<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Bilim &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/bilim/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Mon, 28 Nov 2022 12:33:21 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.10</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>Bilim &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Gidiyor Bir Bir Güvendiklerimiz Sakin Güç Raşit Küçük Hocamızın Ardından</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/gidiyor-bir-bir-guvendiklerimiz-sakin-guc-rasit-kucuk-hocamizin-ardindan/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/gidiyor-bir-bir-guvendiklerimiz-sakin-guc-rasit-kucuk-hocamizin-ardindan/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cağfer Karadaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 28 Nov 2022 12:33:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Alim]]></category>
		<category><![CDATA[Bilim]]></category>
		<category><![CDATA[Raşit Küçük]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18582</guid>

					<description><![CDATA[Sahabeden Ebû Mûsâ el-Eş’arî, Hz. Peygamber (sav) ebediyet yurduna göçünce çok duygulanmış ve “Sen içlerinde olduğun sürece Allah onlara azap etmez. Bağışlanma diledikleri sürece de Allah onlara azap etmez” (Enfâl 8/33) ayetinin işareti doğrultusunda “dünyada iki güvence vardı, biri gitti, kaldı öteki” demiştir. (Tefsir Semerkandî, II, 16) Hz. Peygamber’den sonra sahabîlerin böyle bir üzüntü ve endişe duymaları gibi, “Peygamberlerin varisleri olan âlimlerin”&#160; dar-ı bekaya göçmelerinden sonra bizlerden birinin de benzer üzüntü duyması ve güven verenlerin bir bir göçtüğü endişesine kapılması pek normaldir. Hele bir de bu giden gerçek âlim; ilmiyle âmil, amelinde muhlis, hem kendisini hem de çevresini aydınlatan bir kandil, gönüllere huzur veren Allah eri; yolu gösteren, yordamı öğreten bir muallim; hâsılı yoldaki işaretler gibi kendini değil, hakikati ve hak yolu gösteren hakiki bir mürşit ise toplumda büyük bir yankı uyandırması, zihinlere kazındığı ölçüde tesir bırakması, sanki başkası kalmamış gibi bir tehassür oluşturması çok yadırganmamalıdır. “Âlimin ölümü, âlemin ölümüdür” sözüyle söylenmek istenen tam da bu değil midir? Doğrudur. İstiğfar edenler olduğu sürece bu ümmet güvencededir. Kimlerin istiğfar ettiği de bilinmez. İstiğfarını açık edene de zaten güvenilmez. Bizim güvencemiz, şov yapan değil, gönül yapandır; gecenin bir vaktinde kalkıp ümmet için dua ve istiğfarda bulunandır; yaptıklarını da, gösteri malzemesi yapmayandır; rabbi &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><em>Sahabeden Ebû Mûsâ el-Eş’arî, Hz. Peygamber (sav) ebediyet yurduna göçünce çok duygulanmış ve “Sen içlerinde olduğun sürece Allah onlara azap etmez. Bağışlanma diledikleri sürece de Allah onlara azap etmez” </em>(Enfâl 8/33)<em> ayetinin işareti doğrultusunda “dünyada iki güvence vardı, biri gitti, kaldı öteki” demiştir. </em>(Tefsir Semerkandî, II, 16)</p>



<p>Hz. Peygamber’den sonra sahabîlerin böyle bir üzüntü ve endişe duymaları gibi, “Peygamberlerin varisleri olan âlimlerin”&nbsp; dar-ı bekaya göçmelerinden sonra bizlerden birinin de benzer üzüntü duyması ve güven verenlerin bir bir göçtüğü endişesine kapılması pek normaldir.</p>



<p>Hele bir de bu giden gerçek âlim; ilmiyle âmil, amelinde muhlis, hem kendisini hem de çevresini aydınlatan bir kandil, gönüllere huzur veren Allah eri; yolu gösteren, yordamı öğreten bir muallim; hâsılı yoldaki işaretler gibi kendini değil, hakikati ve hak yolu gösteren hakiki bir mürşit ise toplumda büyük bir yankı uyandırması, zihinlere kazındığı ölçüde tesir bırakması, sanki başkası kalmamış gibi bir tehassür oluşturması çok yadırganmamalıdır. “Âlimin ölümü, âlemin ölümüdür” sözüyle söylenmek istenen tam da bu değil midir?</p>



<p>Doğrudur. İstiğfar edenler olduğu sürece bu ümmet güvencededir. Kimlerin istiğfar ettiği de bilinmez. İstiğfarını açık edene de zaten güvenilmez. Bizim güvencemiz, şov yapan değil, gönül yapandır; gecenin bir vaktinde kalkıp ümmet için dua ve istiğfarda bulunandır; yaptıklarını da, gösteri malzemesi yapmayandır; rabbi ile kendisi arasında tutabilendir. Rahman ve Rahim olan Rabbimiz bu ümmetin içinden böyle istiğfar eden kullarını da eksik etmez. Biz günahkârlar da onların vesilesiyle, güven içinde, dünya geçiminde, kendi seçiminde yuvarlanır gideriz, ta ki bir çukura düşene kadar. Dileriz ki Rabbimiz biz aciz ve günahkâr kullarına merhametiyle muamelede bulunsun da imanlı bir göç nasip eylesin.</p>



<p>Evet dostlar! Bir ulu çınarı, RAŞİT KÜÇÜK hocamızı kaybettik; gayb alemine, berzah yurduna,&nbsp; yolcu ettik. Dualarımız ve tesellilerimiz inşallah Rabbimizin rahmetine, cennet bahçesine kavuşması, havz-ı kevser başında Rahmet Elçisiyle buluşmasıdır. İnşallah bizler de bir köşesinde yer bulur, onları seyredenlerden oluruz.</p>



<p>&nbsp;&nbsp;“Hocamızı çok iyi tanıdım?” desem, ne kadar tanımış olabilirim ki? Zahire vuran ve zahir ettiği kadar. O kadar mahviyet sahibiydi ki ne acılarını, ne üzüntülerini ne de hastalıklarını açık ederdi. Hissederdik içinde fırtınalar eser ama bir ulu dağ gibi sabit, sakin, kararlı ve dimdik dururdu. Onun için en iyi tanımlama belki SAKİN GÜÇ olabilirdi.</p>



<p>Bir konuyu açması da kapaması da aynı sakinlik içindeydi. Tane tane konuşur, her nefesi bir sese dönüşür, dinleyende aman bir kelime kaçırmayım intibaı oluştururdu. Sanki onu dinlerken kafamızda kuş var da uçacak endişesiyle kımıldamadan durduğumuz olurdu.</p>



<p>Sevdiğini de sevmediğini de aynı sakinlikle karşılardı. Hoşnut olduğunu sakince yanında tutar, hoşnut olmadığından sakince uzaklaşırdı. Hâsılı sevmesi de sakin, kızması da sakindi; sevinmesi de sakin, üzülmesi de sakindi…</p>



<p>Uzak yakın önemli değildi, onun varlığı bir güvenceydi. Onunla olan iletişimde mesafe değil, gönül yakınlığı önemliydi.</p>



<p>Âlimdi, düşünce ve eylem adamıydı ama zevk-i selim bir yanı da vardı. Böyle bir sakin güçte zevk-i selim nasıl dururdu? İğretilikten uzak, tam ona yakışır şekilde; ilminin derinliğine, düşüncenin enginliğine ve eylem pratiğine uygun düşecek güzellikte. O görülsün diye de yapmazdı bir şeyi, hatta sezdirmezdi; hiçbir özelliğinin, özgünlüğünün, zevkinin ve sevgisinin bilinmesini istemezdi; fıtratın timsali, insanın misaliydi. O göstermezdi, yaşardı ve yaşatırdı; bütün çabası ve çalışması hakkın sesi, hakikatin neferi, dinin müntesibi, haklının destekçisi olmaktı.</p>



<p>Başka türlü olamazdı. Başka türlü olmak ne ona yakışır ne de düşüncesiyle uyuşurdu. Çünkü o kelimenin tam anlamıyla gerçek bir ilim adamı örneğiydi, bize gerçek âlimi öğretendi. Gerçek âlimi sorsalar onun şahsiyetine bakarak şöyle özetlemek mümkün ve münasiptir:</p>



<p>Gerçek alim;<br>Kendini değil, hak yolu gösterendir,<br>Halk içinde olup hakka gönül verendir,<br>Hak yolunun yolcusu, hakikate erendir,<br>Hak için seven, hak için sevilendir,<br>Yolcuya güven veren, sapanı çevirendir,<br>Hak düşmanına göğsünü siper edendir…</p>



<p>Vesselâm…</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/gidiyor-bir-bir-guvendiklerimiz-sakin-guc-rasit-kucuk-hocamizin-ardindan/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İslam Umera Merkezli Değil, Ulema Merkezli Bir Tarihsel Yürüyüştür</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/islam-umera-merkezli-degil-ulema-merkezli-bir-tarihsel-yuruyustur/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/islam-umera-merkezli-degil-ulema-merkezli-bir-tarihsel-yuruyustur/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yavuz KÖKTAŞ]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 17 Mar 2022 09:27:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Alim]]></category>
		<category><![CDATA[Bilim]]></category>
		<category><![CDATA[Hukuk]]></category>
		<category><![CDATA[ulema]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18171</guid>

					<description><![CDATA[Yer yer umeranın baskın oluşu meseleyi değiştirmez. Ben bunu şuradan çıkarıyorum: Mervan b. Hakem, zamanında, okuduğu hutbeler dinlensin diye bayram namazlarında hutbeyi namazdan önceye almak ister. Ancak toplumda eleştiri ile karşılaşır. O zamanda bu ne kadar uygulandı bilinmez ama günümüze gelene baktığımızda Mervan&#8217;ın yapmak istediği tutmamıştır. Yine bazı emevi yöneticileri saygın bazı sahabilere kötülük yapmayı bir devlet politikası haline getirmiştir. Ancak o politikalar hiçbir zaman tutmamış, ümmetin gönlünde o sahabiler sevgi tahtını kurmuşlardır. Yine bazı Abbasi yöneticileri zorla bazı inançları devlet gücüyle kabul ettirmek istemiş, ancak nihayetinde o baskılar tutmamıştır. Bunlar, şu anlama gelir: Ulemadan icazet almayan hiçbir uygulama geçerli olamıyor. İşte ulemânın merkezi rolü burada ortaya çıkıyor. Bazı alimler siyaset tarafından kullanılsa bile akl-i selim galip geliyor, siyaseti meşrulaştırıcı fetvalar eleştiri konusu olabiliyor. Siyasetin baskısı kısa bir müddet devam etse bile sonuçta akamete uğruyor, kabul gören ulemânın düşüncesi oluyor. Bu da yine ulemânın gücünü ortaya koyuyor. Demek ki, İslam tarihinde uygulamaların meşruiyeti ilimden ve ulemadan geçiyor. Bu ise umera&#8217;nın yani devletin üstünde başka bir hakim gücün olduğunu gösteriyor. Hakim güç olan ulema da meşruiyetini şeriatten, şeriata tâbi olmaktan alıyor. Batı tarihinde bu böyle olmuyor. Orta çağlarda meşruiyet kaynağı kilisedir. Sonrasında ise meşruiyet kaynağı bir canavar şeklini alan &#8220;devlet&#8221;tir. Devlet &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Yer yer umeranın baskın oluşu meseleyi değiştirmez. Ben bunu şuradan çıkarıyorum: Mervan b. Hakem, zamanında, okuduğu hutbeler dinlensin diye bayram namazlarında hutbeyi namazdan önceye almak ister. Ancak toplumda eleştiri ile karşılaşır. O zamanda bu ne kadar uygulandı bilinmez ama günümüze gelene baktığımızda Mervan&#8217;ın yapmak istediği tutmamıştır. Yine bazı emevi yöneticileri saygın bazı sahabilere kötülük yapmayı bir devlet politikası haline getirmiştir. Ancak o politikalar hiçbir zaman tutmamış, ümmetin gönlünde o sahabiler sevgi tahtını kurmuşlardır. Yine bazı Abbasi yöneticileri zorla bazı inançları devlet gücüyle kabul ettirmek istemiş, ancak nihayetinde o baskılar tutmamıştır. Bunlar, şu anlama gelir: Ulemadan icazet almayan hiçbir uygulama geçerli olamıyor. İşte ulemânın merkezi rolü burada ortaya çıkıyor. Bazı alimler siyaset tarafından kullanılsa bile akl-i selim galip geliyor, siyaseti meşrulaştırıcı fetvalar eleştiri konusu olabiliyor. Siyasetin baskısı kısa bir müddet devam etse bile sonuçta akamete uğruyor, kabul gören ulemânın düşüncesi oluyor. Bu da yine ulemânın gücünü ortaya koyuyor. Demek ki, İslam tarihinde uygulamaların meşruiyeti ilimden ve ulemadan geçiyor. Bu ise umera&#8217;nın yani devletin üstünde başka bir hakim gücün olduğunu gösteriyor. Hakim güç olan ulema da meşruiyetini şeriatten, şeriata tâbi olmaktan alıyor.</p>



<p>Batı tarihinde bu böyle olmuyor. Orta çağlarda meşruiyet kaynağı kilisedir. Sonrasında ise meşruiyet kaynağı bir canavar şeklini alan &#8220;devlet&#8221;tir. Devlet hakim güçtür, belirleyici bir zorbalıktır. Devlet de belli aşamalardan geçiyor ve ona demokratik bir süs kazandırılıyor. Böylece insanların sisteme katılımı sağlanıyor; insan hakları ve hukukun üstünlüğü önemli hale geliyor. Ancak bütün bunlar devletin belirleyiciliği kapsamında gerçekleşiyor. Hukukun üstünlüğü derken hukukun devletin üstünde olduğu kesinlikle anlaşılmıyor. Hukuk muhakkak devletin altında, devletin belirlediği bir alan olarak ortaya çıkıyor. Zira bu modern devlet anlayışında her şeyin sınırını çizen, meşruiyetini belirleyen devlet oluyor. Tabiri caizse herşeye karışan şeriat anlayışından, herşeye karışan devlet anlayışına ulaşılıyor. Şeriatın her şeye karışması ümera ve siyasetin sınırsız gücünü kısıtlamak anlamına geliyor. Çünkü şeriat devletin üstünde ondan bağımsız bir alandır. Ancak modern anlamda hukuk ne kadar etkin olursa olsun devletin altında, devletin belirlediği bir alandır. Devleti de belirleyen kapitalist sistem, artı medya düzeni ve benzeri etkin, etkili ve baskın sınıflardır. Geleneksel devlet anlayışında şeriatın kestiği parmak acımaz. Modern devlet anlayışında geciken adalet adalet değildir, yani adalet hep gecikir ve devlet her şeye burnunu sokar.</p>



<p>Sonuç olarak denilebilir ki İslam tarihinde devleti de hukuku da belirleyen, yönlendiren ilimdir. Burada kastedilen, ilmin siyasete karışması değildir, siyaseti yönlendirmesidir. İslam&#8217;ın bu tarihsel yürüyüşünü bugün de hakim kılmak durumundayız.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/islam-umera-merkezli-degil-ulema-merkezli-bir-tarihsel-yuruyustur/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kur&#8217;an-Bilim İlişkisinde Meşruiyet Şartları</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/kuran-bilim-iliskisinde-mesruiyet-sartlari/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/kuran-bilim-iliskisinde-mesruiyet-sartlari/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yavuz KÖKTAŞ]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 28 Jan 2021 07:31:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Bilim]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Kuran]]></category>
		<category><![CDATA[Meşruiyet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=16663</guid>

					<description><![CDATA[Bir kere ve en başta ifade edeyim ki, elbette Kur’an bir bilim kitabı değildir ve esasen bir hidayet kaynağıdır. Kur’an’ın zahir anlamı da esastır. Bilimsel bilgi değerlidir, ama mutlak değildir. Kur’an’ı zorlama ile bilime uydurmaya çalışmak sıkıntılı bir yoldur. Bilimi hiç dikkate almamak da tersinden sıkıntılı bir yöntem olacaktır. Onun için zahir anlam anlaşılmıyor veya aklî veya bilimsel “kesin” verilere aykırılık söz konusu ise yorumlamaya gidilmelidir. Kat&#8217;î aklî delil ile zannî naklî delil çelişirse kat&#8217;î aklî delil takdim edilir ve nakil te&#8217;vil edilir. Burada çelişiklikten değil, bilimsel verilere uygun olarak Kur&#8217;an&#8217;ı yorumlamaya örnek vereceğim. Mesela; “Semâyı gücümüzle biz inşâ ettik ve onu (devamlı) genişletiyoruz.” (Zâriyât, 47) Ayette günümüz astronomi bilginlerinin “genişleyen evren” terimiyle ifade ettikleri olguya işaret edilmiştir. Bu âyet açık bir şekilde evrenin merkezden dışa doğru genişlediğini gösteriyor. Çünkü Kur’an, “le-mûsiûn” şeklindeki, te’kitli beyanıyla, kâinatın devamlı bir şekilde genişlemesinden şüphe edilmemesi gerektiğini vurgulamıştır. Elmalılı Hamdi, “Biz, rüzgarları aşılayıcı olarak gönderdik” (Hicr 22) âyetinde, bütün bitkilerin çiçeklerinde erkek ve dişi çifti bulunduğu ve erkeğin dişiyi aşılamakla meyvelerin meydana geldiği anlaşıldıktan sonra rüzgarların bir aşıcı hizmetini yerine getirdiklerinin anlaşıldığını, bu suretle de bu âyetin meçhul bir ilmî hakikati haber verdiğinin bin bu kadar sene sonra ortaya çıktığını, dolayısıyla da bu âyetin &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Bir kere ve en başta ifade edeyim ki, elbette Kur’an bir bilim kitabı değildir ve esasen bir hidayet kaynağıdır. Kur’an’ın zahir anlamı da esastır. Bilimsel bilgi değerlidir, ama mutlak değildir. Kur’an’ı zorlama ile bilime uydurmaya çalışmak sıkıntılı bir yoldur. Bilimi hiç dikkate almamak da tersinden sıkıntılı bir yöntem olacaktır. Onun için zahir anlam anlaşılmıyor veya aklî veya bilimsel “kesin” verilere aykırılık söz konusu ise yorumlamaya gidilmelidir. Kat&#8217;î aklî delil ile zannî naklî delil çelişirse kat&#8217;î aklî delil takdim edilir ve nakil te&#8217;vil edilir. Burada çelişiklikten değil, bilimsel verilere uygun olarak Kur&#8217;an&#8217;ı yorumlamaya örnek vereceğim. Mesela;</p>



<p>“Semâyı gücümüzle biz inşâ ettik ve onu (devamlı) genişletiyoruz.” (Zâriyât, 47) Ayette günümüz astronomi bilginlerinin “genişleyen evren” terimiyle ifade ettikleri olguya işaret edilmiştir. Bu âyet açık bir şekilde evrenin merkezden dışa doğru genişlediğini gösteriyor. Çünkü Kur’an, “le-mûsiûn” şeklindeki, te’kitli beyanıyla, kâinatın devamlı bir şekilde genişlemesinden şüphe edilmemesi gerektiğini vurgulamıştır.</p>



<p>Elmalılı Hamdi, “Biz, rüzgarları aşılayıcı olarak gönderdik” (Hicr 22) âyetinde, bütün bitkilerin çiçeklerinde erkek ve dişi çifti bulunduğu ve erkeğin dişiyi aşılamakla meyvelerin meydana geldiği anlaşıldıktan sonra rüzgarların bir aşıcı hizmetini yerine getirdiklerinin anlaşıldığını, bu suretle de bu âyetin meçhul bir ilmî hakikati haber verdiğinin bin bu kadar sene sonra ortaya çıktığını, dolayısıyla da bu âyetin bir mucize olduğunu söyler. (Bk. Hak Dini, V, 3054)</p>



<p>Şimdi bu tür yorumlar meşru değil midir? Bu ayetlere sadece nuzul dönemindeki anlamlar mı verilecek? Bana göre bu yorumlar meşrudur, ancak bu meşruiyeti sağlayacak çok önemli dört kurala riayet edilmesi gerekir diye düşünüyorum:</p>



<p>a. Bilimsel -hatta buna işarî yorumları da katabiliriz- tefsirler -aslında yorumlar- kast-ı mütekellim yerine konulmayacaktır.</p>



<p>b. Dil kurallarına dikkat edilecektir. Abuk sabuk, ilgisiz, alakasız manalar verilmeyecektir.</p>



<p>c. Kur’an’dan bilimsel -veya işarî- olarak çıkarılan manalar (yorumlar) başka bir nasla veya İslam’ın temel ilkeleriyle çelişmeyecektir. d. Kur’an bir bilim kitabı -bir tasavvuf kitabı- olarak telakki edilmeyecektir. Yapılanın en nihayetinde bir yorum olduğu asla unutulmayacaktır.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/kuran-bilim-iliskisinde-mesruiyet-sartlari/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İslam ve Ahlak Versus Bilim ve Teknoloji</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/islam-ve-ahlak-versus-bilim-ve-teknoloji/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/islam-ve-ahlak-versus-bilim-ve-teknoloji/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yavuz KÖKTAŞ]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 26 Jan 2021 06:42:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Bilim]]></category>
		<category><![CDATA[Teknoloji]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=16652</guid>

					<description><![CDATA[Şöyle bir cümle kursak herhalde doğru olur: Bilim ete kemiğe büründü, teknoloji diye göründü. Bilimin teori kısmında o kadar çok tartışma var ki, herhangi bir kesinlikten bahsetmek mümkün değil. Ancak bu durum azınlık olan bilim adamları etrafında tartışılır olmuş, çoğunluk olan halkın umurunda dahi olmamıştır. Peki bilim gücünü nereden almaktadır? Bilimsel bilgi birikimini yadsımayalım, ancak bilim, esas gücünü ürettiği teknolojiden, ürettiği ilaçlardan, azalttığı acılardan, sağladığı konfordan almaktadır. Kısaca denilebilir ki gücünü pratikten alıyor. Görülen o, duyulan o, dokunulan o, hissedilen o. Buradan kendi payımıza nasıl bir ders çıkarabiliriz? Takdir edersiniz ki, Müslümanların bilimsel bilgi birikimini yakalamaları şimdilik zor gözüküyor. Esasen yaşamın asıl amacı da salt bilgi değildir. Peki nedir o zaman? Şöyle bir cümle kursak herhalde yanlış yapmayız: İslam ete kemiğe büründü, ahlak diye göründü. İslam&#8217;la ilgili tarihte ve günümüzde o kadar çok teorik tartışmalar var ki, neredeyse çoğunda kesinlik sağlanamamıştır. Peki İslam ve Müslümanlar gücünü bu teorik tartışmaları alabildiğine yapmasından mı alacaktır yoksa İslam&#8217;ın ahlak yüzünü ortaya koymasindan mi? Elbette ahlaktan alacaktır, insana dokunuştan, yüreğe dokunuştan alacaktır. Nasıl ki bilim, pratiği olan teknolojiden güç alıyorsa İslam da pratiği olan ahlaktan güç alacaktır. Mesele bilim ve teknolojiyi kullanıp yararlanma meselesi değildir. Elbette o olacak ve devam edecektir. Asıl mesele neyi &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Şöyle bir cümle kursak herhalde doğru olur: Bilim ete kemiğe büründü, teknoloji diye göründü. Bilimin teori kısmında o kadar çok tartışma var ki, herhangi bir kesinlikten bahsetmek mümkün değil. Ancak bu durum azınlık olan bilim adamları etrafında tartışılır olmuş, çoğunluk olan halkın umurunda dahi olmamıştır. Peki bilim gücünü nereden almaktadır? Bilimsel bilgi birikimini yadsımayalım, ancak bilim, esas gücünü ürettiği teknolojiden, ürettiği ilaçlardan, azalttığı acılardan, sağladığı konfordan almaktadır. Kısaca denilebilir ki gücünü pratikten alıyor. Görülen o, duyulan o, dokunulan o, hissedilen o.</p>



<p>Buradan kendi payımıza nasıl bir ders çıkarabiliriz? Takdir edersiniz ki, Müslümanların bilimsel bilgi birikimini yakalamaları şimdilik zor gözüküyor. Esasen yaşamın asıl amacı da salt bilgi değildir. Peki nedir o zaman? Şöyle bir cümle kursak herhalde yanlış yapmayız: İslam ete kemiğe büründü, ahlak diye göründü. İslam&#8217;la ilgili tarihte ve günümüzde o kadar çok teorik tartışmalar var ki, neredeyse çoğunda kesinlik sağlanamamıştır. Peki İslam ve Müslümanlar gücünü bu teorik tartışmaları alabildiğine yapmasından mı alacaktır yoksa İslam&#8217;ın ahlak yüzünü ortaya koymasindan mi? Elbette ahlaktan alacaktır, insana dokunuştan, yüreğe dokunuştan alacaktır.</p>



<p>Nasıl ki bilim, pratiği olan teknolojiden güç alıyorsa İslam da pratiği olan ahlaktan güç alacaktır. Mesele bilim ve teknolojiyi kullanıp yararlanma meselesi değildir. Elbette o olacak ve devam edecektir. Asıl mesele neyi kaybettiysek onu arayıp bulma meselesidir.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/islam-ve-ahlak-versus-bilim-ve-teknoloji/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sonunda Buldum Gibi&#8230;</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/sonunda-buldum-gibi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/sonunda-buldum-gibi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yavuz KÖKTAŞ]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 25 Jan 2021 08:15:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Bilim]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=16644</guid>

					<description><![CDATA[Neyi buldum? Kur’an ve bilim arasında ilişkiyi nasıl bir temele oturtmamız gerektiği konusunda bir süredir düşünüyordum. Günümüzde bilimsel gelişmelerden yola çıkarak Kur’an’ı anlamanın yanlış olduğuna dair entelektüel bir akım gittikçe kabul görüyor gibi. Malum gerekçeler: Bilim değişmektedir. Hiçbir zaman bilimden önce Müslümanlar Kur’an’a bakıp bir bilimsel keşifte bulunmamıştır. Evet, bunlarda nisbî de olsa bir haklılık payı var. Ama bu, bilimsel gelişmelerle Kur’an’ın irtibatını kurmamıza mutlak mani mi olmalı? Bundan olacak ki, günümüzde Kur’an ile bilimin arasının ayırt edilmesi gerektiğini savunanlar olmuştur. Bazıları tarihselcidir. Bunlara göre nüzul bağlamında bu bilimsel keşifler yoktur. Dolayısıyla ayetlere bu anlamları giydiremeyiz. Bazıları filozofik olarak itiraz etmektedir. Din ile felsefe, din ile bilimin arası ayırt edilmelidir. Dinin amacı dünyayı açıklamak değil, dünyaya anlamak vermektir. Bilim açıklar, din ısıtır, derler. Bu anlayışta Kur’an ile bilimin uzlaştırılmasının lüzumsuz olduğuna dair bir inanç var. Bu da bir tür entelektüel laikliği savunur gibidir. Ben bunların nisbî endişelerini kabul etsem de Kur’an’ın evrenselliğini kabul ettiğim için sonuçta hiçbirine katılmıyorum. Zira Kur’an ile bilimsel gerçekliklerin uzlaştırılması gerektiğini savunuyorum. Onun için şu ayırımın yapılması gerektiğini düşünüyorum: Deney ve gözlem ile ulaşılan somut gerçeklikler vardır. Buna “yakın gerçeklik” diyebilirim. Bu, kesin bilgidir. Mesela artık günümüzde rahimlerde olan bilinmektedir. Kur’an’da ise “rahimlerde olanı Allah’ın bilebileceğine &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Neyi buldum? Kur’an ve bilim arasında ilişkiyi nasıl bir temele oturtmamız gerektiği konusunda bir süredir düşünüyordum. Günümüzde bilimsel gelişmelerden yola çıkarak Kur’an’ı anlamanın yanlış olduğuna dair entelektüel bir akım gittikçe kabul görüyor gibi. Malum gerekçeler: Bilim değişmektedir. Hiçbir zaman bilimden önce Müslümanlar Kur’an’a bakıp bir bilimsel keşifte bulunmamıştır. Evet, bunlarda nisbî de olsa bir haklılık payı var. Ama bu, bilimsel gelişmelerle Kur’an’ın irtibatını kurmamıza mutlak mani mi olmalı? Bundan olacak ki, günümüzde Kur’an ile bilimin arasının ayırt edilmesi gerektiğini savunanlar olmuştur. Bazıları tarihselcidir. Bunlara göre nüzul bağlamında bu bilimsel keşifler yoktur. Dolayısıyla ayetlere bu anlamları giydiremeyiz. Bazıları filozofik olarak itiraz etmektedir. Din ile felsefe, din ile bilimin arası ayırt edilmelidir. Dinin amacı dünyayı açıklamak değil, dünyaya anlamak vermektir. Bilim açıklar, din ısıtır, derler. Bu anlayışta Kur’an ile bilimin uzlaştırılmasının lüzumsuz olduğuna dair bir inanç var. Bu da bir tür entelektüel laikliği savunur gibidir. Ben bunların nisbî endişelerini kabul etsem de Kur’an’ın evrenselliğini kabul ettiğim için sonuçta hiçbirine katılmıyorum. Zira Kur’an ile bilimsel gerçekliklerin uzlaştırılması gerektiğini savunuyorum. Onun için şu ayırımın yapılması gerektiğini düşünüyorum:</p>



<ol class="wp-block-list"><li>Deney ve gözlem ile ulaşılan somut gerçeklikler vardır. Buna “yakın gerçeklik” diyebilirim. Bu, kesin bilgidir. Mesela artık günümüzde rahimlerde olan bilinmektedir. Kur’an’da ise “rahimlerde olanı Allah’ın bilebileceğine “dair ayet var. Dolayısıyla bu ayetin zahiri terkedilmeli ve yorumlanmalıdır.</li><li>Deney ve gözlem yolu ile ulaşılan soyut gerçeklikler var. Buna “uzak gerçeklik” diyebilirim. Burada kesinlikten değil, olasılıklardan bahsetmek mümkündür. Yeni Fiziğin geldiği nokta da budur. Evrenin ve insanın oluşumu ile ilgili teoriler böyledir. Bu durumda ben Kur’an’ın zahirini kabul ederim, ardından ona uygun teoriyi tercih ederi. Mesela evren bilmem kaç milyar önce oluştu. Bilimsel açıdan evreni Allah’ın yaratması da, rastlantısal olarak evrenin meydana gelmesi de olasılıklar açısından mümkündür. Ben, Kur’an’ın zahirini kabul ederim ve bilimsel olasılıklar açısından Yüce Tasarımcı’nın varlığına dair teoriyi kabul ederim. Bilimsel açıdan insanın hayvanlardan ortak bir atadan evrimleşerek meydana geldiği olasılıklardan bir olasılıktır. Ancak bu noktada ciddi tartışmalar da vardır. Evrim’in politik ve gücü ilgilendiren bir tarafı vardır, o da ayrı bir mesele. Bununla birlikte Kur’an’ın zahiri bunun aksinedir. Bu noktada Kur’an’ın zahirini kabul ederim. Bilimsel olasılığı reddederim.</li></ol>



<p>Böylece Kur’an’la bilimsel gelişmelerin ilişkisinin nasıl olacağına dair bir çerçeve belirmiş olmaktadır. Tabii bu çerçeve her türlü eleştiriye ve katkıya açıktır.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/sonunda-buldum-gibi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ne Yazayım?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/ne-yazayim/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/ne-yazayim/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet HATUNOĞLU]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 16 Jan 2021 07:00:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[Bilim]]></category>
		<category><![CDATA[Yazı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=16601</guid>

					<description><![CDATA[Bana diyorlar alanınla ilgili yaz başka meselelere girme. Koca koca üniversite hocaları hala Osmlıca, Farsça, Arapça el yazması okuyorlar.Ömürlerini vermişler halada ömürlerini veriyolar.Gözler gitmiş, saçlar, sakallar ağırmış.Oysa bunları yapmayabilir çok daha iyi şeylerde saç ve sakalını ağırtabilirlerdi. Bir Türk ile bir Japon bir kelime bile birbirlerinin dilini anlamadan sohbet edebiliyorlar .Teknoloji sayesinde.Ama biz 200 yıl önce yazılmış bir satırlık Osmanlıca bir metni okutmak için alleme arıyoruz. Bundan çok yıllar önce bir kuruma bir proje için gitmiştik. Proje şuydu. Tüm eski metinleri tarayıcı ile okuyacak ve latin alfabesine çevirecektik.Bu yazma eserde olabilirdi, matbaa baskılarıda..Bunun mümkün olduğunu oradaki en üst allamelere anlattık ve inandırdıkÇok heyecanlandırlar.. Sonraki bir zamana görüşme günü verdiler.Gün geldi tekrar gittik.Hiç ilgilenilmedi bizimle.Zar zor konuşabildiğimiz birileri bu işin olmayacağını kurumun buna sıcak bakmadığını söyledi.Biz geri döndük.20 yıl olmuştur belkide geçmiştir.. Şuan bir Prof. Çıkıyor şu kadar kütüphane dolaştım, şu kadar el yazması okudum .Ne diyeyim çok özür dilerim ama hamallık yapmışsın, gözlerine, ağırttığın saçına, sakalına yazık.Bir ömür çalıştığın ve yaptığın o işi üçgünde çevirebilececek teknoloji var.Ama yaptırmıyorlar . Yapsaydık ne olurdu .Bu alandaki o kadar Doç., Prof., hepsi bitmiş olurdu galiba .Çünkü bakıyorsun Prof olmuş Prof olana kadar sadece bir kaç eski eser okuması yapmış..E. Bunu teknoloji ile yapabiliyorduk. &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Bana diyorlar alanınla ilgili yaz başka meselelere girme.</p>



<p>Koca koca üniversite hocaları hala Osmlıca, Farsça, Arapça el yazması okuyorlar.<br>Ömürlerini vermişler halada ömürlerini veriyolar.<br>Gözler gitmiş, saçlar, sakallar ağırmış.<br>Oysa bunları yapmayabilir çok daha iyi şeylerde saç ve sakalını ağırtabilirlerdi.</p>



<p>Bir Türk ile bir Japon bir kelime bile birbirlerinin dilini anlamadan sohbet edebiliyorlar .<br>Teknoloji sayesinde.<br>Ama biz 200 yıl önce yazılmış bir satırlık Osmanlıca bir metni okutmak için alleme arıyoruz.</p>



<p>Bundan çok yıllar önce bir kuruma bir proje için gitmiştik.</p>



<p>Proje şuydu.</p>



<p>Tüm eski metinleri tarayıcı ile okuyacak ve latin alfabesine çevirecektik.<br>Bu yazma eserde olabilirdi, matbaa baskılarıda..<br>Bunun mümkün olduğunu oradaki en üst allamelere anlattık ve inandırdık<br>Çok heyecanlandırlar..</p>



<p>Sonraki bir zamana görüşme günü verdiler.<br>Gün geldi tekrar gittik.<br>Hiç ilgilenilmedi bizimle.<br>Zar zor konuşabildiğimiz birileri bu işin olmayacağını kurumun buna sıcak bakmadığını söyledi.<br>Biz geri döndük.<br>20 yıl olmuştur belkide geçmiştir..</p>



<p>Şuan bir Prof. Çıkıyor şu kadar kütüphane dolaştım, şu kadar el yazması okudum .<br>Ne diyeyim çok özür dilerim ama hamallık yapmışsın, gözlerine, ağırttığın saçına, sakalına yazık.<br>Bir ömür çalıştığın ve yaptığın o işi üçgünde çevirebilececek teknoloji var.<br>Ama yaptırmıyorlar .</p>



<p>Yapsaydık ne olurdu .<br>Bu alandaki o kadar Doç., Prof., hepsi bitmiş olurdu galiba .<br>Çünkü bakıyorsun Prof olmuş Prof olana kadar sadece bir kaç eski eser okuması yapmış..<br>E. Bunu teknoloji ile yapabiliyorduk.</p>



<p>Bizim bu projeyi götürdüğümüz kişiler sonra çıkıp dedemin mezar taşını okuyamıyorum Prof olmuşum ama ne yazar diyor.<br>Bende ona diyorum ki İki aylığını bir yazılım firmasına ver sana bir cep telefonu uygulaması yapsın, sende onu tüm Türkiye&#8217;ye ücretiz ver.<br>Hatta bazı mezar taşları Arapça ve Farça ise onuda okur aynı uygulama.</p>



<p>İşin özü şu Matbaa icat edilmiş biz elle yazmaya devam etmişiz ya.<br>Bunu da kabul etmez birçok allame<br>Oysa net , İstanbul&#8217;da onlarca matbaa Rumca, Ermenice gazete ve kitap basarken bir tane osmanlıca kitap basan matbaa olmaması tesadüf mü?<br>Teknoloji tüm eski eserleri latinceye çevirip, onlarıda bugünkü Türkçe&#8217;ye çevirebilecek durumda .<br>Ama bunu yapmıyorlar.<br>Aynı matbaa da olduğu gibi..</p>



<p>Anladık ki insanlar öğrenmesin, biz ne kadar verirsek o kadar öğrensinler daha fazla öğrenirlerse kendiler bitecek..</p>



<p>Ben yazacağım yanlış veya doğru bu tepemizdeki bizim cahilliğimizden faydalanıp köşe kapanlar ve kendilerini allame yapanlar , köşe kapmaya çalışanlar ifşa olana kadar, toplum sorugulamaya başlayana kadar yazacağım..<br>Çünkü bu ülkede hergün tesadüfen yaşıyoruz<br>Yolda giderken başımıza bir saksı düşebilir, bina çökebilir, biri bizi zevk için öldürebilir.<br>Bireylerin çok iyi yetişmiş olmasının bir önemi yok, toplum bilinçli olmadıktan sonra o toplumda tesadüfen yaşanır.<br>Yoksa çok iyi yetişmiş insanlarda bir ot gibi ezilip gider.<br>Yada hicret eder.</p>



<p>Diyorlar ticari ve müşteri kaybın olur.<br>Son bir yıldır 10&#8217;a yakın projemiz başkaları tarafından taklidi yapıldı<br>Devletin en üst kurumnlarından biri patent, fikri ve sınai mülkiyet haklarını aldığımız ve projeyi kendileri anlattığımız hükümet görevlileri aynı projeyi kendilerine mal etmeye çalıştı.<br>Şuan mahkemeliğiz.<br>Sırf bir taltif, taktir, makam ve mevki kapabilmek için yapıyorlar bunu.<br>İnsan ölmüş umurlarında değil.<br>Bundan daha büyük ticari kayıp nasıl olabilir ki.<br>Yaptığımızı, fikrimizi çalıyorlar.<br>Belkide şuana kadar yüzlerce projemiz başkaları tarafından muadili yapıldı veya çalındı .<br>Hak, hukuk, adet olan hiç bir ülke ve devirde yapılamaz bu.<br>Ben Allah&#8217;tan korkar, kuldan utanır yapamam.</p>



<p>Bunlar değil dini her türlü değer, örf, adet ve insanlığı kendi menfaatleri için kullanıyorlar<br>Aynı bir devlete sızmış ajanlar gibi<br>Fetö temizlendi belki ama bir gelenek bıraktı.<br>Hedefe ulaşmak için herşey mübah geleneğini.</p>



<p>Ben yanlış bilgi yazarsam geri dönüşü vardır.<br>Ne ünvanım var nede yetkinliğim.<br>Yanlış yazmışsam yanlış bildiğim birşeyi öğrenmiş olurum buda dünyalara değer.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/ne-yazayim/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sesli Düşünce</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/sesli-dusunce/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/sesli-dusunce/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yavuz KÖKTAŞ]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 11 Jun 2020 06:59:03 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Bilim]]></category>
		<category><![CDATA[Bilim Adamı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=14794</guid>

					<description><![CDATA[Neden bilim üretemiyoruz? Sosyal veya müspet bilimler olsun farketmez. Gelin bazı tespitler yapalım: Olaya birey açısından bakalım. Diyelim ki, sorun para olsun. Para yok ki, nasıl bilim yapalım! Onca masrafı var, bilim insanı hayatta kalmaya mı çalışacak bilim mi yapacak! Ama Batıya bakıyoruz, (hepsi olmasa da) nice insan parasızlık içinde sırf ilim aşkı için çalışmış, çabalamış… Sadece memleketinde değil, kendini yollara vurmuş, araştırma yapabilmek için… Bu bana bizim gelenekteki alimleri hatırlatıyor. Kendi memleketinde kalıp alim olan çok az insan vardır. Muhakkak çeşitli beldelere gidilip bizzat kaynağından ilim elde edilmiştir. Bunun için de çok çilelere katlanılmıştır. Ama sonuçta ilim de ortaya çıkmıştır.Devlet açısından olaya bakalım. Devlet, bilime sahip çıkmazsa bir ülkede ilerleme olmaz. Şimdiki iktidardan bağımsız söylüyorum. İktidarlar bilime ciddi fon ayırmalıdırlar. Eğitim ve bilime ayrılan bütçe diğer alanlara aktarılanlardan elbette fazla olmalıdır. Tabii ülkenin koşulları ayrı bir tartışma konusudur.Bilim adamı açısından bakalım. Bilim insanı memur zihniyetinde olmamalıdır. Bilim insanının mesai mefhumu olmamalıdır. Bilim insanı sadece akademik kariyer ve ünvanları alıp keyfine bakmamalıdır. Bugün nice bilim adamı dr., doc. prof. olmuştur. Başka da bir şey yapmamıştır. Böyle olan nice insanın da bu ünvanları nasıl aldığı, hakkını verip vermediği de ayrı bir araştırma konusudur.Müslüman sivil kuruluşlar açısından bakalım. Tarikati, cemaati, zengin sınıfı, &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Neden bilim üretemiyoruz? Sosyal veya müspet bilimler olsun farketmez. Gelin bazı tespitler yapalım:</p>



<ol class="wp-block-list"><li>Olaya birey açısından bakalım. Diyelim ki, sorun para olsun. Para yok ki, nasıl bilim yapalım! Onca masrafı var, bilim insanı hayatta kalmaya mı çalışacak bilim mi yapacak! Ama Batıya bakıyoruz, (hepsi olmasa da) nice insan parasızlık içinde sırf ilim aşkı için çalışmış, çabalamış… Sadece memleketinde değil, kendini yollara vurmuş, araştırma yapabilmek için… Bu bana bizim gelenekteki alimleri hatırlatıyor. Kendi memleketinde kalıp alim olan çok az insan vardır. Muhakkak çeşitli beldelere gidilip bizzat kaynağından ilim elde edilmiştir. Bunun için de çok çilelere katlanılmıştır. Ama sonuçta ilim de ortaya çıkmıştır.</li><li>Devlet açısından olaya bakalım. Devlet, bilime sahip çıkmazsa bir ülkede ilerleme olmaz. Şimdiki iktidardan bağımsız söylüyorum. İktidarlar bilime ciddi fon ayırmalıdırlar. Eğitim ve bilime ayrılan bütçe diğer alanlara aktarılanlardan elbette fazla olmalıdır. Tabii ülkenin koşulları ayrı bir tartışma konusudur.</li><li>Bilim adamı açısından bakalım. Bilim insanı memur zihniyetinde olmamalıdır. Bilim insanının mesai mefhumu olmamalıdır. Bilim insanı sadece akademik kariyer ve ünvanları alıp keyfine bakmamalıdır. Bugün nice bilim adamı dr., doc. prof. olmuştur. Başka da bir şey yapmamıştır. Böyle olan nice insanın da bu ünvanları nasıl aldığı, hakkını verip vermediği de ayrı bir araştırma konusudur.</li><li>Müslüman sivil kuruluşlar açısından bakalım. Tarikati, cemaati, zengin sınıfı, sivil oluşumları hepsi bilimsel araştırmaların yapılabilmesi için seferber oluyor mu? Gördüğüm şu: Allah için camilere, Kur&#8217;an Kurslarına, yardım kuruluşlarına para verilebilir. Buralar ancak Allah için para verilen yerlerdir. Ama sırf ilmî bir araştırma yapmak için kurulun yerler Allah için para verilecek yerler değildir. Zira şüphelidir. Ne yaptıkları belli değildir. Oralarda ilmî araştırma mı yapıyorlar yoksa İslam&#8217;ın kuyusunu mu kazıyorlar belli değildir.</li><li>Yukarıdaki maddeyle irtibatlı olarak bilimsel araştırma yapacak bilim insanının zihniyeti açısından meseleye bakalım. Devlet, zihniyete bakmaz. Kim, araştırma yapacaksa ona parasını verir. Müslümanların desteklemesi açısından bakarsak acaba şöyle bir düşünce mi vardır? Osmanlının son döneminde bir tecrübe yaşanmıştır. Yurt dışına gönderilen nice insan pozitivist, materyalist olup dönmüş hem din düşmanlığı yapmış hem de vatanına kötülük etmiştir. Şimdi müslümanlar binbir parça… Her kafadan bir ses. Müslümanlar farklı düşünüyor. sadece farklı değil, &#8220;aykırı&#8221; da düşünüyorlar. İstikametten sapma var. Şayet Allah için yardım yapılacaksa böyle &#8220;aykırı&#8221; olan müslüman bilim araştırmacılarının yetişeceği bir vakfa, enstitüye, derneğe vs. para verilebilir mi? Bugün açısından bakarsak bu, ciddi bir endişedir. Böyle bir endişe haklı olabilir, ama ciddi bir şekilde Allah için çalışan, araştıran insanlar da var. Buralar niçin koruyup kollanmıyor?</li><li>Son olarak müslümanlar yardım konusunda ciddi mesafe aldılar. Afrika idi, Somali idi, su kuyusu, kurban, zekat ciddi bir ağ oluşturdular. Allah, bu çalışmalarda bulunan herkesten razı olsun. Ancak bilimsel çalışmalar noktasında henüz aldığımız bir mesafe yok! 30 sene önce idi. Ulvi Alacakaptan diye biri vardı. İhtida etmiş biri… Tiyatrocu… Yanında Hasan Nail Canat ve İbrahim Sadri vardı. İzmir&#8217;de bir tiyatrosunu izlemiştim. Sonunda bir teşekkür konuşması yaptı. Salonda çiçekler vardı.Onlara bakıp şöyle bir epri yaptı: &#8220;Bize çiçek değil, çek lazım.&#8221; Sonra bu ekip dağıldı, gitti. Neden, niçin, bunlar önemli değil. Sonuca bakıp söylersek dikiş tutturamıyoruz. Bilim sanat vakfı. İktidarın müdahalesini bir yana koyun. Meğer onlar da bundan önce siyasete karışmış. Yani particilik yapmaya başlamışlarmış (söylentiye göre)! 100 yıllık bir dergimiz var mı? Bırakın yüzyılı 20 yıllık bir dergimiz var mı? Sadece Diyanetin ilmi dergisi var, epey bir süre devam eden. O da tamamen devlet destekli de ondan. Zenginlerimiz ne iş yapar? Sorunlar çok! Bu, herşeyin kötü olduğu anlamında değildir. Güzel şeyler de oluyor. Dert olmalı, derte de sahip çıkmalı… Selam ile.</li></ol>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/sesli-dusunce/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Günümüz Müslüman Bilim Adamı</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/gunumuz-musluman-bilim-adami/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/gunumuz-musluman-bilim-adami/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yavuz KÖKTAŞ]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 07 Jun 2020 06:05:01 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Bilim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=14719</guid>

					<description><![CDATA[GÜNÜMÜZ MÜSLÜMAN BİLİM ADAMI, AYDIN VE ENTELEKTÜELLERİN VARDIĞI NOKTANIN ŞU OLDUĞUNU GÖRÜYORUM: Mesela; Türlerin gelişimin açıklayan bir biyolojik teori var: Evrim. Ya buna sahip çıkacağız ya da kendimiz yeni bir teori geliştireceğiz. Müslümanların teori geliştirmeye yönelik bilimsel faaliyetleri yok. Sadece eleştiriyorlar. Eleştiri çözüm değil. Ya senin de bir biyolojik teorin olacak ya da var olan teoriyi kabul edeceksin. Var olan teoriyi kabul ettiğinde Kur’an ve ona dayalı kurulan geleneksel düşünceyle çelişeceksin. Bu durumda ya modern düşünceyi reddedeceksin ya da geleneksel düşünceyle çelişmeden onu yorumlayacaksın. Diğer bir ifadeyle geleneksel düşüncenin yorumlardan bir yorum olduğunu felsefî olarak ortaya koyacaksın. Geleneksel düşünce yorumlardan bir yorum ise o zaman Kur’an’da ilgili ayetleri modern düşünceye uygun olarak yorumlamak da mümkün olabilmektedir. Müslüman evrimcilerin artması bununla ilgilidir. Bunların yaptığı “evrim”in başına “Allah”ı koymaktır: Allah evrimi irade etmiştir. Bu, modern bilimin başına “İslam” kelimesini eklemek gibidir: İslam Bilimi. Acaba mesele bu kadar basit mi? Mesela; İnsan, daha özelde kadın hakları bağlamında geliştirilen sosyo-siyasal teori var: Eşitlik. Ya buna sahip çıkacaksın ya da kendimiz yeni bir sosyal teori veya açıklama tarzı geliştirmek durumundayız. Müslümanların ciddiye alınabilecek sosyal, siyasal ve hukukî teorileri yoktur. Geleneksel teorileri tekrar etmektedirler. Buna dayanarak mevcut durumu eleştirmektedirler. Ama yerine yeni bir model de önerememektedirler. &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>GÜNÜMÜZ MÜSLÜMAN BİLİM ADAMI, AYDIN VE ENTELEKTÜELLERİN VARDIĞI NOKTANIN ŞU OLDUĞUNU GÖRÜYORUM:</p>



<p>Mesela;</p>



<p>Türlerin gelişimin açıklayan bir biyolojik teori var: Evrim.</p>



<p>Ya buna sahip çıkacağız ya da kendimiz yeni bir teori geliştireceğiz. Müslümanların teori geliştirmeye yönelik bilimsel faaliyetleri yok. Sadece eleştiriyorlar. Eleştiri çözüm değil. Ya senin de bir biyolojik teorin olacak ya da var olan teoriyi kabul edeceksin.</p>



<p>Var olan teoriyi kabul ettiğinde Kur’an ve ona dayalı kurulan geleneksel düşünceyle çelişeceksin. Bu durumda ya modern düşünceyi reddedeceksin ya da geleneksel düşünceyle çelişmeden onu yorumlayacaksın. Diğer bir ifadeyle geleneksel düşüncenin yorumlardan bir yorum olduğunu felsefî olarak ortaya koyacaksın. Geleneksel düşünce yorumlardan bir yorum ise o zaman Kur’an’da ilgili ayetleri modern düşünceye uygun olarak yorumlamak da mümkün olabilmektedir. Müslüman evrimcilerin artması bununla ilgilidir. Bunların yaptığı “evrim”in başına “Allah”ı koymaktır: Allah evrimi irade etmiştir. Bu, modern bilimin başına “İslam” kelimesini eklemek gibidir: İslam Bilimi. Acaba mesele bu kadar basit mi?</p>



<p>Mesela;</p>



<p>İnsan, daha özelde kadın hakları bağlamında geliştirilen sosyo-siyasal teori var: Eşitlik.</p>



<p>Ya buna sahip çıkacaksın ya da kendimiz yeni bir sosyal teori veya açıklama tarzı geliştirmek durumundayız. Müslümanların ciddiye alınabilecek sosyal, siyasal ve hukukî teorileri yoktur. Geleneksel teorileri tekrar etmektedirler. Buna dayanarak mevcut durumu eleştirmektedirler. Ama yerine yeni bir model de önerememektedirler. Ya senin de bir sosyo-siyasal teorin olacak ya da mevcut teoriyi kabul edeceksin.</p>



<p>Var olan teoriyi kabul ettiğinde Kur’an ve ona dayalı oluşan geleneksel düşünceyle çelişeceksin. Bu durumda ya modern düşünceyi hatta modern olguyu –ki, bugün yaşanan hadise budur- reddedeceksin ya da geleneksel düşünceyle çelişmeden onu yorumlayacaksın. Diğer bir ifadeyle geleneksel düşüncenin yorumlardan bir yorum olduğunu felsefî olarak ortaya koyacaksın. Geleneksel düşünce yorumlardan bir yorum ise o zaman Kur’an’da ilgili ayetleri modern düşünceye uygun olarak yorumlamak da mümkün olabilmektedir. Miras taksimi, şahitlik, kadının dövülmesi vb. ayetlerle ilgili yapılan budur. Müslüman modernistler ve tarihselciler böyle yapmaktadır. Ancak yöntem olarak ayrılmaktadırlar. Modernistler ayetlerin anlamını tahrif ederek bunu yaparken; tarihselciler ayetin anlamını kabul etmekte, fakat onun kullanım tarihinin bittiğini ilan etmektedir. Bu, modern sosyal teorinin başına İslam kelimesini eklemek gibi bir sonuç vermektedir: İslam modernizmi.</p>



<p>Mesela;</p>



<p>Laiklik ve demokrasi bağlamında geliştirilen bir teori var: Özgürlük.</p>



<p>Ya buna sahip çıkacaksın ya da kendimiz yeni bir siyasal ve felsefî teori veya açıklama tarzı geliştirmek durumundayız. Müslümanların ciddiye alınabilecek siyasal ve felsefî teorileri yoktur. Geleneksel teorileri tekrar etmektedirler. Buna dayanarak mevcut durumu eleştirmektedirler. Ama yerine yeni bir model de önerememektedirler. Ya senin de bir siyasal ve felsefî teorin olacak ya da mevcut teoriyi kabul edeceksin.</p>



<p>Var olan teoriyi kabul ettiğinde Kur’an ve ona dayalı oluşan geleneksel düşünceyle çelişeceksin. Bu durumda ya modern düşünceyi hatta modern olguyu –ki, bugün yaşanan hadise budur- reddedeceksin ya da geleneksel düşünceyle çelişmeden onu yorumlayacaksın. Diğer bir ifadeyle geleneksel düşüncenin yorumlardan sadece bir yorum olduğunu felsefî olarak ortaya koyacaksın. Geleneksel düşünce yorumlardan bir yorum ise o zaman Kur’an’da ilgili ayetleri mevcut düşünceye uygun olarak yorumlamak da mümkün olabilmektedir. Müslüman laiklerin ve demokratların ortaya çıkışı bunun göstergelerindendir. Buna göre Kur’an’da laiklik vardır. Demokrasi arzu edilen bir sistemin adıdır. Bu, mevcut siyasal teorinin başına İslam’ı eklemekle gerçekleştirilmektedir. İslam laikliği; İslam demokrasisi. Aynı şeyi ekonomik alanda kapitalizm için de, liberalizm için de düşünebiliriz: İslam kapitalizm, İslam liberalizmi.</p>



<p>Peki gerçek bu mudur?</p>



<p>Öyle anlaşılıyor ki, gerçek bu olmasa bile mevcut gerçek bize kendisini dayatmaktadır. Bir kere şunu kabul edelim ki, mevcut gerçek gerçeğin tam bir fotoğrafı değildir. Zira mevcut gerçeğe yönelik ciddi eleştiriler de vardır. Batı dünyasında evrim var; evrime yönelik eleştiriler de var. Bilimsel metodoloji var, ona yönelik eleştiriler de var. Ateizm, deizm var, onlara yönelik eleştiriler de var. Teknoloji var; ona yönelik eleştiriler de var. Eşitlik ve özgürlük değerleri var, ama bunlara yönelik eleştiriler de var. Demokrasi ve laiklik var, ama bunlara yönelik eleştiriler de var. Ulusçuluk var, buna yönelik eleştiriler de var. Kapitalizm ve liberalizm var, ama bunlara yönelik eleştiriler de var. Tarihselciler var, ama buna yönelik eleştiriler de var. Rasyonalistler var, ama buna yönelik eleştiriler de var. Eşcinsel taraftarları var, ama buna yönelik eleştiriler de var.</p>



<p>Bu tablo şunu ortaya koyar: Mevcut durum sadece bir teoriden oluşmamaktadır. Teorilerden oluşmaktadır. Bu durumda ya bu teoriyi kabul edeceksin ya bu diyardan gideceksin argümanı bir dayatmadır. Kur’an ve ona dayalı kurulan geleneksel sisteme uygun bir teoriyi seçmek mümkündür. Burada illa bir batılı teoriye yaslanalım anlamında söylemiyorum. Bir “imkan” anlamında söylüyorum. Tabii ki, kendi değerlerimize halel getirmekten sonra batılı bilgi,den de yararlanacağız. Hatta yerine göre bu, kaçınılmazdır da diyebilirim. Elbette en güzeli modern durumu eleştirmekle birlikte bizim bir teori geliştirmemizdir. Bilimle ilgili bir şey söyleyeceksek bilim yapmamızdır. Tarihle ilgili bir şey söyleyeceksek tarih teorisi geliştirmemizdir. Sosyal teorileri, siyasi teorileri bizim inşa etmemizdir. Bunlar yapılırken dahi, modern durumu bilmek zarurettir. Ancak o bilinirse onun üzerine bir tuğla koymak ve bir bilinç inşa etmek mümkün olabilir. Takdir edilir ki, bu ciddi bir mesai ister. Ama bu dünyaya bir şey söylenecekse yapılması gereken budur. Terlemeden bir şey olmaz. Bu noktada topyekun olmasa bile Müslümanların zaafı olduğu bir gerçektir.</p>



<p>Bu bir yana Müslümanların bu noktadaki tembellikleri mevcut durumu onaylamayı gerektirmez. Mevcut durum “durum”lardan sadece bir tanesidir. İnsanoğlunun görüp görebileceği tek “durum” değildir. Bunun önemli olduğunu düşünüyorum. Bu inanç bizim başka değerler karşısında dik durmamızı ve direnmemizi sağlar. Bazen bir şeyin yerine yeni bir şey koyamasak da eldekini korumayı yeğleriz. Yeninin içinde eriyip gitmektense eskinin içinde hayatiyetimizi devam ettirmek daha iyidir. Bu, eskiyi tamamen muhafaza etmek anlamında değildir. Öyle olsa eski de bir zaman gelecek yıkılıp gidecektir. Onun için eski sürekli yenilenmek zorundadır. Ama kendi değerlerine bağlı kalmak şartıyla… Kur’an’ın edebî uslubu bana şunu hatırlatır: Tevhid, evrensel bir hakikattir. Ancak tevhidin sunumu zamanlara göre değişiklik arzedebilir. Yeni şartlara göre yeni delillerle sunum yapılmalıdır. Sanki Kur’an, tevhidi yeni duruma uygun olarak, yani edebî dili kullanarak bize takdim etmektedir. Herhalde Hz. Adem ve diğer peygamberlerde tevhidin sunumu aynı tarzda gerçekleşmemiştir. İşte bu, bize “hakikat”in kendisinin değiştirilmesini değil, “yeniden”, “yeni bir dille”, ”yeni deliller eşliğinde” takdim edilmesini öğretmektedir.</p>



<p>Sonuç olarak denilebilir ki, Müslüman olup bilimle, felsefeyle, sosyal teorilerle, devlet sistemiyle ilgilenenler içinde kolaycılığa kaçanlar vardır. Bunlara göre mevcut durum iyidir. Kabullenilmesi gerekir. Başka çaremiz yoktur. Bunlar kendilerini çaresizliğe baştan mahkum etmektedirler. Evet, Müslümanlar olarak batılı bilgi üretimi karşısında yetersiz olduğumuz söylenebilir, ama bu, çaresizlik anlamında olmamalıdır. Her şey hızlı değişmektedir. Bugün şartlar böyle olabilir, yarın başka türlü… Onun için pes etmenin anlamı yoktur. Ve en önemlisi şunun farkında olmaktır: Bugün batıda üretilen bilgi o kadar eminim ki, salt bilimsel bilgi değil, güç ile de doğrudan orantılıdır. Bilginin arkasında güç vardır. Güç olduğu içindir ki, bilgi de bize sanki tek geçerli ve evrensel bilgi gibi gelmektedir. Belki de bu propagandadır. Acaba mevcut bilginin arkasındaki gücüm zayıflaması halinde aynı bilgi bizim gözümüzdeki değerini koruyabilecek midir? Bütün bunları hesap ederek kendi “kesin” değerlerimizden taviz vermeden yeniye adapte olmalı başarabilmeliyiz.<br>Yavuz Köktaş</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/gunumuz-musluman-bilim-adami/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
