<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Beşir İyidiker &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/besir-iyidiker/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Fri, 08 May 2020 14:49:50 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.9</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>Beşir İyidiker &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Nasıl Hizaya Getirilebilirler?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/nasil-hizaya-getirilebilirler/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/nasil-hizaya-getirilebilirler/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 13 Jun 2019 11:42:10 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Beşir İyidiker]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=11163</guid>

					<description><![CDATA[Kaybolan çocuğunu kaybolduğu gün bulamayıp da bir gün sonra bulan adam &#8220;Bu çocuk el lokması yemiştir, artık bu çocuktan hayır gelmez&#8221; diyerek çocuğunu bulanı mükâfatlandırmayı reddetmiş ama çocuğunu da kaldırıp atmamıştır herhalde. Çocuğunu doyuracak kadar ekmeği olmayan ana-babalar çocuklarını ölüme mi terk ediyorlar? Tabii ki hayır. Ne yapıyorlar ya? Evlatlık veriyorlar. Doyuramadığı için kendi çocuklarını evlatlık veren ana-babalar da çocukları bir gün gelip kendilerini bulsa bile bu çocukların kendilerinden ziyade onu besleyip büyütenlerin çocuğu oldukları gerçeğiyle yüzleşiyorlar. Her iki durumda da ana-babalar böyle evlatları ne atabilirler ne de satabilirler. Çocuklarına el lokması yedirmek söz konusu olduğunda ülkelerin durumu da ana-babalardan pek farklı değil. Kendi çocuklarını doyuramayan milletler de çocuklarını evlatlık veren ana-babaların yaptıklarına benzer bir şeyler yapıyorlar. Böyle milletler, çocukları kendilerine rağmen veya kendilerinin muvafakatiyle el lokması yemişse, böyle çocukların kimin lokmasını yemişse icabında onun kılıcını çalacağını biliyorlar ama yapabilecekleri pek fazla bir şey de yok. Yetişkin vatandaşlarını başka ülkelere çalışmaya göndererek, gençlerini başka ülkelerin yardım kuruluşlarının sağladığı burslarla eğitim için yabancı ülkelerdeki okullarda eğiterek, kendi vatandaşlarının yabancı ülkelerin sağladığı imkânlarla iş kurmasına tahammül ederek, kendi vatandaşlarının yabancılar tarafından ödüllendirilmelerine ‘hayır’ diyemeyerek ve daha birçok yolla fakir ülkelerin insanları şöyle veya böyle el lokması yiyor. Yabancılar da aptal değiller ya, &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Kaybolan çocuğunu kaybolduğu gün bulamayıp da bir gün sonra bulan adam &#8220;Bu çocuk el lokması yemiştir, artık bu çocuktan hayır gelmez&#8221; diyerek çocuğunu bulanı mükâfatlandırmayı reddetmiş ama çocuğunu da kaldırıp atmamıştır herhalde. Çocuğunu doyuracak kadar ekmeği olmayan ana-babalar çocuklarını ölüme mi terk ediyorlar? Tabii ki hayır. Ne yapıyorlar ya? Evlatlık veriyorlar. Doyuramadığı için kendi çocuklarını evlatlık veren ana-babalar da çocukları bir gün gelip kendilerini bulsa bile bu çocukların kendilerinden ziyade onu besleyip büyütenlerin çocuğu oldukları gerçeğiyle yüzleşiyorlar. Her iki durumda da ana-babalar böyle evlatları ne atabilirler ne de satabilirler.</p>
<p>Çocuklarına el lokması yedirmek söz konusu olduğunda ülkelerin durumu da ana-babalardan pek farklı değil. Kendi çocuklarını doyuramayan milletler de çocuklarını evlatlık veren ana-babaların yaptıklarına benzer bir şeyler yapıyorlar. Böyle milletler, çocukları kendilerine rağmen veya kendilerinin muvafakatiyle el lokması yemişse, böyle çocukların kimin lokmasını yemişse icabında onun kılıcını çalacağını biliyorlar ama yapabilecekleri pek fazla bir şey de yok.</p>
<p>Yetişkin vatandaşlarını başka ülkelere çalışmaya göndererek, gençlerini başka ülkelerin yardım kuruluşlarının sağladığı burslarla eğitim için yabancı ülkelerdeki okullarda eğiterek, kendi vatandaşlarının yabancı ülkelerin sağladığı imkânlarla iş kurmasına tahammül ederek, kendi vatandaşlarının yabancılar tarafından ödüllendirilmelerine ‘hayır’ diyemeyerek ve daha birçok yolla fakir ülkelerin insanları şöyle veya böyle el lokması yiyor.</p>
<p>Yabancılar da aptal değiller ya, kendilerinin kılıcını en iyi çalacak olanları seçiyorlar. Hatta bazı fakir ülkelerdeki yüze gelir bütün işadamları, siyasetçiler, askerler, akademisyenler, sanatçılar ve hatta sporcular bu &#8216;el lokması yemişler&#8217; arasından çıkıyor. Ne demişler? &#8220;Ye yavrum, ye ki büyüyesin.&#8221;</p>
<p>Senin ekmeğini yiyenler tam doymazlarsa elin tam doyurdukları senin yarı aç-yarı tok beslediklerine her alanda fark atar. Para onlarda, iyi tahsil onlarda, beceri onlarda, kariyer onlarda&#8230; Hatta boy-posta bile bizim yarı doymuşlara beş basıyorlar. Sonra da biz bunlardan, &#8220;Bu memlekette yaşıyorlar ama yerli ve milli olamıyorlar&#8221; diye şikâyet ediyoruz.</p>
<p>Yerli ve milli olamayıp el gibi davrandıkları için elbette toplumun tepkisine sebep oluyorlar ve bu tepki onları korkutmuyor da değil ama mevcut pozisyonlarını korumaları da ancak el gibi davranmalarıyla mümkün. Yani bu insanların baltası hâlâ kendilerini besleyenlerin kütüklerinden çıkmış değil. Daha fazlasını verirsek pozisyonlarını yerli ve milli istikamete doğru kaydırmaya başlayabilirler ama onların pozisyonunu değiştirecek kadar imkânımız da maalesef yok.</p>
<p>Her ne kadar kritik zamanlarda başkasının kılıcını çalsalar da sahip oldukları imkân ve kabiliyetlerle ülkemize faydaları hiç yok da değil. Onları atamayız, satamayız. Onlarla olabildiğince barışık olmaktan başka çaremiz yok. Elbette bazen iplerin gerilmemesi mümkün değil ama dikkatli ve sabırlı olursak ipleri koparmayabiliriz. Hatta bazıları kızıp &#8220;Terk ederiz bu ülkeyi!&#8221; dediklerinde &#8220;Canınız cehenneme!&#8221; bile diyemiyoruz, demeyelim de zaten.</p>
<p>Şu günlerde sanayici ve işadamı olanlardan dışarıdan para bulup getirmelerini bile bekliyoruz. Güçlerinin farkında oldukları için icabında kanunları bir derece zorlamaktan da geri durmuyorlar. Cezalandırmaya kalktığınızda da dünyayı imdada çağırıyorlar ve üzerimizde baskı kurmayı hakikaten de becerebiliyorlar. Bunların en güçlüsü, Gezi Parkı olaylarında iktidarın tam karşısına geçmeye pek ala cüret edebildi.</p>
<p>Peki, bunların zayıf yanları yok mu? Elbette var. Bunların en zayıf yanı toplumun ana gövdesiyle pek de duygudaş olmamalarıdır. Bu sebeple toplumun yabancılaşmışlık ve dışlanmışlık duygusu içinde olan kesimini yanlarına alabilseler bile toplumun asıl gövdesini yanlarında bulamamaktadırlar. Toplumdaki yabancılaşmışlık ve dışlanmışlık duygusu içindeki insanlar azaltılabilirse bu kesimin biraz daha hizaya gelmesi mümkün olabilir. Bu kesimi kesip atmak mümkün değil ama bu kesim bu kadar güçlü iken de Türkiye&#8217;nin daha bağımsız hareket etmesi hiç mümkün değil. O halde, bu kesimin yok edilmesine çalışmak yerine, bu kesimin gücünü dengeleyecek daha milli ve yerli unsurları güçlendirmeye gayret etmek daha akılcı görünmektedir.</p>
<p>Bu kesim her alanda artık en önde olduğu ve dışarıdan da güç aldığı için bunlarla rekabet eden daha milli ve yerli kesim bunlarla ancak devlet desteğiyle başa çıkabilir. Bu da daha milli ve yerli olanlar lehine pozitif ayrımcılık demektir. Böyle bir pozitif ayrımcılığı her zaman hukuk temeline oturtma imkânı da yoktur. O halde daha milli ve yerli kesim lehine yapılacak pozitif ayrımcılık ancak hukuk zorlanarak mümkün olabilir.</p>
<p>Aklıma sık sık, &#8220;Geçmişte sağ iktidarlar dönemindeki gecekondulaşmaya göz yumma ve ANAP hükümetleri döneminde yapılan kooperatiflere piyasa değerinin altında kamu arazisi tahsis edilmesi hukuk zorlanarak yapılan bir çeşit pozitif ayrımcılık mıydı?&#8221; düşüncesi uğrayıverir. El lokması ile doymuş kesim daha ziyade batıda ve denize kıyısı olan şehirlerde yaşamaktadırlar. Daha yerli ve milli olan kesimi diğer kesimi dengeleyecek şekilde güçlendirecek uygulamalardan biri de kıyı bölgelerinde çevreyi korumak ve şehirlerin kalitesini iyileştirmek adına, yapılaşmaya ve sanayi tesisleri kurulmasına getirilecek kısıtlamalar olabilir. Böyle bir uygulama sanayinin daha iç kesimlere ve doğuya kaymasını sağlayabilir. Sanayinin ülkenin iç kısmına ve doğusuna kaydırılması da ülkemizin iç kısmında ve doğusunda yaşayan daha yerli ve milli kesime kesinlikle bir saha avantajı kazandıracaktır.</p>
<p>Beşir İyidiker</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/nasil-hizaya-getirilebilirler/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Maalesef El Lokması Yemişlere Halen Muhtacız</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/maalesef-el-lokmasi-yemislere-halen-muhtaciz/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/maalesef-el-lokmasi-yemislere-halen-muhtaciz/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Beşir İyidiker]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 01 Jun 2019 12:07:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Polemik]]></category>
		<category><![CDATA[Beşir İyidiker]]></category>
		<category><![CDATA[El Lokması]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=10956</guid>

					<description><![CDATA[Çocuklarına el lokması yedirmek söz konusu olduğunda ülkelerin durumu da ana-babalardan pek farklı değil. Kendi çocuklarını doyuramayan milletler de çocuklarını evlatlık veren ana-babaların yaptıklarına benzer bir şeyler yapıyorlar. Böyle milletler, çocukların kimin lokmasını yemişse icabında onun kılıcını çalacağını biliyorlar ama yapabilecekleri pek fazla bir şey de yok.  Kaybolan çocuğunu kaybolduğu gün bulamayıp da bir gün sonra bulan adam “Bu çocuk el lokması yemiştir, artık bu çocuktan hayır gelmez” diyerek çocuğunu bulanı mükâfatlandırmayı reddetmiş ama çocuğunu da kaldırıp atmamıştır herhalde. Çocuğunu doyuracak kadar ekmeği olmayan ana-babalar çocuklarını ölüme mi terk ediyorlar? Tabii ki hayır. Ne yapıyorlar ya? Evlatlık veriyorlar. Doyuramadığı için kendi çocuklarını evlatlık veren ana-babalar da çocukları bir gün gelip kendilerini bulsa bile bu çocukların kendilerinden ziyade onu besleyip büyütenlerin çocuğu oldukları gerçeğiyle yüzleşiyorlar. Her iki durumda da ana-babalar böyle evlatları ne atabilirler ne de satabilirler. Çocuklarına el lokması yedirmek söz konusu olduğunda ülkelerin durumu da ana-babalardan pek farklı değil. Kendi çocuklarını doyuramayan milletler de çocuklarını evlatlık veren ana-babaların yaptıklarına benzer bir şeyler yapıyorlar. Böyle milletler, çocukları kendilerine rağmen veya kendilerinin muvafakatiyle el lokması yemişse, böyle çocukların kimin lokmasını yemişse icabında onun kılıcını çalacağını biliyorlar ama yapabilecekleri pek fazla bir şey de yok. “Ye Yavrum, Ye ki Büyüyesin” Yetişkin vatandaşlarını &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="p1"><span class="s1"><b>Çocuklarına el lokması yedirmek söz konusu olduğunda ülkelerin durumu da ana-babalardan pek farklı değil. Kendi çocuklarını doyuramayan milletler de çocuklarını evlatlık veren ana-babaların yaptıklarına benzer bir şeyler yapıyorlar. Böyle milletler, çocukların kimin lokmasını yemişse icabında onun kılıcını çalacağını biliyorlar ama yapabilecekleri pek fazla bir şey de yok. </b></span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Kaybolan çocuğunu kaybolduğu gün bulamayıp da bir gün sonra bulan adam “Bu çocuk el lokması yemiştir, artık bu çocuktan hayır gelmez” diyerek çocuğunu bulanı mükâfatlandırmayı reddetmiş ama çocuğunu da kaldırıp atmamıştır herhalde. Çocuğunu doyuracak kadar ekmeği olmayan ana-babalar çocuklarını ölüme mi terk ediyorlar? Tabii ki hayır. Ne yapıyorlar ya? Evlatlık veriyorlar. Doyuramadığı için kendi çocuklarını evlatlık veren ana-babalar da çocukları bir gün gelip kendilerini bulsa bile bu çocukların kendilerinden ziyade onu besleyip büyütenlerin çocuğu oldukları gerçeğiyle yüzleşiyorlar. Her iki durumda da ana-babalar böyle evlatları ne atabilirler ne de satabilirler. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Çocuklarına el lokması yedirmek söz konusu olduğunda ülkelerin durumu da ana-babalardan pek farklı değil. Kendi çocuklarını doyuramayan milletler de çocuklarını evlatlık veren ana-babaların yaptıklarına benzer bir şeyler yapıyorlar. Böyle milletler, çocukları kendilerine rağmen veya kendilerinin muvafakatiyle el lokması yemişse, böyle çocukların kimin lokmasını yemişse icabında onun kılıcını çalacağını biliyorlar ama yapabilecekleri pek fazla bir şey de yok. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1"><b> “Ye Yavrum, Ye ki Büyüyesin”</b></span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Yetişkin vatandaşlarını başka ülkelere çalışmaya göndererek, gençlerini başka ülkelerin yardım kuruluşlarının sağladığı burslarla eğitim için yabancı ülkelerdeki okullarda eğiterek, kendi vatandaşlarının yabancı ülkelerin sağladığı imkânlarla iş kurmasına tahammül ederek, kendi vatandaşlarının yabancılar tarafından ödüllendirilmelerine ‘hayır’ diyemeyerek ve daha birçok yolla fakir ülkelerin insanları şöyle veya böyle el lokması yiyor. Yabancılar da aptal değiller ya, kendilerinin kılıcını en iyi çalacak olanları seçiyorlar. Hatta bazı fakir ülkelerdeki yüze gelir bütün işadamları, siyasetçiler, askerler, akademisyenler, sanatçılar ve hatta sporcular bu ‘el lokması yemişler’ arasından çıkıyor. Ne demişler? “Ye yavrum, ye ki büyüyesin.” </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Senin ekmeğini yiyenler tam doymazlarsa elin tam doyurdukları senin yarı aç-yarı tok beslediklerine her alanda fark atar. Para onlarda, iyi tahsil onlarda, beceri onlarda, kariyer onlarda&#8230; Hatta boy-posta bile bizim yarı doymuşlara beş basıyorlar. Sonra da biz bunlardan, “Bu memlekette yaşıyorlar ama yerli ve milli olamıyorlar” diye şikâyet ediyoruz. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Yerli ve milli olamayıp el gibi davrandıkları için elbette toplumun tepkisine sebep oluyorlar ve bu tepki onları korkutmuyor da değil ama mevcut pozisyonlarını korumaları da ancak el gibi davranmalarıyla mümkün. Yani bu insanların baltası hâlâ kendilerini besleyenlerin kütüklerinden çıkmış değil. Daha fazlasını verirsek pozisyonlarını yerli ve milli istikamete doğru kaydırmaya başlayabilirler ama onların pozisyonunu değiştirecek kadar imkânımız da maalesef yok. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Her ne kadar kritik zamanlarda başkasının kılıcını çalsalar da sahip oldukları imkân ve kabiliyetlerle ülkemize faydaları hiç yok da değil. Onları atamayız, satamayız. Onlarla olabildiğince barışık olmaktan başka çaremiz yok. Elbette bazen iplerin gerilmemesi mümkün değil ama dikkatli ve sabırlı olursak ipleri koparmayabiliriz. Hatta bazıları kızıp “Terk ederiz bu ülkeyi!” dediklerinde “Canınız cehenneme!” bile diyemiyoruz, demeyelim de zaten. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Şu günlerde sanayici ve işadamı olanlardan dışarıdan para bulup getirmelerini bile bekliyoruz. Güçlerinin farkında oldukları için icabında kanunları bir derece zorlamaktan da geri durmuyorlar. Cezalandırmaya kalktığınızda da dünyayı imdada çağırıyorlar ve üzerimizde baskı kurmayı hakikaten de becerebiliyorlar. Bunların en güçlüsü, Gezi Parkı olaylarında iktidarın tam karşısına geçmeye pek ala cüret edebildi. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Peki, bunların zayıf yanları yok mu? Elbette var. Bunların en zayıf yanı toplumun ana gövdesiyle pek de duygudaş olmamalarıdır. Bu sebeple toplumun yabancılaşmışlık ve dışlanmışlık duygusu içinde olan kesimini yanlarına alabilseler bile toplumun asıl gövdesini yanlarında bulamamaktadırlar. Toplumdaki yabancılaşmışlık ve dışlanmışlık duygusu içindeki insanlar azaltılabilirse bu kesimin biraz daha hizaya gelmesi mümkün olabilir. Bu kesimi kesip atmak mümkün değil ama bu kesim bu kadar güçlü iken de Türkiye’nin daha bağımsız hareket etmesi hiç mümkün değil. O halde, bu kesimin yok edilmesine çalışmak yerine, bu kesimin gücünü dengeleyecek daha milli ve yerli unsurları güçlendirmeye gayret etmek daha akılcı görünmektedir. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Bu kesim her alanda artık en önde olduğu ve dışarıdan da güç aldığı için bunlarla rekabet eden daha milli ve yerli kesim bunlarla ancak devlet desteğiyle başa çıkabilir. Bu da daha milli ve yerli olanlar lehine pozitif ayrımcılık demektir. Böyle bir pozitif ayrımcılığı her zaman hukuk temeline oturtma imkânı da yoktur. O halde daha milli ve yerli kesim lehine yapılacak pozitif ayrımcılık ancak hukuk zorlanarak mümkün olabilir. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Aklıma sık sık, “Geçmişte sağ iktidarlar dönemindeki gecekondulaşmaya göz yumma ve ANAP hükümetleri döneminde yapılan kooperatiflere piyasa değerinin altında kamu arazisi tahsis edilmesi hukuk zorlanarak yapılan bir çeşit pozitif ayrımcılık mıydı?” düşüncesi uğrayıverir. El lokması ile doymuş kesim daha ziyade batıda ve denize kıyısı olan şehirlerde yaşamaktadırlar. Daha yerli ve milli olan kesimi diğer kesimi dengeleyecek şekilde güçlendirecek uygulamalardan biri de kıyı bölgelerinde çevreyi korumak ve şehirlerin kalitesini iyileştirmek adına, yapılaşmaya ve sanayi tesisleri kurulmasına getirilecek kısıtlamalar olabilir. Böyle bir uygulama sanayinin daha iç kesimlere ve doğuya kaymasını sağlayabilir. Sanayinin ülkenin iç kısmına ve doğusuna kaydırılması da ülkemizin iç kısmında ve doğusunda yaşayan daha yerli ve milli kesime kesinlikle bir saha avantajı kazandıracaktır.</span></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/maalesef-el-lokmasi-yemislere-halen-muhtaciz/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Cayır Cayır Yanmalıyız!</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/cayir-cayir-yanmaliyiz/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/cayir-cayir-yanmaliyiz/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 23 May 2019 08:12:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Ekonomi]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Yörünge Dergi]]></category>
		<category><![CDATA[Beşir İyidiker]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=10673</guid>

					<description><![CDATA[Yıllar süren bağımlı yapınızın bir sonucu da büyük firmaların hemen hepsinin de dışarıyla bir şekilde ilişkili olmaları gerçeğidir. Bu ilişki öyle bir ilişkidir ki dışarıdaki paydaşları, içimizdeki bağımlılarını korumaya mahkûm etmiştir. Batı bizden umudunu tamamen kestiğinde içimizdeki yavrularının ölmesine de razı olabilirler belki ama Batı bizden umudunu öyle kolay kolay kesemez. Batı bizden umutlu olduğu sürece de içimizdeki yavrularını onlara tekrar tekrar borç vererek destekleyecektir. Önümüzdeki 15-20 yıl içindeki dış kaynak ihtiyacımızın karşılanması bakımından bu bağımlı yapı işimize yarayacak gibi gözükmektedir. Batı bizden umudunu tamamen kesmeyeceği için Batı&#8217;nın doğrudan bir askeri saldırısına maruz kalma riskimiz de pek fazla değildir. Batı bize, terör örgütleri yoluyla ve para oyunlarıyla zaten saldırmaktadır ve biz de bu saldırıları göğüslemeyi öğrenmek zorundayız. Dış kaynak kullanmamak demek kendi yağımızla kavrulmak demektir. Hain bir saldırıda kaybettiğimiz işadamlarımızdan Üzeyir Garih bir zamanlar &#8220;Kendi yağımızla kavrulmaya kalkarsak cayır cayır yanarız&#8221; demişti. Eh, şimdi kendi yağımızla kavrulma zamanı ve cayır cayır yanmamanın da bir yolunu bulmak zorundayız. İnşallah bir yolunu da bulacağız. Ne yapacağız peki? Geçim ehli bir ülke olacağız. Yani ayağımızı yorganımıza göre uzatacağız. Bu yorgan yeterince uzun olmadığı için ayağımızı epeyce toplayacağız. İyi de toplanan ayak bir süre sonra ağrır. O halde yorganı uzatmanın da bir yolunu bulacağız. &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Yıllar süren bağımlı yapınızın bir sonucu da büyük firmaların hemen hepsinin de dışarıyla bir şekilde ilişkili olmaları gerçeğidir. Bu ilişki öyle bir ilişkidir ki dışarıdaki paydaşları, içimizdeki bağımlılarını korumaya mahkûm etmiştir. Batı bizden umudunu tamamen kestiğinde içimizdeki yavrularının ölmesine de razı olabilirler belki ama Batı bizden umudunu öyle kolay kolay kesemez. Batı bizden umutlu olduğu sürece de içimizdeki yavrularını onlara tekrar tekrar borç vererek destekleyecektir. Önümüzdeki 15-20 yıl içindeki dış kaynak ihtiyacımızın karşılanması bakımından bu bağımlı yapı işimize yarayacak gibi gözükmektedir. Batı bizden umudunu tamamen kesmeyeceği için Batı&#8217;nın doğrudan bir askeri saldırısına maruz kalma riskimiz de pek fazla değildir. Batı bize, terör örgütleri yoluyla ve para oyunlarıyla zaten saldırmaktadır ve biz de bu saldırıları göğüslemeyi öğrenmek zorundayız.</p>
<p>Dış kaynak kullanmamak demek kendi yağımızla kavrulmak demektir. Hain bir saldırıda kaybettiğimiz işadamlarımızdan Üzeyir Garih bir zamanlar &#8220;Kendi yağımızla kavrulmaya kalkarsak cayır cayır yanarız&#8221; demişti. Eh, şimdi kendi yağımızla kavrulma zamanı ve cayır cayır yanmamanın da bir yolunu bulmak zorundayız. İnşallah bir yolunu da bulacağız. Ne yapacağız peki?</p>
<p>Geçim ehli bir ülke olacağız. Yani ayağımızı yorganımıza göre uzatacağız. Bu yorgan yeterince uzun olmadığı için ayağımızı epeyce toplayacağız. İyi de toplanan ayak bir süre sonra ağrır. O halde yorganı uzatmanın da bir yolunu bulacağız. Bu da daha az tüketmek ve daha fazla tasarruf ve yatırım yapmak demektir. Lakin tasarruf oranımız %15 gibi oldukça düşük bir seviyede. Bu oran bizden çok daha hızlı kalkınan Çin&#8217;de %50&#8217;lerde.</p>
<p>Bu tasarruf seviyesinde yorganımızı uzatmamız çok yavaş olur. Tasarrufları arttırmanın bir yolu, tüketimi vergilendirmek, yatırımları teşvik etmektir. Diğer yolu da daha fazla vergi almaktır. &#8220;Ya vatandaş kızar da oylarını bizden esirgerse&#8221; kaygısı ağır bastığında kolay yapılacak şeyler değildir bunlar. Tasarruflar ve yatırımlar artmasa bile yapılan yatırımlar daha verimli alanlara yapılabilirse de kalkınma hızlanabilir. O halde yatırımları betondan ziyade metale ve makineye yapacağız.</p>
<p>O zaman soralım: Bu yatırımları yapacak babayiğitler var mı? Yerli marka ile otomobil üretecek beş kadar yatırımcı bulundu ama biz onların babayiğitliklerinden hâlâ emin değiliz. Bu memlekette gerçek babayiğitler ya çıkacak, ya çıkacak! Ya çıkmazsa ne olur? Üzeyir Garih&#8217;in dediği olur: Kendi yağımızla cayır cayır yanarız. &#8220;Kul sıkışmayınca Hızır erişmez&#8221; derler ya, bu sıkışıklık inşallah bize bir yol bulduracak.</p>
<p>Bir de herkesin aklına gelen bir soru var: &#8220;Ya halkımız el lokmasından mahrumiyetin sıkıntısına dayanamaz da ülkemizi bağımlı yapıya döndürecek bir kadroyu iktidar yaparsa?&#8221; Elbette, Allah mahfaza, böyle bir durumla da karşılaşabiliriz. Aklıma hemen &#8220;Kendi düşen ağlamaz&#8221; lafı geldi ama hiç de öyle değil. Pişman olduğunda kendi düşen öyle bir ağlar ki hem de nasıl. Halkımızın böyle bir yanılgıya düştükten sonra pişman olup yeniden daha bağımız bir yapıya taraftar olan kadroları iktidara taşıyacağından şüphe yok ama herhalde epeyce zaman kaybederiz. Böyle bir şeyin olmamasını garanti edemeyiz ama böyle bir şeyin olmaması için hiç değilse dua edebiliriz. Eh o zaman, Allah kurusun.</p>
<p>Beşir İyidiker</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/cayir-cayir-yanmaliyiz/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>&#8220;Ruhunu Satan Bedenini Kurtarıyormuş&#8221;</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/ruhunu-satan-bedenini-kurtariyormus/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/ruhunu-satan-bedenini-kurtariyormus/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 22 May 2019 08:45:21 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Ekonomi]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Yörünge Dergi]]></category>
		<category><![CDATA[Beşir İyidiker]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=10626</guid>

					<description><![CDATA[Konuya bir hikâye ile gireyim. Oldukça varlıklı bir adamın çocuğu gündüz vakti kaybolur. İlk arama gayretleri sonuç vermez ve canı yanan baba &#8220;Çocuğumu akşama kadar bulana 100 altın vereceğim&#8221; der. Birisi, başka hiç kimsenin görmediği bir yerde çocuğu bulur ama &#8220;Ne diye 100 altına razı olayım ki? Bu alçak babanın canı biraz daha yanarsa 100 altın olur 200 altın&#8221; diye düşünür ve çocuğu babaya teslim etmek yerine kendi evine götürür, yedirir-içirir, temiz bir yatağa da yatırır. Çocuğu bulan adam sabahı iple çekmektedir. Ne diye? Adam &#8220;Çocuğumu bulana 200 altın&#8221; desin diye. Lakin çocuğun babası sessizdir. Çocuğu bulan adam, daha fazla dayanamaz ve güvendiği birini &#8220;Şöyle çaktırmadan bir sor bakalım, bu adam çocuğunu bulana ne verecekmiş, öğren&#8221; diye sıkıca tembihleyerek çocuğun babasına gönderir. Çocuğun babasının cevabını tahmin etmek gerçekten imkânsızdır. &#8220;Bu çocuğu bulana artık hiçbir şey vermem. Bu çocuk bana dün akşama kadar lazımdı. Artık kursağına el lokması girmiştir, bu çocuktan hayır çıkmaz.&#8221; Uzakdoğu&#8217;nun dinamizmini inkâr etmek mümkün değil ama Güney Kore&#8217;nin ekonomi alanındaki mucizevi başarısının tamamını da bu dinamizmle açıklamak mümkün mü acaba? Başka hangi ülkenin halkının yarısı yarım yüzyılda din değiştirmiş? Güney Kore örneğine bakınca &#8220;Demek ki ruhunu satan bedenini kurtarıyormuş&#8221; demekten alıkoyamıyor kendini insan. Ruha zaten hiç inanmayıp &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Konuya bir hikâye ile gireyim. Oldukça varlıklı bir adamın çocuğu gündüz vakti kaybolur. İlk arama gayretleri sonuç vermez ve canı yanan baba &#8220;Çocuğumu akşama kadar bulana 100 altın vereceğim&#8221; der. Birisi, başka hiç kimsenin görmediği bir yerde çocuğu bulur ama &#8220;Ne diye 100 altına razı olayım ki? Bu alçak babanın canı biraz daha yanarsa 100 altın olur 200 altın&#8221; diye düşünür ve çocuğu babaya teslim etmek yerine kendi evine götürür, yedirir-içirir, temiz bir yatağa da yatırır. Çocuğu bulan adam sabahı iple çekmektedir. Ne diye? Adam &#8220;Çocuğumu bulana 200 altın&#8221; desin diye. Lakin çocuğun babası sessizdir. Çocuğu bulan adam, daha fazla dayanamaz ve güvendiği birini &#8220;Şöyle çaktırmadan bir sor bakalım, bu adam çocuğunu bulana ne verecekmiş, öğren&#8221; diye sıkıca tembihleyerek çocuğun babasına gönderir. Çocuğun babasının cevabını tahmin etmek gerçekten imkânsızdır. &#8220;Bu çocuğu bulana artık hiçbir şey vermem. Bu çocuk bana dün akşama kadar lazımdı. Artık kursağına el lokması girmiştir, bu çocuktan hayır çıkmaz.&#8221;</p>
<p>Uzakdoğu&#8217;nun dinamizmini inkâr etmek mümkün değil ama Güney Kore&#8217;nin ekonomi alanındaki mucizevi başarısının tamamını da bu dinamizmle açıklamak mümkün mü acaba? Başka hangi ülkenin halkının yarısı yarım yüzyılda din değiştirmiş? Güney Kore örneğine bakınca &#8220;Demek ki ruhunu satan bedenini kurtarıyormuş&#8221; demekten alıkoyamıyor kendini insan. Ruha zaten hiç inanmayıp bedene inanan aramızdaki ruhsuzlar da &#8220;Her şeyimizle onlardan (Batılı) olalım da onlar da kendilerden olduğumuz için bizi kendi seviyelerine çıkarsınlar&#8221; derken hakikaten de &#8220;kendilerince haklılar.&#8221;</p>
<p>Gelelim Türkiye&#8217;ye&#8230; &#8220;Nemiz kaldı kaybetmediğimiz ki?&#8221; diye ne kadar hayıflanırsak hayıflanalım, biz hâlâ onlardan biri olmadık. Bu sebeple de Kore derecesinde de himaye görmedik. Himaye şöyle dursun, ara sıra birileri tarafından istikrarsızlığa sürüklendiğimiz için de kendi gücümüzle varabileceğimiz yerlere de varamadık.</p>
<p>1930&#8217;lardaki Birinci Sanayi Programı&#8217;nda yer alan Sümerbank ve Etibank gibi kuruluşlar eliyle yaptığımız tekstil ve maden sanayi tesislerini bile Batılı müttefiklerimizin yardımıyla değil de hasmımız Rusya yardımıyla gerçekleştirmedik mi? İskenderun Demir-Çelik Tesislerini ve Seydişehir Alüminyum Tesislerini de Rusların yardımıyla kurmadık mı? Neden o zaman Rusya tarafında yer almadık da yalvar-yakar NATO&#8217;ya girdik?</p>
<p>İlk sanayi hamlelerimizi Rusya&#8217;nın yardımıyla yapsak bile bunun tartışılacak bir tarafı yok. Son 150-200 yıldır Rusya yakın düşman, Batı da uzak düşmandır. Çaresiz kalan bir devletin yakın düşmana karşı uzaktakine sığınması kadar tabii bir şey olamaz elbette. İkinci Dünya Harbi&#8217;nden hemen sonra Rusya&#8217;nın bizden toprak talebi de eklenince yalvar-yakar NATO&#8217;ya girişimizin sorgulanacak bir tarafı kalmaz. NATO&#8217;ya girince birçok alanda elimizi verince kolumuzu da kaptırdık ve en kötüsü de çocuklarımızın pek çoğuna el lokması yedirmek zorunda kaldık.</p>
<p>Hangimiz ABD tarafından bağışlanan süt tozundan yapılan sütü okullarda içmedik ki? Üstelik buna hiç ihtiyacımız olmadığı ve çocukların da birçoğunun içtiklerinde kustuğu halde. Hatta daha sonra Cumhurbaşkanı olacak olan bir Genelkurmay Başkanımızın &#8220;Donumuzu bile Amerika veriyor&#8221; dediği rivayet olunmaktadır.</p>
<p>Batı’ya bağımlı hale gelişimizin muhasebesini yaptıktan sonra bugün artık &#8220;Şimdiki aklımız olsaydı NATO&#8217;ya girer miydik?&#8221; diye soruyorsak eğer, hemen NATO&#8217;dan çıkmayı düşünmesek bile, Batı’ya bağımlılıktan azami derecede kurtulmanın yollarını da aramamız gerekir herhalde. Şu anda bağımlılıktan kurtulmaya çabalayan bir iktidar var ve bu iktidarı da halkımız seçtiğine göre, bu bağımlılıktan kurtulma tercihini de halkımız yapmıştır. Bizim böyle bir tercih yaptığımızı gören Batı da bizi kapısında tekrar zebun etmek için doğrudan silahlı saldırı dışında hemen hemen her şeyi yapmaktadır zaten.</p>
<p>Bu şartlarda ekonomimizi canlı tutmak için yabancı kaynaklardan medet umamayız. Kazandığımızdan daha fazla harcama (cari açık) dönemi bitmiştir artık. Buna &#8220;El lokmasına son&#8221; da diyebiliriz. Hatta zaman, harcadığımızdan biraz daha fazla kazanarak (cari fazla) 15-20 yıl gibi bir sürede borçları tasfiye etme zamanıdır. Dışarıya borcu olan firmalarımız hiç borç bulamazlarsa elbette borçlarını tasfiye işini 15-20 yıl gibi bir zamana yaymakta herhalde güçlük çekeceklerdir ama dışarıya borcu olan firmalarımız daha uzunca bir süre dışarıdan borç alabileceklerdir.</p>
<p>BEŞİR İYİDİKER</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/ruhunu-satan-bedenini-kurtariyormus/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ülkemizde Seçimler Düzgün Yapılıyor mu?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/ulkemizde-secimler-duzgun-yapiliyor-mu/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/ulkemizde-secimler-duzgun-yapiliyor-mu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 13 May 2019 07:44:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[2019 Seçimleri]]></category>
		<category><![CDATA[Beşir İyidiker]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=10358</guid>

					<description><![CDATA[‘Açık oy, gizli tasnif’ yöntemiyle yapılan 1946 seçim rezaletinden sonra halkın iradesinin sandığa yansıması ve sandıktaki oyların da dosdoğru sayılması konusunda muhtelif zamanlarda bazı kural dışılıklar yaşanmış olsa bile Türkiye olarak yüzümüzün en ziyade ak olduğu alan galiba burasıdır. 1975 kısmi seçimlerinde ve 1977 genel seçiminde oy kullanırken kimlik sorulmamış, oy kullanacak olanın, Seçmen Bilgi Kâğıdı’nı sandık görevlilerine ibraz etmesi yeterli görülmüştür. Bazı partilerin militan taraftarları ev ev dolaşarak posta kutularını yoklamışlar, buldukları Seçmen Bilgi Kâğıtlarını toplayarak kendi partilerinden olan gözü kara kişilere dağıtmışlar, bu kâğıtları ellerine geçirenler de bu kâğıtlarla başkasına ait oyları kullanmışlardır. Bu sahtekârlıklar elbette herkesin birbirini tanıdığı yerlerde yapılamazdı. Ya nerede yapıldı bu sahtekârlıklar? Tabii ki kimsenin birbirini tanımadığı büyük şehirlerde. Mükerrer seçmen yazımının önüne de ancak tüm seçmenlerin bilgisayarlara yüklenmesiyle geçilebilmiştir. Seçmen kayıtlarının bilgisayarlara yüklenmesinden önce hem nüfusa kayıtlı olduğu yerde, hem de ikamet ettiği yerde iki defa seçmen olmak çık sık rastlanan bir durumdu. Bütün bu kural dışılıklara rağmen 1977 genel seçiminde CHP’ye verilen %42 oranındaki oyların azami iki puanı haksız kullanılmış oylardan gelmişti. Kısaca bu tür kural dışılıklar hiçbir zaman milli iradenin yönünü ciddi derecede saptıracak seviyelere ulaşmamıştır. Lakin buna rağmen seçim kaybedenlerin “aslında seçimi kazanan bizdik ama alavere-dalavere bize seçimi kaybettirdiler” iddialarının &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>‘Açık oy, gizli tasnif’ yöntemiyle yapılan 1946 seçim rezaletinden sonra halkın iradesinin sandığa yansıması ve sandıktaki oyların da dosdoğru sayılması konusunda muhtelif zamanlarda bazı kural dışılıklar yaşanmış olsa bile Türkiye olarak yüzümüzün en ziyade ak olduğu alan galiba burasıdır.</p>
<p>1975 kısmi seçimlerinde ve 1977 genel seçiminde oy kullanırken kimlik sorulmamış, oy kullanacak olanın, Seçmen Bilgi Kâğıdı’nı sandık görevlilerine ibraz etmesi yeterli görülmüştür. Bazı partilerin militan taraftarları ev ev dolaşarak posta kutularını yoklamışlar, buldukları Seçmen Bilgi Kâğıtlarını toplayarak kendi partilerinden olan gözü kara kişilere dağıtmışlar, bu kâğıtları ellerine geçirenler de bu kâğıtlarla başkasına ait oyları kullanmışlardır. Bu sahtekârlıklar elbette herkesin birbirini tanıdığı yerlerde yapılamazdı. Ya nerede yapıldı bu sahtekârlıklar? Tabii ki kimsenin birbirini tanımadığı büyük şehirlerde. Mükerrer seçmen yazımının önüne de ancak tüm seçmenlerin bilgisayarlara yüklenmesiyle geçilebilmiştir.</p>
<p>Seçmen kayıtlarının bilgisayarlara yüklenmesinden önce hem nüfusa kayıtlı olduğu yerde, hem de ikamet ettiği yerde iki defa seçmen olmak çık sık rastlanan bir durumdu. Bütün bu kural dışılıklara rağmen 1977 genel seçiminde CHP’ye verilen %42 oranındaki oyların azami iki puanı haksız kullanılmış oylardan gelmişti. Kısaca bu tür kural dışılıklar hiçbir zaman milli iradenin yönünü ciddi derecede saptıracak seviyelere ulaşmamıştır. Lakin buna rağmen seçim kaybedenlerin “aslında seçimi kazanan bizdik ama alavere-dalavere bize seçimi kaybettirdiler” iddialarının da önüne bir türlü geçilememiştir. Hele de kaybedenle kazananın oyları birbirine yakınsa böyle iddialardan kaçınmak hiç mümkün olmamıştır.</p>
<p>Az farkla seçim kazanıp kaybetme de en ziyade, iki adayın yarıştığı seçimlerde veya iki alternatifli referandumların oylanmasında söz konusu olmuştur. Cumhurbaşkanlığı seçimi de artık bu tür seçimlerden biri haline gelmiştir. Bu tür seçimlerde evetlerle hayırlar veya yarışan iki aday arasındaki farkların birbirine yakın olması pek sürpriz bir durum değildir. O halde bu tür seçimler, bakkal terazisiyle meyve-sebze tartar gibi olmamalı, hassas teraziyle altın tartar gibi olmalıdır.</p>
<p>Beşir İyidiker</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/ulkemizde-secimler-duzgun-yapiliyor-mu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>“Demek ki  Ruhunu Satan Bedenini Kurtarıyormuş”</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/demek-ki-ruhunu-satan-bedenini-kurtariyormus/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/demek-ki-ruhunu-satan-bedenini-kurtariyormus/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 13 May 2019 07:42:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Ekonomi]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Yörünge Dergi]]></category>
		<category><![CDATA[ABD]]></category>
		<category><![CDATA[Beşir İyidiker]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=10352</guid>

					<description><![CDATA[Uzakdoğu’nun dinamizmini inkâr etmek mümkün değil ama Güney Kore’nin ekonomi alanındaki mucizevi başarısının tamamını da bu dinamizmle açıklamak mümkün mü acaba? Başka hangi ülkenin halkının yarısı yarım yüzyılda din değiştirmiş? Güney Kore örneğine bakınca “Demek ki ruhunu satan bedenini kurtarıyormuş” demekten alıkoyamıyor kendini insan. Ruha zaten hiç inanmayıp bedene inanan aramızdaki ruhsuzlar da “Her şeyimizle onlardan (Batılı) olalım da onlar da kendilerden olduğumuz için bizi kendi seviyelerine çıkarsınlar” derken hakikaten de “kendilerince haklılar.” Gelelim Türkiye’ye… “Nemiz kaldı kaybetmediğimiz ki?” diye ne kadar hayıflanırsak hayıflanalım, biz hâlâ onlardan biri olmadık. Bu sebeple de Kore derecesinde de himaye görmedik. Himaye şöyle dursun, ara sıra birileri tarafından istikrarsızlığa sürüklendiğimiz için de kendi gücümüzle varabileceğimiz yerlere de varamadık. 1930’lardaki Birinci Sanayi Programı’nda yer alan Sümerbank ve Etibank gibi kuruluşlar eliyle yaptığımız tekstil ve maden sanayi tesislerini bile Batılı müttefiklerimizin yardımıyla değil de hasmımız Rusya yardımıyla gerçekleştirmedik mi? İskenderun Demir-Çelik Tesislerini ve Seydişehir Alüminyum Tesislerini de Rusların yardımıyla kurmadık mı? Neden o zaman Rusya tarafında yer almadık da yalvar-yakar NATO’ya girdik? İlk sanayi hamlelerimizi Rusya’nın yardımıyla yapsak bile bunun tartışılacak bir tarafı yok. Son 150-200 yıldır Rusya yakın düşman, Batı da uzak düşmandır. Çaresiz kalan bir devletin yakın düşmana karşı uzaktakine sığınması kadar tabii bir &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Uzakdoğu’nun dinamizmini inkâr etmek mümkün değil ama Güney Kore’nin ekonomi alanındaki mucizevi başarısının tamamını da bu dinamizmle açıklamak mümkün mü acaba? Başka hangi ülkenin halkının yarısı yarım yüzyılda din değiştirmiş? Güney Kore örneğine bakınca “Demek ki ruhunu satan bedenini kurtarıyormuş” demekten alıkoyamıyor kendini insan. Ruha zaten hiç inanmayıp bedene inanan aramızdaki ruhsuzlar da “Her şeyimizle onlardan (Batılı) olalım da onlar da kendilerden olduğumuz için bizi kendi seviyelerine çıkarsınlar” derken hakikaten de “kendilerince haklılar.”</p>
<p>Gelelim Türkiye’ye… “Nemiz kaldı kaybetmediğimiz ki?” diye ne kadar hayıflanırsak hayıflanalım, biz hâlâ onlardan biri olmadık. Bu sebeple de Kore derecesinde de himaye görmedik. Himaye şöyle dursun, ara sıra birileri tarafından istikrarsızlığa sürüklendiğimiz için de kendi gücümüzle varabileceğimiz yerlere de varamadık.</p>
<p>1930’lardaki Birinci Sanayi Programı’nda yer alan Sümerbank ve Etibank gibi kuruluşlar eliyle yaptığımız tekstil ve maden sanayi tesislerini bile Batılı müttefiklerimizin yardımıyla değil de hasmımız Rusya yardımıyla gerçekleştirmedik mi?</p>
<p>İskenderun Demir-Çelik Tesislerini ve Seydişehir Alüminyum Tesislerini de Rusların yardımıyla kurmadık mı? Neden o zaman Rusya tarafında yer almadık da yalvar-yakar NATO’ya girdik?</p>
<p>İlk sanayi hamlelerimizi Rusya’nın yardımıyla yapsak bile bunun tartışılacak bir tarafı yok. Son 150-200 yıldır Rusya yakın düşman, Batı da uzak düşmandır. Çaresiz kalan bir devletin yakın düşmana karşı uzaktakine sığınması kadar tabii bir şey olamaz elbette.</p>
<p>İkinci Dünya Harbi’nden hemen sonra Rusya’nın bizden toprak talebi de eklenince yalvar-yakar NATO’ya girişimizin sorgulanacak bir tarafı kalmaz. NATO’ya girince birçok alanda elimizi verince kolumuzu da kaptırdık ve en kötüsü de çocuklarımızın pek çoğuna el lokması yedirmek zorunda kaldık.</p>
<p>Hangimiz ABD tarafından bağışlanan süt tozundan yapılan sütü okullarda içmedik ki? Üstelik buna hiç ihtiyacımız olmadığı ve çocukların da birçoğunun içtiklerinde kustuğu halde. Hatta daha sonra Cumhurbaşkanı olacak olan bir Genelkurmay Başkanımızın “Donumuzu bile Amerika veriyor” dediği rivayet olunmaktadır.</p>
<p>Beşir İyidiker</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/demek-ki-ruhunu-satan-bedenini-kurtariyormus/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
