<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Ceyhun Bozkurt &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/ceyhun-bozkurt/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Fri, 08 May 2020 14:42:01 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.7</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>Ceyhun Bozkurt &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Türkiye Kuşatmayı Nasıl Yarar?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/turkiye-kusatmayi-nasil-yarar/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/turkiye-kusatmayi-nasil-yarar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 15 May 2019 13:22:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Köşe Yazısı]]></category>
		<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Savunma]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[ABD]]></category>
		<category><![CDATA[Ceyhun Bozkurt]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=10427</guid>

					<description><![CDATA[Bir önceki yazımda, ABD’nin bölgesel değil küresel bir mücadeleye hazırlandığını aktarmış ve bunun ülkemize de etkileri olacağını belirterek, ABD’nin Türkiye’ye ilk olarak Doğu Akdeniz’den müdahale edeceği öngörümü aktarmıştım. (Bkz.https://www.superhaber.tv/abd-turkiyeye-nereden-taarruz-edecek-makale-197433) Bugün de Türk-Amerikan ilişkilerinin kısa bir tarihçesini ve ülkemizi de içine alan bu kuşatmayı nasıl bertaraf edebileceğimiz noktasında bir beyin fırtınası yapmak istiyorum. Önceki yazımda belirttiğim gibi NATO müttefikimiz, “Avrasya’yı ele geçiren dünyayı ele geçirir” merkezli Kenar Kuşak Teorisi (Rimland)’ni uygulamaya çalışıyor. Bu teorideki kilit ülke ise Türkiye. ABD müttefiklik ilişkileri iyi görünen dönemler de dahil olmak üzere, Türkiye’ye hiçbir zaman güvenmedi. Çünkü Türkiye, bölgede büyük bir güç olmuş hakimiyet kurmuş bir millet ve medeniyet silsilesinin devamı. Türkiye&#8217;nin hinterlandı olan coğrafyalarda geçmişte oluşturduğu hakimiyeti gelecekte de tekrar oluşturma ihtimalini düşünen Amerikalı jeostratejistler Türkiye&#8217;nin ekonomik olarak hiçbir zaman Kore benzeri bir sıçrama yapmasını ve gelişmesini istemedi. Bu nedenle de Türkiye’yi sürekli el altında bulundurmanın, tabiri caizse hizaya sokmanın yollarını ve yöntemlerini aradı. 15 Temmuz işgal girişimi de bunun bir parçasıydı. ABD, Türkiye ne zaman bir sıçrama aşamasına gelse ekonomik ve sosyal olaylara gizli açık müdahalelerde bulundu. Bu müdahaleler bazen askeri darbe, bazen ekonomide dış kredi ve yatırım kanallarını da engeller çıkartarak tökezletme şeklinde cereyan etti. Çoğu zaman kaos stratejisini de kullanan ABD, &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bir önceki yazımda, ABD’nin bölgesel değil küresel bir mücadeleye hazırlandığını aktarmış ve bunun ülkemize de etkileri olacağını belirterek, ABD’nin Türkiye’ye ilk olarak Doğu Akdeniz’den müdahale edeceği öngörümü aktarmıştım. (Bkz.https://www.superhaber.tv/abd-turkiyeye-nereden-taarruz-edecek-makale-197433) Bugün de Türk-Amerikan ilişkilerinin kısa bir tarihçesini ve ülkemizi de içine alan bu kuşatmayı nasıl bertaraf edebileceğimiz noktasında bir beyin fırtınası yapmak istiyorum.</p>
<p><span class="c1">Önceki yazımda belirttiğim gibi NATO müttefikimiz, “Avrasya’yı ele geçiren dünyayı ele geçirir” merkezli Kenar Kuşak Teorisi (Rimland)’ni uygulamaya çalışıyor. Bu teorideki kilit ülke ise Türkiye.</span></p>
<div class="google-auto-placed ap_container">
<p><span class="c1">ABD müttefiklik ilişkileri iyi görünen dönemler de dahil olmak üzere, Türkiye’ye hiçbir zaman güvenmedi. Çünkü Türkiye, bölgede büyük bir güç olmuş hakimiyet kurmuş bir millet ve medeniyet silsilesinin devamı. Türkiye&#8217;nin hinterlandı olan coğrafyalarda geçmişte oluşturduğu hakimiyeti gelecekte de tekrar oluşturma ihtimalini düşünen Amerikalı jeostratejistler Türkiye&#8217;nin ekonomik olarak hiçbir zaman Kore benzeri bir sıçrama yapmasını ve gelişmesini istemedi. Bu nedenle de Türkiye’yi sürekli el altında bulundurmanın, tabiri caizse hizaya sokmanın yollarını ve yöntemlerini aradı. 15 Temmuz işgal girişimi de bunun bir parçasıydı.</span></p>
<p><span class="c1">ABD, Türkiye ne zaman bir sıçrama aşamasına gelse ekonomik ve sosyal olaylara gizli açık müdahalelerde bulundu. Bu müdahaleler bazen askeri darbe, bazen ekonomide dış kredi ve yatırım kanallarını da engeller çıkartarak tökezletme şeklinde cereyan etti. Çoğu zaman kaos stratejisini de kullanan ABD, kaosu desteklemek için terör örgütlerini kullanmaktan çekinmedi. Örneğin, “Vizesiz Müttefik” kitabımda da ayrıntılarını ele aldığım üzere PKK terör örgütüyle 30 yıldır ciddi bir şekilde iletişim içindeydi. Yine Güvenlik Politikaları Uzmanı Mete Yarar ile birlikte yazdığımız “Darbenin Kayıp Saatleri” kitabında da ABD-FETÖ ilişkisini irdelemiştik.</span></p>
<p><span class="c1">ABD, Türkiye ile olan sorunları sürüncemede bırakarak jeopolitik söylem ve hamleler ile ekonomik yaptırımlarla Türkiye&#8217;nin esas güç unsurlarını yıpratmayı amaçladı. Örneğin toplumu kutuplaştırmaya, ortak paydamız olan ve hiç tartışılmaması gereken milli ve manevi ortak değerlerimizi ayrışma aracı haline getirmeye çalıştı. Bu sürecin gidişatına yardımcı olması için finansal saldırılarla toplumda hoşnutsuzluğu çatışmaya dönüştürüp toplumu ayakta tutan ana direkleri zayıflatarak çökertmeye ve sonunda bölüp, parçalama amacına yönelik faaliyetlerine devam etti, ediyor.</span></p>
<p><span class="c1">Dünyanın büyük bir sınamadan geçtiği günümüzde Türkiye artık, dünya barışı açısından kilit ülke durumundadır. Ağırlığını terazinin hangi kefesine koyarsa o taraftaki güç merkezi öne geçecektir. Bu durumda kritik soru şu: Türkiye ne yapmalı?</span></p>
<p><span class="c1">Bu konularda kafa yoran uzmanların beyin fırtınası niteliğindeki önerilerini ve bu önerilerle ilgili kişisel değerlendirmelerimi aşağıya madde madde yazacağım. Bunlar, aynı zamanda içinde bulunduğumuz kuşatmayı nasıl yarabileceğimiz noktasında bir pencere açması anlamında etkili olacaktır. İşte madde madde öne çıkan o öneriler:</span></p>
<p><strong>&#8211; NATO’DA KALALIM, ABD İLE UZLAŞALIM:</strong> <span class="c1">Çok yüksek dille söylenmese de, eski sistemi savunanlar hala varlığını koruyor. Özellikle liberal ve neo-liberal kesimin dillendirdiği bu görüş, özellikle Suriye konusundaki görüşleri nedeniyle PKK terör örgütü ve FETÖ’cüler tarafından da savunuluyor. Ancak eski düzenin devamı fikrinin artık çok kabul göreceği bir zemin bulunmuyor. Çünkü bunu kabul etmek demek, özellikle Doğu Akdeniz’deki enerji ve nüfuz mücadelesinde geri kalmak, güvenlik ve maddi anlamda haklarını teslim etmek, Suriye’nin kuzeyinde de PKK terör örgütünün varlığını kabul etmek anlamına gelecek. Bu nedenle bu formül en zayıf formül olarak gözüküyor.</span></p>
<p><strong>&#8211; NATO’DA KALALIM ANCAK AVRASYA VE ASYA İLE İLİŞKİYİ GELİŞTİRELİM:</strong> <span class="c1">Bu formülü savunanlar, kamuoyunda güçlü bir kesimi oluşturuyor. Savunanlar arasında farklı siyasetlerden uzmanların, kanaat önderlerinin olduğunu söyleyebiliriz. Hükümetten yapılan açıklamaları da bu çerçeve içinde değerlendirebiliriz. Bu görüşü savunanların en önemli argümanı, NATO’dan çıkarsak bölgede Rusya gibi bir dev ile başa çıkmak kolay değil. Bu fikrin kendi içinde ayrıştığı temel noktalardan biri Suriye konusu. Hükümet, Esad yönetimiyle temasa da karşı dururken, bu fikri savunan bir başka kesim ise Esad yönetimi ile iletişim kurulması taraftarı.</span></p>
<p><strong>&#8211; NATO’DAN ÇIKALIM, AVRASYA İTTİFAKI’NI OLUŞTURALIM:</strong> <span class="c1">Toplumda tabanı olan bir başka güçlü fikir ise ülkemizi de içine alan kuşatmadan kurtulmanın yolu olarak Avrasya ülkeleri ile ittifak. Bu fikir sahiplerine göre, Türkiye başta Rusya ile bölge ülkeleri ve Asya dünyası ile iletişimi geliştirmeli. Ayrıca ekonomik pazar açısından bu bölgeye yönelmeli düşüncesi hakim. Bu kesim Suriye konusunda bir bütün halinde Esad yönetimi ile temastan yana. Bu düşünceyi öne çıkaranlar, Esad yönetimi ve Rusya ile ortak hareket edilirse ABD’nin Doğu Akdeniz ve Suriye’de yenileceğini, Irak’ta da zayıflayacağını belirtiyor.</span></p>
<p><span class="c1">Bütün bunlara ek olarak iki ve üçüncü öneriyi savunanlar içinde Çin’le iletişimin güçlendirilmesi ve Kuşak Yol projesinin içinde yer almamız gerektiğini dile getiren ciddi bir çoğunluk mevcut. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu projeye verdiği açık destek ve Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun bu ay başında Doha’da yaptığı “Asya yüzyılı gerçekleşmeye başlıyor” açıklaması, hükümetin de Asya politikasına önem verdiğinin göstergesi.</span></p>
<p><span class="c1">Kişisel kanaatim savunma sanayii ve ekonomi yönünde bağımsızlaşma adımları atılmadan NATO’dan çıkmanın belli riskleri barındırdığı. Ancak bu adımların belirli bir seviyeye getirilmesi durumunda NATO’dan çıkıp, aynen Cumhuriyetimizin ilk yıllarındaki gibi bölge merkezli bir dış politika izleyerek terazinin dengesini Atlantik dünyasının aleyhine değiştirmemizin gerekliliğine inanıyorum. Bu sayede bölgesinde bir merkez olan Türkiye, düşmanlarını da yalnızlığa iter. Bunun en somut örneğini, Irak’ın kuzeyindeki gayri meşru referandum sürecinde gördük. Hatırlarsanız Türkiye-İran-Irak işbirliği kısa sürede meyvesini vermiş, ABD yaklaşık 30 yıllık yatırımını yani Peşmergeyi yalnız bırakmak zorunda kalmış, Barzani’de 2003 sınırlarına çekilmek zorunda kalmıştı.</span></p>
<p><span class="c1">Savunma sanayimizde atılan adımlar tam bağımsızlık yolundaki inancımı güçlendiriyor. Ekonomimiz ise maalesef hala yumuşak karnımız. Tarımsal alandaki üretimin ve bu alandaki devlet hakimiyetinin bile ne kadar önemli olduğunu, cüzdanları vuran son hareketlilikte net bir şekilde gördük. Finans yerine her alanda üretimin öne çıktığı ve yeni pazarları hedeflediğimiz bir ekonomi modeliyle belki bu hayalimiz gerçek olabilir. Bu sayede ABD, Çin ve Rusya gibi dünya devleriyle de eşit ilişki kurma yolunda epey yol katetmiş oluruz. Ne dersiniz?</span></p>
<p><strong>Ceyhun Bozkurt</strong></p>
</div>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/turkiye-kusatmayi-nasil-yarar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bölgemizdeki Saflaşma</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/bolgemizdeki-saflasma/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/bolgemizdeki-saflasma/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 09 May 2019 11:37:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Dergide Bu Ay]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Yörünge Dergi]]></category>
		<category><![CDATA[Ceyhun Bozkurt]]></category>
		<category><![CDATA[Orta Doğu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=10280</guid>

					<description><![CDATA[Geçen Mart ayında 8’inci yılını bırakıp 9’uncu yılından gün almaya başlayan Suriye’deki karışıklık, bölgedeki birçok dengeyi sarstı. NATO üyesi olan Türkiye ile ABD bu savaşta ilk başlarda aynı mevzide yer alırken, Suriye’nin kuzeyindeki gelişmeler ve 15 Temmuz sonrasındaki gelişmeler çerçevesinde karşı karşıya kalan iki ülke haline geldi. ABD, KCK terör örgütünün Suriye ayağı PYD’ye desteğini yoğunlaştırırken, Türkiye doğal olarak bu desteğe büyük tepki verdi. Ayrıca vekalet savaşı yürüten terör örgütlerinin ülkemizi hedef alan saldırıları da doğal olarak gözleri Batı dünyasına çevirdi. Bu mücadelede Washington’un müttefikleri de hemen ABD’nin yanında saf tuttu. Doğu Akdeniz’de tespit edilen enerji yataklarının da denkleme dahil olmasıyla beraber bölgede saflaşma giderek netleşmeye başladı. Bir tarafta ABD’nin başı çektiği Batı kutbu (Burada İngiltere ve Almanya dönem dönem kendi çıkarları çerçevesinde Washington’dan bağımsız hamle yapabiliyor), İsrail ve bu iki gücün bölgede işbirliği yaptığı Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri. Bu kutup, Doğu Akdeniz’deki gelişmeler çerçevesinde yanlarına Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Kesimi’ni de aldı. Yine Mısır da Sisi darbesinden sonra yaşadığı ekonomik sıkıntı nedeniyle bu kutbun kucağına oturdu. Diğer tarafta ise Astana Üçlüsü olarak bilinen Türkiye, Rusya ve İran yer aldı. Ayrıca Katar’da özellikle Türkiye ile ortak politika yürütme konusunda kararlı bir çizgi izledi. Hatta bu politikası nedeniyle &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Geçen Mart ayında 8’inci yılını bırakıp 9’uncu yılından gün almaya başlayan Suriye’deki karışıklık, bölgedeki birçok dengeyi sarstı. NATO üyesi olan Türkiye ile ABD bu savaşta ilk başlarda aynı mevzide yer alırken, Suriye’nin kuzeyindeki gelişmeler ve 15 Temmuz sonrasındaki gelişmeler çerçevesinde karşı karşıya kalan iki ülke haline geldi.</p>
<p>ABD, KCK terör örgütünün Suriye ayağı PYD’ye desteğini yoğunlaştırırken, Türkiye doğal olarak bu desteğe büyük tepki verdi. Ayrıca vekalet savaşı yürüten terör örgütlerinin ülkemizi hedef alan saldırıları da doğal olarak gözleri Batı dünyasına çevirdi. Bu mücadelede Washington’un müttefikleri de hemen ABD’nin yanında saf tuttu. Doğu Akdeniz’de tespit edilen enerji yataklarının da denkleme dahil olmasıyla beraber bölgede saflaşma giderek netleşmeye başladı.</p>
<p>Bir tarafta ABD’nin başı çektiği Batı kutbu (Burada İngiltere ve Almanya dönem dönem kendi çıkarları çerçevesinde Washington’dan bağımsız hamle yapabiliyor), İsrail ve bu iki gücün bölgede işbirliği yaptığı Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri. Bu kutup, Doğu Akdeniz’deki gelişmeler çerçevesinde yanlarına Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Kesimi’ni de aldı. Yine Mısır da Sisi darbesinden sonra yaşadığı ekonomik sıkıntı nedeniyle bu kutbun kucağına oturdu.</p>
<p>Diğer tarafta ise Astana Üçlüsü olarak bilinen Türkiye, Rusya ve İran yer aldı. Ayrıca Katar’da özellikle Türkiye ile ortak politika yürütme konusunda kararlı bir çizgi izledi. Hatta bu politikası nedeniyle sık sık Suud ve BAE hanedanları tarafından hedefe oturtuldu. Ancak Doha yönetimi geri adım atmamayı tercih etti.</p>
<p>Önceliği Suriye’nin kuzeyindeki terör yapılanmasını korumaya ve Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin elini zayıflatmaya veren ABD liderliğindeki güç, ilk olarak Astana birlikteliğini bozmaya yönelik adımlar atmıştı. Bu adımlardan sonuç alamayan ABD, bu defa Türkiye’yi sıkıştırmayı ve kuşatmayı kendine hedef olarak belirledi. Bende yazımda, özellikle son aylarda artan bu kuşatmanın maddelerini yazacağım.</p>
<p>Ceyhun Bozkurt</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/bolgemizdeki-saflasma/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>FETÖ’nün &#8216;Kamikaze&#8217; Saldırısı Mı? – II</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/fetonun-kamikaze-saldirisi-mi-ii/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/fetonun-kamikaze-saldirisi-mi-ii/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 09 May 2019 09:43:11 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Köşe Yazısı]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Ceyhun Bozkurt]]></category>
		<category><![CDATA[FETÖ]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=10271</guid>

					<description><![CDATA[ünkü yazımda meslek hayatı FETÖ ile mücadeleyle geçmiş ve bu nedenle Askeri Casusluk kumpasında terör örgütü tarafından hedef alınmış Kara Kuvvetleri Hukuk Hizmetleri Başkanı (Adli Müşaviri) Hakim Albay Mehmet Yüzbaşıoğlu’na yönelik soruşturma sürecinin önemli ayrıntılarını paylaştım (Bkz. https://www.superhaber.tv/fetonun-kamikaze-saldirisi-mi-makale-196175) Yazımın sonunda da olayın bazı diğer ayrıntılarını ve Yüzbaşıoğlu’nun neden hedef alındığını bugünkü yazıma bıraktığımı belirttim. Bugün bu bilgileri sizinle paylaşacağım. Bu sorunun yanıtını vermek için sizleri 15 Temmuz 2016 gecesine götürmek istiyorum. FETÖ’nün kendisine verilen vekalet üzerine yaptığı bu işgal girişimiyle ilgili araştırmalarımda bu süreci takip eden yargı muhabiri arkadaşlarımla çok sayıda sohbetim olmuştu. Aktardıkları bilgileri bir gün bir yerde yazmak gerekir diye not etmiştim. Arşivimi karıştırırken o notları buldum. O notlardan biri de o geceye ilişkindi. Bir gazeteci arkadaşım o gece, o dönem Başsavcı Vekili olarak görev yapan İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı İrfan Fidan’ın, FETÖ’cüler ortalığı kan gölüne çevirdiği sırada hemen harekete geçtiğini ve gözaltı talimatını hazırladığını anlatmıştı. Aynı şekilde Savcı Can Tuncay’ın da aralarında bulunduğu çok sayıda hukukçu harekete geçmişti. Aynı şekilde Ankara’da da çok sayıda Cumhuriyet Savcısı, Türkiye Cumhuriyeti’nin bekasını tehdit eden bu terör örgütüne karşı teyakkuza geçti. Düşünün, terör örgütü tüm gücüyle saldırıya geçmiş, saldırının püskürtülüp püskürtülmeyeceği henüz net değilken bu insanlar adeta kelleyi koltuğa almış ve her şeyi &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>ünkü yazımda meslek hayatı FETÖ ile mücadeleyle geçmiş ve bu nedenle Askeri Casusluk kumpasında terör örgütü tarafından hedef alınmış Kara Kuvvetleri Hukuk Hizmetleri Başkanı (Adli Müşaviri) Hakim Albay Mehmet Yüzbaşıoğlu’na yönelik soruşturma sürecinin önemli ayrıntılarını paylaştım (Bkz. https://www.superhaber.tv/fetonun-kamikaze-saldirisi-mi-makale-196175) Yazımın sonunda da olayın bazı diğer ayrıntılarını ve Yüzbaşıoğlu’nun neden hedef alındığını bugünkü yazıma bıraktığımı belirttim. Bugün bu bilgileri sizinle paylaşacağım.</p>
<p>Bu sorunun yanıtını vermek için sizleri 15 Temmuz 2016 gecesine götürmek istiyorum.</p>
<p>FETÖ’nün kendisine verilen vekalet üzerine yaptığı bu işgal girişimiyle ilgili araştırmalarımda bu süreci takip eden yargı muhabiri arkadaşlarımla çok sayıda sohbetim olmuştu. Aktardıkları bilgileri bir gün bir yerde yazmak gerekir diye not etmiştim.</p>
<p>Arşivimi karıştırırken o notları buldum. O notlardan biri de o geceye ilişkindi. Bir gazeteci arkadaşım o gece, o dönem Başsavcı Vekili olarak görev yapan İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı İrfan Fidan’ın, FETÖ’cüler ortalığı kan gölüne çevirdiği sırada hemen harekete geçtiğini ve gözaltı talimatını hazırladığını anlatmıştı.</p>
<p>Aynı şekilde Savcı Can Tuncay’ın da aralarında bulunduğu çok sayıda hukukçu harekete geçmişti. Aynı şekilde Ankara’da da çok sayıda Cumhuriyet Savcısı, Türkiye Cumhuriyeti’nin bekasını tehdit eden bu terör örgütüne karşı teyakkuza geçti.</p>
<p>Düşünün, terör örgütü tüm gücüyle saldırıya geçmiş, saldırının püskürtülüp püskürtülmeyeceği henüz net değilken bu insanlar adeta kelleyi koltuğa almış ve her şeyi göze alarak bu terör örgütüne karşı ilk hukuk taarruzuna hazırlanmıştı. Bunlar arasında asker hukukçular da vardı. Biri de Hakim Albay Mehmet Yüzbaşıoğlu’ydu.</p>
<p><strong>FETÖ’CÜLERE RAĞMEN DURSUN ÇİÇEK’İ TAHLİYE ETTİ, SÜRÜLDÜ</strong></p>
<p>Çünkü Yüzbaşıoğlu, FETÖ’nün kumpaslar döneminde örgütün tekerine çomak sokanlar arasındaydı. Örneğin, İrtica İle Mücadele Eylem Planı iddiası üzerine kurulan kumpas üzerinden gözaltına alınan emekli Deniz Kurmay Albay Dursun Çiçek’i serbest bırakmıştı.</p>
<p>Yüzbaşıoğlu, bu karardan sonra hedef haline gelmiş, adı İzmir Askeri Casusluk davasında geçirilmişti. Yüzbaşıoğlu, mahkemedeki görevinden alınarak 2015’te Jandarma Genel Komutanlığı Hukuk Hizmetleri Başkanlığı ve Adli Müşavirliği İdaresi Davalar Şube Müdürü olarak atanmıştı. Yüzbaşıoğlu’nun, bu atama sonrasında o dönem yakın çevresine “Cemaat, Dursun Çiçek kararı nedeniyle beni görevden aldırarak, Mamak Askeri Cezaevi’nin bulunduğu kışlaya atayarak, seni de tutuklarız mesajı verdi” demişti. (Bkz. http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/576031/Cemaat_magduru_h_kimler_gorevde.html)</p>
<p><strong>KRİPTO FETÖ’CÜLERİ BULAN EKİP</strong></p>
<p>Çok şükür 15 Temmuz işgal girişimi püskürtüldü ve sonrasında bilinen süreç başladı.</p>
<p>FETÖ’cülere yönelik yürütülen bu soruşturmalar, davalar döneminde diğer kahramanlar gibi dik duran isimlerden biri de yine Mehmet Yüzbaşıoğlu’ydu. Yüzbaşıoğlu, oluşturduğu FETÖMETRE ile çok sayıda kripto FETÖ’cüyü bulan Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Kurmay Başkanı Tümamiral Cihat Yaycı ile birlikte özellikle kripto teröristlerin tespiti için ciddi bir mücadele yürüttü. Neden mi? Hafızalarımızı tazeleyelim:</p>
<p>FETÖ sadece terör değil aynı zamanda sadece ülkemizin değil, insanlık tarihinin gördüğü en korkunç istihbarat yapılarından biri. Bunun en önemli nedeni, bu örgütün militanlarının terörist başı Fetullah Gülen liderliğinde oluşturulmasından itibaren tasmasını tutan istihbarat örgütlerince iyi eğitilmeleri. Örgütün en önem verdiği örgütlenme alanlarından birisi de “mahrem” alanlardan biri olarak tarif ettikleri Türk Silahlı Kuvvetleri’ydi.</p>
<p>1980&#8217;li yıllardan beri terör örgütü, Türk Silahlı Kuvvetlerimiz içerisine sızmaya başladı ve 1990&#8217;lı yıllardan itibaren bu sızmayı sistematik hale getirdi.</p>
<p>Terörist başı Fetullah Gülen’in 1980&#8217;li yıllarda örgüt mensubu Hava Harp Okulu öğrencileriyle yaptığı bir sohbet toplantısında <strong>“Bizim işimiz çok uzun soluklu bir iş, acele etmeyin ve kendinizi belli etmeyin. Askeriyede, maarifte, emniyette, yargıda ve bunların en etkin yerlerinde yerimizi alacağız. En az 20-30 sene sonra harekete geçtiğimizde kimsenin yapacak bir şeyi kalmayacak zaten” ve “İçki içebilirsiniz, amirinizin bütün işlerini halledin ki sizden vazgeçmesin”</strong> şeklindeki talimatlarıyla örgüt maalesef TSK içinde kendini gizlemeyi başardı. Kumpaslar sürecinde de deşifre olan militanların tasfiyesi engellendi, tam tersine o militanlar öne çıktı. Bu tasfiyede en etkili olan yerlerden biri de Genelkurmay Adli Müşavirliği’ydi. Mehmet Yüzbaşıoğlu’nu şikayet eden Muharrem Köse, bu görevi yıllarca sürdürdü. Kumpaslar sürecinde terör örgütünün önünü açan çok sayıda karara imza attı.</p>
<p>15 Temmuz sonrası çok sayıda militan temizlenmesine rağmen, FETÖ’nün örgütlenme yapısı itibariyle kripto unsurlar kendini gizlemeyi başardı. İşte Cihat Yaycı’nın kripto mahrem hizmetler sınıfına mensup FETÖ üyelerinin tespitine yönelik özel şablon ve 64 temel kriter ile 209 alt kriter üzerinden oluşturulan özel sistem sayesinde bu unsurlar tek tek ortaya çıkarılmaya başlandı. 15 Temmuz’un üzerinden uzun süre geçmesine rağmen yapılan operasyonlar işte bu mücadelenin sonuçlarıydı. Mehmet Yüzbaşıoğlu da bu mücadele çok ciddi katkılar yaptı. Yüzbaşıoğlu, kripto FETÖ’cülerin iletişim yöntemi olan ankesörlü telefonla yapılan örgütsel faaliyeti ortaya çıkaran ve bunun soruşturmalarını yürüten ekipte de yer alıyordu. Bu yüzden FETÖ’nün hedef tahtasının ilk sıralarında yer alıyordu.</p>
<p><strong>KUMPASIN HEDEFİ NEYDİ?</strong></p>
<p>Gelelim en kritik noktaya: Yüzbaşıoğlu neden tam da bu dönemde hedef alındı? Bu sorunun yanıtlarından biri, iddialar doğruysa bir &#8220;kamikaze&#8221; saldırısıyla gövde gösterisi yapmak, örgüt militanlarına moral aşılamak. Ancak çok kritik bir neden daha var. O da şu: Önümüzde Yüksek Askeri Şura (YAŞ) var. Ağustos ayındaki YAŞ’ta terfi bekleyen isimlerden biri de Mehmet Yüzbaşıoğlu. Tuğgeneral rütbesine yükselecek olan Yüzbaşıoğlu, böylece kripto FETÖ’cülerin kabusu olmaya devam edecek. Ancak YAŞ’ta haklarında soruşturma ya da dava süren general ve subayların terfi alamadığı biliniyor. İşte sözünü ettiğimiz soruşturmanın açılmasıyla Hakim Albay Mehmet Yüzbaşıoğlu’nun terfisinin engellenmesi planlandı. Bunu başarabilselerdi, mücadele eden diğer subaylara yönelik benzer kumpas sürecini tetikleyeceklerdi. Böylece direnç kırılacaktı. Yüzbaşıoğlu, adeta domino taşı sıralamasının ilk sırasındaki taş olarak belirlenmişti. O devrilseydi ilerlemeye devam edeceklerdi. Ancak Milli Savunma Bakanlığı, Genelkurmay Başkanlığı (ki Yaşar Güler Paşa’nın direnişinin takdire şayan olduğu belirtiliyor) aracılığıyla Türk Devleti’nin ve özellikle de Hakim Albay Mehmet Yüzbaşıoğlu’nun direnişi bu oyunu bozdu.</p>
<p>Hatta duyumlarıma göre Yüzbaşıoğlu, “soruşturma”, “şüpheli” ifadelerini bile reddetmiş, “kabul etmiyorum, adımı bu şekilde geçiremezsiniz” diyerek rest çekmiş. Bu direnci görenler de 2 Mayıs’tan bir gün sonra, yani 3 Mayıs’ta Muharrem Köse’nin dilekçesinin işleme konulmasına gerek olmadığını yeni anlamış. Özetle Türk devleti o gün, deyim yerindeyse Atabeyler, Şemdinli soruşturmalarındaki hataya düşmedi ve ‘Sarı Öküz’ünü teslim etmedi çok şükür. Ancak tehlike ve tehdit henüz geçmedi. Bu olay da bunun en önemli ve taze kanıtı olarak karşımızda duruyor. Aman dikkat…</p>
<p><strong>Ceyhun Bozkurt</strong></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/fetonun-kamikaze-saldirisi-mi-ii/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Küresel Medya Tröstleri Neden Türkiye&#8217;ye Geliyor?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/kuresel-medya-trostleri-neden-turkiyeye-geliyor/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/kuresel-medya-trostleri-neden-turkiyeye-geliyor/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 29 Apr 2019 06:25:41 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Ceyhun Bozkurt]]></category>
		<category><![CDATA[Medya]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=10044</guid>

					<description><![CDATA[Irak’a 1991 yılında ilk saldırı yapıldığında 13 yaşındaydım. Televizyonlardan savaş izliyorduk. O zamanlar özel televizyonlar yeni kurulmuştu ve yeni kurulan Star 1, sürekli olarak CNN International görüntülerini aktarıyordu. Bizler de oturmuş televizyonun karşısında sanki bir oyun seyreder gibi büyük bir savaş izliyorduk. Oysa yaşananlar bir oyun değildi. Biz orada insanların katledilmesini, adeta soykırıma uğratılmasını izliyorduk. Ancak farkında değildik. Aynı CNN International, savaşın bitimine doğru meşhur karabatak görüntülerini servise soktu. Bu görüntülerde bir karabatak kuşu, tamamen petrole bulanmış halde yaşamaya çalışıyordu. Servis edilen görüntünün haberi “Saddam Hüseyin, yenileceğini anlayınca petrol kuyularını ateşe verdi, buradan yayılan petrol doğal hayata zarar verdi” şeklindeydi. Bu “habere” dünyanın hiçbir “saygın” medya kuruluşu itiraz etmedi ve o haberi olup gündemlerine taşıdı. O görüntünün başka bir yerde çekildiği yıllar sonra ortaya çıktı. Yine Körfez Savaşı’na gerekçe üretildiği dönemde, 15 yaşında Kuveytli bir kız çocuğunun görüntüsü ortaya çıktı. Bu kızın anlattığına göre, Irak’ın Kuveyt’i işgalinden sonra gönüllü olarak çalıştığı hastane Iraklı askerler tarafından baskına uğramış ve bebekler kuvözlerden alınarak yerlere atılıp ölüme terkedilmişti. Savaştan sonra bu olayın da dezenformasyon olduğu anlaşıldı. Çünkü kız, Kuveyt’in Washington Büyükelçisinin kızıydı ve adı Nayirah el-Sabah&#8217;tı. Sözü geçen hastanede hiçbir zaman bulunmamıştı. Ancak küresel medya izleyicilerine, takipçilerine bu yönde bir haber geçip, sonrasında o takipçilerindten özür dileme ihtiyacı bile &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Irak’a 1991 yılında ilk saldırı yapıldığında 13 yaşındaydım. Televizyonlardan savaş izliyorduk. O zamanlar özel televizyonlar yeni kurulmuştu ve yeni kurulan Star 1, sürekli olarak CNN International görüntülerini aktarıyordu. Bizler de oturmuş televizyonun karşısında sanki bir oyun seyreder gibi büyük bir savaş izliyorduk. <strong>Oysa yaşananlar bir oyun değildi. Biz orada insanların katledilmesini, adeta soykırıma uğratılmasını izliyorduk.</strong> Ancak farkında değildik.</p>
<p>Aynı CNN International, savaşın bitimine doğru meşhur karabatak görüntülerini servise soktu. Bu görüntülerde bir karabatak kuşu, tamamen petrole bulanmış halde yaşamaya çalışıyordu. Servis edilen görüntünün haberi <strong>“Saddam Hüseyin, yenileceğini anlayınca petrol kuyularını ateşe verdi, buradan yayılan petrol doğal hayata zarar verdi”</strong> şeklindeydi. Bu “habere” dünyanın hiçbir <strong>“saygın”</strong> medya kuruluşu itiraz etmedi ve o haberi olup gündemlerine taşıdı. O görüntünün başka bir yerde çekildiği yıllar sonra ortaya çıktı.</p>
<p>Yine Körfez Savaşı’na gerekçe üretildiği dönemde, 15 yaşında Kuveytli bir kız çocuğunun görüntüsü ortaya çıktı. Bu kızın anlattığına göre, Irak’ın Kuveyt’i işgalinden sonra gönüllü olarak çalıştığı hastane Iraklı askerler tarafından baskına uğramış ve bebekler kuvözlerden alınarak yerlere atılıp ölüme terkedilmişti. Savaştan sonra bu olayın da dezenformasyon olduğu anlaşıldı. Çünkü kız, Kuveyt’in Washington Büyükelçisinin kızıydı ve adı Nayirah el-Sabah&#8217;tı. Sözü geçen hastanede hiçbir zaman bulunmamıştı. Ancak küresel medya izleyicilerine, takipçilerine bu yönde bir haber geçip, sonrasında o takipçilerindten özür dileme ihtiyacı bile duymamıştı.</p>
<p>Gazeteci Ahmet Cevdet Aşkın <strong>“Dezenformasyon”</strong> kitabında küresel medya ile ilgili şu tespitleri yapmakta: <strong>“Günümüzde dünya çapında medya organlarında kamuoyuna aktarılan haberlerin yüzde 80’i, dört büyük ajans tarafından servis edilmektedir. Associated Press, United Press International, Reuters ve Agence France Press. Bu durum dünya çapında enformasyon akışında tek yönlü bir tablonun hakim olduğunu göstermektedir. Büyük medya grupları tarafından özellikle uluslararası gelişmeler konusunda okuyucu ve izleyicilere sunulan haberler, çoğunlukla, bu ajanslara dayanmakta ve o nedenle kamuoyunun belli hedeflere dönük ve ‘merkezi’ yönlendirilmesi söz konusu olabilmektedir. Bu durum, küreselleşme bağlamında dezenformasyonun ‘teknik’ altyapısını oluşturmaktadır. Tek yönlü ve ‘merkezi’ enformasyon akışı sayesinde emperyalist güçlerin çıkarlarına uygun oluşturdukları eylem planlarına kamuoyu desteği sağlamaktadır.”</strong>(Dezenformasyon, Epos Yayınları, s. 23-24)</p>
<p>Peki bu planlar hangileri? Yine Aşkın’dan aktaralım: <strong>“Bu planlar, ‘insani müdahale’ görünümü adı altında egemen ülkelerin içişlerine müdahaleden, emperyalist tahakküm çemberinin dışında kalmaya çaba sarf eden ülkelerdeki yönetimlerin değiştirilmesine, hatta söz konusu ülkelerin parçalanmasına yol açacak askeri müdahalelerin hayata geçirilmesine dek uzanan geniş bir yelpaze oluşturmaktadır.”</strong> (s. 24)</p>
<p>İşte bunun için de bu plan sahipleri medya aracılığıyla manipülasyonlar oluştururlar.</p>
<p><strong>Bunları niçin mi yazıyorum?</strong> Son dönemde Türkiye’de medya alanındaki gelişmeler, bana bu gerçeği bir kez daha hatırlattı. Medya alanında bir şeyler oluyor. Evet, Türk milletini, kamuoyunu çok yakından ilgilendiren ilginç gelişmeler yaşanıyor. Sadece son 20 günde yaşanan gelişmeleri gördüğümüzde bunu görebiliyoruz. Sıralayacak olursak;</p>
<p>&#8211; İngiliz Independent yayın kuruluşu, Temmuz ayında aldığı Türkçe internet sitesi kurma kararını seçim sonrasında hayata geçirdi ve 15 Nisan’da yayına başladı. Site İngiliz ancak finans kaynağı başka. Independent Digital News&amp;Media Limited (IDML) ile yapılan lisans anlaşması çerçevesinde Independent Türkçe&#8217;nin tüm hakları Suudi Arabistan Araştırma ve Pazarlama Grubu (SRMG) bünyesinde bulunan Media Arabia&#8217;ya ait olacak. Zaten sitenin yayın politikası takip edildiğinde, Suudi Arabistan’ı gözeten bir yayın çizgisi olduğu ortaya çıktı. Örneğin, Yemen ile ilgili bir haberde, ölenlerin tüm sorumlusunun İran yanlısı Husiler olduğu ileri sürüldü. Oysa, Suudi Arabistan’ın özellikle düzenlediği hava operasyonları ve uyguladığı ambargo nedeniyle binlerce sivil hayatını kaybetmişti. Ancak Independent Türkçe, Yemen’deki haberi “<strong>Yemen&#8217;de ölü sayısı 70 bini aşarken, yüzlercesi Husi mayınları tarafından yaralandı ya da öldürüldü”</strong> başlığıyla vermeyi tercih etti. Bilindiği üzere Suudi Arabistan, ABD ve İsrail’in bölgedeki en önemli müttefiki ve finans kaynağı. Ancak biz Suudi Arabistan’ın ve onlarla işbirliği yapanların basın özgürlüğüne verdiği değeri, Gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın vahşice katledilmesinde gördük.</p>
<p>&#8211; Tarihte ilk kez İngiltere’nin BBC, Almanya’nın Deutsche Welle, Fransa’nın F24 ve Amerika’nın VOA (Amerika’nın Sesi) yayın organlarının bir araya gelerek Türkçe bir YouTube haber kanalı açacakları ortaya çıktı. Dikkat çekici olan ortak yayının YouTube üzerinden yapılacak olması. Yani bu yayın organları Türk uydularına güvenmiyor. Bu nedenle internet üzerinden ortak yayını tercih ettiler.</p>
<p>&#8211; Avrupa Birliği’nin, Gazeteciler Cemiyeti ile birlikte yürüttüğü bir çalışma çerçevesinde Basın Evi kurulması kararlaştırıldı. Projenin adı <strong>“Media for Democracy”</strong>, yani &#8220;Demokrasi için Medya&#8221;. Tüm finansman Avrupa Birliği tarafından karşılanacak. Haberi duyuran Amerika’nın Sesi, projenin amacını <strong>“Sektördeki işsizlik nedeniyle serbest çalışma veya kendi bağımsız medya platformlarıyla gazetecilik mesleğini devam ettirmek”</strong> şeklinde açıklamış.</p>
<p>Özetle, özellikle 1 Nisan’dan sonra birileri ülkemizin medya alanı açısından düğmeye basmış görünüyor. Yayın gerekçesi olarak sürekli olarak <strong>“basın özgürlüğü, özgür medya, halkın haber alma özgürlüğü”</strong> gibi kavramlar kullanılıyor. Ancak bu güçlerin <strong>“halkın haber alma özgürlüğü”</strong> adı altında aslında emperyalist güçlerin yalan üretim merkezi olarak çalıştığını bilmek gerekiyor. Örneğin, ABD&#8217;de Kamu Dürüstlüğü Merkezi&#8217;nin tespitlerine 2003 Irak Savaşı&#8217;nda Başkan Bush ve ekibi tam 935 yalan açıklamada bulunmuşlardı ve bu yalanları, işte bu aktardığımız küresel tröst haline gelen medya organları aracılığıyla yaymışlardı. Yani aslında amaçları halkın haber alma özgürlüğü değildi. Bu nedenle bu operasyonu görmek, gelecekte karşılaşacağımız tehdidi görmemiz açısından elzemdir.</p>
<p><strong>SON NOT:</strong> Elbette sözünü ettiğimiz küresel medya tröstleri bir boşluk bulmasa, bu hamleyi yapamazlar. Bu nedenle Türk medya mensupları olarak çuvaldızı kendimize de batırmamız gerekiyor. Art niyetli birilerinin eline koz geçmemesi için gerçek bilgiye dayanan, kutuplaşmayı artıracak değil en aza indirecek, devletin olduğu kadar milletimizin haklarını da gözetecek haberleri öne çıkarmamız, emin olun Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’nin ve tüm yöneticilerin de elini güçlendirecektir. Bu sayede emperyalist güçler cirit atacak alan bulamaz, dezenformasyonlarıyla Türk milletini yönlendiremezler. Bunun en güzel örneği Zeytin Dalı Harekatı sırasında servis edilen tüm yalanlara, Anadolu Ajansı’nın hızlı bir şekilde gerçek bilgiyle verdiği yanıttır.</p>
<p><strong>Ceyhun Bozkurt</strong></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/kuresel-medya-trostleri-neden-turkiyeye-geliyor/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Cumhurun Kemalât Dönemi</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/cumhurun-kemalat-donemi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/cumhurun-kemalat-donemi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ceyhun BOZKURT]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 30 Jun 2018 22:43:30 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kapak]]></category>
		<category><![CDATA[10. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[2018 Seçimleri]]></category>
		<category><![CDATA[24 Haziran]]></category>
		<category><![CDATA[Ceyhun Bozkurt]]></category>
		<category><![CDATA[Cumhur]]></category>
		<category><![CDATA[Rejim Değişikliği]]></category>
		<category><![CDATA[Seçim]]></category>
		<category><![CDATA[Temmuz 2018]]></category>
		<category><![CDATA[Yeni Sistem]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=2337</guid>

					<description><![CDATA[24 Haziran seçimlerini geride bıraktık. Yeni bir Meclis şekillendi. Seçim kampanyalarından geriye ise yıllar sonra unutulamayacak bazı söylemler kaldı. Bunlardan biri de HDP’nin yeniden özellikle belli bir kesim tarafından öne çıkarılmasıydı. Hem de Mehmetçik’in Irak ve Suriye’nin kuzeyinde, ülkenin bekası için canı pahasına mücadele sürdürdüğü günlerde&#8230; Ancak seçim kararını bu operasyonları da kapsayan bir şekilde “beka” olarak niteleyen Cumhur İttifakı’na Türk milleti büyük destek verdi. Cumhur İttifakı zafer kazanırken, HDP destekçileri hüsrana uğradı. Türk milleti, 24 Haziran’da seçimini yaptı. Bu seçimde AK Parti ve MHP’nin oluşturduğu Cumhur İttifakı büyük zafer kazandı. Cumhur İttifakı’nın Cumhurbaşkanı adayı Recep Tayyip Erdoğan, seçimi ikinci tura kalmadan yüzde 52’yi aşan bir oy oranıyla birinci turda sonuçlandırdı. Ayrıca Cumhur İttifakı’nı oluşturan iki parti de TBMM’de çoğunluğu elde edecek bir sonuca ulaştı. “Rejim Değil Sistem Değişikliği” Sonuçlarla birlikte Türkiye Cumhuriyeti’nin 100’üncü yılına 5 yıl kala Cumhur İttifakı’nın ortaklarından MHP’nin Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin ifadesiyle 3’üncü bir evreye geçiş de gerçekleşti. Bahçeli seçimlerden 6 ay önce yaptığı açıklamada, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi için Cumhuriyet’in üçüncü dönemi tanımı yapmıştı. Bahçeli, bu üç evreyi şu sözlerle aktarmıştı: 1923 Türkiye Cumhuriyeti, 1946 ile çok partili hayata geçiş, 2018 Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi. Biz yeni döneme cumhurun kemâlât dönemi diyoruz. Aynı Devlet Bahçeli, seçimlere &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>24 Haziran seçimlerini geride bıraktık. Yeni bir Meclis şekillendi. Seçim kampanyalarından geriye ise yıllar sonra unutulamayacak bazı söylemler kaldı. Bunlardan biri de HDP’nin yeniden özellikle belli bir kesim tarafından öne çıkarılmasıydı. Hem de Mehmetçik’in Irak ve Suriye’nin kuzeyinde, ülkenin bekası için canı pahasına mücadele sürdürdüğü günlerde&#8230; Ancak seçim kararını bu operasyonları da kapsayan bir şekilde “beka” olarak niteleyen Cumhur İttifakı’na Türk milleti büyük destek verdi. Cumhur İttifakı zafer kazanırken, HDP destekçileri hüsrana uğradı.</strong></p>
<p>Türk milleti, 24 Haziran’da seçimini yaptı. Bu seçimde AK Parti ve MHP’nin oluşturduğu Cumhur İttifakı büyük zafer kazandı. Cumhur İttifakı’nın Cumhurbaşkanı adayı Recep Tayyip Erdoğan, seçimi ikinci tura kalmadan yüzde 52’yi aşan bir oy oranıyla birinci turda sonuçlandırdı. Ayrıca Cumhur İttifakı’nı oluşturan iki parti de TBMM’de çoğunluğu elde edecek bir sonuca ulaştı.</p>
<p><strong>“Rejim Değil Sistem Değişikliği”</strong></p>
<p>Sonuçlarla birlikte Türkiye Cumhuriyeti’nin 100’üncü yılına 5 yıl kala Cumhur İttifakı’nın ortaklarından MHP’nin Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin ifadesiyle 3’üncü bir evreye geçiş de gerçekleşti. Bahçeli seçimlerden 6 ay önce yaptığı açıklamada, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi için Cumhuriyet’in üçüncü dönemi tanımı yapmıştı. Bahçeli, bu üç evreyi şu sözlerle aktarmıştı: 1923 Türkiye Cumhuriyeti, 1946 ile çok partili hayata geçiş, 2018 Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi. Biz yeni döneme cumhurun kemâlât dönemi diyoruz. Aynı Devlet Bahçeli, seçimlere birkaç gün kala katıldığı Habertürk TV, Show TV ve Bloomberg HT ortak canlı yayınında da şu vurguyu yapmıştı: “Bu, yeni sistemdir. Bunun adı Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’dir. Bu sistemde birisi yürütmeyi temsilen cumhurbaşkanı olacaktır, öbürü TBMM’de denetim ve denge görevini üstlenecek yasama olacaktır. Böyle olunca yeni bir sürece giriyoruz. Geçenlerde bir yorum getiriyorlar; ‘Cumhurbaşkanı, 13’üncü Cumhurbaşkanı olarak seçime girecek’. Ben bunu kabul etmiyorum. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin ilk cumhurbaşkanı, Recep Tayyip Erdoğan’dır. Böyle yorumlamak lazım.” Bahçeli, aynı programda bunun bir rejim değişikliği değil, sistem değişikliği olduğunun altını birkaç kez çizmişti. Evet, 24 Haziran gecesinde ortaya çıkan tablo ile Türkiye Cumhuriyeti, Bahçeli’nin ifadesiyle üçüncü bir sistem evresine geçti. Artık Türkiye’yi seçimleri kazanan Recep Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı’nda belirleyeceği hükümet yönetecek. Başbakanlık ortadan kalkacak.</p>
<p><strong>İki İttifakın Farklı Propaganda Stratejisi</strong></p>
<p>Yeni sistemde yapılan ilk seçime katılan adaylar ve kurdukları ittifaklarla partiler, ilk zaferi kazanmak için çeşitli stratejiler izlediler. Örneğin Cumhur İttifakı’nı oluşturan AK Parti ve MHP, Türkiye’nin güvenlik sorunlarını öne çıkaran bir propaganda stratejisi izledi. Hatta seçim kararını açıkladığı basın toplantısında da Cumhurbaşkanı Erdoğan “Beka sorununa” vurgu yapmıştı. Yörünge olarak Mayıs ayındaki sayımızda bu konuyu işlemiş, Türkiye’nin bekasını ilgilendiren konuların ne olduğunu mercek altına almaya çalışmıştık. CHP, İyi Parti ve Saadet Partisi’nin oluşturduğu en güçlü muhalif blok olan Millet İttifakı ise, ekonomiyi, yaşam tarzını, demokrasiyi, OHAL’i vs. söylemlerinin ilk sırasına oturtmayı tercih etti. Seçimler, beka vurgusu yapan Cumhur İttifakı’nın söylemlerinin daha etkili bir karşılık bulduğunu gösterdi. CHP’nin desteğiyle HDP, TBMM’ye girebilmek için gerekli olan yüzde 10 barajını aştı ve Meclis’te kesinleşmemiş sonuçlara göre 67 milletvekili kazandı. Peki bir tarafta beka vurgusu yapan Cumhur İttifakı’nın zaferi yaşanırken, öbür yanda Suriye ve Irak merkezli çok önemli gelişmeler yaşayan Türkiye’nin politikalarının karşısında duran HDP nasıl oldu da Meclis’e girdi? Bu incelemeyi, Irak ve Suriye’deki gelişmelerden bağımsız değerlendirmek mümkün görünmüyor.</p>
<p><strong>Türkiye’den Sınırımızda “Güvenli Hat” Hamlesi</strong></p>
<p>Yörünge olarak Nisan ayında Türkiye’nin “Afrin’den Kandil’e uzanan sınır hattında güvenli bölge oluşturmak için harekete” geçtiğini aktarmıştık. O makalemizi okumak isteyen okurlarımız dergimizin internet sitesinden “Afrin’den Kandil’e Güvenli Hat Hamlesi” başlıklı makaleyi bulup göz gezdirebilir. Evet Türk Silahlı Kuvvetleri, Fırat Kalkanı ile başlattığı ve Zeytin Dalı Harekâtı ile sürdürdüğü sınır hattını terör örgütlerinden temizleme konsepti çerçevesinde yaklaşık üç aydır Hakkari sınırımızın öbür tarafında Irak-İran sınırına uzanan bir derinliği teröristlerden temizlemek için bir harekât yürütüyor. Üç aydır sessiz sedasız süren bu harekât, 24 Haziran seçim mitinglerinde siyaset malzemesi haline de geldi. Cumhurbaşkanı adayları harekâtın tartışmasını farklı perspektiften yaparken uzmanlar bu harekâtın siyaset üstü değerlendirmesi gerektiğinin altını çizdi. Münbiç konusunda da önemli gelişmeler yaşandı geçen ay. Mayıs ayı sonlarına doğru hızlanan trafikte Türkiye ile ABD arasında dışişleri bakanları düzeyinde yapılan görüşmenin akabinde bir yol haritasında mutabık kalındı. Basına yansıyan yol haritasına göre Münbiç kent merkezi ve çevresinde bulunan terör örgütü mensupları Fırat’ın doğusuna gönderilecek, bölge Türk ve Amerikan askerleri tarafından kontrol edilecekti. Bu çerçevede Türk Silahlı Kuvvetleri, Münbiç’in Fırat Kalkanı bölgesi sınırında ilk devriyelerini atmaya başladı. Ancak Amerikan tarafından gelen bazı açıklamalar, Washington’un bu durumu bozmaya yönelik olası hamleleri olacak mı yönünde soru işaretleri barındırıyor. Örneğin ABD’nin Irak ve Suriye’de DAEŞ’e karşı yürüttüğü Doğal Kararlılık Operasyonu sözcüsü Albay Sean Ryan’ın 19 Haziran’da yaptığı bir açıklama bu kuşkuları artırdı. Ryan, açıklamasında Türk askerinin Münbiç’in içine girmeyeceğini söylerken, bölgeyi kontrol konusunda işaret ettiği yapılanmanın yine PKK/PYD’nin paravan örgütlenmelerinden biri olan sözde Münbiç Askeri Konseyi olması dikkat çekiciydi.</p>
<p><strong>Kandil-Münbiç Derken HDP Öne Çıkarıldı</strong></p>
<p>İşte tam da böyle bir dönemde yani PKK ve PYD’ye karşı mücadelenin yoğunlaştığı bir dönemde seçim propagandalarında öne çıkan bir husus dikkatlerden kaçmadı. Bir kesim tarafından öne çıkarılan bu propagandaya göre “HDP Meclis’e girmeli, bu çerçevede Cumhur İttifakı’nın, özellikle de AK Parti’nin Meclis’te çoğunluğu ­kazanmasının önüne geçilmeliydi.” İlginçti bu söylem. Çünkü bunu söyleyenler içinde kendisini Atatürkçü, milliyetçi olarak tanımlayan insanlar da vardı. Alttan alta aşılanan bir propagandanın etkisinde kaldıkları belliydi ve kendilerine siyaseten daha yakın partilerin değil tam tersine Atatürk ve Türkiye karşıtlığını öne çıkaran HDP’nin meclise girmesini istiyorlardı. Bu savunma iktidara yönelik eleştirileri ile bilinen bazı basın yayın temsilcileri tarafından da gündeme getiriliyordu. Açıklamalarının gerekçesi olarak da “HDP’nin Meclis’e girmesini stratejik olarak değil taktik olarak savunuyoruz” izahı yapılıyordu. İşin ilginç yanı HDP’nin desteklenmesi gerektiğini söyleyen kitlenin büyük çoğunluğunun, açılım süreçlerinde BDP/HDP ile iletişim kurmasından dolayı AK Parti’yi en yoğun eleştiren insanlardan oluşmasıydı. Ne olmuştu, hangi propaganda tekniği uygulanmıştı ki bu insanlar yüz seksen derece denilebilecek bir dönüş yaşamıştı?</p>
<p><strong>Vekâlet Savaşlarının ABD Üssü Kandil</strong></p>
<p>Bu soruya yanıt ararken ilk olarak mercek altına alınması gerekenin Kandil harekâtı olduğu kanaatindeyim. Bunu yaparken de öncelikle Türkiye’nin Irak’ın kuzeyine yönelik bu harekâta neden gereksinim duyduğunu ve harekâtın geçmişini hatırlatmakta fayda olacaktır. ABD’nin Irak’ı işgal ettiği 2003 yılından itibaren bölge adeta doğrudan ülkeler arası savaşın yanı sıra vekâlet savaşlarının da merkezi haline geldi. Vekâlet savaşlarında en önemli enstrüman terör örgütleriydi. Bölgedeki terör örgütlerinin içinde de en güçlü olanların başında, silahlı propaganda eylemlerine başladığı 15 Ağustos 1984’ü baz alırsak yaklaşık 20 yıllık tecrübesiyle PKK geliyordu. ABD’nin, kurulduğu yıllardan itibaren ilişki kurduğu ve 1990’lı yıllarda bu iletişimi stratejik enstrümana çevirdiği PKK’ya ihtiyacı işgal öncesinde daha büyük önem arz etmeye başladı. Çünkü bölge ülkeleri olası işgalin sonuçlarının yıkıcı olacağını öngörüyor, bu nedenle Washington’un bu girişimine karşı durmaya çalışıyordu. Washington ile yıllarca müttefiklik ilişkisinde olan Ankara bile işgal harekâtını desteklemediğinin, farklı çözüm yollarının bulunması gerektiğinin altını çiziyordu. PKK terör örgütü ise tam tersine işgalin kendisine yarayabileceğini öngörüyordu. Bunun en somut örneği, PKK terör örgütünün elebaşılarından örgütün sözde Başkanlık Konseyi Üyesi Mustafa Karasu’nun ABD Dışişleri Bakanlığı’na gönderdiği 21 Ocak 2002 tarihli mektuptaki ifadelerde saklıdır. Karasu mektupta “örgüt olarak işgal harekâtını desteklediklerini, bu harekâtın bölgedeki dengeleri değiştireceğini, bu çerçevede işgal harekâtına her türlü desteği vereceklerini” açıklıyordu. Mektuptaki önemli bir ayrıntı da Karasu’nun, ABD’li heyetlerle yaptıkları görüşmeleri itiraf etmesiydi. İşte bu paragrafta aktardığımız özet gelişmeler sonucunda ABD Irak’ı işgal etti ve bundan en çok faydalananların başında PKK terör örgütü geldi. Terör örgütü elebaşının 1999 yılında yakalanmasının ardından çöküşe giren örgüt, işgal sonrası yeniden kuvvetlendi ve 2004 yılında eylemlerine başladı. ABD’nin 1990’lı yıllar ile birlikte Ortadoğu’yu hedeflemesi ve bu çerçevede özellikle Çekiç Güç üzerinden PKK’yla iletişimini kuvvetlendirmesiyle bölgede bir şey daha gerçekleşti. O da daha önce terör karargâhını Lübnan’ın Bekaa Vadisi’nde oluşturan PKK’nın, bu karargâhı Irak’ın kuzeyine taşımasıydı. Zaten 1980’li yıllardan itibaren burada Barzani ve Talabani güçleri ile iletişimde olan hatta elebaşı Öcalan üzerinden 1982 yılında Barzani ile ortak bir anlaşmaya imza atan örgüt, 1990’larla beraber merkez olarak Irak’ın kuzeyini belirledi. Örgüt 1992 yılında Bekaa Vadisi ve Suriye’deki kamplarındaki karargâhını Kandil Dağı’na taşıdı. Bu dağ özellikle, 2000’li yıllarla birlikte PKK ile birlikte anılır oldu. Bütün yönetimini buraya kuran örgüt Türkiye’ye yönelik çok kanlı saldırıların planlamasını ve talimatlarını buradan gerçekleştirdi. Bu saldırılarda yüzlerce askerimiz, polisimiz, korucumuz şehit olurken yine çok sayıda vatandaşımız da hayatını kaybetti.</p>
<p><strong>Kandil’in Özellikleri</strong></p>
<p>Örgütün çok sayıda kampının bulunduğu ve örgüte büyük korunma imkanı sunan Kandil Dağı’nın coğrafi özellikleriyle ilgili 21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü Uzmanı Erol Başaran Bural enstitünün internet sitesindeki yazısında şu bilgileri aktarıyor: “Kandil Dağı’nın Türkiye’ye olan en yakın kuş uçumu uzaklığı 89,5 km. Türkiye’nin Kandil’e en yakın ili Hakkari’nin uzaklığı ise 120 km. Kandil PKK terör örgütünün yerleştiği genişçe bir bölge. Kandil denince yaklaşık 2.500-3.000 kilometre karelik bir alandan bahsediyoruz. Cudi Dağı’nın yaklaşık 10 katı büyüklüğünde bir alan. Bu alan içerisinde PKK terör örgütünün irili ufaklı 50’ye yakın barınma alanı mevcut.”</p>
<p>Emekli Tümgeneral Ahmet Yavuz da Odatv internet sitesinde 13 Haziran’da yayımlanan yazısında Kandil’le ilgili, “ortasında derin bir vadi, içinde 600 köy bulunan ve binlerce mağara barındıran bir bölge” bilgisini paylaştı. Milliyet Gazetesi yazarı Nihat Ali Özcan da 8 Haziran’da yazdığı yazısında bulunduğu bölgenin durumu ve coğrafya özelliklerinden dolayı Kandil’in terör örgütleri için “güvenli bölge” özelliklerine sahip olduğunun altını çiziyor.</p>
<p><strong>Kandil’in Politik Önemi</strong></p>
<p>Kandil, yıllarca Türkiye’nin gündemini güvenlik bazında hep işgal etti. Cemil Bayık, Murat Karayılan, Mustafa Karasu, Duran Kalkan, Ali Haydar Kaytan gibi terör örgütü elebaşlarının burada bulunması, örgütün ana eğitim kamplarının bu dağda kurulması ve militanların bu bölgeden Türkiye sınırındaki kamplara sevki gibi gelişmelerin yanı sıra, örgütün 2005 yılında temelini attığı KCK terör yapılanmasının da merkezi Kandil oldu. KCK, öteden beri vurguladığımız gibi örgütün devlet yapılanmasını temsil ediyordu. KCK en tepede bulunurken bu örgütlenmeye bağlı PKK Türkiye’ye, PYD Suriye’ye, PÇDK Irak’a ve PJAK da İran’a yönelik eylem örgütlenmeleri oldu. Örgüt politik planlamasını bu bölgede yaptı. Yabancı “heyetleri” bu bölgede ağırladı, Türkiye içindeki siyasi uzantılarını bu bölgeden yönlendirdi.</p>
<p>Günümüz itibariyle hakkında çok şey söylenebilecek Kandil Dağı’na yönelik Türkiye bir harekât yürütmeye başladı. “Kandil’de kimse kalmadı”, “Herkes kaçtı”, “Boş dağları bombalıyorlar” dedikleri yer aslında ABD açısından 26 yıldır bölge ülkelerine yönelik bir saldırı üssü, terör örgütü açısından da bir kale konumundaydı. “Girilemez” zannedilen bölgeye yönelik 10 Mart’ta başlayan harekât tüm ezberleri bozdu. Ancak şunu gözardı etmemek gerekir ki Türkiye Fırat Kalkanı harekâtıyla artık zor gücünü kullanmaya başladığı gibi sınırlarını güvenli hale getirme politikasını da devreye sokmuştu. Yani Irak’ın kuzeyindeki harekât Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı Harekâtı’nın bir devamıydı. Bu harekâtın paniklettiği kesimler aslında sadece PKK ile sınırlı değildi. Büyük Ortadoğu Projesi’nin mimarı, bölgenin terör örgütleri eliyle kaosa sürüklenmesinin müsebbibi, milyonlarca insanın ölümünden sorumlu olan ABD de paniklemişti. Türkiye’nin bölge ülkeleriyle işbirliği yaparak bu harekâtlara girişmesi, ABD’nin bütün planlarının çöpe atılmasına neden olacaktı. Kurdurdukları veya besledikleri terör örgütleri bölgeden temizleniyor, eylem alanları giderek kısıtlanıyordu. Kendi ifadeleriyle “Washington’un bölgedeki tekerlerine çomak sokulmuştu.” ABD bunun üzerine karşı bir harekâta girişti. Zeytin Dalı Harekâtı ve ardından 4 Nisan’da Ankara’da gerçekleşen Türkiye-Rusya-İran devlet başkanları zirvesinden sonra şu hamleleri yaptı:</p>
<p>&#8211; Suriye’nin başkenti Şam’ın Duma bölgesinde henüz kanıtlanamamış bir kimyasal saldırı iddiasıyla 14 Nisan’da Şam’a yönelik saldırı düzenledi.<br />
&#8211; Türkiye’yi Münbiç ve Fırat’ın doğusundan uzak tutmak için Ankara ile temasa geçti.<br />
&#8211; İran’a yönelik ablukayı artırdı. Bu ülkeyle Obama döneminde başlatılan nükleer müzakerelerden çekildi.<br />
&#8211; Rusya’ya karşı Ankara zirvesi öncesinde İngiltere üzerinden “eski Rus ajanı Sergey Skripal’le kızı Yulia’nın Salisbury kentinde zehirlendiği” iddiasıyla diplomatik taarruz yürüttü.<br />
&#8211; Terör örgütü PKK/PYD işgali altındaki Fırat’ın doğusunu koruma görevi amacıyla Suudi Arabistan öncülüğünde bir Arap gücü oluşturma çalışmalarını başlattı. Bu güç aynı zamanda İran’a karşı da kullanılacaktı.</p>
<p>Bütün hamlelerin ortak noktasında, Suriye’deki kaosun devamının sağlanması ve bu ülkenin kuzeyinde Fırat’ın doğusunda kurduğu yapının korunması vardı. Türkiye’nin Irak’ın kuzeyindeki harekâtına da yüksek perdeden ses çıkaramadı. Bu nedenle “ABD PKK’nın temizlenmesine onay verdi” yönünde yorumlar yapıldı. Aslında sürpriz bir gelişme değildi bu.</p>
<p>Çünkü Türkiye Zeytin Dalı Harekâtı’yla ABD’nin koridor planını paramparça ederken, Amerikalıların Şubat ayında ilginç bir teklifi gündeme bomba gibi düşmüştü. Hatırlanacağı üzere Milli Savunma Bakanı Nurettin Canikli’nin ABD Savunma Bakanı Jim Mattis ile NATO toplantısı çerçevesinde Brüksel’de yaptığı görüşmede Amerikan tarafı Türk muhataplarına “YPG(PYD) ile PKK’yı ayırıp savaştıralım” önerisini yapmıştı. Yani PYD/YPG için PKK’yı bile gözden çıkaracaklarının işaretini vermişlerdi. Türkiye ise Fırat’ın doğusunun temizlenmesi konusundaki kararlılığını sürdürmüştü. Mesele biraz da bu çerçeveden ele alındığında ABD’nin kuvvet yığınağı için seçtiği bölgenin Kandil olmadığını görüyoruz.</p>
<p><strong>HDP Yeniden Sahnede</strong></p>
<p>İşte tam da bu dönemde HDP’nin öne çıkarılmaya başlanması dikkat çekti. Meskun mahal operasyonları süreciyle başlayan ve 15 Temmuz ardından da tüm terör örgütlerini hedef alan sert politika bu partiyi olumsuz etkilemiş, gücü kırılmıştı. Elbette siyaset fikirleri söyleme arenasıydı ancak bu partinin çok sayıda yetkilisinin ve yöneticisinin terör örgütü PKK ile ilişkisi yönündeki bazı bulgular ve bilgiler hiç de küçünsenecek gibi değildi. Hendek ve barikat mücadelesindeki söylemlerin yanı sıra “PKK sizi tükürüğüyle boğar”, “Biz sırtımızı YPG’ye dayadık”, “(Koruculara yönelik) o keleşleri size çevirmesini iyi biliriz” türünden tehditler de unutulmayacak türdendi. Ne olmuştu da bu parti 24 Haziran seçimleriyle beraber yeniden sahneye çıkarılmıştı? Türkiye’deki seçimleri, meydanlarda ve televizyonlarda söylenenleri, sürdürülen harekâtları, bölgeye etkisi bulunan başkentlerin hamleler yapbozunu birleştirmeye çalışıp, ortaya çıkan resmi yorumladığımızda HDP’nin bu parlatılma sürecini, “PKK’nın silahlı olarak pasifize edilmesi, ancak bölücü/yıkıcı politikalarının HDP üzerinden topluma enjekte edilmesi” parçası olarak değerlendirmek uzak ihtimal gibi görünmüyor. Peki bu sonuca nereden varıyoruz? Dediğimiz gibi bir yapboz birleştiriyoruz ve bu yapbozun HDP bölümünün parçaları bize bu fotoğrafı sunuyor. Bu parçaları aktarmak için önce HDP’nin kuruluş sürecine gitmek gerekiyor. HDP’nin kuruluş süreci nasıl başladı? Hangi amaçla bu yapı oluşturuldu? Perde arkasında kimler vardı? Kurulduktan sonra hamleleri neler oldu? Bu ve benzer birçok soruya geçmişe yapacağımız yolculukta yanıt vermeye çalışacağız.</p>
<p><strong>PKK’nın Siyasallaşması</strong></p>
<p>1990’ların başında şehir merkezlerine yönelik ilk kalkışmasını yapan terör örgütü, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin konsept değişikliği neticesinde 1993-94’ten itibaren silahlı olarak ezilmeye başladı. Hatta teröristbaşı Abdullah Öcalan, İmralı’da yargılandığı davanın, 31 Mayıs 1999 tarihli birinci duruşmasında örgütün yenilgisini şu sözlerle itiraf etmişti: “1993-1994 yıllarında Türkiye’nin gücü beni silip süpürdü.Bu bana bir ikazdır. PKK kötü kullanılmıştır.” Önce yurt içinde sonrasında da sınır ötesinde etkili operasyonlar yapıldı. Bu operasyonlarla Türkiye, Irak’ın kuzeyini “cephe gerisi” olarak gören terör örgütüne “hiçbir yer güvenli değil” mesajı vermişti. PKK elebaşının Türkiye’nin zor gücünü sahaya sürme kararlılığıyla Suriye’den çıkartılıp Kenya’da paketlenmesi sonucu Türkiye’ye getirilmesi süreci, meselenin bir başka boyuta evrilmesine neden oldu. Bu evrilme sürecinde Öcalan’ın yakalanıp yargılandığı yıl olan 1999’da başlayan AB süreci etkili oldu. Zaten ABD politikalarına yön veren RAND Corporation gibi “düşünce” kuruluşları daha 1990’larda bu politikanın yani PKK’nın bölücü/yıkıcı taleplerinin siyasallaştırılmasının altyapısını hazırlamışlardı. Buna AB süreci de eklenince, bu güçlerin taleplerinin PKK’nın talepleriyle neredeyse bire bir örtüşmesi dikkat çekiciydi. Ancak bir sorun vardı:<br />
PKK bir terör örgütüydü ve bu taleplerin silah kullanmayan bir yapı tarafından gündeme getirilmesi gerekiyordu. İşte terör örgütünün siyasi uzantıları bu dönemlerde öne çıkmaya başladı. 1991’de Erdal İnönü başkanlığındaki SHP ittifakıyla gündemimize giren etnik Kürt milliyetçisi siyasal partiler, 2000’lerle birlikte Batı dünyasının gözdesi haline geldi. Türkiye’ye gelen bazı Amerikalı ve Avrupalı üst düzey yetkililer, Türkiye Cumhuriyeti’nin başkenti Ankara’nın yanı sıra mutlaka Diyarbakır’a veya bir başka Güneydoğu kentine uğrar oldu. Bu kentimize adeta ikinci başkent görüntüsü veriliyordu. Batı dünyasının önemli isimleri, 1990’da Halkın Emek Partisi’yle (HEP) başlayan, Özgürlük ve Demokrasi Partisi (ÖZDEP), Demokrasi Partisi (DEP), Halkın Demokrasi Partisi (HADEP), Demokratik Halk Partisi (DEHAP), Özgür Parti’den Demokratik Toplum Partisi’ne (DTP), Barış ve Demokrasi Partisi (BDP) adlarıyla boy gösteren siyasi parti yetkililerini, yerel yöneticileri dinledi, onlara “tavsiyeler” sundu. Bu tavsiyelerin ne olduğunu, 2005 yılında DEHAP Batman İl Başkanı olan Mehdi Öztüzün şu şekilde açıklamıştı: “ABD Heyetleri gelip bizimle görüşüyorlar. Bize ‘Ayrı yönlerinizi ön plana çıkarın. Barzani’yi kabullenin’ diyorlardı. Gerekli önlemler alınmazsa Türkiye ikinci Yugoslavya olur.”</p>
<p><strong>Çatı Partiyi Teröristbaşı Ortaya Attı</strong></p>
<p>DSP-MHP-ANAP hükümetleri döneminde başlayan AB süreci, AK Parti döneminde 2015’e kadar çeşitli adlarla sürdürülen süreçler, bu siyasal kanadı zayıflatmadığı gibi güçlendirdi adeta meselenin siyasi muhatabı haline getirdi. Silahlı muhatap ise PKK olmuştu. Yazımızın başında aktardığımız ABD’nin Irak’ı işgal sürecinde, PKK elebaşısı aynen bir RAND Corporation raporunda eski CIA ajanı Paul Henze’nin önerdiği gibi federalizm formülünü buldu. Bu formül çerçevesinde örgütün sözde devlet yapılanması olan KCK kuruldu. Amaç Türkiye, İran, Irak ve Suriye’de federal kazanımlar elde etmek, KCK üzerinden de konfederal bir yönetim kurmaktı. Sözünü ettiğimiz partiler faaliyet yürüttükleri dönemde bu yapının bütün talimatlarını uyguladılar. Örneğin KCK “ana dil eylemleri” talimatı verir, ardından bu siyasal yapılar Güneydoğu Anadolu’da bu yönde eylemler, açıklamalar, gösteriler yapardı. Ancak bu siyasal partilerin bir sorunu vardı ve bu sorun büyük planı engelliyordu: Bu partiler sadece Kürt kökenli yurttaşları hedefleyen bir siyaset izliyordu. Oysa büyük plan tüm Türkiye’yi hedef alıyordu. Büyük planı devreye sokarak PKK terör örgütünün ana taleplerini içeren söylemler, daha genele hitap eden bir parti tarafından dile getirilmeliydi. İşte Öcalan KCK hamlesinden sonra bir hamle daha yaptı: “Türk solunu da içine alan bir çatı partisi.”</p>
<p><strong>Hedef Ulus Devletin Yıkımı</strong></p>
<p>2010 yılının Mart ayında avukatlarıyla yaptığı bir görüşmede şu ifadeleri kullandı: “Bütün sol demokratik partiler, bir çatı altında birleşebilirler. BDP de bu çalışmalara ciddi yaklaşabilmelidir. Eğer bu birliktelik sağlanırsa yüzde 10 barajı rahatlıkla geçilebilir. Bu baraj bir kere aşılırsa muazzam bir güç ortaya çıkar. Bütün anti demokratik yasaları, kurumları, uygulamaları süpürür.” Öcalan’ın anti-demokratik yasalar, kurumlar, uygulamalar ifadesiyle kastettiği Türkiye Cumhuriyeti’nin ulus devlet niteliğiydi. Zaten KCK’yı ayrıntılı bir şekilde anlattığı kitaplarında da hedeflerinin “ulus devleti yıkmak” olduğunu detaylı bir şekilde anlatmıştı. İşte bu hedefi yıllarca avukatları aracılığıyla örgüte ve siyasi uzantılarına aktardı. Son olarak 2012 yılı sonunda başlayan ve 2015 yılı Temmuz ayında sona eren Çözüm Süreci döneminde sözü edilen çatı partinin kuruluş adımları atıldı. Bu süreçte Öcalan ile dönemin BDP yetkilileri Selahattin Demirtaş ve Pervin Buldan arasında 24 Haziran 2013 tarihinde yapılan görüşmede şu diyalog yaşanıyor:</p>
<p><em>Öcalan: Olağanüstü HDP Kongresi yapılabilir. Yeni baştan örgütlenebilirler. ESP falan çalışmak istiyorlar mı?</em><br />
<em> Heyet: Evet ESP, SDP, EMEP falan çalışmak istiyorlar ancak partiler arası rekabet genişlemeyi zorluyor.</em><br />
<em> Öcalan: (&#8230;) Alevi, kadın, Türk, Çerkez demeden herkes girmelidir. Gerekirse milletvekilleri genel partide birleşebilirler. Öneri olarak söylüyorum: Taksim sonrası (Gezi olayları) rüzgardan da yararlanıp zamanın ruhuna uygun bir şekilde yeni parti olarak çıkış yapabilirler.</em><br />
<em> Yine teröristbaşı, Demirtaş-Buldan ikilisiyle yaptığı 17 Ağustos 2013 tarihli görüşmede şu talimatları veriyordu:</em><br />
<em> “ESP, BDP, EMEP, Yeşiller, Müslümanlar, feministler, çevreciler hepsi olsun. (&#8230;) İstediğiniz kadar hidrojen ve oksijeniniz olsun. İki hidrojen bir oksijen bir araya getirmezseniz su olmaz. HDP’yi bunun için önerdim.”</em></p>
<p>İşte bu gelişmeler ekseninde HDP’nin kuruluş süreci nihayete erdi ve parti 27 Ekim 2013 tarihinde resmi olarak kuruldu. Bu dönem ilginç bir şekilde FETÖ’nün de harekete geçtiği zamanlara denk gelmektedir. Sonrasında Ayn el Arap’taki PYD-DEAŞ terör örgütlerinin çatışması sonrasında Türkiye’de 6-8 Ekim 2014 olaylarından tutun da meskun mahal operasyonları sırasında hendek/barikat kuran PKK’lılara desteğe kadar HDP’yi her yerde gördük. Ancak burada dikkat çeken şu oldu: Bu parti içinde artık kendilerini “Türkiye Solu” olarak adlandıran kesimler de vardı. Türkiye’nin perde arkasında ABD’nin olduğu PKK, PYD, DEAŞ, FETÖ örgütleriyle verdiği terör mücadelesinde HDP hep karşı safta oldu. Bunu yaparken eski tabanı olan “gariban Kürt”ten çok Türkiye’de yıllarca “Beyaz Türk” olarak adlandırılan çevrelerin desteğini alması dikkat çekiciydi. Gerekçe olarak “Türkiyelileşme” öne sürülse de yaşananlar daha çok “ABD ve desteklediği PKK’nın bölünme taleplerinin sayısı az ama etkisi büyük bu kesimin desteğiyle tüm Türkiye’ye dayatılmasına”<br />
benziyordu. Çünkü tekrar özetleyecek olursak;</p>
<p>&#8211; ABD, 1990’larda Ortadoğu politikaları çerçevesinde Türkiye’de “Kürt meselesi” üzerinden federalizm politikasını yürürlüğe soktu. Bu kapsamda PKK ile ilişki kurdu. Örgütü de kendi yörüngesine soktu.<br />
&#8211; AB süreciyle beraber PKK uzantısı siyasal hareket Batı dünyasıyla iletişimini kuvvetlendirdi. AB’nin Türkiye’den talep ettikleriyle PKK terör örgütünün talepleri arasındaki benzerlik dikkat çekiciydi.<br />
&#8211; Siyasallaşan örgüt, sözde devlet örgütlenmesi KCK’nın kuruluşu sonrasında etkisini artırdı. PKK KCK’nın silahlı gücüyken, uzantılı partiler siyasi kanadı temsil eder oldu.<br />
&#8211; ABD baskısı ve “iyi şeyler olacak” denilerek topluma sunulan açılımlar bu siyasallaşmaya katkı yaptı.<br />
&#8211; Politik olarak tüm Türkiye hedeflendiği için sadece etnik bir Kürt partisi bu hedefe hizmet etmeyecekti. Bu çerçevede çatı partisi formülü İmralı üzerinden devreye sokuldu.<br />
&#8211; HDP, kuruluşunu İmralı ve Kandil hattıyla sürekli istişare ederek tamamladı.<br />
&#8211; Türkiye’ye yönelik terör saldırılarında HDP bu sefer sözde Türkiye’yi savunan sol örgütleri de yanına alarak kalkan görevi yaptı.</p>
<p>Önceki satırlarda bir yapbozdan bahsetmiştik. İşte o yapbozda HDP, sıkışan ABD’nin adeta can simidi haline geldi. PKK’yı bile koruyamayacak boyuta gelen ve Türkiye’ye “PYD/YPG ile PKK’yı ayrıştırıp, çatıştırabiliriz” noktasına gerileyen ABD’nin siyasi planlarını bu parti üzerinden ve “Tayyip Erdoğan karşıtlığı” söylemiyle tüm muhalefet tabanına yayması doğal olarak bu değerlendirmeyi öne çıkarıyor. Bu siyasal taarruzda hiçbir zaman emekçi/gariban Türk-Kürt kitlesini önemsememiş olan “Beyaz Türk” denilen liberal kesimler, yanlarına 24 Haziran seçimleri öncesinde Erdoğan karşıtlığı üzerinden Atatürkçü kesimi de eklemlemeyi başardılar. Atatürkçü kesimin binlerce şehidin katilini “Başkan Apo’nun heykelini dikeceğiz” diyerek kutsayan bir zihniyetin peşine takılması, akıl tutulmasıyla açıklanacak boyutu çoktan aştı ve ülkenin bekası açısından çok tehlikeli bir siyasal planın uygulanmasına dönüştü. HDP’nin Meclis’e girmesini bu bilgilerle değerlendirirsek, önümüzdeki dönemdeki tartışmaların merkezinin ne olacağını da öngörmekte zorlanmayız.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/cumhurun-kemalat-donemi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Türkiye’nin Kader Seçimi</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/turkiyenin-kader-secimi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/turkiyenin-kader-secimi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ceyhun BOZKURT]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 31 May 2018 23:10:17 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kapak]]></category>
		<category><![CDATA[Ceyhun Bozkurt]]></category>
		<category><![CDATA[Kader Seçimi]]></category>
		<category><![CDATA[Seçim 2018]]></category>
		<category><![CDATA[Seçimler]]></category>
		<category><![CDATA[türkiye]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=2179</guid>

					<description><![CDATA[Hem Cumhurbaşkanlığı hem de Meclis için 24 Haziran’da sandık başında olacağız. Türkiye’nin etrafı ateş çemberiyken girdiğimiz bu hayati seçimden çıkacak sonuç, yurt içi dengeler açısından olduğu kadar çevremizdeki gelişmeler açısından da belirleyici olacak. Türkiye’de 25 Haziran’da oluşacak siyasi iradeyi, Ege’den Ortadoğu’ya uzanan dış sorunlar yanında terör örgütleri ve ekonomi başta olmak üzere zorlu bir süreç bekliyor. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 18 Nisan’da erken seçim tarihini açıkladığı konuşmasında “Türkiye’nin bekası için” vurgusu yapınca, çok sayıda kişi beka meselesini sorguladı. Yörünge ailesi olarak bizler de Mayıs sayımızda bu beka vurgusunun altında neler olabileceğini ayrıntılarıyla işledik. Erken seçim tarihi geldi çattı. Bu ayın sonuna doğru 24 Haziran’da iki ayrı seçim için sandık başında olacağız. Hem Cumhurbaşkanı adayımızı hem de desteklediğimiz siyasi partinin milletvekillerini Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde güçlü bir şekilde görmek için bir mücadele vereceğiz. Cumhurbaşkanlığı seçiminin ilk turu olan 24 Haziran’da bir aday tek başına çoğunluğu sağlayamazsa o zaman 8 Temmuz’da Cumhurbaşkanı’nı seçmek için bir kez daha sandığa gideceğiz. Cumhurbaşkanlığı için 6 aday yarışıyor. Mevcut Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan yanında Muharrem İnce, Meral Akşener, Temel Karamollaoğlu, Doğu Perinçek ve Selahattin Demirtaş cumhurbaşkanlığı için aday. Adalet ve Kalkınma Partisi’nin adayı Recep Tayyip Erdoğan, Cumhuriyet Halk Partisi adayı Muharrem İnce ve Halkların Demokratik Partisi’nin &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Hem Cumhurbaşkanlığı hem de Meclis için 24 Haziran’da sandık başında olacağız. Türkiye’nin etrafı ateş çemberiyken girdiğimiz bu hayati seçimden çıkacak sonuç, yurt içi dengeler açısından olduğu kadar çevremizdeki gelişmeler açısından da belirleyici olacak. Türkiye’de 25 Haziran’da oluşacak siyasi iradeyi, Ege’den Ortadoğu’ya uzanan dış sorunlar yanında terör örgütleri ve ekonomi başta olmak üzere zorlu bir süreç bekliyor.</strong></p>
<p>Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 18 Nisan’da erken seçim tarihini açıkladığı konuşmasında “Türkiye’nin bekası için” vurgusu yapınca, çok sayıda kişi beka meselesini sorguladı. Yörünge ailesi olarak bizler de Mayıs sayımızda bu beka vurgusunun altında neler olabileceğini ayrıntılarıyla işledik. Erken seçim tarihi geldi çattı. Bu ayın sonuna doğru 24 Haziran’da iki ayrı seçim için sandık başında olacağız. Hem Cumhurbaşkanı adayımızı hem de desteklediğimiz siyasi partinin milletvekillerini Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde güçlü bir şekilde görmek için bir mücadele vereceğiz.</p>
<p>Cumhurbaşkanlığı seçiminin ilk turu olan 24 Haziran’da bir aday tek başına çoğunluğu sağlayamazsa o zaman 8 Temmuz’da Cumhurbaşkanı’nı seçmek için bir kez daha sandığa gideceğiz.<br />
Cumhurbaşkanlığı için 6 aday yarışıyor. Mevcut Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan yanında Muharrem İnce, Meral Akşener, Temel Karamollaoğlu, Doğu Perinçek ve Selahattin Demirtaş cumhurbaşkanlığı için aday. Adalet ve Kalkınma Partisi’nin adayı Recep Tayyip Erdoğan, Cumhuriyet Halk Partisi adayı Muharrem İnce ve Halkların Demokratik Partisi’nin adayı Selahattin Demirtaş partilerinin grup kararıyla; İyi Parti adayı Meral Akşener, Vatan Partisi adayı Doğu Perinçek ve Saadet Partisi adayı Temel Karamollaoğlu da Yüksek Seçim Kurulu’na verilen 100 bin imza ile aday oldular. Meclis seçimlerinde ise AK Parti ve MHP’den oluşan Cumhur İttifakı; CHP-İyi Parti ve Saadet Partisi’nden oluşan Millet İttifakı ile Vatan Partisi, HDP ve Hüda Par yarışacak. Büyük Birlik Partisi Cumhur İttifakı çerçevesinde AK Parti listelerinden, Demokrat Parti de Millet İttifakı çerçevesinde İyi Parti listelerinden seçimlere girecek.</p>
<p>Önce ittifakların protokolleri Yüksek Seçim Kurulu’na verildi. İttifakları oluşturan partiler bu protokollerde, neden biraraya geldiklerini, amaçlarının, hedeflerinin ne olduğunu anlattı. Ardından siyasi partiler beyannamelerini de açıklamaya başladı. Bu satırların yazıldığı saatlerde Cumhurbaşkanı ve AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan partisinin seçim beyannamesini açıklıyordu.</p>
<p>25 Temmuz’da iktidar olacak siyasi iradenin ve Cumhurbaşkanı’nın yüz yüze geleceği gündemleri düşündüğümüzde zorlu bir döneme girdiğimizi görüyoruz. Türkiye gerek giderek artan jeopolitik önemi gerek iç tehditler gerekse de çözülmesi gereken sorunlar nedeniyle gerilimden, tartışmadan kurtulamıyor. Çok kullanılan bir ifadeyle Türkiye’de bir ayda yaşanan olaylar, başka bir ülkede 10 yılda yaşanmıyor. Bu gerçek hiç değişmiyor. Seçim sonrası oluşacak siyasi iradenin önünde farklı bir tablo olmayacak. 25 Haziran’da ortaya çıkacak siyasi iradenin hangi temel sorunlarla karşılaşacağına dair özet bir dosya hazırladık. İşte içte ve dışta yeni siyasi iradenin önünde bulacağı dosyalar:</p>
<p><strong>Fetö ile Mücadele</strong></p>
<p>Yaklaşık 40 yıldır devletin tüm birimlerine sızmaya çalışan ve 15 Temmuz’da devleti ve ülkeyi vekâlet aldıkları güçler adına işgale kalkan Fetullahçı Terör Örgütü (FETÖ) ile mücadele, Türkiye’nin en önemli gündem maddelerinden biri olmaya devam edecek gibi görünüyor. Seçim sürecinde 25 Haziran’da oluşacak tabloya göre yeniden harekete geçme yönünde işaretler gösteren bu örgütlenmeyle mücadeleye, siyasi parti tabanlarının neredeyse tamamına yakını büyük destek veriyor. Ancak tartışmalar genellikle “yeterince mücadele edilmediği” yönündeki eleştirilerle, partilerin birbirlerine yönelik bazı suçlamaları ekseninde oluyor. Hangi aday Cumhurbaşkanı olursa olsun veya TBMM’de hangi tablo oluşursa oluşsun bu mücadele, Türkiye’nin bekası açısından hayati öneme haiz. Halen birçok kurumda kripto unsurların ortaya çıkması, bu terör örgütünün başta ABD ve AB ülkeleri olmak üzere yurtdışında yaşayan militanlarının Türkiye aleyhine çalışmalarını sürdürmesi gibi nedenlerden dolayı bu mücadelede oluşabilecek bir zaaf, ülkemize çok ciddi zararlar verecek türden. Hazırkıta bekleyen beyni yıkanmış militanlar, oluşabilecek bir zaafta yeniden ortaya çıkabilir ve saldırılarını açıktan tekrarlayabilirler. Bunun çok sayıda örneği var. En çarpıcıları Danıştay saldırısı, Hrant Dink suikastı, kumpas davaları, PKK/DEAŞ gibi örgütlerle kurdukları ittifak, 15 Temmuz darbe girişimi ve Rusya’nın Ankara Büyükelçisi Karlov’a yönelik suikast. Bu nedenle bu örgütle mücadele, beka sorunumuzun köşe taşlarından biri.</p>
<p><strong>PKK Terör Örgütü ile Mücadele</strong></p>
<p>Türkiye’nin bir başka önemli sorunu da bölücü terörün merkezindeki PKK terör örgütü ile sürdürdüğü mücadele. Açılımlar sürecinin geride kalmasıyla birlikte 24 Temmuz 2015 tarihiyle başlayan ve bugüne kadar devam eden kapsamlı operasyonlarda, yurt içindeki terör kampları yerle bir edilirken, yaklaşık 5 bin olan terörist sayısının yurt içinde bine kadar düştüğü belirtiliyor. Bu teröristlerin büyük çoğunluğu da kafalarını kaldıramayacak bir şekilde sindirilmiş durumda. Çünkü kısa adı SİHA olan silahlı insansız hava araçlarımız, ininden çıkan teröristleri anında imha edecek operasyonları gerçekleştiriyor. Ayrıca terör örgütünün siyasi uzantıları üzerinden yürüttüğü bölücü ve yıkıcı faaliyetlere yönelik özellikle son iki yılda alınan sert tedbirler, örgütü büyük ölçüde etkisiz hale getirdi.</p>
<p>Irak’a yönelik halen devam eden sınır ötesi harekâtlarla örgüt, cephe gerisi olarak nitelendirdiği bölgelerde de büyük darbe yedi. Irak’ın kuzey doğusunda ilerleyen askerlerimiz, şu an Kandil’e çok yaklaşmış durumda. 24 Haziran seçimleri sonrasında Kandil’e bir operasyon yapılması kimseyi şaşırtmamalı. Elbette bunun için bölge ülkeleriyle kurulacak iletişim de büyük önem taşıyor. Yeni oluşacak siyasi iradenin en az FETÖ ile mücadele kadar önemli olan PKK ile mücadeleyi de gündemine alması, vatanımızın geleceği açısından zorunlu.</p>
<p><strong>Suriye İç Savaşı</strong></p>
<p>En uzun sınırımızın olduğu Suriye’de yaşanan iç savaş geçen Mart ayında 7. yılını doldurup 8. yılına girdi. Bu süre zarfında Türkiye’yi tehdit eden PKK/PYD terör örgütü Suriye’nin kuzeyinde çok ciddi bir alanı işgal etti. Burada esas sorun, bu işgalin en büyük destekçisinin NATO’daki müttefikimiz ABD olmasıydı. Terör örgütü bu destekle önce Suriye’nin kuzeyinde birbirinden toprak olarak bağımsız 3 bölgeyi işgal ederken, sonrasında da kuzey bölgesinin doğusundaki ve ortasındaki bölgeyi birleştirdi. DEAŞ/IŞİD gerekçesiyle Batı kamuoyunda meşrulaştırılan terör örgütü, gözünü Fırat’ın batısına ve Afrin bölgesine dikti. İlk adım olarak Fırat’ın batısındaki Münbiç işgal edildi. Sırada Afrin vardı. Amaç bir koridor oluşturarak Türkiye’yi güneyden kuşatmak, Türkiye’nin Suriye ile bağlantısını kesmek, Suriye’yi bölmek, oluşturulan koridorla Irak’ın kuzeyindeki etnik bölgeyi Akdeniz’e bağlamaktı. Böylece ABD liderliğindeki Batı dünyası, bu yapı aracılığıyla hem Orta Doğu’da hem de Doğu Akdeniz’de gücünü ve müdahale alanını genişletecekti. Bu planın hayata geçmesi için devletin içine sızan FETÖ unsurları da büyük katkı yaptı. Provokasyonlar yanında ABD yardımları da PYD’nin alan genişlemesine yol açtı. Ancak önce yurt içinde PKK’ya yönelik operasyonların artması ardından da FETÖ’cülerin temizlenmesiyle beraber Türkiye, sınır ötesi operasyonlara başladı. Önce Fırat Kalkanı, ardından da Zeytin Dalı Harekâtlarıyla PKK/PYD’nin, daha doğrusu arkasındaki gücün koridor hayali tarihin çöplüğüne atıldı.</p>
<p>Suriye iç savaşı, başta mülteci sorunu olmak üzere çok sayıda sorunu Türkiye’ye taşıdı. Ancak 2017 yılı başında Türkiye, Rusya ve İran’ın Astana’da masaya oturarak başlattığı süreç, iç savaşın sonuçlanması yönünde de umut ışığı oluşturdu. Çatışmasızlık bölgeleri oluşturularak tamamen olmasa da silahların büyük oranda susturulması sağlandı. Ancak sorun henüz bitmiş değil. PKK/PYD terör örgütünün Münbiç ve Fırat’ın doğusundaki işgali sürüyor. Ayrıca İdlib bölgesinde yaşanabilecek ciddi bir çatışmanın da Türkiye’ye olumsuz yansımaları olabilir. Suriye’nin geleceğindeki bu belirsizlik, önümüzdeki uzun yıllar boyunca gündemimizi meşgul edecek gibi görünüyor.</p>
<p><strong>İran’a Yönelik Taarruz</strong></p>
<p>Bu sayımızda ayrıntılı olarak irdelediğimiz Batı dünyasının İran’a yönelik taarruzu da iktidarın önündeki önemli bir dosya olacak. Suudi Arabistan liderliğindeki Arap ülkelerinin İran’la sıcak çatışma ihtimali bize de yansıyabilecek sorunların fitilini ateşleyebilir. Özellikle Arap ve Fars merkezli etnik, Sünni ve Şii merkezli mezhepsel bir sıcak çatışma, bölgede vekâlet savaşları sonrasında ülkeler savaşını tetikleyecek gibi. Başta PKK/PYD olmak üzere terör örgütlerinin muhtemel çatışma bölgelerindeki varlığı da endişeleri artırıyor. Bu örgütlerin muhtemel bir ülkeler arası savaştan faydalanması durumunda, Türkiye’nin de toprak bütünlüğü tehlikeye girecektir. 25 Haziran’da oluşacak iktidar yapılanmasının, bu mesele üzerinde de yoğun mesai harcaması gerekecek.</p>
<p><strong>Ege ve Akdeniz</strong></p>
<p>Önümüzdeki dönemde sadece güneydoğuda değil Akdeniz ve Ege deniz sınırlarımızda da önemli gelişmeler olacak gibi görünüyor. Ege’de Yunanistan’ın, Doğu Akdeniz’de ise ABD, AB, NATO, Yunanistan, İsrail ve Mısır gibi ülkelerin, Türkiye’nin ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin en doğal haklarına yönelik saldırgan tutumu sürüyor. Yunanistan 1923 Lozan Antlaşması ve 1947 Paris Antlaşmasıyla silahsızlandırması gereken adaları silahlandırmakta bir çekince görmüyor ve Ege Denizi’nde askeri tatbikatlar yapıyor. Bu gerilimin temelinde Yunanistan’ın Ege Denizi’ndeki 6 deniz mili olan karasularının genişliğini 12 mile çıkarmaya çalışması yatıyor. Benzer sorun kıta sahanlığında da yaşanmakta. Bu gerilimin bir benzeri Doğu Akdeniz’de Kıbrıs adası çevresinde yaşanmakta. Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Kesimi, arkasındaki güçlerin de desteğiyle Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin münhasır ekonomi bölgelerini işgal etmekte bir beis görmüyor. Türkiye’nin tüm uyarılarına rağmen bu güçler, KKTC açıklarındaki enerji sahalarında arama tarama çalışmalarını sürdürüyor. Türkiye’nin Kıbrıs konusunda yıllardır sürdürdüğü, uzlaşmaya açık ancak tek taraflı taviz vermeye kapalı tutumu devam ettiği için henüz amaçlarına ulaşmış değiller. Açık söylemek gerekirse, Kıbrıs ve Doğu Akdeniz meselesi bir devlet meselesi olduğu için 25 Haziran sonrası hangi tablo oluşursa oluşsun bir değişiklik olacağını beklemiyoruz. Ancak ülkede oluşabilecek bir belirsizlik veya gerilim, dikkatleri içe çevireceği için bu durum dış politikayı olumsuz etkileyebilir. Bu sebeple Kıbrıs ve Doğu Akdeniz konusunda olumsuz bir tablo oluşabilir. Hele de Batı’nın, Birleşmiş Milletler üzerinden yeni bir Annan Planı yıkımı planlanıyorken.</p>
<p><strong>Uluslararası Politika</strong></p>
<p>Türkiye 1952’den bu yana NATO ülkesi olmasından dolayı Batı kutbunun ayrılmaz bir parçası olarak görülür. Soğuk Savaş döneminde Kıbrıs Barış Harekatı haricinde ilişkileri kopma noktasına getiren bir gerilim de yaşanmadı diyebiliriz. Ancak Soğuk Savaş bittikten sonra genelde Orta Doğu özelde de Türkiye içi ve çevresindeki Kürt meselesi ekseninde kırılmalar yaşandı. Dönem dönem Batı kutbuyla ciddi gerilimler yaşandı. Hatta 1990’lardan günümüze PKK/PYD eksenli mücadelede dolaylı olarak da olsa cephe cepheye gelindiği oldu. Günümüzdeki en ciddi tartışmalardan biri olan NATO üyeliği konusunda siyasi partilerin birkaçı hariç neredeyse tamamı “devam” yönünde görüş beyan ediyor. Bu, bir anlamda devlet kararı olarak da görülüyor. Ancak bu durumun başta bölgedeki komşularımız olan Rusya, İran gibi ülkelerle işbirliğimizi etkilememesi yönünde bir görüş ağırlık kazanmış durumda. Bunda, Batı dünyasının ve NATO’nun terör örgütlerine destek verdiğinin ortaya çıkması, Türkiye’nin ulusal güvenliğini ve çıkarlarını hiçe sayması çok etkili oldu. Bu çerçevede Türkiye’nin kendi güvenliği için Suriye konusunda Rusya ve İran ile işbirliği öne çıktı. Yine bu dönemde Rusya’dan S-400 alımı kararlaştırıldı.</p>
<p>Ayrıca uzak Asya’da gelişen büyük güç Çin ile ilişkiler geliştirilmeye başlandı. Günümüzün İpek Yolu olarak adlandırılan Kuşak Yol Projesi’nde Türkiye kritik güzergâhlardan biri haline geldi. Suriye, Irak ve terör sorunlarının bir nedeninin de Kuşak Yol güzergâhının kesilmesi olduğu yönünde ciddi analizler yapılıyor. İşte böyle bir dönemde siyasi iradeyi kontrol edecek iktidarın çok dikkatli ve ulusal çıkarları öne çıkaran bir diplomasi izlemesi gerekiyor.</p>
<p><strong>Ekonomi</strong></p>
<p>Büyüme konusundaki veriler her ne kadar olumlu olsa da ekonomide gerek finans gerekse finans bağlantılı üretime ve çarşı-pazara yansıyan ekonomik sıkıntılar öne çıkmaya başladı. Dövizdeki hareketlilik, yatırımcıyı ve vatandaşı tedirgin ediyor. İktidar bunun dış kaynaklı olduğunu açıklıyor ancak vatandaşın tedirginliği geçmiyor. Bu noktada üretime odaklı ekonomik model önerileri öne çıkıyor. Cumhurbaşkanı adaylarının ve siyasi partilerin, 25 Haziran sonrası için önerdikleri politikaların iyi incelenmesi ve sandığa gidildiğinde bu çerçevede yüzeysel değil, temele dayalı çözümlere onay verilmesi hepimiz açısından büyük önem arz ediyor.</p>
<p><strong>Sonuç</strong></p>
<p>Türkiye gerek bölgesel gerek küresel anlamda çok önemli gelişmelerin yaşandığı bir dönemden geçiyor. Türkiye’nin seçiminin dünyayı da en az bizler kadar ilgilendirdiği aşikâr. Mayıs ayı içinde yaşanan iki kritik seçim de bunun göstergesi. Ülke gücü olarak Türkiye’nin çok gerisinde olan Venezuella ve Irak’ta yaşanan seçimler, adeta küresel ve bölgesel bilek güreşinin sahası haline geldi. Venezuella’da ABD’nin ısrarla yıkmaya çalıştığı Nicolas Maduro, seçimleri büyük çoğunluğun oyunu alarak kazandı. Ancak ABD, muhalif olduğu her ülkede yaptığı gibi seçimleri tanımadığını açıkladı. Maduro yönetiminin bu tavra karşı hamlesi, ABD büyükelçisine ülkeyi terk etmesi için süre vermesi oldu. Burada önemli bir ayrıntıyı da aktarmakta fayda var: ABD’nin tavır aldığı Maduro’yu ilk tebrik eden liderlerden biri Cumhurbaşkanı Erdoğan oldu.</p>
<p>Irak seçimlerinde Mukteda es Sadr liderliğindeki ittifakın seçimleri kazanması, Türkiye’yi etkileyecek bir dönemeçe işaret ediyor. Şii olmasına rağmen İran’a mesafeli olan Sadr’ın seçimlerden sonra yaptığı ilk işlerden birinin, İran Devrim Muhafızları Kudüs Gücü’nün komutanı Kasım Süleymani’ye “Ülkeden ayrıl!” çağrısı yapması İran’a karşı daha bağımsız bir tutumun işaretlerini taşıyor. İran’a yönelik taarruzun önem kazandığı dönemde, seçim sonrası oluşacak koalisyonun gelecek planlaması da merakla bekleniyor. Böyle bir dönemde Türkiye’deki seçim sonuçlarının küresel ve bölgesel etkilerinin, bu ülkelerin seçimlerine göre çok daha önemli olduğu kesin. 25 Haziran’da iktidara gelecek lider ve siyasi yapı ağırlıklı olarak ana başlıklar halinde değindiğimiz dosyalarla bağlantılı sorunları çözmekle uğraşacaktır. Bir anlamda 16 Nisan 2017 referandumu sonrası oluşacak yeni sistem, ilk sınavında Türkiye’nin kaderinin ne olacağını belirleyecektir. Sonucun devletimiz, milletimiz ve tüm insanlık adına olumlu olmasını gönülden temenni ederiz.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/turkiyenin-kader-secimi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>ABD’nin Tekerine &#8220;İran’a Taarruz&#8221; Desteği</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/abdnin-tekerine-irana-taarruz-destegi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/abdnin-tekerine-irana-taarruz-destegi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ceyhun BOZKURT]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 31 May 2018 22:15:22 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>
		<category><![CDATA[9. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[ABD]]></category>
		<category><![CDATA[Ceyhun Bozkurt]]></category>
		<category><![CDATA[CNN]]></category>
		<category><![CDATA[Haziran 2018]]></category>
		<category><![CDATA[İran]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=2151</guid>

					<description><![CDATA[ABD’nin İran ile yürütülen nükleer müzakerelerden çekildiğini açıklamasının ardından yeni bir döneme girildi. ABD, İsrail ve Suudi Arabistan liderliğindeki güçlerin adım adım Tahran’ı kuşatma faaliyeti artıyor. Ancak mesele sadece nükleer meselesi değil. İran’a yönelik taarruzun, Türkiye, Rusya ve İran’ın birlikte Suriye’de çözüme ilerlemesiyle başlatılması önemli ayrıntı. ABD aslında Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’nun ifadesiyle bölgede yeniden tekerini döndürmeye çalışıyor. ABD Başkanı Donald Trump, 8 Mayıs’ta yaptığı açıklamada Obama döneminde 2015 yılında yapılan İran’la nükleer anlaşmadan çekildiklerini dünya kamuoyuna duyurdu. Bu açıklama Trump’ı adaylık sürecinden itibaren takip edenler için çok da şaşırtıcı olmadı. Amerika Başkanı, sadece göreve başladıktan sonra değil, adaylık sürecinde de anlaşmadan çekilme taraftarı olduğunu belirtmişti. Örneğin henüz aday adaylığı sürecindeyken 22 Mart 2016 tarihinde Washington’da Musevi lobi örgütlenmesi AIPAC’ta konuşan Trump, “Birinci önceliğim tam bir felaket olan İran anlaşmasını ortadan kaldırmak olacak” demişti. Zaten gerek ABD’deki Yahudi lobisi gerekse İsrail, uzun süredir Washington yönetimine anlaşmadan çekilmesi yönünde baskı yapıyordu. Bu nedenle anlaşmadan çekilme beklenen bir karardı. Peki İran’a taarruz neden bugün başladı? Meselenin Türkiye’yi ilgilendiren boyutu neydi? İşte yazımızda bu meselenin özetle perde arkasını ve bölgeyi nasıl etkileyeceğini irdeleyeceğiz. Pompeo: Artık Suriye’de Bizim Teker Dönmüyor Hatırlayacaksınız geçen ayki yazımızda ABD’nin Suriye’nin kuzeyinde bir Arap gücü oluşturmayı planladığına değinmiştik. Bu &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>ABD’nin İran ile yürütülen nükleer müzakerelerden çekildiğini açıklamasının ardından yeni bir döneme girildi. ABD, İsrail ve Suudi Arabistan liderliğindeki güçlerin adım adım Tahran’ı kuşatma faaliyeti artıyor. Ancak mesele sadece nükleer meselesi değil. İran’a yönelik taarruzun, Türkiye, Rusya ve İran’ın birlikte Suriye’de çözüme ilerlemesiyle başlatılması önemli ayrıntı. ABD aslında Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’nun ifadesiyle bölgede yeniden tekerini döndürmeye çalışıyor.</strong></p>
<p>ABD Başkanı Donald Trump, 8 Mayıs’ta yaptığı açıklamada Obama döneminde 2015 yılında yapılan İran’la nükleer anlaşmadan çekildiklerini dünya kamuoyuna duyurdu. Bu açıklama Trump’ı adaylık sürecinden itibaren takip edenler için çok da şaşırtıcı olmadı. Amerika Başkanı, sadece göreve başladıktan sonra değil, adaylık sürecinde de anlaşmadan çekilme taraftarı olduğunu belirtmişti. Örneğin henüz aday adaylığı sürecindeyken 22 Mart 2016 tarihinde Washington’da Musevi lobi örgütlenmesi AIPAC’ta konuşan Trump, “Birinci önceliğim tam bir felaket olan İran anlaşmasını ortadan kaldırmak olacak” demişti. Zaten gerek ABD’deki Yahudi lobisi gerekse İsrail, uzun süredir Washington yönetimine anlaşmadan çekilmesi yönünde baskı yapıyordu. Bu nedenle anlaşmadan çekilme beklenen bir karardı. Peki İran’a taarruz neden bugün başladı? Meselenin Türkiye’yi ilgilendiren boyutu neydi? İşte yazımızda bu meselenin özetle perde arkasını ve bölgeyi nasıl etkileyeceğini irdeleyeceğiz.</p>
<p><strong>Pompeo: Artık Suriye’de Bizim Teker Dönmüyor</strong></p>
<p>Hatırlayacaksınız geçen ayki yazımızda ABD’nin Suriye’nin kuzeyinde bir Arap gücü oluşturmayı planladığına değinmiştik. Bu gücün bölgeye yerleşmesi, özellikle Suriye coğrafyasında terör örgütleri üzerinden yürütülen vekâlet savaşını bitirmesi, yerine mezhepsel ve ülkeler arası bir savaş başlaması riskini barındırıyordu. Bu gücün kararlaştırıldığı dönemde yaşanan gelişmeler dikkat çekiciydi. Özellikle Zeytin Dalı Harekâtı ve 4 Nisan’da Ankara’da yapılan Astana süreci toplantısından sonra bölgede bazı dengeler değişiklik göstermeye başlamıştı. Özellikle Zeytin Dalı Harekâtı sonucunda eski Ankara Büyükelçisi James Jeffrey’in ifadesiyle ABD’nin Münbiç ile Afrin’i birleştirme planı çöktü. Ankara zirvesi sonrasında da Türkiye, Rusya ve İran’ın, bölgenin çıkarları çerçevesinde bir anlaşmaya doğru adım adım ilerleme kararlılığı Washington’u harekete geçmeye zorladı. Elinde tuttuğu DEAŞ gerekçesi de ortadan kalkan ABD, bölgeden tasfiye olmak istemiyordu. Çünkü bu üç ülke liderliğinde Suriye’de bir çözümün sağlanması demek, Batı dünyası açısından “oyun dışı kalmak” anlamı taşıyacaktı. Bunun en net itirafını ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, henüz bakanlık görevine başlamadan önce CIA Direktörü sıfatıyla yapmıştı. Şam’a yönelik saldırıyı yapmadan hemen birkaç gün öncesinde Amerikan Senatosu Dış İlişkiler Komitesi’nde Dışişleri Bakanı atanmasıyla ilgili oturumda konuşan Pompeo, Afrin’e yönelik Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Zeytin Dalı Harekâtı ve Astana üçlüsünün 4 Nisan Ankara zirvesiyle ilgili bir soruya şu yanıtı vermişti: “Onlar (Erdoğan, Putin, Ruhani) Suriye’yi paylaşmak için oradaydılar… Zaten son derece karmaşık olan duruma Türkiye’nin Afrin’e girmesi eklenince tekere bir çomak daha sokuldu.”</p>
<p>Pompeo aslında açıkça, “Suriye’de artık bizim teker dönmüyor” demeye getirmişti. Önce kimyasal iddiaları, ardından İran hesaplaşması Washington’un artık bu tekeri yeniden döndürmeye karar verdiğini gösteriyordu. Ankara zirvesinden 3 gün sonra gündeme gelen kimyasal iddiaları sonrası ABD öncülüğünde İngiltere ve Fransa’nın desteğiyle önce Batı dünyasında (çünkü dünya geneli bu ülkeleri pek ilgilendirmiyordu) saldırıyı meşrulaştırmaya yönelik psikolojik harekat başlatıldı. 14 Nisan’da da Suriye’nin başkenti Şam’a yönelik füze ve bombalı saldırı gerçekleşti.</p>
<p>Bu iddiaların konuşulduğu günlerde sadece konunun ilgililerinin dikkat çektiği bir gelişme daha oldu. İsrail hava kuvvetleri, 9 Nisan’da Suriye’nin Humus kentindeki askeri üsse saldırdı. Saldırının perde arkasında, İran’a yönelik mesajlar vardı. Peki ne olmuştu da İsrail, uzun süredir dile getirdiği “İran’ın Suriye ve Lübnan’daki varlığı”na yönelik taarruza geçmişti? Trump’ın açıklamalarını ve anlaşmadan çekilme kararını bu gelişmelerden bağımsız düşünmek biraz zor.</p>
<p><strong>İran’ın Ortadoğu’daki Genişlemesi</strong></p>
<p>1979’daki İslam devrimi sonrasında İran her zaman Batı dünyasının hedefinde oldu. Diplomatik ilişkiler kesilmesine rağmen İrangate skandalında ortaya çıktığı gibi gizlice ticaret yapıldı. ABD’nin İran’a gizlice silah sattığı yıllarda 8 yıl sürecek olan İran-Irak savaşı da sürüyordu. Bu savaş boyunca izlenilen stratejiyle iki ülke de yıpratılırken 1990’larda Irak hedef seçildi. Ancak Ortadoğu’da İran’ın adım adım öne çıkması 2000’li yıllarla birlikte oldu. İran, özellikle 2003 yılında ABD’nin Irak’ı işgali sonrasında bölgede kendi çıkarları çerçevesinde akıllı adımlar atarak, işgalden en kârlı çıkan devletlerden biri haline geldi. İşgal sonrası hükümetlerin belirlenmesinde mezhep eksenli müdahalelerde bulunması, zaman zaman İran’ı bölge ülkelerinin hedefine oturttu. Ancak İran bununla yetinmedi, yine kendi ulusal çıkarları çerçevesinde Suriye’de de ağırlığını artırdı.</p>
<p>Bu ülkede 2011 yılı Mart ayında iç savaşın başlamasından sonra bölgede müttefik olarak gördüğü Suriye’ye askeri desteğini artıran İran, ülke içine asker ve milis güç konuşlandırmaya başladı. Askeri gücünü giderek yayarken Hizbullah üzerinden de Lübnan’daki gücünü tahkim etmeyi başardı. Böylece Tahran yönetimi, Irak, Suriye, Lübnan hattı üzerinden askeri olarak Akdeniz’e ulaşmayı başardı. Ülkesine yönelik ambargo girişimlerini bu sayede pasifize eden İran artık İsrail açısından açıkça bir tehdit haline geldi.</p>
<p>İsrail dışında İran’ın bölgedeki hamleleri bir ülkeyi daha rahatsız ediyordu. O da İran gibi mezhep eksenli politika yürüten Suudi Arabistan’dı. Özellikle hemen sınırının dibindeki Yemen’de İran destekli Husilerin iktidarda bulunması Riyad yönetimini huzursuz ediyordu. Bu çerçevede Suud yönetimi, 2014 yılında iktidarı zor gücüyle alan Husilere karşı çeşitli müdahalelerde bulunuyordu. Yine de İran’ın Yemen’deki gücünü kırmayı başaramadı.</p>
<p><strong>Trump Dönemi Taarruzla Başladı</strong></p>
<p>İsrail ve Suudi Arabistan için İran’a karşı bekledikleri fırsat, Trump’ın ABD seçimlerini kazanmasıyla doğdu. Trump, Obama döneminde olduğu gibi dolaylı yollardan değil, doğrudan taarruzla bölgeye giriş yapmayı savunuyordu. Ancak bir engel vardı. Trump’ın işbaşı yapmasıyla eş zamanlı başlayan Astana süreci, Washington’un Cenevre toplantıları ile bölgeyi paylaşma çabalarına darbe indirdi. Suriye sorununun, Astana süreci çerçevesinde çözülmesiyle Türkiye ve Rusya’nın yanı sıra İran’ın da bu ülkedeki nüfuzu artaracaktı. Trump da birinci mesajını, ilk yurtdışı ziyaretini Suudi Arabistan ve İsrail’e yaparak verdi. Bu ziyaretlerde ciddi sayılabilecek siyasi, ekonomik ve askeri anlaşmalar yapıldı. Ardından İran’ın bölgedeki etkisini kırmaya yönelik girişimler başladı. ABD’nin “kara gücü” olarak tanımladığı PKK/PYD terör örgütü, DEAŞ gerekçesiyle Suriye’nin Arap bölgelerine kaydırıldı.</p>
<p>Rakka, bu çerçevede PYD terör örgütüne teslim edildi. Sonraki hedef İran destekli silahlı güçlerin de ilerlediği zengin enerji kaynakları olan ve Palmira ile arasında enerji koridoru bulunan Deyr ez Zor bölgesi oldu. Böylece İran’ın Lübnan’a uzanan hattını da kesmek istendi. Buna İran’ın yanıtı, Suriye ordusu ve milis güçler üzerinden bu kentin kontrolünü sağlamak için yaptığı hamleler oldu. Ayrıca yine Lübnan’a uzanan hatta önemli yer tutan Şam’a yakın bazı bölgeler de İsrail destekli terör grupları üzerinden tutulmaya çalışıldı.</p>
<p>Ancak Washington ve müttefikleri bir türlü istediği sonucu alamadı. Şam’a yönelik saldırı da önümüzdeki günlerde sıcak çatışmaya dönebilecek ABD-İsrail-Suudi Arabistan üçlüsüyle İran kapışması arifesinde gerçekleşti.</p>
<p><strong>Arap Gücü’nü İran’la Çatıştırma Hedefi</strong></p>
<p>ABD, nükleer anlaşmadan çekilme, Şam’ı baskılama dışında bir Arap gücünü de İran’a karşı bölgeye konuşlandırmayı amaçlıyor. Bu gücün özellikle ABD destekli PYD terör örgütünün işgalindeki bölgelere yerleştirilmesi sonrasında, bu güç ile İran destekli güçler arasında sıcak çatışma ihtimalinin yüksek olduğu analizleri yapılıyor.</p>
<p>Bu çatışmayla oluşacak mezhepsel kırılmalarla bölgeyi kontrollü bir çatışma ortamına sokacak olan ABD, böylece bu coğrafyada bulunma gerekçesini de sağlama alacak. Bu durumda da bölgede bulunan terör örgütleri istediği manevra alanını bulmuş olacak.</p>
<p><strong>AB Yeni Anlaşma Taraftarı</strong></p>
<p>Bu gelişmeler AB ve Rusya tarafından endişeyle izleniyor. AB ülkeleri, özellikle ABD’nin İran’a yönelik ambargo tehdidinden endişe ediyor ve bu ülkeyle yapılan görüşmelerin kesilmesini istemiyor. Gazeteci Mete Sohtaoğlu’nun Mücerret internet sitesindeki yazısında aktardığına göre AB’nin hedefi, İran’ın bölgesel tehditlerini azaltma ve Tahran’ın inkâr ettiği füze geliştirme programını durdurması karşılığında İran hükümetine yönelik ekonomik teşvikler içeren yeni bir anlaşma yapılması.</p>
<p><strong>Rusya Bölgesel Savaş İstemiyor</strong></p>
<p>Aydınlık gazetesine konuşan Rusya Uluslararası İlişkiler Konseyi Uzmanı Maxim Suckhov da Moskova’nın bu mücadelede taraf tutma yanlısı olmadığını aktarıyor. Ancak Suckhov’un açıklamalarında şu ayrıntı dikkat çekici: “İsrail ve İran, Moskova’yı kendi tarafına çekmek isterken Rusya taraflara mevcut pozisyonda gitmenin güvenlik için tek yol olduğu mesajını iletmekte. Bunun dışında düşmanlığa devam etmek, muhtemelen ABD’nin de katılacağı büyük bir bölgesel savaşa dönüşür. Rusya, elindeki imkânları kullanarak Suriye’deki kazanımlarını kaybetmenin önüne geçmek istiyor.”</p>
<p>Rus uzman özetle muhtemel bir bölgesel savaşın Rusya’nın çıkarlarına hizmet etmeyeceğini, bu nedenle Putin yönetiminin buna karşı olduğunu bildiriyor. Rus Dışişleri de Trump’ın açıklamasının hemen ardından kararı “büyük bir hayal kırıklığı” olarak nitelemişti.</p>
<p><strong>Türkiye’ye Olası Etkileri</strong></p>
<p>Bu gelişmelerden en çok etkilenecek ülkelerin başında Türkiye geliyor. Özellikle İran ile yürütülmesi planlanan silahlı ve siyasi mücadelenin ana coğrafyalarından birinin, PKK/PYD işgali altında olan bölgeler olması, Türkiye’nin güvenlik kaygılarını artırıyor. Gelecekte bu bölgelerdeki teröristlere yönelik baskıyı artırmayı planlayan Ankara’nın, buraya Arap gücü yerleşmesi ve ABD’nin de bu gücü himaye etmesi durumunda nasıl bir yol izleyeceği merak konusu. Ancak harekât kabiliyetinin kısıtlanma ihtimali yüksek.</p>
<p>Ek olarak İran ile ekonomik, askeri ve siyasi iletişimi güçlendirmeye çalışan Türkiye, ABD’nin “İran’a ambargoya destek ver” baskısıyla karşı karşıya kalabilir. Bu nedenle karar Ankara’da da tepki ve kaygıyla karşılandı. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, CNN International’da Becky Anderson’a verdiği mülakatta bu tepkiyi “Kaybeden Amerika olacaktır. Çünkü yaptığınız bir anlaşmaya sadık kalmıyorsunuz” sözleriyle göstermişti. Ankara’nın bölgesel krizde aynen Rusya gibi taraf değil denge unsuru olarak kalma eğiliminde olduğu kaydediliyor.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/abdnin-tekerine-irana-taarruz-destegi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Orta Doğu’da Yeni Senaryo: Bölgesel Savaş</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/orta-doguda-yeni-senaryo-bolgesel-savas/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/orta-doguda-yeni-senaryo-bolgesel-savas/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ceyhun BOZKURT]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 30 Apr 2018 22:40:34 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kapak]]></category>
		<category><![CDATA[8. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Bölgesel Savaş]]></category>
		<category><![CDATA[Ceyhun Bozkurt]]></category>
		<category><![CDATA[Mayıs 2018]]></category>
		<category><![CDATA[Orta Doğu]]></category>
		<category><![CDATA[Trump]]></category>
		<category><![CDATA[Washington]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1992</guid>

					<description><![CDATA[ABD’nin, yanına İngiltere ve Fransa’yı alarak yaptığı saldırı, bölgedeki dengeleri yeniden değiştirdi. Saldırının hemen arkasından Suudi Arabistan ve Mısır öncülüğünde bir Arap gücünün Fırat’ın doğusuna yerleştirileceği haberleri bölgeyi savaşa sürükleyecek bir hamle olarak öne çıktı. Türkiye’nin bir anda erken seçim sürecine girmesi de bölgesel gelişmelerin seyrini etkileyecek bir döneme işaret ediyor. Her şey 4 Nisan’da Astana üçlüsünün, yani Türkiye, Rusya ve İran’ın devlet başkanlarının başkent Ankara’da yaptığı zirveden sonra başladı. Önce üç ülkede de ekonomik göstergeler oynamaya başladı. Ardından 6 Nisan’da Rusya’dan ilginç bir açıklama yapıldı. Açıklamada Suriye’nin güneyindeki silahlı grupların kimyasal silah kullanımı da dâhil, bir dizi provokasyona hazırlandığını ifade edildi. Bu açıklamadan bir gün sonra Suriye’de başkent Şam’ın Doğu Guta bölgesindeki Duma’da rejimin kimyasal silah kullandığı iddiası gündeme bomba gibi düştü. İşte ne olduysa ondan sonra oldu. Bugüne kadar işgal ettikleri bölgelerde kullandıkları konvansiyonel silahlarla binlerce masumun ölümünden sorumlu olan Batı dünyası ayağa kalktı. ABD liderliğindeki güçler saldıracağız, saldırıyoruz derken 14 Nisan’da ABD, İngiltere ve Fransa, uçaklar ve gemilerden atılan füzeler ile Suriye’nin başkenti Şam’a saldırdı. Özelde Suriye genelde Orta Doğu’daki kartların bir kez daha karılmasına neden olan gelişmeler zinciri de bu şekilde başladı. Her zaman yaptığımız gibi filmi başa sarıp, yaşananları ve yaşanacakları derinlemesine incelediğimizde, Suriye üzerinden &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>ABD’nin, yanına İngiltere ve Fransa’yı alarak yaptığı saldırı, bölgedeki dengeleri yeniden değiştirdi. Saldırının hemen arkasından Suudi Arabistan ve Mısır öncülüğünde bir Arap gücünün Fırat’ın doğusuna yerleştirileceği haberleri bölgeyi savaşa sürükleyecek bir hamle olarak öne çıktı. Türkiye’nin bir anda erken seçim sürecine girmesi de bölgesel gelişmelerin seyrini etkileyecek bir döneme işaret ediyor.</strong></p>
<p>Her şey 4 Nisan’da Astana üçlüsünün, yani Türkiye, Rusya ve İran’ın devlet başkanlarının başkent Ankara’da yaptığı zirveden sonra başladı. Önce üç ülkede de ekonomik göstergeler oynamaya başladı. Ardından 6 Nisan’da Rusya’dan ilginç bir açıklama yapıldı. Açıklamada Suriye’nin güneyindeki silahlı grupların kimyasal silah kullanımı da dâhil, bir dizi provokasyona hazırlandığını ifade edildi. Bu açıklamadan bir gün sonra Suriye’de başkent Şam’ın Doğu Guta bölgesindeki Duma’da rejimin kimyasal silah kullandığı iddiası gündeme bomba gibi düştü. İşte ne olduysa ondan sonra oldu. Bugüne kadar işgal ettikleri bölgelerde kullandıkları konvansiyonel silahlarla binlerce masumun ölümünden sorumlu olan Batı dünyası ayağa kalktı. ABD liderliğindeki güçler saldıracağız, saldırıyoruz derken 14 Nisan’da ABD, İngiltere ve Fransa, uçaklar ve gemilerden atılan füzeler ile Suriye’nin başkenti Şam’a saldırdı. Özelde Suriye genelde Orta Doğu’daki kartların bir kez daha karılmasına neden olan gelişmeler zinciri de bu şekilde başladı.</p>
<p>Her zaman yaptığımız gibi filmi başa sarıp, yaşananları ve yaşanacakları derinlemesine incelediğimizde, Suriye üzerinden büyük bir çatışma fayının tetiklenmek üzere olduğunu görüyoruz. Uzmanların aktardığı bilgiler çerçevesinde bu fay hattının Türkiye’yi de olumsuz etkileyecek bir sürece evrilme riski bulunuyor. Bu da seçim sathına girmiş bir Türkiye’yi zorlayacak gibi görünüyor. Özellikle seçim tartışmaları nedeniyle üzerinde fazla durulamayan bu gelişme, dengeleri etkileyecek ve bölgesel bir savaşı tetikleyebilecek bir sürecin işaretlerini taşıyor.</p>
<p><strong>Washington’un Trump Dönemi Hamleleri</strong></p>
<p>ABD’de Donald Trump’un başkan adaylığı, Türkiye’nin de içinde bulunduğu çok sayıda ülkede karikatürize edilerek karşılandı. Ancak seçim propagandası olarak görülen eski yönetime karşı salvoların adım adım hayata geçirilmeye başlanması, Trump’un hiç de öyle karikatür bir figür olmadığını ortaya koydu. Özellikle küresel ölçekte Çin ile ilişkileri Washington lehine değiştirmeye yönelik ekonomik hamleler yapması, Rusya’nın (her ne kadar Amerikan kamuoyunda “Moskova Trump’ı destekledi” iddiaları gündemde tutulsa da) Akdeniz’e inme stratejisine karşı aktif bir politikanın düğmesine basması, Orta Doğu’da da İsrail’i rahatlatıp İran’ı sıkıştıracak adımlara yoğunlaşması bu tespitimizi haklı çıkaran gelişmeler olarak sayılabilir. Ayrıca yine Rusya’ya yönelik İngiltere merkezli taarruzun en büyük destekçisi de Washington yönetimi oldu. Washington’un bölgesel politikalarından etkilenen ülkelerin başında ise Türkiye geliyordu. Seçim propaganda döneminde Obama dönemi Suriye politikalarını eleştirmesiyle umutlanan Ankara’nın beklentileri, Trump başkan olduktan sonra ABD Merkez Komutanlığı CENTCOM’un, PKK/PYD-YPG politikalarını sürdürmeye devam etmesiyle hüsrana uğradı. Özellikle terör örgütü PKK/PYD’ye destek resmileştirilirken, destek kararının altında Donald Trump’un imzası yer alıyordu. Türkiye’nin buna yanıtı Suriye’de çözüm eksenli işbirliğini, Rusya ve İran ile genişletmek şeklinde oldu.</p>
<p><strong>4 Nisan Zirvesi Gelişmeleri Tetikledi</strong></p>
<p>Türk, Rus ve İran yetkilileri, Suriye’deki krizi çözüme kavuşturmak amacıyla 2017 yılının hemen başında, 23 Ocak’ta Kazakistan’ın başkenti Astana’da bir araya geldi. Daha sonra toplantının yapıldığı yer ile adlandırılan süreç, Batı’nın tüm itirazlarına rağmen adım adım ilerledi. İşte yazının girişinde aktardığımız gelişmeleri tetikleyen de Astana Süreci liderlerinin 4 Nisan’da Ankara’da bir araya gelmesi oldu. Soçi’de geçen yılın Kasım ayında yapılan zirveden sonra ikinci kez bir araya gelen liderler, Suriye’de adım adım çözümü ilerletme kararlılığını aktardı. Zirve, Batı dünyasında yüksek seviyede kaygıyla karşılandı. Örneğin CNN International muhabirinin zirveyi “ABD için daha kötü bir zamana denk gelemezdi. ABD masada olmadığı gibi, Suriye’deki bu üç önemli oyuncu hep beraber ortaya çıktıklarında ne istediklerini, Suriye’deki amaçlarının ne olduğunu biliyordu” sözleriyle değerlendirmesi dikkat çekiciydi. Batı dünyasının yanında yer almasına rağmen Rusya ve Çin konusunda denge politikası izleme eğilimindeki Almanya bile bu zirveden duyduğu rahatsızlığı üst düzeyde dile getirdi.</p>
<p><strong>ABD, Cenevre’nin Pasifize Edilmesinden Rahatsız</strong></p>
<p>ABD’nin liderliğindeki Batı dünyasının rahatsızlığının temelinde, Suriye’de yedinci yılı geride bırakan iç savaşın Orta Doğu’ya yayılmadan sonuçlanmasında, son sözü Astana üçlüsünün söyleme ihtimaliydi. İşte ne olduysa bu zirveden sonra oldu. Bu üç ülkede önce ekonomik göstergeler hareketlendi, dolar yükselişe geçti. Ardından Rusya’dan 6 Nisan’da dikkat çekici bir açıklama yapıldı. Rusya’nın Suriye’deki ateşkesi izleme merkezinin Başkanı Yuriy Yevtuşenko, yaptığı açıklamada “Hükümet güçleri safına geçen Ceyş Ahrar el Aşir militanlarından edindiğimiz bilgilere göre, Suriye’nin güneyindeki silahlı örgütler bir dizi provokasyona hazırlanıyor, buna kimyasal silah kullanımına dair provokasyonlar da dahil” dedi. Ve sadece bir gün sonra Suriye’nin başkenti Şam’ın kuzeyindeki Doğu Guta bölgesindeki yerleşim birimi Duma’da rejim güçlerinin kimyasal silah kullandığı haberleri yayılmaya başladı. Batı bir anda hareketlendi. Trump’ın çıkışı ve Avrupa ülkelerinin desteği ile Suriye’ye yönelik bir saldırı beklentisi arttı. Bam teline ise ABD Savunma Bakanı James Mattis 12 Nisan’da dokundu. ABD Genelkurmay Başkanı Orgeneral Joseph Dunford ile birlikte Temsilciler Meclisi Silahlı Hizmetler Komitesi’nde 2019 savunma bütçesi üzerine düzenlenen panelde konuşan Mattis ana hedeflerini şu sözlerle açıkladı: “Suriye’de iç savaşa katılma niyetimiz yok ve 6 yıldır devam eden iç savaşı Cenevre süreci ile çözmeye çalışacağız.”</p>
<p><strong>“Astana Üçlüsü Tekerimize Çomak Soktu” İtirafı</strong></p>
<p>Mattis’ten bir gün sonra ABD’nin yeni Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, Amerikan Senatosu Dış İlişkiler Komitesi’nde 4 Nisan’daki zirveyi ve Zeytin Dalı Harekatı’nı eleştirerek şu sözleri sarf etti: “Onlar (Erdoğan, Putin, Ruhani) Suriye’yi paylaşmak için oradaydılar… Zaten son derece karmaşık olan duruma Türkiye’nin Afrin’e girmesi eklenince tekere bir çomak daha sokuldu.’</p>
<p>Teker dediği, Washington’un planıydı ve Türkiye, Rusya, İran’ın birlikte verdiği o görüntü ve uygulanan ortak politika Amerika’nın tekerine çomak sokuyordu. İşte kimyasal iddiaları bu açıklamaları gölgeledi. Hedef ABD’nin olmadığı bir çözümün imkânsızlaştırılması, kanalın tekrar Washington’a çevrilmesiydi. Çözümden çok çözümsüzlük bu tekerin yürümesine katkı yapacaktı. Ek olarak DEAŞ’ın bölgede artık eylem yapamaz hale gelmesi ABD’nin bölgedeki varlığının sorgulanmasına da neden olacaktı.</p>
<p>Beklenen saldırı Duma’da inceleme yapılacağı söylenen 14 Nisan’da gerçekleşti. ABD, İngiltere ve Fransa’nın Akdeniz’deki gemilerden atılan füzeler ve uçaklarla yaptığı bombardımanın ardından saldırıların devam edip etmeyeceği tartışıldı. Ancak Washington yönetiminden yapılan açıklamalarda, bu harekâtın bir defaya mahsus olduğu belirtildi. Ancak ABD açısından maksat hâsıl olmuştu. ABD, bölge denkleminde yeniden rol aldı.</p>
<p><strong>Rusya’nın Etkinliğini Azaltmak</strong></p>
<p>Saldırının ana stratejik hedefini Rusya’nın Suriye’deki etkinliğini önce dengeleme ardından uygulanacak politikalarla azaltmak şeklinde değerlendirmek mümkün. Suriye Gündemi internet sitesinde Necdet Özçelik’in yaptığı analiz dikkat çekicidir. ABD’nin saldırıyı İngiltere ve Fransa ile yaptığına dikkat çekerek şu vurguları yapmakta: “Şüphesiz, ABD’nin Suriye’de müttefik çoğaltma işi ABD’nin saha maliyetlerini azaltacağı gibi Rusya’nın karşısında duran geniş tabanlı bir ittifak da Rusya’nın Suriye’deki etkinliğini azaltacaktır. ABD öncülüğündeki askeri harekâta katılan Birleşik Krallık ve Fransa gibi iki NATO üyesi ülkenin doğrudan desteği, bu ülkelere askeri üs kullanımıyla dolaylı destek veren Birleşik Arap Emirlikleri ve Güney Kıbrıs (dolayısıyla Yunanistan) ve NATO genel sekreterliğinin harekâta olan söylemsel desteği, ABD’nin Suriye’deki politikasını NATO ve Rusya eksenine taşıma çabası şeklinde okunabilir.”</p>
<p><strong>Türkiye ile Rusya’nın İletişimini Zayıflatmak</strong></p>
<p>Kimyasal silah iddialarının bir boyutu da Türkiye ile özellikle Rusya arasında bir gerilim hattı oluşturmayı amaçlamasıydı. Evet iddia ciddiydi ve kesinlikle araştırılmalıydı. Ancak Ankara’nın ve Moskova’nın Esad rejimine bakış perspektifi farklıydı. Kimyasal iddiaları Türkiye’de ilk başta karşılığını hemen buldu. ABD’nin bölge politikalarına muhalefetiyle bilinen bazı basın organları dahi geçmişteki yaşanan bazı hadiseleri hatırlatarak ABD müdahalesine destek verir yayınlar yaptı. Ancak 9 Nisan’da Bakanlar Kurulu sonrası hükümet sözcüsü Bekir Bozdağ’ın, 10 Nisan’da da Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın partisinin grup toplantısında yaptığı açıklamalar, hükümetin bu konuda itidalli ilerlediğinin göstergesi oldu. Özellikle Erdoğan ile Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin arasında sürdürülen temaslar ve Ankara’nın olayın uzmanlar tarafından incelenmesi konusundaki net tavrı iki ülke arasında, 24 Kasım 2015’teki uçak düşürme olayındaki gibi bir krizin önüne geçti. Bu da Ankara ve Moskova’nın bu süreçte büyük tecrübe kazandığını ve her konuda istişare yapma kararlılığını göstermesi bakımından çarpıcıydı. Yine de saldırı sonrasında Rusya ve İran ile ortaya konan işbirliği kararlılığı gündemin gerisine düştü.</p>
<p>Fransa Cumhurbaşkanı Emanuel Macron’un saldırıdan iki gün sonra yaptığı açıklamada yer alan “Operasyonla Türkiye ile Rusya’nın arasını açtık” sözleri saldırının bu hedefine de işaret ediyordu.</p>
<p>Ayrıca Türkiye ile Rusya arasındaki S-400 hava savunma sistemi alımıyla ilgili tam saha baskı da bu dönemde kapalı kapılar ardında da olsa arttı. Hatta Türkiye içinde sözünü ettiğimiz ilk baştaki rejim karşıtı duruşa karşı Rusya’dan “Teslimat 2019 yılı sonunda olacak” açıklamasıyla mesaj verildi. 3 Nisan’da yine Ankara’da yapılan Erdoğan-Putin görüşmesi sonrasında Savunma Sanayi Müsteşarı İsmail Demir, alımın 2019 yılı Temmuz ayına çekildiğini duyurmuştu. Moskova’nın aktardığımız çıkışı, Ankara’ya bir mesaj niteliği taşıyordu.</p>
<p><strong>Terör Örgütü Nefes Aldı</strong></p>
<p>Peki Türkiye ile Rusya’nın arasını açmak neyin önünü açacaktı? Hatırlayalım: Türkiye, Fırat Kalkanı ile başlayan ve Zeytin Dalı Harekatı’yla devam eden politikayla teröre karşı atağa geçmişti. Bu atak en çok Batı dünyasını rahatsız etmişti. Hatta olası Münbiç veya Fırat’ın doğusu harekâtını durdurmak için her yolu deneyeceklerinin işaretleri verilmişti. Türkiye bu atağında Rusya ile kurduğu güçlü iletişimin faydasını gördü. 4 Nisan’daki zirveye doğru Türkiye, Suriye’de Münbiç ve Fırat’ın doğusu, Irak’ta Sincar ve Kandil’e kadar olan tüm güney sınırındaki hattını terörden temizleme kararlılığını ortaya koymuştu. Bu hedef değişmese de ABD saldırısından sonra hükümet de yeni dengeleri gözeterek hareket etmenin gerekliliğini anlamış gibi görülüyor. Aktardıklarımızla beraber çok sayıda faktörün hesaplandığı bu dönemde, başlığa çıkardığımız bölgesel bir savaşı tetikleyecek başka bir gelişme de önümüzdeki dönemin sinyallerini verdi.</p>
<p><strong>PKK/PYD’nin Himayesi Mısır ve Körfez Ülkelerine Veriliyor</strong></p>
<p>Sputnik’ten Elif Sudagezer’in 14 Nisan’daki saldırıdan üç gün sonra geçtiği haber, Türkiye’de seçim tartışmalarının gölgesinde kaldı. Türkiye’nin hedefleri arasında yer alan Fırat’ın doğusundaki PKK/PYD terör örgütü varlığının Fransa’nın himayesine verildiği yönündeki bilgilerin ve açıklamaların üzerinden çok fazla bir zaman geçmemişken, Sudagezer’in Wall Street Journal (WSJ) gazetesine dayandırarak verdiği haberde şu bilgiler yer aldı: “Gazete, Suriye’den çekilmek isteyen ABD Başkanı Donald Trump’ın, Suriye’nin kuzeydoğusundaki Amerikan askerlerinin yerine Mısır ve Körfez Arap krallıklarının askerlerinin konuşlanması için temaslar yürüttüğünü yazdı. Adı açıklanmayan ABD’li yetkililere dayandırılan habere göre Trump’ın yeni Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton, kısa süre önce Mısır İstihbarat Servisi Başkan Vekili Abbas Kamil ile bir telefon görüşmesi yaptı. Bolton, Suriye’ye Arap gücü planına Mısır’ın katkıda bulunmak isteyip istemediğini araştırdı. Bolton-Kamil görüşmesi öncesinde de Washington Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Katar’dan Suriye’nin kuzeydoğusunun yeniden inşasının finansmanı için milyarlarca dolar aktarmalarını istedi. Trump yönetimi söz konusu Körfez krallıklarından bölgeye asker göndermelerini de talep etti.”</p>
<p>Suriye’nin kuzeydoğusu olarak tanımlanan yer, PKK/PYD terör örgütünün ABD himayesinde kontrol ettiği Fırat’ın doğusuydu. Suudi Arabistan, Mısır ve BAE, zaten bölgedeki gelişmelerde ABD ve İsrail ile uyumlu politikalar izleyen ülkeler olması nedeniyle şaşırtıcı değildi. Ancak haberin içinde Katar’ın da zikredilmesi dikkat çekiciydi. İki gün sonra Katar’ın Suud yönetimi tarafından “Birinci Ortak Körfez Kalkanı Tatbikatı” na davet edilmesi haberi basına yansıdı. Oysa aynı Katar yaklaşık bir yıl önce Suudi Arabistan tarafından teröre destek veren ülke kategorisine sokulmaya çalışılmıştı. ABD’nin o dönem yaşanan krizde her ne kadar Suudi Arabistan’ın safında olduğunu belli etmesine rağmen Katar ile ilişkilerini sıcak tutması ve diplomatik baskıyla Doha’yı kendi yörüngesine çekme politikası son gelişmelerle uygunluk yönünde işaretler taşıyor. Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Adil el-Cubeyr’nin, 24 Nisan’daki şu açıklaması ise Katar’ın da bir kıskacın içine sokulmaya çalışıldığını gösteriyor:</p>
<p>“Katar’ın, ABD’nin Suriye’deki askeri varlığının parasını vermesi ve oraya kendi askerlerini göndermesi gerekir. Bunun da ABD Başkanı, Katar topraklarındaki Amerikan askeri üssü üzerinden Katar Devleti’ne sağladığı korumayı iptal etmeden önce olması gerekiyor.”</p>
<p>Katar yönetimi, bu yazı kaleme alınırken, henüz Suudi Arabistan’a bir yanıt vermemişti. Katar’ın bu bölgede Suudi Arabistan ile aynı topa girmesinin Türkiye’den çok İran açısından olumsuz etkileri olacağı belirtilirken, sözü edilen güç ile ilgili temasların sürmesi nedeniyle askeri gücün kısa vadede oluşmasının zor olduğu aktarılıyor. Buna rağmen Türkiye’nin gerek Suriye gerek Irak’taki terör unsurlarına yönelik askeri hazırlık yaptığı dönemde yaşanan ve Suudi Arabistan öncülüğündeki güçler ile İran’ı sıcak çatışmaya sokabilecek bu gelişme ülkemizi zor duruma sokacak nitelikte. Trump başa geldikten sonra ilk yurtdışı gezisini yaptığı Suudi Arabistan ve bağlantılı körfez ülkeleri, ikili işbirliği dozajının yükseltildiği Mısır ile ABD arasında bölgesel askeri operasyon yapma noktasına gelindiği görülüyor.</p>
<p><strong>Bölgeyi Nasıl Etkileyecek?</strong></p>
<p>Peki bu güç kime karşı oluşturulacak? Bu sorunun direkt yanıtı olarak İran gösterilse de bölgeye sınır değişikliğini de içeren bir operasyon olacağı açık. Çünkü oluşturulması planlanan Arap gücü, PKK/PYD terör örgütünün işgal ettiği bölgelere yerleştirilecek. Bu gelişme sadece İran’ı değil, terör örgütüyle mücadele eden Türkiye’yi de doğrudan ilgilendirecek.</p>
<p>Eski Genelkurmay İstihbarat Başkanı emekli Korgeneral İsmail Hakkı Pekin de bu tehlikeye dikkat çekerken, İran’ın nüfuz alanı olarak gördüğü Irak, Suriye ve Lübnan arasındaki hattın kesilmesinin planlandığını vurguluyor. Bu güç ile İran arasında sıcak çatışma çıkması ihtimalinin yüksek olduğunun altını çizen İsmail Hakkı Pekin, Yörünge’ye şunları söyledi: “Artık bölgede terör örgütlerini vekaleten kullanarak savaşma durumundan, ülkeler arası bölgesel savaş durumuna geçilebilir. Bunun için de bir Arap gücünü Suriye’nin kuzeyine getiriyorlar. Bu durum hem kaosu derinleştiriyor hem de istediği çözümü dayatıyor.”</p>
<p>Türkiye’ye Fırat’ın doğusu için, İran’a da bölgenin geneli için “Burası Arap ülkesidir ve sorumluluğu Araplara aittir. Ben buradayım” mesajı verildiğinin de altını çizen Pekin, meselenin Türkiye boyutunun çok çetrefilli olduğunu şu sözlerle aktardı: “Türkiye ve İran, orada Arap gücü ile çatışmaya gireceği zaman bölgede gücü oluşturan ülkelerle de bir savaşı göze almış demektir. Özellikle Araplarla İran arasında savaş çıkma riski büyük. Türkiye de girebilir bu savaşa. O zaman da kimin tarafında olacağı tartışmaları olacaktır. Bir tarafta Sünni Araplar öbür tarafta Şii İran. Milli menfaatlerini İran’ın yanında mı yoksa Arapların yanında mı görür? Çok zor bir durum olabilir.” Türkiye ile İran’ın PKK/PYD konusunda işbirliği zemininin olduğunu ancak genel olarak çıkarların uyuşup uyuşmadığını iyi analiz etmek gerektiğini belirten İsmail Hakkı Pekin, meselenin ülkemizi ilgilendiren en önemli boyutunun ise kurulması planlanan “Kürt devleti” olduğunu belirtti. Pekin, Türkiye’nin bunu engellemek için milli menfaatlerine uygun bir politika belirleme zorunluluğunun altını çizdi.</p>
<p><strong>Mete Yarar: Hiçbir Gelişme Tesadüf Değil</strong></p>
<p>Rejim konusunda sert eleştirileriyle bilinen Güvenlik Uzmanı Mete Yarar da ABD’nin kimyasal iddialarıyla ilgili çıkışına tepki göstermiş ve müdahalenin perde arkasındaki asıl amacının, Astana Süreci’ni akamete uğratmak olduğunun altını çizmişti. Yarar, saldırıdan iki gün önce yazdığı köşe yazısında altı çizilecek şu vurguları yapmıştı: “Bu müdahale Esad’a değil, aslında doğrudan müdahale edemedikleri Astana sürecine bir saldırıdır. Çıkacak tablo ise maalesef Türkiye aleyhine olabilir. Asimetrik savaşın birkaç önemli unsuru var. Vekalet savaşları, kara propaganda, terörü bir araç olarak kullanma, manipülasyon, etnik ve mezhepsel savaşlar ve ekonomik saldırılar. Hepsi de son dönemde coğrafyamızda sıkça görülen olaylar.</p>
<p>Rusya’nın İngiltere’de yaşanan casus olayı nedeniyle köşeye sıkıştırılması, İran’da yaşanan doların spekülatif fırlaması, halk hareketleri ve Türkiye’nin yaşadığı döviz hareketlerinin nedensiz ve rastlantı sonucu olduğunu düşünmüyorum. Bu nedenle Suriye’de tırmandırılan gerilim de bunun bir parçası&#8230;</p>
<p>Esad’la ilgili görüşüm çok net ve her yerde söyledim. Ancak şu hataya da asla düşmem. ‘Düşmanımın düşmanı dostumdur’ demem. Bugünküler hayırlı bir iş için gelmiyorlar. Irak’a hangi mazeretle geldiklerini bazıları unutmuş olabilir ama biz unutmadık. Eliniz ve geçmişiniz bu kadar kirliyken sizlere güvenmiyoruz… Pişmiş aşa su katmaya geliyorlar. Suriye kaosu kendi içinde dengeye otururken bu dengeleri altüst etmeye çalışıyorlar. Yani olan maalesef yine sivil halka olacak.” Mete Yarar, son gelişmeleri konuştuğumuzda da benzer düşüncelerini koruyordu. Bölgedeki gelişmelere dikkat çeken Yarar, Arap gücü oluşturulmasının, Macron’un “Türkiye ile Rusya’nın arasını açtık” sözünün ve diğer gelişmelerin alt alta konulduğunda verilen mesajın çok açık olduğuna dikkat çekti. Mısır’ın pozisyonuna da dikkat çeken Yarar şunları hatırlattı: “Son bir yıldır sürekli olarak Mısır’ın aşırı silahlandırılmasının bir nedeni olmalı diye soruyorum. Mısır’a Mistral sınıfı gemiler verdiler. Bakıldığında Mısır’ın böyle bir gemiye hiç ihtiyacı yoktu. Neden verdiler bu gemileri? Silah sistemleri, modern Abrams tankları verildi bu ülkeye? Bunu sorgulamak lazım. Yakın dönemde demek ki bunları kullandıracaklar.” Etrafımızda yaşanan yaşanan bütün gelişmelerin birbiriyle bağlantılı olduğunu ve Türkiye’yi hedeflediğini söyleyen Yarar, örnek olarak erken seçim kararına Batı’nın itirazını gösterdi: “Erken seçimin 2 ay sonra kararlaştırılmasıyla ilgili Avrupa Birliği’nin tepki göstermesi son derece eleştirilecek bir konu. Onlarda 45 gün olmasına biz itiraz mı ediyoruz? Bizim Anayasamızda 60 gün öncesinden erken seçim kararı alınabileceği yazıyor. Buna kimse itiraz edemez.”</p>
<p><strong>Erken Seçim Kararı Büyük Oyuna Karşı Hamle mi?</strong></p>
<p>Evet, Türkiye tam da böyle bir dönemde erken seçim kararı aldı. MHP lideri Devlet Bahçeli’nin 26 Ağustos önerisi yapmasının ardından Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Bahçeli ile görüşmesi neticesinde seçim tarihi olarak 24 Haziran’ı işaret etmesi, tartışmaları beraberinde getirdi. En çarpıcı yorumlardan bir tanesi, seçim tarihini bir televizyon kanalında değerlendiren gazeteci Metehan Demir’in şu sözleri oldu: “İstihbarat örgütleri her seçim döneminde Türkiye’ye yönelik operasyonlar yaparlar. Bu örgütlere de baskın oldu bu seçim kararı.” Yörünge’nin bu konuya yönelik sorularını yanıtlayan Demir, bölgedeki ve ülke içindeki duruma dikkat çekti.</p>
<p>Ülke içindeki hainlerin her dönem hareketli olduğuna dikkat çeken Demir, şunları söyledi: “Türkiye seçim sürecine girdikten sonra toplumu demoralize etmek, toplumda kargaşa yaratmak, kamplaşmayı keskinleştirmek anlamında maalesef bu eylemleri yapan hainler bulunuyor. Seçim tarihi bir anlamda onları da hazırlıksız yakalayacaktır.” Olaya sadece terör boyutundan bakmamak gerektiğinin altını çizen Demir, “Mesela artık ekonomik terör de fiziki terör de var. Bu teröristler için de bir planlama gerekiyor. Bunları da hazırlıksız yakalamak amaçlanmış olabilir” dedi. Türkiye’de şu an istihbarat ve emniyet birimlerinin alarmda olduğu bilgisini paylaşan Metehan Demir, yine de her şeye karşı dikkatli olmak gerektiğini belirtti. Demir, bölge ile ilgili gelişmelere de dikkat çekerek şunları söyledi: “Arap gücü konusunda endişeliyim. Bakın ekonomik, fiziki terörün yanı sıra bir de dış politikada içeriye yönelirseniz adamlar boş durmaz. ‘Türkiye seçimden çıksın kaldığımız yerden devam ederiz’ demez. Siz iç siyasi mücadelelerle uğraşırken onlar da hamle yapar.</p>
<p>Fransa’nın, Yunanistan’ın açıklamaları, Akdeniz’de doğalgaz kaynakları üzerinden yapılan çalışmalar vs. vs. Arap gücü de bununla bağlantılı bir şey. Bu süreçte içeride ve dışarıda yaşanacak gelişmelere karşı devletin ve milletin birliği perspektifinden bakmamız gerekiyor.”</p>
<p><strong>Sonuç</strong></p>
<p>Bütün aktardığımız gelişmeler çerçevesinde erken seçime giderken Türkiye adeta cehennemin tam ortasına düşmüş durumda. Suriye ve Irak’tan yönelen tehdit, aynı şekilde yurt içinde (PKK, FETÖ, DEAŞ) terör tehditleri, Yunanistan ile Ege ve Akdeniz’de yaşanan gerilim, Kıbrıs’ta Batı baskısı, ABD ile yaşanan ekonomik ve siyasal bilek güreşi, Rusya ve İran ile ilişkilerin geleceği, bölgedeki belirsizlikler vs. Türkiye’nin önündeki ciddi dosyalar olarak duruyor. Böyle bir ortamda, Cumhurbaşkanı adaylarının ve milletvekili seçim sürecinde siyasi partilerin bölge güvenlik analizlerinin de seçimin sonucunda belirleyici olup olmayacağını göreceğiz. Ancak 24 Haziran sonrasında şekillenecek yeni yönetim yapısının önünde Körfez ülkeleri ve Mısır ile İran arasında olası bölgesel savaş riskinin bulunma ihtimali çok yüksek. Bu da Türkiye’nin erken ama çok zor bir seçim süreci geçireceğinin işaretlerini taşıyor.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/orta-doguda-yeni-senaryo-bolgesel-savas/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Afrin’den Kandil’e ‘Güvenli Hat’ Hamlesi</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/afrinden-kandile-guvenli-hat-hamlesi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/afrinden-kandile-guvenli-hat-hamlesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ceyhun BOZKURT]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 31 Mar 2018 21:41:29 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>
		<category><![CDATA[7. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Afrin]]></category>
		<category><![CDATA[Afrin'den Kandil'e]]></category>
		<category><![CDATA[Ceyhun Bozkurt]]></category>
		<category><![CDATA[Güvenli Hat]]></category>
		<category><![CDATA[Kandil]]></category>
		<category><![CDATA[Nisan 2018]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1836</guid>

					<description><![CDATA[Afrin kent merkezi, Zeytin Dalı Harekatı’nın 58’inci gününde (18 Mart) terör örgütü PKK/PYD’nin işgalinden kurtarıldı. Temizlik sürüyor. Ancak gözler şimdiden Münbiç ve diğer terör bölgelerine çevrildi. Irak’ın kuzeyinde bir süredir yaşanan hareketlilik, Türkiye’nin sadece Suriye değil Irak’ın kuzeyindeki terör bölgelerini temizleme kararlılığının ilk işaretlerini taşıyor. Afrin’den Kandil’e uzanan terör hattının temizlenmesi, Türkiye’nin güvenliği açısından demirden bir kalkan işlevi oluşturacak. Afrin kent merkezinin teröristlerden temizlenmesinin ardından Zeytin Dalı Harekatı’nda sona gelinmesi gözleri diğer terör bölgelerine çevirdi. Gündem Münbiç mi İdlib mi derken Türkiye Irak’ın kuzeyinde de askeri operasyonlara başladı. Gerek PYD gerek PKK terör örgütleri üzerinden KCK terör yapılanmasını bitirme kararlılığını sahaya yansıtan Türkiye, güney sınırlarını artık terörden arındırmayı gündemine almış durumda. Güncel bilgileri aktarmadan önce zorunlu olarak bir hafıza tazelemesi faydalı olacaktır. Bundan yaklaşık 6 yıl öncesini hatırlayalım. Suriye’de iç savaşın ilk adımlarının atıldığı dönemde Suriye’nin kuzeyinde bir anda ortaya çıkan terör örgütü PYD’nin silahlı militanları, sırasıyla 2012 yılının 19 Temmuz’unda Ayn al-Arap (Kobani), 20 Temmuz’unda Afrin, 21 Temmuz’unda da Haseke vilayetine bağlı Malikiye (Kürtçe adı Derik) kasabalarının yönetimini ele geçirmişti. PYD’nin silahlı kanadı YPG üzerinden ele geçirdiği bu üç bölge arasında başka yerleşim yerleri de vardı. Bu üç bölge birleşik değildi. Buna rağmen Türkiye’nin gözü buradaki hareketliliğe çevrilmişken, 2 &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Afrin kent merkezi, Zeytin Dalı Harekatı’nın 58’inci gününde (18 Mart) terör örgütü PKK/PYD’nin işgalinden kurtarıldı. Temizlik sürüyor. Ancak gözler şimdiden Münbiç ve diğer terör bölgelerine çevrildi. Irak’ın kuzeyinde bir süredir yaşanan hareketlilik, Türkiye’nin sadece Suriye değil Irak’ın kuzeyindeki terör bölgelerini temizleme kararlılığının ilk işaretlerini taşıyor. Afrin’den Kandil’e uzanan terör hattının temizlenmesi, Türkiye’nin güvenliği açısından demirden bir kalkan işlevi oluşturacak.</strong></p>
<p>Afrin kent merkezinin teröristlerden temizlenmesinin ardından Zeytin Dalı Harekatı’nda sona gelinmesi gözleri diğer terör bölgelerine çevirdi. Gündem Münbiç mi İdlib mi derken Türkiye Irak’ın kuzeyinde de askeri operasyonlara başladı. Gerek PYD gerek PKK terör örgütleri üzerinden KCK terör yapılanmasını bitirme kararlılığını sahaya yansıtan Türkiye, güney sınırlarını artık terörden arındırmayı gündemine almış durumda. Güncel bilgileri aktarmadan önce zorunlu olarak bir hafıza tazelemesi faydalı olacaktır.</p>
<p>Bundan yaklaşık 6 yıl öncesini hatırlayalım. Suriye’de iç savaşın ilk adımlarının atıldığı dönemde Suriye’nin kuzeyinde bir anda ortaya çıkan terör örgütü PYD’nin silahlı militanları, sırasıyla 2012 yılının 19 Temmuz’unda Ayn al-Arap (Kobani), 20 Temmuz’unda Afrin, 21 Temmuz’unda da Haseke vilayetine bağlı Malikiye (Kürtçe adı Derik) kasabalarının yönetimini ele geçirmişti. PYD’nin silahlı kanadı YPG üzerinden ele geçirdiği bu üç bölge arasında başka yerleşim yerleri de vardı. Bu üç bölge birleşik değildi. Buna rağmen Türkiye’nin gözü buradaki hareketliliğe çevrilmişken, 2 ay sonra Aysel Tuğluk kaleme aldığı bir yazıda PYD işgalinin şifrelerini şu sözlerle itiraf etti: “Washington koridorlarında Basra’dan Akdeniz’e ‘Kürt koridoru’ üzerine uzun vadeli planlar tartışılıyor.” (Aysel Tuğluk, Yeni Stratejik Hamleler, Radikal 2, 23 Eylül 2012.)</p>
<p>Evet hedef sözde Kürt özünde ise ABD/İsrail koridoruydu ve bu planı hayata geçirmek için adım adım PYD’yi hareketlendireceklerdi. Türkiye’nin Çözüm Süreci’ne girdiği günlerde Suriye’nin kuzeyinde hareketlilik arttı. Bu bölgeleri işgal eden PYD, 21 Ocak 2014’te Cezire Kantonu’nun, 27 Ocak 2014’te Kobani Kantonu’nun ve 29 Ocak 2014’te de Afrin kantonunun kuruluşunu ilan etti.<br />
PYD terör örgütü adım adım ilerliyor, gerek Batılı devletlerin gerek FETÖ’cülerin gerekse bu güçlerle paralel faaliyet gösteren diğer unsurların üzerinden Türkiye’nin sessizliğini fırsat bilerek bölgedeki hâkimiyetini artırıyordu. DAEŞ’in kurulması ve eylemleri, örgüte adeta altın tepside sunulmuş muazzam bir nimetti. DAEŞ terör örgütünün Ayn el-Arap’a yönelik saldırısı PYD’yi dünyada meşrulaştırmanın yolunu açtı. ABD, 2012 yılından bu yana gizli temaslarda bulunduğu terör örgütüne askeri desteğe başladı.</p>
<p>Bu durum artık domino etkisi yapmış, PYD terör örgütü DAEŞ’in işgalindeki yerleri kurtarma gerekçesiyle sınırlarını genişletmeye başlamıştı.</p>
<p>Koridor açısından ilk hamle 15 Haziran 2015 tarihinde Tel Abyad’ın DAEŞ terör örgütünün işgalinden bir başka terör örgütü olan PYD’nin eline geçmesiyle yapıldı.<br />
Böylece PYD, Fırat’ın doğusundaki işgal ettiği bölgeleri birleştirmiş oldu. Sıra Fırat’ın batısındaki Afrin’e ulaşma yoluydu.<br />
Türkiye o dönem en yetkili ağızlardan Fırat’ın batısına geçilmemesi uyarısında bulundu.<br />
Ancak ABD, müttefikini dinlemek istemiyordu. Kendileri açısından başarıya çok yaklaşmışlardı. O dönem Cerablus’tan Münbiç’e inen hat DAEŞ’in işgalindeydi. İlk hamleyi Münbiç’te yaptılar ve 12 Ağustos 2016 tarihinde kent terör örgütü PYD’nin kontrolüne geçti. PYD/YPG’li teröristlerin Münbiç’e girmesinin önemli bir sonucu da, ABD’nin Rusya’nın nüfuz alanına hamle yapacak pozisyon elde etmesiydi. Bu durum Rusları da rahatsız edecekti.</p>
<p>İçerideki PKK unsurlarını büyük ölçüde temizlemiş, 15 Temmuz’daki işgal girişimini de püskürtmüş olan Türkiye kararını verdi. Akıllı bir diplomatik süreç de işleterek geri adım atmama kararı aldı ve bu kararı uyguladı. Terör örgütünün ABD desteğiyle yaptığı bu hamleye ilk yanıt Fırat Kalkanı Harekâtı’yla verilmiş oldu. Harekât doğrudan PYD’yi değil, DAEŞ’i hedef alıyordu. Ancak PYD mesajı almıştı. Türkiye bütün terör örgütlerine karşı artık kararlılıkla mücadele edecekti. Sözüm ona DAEŞ’e karşı mücadele ettiğini söyleyen PYD, Fırat Kalkanı Harekâtına yönelik çok sayıda saldırı girişiminde bulundu. Ancak bütün saldırılar misliyle karşılık buldu. 24 Ağustos 2016 tarihinde başlayan harekât, 29 Mart 2017 tarihinde sona erdiğinde Türk ordusu Cerablus’tan El Bab’a kadar inen hattı kontrol altına almıştı. DAEŞ bölgeden temizlenirken, PYD üzerinden yürütülen koridor planına ve Afrin bağlantısının önüne ilk set çekilmiş oldu.</p>
<p>Sıra Münbiç mi Afrin mi derken gelişmeler yıl sonuna doğru hedefin Hatay’ın hemen yanı başında bulunan terör üssü Afrin olduğu ortaya çıktı. Beklenen harekât 20 Ocak 2018 tarihinde Afrin’e başlatıldı.<br />
Harekâtın adı Zeytin Dalı olarak belirlenmişti. Her türlü siyah ve gri propagandaya rağmen, beklenenden kısa bir sürede Afrin şehir merkezine girildi. Terör örgütü ve onun gerek açık gerek gizli destekçileri, harekât hakkında “Türkiye’nin Vietnam’ı olur.” derlerken terör örgütü Afrin’de sadece 58 gün direnebildi.<br />
Türk ordusu, Çanakkale Zaferi’nin 103’üncü yıldönümü olan 18 Mart’ta kent merkezine girdiğinde teröristler ABD tarafından kendilerine verilen çok sayıda silah ve mühimmatı bırakarak kaçmak zorunda kaldı. Bu satırlar yazılırken (23 Mart 2018), terör örgütü unsurlarının işgalindeki son bölgelere yönelik operasyon sürüyordu.<br />
Özellikle Tel Rifat ve Minnig Hava Alanı’ndaki kıskaç daralmıştı. Uzmanların aktardığına göre bölge kısa süre sonra terörist unsurlardan tamamen temizlenmiş olacak. Zaten Afrin kent merkezine girildikten sonra, bundan sonraki harekât ile ilgili tartışmalar hızlandı.</p>
<p><strong>Washington ile Münbiç Restleşmesi</strong></p>
<p>Ankara, Zeytin Dalı Harekâtı hedeflerine tamamen ulaşınca gözünü Fırat Kalkanı Harekat bölgesinin hemen doğusunda yer alan Münbiç’teki terörist yapılanmaya dikeceğinin işaretlerini her fırsatta verdi. Cumhurbaşkanı başta olmak üzere gerek hükümet gerek güvenlik bürokrasisi gerekse Dışişleri yetkililerinin açıklamalarındaki ortak nokta, Münbiç’teki terörist örgütlenmeye artık bir dakika bile tahammül kalmadığı yönündeydi.<br />
Okyanus ötesinde ise eski Dışişleri Bakanı Rex Tillerson’un ziyaretinden sonra oluşan olumsuz havanın tam tersi esmeye başladı. Şubat ayında gerçekleşen ziyaret sonrasında iki taraftan yapılan açıklamalarda ABD’nin Münbiç konusunda ısrarcı olacağı, ancak çok fazla direnmeyeceği iddiaları kulislerde fısıldanıyordu.<br />
Ancak ne zaman ki ABD Başkanı Donald Trump, Tillerson’u bir tweet ile görevden alıp yerine CIA Başkanı Mike Pompeo’yu atadı bütün kartlar yeniden karılmaya başlandı. Türk ve Amerikalı yetkililer karşılıklı olarak “anlaştık-anlaşmadık” açıklamaları yaparken, Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, “Anlaştık demedik, anlayışa vardık dedik.” diyerek meseleye farklı bir boyut getirdi.<br />
Bütün bu açıklamaların ortasında duran gerçek ise ABD’nin Münbiç konusunda direniş politikasına geçmesiydi.</p>
<p>Gelişmeler Münbiç konusunun çetrefilli bir şekilde devam edeceğini gösteriyor. Türkiye’nin kararlılığı her fırsatta dile getiriliyor. Bu çerçevede ABD ile anlaşma eğilimi halen yüksek düzeyde tutuluyor. Tillerson’un ziyareti sonrası Amerikan tarafının da soğuk yaklaşmadığı Türkiye’nin teklifi, kentin teröristlerden temizlenmesi ve eski yapısına kavuşturulmasıydı.<br />
Bunu yapacak olan da Türk ve Amerikan güçleri olacaktı. Ancak ABD’deki üst düzey değişimden sonra Amerikan tarafı, “Münbiç’teyiz, çekilmiyoruz.” açıklamaları yaptı. Hatta 23 Mart’ta basına yansıyan haberlere göre kentte görev yapan Amerikalı askerler, teröristlerle beraber kentin çarşısında gezerek gövde gösterisi yapmıştı. İşte bu gelişmeler ışığında Türkiye’nin kentteki terörist unsurlara yönelik müdahale seçeneğini masada tuttuğu bilgisi paylaşıldı.<br />
İki NATO müttefiğini karşı karşıya getiren kentteki durum ile ilgili İngiltere’nin etkili yayın organlarından The Economist dergisi çarpıcı bir değerlendirme yayımladı. Bölgedeki gelişmelerin ele alındığı imzasız yazıda şu vurgular dikkat çekiciydi:</p>
<p>“PYD’lilerin Münbiç’ten Irak sınırına uzanan doğu kalelerinde 2 bin kadar Amerikan askeri var. Amerikan hava güçlerinin desteklediği YPG, DAEŞ’i yenilginin eşiğine getirdi. Şimdi Türkiye NATO müttefiki Amerika’nın yolundan çekilmesini istiyor. Böylece en az DAEŞ kadar büyük bir tehdit olarak gördüğü YPG’nin peşine düşebilecek.” The Economist kentin “ya bir çözüme ya da savaşın parlama noktasına dönüşeceğini” ileri sürdü.</p>
<p><strong>Moskova’nın Tavrı</strong></p>
<p>Burada bölgedeki diğer önemli küresel kuvvet Rusya’nın tavrının da belirleyici olacağını vurgulamak gerekiyor. Moskova yönetimi, PYD ile özellikle Afrin’de iletişimini koparmamasına ve hatta Münbiç’in DAEŞ’in elinden alındığı süreçte bu örgütle ortak hareket etmesine rağmen Washington’un bölgedeki varlığından rahatsızlık duyuyor. Türkiye’nin ABD ile Münbiç restleşmesi yaşadığı günlerde bu ülkede yaşanan bir gelişme de “Rusya PYD konusunda politika değişikliğine mi gidiyor” sorusunu gündeme getirdi. Kremlin’e bağlılığıyla bilinen Rusya Federal Haber Ajansı, yayımladığı bir makalede PKK ve Suriye uzantıları PYD/YPG için terör örgütü ifadesi kullanıldı. Rusya’nın Zeytin Dalı Harekâtına neden destek verdiğinin de değerlendirildiği analizde, PYD/YPG’nin Suriye’nin kuzeyinde normal yerel yönetimler oluşturmak yerine, Suriye halkına ait doğal kaynakları acımasızca sömürmeye çalıştığı ifade edildi. “Yerel halk üzerinde uyguladıkları baskı, terör örgütü faaliyetleriyle eşdeğer.” ifadesiyle PYD/YPG baskısı nedeniyle 1.5 milyon Suriyelinin evlerinden kaçmak zorunda bırakıldığı vurgulanan makalede “Ama bu tür oluşumların sonu her zaman hüsran olmuştur.” ifadelerinin kullanılması dikkat çekti.<br />
Makalede, PYD/YPG için “Tıpkı 17. yüzyılda İngiliz ve Fransızların Amerika’yı İspanyollardan almak için Karayip Denizi’nde Tartuga korsanlarını icat ettikleri gibi” denilerek korsan benzetmesi yapılması da dikkat çeken noktalardan biriydi. Rus yetkililerin Zeytin Dalı Harekâtı sürerken, ABD’nin bölgedeki Kürt politikasını çok sert eleştiren açıklamaları da hatırlanınca, Türkiye’nin son 2 yılda uyguladığı doğru diplomasi ile Moskova’yı yanına çekebileceği değerlendirmeleri yapılıyor.<br />
Ancak Rusya ile işbirliği için İdlib meselesinin kilit rolü olduğunu da unutmamak gerekiyor.</p>
<p><strong>Rusya ile İletişimde Kilit Nokta: İdlib</strong></p>
<p>Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 23 Mart’ta partisinin Bağcılar İlçe Kongresi’nde yaptığı konuşmada “Afrin’de iş bitmeyecek. Afrin’in devamı var. İdlib var, Münbiç var, Fırat Kalkanı Harekâtı bölgesiyle bunun bütünleşmesi var.” sözleri Türkiye’nin sadece Münbiç’i değil İdlib’i de gündemine aldığının işareti niteliğinde. Kazakistan’ın başkenti Astana’da garantör ülkeler Türkiye, Rusya ve İran arasında sağlanan anlaşma çerçevesinde TSK, 12 Ekim 2017’de İdlib’te gerginliği azaltma bölgesindeki ateşkes rejiminin takibi için gözlem noktaları oluşturmak üzere intikal sürecini başlatmıştı. Bu gözlem noktalarından yedincisi 17 Mart’ta kuruldu. Geriye kalan 5 gözlem noktası da kurulunca 12 gözlem noktası tamamlanmış olacak. Ancak sonrasında ne olacağını kestirmek kolay görünmüyor. Rusya ve rejimin çok önem verdiği bölge ile ilgili Türkiye de kendi çözümünü ortaya koyuyor. El Nusra terör örgütünün devamı olan Heyet Tahrir Şam’ın güçlü olduğu İdlib’te Şubat ve Mart ayında yaşanan çatışmalar yeni bir denklemi gündeme getirdi.<br />
Çatışmanın tarafları HTŞ ve Ahrar uş Şam ile Nureddin Zengi Hareketi’nin ortak hareketi sonucu kurulan Cephe Tahrir Suriye (CTS). Suriye Gündemi isimli internet sitesinin aktardığına göre, bu çatışmalar sonucunda bölgedeki güç dengesi ve kontrol alanları yeniden şekillendi. Bölgede ayrıca çok sayıda bağımsız grup ve ÖSO unsurları ile sivil halk da bulunuyor. Rusya destekli rejim güçleri, İdlib’in büyük kısmını çevrelemiş durumda. Türkiye de Hatay sınırının yanı sıra Afrin bölgesinin kontrolünü sağlayarak bölgeye komşu oldu. Adeta PYD terör örgütünün işgal ettiği bölgeler hariç Suriye iç savaşının son evresi olarak tanımlanan İdlib’te Suriye rejimi ile Türkiye’nin hedeflerinin farklı olduğu kamuoyuna yansıyor. Türkiye, Şam yönetiminin kentte hâkim olmasını istemiyor. Ankara’nın bölge ile ilgili politikalarını şu şekilde sıralamak mümkün:</p>
<p>&#8211; İdlib’te ÖSO unsurları güçlendirilerek kentte hâkimiyet kurulabilir ve terör örgütlerinin etkisi kırılabilir. Bunda ÖSO’nun TSK komutasında Cerablus, El Bab ve Afrin’de gösterdiği başarı önemli bir kazanım olarak gözüküyor.</p>
<p>&#8211; Rejimin olası saldırısı sonucu oluşabilecek şiddetli çatışma ortamı da rejimin hâkimiyeti de Türkiye’ye yönelik büyük bir göç dalgası başlatabilir. Bir kısmı Afrin’de tutulabilecek mültecilerin büyük çoğunluğunun Türkiye’ye kaçabileceği gerçeği de Ankara’yı endişelendiriyor.</p>
<p>Ankara ayrıca İdlib’in kontrol altına alınması durumunda ABD/İsrail koridoru olarak nitelendirdiğimiz Akdeniz’e açılacak Kürt koridoru planının da tamamen çöpe atılacağını hesaplıyor. Rusya’nın tavrı ise kentteki teröristlerin temizlenmesi yönünde. İdlib’teki sorunun çözümünde Türkiye ile Rusya arasındaki diyaloğun etkili olacağı yorumları ağırlık kazanmış durumda.</p>
<p><strong>ABD, DAEŞ’i İdlib’e Sızdırdı</strong></p>
<p>Ancak son dönemlerde sızan önemli bir bilgi de ABD’nin bölgede sinsi bir hamle yaptığı yönünde. Basına sızdırılan istihbarat raporları ile açık kaynaklardan DAEŞ’li teröristlerin bir kısmının Kuzey Suriye’de Amerika tarafından oluşturulan PKK/YPG eğitim kamplarında yeni görevlerine yönelik hazırlandığı belirtilirken, istihbarat kaynakları bu teröristlerin bir kısmının henüz PYD işgali altındayken Afrin üzerinden İdlib bölgesine sızdırıldığı bilgilerini paylaştı. Bu hamle ile ABD’nin Suriye’de kalma gerekçelerinin başında yer alan DAEŞ, yeniden sahneye sürülmüş olacak. Kaynaklar, ABD’nin amacının bölgede kaotik ortamın devam etmesine yönelik bir politika izlediği konusunda hem fikir.</p>
<p><strong>Irak’ın Gündeme Girişi</strong></p>
<p>Kamuoyu bu çerçevede İdlib ve Münbiç’e yoğunlaşmaya başlarken, sorulan soru Fırat’ın doğusuna sıranın ne zaman geleceği yönündeydi. Hatta Zeytin Dalı Harekâtı’nın ilk günlerinde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, “Münbiç’i de teröristlerden arındıracağız. Münbiç’in sahibi bu teröristler değildir. Ardından Irak sınırına kadar tüm terör unsurlarını temizleyeceğiz.” diyerek Suriye’de uzun soluklu bir mücadelenin işaretini vermişti.<br />
Türkiye sadece Münbiç değil, PYD’nin işgalindeki tüm Kuzey Suriye için mücadele kararlılığını gösteriyordu. Tam bugünlerde Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun yaptığı bir açıklama gözleri Suriye’nin yanı sıra Irak’a çevirdi. Bakan Çavuşoğlu, PKK’ya yönelik Irak hükümeti ile ortak bir sınır ötesi operasyon düzenleneceğini söyledi. Çavuşoğlu, tarih olarak da Irak’ta 12 Mayıs’ta gerçekleşecek seçimlerin sonrasını işaret etti. Bu durum bir anda Irak’taki terör kamplarını ve özellikle de Sincar ve Kandil bölgesini akıllara getirdi. Çünkü Türkiye zaten sınırın hemen öte tarafındaki Sinath-Haftanin, Gara, Metina, Avaşin-Basyan, Zap ve Hakurk gibi kamplara, çoğunluğu havadan olmak üzere çeşitli askeri harekâtlar düzenliyordu. Kandil bölgesi ise sık sık hava harekâtıyla ateş altına alınıyordu.</p>
<p><strong>PKK’nın Çekilme Oyunu mu?</strong></p>
<p>Benzer bir hava harekâtı geçen yılın Mayıs ayında Suriye’nin kuzeydoğusundaki Karaçok bölgesiyle beraber Irak’ın Suriye sınırındaki Sincar bölgesine de yapılmıştı. Her ne kadar sonradan Bağdat’tan “ortak operasyon yok” çıkışları gelse de en üst terör yapılanması olan KCK’dan 23 Mart’ta yapılan “Sincar’dan çekiliyoruz” açıklaması örgütün bu ülkede de kıskaca alındığının bir göstergesi olarak değerlendiriliyor. Zaten bu açıklamadan 9 gün önce Habertürk’ten Çetiner Çetin “Bağdat’tan bir heyetin Sincar’a gideceği ve örgütün bölgeden çekilmesine dair uyarıyı bir kez daha yapacağı” yönünde duyumunu aktarmıştı.<br />
Gelişmelerin seyri bu şekilde mi oldu bilinmez ama terör örgütünün Sincar’dan çekildiğini açıklaması dikkat çekici.</p>
<p>Ancak burada birkaç soru işareti de yok değil. Örneğin kentte sadece terör örgütü unsurları bulunmuyor. İran Devrim Muhafızlarının Kudüs Gücü tarafından kurulan ve Bağdat yönetimi tarafından Kudüs Gücü’nün komutanı Kasım Süleymani’nin resmi müsteşarı olduğu Haşdi Şabi’ye bağlı unsurlar da kentin bazı bölgelerini kontrol altında tutuyor. KCK’nın çekilme açıklaması yaptığı gün, Haşdi Şabi’nin Sincar’daki komutanlarından da olan Sinune Nahye Müdürü Hudeda Coke’nin yaptığı açıklamalar da önemli. Barzani yönetiminin yayın organı Rudaw’a konuşan Coke, PKK unsurlarının kentten ayrıldığını doğruladı. Ancak Coke’nin açıklamasında önemli bir ayrıntı dikkat çekti. Bu ayrıntıya göre, PKK’lılar çekildikleri bölgeleri Ezidhan Asayişi adlı bir grupla, örgütün Şengal Direniş Birlikleri (Yekîneyên Berxwedana Şingal-YBŞ) adını verdiği terörist unsurlara teslim etmiş. Bilindiği üzere YBŞ, PKK terör örgütünün bölgede Ezidi kökenli Iraklılardan kurduğu ve kendisine bağlı bir yapılanma. Bu durumda terör örgütünün çekildiği iddiası havada kalıyor. Yani PKK Sincar’da varlığını korumaya devam ediyor. Kaynaklar, PKK’nın bölgeden çekilmediğini, farklı isimler üzerinden Sincar’da varlığını sürdürdüğünü aktardı. En son gelişme Irak ordusunun Sincar’ın bazı bölgelerine yerleştiği yönündeki bilgiydi. Ancak Türkiye her ne olursa olsun PKK’nın isim oyunuyla bölgede varlığını sürdürmesine karşı çıkıyor ve bölgeye yönelik müdahale kararlılığının devam ettiği bütün yetkililerce dile getiriliyor.</p>
<p><strong>Kandil ve Sincar’ın Tasfiyesine Sürpriz Destek İddiası</strong></p>
<p>Türkiye’nin Cumhurbaşkanı Erdoğan üzerinden en üst düzeyde “Sincar’daki teröristleri Irak temizleyemezse biz temizleriz.” kararlılığına rağmen bölgedeki gelişmeler bazı güçlerin bölgede Türkiye’yi istemediği sonucuna varmamıza neden oluyor. Özellikle Haşdi Şabi üzerinden İran’ın bölgede nüfuzunu sürdürmesi, iki ülke arasında Irak merkezi yönetimi üzerinden bir gerilimi beraberinde getirebilir. Fırat’ın doğusu ve Irak’ın kuzeyindeki bölgesel yönetim üzerinden bölgedeki varlığını koruma konusunda kararlı olan ABD’nin şu aşamada Sincar ve Kandil bölgesinin tasfiyesine destek vereceği yönünde bazı değerlendirmeler var. Amerika’nın bölgede uyguladığı politikalardan ekonomik ve siyasi anlamda stratejik kayıplarla yüz yüze gelecek olan Türkiye, önce Fırat Kalkanı, sonrasında Zeytin Dalı Harekâtı ile Amerika’nın Suriye üzerindeki Balkanlaştırma politikasına ve Kürt koridoru oluşturma çabasına darbe vurdu ve ABD stratejisine zarar verdi. ABD’nin kısa bir sürede bu durumu tekrar yoluna koyabilmesi mümkün gözükmüyor. Bu nedenle ABD’nin kaos stratejisini uygulamaya koyarak mücadelesini uzun vadeye yayacağı, bu suretle bölgede yer alan diğer devletleri ekonomik sıkıntıya sokarak bölgeyi terk etmeye veya Amerika’nın dayatacağı anlaşmaya rıza göstermeye zorlayacağı düşüncesi öne çıkıyor.</p>
<p><strong>ABD Planı: Türkiye’yi Yanına Çek, Rusya ile Ger, Bölgeye Kaos Getir</strong></p>
<p>ABD’nin bu çerçevede bir yandan bölgedeki en önemli bölgesel aktör konumunda bulunan müttefiki Türkiye’yi yeniden kazanmaya, Rusya ile kurduğu iletişimden uzaklaştırmaya yönelik girişimlerde bulunacağı, bunun için başta Münbiç ve Irak kartını oynayacağı belirtiliyor. Hatta daha ileri giderek ABD’nin Sincar ve Kandil’den vazgeçeceği, dolayısıyla PKK’nın tamamen silineceği ve böylelikle terörle işbirliği yapan Amerika imajından kurtulmaya çalışacağı yönünde ciddi analizler var. Burada dikkat edilmesi gereken noktalardan bir tanesi Rusya ve bölgesel iletişime yönelik hamleleri. İran’ın özellikle ülkemize yönelik olumsuz bir tutum takınması ve PKK’yı bitirme amacındaki Türkiye’yi sıkıntıya sokacak hamleleri, Astana sürecine olumsuz yansıyor. Bu gelişmelerin, Rusya ile kurulan sağlıklı iletişimi yıkmasa bile gerebileceği kaygısı da var. ABD’nin böylece bir taşla birden fazla kuş vurabileceğine dikkat çekiliyor. Ancak Washington’daki yeni danışman ve Dışişleri ekibinin bu politikayı mı yoksa yeni bir taktiği mi devreye sokacağını kestirmek şu aşamada kolay görünmüyor.</p>
<p><strong>Irak’a Operasyonlar Başladı</strong></p>
<p>Zeytin Dalı Harekâtı ve aktardığımız hareketliliğin gölgesinde kalan önemli bir gelişme de TSK’nın Irak’ın Türkiye sınırına yakın bölgelerindeki terör kamplarına düzenlediği operasyonlar oldu. Hakkari Yüksekova 3. Piyade Tümenine bağlı birlikler, 11 Mart’tan itibaren sınır ötesinde Hakurk/Kani Rash bölgesinde yoğunlaşan bir sınır ötesi harekât başlattı. Bu harekâta 22 Mart’ta hava kuvvetleri de destek verdi. 23 Mart’ta açıklanan bilgilere göre bu harekâtta toplam 50 terörist etkisiz hale getirildi.</p>
<p><strong>ABD İncirlik’ten Çekiliyor İddiası</strong></p>
<p>Türkiye ABD ile Suriye politikalarında restleşirken, İsrail istihbaratı MOSSAD’ın kontrolünde olduğu bilinen Debkafile internet sitesinde çarpıcı bir iddia gündeme getirildi. Debkafile, ABD’nin Katar ve Türkiye’deki hava üslerini boşaltma kararı aldığını ve çekilme sürecinin düğmesine bastığını ileri sürdü. Sitenin askeri kaynaklara dayandırdığı haberinde, İncirlik’in Yunanistan’a taşınabileceği iddia edildi. Debkafile’a konuşan kaynaklar, İncirlik’ten çekilme iddiasının ‘tekrar tekrar yalanlanmasına rağmen doğru olduğunu’ öne sürdü. Askeri kaynakların iddiasına göre, İncirlik’teki Amerikan uçakları ve teçhizatı şimdiden Doğu Avrupa’ya taşınmaya başlandı. Siteye göre, Pentagon’un İncirlik’in yerine düşündüğü yerler arasında Yunanistan’ın güney batısındaki Andravida bulunuyor.</p>
<p>Haberde Katar ve Türkiye üslerine ilişkin iddia konusunda, “Bu iki adım birbiriyle bağlantılı. Türkiye Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, Suudi yöneticilerle bir kavgaya sıkışan Katar Emiri’nin ateşli bir destekçisi oldu. Türkiye kısa süre önce Katar’da büyük bir askeri üs kurdu. Suudi veliaht prens ile müttefiki olan Birleşik Arap Emirlikleri Şeyhi Zayed Bin Sultan El Nahyan yakın arkadaşlar ve Trump’ın Körfez’deki önde gelen müttefikleri. Bu iki Körfez yöneticisi, Türkiye cumhuriyetini ve Katar Emiri’ni ezeli düşman olarak görüyor.” ifadeleri kullanıldı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/afrinden-kandile-guvenli-hat-hamlesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Afrin Sahasında Satranç Hamleleri</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/afrin-sahasinda-satranc-hamleleri/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/afrin-sahasinda-satranc-hamleleri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ceyhun BOZKURT]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 03 Mar 2018 06:21:34 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[6. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Afrin]]></category>
		<category><![CDATA[Ceyhun Bozkurt]]></category>
		<category><![CDATA[Harekat]]></category>
		<category><![CDATA[Mart 2018]]></category>
		<category><![CDATA[Suriye]]></category>
		<category><![CDATA[Zeytin Dalı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1722</guid>

					<description><![CDATA[Zeytin Dalı Harekatı, Suriye’deki dengeleri sarsmaya devam ediyor. PYD-YPG terör örgütünün Suriye’deki hamisi konumundaki ABD, Zeytin Dalı Harekatının başarısı kamuoyuna yansımaya başlayınca eski sert tonunu bırakma adımları attı. Rusya, Suriye yönetimini huzursuz etme adına Türkiye’nin yanında saf tutarken, Astana’da ortak hareket ettiğimiz ülkelerden İran ise Türkiye’nin bölgedeki nüfuzunun artmasını endişe ile takip ediyor. Suriye’nin Afrin bölgesine yönelik 20 Ocak 2018 tarihinde Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) ve TSK yönetimindeki Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) unsurlarınca başlatılan Zeytin Dalı Harekatı bu satırlar yazıldığı sıralarda (22 Şubat 2018) 34’üncü gününü tamamlamıştı. Geride kalan 34 günde terör örgütleri PYD-YPG ve DAEŞ militanlarına büyük darbe indirilirken, 34 günde 1829 terörist etkisiz hale getirildi. Bu 34 gün süresince Afrin bölgesinin Türkiye ile sınırı adım adım PYD-YPG teröristlerinden temizlendi. Kalan çok kısa bir alanın da temizlenmesiyle terör örgütünün bölgede Türkiye ile sınırı hiç kalmamış olacak. Zeytin Dalı Harekatının Halkaları Sınır hattındaki üs bölgeleri ve bazı yerleşim yerleri teröristlerden temizlendiği zaman harekatın birinci halkasının tamamlanacağı belirtiliyor. Sonrasında ise diğer halkalar adım adım gelecek. 34 gün boyunca yapılan operasyonlarda PKK/PYD-YPG ile DAEŞ terör örgütlerinin işgalindeki Afrin’deki 5 beldeden biri ile 71’i köy, 6’sı köy altı yerleşim ve 20’si stratejik dağ veya tepe, biri YPG/PKK’ya ait üs olmak üzere 99 nokta &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Zeytin Dalı Harekatı, Suriye’deki dengeleri sarsmaya devam ediyor. PYD-YPG terör örgütünün Suriye’deki hamisi konumundaki ABD, Zeytin Dalı Harekatının başarısı kamuoyuna yansımaya başlayınca eski sert tonunu bırakma adımları attı. Rusya, Suriye yönetimini huzursuz etme adına Türkiye’nin yanında saf tutarken, Astana’da ortak hareket ettiğimiz ülkelerden İran ise Türkiye’nin bölgedeki nüfuzunun artmasını endişe ile takip ediyor.</strong></p>
<p>Suriye’nin Afrin bölgesine yönelik 20 Ocak 2018 tarihinde Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) ve TSK yönetimindeki Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) unsurlarınca başlatılan Zeytin Dalı Harekatı bu satırlar yazıldığı sıralarda (22 Şubat 2018) 34’üncü gününü tamamlamıştı. Geride kalan 34 günde terör örgütleri PYD-YPG ve DAEŞ militanlarına büyük darbe indirilirken, 34 günde 1829 terörist etkisiz hale getirildi. Bu 34 gün süresince Afrin bölgesinin Türkiye ile sınırı adım adım PYD-YPG teröristlerinden temizlendi. Kalan çok kısa bir alanın da temizlenmesiyle terör örgütünün bölgede Türkiye ile sınırı hiç kalmamış olacak.</p>
<p><strong>Zeytin Dalı Harekatının Halkaları</strong></p>
<p>Sınır hattındaki üs bölgeleri ve bazı yerleşim yerleri teröristlerden temizlendiği zaman harekatın birinci halkasının tamamlanacağı belirtiliyor. Sonrasında ise diğer halkalar adım adım gelecek.</p>
<p>34 gün boyunca yapılan operasyonlarda PKK/PYD-YPG ile DAEŞ terör örgütlerinin işgalindeki Afrin’deki 5 beldeden biri ile 71’i köy, 6’sı köy altı yerleşim ve 20’si stratejik dağ veya tepe, biri YPG/PKK’ya ait üs olmak üzere 99 nokta kurtarıldı. Afrin’de kent merkezi de dahil olmak üzere toplam 372 tane meskun mahalden yaklaşık yüzde 25’ine yakını temizlenmiş durumda.</p>
<p>Harekatın bundan sonraki halkalarında ise meskun mahal harekatı öne çıkacak gibi görülüyor. Buralarda ilk olarak öne çıkacak iki yerleşim alanı Raco ve Cinderes olacak (NOT: Mart ayı başında belki de bunların teröristlerden kurtarıldığı haberleri basına yansıyabilir). Sonrasında adım adım adım Afrin merkezine yönelen bir harekat planlamasından söz ediliyor. Son olarak Afrin merkezin teröristlerden temizlenmesi hedefleniyor. Böylece Afrin bölgesi terörden tamamen arındırılmış olacak. Harekat boyunca 32 askerimiz şehit olurken 143 askerimiz de yaralandı.</p>
<p>Zeytin Dalı Harekatı, iç kamuoyunda siyasi düşünce ayırt etmeksizin büyük çoğunluk tarafından desteklenirken cılız da olsa harekat karşıtlığını dile getirmeye çalışanlar var. Ancak onlardan daha tehlikeli olan, yine az da olsa harekatın başarısını sorgular görünmekle birlikte tersten psikolojik harekat söylemleri dikkat çekiyor. Bu söylem sahipleri ağırlıklı olarak sosyal medya üzerinden “Harekat neden ağır ilerliyor? Başarısız mıyız?” söylemiyle harekatın moral motivasyonunu kırmaya yönelik bilinçli veya bilinçsiz söylemleri geliştiriyor.</p>
<p><strong>Afrin Bölgesi’nin Önemi</strong></p>
<p>Bu söylemlerin boş olduğunu Afrin bölgesini çok iyi bilenler açıkça dile getiriyor. Harekatın kolay olmadığını şu bilgilerle aktarabiliriz:</p>
<p>1. Afrin coğrafi olarak kolay olmayan bir bölge. Dağlık ve tepelik alanı çok fazla. TSK, önce sınır bölgesindeki bu bölgelerin kontrolünü sağlayıp üs bölgeleri oluşturuyor. Aynı zamanda Afrin merkeze gidecek yolun güvenliğini bu üs bölgeleriyle sağlıyor. Çünkü doğrudan bu düzlük alanlara inilmesi durumunda, dağlık bölgelerindeki teröristlerin saldırısına maruz kalınabilir ve kayıp sayımız artabilirdi. Ayrıca harekatın başarısını da gölgeleyebilirdi. Zaten TSK’nın yüksek bölgelerde bu hakimiyeti kurduktan sonra önünde Afrin kent merkezine kadar uzanan düzlük alanlardan oluşan koridorların açılmasını sağlayacak. Bu nedenlerle önce ağırlıklı olarak Türkiye sınırına yakın dağlık bölgeler teröristlerden arındırılıyor. Bu da Güvenlik uzmanı Abdullah Ağar’ın belirttiği gibi, dünya harp tarihine geçecek bir başarıyla gerçekleştiriliyor.</p>
<p>2. Afrin bölgesinin ikinci önemli özelliği de bu bölgenin PKK ve ondan önceki Kürt örgütlerinin adeta kalesi olması. Kürt nüfusun örgütlü terör örgütlerinin kontrolünde olması, az sayıda olan Arap ve Suriye Türkleri’nin ise örgütsüzlüğü bu bölgeyi PKK terör örgütü açısından yıllardır merkezlerden biri yapıyor. Suriye Türkmen Dernekler Federasyonu Başkanı Tarık Sülo Cevizci, bu bölge için “Adeta 2. Kandil” tanımı yapıyor. Cevizci “Bu bölgenin düşürülmesi demek terör örgütüne ekonomik, psikolojik, siyasi olarak büyük darbe indirir” diyor.</p>
<p>3. Altını çizerek vurgulayalım: Zeytin Dalı Harekatı Kürt kökenli Suriyelileri değil, terör örgütleri PKK/PYD-YPG ile DAEŞ’i hedef alıyor. Afrin’in gerek kent merkezinde gerek diğer meskun mahallerinde çok sayıda sivil bulunuyor. Bunlar arasında terör örgütüne müzahir de olsa silaha bulaşmamış olanlar da var. Çünkü bir önceki maddede aktardığımız gibi bölge yıllardır terör örgütünün kontrolünde bulunuyor. İşte TSK adım adım ilerleyerek sivillerin güvenliğini gözeten, sadece ve sadece teröristleri hedef alan bir harekat yürütüyor. Hava bombardımanlarında bile örgütün karargahları, kampları ve mevzileri hedef alınıyor.</p>
<p><strong>Fetö, Pkk/Pyd-Ypg’nin Yanında Saf Tuttu</strong></p>
<p>İşte bu nedenlerden dolayı Afrin harekatı adım adım ilerliyor. Aktardığımız söylemlerin perde arkasını görmek açısından FETÖ ve PKK’nın da benzer söylem geliştirdiğinin altını çizelim. Örneğin terör örgütü PKK’nın yayın organında yazan Baki Gül’ün 21 Şubat’taki yazısındaki ifadeler ile FETÖ’nün önemli medya isimlerinden olan firari Tarık Toros’un bir FETÖ yayın organında yine 21 Şubat’ta yazdığı ifadelerin hemen hemen aynı olduğunu göreceksiniz. Baki Gül sözünü ettiğimiz yazıda “Türk ordusu ve çetelerin Efrin’i işgal planı 3 gün ile bir hafta arasında gerçekleşecekti” ifadesiyle TSK ve ÖSO’yu hedef alırken, Tarık Toros da yazısında “3 saatte Afrin’e giriyorlardı, manşetler öyleydi” diyerek Baki Gül ile adeta pişti oldu. Oysa gazete manşetleri incelendiğinde böyle bir söyleme rastlamadık. Yetkililer de hiçbir şekilde bu yönde bir açıklama yapmadı.</p>
<p>Harekatın hemen ikinci gününde basın temsilcileriyle bir araya gelen Başbakan Binalı Yıldırım, harekatın safhalarını ve hedefini açıklarken, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan da harekatın 6’ncı gününde sınır birliklerini ziyaretinde “Netice alana kadar devam edeceğiz” demişti. Aktardığım söylem FETÖ ve PKK’nın ağız birliği etmişçesine psikolojik harekat yürüttüğünü göstermesi bakımından çarpıcıydı.</p>
<p>Yine FETÖ’cülerin özellikle sosyal medya üzerinden, PKK/PYD-YPG terör örgütüne büyük destek verdiğini görüyoruz. Bu da 15 Temmuz’un gerçekleşmesi durumunda nasıl bir politika izleneceğinin işaretlerini bizlere göstermiş oluyor.</p>
<p><strong>ABD’den Türkiye Hamleleri</strong></p>
<p>Gelelim harekatın siyasi dengelerine… Bu ay itibariyle 7’inci yılına girecek olan Suriye iç savaşında Türkiye’nin ilk olarak izlediği ana politika Esad yönetiminin tasfiyesine yönelik olmuştu. Ancak süreç içinde KCK terör örgütüne bağlı PKK’nın Suriye’deki eşdeğeri PYD terör örgütü belli bölgelerde kontrolü sağlayınca Türkiye’nin önceliği yavaş yavaş Şam’dan Suriye’nin kuzeyine yöneldi. Çünkü Türkiye’nin sınır hattında bir terör yapılanması kurulmaya başlanmıştı.</p>
<p>Bu yapılanmanın en önemli hamisi, Türkiye’nin NATO’daki müttefiki ABD olmuştu. Bu ülkenin 2012 yılında gayri resmi olarak terör örgütü PYD ile ilişkileri 2014 yılının Ekim ayında Ayn el-Arap’a yönelik DAEŞ saldırısının başlamasıyla resmiyete döküldü. Ankara için alarm zillerinin çalması da bu döneme denk geldi. O döneme kadar Şam yönetimine karşı bu bölgedeki Kürtlerin haklarını da dile getiren Ankara, PYD terör örgütünün silahlı militanları aracılığıyla sınıra yığılmasını kabul etmedi ve artık geri dönüşü olmayan bir sürece girildi.</p>
<p>Bu iki müttefik, yaklaşık 3,5 yıl içinde önce 15 Temmuz, ardından Fırat Kalkanı Harekatı ve son olarak Zeytin Dalı Harekatı’yla gerilimi yüksek perdeden yaşamaya başladı. Vize krizi, ABD askerlerinin TSK kontrolündeki bölgelere silah doğrultarak pozlar vermesi gibi tansiyonun yükseldiği anlarda bile Türkiye diplomatik hamleleri doğru kullanmayı bildi.</p>
<p>Zeytin Dalı Harekatı öncesinde de Türkiye bir taraftan Astana süreciyle birlikte Suriye’deki iç savaşı sonlandırmak hedefiyle yoğun işbirliğine girdiği Rusya ve İran’ı, diğer taraftan da ABD’yi ve diğer Batılı devletleri bilgilendirdi. Bu girişimler Suriye yönetimi üzerindeki etkisi bilinen Rusya’dan karşılık bulurken, ABD başta olmak üzere müttefik devletlerdeki hasmane söylemi değiştirmedi. Ancak Zeytin Dalı harekatının başlaması ve yazımızın girişinde aktardığımız başarısı, Washington yönetimini harekete geçirdi. Şubat ayının ortasında yoğun bir diplomasi trafiği yürütüldü.</p>
<p>Cumhurbaşkanlığı sözcüsü İbrahim Kalın, ABD Başkanı Trump’un Ulusal Güvenlik Danışmanı Herbert Raymon (HR) McMaster ile önce 26 Ocak’ta telefon ile 11 Şubat’ta da İstanbul’da yüz yüze görüşmeler yaptı. Yaklaşık 2 ay önce yaptığı bir konuşmada Türkiye ve Katar’ın radikal ideolojilerin “yeni sponsorları” olduğunu ileri süren McMaster’la yapılan görüşmelerde Türkiye ile ABD’nin uzun vadeli stratejik ortaklık ilişkilerine vurgu yapılması dikkat çekiciydi.</p>
<p>Milli Savunma Bakanı Nurettin Canikli de, ABD Savunma Bakanı James Mattis ile NATO Savunma Bakanları Toplantısı kapsamında 15 Şubat’ta Brüksel’de bir görüşme gerçekleştirdi. Görüşmede öne çıkan iki başlık, ABD tarafının YPG’yi PKK’dan ayırabilecekleri ve bu örgütü PKK’ya karşı savaştırabilecekleri şeklinde bir önerisi ile Milli Savunma Bakanı Canikli’nin “aksini ortaya koymadığımız sürece ABD’nin Afrin’deki teröristlere silah vermedikleri beyanına inandıklarını” belirten açıklaması oldu.</p>
<p>Son olarak ABD Dışişleri Bakanı Rex Tillerson da aynı gün Ankara’ya geldi ve gelir gelmez Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile 3 saat 15 dakikalık bir görüşme gerçekleştirdi. Tillerson, bir gün sonra da Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ile bir araya geldi. İki bakan basının karşısına çıktı, açıklamalar yaptılar.</p>
<p>Bu diplomasi trafiğinin ardından esas olarak öne çıkan, oluşturulacak 3’lü mekanizma oldu. Bu mekanizmalarda karşılıklı olarak Savunma ve Dışişleri Bakanlıkları ile istihbarat birimlerinin yetkilileri bulunacağı açıklandı.</p>
<p>Buna rağmen ABD ile oluşturulacak mekanizmaların, soruna neşter vuracağına çok sıcak bakılmıyor. Örnek olarak da son yıllarda ABD ile oluşturulan mekanizmalar ve koordinatörlüklerin hiçbir şekilde işe yaramamış olması, Türkiye’yi oyalamak dışında bir sonuç ortaya koymaması gösteriliyor. Öne çıkan iki örnek, 2006 yılında PKK terör örgütüne karşı Türkiye, ABD ve Irak arasında oluşturulan Terörle Mücadele Özel Temsilciliği ve Suriye iç savaşı sürerken Türkiye ile ABD arasında 2015 yılı Şubat ayında imzalanan Eğit-Donat protokolü. Terörle Mücadele Özel Temsilciliği, PKK ile mücadeleye fayda sağlamaması, Ankara’nın iyi niyetine karşın Washington yönetiminin oyalama taktiği izlemesi ve süreçten PKK terör örgütünün faydalanması nedeniyle bir yıl sonra sessiz sedasız kaldırılmıştı. Eğit-donat protokolünde de Türkiye yine oyalanarak süreç dışına itilmiş, Türkiye’ye bağlı gruplar bölgede terör örgütlerine ve diğer muhaliflere ezdirilmişti. Ayrıca ABD’nin Suriye’nin toprak bütünlüğünü hedef alan eylemleri de bu protokolün sessiz sedasız devre dışı kalmasına neden oldu.</p>
<p>Bu nedenle kamuoyunda ve uzmanlarda ABD’nin şimdi de benzer bir oyalama taktiği izlediği algısı hakim. Ancak bu durumu avantaj olarak gören uzmanlar da var. Eski Genelkurmay İstihbarat Başkanı emekli Korgeneral İsmail Hakkı Pekin, Ankara’nın ABD ile yürüttüğü diplomasiyi değerlendirdiği sohbetimizde şu vurguları yaptı:</p>
<p>“Görülen şu: Afrin harekatı planlandığı gibi sonuçlanacak. Münbiç’te de bir çözüm bulunacağı görülüyor. ABD bu iki alanda Türkiye’nin karşısına sertlikle çıkmayacak.<br />
Esas mesele ise Fırat’ın doğusu olacak. Çünkü ABD bu bölgeyi vermek istemeyecektir. Bunu korumak için de zaman kazanma hamleleri yapacak.<br />
Ancak bu durumda bizim de zamana ihtiyacımız olduğu açık. Çünkü İdlib meselesi başta olmak üzere birçok önemli mücadele alanımız var. Bunların çözülmesi, en azından kontrol edilebilecek seviyeye çekilmesi gerekiyor.”</p>
<p>Pekin, Türkiye’nin Afrin harekatı sonrası mücadele alanlarını ise şu şekilde maddeliyor:<br />
&#8211; İdlib’te yürütülecek mücadele ve buralarda kamu düzeninin sağlanması<br />
&#8211; YPG terör örgütüyle Afrin ve Münbiç üzerinde yürütülecek mücadele<br />
&#8211; PKK terör örgütüyle Türkiye içi ve Irak’ın kuzeyinde yürütülecek mücadele<br />
&#8211; Çok sayıda hücresinin bulunduğu belirtilen DAEŞ terör örgütüyle yurt içi ve yurtdışında yürütülecek mücadele<br />
&#8211; Kıbrıs ve Ege üzerinden Yunanistan ile yürütülecek mücadele<br />
&#8211; ABD’nin olası ekonomik operasyonlarına karşı bu alanda yürütülecek mücadele</p>
<p>Pekin, Fırat’ın doğusunun en az 2 yıl operasyonel anlamda gündeme gelmeyeceğini belirtirken, Ankara’nın ilk aşamada bölgesel iletişimi şimdikinden daha da kuvvetlendirmesi gerektiğinin altını çizdi. İsmail Hakkı Pekin, özellikle İran’la anlaşılması gerektiğini kaydetti.</p>
<p><strong>İran Faktörü</strong></p>
<p>Bu sohbeti yaptığımız günlerde basına yansıyan bazı haberler de Pekin’in uyarısının altının doldurulmasını sağladı. Astana’da ortak hareket ettiğimiz ülkelerden İran, Zeytin Dalı Harekatı sürerken, düşük tonda da olsa itirazlarını dile getirdi.</p>
<p>İlk açıklama harekatın 2’nci günü İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Behram Kasımi tarafından yapıldı.</p>
<p>Kasımi, “Ümit ediyoruz bu operasyon bir an önce sona erer ve Suriye ve Türkiye’nin sınırındaki krizin yayılmasının önü alınır” dedi. İlerleyen günlerde İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’nin, “İsteğimiz bu operasyonun bir an önce son bulmasıdır, çünkü burada hem Türk kardeşlerimiz hayatını kaybetmiş oluyor hem karşı taraftan ve Kürtlerden ölenler oluyor.</p>
<p>Bu operasyonun bir faydası olmayacak. Bu tutumumuz tüm ülkeler için geçerlidir” açıklaması gündeme düştü. Ancak İran’ın PYD-YPG terör örgütüne yönelik tepki açıklamalarının tonuyla Türkiye’ye yönelik açıklamaların tonu arasındaki bariz fark dikkatlerden kaçmadı. İran, ağırlıklı olarak ABD’yi hedef almayı seçmişti. İşte tam da böyle bir dönemde, 18 Şubat günü Batı basınının önemli merkezlerinden Reuters haber ajansı, PYD-YPG terör örgütü ile Suriye ordusunun anlaştığını, Suriye ordusunun Afrin’e gireceğini ileri süren bir haber yaptı. Ardından da PKK terör örgütünün de desteklediği bir haber bombardımanı başladı. Önce Suriye ordusu diye yapılan yayınlar, ardından Afrin’e desteğe giden Suriye ordusu destekli milislere evrildi.</p>
<p>TSK bu gruplara gereken yanıtı, yaptığı hava ve topçu harekatlarıyla verdi. Son olarak 22 Şubat’ta Afrin’e yardıma gelen 30-40 araçtan oluşan ve içinde teröristler ile silah-mühimmat taşıyan konvoy, Afrin kent merkezine 15 km mesafeye geldiğinde vuruldu.</p>
<p>Askeri anlamda TSK’nın karşısında duramayacak bu gruplarla ilgili haberlerin psikolojik etkisi daha fazla oldu. Bu haber üzerine kamuoyu ikiye bölündü. Bir kesim PKK/PYD’nin geçmiş işbirliğini hatırlatarak Esad yönetimini hedef aldı. Diğer kesim ise bunun bir ABD provokasyonu olduğu haberlerini öne çıkardı.</p>
<p>Ancak meselenin altını deşince, 7 yıldır bölgedeki kaostan faydalanan bazı grupların bu konuda öne çıktığı görüldü. Suriye ordusu ile PYD arasındaki görüşmelerin gerçek olduğunun altını çizerek uzmanlara sorduğumuzda öne çıkarılan yanıt “Suriye’nin Afrin’de TSK’nın karşısına çıkacak gücü yok. Ancak bölgede İran’ın desteklediği bazı gruplar var. Afrin’de görülen gruplar bunlar olabilir” oldu. Neden İran sorusuna verilen yanıt ise şöyle:</p>
<p>“İran, Suriye’nin tamamını kendi nüfuz bölgesi olarak görüyor. Türkiye ile işbirliği yürütüyor ama yine de TSK’nın operasyonlarını bu nüfuz alanını elinden almak olarak görüyor. Bu nedenle doğrudan desteklemese bile kontrolündeki grupların bazı hareketlerini engellemek istemeyebilirler.”</p>
<p>Ayrıca Suriye ordusunun gerek PYD terör örgütünün işgalindeki Deyrizor gerek katliam haberleriyle gündeme gelen Doğu Guta’ya yoğunlaşması da Afrin’e yönelik bir Suriye harekatının kolay olmadığına kanıt olarak sunuluyor. Yine Türkiye ile Zeytin Dalı Harekatı konusunda anlaşan Rusya’nın, Suriye yönetimi üzerindeki etkisi de bu iddiayı zayıflatıyor.</p>
<p>İsmail Hakkı Pekin’in uyarısı da bu noktada önem kazanıyor. Bölgedeki dengelerin ne kadar hassas olduğu ortadayken, olası provokasyonların önüne geçmek, Zeytin Dalı Harekatı’nın başarısı için İran ile iletişimin önemli olduğunun altını çizmek gerekiyor.</p>
<p>Ancak İran’ın da bölgede işi zor. ABD’nin kuzeyden güneye PYD terör örgütü üzerinden, Ürdün sınırından da Şam’a kadar olan bölgede güneyden kuzeye doğru İsrail ve terör örgütleriyle İran’ın oluşturmaya çalıştığı hattı kesmeye çalıştığını hatırlatmak lazım. İran açısından bu hattın savunması, Afrin’den daha çok önem arz ediyor.</p>
<p><strong>Düğüm İdlib</strong></p>
<p>Son olarak kamuoyuna yansıyan haberlerin aksine Zeytin Dalı’ndan sonra Türkiye’nin önceliğinin Münbiç değil, İdlib olacağı belirtiliyor. Bilindiği üzere Astana anlaşmaları çerçevesinde İdlib bölgesinde 12 tane gözlem noktası oluşturulması kararlaştırılmıştı.</p>
<p>Genelkurmay Başkanlığı, 15 Şubat’ta yaptığı açıklamada Türk Silahlı Kuvvetleri unsurları tarafından Surman bölgesinde gözlem noktalarından 6’ncısı olan 8 No’lu gözlem noktası tesis edildiğini duyurdu. Geriye 6 tane gözlem noktası kalıyor. İdlib’deki sıkıntıyı madde madde aktaracak olursak, bu kentin önemi daha iyi anlaşılacaktır:</p>
<p>&#8211; Kentte temelini El Nusra’nın oluşturduğu Heyet Tahrir el-Şam (HTŞ) hakimiyeti bulunuyor. HTŞ, Türkiye’nin bölgedeki en önemli partnerlerinden biri haline gelen Rusya’nın terör örgütleri listesinin başında yer alıyor. Rusya bu örgütün bitirilmesi noktasında kararlı. Kentte ayrıca çok sayıda muhalif örgüt ve son dönemde gücünde gözle görülür bir şekilde artma eğilimi gösteren ÖSO unsurları bulunuyor.</p>
<p>&#8211; Uluslararası Kriz Grubu’nun (International Crisis Group) İdlib’le ilgili olarak hazırladığı son rapora göre bu bölgede toplam 2 milyon 650 bin insan yaşıyor ve bu topluluğun yaklaşık yarısı ülke içinde yerlerinden edilmiş Suriyeliler. (Sedat Ergin, “Afrin’den sonra İdlib neden önemli”, Hürriyet, 14 Şubat 2018) Olası bir çatışma durumunda yaklaşık 3 milyona yakın bu insanların gerek can güvenliği gerek Türkiye’ye göçü, süreci geri dönüşü olmayan bir yola sokabilir.</p>
<p>&#8211; TSK’nın gözlem noktası kuracağı yerlerden olan İdlib’in güneyi Suriye ordusunun kontrolündeki bölge ile komşu. Burada olası provokasyon Türkiye ile Suriye ordularını karşı karşıya getirebilir.</p>
<p>Uzmanların uyarıları bu noktada TSK’nın yine sabırla işlemesi gereken bir sürece işaret ediyor. Ordumuzun önüne bu grupların teröre başvurmasını engelleme, çatışmayı sonlandırma, kentte yeniden kamu düzenini kurma gibi bir görev çıkacak.</p>
<p>İşte bu noktada yazımızı Güvenlik Bilimleri Uzmanı Mete Yarar’ın önerisiyle noktalayalım. Yarar, sohbetimizde İdlib’deki iç dengeleri hatırlatıyor ve “Burada ÖSO’nun güçlendirilmesi, ilerleyen dönemde Türkiye’nin elini güçlendirebilir. Kentte güçlendirilmiş ÖSO unsurları, aynen Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı Harekatlarındaki katkılarını burada da verebilir.”</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/afrin-sahasinda-satranc-hamleleri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
