<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Cağfer Karadaş &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/cagfer-karadas/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Mon, 23 Mar 2020 07:18:07 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.10</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>Cağfer Karadaş &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Yasak Karşısında İnsanların Halleri</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/yasak-karsisinda-insanlarin-halleri/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/yasak-karsisinda-insanlarin-halleri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 23 Mar 2020 07:18:07 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Cağfer Karadaş]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan]]></category>
		<category><![CDATA[yasak]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=13795</guid>

					<description><![CDATA[Kur’an kıssaları bize çarpıcı tarihi tecrübeler sunmakta. Onlardan bir tanesi de bir deniz kıyısında yaşayan ve geçimlerini balıkçılıkla sağlayan bir Yahudi topluluğu hakkında. Sebebin ve olayın özel olması tecrübenin genel olmasına engel değil. Yüce Allah bu tecrübeyi Kur’an’ın tüm muhataplarına bildirdiğine göre bizim de almamız gereken bir hisse bulunsa gerek. Önce konumuz olan ayet-i kerîmeleri topluca görelim: &#8220;وَسْـَٔلْهُمْ عَنِ الْقَرْيَةِ الَّت۪ي كَانَتْ حَاضِرَةَ الْبَحْرِۢ اِذْ يَعْدُونَ فِي السَّبْتِ اِذْ تَأْت۪يهِمْ ح۪يتَانُهُمْ يَوْمَ سَبْتِهِمْ شُرَّعاً وَيَوْمَ لَا يَسْبِتُونَۙ لَا تَأْت۪يهِمْۚ كَذٰلِكَ نَبْلُوهُمْ بِمَا كَانُوا يَفْسُقُونَ. وَاِذْ قَالَتْ اُمَّةٌ مِنْهُمْ لِمَ تَعِظُونَ قَوْماًۙ اللّٰهُ مُهْلِكُهُمْ اَوْ مُعَذِّبُهُمْ عَذَاباً شَد۪يداًۜ قَالُوا مَعْذِرَةً اِلٰى رَبِّكُمْ وَلَعَلَّهُمْ يَتَّقُونَ. فَلَمَّا نَسُوا مَا ذُكِّرُوا بِه۪ٓ اَنْجَيْنَا الَّذ۪ينَ يَنْهَوْنَ عَنِ السُّٓوءِ وَاَخَذْنَا الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا بِعَذَابٍ بَـ۪ٔيسٍ بِمَا كَانُوا يَفْسُقُونَ.&#8221; &#160; “Sor bakayım onlara, deniz kıyısında bulunan şehir halkının durumunu. Hani cumartesi yasağını çiğniyorlardı. Balıklar cumartesi öbek öbek gelirken diğer günler gelmiyorlarmış. Bu yüzden yoldan çıkmışlardı. İşte böylece onları sınamıştık. Nitekim içlerinden bir grup şöyle demişti: Ne diye bu insanlara öğüt veriyorsunuz ki? Allah onların belasını verecek, helak edecek ve şiddetli bir azaba çarptıracak. Uyaranlar ise onlara cevaben demişlerdi ki: bu uyarımız Rabbiniz katında bir mazeretimiz olsun diyedir! Kim bilir belki de yaptıklarından sakınırlar. Böylece onlar yapılan bunca uyarıyı &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Kur’an kıssaları bize çarpıcı tarihi tecrübeler sunmakta. Onlardan bir tanesi de bir deniz kıyısında yaşayan ve geçimlerini balıkçılıkla sağlayan bir Yahudi topluluğu hakkında. Sebebin ve olayın özel olması tecrübenin genel olmasına engel değil. Yüce Allah bu tecrübeyi Kur’an’ın tüm muhataplarına bildirdiğine göre bizim de almamız gereken bir hisse bulunsa gerek.</p>
<p>Önce konumuz olan ayet-i kerîmeleri topluca görelim:</p>
<p>&#8220;وَسْـَٔلْهُمْ عَنِ الْقَرْيَةِ الَّت۪ي كَانَتْ حَاضِرَةَ الْبَحْرِۢ اِذْ يَعْدُونَ فِي السَّبْتِ اِذْ تَأْت۪يهِمْ ح۪يتَانُهُمْ يَوْمَ سَبْتِهِمْ شُرَّعاً وَيَوْمَ لَا يَسْبِتُونَۙ لَا تَأْت۪يهِمْۚ كَذٰلِكَ نَبْلُوهُمْ بِمَا كَانُوا يَفْسُقُونَ. وَاِذْ قَالَتْ اُمَّةٌ مِنْهُمْ لِمَ تَعِظُونَ قَوْماًۙ اللّٰهُ مُهْلِكُهُمْ اَوْ مُعَذِّبُهُمْ عَذَاباً شَد۪يداًۜ قَالُوا مَعْذِرَةً اِلٰى رَبِّكُمْ وَلَعَلَّهُمْ يَتَّقُونَ. فَلَمَّا نَسُوا مَا ذُكِّرُوا بِه۪ٓ اَنْجَيْنَا الَّذ۪ينَ يَنْهَوْنَ عَنِ السُّٓوءِ وَاَخَذْنَا الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا بِعَذَابٍ بَـ۪ٔيسٍ بِمَا كَانُوا يَفْسُقُونَ.&#8221;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Sor bakayım onlara, deniz kıyısında bulunan şehir halkının durumunu. Hani cumartesi yasağını çiğniyorlardı. Balıklar cumartesi öbek öbek gelirken diğer günler gelmiyorlarmış. Bu yüzden yoldan çıkmışlardı. İşte böylece onları sınamıştık. Nitekim içlerinden bir grup şöyle demişti: Ne diye bu insanlara öğüt veriyorsunuz ki? Allah onların belasını verecek, helak edecek ve şiddetli bir azaba çarptıracak. Uyaranlar ise onlara cevaben demişlerdi ki: bu uyarımız Rabbiniz katında bir mazeretimiz olsun diyedir! Kim bilir belki de yaptıklarından sakınırlar. Böylece onlar yapılan bunca uyarıyı dikkate almayıp burunlarının dikine gittiklerinde, içlerinden uyarıcıları kurtardıktan sonra bu zalimleri ağır bir cezaya çarptırdık. Çünkü onlar yasakları çiğnemek suretiyle yoldan sapmışlardı.” (A’raf 7/163-165)</p>
<p>*</p>
<p>Tefsirler yardımıyla kıssayı anlamaya çalıştığımızda görünen manzara şöyleydi: Olay, balıkçılığın önemli geçim kaynağı olduğu bir kıyı kentinde geçiyor. İşin içinde cumartesi yasağı olduğuna göre, bunlar Yahudiler olmalı.</p>
<p>İşler yolunda giderken bir gün bir şeyler oluyor her nasılsa, balıkların hareketlerinde bir değişim meydana geliyor. Balık denen akılsız varlıklar bazı günler sürü sürü gelirken bazı günler kıyının yüzüne bakmıyor. Şehir halkı şaşkın. Bu akılsız varlılara bir akıl mı veren oldu? Buna bir anlam veremiyorlar. Özellikle cumartesi günü kıyı adeta balık kaynıyor. Eee cumartesi de avlanmak yasak. Ne olacak şimdi? Nereye kadar böyle gidecek bu iş? Fakat bu balıklar niye diğer günler kaçıyor da cumartesi günü geliyor diye hiç düşünmüyorlar da yasağı delmenin bir yolunu arıyorlar şehrin şımarıkları?</p>
<p>Yıllar önce Bosna Hersek’e gitmiştik. Eh oraya gitmişken Blagay Tekkesine uğramamak olmazdı. Muhteşem bir yerde, muhteşem bir tekke. Fotoğrafını bile görseniz hayran kalırsınız. İsterseniz şöyle bir internetten açın bakın! Hak vermezseniz, gelin yüzüme ne derseniz deyin. Aklınıza başka bir şey gelmesin. Korona virüslü günlerde yaşıyoruz da. Kimseye bir şey sıçratmayın bu günlerde, aman ha! Gözünüzü seveyim uzaktan. Önlemlere harfiyen uyun, kendinizi de yakınlarınızı da koruyun&#8230; O şehir halkından beter oluruz sonra Allah korusun!</p>
<p>Efendim ne diyorduk? Bosna’dan bahsediyorduk. Oraya gidişimiz savaştan sonraydı. Tekkeye vardığımızda savaş esnasında yaşanan bir olay anlatıldı. Hırvatlar ağır silahlarla Müslümanlara saldırdıklarında garibanlar Tekkenin bulunduğu kayanın duldasına sığınmışlar. Kaya da kaya, koca bir dağ! Bu onları top menzilinin dışında tutmuş ve böylece canlarını Allah’ın izniyle kurtarmışlar. Sığınmışlar ama ne yiyecekler ne içecekler? İçecek belli, dağın altından çıkan koca bir nehir. Eee yiyecek? Bakıyorlar hiç balığın bulunmadığı nehrin çıktığı noktada bir anda bir sürü balık. Bayram ediyorlar tabi. Günlerce o balıkları tutup pişirip yiyerek hayatta kalıyorlar. Gerçekten etkileyici bir olay. Bunu anlattılar ve işte bu büyük bir keramet dediler. Doğru, Allah’ın ikramı anlamında keramet olduğu kesin. <em>Kul sıkışmayınca Hızır imdada yetişmezmiş</em> derler. Derler de, olağandışı (harikun li’l-ade) anlamında bir keramet midir bu? Yani balıklar o an orada mı yaratıldı yoksa nehrin alt tarafında zaten vardılar, bir sebeple, doğal yoldan mı buraya geldiler? Çünkü keramet olağan dışıdır. Ya sebebin olmaması ya da sonucun olmamasıdır. Hem sebep hem sonuç ikisi birden varsa, bu olağan bir olaydır.</p>
<p>Ben de onlara başka bir ihtimale göre bir yorum denemesi yaptım. Sorum şuydu: İnsanlar niye buraya sığındı? Can korkusundan değil mi? Evet! Balıklar da canlı da. İnsanların üzerine düşen top mermileri onların da üstüne düşüyor. Onlar da can havliyle sığınacak bir yer arıyor. Bu yüzden nehrin yukarısına kaçıyorlar ve bu kayanın duldasına sığınıyorlar. Tıpkı insanlar gibi. Tabi ki buradaki insanlara da can simidi oluyorlar. İstanbul simidi kadar olmasa da karınlarını doyuruyorlar netice. Yorumumu hiç beğenmediler. Ne olacak işte? Kelamcı dediler. Geçti gittiler. Niye? Kafalarında tek cevap olsun istyorlar! Kafa konforları bozulmasın yeter ki. Eh üzülmedim. Baktıkları açıdan haklıydılar. Onlar gibi baksam ben de öyle düşünürdüm. Ama ben de haklıydım. Bu kent halkının hikayesini yazmaya başlayınca o olay aklıma geldi. Haklılığımı bir kez daha teyit etti.</p>
<p>Şehir halkının hikayesine tekrar dönelim. Soru şu: Bu balıklar bu insanlardan niye kaçıyor? Acaba nasıl davrandılar da onları ürküttüler? Balıklar da onları nasıl çözdüler? Yani her gün avlanırken cumartesi günü avlanmadıklarını. Yüce Allah insanları zaman zaman mucize ve keramet gibi olağandışı olaylarla sınarken genelde adetullah yani olayların doğal akışı içinde sınar. Buradaki de öyle görünüyor. En azından ben öyle anlıyorum. İşin hakikatini tabi ki Allah bilir!</p>
<p>“<em>Başınıza gelenler yapıp ettiklerinizdendir</em>” diye buyuyor ya Yüce Allah. Buradaki de tam öyle değil mi? Demek ki bırakın insanları balıklara bile zulmeden bir topluluk söz konusu. Balıkların doğallığını bozmuşlar. Balıklar da onları çözmüş. Akılları yok ama Allah’ın inayetiyle zalime uzak, mazluma yakın duruyorlar. Buna rağmen içlerinden azılı grup zulme devam ediyor. Hem de cumartesi yasağını delme pahasına. Eeee, ne diyelim? Balıklar kadar olamazlarsa, olacağı budur işte!</p>
<p>Bir başka grup da üzülüyor buna. Sayıları da çok değil anlaşılan. Gene de sorumluluk duyuyorlar. Allah yarattı, göz verdi, kulak verdi üstüne bir de akıl. Allah niye verdi bunları imtihan için. Ellerinde olanlar çoğalınca şükretsin, azalınca sabretsinler; yasağa uysunlar, yasalara saygılı olsunlar diye. Böyle düşündüler. Uyarmak lazım dediler. Hem kendi sorumluluklarını yerine getirmek hem de düştükleri çukurdan onları çıkartmak için. Dikildiler karşılarına. Yapmayın kardeşler, etmeyin! Yukarıdaki Allah’tan korkun, yerdeki kuldan utanın. Kendinizi de, koca kent halkını da tehlikeye atmayın. Çok şey istemiyoruz azıcık sorumluluk. Yasaklara uyun, yasaları koruyun. Bu bozgunculukla var olan üç beş balığı da kaçıracaksınız.</p>
<p>Dinlerler mi hiç! Adı üstünde bozguncu.</p>
<p>Sessiz, sakin, etliye sütlüye karışmayan veya o bozguncuların yola gelmeyeceğini tastamam anlamış bir başka grup vardı. Onlar da bu uyarıcılara üzülüyorlardı. Zavallılar boş yere nefes tüketiyor diye geçiriyorlardı içlerinden. Bunlardan bir cacık olmaz. Uğraşmak boşuna bu bozguncu tayfasıyla. Böyle düşüncelere dalıp gidiyorlar ama hiçbir şeye de karışmıyorlar, sadece uzaktan gözlüyorlardı. Ancak çok dertlenmiş, içlerine oturmuş olacak ki, bir gün çıkıverdiler önlerine öğüt verenlerin. Durun be dostlar! Bunlardan adam olmaz. Boş yere nefesinizi tüketmeyin, kendinizi bu kadar yormayın! Neyi, kime ispat ediyorsunuz? Nedir sizin derdiniz?</p>
<p>Cevap çok etkileyiciydi: Biz bilemeyiz! Belki ıslah olurlar belki de olmazlar. Ama bir şeyi çok iyi biliyoruz: Yarın Allah’ın huzuruna çıkacağız. Orada bir mazeretimiz, sizin anlayacağınız bizi kurtaracak bir gerekçemiz olsun diyoruz. Kendimizi kimseye de ispat etmek gibi bir derdimiz yok. Allah bilsin yeter! O bizim olduğu kadar sizin de Rabbiniz da. Nasıl siz böyle durabiliyorsunuz? Biz de bu tavrınızı anlamıyoruz.</p>
<p>Bu cevabı beklemiyorlardı, sustular. Ama tavırlarını da değiştiremediler. Ya tam anlamışlardı ya da kaçıyorlardı. Ama belli ki içlerinin bir tarafında bir kıpırtı vardı. O kadar da duyarsız ve duygusuz değillerdi. Ne ki, bir türlü harekete geçemiyorlardı. Eh bütün duyarlılığı kaybolmuş bir toplumda bu kadarlık da olsa duyarlılık gösterenlerin bulunması hiç yoktan iyiydi. Ne buyurmuş Yüce Peygamber? “<em>Bir yerde kötülük gördüğünüzde elinizle düzeltin, olmazsa dilinizle tepki verin, hiç değilse kalbinizle onaylamayın, içinizde bir karşı duruş duygusu her zaman olsun!”</em> Demek ki, elleriyle düzeltmeye öğüt verenlerin güçleri yetmemiş, dilleriyle tepki vermişler. Ötekiler de içlerine atıp tepkilerini ancak orada ortaya koyabilmişler. Bozgunculara diyemediklerini de öğüt verenlere diyebilmişler.</p>
<p>Bu kadar bozgunculuk olur da Allah’ın adaleti olmaz mı? Kimini ensesinden kimi de perçeminden yakalar ilahî adalet. Zira zulümle abad olunmaz. Mazlumların âhı yerde kalmaz. Kim bilir, belki bu dünyada olayların doğal akışı içinde şımarıklığın dip yaptığı bir anda, beklenmedik zamanda aniden çıkıverir zalimin karşısına, çarpıverir alnının çatına. Bazen burada olmaz, ama emin ol, ilahi adalet asla ıskalamaz. Onu büyük toplantı yerinde perçeminden yakalar da alnını karışlar. O gün varını yoğunu hatta bütün sülalesini vermek ister de hiçbir işe yaramaz. Ne demişler? Aheste çıkar mazlumun âhı, ama mutlaka çıkar. Bu yüzden sakın ha, âh alma, sonunda âh edersin!</p>
<p>*</p>
<p>Efendim ben böyle tek düze bir çırpıda anlattım kıssayı. Bilesin ki, o kadar da kolay anlaşılacak ve yorumlanacak kadar basit değil bu olay. On dört asırdır insanlar bu konuda kafa yormuşlar. Nice güzel ve çarpıcı yorumlar ortaya koymuşlar. Onları da dinleyip, bir zahmet okuyup anlamak ve değerlendirmek lazım. Tek açıdan bakıp tek yönlü, sığ ve sabit fikirli olmamak için.</p>
<p>Soru şu: Kıssadaki iki grubun akıbetini anladık da üçüncüye ne oldu? Benim tek düze hikaye etmem kıssayı epeyce anlaşılır kılmış olmalı. Üçüncü grup bana göre masum. Ama herkes böyle düşünmemiş. Bendeniz masum diyenlerin düşüncesini tercih ettim. İyi de ettim ama ötekilerin düşüncelerini de bilmek gerek. O kadar düşünmüşler, söylemişler, yazmışlar onlara hak ettikleri değeri vermek, torunları olarak bizim boynumuzun borcu.</p>
<p>Tekrar soruya dönelim: Bu üçüncülerin akibeti bildirilmediğine göre acaba bunlar ilahî muamelede iki gruptan hangisine dahil edildi? Birinciye dahil edildi diyenlerin gerekçesi hazır: Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır. Bunlar haksızlığa kayıtsız kalarak adeta onay vermişler. Öyleyse bozguncular gibi muamele görmeliler. İyi de durum bu kadar açık değil. Bir kere adamlarda bir tepki var. Güm güm olmasa da içlerinde bir vicdan kıpırtısı olduğu aşikar. Böyle düşünenler diyorlar ki: Bunlar kurtuluşa eren ikinci grubun safında ama biraz arkada. Demek ki her olayın görüntüsü baktığımız yere göre değişiyor. Bakış açısına göre bir yargı ortaya çıkıyor.</p>
<p>Ancak temkinli düşünen de yok değil. Maturidî onlardan biri. Hak Teala bildirmediyse bize kafa yormak düşmez diyor. Kıssalar konusunda hep böyledir Büyük İmam. Allah’ın bildirdiğinin ne ötesine geçin ne de berisinde kalın. Gerçek dışı beyan tehlikesinden kendinizi kurtarmış olursunuz. Bu duruş da saygıyı hak ediyor. Koca İmam. Ona saygı duymayacağız da kime duyacağız. Ama canım, Semerkandî var, Zemahşerî var, Razî var, Nesefî var, Safedî var… Var oğlu var. Hepsi de deve dişi gibi alim. Hepsine saygı duyacağız ve haklarını teslim edip her birine dua edeceğiz. Bu bizim o yüce insanlara teşekkürümüzdür. Ne güzel bir sözdür! <em>Kula teşekkür etmeyen Rabbine şükürde bulunamaz</em>.</p>
<p>27 Recep 1441/22 Mart 2020</p>
<p>Cağfer KARADAŞ</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/yasak-karsisinda-insanlarin-halleri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bizim Evin Enteli</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/bizim-evin-enteli/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/bizim-evin-enteli/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 25 Nov 2019 13:44:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Cağfer Karadaş]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=13114</guid>

					<description><![CDATA[Havanın renginin kurşuniye döndüğü akşam vakitleriydi. Sokakta herkes bir telaş içinde. Eve bir an evvel ulaşma aceleciliği herkesin kafasında. Evine dedikse evin kendisi değil, eşine, çocuğuna veya ana babasına kavuşmaydı işin aslı. Son teknoloji saatler çıksa da, akıllı telefonlar icat olunsa da, yine de insanlar güneşin inişine bakıyorlardı.  Akşamın kurşuni ağırlığını sokakta değil, ailenin içinde karşılamak derdindeydiler. Bu ağırlık bir başına çekilmezdi. Bizimkinin acelesi yoktu. Gidip boş eve, yalnızlığını mı demleyecekti. Demleye demleye katrana dönmüştü zaten. Yalnızlığın baskısını azaltmak için her çareye başvurdu. Evin odalarını, odaların eşyalarını bile zaman zaman değiştirdi. Bir yenilik olur da şu yalnızlık denilen ağır baskıdan kurtulurum diye…  Olmadı. En iyisi yalnızlığı dışarda karşılamak diye düşündü. Kalabalıklar içinde… Sinema, tiyatro, biraz eğlence… Gene olmadı. İçine yatmıyor, yetişme tarzına uymuyordu. Fakat yalnızlık takıntı haline gelmiş, bir türlü kurtulamıyordu. Kendisinden yaşça büyük bir arkadaşına açtı bu durumu. Kestirip attı o da. -Evlen oğlum dedi. Bu meretin ilacı budur. Eskiden de böyleydi, şimdi de böyle… -Kendime göre bir eş arıyorum ağabi, dedi. -Kendime göre derken? -Şöyle huyu huyuma suyu suyuma uysun, eh biraz da entelektüel olsun… -Yani okumuş kız arıyorsun. -Yok, entelektüel… -O da ne oğlum? -Yani şöyle entelektüel meseleleri konuşacağım biri olsun… -Ara bakalım, dedi dudaklarına biraz tebessüm &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Havanın renginin kurşuniye döndüğü akşam vakitleriydi. Sokakta herkes bir telaş içinde. Eve bir an evvel ulaşma aceleciliği herkesin kafasında. Evine dedikse evin kendisi değil, eşine, çocuğuna veya ana babasına kavuşmaydı işin aslı. Son teknoloji saatler çıksa da, akıllı telefonlar icat olunsa da, yine de insanlar güneşin inişine bakıyorlardı.  Akşamın kurşuni ağırlığını sokakta değil, ailenin içinde karşılamak derdindeydiler. Bu ağırlık bir başına çekilmezdi.</p>
<p>Bizimkinin acelesi yoktu. Gidip boş eve, yalnızlığını mı demleyecekti. Demleye demleye katrana dönmüştü zaten. Yalnızlığın baskısını azaltmak için her çareye başvurdu. Evin odalarını, odaların eşyalarını bile zaman zaman değiştirdi. Bir yenilik olur da şu yalnızlık denilen ağır baskıdan kurtulurum diye…  Olmadı. En iyisi yalnızlığı dışarda karşılamak diye düşündü. Kalabalıklar içinde… Sinema, tiyatro, biraz eğlence… Gene olmadı. İçine yatmıyor, yetişme tarzına uymuyordu. Fakat yalnızlık takıntı haline gelmiş, bir türlü kurtulamıyordu.</p>
<p>Kendisinden yaşça büyük bir arkadaşına açtı bu durumu. Kestirip attı o da.</p>
<p>-Evlen oğlum dedi. Bu meretin ilacı budur. Eskiden de böyleydi, şimdi de böyle…</p>
<p>-Kendime göre bir eş arıyorum ağabi, dedi.</p>
<p>-Kendime göre derken?</p>
<p>-Şöyle huyu huyuma suyu suyuma uysun, eh biraz da entelektüel olsun…</p>
<p>-Yani okumuş kız arıyorsun.</p>
<p>-Yok, entelektüel…</p>
<p>-O da ne oğlum?</p>
<p>-Yani şöyle entelektüel meseleleri konuşacağım biri olsun…</p>
<p>-Ara bakalım, dedi dudaklarına biraz tebessüm yayarak. Sonra ciddileşti. Kafasını kaşıdı, elini çenesine koydu, tekrar başını kaldırdı, gözünü ıraklara dikti, daldı gitti.</p>
<p>-Hey gidinin gençliği! Ben de senin gibiydim. Yel gitti, tozu kaldı; sel gitti, tortusu…</p>
<p>-Nasıl yani?</p>
<p>-Otur şöyle… Ben anlatayım sen dinle… Bir zamanlar fırtına gibiydim. Hatta “fırtına” diye bir lakap bile takmışlardı bana… Entel olmaktı bütün derdim. Şekilden manaya, sözden öze… Gerçekleştirmek için gözüme kestirdiğim ve entelektüel diye bildiğim herkesin peşine takıldım. Onlar gibi giyinmeye, onlar gibi konuşmaya çalışıyordum. Entelektüel görünmenin birinci şartı giysi idi. Rahat görüneceksin ama farkın olacak… Bir fular takacaksın boynuna, rengi kimsede olmayacak. Saçınla, sakalınla kendini belli edeceksin. Kravat takıyorsan bile hafif aykırı olacak. Farklı görünmek için gerekirse hacı amcanın kalpağını bile şöyle bir yamultarak takabilirsin başına. Sakalın hafif bakımsız gibi görünecek. Ama bakmadan bakımsız görünmez. Aldırmıyor görüneceksin ama hiçbir şeyi kaçırmayacaksın.</p>
<p>-Bu ne ağabi böyle? Bölük pörçük, parça bulanık…</p>
<p>-Eee oğlum! Entelektüel olmak kolay mı?</p>
<p>-Konuşma sitilin ve kullandığın kelimeler çok önemli. Şöyle hafif çeneni yukarı kaldırıp, karşındakine üstten bir bakış fırlatıp, ağzını doldurarak, mümkünde biraz da gırtlak sesi katarak başlayacaksın söze… Öyle mahallenin hocasının, öğretmeninin, esnafının kelimelerini kullanmayacaksın. Avrupaî kelimeler. İngilizceden, Fransızcadan, felsefe bildiğini göstermek için mümkünse Latince ve Yunanca kökenli kelimeler kullanacaksın.</p>
<p>-Ama bunları kimse anlamaz ki!</p>
<p>-Anlamayacak zaten. Konuşmana bunlar gizem katar. Kimse anlamaz ama seni büyük adam sanırlar. Özellikle biraz özgüven arayan gençler, hayran hayran yüzene bakarlar… O zaman biraz daha koyulaştıracaksın. Hep aynı şeyi söyleyeceksin ama bunu fark ettirmeyeceksin. Biraz zorlanarak cümle kuracaksın. Düşünceli ve derinlik sahibi adam görüntüsü vereceksin.  Ağır ağır çıkartacaksın kelimeleri ağzından, sonra güm diye bırakacaksın orta yere. Kuyudan su çekip şar diye boşaltmak gibi. Arada bir de siz Türkçede nasıl söylüyorsunuz diye karşındakilere soracaksın.</p>
<p>-O niye ki?</p>
<p>-O kadar evrensel bir entelektüel olmuşsun ki, neredeyse Türkçeyi unutmuşsun görüntüsü vermen için. Sen onlardan değilsin artık. Başka bir dünyanın adamı. Bir fenomen. Siz nasıl diyordunuz. Olay adam…  Tam oldu mu bilmiyorum. Gençlerin idolü. Yarı Tanrı gibi bir şey…</p>
<p>-Biraz abartmadın mı?</p>
<p>-Abarttım hakikaten. Her şeyi bıraktım entel olmanın peşine düştüm. Artık bu benim için büyük bir takıntıydı. Hakikatin kendisiydi. O insanlar hakikate ermişlerdi. Ermek ne demek!? Hakikati avuçlarının içine almışlar, avurtlarında istedikleri gibi evirip çeviriyorlardı.</p>
<p>-Vay be!</p>
<p>-Ben de tam öyle dedim. Vay be! Bunlar gibi bir olabilsem! Fakat bir türlü tutturamadım. Ne ettiysem onları anlayamıyordum. Tam anladım dediğim yerde ip kopuyor, büyü bozuluyordu. Uç ucuna getiriyorum, tutturamıyordum. Düğüm atmaya hiç gelmiyordu. Ya eriyor ya kopuyordu. Sonra düşünmeye başladım. Gerçekten bu adamlar anlamlı bir şeyler söylüyorlar mı? Sonra kendime kızdım. Sen kimsin ki koca adamları sorgulayacaksın?  Sıfır noktasından tekrar başladım. Deli gibi okuyordum. Best seler, siz nasıl diyordunuz? Gülüyor bu arada. Yani en çok okunan kitapların müdavimi olmuştum. Okuyordum ama bir türlü benimseyemiyordum. Sonra felsefe kitapları okumaya başladım. İyi gelmişti. Fena değildi. Epeyce bilgi sahibi olmuştum. Fakat okuduğum felsefe kitapları ile onların konuşmaları özellikle kullandıkları kavramlar arasında sanki bir dağ vardı. Olmadı, onların mahalleye daldım. Onların diliyle okumaya başladım. Fakat bir türlü ilerlemiyordu okumam. Sonra birisiyle konuşmaya karar verdim.</p>
<p>-Oğlum! Önce sen şu kafayı değiştir, öyle gel dedi. Geçmişte kalmış gelenekçi kalıntıları at…</p>
<p>Haklıydı. Bu kafayla olmuyordu. Tamam dedim. Hepsini yaptım. İğnenin deliğinden geç dese oradan da geçecektim. Bir gün bir rüya gördüm. Başımda fötr şapka, boynumda fular, dizleri pörsütülmüş kot kumaştan bir pantolon, caminin merdivenlerinden yukarı doğru çıkıyorum. İki minareli görkemli bir cami. Aha! O da nesi? Miraler birden eğildi. İki el gibi yakamdan tuttu ve beni sarsmaya başladı.</p>
<p>-Sen ne oldun, ne ettin kendine böyle? dediler…</p>
<p>Kan ter içinde yataktan fırladım. Banyoya koştum. İçimde ne varsa boşattım. Aynaya baktım sapsarı olmuşum. Sonra zihnimi geriye doğru taradım. Tıpkı şu an gibi akşamın alacakaranlığında iki minareli caminin önünden geçerken. Camiye bakmıştım, içim burkulmuştu. Kendimi yalnız ve kötü hissetmiştim. İnsanlar çıkıyorlardı camiden, yüzlerinde mutluluk. Birden sırtımı döndüm ve oradan uzaklaştım. İçimde bir şeyler eridi ve aktı. Rüzgarda kaldım, üşüttüm diye düşündüm. Attım gördüklerimi zihninim en derin tarafına.</p>
<p>Sonra ne oldu?</p>
<p>O derin taraf beni kendine çekti. Bir türlü kurtulamıyordum. Sorgulamaya başladım. Ben entelektüel oldum ama ne oldum? Ne olduğumu bir türlü çözemiyordum. Fırtınalar arttı, dalgalar kabardı, ben çırpınmaya başladım. Bir sahil bulup atmalıydım kendimi. Boğulacaktım. Sonu gelmez bir denizde boşuna kulaç çekiyordum. Hâlbuki denizin kıyı tarafı daha güvenli ve daha dingindi. Ben ise maceraya kapılmış, ortada kalmıştım. Artık takatim yetmiyordu. Sahile yakın dingin yerde durmak en akıllıcaydı. Oradan denizi anlamak ve anlamlandırmak da daha kolay ve mümkündü.</p>
<p>-Yani?</p>
<p>-Yanisi yok oğlum! Entelektüel olmaktan vaz geçtim. Kendim olmaya karar verdim.</p>
<p>-İşte bu!</p>
<p>Cağfer Karadaş</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/bizim-evin-enteli/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Âlim</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/alim/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/alim/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 30 May 2019 10:57:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Kültür - Sanat - Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Alim]]></category>
		<category><![CDATA[Cağfer Karadaş]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=10890</guid>

					<description><![CDATA[“Âlimin ölümü âlemin ölümüdür” denilmiş. Doğrudur. Çünkü âlim, toplumların hafızası ve zihnidir. Hafıza ve zihin gittiğinde kalan şey boşlukta sallanan ceset hükmünde. Âlimlerini yok sayan veya yok edenler, kafalarına kurşun sıkan bebbahtlara benzer. Ha toplum hafızasına kurşun sıkmışın, ha âlimi öldürmüşün&#8230; Peygamberlerini öldürenleri Rabbim nasıl da kınıyor Kitabında&#8230; Âlimin öldürülmesini buna kıyas et! Bir toplumu anlamak için âlimlerine verilen itibara bakmak gerek. Âlim ne kadar itibarlıysa, toplum o derece yüksektir. Âlimin itibarını sakın para ve dünyalık değerlerle ölçme! İstisnalar olabilir ama hiç bir dönemde âlimler toplumun zengin sınıfı olmadı. Para, iltifat ve sahte itibar peşinde olanları sakın âlim sayma! Peygamberleri ve gerçek âlimleri incitir, Allah’ın gazabını uğrarsın! Tarihe bakınız. Karmaşa dönemleri, âlimlerin ya itibarsızlaştırıldığı ya da yok sayıldığı zamanlar. Daha önceye gitmeyelim, Tanzimattan beri âlimi itibarsızlaştırdık. En zirve noktası, idamların yaşandığı dönemler. Diyanet İşleri Başkanları makamlarında saldırıya uğradı. Kamusal dendi, bütün alanlar dinden boşaltıldı. Toplum içinde ve hafızasında çatlaklar oluştu. Çatlaklar büyüdü, yama tutmaz oldu. Camiler imamsız, cenazeler ortada kaldı. Her dönemde olduğu gibi bu sorunu ilk ve en iyi gören toplumun orta sınıfı oldu. Hareket orada başladı. Büyük İmam Matüridî’nin tespiti de budur: “Yüce Allah, peygamberleri orta sınıftan seçer. Çünkü onların hem içinde bulundukları hem üst ve hem de &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>“<em>Âlimin ölümü âlemin ölümüdür</em>” denilmiş. Doğrudur. Çünkü <em>âlim</em>, toplumların hafızası ve zihnidir. Hafıza ve zihin gittiğinde kalan şey boşlukta sallanan ceset hükmünde. Âlimlerini yok sayan veya yok edenler, kafalarına kurşun sıkan bebbahtlara benzer. Ha toplum hafızasına kurşun sıkmışın, ha âlimi öldürmüşün&#8230; Peygamberlerini öldürenleri Rabbim nasıl da kınıyor Kitabında&#8230; Âlimin öldürülmesini buna kıyas et!</p>
<p>Bir toplumu anlamak için âlimlerine verilen itibara bakmak gerek. Âlim ne kadar itibarlıysa, toplum o derece yüksektir. Âlimin itibarını sakın para ve dünyalık değerlerle ölçme! İstisnalar olabilir ama hiç bir dönemde âlimler toplumun zengin sınıfı olmadı. Para, iltifat ve sahte itibar peşinde olanları sakın âlim sayma! Peygamberleri ve gerçek âlimleri incitir, Allah’ın gazabını uğrarsın!</p>
<p>Tarihe bakınız. Karmaşa dönemleri, âlimlerin ya itibarsızlaştırıldığı ya da yok sayıldığı zamanlar. Daha önceye gitmeyelim, Tanzimattan beri âlimi itibarsızlaştırdık. En zirve noktası, idamların yaşandığı dönemler. Diyanet İşleri Başkanları makamlarında saldırıya uğradı. Kamusal dendi, bütün alanlar dinden boşaltıldı. Toplum içinde ve hafızasında çatlaklar oluştu. Çatlaklar büyüdü, yama tutmaz oldu. Camiler imamsız, cenazeler ortada kaldı.</p>
<p>Her dönemde olduğu gibi bu sorunu ilk ve en iyi gören toplumun orta sınıfı oldu. Hareket orada başladı. Büyük İmam Matüridî’nin tespiti de budur: “<em>Yüce Allah, peygamberleri orta sınıftan seçer. Çünkü onların hem içinde bulundukları hem üst ve hem de alt kesime hitap etme imkanları vardır.</em>” Abdulfettah Ebû Gudde bu kesimin halini <em>beyaz fakirlik</em> diye niteler. İlim adamı da bunlar içinden çıkar. <em>Kara fakirlikle</em> ilim olmaz. Zenginlikte de şımarma istidadı fazladır.</p>
<p>Bu kesimin öncülüğünde oluşturulan baskı sonucu önce kurs ardından okul, lise ve  yüksek okullar açıldı. Din eğitim ve öğretimi yeniden yeşerdi. Bu noktaya gelmede emeği geçenlerden Allah razı olsun&#8230; Onların bir kısmını tanıma fırsatım oldu. Ellerini bırakın, ayakları öpülecek mübarek insanlar&#8230;</p>
<p>Yeter mi? Hayır, asla! Dünya dönüyor, zaman geçiyor, mekan değişiyor&#8230; İnsanlar yerinde mi sayıyor? Hele bir bakın gençlere! Yeni yetme çocuklara! “Bizim zamanımızda öyle miydi?” demeyin. Herkes zamanını yaşar. Zamanı anlamak, zamanda dini anlamak lazım. Tarih bugüne gelmez, bugün de tarihe gitmez. O ancak uyduruk bilim kurgu filimlerinde olur. Zamanı anlayacak ve zamanda dini anlayacak âlimdir. Peygamberler vârisi, sahabeden başlayan zincirin devamı ve temsilcisi. Alim yetiştirmezsen zaman boş kalır, toplum boşlukta, din de garip&#8230;</p>
<p>Yüce Allah peygamberleri niçin gönderdi? Örder ve örnek olsunlar diye&#8230; Onlara “Gidin ümmetlerinize söyleyin: Biz sizden ücret mücret istemiyoruz. Dünyalık bir şeyin peşinde de değiliz. Biz Allah’ın verdiği görevi yerine getirmeye geldik. Sizleri hem dünyada hem ahirette zulmetten nura çıkartmak görevimiz. Ama bunu kulağınızdan tutarak ya da kolundan çekiştirerek yapamayız. Böyle yapma yetkimiz de yoktur zaten. Allah’ın verdiği iki imkanı kullanmanız gerek: Akıl ve irade. Ölçün, biçin, karar verin ve bize gelin&#8230; Kabul ederseniz, birlikte yola düşer, hedefe yürürüz. Rahmeti ve keremi bol Rabbimiz hedefe ulaştıracaktır bizi, vaat ettiği gibi.  O asla vaadinden dönmez!” İşin aslı budur meâlen.</p>
<p>Bu halleriyle onlar, toplumlarına önder ve örnek oldular. Son Peygamber geldi ve peygamberlik zinciri tamamlandı. Şimdi ne olacak? Olacak belli. Yüce Allah hiç bir boşluk bırakmaz evrende. O âdildir ve hikmet sahibidir. Yaratan da yöneten de O’dur.. Bu iki alana da kimseyi ortak kılmaz. “<em>Göklerde ve yerde olan ne varsa Allah’a aittir. Bütün işler O’na döner. (Ey Muhammed ümmeti!) Siz, insanlar için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliğe teşvik eder, kötülükten sakındırırsınız ve Allah’a inanırsınız.</em>..” (Al-i İmran 109-110)</p>
<p>O ümmet kim? Biziz. Öyleyse iş başa düştü. Fakat bütün bir ümmet bu işin üstesinden nasıl gelir? Tabi ki, birbirlerine kenetlenip yoldan sapmayarak. Ne buyurmuş Ulu Nebi? “<em>Benim ümmetim dalâlet üzere birleşmez.</em>” Bu güvence bize yeter. Ama bunun için her dönemde canlı önderler ve örnekler lazım. Ne demiş eskiler “<em>Diri bir kedi ölü bir aslandan yeğdir</em>.” Yeni bir peygamber gelmeyeceğine göre. İşte o canlı önder ve örnek <em>âlimdir</em>. Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetini bilen. Sahabenin ve tabiinin yolundan giden. “<em>İçlerinden haberin mana ve maksadını çıkarabilenler şüphesiz onu anlardı</em>” (Nisâ 83) ilahî buyruğu gereği <em>mana </em>ve<em> maksadı</em> kavrayıp yol ve yön gösteren. Çünkü “<em>Alimler, peygamberlerin vârisleridir</em>.” (Tirmizî, “Kitâbü’l-ilim”, 19) Malda ve makamda değil; <em>ilimde, önderlikte ve örneklikte</em>&#8230;</p>
<p>İlmiyle âmil, amelinde muhlis&#8230; İşte böyle bir adam âlim. Adam gibi adam. Su katılmamış, doğası ve doğallığı bozulmamış. Üç kuruşun hesabını yapmayan, kuyruk sallamayan, sallayanın peşinden gitmeyen; namerde el açıp, zalime boyun bükmeyen; güce dayanmayan, güçten pas almayan&#8230;</p>
<p>“Nerde bulacaksın böyle bir adamı?” deme! Allah kerîm. Gün doğmadan neler doğar. Analar ne evlatlar doğurur. Hele sen niyetine gir, kararlı ol, ihlasından ödün verme&#8230;</p>
<p>“Sen sahip çıkarsan bu vatan batmayacaktır.” Ne doğru söylemiş söyleyen! Vatana sahip çıkmak lazım. Ama dine sahip çıkılmaz. Çünkü dini Allah gönderdi ve sahipliğini de kimseye bırakmadı. Dine ancak <em>mensup</em> olunur. İyi niyetli, kararlı ve kararında&#8230; Allah bu dini her daim korur. Neyle korur? Âlimle. Ne demiştik? İş başa düştü. Allah bu ümmeti seçmiş. İyiliği teşvik etsin kötülükten sakındırsın diye. Kimi? Seni, beni, onu&#8230;  Bu nasıl olacak? Âlimler eliyle. Demek ki en önemli görev âlim çıkartmak. Dünyada güzellik, ahirette güzellik peşinde. Güzellik deyince, aklına güzeller gelmesin! Güzellik, Allah’ın güzel dediği, Peygamberinin güzel dediği ve onların ölçüleri doğrultusunda aklının güzel dediğidir. Sakın duygularına kapılıp akıl frenini boşa alma&#8230; Önünde, arkanda sağında, solunda hep bir uçurum vardır. Görmediğin anda beklemediğin yerde. Akıl frenin her daim aklında olsun!</p>
<p>Âlim, kendini bilendir. Kendini bilen Rabbini bilir çünkü. Duygu gazıyla akıl frenini dengeleyen. Ne duygularını öldürür, ne aklını boşa çıkarır. Halkın içinde, içimizden biri. Bizim gibi duyar, bizimle duygulanır. Baktığımız yana bakar, hakikati görür, yolu gösterir. Söyleyemediğimiz yerde dilimiz, görmediğimiz yerde gözümüz. Gündüzümüzde güneş, gecemizde mehtap; gölgeyelen bulut, serinleten pınar; denizler gibi engin, dağlar gibi dingin; ırmaklar gibi çağlar, bizimle birlikte ağlar&#8230;</p>
<p>Hem yolun yolcusu hem yol göstericisi&#8230; Yolu gösterir, kendini asla! Arayan bulur, bulan sorar, soran yoluna devam eder. Kimse ona takılmaz, kimseyi peşine takmaz&#8230; O yolunda, ümmet yolunda&#8230; Aynı yolda, aynı yönde birlikte. Her an yanımızda: ölümde ve düğünde, sağlıkta ve hastalıkta, selamette ve musibette, iyi günde ve kötü günde&#8230; Uzakta değil, mahallede. Yan komşu, kapı komşu. Aynı safta, aynı tarafta&#8230;</p>
<p>Uzanan eli tutar, adım atana koşar; görmeyene göz, duymayana kulak, kötürüme el ayak olur&#8230; Yapar da yapmamış gibi, görür de görmemiş gibi, duyar da duymamış gibi. Başa kakmaz, tepeden bakmaz&#8230; Kimseye karışmaz, kimsenin özeline girmez&#8230; Neyi, nerde ve nasıl konuşacağını bilir. Ne atılır, ne satılır. Atılmayacak kadar ağır, satılmayacak kadar değerli.</p>
<p>Sokakta görürsün, çarşıda pazarda rastlarsın, aynı safta yana yana durursun&#8230; Alır ve satar. Aldığını da sattığını da bilir. Aldığını ortaya dökmez, sattığına dönüp bakmaz. Onun gerçek müşterisi ilim talibi.  Bu yüzden ziyaretçisi eksik olmaz. Ziyaret eden, ziyafet bulur. Sofrasında ilim, sohbetinde halîm, kendinden emîn&#8230;</p>
<p>Kimsenin eline bakmaz, malına göz dikmez. Gidenin peşinden koşmaz, geleni peşinden koşturmaz. Gelene git demez, gidene eyvallah etmez. Dönene kucak açar, kimseye sırtını dönmez. Acayip bir serveti vardır: Verdikçe çoğalır. Deniz, derya olur. Vermekten bıkmaz, harcamaktan korkmaz. Verdiği haktır, hakikidir, hakikattır. Doğasından ve doğalından. Rahmet kesisinden, gönül bahçesinden, aşk pınarından&#8230; Diz dize, göz göze, gönül gönüle&#8230; Uzaklaşmadan, uzak olmadan, uzatmadan&#8230; Yeterince, yetkince. Yıldırmadan, bıktırmadan. Sevdirerek, sevindirerek, yön göstererek umutla, ufuklara&#8230; Umutsuzluğa yer yoktur onun halkasında. Gelen alır, alan gider. Sürekli yeni halkalar kurulur. Yetkinleşen yelken açar. Bir nehir gibi sürekli akar hakikat okyanusuna doğru&#8230;</p>
<p>Kapısı her daim açık. Gizli gündemi, gizli cemiyeti olmaz. Gördüğünü, gördüğüne söyler. Zahire bakar, zahirden bakar, zahirle verir karar. Haddini aşmaz, ifrat ve tefrite iltifat etmez. Batını bilmez, bilmediğiyle hükmetmez. Uyanık olur, uykudan medet ummaz, olmadık hülyalara kapılmaz&#8230;</p>
<p>Nezâket ve zerâfet, ne çok yakışır ona. Hele takva elbisesi içindeki hali&#8230; Herkes onun ne giydiğine değil, ne olduğuna bakar&#8230; Yüzüne bakar, sözüne kulak verir, duygu cereyanının akımına bırakır kendini&#8230; İyiliğe teşvik ederken ve kötülükten sakındırırken, tecessüs yapmaktan ve ayıbı ortaya dökmekten korkar. Bilir ki, tecessüs de ayıbı söylemek de densizliktir. Sana ne herkesin özelinden. Kardeşinin ayıbını ortaya dökünce başın göğe mi erecek&#8230; Bu yüzden zorlanır. Kırılgan ve mahçuptur. Fincanı kırmadan, bir çuval inciri berbat etmeden yapmalı diye düşünür. Eee&#8230; kaş yapayım derken göz çıkartmamak lazım. Gözüne de sokmamak lazım&#8230;</p>
<p>Görünmeye ve görüntü vermeye çalışmaz; görünteye de aldanmaz. Olduğu gibi olmamın, bulduğu ile doymanın, her şeyi yerli yerine koymanın derdindedir. Derdi davası, davası sevdası.</p>
<p>Uydurmaz, uyduruğa takılmaz, uydurana aldırmaz. Gözü yolda, yolu istikamettedir. Ayartıcılara uyup da yoldan çıkmaz. Uydurma işaretlere bakmaz. Sahte işaretçilere takılıp kalmaz. Kalanları uyarır, müminleri kayırır, zalimleri ayırır&#8230;</p>
<p>O, doğru yolunun yolcusu, hakikat hanının bekçisi, hak davanın sözcüsüdür&#8230;</p>
<p>Cağfer KARADAŞ</p>
<p>24 Ramazan 1440 / 29 Mayıs 2019</p>
<p>Hala Sultan Külliyesi / Lefkoşa</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/alim/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Şeyh</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/seyh/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/seyh/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 06 May 2019 08:17:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Cağfer Karadaş]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=10199</guid>

					<description><![CDATA[Yeni dönmüştüm memlekete. Hatırımda kaldığı kadarıyla bir yaz günüydü. Gündüz sıcaklığının tavan yaptığı günlerdi. Akşamların serinliği dışarı çıkmanın cazibesini de artırıyordu. Böyleydi Anadolu bozkır havası. Gündüz kavurur, akşam savururdu. Hele gençler, akşam oldu mu, evde duramaz bir yerlere savrulurdu. Eee, ne diyelim serde gençlik var. Böyle günlerde evlerin dışı içinden cazip olurdu. Evde olanlar bile evin içinde değil, dışında otururdu. Her evin küçük de olsa bir bahçesi veya hayat denilen bir dış yaşam alanı vardı o zamanlar. Üç beş kafadar arkadaş bir olduk birlik olduk aktık sokaklara. Sokaklara dedimse serseri bir akış değildi. Bir hedefimiz ve görme merakımızı celbeden bir olay vardı. Arkadaşım, komşu bir evde o gün bir zikir meclisi olacağını söyledi. Herkese açıktı ve biz de gidebilirdik. Doğrusu o güne kadar hiç zikir meclisinde bulunmamıştım. Kulaktan dolma bilgilerim vardı, ancak görmek başka bir şey olmalıydı. Eskiler ne demişler “görmek duymak gibi değildir”. Duymak salt bilgi; görmek ise, daha ileri bir kesinlikti. Bunun daha ilerisi ise, yaşayarak tecrübe etmekti. Gidişimiz bütün bu hedefleri gerçekleştirmeye matuftu. Görecektik ve zikir meclisine katılmak suretiyle olayı yasacaktık. Bu da bizi bir hayli heyecanlandırıyordu. Adımlarımızı sıklaştırıp bir an önce varmak için acele yürüdük. Vardık eve. Bizi güler yüzle karşıladılar. Bir apartman dairesiydi. Aslında bu &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Yeni dönmüştüm memlekete. Hatırımda kaldığı kadarıyla bir yaz günüydü. Gündüz sıcaklığının tavan yaptığı günlerdi. Akşamların serinliği dışarı çıkmanın cazibesini de artırıyordu. Böyleydi Anadolu bozkır havası. Gündüz kavurur, akşam savururdu. Hele gençler, akşam oldu mu, evde duramaz bir yerlere savrulurdu. Eee, ne diyelim serde gençlik var. Böyle günlerde evlerin dışı içinden cazip olurdu. Evde olanlar bile evin içinde değil, dışında otururdu. Her evin küçük de olsa bir bahçesi veya <em>hayat</em> denilen bir dış yaşam alanı vardı o zamanlar.</p>
<p>Üç beş kafadar arkadaş bir olduk birlik olduk aktık sokaklara. Sokaklara dedimse serseri bir akış değildi. Bir hedefimiz ve görme merakımızı celbeden bir olay vardı. Arkadaşım, komşu bir evde o gün bir zikir meclisi olacağını söyledi. Herkese açıktı ve biz de gidebilirdik. Doğrusu o güne kadar hiç zikir meclisinde bulunmamıştım. Kulaktan dolma bilgilerim vardı, ancak görmek başka bir şey olmalıydı. Eskiler ne demişler “görmek duymak gibi değildir”. Duymak salt bilgi; görmek ise, daha ileri bir kesinlikti. Bunun daha ilerisi ise, yaşayarak tecrübe etmekti.</p>
<p>Gidişimiz bütün bu hedefleri gerçekleştirmeye matuftu. Görecektik ve zikir meclisine katılmak suretiyle olayı yasacaktık. Bu da bizi bir hayli heyecanlandırıyordu. Adımlarımızı sıklaştırıp bir an önce varmak için acele yürüdük. Vardık eve. Bizi güler yüzle karşıladılar. Bir apartman dairesiydi. Aslında bu tür meclisler için çok da müsait bir yer değildi. Demek ki insanlar eskiden birbirlerine  daha bir katlanabiliyorlardı. Komşularının şikayetçi olmaması da bunu gösteriyordu. Zira O kadar insanın bulunduğu  evde gürültü olması kaçınılmazdı.</p>
<p>Girdiğimizde sofralar kurulmuştu. Sofra dedimse hepsi topu iki çeşit yiyecek vardı. Anadolu’nun meşhur arap aşı. Tam ortasında bol baharatlı canım tavuk çorbası. Aslında bu, bir kış yemeğiydi. Ama bazen nispeten serin yaz gecelerinde de yenilebiliyordu demek ki. Herkes kaşığına aldığı yağsız pişmiş hamuru bol baharatlı tavuk çorbasına batırıyor ve deyim yerindeyse ağzına dokundurmadan boğazından midesine  gönderiyordu.  Çünkü o lokmayı çiğnemek hem zevksiz hem de o yemeğin adabına aykırı idi.</p>
<p>Hoşça sohbetler eşliğinde yemek yenildi, sofralar çarçabuk kaldırıldı. Şeyh efendinin huzurunda toplandı.  O ana kadar şeyhin kim olduğunu anlamamıştım. “Aha, bu da ne?” dedim içinden. Sesli söylediğimi zannederek birden ağzımı kapadım.  Bir de baktım ki, ne göreyim, şeyh denilen kişi, benim yedi yıl okuduğum okulun yanıbaşında bulunan caminin müezzini. Yedi yıl o okula gittim geldim, o mescitte namaz kıldım, ama hiç bir şeyhlik emaresi hissetmedim bu adamda. Ta bugüne kadar&#8230;</p>
<p>Zikir başladı. Hem de büyük bir tempoyla. Sonradan öğreniyorum ki, bu bir Kâdirî zikriymiş. Epeyce hareketli bir zikir meclisi. En çok dikkatimi çeken müritlerin son derece hareketli tavırlarına karşın şeyhin aynı oranda sakin olması. Hatta biraz aşırı gidenleri yüz mimikleri ve bakışlarıyla  sakinleştirmesi. Zikir havasına kendimi çok verebildiğimi söyleyemem. Bel ki benim tabiatıma uygun değildi. Ama zikir çekenlerin uyumundan ve şeyhin sakinliğinden çok etkilendiğimi itiraf etmeliyim.</p>
<p>Hareketli zikir bitti, herkes sakinleşti ve buldukları boşluklara oturdular. Ardından usul öyleymiş, ders alacak olanlar teker teker gelip diz üstü vaziyette şeyhin huzurunda durdular. Tarikat dersi alacaklardı. Günlük neyi, ne kadar ve ne zaman yapmaları gerektiği hususunda şeyhin tavsiyeleri oldu.</p>
<p>Sonunda şeyh, ders alanlara döndü. Gözünü gözlerine dikti. Çok önemli şeyler söyleyeceği belliydi. Ders almamıştık ama biz de dikkat kesilmiştik.  Şöyle etrafıma bakındım, herkesin gözü adeta şeyhin üstüne mıhlanmış gibiydi. Yaşlısı genci hasılı herkes onun ağzından dökülecek kelimelere odaklanmıştı. Tane tane konuşmaya başladı. Bütün sözleri yeni ders alanlara söylüyordu ama ara sıra da gözlerini bütün cemaatin üzerinde gezdirerek sanki <em>kızım sana söylüyorum gelinim sen de işit</em> der gibiydi.</p>
<p>-Kardeşlerim! İlk dersinizi alarak bu aleme ilk adımınızı atmış bulunuyorsunuz. Bu alem dedimse sakın başka bir aleme intikal ettiğiniz vehmine kapılmayın. Hepimiz Allah’ın yarattığı alemin birer küçük unsurlarıyız. Ne var ki, Rabbim bizlere akıl vermiş, irade vermiş; göz, kulak, burun gibi duyular vermiş;  yol göstersin diye peygamberler göndermiş; dağların altından kalkamadığı bir sorumluluğu da, bunca nimetin külfeti olarak sırtımıza yüklemiş&#8230; Niye mi? Eh, bu kadar nimete bir şükrümüz olsun diye&#8230; Hatırlayalım da, bunca nimete nankörlük etmeyelim diye&#8230;</p>
<p>-Bu alem dediğim, hal alemi. Hal alemine giren anı yaşar. Çünkü elindeki tek sermayesi içinde bulunduğu andır. Geçmiş elinden kaçmış, gelecek eline geçmemiş. Sufi, elinde olanın kıymetini bilendir. Aslında bütün insanlar böyle olmalı değil mi? Geçmişe takılıp kalan, geleceğin hayaline kapılan elindeki anı kaybetmeye mahkumdur.</p>
<p>-Kardeşlerim! Siz bu yola girdiniz ya, sakın diğer mümin kardeşlerinizin yolundan ayrıldığınızı zanetmeyin. Bütün müminler aynı yoldadır. Sizin onlardan farkınız, aynı yolda kendinize uygun bulduğunuz ve içine girdiğiniz bir kafile içinde bulunmanızdır. Kendinize bir yol gösterici seçmişiniz ve onun kılavuzluğunda daha emin hedefe uluşacağınızı düşünüyorsunuz. Bu onların ulaşmayacağı anlamına gelmez. Şunu da unutmayın: Bu dünya imtihan meydanıdır. Herkes, istisnasız Yüce Allah’ın sınamasına tabidir. Mürşit bildikleriniz de.  O yüzden kafileye girdik diye, ne oldum delisine dönüp kendinizden geçmeyin. Kulağınız mürşitte, gözünüz yolda olsun. Ya mürşit bildiğiniz, sizi yoldan çıkarır da yanlış yola sokarsa ve ancak ölüm meleğiyle karşılaştığınızda kendinize gelirseniz, ne yaparsınız? Hiç bir şey? Öte dünyada “ben bu adama tabi olmuştum, o beni yoldan çıkardı” demeniz de bir fayda vermez. Fravun ve yanındakilerin durumuna düşmemek lazım. Mürşide bağlanın ama gözünüzü de yoldan ayırmayın! Eskilerin dediği gibi “bu yolun haramîleri çoktur”. Hakikî ile haramîyi ayırt etmek size düşer. Son pişmanlık da fayda vermez. Allah aklı ve fikri boşa mı verdi size? Aklınızı kullanın, kafanızı çalıştırın, iradenizi de kimseye kiraya vermeyin. Bakın sahabî efendilerimize, nasıl titizleniyorlar? Olacaksanız onlar gibi olun!</p>
<p>-Kardeşlerim! Burasını bir okul gibi düşünün. Dersinizi yaparsanız, sınıfı geçersiniz; yapmazsanız sınıfta kalırsınız. Biz de kayıt silme yoktur. Kalbinizde iman, gönlünüzde Kur’an; kıbleniz Kabe, yolunuz müstakim olduğu sürece ders yapsanız da yapmasanız da kapımız her daim size açıktır.</p>
<p>-Kardeşlerim! Sakın cemaatten ayrılmayın. “Cemaat de nedir?” diye soruyorsanız. Bilin ki, cemaat, Ulu Peygamber’in sünneti üzere, O’nun ve kutlu dostlarının yolundan gidenlerdir. Aman ha, cemaati küçültüp de şu küçük halka olarak görmeyin. Müminler kardeştirler. Kardeşlerinizin her zaman yanında ve yolunda olun. Tarikata girdik diye aykırı ve ayrıksı insanlar olmayın. Kalbinde zerre miktarı iman olan bir mümine O Ulu Peygamber sahip çıkarken biz kim oluyoruz da mümin kullar arasında ayrım yapıp, yargılayıp haklarında hüküm veriyoruz? Yüce Allah bizleri böyle cüretkarlıktan korusun kardeşlerim.</p>
<p>-Vakit buldukça derslerinizi yapın. Ders yapacağız diye kendinizi, ailenizi, akrabalarınızı, komşularınızı ve mümin kardeşlerinizi ihmal etmeyin. Farz namazları camide, nafile ibadetleri evde ve imkan ölçüsünce kendinizle başbaşa yapın. Yani yaptığınız nafile ibadetler, Rabbinizle aranızda kalsın. Ben bile bilmeyeyim. Çünkü benim için değil, Allah için ibadet yapıyorsunuz. Unutmayın ki, bu dersler nafile kısmına girer. Sakın Allah’ın farz kıldığı ibadelerle kıyaslamayın.</p>
<p>-Din kolaylıktır. Hakka vasıl olmak için üzerinde gidilen düz ve doğru bir yoldur. Tasavvuf bu yolda bir kılavuz eşliğinde gitmenin bir usulüdür. Kılavuzu da usulü de değiştirmek isterseniz, bu sizin bileceğiniz bir şeydir. Kalbinde iman olduğu sürece burada kalanı da, gideni de kardeş biliriz. Yoldan çıkmak üzere olanın elinden tutar, yolda kalanın yanında oluruz.</p>
<p>-Kardeşlerim! Hangi meslekte olursanız olun, en iyisi olun. İşçiyseniz patronunuzun, patronsanız işcinizin hakkı üzerinizde kalmasın. Terziyseniz en güzel ve en sağlam elbisiyi yapın. Ulu Peygamber’in buyurduğu gibi “Bizi aldatan bizden değildir”.  Günde yüz rekat namaz da kılsanız, bin kere Allah da deseniz; ahlakınız Kur’an, yolunuz Sünnet olmadıkça pek bir işe yaramaz. Boşa zahmet çekmeyin. Maden bu kadar zahmeti çekiyorsunuz, o halde kendinize çeki düzen verin.</p>
<p>-Hiç bir müslümandan selamı esirgemeyin. Hiç bir insana hor bakmayın. Yaptınız nafile ibadet ve zikirlerle üstün olduğunuz vesvesesine kapılmayın. Kimin üstün olduğu veya olacağı, yarın Hak huzurunda ortaya çıkacaktır. Çünkü Allah sizin kalbinize bakacaktır. Ben veya başkası hiç kimse sizin kalbinizi bilmez. Orası bize kapalıdır. Biz sizlerin dış görünüşünüze ve dışa yansıyan davranışlarınıza ancak muttali oluruz.  Bütün insanları kandırabilirsiniz, ama Allah’ı asla!</p>
<p>-Yolunuz açık, yoldaşınız Allah’ın desteği olsun&#8230;  Rahmet eli üzerinizde, nusret eli ardınızda bulunsun&#8230; Kur’an ışığınız, zikir hatıranız, dua gücünüz olsun&#8230; Sünnet yolunda ve sevâd-ı azam olan cemaat içinde olasınız her daim&#8230;</p>
<p>-Son sözümüz alemlerin Rabbi Yüce Allah’a hamd ve şükür olsun&#8230;</p>
<p>Cağfer Karadaş</p>
<p>Haspolat / Lefkoşa</p>
<p>26 Şaban 1440 / 1 Mayıs 2019</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/seyh/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Dertli</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/dertli/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/dertli/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 15 Apr 2019 09:14:15 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Cağfer Karadaş]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=9777</guid>

					<description><![CDATA[Geldiğinde bir hayli endişeliydi. Gözlerinden ve yüz mimiklerinden fark ediliyordu endişesi. Havadan sudan konuşmaya başladık. Ama hiç rahat değildi. Bir derdi olduğunu anlamıştım ama onun açmasını bekliyordum. Derdi açmak da kolay değildir hani. Birinden borç para istemek gibi bir şeydir bu. Kıvrandırır insanı. Sonunda söylenir ama bir delik olsa da yerin dibine girsem gibi bir duygu bütün bedeni kaplar. Onun için üstüne gitmeyi de doğru bulmadım. Açmasını bekledim derdini. Açtı da sonunda. Aslında büyük bir dert değildi. Fakat onun için büyüktü. Gören ve bir şekilde duyan herkes olayı büyütmüş, bir endişe yumağı haline getirmişti. Yumağın ucu kaçmış, bütün ipler birbirine dolaşmıştı. -Geçen yanımda çalışan arkadaş kapının altında bir boşluğa sıkıştırılmış şekilde şu kağıdı bulmuş. İçini açtık Arapça yazılar vardı. Ben önemsemedim, ancak olay bir anda bizim çevrede duyulmuştu. Herkes üzerime hücum etti. Birisinin bana büyü yaptığını düşünüyorlardı. Bundan sonra ya sağlığımın ya da işimin tehlikeye düşeceğinden neredeyse emindiler… Herkes bir laf söylüyordu. Laflar mermi gibi üstüme yağıyordu. Anlayacağınız laf mermisi manyağı oldum. Dedim ya, aslında ben üzerinde hiç durmamıştım. Doğrusu içimde zerre kadar bile bir endişe oluşmamıştı. Ama şimdi endişe küpüyüm. Üç gündür sağlığım bozuldu, kendimi işe veremiyorum ve bu yüzden işler altüst oldu. Bu kâğıdı oraya koyana mı kızayım, &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Geldiğinde bir hayli endişeliydi. Gözlerinden ve yüz mimiklerinden fark ediliyordu endişesi. Havadan sudan konuşmaya başladık. Ama hiç rahat değildi. Bir derdi olduğunu anlamıştım ama onun açmasını bekliyordum. Derdi açmak da kolay değildir hani. Birinden borç para istemek gibi bir şeydir bu. Kıvrandırır insanı. Sonunda söylenir ama bir delik olsa da yerin dibine girsem gibi bir duygu bütün bedeni kaplar. Onun için üstüne gitmeyi de doğru bulmadım. Açmasını bekledim derdini. Açtı da sonunda. Aslında büyük bir dert değildi. Fakat onun için büyüktü. Gören ve bir şekilde duyan herkes olayı büyütmüş, bir endişe yumağı haline getirmişti. Yumağın ucu kaçmış, bütün ipler birbirine dolaşmıştı.</p>
<p>-Geçen yanımda çalışan arkadaş kapının altında bir boşluğa sıkıştırılmış şekilde şu kağıdı bulmuş. İçini açtık Arapça yazılar vardı. Ben önemsemedim, ancak olay bir anda bizim çevrede duyulmuştu. Herkes üzerime hücum etti. Birisinin bana büyü yaptığını düşünüyorlardı. Bundan sonra ya sağlığımın ya da işimin tehlikeye düşeceğinden neredeyse emindiler… Herkes bir laf söylüyordu. Laflar mermi gibi üstüme yağıyordu. Anlayacağınız laf mermisi manyağı oldum. Dedim ya, aslında ben üzerinde hiç durmamıştım. Doğrusu içimde zerre kadar bile bir endişe oluşmamıştı. Ama şimdi endişe küpüyüm. Üç gündür sağlığım bozuldu, kendimi işe veremiyorum ve bu yüzden işler altüst oldu. Bu kâğıdı oraya koyana mı kızayım, beni laf mermisi manyağı yapan çevreme mi kızayım bilemiyorum.</p>
<p>-Bitti mi?</p>
<p>-Evet bitti.</p>
<p>-Biraz rahatladın mı?</p>
<p>-Hem de nasıl!</p>
<p>-O zaman bir kahve içelim, sonrasında sakin sakin konuşalım.</p>
<p>Kahveler geldi, dumanı üstünde hem de en sadesinden… Yavaş yavaş yudumlamaya başladık. Göz ucuyla da onu izliyorum. Epey bir sakinleştiğini görebiliyorum.</p>
<p>-Ver şu kağıda bir de ben bakayım.</p>
<p>Baktım, ama işin doğrusu ben de hiçbir şey anlamadım. Anlaşılacak gibi bir ifade veya ibare de değildi zaten. Anlayacağınız Arapça bir takım karışık kuruşuk harfler. Sağından baktım, solundan baktım, anlaşılır gibi değil. Aşağıdan yukarıya, yukarıdan aşağıya okumaya çalıştım hiç bir anlam veremedim. Doğrusu ben de bunu bekliyordum. Aslında bu notu, bilgi sahibi biri de yazmış değildi. Bir ihtimal, üzerinden yüzlerce kopya alınması sonucu bozula bozula bu hale gelmiş, ilk anlamını ve şeklini tamamen kaybetmiş bir ibare. Bir başka ihtimal de, Arapça harfleri yazmasını şöyle böyle öğrenmiş acemi birinin kötü bir şakası… İçimden bunları düşündüm, ama söylemedim. Çünkü olay çok büyümüş ve neredeyse içinden çıkılamaz bir hale gelmişti. Böyle basit bir şey söylemem, hem onu tatmin etmez hem de cinci veya medyum denilen adamların kucağına düşmesine sebep olurdu. Tanırdım, iyi bir insandı. İşinde gücünde. Kimseye bir zararı olduğunu, ne gördüm ne duydum. Böyle birinin elinden tutmak ve müşkilini halletmek gerekirdi. Nice bu yolla işi ve sağlığı bozulan insanlar vardı…</p>
<p>-Eh artık, bu kahvenin üstüne sohbet gider. Biraz sonra şöyle bir çay da söyleriz, sohbeti biraz daha koyulaştırırız.</p>
<p>-Vallahi o kadar rahatladım ki, ne işe gitmek ne de bizimkilerin yüzlerini görmek istiyorum.</p>
<p>-Burası senin, istediğin kadar oturabilirsin. Allah’tan benim de bu gün işlerim çok yoğun değil. Ama önce şu senin sorununu bir konuşalım. Çözebilir miyiz? Bilemem. Ama en azından içindeki derdi boşaltıp biraz rahatlatabiliriz. Ne demiş Ulu Peygamber “çok sıkıldığınızda veya bunaldığınızda pozisyon değiştirin, oturuyorsanız kalkın, ayaktaysanız oturun. Olmadı, gidin bir abdest alın, yüzünüz görünüz açılsın şöyle. O da mı olmadı? Bir dostunuzun yanına gidin sohbet edin…” Bu en son ve en etkili çaredir. Sen bizi dost bilmişin, derdini açmışın, eh bizim de bunun altında kalmamamız lazım. Daha da önemlisi yarın O Ulu Peygamber ile mahşer günü karşılaştığımızda, nasıl bakarım yüzüne? Kalpleri bilen Yüce Allah’a ne cevap veririm? Bir Müslümanın derdiyle dertlenmez, derdine çare aramazsam…</p>
<p>-Allah senden razı olsun. Beni sakin sakin dinledin ya, bu bile bana yeter. Hele şu kahveden sonra, içim epey bir yatıştı.</p>
<p>-Gelelim meseleye! Sana büyü yapıldı mı bilemem. Bu kâğıdı oraya koyanın ne maksatla konduğunu da bilemem. Gelişmelerden hareketle şöyle bir tahmin yürütebilirim. Belli ki bunu oraya koyan kişi, kâğıdı senin değil başkasının görmesini istemiş. Ama esas hedef sensin. Niye başkasının görmesini istemiş? Çünkü senin etkilenmeyeceğini biliyor. Seni, çevrende oluşacak panik yoluyla etki ve baskı altında alacağını düşünmüş. Görünüşe bakılırsa, başarılı da olmuş… Öyleyse buradan başlamalıyız. Önce her kimse, o şahsın amacını boşa çıkarmalıyız. Bunun için de, sakin ve sabırlı olmalıyız. Onun amacı bizi önce korkuya, ardından telaşa sevk etmek. Telaş halinde art arda hata yapacağımızı ve kurduğu tuzağa düşeceğimizi düşünüyor olmalı…</p>
<p>-İyi de bizimkilerin zihnindeki bu büyü meselesini nasıl çözeceğiz. Benim esas sorunum bu kâğıt veya büyü değil, bizimkilerin panik halleri…</p>
<p>-Onu da sakince ele alalım. Büyü konusu neredeyse insanlık tarihi kadar eski. İnsan etki altında kalabilen bir varlıktır. Bazen biyolojisi psikolojisini bazen de psikolojisi biyolojisini etkiler ve bozar… İnsanın ruh-beden bütünlüğü şeklindeki varlığı, buna zemin hazırlayan temel etkendir. İnsanın psikolojisine hem görünmeyen varlıklar hem de görünen varlıklar tesir ederler. Şeytanlar vesvese yoluyla insanın moralini bozmaya çalışırken melekler iyi duygularla insanları iyilik üzere tutmaya çalışır. Ancak son karar, akıl ve irade sahibi insanın kendisine aittir. Şeytan tarafına meyletmek de, melek tarafını tercih etmekte… Aslında şeytanın da, meleğin de insan üzerinde telkinden öte bir otoritesi yoktur. Ancak insan, görmediğinden olacak hem meleği hem de cini kafasında olduğundan daha fazla büyütür. O yüzden cin şeytanı insanın bu abartılı duygusundan da yararlanır. Nitekim Hz. Adem ve Havva’yı İblis, yasak ağaçtan yedikleri takdirde melekleşecekleri vaadiyle kandırmıştı. Onlar da kanmıştı. Ne zaman gerçeği anladılar? Hata ettikten sonra. Ama olan olmuştu. Hatadan dönüşün tek yolu vardı: Allah’a sığınmak. Onlar da bunu yaptılar. Allah’a sığınarak ve bağışlanma dileyerek hem yanlış düşünceden hem de günahtan kurtuldular. Anladılar ki, melek de bir kuldur. İnsanın melek olması da söz konusu değildir. Hâlbuki Yüce Allah onları daha önceden uyarmıştı. Şeytan sizin düşmanınızdır, diye. Ancak ölmeden önce yapılan samimi her tövbe makbuldür. Hatta böyle içtenlikle tövbe eden, günah işlememiş gibi kabul edilir. Adem babamız, Havva anamız bu konuda bize güzel bir örnektir. Şeytan insanlardan da olur. İşte bu kâğıdı oraya koyan da, böyle bir şeytandır. Niye, çünkü size kötülük yapmak istiyor. Kötülük peşinde olan her insan bu yönüyle şeytandır. Bu şeytanların tuzağına düşmemenin en iyi yolu, onların kapsam alanına girmemektir. Girilmişse derhal oradan çıkmaktır. Allah insana akıl ve irade vermiş. Bu ikisini sağlam kullandı mı insan, kesinlikte onların etki alanından kurtulur. Sigara bırakmak gibi bir şeydir. Yani her şey, kişinin iradesine bağlıdır. Şeytanların telkinlerini ciddiye almamak bile, boşa çıkarmanın bir yoludur.</p>
<p>-Şimdi siz, bana Allah’a sığın ve kurtul mu demek istiyorsunuz… Ama bu büyü olayı biraz farklı değil mi?</p>
<p>-Biraz farklı görünüyor, ama aslında insanları korkutma noktasında aynı işlevi görüyor. Büyü yaptıranın amacı korkutmak ve yıldırmaktır. Büyü yapılan korktuğunda, amaç yerine gelmiş olur. Korku, telaşı tetikler; telaş, korkuyu biraz daha büyütür. İşte korku sarmalı dediğimiz şey böyle gerçekleşir. Tipiye yakalanmış insan gibi, olduğu yerde dönmeye başlar. Gittiğini zanneder, fakat bir türlü varacağı yere ulaşamaz. Bıkar, yorulur ve olduğu yere çöker kalır. Böyle olan kişinin kendini kurtarması çok zordur. Mutlaka dışardan bir desteğe ihtiyacı vardır. Birisi elinden tutacak, içinde girdiği fasit dairenin dışına çıkartacak onu.</p>
<p>-Nasıl olacak bu?</p>
<p>-Büyü tecrübesi, görülebilen ve aktarılabilen bir olgu ve olay değil. Ancak bunun karşısında insanların nasıl bir davranış sergilediği hususunda bir tecrübe birikimi var. Biz de bu birikimden yararlanacağız. Önce bu tecrübeler içinde en güvenilir olanını bulmak lazım.</p>
<p>-Anladım. Büyü, aslında bizim güven duygumuzu yıkmayı amaçladığına veya yıktığına göre, öncelikle bu güvenin tesis edilmesi gerekiyor. Bu da en güvenli çareye başvurmakla mümkün.</p>
<p>-Evet, tam da onu diyorum. Gelen bilgilere göre Peygamberimize Yahudiler bir büyü yapmışlar. Bu büyü, O’nda bazı rahatsızlıklar meydana getirmiş. O sırada vahiy meleği Cebrail, Felak ve Nas surelerini getirmiş ve büyünün etkisinden bu sureleri okuyarak kurtulabileceğini bildirmiş. Neticede Yüce Peygamber, bu sureleri okuyarak Allah’a sığınmış ve büyünün etkisinden kurtulmuş. Bu gelişme, bizim için güvenilir bir tecrübedir. Zaten her iki surede de Allah’a sığınmak emredilmektedir. Felak Suresinde, yarattığı her şeyin şerrinden, gece entrikaları düzenleyenlerin, düğümlere üfleyerek kötülük peşinde olanların ve haset ateşi yakanların şerrinden aydınlık sahibi Yüce Allah’a sığınmamız istenir. Nas Suresinde ise, bize vesvese veren insanların ve cinlerin şeytanlarından yegâne irade ve güç sahibi Allah’a sığınmamız emredilir.</p>
<p>-En doğrusu bu. Yüce Peygamber’in Sünnetine uyarak ve getirdiği ilahî Kitabı rehber edinerek dertlerimizden kurtulmak. İyi de, bizimkileri nasıl ikna edeceğiz.</p>
<p>-İnsanları ikna etmek kolay değil. İkna olabilmesi için insanın önce güvenmesi, kabullenmesi ve teslim olması gerekir. Ama hepsinden önemlisi ve önceliklisi güvenilecek insan&#8230; O kadar ağzımız yandı ki, kime güveneceğimizi bilemez olduk. Onun için, işin kolay diyemiyorum.</p>
<p>-Doğru vallahi, işim çok zor…</p>
<p>-Aklıma gelen, onları çözümün bir parçası haline getirmek. Bu, ikna etmenin en iyi yolu olabilir.</p>
<p>-Nasıl olacak?</p>
<p>-Bu konuda iki hususu halletmemiz gerekiyor. Birincisi sizinkilerin korkusunu gidermek, ikincisi ise kendilerine güven kazandırmak. Bunların ikisi birbiri ile bağlantılı. Onların korkuları bu kâğıdın bir felaket getireceği. Öyleyse önce o korkuyu yenmemiz gerekiyor. Bunun yolu kâğıdın ve içinde yazanların Allah’ın izni olmaksızın hiçbir kimseye zarar veremeyeceğini bilmeleri. Bunun için Hz. İbrahim’in putları kırması gibi, o kâğıdı onların gözü önünde imha etmemiz gerekiyor. Yani imha anına hepsi şahit olmalı. İkinci aşama, güven kazandırmak. Güven için iyi bir tutamak lazım. Çünkü Yüce Allah, sağlam kulpa tutunan kurtulur, buyuruyor. En sağlam kulp, Allah’ın iradesi ve gücüdür. O’na sığınmak, bu kulpa tutunmaktır. Anlayacağın, Ulu Peygamber’in yaptığı gibi Felak ve Nas Surelerini okumak. Şöyle ki, kâğıdı onların gözü önünde imha ettikten sonra Felak ve Nas surelerini üçer kez okumalarını söyleyeceksin. Bu mesele, her akıllarına geldiğinde bu sureleri okumaya devam edecekler. Ta ki, unutana veya olayın etkisi kayboluna kadar… Unuttukları veya akıllarına bir daha takılmadığı takdirde kötü niyetli kişinin bütün amacı ve hamlesi çökmüş olur.</p>
<p>-Doğrusunu söylemek gerekirse güzel bir düşünce, inşallah işe yarar. Fakat bizimkilerin hallerini düşününce&#8230;</p>
<p>-Önce senin Allah’a güvenmen lazım. Öyleyse buradan eve gidene kadar Felak ve Nas Surelerini oku. İnancımız nedir? Allah’tan büyük güç yoktur. Allah’a dayanan için her daim umut kapısı açıktır. Allah’ın rahmetinden umut kesmeyin, buyruğu da bizedir. Ancak bu dünya imtihan dünyasıdır, korku ve endişe her zaman olacaktır. Mümin korkuyla ümit dengesini kuran kişidir. Karar verip yola çıktıktan sonra, gerisi Allah’a kalmıştır. Zaten son kertede Allah’a dayanmaktan ve güvenmekten başka tutamağımız da yoktur.</p>
<p>-Allah sizden razı olsun çok rahatladım. İnşallah bizimkiler de ikna olur da, şu dertten hasarsız kurtuluruz.</p>
<p>-İyi niyetle, azim ve kararlılıkla yola çıktıktan sonra Rabbim kimseyi yolda bırakmaz. İmtihan dünyası burası, bu sıkıntılar olacak. Mikropsuz bünye olmadığı gibi, şeytansız dünya da yoktur. Esasen cin şeytanlarından çok, insan şeytanlarından korkmak gerek. Cin şeytanı sadece vesvese verir, öteki ise insanı doğduğuna pişman eder. Ama hiçbir şeytan, Allah’tan büyük değildir. Allah her derdin çaresini de yaratmıştır. Her zorluğun yanında, bir kolaylık olduğunu da bize bildirmiştir. Yeter ki sakin ve sabırlı bir şekilde çözüm arayalım… Allah doğruların yar ve yardımcısıdır… Yolunuz aydınlık, yüzünüz ak, alnınız açık olsun her daim…</p>
<p>Cağfer KARADAŞ</p>
<p>Lefkoşa/Kıbrıs</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/dertli/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Zulüm Gözü Kör Edince</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/zulum-gozu-kor-edince/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/zulum-gozu-kor-edince/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 16 Jan 2019 09:57:57 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Cağfer Karadaş]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=7790</guid>

					<description><![CDATA[Hafif güneşin kendisini gösterdiği bir öğlen vakti, bir masanın etrafına oturmuşuz, önümüze gelen çaylarımızı yudumluyoruz. O sırada televizyonda bir haber, hepimizin dikkatini çekti: Kuzey Amerika’dan kopup gelen büyük göçmen konvoyu Meksika’nın Amerika sınırına ulaşmış ve sınırı geçmek için hücum ediyorlar var güçleriyle. Çullanıyorlar demir bariyerlere… Aşmak için engelleri, her yolu deniyorlar… Amerikan güçleri de ellerindeki bütün modern silah, araç ve gereçleri kullanarak gözünü karartmış koca kitleyi durdurmaya çalışıyorlar. O sırada sınırı henüz geçmiş bir baba ve henüz yedi yaşındaki kız çocuğunu Amerikan güçleri tutuklamışlar. Çocuk günlerdir yaşadığı açlık ve bitkinliğin etkisiyle hayata gözlerini yummuş. Amerika tarafından yapılan açıklama, çocuğun böbrek yetmezliğinden öldüğü. Gayr-i resmi açıklama ise çocuğun aşırı sıvı kaybının yol açtığı ani kalp durması sonucu öldüğü. Çocuk mu öldü, insanlık mı? Varın siz düşünün! Düşünmeye ne gerek, her şey o kadar açık ki! Ama modern dünyanın umurunda mı? Bir çocuk ölmüş böbrek yetmezliğinden ya da kalp durmasından… Kime ne?! Nasıl olsa yollar yürünmekle aşınmaz… Tramp tramp tramp… Biz ise sadece üzülebildik, başımız önümüze eğildi, gözlerimiz yaşlandı, hislendik bir müddet… Elimiz erişmedi, mendilimiz yetişmedi, tutup kaldıramadık, bir yudum su veremedik, hayatta tutamadık&#8230; İçimizi sızlattı bir müddet, yüreği olanları ağlattı belki ve her zaman olduğu gibi ateş düştüğü yeri yaktı… Mesele &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Hafif güneşin kendisini gösterdiği bir öğlen vakti, bir masanın etrafına oturmuşuz, önümüze gelen çaylarımızı yudumluyoruz. O sırada televizyonda bir haber, hepimizin dikkatini çekti: Kuzey Amerika’dan kopup gelen büyük göçmen konvoyu Meksika’nın Amerika sınırına ulaşmış ve sınırı geçmek için hücum ediyorlar var güçleriyle. Çullanıyorlar demir bariyerlere… Aşmak için engelleri, her yolu deniyorlar… Amerikan güçleri de ellerindeki bütün modern silah, araç ve gereçleri kullanarak gözünü karartmış koca kitleyi durdurmaya çalışıyorlar. O sırada sınırı henüz geçmiş bir baba ve henüz yedi yaşındaki kız çocuğunu Amerikan güçleri tutuklamışlar. Çocuk günlerdir yaşadığı açlık ve bitkinliğin etkisiyle hayata gözlerini yummuş. Amerika tarafından yapılan açıklama, çocuğun böbrek yetmezliğinden öldüğü. Gayr-i resmi açıklama ise çocuğun <em>aşırı sıvı kaybının yol açtığı ani kalp durması</em> sonucu öldüğü. Çocuk mu öldü, insanlık mı? Varın siz düşünün! Düşünmeye ne gerek, her şey o kadar açık ki! Ama modern dünyanın umurunda mı? Bir çocuk ölmüş böbrek yetmezliğinden ya da kalp durmasından… Kime ne?! Nasıl olsa yollar yürünmekle aşınmaz… Tramp tramp tramp…</p>
<p>Biz ise sadece üzülebildik, başımız önümüze eğildi, gözlerimiz yaşlandı, hislendik bir müddet… Elimiz erişmedi, mendilimiz yetişmedi, tutup kaldıramadık, bir yudum su veremedik, hayatta tutamadık&#8230; İçimizi sızlattı bir müddet, yüreği olanları ağlattı belki ve her zaman olduğu gibi ateş düştüğü yeri yaktı…</p>
<p>Mesele neydi? Nerede başlayıp nerede bitiyordu? Bütün bu olanlar gerçek mi, yoksa koca bir yanılsama mıydı? Bir medeniyet çocukları yer miydi? Bu medeniyet neydi? Anlamak çok zor. Çünkü çok dallı budaklı, derin mi derin, kaypak mı kaypak, bulanık mı bulanık… karmaşık ve karanlık… kalabalıklar içinde yalnızlık… maddesi cazibe, manası izbe… şehvet ve vahşet aynı yerde…</p>
<p>Ben bunları düşünürken bir tartışma başlamış, hararetlenmiş ve epey koyulaşmıştı… Ancak bir yerinden yakalayabildim:</p>
<p>–Peki kardeşim! Nedir bu insanları yerlerinden yurtlarından koparan, Amerika sınırına kadar getiren, binlerce kilometre yürüme zahmetine iten, günlerce aç ve açık kalmalarına neden olan? Nedir Allah aşkına, çocuklarını dahi kurban vermelerinin sebebi nedir?</p>
<p>–Efendim, şu an modern zamanların kavimler göçüne şahit oluyoruz. Baksanıza dünyaya! Asyalılar, Afrikalılar, Kuzey Amerikalılar hâsılı yokluk ve yoksunluk içinde olan herkesler ayaklanmışlar… Dağ, taş, ırmak, deniz hiçbir engel onları durduramıyor. Canlarının yandığına bakmıyorlar, açlık ve açıklıktan endişe duymuyorlar, gözlerinin önünde gerçekleşen ölüm onları korkutmuyor, günlerce gidilecek mesafeler onları yıldırmıyor… Ha bire yürüyorlar… Hedefleri belli ama varıp varamayacakları belirsiz…<strong> </strong></p>
<p><strong>KÖR MEDENİYETİN KAPISINA DAYANDI</strong></p>
<p>–Nereye, birader nereye gidiyorlar?</p>
<p>–Yenidünya denilen, medeniyetin beşiği diye adlandırılan yere gidiyorlar… Başka nereye gideceklerdi ki?!</p>
<p>–İşte ben bunu diyorum efendim. Bunlar medeniyete gidiyorlar. Geri kalmışlıktan, sefaletten ve yokluktan kurtulmak, hayatlarında ne varsa geride bırakıp, sadece bedenlerini alarak daha müreffeh bir hayata kavuşmaya gidiyorlar… Gelişmişliğe, teknolojiye, dünyayı daha geniş ekrandan seyretmeye gidiyorlar… Geniş ekranların neleri kapatıp neleri gösterdiğini bilmeden. Ekranın arkasını değil, önden gösterileni görmeye gidiyorlar…</p>
<p>–Doğru söyledin birader. Medeniyete gidiyorlar. Sırtlarına basılarak, ellerindeki alınarak, toprakları gasp edilerek, ürünlerine ve madenlerine el konularak zalimce kurulmuş medeniyetten pay almaya gidiyorlar… Vermediler o zalim medeniyetin sahipleri bunların hakkını, bunlar da ihkak–ı hak ile zorla ve zorlayarak almak için gasp edilmiş haklarını… Evet, gasp edilmiş mallarını ve haklarını almaya gidiyorlar…</p>
<p>–Arkadaşlar, konuyu abartıyorsunuz… Bu bir kavimler göçüdür, doğru. Zaman zaman yaşanır. Suları bitenler sulak topraklara, kıtlığa maruz kalanlar bolluk ülkelerine, açlar doymaya, toklar daha fazla haz almaya, hazlara batanlar sefalete doğru akıp giderler. Dünya böyle kurulmuş ve böyle gidecek… Biz şimdi işte böyle bir kavimler göçüne şahit oluyoruz. Siz zannediyor musunuz ki, bunların hepsi aç ve karın doyurmaya gidiyor? Belki çoğunluk öyle görünebilir. Ama dikkatli incelediğinizde birçoğu refaha, mutluluğa, haz ve hıza gidiyor. Karnı aç olan bile doyduğunda haz ve hız derdine düşüyor.</p>
<p>–Hah, şimdi doğru bir noktaya parmak bastınız. Bu göç, hedefi zenginlik ve refah olan, içinde maneviyat ve insanca yaşama barındırmayan bir göç olduğu kesin gibi. Bu göçün tetikleyicisi, insanı sadece paradan, puldan, servetten, hazdan, hızdan ibaret sayan modern batı medeniyetidir. Bencilliği, bireysellik ve özgürlük sayan, haz uğruna ahlakı ortadan kaldıran, tüketim uğruna insanı şehvetinin esiri kılan, milletleri birbirine kırdıran; kadını erkeğe ve erkeği kadına kışkırtan, çocukları perme perişan bırakan, bilimi tüketim çılgınlığının aracı haline getiren batı medeniyeti… Sonunda uyuyan devi uyandırdı. Nasıl oldu bu? İnsanı doğallıktan yani insanlıktan kopararak oldu. Aileden, akrabadan, dini ve kültürel aidiyetten kopuk bir yalnızlığı ideal insan tipi sunarak oldu. Amerikalısı ve Avrupalısı bunlardan koparken ötekiler durur mu? Onlar da koptu efendim. Böylece Afrikalısı, Asyalısı ve Kuzey Amerikalısı, <em>artık biz de sizin gibi insan olmak istiyoru</em>z deyip, her şeylerinden kopup yollara düştüler… Niye? Çünkü ideal insanın (!) yaşadığı ülkelere ulaşmak istiyorlardı.</p>
<p>–Çok teorik çerçeveden bakıyorsunuz efendim. Çok uzaklarda dolaşıyorsunuz. Burnunuzun dibindeki Suriye, Irak, Filistin, Yemen, Libya’yı görmüyorsunuz. Bu insanlar düne kadar hiç de böyle bir yolculuk düşünmüyorlardı. Tamam, bunlar dünyanın en müreffeh toplumları değildi. Zalim ve diktatörlerin baskısı altında yaşadıkları da bir gerçekti. Bütün bunlara rağmen topraklarından kopmayı, ailelerini terk etmeyi, aidiyetlerinden sıyrılmayı hiç düşünmüyorlardı. Ben gördüm, bu insanlar zalim Esed’in, Kaddafi’nin, Saddam’ın zulmü altında bir şekilde yaşamanın yolunu bulmuşlardı. O yaşam kolay değildi ama bugünkünden daha insancaydı. Ne oldu da bu insanlar bu kopuşu yaşadılar? Cevap açık: En büyük parayı silah satışlarından vuran gaddarlar, kurdukları haz ve hız medeniyetlerini bu insanlar üzerinden sürdürmek istediler. Böylece kabaran şehvetleri inmeyecek, midelerinin gazı dinmeyecek, maganda hızları kesilmeyecekti. Akıllarınca bir taşla iki kuş vuracaklardı. Hem silah satacaklar hem de aynı silahla düşman bildiklerini yok edeceklerdi. Böylece hem Ortadoğu’daki zalim dostları rahat edecek hem de ekonomilerine oluk oluk para akacaktı. Üstelik içlerindeki sokak serserilerini, cahil Müslüman gençleri ve kendilerince yaramaz gördüklerini de bu bölgelere kanalize ederek onlardan da kurtulmuş olacaklardı. Deaş gibi örgütlere Avrupa ve Amerika’dan katılımların neden bu kadar yüksek olduğunu hiç düşünmediniz mi? Bir sokak serserisinin veya gariban bir Müslüman gencin ülkeler aşarak, güçlü istihbarat örgütlerini atlatarak Suriye’ye, Libya’ya veya Irak’a gelmeleri ne kadar mümkün? Efendim organize ederseniz işte böyle mümkün… Nitekim öyle oldu. Organize ettiler bu cahil, kandırılmış ve beyinleri uyuşturulmuş gençleri… Attılar onları, senaryosunu kendilerinin yazdığı bir kıyametin ortasına… Kıyamet koptu. Herkes her şeyden koptu. Herkes başı derdine düştü. Onlar bu kıyametin sadece Müslümanların başına kopacağını zannetmişlerdi. Çünkü öyle senaryolaştırmışlardı. Ama evdeki hesap çarşıya uymadı. Yazdıkları kıyamet kendi başlarına da koptu. Eee… Tanrı değil ya bunlar… Her yazdıkları ol deyince olsun… Kibirleri, gurura dönüştü, gururdan gözleri körleşti. Bu insanların bir organizasyon olmadan gelemeyecekleri düşüncesi en büyük yanılgıları oldu. Elleriyle hazırladıkları belanın asla kendilerine bulaşmayacağını zannettiler. Niye? Çünkü onlar, bu tip yapılanmaları böyle organize etmişlerdi. Bunlar sadece kendilerinin zeki ve medeni olduğunu düşünürler. Onlara göre geri kalmış toplumların geri zekâlı insanları kendileri gibi düşünemezdi. Asla organize olamazlar ve organize hareket edemezlerdi. Ancak bölük pörçük gelebilirlerdi. Onların da haklarından gelmek kolaydı. Bir şekilde geleni gönderir, yola çıkanı engelleriz diye düşündüler. Ama olaylar düşündükleri gibi gelişmedi. Gelenlerin sadece Yunanistan, Bulgaristan, Macaristan gibi ülkelerden geleceğini zannettiler… Bunların ayaklarına çelme takarız, yüzlerine silah doğrulturuz, önlerine tel örgü çekeriz durdururuz diye plan yaptılar. Düşünmediler ki, bunlar Rusya üzerinden Baltık Denizini aşarak gelebilirler… Öyle de oldu. Her yerden geldiler. Bildikleri ve bilmedikleri bütün yolları kullandılar… Akın akın Avrupa’nın kapısına dayandılar… Etekleri tutuştu, Türkiye’yi yol ettiler. Aman biz ettik siz etmeyin. Para verelim, pul verelim yeter ki bunları siz ülkenizde tutun. Hala parayla her şeyi halledebileceklerini düşünüyorlardı… Zavallılar… Size bir yerde katılıyorum dostlar. Evet bunlar, uyuyan devi uyandırdılar… Eeee… zulüm ebediyen payidar olacak değildi ya!</p>
<p>–Dostlar bu korkunç bir dalga… Bu dalganın önünde durulmaz. Bu dalga herkesi vurur. Onun için suçlu aramak yerine buna akıllıca ve adilce bir çözüm bulmak lazım. Birilerini suçlayarak bu sorunun hallinin mümkün olabileceğini düşünmüyorum. Hepinizin dediği doğru, ben de sizlere sonuna kadar katılıyorum. Ama bir çözüm bulunması lazım…</p>
<p><strong>UYUYAN DEV UYANDI</strong></p>
<p>–Çözümü kim bulacak, sen, ben, öteki?… Elimizden ne gelir? Her yere koşmaya çalışan; oluk oluk akan kanı, gözyaşını dindirmeye uğraşan, açlara ekmek verme, susuzlara kuyu açma, işsizlere iş öğretme ve görmeyenlere göz olma derdinde olan bir Türkiye ve üç beş yardım kuruluşu dışında ne var? Dünya çapında koca sorunu çözmek mümkün mü? Bütün bu gayretler ancak bir nebze merhem olur. Öncelikle sorunu çıkartan ve büyüktenlerin, sorunu görmesi lazım… Hazdan ve hızdan görebilirlerse tabi…</p>
<p>–Bu sorunu onlar mı çözecek Allah aşkına?! Paradan, duvardan, tel örgüden ve silahtan başka bir şey düşünmeyen Amerika kafası mı? Akın akın gelen insanlara tel örgüler geren, çelme takan, göçmen kayıklarının ve sandallarının üzerine savaş gemilerini süren Avrupa kafası mı? Ticaretinden başka bir şey düşünmeyen Çin kafası mı? Önüne gelen toprağı işgalden başka bir şey bilmeyen Rus kafası mı? Kim çözecek Allah’ınızı severseniz!? Bunlar ki şu anda dünyaya düzen kuran veya kurduğunu iddia eden güçler… Bunların kendilerinin düzelmeye ihtiyacı var, be birader!</p>
<p>–Öte yandan saha tribünlerinde seyirci rolü bile verilmeyen Müslümanlar mı? Bilelim ki biz bu oyunun ne antrenörüyüz ne de oyuncusu, ne yönetmeniyiz ne de aktörü… Bizler itlerin ve çakalların önüne atılmış paryalarız. İşte önce bunu görmemiz ve bundan kurtulmamız lazım… Bu zalim oyunu bozmak için bir yerinden müdahil olmamız lazım… Ama ne oyuncu ne de yönetmen olarak… Çünkü bu oyuna dahil olmak, zulmün parçası olmaktır. Ama görünen o ki, bu zulüm oyununun en büyük sahnesi İslam dünyası ve sömürülmüş toplumlar… Bütün mağdurlar bizden bir kurtuluş ışığı, bir merhamet eli, bir şefkat kalbi bekliyor… Koca bir zulüm ummanında çırpınan insanlık… Boğulmakta olan insana koşar gibi koşmamız lazım… Kıyıda dolaşanları geri çekmek, uzaktakileri yaklaşmamaları için uyarmak lazım… lazım, lazım, lazım…</p>
<p>–Kiminle peki birader! Bu kadar şeyi kiminle…</p>
<p>–Sen, ben ve ötekiyle… Herkes yani… Hani Cumartesi ashabı vardır ya Kur’an’da… Bir grup cumartesi yasağını çiğnemek suretiyle isyanda, öteki bir grup onları uyarmakta… Üçüncü bir grup da uyaranları caydırma peşinde… Uyaranların gerekçesi ne kadar manidar! Yarın Allah’ın huzuruna çıktığımızda bir gerekçemiz olsun diye uyarıyoruz. Yoksa bu zalimlerin bizi duyacağı ve duracağı yoktur. Bizim de hiç değilse, bu ikinci grup kadar olmamız lazım… Biliyorum zalimlere duyuramayacağız ve onları durduramayacağız ama hiç değilse mazlumlara ve mağdurlara küçük de olsa bir umut ışığı olabiliriz…</p>
<p>–Oluruz be kardeşim, oluruz inşallah!</p>
<p>–Peki, sonuçta ne olacak? Ben onu merak ediyorum… Bu gidişin sonu nereye varacak… Acaba bütün bunlar bir doğum sancısı mı? Sonuçta bir prematüre çocuk mu doğacak yoksa sağlıklı ve sağlam bünyeli nur topu gibi bir çocuk mu? Acaba diyorum, böyle böyle gerçek kıyamete mi gidiyoruz…</p>
<p>–Bu kıyamet işi bizi aşar. Bu gelecekten haber vermeye girer. İstersen işin o tarafına hiç girmeyelim. O konu dipsiz bir kuyu, engin bir deniz, uçsuz bir yolculuk. İnersek çıkamayız, girersek dönemeyiz, gidersek gelemeyiz. Biz bugüne bakalım ve görünene göre düşünelim. Kıyamet Allah’ın işi. Onu sahibine bırakalım…</p>
<p>–Ama Allah’ın da bir bildiği vardır! Belki de, Yüce Yaratan böyle böyle insanları ıslah ediyor. Ya da kurduğu kainat düzeni bunun böyle olmasını gerektiriyor. “<em>Ben günleri insanlar arasında dolaştırırım</em>” buyuruyor. Yani her dönemde insanlarının kimini yoklukla kimini de varlıkla imtihan ve ıslah ediyor… Dünyaya böylece çeki düzen veriyor, hem de insanların kendi elleriyle… Akıllarını kullanıp şükreden ve sabredenler kazanıyor, akıllarını kullanmayıp isyan eden ve zulmedenler kaybediyor&#8230;<strong> </strong></p>
<p><strong>ATEŞ BACAYI SARDI</strong></p>
<p>–Bu söylediğinize şöyle açıklık getirmek lazım, yoksa yanlış anlaşılır. Yüce Allah bir başka ayette buyuruyor ki “<em>Başınıza gelen her musibet kendi yapıp ettiklerinizdendir</em>” Bunun anlamı, her insan başına gelenden bir şekilde sorumludur. Belki bu sorumluluktan henüz aklını kullanamayan çocuklar ve ellerinden bir şey gelmeyen gariban insanlar istisnadır. Bunlar, affedersiniz katırların tepişmesinden arada ezilen mağdurlardır. Bunların mağduriyetini, Yüce Allah bu dünyada değilse de, öte dünyada kesinlikle giderecek ve çektiklerinin karşılığını kat kat verecektir.  İyi ki öte dünya var! Ve orada Allah’ın adaleti milim sapmadan gerçekleşecek. Biz böyle inanırız…  Yoksa bu zalimlerin yaptıkları yanlarına kâr kalırdı. Bu garibanların kayıpları telafi edilmez ve hakları kaybolur giderdi. Kim haddini bildirirdi, bu zalimlere? Kim adaleti gerçekleştirirdi? Kim telefi ederdi mazlumların ve mağdurların kayıplarını? Sıcak bir mekâna kapağı atmış, yumuşak koltuğuna kurulmuş, kendinden başka bir şey düşünmeyen bencil ateist, deist ve agnostik kafalar mı? Kuruntular içinde kurgular kuranlar mı? Bunlar ancak Yahudilerin Hz. Musa’ya “Sen ve Tanrın gidin savaşın!” dedikleri gibi “Madem Tanrıya inanıyorsunuz ve Tanrının merhametli olduğunu söylüyorsunuz, öyleyse kurtarsın Tanrınız şu garibanları, çocukları ve mağdurları” derler ve saat gibi kurulmaya devam ederler… Arada bir, zilleri çalar, sıçrarlar… “Acaba gerçekten Tanrı var mı?” diye endişelenirler, sonra yine koltuklarına kurulur, kurgular kurarlar kafaları sıra… Sizi gidi teorik kafalılar sizi!</p>
<p>–Efendim, böyle oturup konuşmak yerine bizim de bir şeyler yapmamız lazım. Çapımız küçük da olsa, kendi çabamızla, elimizin erdiği ve gözümüzün gördüğü kadar… Yardımsa yardım, seslenmekse seslenmek, birilerinin kapısını aşındırmaksa aşındırmak… Elimiz cebimize gitmeli, gönlümüz o garibanlarla birlikte olmalı, varlığımız onlara en azından cesaret ve metanet vermeli… Anlayacağınız önce kendi varlığımızın bir farkına varmalıyız… Varmalıyız ki, onlar da bizim var olduğumuzu anlasınlar… Şurada bir insan da varmış, hepten insanlık yok olmamış, bir miktar kalmış desinler… Desinler de, gönüllerine bir damla su serpilsin… Bir umut belirsin… Bir ışık görünsün… Ölümse, herkes ölecek… Onlar ölecek de, biz kalacak mıyız? O zalimler, kazık mı kakacak bu kör dünyanın tabanına, merdiven mi kuracak Mars’a, Jüpiter’e veya bilmem ne galaksisine? Kursa da ölecek, kalsa da… Hiç değilse yaşarken insanca yaşamak ve insanı yaşatmak gerek değil mi efendim?</p>
<p>–Dua etmek de lazım efendim… Bu günler dua günleri… Bilelim ki,  sadece o garibanlar imtihan olmuyor. Belki esas imtihan olan bizleriz. Yarın Allah, aha şu içtiğimiz çayın hesabını bize sorar. Biz böyle öğrendik Allah’ın Kitabından ve Nebi’nin Sünnetinden, böyle gördük atadan ve dededen…</p>
<p>–Ne duruyoruz öyleyse? Haydi iş başına!&#8230;</p>
<p>14.01.2019</p>
<p>Cağfer Karadaş/Lefkoşa/Kıbrıs</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/zulum-gozu-kor-edince/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Paranoyak Erkek</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/paranoyak-erkek/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/paranoyak-erkek/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 03 Jan 2019 20:22:10 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Cağfer Karadaş]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=7422</guid>

					<description><![CDATA[Bağırarak uyandı. Yatağın içinde oturdu. Her tarafını ateş basmıştı. Kışın soğuk havasında buram buram terliyordu. Onunla birlikte eşi de uyanmıştı. Bir büyük suç işlemiş gibi başını öne eğmiş, derin bir pişmanlık içinde sürekli iç geçiriyordu. Kafasını hafifçe kaldırdı birden yanında bir kadın gördü. Hemen geriye doğru sıçradı, yataktan çıktı, ayağa kalktı. Yalvarır gibi bir sesle karısıyla konuşmaya başladı. &#160; -Beni şikayet etmezsin demi? Polise ihbar etmezsin? Yalvarırım! Ben bir şey yapmadım. Kadın da şaşkındı. Ne diyeceğini bilmez bir haldeydi. Uykudan büyük bir gürültüyle uyanmış, henüz şoku atamamıştı üzerinden. -Hayatım sen iyi misin? Ne ihbarı, ne şikâyeti? Ben senin karınım. Neden seni şikâyet edecekmişim? Şöyle otur, anlat Allah’ın aşkına! Ne oldu, kâbus mu gördün? Adam hala titriyordu. Ezik bir bakışla kadına bakıyordu. Kafasını ellerinin içine aldı, yavaşça döndü, dikkatli bir şekilde yürüyerek yatak odasından çıktı. Karısı da peşinden ayaklarının ucuna basarak çıktı. Salonda koltuğun üstüne oturmuş vaziyette buldu onu. Kafası ellerinin içinde dizlerine kadar eğilmiş vaziyette. Kadın iyice korkmaya başlamıştı. Ambulans mı çağırsam, bir komşuya haber mi versem diye düşünüyordu. Bütün hamleleri boşa çıkmıştı. Sanki uzaktaki birine konuşuyor gibiydi. Kafasını hafifçe kaldırdı. Aha karşısında gene bir kadın. Hızla ayağa kalktı. -Beni şikayet etmezsin değil mi? Vallahi bir şey yapmadım. Ben… ben… &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bağırarak uyandı. Yatağın içinde oturdu. Her tarafını ateş basmıştı. Kışın soğuk havasında buram buram terliyordu. Onunla birlikte eşi de uyanmıştı. Bir büyük suç işlemiş gibi başını öne eğmiş, derin bir pişmanlık içinde sürekli iç geçiriyordu. Kafasını hafifçe kaldırdı birden yanında bir kadın gördü. Hemen geriye doğru sıçradı, yataktan çıktı, ayağa kalktı. Yalvarır gibi bir sesle karısıyla konuşmaya başladı.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>-Beni şikayet etmezsin demi? Polise ihbar etmezsin? Yalvarırım! Ben bir şey yapmadım.</p>
<p>Kadın da şaşkındı. Ne diyeceğini bilmez bir haldeydi. Uykudan büyük bir gürültüyle uyanmış, henüz şoku atamamıştı üzerinden.</p>
<p>-Hayatım sen iyi misin? Ne ihbarı, ne şikâyeti? Ben senin karınım. Neden seni şikâyet edecekmişim? Şöyle otur, anlat Allah’ın aşkına! Ne oldu, kâbus mu gördün?</p>
<p>Adam hala titriyordu. Ezik bir bakışla kadına bakıyordu. Kafasını ellerinin içine aldı, yavaşça döndü, dikkatli bir şekilde yürüyerek yatak odasından çıktı. Karısı da peşinden ayaklarının ucuna basarak çıktı. Salonda koltuğun üstüne oturmuş vaziyette buldu onu. Kafası ellerinin içinde dizlerine kadar eğilmiş vaziyette. Kadın iyice korkmaya başlamıştı. Ambulans mı çağırsam, bir komşuya haber mi versem diye düşünüyordu. Bütün hamleleri boşa çıkmıştı. Sanki uzaktaki birine konuşuyor gibiydi.</p>
<p>Kafasını hafifçe kaldırdı. Aha karşısında gene bir kadın. Hızla ayağa kalktı.</p>
<p>-Beni şikayet etmezsin değil mi? Vallahi bir şey yapmadım. Ben… ben… sadece oradan geçiyordum. Hiçbir temasım olmadı.</p>
<p>Kadın dizinin dibine oturdu, ellerine sarıldı. Hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı.</p>
<p>-Ne olursun kendine gel! Korkuyorum dedi. Ben senin otuz yıllık karınım.</p>
<p>-Sahi öyle mi? Doğru ya, sen benim karımsım, ben kendi evimdeyim…</p>
<p>Biraz rahatlamıştı. Kadın bir bardak su getirdi. Yudumlayarak içti. Artık iyice kendine gelmişti. Yavaşça geriye doğru çekildi, tam koltuğa yaslanacaktı ki, birden irkildi. Hızla ayağa kalktı.</p>
<p>-Ama o kadınlar beni şikâyet edebilirler dedi. Halbuki ben hiçbir şey yapmadım. Kameraya bakabilirler. Gördüm orada mobese kamerası var. Her şey ortaya çıkar. Gerçek olmadığı, benimle ilgisi bulunmadığı ortaya çıkar.</p>
<p>Gene rahatlamıştı. Oturdu koltuğa, geriye doğru yaslandı. Artık iyice sakinleşmişti. Karısı da şöyle derin bir nefes aldı. Otuz yıllık kocasını tanırdı, bir yanlışlık yapmayacağını bilirdi.</p>
<p>-Sen git yat. Ben burada biraz oturacağım dedi.</p>
<p>Sabaha kadar evde keşif yaptı. Köşe bucak her tarafa baktı, iyice bir kontrol etti. Kamera fikri aklına yatmıştı. Her yere taktıracaktı. Böylece kimse kendisini suçlayamazdı. Suçlasalar da kolayca görüntülü olarak ispat edebilirdi. Yalnız kameranın görmediği en küçük alan kalmamalıydı. Sonra aklına birden yatak odası geldi. Oraya nasıl olacaktı. Ama oraya da olmalı dedi. Ya karım beni şikayet ederse. Ya da başka bir kadın yatak odasına gizlice girerse. Taciz etti diye gidip beni şikayet ederse. Olayın olduğunu iddia ettiği saatte yatak odasında olmadığımı ispatlamam lazım. Evet evet oraya da koymalıyım. Biraz pahalıya patlayacak… Olsun! Başka türlü bu kadınların şikâyetinden emin olamam…</p>
<p>Kadın kalktı, kahvaltıyı hazırlamaya yöneldi. Kocası Çarşamba günleri geç giderdi. Birden gözü soluna ilişti. Adamı düşünceli bir şekilde oturur vaziyette buldu. Yaklaşacak oldu, adam geri çekildi.</p>
<p>-Kahvaltıyı hazırlayım mı hayatım? Ne istersin? dedi nazikçe ve biraz da sesine sevecen eda katarak.</p>
<p>-Olur, dedi, ürkek ve kuşkulu bir ses tonuyla.</p>
<p>Masanın en uç noktasına oturdu. Halbuki eskiden karısına en yakın yere oturmaya çalışırdı. Kadının da dikkatinden kaçmamıştı bu. İçini çekti, gözleri yaşardı ama belli etmemeye çalıştı. Geçer inşallah dedi içinden. Kahvaltı bitti, uzaktan okula yolcu etti.</p>
<p>Arabasına bindi okulun yolunu tuttu. Eyvah! Önündeki arabayı bir kadın kullanıyor. Firene bastı. Arkasındaki bütün arabalar aniden firen yaptı. Yavaş yavaş gitmeye başladı. Arkasından korna çalanlar, selektör yapanlar… ama onun umurunda değildi. O kadın şoförden uzak olmalıydı. Bir de gözü sağına gitti. Eyvah orada da bir kadın. Gaza bastı, var gücüyle hızlandı. Okula varmıştı ama kan ter içinde kalmıştı. Öğrenciler çıkmadan odama geçmeliyim diye düşündü. Asansöre yöneldi. Sonra birden durdu. Olmaz dedi içinden. Ya bir kız öğrenci binerse, orada kamera bile yok dedi. Hızlı adımlarla merdivenlere yöneldi. Merdivenden bir kız öğrenci iniyordu. Uzaktan bekledi onun inmesini. Ardından hızla yürüdü. Tam odasının kapısını açarken bir kız öğrenci bir şey sormak için yaklaştı.</p>
<p>-Dur! Sakın yaklaşma!</p>
<p>Kız şaşırmıştı. Ne diyeceğini bilemedi. Soracağı şeyi de unutmuştu. Bu hocaya bir şeyler olmuş dedi içinden. Daha dün konuştuk, gayet normaldi.</p>
<p>-Dur! Uzaktan söyle ne söyleyeceksen.</p>
<p>Kız birden irkildi, kendisinden şüphelendi. Üstüne başına baktı, yüzünü yokladı. Anormal bir şey yoktu. Şaşkın ve biraz da kızgın bir sesle:</p>
<p>-Hocam, ne oluyoruz? Bende bir şey mi var? Neden uzaktan konuşacakmışım?</p>
<p>-Bir şey yok, bir şey yok… Uzaktan söyle ne söyleyeceksen ve hemen git!</p>
<p>Bir şey soramadı, çünkü soracağını unutmuştu. Hızla uzaklaştı ve hemen lavaboya koştu.</p>
<p>Kızın uzaklaşması onu rahatlatmıştı. Hızla anahtarı çevirdi ve odaya kendini dar attı. Tam oturacağı sırada aklına geldi. Ya şimdi bir kız öğrenci veya bayan hoca odaya girerse düşüncesi beynini zonklattı. Hızla kalktı, kapıyı arkadan kilitledi. Ama böyle olmaz, sürekli kilitli yaşayamazdı. Buna bir çözüm bulmalıydı. Kamera! dedi birden. Eve olduğu gibi buraya da kameralar koymalıydı. Her tarafı görecek şekilde en az dört kamera. Bir de kapı girişinde bulunmalıydı.</p>
<p>Birden aklına geldi. Nasıl da dikkatinden kaçmıştı. O kız hızla gitmişti. Acaba kendisini şikâyet mi edecekti? Halbuki kamera olsaydı her şeyi çekmiş olurdu. Ama bir şey yapmamıştı ki, yanına bile yaklaştırmamıştı. Fakat kim inanırdı buna. Derse ki beni zorla odaya çekmek istedi, ısrar etti, ben de kaçtım.</p>
<p>Bu kamera işini acilen halletmeliydi. İnternetten hızla araştırdı. Kesesine uygun, özellikleri iyi ve hızlı kurulum yapılacak bir markayı tespit etti ve hemen arada. Üçüne beşine bakacak durumda değildi. Verdikleri ilk fiyatı kabul etti ve adamların derhal gelmesini söyledi. Geldiler, okuldaki hocaların ve öğrencilerin şaşkın bakışları arasında odanın her yerine ve kapı girişine beş tane kamera yerleştirdiler. Akşam da eve geleceklerdi.</p>
<p>Olay dekanlığa intikal etti. Dekan nazikçe hocayı makamına davet etti. Hoca gitti, fakat bayan dekan sekreterinin uzağından geçerek içeri girdi.</p>
<p>-Hocam hayırdır? Bu kamera işi nereden çıktı? Bir yanlışımız mı oldu? Biri bir yanlışlık mı yaptı?</p>
<p>-Dekan bey, sizin de bir kamera taktırmanız lazım. Buraya bayan sekreteriniz, bayan hocalar, bayan öğrenciler girip çıkıyor. Biri sizi şikâyet edebilir. Benden söylemesi.</p>
<p>-Hocam siz iyi misiniz? Neden şikâyet etsinler bizi?</p>
<p>-Tacizden efendim.</p>
<p>-Hocam biz medeni insanlarız. Böyle bir şey olmaz ki, şikâyet olsun.</p>
<p>-Ben söylemiş olayım dekan bey. Yarın olursa, demedi deme!</p>
<p>Dekanın kafası da karışmıştı. Taciz haberleri aklına geldi. Sonra karısının uyarıları. “Aman ha kapın kapalı iken kız öğrencilerle sakın görüşme. Hele tek olarak hiç görüşme. Bir şikâyet olursa, ben bile şüphelenirim!..”</p>
<p>-Ya hocam! Allah için… bu kadarı da fazla. Paranoyak olacağız toplumca.</p>
<p>-Alakası yok efendim. Önlemi baştan almak gerek. Bak duymuyor musunuz, haberlerde olan biteni.</p>
<p>-Bizim hanım gibi konuşmaya başladın hocam. Bari burada bir rahat edeyim.</p>
<p>-Hanımefendi doğru söylemiş. Bizim hanım hiç böyle şeyler söylemiyor. Ben ondan da şüpheleniyorum.</p>
<p>Çıktı dekanın odasından, yine bayan sekreterin uzağından geçerek. Sekreter kendisinden şüphelendi, hemen çantasından aynasını çıkardı yüzüne, gözüne bir iyice baktı. Allah Allah!.. dedi içinden. Bu adam niye böyle davrandı? Bende bir şey varmış gibi uzaktan geçti gitti. Hiç böyle yapmazdı. Eskiden halimi, hatırımı sorardı, hatta oturur çayımı içerdi. Çok nazik bir adamdı. Bir cüzzamlı gibi muamele etti bana…</p>
<p>Eve erken gitti. Kameracılar gelecekti. Karısı şaşkın bir şekilde karşıladı. Hiç böyle erken geldiği görülmemişti.</p>
<p>-Hayrola hayatım, neden erken geldin?</p>
<p>-Kameracılar gelecek. Her yere kamera taktıracağım…</p>
<p>Taktırdı da. Karısının bütün itirazlarına ve yalvarmalarına rağmen yatak odasına bile taktırdı.</p>
<p>Bir tek apartmanın önüne bakan çatının ucu kalmıştı. Ama kameracılar itiraz etti. Biz oraya takamayız dediler. Hakikaten çok kötü bir yerdi. Düşme tehlikesi çok yüksekti.</p>
<p>-Ben takarım dedi. Siz bir kamera bırakın.</p>
<p>Bıraktılar. İşlerini bitirdiler, paralarını aldılar ve ayrıldılar. Vakit akşamdı ama iş bitmemişti. Karısının bütün ısrarlarına rağmen yemeği dahi yememişti. İş bittikten sonra yerim deyip geçiştirmişti.</p>
<p>Canı iyice sıkılmıştı kadının. Kafasını dağıtmak için yandaki komşuya geçmeye karar vermişti. Kocası evde değildi. Bir iki kelam eder sakinleşirim diye düşündü.</p>
<p>Daha henüz bir bardak çay içmemişlerdi ki, büyük bir gürültü duydular. Kadının içinden bir şey koptu, göğsü daraldı, ayaklarının bağı çözüldü. Olduğu yere yığılıp kaldı.</p>
<p>-Ne oldu abla dedi komşu kadın…</p>
<p>-İnşallah aklıma gelen olmamıştır dedi kısık bir sesle…</p>
<p>Kendisini zor toparladı. Birlikte dışarı çıktılar… Ortada koca bir insan karaltısı yatıyordu. Bütün insanlar başına toplanmıştı. Herkes bir yatana bir de yukarıya bakıyordu. Çatının ucunda bir kamera sallanıyordu…</p>
<p>Prof. Dr. Cağfer Karadaş</p>
<p>KAYNAK: www.islamtarihi.info</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/paranoyak-erkek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
