliştirilmeli. Çalışmayıp ev hanımı olarak evlat yetiştirmeye kendilerini adayan kadınlarımıza devletin çalışan anneler için verdiği maddi teşviklerin yarısı bile ciddi kazanımlar sağlayacaktır. Görünürde devletin maddi yükünü arttırmak anlamına gelen bu çalışmalar, “dindar nesil yetiştirme” iddiasında olan herkesin üzerinde düşünmesi gerekli olan bir konudur. Çünkü dindar neslin yolu evden geçer kreşten değil.</p>



<p>&nbsp;Bakıcılık ve kreş kurumları profesyonel olduğu için içten sevgi ve ilgi verilmesi pek mümkün değildir. Çünkü sonuç itibariyle ticari bir faaliyet gerçekleştirmekteler. Çocuk, bu kurumlarda terbiye(eğitim) edilememektedir. Zira terbiye, çocuğu bazen üzme pahasına da olsa kararlı olmayı gerektirir. Oysa hangi profesyonel kurum bu riski alır ki? Kaldı ki çocuğun manevi olarak beslenmesini sağlayacak bakıcı ve kreşler yok. Olsa bile en nihayetinde paralı olduklarından karşılıksız ilgi ve şefkat olmayacağı için manevi beslenme olanağı da olmayacaktır. Büyüyen “Z Kuşağına” baktığımızda birçoğunun fiziksel olarak sağlıklı ancak manevi olarak ne kadar zayıf olduklarını maalesef müşahede ediyoruz. Tabi bunun tek sebebini “anneliğin değersizleştirilmesi” olarak göremeyiz. Ancak mevcut durumun önemli sebeplerinden biri de budur. &nbsp;Bakıcı ve kreşle ile terbiye/eğitim mümkün mü? Sorusuna dönersek cevabımı ünlü davranış bilimci Konrad Lorenz’in “kaz yavrusu” deneyiyle vereyim. Lorenz, yumurtadan çıkmak üzere olan kaz yavrularını anne kazdan ayırır. Yavrular yumurtadan çıktığında ilk olarak Lorenz’i görürler. Kaz yavruları, o andan itibaren Lorenz’i anneleri sanıp onun peşine takılmışlardır ve onu rehber bellemişlerdir. Korunma içgüdüsüne bağlı bu davranış, büyüyen kazlarda yer etmiş, böylece kazlar bu nesneye bağlanmışlardır. Konrad Lorenz’in arkasında yürüyen kaz sürüsüyle görüntüsü de bu olgunun kanıtı olmuştur. Bu hakikatten hareketle en azından 4 yaşına kadar çocukların annelerinden ayrılmaması gerektiğini savunuyoruz. Yavru ilk yıllarında yanında kimi görürse rehberi de terbiye edeni de o olur.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/bakici-ve-kresle-terbiye-egitim-mumkun-mu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İtaat İkaza, İkaz İtiraza, İtiraz Da İsyana Dönüşebilir</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/itaat-ikaza-ikaz-itiraza-itiraz-da-isyana-donusebilir/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/itaat-ikaza-ikaz-itiraza-itiraz-da-isyana-donusebilir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 04 Feb 2019 11:27:26 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[aile]]></category>
		<category><![CDATA[Çocuk]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=8330</guid>

					<description><![CDATA[Ailelerde anneler ve babalar çocuklarının, okullarda öğretmenler ve idareciler öğrencilerinin hal ve tavırlarından şikâyet ediyorlar. Farklı kelimelerle aynı mesajı ve muhtevayı tekrar edip; &#8220;Söz dinlemiyor, saygı göstermiyor, itaat etmiyor&#8221; diyorlar. Öte yandan sosyal, siyasal, dini, ideolajik görünümlü legal ya da illegal, meşru veya gayrımeşru pek çok yapının; gençlerden, yetişkinlerden, yaşlılardan oluşan ve kayıtsız şartsız itaat edip bağlılık, hatta bağımlılık hukuku içine giren binlerce mensubunun olduğunu görüyoruz. Kişisel, kurumsal, toplumsal düzeyde yaşadığımız nice acı tecrübeden sonra; bu yapıların önemli bir kısmının, insanların iyi niyetlerini istismar ederek, kötü emellerine alet ettiklerini artık biliyoruz. Bu durum, bize; toplum olarak, ifrat ile tefrit arasında git-geller yaşadığımızı ve orta yolu bularak denge ve uyum içinde yürümeyi başaramadığımızı gösteriyor. Akil ve makul çözüm için; itaat, ikaz, itiraz, isyan kültürümüzü ve anlayışımızı yeniden inşa etmemiz gerekiyor. Öncelikle ve özellikle; hayatın bütün alanlarında ve konularında, temel değerlere dayalı bir anlayışı ve yaşayışı tercih etmeliyiz. Kabullerimizin ve retlerimizin, isteklerimizin ve ideallerimizin sınırlarını doğru değer ölçülerine göre belirleyip; anneler ve babalar olarak çocuklarımızdan, öğretmenler ve idareciler olarak öğrencilerimizden, şeyhler ve mürşitler olarak müritlerimizden, liderler ve önderler olarak tabilerimizden helal dairesi içinde olacak ve kalacak bir duruş beklemeliyiz. İnsanlık tarihi boyunca, helal dairesinin sınırlarını çizen en temel değer; dinler olmuştur. Bağlayıcı yahut &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Ailelerde anneler ve babalar çocuklarının, okullarda öğretmenler ve idareciler öğrencilerinin hal ve tavırlarından şikâyet ediyorlar. Farklı kelimelerle aynı mesajı ve muhtevayı tekrar edip; &#8220;Söz dinlemiyor, saygı göstermiyor, itaat etmiyor&#8221; diyorlar.</p>
<p>Öte yandan sosyal, siyasal, dini, ideolajik görünümlü legal ya da illegal, meşru veya gayrımeşru pek çok yapının; gençlerden, yetişkinlerden, yaşlılardan oluşan ve kayıtsız şartsız itaat edip bağlılık, hatta bağımlılık hukuku içine giren binlerce mensubunun olduğunu görüyoruz. Kişisel, kurumsal, toplumsal düzeyde yaşadığımız nice acı tecrübeden sonra; bu yapıların önemli bir kısmının, insanların iyi niyetlerini istismar ederek, kötü emellerine alet ettiklerini artık biliyoruz.</p>
<p>Bu durum, bize; toplum olarak, ifrat ile tefrit arasında git-geller yaşadığımızı ve orta yolu bularak denge ve uyum içinde yürümeyi başaramadığımızı gösteriyor. Akil ve makul çözüm için; itaat, ikaz, itiraz, isyan kültürümüzü ve anlayışımızı yeniden inşa etmemiz gerekiyor.</p>
<p>Öncelikle ve özellikle; hayatın bütün alanlarında ve konularında, temel değerlere dayalı bir anlayışı ve yaşayışı tercih etmeliyiz. Kabullerimizin ve retlerimizin, isteklerimizin ve ideallerimizin sınırlarını doğru değer ölçülerine göre belirleyip; anneler ve babalar olarak çocuklarımızdan, öğretmenler ve idareciler olarak öğrencilerimizden, şeyhler ve mürşitler olarak müritlerimizden, liderler ve önderler olarak tabilerimizden helal dairesi içinde olacak ve kalacak bir duruş beklemeliyiz.</p>
<p>İnsanlık tarihi boyunca, helal dairesinin sınırlarını çizen en temel değer; dinler olmuştur. Bağlayıcı yahut belirleyici güce sahip olan diğer değerlerin, yani örfün ve hukukun altyapısı bile; çoğunlukla, dini kaynaklardan ve kanallardan gelmiştir.</p>
<p>Hz. Âdem&#8217;den Hz. Muhammed(sav)&#8217;e kadar, tevhid dininin tüm safha ve süreçlerinde; Allah(cc)&#8217;tan geldiği bilinen bütün emirlere ve yasaklara, kayıtsız şartsız uyma, itaat etme geleneği var. Kuldan gelen emir ve yasaklarda ise; ümmetler peygamberlere, müritler mürşitlere, memurlar amirlere, işçiler patronlara, askerler komutanlara, talebeler hocalara, evlatlar annelere ve babalara itiraz edebiliyorlar.</p>
<p>Olaya ve duruma göre; itaat ikaza, ikaz itiraza, itiraz isyana dönüşebiliyor. İtaat, &#8220;kabul edip emre uyma&#8221;; ikaz, &#8220;dikkat çekip uyarma&#8221;; itiraz, &#8220;reddedip karşı çıkma&#8221;; isyan, &#8220;engel olmak için mücadele başlatma&#8221; anlamına geliyor.</p>
<p>Asr-ı Saadet döneminde, Resulullah(sav) ile ashabı arasında yaşanan nice örnekler var. Allah&#8217;tan gelene, &#8220;inandık ve itaat ettik&#8221; diyor; Peygamber(sav)&#8217;den veya başkalarından gelenlerin bazılarında, ikaz ve itiraz haklarını kullanıyorlar.</p>
<p>Hicret&#8217;in 6. yılında, Resulullah(sav) ile ashaptan bir kısmı, Kâbe&#8217;yi ziyaret amacıyla yola çıkmışlar; Mekkeli müşrikler önlerini kesip, buna engel olmuşlardı. Belli bir mücadele ve müzakere sürecinden sonra; karşılıklı haklara ve sorumluluklara dayalı olarak, Hudeybiye Anlaşması&#8217;nı imzalamışlardı.</p>
<p>Anlaşma metni yazılırken; müşrikler, &#8220;resulullah&#8221; ifadesine itiraz ettiler. &#8220;Biz bunu kabul etseydik, senin karşında değil yanında olurduk&#8221; dediler. Resulullah(sav), Hz. Ali&#8217;ye; &#8220;O ibareyi metinden sil&#8221; dedi. Hz. Ali(ra), anında itiraz edip; &#8220;Hayır, silmem, silemem&#8221; cevabını verdi. Daha sonra, anlaşma gereği olarak, müşriklerin eziyetinden kaçıp Medine&#8217;ye sığınan Ebu Cendel&#8217;in Mekke&#8217;ye iadesi söz konusu olduğunda ise; Hz. Ömer(ra), sert bir üslupla karşı çıktı. Çünkü Allah(cc)&#8217;ın emirlerine itirazın kapısı kapalı; Peygamber(sav)&#8217;in vahye dayalı olmayan, kendi istek ve iradesinin yansıması olan emirlerine itirazın kapısı açıktı.</p>
<p>Bir başka örnekte; ikaz ve itiraz, isyan sınırına kadar vardı. Orada, emre itaat etseler; cehennem ateşinde yanacaklardı.</p>
<p>Peygamber(sav)&#8217;in görevlendirdiği bir komutan; emrindeki askerlere ateş yaktırmış ve &#8220;Bu ateşe girin&#8221; demişti. Bazıları, emre itaat etmek için ateşe doğru yönelmişler; bazıları ise, &#8220;Biz, ateşten kaçmak için Müslüman olduk&#8221; diyerek onları engellemişlerdi.</p>
<p>Konu, Resulullah(sav)&#8217;e sorulduğunda; &#8220;O ateşe girselerdi, kıyamete kadar çıkamazlardı&#8221; buyurdu. Çünkü itaat; dinin yasakladığı şeylerde (masiyette) değil, emrettiği şeylerde (marufta) olurdu.</p>
<p>Bu ve benzeri örnekler; Peygamber(sav) ile ashabı arasında, hiçbir zaman sevgi ve saygı sorunu haline gelmedi. İkazların ve itirazların; bazıları dinlenip reddedildi, bazıları kabul edilip yerine getirildi, bazıları ise kabul edildi ama imkânlar elvermediği için yerine getirilemedi.</p>
<p>Sonraki dönemlerde; Allah(cc)&#8217;ın ve Resulullah(sav)&#8217;in yolundan gidenler, bu geleneği devam ettirdiler. &#8220;Müminler birbirlerini yıkayan eller gibidir&#8221; kavline göre amel edip; yapıcı tenkit ve uyarıları, salih amel bildiler.</p>
<p>Kadim kültür ve medeniyet değerlerimize göre; her yaş ve seviyedeki insana, &#8220;Hakka itaat, batıla isyan&#8221; ahlakı ve anlayışı kazandırılmalıdır. Yaşta büyük, yolda ileri, makamda yüksek, mertebede yüce olanlar; kendilerini rehber, önder, öncü kabul edenlerin ikazları ve itirazları karşısında sabırlı ve anlayışlı olmalıdır.</p>
<p>Bu işin ifratı, &#8220;körü körüne itaat&#8221;; tefriti, &#8220;herkese ve her şeye isyan&#8221; olarak tarif edilebilir. Kayıtsız şartsız bağlılık ve bağımlılık, köleliği ve istismarı; hiçbir kayda ve şarta bağlı olmadan yaşamak da anarşiyi ve bunalımı getirir.</p>
<p>Disiplin ve otoritenin en sağlamı; özgür bir ortamda, kendiliğinden oluşan sevgi ve saygıya dayanır. Adına &#8220;ilmi otorite&#8221; dediğimiz bu saygınlık; iyi örnek olarak ve iyi işler yaparak sağlanır.</p>
<p><strong>Zekeriya Erdim</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/itaat-ikaza-ikaz-itiraza-itiraz-da-isyana-donusebilir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
