<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>batı &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/bati/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Mon, 03 Jan 2022 08:24:52 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.9</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>batı &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Batı’nın Deli Gömleğini Yırtarken…</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/batinin-deli-gomlegini-yirtarken/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/batinin-deli-gomlegini-yirtarken/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mahmut Haldun Sönmezer]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 03 Jan 2022 08:24:46 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[batı]]></category>
		<category><![CDATA[Kültür]]></category>
		<category><![CDATA[Medeniyet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=17990</guid>

					<description><![CDATA[Nihâyet tünelin ucu göründü. Batı ile çıktığımız yolculuğun artık son kavşağını dönüyoruz. Ondan sonra ise ayrılık kaçınılmaz. Asırlık macera sona erdiğinde kafesinden kurtulmuş bir kuş kadar hür olacağız inşâallah. Önümüzdeki yıllar rollerin değiştiği bir dönemin başlangıcı olacak. Bugüne kadar hep onlar kaçtı, biz kovaladık. Birkaç yıla kalmaz, biz kaçacağız, onlar kovalamaya başlayacak. Şaşırmayalım, güç dengelerinin değişmesine paralel olarak bu tür gelişmelerin yaşanması hiç te sürpriz olmaz. Dikkat ettiyseniz, uzun bir süreden beri hiçbir devlet yetkilisinin ağzında; AB’yle ilişkiler, üyelik başvurusunun durumu, müzâkere sürecinin geleceği gibi konular yok. Türk devleti yaklaşık on beş yıl önce o defteri sessizce kapattı. 2007’de devletin kendi içinde başlattığı urlardan temizlenme süreciyle beraber AB dosyası da rafa kaldırıldı. Yaklaşık iki asır evvel başlayan ve bizi bir medeniyet kırılmasına uğratarak bugünlere getiren, sonuçları itibarıyla acı ve pahalı tecrübe, çok yakında hitâm bulacak. Batı’nın göremediği şu: Bize revâ gördüğü muâmele, devlet ve toplum olarak bu milleti bir müştereğin etrafında toplayarak lehimizdeki sürecin hızlanmasına hizmet ediyor aslında. Sessiz duran yığınları ayrılmaya değil, birleşmeye sevk ediyor. Nitekim 15 Temmuz, bunun en canlı misâli. Yani gafil Batı, yakında boynuna geçecek ilmeği yağlamakla meşgul şu sıralar&#8230; Akif, geçen asırda; “Tükürün maskeli vicdânına asrın, tükürün!” demişti. Son gelişmeler o maskeyi tamamen düşürdü. Hiçbir &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Nihâyet tünelin ucu göründü. Batı ile çıktığımız yolculuğun artık son kavşağını dönüyoruz. Ondan sonra ise ayrılık kaçınılmaz. Asırlık macera sona erdiğinde kafesinden kurtulmuş bir kuş kadar hür olacağız inşâallah.</p>



<p>Önümüzdeki yıllar rollerin değiştiği bir dönemin başlangıcı olacak. Bugüne kadar hep onlar kaçtı, biz kovaladık. Birkaç yıla kalmaz, biz kaçacağız, onlar kovalamaya başlayacak. Şaşırmayalım, güç dengelerinin değişmesine paralel olarak bu tür gelişmelerin yaşanması hiç te sürpriz olmaz.</p>



<p>Dikkat ettiyseniz, uzun bir süreden beri hiçbir devlet yetkilisinin ağzında; AB’yle ilişkiler, üyelik başvurusunun durumu, müzâkere sürecinin geleceği gibi konular yok. Türk devleti yaklaşık on beş yıl önce o defteri sessizce kapattı. 2007’de devletin kendi içinde başlattığı urlardan temizlenme süreciyle beraber AB dosyası da rafa kaldırıldı.</p>



<p>Yaklaşık iki asır evvel başlayan ve bizi bir medeniyet kırılmasına uğratarak bugünlere getiren, sonuçları itibarıyla acı ve pahalı tecrübe, çok yakında hitâm bulacak. Batı’nın göremediği şu: Bize revâ gördüğü muâmele, devlet ve toplum olarak bu milleti bir müştereğin etrafında toplayarak lehimizdeki sürecin hızlanmasına hizmet ediyor aslında. Sessiz duran yığınları ayrılmaya değil, birleşmeye sevk ediyor. Nitekim 15 Temmuz, bunun en canlı misâli. Yani gafil Batı, yakında boynuna geçecek ilmeği yağlamakla meşgul şu sıralar&#8230;</p>



<p>Akif, geçen asırda; “Tükürün maskeli vicdânına asrın, tükürün!” demişti. Son gelişmeler o maskeyi tamamen düşürdü. Hiçbir maske durmuyor artık o çirkin suratta. Batı’nın vicdânı(!) her türlü habâsetiyle sırıtıyor bizlere. Milletimiz de Ehl-i Salîb’in o hayâsız yüzünü bütün fenâlığıyla temâşâ ediyor bugünlerde. Daha düne kadar “Batı, Batı” diye çığlık atanlar bile, gelinen şu son noktada çâresiz yeniden bir muhâsebe yapma ve de yeni bir itidâl çizgisi arama ihtiyâcı duyuyorlar. Atilla İlhan merhûmun “Hangi Batı?” haykırışı kulaklarında çınlıyor.</p>



<p>Şer gibi görünen hayırlı gelişmeler yalnızca bundan mı ibâret? Hayır! Başka şansları kalmadığından içimizdeki hainler de kendi kendilerini deşifre ediyorlar bir bir. İhânetlerini bu ülkede devam ettirmeye imkân bulamayanlar ise kapağı yurtdışına atarak orada devam ediyorlar rûhlarındaki mel’aneti kusmaya. Akılları sıra içten ve dıştan topyekûn saldırarak Türkiye’ye diz çöktürecekler. Kanâatim o ki, bu sürecin tabiî sonucu milletteki uyanışın bir yanardağ gibi infilâk etmesi olacak. Bahçemizdeki ayrık otlarından da kurtulmuş olacağız böylelikle. Yarınlarda bu âdî gürûhun kaderi, ya başka bir ülkenin vatandaşı ya da bir haymatlos olarak yad ellerde haysiyetsiz bir hayatı kabullenmek olacak. Türk Milleti’nin sevgisinden ebedî bir mahrûmiyet duygusu içinde kocaman bir utanç düşecek kâr hânelerine. Tabiî o nasipsizler de bir parçacık olsun utanma hissi varsa eğer.</p>



<p>Geçmişte olduğu gibi bugün yine Batı’ya “eyvallah” etsek başımıza yağmur gibi yağan bu belâlar, belki bir süreliğine biter ama biz de ne kadar süreceği belirsiz yeni bir mahkûmiyeti kabullenmiş oluruz. Bedeli ağır da olsa, artık o zâlim istismar dünyasına en ufak bir tavîz verilmemeli. Ne olursa olsun, rotamızı değiştirmeden yürüyüşümüze devam etmek mecburiyetindeyiz. Bünyesinin her zerresini kurtların kemirdiği Batı, tahmîn ettiğimizden evvel çökecek. Bunlar onun son çırpınışları… Bir süre sonra bu ve benzeri eylemleri gerçekleştiremeyeceklerini onlar da görüyor. Son kozlarını oynadıkları için de büyük bir hırsla saldırıyorlar. Ama artık ne yapsalar nâfile. Çünkü bir sefer ok yaydan çıktı. Ve inşâallah hedefine de ulaşacak.</p>



<p>Şühedâmıza rahmet niyâz ederken Cenâb-ı Hâk’tan millet olarak hissemize düşen çilenin artık bir an evvel son bulmasını diliyoruz. Manevî kemâlin tâcı olan Efendimizin (sallallahü aleyhi vesellem) rûhâniyyeti hepimizin üzerine olsun. </p>



<p>İnanıyorum ki, mutlu ve huzûrlu şafaklar, billûr gibi yarınlar kollarını açmış Türk Milleti’ni bekliyor.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/batinin-deli-gomlegini-yirtarken/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Batılı Aydın En Kırgın ve Hırçın Dönemini Yaşıyor</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/batili-aydin-en-kirgin-ve-hircin-donemini-yasiyor/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/batili-aydin-en-kirgin-ve-hircin-donemini-yasiyor/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mahmut Haldun Sönmezer]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 05 Oct 2021 16:20:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Aydın]]></category>
		<category><![CDATA[batı]]></category>
		<category><![CDATA[fikir]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=17734</guid>

					<description><![CDATA[Geleneğine yabancı, içinden çıktığı kültürle kavgalı bir tiyatro oyuncusu vadesini doldurarak ebedî âleme göç etti. Yıllarını geçirdiği sahneden uğurlanırken aynı yola baş koymuş dostlarından birisi ise ölümü ganimet bilen bir fırsatçılıkla yıllardır rûhunda biriktirdiği gayz ve ifrâzatı büyük bir hınçla kustu. Bakınız, arkadaşının arkasından neler demiş hazret: “Yetmiş senedir bu ülkeyi din bağımlısı hükûmetler yönetiyor. Ama ona rağmen yetmiş senedir inadına tiyatro yapıyoruz biz. Ferhan da inadına tiyatro yaptı hep. Şimdi O Rasim’ine kavuştu. Münir abisi, Erol abisi, Levent hep birlikte orada bir meyhanede kafayı çekiyorlar. Unutulmayacaksın Ferhan.” Sanırsınız ki, din bağımlısı dediği hükûmetler, onların san’atlarını icrâ etmesine engel olmuş, bu yolda onlara hep zorluk çıkartmış, tekerlerine çomak sokmuş. Bu sözlerde, Batı orijinli sahne san’atlarına karşı yetmiş yıldır gelen hükûmetlerin bir alerjisi olduğu îmâsı saklı. Hâlbuki tiyatro ve sahne san’atlarında yaşanan en büyük gelişmenin bu dönemde olduğu gün gibi ortada. Bugünkü cumhurbaşkanının, İstanbul’un bir opera binasına ihtiyâcı olduğuna herkesten önce parmak bastığını bilmeyen mi var? Ve yine sanırsınız ki, yetmiş senelik hükûmetler, onların hayat tarzlarına müdâhale etmiş, kafayı çekmelerine engel olmuş. Kapağı öbür tarafa atınca hürriyetlerine kavuşuyor, rahatça demleniyorlar anlaşılan. Bu dünyada eremedikleri devlete(!), orada nâil oluyorlar.Söz, neresinden tutsanız dökülüyor, o yüzden de fazla irdelemeye gerek yok. Her şey çok &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Geleneğine yabancı, içinden çıktığı kültürle kavgalı bir tiyatro oyuncusu vadesini doldurarak ebedî âleme göç etti. Yıllarını geçirdiği sahneden uğurlanırken aynı yola baş koymuş dostlarından birisi ise ölümü ganimet bilen bir fırsatçılıkla yıllardır rûhunda biriktirdiği gayz ve ifrâzatı büyük bir hınçla kustu.</p>



<p><br>Bakınız, arkadaşının arkasından neler demiş hazret: “Yetmiş senedir bu ülkeyi din bağımlısı hükûmetler yönetiyor. Ama ona rağmen yetmiş senedir inadına tiyatro yapıyoruz biz. Ferhan da inadına tiyatro yaptı hep. Şimdi O Rasim’ine kavuştu. Münir abisi, Erol abisi, Levent hep birlikte orada bir meyhanede kafayı çekiyorlar. Unutulmayacaksın Ferhan.”</p>



<p><br>Sanırsınız ki, din bağımlısı dediği hükûmetler, onların san’atlarını icrâ etmesine engel olmuş, bu yolda onlara hep zorluk çıkartmış, tekerlerine çomak sokmuş. Bu sözlerde, Batı orijinli sahne san’atlarına karşı yetmiş yıldır gelen hükûmetlerin bir alerjisi olduğu îmâsı saklı. Hâlbuki tiyatro ve sahne san’atlarında yaşanan en büyük gelişmenin bu dönemde olduğu gün gibi ortada. Bugünkü cumhurbaşkanının, İstanbul’un bir opera binasına ihtiyâcı olduğuna herkesten önce parmak bastığını bilmeyen mi var?</p>



<p><br>Ve yine sanırsınız ki, yetmiş senelik hükûmetler, onların hayat tarzlarına müdâhale etmiş, kafayı çekmelerine engel olmuş. Kapağı öbür tarafa atınca hürriyetlerine kavuşuyor, rahatça demleniyorlar anlaşılan. Bu dünyada eremedikleri devlete(!), orada nâil oluyorlar.<br>Söz, neresinden tutsanız dökülüyor, o yüzden de fazla irdelemeye gerek yok. Her şey çok açık. Bu zevât, artık yaşadıkları ülkede bazı şeylerin değiştiğini ve bundan sonra da değişmeye devam edeceğini net bir şekilde görüyor. Ve buna karşı yapabilecekleri hiçbir şey de yok. Zîrâ rüzgâr aleyhlerine esiyor. Kısacası, artık suyu tersine akıtmak mümkün değil. Tabiatıyla da içlerinden “Bu gidiş durdurulamaz.” diyorlar. İşte o yüzden de kırgın ve hırçınlar, yeis ve inkisâr içerisinde kıvranıyorlar…</p>



<p><br>Dikkat ettiniz mi, son yıllarda bu zevâtın ağzından buna benzer bir yığın herzenin döküldüğüne şâhit oldu bu toplum. Bu, bir yıkım ve kaybediş psikolojisinin tezâhürü. Bunlar eskiden de hasmâne bir tutum içindeydiler. Fakat o zamanlar fütursuz ve emreden bir edâ hâkimdi tavırlarına. Hep üst perdeden konuşur, burunlarından kıl aldırmazlardı. Hiç çekinmeden, saygısızca ayar verirlerdi muhataplarına. İpler ellerindeydi çünkü. Günümüzde ise durum farklı. Sözlerine kötümser bir rûh hâli hâkim. Şuûraltı bulanık, süngü düşük, gelecekten de ümitsizler. İstikbâlin, mâzîden daha iyi olacağına ilişkin hiçbir umutları yok. Bedbin ve kırgınlar, karamsarlık benliklerini işgal etmiş durumda.<br>Hiç şaşmayalım, böyledir bunlar… Üzerinde yürümeye alıştıkları zemin sarsılmaya başlayınca şakülleri kayar birden. Akabinde de başlarlar ağlayıp sızlanmaya… Öfke ve hırsla basarlar yaygarayı.</p>



<p><br>Hikmetten, irfândan, tasavvuftan nasipleri yoktur zîrâ. O yüzden de sessizce bir köşeye çekilip muhâsebelerini yapamazlar. “Nerede hata yaptık?” demeyi akıllarına bile getirmezler. Oyuncağı elinden alınmış çocuk gibi feryat ederler sadece. Sürekli veryansın etmeleri, içlerindeki daha büyük gürültüyü bastıramadıkları içindir.</p>



<p><br>Evet, rûhundaki isyanı bastıramamış bir insan konuşur ancak böyle. İç dünyasında denge kuramamış bir âdemin ağzından dökülür bu tür sözler. Böylesine bir savruluş, ancak öyle bir iklimde yaşanır.</p>



<p><br>Hiç şüphesiz Batıya angaje aydınımız en hırçın ve kırgın dönemini yaşıyor. Hırçınlığı da kırgınlığından geliyor zaten. Husûmetleri yeni değil bunların. Eskiden beri içinden çıktıkları toplumun değerleriyle kavgalıydı onlar. Fakat artık güç ellerinde olmadığından hem üslup değişti hem de hasımlık gizli olmaktan çıkarak alenîleşti.</p>



<p><br>Daha önce de çok gördük benzer manzaraları. Onlarınki kötü talihe küfretmek. “Lânet olsun böyle kadere…” demek. Sanki yıllarca bu ülkenin kaymağını yiyen onlar değildi. İkbâl güneşi düne kadar adamdan bile saymadıkları, “Öküz Anadolulu!” diye küçümsedikleri bu ülkenin evlâtlarına dönünce birden hazımsızlık yaşamaya başladılar. Geçmişte bu ülkenin evlâtlarına parya muamelesi yapanlar, artık bu imtiyâzdan mahrûm kaldıkları için öfkeleniyorlar. Bundan sonra da öfkeleri kolay kolay dinmeyecek. Çünkü efendi olmaya alışanlar, köle muamelesi yaptıklarının efendiliğe terfî etmesine tahammül edemezler. İşte bunlar da öyle. “Ayaklar nasıl baş olur?” derdindeler…</p>



<p><br>O gün, ölmüş bir insanın ardından yapılan veda konuşmasına şu iki duygu hâkimdi: nefret ve muhâlefet. Yakın dostunu kaybeden bir insanın keder ve hüznü değil, aslâ iflâh olmayacak müzmin bir muhâlifin nefreti, bulanık bir şuûraltının hezeyânlarıydı görüp işittiklerimiz.<br>Gelelim bu aydın tipinin öbür dünyaya ilişkin düşüncesine. Daha doğrusu âhireti nasıl gördüğüne… Zîrâ dolaylı da olsa, o konuşmada buna yönelik bir gönderme de vardı.<br>Öncelikle şunu söyleyelim ki, bazı istisnâlar dışında, bu aydın tipi kesinlikle ateist değil. Yaradanın varlığına inanıyor. Fakat O’nun bildirdiklerine bütünüyle îmân ettiği söylenemez. Bu konuda eklektik bir tutum içinde. Âhireti yok saymıyor. Bir başka dünyanın mevcudiyetine inanıyor ya da inanmak istiyor. Zîrâ aksî durum onu boşluğa düşürüyor. Ama âhireti kendisine bildirildiği gibi değil, dünyevî heves ve arzularına göre tasavvur ediyor. Yani içeriği kendisi belirliyor. Daha doğrusu öyle olmasını istiyor. İlhâmını kutsal kaynaklardan almıyor; sahip olduğu alışkanlıklar, hayat tarzı ve cumhuriyetin değerleri(!) âhiretteki yol haritasını belirliyor. Bir nevi âhireti de sekülerleştiriyor.</p>



<p><br>Bu câmiaya mensup insanların vefatlarını müteakip arkalarından verilen ölüm ilânlarını hatırlayalım bir. Oralarda sıkça karşımıza çıkan bir ifâde vardır: Bir cumhuriyet insanını daha kaybettik.</p>



<p><br>Bu tabirin üzerinde düşünmek gerekiyor. Kimdir bu cumhuriyet insanı? Ne anlama gelir, vasıfları nelerdir?</p>



<p><br>Bir cumhuriyet insanı için, lâik-demokratik cumhuriyet ilkelerine bağlılık, İslâmın itikadî esaslarını tasdikten bile daha önemlidir. Çünkü bu din tam anlamıyla ancak lâikliğin olduğu bir ülkede yaşanabilir. Lâikliğin olmadığı yerde ise kadük kalmaya(!) mahkûmdur. Yani onlara göre lâiklik, İslâmiyetin mütemmimidir.</p>



<p><br>Hattâ onlardan bazıları için bu kavram, Müslüman olmanın da ötesinde anlamlara sahiptir. Zîrâ bu câmiaya mensup bir şahsın anlayışına göre; “Lâik olmayan insan bile değildir.”</p>



<p><br>Görüldüğü gibi bu zihniyet nazarında lâiklik, târihin bir döneminde, belli bir coğrafyada şartların icbârıyla ortaya çıkan bir sosyal olgu değil, neredeyse mutlak hakikate eşdeğer olan bir ölçü ve keyfiyettir.</p>



<p><br>Ve yine bunlar lâik-seküler bir ahlâk anlayışına sahiptirler. Müeyyidesi olmayan ya da çok zayıf olan bir ahlâk anlayışıdır bu. Dinin yasaklarından âzâde olup kendi kayıtsızlığına usûlünce bir kılıf uydurmak temel esprisidir bu anlayışın.</p>



<p><br>Bugün artık hayatta olmayan bir işadamının şu sözleri, bu zihniyetin, mensubu olduğu toplumun dinine nasıl yaklaştığını göstermesi açısından enteresandır:</p>



<p><br>“Ben dindar bir insanım. Fakat dünya işleriyle din işlerini ayırt eden bir insanım. Ben Hicaz’a gitmiş bir adamım. Ondan sonra çeşitli ibâdet yerlerinde bulundum. Diğer taraftan da bu dindarlığım hiçbir zaman işlerimi aksatmadı. Meselâ ben kalkar akşam bir viski içerim. Ben bu viskiyi sarhoş olayım diye içmem. Çok yorgun geliyorum, kafayı dinlendirmek için bir kadeh alırım. Bu günahsa Allah affetsin.”<br>Yukarıdaki fiilin yapılması değildir abes olan. Böyle bir çiğliğin milletin önünde hiç sıkılmadan, rahatça anlatılmasıdır. Biri emir, diğeri nehiy olan birbirine zıt iki fiilin uzlaştırılmaya çalışılmasıdır. Filvâki sistemin aradığı, idealize ettiği insan tipi de budur zaten: Lâik Müslüman.</p>



<p><br>İşte cumhuriyet insanı olarak lanse edilen tipin genel çerçevesi budur. Ve ne yazık ki sistem bu insan tipini inşâ etmede bir ölçüde başarılı da olmuştur. En azından toplumun bir kısmını arzu ettiği kalıba dökmeyi başarmıştır.</p>



<p><br>Evet, Batı eğitiminden geçmiş ama kendi öz kültürüne yabancı kalmış, hikmetle alış-verişi olmamış aydınımızın resmidir bu. Ve bu aydın şu anda kendisi için denizin bittiğini, cemiyetinse dönülmez bir akşamın ufkunda olduğunu görüyor. O yüzden de kızgın, şaşkın ve muzdarip. Hırs küpüne döndüğünden ne yapacağını, nereye saldıracağını bilemiyor. Kaybetmenin acısı, irfân eksikliğinden kaynaklanan çiğlikle birleşince de ortaya o tiyatro sahnesinde şâhit olduğumuz ilkellik ve çirkinlikler çıkıyor.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/batili-aydin-en-kirgin-ve-hircin-donemini-yasiyor/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Batılı Kavramlarla Kendimizi Tanımlamaya Çalışmak (Ne Kadar Doğru?)</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/batili-kavramlarla-kendimizi-tanimlamaya-calismak-ne-kadar-dogru/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/batili-kavramlarla-kendimizi-tanimlamaya-calismak-ne-kadar-dogru/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yavuz KÖKTAŞ]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 14 Dec 2020 07:23:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Kültür - Sanat - Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[batı]]></category>
		<category><![CDATA[Tarihselcilik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=16412</guid>

					<description><![CDATA[Baştan söyleyeyim; bir sosyolog olarak değil, bir ilahiyatçı olarak değerlendirmelerimi yapmak istiyorum. Bir sosyolog olarak elbette batılı bir takım kavramlarla toplumları izah etmeye çalışmak mümkündür. Hatta bir ilahiyatçı olarak da yer yer batılı kavramlarla bazı hususları izah etmek mümkündür.  Buna ihtiyaç vardır ve etkileşim bazı noktalarda kaçınılmazdır. Şimdi meramımı birkaç örnek üzerinden açıklamak isterim. 1. Tarihsellik ve evrensellik kategorileri. Bunlar bize uyar mı? Kendimizi bunlarla ifade etmek isabetli midir? Batının evrensellikten anladığı şuydu: Pozitivizmin nesnelci yaklaşımı vardı. Nesnelcilik kendini evrensellik olarak dayatıyor ve lanse ediliyordu. İlave olarak Aydınlanma aklı da evrensel olarak nitelendiriliyordu. Bu akıl öyle bir akıl idi ki hiçbir tarih, hiçbir millet, hiçbir zaman tanımıyordu ve kendini mutlaklaştırıyordu. Modernizm ile birlikte bir evrensellik iddiası alıp başını gidiyordu. Bu anlayış ve yaklaşımlara tepkiler doğdu. Bu tepkilerden biri de tarihselcilik idi. Tarihselcilik bir açıdan evrensel olanı izafileştiriyordu, tarihle sınırlandırıyordu. Tarihselci olmak için, içinde bulunduğumuz tarihte, -yani Batı tarihinde olduğu gibi- pozitivizmin ve rasyonalizmin olması gerekiyordu. Bu şuna benzer: Bir ülkede laiklik olabilmesi için ruhban sınıfının olması gerekiyor, bir kilisenin olması gerekiyor. Bizim tarihimizde ruhban sınıfı da kilise de yok! Peki bizim tarihimizde pozitivizm veya rasyonalizm var mı? Yok! O zaman tarihselci olmak için de herhangi bir sebep de bulunmamaktadır. Aynı &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Baştan söyleyeyim; bir sosyolog olarak değil, bir ilahiyatçı olarak değerlendirmelerimi yapmak istiyorum. Bir sosyolog olarak elbette batılı bir takım kavramlarla toplumları izah etmeye çalışmak mümkündür. Hatta bir ilahiyatçı olarak da yer yer batılı kavramlarla bazı hususları izah etmek mümkündür.  Buna ihtiyaç vardır ve etkileşim bazı noktalarda kaçınılmazdır. Şimdi meramımı birkaç örnek üzerinden açıklamak isterim.</p>



<p>1. Tarihsellik ve evrensellik kategorileri. Bunlar bize uyar mı? Kendimizi bunlarla ifade etmek isabetli midir? Batının evrensellikten anladığı şuydu: Pozitivizmin nesnelci yaklaşımı vardı. Nesnelcilik kendini evrensellik olarak dayatıyor ve lanse ediliyordu. İlave olarak Aydınlanma aklı da evrensel olarak nitelendiriliyordu. Bu akıl öyle bir akıl idi ki hiçbir tarih, hiçbir millet, hiçbir zaman tanımıyordu ve kendini mutlaklaştırıyordu. Modernizm ile birlikte bir evrensellik iddiası alıp başını gidiyordu. Bu anlayış ve yaklaşımlara tepkiler doğdu. Bu tepkilerden biri de tarihselcilik idi. Tarihselcilik bir açıdan evrensel olanı izafileştiriyordu, tarihle sınırlandırıyordu. Tarihselci olmak için, içinde bulunduğumuz tarihte, -yani Batı tarihinde olduğu gibi- pozitivizmin ve rasyonalizmin olması gerekiyordu. Bu şuna benzer: Bir ülkede laiklik olabilmesi için ruhban sınıfının olması gerekiyor, bir kilisenin olması gerekiyor. Bizim tarihimizde ruhban sınıfı da kilise de yok! Peki bizim tarihimizde pozitivizm veya rasyonalizm var mı? Yok! O zaman tarihselci olmak için de herhangi bir sebep de bulunmamaktadır. Aynı şekilde evrenselci olmak için de bir sebep yok!&nbsp; Zira bizim düşüncede evrensellik batının anladığı evrensellik gibi değildir. Zira İslam yerel örf ve kültürleri dikkate alıyordu. Ayrıca Kur&#8217;an&#8217;da mensuh ayetler de, Arap toplumuna ait ifadeler de vardı. Hz Peygamber&#8217;e veya hanımlarına has naslar da vardı. Kendimi mutlak olarak evrenselci şeklinde nitelendirirsem bu durumlarla çelişmiş olurum. O zaman ben bu anlamda evrenselci değilim, olamam. Bizim düşüncemizde evrensellik şayet kabul edilecekse sadece Kuran&#8217;ın son kitap olması Hz Muhammed&#8217;in son peygamber olması manasındadır. Kitap ve sünnetin içinde evrensel veya tarihsel olanları belirlemenin yöntemini de usul-i fıkh bize vermektedir.</p>



<p>Şunu da ifade etmekte fayda var: Bizim bilgi nazariyemiz dengelidir. Akla da, duyulara da, habere de gerekli önemi verir. Bunlar hiçbir zaman &#8220;izm&#8221; şeklinde mutlakçılığa dönüşmemiştir. Mutlakçılık olmayınca evrenselci veya tarihselci olmaya da gerek kalmamaktadır.</p>



<p>2. Geleneksellik ve modernlik kategorisi. Şöyle bir algı vardır: Modernite geleneğe karşı çıkarak var olmuştur. Gelenek eskiyi, geçmişi modernite şimdiyi temsil eder. Modernizm, içinde mutlaka akılsallığı ve bireyselliği de barındırır. Gelenek bunları reddeder. Bununla birlikte gelenek-modernlik ilişkisini izah eden farklı kuramlar da vardır. Buna göre gelenek modernlik içerisinde süreklilik ifade eden şeydir. Gelenek yaratıcılığı sayesinde kendini şimdiye monte eder.</p>



<p>Batıda bazı Müslümanlar gelenekçi ekole mensup olduklarını ifade etmişlerdir. Bazı Müslümanlar da modern İslam yorumunu benimsediklerini beyan etmişlerdir. Ancak bu kabuller yumuşak ve geçişken bir şekilde değil sert bir şekilde ortaya konulmuştur. Bu bir yana sosyolojik gözlem olarak bu kavramlarla bireyleri ve toplumu açıklamak mümkün, ancak Müslüman bir birey olarak kişinin kendini bu kavramlarla açıklaması isabetli midir? Bana göre bir Müslümanın bu iki kategoriden birine kendini mahkum hissetmesi veya bu kavramlarla kendini ifade etmeye çalışması sıkıntılıdır, sağlıklı değildir. Bu kavramlarla Müslümanın kendini ifade etmesi kavramların dayatmasına da maruz bırakmaktadır. Yani kavramlar biz farkında olmasak da içeriklerini bize dayatmaktadır. Bugün modernist denilenler bile kendi fikirlerini meşrulaştırmak için tarihe dönüp dayanak aramaktadırlar. Mesela mutezile kendi zamanı itibarıyla yenilikçi olsa bile bugün itibarıyla geleneksel bir düşüncedir. Müslüman filozoflar da böyledir. Ancak modernistler bunlara dayanabilmekte hatta yeri geldiğinde bir sahabiyi delil getirmekte veya bir tefsir kitabından işine yarar bir alıntı yapabilmektedir. Bu, modernistin yaratıcılığı anlamına gelmiyor, aksine işine geldiğini seçme anlamına geliyor.</p>



<p>Gelenekçiliğin de aynı şekilde sıkıntıları vardır. Mesela ben gelenekçiyim diyelim. Ama şimdiye geçmişi taşımak istiyorum, şimdiyi belli noktalarda esas alıyorum. Aklı önemsiyorum ama imanı da bir o kadar önemsiyorum. Birey olmayı önemsiyorum ama bir o kadar da toplumu da önemsiyorum. Yeni yöntem ve bakış açılarını önemsiyorum ama bir o kadar belki bazı noktalarda ondan daha önemli olarak da kendi düşünce sistemimin yöntem ve bakış açısını önemsiyorum. Kısaca bir Müslüman olarak kendimi nasıl ifade etmeliyim? Gelenekçi olarak mı, modernist olarak mı? Gelenekçi ama modernliğe açık, modernist ama geleneği ihmal etmeyen şeklinde mi? Sosyolojik anlamda kategorilere sığınmak bana tuhaf geliyor! Bu faaliyet siyasal alanda yapıldığında ise hemen sırıtıveriyor. Radikal İslam, fundamentalist İslam, liberal İslam, ılımlı İslam gibi&#8230;</p>



<p>Tarihsel hafızamda beni ifade eden yerli kavramlar bulunmaktadır. Üst kavram olarak Müslüman; alt kavramlar olarak ehl-i sünnet Maturidi Eş&#8217;ari Hanefi Şafii gibi&#8230;&nbsp; Çocukluğumuzda bize şöyle öğretilirdi: Hangi dindensin? İslam. Kimin milletindensin? İbrahim Aleyhisselam&#8217;ın. Kimin ümmetisin? Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin. İtikatta mezhebin nedir? Maturidi. Amelde mezhebin nedir? Hanefi. Bu size basit gelebilir ama yerleşik bir geleneğin de göstergesidir. Biz bu geleneği yaratıcı bir şekilde şimdiye monte etmemiz gerekirken maalesef bu geleneği ya sabitlemişiz ya da unutmaya ve unutturmaya çalışmışız. Ehl-i sünneti, Maturidiliği veya Hanefiliği beğenmemişiz, bunları tasfiye etmek istemişiz, ancak doğan boşluğu neyle dolduracağımızı söylemeyip şaşırıp kalmışız, dahası bu boşluğu yeni bir takım ideolojilerle doldurmaya çalışmışız! &#8220;Maturidiliği keşfettik&#8221; dediğimiz anda bile onu modernizme stepne yapmışız, modernizmin yedeğine takmışız!</p>



<p>Mezkur iki kategori hakkında şunu ifade etmek isterim: Kefenin iki tarafı da batılıdır. Tarihselcilik de evrenselcilik de gelenekselcilik de modernlik de batılıdır. Kendimizi bu iki kavram çiftinden hangisinde konumlandırırsak konumlandıralım taklitten öteye geçmez. Ancak bunları kabul etmemekle de iş bitmiş sayılmaz. Önemli olan taklit değil yaratıcılıktır. Kendi kavramlarımıza sahip çıkarak dünya ile tanışmak&#8230; Pergelin bir ayağını sabit kılıp diğeriyle dünyayı dolaşmak&#8230; Mesele budur.</p>



<p>3. Engizisyon mahkemeleri. Bugün Müslümanların engizisyonundan bahsedilmektedir. Acaba tarihte bazı Müslüman bilim adamlarının öldürülmesi, kovuşturulması, soruşturulması ve darp edilmesi engizisyona benzetilebilir mi? Evet görünüşte elbette bir benzerlik var ama mahiyetleri itibarıyla aynı şey midir? Buna cevap verebilmek için engizisyon mahkemeleri ne idi sorusuna cevap aramak lazım.</p>



<p>Engizisyon, Ortaçağda batı ülkelerinde, Katolikliğin katı inançlarına karşı gelenleri sapkın sayarak cezalandırmak için kurulan kilise mahkemesine verilen isimdir. Bu mahkeme Roma&#8217;daki Papalık tarafından idare edilirdi. Yargıçların yetkileri çok büyüktü. İlk defa olarak 1184&#8217;te İtalya&#8217;nın Verona şehrinde papazlar meclisi, dini işlerle uğraşacak bir mahkeme kurulmasını kararlaştırmıştır. İşte bu mahkemenin adı, Engizisyon idi.</p>



<p>Bu durumda engizisyon, bir din kurumu olan kilisenin devletten bağımsız kurduğu ve insanları orada yargıladığı bir mahkemedir.&nbsp; Bu din kurumu Katolikliktir ve kutsal kitaba dair tüm yorumu tekelinde bulundurmaktadır. Bu yoruma muhalif olanlar sürek avıyla sistematik olarak takip edilmekte, bulunduklarında yargılanıp öldürülmektedir. Bizim geleneğimizde kurumsal anlamda böyle bir dini yapılanma yoktur. Ehl-i sünnet itikadı yapılanması dahi tamamen ulema elinde şekillen sivil bir özellik arz etmektedir. Ehli sünnet resmi ve kurumsal anlamda yorum tekelini eline almamıştır. İcma teorisi ile muhalif görüşlere karşı gelmekte ancak bu tamamen sivil bir faaliyet olarak yürütülmektedir. Peki tarihimizdeki öldürmeler, kovuşturmalar, darpler ne anlama gelmektedir? Bunlar ya siyasi bir eylemdir ya ulemânın kıskançlığının bir tezahürüdür ya da taassupkar avamın işidir. Tarihe baktığımızda her gruptan alimin başına bu tip şeylerin geldiği söylenebilir. Mutezilenin başına geldiği gibi ehli sünnet ulemanın da başına gelmiştir. Filozoflar bu tip şeylere maruz kaldığı gibi ehl-i hadis de bu tür şiddetlere maruz kalmıştır. Diğer taraftan bunlar hiçbir zaman ve hiçbir dönemde sistematik olarak uygulanmamıştır.</p>



<p>O halde İslam geleneğinde söz konusu olan şiddet olayları, yorum tekelini elinde bulunduran kilisenin sistematik cezalandırmak için kurulan engizisyon mahkemelerine benzetilebilir mi?</p>



<p>Bütün bunlar bana iki tarihin benzerliklerden dolayı karşılaştırılabileceğini ama asla birbirinin yerine konulamayacağını göstermektedir.</p>



<p>Bu çerçevede şu soruları da sorup bitirmiş olalım:</p>



<p>Tarihte gelenek içerisinde yenilikler elbette olmuştur. Ama bu bir modernleşme midir?</p>



<p>Tarihte gelenek içerisinde dünyevileşme, günaha girme söz konusu olmuştur. Ama bu bir sekülerleşme midir?</p>



<p>Tarihte gelenek içerisinde üretim ve ticaret olmuştur. Ama bu bir kapitalistleşme midir?</p>



<p>Tarihte gelenek içerisinde çalışmaya teşvik, dünyayı imar her zaman olmuştur. Ama bu bir Protestanlık ruhu mudur?</p>



<p>Tarihte gelenek içerisinde cemaat, topluluklar ve millet var olmuştur. Bunun bir halk ve ulus anlamında olduğu söylenebilir mi?</p>



<p>Tarihte gelenek içerisinde yönetim erki anlamında devletler var olagelmiştir. Ama bunların ulus devlet olduğu söylenebilir mi?</p>



<p>Tarihte gelenek içerisinde şeriatın da uygulandığı devletler söz konusudur. Ama bu yönetim biçiminin batıda görülen teokrasi ile benzeştiği söylenebilir mi?</p>



<p>Tarihte gelenek içerisinde akıl vardır, akıl kullanılmıştır. Ama bu aklın aydınlanma ile çerçevesi çizilmiş akıl olduğu söylenebilir mi?</p>



<p>Tarihte gelenek içerisinde ferd vardır ve bu ferd sorumluluk sahibidir, ama bu modernliğin yücelttiği birey ve bireysellik anlayışıyla benzer midir? Modernlik insana bireyliğini verirken bedel olarak ondan ne istemiştir?</p>



<p>Tarihte gelenek içerisinde insan araştırmaları, insana değer verme söz konusu olmuştur. Ancak bu bir hümanizma mıdır?</p>



<p>Kanaatim odur ki, Batı tarihinde olup bitenlerle bizim tarihimizde olup bitenler belki bazı açılardan birbirine benzeyebilir ama asla birbirinin aynı değildir. Onun için kavramların kendi tarihlerindeki gelişimi ve kazandığı anlamların eş zamanlı ve ard zamanlı olarak takip edilmesi zorunludur. Elbette bu durum batılı kavramlarla konuşup yazamayacağımızı göstermez. Bu kavramları yeri geldiğinde kullanacağız. Ama bütün mesele bu kavramları içselleştirmek ile inancımızda bir dönüşüm olup olmadığını ya da bizlerden bir şeylerin kayıp gidip gitmediğini kavrayabilmektir. Onun için sadece batılı kavramları bilmek yetmez aynı zamanda ve daha fazlası kendi medeniyetimizin idrakinde de olmamız gerekir.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/batili-kavramlarla-kendimizi-tanimlamaya-calismak-ne-kadar-dogru/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Batı Felsefesi ve İnsanlığın Sonu</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/bati-felsefesi-ve-insanligin-sonu/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/bati-felsefesi-ve-insanligin-sonu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet HATUNOĞLU]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 27 Jun 2020 08:21:59 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[batı]]></category>
		<category><![CDATA[Bireysellik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=14964</guid>

					<description><![CDATA[İnsanlığın sonunu getirecek olan &#8220;Bireysellik&#8221; ve &#8220;Güçlü olan hayatta kalır&#8221; fikri ve felsefesidir. İnsanlık tarihini yazan bilim insanları insansı türlerin tamamının yok olduğunu sadece Homo Sapiens &#8216;in kaldığını yazıyorlar. Yani aslında İnsanlığın kedigiller gibi bir tür olduğunu, kedigiller de irili ufaklı onlarca tür varken çita, aslan, kaplan, puma, kedi gibi insan familyasının da böyle türleri olduğunu zamanla bu türlerin yok olduğunu yazarlar.Fosil araştırmalarında bu türlere ait fosiller bulunmakta. Bu türlerden Homo Sapiens&#8217;e en yakın tür olan Homo Neanderthalensis binlerce yıl önce yok olmuş bir tür. En son çıkan fosillerden Homo Neanderthalensis&#8217;in bireysel olarak kendi başına yaşadığını ve toplu hareket etmediği saptanmış.Homo Neanderthalensis insan türü biz insanlardan çok fazla güçlü ve akıllıda. Hatta bu türün Homo Sapiens yani biz insanlar tarafından yok edildiği görüşü hakim. Batı felsefesi bireysellik ve güçlü olan hayatta kalır işte burada çöküyor.Çünkü şuan yaşan insan türü Sapiens en güçsüz tür ama birlikte hareket etmeleri sayesinde ayakta kalmış. Doğu toplumları daha fazla birlik ve beraberlik kurumları kuruyorlar.Cemaatler, tarikatlar , kabile, boy, sülale, aile çok önemli doğu toplumlarında. Batı toplumlarında ailenin bile çok önemi yok, bireysellik ön planda.İnsanlık bireysellikle değil toplu hareket etme ve uyumlulukla hayatta kaldığı bilimsel bir gerçek.Sizin ne kadar güçlü ve zeki olmanız yetmiyor tek başınıza. &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>İnsanlığın sonunu getirecek olan &#8220;Bireysellik&#8221; ve &#8220;Güçlü olan hayatta kalır&#8221; fikri ve felsefesidir.</p>



<p>İnsanlık tarihini yazan bilim insanları insansı türlerin tamamının yok olduğunu sadece Homo Sapiens &#8216;in kaldığını yazıyorlar.</p>



<p>Yani aslında İnsanlığın kedigiller gibi bir tür olduğunu, kedigiller de irili ufaklı onlarca tür varken çita, aslan, kaplan, puma, kedi gibi insan familyasının da böyle türleri olduğunu zamanla bu türlerin yok olduğunu yazarlar.<br>Fosil araştırmalarında bu türlere ait fosiller bulunmakta.</p>



<p>Bu türlerden Homo Sapiens&#8217;e en yakın tür olan Homo Neanderthalensis binlerce yıl önce yok olmuş bir tür.</p>



<p>En son çıkan fosillerden Homo Neanderthalensis&#8217;in bireysel olarak kendi başına yaşadığını ve toplu hareket etmediği saptanmış.<br>Homo Neanderthalensis insan türü biz insanlardan çok fazla güçlü ve akıllıda.</p>



<p>Hatta bu türün Homo Sapiens yani biz insanlar tarafından yok edildiği görüşü hakim.</p>



<p>Batı felsefesi bireysellik ve güçlü olan hayatta kalır işte burada çöküyor.<br>Çünkü şuan yaşan insan türü Sapiens en güçsüz tür ama birlikte hareket etmeleri sayesinde ayakta kalmış.</p>



<p>Doğu toplumları daha fazla birlik ve beraberlik kurumları kuruyorlar.<br>Cemaatler, tarikatlar , kabile, boy, sülale, aile çok önemli doğu toplumlarında.</p>



<p>Batı toplumlarında ailenin bile çok önemi yok, bireysellik ön planda.<br>İnsanlık bireysellikle değil toplu hareket etme ve uyumlulukla hayatta kaldığı bilimsel bir gerçek.<br>Sizin ne kadar güçlü ve zeki olmanız yetmiyor tek başınıza.</p>



<p>En son Gen araştırmalarında Homo Neanderthalensis ile batı toplumundaki bazı Homo Sapiens yani şuan yaşayan insanlarla akrabalıkları tespit edilmiş.<br>Bu da çok ilginç.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/bati-felsefesi-ve-insanligin-sonu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Erdoğan bizi Batı’dan mı koparıyor?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/erdogan-bizi-batidan-mi-kopariyor/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/erdogan-bizi-batidan-mi-kopariyor/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 02 Oct 2019 07:19:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[batı]]></category>
		<category><![CDATA[Recep Tayyip Erdoğan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=12678</guid>

					<description><![CDATA[S-400’den sonra, SU-57 için de Rusya’yla pazarlık masasına oturacağız. Seyredin siz o zaman şenliği&#8230; CHP’li Ünal Çeviköz itiraz edecektir; “Amerika ne eyliyorsa, güzel eyliyor” diyecektir. Birileri de “Erdoğan oyunu”na (ne demekse) dikkat çekecektir. Rusya’nın Amerika’dan daha tehlikeli olduğunu söyleyen kafayla, “Bütün bunlar Erdoğan’ın bir oyunu” diyen kafa arasında bir fark yoktur. İlki, koşulsuz boyun eğmemizi ister; “Bütün bunlar basiretsiz siyasetçiler yüzünden başımıza geliyor. Esasında Amerika’nın ve NATO’nun bizimle bir derdi yok&#8230; Bütün sorun o basiretsiz siyasetçilerde. Birileri bizi Batı dairesinden uzaklaştırmaya çalışıyor” demeye getirir. İkincisi, “paralel bir komplo” kurar ve Erdoğan’ı o komplonun içine yerleştirir. “Esasında Erdoğan’a verilen görev Amerikan karşıtlığını oynamasıdır. Bu rolünü oynadığı sürece, AK Parti’nin oylarını konsolide edecek ve iktidarının ömrünü uzatacaktır. Sonra gelsin BOP, gelsin Ortadoğu’nun jandarmalığı&#8230;” demeye getirir. Karşıt gibi dururlar ama aynı odağa çalışırlar. İkisi de, “Erdoğan’ın durdurulmasını” ister. İlkine göre, Erdoğan’ın durduracak yegâne formül, AK Parti içindeki Batı’yla uyumlu, AB perspektifini önemseyen, popülizmden uzak siyasetçilerin öne çıkması ve elini taşın altına koymasıdır. Bu da, ancak bir “yarılma hareketiyle” mümkündür. Bu çerçevede, AK Parti içinden çıkmış eski Başbakanlara ve eski Cumhurbaşkanlarına iş düşmektedir. İkincisine göre, Erdoğan durdurulsun da, nasıl durdurulursa durdurulsun. İlginçtir, Rusya’nın Amerika’dan daha tehlikeli olduğunu söyleyen kafa, Rus tehlikesini artık güncel bir tehlike olmayan Panslavizm’le açıklamaya çalışır, tarihten örnekler getirerek ikna edici bir “Rus yayılmacılığı haritası” çizer ama Batı’dan türeyen güncel tehlikeleri görmez. Şu sonuca varmamızı &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>S-400</strong>’den sonra, <strong>SU-57</strong> için de Rusya’yla pazarlık masasına oturacağız.</p>
<p>Seyredin siz o zaman şenliği&#8230;</p>
<p><strong>CHP</strong>’li <strong>Ünal Çeviköz</strong> itiraz edecektir; <strong>“Amerika ne eyliyorsa, güzel eyliyor” </strong>diyecektir.</p>
<p>Birileri de <strong>“Erdoğan oyunu”</strong>na (ne demekse) dikkat çekecektir.</p>
<p>Rusya’nın Amerika’dan daha tehlikeli olduğunu söyleyen kafayla, <strong>“Bütün bunlar Erdoğan’ın bir oyunu”</strong> diyen kafa arasında bir fark yoktur.</p>
<p>İlki, koşulsuz boyun eğmemizi ister; <strong>“Bütün bunlar basiretsiz siyasetçiler yüzünden başımıza geliyor. Esasında Amerika’nın ve NATO’nun bizimle bir derdi yok&#8230; Bütün sorun o basiretsiz siyasetçilerde. Birileri bizi Batı dairesinden uzaklaştırmaya çalışıyor”</strong> demeye getirir.</p>
<p>İkincisi, <strong>“paralel bir komplo”</strong> kurar ve Erdoğan’ı o komplonun içine yerleştirir. <strong>“Esasında Erdoğan’a verilen görev Amerikan karşıtlığını oynamasıdır. Bu rolünü oynadığı sürece, AK Parti’nin oylarını konsolide edecek ve iktidarının ömrünü uzatacaktır. Sonra gelsin BOP, gelsin Ortadoğu’nun jandarmalığı&#8230;”</strong> demeye getirir.</p>
<p>Karşıt gibi dururlar ama aynı odağa çalışırlar.</p>
<p>İkisi de, <strong>“Erdoğan’ın durdurulmasını”</strong> ister.</p>
<p>İlkine göre, Erdoğan’ın durduracak yegâne formül, <strong>AK Parti</strong> içindeki Batı’yla uyumlu, AB perspektifini önemseyen, popülizmden uzak siyasetçilerin öne çıkması ve elini taşın altına koymasıdır. Bu da, ancak bir <strong>“yarılma hareketiyle”</strong> mümkündür. Bu çerçevede, AK Parti içinden çıkmış eski Başbakanlara ve eski Cumhurbaşkanlarına iş düşmektedir.</p>
<p>İkincisine göre, Erdoğan durdurulsun da, nasıl durdurulursa durdurulsun.</p>
<p>İlginçtir, Rusya’nın Amerika’dan daha tehlikeli olduğunu söyleyen kafa, Rus tehlikesini artık güncel bir tehlike olmayan <strong>Panslavizm</strong>’le açıklamaya çalışır, tarihten örnekler getirerek ikna edici bir <strong>“Rus yayılmacılığı haritası”</strong> çizer ama Batı’dan türeyen güncel tehlikeleri görmez.</p>
<p>Şu sonuca varmamızı ister: <strong>“Basiretsiz siyasetçilerin elinde, uygar dünyadan dışlanmış ve her an kriminalize edilebilir bir üçüncü dünya ülkesi olmaya doğru gidiyoruz. NATO’dan çıkarsak, tarihsel hasmımız Rusya’nın eline düşeriz. Rusya bir kriz çıkarıp, kısa zamanda bizi </strong>‘ham’<strong>yapar.”</strong></p>
<p>Bu kafaya göre, asıl oyun Türkiye’yi NATO’dan koparmaktır; bu oyun da bizzat Erdoğan tarafından kurgulanmaktadır.</p>
<p>Böyle midir?</p>
<p>Erdoğan, Türkiye’yi NATO’dan koparacak oyunların kurgulayıcısı ve nihayete erdiricisi midir? İkinci kafanın iddia ettiği gibi, <strong>“görevlendirilmiş”</strong> bir aktör müdür?</p>
<p>Bize <strong>“Rus yayılmacılığı haritası”</strong> çizen ve <strong>“aman ha!”</strong> diyen arkadaşların, Batı’yla gerilen ilişkilerin temeline neden NATO üyeliğimizi koyduklarını ve niçin tehlike yarıştırdıklarını da açıklamaları gerekiyor.</p>
<p>Rus yayılmacılığı haritasını göstererek, NATO’nun/Amerika’nın tasarruflarına <strong>“boyun eğmiş”</strong> Türkiye’nin daha evla olduğunu mu anlatmaya çalışıyorlar?</p>
<p>Erdoğan’da <strong>“görevlendirilmiş aktör”</strong> ya da <strong>“tuzağa düşmüş basiretsiz siyasetçi” </strong>vehmedenlerin, bizi dramatik bir tercihle karşı karşıya bırakan vaki <strong>“tuzaklarla”</strong> ilgili bir değerlendirmesi olmayacak mı?</p>
<p>Kimsenin NATO’dan uzaklaştığı yok&#8230;</p>
<p>Böyle bir niyet, karar ya da projeksiyon da yok&#8230;</p>
<p>Bunun lafı bile yok&#8230;</p>
<p>Peki, sizin neden sistematik Batı saldırılarına bir itirazınız yok?</p>
<p>Rus yayılmacılığı tehlikelidir de, <strong>NATO ülkelerinin terör örgütlerini silahlandırması</strong> ve bu örgütler üzerinden hem Ortadoğu’yu, hem Türkiye’yi tedip etmeye çalışması tehlikeli değil midir?</p>
<p>Mayıs 2016’da Başbakan değişmeseydi ve Rusya’yla <strong>“kriz hali” </strong>devam etseydi, daha mı iyi olacaktı?</p>
<p>Fetullah’ın darbesine niçin karşı çıktınız o halde?</p>
<p>Niçin <strong>“karşı çıkıyormuş gibi”</strong> yaptınız?</p>
<p>Darbe başarılı olsaydı, Rus yayılmacılığı tehlikesine karşı Batı’nın kol kanat gerdiği <strong>“uslanmış”</strong> ve <strong>“tedip edilmiş”</strong> Türkiye görüntüsü devam edecekti!</p>
<p>Erdoğan da durdurulmuş olacaktı ne güzel!</p>
<p>Ahmet Kekeç/Star</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/erdogan-bizi-batidan-mi-kopariyor/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Batılılaşmak mı Modernleşmek mi?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/batililasmak-mi-modernlesmek-mi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/batililasmak-mi-modernlesmek-mi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 24 May 2019 06:30:41 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[batı]]></category>
		<category><![CDATA[Hindistan]]></category>
		<category><![CDATA[Modernleşme]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=10706</guid>

					<description><![CDATA[Reenkarnasyona inanan Hintlilerdi ama küllerinden yeniden doğan İngilizlerdi. İtalyanlar sebatı olmayan bir millet. Biraz dünyayı fethe çıkalım derler, yorulunca hevesleri geçer bir daha imparatorluk mu, aman kalsın diye yan gelip yatarlar. Fransızlar bir ihtilal yapar, milletleri zehirler sonra da neden insanlar Fransaya empati yapmaz diye şaşırırlar. İngilizler öyle mi ya? Ya da Türkler? Bence dünyanın gidişatında büyük değişiklikler yapan sadece iki millet var: Biri İngilizler diğeri Türkler… Bakın dünya tarihine. XIII. Yüzyılda Asya Avrupa ve Afrikaya hâkim olan devletleri hep Türkler yönetiyor. İbn Battutayı takip edince bütün açıklığı ile görürüz bunu. Kılıç ve ok yerine teknoloji gelince Türkler fetih gücünü kaybetti. Evet, teknolojiye karşı değil, bir maymun çevikliği ile kullanmaya başlarlar. Bugüne kadar büyük paralar verip ithal ettikleri aygıtları tam kapasite ile kullandıkları görülmemiştir. Teknoloji dili İngilizce bir kere. İkincisi Türkler dil öğrenmeye yetenekli değiller. Fatih oldukları için benimle konuşacaklarsa onlar Türkçe öğrensin diyen bir gurur içindeler. Bu yüzden bir daha imparatorluk kurmaları farz-ı muhal. İngilizler dünya tarihi sahnesine geç çıktılar ama tam çıktılar. Bütün bir Amerika, yeni dünyalar, buharı keşfetmeleri ile başladı, coğrafi keşifleri teknolojiye level atlatmayla sürüyor. Avustralya, Yeni Zelenda ve Commonwealt ülkeleri(İngiltere, Avustralya, Papua Yeni gine, Kanada, Zimbabwe, Malezya, Malta, Güney Kıbrıs, Nijerya, Yeni Zelanda, Şeyseller (seychelles), &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Reenkarnasyona inanan Hintlilerdi ama küllerinden yeniden doğan İngilizlerdi. İtalyanlar sebatı olmayan bir millet. Biraz dünyayı fethe çıkalım derler, yorulunca hevesleri geçer bir daha imparatorluk mu, aman kalsın diye yan gelip yatarlar. Fransızlar bir ihtilal yapar, milletleri zehirler sonra da neden insanlar Fransaya empati yapmaz diye şaşırırlar.</p>
<p>İngilizler öyle mi ya? Ya da Türkler? Bence dünyanın gidişatında büyük değişiklikler yapan sadece iki millet var: Biri İngilizler diğeri Türkler… Bakın dünya tarihine. XIII. Yüzyılda Asya Avrupa ve Afrikaya hâkim olan devletleri hep Türkler yönetiyor. İbn Battutayı takip edince bütün açıklığı ile görürüz bunu. Kılıç ve ok yerine teknoloji gelince Türkler fetih gücünü kaybetti. Evet, teknolojiye karşı değil, bir maymun çevikliği ile kullanmaya başlarlar. Bugüne kadar büyük paralar verip ithal ettikleri aygıtları tam kapasite ile kullandıkları görülmemiştir. Teknoloji dili İngilizce bir kere. İkincisi Türkler dil öğrenmeye yetenekli değiller. Fatih oldukları için benimle konuşacaklarsa onlar Türkçe öğrensin diyen bir gurur içindeler. Bu yüzden bir daha imparatorluk kurmaları farz-ı muhal.</p>
<p>İngilizler dünya tarihi sahnesine geç çıktılar ama tam çıktılar. Bütün bir Amerika, yeni dünyalar, buharı keşfetmeleri ile başladı, coğrafi keşifleri teknolojiye level atlatmayla sürüyor. Avustralya, Yeni Zelenda ve Commonwealt ülkeleri(İngiltere, Avustralya, Papua Yeni gine, Kanada, Zimbabwe, Malezya, Malta, Güney Kıbrıs, Nijerya, Yeni Zelanda, Şeyseller (seychelles), Mauritius, Kamerun, Güney Afrika ve daha çok sayıda ülke).</p>
<p>Çine ve Hindistana hâkim olamadılar ise sebebi buradaki azim nüfusu dengeleyecek beyaz nüfus taşıyamadıkları için. Tamam, beyazları taşıyamamışlar ama bütün sistemleri yerleşiyor o ülkelerde. Eğitim sistemi, tren yolu işletmesi, sağdan akan trafik. Parlamento ve demokrasi… İngiltereyi ‘rüyaülke’ kılmaları da cabası. İngiltere ve ABD’de doktorların %20 si Hintli dersem anlaşılır bu iddialarım herhalde. Özülkesinde insanlarına sağlık hizmeti vermek yerine yaşanabilir bir batı ülkesinde ömür sürmeleri sebepsiz değil. Bir kere İngilizce biliyorlar. Alt taşeron olarak batının teknoloji ve yazılım desteği ile yüksek gelir elde edebiliyorlar.</p>
<p>Şimdi bu notları neden yazdım. Evet, Hindistan notlarına devam etmek istiyordum ama bırakmadılar.<br />
Sorunumuz Batılılaşmak mı yoksa modernleşmek mi?<br />
Hala batıya sövüyor ve doğulu gibi yaşamamak için hiçbir fedakarlıktan kaçınmıyoruz. Ne olacağımıza bir karar versek şu mübarek ramazan gecesinde, önümüze bakmamız daha rasyonel, sağlıklı ve realist olacak…</p>
<p>Mustafa Everdi</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/batililasmak-mi-modernlesmek-mi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Dr. Öğr. Üyesi Esra Özsüer: Batı’nın Gözü Bugün Bile İstanbul’da</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/dr-ogr-uyesi-esra-ozsuer-batinin-gozu-bugun-bile-istanbulda/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/dr-ogr-uyesi-esra-ozsuer-batinin-gozu-bugun-bile-istanbulda/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 22 May 2019 13:36:01 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Savunma]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[batı]]></category>
		<category><![CDATA[İstanbul]]></category>
		<category><![CDATA[türkiye]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=10639</guid>

					<description><![CDATA[1453’te Türkler tarafından İstanbul’un fethedildiği günden itibaren Müslümanlar ile Hristiyanlar arasında önemli bir tartışma konusu olan, mekânsal kimlikle bütünleşen dini ve siyasi etkiden dolayı uluslararası bir mahiyete bürünen Ayasofya günümüzde halen daha çeşitli yönleriyle tartışılmaya devam ediyor. Yapının Hristiyan ve Müslüman toplumlar açısından sinir ucu olması ise Ayasofya’yı uluslararası bir mahiyete bürüyor. Hristiyan toplumların belleğinde hazin bir öykü olarak bulunan Ayasofya kimi zaman Batılı devletlerin dış politikası için hassas bir zemin oluştururken kimi zaman da yakın zamanda Yeni Zelanda’da meydana gelen alçak terör saldırısında olduğu gibi gün yüzüne çıkabiliyor. Tarihsel kodlarının iyi anlaşılması gereken ve uluslararasılığı ön planda olan bu yapının tarihini, neden bu kadar önem atfedildiğini, Batı toplumları ve bizler için bu yapının ne anlam ifade ettiğini İstanbul Üniversitesi Dr. Öğr. Üyesi Esra Özsüer’e sorduk. İyi okumalar dileriz. Dr. Öğr. Üyesi Esra Özsüer: &#8220;Ayasofya’nın İslami bir kimliğe bürünmesi Batı için Hristiyanlığın kalbine hançer sokulması gibi algılanabilir. O hançer halen daha Hristiyan dünyasının kalbinde yer alıyor. O hançer orada durduğu sürece Ayasofya ne bugün ne de yarın unutulmayacaktır.&#8221; Ayasofya’nın tarihini incelediğimizde aslında büyük bir Batı tarihi özetine de temas etmiş oluyoruz. Bu yüzden Ayasofya dediğimizde yalnızca bir ibadethaneden bahsetmiş olmuyoruz. Konunun ehli olarak size sormak istedik, Ayasofya tarihin neresinde kalır? &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="page-intro-top">
<div class="details-page-body">
<p>1453’te Türkler tarafından İstanbul’un fethedildiği günden itibaren Müslümanlar ile Hristiyanlar arasında önemli bir tartışma konusu olan, mekânsal kimlikle bütünleşen dini ve siyasi etkiden dolayı uluslararası bir mahiyete bürünen Ayasofya günümüzde halen daha çeşitli yönleriyle tartışılmaya devam ediyor. Yapının Hristiyan ve Müslüman toplumlar açısından sinir ucu olması ise Ayasofya’yı uluslararası bir mahiyete bürüyor. Hristiyan toplumların belleğinde hazin bir öykü olarak bulunan Ayasofya kimi zaman Batılı devletlerin dış politikası için hassas bir zemin oluştururken kimi zaman da yakın zamanda Yeni Zelanda’da meydana gelen alçak terör saldırısında olduğu gibi gün yüzüne çıkabiliyor. Tarihsel kodlarının iyi anlaşılması gereken ve uluslararasılığı ön planda olan bu yapının tarihini, neden bu kadar önem atfedildiğini, Batı toplumları ve bizler için bu yapının ne anlam ifade ettiğini İstanbul Üniversitesi Dr. Öğr. Üyesi Esra Özsüer’e sorduk. İyi okumalar dileriz.</p>
</div>
</div>
<div class="interview-detail-text-area"><img decoding="async" src="https://www.beyaztarih.com/uploads/default/interview/f94ff5022cd37e3be0c005bd55b84e90_big_r.jpg" alt="Dr. Öğr. Üyesi Esra Özsüer: Batı’nın gözü bugün bile İstanbul’da" />Dr. Öğr. Üyesi Esra Özsüer: &#8220;Ayasofya’nın İslami bir kimliğe bürünmesi Batı için Hristiyanlığın kalbine hançer sokulması gibi algılanabilir. O hançer halen daha Hristiyan dünyasının kalbinde yer alıyor. O hançer orada durduğu sürece Ayasofya ne bugün ne de yarın unutulmayacaktır.&#8221;</div>
<div class="details-page-content">
<div class="details-page-body">
<div class="post-details-body interviews-details-body">
<p><strong>Ayasofya’nın tarihini incelediğimizde aslında büyük bir Batı tarihi özetine de temas etmiş oluyoruz. Bu yüzden Ayasofya dediğimizde yalnızca bir ibadethaneden bahsetmiş olmuyoruz. Konunun ehli olarak size sormak istedik, Ayasofya tarihin neresinde kalır? Ve ayrıca Ayasofya’nın Bizans dönemindeki statüsü tam olarak neydi?</strong></p>
<p>Ayasofya’dan bahsedebilmek için ilk başta Hristiyanlıktan bahsetmemiz gerekir. Hz. İsa’nın ölümünden sonra dini yayma görevini 12 Havari üstlendi. Bahsettiğimiz bu 12 Havari çeşitli coğrafyalarda misyonerlik faaliyeti göstererek Hz. İsa’nın dinini tebliğ etmeyi sürdürdü. Tabii bu faaliyetler kendine zamanla etki alanı bularak birçok coğrafyada karşılık bulduğu gibi zamanla Ayasofya’nın temellerinin atıldığı o dönemki adıyla Kostantinapolis yani İstanbul’da da nüfuz buldu. Mimari bir bütün olarak Ayasofya’nın tarihine değinecek olursak yapının tarihini henüz adının Ayasofya olmadığı dönemlere kadar götürebiliyoruz. Bu da aşağı yukarı MS. 360 yılına denk düşüyor. MS. 360 yılında, Bizans imparatorları I. ve II. Konstantin zamanında, burada adı Ayasofya olmayan, ancak dönem itibariyle isimsiz bir ibadethane olarak kullanılan yapı söz konusu. Bugün bildiğimiz anlamdaki Ayasofya, daha sonra MS. 532’deki Nika Ayaklanması’nda yerle bir olunca bu yapının üzerine inşa edildi. Yani Ayasofya’nın süreç içerisinde sonradan inşa edilen bir yapı olduğunu söylemek mümkün.</p>
<p>Öte yandan Bizans-Hristiyanlık birleşimi sürecine de kısaca değinmekte fayda var. Doğu Roma İmparatorluğu bir dönem Hristiyanlığa karşı radikal politikalar uyguluyordu. Bunun nedeni ise putperest olmalarıydı. MS. 311 yılına kadar Hristiyanlığa karşı aşağı yukarı 10 büyük katliam oldu. Daha sonra MS. 313 yılında Batı Roma İmparatoru Likianos ve Doğu Roma İmparatoru Konstantinos dini hoşgörü çerçevesinde bir ferman yayınlayarak Roma İmparatorluğu topraklarında Hristiyanlığı serbest bıraktılar. İmparatorluğa yeni bir başkent arayan Konstantinos, MS. 324 yılında başkenti İstanbul’a taşıdı. Burada yeni başkenti kurduktan sonra Hristiyanlığı seçti. MS. 392 yılında ise İmparator Theodosios tarafından Hristiyanlık resmi din olarak kabul edildi. Hristiyanlığın resmi din olarak kabul edilişinden önceki hoşgörü ortamında az önce bahsettiğimiz yapı üzerine Ayasofya Hristiyan mabedi olarak MS. 360 yılında II. Konstantin zamanında Ayasofya inşa edildi. Ayasofya gibi önemli bir mabedin bu şehirde hayat bulması, şehrin Hristiyan dünyası için önemini daha da arttırdı. Şehirle özdeşleşen mabet dönemsel ve tarihsel algıda İstanbul’dan ayrılmaz bir sembol haline dönüştü. Bundan sonraki süreçlerde İstanbul Batı bilincinde üç simgeye sahip oldu. Bunlardan bir tanesi Ayasofya, ikincisi Bizans İmparatorluğu, üçüncüsü ise Şehir . Bunların üçü Batı zihninde birbirinden ayrılmaz bir bütün haline dönüştü. İstanbul denildiği zaman akıllarda daima bu üç sembol beliriyor. Tabii Ayasofya’nın tarihsel inşası durmuyor, İmparatorluk ve halk Hristiyanlaşırken, 537 yılında Hristiyan mabedi olarak eski yapının üzerine yeniden yapılandırılıyor. Yeniden yapılandırılmasının bir nedeni de süreç içerisinde yangın, deprem ve ayaklanmalardan ötürü gördüğü zarar. 537 yılında İmparator Jüstinyen Ayasofya’yı tekrardan yaptırdıktan sonra şu ifadede bulunuyor: “Böyle bir eserin hayata geçirilmesini sağladığın için sana bin kere şükürler olsun Tanrım.” Ve asıl vurucu cümlesi ise şu oluyor; “Seni yendim Süleyman”.(Burada Süleyman’dan kasıt Tevrat’a göre Yahudilerin ilk ibadethanesi olan Süleymaniye Tapınağı) Bu ifadeyle artık Ayasofya’nın medeniyetler arası bir mahiyete büründüğünü görebiliyoruz. Bundan sonraki süreçte ise Ayasofya gerek Bizans için gerekse Hristiyan dünyası için önemli bir dini merkez haline geliyor. 1204 yılında şehre Haçlı birlikleri geldiği dönemde ise Ayasofya kalben kırılma noktası yaşıyor. Her ne kadar biz 1453 fetih dönemini bu anlamda kırılma noktası olarak görsek de ilk kırılma Haçlı birliklerinin şehre gelmesinden sonra Ortodoks olan kiliseyi Katolik kilisesine çevirmesiyle yaşıyor. Bu süreçte Ayasofya bir Ortodoks kilisesi olduğu için içerisine hayvanlar ve hayat kadınları ile dolduruluyor. Hatta bu süreç patriğin koltuğuna hayat kadını oturtup şarkı söyletilmesine kadar gidiyor. Ancak evrensel olarak ilk travma İstanbul’un Osmanlı tarafından fethi ile gerçekleşiyor. Tabi 1461 yılında Trabzon’un da fethedilmesi Müslüman Osmanlı’nın Hristiyanlara karşı üstünlüğünü ortaya koymasının önemli bir kanıtı oluyor. Hristiyan dünyasında oluşan bu travmanın esas nedeni ise Hristiyan kimliğe olan tehditti. İslam’dan bağımsız bir Türk kimliği onlar için bu denli bir tehlike olarak görülemezdi. Çünkü Hristiyanlar açısından Müslüman tehdidinin artalanı Emeviler dönemine kadar dayanıyordu. İslam öncesi Türklerin Batı’ya olan akınlarına dair bilinçaltıyla asıl büyük tehdit olan İslam’ın bir araya gelmesi onlar için olayın trajik boyutunu daha da derinleştirmiş oldu. 1453 ise bu kaygının sonlandığı tarih olarak göze çarpıyor, çünkü Hristiyan dünyası için net bir yenilgi var. Hristiyan dünyası için az önce bahsettiğim üçlü sembol artık tamamen elden çıkmış ve Müslüman Türklerin hükmü altına girmişti. Bu tarihten sonra Hristiyan sembolü olan şehir bu kimliğinden tamamen sıyrıldı, şehre ve Ayasofya’ya İslami bir kimlik yerleşti. Bu bir anlamda Batı için Hristiyanlığın kalbine hançer sokulması gibi algılanabilir. O hançer halen daha Hristiyan dünyasının kalbinde yer alıyor. O hançer orada durduğu sürece Ayasofya ne bugün ne de yarın unutulmayacaktır.</p>
<p><img decoding="async" class="pyro-image" src="https://www.beyaztarih.com/uploads/default/files/429.jpg" alt="esra özsüer" /></p>
<p><strong>Türk-Yunan ilişkilerinin tarihsel süreci üzerine çalışmalar yapan biri olduğunuzdan bu temele daha çok değinmek istiyorum. Peki Ayasofya’nın Türklerin kontrolünde olduğu süreçte günümüzdekine benzer Ayasofya tartışmaları yürütüldü mü? Hristiyanlar daha özelde de Yunanlar Ayasofya’yı geri alma misyonuyla şiddetli girişimlerde bulundular mı?</strong></p>
<p>Aslında bu anlamda gerçekleşen 1821 Mora İsyanı, Bizans’ın yeniden diriltilme fikriyatıyla gerçekleşti. Yunanların “Büyük Düş” dedikleri “Megali İdea” akla ilk gelen büyük isyan girişiminin altyapısını oluşturuyor diyebiliriz. “Megali İdea” Osmanlı Devleti’ni parçalama projesi olan Sevr Antlaşması’nın da bir parçasıdır diyebiliriz. Ancak bunun öncesinde Yunanlardan hiç kimse elinde silahlarla İstanbul’u basmadı, bu zaten öyle kolay bir şey de değildi. Ancak birçok Yunan ayaklanmaları ve Birinci Dünya Savaşı döneminde İstanbul’un işgali bu minvalde Yunanlar için tarihsel dayanak olarak gördükleri Bizans’ın tekrar canlandırılması adına bir adım olarak düşünülebilir. Yunanlar kendilerini Bizans İmparatorluğu’nun devamı olarak değerlendirdiği için Ayasofya da onlar için önemli bir konuma sahip. Evet, Ayasofya Hristiyanlık ve Ortodoksluk inancının da önemli bir sembolü ama burada hak iddia eden ve kendini mirasçı olarak gören ülke Yunanistan. Elbette bu çok tartışılabilecek bir durum. Tarihsel gerçekliği tartışmaya açık bir konu. 19. yüzyılın başında kesinlikle reddettikleri Bizans’ı 19. yüzyılın ortalarına doğru kabul ettiler. Çünkü uluslaşma sürecinde bir ulus şeceresine ihtiyaçları vardı. Özellikle geç uluslaşan devletlerde bu tarihsel sahiplenme durumları çok daha güçlü durumda. Yunanistan da bu anlamda tarihsel arka planını güçlendirebilmek için Bizans mirasına dört elle sarıldı. Çünkü vardık, varız ve var olacağız denklemini kurmanız gerekli. Şu konuda iddialı konuşabilirim, bundan da geri adım atmam: Batı’nın gözü bugün bile İstanbul’da. Bu durum öyle kolay kolay vazgeçebilecekleri bir şey de değil.</p>
<p><strong>Hocam hazır bu noktaya değinmişken üzerinde biraz daha durmak istiyorum. Yunanistan’nın kendini Bizans’ın mirasçısı olarak görmesinin tarihsel bir karşılığı var mıdır?</strong></p>
<p>Bu durumun esasen tam bir tarihsel karşılığı yok, ama bir Yunan için benim ne düşündüğümün de bir önemi yok. Çünkü bugün bir Yunan’a Bizans Yunan değildir dediğiniz zaman size yüzünü eğecektir. Neden? Çünkü tarih inşası bu görüş üzerine değil. Ancak bu bakış açısında da ciddi bir sorun var. Yunanlar 1860 yılına kadar Bizans ile tarihsel bağlarının olduğunu reddediyorlardı. Hatta hiçbir şekilde Bizans’a tarih kitaplarında yer vermiyorlardı. Neden yer vermiyorlar biliyor musunuz? Çünkü Bizans’ın teokratik yapısından ötürü. Yunanistan’ın oluşumu Yunan aydınlanmacıları tarafından şekillenmiştir. Bu açıdan bakıldığında Yunan Aydınlanma ruhuna Bizans’ın teokratik yapısı tamamen zıt durumda. Yunanlar Bizans’ı aydınlanmanın karşıtı olarak reddediyordu.  Bu durumda  MS 4. yüzyıldan 15. yüzyıla kadar olan süreci tamamen reddetmiş oluyorsunuz. 1453 yılından 1821 yılına kadar olan süreci de “Türkoktaria” olarak tanımlayıp zaten kabul etmiyorsunuz. MS.4. yüzyıldan 1821 yılına kadar olan büyük boşluğu bir düşünün. E o zaman sorarlar, sen bunca zaman nasıl oldu da Yunanlılığını korudun? Ancak şunu da belirtmek gerekir. Bizans’ın resmi dili Yunanca, aynı zaman da dini Ortodoks. Bu vesileyle Yunanların tarihsel bir bağ kurması tamamen bağlantısız bir sürece işaret etmiyor.  Aslında Bizans’ta hiç Yunan unsuru yoktu demek de doğru değil. Ancak bu verilerden koca Doğu Roma İmparatorluğu’nu Yunanlaştırmak da akli değil. Zaten Bizans da kendine hiçbir zaman Bizans dememişti. Bunu da biliyoruz. Bu ifade Hieronymus Wolf’un 17. Yüzyılda ortaya koyduğu bir adlandırmadır. Kısaca buradaki kişiler Romalı. Onları Yunanlaştıran şey ise dönemin emperyal dili olan Yunancanın kabulü ve Ortodoksluğun resmi din olarak İmparatorluk tarafından benimsenmesidir.</p>
<p><strong>Bizans devrinin halk inanış ve efsanelerinde büyük yer edindiği gibi Türk devrinde de bir</strong><strong>ç</strong><strong>ok rivayete konu olan Ayasofya’nın ikircikli inan</strong><strong>ç</strong><strong>sal g</strong><strong>ö</strong><strong>rünümü (Hristiyan-Müslüman) günümüz dünyasında kendisine ne şekilde yer buluyor?</strong></p>
<p>Bugün eğer Batı dünyası Hristiyan dünyası olarak düşünülürse, ki düşünülmelidir, Batı’nın kendi kimliğini Hristiyanlık üzerinden benimseyip, Hristiyanlığın tarihi köklerinin bağlı olduğu Ayasofya gibi yerleri unutması, bırakması, bunlardan kendini soyutlaması mümkün değil. Az önce Ortodoks dünyanın, daha genelde ise Hristiyan dünyanın kalbi olduğunu söylediğimiz Ayasofya günümüzde farklı güç odaklarının arasında da siyasi denge unsuru konumunda. Bugün Rusya gibi bir güç söz konusu. Örneğin Rusya Duma Meclisi milletvekillerinden Sergey Gavrilov, Türkiye’den Ayasofya’nın Ortodoks Kilisesine teslim edilmesini istemişti. Aynı şekilde Yunan liderleri için de aynı durum söz konusu. Çipras da son geldiğinde Ayasofya’yı ziyaret etti. Dikkat ederseniz Batı liderleri İstanbul’a geldiğinde genel olarak Ayasofya’yı ziyaret etmeden gitmiyorlar. Çünkü ona vermiş oldukları misyon sadece dini güç değil, dinin siyasallaştırılması babında da bir siyasi olgu olarak kendini yeniden tanımlıyor. Ayasofya bugün bilindiği üzere bir ibadethane değil, bir müze. Ancak bu yapı daha çok dini tarihi zemininin ötesinde fazla siyasallaştırıldığı için, siyasal da bir yapıdır aynı zamanda. Sizin Ayasofya’ya yüklediğiniz atıf hem dini hem de siyasi bir yapıya sahipse, bu durumu siyasal anlamda iyiye de kötüye de kullanabilirsiniz.</p>
<p><img decoding="async" class="pyro-image" src="https://www.beyaztarih.com/uploads/default/files/352.jpg" alt="esra 2" /></p>
<p><strong>Çalışmalarını farklı medeniyetlerin mukayesesi üzerine oturtan bir akademisyen olarak Hristiyan inanışa aidiyet duyan devletlerden ziyade Batılı toplumların, bireylerin Ayasofya’ya bakış açısı özellikle günümüzde ne durumda?</strong></p>
<p>Öncelikle şunu belirteyim. Avrupa çoğunlukla Ortodoks değil Katolik’tir. Ancak direkt olarak Hristiyan üst kimliğiyle bakıldığı zaman manevi anlamda elbette bağları mevcut. Bu anlamda Bizans’ın resmi dini Ortodoksluk diye Ayasofya’yı sadece Ortodoks camiaya indirgemek doğru değil. Ancak elbette ki Ayasofya’nın Ortodoks geçmişi olduğu için günümüzde Yunanistan ve Rusya gibi devletler tarafından daha fazla önem atfediliyor. Ortodoksların Ayasofya’yı Kudüs’ten bile önemli gördüklerini söylemek abartı bir ifade olmayacaktır. Bu anlamda hac görevlerini gerçekleştirmek için Yunanistan’dan Ayasofya’ya gelen bir dindar kesim mevcut. İstanbul ve Ayasofya ile buluştuğunda duygulanıp ağlayan insanları bizzat biliyorum. Bu durum bizim Mekke’yi, Medine’yi ziyaret ettiğimizde yaşadığımız duygulanımla farksız değil. Bu açıdan bakıldığında toplum bazında burayla ciddi bir manevi bağın kurulduğunu söylemek mümkün.  Her ne kadar örneği Yunanlar üzerinden versem de genel itibariyle Ortodokslar için de durum bu şekilde.</p>
<p><strong>Ayasofya tarihi farklı y</strong><strong>ö</strong><strong>nleriyle </strong><strong>ç</strong><strong>eşitli yayınlarda defalarca yazıldı, </strong><strong>ç</strong><strong>izildi. Özellikle İstanbul’un fethinden sonra gelişen tarihsel sürecin her d</strong><strong>ö</strong><strong>neminde uluslararası tartışmalara konu oldu. Günümüzde ise Yeni Zelanda’da ger</strong><strong>ç</strong><strong>ekleş</strong><strong>en ter</strong><strong>ö</strong><strong>r saldırısının ardından Ayasofya’nın uluslararasılığı tekrardan gündemde. Görüyoruz ki Ayasofya’nın biletli girişe tabi oluşu Müslümanlar için olduğu kadar Hristiyanlar için de bir şikayet konusu. Genel olarak bu konuda ve Yeni Zelanda saldırısı hakkında neler s</strong><strong>ö</strong><strong>ylemek istersiniz?</strong></p>
<p>Biletli girişiyle ilgili kesin bir yargıda bulunamam. O Turizm Bakanlığı ile ilgili bir konu.  Bugün dünyanın neresine gidersek gidelim bu tarz yerleri bilet alarak ziyaret edebiliyoruz. Akropol de bir dünya değeri ama bilet alarak ziyaret ediyoruz. Bu durum ülkenin turizm politikası olduğu için bir yorumda çok da doğru değil, zaten kişisel olur bu yorum.</p>
<p>Son dönemlerde Batılı ülkelerde sağ ideolojilerin yükseldiğini söyleyebiliriz. Bu konudaki tartışmalar haliyle milliyetçi ve dindar kimliği yükselen Batılı ideolojileri bizim karşımıza çıkartıyor. Yeni Zelanda’da gerçekleşen saldırının, başıboş biri tarafından bireysel olarak gerçekleştirildiğini düşünmüyorum. Silahların üzerinde birçok sembol yer alıyor. Bu sembollerin hepsinin vermek istediği bir mesaj var, bu mesajların bir tarihsel arka planı var. Ben bu saldırının arkasında bireysel değil örgütlü bir gücün olduğunu düşünüyorum.  Terör eylemini gerçekleştiren şahıs Balkan ülkelerini dolaşmış ve birçok tarihi veri toplamış mesela. Bu durumda planlı ve programlı bir seyir defteri çıkıyor karşımıza. Bugünden itibaren Ayasofya’da güvenlik tedbirleri arttırılmalı diye düşünüyorum. Bir başka teröristin bizzat Ayasofya’da böylesi bir saldırı gerçekleştirmeyeceğinin garantisini kimse veremez. Böylesi bir vahşeti gerçekleştiren kirli zihin, buna benzer bir saldırıyı burada neden gerçekleştirmesin diye düşündüğümüzde olayın korkutucu yanı daha da gün yüzüne çıkıyor. Ayasofya’nın korunduğunu elbette biliyoruz, ancak bu saldırıyla birlikte güvenlik konusundaki hassasiyetin daha da arttırılması gerektiği kanaatindeyim. Bu nedenle bilet kesmek dahi bir güvenlik barajı gibi geliyor bana.</p>
<p><strong>Ayasofya’nın Hristiyan ve Müslüman toplumlar açısından </strong><strong>ö</strong><strong>nemli bir sinir ucu olduğunu s</strong><strong>ö</strong><strong>ylemek mümkün. Dünya’nın bir</strong><strong>ç</strong><strong>ok </strong><strong>ülkesi Ayasoyfa’ya karşı bu denli hassasiyet duyuyorken, ibadethane olarak açılması uluslararası ilişkiler açısından ne tür sorunlara yol a</strong><strong>ç</strong><strong>ar?</strong></p>
<p>1453 yılında gerçekleşen İstanbul’un fethinin ardından Ayasofya cami olarak kullanıldı. Fatih Sultan Mehmet döneminden 1936 yılına kadar süreç bu şekilde işledi. Fakat, bu kadar sembolleştirilen ve atıf yüklenen bir yere şu dönemde tekrardan camiye dönüştürülmesi Batı’nın hoşgörü ile karşılayacağı bir durum olmayacaktır. Hatta Ortodoks dünyası Ayasofya’nın kilise olmasından yana görüş beyan ediyor. Uluslararası ilişkilerde bu denli denge noktası olmuş bir yapının, tüm bu dengeleri korumak adına müze statüsünde tutulması daha doğru gibi duruyor. Şu bakış açısına oldukça karşıyım; Batı ile siyaseten gerçekleşen her tartışmada Ayasofya cami olsun demek doğru değil. Bu söylem siyasi dengeleri bozan da bir söylem. O yüzden Ayasofya’nın mevcut olan durumunu, tarafsız bir şekilde koruması oldukça önemli. Bu doğrultuda Ayasofya’nın ibadethaneye açılması bir çatışma ortamı doğuracaktır. Ayasofya ve İstanbul gibi iki önemli değerin Türklerin, dolayısıyla  Müslümanların elinde bulunması onlar için hala büyük bir yara. Uluslararası ilişkiler anlamında birçok muhatap var Türkiye’nin karşısında. Rusya var, Yunanistan var, Hristiyan kimliğine sahip Batılı devletler var… Ayasofya’ya verilecek olası bir ibadethane statüsü bu denklem içerisinde uluslararası ilişkilere olumlu yansımayacaktır. Çünkü bu tavır, onlar tarafından sanki bir kılıç çekme hamlesi gibi algılanabilir.</p>
<p>Röportajı Yapan: Fırat GÜNEŞ/beyaztarih.com</p>
</div>
</div>
</div>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/dr-ogr-uyesi-esra-ozsuer-batinin-gozu-bugun-bile-istanbulda/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Batı’nın Türkleri Mültecileştirme Politikası</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/batinin-tu%cc%88rkleri-mu%cc%88ltecilestirme-politikasi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/batinin-tu%cc%88rkleri-mu%cc%88ltecilestirme-politikasi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[E.Lâle Demirtürk]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 02 May 2019 09:17:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[batı]]></category>
		<category><![CDATA[Batı Türkleri]]></category>
		<category><![CDATA[Mülteci]]></category>
		<category><![CDATA[Türkler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=10132</guid>

					<description><![CDATA[Batılı devletlerin Türkiye’yi sömürgeleştirme hatta Türkleri kendi ülkelerinde “mülteci” konumunda görme isteklerini gerçekleştirme çabaları, aslında yerel seçimler üzerinden Türk seçmeninin özgür düşünce ve iradesini “naylon” tutanaklarla kolonize etme fiyaskosuna dönüşmektedir. 20. ve 21. yüzyılın önde gelen sosyologlarından Immanuel Wallerstein, 11 Eylül 2001 sonrasında George W. Bush’un uluslararası kutuplaşmayı körükleyen, kamplara bölen “barışçı” (ABD) ve “terörist” (Orta Doğu) coğrafi söylem ayrışmasına dayanan konuşmasına atfen şöyle bir saptamada bulunur: “Günümüzde Amerika Birleşik Devletleri için en büyük tehdit, Amerika Birleşik Devletleri’nin ta kendisidir”1 (Wallerstein, Alternatives 1). ABD’nin hegemon konumunun çökmekte olduğu savını farklı eserlerde dile getiren Wallerstein, Bildiğimiz Dünyanın Sonu (2000) kitabında ise şöyle bir saptamada bulunur: “Eğer bizim dışımızdaki herkesin (daha doğrusu herhangi birinin) dünyayı değiştirmesine yardım etme gibi bir umudumuzun olmasını istiyorsak kendimizi değiştirmeliyiz”2 (Wallerstein, Bildiğimiz Dünyanın Sonu 172). Son günlerde, İsrail’de Netenyahu seçilsin diye Donald Trump’ın demokrasilerde görülmeyen bir şekilde İsrail seçimlerine müdahale etmesi de oldukça düşündürücüdür. Öncelikle Trump gibi düşünen Amerikalı politik liderlerin, ilerici Amerikan aydınlarının halen kamusal alanda devam ettirdikleri “Black Lives Matter” (“Siyahların Hayatları Önemlidir”) gibi aktivist protesto gösterilerinde yaptıkları toplumsal eleştirilere kulak vermeleri gerekmektedir. Ancak bu şekilde kendi halkının taleplerine değer veren bir Amerikan yönetimi, Orta Doğu coğrafyasında sürdürdüğü diktatör yanlısı militarize stratejilerle bölgemize demokratik özgürlükler getirme &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Batılı devletlerin Türkiye’yi sömürgeleştirme hatta Türkleri kendi ülkelerinde “mülteci” konumunda görme isteklerini gerçekleştirme çabaları, aslında yerel seçimler üzerinden Türk seçmeninin özgür düşünce ve iradesini “naylon” tutanaklarla kolonize etme </strong><strong>fiyaskosuna dönüşmektedir.</strong></p>
<p>20. ve 21. yüzyılın önde gelen sosyologlarından Immanuel Wallerstein, 11 Eylül 2001 sonrasında George W. Bush’un uluslararası kutuplaşmayı körükleyen, kamplara bölen “barışçı” (ABD) ve “terörist” (Orta Doğu) coğrafi söylem ayrışmasına dayanan konuşmasına atfen şöyle bir saptamada bulunur: “Günümüzde Amerika Birleşik Devletleri için en büyük tehdit, Amerika Birleşik Devletleri’nin ta kendisidir”<sup>1</sup> (Wallerstein, <em>Alternatives</em> 1).</p>
<p>ABD’nin hegemon konumunun çökmekte olduğu savını farklı eserlerde dile getiren Wallerstein, <em>Bildiğimiz Dünyanın Sonu</em> (2000) kitabında ise şöyle bir saptamada bulunur: “Eğer bizim dışımızdaki herkesin (daha doğrusu herhangi birinin) dünyayı değiştirmesine yardım etme gibi bir umudumuzun olmasını istiyorsak kendimizi değiştirmeliyiz”<sup>2</sup> (Wallerstein, <em>Bildiğimiz Dünyanın Sonu</em> 172).</p>
<p>Son günlerde, İsrail’de Netenyahu seçilsin diye Donald Trump’ın demokrasilerde görülmeyen bir şekilde İsrail seçimlerine müdahale etmesi de oldukça düşündürücüdür. Öncelikle Trump gibi düşünen Amerikalı politik liderlerin, ilerici Amerikan aydınlarının halen kamusal alanda devam ettirdikleri “Black Lives Matter” (“Siyahların Hayatları Önemlidir”) gibi aktivist protesto gösterilerinde yaptıkları toplumsal eleştirilere kulak vermeleri gerekmektedir. Ancak bu şekilde kendi halkının taleplerine değer veren bir Amerikan yönetimi, Orta Doğu coğrafyasında sürdürdüğü diktatör yanlısı militarize stratejilerle bölgemize demokratik özgürlükler getirme savına ve ülkemizin egemenliğine yaptıkları müdahalelere bir son verme insiyatifini dış siyaset anlayışı haline getirebilirler. Diğer bir deyişle Wallerstein’in görüşüne benzer bir öz-eleştiri yaparak, bölgemizi ve Türkiye’yi değiştirmek yerine önce kendilerini değiştirmeleri ve Amerikan demokrasisini insanî değerler nezdinde geliştirmeleri gerekmektedir.</p>
<p>Özellikle 11 Eylül’den bu yana, bizi tehdit olarak gören Batılı devletlerin dünyaya sahip oldukları medya aracılığıyla hükmettikleri ve en azından TV ekranlarıyla evlerimizde kendini gösteren Batı hegemonyasıyla iç içe bir gündelik hayatı sürdürüyoruz. Belleklerimize buyurgan bir biçimde hükmetme hakkını kendinde görmeleri bir yana emperyalist Batı siyasetinin bizim için öngördüğü sömürgeleştirme çabalarına karşı durabilen, kendi gelenek ve göreneklerini muhafaza etmek suretiyle Batılı olmayı değil, Batıcı olmayı reddeden bu denli dirençli bir ulus karşısında bilişsel ve kültürel bir yenilgiye uğradıkları da apaçık ortadadır.</p>
<p><strong>“Mülteci Krizi” Söyleminin Ardında Gizlenen</strong></p>
<p>Türkiye bugün, Batı dünyasının her zamankinden daha fazla fitillediği bir ateş çemberi içerisinde yaşamak zorunda bırakılmaktadır. 15 Temmuz 2016 başarısız darbe girişimine bakılırsa Batı’nın tarih boyunca Anadolu’yu sömürgeleştirme faaliyetleri artık daha da farklı bir siyasete dönüşmüştür: Türkleri kendi anavatanlarında mültecileştirme politikası! 21. yüzyılda Batı’nın beyaz üstünlüğüne dayandırdığı kimliğini, kurgulanmış bir mağduriyet ifade eden mülteciler üzerinden bir korunma kalkanı olarak kullanmaması gerektiği kanısındayım.</p>
<p>Son günlerde sıkça duyduğumuz “mülteci krizi” söyleminin ardında ustalıkla gizlenen ırkçılık ve çok-uluslu müdahalelerle yaratılan ve Batılı olmayanların yaşama hakkı bulunmayan tek tip bir dünyayı yaratmayı rasyonalize eden Batılı devletler, bir bilinç parçalanması sürecini yaşamaktadırlar. Bir yandan Türkiye’yi sömürgeleştirme hatta Türkleri kendi ülkelerinde “mülteci” konumunda görme isteklerini gerçekleştirme çabaları, aslında yerel seçimler üzerinden Türk seçmeninin özgür düşünce ve iradesini “naylon” tutanaklarla kolonize etme fiyaskosuna dönüşmektedir</p>
<p>Diğer yandan da gerektiğinde Venezuela ve Sudan gibi ülkelerde demokratik seçimle iş başına gelenleri faşist manipülasyonlarla dize getirmeye çalışan bu oyun kurucular, bütün dünyayı Maduro ve Ömer El Beşir gibi devlet başkanlarının baskıcı birer diktatör olduklarına inandırma girişimlerinden de bir an olsun vazgeçmeye yanaşmamaktadırlar.</p>
<p>Batılı devletlerin Batılı olmayan devletlere karşı üstünlüğü zemininde oluşturduğu bu söylem hiyerarşisine hizmet veren kurum ve kuruluşları ile güçsüz sandıkları Türkiye gibi devletlerin “içeriden emperyalizme kapıyı açmaya çalışanlar”<a href="#_ftn3" name="_ftnref3"><sup>3</sup></a> (Şerbetçi, <em>Osmanlı’nın İngiliz’le İmtihanı</em> 120) ile birlikte sözde diktatörlüklere son verme projeleri, döviz kurları ve yeryüzünde hangi milletlerin yaşayıp hangi milletlerin ölme hakkına sahip olduğuna karar veren biyopolitikayı merkezine alan vesayet savaşları üzerinden ayakta tutabileceklerine inanmaktadırlar.</p>
<p>Batı’nın, özellikle de ABD’nin, Vatikan’ın emirlerine uyarak yönettiği ve bir Dünya İmparatorluğu’nu yeniden inşa etme operasyonlarını yapanların, Türkiye gibi 3. Dünya ülkelerinden gelen ve Batı Avrupa vatandaşı olan “kendi” seçmenlerinin etnik kimliklerini bile hedef tahtası haline getirmelerini gözlemlemekteyiz. Ancak uluslararası müesses nizamı kuran ve sürdüren çok uluslu finans güçlerinin bizim gibi bir ülkeye kendini adamış bütün Türk milletinin şanına yaraşan asker, polis ve sivil nice kahramanların gölgesinde dimdik ayağa kalktığını görmezden gelmektedirler.</p>
<p>Dolayısıyla dış komplo ve tehditler karşısında yılmayan bu kahramanların, Batılı devletlerin söylem hiyerarşisi temeli üzerinde inşa ettikleri diktatörlük zihniyetiyle başa çıkarken, bin yıllık devlet geleneğinden aldıkları güç, kendine özgü milliyetçi bir stratejik akıl ve söyleme dayalı siyaset anlayışı ile sosyokültürel sınırlarımızı da muhafaza ettiklerini idrak etme yeteneğinden yoksun olduklarını her daim gösterme aczine düşmektedirler. Görünen o ki devletimiz, memleketimiz, milletimiz söz konusu olunca biz Türkler, dünyanın neresinde yaşarsak yaşayalım, hizmetten asla yorulmayız ve yılmayız.</p>
<p><strong>Zihinlerin Sömürgeleştirilmesi</strong></p>
<p>Koray Şerbetçi, İngiliz-Osmanlı mücadelesi hakkında anlatılanların günümüzde de bir yol haritası gibi bizi aydınlatmaya devam eden bir özelliğe sahip olduğunu belirtiyor ve inandığı değerlere milli birlik içerisinde sahip çıkmanın 15 Temmuz darbe girişiminin önlenmesinde güçlü bir direnme sağladığı hususunda şu saptamayı yapıyor:</p>
<p>Karşımızdaki rakip ne kadar güçlü olursa olsun, “bütün bir zincirin halkaları gibi tehdit ve tehlike karşısında sorumluluğu şu ya da bu makama havale etmeden, herkes kendi çapı ve elinin eriştiği sahada paylaşmak, omuz omuza durmak ve yine kendi içinde zayıf iradeleri etrafa bulaştırmaya çalışanları ya etkisiz kılmak ya da en hafifinden onlara kulak tıkamakla psikolojik üstünlüğü elde etmektir” (Şerbetçi, <em>Osmanlı’nın İngiliz’le İmtihanı </em>185).</p>
<p>Şerbetçi’nin dillendirdiği bu gerçeği daha farklı bir bağlam içerisinde ele alırsak, şöyle bir çıkarsama da yapabiliriz kanısındayım: Türkiye’de en büyük tehlike, Batılı devletlerin kültürel hegemonyasının özellikle ülkemiz gençlerinin zihinlerine sızmasıdır. Hepimizin sorgulamak zorunda olduğu en temel gerçeklik, bazı insanlarımızda kendisine ve toplumuna yabancılaşmış bir zihniyetin pekiştirilmesine etki eden bu hegemonyacı düşünme biçimidir.</p>
<p>Zihinlerimizin sömürgeleştirilmesine tamamen karşı olmalıyız, çünkü Yusuf Kaplan’ın da bir televizyon programında belirttiği üzere “gerçek özgürlük, Batıcı zihniyeti aşmaktır.” Bu özgürlük anlayışına sahip, inandığı değerleri eylemekten korkmayanlar sayesindedir ki Batılı devletlerin ve onların ülkemiz sınırları içerisindeki Batıcı işbirlikçilerinin (Fetöcülerin!), Amerika’nın çarpık militarize demokrasi anlayışını körü körüne sorgulamaksızın benimsetmeye çalıştığı yerel seçimlerde ülkemizin geleceğine yönelik ne denli büyük bir tehlike oluşturduğunu gözler önüne sermektedir. Bir kez daha vurgulamakta fayda var: Türkleri, kendi anavatanlarında mültecileştirme politikası!</p>
<p style="font-size: 0.8em;">1 Wallerstein, Immanuel. <em>Alternatives: The United States Confronts the World</em>. Boulder, Colorado: Paradigm Publishers, 2004.</p>
<p style="font-size: 0.8em;">2 Wallerstein, <em>Immanuel. Bildiğimiz Dünyanın Sonu: Yirmi Birinci Yüzyıl İçin Sosyal Bilim</em>. Çeviren Tuncay Birkan. İstanbul: Metis Yayınları, 2012. (İlk Basım 2000).</p>
<p style="font-size: 0.8em;">3 Şerbetçi, Koray. <em>Osmanlı’nın İngiliz’le İmtihanı</em>. İstanbul: Nesil Yayınları, 2017</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/batinin-tu%cc%88rkleri-mu%cc%88ltecilestirme-politikasi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Batı’nın İslamofobik Zeminde Yükselttiği Erdoğan Karşıtlığı</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/batinin-islamofobik-zeminde-yu%cc%88kselttigi-erdogan-karsitligi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/batinin-islamofobik-zeminde-yu%cc%88kselttigi-erdogan-karsitligi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 02 Apr 2019 21:14:37 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kapak]]></category>
		<category><![CDATA[batı]]></category>
		<category><![CDATA[Cumhurbaşkanı Erdoğan]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=9474</guid>

					<description><![CDATA[Batı’da önemli bir ivme kazanan Erdoğan karşıtlığını, sadece Erdoğan’ın sertleşen siyasal söylemlerine yönelik bir muhalefet şerhi olarak değerlendirmek zor. Edward W. Said’in ifadesiyle Batı, “öteki” olarak konumlandırdığı İslâm toplumları hakkında İslâm düşmanlığı kodları üzerinden hareket ediyor ve bir fikir birlikteliği oluşturuyor. Batı’nın tarihsel altyapısına göre de Doğu “öteki” ve İslâm da Doğu’ya ait bir din. Yeni Zelanda’nın ChristChurch kentindeki iki camiye, cuma namazı sırasında düzenlenen silahlı saldırıyı Batı’daki İslam karşıtlığının meyveleri olarak değerlendirmek yanlış bir tespit olmaz. Saldırgan Brenton Tarrant’ın saldırı öncesinde kendi YouTube sayfasından 70 sayfalık manifestosunda dikkate değer ayrıntılar yer alıyor. Manifestonun özellikle “Yüksek profilli düşmanları öldür” başlıklı bölümünde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a yönelik ifadeler dikkat çekiyor. Saldırganın Erdoğan’ı, “İnsanımızın en eski düşmanının ve Avrupa’daki İslamcı grubun lideri” sözleriyle tanımladığı görülüyor. Peki, saldırgan Erdoğan’ı neden hedef alıyordu? Bu söylemi Batılı ‘entelektüellerin’ dilinden ayırmak mümkün mü? Batı’nın İslamofobik Zeminde Yükselttiği Erdoğan Karşıtlığı özellikle 2010’dan sonra en üst seviyeye çıktı. Batı’da önemli bir ivme kazanan Erdoğan karşıtlığını, sadece Erdoğan’ın sertleşen siyasal söylemlerine yönelik bir muhalefet şerhi olarak değerlendirmek zor. Edward W. Said’in ifadesiyle Batı, “öteki” olarak konumlandırdığı İslâm toplumları hakkında İslâm düşmanlığı kodları üzerinden hareket ediyor ve bir fikir birlikteliği oluşturuyor. Batı’nın tarihsel altyapısına göre de Doğu “öteki” ve İslâm &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Batı’da önemli bir ivme kazanan Erdoğan karşıtlığını, sadece Erdoğan’ın sertleşen siyasal söylemlerine yönelik bir muhalefet şerhi olarak değerlendirmek zor. Edward W. Said’in ifadesiyle Batı, “öteki” olarak konumlandırdığı İslâm toplumları hakkında İslâm düşmanlığı kodları üzerinden hareket ediyor ve bir fikir birlikteliği oluşturuyor. Batı’nın tarihsel altyapısına göre de Doğu “öteki” ve İslâm da Doğu’ya ait bir din.</strong></p>
<p>Yeni Zelanda’nın ChristChurch kentindeki iki camiye, cuma namazı sırasında düzenlenen silahlı saldırıyı Batı’daki İslam karşıtlığının meyveleri olarak değerlendirmek yanlış bir tespit olmaz. Saldırgan Brenton Tarrant’ın saldırı öncesinde kendi YouTube sayfasından 70 sayfalık manifestosunda dikkate değer ayrıntılar yer alıyor.</p>
<p>Manifestonun özellikle “Yüksek profilli düşmanları öldür” başlıklı bölümünde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a yönelik ifadeler dikkat çekiyor. Saldırganın Erdoğan’ı, “İnsanımızın en eski düşmanının ve Avrupa’daki İslamcı grubun lideri” sözleriyle tanımladığı görülüyor.</p>
<p>Peki, saldırgan Erdoğan’ı neden hedef alıyordu? Bu söylemi Batılı ‘entelektüellerin’ dilinden ayırmak mümkün mü?</p>
<p>Batı’nın İslamofobik Zeminde Yükselttiği Erdoğan Karşıtlığı özellikle 2010’dan sonra en üst seviyeye çıktı. Batı’da önemli bir ivme kazanan Erdoğan karşıtlığını, sadece Erdoğan’ın sertleşen siyasal söylemlerine yönelik bir muhalefet şerhi olarak değerlendirmek zor.</p>
<p>Edward W. Said’in ifadesiyle Batı, “öteki” olarak konumlandırdığı İslâm toplumları hakkında İslâm düşmanlığı kodları üzerinden hareket ediyor ve bir fikir birlikteliği oluşturuyor. Batı’nın tarihsel altyapısına göre de Doğu “öteki” ve İslâm da Doğu’ya ait bir din. Bu nedenle Batı siyasetinin ve medyasının “otoriterlikle eşitleyici bir söylem” üzerinden Erdoğan’ı bir numaralı hedef hâline getirmesi Edward Said’in “Şarkiyatçılık”<sup>1</sup> teziyle doğrudan irtibatlı.</p>
<p>Batı’daki Erdoğan karşıtlığını derli toplu en iyi değerlendiren çalışma Kopernik Kitap’tan 2017 yılında yayımlanan <strong>“Erdoğanofobi”</strong> kitabı. Gazeteci, Yazar Abdülkadir Özkan’ın “Siyasette Erdoğan Korkusu”nu incelediği söz konusu kitabını <em>Yörünge</em> okurları için özetledik:</p>
<p><strong>“Türkiye’nin Önündeki Tek Seçenek Erdoğan’ın Öldürülmesidir” </strong></p>
<p>Avrupa Birliği’nin neredeyse dağılmanın eşiğine geldiği bir zaman diliminde Türkiye’nin yeni bir aktör olarak sahneye çıkması, konumunu tahkim eden projelere yönelmesi, Batı’nın son yüzyıllık paradigmasını alt üst eden kritik bir hamle olarak değerlendirilecektir. Dönemsel hatalar bir kenara bırakılırsa son on altı yılda Türkiye’nin bölgesel itibarının zirveye çıktığı genel bir kabul.</p>
<p>Siyasal İslâm’ın iflâs bağlamında son tahlilde İslâmcı bir siyasî çizginin yani “ötekilerin” ortaya koyduğu politik başarıların Batı zaviyesinde büyük bir tehdit barındırdığı da açık. Batı’nın makro ölçekte İslamofobi zemininde türettiği “korku siyasetinin”<sup>2</sup> 15 Temmuz sonrası Erdoğanofobi ile vücut bulması bu nedenle son derece önemli. Hatta bu durumun bir adım öteye geçerek Fransız Profesör Philippe Moreau Defarges tarafından “Türkiye’nin önündeki tek seçenek Erdoğan’ın öldürülmesidir”<sup>3</sup> şeklinde dillendirilmesi Batı’nın zihin dünyasındaki sorunun ne denli büyük olduğunu gözler önüne seriyor.</p>
<p>Diğer bir örnek Fox News analistlerinden emekli asker Ralph Peters’ın başarısız darbe girişiminin ardından kaleme aldığı “Turkey’s last hope dies”<sup>4</sup> (Türkiye’nin son umudu da ölüyor) başlıklı makalesi Batı’nın fobik siyasetinin nefret suçuna dönüştüğünü gösteriyor. Peters, yazısında karanlık ve aydınlık motiflerini sürekli karşılaştırıyor. Ona göre “Müslümanlık ve İslâm karanlık bir dindir.” İslâm âlemi ise genel olarak karanlıklara batmış durumdadır. “DAEŞ, Müslüman Kardeşler, AK Parti ve Erdoğan: Aralarında hiçbir fark yok. Aptal olmayın, bunların bazılarından fayda veya iyilik beklemeyin, hepsinin amacı aynı, hepsinin eli kanlı; tek fark, kandırdıkları Batılılarla sofraya otururken kanlı ellerini yıkayıp yıkamadıkları.”<sup>5</sup></p>
<p><strong>“İslâm ve Köktencilik Arasında Kasıtlı Olarak Yaratılan Çağrışımlar”</strong></p>
<p>Erdoğan karşıtlığında birleşen Batı medyasının Türkiye’ye yaklaşımını Edward W. Said’in Batı medyasının İslâm ve Müslümanları sunmadaki oryantalist ve İslâm karşıtı kodlarını irdelediği Covering Islam kitabına referans vererek değerlendirmek yerinde olacaktır. Said, Covering Islam’da Batı medyasının haber metinleri üzerinden Doğu toplumlarında gerçekleşen sosyal ve politik olayları, İslâm karşıtlığı temelinde değerlendirme eğilimde olduğunu söyler:</p>
<p>“İslâm ve köktencilik arasında kasıtlı olarak yaratılan çağrışımlar ortalama bir okuyucunun İslâm ve köktendinciliğin esas olarak aynı şey olarak görmesini sağlar. İslâm dinini, inancını, peygamberini ve bu dine inananları bir avuç kurallara, klişelere ve genellemelere indirgeme eğilimi göz önüne alındığında, şiddet, ilkellik, gelenekçilik gibi İslâm ile özdeşleştirilen her türlü olumsuzluk vurgulanmış olur. (&#8230;)</p>
<p>Öte yandan, dünyanın yeni siyasî, sosyal ve ekonomik oluşumları hakkında hoşlanmadığımız her şey için İslâm’ın suçlanmasında, bir günah keçisi olarak görülmesinde bir fikir birliği vardır. İslâm, sağcılar için barbarlığı; sol kesim için Orta Çağ teokrasisini; merkez için nahoş bir egzotizmi temsil eder. Ancak bütün kesimlerde, İslâm dünyası hakkında çok az şey bilinmesine rağmen ortada onaylanacak çok şey olmadığı konusunda bir fikir birliği vardır.”<sup>6</sup></p>
<p>15 Temmuz’da yaşanan darbe girişimi sonrası Erdoğan’ın çağrısıyla sokağa çıkan insanların Batı medyası tarafından “sürüler”, “İslâmcılar”, “Erdoğan’a bağlı sadık güçler” şeklinde toptancı bir yaklaşımla tanımlanmasını, Batı’nın Doğu halklarını “barbarlıkta” konumlandıran oryantalist geleneğinin devamı olarak okumak gerekmektedir.<sup>7</sup></p>
<p>Genel bir çıkarımda bulunmak gerekirse hem Edward Said’in tespitleri hem de Olivier Roy’un “Siyasal İslâm’ın İflası” tezi, Batı aklının ikinci bin yılın sonlarında Batı-Doğu karşıtlığı zemininde oluşan oryantalist paradigmanın nefret boyutlarına evrildiğini gösteriyor. Hasan el-Benna ve Mevdudî çizgisindeki politik akımların başarılı olamaması, Batı’nın bu tezini ister istemez güçlendiren önemli gelişmelerdir.</p>
<p>Böylece bölge siyasetindeki başarısızlıklar, bölgeye daha kolay nüfuz etmenin bir aracı olarak görüldü. 2000’li yılların başında ise Türkiye’de Batı’nın bütün bir siyasal İslâm paradigmasını altüst eden bir siyaset modeli ortaya çıktı. Müslüman, muhafazakâr, liberal demokrat kimlik içerisinde neşvünema bulan bu siyasal söylem, ilk bakışta takdirle karşılansa da özünde İslâmcılığında şek şüphe bulunmayan Erdoğan’ın İslâm dünyasındaki benzer politik akımlara örneklik teşkil etme ihtimali ciddî bir tehlike olarak görüldü. Buradaki en kritik nokta, Davos krizi sonrası Batı aklının kontrolden çıkan siyaset biçimidir.</p>
<p><strong>Siyasette Korku / Korku Siyaseti</strong></p>
<p>“Siyasette korku” yahut “korku siyaseti” gibi tamlamalar bugün yeni ortaya çıkmış değildir. “Korku siyaseti” neredeyse insanlık tarihi kadar eskidir. Modern zamanlarda literatüre giren İslâm korkusu/İslamofobi<sup>8</sup>, İslâm karşıtlığı gibi terimler ise köken itibarıyla Grekçe bir kelime olan “fobi”den türetilen irrasyonel bir korku olarak tanımlanır.<sup>9</sup> Genelde nefret söylemini içinde barındıran, toplumsal olmaktan çok, kültürel ve siyasî karşıtlığı ifade etmek için kullanılır.</p>
<p>Batı dünyasında özellikle 2010’dan bu yana tedricî bir şekilde ivme kazanan “Türk karşıtlığı” ve “Erdoğan nefretinin” bugün İslamofobi zemininde “fobik” bir hâl alarak sistematik bir “korkuya” dönüştürüldüğü tespitinde bulunmak yanlış olmaz. Ortaya çıkan bu yeni durumu “Erdoğanofobi” tanımıyla kavramsallaştırmak konunun daha rahat anlaşılmasına da olanak sağlayacaktır.</p>
<p>Özellikle son yıllarda Batı’da yabancı düşmanlığının faşizan siyasal bir söyleme evrilmesi “fobik” akımların da önünün açılmasına olanak sağlar. Erdoğan’a yönelik algı operasyonlarının 2011 yılı sonrası tedavüle konulduğu önemli ve dikkat çeken bir ayrıntıdır. 2011 yılında Türk siyasal olgunluğunun zirvede olduğu, ekonomik istikrarın takdir topladığı bir dönemde The Times dergisinin Erdoğan’ı dikta rejimi kurmakla itham etmesi<sup>10</sup> operasyonun başlangıç noktası olarak okunacaktır. 2013 yılında aynı derginin Fetullah Gülen ve Abdullah Öcalan’a “Yılın En Etkili 100 İsmi”<sup>11</sup> listesinde yer verirken Erdoğan’a yönelik “diktatörlük” suçlamalarını arttırması bu tespiti teyit eden en önemli göstergedir.</p>
<p>2013 yılındaki Gezi olayları sonrası İngiliz The Economist dergisinin “Demokrat mı, Sultan mı?” kapağı, 2015 yılı 1 Kasım seçimlerinden hemen önce “Erdoğan’a oy vermeyin” çağrısı, 2016 yılında ise “Erdoğan’ın Yeni Sultanlığı” dosyasıyla sekiz makaleye yer vermesi, Batı medyasının Erdoğan’ı “bitirme plânının” ne kadar sistematik sürdürüldüğünü gösterir. The Economist’in 16 Nisan 2017’de gerçekleştirilen halk oylamasına ilişkin yorumu ise çok daha dikkat çekicidir: “Türkiye diktatörlüğe sürükleniyor. (&#8230;) Güçlü bir başkana sahip olmak kötü bir şey değil; ancak Türkiye’nin yeni anayasası çok ileri gidiyor. Ülke, parlamento tarafından çok az kısıtlanan bir 21’inci yüzyıl sultanıyla karşı karşıya kalabilir. (&#8230;) Türkiye 16 Nisan’dan sonra da önemli bir rol oynamaya devam edecek. Eğer Erdoğan kaybederse, Türkiye zor bir geleceği olan zor bir müttefik olacak. Ama eğer kazanırsa ülkeyi seçilmiş bir diktatör gibi yönetebilecek.”<sup>12</sup></p>
<p>Batı medyasında Erdoğan karşıtlığı İslâm düşmanlığı zemininde ilerler. The Huffington Post yazarı Prof. Alon Ben-Meir, “Turkey’s elected dictator”<sup>13</sup> başlıklı yazısında Türk halkının Erdoğan’a olan desteğini Erdoğan’ın “açıklanamayan gariplikteki” etkisiyle kitleleri manipüle etmesine, en temelde halkın “yoksulluğuna” ve İslâmî yönelişlerine bağlar. Böylece Erdoğan’ı destekleyen kitleleri demokrasiden anlamayan, eğitimsiz halk olarak tanımlar. Ben-Meir, Batı’nın Türkiye üzerindeki etki gücünü kaybetmesine atıfla ABD ve AB’yi Erdoğan’a müdahaleye çağırır:</p>
<p>“Başarısız askerî darben önce bile Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan, bütün devlet meselelerinde son sözü söyleyen bir diktatör gibi hareket etti. Başarısız darbe, ordu ile yargıyı temizleyerek tüm kurumların onun kaprislerine boyun eğmesini sağlamak ve Türkiye demokrasisinde geriye ne kaldıysa onu da yok etmek için, onun tabiriyle ‘Tanrı’dan gelen bir armağandan’ başka hiçbir şey değildi. Erdoğan için seçilmek, bütün demokratik kuralları çiğnemek ve yok etmek yolunda, güçlerini pekiştirmek ve İslâmî eğilimleri yaymak için kendisine sunulmuş bir yetkiden başka bir şey değildi.</p>
<p>(&#8230;) Amerika ve AB bu vesileyle tarihin tekrar gösterdiği gibi totoliter rejimlerin sonunun kötü olduğunu ve kendisini bir gün mahkeme salonunda bulacağını hatırlatarak Erdoğan’ı hizaya getirmeli.”<sup>14</sup></p>
<p>Batı medyasının psikolojik üstünlük elde etmek amacıyla Erdoğan’a ve dolaylı olarak Türkiye’ye karşı açık seçik bir operasyona kalkıştıkları artık rahatlıkla görülebilmektedir. Bu sürecin Türkiye aleyhine evrilmesinin en temel etkenlerinden biri uzun yıllar yurt dışında kurumsallaşan FETÖ diasporasının dezenformasyon çalışmaları olduğu da tartışma götürmez bir gerçek. Erdoğan’ın Batı paradigmasına meydan okuyan, “eşit şartlarda ve eşit koşullarda bir dünya vatandaşlığı” önermeleri Batı siyasetiyle makasın açılmasına neden olan çok kritik bir hamledir. Etyen Mahçupyan, bu durumu şöyle analiz eder: “Türkiye artık dünya düzeyinde diğer büyük ülkelerle aynı sınıfta sayılmayı, eşit olmayı, saygı görmeyi talep ediyor. Bu duygu, muhafazakâr zihinde bir kişilikli duruş ve siyaset beklentisi olarak şekilleniyor.”<sup>15</sup></p>
<p>Son tahlilde Erdoğan ve temsil ettiği siyasal çizgi, zaman zaman yaşanan aksaklıklara rağmen Türkiye’nin, bölgenin ve İslâm toplumlarının güvenliği için “vazgeçilemez” öneme sahiptir. AK Parti iktidarında “Türkiye’nin artık sadece Türkiye olmaktan öte” bir değere dönüştüğünü, Erdoğan’ın ise sadece Türk siyasetinin önemli bir kilometre taşı olmanın çok ötesinde mazlum milletlerin temsiline soyunan emsalsiz bir siyasî aktör olduğu gerçeğini teslim etmek gerekiyor.</p>
<p style="font-size: 0.8em;">1 Edward W. Said, <em>Şarkiyatçılık: Batının Şark Anlayışı,</em> Metis Yayınları, İstanbul 1995.</p>
<p style="font-size: 0.8em;">2 http://www.takvim.com.tr/guncel/2017/05/01/yuzu-maskeli-teroristlerden-erdogana-olum-tehdidi.</p>
<p style="font-size: 0.8em;">3 https://tr.sputniknews.com/avrupa/201704241028201391-erdogan-oldurmek-kaliyor-fransiz-siyaset-bilimci-sorusturma/.</p>
<p style="font-size: 0.8em;">4 http://www.foxnews.com/opinion/2016/07/16/turkeys-last-hope-dies.html.</p>
<p style="font-size: 0.8em;">5 Halil Berktay, <em>Tarihçi Gözüyle Siyaset,</em> Kopernik Kitap, İstanbul 2017, s. 28.</p>
<p style="font-size: 0.8em;">6 Filiz Barın Akman, <em>15 Temmuz Darbe Girişimi Batı Medyası Söylem Analizi Neo-Emperyalizm, </em><em>İslamofobi ve Oryantalizm, </em>Kadim Yayınları, Ankara 2017, s. 79-81.</p>
<p style="font-size: 0.8em;">7 Akman, <em>15 Temmuz Darbe Girişimi Batı Medyası Söylem Analizi Neo-Emperyalizm, </em><em>İslamofobi ve Oryantalizm, </em>s. 80.</p>
<p style="font-size: 0.8em;">8 İslamofobi terimi, ilk kez 1922’de oryantalist Etienne Dinet’in makalesinde kullanılmıştır. Bk. Etienne Dinet, “L’Orient vu de I’Occident”, Paul Guethner, Rue Jacob, Paris 1922.</p>
<p style="font-size: 0.8em;">9 Hilâl Barın, <em>Tedirgin Nefret: </em><em>İslamofobi ve </em><em>DAEŞ</em>, Tezkire Yayınları, İstanbul 2016, s. 49.</p>
<p style="font-size: 0.8em;">10 Refik Erduran, “Erdoğanofobi”, <em>Sabah </em>gazetesi, 21.06.2011; http://www.sabah.com.tr/yazarlar/refik_erduran/2011/06/21/erdoganofobi.</p>
<p style="font-size: 0.8em;">11 http://time100.time.com/2013/04/18/time-100/.</p>
<p style="font-size: 0.8em;">12 “Economist: Türkiye diktatörlüğe sürükleniyor”, 12.04.2017, http://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-39582101.</p>
<p style="font-size: 0.8em;">13 Alon Ben-Meir, “Turkey’s Elected Dictator”, <em>The Huffington Post</em>, 29.07.2016; http://www.huffingtonpost.com/alon-benmeir/turkeys-elected-dictator_b_11093160.html.</p>
<p style="font-size: 0.8em;">14 Akman, <em>15 Temmuz Darbe Girişimi Batı Medyası Söylem Analizi Neo-Emperyalizm, </em><em>İslamofobi ve Oryantalizm, </em>s. 140.</p>
<p style="font-size: 0.8em;">15 Etyen Mahçupyan, “AK Parti ve Yeni Milliyetçilik”, <em>Akşam</em> gazetesi, 24 Şubat 2014.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/batinin-islamofobik-zeminde-yu%cc%88kselttigi-erdogan-karsitligi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tarihçi Prof. Dr. Halil BERKTAY: “Erdoğan İçin MHP İle İttifak Hayatî Önem Kazandı.”</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/tarihci-prof-dr-halil-berktay-erdogan-icin-mhp-ile-ittifak-hayati-onem-kazandi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/tarihci-prof-dr-halil-berktay-erdogan-icin-mhp-ile-ittifak-hayati-onem-kazandi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hande YÜCEL]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 03 Mar 2018 06:23:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[6. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[batı]]></category>
		<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Erdoğan]]></category>
		<category><![CDATA[Halil Berktay]]></category>
		<category><![CDATA[Hande Yücel]]></category>
		<category><![CDATA[Mart 2018]]></category>
		<category><![CDATA[MHP]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1724</guid>

					<description><![CDATA[Son beş yılda Türkiye’nin, Batı ve özellikle ABD ile yol ayrımlarının giderek çoğaldığını görüyoruz. Amerika’nın koyduğu sınırların dışında, daha bağımsız dış politika çıkışları İsrail, Filistin ve Gazze sorunuyla başladı. Batı dünyasında yaşanan krizler üzerine yaptığımız söyleşilerde Tarihçi Prof. Dr. Halil Berktay; Batı dünyasında yaşanan krizlerin tarihsel kökenlerini, Batı dünyasına yönelecek eleştirileri ve alternatifleri, Batı’nın kültür dünyamıza etkilerini anlatmıştı. Söyleşi dizimizin son bölümünde bu tarihsel çerçeveden hareketle güncel siyaset üzerine konuştuk. Önceki söyleşilerimizde Türkiye’nin ve Türkiye somutunda birçok Batı dışı toplumun Batı ile ilişkisinin daha ziyade kültür ve medeniyet boyutları üzerinde durduk. Bugün artık siyasetten konuşalım mı? Zaten gümbürtü önce siyasi ilişkiler alanında kopuyor. Çatışmalar, muhalefet, yol ayrımları siyasi-askeri ilişkiler alanında meydana geliyor. Ve budur ki Batı’nın sadece siyasi açıdan değil, aynı zamanda kültür ve medeniyet olarak sorgulanmasını beraberinde getiriyor. Türkiye’nin durumu açık. Gerilim ve anlaşmazlık hep vardı. Aslında Türk milliyetçiliği (o zamanki haliyle Kemalist devletçi-milliyetçilik) Batı’dan o kadar hoşlanmıyordu. Batı (ve 1945 sonrasında hegemonik konuma yükselen Amerika) da bu devletçi Türk milliyetçiliğinden nasibini almıştı ama Soğuk Savaş süresince bunlar bastırılmış, sathın altına itilmişti. Sovyetler Birliği’nin dağılması, komünizmin çöküşü, Soğuk Savaşın sona ermesi büyük bir değişim anlamına geldi. Türkiye, Batı (ABD) için Soğuk Savaş değerini yitirdi, Batı da Türkiye için. Dolayısıyla &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Son beş yılda Türkiye’nin, Batı ve özellikle ABD ile yol ayrımlarının giderek çoğaldığını görüyoruz. Amerika’nın koyduğu sınırların dışında, daha bağımsız dış politika çıkışları İsrail, Filistin ve Gazze sorunuyla başladı.</strong></p>
<p><em>Batı dünyasında yaşanan krizler üzerine yaptığımız söyleşilerde Tarihçi Prof. Dr. Halil Berktay; Batı dünyasında yaşanan krizlerin tarihsel kökenlerini, Batı dünyasına yönelecek eleştirileri ve alternatifleri, Batı’nın kültür dünyamıza etkilerini anlatmıştı. Söyleşi dizimizin son bölümünde bu tarihsel çerçeveden hareketle güncel siyaset üzerine konuştuk.</em></p>
<p><strong>Önceki söyleşilerimizde Türkiye’nin ve Türkiye somutunda birçok Batı dışı toplumun Batı ile ilişkisinin daha ziyade kültür ve medeniyet boyutları üzerinde durduk. Bugün artık siyasetten konuşalım mı?</strong></p>
<p>Zaten gümbürtü önce siyasi ilişkiler alanında kopuyor. Çatışmalar, muhalefet, yol ayrımları siyasi-askeri ilişkiler alanında meydana geliyor. Ve budur ki Batı’nın sadece siyasi açıdan değil, aynı zamanda kültür ve medeniyet olarak sorgulanmasını beraberinde getiriyor. Türkiye’nin durumu açık. Gerilim ve anlaşmazlık hep vardı. Aslında Türk milliyetçiliği (o zamanki haliyle Kemalist devletçi-milliyetçilik) Batı’dan o kadar hoşlanmıyordu. Batı (ve 1945 sonrasında hegemonik konuma yükselen Amerika) da bu devletçi Türk milliyetçiliğinden nasibini almıştı ama Soğuk Savaş süresince bunlar bastırılmış, sathın altına itilmişti.</p>
<p>Sovyetler Birliği’nin dağılması, komünizmin çöküşü, Soğuk Savaşın sona ermesi büyük bir değişim anlamına geldi. Türkiye, Batı (ABD) için Soğuk Savaş değerini yitirdi, Batı da Türkiye için. Dolayısıyla her iki taraf birbirinden görece soğumaya, uzaklaşmaya başladı. 1989-2002 arasındaki ilk aşamada, devletçi vesayet rejimi henüz ayaktaydı. Soğuk Savaş sonrasında Batı’nın insan hakları ve demokrasi konularında daha ısrarcı olmasına tepki göstermeye başladı. Derken 2002’de AKP ilk seçimini kazandı; iktidara geldi demiyorum, iktidar olmaya giden zor ve uzun yola girdi. Batı bu sefer İslâmofobik bir tedirginliğe girdi. Nerede bizim o güzel laik generallerimiz demeye başladı. Gene de AK Parti’nin özellikle AB ile ilişkileri sağlam tutmaya önem veren, liberal-demokratik ilk on yılında bu sefer bu tedirginlik kısmen bastırıldı. Kabaca 2012 dolaylarına kadar işler nispeten iyi gitti.</p>
<p>Buna karşılık son beş yılda Batı ve özellikle ABD ile yol ayrımlarının giderek çoğaldığını görüyoruz. Türkiye’nin, Amerika’nın koyduğu (veya hep uyulacağını varsaydığı) sınırların dışında, daha bağımsız dış politika çıkışları İsrail, Filistin ve Gazze sorunuyla başladı. Daha sonra, Türkiye’nin ve AKP’nin DAEŞ’i korumak, beslemek, el altından yardım etmekle suçlandığı bir aşamadan geçildi. Tam bir dezenformasyon kampanyası açıldı. Anlaşmazlık noktaları giderek çoğaldı ve bugün en başta Suriye, Kuzey Suriye (Rojava) ve Suriye Kürtleri sorunu geliyor. Madalyonun diğer yüzü, DAEŞ’i korumak ve desteklemekle suçlanan Türkiye’nin, bir sonraki aşamada DAEŞ’e karşı mücadeleden dışlanması, ekarte edilmesi oldu. Obama döneminden itibaren ABD yönetimi, DAEŞ’e karşı Türkiye’yi müttefik almaktansa Kuzey Suriye’deki Kürt nüfusa, daha da spesifik olarak PKK’nın bir uzantısı olarak değerlendirilen PYD örgütüne ve onun silahlı gücü olan YPG’ye dayandı; onları eğitti ve silahlandırdı. Batı, öncelikle Suriye’de Türk değil önemli bir Kürt nüfusunun bulunduğunu hesaba kattı; ardından solcu Kürtleri DAEŞ’in temsil ettiği cihadcılığa karşı daha seküler bir güç gibi gördü. Bu politikanın Trump seçilirse sona ereceği umulmuştu ama hiç de öyle çıkmadı. Aynı politika daha kapsamlı olarak devam etti, ediyor. Obama döneminde verilmeyen ağır silâhların, en ileri uçaksavar ve tanksavar füzelerinin vb. verilmesine ilişkin anlaşmalar Trump yönetiminde devreye girdi. YPG bayrakları tankların ve zırhlı araçların üzerine Amerikan bayraklarıyla yan yana dalgalandı. CENTCOM’un (ABD Merkez Komutanlığı’nın) web sitelerinde YPG gerillalarının “modern” genç kız ve delikanlılar olarak reklamı yapıldı. Öyle bir süreç yaşandı ki Türkiye bu adımların her birini protesto etti ama zerrece aldıran çıkmadı. Hepsi şu veya bu şekilde geçiştirildi, giderek olağan kılındı. Son olarak Batı koalisyonunun “Birleşik Ortak Görev Gücü &#8211; Doğal Kararlılık Harekâtı”nı temsil eden bir sözcüsünün, Defense Post sitesine, DAEŞ’in bertaraf edilmesi sonrasında Suriye’nin kuzey sınırında güvenliğin, yarı yarıya (YPG’nin cephe örgütü niteliğindeki) Demokratik Suriye Güçleri’nden oluşan 30.000 kişilik bir kuvvet tarafından sağlanacağını açıklaması, bardağı taşıran damla oldu. Cumhurbaşkanı Erdoğan bir “terör ordusu” olarak nitelediği bu güce izin verilmeyeceğini açıkladı ve ardından zaten haftalardır konuşulan Afrin operasyonu gelmekte gecikmedi.</p>
<p><strong>FETÖ, Batı İle Türkiye Arasına Girmeyi Başardı</strong></p>
<p><strong>İyi de sorunlar bundan mı ibaret? Kuzey Suriye ve Suriye Kürtleri (ya da PYD/YPG), Türkiye ile Amerika arasındaki tek çatışma nedeni mi?</strong></p>
<p>Değil kuşkusuz; daha 2012’den itibaren, Batı ve özellikle ABD, AK Parti iktidarından hoşnut olmadığını giderek daha net biçimde ortaya koydu. AKP ile Gülen Cemaatinin yollarının ilk ayrıldığı andan itibaren, Batının en önemli medya kuruluşlarının, New York Times’ın, Wall Street Journal’ın, Washington Post’un, BBC’nin, Le Monde’un, Guardian’ın vb. Türkiye haber ve yorumları “otoriterleşme” ve “diktatörlük” üzerinden kurulmaya başladı. O noktaya gelinceye kadar, Gülenciler gerek kilit NATO mevkileri ve diğer askerî temsil-temas noktaları açısından, gerekse medya mecraları açısından (özellikle Zaman ve Today’s Zaman sayesinde) o kadar güçlü bir şekilde mevzilenmiş ve Batı ile Türkiye arasına girmeyi başarmışlardı ki Gülenci yayın organları ile ABD’nin özellikle neo-con ve/ya İsrail yanlısı think tank’leri arasında öyle yoğun ilişkiler kurulmuştu ki 2012-16 arasındaki dört beş yıl boyunca Batı medyası hükümetten çok Gülencilere kulak verdi (ve bugün de vermeye devam ediyor). Bir tür dış kuşatma yaratıldı ve Batının ne yapıp yapıp Erdoğan’dan kurtulmak istediği hissi giderek belirgin hale geldi. 2015 yaz başında PKK’nın “yeni devrimci halk savaşı” ilânına giden süreç, gene Batı basınında (belki en tipik olarak Le Monde’da) hayli partizan yorumlara konu oldu. Gerillaların hazırlığını, PKK gençliğinin kararlılığını, TSK’nın asla bu kent ve kasabalara giremeyeceğini, hendek ve barikatların ötesinde yeni, komünal bir yaşam kurulmakta olduğunu ballandıran, göklere çıkaran yazılar yazıldı. İçerde ise, sol aydın ve öğretim üyelerinin bir kesimi maalesef PKK’nın ilçe merkezi işgallerine karşı güvenlik güçlerinin verdiği mücadeleyi neredeyse yeni bir Ermeni soykırımı gibi göstermeyi ve dışarıya, Batıya, Birleşmiş Milletlere, uluslararası kamuoyuna şikâyet etmeyi denedi. Bu da yanlış bir muhalefet tarzıydı ve her türlü gerilimin artmasına katkıda bulundu.</p>
<p>Hepsinin üzerine 15 Temmuz 2016 darbe girişimi geldi. Acaba ardında bir şekilde ABD var mıydı ya da Amerikan derin devletinin ne kadarı, ne ölçüde haberdardı FETÖ’nün bu hazırlığı ve hamlesinden? ABD bunu tabii resmen ve şiddetle reddediyor. Öte yandan, gerek Amerika’nın gerekse birçok Avrupa ülkesinin darbe karşısında uzun süre sessiz kaldığı; darbeyi başından itibaren asla kabul edilemeyecek bir girişim olarak değerlendirmediği, en azından bekle gör politikası izlediği de son derece açık. Belki içten içe darbenin başarısının pususuna yattılar, umutlandılar ve daha sonra ancak kerhen kınadılar. Tavır aldılarsa da biraz zoraki bir şekilde ve Türkiye’nin atlattığı badireyi küçümseyerek tavır aldılar. Halen de gerek Amerika’da gerekse Avrupa’da FETÖ propagandası büyük itibar görüyor. Türkiye’nin kendini anlatma çabalarından çok daha fazla güven duyuluyor, inanılıyor. Gülenciler ellerindeki bütün kanal ve olanaklarla hem darbeyi uydurma gibi gösteriyor hem de darbenin püskürtülmesinin ardından kendilerine karşı girişilen zorunlu tasfiye hareketlerini Türkiye’nin insan hakları sorunlarının en başında sayıyor. Kurulduğunu söyledikleri “baskı rejimi”nin özü ve esasını kendilerine yapılanlar gibi resmediyor. Türkiye ısrarla Amerika’dan Fethullah Gülen’in iadesini talep ediyor (veya ediyordu). Fakat bu hiç olacak gibi gözükmüyor. Hele Michael Flynn vakasından sonra hiç mümkünatı kalmamış gibi. FETÖ orada sımsıkı kök salmış; Türkiye içindeki aygıtı ne kadar hasar görmüş olursa olsun, yurtdışında geniş bir cemaate kumanda etmeyi sürdürüyor. Bunun, ucu Türkiye’ye uzanan bazı dava ve soruşturmalara da önemli yansımaları var. Bir Rıza Zarrab ve Hakan Atilla davasında savcılığın başvurduğu tanıklar ve tanıklıklar büyük ölçüde FETÖ cenahından geliyor. Yolsuzluk iddialarında hiçbir gerçek payı yok demek istemiyorum ama 17-25 Aralık 2013’le de örtüşen bir şekilde, davanın dokusunda, hazırlanışında ve kumaşında FETÖ’nün varlığı hissediliyor.</p>
<p>15 Temmuz 2016’dan sonra Türkiye, bir de anayasa referandumu sürecinde bazı Avrupa ülkeleri ile önemli çatışmalar yaşadı. Özellikle Hollanda ve Almanya ile Türkiye arasında büyük bir diplomatik kriz doğdu. Bu iki hükümet, kısmen Erdoğan’ın ve AKP’nin kazanmamasını istememek gibi bir tarafgirliğe, kısmen de kendi içlerinde gelişen aşırı sağcı, yabancı düşmanı, Müslüman düşmanı cereyanların fazla tepkisini çekmemek gibi popülist bir kaygıya kapıldı. Öyle veya böyle; referandumda hayır propagandasını şu veya bu ölçüde serbest bırakır veya normal görürken, evet yanlısı bir kampanyanın yürütülmesine izin vermediler. Bu bağlamda Türkiye’nin bakanları ve diplomatlarını dahi ülkelerine sokmadılar. Hollanda’daki Türkiye temsilciliklerinin diplomatik hakları çiğnendi. Fiziksel tacize dahi uğradılar. Türkiye’nin de buna karşı özellikle Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ağzından tepkisi çok sert oldu. Erdoğan her iki ülkeyi doğrudan doğruya Nazizm ile suçladı; Almanya için, siz Nazizm’e geri döndünüz dedi. O zaman da yazdım; bence bu da yanlıştı. Tarihsel açıdan da yanlıştı, diplomatik açıdan da yanlıştı. İlişkiler ha koptu ha kopacak bir noktaya geldi.</p>
<p><strong>Peki, bütün bunlar sırf Türkiye’ye mi özgü? Yeryüzünde sadece Türkiye mi özellikle Amerika ile bu kadar sert biçimde çatışıyor?</strong></p>
<p>Hayır. Daha önceki söyleşilerimizde de ifade ettiğim gibi, bugün dünyada Amerika’nın güçlenen değil zayıflayan bir nüfuzu söz konusu. Bir kere, dünyanın Soğuk Savaş dönemindeki gibi ideolojik bloklara ayrışmıyor olması, ABD’nin kendi müttefikleri üzerindeki ağırlığını azaltıcı bir rol oynuyor. Eski ideolojik militanlıklar geçerli değil. Amerika’ya en çok meydan okuyan iki ülke, tabii Rusya ve Çin. Rusya, komünizmin çöküşü ve Sovyetlerin dağılmasıyla maruz kaldığı düşüşten bir ölçüde çıktı. ABD ile dünya çapında bir hegemonya yarışına girecek gibi olmasa da kendi yakın çevresi (güneyi ve batısı, Ortadoğu ve Doğu Avrupa) üzerinde tekrar söz sahibi olmayı büyük ölçüde başarıyor. (Ocak sonu itibariyle) Putin’in sembolik açıdan anlamlı son adımı, İngiliz yapımı Stalin’in Ölümü komedisini, Rus tarihini karaladığı ve yaşlı nesillerin duygularını rencide edeceği gerekçesiyle yasaklatmak. Böylece devrik komünizmin diktatörlük mirasına neredeyse doğrudan sahip çıkıyor.</p>
<p>Çin ise geleceğin hızla yükselen gücü. Aslında şimdiden ikinci süper devlet. Amerika ve Avrupa’nın kendi içlerine döndüğü koşullarda, dünya çapında bir liderlik alternatifi sunmakta. En son, küresel ısınma sonucu artık buzkıransız seyrüsefere izin veren Kuzey Buz Denizi ve Norveç’ten Kore’ye uzanan kuzey rotasını yeni bir İpek Yolu’na dönüştürme projesini ortaya attı. Bu gibi konularda klasik kapitalist ülkelerden bile çok daha atik davranıyor. Madalyonun diğer yüzünde, Zi Cinping hemen bütün yetkileri tekeline alırken, yedi kişilik Politbüro Daimî Komitesi’nin yeni ismi Wang Huning demokrasiye karşı “yeni otoritarizm”in teorisini kuruyor. İşte bu Çin, özellikle Güney Çin Denizi’ndeki adalar ve karasuları konusunda, hem ABD hem bütün diğer bölge ülkeleri (Japonya, Filipinler, Vietnam vb.) ile çatışmakta. Gene Çin’in, çeşitli Afrika ülkelerine hızla artan yardım ve yatırımları söz konusu. Şimdi şu nokta çok önemli: Rusya ile Amerika veya Çin ile Amerika arasındaki bu rekabet, artık herhangi bir ideolojik kılıfa sokulamıyor. Bu da Çin ve Rusya’nın lehine, Amerika’nın aleyhine. Çünkü (hele Trump yönetiminde) herhangi bir ahlâkî üstünlük iddiası ve bunu bir tahakküm aracına dönüştürme olanağı kalmıyor. Paradoksal olarak, büyük bir ideolojik çatıyı değil de “sadece” kendi devlet çıkarlarını savunuyor olmak, Çin ve Rusya’yı daha “normal” aktörler haline getiriyor.</p>
<p>Eski blokların dağıldığı bu giderek daha “çoklu” dünyada, başka birçok ülke de Amerika ile giderek daha fazla sürtüşmeyi göze alabiliyor. Örneğin Avrupa Birliği, özellikle Donald Trump’ın başkan seçilmesinden sonra ABD’den epey soğumuş ve araya mesafe koymuş durumda. Macron ve Merkel, Trump’a neredeyse fiziksel bir tepki gösteriyor. Göçmen sorunları gibi alanlarda, ABD ile gerek AB gerekse dünyanın kalanı arasında büyük bir sürtüşme konusu. Kuzey Kore ABD’ye cepheden meydan okuyan ülkelerin en çıkıntısı. Onu İran izliyor. Her ikisinin ana sorunu, kendilerini savunacak bir nükleer güce kavuşmak. Çünkü her ikisi de bıçak kemiğe dayandığında ABD’ye (İran örneğinde aynı zamanda İsrail’e) karşı direnmenin başka yolu olmadığı kanısında.</p>
<p>Kuzey Kore bu konuda çok daha açık. Atom ve hidrojen bombaları zaten var ve şimdi (a) Amerika’ya ulaşacak kadar uzun menzilli füzeler yapmaya; (b) elindeki nükleer patlayıcıları yeteri kadar küçük savaş başlıklarına dönüştürüp bu füzelere yerleştirmeye çalışıyor. İran ise (en azından görünüşte) ekonomik ambargonun kaldırılması karşılığı nükleer silâh programından vazgeçmiş gibi. Trump’a kadar, öyle gibiydi demek daha doğru olur. Asıl problem şu ki ABD ne yapacağını bilemiyor her iki ülke karşısında. Herhangi bir “önleyici saldırı” veya “ilk vuruş” doğrudan doğruya Amerikan ordusu tarafından çok riskli görülüyor. Elbette ne Kuzey Kore’yi, ne İran’ı sırf ABD ile çatışıyorlar diye aklayacak, yeryüzünün azizleri arasına katacak değilim. Demokrasi nedir bilmeyen birer diktatörlük ikisi de. Böyle bir diğer menfur rejim ve lider, Filipinler’de Duterte. Uyuşturucu kaçakçılığı ve kullanımına karşı mücadeleyi, büyük mafya babalarına değil sokaktaki küçük ve zavallı satıcılara yöneltirken hukuk diye bir şey tanımayıp güvenlik güçlerine rastgele infaz yetkisi vermesiyle ünlü. Davao belediye başkanı olduğu 1998-2016 arasında bu yolla 1400’ü aşkın cinayet işlettirdiği; cumhurbaşkanlığının Mayıs 2016 &#8211; Ocak 2017 arasındaki ilk sekiz ayında ise yasadışı infazların 7000’i geçmesiyle Filipinler polisin artık istatistikî bilgi vermeyi durdurduğu söyleniyor. Madalyonun diğer yüzünde, Duterte de dış dünyaya meydan okuyan bir duruş ve profile sahip. İnsan hakları konusunda Birleşmiş Milletler’den gelen eleştirilerin yoğunlaşması karşısında, “bağımsız bir dış politika” izlemekten, gerekirse ülkesini BM’den çekmekten, Çin ve bazı Afrika ülkeleriyle birlikte yeni bir uluslararası kuruluşa yönelmekten söz ediyor.</p>
<p>Tabii Amerika ve Batı açısından dünyanın en hassas bölgesi Ortadoğu. Burada bile, Amerika’nın konumu (en azından eskisine kıyasla) sallantılı. ABD Irak’ta taşları kendi eliyle yerinden oynattı ve bir daha toparlayamadı; Suriye’nin kaosa sürüklenmesine ise gene büyük katkıda bulundu. Şu anda Suudi Arabistan (Prens Muhammed bin Salman), Birleşik Arap Emirlikleri ve Mısır üzerinden, İran’a karşı yeni bir Sünni blok inşasına çalışıyor gibi. Fakat bu, ilk ağızda Katar’ın ve dolayısıyla kısmen de Türkiye’nin hedef alınmasını beraberinde getirdi. Doğrudan doğruya Suud’un kendi içindeki sarsıntı az buz değil. Lüks otellerde gözaltında tutulan iki yüz kadar prens ve işadamından, baskı yoluyla milyarlar tırtıklanmakta. Dolayısıyla Ortadoğu’da da geçmişteki istikrarın söz konusu olmadığını ve her an işlerin daha fazla karışabileceğini söyleyebiliriz.</p>
<p><strong>Amerikan Emperyalizmi Sadece 75 Yıllık</strong></p>
<p><strong>Bu tablo, geçmiş görüşmelerimizde söylediğiniz gibi, Batı dışı ülkelerin siyasî ve askerî bakımdan güçlenmesi ve bağımsızlık olanaklarının artması dışında, Batı hakkında da bir şey söylüyor mu?</strong></p>
<p>Güzel soru. Kurbağa kuyunun dibinde yaşar; aşağıdan yukarı baktığında gökyüzünü ve kâinatı kuyunun ağzı kadar sanırmış. Biz de öyle mi olacağız, yani çok sınırlı bir alanı mı göreceğiz sırf Türkiye açısından bakarken? Yoksa bunu daha bütünsel bir çerçeveye oturtabilecek miyiz?</p>
<p>Önce, belirli bir tarih ve zaman perspektifinden söz etmek istiyorum. Batı dediğimiz olayın nedir insanlık serüveninin bütünü içindeki yeri? Batının dünyanın kalanı üzerindeki siyasî ve askerî, ekonomik ve ideolojik nüfuzu&#8230; sonuçta kaç yıllık; ne zaman ve nasıl ortaya çıktı? En fazla 500 yıllık, herhalde daha doğru bir ölçüt olarak 250 yıllık bir dönem söz konusu. Anatomik anlamda modern insanlar (yani Homo sapiens) olarak, “arkaik insan türleri”nin bize en yakın olanından (yani Homo erectus’tan) ayrışmamız belki 300-200.000 yıl önce. Afrika’dan çıkıp dünyaya yayılmamız bundan 50.000 yıl önce (fakat şimdi İsrail’de yapılan yeni bazı kazılar bu tarihi çok daha gerilere, günümüzden 185.000 yıl öncelerine götürdü); yeryüzünde akrabasız ve yapayalnız kalmamız (yani Homo neandertalensis’in de yok olması) belki 30.000 yıl önce. Günümüzden 10-12 bin yıl öncesine kadarki varlığımızın da yüzde 99’u avcılık ve toplayıcılıkla; daha doğrusu leş yiyicilik, toplayıcılık ve avcılıkla geçiyor. Doğada ne bulursak el koyuyoruz; gerçek anlamıyla üretim yok henüz. Ancak bundan 10-12 bin yıl önce, bazı bitki ve hayvanları evcilleştirip tarım yapmaya; edinimden üretime geçmeye başlıyoruz. Bir beş ilâ yedi bin yıl da böyle gidiyor ve (yazıyla, kentlerle, devlet dediğimiz örgütlenme biçimiyle) medeniyet vücut buluyor. Başka bir deyişle, İÖ 3000’den günümüze, yani sadece beş bin yıldır devletli toplumlardan ve medeniyetten ya da medeniyetlerden söz edebiliyoruz.</p>
<p>Bu beş bin yılın içinde de İlkçağ 3500 yıl, sonra Ortaçağ 1000 yıl; geliyoruz İS 1500 dolaylarına. Bu arada, dikkat ederseniz, giderek hızlanıyor tarih, yani her bir büyük çağ kendinden öncekilerden daha kısa sürüyor; tersten söyleyecek olursak, çağ dönümleri gitgide daha sık çıkageliyor. Buraya kadar kuzey ve güney, doğu ve batı var da, büyük harfle Batı ve büyük harfle Doğu yok, farklı sosyo-ekonomik ve kültürel formasyonlar anlamında. Avrasya’nın kendi içinde böyle bir ayrışma söz konusu değil. Hattâ Avrupa’nın batısı meselâ Ortadoğu, Çin veya Hindistan’a göre gerinin gerisi, periferinin periferisi bir konumda. Lâkin iki görünmeyen avantajı var, ansızın sahneye çıkacak. Bir, meğer coğrafî bakımdan Amerika’ya çok yakın(mış). İki, meğer o Amerika’nın yerli halkları karşısında mutlak bir askerî üstünlüğe sahip(miş). Bu sayede ne oluyor? İS 1500 dolaylarında, Kristof Kolomb’la Çin’e gidelim derken kazara Amerika’lara tosluyorlar. Kolomb’un takipçileriyle de ilk ağızda Çin’i veya Hindistan’ı değil Amerika’ları ele geçiriyorlar. Kuvvet dengesi bakımından kendilerinden çok zayıf yerli toplumlar bunlar. Madeni zırh ve silahları bile yok; yarı çıplak bedenleri ve kenarına obsidyen geçirilmiş ağır tahta balyozlarıyla savaşıyor. Dolayısıyla karşılarındaki İnkaları ve Aztekleri çok küçük kuvvetlerle altedebiliyor İspanyollar. Yağmalıyor, sömürgeleştiriyor, altın ve gümüş madenlerinde çalıştırıyorlar. 1500-1750 arasındaki bu Yeni Dünya yağması Avrupa’daki servet ve sermaye birikimini çok büyük ölçüde hızlandırıyor. Aksi takdirde Avrupa’nın kapitalizme ve sanayi devrimine sıçraması çok zor. Bırakın sanayi devrimini; 1750’lere kadar Hint Okyanusu ticaretine giremiyor Avrupa tüccarı. Çünkü alım gücü yok; (a) altın ve gümüş gibi kıymetli madenler bakımından çok fakir; (b) Çin ve Hindistan gibi çok daha ileri klasik uygarlıklar karşısında satacak (ihraç edecek) bir şeyi yok. Uzun süre mal beğendiremiyorlar Çin ve Hint tüccarına. Fakat ne oluyor; bu nakit satın alma gücü de, ihraç edebilecekleri yeni yeni ürünler de Amerika’lara el koymalarından geliyor. 1750’lerden itibaren bu sayede Hint Okyanusu ticaretine, Çin-Hindistan ekonomik bölgesine giriyor ve elle tutulur bir ekonomik üstünlük sağlamaya başlıyorlar. Ardından sanayi devrimi perçinleyici ve mutlaklaştırıcı oluyor.</p>
<p>Özetle, tekrar edeyim, Batının dünyanın geri kalanı üzerinde yükselişi ya da Batının çokgelişmişleşmesi ve Doğunun azgelişmişleşmesi dediğimiz şey, insanlık tarihinin sadece son iki üç yüzyılı. Bu iki üç yüzyıl içinde de Amerikan emperyalizmi topu topu 75 yıllık. Sakın, ezelden beri var sanmayalım; 19. yüzyılda veya 20. yüzyılın neredeyse bütün ilk yarısı boyunca emperyalizm dendiğinde Amerika anlaşılmıyordu. Öncelikle İngiltere anlaşılıyordu; belki biraz da Fransa ama asıl, “üzerinde güneşin batmadığı imparatorluk” diye bilinen Britanya imparatorluğu ve emperyalizmi anlaşılıyordu. Dönemin bütün akademik ve siyasi literatürü ile edebiyatına sinmiş durumdaydı İngiltere’nin üstünlüğü. Jules Verne’in (aslen bir Hint mihracesi olduğunu imâ ettiği) Kaptan Nemo’su, adını vermeksizin “o ülke”yi nefretle anıyor; Nazım Hikmet gençlik şiirlerinde “adalı haydut”tan söz ediyordu. Amerika’nın dünya siyaset sahnesinde öne çıkması ve Batının başına geçmesi ancak 1945 sonrasında oldu.</p>
<p><strong>Sosyal Formasyonları Kavrayabilmemize Marksizm Büyük Katkıda Bulundu</strong></p>
<p><strong>Batı değerleri için de benzer bir serüven mi söz konusu?</strong></p>
<p>Tabii. Bizim Batı ile özdeşleştirmeye alıştığımız değerler, yani demokrasi, liberalizm (veya liberal demokrasi), bireysel hak ve özgürlükler, dinsel ve toplumsal hoşgörü, çok-kültürlülük… Önce bir ayırım yapayım; ben bunlara Batıya özgü değerler değil, tarihin bir noktasında Batıyla çıkagelen değerler diye bakıyorum. Batıyla iki yönlü bir özdeşlik söz konusu değil yani; Batıya münhasır olması başka, Batıyla çıkagelmesi başka. Örneğin Yahudi-Hıristiyan inanç geleneği için belki Batıya münhasır diyebiliriz ama yukarıda saydığım diğer değerler için diyemeyiz bunu. Bir parantez açabilirsem, meselâ Marksizm için de, Marksizm’e münhasır şeyler ile Marksizm’le çıkagelen şeyler arasında bir ayırım yapabiliriz. 19. yüzyılda tarihçilikte bazı şeyler Marksizm’le çıkageldi. Tarihsel gerçekçiliğe, tarihsel düşünme kapasitemize, sosyal formasyonları (toplumu ve toplumları) birer bütün olarak kavrayabilmemize Marksizm büyük katkıda bulundu. Bir yere kadar bu sezgiler, duyarlılıklar ve teorileştirmeler Marksizm’le sınırlıydı. Öyle olmaktan çıktı; zamanla bütün tarihçiliğe mâl oldu. Proletarya ihtilâli ve diktatörlüğü (teorisi ve pratiği) ise Marksizm’e münhasır kaldı (ve kadük oldu). Buna benzer bir ayırım yapıyorum, Batıya münhasır olan ile Batıyla çıkagelenler arasında.</p>
<p>Neden Batıyla çıkageldi; ona da değinirsek mesele biraz daha anlaşılabilir. Demokrasi, liberalizm, anayasalar, parlamentolar, bireysel hak ve özgürlükler&#8230; Bunların da insanlık tarihinin topu topu son 200 yılında ve Batıyla birlikte ortaya çıkmasının çok güçlü bir nedeni var. Çünkü bunları mümkün kılan göreli refah ancak son 200 yılda oluştu. Kuşkusuz insanların tamamı bu refahı eşit olarak paylaşmıyor. İlk önce Batıda doğdu; orada nisbî bir bolluk oluştu ve sonra dünyanın kalanına yayılmaya başladı. Hâlâ da dünyanın kalanına yayılması son derece eşitsiz ve buna ayrıca değineceğim. Ama sanayi devrimi öncesindeki genel ve bütünsel yoksulluk, geleneksel tarım ve köylü toplumlarının yoksulluğu, bugün bizim tasavvur edebileceğimiz bir şey değildir kolay kolay. Şunu görmemiz lâzım; beş bin yıllık medeniyet tarihinin de yüzde doksanı, 4500-4700 yılı boyunca, sonraki Batı dâhil dünya çok yoksuldu. Her toplumun yüzde 90-95 kadarı köylüydü. Köylü deyince de bugünkü Türkiye çiftçisini anlamamak lâzım;</p>
<p>İlkçağ ve Ortaçağ köylüleriydi söz konusu olan. Belki kerpiç, belki saz veya hasır örgü, dar, basık ve karanlık izbeler ile bitişiğindeki ağıllarda hayvanlarıyla birlikte yarı aç yarı tok yaşayan, kalorik minimumların sınırında gezinen, kendilerinin ve sığırlarının sıskası çıkmış, gün doğumuyla kalkan ve günbatımıyla yatan, bebek ve çocuk ölüm oranları çok yüksek, ortalama hayat beklentisi 40-45 yılı ancak bulan yüz milyonlarca insan söz konusuydu (milyarlar diyemiyorum, çünkü dünya nüfusunun ilk 1804’te 1 milyarı ve 1927’de 2 milyarı geçtiği tahmin ediliyor). Bu yoksul köylü kitlelerinin tepesinde ise çok küçük elitler oturuyordu. İster XIV. Louis dönemi Fransız mutlak monarşisinin, ister Osmanlı hanedanı ve sarayının debdebesi aslında toplumun yüzde 1’i kadar bir elitle sınırlıydı. Medreseler (veya Avrupa’da dinî kolejler) dışında, örgütlü, okullaşmış ve hele temel eğitim diye bir şey de yoktu. Dolayısıyla yaygın okuryazarlık da söz konusu değildi.</p>
<p>Bu genelleştirilmiş yoksulluk koşullarında monarşiden ve hanedan devletlerinden başka bir şey olamazdı. En basiti, yönetici elit ile ezici çoğunluğu köylü olan halk arasında belirli bir kamusal alanın, onun da içinde bir siyaset sahnesinin, siyaset “sınıfı”nın ve siyasal katılımın teşekkül etmesi mümkün değildi.</p>
<p>Farklı fikir ve platformların yazılı ve basılı propagandası mümkün değildi (18. yüzyılın ikinci yarısının basın, dergicilik, ansiklopedicilik, kitap yayıncılığı ve okuryazarlık patlaması olmasaydı, muhtemelen Fransız Devrimi gerçekleşemezdi). Eski Yunan şehir devletleri gibi son derece küçük yerleşimler dışında, geniş ve çok heterojen alanların “demokrasi” ile veya tek bir hükümdarın mutlak otoritesi dışında herhangi bir yöntemle idaresi mümkün değildi. Özetle, Batının yükselişinin beraberinde getirdiği, liberal demokrasiyle ilişkilendirdiğimiz ve şahsen benim bütün insanlığa mal olmasını arzu ettiğim değerler ve siyasi pratikler de sanayi devrimi ve sanayi kapitalizminin beraberinde getirdiği bolluk ve zenginlik sayesinde mümkün olabildi.</p>
<p><strong>Bu kronolojiik gözlemlerden nasıl bir sonuç çıkarıyorsunuz?</strong></p>
<p>Bir, hiçbir şeyin ebedî olmadığı, her şeyin geçici ve değişken olduğu sonucunu çıkarıyorum. İki, daha önce sözünü ettiğim, tarihin giderek hızlanması ve her bir çağın öncekinden daha kısa sürmesi çerçevesinde, acaba, diyorum, bizim bildiğimiz ve tanıdığımız şekliyle “modernite = Batı modernitesi” de miadını dolduruyor olabilir mi? Yeniçağ veya Erken Modernite, kabaca 1500-1800 arası, yani topu topu 300 yıl. Yakınçağ veya Modernite, geç Modernite ya da Sanayi Modernitesi, kabaca 1800’den 1990’lara yani Sovyetlerin çöküşüne; dolayısıyla daha kısa; alt tarafı 200 yıl. Şimdi yeni bir çağdayız aslında; henüz sadece Modernite Sonrası (postmodern) diye tarif edebiliyor ama pek içini dolduramıyoruz. Bilmiyorum, bu fay hattı Batının iki üç yüzyıldır alıştığımız üstünlüğünün de sonu olabilir mi? Çeşitli işaretler ufak ufak bunu düşündürtüyor.</p>
<p><strong>Nasıl bir çöküş, iniş veya gerileyiş söz konusu olabilir?</strong></p>
<p>Burada şematizme düşmemek lâzım. Bugünden yarına çökecek, Amerika’da ve/ya Avrupa’da devrim olacak ya da dünya halkları bir şekilde gelip Batıyı zapt edecekler demiyorum. Zaten böyle büyük değişimlerin alacağı biçimi önceden tahmin etmek kesinlikle imkânsız. Ancak bazı trendlerden söz edebiliriz. Bu trendlerin birikme ve kesişmesinin hangi noktada ve nasıl bir dönüşüme yol açacağını öngöremeyiz.</p>
<p>Şunun altını çizmek lâzım. Kapitalizm öncesine, modernite öncesine kıyasla büyük bir bolluk ve zenginlikten söz ettik. Batının başarısı ya da belki bizim Batının başarısı olarak gördüğümüz kapitalist modernitenin başarısı ve dünyada umut kaynağı olmaya devam etmesi, ekonomik büyümeye bağlı. Her toplumun belirli bir taşıma kapasitesi var. Mevcut teknolojiyle ve ekonomik kaynaklarıyla, limitte ne kadar nüfusu kaldırabilir? Nüfus o limitlere toslar ve ekonominin taşıma kapasitesini aşarsa, çatırtılar kaçınılmaz olur. Eğer büyüme varsa ve sürekliyse, eh, küçük küçük sorunlar olabilir ama taşıma kapasitesi de genişleyeceği için çok temel bir sorun olamaz. Çünkü pastanın tamamı dünyanın tamamında ve her yerde büyüyor; tek tek ülkelerden bazıları daha hızlı, bazıları daha yavaş büyüyebilir ama son tahlilde Amerika’da da, İngiltere’de de, bütün Avrupa’da da, Çin’de de, Hindistan’da da ve Türkiye’de de büyüyor demektir. Dolayısıyla pastadan herkesin aldığı pay artar ve bölüşüm kavgaları keskinleşmez. Kapitalizm arada bir tökezleyerek de olsa yoluna devam eder.</p>
<p>Peki ama büyüme durursa ne olur? Unutmayalım; Marx’ın böyle bir öngörüsü vardı kapitalizmin geleceği hakkında. Belirli bir ekonomik kriz ve çöküş öngörüsü vardı ve buna eklemlenen bir de işçi sınıfı devrimi ve sosyalizm öngörüsü vardı. Biri ekonomik, diğeri siyasîydi; kriz devrimi tetikleyecekti. Sosyalizm yürümedi, ihtilâl diktatörlüğe dönüştü, o eski işçi sınıfı da mevcut değil artık. Dolayısıyla iki unsuru ayıralım ve işin ikinci kısmını koyalım bir yana. Ama bu, ilk kısmını, doğrudan doğruya kapitalist gelişmenin geleceğine ilişkin ekonomik boyutunu da toptan göz ardı etmemizi gerektirmiyor.<br />
Marx’ın nihaî kriz yaklaşımında, zaman içinde yatırımların azalması eğilimi, dolayısıyla efektif talep yetersizliği ve üretilen toplam zenginliğin “realize” edilemezliği (satılamazlığı, paraya çevrilemezliği) gibi faktörler büyük yer tutuyordu. Bunların ne kadar ciddî olduğunu, 20. yüzyılın ilk yarısında Keynes de tescil etti bir bakıma. 1929’da patlak veren Büyük Bunalımdan hareketle, yatırımları ve toplam talebi ayakta tutmak için mutlak serbest piyasa idealinden uzaklaşan maliye politikalarını makroekonominin ana mecrasına yerleştirdi.</p>
<p>İlginçtir, bugün Batı sosyal bilimlerinde, Batı uygarlığı çökebilir mi tarzı sorgulamalar gündeme geliyor. Bu arayışların görünüşte Marx’la herhangi bir teorik devamlılığı yok gibi. Lâkin herkesin gözü önündeki bazı olaylardan hareketle, büyümenin sürüp sürmeyeceğini soran iktisatçı, tarihçi ve çevrebilimciler çoğalıyor. Bugünkü Batı ekonomilerinin, büyümenin durabileceği veya önemli ölçüde yavaşlayabileceği yolunda sinyaller verdiğini düşünüyorlar.</p>
<p><strong>Küresel Isınmadan Kaynaklanan Çevre Sorunlarıyla Yüz Yüzeyiz</strong></p>
<p><strong>Büyümeyi durdurucu tehlikeler nereden gelebilir?</strong></p>
<p>İlki çevre, yani ekolojinin zorlanması. Marx bunu öngörmemişti; kapitalist modernitenin çevreyi tüketerek ve yok ederek sürdürülebilir büyümeyi tehlikeye düşürebileceğini fark edememişti. Anlaşılabilir, çünkü 19. yüzyılda henüz çok belirgin değildi bu süreç; doğa sınırsız gibi gözüküyordu. Günümüzde ise bu sorun çok ön planda; herkes bunun oldukça farkında. Çevrecilik bazen estetik ve ahlâkî bir fantezi gibi anlaşılabiliyor. Oysa küresel ısınma, Kuzey Buz denizi ile Grönland ve Antarktika buzullarının giderek hızla eriyor olması, dolayısıyla genel deniz seviyesinin yükselmesi tehlikesi, gene küresel ısınmaya bağlı olarak taban sularının çekilmesi ve kuraklıkların sıklaşıp uzaması, toprak erozyonu, atmosferin kirlenmesi, fosil yakıtlarının tükenmesi gibi bir dizi muazzam sorunla yüz yüzeyiz. Bunların hepsi, tek tek ve bir arada, üretimi ve büyümeyi yavaşlatma, hatta durdurma potansiyeli gösteriyor.</p>
<p>Bu kadar göze çarpmayan başka bir olay var (ki bu, Marx’a daha yakın ve yatkın bir gözlem): Ekonomik kutuplaşma ve katmanlaşmanın derinleşmesi. Kapitalizm bu açıdan çeşitli alt aşamalardan geçti ve geçiyor. Sanayi Devriminin ilk başlarında fabrikatör ve bankerler ile işçiler arasındaki uçurum korkunçtu. 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren işçi sınıfının ve diğer çalışanların durumu bir nebze düzelmeye başladı. Üzerine 20. yüzyılın, Birinci Dünya Savaşı sonrasının refah devleti uygulamaları geldi. Toplumun önemli kesimleri belirli bir orta sınıf refahına kavuştu. Bugün ise çeşitli araştırmalar, gelir ve servet eşitsizliklerinin tekrar uçurumlaştığını gösteriyor. Hem ülkeler arasında hem de tek tek ülkelerin kendi içinde, en zenginler başlarını almış gidiyor. Ve toplumun bu en zengin üst kesimleri aynı zamanda insanlık durumuna en fazla zararı veriyor. Çok basit bir örnek, karbon gazı emisyonları yani ozon tabakasını delen gaz emisyonları. Dünya çapında en zengin yüzde 10’un karbon gazı emisyonları, kalan yüzde 90’ın emisyonlarına aşağı yukarı eşit çıkıyor. Onların fabrikaları, maden işletmeleri, lüks tüketimi bir yanda; Afrika’nın savanlarında üç beş sığırla geçinmeye çalışan Masai’ler, Çin’in veya Hindistan’ın geniş kırsal alanlarındaki en az iki milyar köylü, Kolombiya yamaçlarında kahve ve kakao yetiştiren çiftçiler diğer yanda. Hepimizi tehdit eden sera etkisi, Amerika’sıyla, Avrupa’sıyla, Çin’iyle ve Rusya’sıyla yeryüzünün süper milyarderlerinden kaynaklanıyor. Daha genel olarak, öyle bir süper zengin kesim oluşmakta ki, zenginliğiyle ne yapacağını bilmiyor. Bilemez de. Çünkü bu zenginliği tüketmesi hatta bu zenginliğe kendisinin bilfiil temas etmesi imkânsız aslında. Forbes dergisine göre, dünyada 2000’i aşkın dolar milyarderi var (yani net serveti bir milyar dolardan fazla olan kişi). Yakın geçmişte Suudi Arabistan’da bir çeşit hükümet darbesi oldu; bazı prensler tutuklandı. Açıklanan servet rakamlarına baktınız mı? Kimileri için 15-20 milyar dolardan söz ediliyor (Suudi Arabistan’ın kral ve en yakınları hariç ilk dördü sırasıyla 21.7, 19.8, 18.2 ve 15.3 milyar dolar). Dünyanın en zengin on bir kişisinin servetleri ise Money dergisi tarafından 90.2, 90, 83.2, 74.3, 72.2 , 69.7, 62.1, 53.3, 53, 48.5 ve 48.5 milyar diye sıralanıyor (son ikisi Koch kardeşler). Çok küçük bir kesim modern ekonomi ve teknolojinin verdiği olanaklarla çok aşırı kazanıyor ve bunun sadece bir kısmı tekrar yatırıma, dolayısıyla genişletilmiş yeniden üretime dönüşüyor. Ama önemli bir kısmı da âtıl duruyor veya sadece o çok küçük elitin ultra-lüks tüketim çemberi içinde dönmeye devam ediyor. Putin dönemi Rusya’sının süper milyarderleri de servetleri ile ne yapacağını bilemiyor. Bırakın süper yatları; gidip İngiltere liglerinden futbol kulübü bile satın alıyorlar. Öyle bir servet söz konusu ki tüketilebilir ve tadı çıkarılabilir gibi değil. 2050 yılına gelindiğinde, deniyor, ABD ve İngiltere esas olarak iki sınıflı toplumlara indirgenecek: bir süper zenginler, bir de başka herkes. Ve bu arada insanlığın yaklaşık yarısı günde 3 dolardan (yaklaşık 11-12 liradan) az bir parayla geçinmeye devam ediyor.</p>
<p><strong>“Liberal kapitalizmin dokunulmazlıkları kapitalizmin sürdürebilirliğini tehlikeye atıyor”</strong></p>
<p>Belki çok ütopik bir şey söyleyeceğim ama, yeni süper zenginler kesimi servetlerinin birazını olsun topluma geri vermeyi genellikle aklından hayalinden geçirmiyor. “Bu servet neye yarar, ben bu servetin ne kadarını tüketebilirim, 50 milyar değil de sadece 10 milyarım olsa, yani meselâ 40 milyarımı dağıtsam, farkına bile varır mıyım hiç?” Kimse böyle demiyor; tersine, böyle bir bölüşümcülük geliştirilmek şöyle dursun sürekli köreltiliyor. Liberal kapitalizmin dokunulmazlıkları var; özel mülkiyet dokunulmaz, özel servet dokunulmaz. Meselâ Trump’ın felsefesi, bunların vergilerini artırmak yerine (kapitalizme daha fazla dinamizm kazandıracağı ve büyümeyi canlandıracağı gerekçesiyle) azaltalım yönünde gidiyor. Bu servetlerin bir insanlık fonuna dönüştürülmesi gibi, mevcut uygulamalardan çok daha geniş bir sosyal bölüşümcülük projesi üretmiyor, liberal (veya neoliberal) kapitalist ideoloji. Bunun için gerekli ideolojik ve kültürel konsensüse şans tanınmıyor hiçbir şekilde. Bunun ekonomik büyüme açısından şöyle bir sonucu var; o muazzam servetler faraza yoksul ülkelere yönelik, şimdikinden çok geniş ve gerçekten sürdürülebilir ekonomik kalkınma programlarına kanalize edilmiyor.</p>
<p>Yeri gelmişken belirteyim; Batının ağırlıkta olduğu dünya yönetişim mekanizmaları bu konuda bir şey yapamıyorsa, başka güçler ne yapabilir? Marksist sosyalizm bitti; ne kaldı geriye? Daha önceki söyleşilerimizde hep, “itiraz yeterli değil; İslâm’ın sunacağı, önereceği alternatif nedir” diye sormuştum. Şimdi bunu sırf kültür ve medeniyet açısından değil, doğrudan doğruya siyasi planda da soruyorum. Meselâ İslâm ülkeleri şu ekolojik zorlanma sorununa kendileri sahip çıkacaklar mı? Günümüz dünyasında İslâmiyetin veya İslâmcı akım(lar)ın sıkı bir çevre programı var mı? Ya da Batı kapitalizminin önleyemediği ekonomik uçurumlaşmaya karşı gene çağdaş İslâmiyet’in kendi içinden yeni bir bölüşümcülük ve sosyal refah devleti programı çıkarması mümkün mü? Bunlara cevap vermeyen yeni bir medeniyetler sentezinin şansı ne olabilir?</p>
<p><strong>Göç, Küresel Bir Sorun</strong></p>
<p><strong>Sözünü ettiğiniz ekolojik zorlanma ve ekonomik uçurumlaşma eğilimleri nereye varabilir?</strong></p>
<p>Ülkeler arasındaki en büyük tezahürü göç tabii. Öyle bir göç ki, 20. yüzyılın sonları ve 21. yüzyılın başlarının en büyük uluslararası olayı haline gelmiş durumda. Dünyanın yoksul ülkelerinden bazıları giderek felâket toplumlarına dönüşüyor. İç savaşlar, doğal âfetler, soykırımlar, açlık, AIDS salgınları&#8230; Bunlardan kaynaklanan göç dalgaları gelip gelip Batıya vuruyor; öncelikle Avrupa’ya ama aynı zamanda Amerika’ya vuruyor. Avrupa coğrafi konumu itibariyle çok daha açık, ekspoze durumda, çünkü Asya, Afrika ve Ortadoğu’ya bitişik. Amerika ise iki yanında iki büyük hendekle korunuyor: Pasifik ve Atlas okyanusu. Amerika’nın büyük problemini güneyden, Karayipler ve Meksika’dan almakta olduğu Latino-Hispanik göçleri oluşturuyor. Batı ülkeleri buna karşı neye başvuruyor; yasaklar, kısıtlamalar, duvarlar&#8230; Günümüzde böyle duvar projeleri sürekli çoğalıyor. Bir zamanlar Çin Seddi vardı; Âkif “Garbın âfâkını saran çelik zırhlı duvar”dan söz ediyordu; Nâzım Hikmet aynı metaforu alıp “emperyalizmin İzmir’den denize dökülen ve yakında Bombay’dan da denize dökülecek olan duvar”ına dönüştürüyordu; Soğuk Savaş yıllarında Almanya’yı, Avrupa’yı ve bütün dünyayı Berlin Duvarı bölüyordu. Komünizm çöktü; şimdi başka duvarlar yükselmeye başladı. İsrail kendi etrafında öyle bir güvenlik duvarı inşa etti ki, aslında o da bunun bir parçası, çünkü bölgeye kıyasla müreffeh, süper zengin İsrail’i yoksul Müslümanlardan koruyor. Trump Meksika sınırı boyunca muazzam bir duvar inşa etmekte ısrarlı (ama herhalde yapamayacak). Lâkin maddî duvarlarla birlikte, hukukî ve manevî duvarlar da söz konusu. Göçü durdurmak için giderek daha fazla kısıtlanan hürriyetler, Batının kendisinin otoriterleşmeye başlaması anlamına geliyor.</p>
<p>Bu da özellikle 2008 kriziyle birlikte büyümenin yavaşlaması, yer yer durmasının bugünden uç vermeye başlayan sosyo-kültürel sonuçlarıyla birleşiyor. Toplumlarda etnik, dini, milli kimlik farkları her zaman var; (bütün Batıda) beyazlar ve siyahlar; (ABD’de ilâveten) Asyalılar, Latinolar, Hispanikler; (İngiltere’de ilâveten) Hintli ve Pakistanlılar; (bütün Ortadoğu’da) Sünni ve Şiiler, Kürtler ve Araplar; (Türkiye’de ilâveten) Türkler ve Kürtler, Ermeniler ve Rumlar… Bunun gibi farklı alt kimlikler her toplumda mevcut. Ama daha önce de söylediğim gibi, eğer ekonomi büyüyorsa ve herkesin pastadan daha fazla pay alma şansı varsa, alt-kimlik farkları büyük çatışmalara dönüşmez, dönüşmüyor. Ne ki pasta büyümüyorsa veya küçülmesi dahi söz konusuysa, o zaman herkes hem kendi elindeki avucundakine sımsıkı sarılıyor hem de birbirinin elindekine göz dikiyor. Yurtdışından yabancı işçiler gelip benim işimi almasın; daha çok kişiyle bölüşmek uğruna refahımdan olmayayım; benden alınan vergiler başkasına gitmesin; enfrastrüktür bana çalışsın; iyi mahalle ve apartmanlarda biz oturalım; iyi okullarda bizim çocuklarımız okusun&#8230; Ekonomik büyümenin sarsılmasıyla birlikte böyle korku ve endişeler, tepki ve kıskançlıklar satha çıkıyor. Bu da çeşitli alt-kimliklerin katılaşmasını beraberinde getiriyor. Sertleşen kimlikler arasında şiddet potansiyeli doğuyor. Bütün bunları bugün Fransa’da, Almanya’da, Hollanda’da aşırı sağın yükseliş süreçlerinde aynen görüyoruz. Trump’ın Amerika’sında bütün çıplaklığıyla görüyoruz. DAEŞ de yoktan var olmuş değil ki; Taliban veya El Kaide de yoktan var olmuş değil ki; Marine Le Pen, Geert Wilders veya AfD yoktan var olmuş değil ki; hepsi derinleşen ve katılaşan kimlik çatışmalarının üzerine oturuyor. Bu çatışmalar toplumları iç savaşlara da sürükleyebilir; eğer söz konusu toplum küçük ve zayıfsa, böyle bir iç savaş dış müdahaleye, istilâ ve işgale de yol açabilir.</p>
<p><strong>Dünyada böyle çöküş süreçlerinin ön habercileri var mı, pilot vakalar söz konusu mu, işler biraz daha kötüleşirse Batıda olabileceklere de işaret eden?</strong></p>
<p>Evet, var; işte burnumuzun dibindeki Suriye. Biz bakınca Suriye’yi sadece politik kertede görüyoruz, sadece Esad rejimini görüyoruz ve şöyle düşünüyoruz (yorum 1): Arap Baharı ile bir özgürlük dalgası patlak verdi; Amerika bunu kısmen destekledi fakat sonra (İsrail’in yalnızlaşması korkusuyla) Mısır’da olduğu gibi Suriye’de de geri çekildi; sonuçta diktatörlük yıkılmadı, her şey yarım yamalak kaldı ve kaosa dönüştü. Belirli bir düzeyde doğru ama ardında başka şeyler var mı acaba? Şimdi konunun uzmanları geriye dönüp bakıyor ve şunları da ekliyor (yorum 2): 1990’lar boyunca Suriye’de doğum oranları aşırı yüksekti. Nüfus çok arttı ve ekonominin “taşıma kapasitesi”nin sınırına dayandı. Derken 2000’lerin başında (aslında küresel ısınmanın şiddetlendirdiği; bkz. ekolojik faktörler) büyük bir kuraklık patlak verdi. Taban suları azalıp çekildi; üstelik tam bu sırada hükümet, neo-liberal takıntıları yüzünden sulama sübvansiyonlarını kesmek gibi çok büyük bir hatâ da işledi; kuraklıkla birlikte tarımda çok büyük bir üretim bunalımı meydana geldi. Hızla yoksullaşan, işsiz ve umutsuz gençler kırsal alanları terk edip şehirlere göç etmeye başladı. Fazla nüfus bunu taşıyamayan şehirlere yığıldı. (Bu noktada, ekilebilir toprakların sınırına varılması ve tarımsal arazinin nüfusu taşıyamaması sonucu 16. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Osmanlı İmparatorluğu’nun yaşadığı Suhte İsyanları ve giderek Celalî İsyanlarını, Mustafa Akdağ’ın ifadesiyle Büyük Kaçgun’u hatırlamamak olanaksız.) İşte bu koşullarda, eskiden beri mevcut ama rejimin bastırdığı bütün alt-kimlik çatışmaları patlak verdi. Cemaatler arası şiddet baş gösterdi ve 2011 iç savaşına götürdü.</p>
<p>Bu iki yaklaşım birbirini dışlayan şeyler olmayabilir. İkincisinin (sosyo-ekonomik krizin) üzerine birincisi (Tunus’tan yuvarlanarak gelen Arap Baharı dalgasının siyasî tetikleyiciliği) bindi de diyebiliriz. Fakat asıl önemli olan şu: yorum 2’deki anlatım, Batıyı ve genel olarak modern dünya sistemini tehdit ettiğini söylediğimiz bütün yapısal unsurları içeriyor. Bu anlamda, belki bir pilot vaka gözüyle bakmak lazım Suriye’ye. Belki de bizim, Batının ve bütün dünyanın kaderinin (kaderimizin) ne olabileceği hakkında bir şeyler söylüyor. Tabii buna, Batıya ve özellikle Amerika’ya özgü bazı faktörleri de eklemek gerekir. Devleti, ordusu, nükleer cephaneliği, istihbarat servisleri ve teknolojisi, uzaydaki uyduları, bütün deniz ve okyanuslardaki filoları, uluslararası yatırımları, yardımları ve diğer çıkarları, dış politikasında el attığı bölge ve ülkeler&#8230; düşünüldüğünde, devasa ve çok karmaşık (complex) bir sistem, ABD dediğimiz şey. Bütün karmaşık sistemler gibi, sürekli enerji (yani kaynak) yutuyor; giderek de karmaşıklaşıyor ve daha fazla, daha fazla kaynak gerektiriyor. Bunlar dünya çapında hegemonya peşinde koşmanın, dünya jandarmalığına oynamanın kaçınılmaz bedeli. Bir zamanlar Roma İmparatorluğu fazla büyüme ve karmaşıklaşmanın yükünü taşıyamaz olmuştu. Bugün ise belki ABD benzer bir noktaya gidiyor. Zaten bakın, Trump’ın “Önce Amerika” (America First) sloganı ve kâh Birleşmiş Milletler bütçesine, kâh NATO harcamalarına bu kadar katkı yapmayacağını söylemesi, ya da (Kudüs konusunda aleyhte oy kullandıkları gibi bahanelerle) çeşitli ülkelere yardımı kesmekten dem vurması, herhalde bu tür sıkıntı ve çıkmazları yansıtıyor.</p>
<p><strong>Kapitalizm; Bencildir, Miyoptur</strong></p>
<p><strong>Kriz belirtileri çoğalıyorsa ve önümüzde Suriye gibi bir örnek de varsa, neden önlem alınmıyor?</strong></p>
<p>Bir kere, şu anda hükümetler nezdinde bütünsel bir kavrayış ve ortak bir teşhisten söz etmek mümkün değil. Akademi, üniversiteler, bilim ve düşünce insanları ayrı; politika ve politikacılar ayrı. Biri diğerine otomatik olarak söz geçiremiyor. İkincisi, kapitalizm (kapitalizm olarak) bencildir, miyoptur, burnunun ucundan ötesini kolay kolay göremez. Örneğin gerek ekolojik tahribat konusunda, gerekse derinleşen eşitsizlikler konusunda çok yayın var (meselâ bkz. Piketty ve Krugman), ama Amerika’da bütün Cumhuriyetçi Parti ve hele Trump ekibi, bu sorunları düpedüz yok sayıyor. Küresel ısınmanın durdurulması, en azından yavaşlatılması pekâlâ mümkün. Ama bunun kısa vadede çok ciddî bir maliyeti var ve o bedeli ödemek istemeyen büyük çıkar grupları söz konusu. Ekonomi biliminde “dış ekonomiler” veya “dış efektler”den söz edilir (external economies). Tek tek üretici ve tüketicilerin bazı kararları, herkese zarar verebilir; müdahele edilmediği takdirde kendilerinin ödemeyeceği, kimsenin ödemeyeceği genel bir maliyet doğurur. Bu noktada mutlak piyasacılık, mutlak laissez-faire’cilik işlemez artık; bu maliyetin kolektif bir şekilde karşılanması gerekir.</p>
<p>Gelgelelim bir ideoloji, genel bir teorik kalıp olarak liberalizm (ekonomik liberalizmden söz ediyorum) bunu derinlemesine benimseyemez; sürekli direnir ve ayak sürür, en hafifinden. İşte görüyoruz, Trump’ın seçim kampanyasının çok önemli bir parçasıydı, küresel ısınmanın insan ürünü olmadığı; çevre vergileri ve emisyon-kirlenme kısıtlamaları Amerikan sanayisinin gelişmesini yavaşlatıyor diye Paris anlaşmasını bile terk etti; dünyanın çevre konusunda ulaştığı bu en önemli konsensüsten çekti Amerika’yı tek taraflı olarak. Çok tipik bir bencillik ve miyopluk örneği. Kısa vadede bu maliyeti ödemek istemiyor, bütün kanıtlar herkesin gözü önündeyken. Bu sohbetin başlarında da söyledim; ilk defa geçtiğimiz Ağustos ayında, bir Rus tankeri Kuzey Kutup Dairesi boyunca Norveç’ten Güney Kore’ye buzkıran refakati olmaksızın gidebildi. Neden? Çünkü deniz artık bütün o rota boyunca donmuyor da ondan. Gerçekler bu kadar çıplak, alenî. Peki, Grönland ve Antarktika buzullarının erimesi hızlandığı için, bundan yirmi otuz yıl sonra Manhattan’ın sular altında kalması tehlikesi belirirse ne olacak? Ben söyleyeyim ne olacağını; muazzam bir(er) deniz seddi kurmak gerekecek, New York’un da etrafına, Londra, Boston, Bristol ve Liverpool’un da etrafına. Venedik giderek batıyor ve sulara karşı korunması çok zorlaşıyor. Diyelim ki Venedik, üzerine kurulduğu zemin itibariyle özel bir problem; ne ki, bugün istisnaî olan yarın genel bir sorun halini alacak. Fakat bunun muazzam maliyetini kimse düşünmüyor nedense. Bugün küresel ısınmayı önlemek, tek tek firmalara ve ABD hükümetine, ödemek istemedikleri bedeller getiriyor. Ama bu yapılmazsa bunun çok daha fazlasını yirmi, otuz veya elli yıl sonra ödemek zorunda kalacaklarını kabul etmek istemiyorlar. “Çizgi dışılık” veya “çizgi dışı olaylar” (non-linearities) diye bir kavram var; normal gelişme beklentisinin tamamen dışındaki “sapma”ları anlatmak için kullanılıyor. 2008 ekonomik krizi, DAEŞ’in zuhuru, Brexit (İngiltere’nin hiç beklenmedik bir şekilde Avrupa Birliği’nden ayrılmaya karar vermesi), nihayet Trump’ın seçilmesi bütün bunlar günümüz dünyasında çoğalmakta olan “çizgi dışı” olaylar. Bunların çoğalmasının genel bir krizin yaklaşmasını yansıttığı düşünülüyor. Ama küresel ısınma öyle değil. Son derece öngörülebilir bir süreç. Tamamen miyopluk ve bencillik yüzünden göz yumuyorlar.</p>
<p><strong>Geçtiğimiz söyleşilerde de tüm dünyanın refahı uğruna Marshall Planının bir benzerine, ama belki çok daha büyüğüne ihtiyaç var dediniz. Böyle bir planın maliyeti de var tabii. Ama şimdi bir yandan da bakıyoruz, Amerika PYD’yi destekliyor; belki farklı ülkelerde bunun gibi birçok örgütü besliyor. Bu maliyete katlanıyor, ama tüm dünyaya huzur getirebilecek başka bir maliyetin altına girmek istemiyor Bu sadece bir vizyonsuzluk sorunu mu?</strong></p>
<p>Evet, bence esas olarak bir ideoloji ve ideolojiden kaynaklanan vizyonsuzluk sorunu. Son tahlilde bu, demin sözünü ettiğim kısa, orta ve uzun vâdeli maliyetleri görememe sorunu. Yöneticiler, hükümetler, iktidarlar belli bir anda etraflarını saran acil sorunları görüyor ve hemen nasıl bir önlem alabilirim diye düşünüyor. Amerika’yı yönetenlerin tamamı veya bir bölümü, bugün yeryüzünün çeşitli köşelerindeki Amerikan nüfuzunu nasıl idame ettirebileceklerine bakıyor, ama yirmi yıl sonrasının dünyasıyla ilgili bir soru sormuyorlar. Şimdi, şu anda bu örgütlere ihtiyaçları var. Ortadoğu’nun ve petrol kaynaklarının güvenliği için DAEŞ’in elimine edilmesi, Irak ve Suriye’de istikrar sağlanması lâzım. Bunun için sahada kimlerle işbirliği yapabiliriz? Bu çerçevede, bu sığlıkta düşünüyorlar. Bir adım geriye gidelim. 1979’da Sovyetler Birliği Afganistan’ı istila ve işgal etti. ABD ise Sovyetler Birliği’ni mümkün olduğu kadar zor durumda bırakmak, bataklığa çekmek ve iyice hırpalamak için, Taliban veya El Kaide’nin ataları diyebileceğimiz Müslüman mücahidin örgütlerini destekledi. Selefi ve cihatçı eğilimleri vardı ya da selefi cihadizm büyük ölçüde bu fidelikten yeşerdi. Şimdi ise, ironiktir, ABD bir “felâket toplumu”na (disaster society) dönüşen Afganistan’da Sovyetlerin yerini almış ve sonu gelmeyen bir savaşa batmış durumda, (Afganistan’ın çökertilmesinde Sovyetlerin sorumluluğu da muazzam, kuşkusuz.) Bu benim söylediğim, tarihin “öngörülemeyen sonuçlar yasası” gibi bir şey.</p>
<p>Benzer bir şeyi Türkiye açısından da söyleyebiliriz. Sadece son AK Parti iktidarı değil, bütün Cumhuriyet yönetimleri Kürt meselesine nasıl baktı? PKK ile savaşın ve şimdi kuzey Suriye’deki operasyonların Türkiye’ye maliyeti acaba yılda kaç milyar dolar? Bu sorun nereye gidiyor ve nasıl çözülebilir? Cumhuriyet kurulduğundan bu yana kimse bunun uzun vâdeli maliyet hesabını yapmadı.</p>
<p>1922’de Büyük Taarruz zaferle sonuçlandıktan sonra, Cumhuriyetin ilânına kadar on üç ay daha geçti aradan. Millî Mücadeleyi yöneten, önderlik eden ve kazanan elit, söz konusu on üç ay boyunca kendi içinde ne yapacağını, bundan sonra ne olacağını tartıştı.</p>
<p>Mustafa Kemal’in o sırada Kürtlere özerklik fikrini ciddi olarak düşündüğü açık. Belgeleriyle ortada. Herhalde yurt gezilerinde diğer önde gelen komutanlara ve mülkî amirlere götürüyor; taraftar bulmuyor ki geri çekiyor, vazgeçiyor bu fikirden. Başka her şey eşit olmak kaydıyla, 1922’de Mustafa Kemal’in ortaya attığı formül bir şekilde uygulansaydı, Türkiye bugün siyasi ve ekonomik bakımdan çok daha ilerde olmaz mıydı? 1925’teki Şeyh Sait isyanından bu yana Kürt sorununu güvenlikçi yöntemlerle çözme veya belirli sınırlar içinde tutma çabasının maliyetini zaman içinde toplayabiliyor musunuz? Bu sorunun bize uzun vadede maliyeti nedir, bu kamburdan bir bütün olarak nasıl kurtulabiliriz diyen bir devlet adamı çıkmamış Türkiye’de (veya düşündüyse bile hayata geçirememiş). Vizyon sorunu Amerika ile sınırlı değil; onu demek istiyorum.</p>
<p><strong>AK Parti İle MHP Arasındaki İttifak</strong></p>
<p><strong>Aslında sadece liderin belirli vizyonun olması yetmiyor tek başına. Bu vizyona halkın da katılması önemli. Bu destek olmazsa, belki vizyonunu uygulamaya kalktığında iktidardan düşecek, yapmaya çalıştıkları yarım kalacak ya da belki yapmak istediği başka şeyleri de yapamayacak&#8230;</strong></p>
<p>Aynen. Politika yapılabilirliğin sanatı. Bazen neyi zorlayabilir, neyi zorlayamazsınız; bilmek zorundasınız. Her şey bıçak sırtında; çok ince çizgiler söz konusu. Mustafa Kemal’in kendisi pek İttihatçı değil, en azından İTC’ye muhalif ve marjinal. Herhalde İttihatçılıktan daha ileri, daha geniş bir vizyonu da var. Ama Mustafa Kemal’in kadrosu hemen bütün paşaları, albayları, yarbayları, binbaşıları, vali ve kaymakamları İttihatçı. Bugün gelinen koşullarda da Cumhurbaşkanı Erdoğan için MHP ile ittifak hayatî önem kazandı. Dolayısıyla Kürt meselesinde atacağı her adım, en azından 2019 seçimlerine kadar, MHP’nin ne yapacağı veya yapmayacağı ile sınırlı.</p>
<p><strong>Peki, bu kriz gelip çatar ve derinleşir, keskinleşirse Batı çöker mi gerçekten? Batı çöker de biz (veya dünyanın kalanı) ayakta mı kalır? Bu arada “Batı değerleri”ne ne olacak?</strong></p>
<p>Bütün sorunlar Batı uygarlığından ve/ya kapitalizmden, kapitalist moderniteden kaynaklanıyor, öyleyse çöküş de onlarla sınırlı kalır, yok öyle bir şey. İnsanlık olarak batmak veya çıkmak problemiyle yüz yüzeyiz. Dünya ekonomisi bir bütün; küreselleşme bir vakıa. 1929’da patlak veren Büyük Bunalım Amerika ile sınırlı mı kaldı? Hattâ Avrupa ile sınırlı mı kaldı? Bütün dünyayı etkiledi; genel bir demokrasisizleşmeye yol açtı; bu arada Türkiye’yi de rayından çıkardı, 1920’lere kıyasla çok daha katı ve otarşik bir devletçiliğe itti ve Tek Parti diktatörlüğünü pekiştirici bir rol oynadı. Bugün de öyle olur.</p>
<p>Çok kapsamlı zincirleme reaksiyonlar meydana gelir. Batının en büyük ekonomilerindeki küçülme ve daralma herkesi küçültür ve daraltır.<br />
Batı otoriterleşirse başka her yerde demokrasi yeşermez. Batı toplumlarının alt-kimlikleri arasında şiddet tırmanırsa, bu da bütün dünyayı dolaşır, yeryüzünün her köşesine sirayet eder. (Öyle çok fazla yer de yok kaçacak. Marjlar: en güneyde belki Avustralya ve Yeni Zelanda, en kuzeyde belki İsveç, Norveç ve İzlanda). Bunların tam nasıl gerçekleşeceğini bilemeyiz, ayrıntılarını tasvir etmeye kalkamayız, ancak içeriğini bu genellik ölçüleri içinde tahmin edebiliriz. Tabii çok şey demokrasi güçlerinin toparlanması ve direnmesine bağlı. Ama Batı uygarlığının en azından kırılganlaşması ve bir gülün solması gibi yavaş yavaş solması, eskimesi, eprimesi söz konusu olabilir. Değerleri sordunuz; evet, kritik mesele değerlerdir. Batı kendi yükselişiyle birlikte çıkagelen ve giderek bütün insanlığa mal olan demokratik değerleri şu veya bu ölçüde terk edebilir; bu değerlere bağlılığı inandırıcılığını yitirebilir; yerini bugünkünden çok daha yaygın ve derin bir çifte standartlılık alabilir. Bunun da şimdiden bazı işaretleri mevcut. ABD’de Trump yönetimi Amerika’yı Amerika yapan demokratik değerleri hızla aşındırıyor. Ku Klux Klan’a varıncaya dek ırkçılıkla flört ediyor; göçmenlere kapıyı kapatıyor; dinî hoşgörü yerine İslamofobiyi, farklı kökenlerden insanları tek bir potada birleştirme ve kaynaştırma yerine bölme ve ayırmayı, hoşgörü yerine bağnazlığı pompalıyor.</p>
<p>Referandum sürecinde Hollanda ve Almanya, Türkiye ve AK Parti ile çatışmalarında kendi eşitlik, demokrasi ve siyasal özgürlük ölçütlerini askıya alıverdi. Dünyanın pek çok yerinde güvenlikçilik ve otoritarizm yükselişte. Acaba Batı inişe geçerken Çin gibi otoriter tek parti yönetimlerinin yükselişine mi tanık olacağız? İki dünya savaşı arasında, 1918-1939’da olduğu gibi, insanlık şu âna kadar tanıdığımız şekliyle demokrasiye sırt mı çevirecek?</p>
<p>Mark Mazower Karanlık Kıta’sında demokrasinin 1918’de önce yükseldiğini (cumhuriyetlerin kurulduğunu, anayasaların kabul edildiğini) ama sonra düşüşe geçtiğini söylüyor; 1920’lerden itibaren demokrasinin “terkedilmiş tapınağı”ndan söz ediyor. Gene böyle mi olacak? Bir yönüyle insanların kanıksadığı, soğuduğu ve yabancılaştığı (Batıda seçimlere katılma oranlarına bakın), bir yönüyle ise toplumları yönetilemez hale getirmekle suçlanan “mevcut demokrasi”nin yerini, hiç olmazsa bir süre, geçmiş imparatorlukları andıran otoriter rejim ve sistemler mi alacak? Ben bir demokrat olarak kendimi böyle bir döneme başını görmeye başladığım ama herhalde sonunu göremeyeceğim bir döneme hazırlamak ihtiyacını duyuyorum.</p>
<p><strong>Karanlık veya kararan bir tablo çiziyorsunuz. Herhangi bir ülke, meselâ Türkiye, Batıyla ilişkilerinde nelere dikkat etmeli; nasıl yol alabilir bu giderek zorlaşan uluslararası ortamda?</strong></p>
<p>Hem bireyler hem ülke açısından konuşuyorum.</p>
<p>Bir. Bütünün farkında olmalı; nereden geçtiğimizi veya geçeceğimizi bilmeli; bu bilincin sabrı ve serinkanlı tahammülünü içimize sindirmeliyiz.</p>
<p>İki. Uluslararası anlaşmazlık konularında, özünde haklı ama üslûpta yumuşak ve alçakgönüllü olmaya özen göstermeliyiz.</p>
<p>Üç. Nâzım’ın “Güneşe akın var / güneşe akın / Güneşi zapt edeceğiz / güneşin zaptı yakın” hayali gibi, Batının da zaptının yakın olduğu illüzyonuna kapılmamaya dikkat etmeliyiz. Batı dediğimiz şey öyle gidip zapt edilecek bir diyar değil. Zaten “Kızılelma”mız epey küçülmüş yüzyıllar boyu; Viyana veya Roma’dan Afrin’e indirgenmiş. Meselenin bir fetih, bir devirme veya alaşağı etme eylemi değil bir kültür ve zihniyet sentezi olduğunu idrak etmeliyiz.</p>
<p>Dört. Batıyı herhangi bir çatışmada ne kadar sıkıştırabiliriz? Günümüz dünyasında çatışmacılığı ne kadar ileri götürebiliriz? Bir bankacılık benzetmesi yapayım. Bankaların zayıf olduğu şayiası çıkarsa herkes bankadan parasını çekmeye koşar ve kriz büsbütün derinleşir, bankalar gerçekten batar. Hâlbuki insanlar paniklemese, hesaplarını kapatıp paralarını çekmeye ve yastık altı etmeye koşmasa belki de sistem yaşayacaktır. Ama kimse böyle düşünmez; kendini kurtarmaya bakar. ( Bir Amerikan fıkrası: New York’ta bir sinemada yangın çıkmış. Panik başlamış; herkes kapılara varacağım diye üst üste yığılmış. Derken kadının biri avazı çıktığı kadar bağırmış, utanmıyor musunuz diye. Bütün erkekler derhal yerlerine oturmuş. Ortalık rahatlayınca kadın da açılan koridordan koşarak dışarı çıkmış). İşte bu da devletsiz, saf ve mutlak bir liberalizmin cevap veremediği bir diğer nokta. Serbest piyasanın işleyişi her zaman Adam Smith’in öngördüğü ideal sonuçları vermez; bazen toptan çöküşe yol açar. Kıssadan hisse: tek tek ülkeler, siyasi örgütler veya akımlar Batı ile alıp veremediklerini hangi noktaya kadar götürebilir? Sistemde anlaşmazlık, uzlaşmazlık, çatışma ve kavga ögeleri ne kadar çoğalabilir? Dünyada uçurumlar, antagonizmalar ve siyasi kapışmalar derinleşiyor; Batının da köşeye sıkıştırılmışlık, sırtını duvara dayamışlık duygusu belki giderek artıyor. Siyasette karşı tarafa bir çıkış noktası bırakmamak doğru mudur? Unutmayalım; bazı Batı ülkelerinin kendilerini tamamen köşeye sıkışmış hissetmeleri Avrupa tarihinde Faşizme ve Nazizm’e yol açtı.</p>
<p>Beş. Müttefiklerimiz kimler; kimlerle yan yana ve omuz omuza duruyoruz veya durabiliriz? 1945-1990 arasının Soğuk Savaş dünyasında bunun cevabı ister yanlış ister doğru, şu veya bu yönde çok netti. Bugünün çoklu dünyasında ise hiçbir açık cevabı yok. En başta uzun uzadıya saydım; bugün Batıya meydan okuyanların hangisi sağlam ayakkabı; hangisi Batıya kıyasla daha ileri ve ahlâklı bir duruş veya medeniyeti temsil ediyor? Eğer Batı uygarlığı yavaş yavaş solma sürecine girecekse, kimlerle ve hangi değerler etrafında birleşebiliriz, birleşmeliyiz?</p>
<p>Altı. Demokrasi, çoğulculuk, bireysel hak ve özgürlükler, tolerans, çok-kültürlülük ve birlikte yaşama değerlerini Batı terk etmeye (veya soldurmaya) yüz tutarsa, biz buna sahip çıkabilecek miyiz? Ömer Seyfeddin’in Primo’sunda (1912) Kenan, Batının fazilet ve insaniyet diye diye emperyalistlik yapmasından o kadar tiksinir ki&#8230; fazilet ve insaniyet gibi değerleri toptan reddeder. Batıyı çifte standartlılığı bırakıp tutarlı olmaya çağırmaz; böyle bir ideolojik mücadele vermez emperyalizme karşı; tersine, bu değerlerin tümüyle sahtekârlık olduğuna hükmeder. Yeni ve daha güçlü bir ahlâkı benimsemez. Bağlayıcı bir ahlâkın yerine, tipik bir İttihatçı bilimperesti olarak, Sosyal Darwinizmin “amoral”liğini, ahlâküstücülüğünü koyar. Biz de aynı yoldan mı gideceğiz, 105 yıl sonra bugün? Batı saydığım değerleri şu veya bu ölçüde aşındırıyor olabilir. Biz buna oh ne iyi diye mi bakacağız? Yoksa bunlar insanlık değerleri haline gelmiştir; biz icabında Batıya rağmen bunlara sahip çıkıyoruz; iki yüz yıllık Batının getirdiği noktadan bu insanlık, evrensellik, demokrasi, adalet ve hürriyet bayrağını devralıyoruz mu diyeceğiz? İkincisine muhtaç olduğumuz ve ikincisini yapmamız gerektiği kanısındayım.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/tarihci-prof-dr-halil-berktay-erdogan-icin-mhp-ile-ittifak-hayati-onem-kazandi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
