<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Cami &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/cami/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Mon, 18 Oct 2021 13:12:40 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.10</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>Cami &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Lüks Camiler: Güncel Düşünceler-5 (Diyanet&#8217;in kreş-anaokulu projesi)</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/luks-camiler-guncel-dusunceler-5-diyanetin-kres-anaokulu-projesi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/luks-camiler-guncel-dusunceler-5-diyanetin-kres-anaokulu-projesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Salih Diriklik]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 18 Oct 2021 13:11:25 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Cami]]></category>
		<category><![CDATA[Din]]></category>
		<category><![CDATA[kreş]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=17794</guid>

					<description><![CDATA[Sıradan insanların sosyal gelişmelerle ilgili şikayet hakkını doğal, yetki ve imkan sahibi kişilerin aynı konularda yakınmasını ise yüzsüzlük olarak kabul ediyorum. Pek çok küçük olayı basit bir ilgi ve emirle düzeltebilecek, karmaşık olaylarıysa mevkiini kullanarak veya yetkili kişilere direkt ulaşarak çözebilecek insanların &#8220;gençlik kayıyor, kültür-sanatta yokuz, maneviyat zayıflıyor&#8221; diye ağlamaklı sesle şikayetlerini hiç de samimi bulmuyorum. Beni tanıyanlar nerden bahsettiğimi bileceklerdir. Bir ilçe camiinde 20 yıl önceye kadar tüm zemin 15-20 adet bildiğimiz el halıları ile kaplıyken ve bunların pek çoğu iyi durumdayken (çünkü insanlar sevap kazanma amacıyla ara sıra camiye halı hediye etmekteydiler) bir gün aniden bu halıların hepsi kalktı ve zemine yekpare sarı desenli kırmıza halılar serildi. Yine bu halılar çok iyi durumdayken bir kaç yıl sonra onlar da kaldırıldı ve zemin bu sefer daha yumuşak, daha gösterişli turkuaz halılarla kaplandı. İlçeye doğalgaz geldiğinde doğru bir kararla aynı camiye kombi alındı. Bir süre sonra cemaatin rahatlığı için önce iki adet büyük duvar kliması, daha sonra da bunlara ek olarak iki büyük salon kliması yerleştirildi (Üstelik bahsettiğim Sultanahmet ebadında bir cami de değil.) Tüm bu &#8220;yapılmasa bile ibadet etmeye hiç bir engel teşkil etmeyecek&#8221; türdeki masrafları bizzat Diyanet&#8217;in değil çevre halkı ile bazı yerel esnafın karşıladığı elbette malum. Tüm &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Sıradan insanların sosyal gelişmelerle ilgili şikayet hakkını doğal, yetki ve imkan sahibi kişilerin aynı konularda yakınmasını ise yüzsüzlük olarak kabul ediyorum. Pek çok küçük olayı basit bir ilgi ve emirle düzeltebilecek, karmaşık olaylarıysa mevkiini kullanarak veya yetkili kişilere direkt ulaşarak çözebilecek insanların &#8220;gençlik kayıyor, kültür-sanatta yokuz, maneviyat zayıflıyor&#8221; diye ağlamaklı sesle şikayetlerini hiç de samimi bulmuyorum.</p>



<p>Beni tanıyanlar nerden bahsettiğimi bileceklerdir. Bir ilçe camiinde 20 yıl önceye kadar tüm zemin 15-20 adet bildiğimiz el halıları ile kaplıyken ve bunların pek çoğu iyi durumdayken (çünkü insanlar sevap kazanma amacıyla ara sıra camiye halı hediye etmekteydiler) bir gün aniden bu halıların hepsi kalktı ve zemine yekpare sarı desenli kırmıza halılar serildi. Yine bu halılar çok iyi durumdayken bir kaç yıl sonra onlar da kaldırıldı ve zemin bu sefer daha yumuşak, daha gösterişli turkuaz halılarla kaplandı.</p>



<p>İlçeye doğalgaz geldiğinde doğru bir kararla aynı camiye kombi alındı. Bir süre sonra cemaatin rahatlığı için önce iki adet büyük duvar kliması, daha sonra da bunlara ek olarak iki büyük salon kliması yerleştirildi (Üstelik bahsettiğim Sultanahmet ebadında bir cami de değil.) Tüm bu &#8220;yapılmasa bile ibadet etmeye hiç bir engel teşkil etmeyecek&#8221; türdeki masrafları bizzat Diyanet&#8217;in değil çevre halkı ile bazı yerel esnafın karşıladığı elbette malum.</p>



<p>Tüm bu yatırıma rağmen mescidin içi vakit namazlarında yine iki saf cemaatten ibaret. Yani yazın soğuk, kışın sıcak tutulan, secde edilen zemin yatak kadar yumuşak caminin ortalama cemaat sayısı 15-20 arasında. Özetle, semt camilerinin tümünde görülen bu lüks tutkusunun insan (cemaat) karşılığı bulunmamakta.</p>



<p>Sayısı belli protokol camileri dışında Cumhuriyet döneminde yapılan tüm camilerin halk tarafından finanse edildiği, doğalgaz, onarım gibi masraflarının yine her Cuma toplanan paralarla karşılandığı mekanlara personel tayini dışında Diyanet&#8217;in maddi katkısı mevcut değil. Ama konu şikayete gelince, her iki Cuma hutbesinden birinde Diyanet&#8217;in çocuklar ve gençlerle ilgili (üstelik duyarsızcasına tüm ceremesi aileler üstüne yüklenen) uyarılarını dinlemekteyiz.</p>



<p>Kur&#8217;an kursları elbette bir hizmet, ama hitap ettiği kesim zaten camii cemaati ve çevresi. Onun dışında ben bugüne kadar Diyanet&#8217;in okul öncesi çocuklar için halka açık &#8220;anaokulu-kreş&#8221; benzeri bir çalışması olduğunu, hizmet babında aylık 150-200 lira gibi cüzi bir ücret karşılığı çalışan insanların çocuklarını buraya kabul edip, bakım ve oyunla birlikte dozunu kaçırmadan küçük temel dini bilgiler vermeyi amaçladıklarını duymadım.</p>



<p>Öyle ki, bunun yanı sıra ilkokul bölgeleri yakınında yine ebeveynleri çalışan ilkokul öğrencilerini (ve yine çok cüzi ücretlerle) okul bitiminde kabul edip onların gözetim, oyun, ders yardımı ve elbette küçük temel dini dokunuşlarla ikamet edileceği mekanlar dahi oluşturulabilir. Böylelikle camiye yeni klima almayı bile sevap kabul ederek maddi yardımda bulunan insanların samimiyetleri bu anaokulu ve kreşlere yönlendirilerek az-çok geleceğe dönük hayırlı bir hizmette bulunulmuş olabilir.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/luks-camiler-guncel-dusunceler-5-diyanetin-kres-anaokulu-projesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Taksim Ayasofya&#8217;nın Mütemmimidir</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/taksim-ayasofyanin-mutemmimidir/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/taksim-ayasofyanin-mutemmimidir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mahmut Haldun Sönmezer]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 25 Jul 2021 06:58:15 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Ayasofya]]></category>
		<category><![CDATA[Cami]]></category>
		<category><![CDATA[İbadet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=17502</guid>

					<description><![CDATA[Taksim Meydanı ile Ayasofya Müzesi, bu ülkedeki lâik-kemâlist aydınların üzerine titredikleri iki önemli semboldü. Birinin müze olarak muhâfazası, diğerininse merkezinde ve çevresinde hiçbir dinî motifin olmadığı seküler bir mitolojiyi yansıtması onlar için çok önemliydi. İslâm dışındaki dinlerin toprağa akseden gölgesi bizdekilerin lâiklik anlayışına ters düşmediği için de Aya Triada Kilisesi’nin uzaktan meydana göz kırpan silueti onları rahatsız etmiyordu. Taksim Meydanı ve çevresindeki alan âdetâ onların hayallerini süsleyen Türkiye’nin bir minyatürü olup nefes alıp verdikleri, kendilerini mutlu hissettikleri, yalnızca onlara mahsûs bir özel yaşam alanıydı.İstanbul’u fethettikten sonra bölgedeki son haçlı artıklarını da temizleyen ve sonrasında da Suriçi’ne kılıcıyla olduğu kadar kalemiyle de su verip onu bir Türk-İslâm beldesi hâline dönüştüren kudret, ne yazık ki aynı başarıyı burada gösterememiş, öncesinde de Frenklerin yurdu olarak bilinen Galata ve çevresini fethin manevî halkasına dâhil edememiştir. Maddesine sahip olduğu mülkün mânâsına kendi mührünü vuramamıştır. Beşiktaş Stadyumunu solunuza alıp yukarıya doğru ağır ağır çıkın. Gümüşsuyu denilen mevkie doğru ilerlerken çevrenize dikkatle bakın. Taksim Meydanı’na ayak bastıktan sonra ise solunuza The Marmara Oteli’ni alıp bütün bir sahaya (câmi inşâ edilmeden önce) kuşatıcı bir nazarla yaklaşın. Akabinde de kendinize şu soruyu sorun: “Ben neredeyim, burası neresi?”Açıyı biraz daha genişletelim. Tünelden başlayıp bütünüyle Beyoğlu’nu içine alan ve Taksim’den kuzeye &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Taksim Meydanı ile Ayasofya Müzesi, bu ülkedeki lâik-kemâlist aydınların üzerine titredikleri iki önemli semboldü. Birinin müze olarak muhâfazası, diğerininse merkezinde ve çevresinde hiçbir dinî motifin olmadığı seküler bir mitolojiyi yansıtması onlar için çok önemliydi. İslâm dışındaki dinlerin toprağa akseden gölgesi bizdekilerin lâiklik anlayışına ters düşmediği için de Aya Triada Kilisesi’nin uzaktan meydana göz kırpan silueti onları rahatsız etmiyordu. Taksim Meydanı ve çevresindeki alan âdetâ onların hayallerini süsleyen Türkiye’nin bir minyatürü olup nefes alıp verdikleri, kendilerini mutlu hissettikleri, yalnızca onlara mahsûs bir özel yaşam alanıydı.<br>İstanbul’u fethettikten sonra bölgedeki son haçlı artıklarını da temizleyen ve sonrasında da Suriçi’ne kılıcıyla olduğu kadar kalemiyle de su verip onu bir Türk-İslâm beldesi hâline dönüştüren kudret, ne yazık ki aynı başarıyı burada gösterememiş, öncesinde de Frenklerin yurdu olarak bilinen Galata ve çevresini fethin manevî halkasına dâhil edememiştir. Maddesine sahip olduğu mülkün mânâsına kendi mührünü vuramamıştır.</p>



<p><br>Beşiktaş Stadyumunu solunuza alıp yukarıya doğru ağır ağır çıkın. Gümüşsuyu denilen mevkie doğru ilerlerken çevrenize dikkatle bakın. Taksim Meydanı’na ayak bastıktan sonra ise solunuza The Marmara Oteli’ni alıp bütün bir sahaya (câmi inşâ edilmeden önce) kuşatıcı bir nazarla yaklaşın. Akabinde de kendinize şu soruyu sorun: “Ben neredeyim, burası neresi?”<br>Açıyı biraz daha genişletelim. Tünelden başlayıp bütünüyle Beyoğlu’nu içine alan ve Taksim’den kuzeye doğru yönelerek Nişantaşı, Osmanbey, Şişli gibi menzilleri de içine katarak Mecidiyeköy’e kadar uzanan bölgeyi de benzer bir dikkatle gezin. Ve bu sefer de kendinize şunu sorun: Bu geniş sahanın, bizim bin yıllık kültürümüzle ülfet ve ünsiyeti nedir?</p>



<figure class="wp-block-image size-large"><img decoding="async" width="857" height="643" src="https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2021/07/IMG-20210725-WA0002.jpg" alt="" class="wp-image-17503" srcset="https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2021/07/IMG-20210725-WA0002.jpg 857w, https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2021/07/IMG-20210725-WA0002-300x225.jpg 300w, https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2021/07/IMG-20210725-WA0002-768x576.jpg 768w, https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2021/07/IMG-20210725-WA0002-95x71.jpg 95w, https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2021/07/IMG-20210725-WA0002-320x240.jpg 320w" sizes="(max-width: 857px) 100vw, 857px" /></figure>



<p><br>Paris’e gitmiş, Şanzelize’de yürümüş birisi olarak söyleyebilirim ki, bu güzergâhın oradan pek bir farkı yok. Yalnızca orası daha gösterişli ve lüks. Her köşe başında gayrimüslimlere ait ibâdet mekânlarının olduğu, azınlıklara ait okullarla, Batı tipi eğitim müesseselerinin yoğunlaştığı, yurtdışından ithal lüks ürünlerin büyük alışveriş merkezlerinde pazarlandığı, sinema, tiyatro ve Avrupaî eğlence mekânlarının boy boy sıralandığı bu alan, hemen her şeyiyle lâik-seküler kesimin arzu ve göz zevkine göre tersim olunmuştur.<br>Bu gürûhun önde gelenlerinin son yolculuklarına çıkarken seçtikleri mekân bile oradadır. Göbeğin kesilmesiyle başlayıp mezârlıkta son bulan hayat macerasının bir evvelki durağı câmidir. Her ne kadar bütün hayatlarını millî-islâmî ölçülere burun kıvırarak yaşasalar, ikrâh edercesine uzak dursalar da, onların da kafa kâğıtlarının din hânesinde bizim gibi “İslâm” yazar.</p>



<p><br>Bunların çok az bir kısmı, “Öldükten sonra cesedimi yakın.” ya da “Dinî merâsim istemiyorum.” der. Yani islâmî usûllere göre gömülürler. Nedense yaşarken tenezzül etmedikleri bir hayatın son sahnesini, toprakla kucaklaşmadan önce kendilerine layık görürler.<br>Teşvikiye Câmii neo-barok stilde inşâ edilmiş bir mabet. Belki de onun en uç örneği. Cephesinden bakıldığında İslâm mîmârisinin alışılmış çizgilerinden uzak, daha çok Roma-Yunan tapınaklarını andıran bu yapı, bahse konu zevâtın âhiret kayığına bindirildiği yerdir.<br>İşte bütün dönme cenâzeleriyle birlikte, burjuvazimizin ve sonradan görme sosyetemizin en nâmlı sîmâlarının naaşları da Taksim’in arka bahçesindeki tapınağa benzer bu yerden kaldırılır.</p>



<p><br>Bu insanlar, miting, yürüyüş ve gövde gösterilerini de ekseriyetle orada yapar. Gezi Parkı gibi ülkeyi karıştıracak sokak hareketlerinin fitilini oradan ateşler. Bu tür işler için hep Taksim ve çevresine yönelir. Neden mi? Çünkü burası onların merkez üssü, hayalini kurdukları dünya cenneti ve seküler şehir modelinin bir prototipidir de onun için… Ellerinde olsa bütün Türkiye’yi ona benzetirlerdi.</p>



<p><br>Bizdeki lâik-kemâlist aydınlar, Türkiye’yi her zaman yüzü Batı’ya dönük bir ülke olarak hayal ettiler. Kamudaki kılık-kıyafet mecburiyetinden, üniversitelerdeki başörtüsü yasağına kadar geçmişte yaşanmış birçok insan hakları ihlâlinin altında hep Türkiye’nin yüzünü Batı’ya çevirme, onu geri kalmış bir ülke imajından kurtarma dürtü ve kompleksi yatıyordu.<br>Bu yüzden de, patronajını elinde tuttukları konularda çok kıskanç oldular ve standart dışı gördükleri kesimleri dışlamakta da hiçbir sakınca görmediler.</p>



<p><br>Birkaç yıl önce yayıncılık sektöründe çalışan bir arkadaşımdan dinlemiştim. Bir davet üzere başörtülü eşiyle beraber bir operanın galasına katılmışlar. Gösterim esnasında yakınlarında çok meşhûr bir komedi sanatçısı hanım oturuyormuş. Arkadaşım bana; “Bizi görünce varlığımızdan rahatsız oldu ve bakışlarıyla da “Burada ne işiniz var?” dercesine bizi süzdü.” demişti. Hem eşi hem kendisi, her ikisi de kadının beden dilinde aynı mânâyı hecelemişler.</p>



<p><br>Bu gürûh zaman içinde Ankara-Çankaya, İzmir-Karşıyaka, Kadıköy, Florya, Bağdat Caddesi, Tunalı Hilmi gibi bazı semt ve şehirlerde örnek yaşam alanları oluşturdu. Onlar için buralar, yaşadıkları ülkenin itici ve kerîh buldukları muhâfazakâr ve islâmî yüzünü örten kurtarılmış bölgeler gibiydi. Taksim ve çevresiyse hepsinin üzerinde, simgesel anlamı da olan bir yerdi.</p>



<p><br>1928’ten beri bu meydanın ortasında, Paris’teki Zafer Takı’nı andıran bir Cumhuriyet Anıtı var. Yirmili yılların fakir Türkiye’sinde halktan toplanan bağışlarla yapılan ve kadrosu içinde Cumhuriyetin kurucularıyla beraber iki Sovyet generalini de bulunduran bu anıt, meydana mührünü vuran en önemli unsurdur.<br>O yılların bayındırlık hizmetlerinden mahrûm, en tabiî ihtiyâçlarını bile karşılamaktan uzak Türk halkı için, anadan üryan bir kadın bedenine iliştirilmiş şık bir fuları andıran bu taş yığını, gereksiz, absürt ve de halkın yoksulluğuyla dalga geçen bir hilkât garibesidir.</p>



<p><br>Keser&nbsp;döner,&nbsp;sap&nbsp;döner,&nbsp;gün&nbsp;gelir&nbsp;hesap&nbsp;döner. Zaman ve şartlar değişince hiçbir şey eskisi gibi kalmıyor. Evet, daha düne kadar meydana hâkim olan bu dikkat çekici eser, bir zamanlar sahip olduğu istiklâli, bugün artık üzerine düşen çifte minârelerin gölgesiyle paylaşmak zorunda.</p>



<p><br>Geçtiğimiz günlerde Taksim’e gittim. Defalarca oradan geçmiş birisi olarak otobüsten iner inmez eskisinden farklı bir atmosferin içine girdiğimi fark ettim. Meydanın havası değişmişti. Su makseminin arkasından yükselen câmi, çevredeki en dikkat çekici yapı olarak arz-ı endâm ediyordu. Bir zamanlar Roma savaş tanrısı Mars’ı andıran ortadaki anıt ise sanki üzerine düşen gölgenin ağırlığı altında eziliyor gibiydi.</p>



<p><br>Merhûm Sami Karamısır Paşa’nın naklettiğine göre bir gün Turgut Özal kendisine; “Bu iş, beni de aşıyor.” demiş. Bu ne menem iştir ki, hem başbakanlık hem de cumhurbaşkanlığı yapmış bir zât; “Elimden bir şey gelmiyor.” diyebiliyor. Bu sözler, yakın zamanlara kadar Türkiye’nin Türkiye’den yönetilemediğinin itirafıdır. Ya da daha iyimser bir yorumla şu denebilir: Direksiyonda biz olsak da birileri istedikleri zaman frene basabilmektedir. Ancak kısa bir süre önce bu devlet, içişlerinde hem direksiyonu hem de freni kontrol edebilecek bir güce ulaşabildi.</p>



<p><br>Rumeli Hisarı’ndaki Fetih Mescidi’nin ihyâsından sonra Ayasofya’nın da ibâdete açılması geçmişte bize ait olan iki kalenin yeniden fethiydi. Biri câmi iken müzeye, diğeriyse mescitken konserlerin verildiği bir amfitiyatroya çevrilmişti. Her ikisi de fethin sembolü olan bu iki dinî-târihî mîrâs, yıllarca seküler bir kimlik altında yaşadıktan sonra yeniden kadîm kimliklerine kavuştular.<br>Osmanlı’dan beri Galata ve çevresi azınlıklara ait bir bölgeydi. Cumhuriyetten sonra gayrimüslimlerin önemli bir kısmının İstanbul’u terk etmesine rağmen, onların yerini kendilerini “lâik” olarak tanımlayan bu toplumun öz kültürüne düşman yerli azınlıklar aldı. Kâğıt üzerinde bizden görünen bu şahısların önde gelenlerine yılbaşı ve Christmas’da Saint Antoine’da rastlayabilirsiniz. Birçoğunun azîz heykelleri önünde eşine az rastlanır bir huşû ve ihtirâmla mum dikip dilek tuttuklarına şâhit olabilirsiniz. Patrik ve papaz ellerine öpücükler kondurduklarını görebilirsiniz.</p>



<p><br>Eskiden Ramazan girdiğinde evlâdına; “Müslümanların oruç ayı, sakın dışarıda bir şey yemeyin.” diyen saygılı bir azınlığımız varken bugün ezân okunurken ellerinden gelen her türlü hayâsızlığı sergileyen, bir de utanmadan ıslık çalan yerli bir azınlığımız var.<br>Sayıları az da olsa bu yerli azınlık, güç itibarıyla çoğunlukta olup daha düne kadar Türkiye’yi yönetiyordu. İşte yazının girişinde koordinatlarını verdiğimiz Taksim ve çevresi bu gürûhun üzerine titreyip patronajını elinde tuttuğu bir sahaydı.</p>



<p><br>Bu sebeple Taksim’e câmi inşâ edilmesi daha ileri bir aşamadır. İlk ikisinde, kaybedilmiş iki menzil yeniden kazanılırken Taksim Câmii’nin inşâsıyla beraber, öncesinde de bize ait olmayan bir halka fetih zincirine eklenmiştir. Kısacası bu özelliğiyle Taksim Câmii, her ikisinden de daha önemli olup Galata ve çevresine de Türk-İslâm kimliğinin vurulmaya başlaması yolunda atılmış daha ileri bir adımdır.</p>



<p><br>Taksim Meydanı, Ayasofya Câmii ve Fetih Mescidi işlevsel değerinden ziyâde sembolik anlamı yüksek olan yerler. Onlara bakarak Türkiye’nin hangi istikamete doğru yol aldığını görebiliriz. Son yıllarda, kısa aralıklarla her üçünün statüsünde meydana gelen birbirini tamamlar mahiyetteki değişim, bu ülkede güç dengelerinin artık milletten yana değişmekte olduğunu apaçık gösteriyor.</p>



<p><br>Mütedeyyin kesimi bundan on yıl öncesine kadar eğitim kurumlarında barındırmayan, başörtüsü sebebiyle çizgi dışına iten, sakal-bıyık yüzünden ordu evlerine sokmayan zihniyet, şimdilerde eski gücünü kaybetmiş olup ciddî bir gerileme içindedir.</p>



<p><br>Onlar 1950’den sonra siyâsî iktidâra veda ettiler. Seksenli yıllardan itibarense o güne kadar tanımadıkları bir güç, ekonomik iktidârlarına ortak oldu. Fakat bugüne değin kültürel iktidâr hep onlarda idi. Belki de bunun bir sonucu olarak yakın zamanlara kadar Taksim’e câmi yaptırmamayı başardılar. Bu sahada güç, hâlâ onlar da olsa da, yavaş yavaş bazı şeylerin değişmeye başladığı da görülüyor.<br>En azından bu millet, Hıristiyan-Siyonist ittifakıyla, onların yerli işbirlikçilerinin tapulu mülkü olarak gördükleri bir meydana artık inancının sembolünü dikebiliyor.</p>



<p><br>Bundan böyle bu yerli azınlıklarla, onların dışarıdaki ağababalarına verilecek hiçbir tavizimiz yok. Bugün devlet, kimi asırlar öncesinde, kimi de yakın geçmişte millî varlığımıza sızmış rûh kökümüzün düşmanı hâbis urları bir bir temizliyor. İnşâallah bu temizlik bundan sonra da devam edecek.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/taksim-ayasofyanin-mutemmimidir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hayatın İçi Dışı Merkezinde CAMİ</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/hayatin-ici-disi-merkezinde-cami/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/hayatin-ici-disi-merkezinde-cami/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mesut Akdağ]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 04 Oct 2020 07:34:54 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Cami]]></category>
		<category><![CDATA[İbadet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=15897</guid>

					<description><![CDATA[Hayat, tüm yaşadıklarımızı, sahip olduklarımızı ve şu dünyada varlığımızı bize hissettiren yegâne kaynağımızdır. Hayatta kaldığımız müddetçe tüm işlerimizi görürüz, eşlerimizle ve dostlarımızla yaşarız ve onlarla güzel ilişkilerde bulunarak hayatımızı devam ettiririz.Hayatımızı devam ettirmek için olmazsa olmaz dediğimiz hayati unsurlar vardır. Bunlar hayatımızın vazgeçilmezleridir. Eğer bunlardan bir kaçı veya herhangi biri olmazsa yani hayatımızın içinde veya merkezinde bir yer bulamazsa, hayat çekilmez olur, zorlaşır ve mesut bir hayattan mahrum kalırız. Bu hayati unsurlar, tabi ki öncelikle aile, sonra iş, dost, akraba ve din. Bu son madde din de, nereden çıktı diyebilirsiniz. İnançsız hiçbir insan olamaz. Tarihe baktığımız zaman, yaşamış ilkel topluluklardan tutun, medeniyette en ileri seviyeye gitmiş uygarlıklara kadar hepsinin bir inancının, dinlerinin ve totemlerinin olduğunu görürüz. Eski tarihi kalıntılara baktığımızda da şehrin merkezlerinde mabetlerinin olduğunu görürüz. İnsanlık tarihinin ilk dönemlerinden günümüze kadar din ve mabet büyük bir yer etmiştir. Bizim İslam medeniyetimize baktığımızda, dinimizin, camilerimizin ve camilerimize hayat veren din görevlilerimizin hayatımıza yön verdiğini görürüz. Kültürümüzün tüm adetlerini, göreneklerini ve hayatımızın 24 saatini oluşturan tek etken dinimiz İslam’ın kurallarıdır. Doğumumuzdan ölümümüze kadar süren hayatımıza renk katan ve hayatımızı anlamlandıran ve hayatımızın merkezinde olan ve yüce Yaratımızla rabıtamızın kaynağı camilerdir. Camileri hayatımızdan çıkardığımızda kendimize, kültürümüze, dinimize ve toplumumuza yabancılaşırız. Camilerimiz birliğimizin, &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><br>Hayat, tüm yaşadıklarımızı, sahip olduklarımızı ve şu dünyada varlığımızı bize hissettiren yegâne kaynağımızdır. Hayatta kaldığımız müddetçe tüm işlerimizi görürüz, eşlerimizle ve dostlarımızla yaşarız ve onlarla güzel ilişkilerde bulunarak hayatımızı devam ettiririz.<br>Hayatımızı devam ettirmek için olmazsa olmaz dediğimiz hayati unsurlar vardır. Bunlar hayatımızın vazgeçilmezleridir. Eğer bunlardan bir kaçı veya herhangi biri olmazsa yani hayatımızın içinde veya merkezinde bir yer bulamazsa, hayat çekilmez olur, zorlaşır ve mesut bir hayattan mahrum kalırız. Bu hayati unsurlar, tabi ki öncelikle aile, sonra iş, dost, akraba ve din. Bu son madde din de, nereden çıktı diyebilirsiniz. İnançsız hiçbir insan olamaz. Tarihe baktığımız zaman, yaşamış ilkel topluluklardan tutun, medeniyette en ileri seviyeye gitmiş uygarlıklara kadar hepsinin bir inancının, dinlerinin ve totemlerinin olduğunu görürüz. Eski tarihi kalıntılara baktığımızda da şehrin merkezlerinde mabetlerinin olduğunu görürüz. İnsanlık tarihinin ilk dönemlerinden günümüze kadar din ve mabet büyük bir yer etmiştir.<br></p>



<p>Bizim İslam medeniyetimize baktığımızda, dinimizin, camilerimizin ve camilerimize hayat veren din görevlilerimizin hayatımıza yön verdiğini görürüz. Kültürümüzün tüm adetlerini, göreneklerini ve hayatımızın 24 saatini oluşturan tek etken dinimiz İslam’ın kurallarıdır. Doğumumuzdan ölümümüze kadar süren hayatımıza renk katan ve hayatımızı anlamlandıran ve hayatımızın merkezinde olan ve yüce Yaratımızla rabıtamızın kaynağı camilerdir. Camileri hayatımızdan çıkardığımızda kendimize, kültürümüze, dinimize ve toplumumuza yabancılaşırız. Camilerimiz birliğimizin, dirliğimizin teminatıdır. Cami, toplayan, bir araya getiren manasına gelmektedir. Bu sebeple atalarımız, mescide cami ismini vermiştir. Çünkü her türlü kesimden belki de bir araya gelmesi imkansız olan insanları bir araya getiren tek mekan, camilerdir.<br></p>



<p>Peygamberimiz Medine’ye hicret ettiğinde ilk işi mescit yaptırmak olmuştur. Ondan sonra kendi evini yaptırmıştır. Yaptırdığı mescidi sadece bir namaz kılma, ibadet etme yeri olarak kullanmamıştır. Aksine sosyal hayatın ihtiyaç duyulan tüm aktivitelerini mescitte yani camide uygulamıştır. Güreş müsabakaları, folklorik oyunları, nikah, nişan merasimlerini, sahabelerle her konudaki istişarelerini camide yapıyordu. Hatta elçi ağırlama vazifesini de camide yapıyordu. Cami bu denli hayatın merkezine alınınca toplumun birliği ve huzuru da kendiliğinden geliyordu.<br></p>



<p>Camiler topluma ışık tutar, onların gündelik hayatından, ibadet ve özel hayatlarına varıncaya kadar tüm hayatına yön verir. Toplumu ayakta tutan camileri de canlandıran ve bu özelliklerini işlevsel hale getiren kişi de din görevlileridir. Din görevlileri de aynı camiler gibi insanın doğumundan ölümüne kadar ki hayatlarında hep yanlarındadır. Hatta öldükten sonra bile arkalarından dua eden kimse olarak her daim insanların daima ihtiyaç duyduğu kimsedir. Doğduğunda kulağına ezan okuyan, evlendiğinde nikahını kıyan, hastalandığında kendisine moral veren, en sıkıldığı anlarda kendisine nasihat vererek rahatlamasını sağlayan ve en sonunda da cenazesini kaldıran din görevlisidir.<br></p>



<p>Evet camiler ve din görevlileri hayatımızın ayrılmaz bir bütünüdür. Parçası değil bütünüdür. Yani hayatımızın içinde, dışında, merkezinde 24 saatimizin her anında bizimle beraberdir. Cami ve din görevlilerimizi hayatımızdan çıkardığımızda bizi birbirimize bağlayan değerlerimizi bitiririz. Toplumu çökertiriz. Kültürümüzü yok ederiz.<br></p>



<p>İçinde bulunduğumuz 1-7 Ekim tarihleri arası Camiler ve Din Görevlileri Haftası olarak kutlanmaktadır. Tüm halkımızın, din görevlilerimizin Camiler ve Din Görevlileri Haftasını kutlar din görevlilerimize de başarılar dilerim.</p>



<p>CAMİYE BAKIŞ<br>Her gün beş defa topluyor insanı cami<br>Her bir köşesi İslam’ın tümüne cami<br>Her bir kubbe mihrap minber efrad-ı cami<br>Her bir yerinden fışkırır iman tevhidi<br>Her yıla meydan okur dimdik bir abide<br>Her an ataların izini taşır mazisinde<br>Her bir mekanı dinimin nişanesidir bize<br>her bir minare haykırır ALLAH birdir diye<br>Her kim bilir değerini hisseder yüreğinde<br>Her bela ve musibetlere olur bende<br>Her zaman var oldukça camiler alemde<br>Her daim İslam payidar kalacak tarihte</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/hayatin-ici-disi-merkezinde-cami/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Fantastik Bir Düşünce; Cami Vergisi</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/fantastik-bir-dusunce-cami-vergisi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/fantastik-bir-dusunce-cami-vergisi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 28 Dec 2018 18:42:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Cami]]></category>
		<category><![CDATA[Cami Vergisi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=6970</guid>

					<description><![CDATA[ŞEFİK KANTAR YAZDI 4. Alman İslâm Konferansı’nın fiyasko ile neticelenmesinin ardından gündem gülleri heybelerinden çok eskide kalmış bir tartışmayı tekrar tedavüle sokarak Müslümanlar üzerindeki taarruzları başka bir cepheden sürdürme yolunu seçtiler. Neymiş efendim, Almanya’daki Müslümanları Türkiye’nin etkisinden kurtarmak için camilerin masraflarının karşılanması Almanya’da sağlanmalıymış. Bunun da en pratik yolu Hıristiyanların kilise vergisi (Kirchensteuer) ödedikleri gibi Müslümanların da cami vergisi (Moscheesteuer) ödemesiymiş. Bundan toplanan paralarla camilerin ve din görevlilerinin masraflarının karşılanacak, böylece Türkiye’nin yardımlarına ihtiyaç kalmayacakmış. Eğer bu konuyu sadece asli görevleri ortalığı karıştıracak, toplumu oyalayacak, gerilimi arttıracak konu bulmak olan devşirme takımından birkaç kişi dile getirseydi, hiç üzerinde bile durmaya değmezdi. Ancak işin içine konunun aslını esasını bilmesi gereken siyasetçi, idareci, bürokrat esnafı birtakım kişiler de girince ‘karşı tarafın’ içine düştüğü şaşkınlığı, acziyeti bir kez daha müşahade ettik. Almanya’da Kilise Vergisi, Weimar Cumhuriyeti döneminde başlayan, savaş sonrasında Federal Almanya Cumhuriyeti tarafından da devam ettirilen, devletin kendisi için topladığı vergiler dışında Katolik ve Protestan inancına sahip kişilerden toplayıp kiliselere aktardığı bir vergidir. (Doğu Almanya eyaletlerinde komünist yönetim döneminde ara verilen uygulama birleşmeden sonra tekrar başlatıldı.) Vergi oranı eyaletlere göre %8-9 civarındadır. 2017 yılında Almanya’da Katolik Kilisesi için toplanan vergi 6,43 milyar €, Protestan Kilisesi için ise 5,67 milyar €’dur. Kilise Vergisi &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>ŞEFİK KANTAR YAZDI</strong></p>
<p>4. Alman İslâm Konferansı’nın fiyasko ile neticelenmesinin ardından gündem gülleri heybelerinden çok eskide kalmış bir tartışmayı tekrar tedavüle sokarak Müslümanlar üzerindeki taarruzları başka bir cepheden sürdürme yolunu seçtiler. Neymiş efendim, Almanya’daki Müslümanları Türkiye’nin etkisinden kurtarmak için camilerin masraflarının karşılanması Almanya’da sağlanmalıymış. Bunun da en pratik yolu Hıristiyanların kilise vergisi (Kirchensteuer) ödedikleri gibi Müslümanların da cami vergisi (Moscheesteuer) ödemesiymiş. Bundan toplanan paralarla camilerin ve din görevlilerinin masraflarının karşılanacak, böylece Türkiye’nin yardımlarına ihtiyaç kalmayacakmış.</p>
<p>Eğer bu konuyu sadece asli görevleri ortalığı karıştıracak, toplumu oyalayacak, gerilimi arttıracak konu bulmak olan devşirme takımından birkaç kişi dile getirseydi, hiç üzerinde bile durmaya değmezdi. Ancak işin içine konunun aslını esasını bilmesi gereken siyasetçi, idareci, bürokrat esnafı birtakım kişiler de girince ‘karşı tarafın’ içine düştüğü şaşkınlığı, acziyeti bir kez daha müşahade ettik.</p>
<p>Almanya’da Kilise Vergisi, Weimar Cumhuriyeti döneminde başlayan, savaş sonrasında Federal Almanya Cumhuriyeti tarafından da devam ettirilen, devletin kendisi için topladığı vergiler dışında Katolik ve Protestan inancına sahip kişilerden toplayıp kiliselere aktardığı bir vergidir. (Doğu Almanya eyaletlerinde komünist yönetim döneminde ara verilen uygulama birleşmeden sonra tekrar başlatıldı.) Vergi oranı eyaletlere göre %8-9 civarındadır. 2017 yılında Almanya’da Katolik Kilisesi için toplanan vergi 6,43 milyar €, Protestan Kilisesi için ise 5,67 milyar €’dur. Kilise Vergisi uygulaması, Kilise ile Devlet’in sınırlarının, görev ve sorumluluklarının belirlendiği Devlet Anlaşması (Staatsvertrag) ile belirlenmiştir. Devletin bu anlaşmayı yapabilmesi için Anayasa’da ve Eyalet Anayasaları’nda belirlenen kriterlere sahip muhatap kurumların varlığı gereklidir. Devlet’in muhatap alacağı kurumlar ya din (Anayasa’daki ifadesiyle Kirche=Kilise) veya Dini Cemaat (Religionsgemeinschaft) olmalıdır. Almanya’daki Müslümanlar yıllardır Almanya’nın Müslüman cemaatleri bu kategoriler çerçevesinde tanımasının mücadelesini vermektedirler.</p>
<p>Bir kurumun din veya dini cemaat olarak kabulü, Müslümanların eğitimden sağlık hizmetlerine, dini hak ve hürriyetlerden din adamlarının yetiştirilmesine, ibadetler, bayramların kutlanması vs gibi bir hayli problemini çözecektir. Ancak Almanya, zaman zaman bazı dini gruplara mavi boncuk gösterse de buna yanaşmamaktadır. Bunun sebebi gelinen çağda Alman Anayasası’nın ‘din’ söz konusu edildiğinde hala sadece Hıristiyanlığı anlaması, İslâmiyeti bir din olarak görmemesi ve insan hak ve hürriyetleri ile din ve vicdan hürriyeti konusunda ırkçı, ayrılıkçı, reddiyeci tavrından vaz geçememesidir.</p>
<p>Cami vergisinin ihdası öncelikle Müslümanları temsil eden kurumların anayasal çerçevede kabulünden geçmektedir. Almanya, buna yanaşmazken diğer taraftan Müslümanların da Hıristiyanlıktaki gibi kilisevari bir yapılanmaya gidişini teşvik etmektedir. Bilindiği gibi ülkedeki Hıristiyanlar kilise vergisini bağlı ve kayıtlı oldukları kilise için ödemektedirler. Fakat İslâmiyette, özellikle sünnî anlayışta ‘kayıt’ geleneği yoktur. Çünkü bu ruhbanlaşmanın, dini yönetici hükümran bir sınıfın önünü açan mahzurlu bir uygulama olarak görülmektedir. Şia’nın bir kısmında güçlü hiyerarşik yapılanma mevcutsa da, bu durum Almanya’nın gündeminde yer almamaktadır.</p>
<p>Fantezi bu ya, bir an için Almanya’nın gerekli anayasal ve kanuni çerçeveyi uygun hale getirdiğini düşünelim; peki bu vergiler toplandığında kime tahsis edilecektir? Türkiye’nin uzantısı diye Diyanet İşleri Türk İslam Birliği – DİTİB’i reddeden, fundamentalist diye Milli Görüş’ü takip ve baskı altında tutan, gizli tarikat diye İslâm Kültür Merkezleri’ni (Süleymanlılar) ezen, cemaat sahibi her dini gruba bir kulp bulan Almanya acaba vergileri kimler, hangi kurumlar vasıtası ile değerlendirecektir?</p>
<p>Sayıca Müslümanların tamamına yakınını temsil eden kurum ve kuruluşlarla sürekli problem üreten, onları kriminalize etmek için her yola başvuran, bunlarla yetinmeyin Müslümanlar için yeni bir din inşası peşinde koşan Almanya’nın gönlünden geçen herhalde kendilerini laik, seküler, liberal, eleştirel vs diye adlandıran kişilere yeni kaynak aktarımlarına yol bulmaktır. Fakat, devşirmeler için zaten bulunmuş ve yürüyen daha pratik ve başarıyla yürüyen sistemler varken, bu kadar dolambaçlı yollara sapmaya ne gerek var?<strong> </strong></p>
<p><strong>Kaynak:</strong> <strong>www.intertuerk.com</strong></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/fantastik-bir-dusunce-cami-vergisi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Camiler, Medreseler ve İlahiyat Fakülteleri</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/camiler-medreseler-ve-ilahiyat-fakulteleri/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/camiler-medreseler-ve-ilahiyat-fakulteleri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Şevket Topal]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 30 Apr 2018 21:35:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[8. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Cami]]></category>
		<category><![CDATA[Din Tartışmaları]]></category>
		<category><![CDATA[İlahiyat Fakültesi]]></category>
		<category><![CDATA[Mayıs 2018]]></category>
		<category><![CDATA[Medrese]]></category>
		<category><![CDATA[Şevket Topal]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1963</guid>

					<description><![CDATA[İslam medeniyetinde üç ilim dalı (kelam, fıkıh, tasavvuf) kurucu iradedir. Söz konusu üç ilim dalının şahsında müesses hale gelen üç temel kurum (medrese, cami, tekke) ise etkin ve şekillendiricidir. Tarihi tecrübede bu üç ilim dalı veya kurum birbirinin rakibi değil, tam aksine tamamlayıcısı mahiyetindedir. Zira bu medeniyetin ana umdelerinde inançsız, ahlaksız ve amelsiz bir toplum tasavvur dahi edilemez. Fakültedeki öğrenciliğimizin daha ilk yıllarında iken kendisinden klasik usulde İslami ilimler ve fıkıh metinleri tahsil ettiğimiz saygıdeğer bir hocamız, ders esnasında yeri gelmişken şöyle bir ifade kullanmıştı: “Bizim hocalarımız camide cemaate vaaz etmek için okur, camideki cemaatimiz ise arkadaşına nasihat etmek için hocayı dinler.” Bu söz, ilk duyduğum andan itibaren ilgimi çekmiş; yapılan işlerin nedenlerini ve niçinlerini sorgulama hususunda bana yol gösterici olmuştur. Ülkemizde imam hatip liseleri ve ilahiyat fakülteleri gibi eğitim kurumlarımızdan beklentiler nelerdir? İlim dünyamız açısından imam hatip liseleri ve ilahiyat fakülteleri ne anlam ifade etmektedir? Ahali ile ilmin buluşmasına en uygun zemin olan camilerimizde acaba yeterince imam hatip liselerinin ya da ilahiyat fakültelerinin ilmi birikiminden istifade edilebiliyor mu? Bu birlikteliğin önünde herhangi bir engel var mı? Bu müesseseler daha sıkı münasebet içerisinde olabilir mi? Bir de bunlara son dönemlerde “medrese mi? mektep mi?” şeklinde medyada da kendine gündem bulan &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>İslam medeniyetinde üç ilim dalı (kelam, fıkıh, tasavvuf) kurucu iradedir. Söz konusu üç ilim dalının şahsında müesses hale gelen üç temel kurum (medrese, cami, tekke) ise etkin ve şekillendiricidir. Tarihi tecrübede bu üç ilim dalı veya kurum birbirinin rakibi değil, tam aksine tamamlayıcısı mahiyetindedir. Zira bu medeniyetin ana umdelerinde inançsız, ahlaksız ve amelsiz bir toplum tasavvur dahi edilemez.</strong></p>
<p>Fakültedeki öğrenciliğimizin daha ilk yıllarında iken kendisinden klasik usulde İslami ilimler ve fıkıh metinleri tahsil ettiğimiz saygıdeğer bir hocamız, ders esnasında yeri gelmişken şöyle bir ifade kullanmıştı: “Bizim hocalarımız camide cemaate vaaz etmek için okur, camideki cemaatimiz ise arkadaşına nasihat etmek için hocayı dinler.” Bu söz, ilk duyduğum andan itibaren ilgimi çekmiş; yapılan işlerin nedenlerini ve niçinlerini sorgulama hususunda bana yol gösterici olmuştur. Ülkemizde imam hatip liseleri ve ilahiyat fakülteleri gibi eğitim kurumlarımızdan beklentiler nelerdir? İlim dünyamız açısından imam hatip liseleri ve ilahiyat fakülteleri ne anlam ifade etmektedir? Ahali ile ilmin buluşmasına en uygun zemin olan camilerimizde acaba yeterince imam hatip liselerinin ya da ilahiyat fakültelerinin ilmi birikiminden istifade edilebiliyor mu? Bu birlikteliğin önünde herhangi bir engel var mı? Bu müesseseler daha sıkı münasebet içerisinde olabilir mi? Bir de bunlara son dönemlerde “medrese mi? mektep mi?” şeklinde medyada da kendine gündem bulan ve ilahiyat hocalarını şu ya da bu şekilde itham eden çekişmeleri eklemek gerekir.</p>
<p>Medrese ve mektep tartışmaları başlı başına irdelenmesi gereken bir konu olmakla birlikte, kimi çevrelerce sahih dini bilginin ve ehlisünnet vel cemaat akidesinin medreselerde ve medrese hocaları marifetiyle verildiği, ilahiyat fakültelerindeki (güya) dini tahrif amaçlı bilgi aktarımıyla(!) kendilerinin samimi bir şekilde mücadele ettiği izlenimini vermeleri hayreti muciptir. Dahası hararetli ve reytingi yüksek televizyon programlarında en çok ilgi çeken çekişmelerden birisi de hocaların birbirini din tahrifçiliği veya bunun zıddı hurafecilikle suçlamalarıdır. Bu tartışmalarda ele alınan hususlar gerçekte günümüz insanının din hususundaki bilgi eksikliğini gidermeyi mi yoksa din üzerinden eğlenceli vakit geçirilmesini temin etmeyi mi amaçlamaktadır? Bu sorulara daha başkalarını da eklemek mümkündür.</p>
<p>İslam, bidayetinden itibaren asırlara sözü olan güçlü bir medeniyettir. Bu medeniyet, ilimle başlamış, ilimle yoğrulmuş, ilimle var olmuştur. İlimden koptuğu dönemler ise yok hükmünde olmuştur. İslam medeniyetinde üç ilim dalı (kelam, fıkıh, tasavvuf) kurucu iradedir. Söz konusu üç ilim dalının şahsında müesses hale gelen üç temel kurum (medrese, cami, tekke) ise etkin ve şekillendiricidir. Tarihi tecrübede bu üç ilim dalı veya kurum birbirinin rakibi değil, tam aksine tamamlayıcısı mahiyetindedir. Zira bu medeniyetin ana umdelerinde inançsız, ahlaksız ve amelsiz bir toplum tasavvur dahi edilemez.</p>
<p>Bu medeniyetin bir başka özelliği de alenilik ve meşruiyettir. Topluma hesabı verilebilir bilgi sunmaktır. Bunun bir gereği olarak zahiri bilgi medresede üretilir, irfani olansa tekkede. Medrese ve tekke, toplumun inancını veya ahlaki değerlerini zedeleme üzerine kurulmamıştır. Amel noktasında ise cami her ikisinin de ortak mekânıdır. Yani medrese ve tekke (günümüzde olanın aksine) bir ibadet kurumu değildir. Bir ilim (medrese) ve irfan (tekke) kurumudur. Birisi bilgilenmenin diğeri ruhî arınmanın mektebidir ve birbirini tamamlayıcı müesseselerdir.</p>
<p>İslam medeniyetinde gerek ilmin elde edilmesinde, gerekse ilmin topluma aktarılmasında belli bir edebe uyulur. Yani ilim ehli her türlü tartışmayı kendi arasında yapar, bunu eserlerine yansıtır. Topluma elzem ve faydalı olan bilgileri ise âlim, müftü veya kâdı kimliğiyle aktarır. Tekkeler ise bilgi üreten ve fetva veren değil, ihsana uygun olarak Allah’a kulluk yapmayı amaç edinen irfan kurumlarıdır. Bunlara temas etmemizin nedeni maalesef günümüzde her üç kurumun da zemininden kaydırılmış olması, kendi metotlarına uygun hareket etmemeleridir. Çatışmacı ve kavgacı bir dille toplumu din yorgunu haline getirmiş olmalarıdır. Günümüzde ilim kurumları da irfan kurumları da varoluş gayeleri olan fesadı engelleme, insanlar arasında adaletle ve ihsanla hükmetme gayeleri yönünde fikir üretmek yerine maalesef fesadı körükleyici, kavgacı ve tahammülsüz bir görüntü sergilemektedirler.</p>
<p><strong>Tarihte ve Günümüzde Mektep Medrese</strong></p>
<p>Bu yazı içerisinde mektep kelimesi ile modern eğitim kurumları içerisinde yer alan imam hatip liselerini ve ilahiyat fakültelerini, medrese kelimesi ile de geleneksel metotla öğretim yapan İslami eğitim kurumlarını kastetmekteyiz. Her iki kurumun da öğrencileri ve hocaları statüsüne göre molla, müderris, öğretim görevlisi, öğretim üyesi, akademik çevre, medrese çevresi gibi değişik isimlerle anılırlar. Bu isimlendirmeler normal şartlar altında bir durumu ifade etmekte iken, günümüzde maalesef karşı tarafın fikrini ya da ilmi duruşunu itham amaçlı kullanılabilmektedir.</p>
<p>Medreseler İslam toplumlarında asırlarca müesses ve müessir olmuş köklü eğitim kurumlarıdır. Osmanlı Devleti’nin eğitim sisteminin ana gövdesini de oluşturan medreseler, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarına kadar hayatiyetini resmi müesseseler olarak sürdürmüşlerdir. Osmanlı eğitim anlayışında üç farklı türde eğitim kurumu vardı: Saray, hükûmet ve askerlik işlerinde vazife alacakların eğitildiği saray mektepleri, askerlik sanatının öğretildiği askerî mektepler ve dinî eğitim veren medreseler.</p>
<p>Medreseler, genellikle sivil insanların devam ettiği uzun süreli eğitim kurumlarıydı. Medrese öncesi hazırlık eğitimi mahiyetinde sıbyan mekteplerini de bu eğitimin bir parçası olarak görebiliriz. Ancak sıbyan mekteplerindeki (bugünkü cami kursları benzeri) esas amaç, çocuklara temel dini bilgiler ve Kur’an öğretmektir. Tarihte Nizamiye, Horasan, Maveraünnehir, Merv, Medrese-i Nasıri, Mustansariye vs. adlarla bilinen pek çok medrese kurulmuştur. Bunlar zengin kütüphaneleri de beraberinde getirmiştir. Hele Selçuklu dönemindeki Sırçalı Medrese (Konya), İnce Minareli Medrese ve Karatay Medresesi eğitim öğretim faaliyetleri yanında özgün mimarileri ile de göz kamaştırmışlardır.</p>
<p>Osmanlılarda da köklü bir medrese eğitimi vardı. Osmanlıların ilk dönemi içerisinde kurulan en önemli medreseler İznik, Bursa ve Edirne medreseleri idi. Ancak Osmanlı medreseleri dendiğinde ilk akla gelenleri Fatih devrinde kurulan Sahn-ı Seman diğer adıyla Fatih Medresesi ve Kanûnî Sultan Süleyman tarafından kurulan Süleymaniye Medresesi’dir. Medreseden mezun olanlar zamanla müderrislik payesi alarak devletin en yüksek makamlarına geçme imkânına kavuşurdu. Yeri gelmişken ifade edelim ki, Fatih Camii’nin iki yanında 4’er medreseden (Karadeniz ve Akdeniz) meydana gelen Fatih Medresesi’nde, üçer kişilik toplam yüz elli iki oda vardı. Müştemilatında ise basım evi (tabhane), sağlık evi (bimarhane), kütüphane, altı yüz kişiye kadar hazırlık eğitimi verebilen sekiz medrese daha vardı. Süleymaniye Medresesi’nde daha çok tıp ve fen ilimleri ağırlıklı bir eğitim verilmekle devletin tabip, mühendis ve mimar gibi ihtiyaçlarını karşılanmaktaydı. Müderrislere ilmi derecelerine göre mülâzim, molla, fakih, allâme, kari, muhaddir denirdi. Medrese öğrencilerine ise sınıfına göre çömez, softa, danişmend denirdi.</p>
<p>Osmanlı medreselerinde alet ilimleri ve yüksek ilimler ana tasnifi içerisinde dersler okutulmuştur. XVI. yüzyıla kadar medreselerde okutulan matematik, hendese, coğrafya gibi ilimler değişik gerekçelerle kaldırılmıştır. Bu aşamadan itibaren medresede okutulan dersler daha çok alet ilimleri ağırlıklı olarak devam etmiş ve gittikçe geriye doğru gitmiştir. Bu geriye gidiş hali zaman zaman medreselerin ıslahını gündeme getirmişse de beklenen neticeler alınamamıştır. Medreselerin ıslahı girişimlerinde ilk kapsamlı ıslahat “Medaris-i İlmiyye Nizamnamesi” adı altında Şubat 1910’da devreye sokulmuştur. Bu ıslahatla birlikte ders geçmeye dayalı ve süresi sabit olmayan medrese sistemi yerine bugün modern eğitimde kullanılan sınıf sistemine geçilmiş, öğrenim süresi de on iki yıl olarak belirlenmiştir. 1914’te Şeyhülislâm Mustafa Hayri Efendi’nin gayretleriyle uygulanan bu nizamname ile tâli kısm-ı evvel, tâli kısm-ı sâni ve âli olmak üzere üç eşit devre olarak toplam 12 senelik bir eğitim sistemi öngörülmüştür. Ayrıca dinî hizmetler alanında medresetü’l-eimme ve’l-hutebâ adı altında bir okulun kurulması öngörülmüştür. Daha sonra bu okulun adı medresetü’l-irşâd olarak değiştirilmiştir. II. Abdülhamid devrinden itibaren gittikçe yayılan modern eğitim kurumları karşısında medreseler işlevsiz görülmüş; 3 Mart 1924 tarihli Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile medreseler resmen kapatılmıştır. Görüldüğü üzere tarihte eşsiz eğitim öğretim hizmetlerini yerine getiren medreseler, son kertede hükmünü tamamlayarak yerini en azından resmi alanda imam hatip liselerine ve ilahiyat fakültelerine bırakmıştır. Demek oluyor ki geçmişteki medrese ile bugün zihinlerde olan medrese arasında ilişki sadece bir isim benzerliğinden ibaret. Öyleyse günümüzde mektep ve medresenin birbirini daha yakından tanımaya ihtiyacı var.</p>
<p>Mektep ve medrese birbirlerini tanımalılar ki ne olup olmadıklarını doğru anlayabilsinler. Tanımadan yapılan her bir tanım esasında karşı tarafın bir tahrifi anlamına gelmektedir. Maalesef günümüzde her iki kurumun mensupları da karşı tarafı yeterince tanımadan onun yaptığı işleri hafife almakta hatta kimi zaman onunla çatışmaktadır. Oysaki her şeyin değişime uğradığı bir dünyada ne medrese eski medresedir, ne de mektep eski mekteptir. Modern eğitimde medrese veya medrese kafalılık dendiğinde bununla genellikle karşı taraf tahkir edilmiş olur. Medrese çevrelerinde ilahiyat kafalı dendiğinde ise bununla dinde yenilikçi, din tahripçisi, bir parça da dini ilimlerden yeterince haberdar olmayan topluluk kastedilir. Hâlbuki ilim meclisleri söz konusu olduğunda akıl akıldan üstün olur. Bilgi seviyelerinde eşitlik diye bir şey söz konusu olamaz. Tarihteki medrese ile günümüzde üniversite aynı şey olmadıklarından, bunlar birbiri ile rekabet eder kurumlar da olamazlar.</p>
<p><strong>Toplumsal Beklentiler ve Cami</strong></p>
<p>Toplumun olmazsa olmaz gerçekliklerinden birisi de dindir. Toplumun din ya da din adamı ile buluştuğu en merkezi kurum camidir. O nedenle dini alanda sözü olanın camiyi ihmal etme lüksü yoktur. Bu anlamda İslam toplumlarının ibadethane olma yanında en yaygın eğitim kurumu camileridir. Akademisyen de olsa din eğitimi veren hocaların camiyi ihmal etmemesi gerekir.</p>
<p>Tarihi tecrübe içerisinde bir diğer eğitim kurumu ise medreselerdir. İslam toplumlarında medreseler zengin tecrübeleri ve köklü eğitimleri ile müstesna bir yere sahiptir. Medreseler sadece dinî değil aynı zamanda tıp, astronomi, mühendislik vs. dünyevî ilimlerle de hizmet sunmuş ileri düzey müesseselerdir. Ancak şu var ki medreseler de zamanla her toplumsal müessesenin yaşadığı doğal süreci yaşamış ana eksenini ve varlık sebebini yitirmiştir. Günümüzde medreselerin dini alandaki görevini yürütmek üzere kurulan imam hatip okulları ya da ilahiyat fakülteleri vardır. Bu ise beraberinde bir takım tartışma ya da sürtüşmeleri getirmiştir. Onların mevcudiyetini çeşitli gerekçelerle kabullenemeyen bir kesimin varlığı bir vakıadır. Aynı şeyi medreseler için de söylemek gerekir.</p>
<p>İmam hatip okullarının ve ilahiyat fakültelerinin ilk yıllarında kendilerinden bekleneni şu ya da bu sebepten tam olarak veremediği bilinmektedir. Bu durum toplumda din, dini hizmet ve din adamı tartışmalarını körüklemiştir. Zamanla ciddi düzelmeler ve kalitede artışlar söz konusu olsa da geçmişten beri var olan sürtüşme ya da serzenişler hala devam etmektedir. Bu sürtüşmelerin içten kaynaklanan sebepleri yanında dıştan kaynaklanan nedenlerini de göz ardı etmemek gerekir. Bu okullara dini eğitimin içerisinde olup da karşı tavır takınan belli bir kesime göre nitelikli dini eğitim ancak hususi mekânlarda ve daha özel eğitimli kişiler maharetiyle (medrese usulünde) verilebilir. Medreseye karşı çıkan bazı meslektaşlar ise orada okuyanları “medrese kafalı” olmakla itham edilebilmektedir.</p>
<p>Hâlbuki insaf sahibi herkes şu hakkı teslim eder ki her iki kurum da günümüz dünyasının din alanındaki ihtiyaçlarına tek başına cevap vermede yetersizdir. Karşılıklı işbirliğine muhtaçtır. Zaten özellikle temel İslam bilimleri alanında temayüz etmiş pek çok hocanın medrese olmasa da en azından medresenin öğretim sisteminden takviye aldıkları bir vakıadır. Medresenin de kendisini imam hatip liseleri ve ilahiyatlar karşısında sorgulayarak o kurumlardan azami derecede istifade etmesini bilmesi gerekir.</p>
<p><strong>Mevcut İlmi Durum ve Cami</strong></p>
<p>İnsanın bilmeye olan ihtiyacı, kendi tarihi kadar eskidir. Her dönemin kendine has eğitim öğretim kurumları vardır. Bugünkü anlamda modern eğitim öğretimi tarihte aynısıyla aramak beyhudedir. Ancak geçmiştekini de bugüne alternatif olarak sunmak aynı derecede yanlıştır. Ülkemiz söz konusu olduğunda medreseler bugün resmiyette bir karşılığı olmayan sivil eğitim kurumlarıdır. Tabii ki bir ihtiyaca cevap vermektedirler ama ilahiyat ya da imam hatip liselerinin alternatifi olmadıkları aşikârdır. Bunlar İslami ilimleri öğreten kurumlardır.</p>
<p>İslam’da ilim kuru bir iddia değildir. Âlim de sadece bilgi taşıyan kimse değildir. Âlim bilgisini hayatına tatbik eden kişi, ilim ise ameli sonuçları olan, dünya ve ahiret mutluluğunu hedefleyen bir ameliyedir. Kısaca ilimden maksat kuru iddia peşinde koşmak ve faydasız tartışmalarla gündemi işgal etmek değildir. Gerek medrese çevrelerinden gerekse ilahiyat çevrelerinden tartışmalara malzeme sunanları, bağlamından kopuk bir takım nasları veya tarihi tecrübeleri suiistimal ederek tartışma çıkaranları iyi niyetli kabul etmek mümkün değildir. En azından başkasının değirmenine su taşıdıklarını görmezden gelmemek gerekir. Bununla birlikte şu öz eleştiriyi de yapmak gerekir: Özellikle ilahiyat fakültelerindeki akademik çevrelerin cami hizmetlerine daha çok zaman ayırarak bilgisini halka aktarması gerekir. Bu yolla sahih bilgiyi tabana ulaştırma fırsatı yakalayacağı gibi, halka yakın olmak suretiyle toplumun gerçek dini bilgi ihtiyacını da yakından görmüş olacaktır. Akademik çevrelerle toplum arasındaki dini kopukluk belli ölçüde giderilmiş olacaktır. Bu teklif, akademisyenler asli işleri olan araştırma ve akademik seviyede ders verme görevlerini terk etsinler anlamına gelmemektedir. Ancak bütünüyle halka yönelik dini hizmetlerin bir yana bırakılarak, pratikte hiçbir faydası olmayan hatta halk nazarında ne olduğu tam olarak anlaşılmadığından fitne ve dedikodulara sebep olan medyatik tartışmalara ayırdıkları zaman kadar da cami hizmetlerine zaman ayırmaları gerektiği anlamını taşımaktadır. Aksi uygulamalara giderek ilahiyat çevrelerinin dini irşat ve cami hizmetleri alanını ihmal etmeleri, hiç de hak etmedikleri bir takım dedikoduları beraberinde getirmekte; bu kesimin namaz kıldırmak, hutbe okumak, dua etmek, vaaz ve irşat vazifelerinde bulunmak hususunda yetersiz oldukları, bu nedenle bu hizmetlere yanaşmadıkları ithamına sebep olmaktadır. Bu nedenle akademik çevrelerin dini hizmetler alanını ihmal ederek başkalarına malzeme vermemesi gerekir. Bunlar içten bakış ve öz eleştirilerdir. İlahiyat fakültelerinin ve akademisyenlerinin kimi zaman toplum nazarında itibarsızlaştırılmaya çalışıldığı, onlar üzerinden dinin bizzat din adamları tarafından bile doğru anlaşılmadığı, dinin çözümlerinin günümüz dünyasına hitap etmediği, dini tahsil eden öğrencilerin ve onları eğiten hocalarının dahi ne denli savrulmalar yaşadığı izleniminin verilmeye çalışılması, modern dönemin sinsi din aleyhtarlığının bir parçasıdır.</p>
<p>Bu tür tuzaklara düşerek din ilimleri alanında çalışan akademisyenlerin ve klasik metoda dayalı eğitimle iştigal eden hocaların birbirini itibarsızlaştırma bedbahtlığına düşmemesi gerekir. Müslüman toplumların ameli mekânı cami, ilmi ve irfânî mekânı müesses-meşru eğitim kurumlarıdır. Bunlar çatışmak için değil, toplumsal fayda ve ahiret mutluluğu için var olan kurumlardır. Dinin kavramları ve müesseseleri kimsenin magazin malzemesi olmamalıdır.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/camiler-medreseler-ve-ilahiyat-fakulteleri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
