<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Barış Adıbelli &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/baris-adibelli/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Sat, 30 Jun 2018 12:59:07 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.9</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>Barış Adıbelli &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Şanghay İşbirliği Örgütü Trump’a Meydan Okudu</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/sanghay-isbirligi-orgutu-trumpa-meydan-okudu/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/sanghay-isbirligi-orgutu-trumpa-meydan-okudu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Barış Adıbelli]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 30 Jun 2018 21:55:34 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[10. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[ABD]]></category>
		<category><![CDATA[Barış Adıbelli]]></category>
		<category><![CDATA[Çin]]></category>
		<category><![CDATA[Donald Trump]]></category>
		<category><![CDATA[İran]]></category>
		<category><![CDATA[Putin]]></category>
		<category><![CDATA[Rusya]]></category>
		<category><![CDATA[Şanghay]]></category>
		<category><![CDATA[Şanghay İşbirliği]]></category>
		<category><![CDATA[Suriye]]></category>
		<category><![CDATA[Temmuz 2018]]></category>
		<category><![CDATA[Uygur]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=2294</guid>

					<description><![CDATA[1996’da Çin’in girişimi ve öncülüğünde Rusya, Kazakistan, Kırgızistan ve Tacikistan tarafından oluşturulan Şanghay Beşlisi Forumu 2001 yılında Özbekistan’ın da katılmasıyla kurumsal bir kimlik kazanarak Şanghay İşbirliği Örgütüne dönüştü. O tarihten itibaren gerek Avrasya coğrafyasında gerekse dünya gündeminde sürekli yerini almıştır. Haziran ayına Avrasya coğrafyası damgasını vurdu. 9-10 Haziran tarihleri arasında Çin’in bir liman kenti olan Qingdao’da Şanghay İşbirliği Örgütü’nün 18. Liderler Zirvesi toplandı. Oldukça zengin bir gündemi olan zirvede birçok ilk yaşandı. Bu ilklerden bir tanesi altı üyeli örgüt sekiz üye ile ilk toplantısını yapması oldu. Diğeri ise zirve için Çin’de bulunan Putin’e dostluk nişanının verilmesiydi. Çin’de daha önce böyle bir uygulama bulunmuyordu ancak 2015 yılında Xi Jinping’in talimatıyla Çin devletinin çıkarlarına hizmet eden ve dostu olan kişilere dostluk nişanı verilmesine karar verildi. Böylece ilk nişan Çin-Rusya ilişkilerinin kurucusu olarak görülen Putin’e verildi. Törende konuşan Xi Jinping, Putin’in kendisinin ve Çin halkının dostu olduğunu, bunun da en iyi göstergesinin 2000 yılından bu tarafa Çin’i tam 19 kez ziyaret ederek Çin’i en fazla ziyaret eden yabancı devlet başkanı olması olduğunu söyledi. Zirvenin açılış günü Şanghay İşbirliği Örgütü’ne üye olan ülkelerin liderlerine verilen resmi akşam yemeğinde konuşan Xi Jinping, Qingdao zirvesinin Şanghay İşbirliği Örgütü için yeni bir başlangıç noktası olduğunun altını çizdi. &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>1996’da Çin’in girişimi ve öncülüğünde Rusya, Kazakistan, Kırgızistan ve Tacikistan tarafından oluşturulan Şanghay Beşlisi Forumu 2001 yılında Özbekistan’ın da katılmasıyla kurumsal bir kimlik kazanarak Şanghay İşbirliği Örgütüne dönüştü. O tarihten itibaren gerek Avrasya coğrafyasında gerekse dünya gündeminde sürekli yerini almıştır.</strong></p>
<p>Haziran ayına Avrasya coğrafyası damgasını vurdu. 9-10 Haziran tarihleri arasında Çin’in bir liman kenti olan Qingdao’da Şanghay İşbirliği Örgütü’nün 18. Liderler Zirvesi toplandı. Oldukça zengin bir gündemi olan zirvede birçok ilk yaşandı. Bu ilklerden bir tanesi altı üyeli örgüt sekiz üye ile ilk toplantısını yapması oldu. Diğeri ise zirve için Çin’de bulunan Putin’e dostluk nişanının verilmesiydi. Çin’de daha önce böyle bir uygulama bulunmuyordu ancak 2015 yılında Xi Jinping’in talimatıyla Çin devletinin çıkarlarına hizmet eden ve dostu olan kişilere dostluk nişanı verilmesine karar verildi. Böylece ilk nişan Çin-Rusya ilişkilerinin kurucusu olarak görülen Putin’e verildi. Törende konuşan Xi Jinping, Putin’in kendisinin ve Çin halkının dostu olduğunu, bunun da en iyi göstergesinin 2000 yılından bu tarafa Çin’i tam 19 kez ziyaret ederek Çin’i en fazla ziyaret eden yabancı devlet başkanı olması olduğunu söyledi.</p>
<p>Zirvenin açılış günü Şanghay İşbirliği Örgütü’ne üye olan ülkelerin liderlerine verilen resmi akşam yemeğinde konuşan Xi Jinping, Qingdao zirvesinin Şanghay İşbirliği Örgütü için yeni bir başlangıç noktası olduğunun altını çizdi. Ayrıca zirvenin yapıldığı bu kentin dünyanın yedinci Çin’in de ikinci işlek limanı olduğunu söyleyerek Çin’in dışa açılmasında önemli bir kapı olarak görülen Qingdao’nun Şanghay İşbirliği Örgütü’nün tüm dünyaya açılması için sembolik bir anlamı olduğuna işaret etti.</p>
<p>Bilindiği üzere kuruluşunun on sekizinci yılını kutlayan Şanghay İşbirliği Örgütü, oldukça sancılı bir kuruluş ve gelişme süreci geçirmiştir. Sovyetler Birliği’nin ortadan kalkmasıyla beraber Soğuk Savaş döneminin sona ermesinin ardından Avrasya coğrafyasının en önemli eksikliği, güven artırıcı önlemler mekanizmasının ya da bir başka deyişle bölgesel işbirliğini düzenleyen kurumsal bir yapının olmamasıydı. 1996’da Çin’in girişimi ve öncülüğünde Rusya, Kazakistan, Kırgızistan ve Tacikistan tarafından oluşturulan Şanghay Beşlisi Forumu 2001 yılında Özbekistan’ın da katılmasıyla kurumsal bir kimlik kazanarak Şanghay İşbirliği Örgütüne dönüştü. O tarihten itibaren gerek Avrasya coğrafyasında gerekse dünya gündeminde sürekli yerini almıştır.</p>
<p>Örgütün kurulmasının hemen ardından başlayan genişleme-derinleşme tartışmaları günümüze kadar devam etmiştir. Çin en başından beri örgütün sınırlı bir üye ile devam etmesini, genişleme yerine derinleşmeye ağırlık vererek örgütün bölgesel ve küresel etkinliğinin artırılmasını savunmuştur. Rusya her ne kadar Çin’e derinleşme konusunda destek verse de örgütün etkinliğinin artırılmasının yeni üyeler alarak genişleme stratejisiyle sağlanabileceğini savunmuştur. Varşova Paktı gibi bir deneyime sahip olan Rusya, örgütün kimliği konusunda zaman zaman Çin’den ayrılmıştır. Çin daha çok örgütün sivil yapısına vurguda bulunurken, Rusya ise örgütün askeri kimlik kazanmasını da savunmuş hatta kendisinin öncülük ettiği 2002’de kurulan Kolektif Güvenlik Antlaşması Örgütü’nü Şanghay İşbirliği Örgütü’nün askeri kanadı yapmak için oldukça çaba sarf etmiştir. Ancak Çin ve öteki üyeler tarafından bu talep olumlu karşılanmamıştır.</p>
<p>Özellikle eski Sovyet cumhuriyetleri olan öteki üyelerin tutumu Rusya’ya geri adım attırmıştır. Bu bağlamda en çok tepki gösteren ve bunu bir Rus yayılmacılığı olarak nitelendiren Özbekistan Cumhurbaşkanı İslam Kerimov olmuştur.</p>
<p>Şanghay İşbirliği Örgütü 2005 yılında gözlemci üyeler alarak dikkatleri çekmiş, o dönem örgüt ABD’ye en önemli meydan okumasını yaparak Afganistan’dan askerlerini çekmesi ve üye ülkelerdeki askeri üslerini kapatması konusunda çağrıda bulunmuştur. Bu çağrıdan kısa bir süre sonra Özbekistan Hanabad üssünü kapatmıştır. Şanghay İşbirliği Örgütü’nün 2005 yılında Astana Zirvesinde ABD’ye meydan okuması tüm dünyada büyük bir heyecan yaratarak yeni Varşova Paktı ve doğunun NATO’su olarak anılmasına neden olmuştur. Bu meydan okuma Şanghay İşbirliği Örgütü’ne ilgiyi artırmış, başta Türkiye olmak üzere birçok ülke Şanghay İşbirliği Örgütüyle ilgilenmeye başlamıştır.</p>
<p><strong>Şanghay İşbirliği Örgütü Qingdao Zirvesi</strong></p>
<p>Qingdao Zirvesinin gündemi oldukça yoğundu. Geçen yılın bilançosu masaya yatırılarak örgütün gelmiş olduğu son nokta incelendi ve gelecek yıl için yapılacak ve izlenecek temel politikalar ve stratejiler belirlendi. Bu çalışmalara göre öne çıkan en önemli başlıklar uyuşturucu ticareti, siber güvenlik ve terörizmle mücadele oldu.</p>
<p>Özellikle terörizmle mücadele konusu oldukça önemliydi. Zira son dönemlerde terörizmle mücadele konusu biraz kâğıt üzerinde kalmış gibi görünüyordu. Bunun nedeni de şiddet eylemlerinin tekrar Ortadoğu bölgesine kaymış olması, özellikle Suriye’nin bir merkez haline gelerek Afganistan’ın yerini almasıydı. Fakat son dönemde özellikle Afganistan’da DAEŞ militanlarının sayıca artması ve ABD’nin Suriye ve Irak’tan DAEŞ militanlarını kısa bir eğitime tabi tuttuktan sonra Afganistan’a getirdiği iddiaları Şanghay İşbirliği Örgütü’nü rahatsız etti. Zira Şanghay İşbirliği Örgütü’nün temel misyonu “terörizm, ayrılıkçılık ve aşırıcılık” olarak tanımladığı “üç şer güç” ile mücadeledir. Açıkçası El Kaide’den sonra DAEŞ’in Afganistan’da yerleşmeye çalışması hem Afganistan için hem de Avrasya coğrafyasına ve Şanghay İşbirliği Örgütü üyelerine büyük bir tehdit oluşturuyordu. Afganistan’ın Şanghay İşbirliği Örgütü’ne gözlemci üye olması ve örgütle karşılıklı anlaşmaları bulunması Şanghay İşbirliği Örgütü’nün Afganistan’ın iç güvenliği ile ilgilenmesinin ana nedenidir. Dolaysıyla terörizmle mücadele etme adına Şanghay İşbirliği Örgütü üzerine düşen vazifeyi yapma adına harekete geçmiştir.</p>
<p>Bu bağlamda 23-25 Mayıs tarihleri arasında Şanghay İşbirliği Örgütü’nün terörizmle mücadele etmek için kurduğu Bölgesel Anti Terör yapısı adlı birim Pakistan’da terörle mücadele toplantısı düzenleyerek neler yapılması gerektiğini tartışmıştır. Böyle bir toplantının terörden çok çekmiş ve hala çekmekte olan Pakistan gibi bir ülkede yapılıyor olması ve Şanghay İşbirliği Örgütü Qingdao zirvesinden hemen önce olması dünyanın dikkatinden kaçmamıştır. Trump’ın teröre destek vermekle suçladığı Pakistan’a ABD’nin yaptığı yardımları kesmesi ve adeta Pakistan’ı yalnızlaştırmaya çalışmasına karşılık böyle bir toplantının Pakistan’da yapılmış olması, Şanghay İşbirliği Örgütü’nün İslamabad’ın arkasında durduğunu göstermektedir. Peki asıl sorun ne? ABD’nin bir zamanlar yakın müttefiki olan Pakistan’a böyle cephe almasının nedeni Pakistan’ın Taliban ile olan ilişkisi mi yoksa milyarlarca dolarlık Çin-Pakistan ekonomik koridoru mu? Bu sorunun cevabı Çin’in Kuşak ve Yol girişiminde saklı.</p>
<p>Şanghay İşbirliği Örgütü zirvesinde de gündeme gelen Kuşak ve Yol girişiminin geldiği son nokta masaya yatırılmıştır. Özellikle Çin, Kuşak ve Yol girişiminde Şanghay İşbirliği Örgütüne önemli roller biçmektedir. Avrasya Ekonomik Birliği ve BRICS gibi yapıların da Kuşak ve Yol girişimi içine adapte edilmesi gündeme gelmiştir.</p>
<p><strong>Suriye Sorunu</strong></p>
<p>Zirvede sadece Afganistan veya Avrasya merkezli terör tehditleri gündeme getirilmemiş, özellikle Ortadoğu’da yaşanan gelişmeler de masaya yatırılmıştır. Bu bağlamda Suriye’deki gelişilmeler hakkında Putin liderlere bilgi vermiştir. Putin, Suriye’de Rusya ve Suriye ortaklığında sürdürülen terörle mücadele konusunda <em>“Suriye’de terörle mücadelede ciddi sonuçlar elde edildi. Rusya, Suriye hükümeti, İran, Türkiye ve Kazakistan’ın da aralarında bulunduğu partnerlerimiz sayesinde ülkedeki terör faaliyetleri önemli oranda yok edildi”</em> şeklinde açıklamada bulunmuştur. Ayrıca uzun zamandan beri Suriye Şanghay İşbirliği Örgütü’ne üye olmak istiyor. Rusya bu konuya olumlu bakıyor.</p>
<p><strong>Uygur Sorunu</strong></p>
<p>Çin’in en büyük güvenlik endişelerinin başında Kuşak ve Yol girişimi için en önemli merkez olan Uygur Özerk Bölgesi ve bu bölgedeki Uygurların durumu gelmektedir. Son dönemde bölgede Uygurların yanı sıra Müslüman Kazak ve Kırgızların da gözetim altına alınması, Kazakistan’da ve Kırgızistan’da büyük tepkilere neden olmuştur. Çin’deki Uygurların bir şekilde resmi olmayan yollarla ülkeden kaçarak Suriye’de DAEŞ’e katılması, Pekin’i endişelendirmektedir. Buradaki Uygur militanlarının bir kısmı Afganistan’a bir kısmı da doğrudan illegal yollardan Çin’e tekrar dönmektedir. Çin yönetimi, tıpkı Filistin’de olduğu gibi kendi topraklarında da Uygurlar tarafından bir intifada hareketinin başlamasından korkmaktadır. Bu nedenle Pakistan’ın burada rolü oldukça büyüktür. Zira Uygurların bir kısmı buradaki medreselere devam etmekte, ardından da Afganistan’a geçerek Taliban, El Kaide ve DAEŞ gibi örgütlere katılmaktadır. Geri kalan Uygurlar ise Pakistan’dan Suudi Arabistan’a veya Mısır’a geçerek burada dini eğitimlerine devam etmektedirler. Şanghay İşbirliği Örgütü’nün temel misyonu olarak belirlenen üç şer güçle mücadele politikasının bir parçası olan ayrılıkçı hareketlerle mücadele kapsamında Pekin yönetimi, ayrılıkçı Uygurlarla mücadeleyi Şanghay İşbirliği Örgütü nezdinde yürütebilmek amacıyla Qingdao zirvesinde bir kez daha gündeme getirmiştir. Ancak Kazakistan, Kırgızistan ve Pakistan’ın Uygurların topyekûn bir şekilde terörist olarak görülmesine bir takım itirazları olmuştur. Aslında bu itiraz da pek yeni değildir. Hemen her Şanghay İşbirliği Örgütü zirvesinde ayrılıkçı Uygur hareketleri gündeme gelir, hemen hepsinde de Kazakistan ve Kırgızistan gibi Uygur diasporasının çok fazla yaşadığı sınır ülkeleri üstü kapalı suçlanırdı. Sadece bu iki ülke değil özellikle önceki Çin devlet başkanı Hu Jintao döneminde Türkiye de çok sert bir şekilde eleştirilmişti. Daha birkaç yıl önce Uygurların sahte pasaportlarla Türk vatandaşları tarafından Çin ve Tayland’dan kaçırılması iki ülkeyi karşı karşıya getirmişti. Çin, Suriye’de DAEŞ saflarında savaşan Uygurların Türkiye üzerinden Suriye’ye geçtiklerini söyleyerek üstü kapalı olarak Türk makamlarını bu geçişlere göz yumdukları için eleştirmektedir.</p>
<p><strong>İran’ın Tam Üyeliği Sorunu</strong></p>
<p>Şanghay İşbirliği Örgütü Qingdao zirvesinde diğer bir gündem maddesi de İran’ın tam üyelik durumuydu. Hemen her zirvede gözlemci üye olan İran’ın tam üyeliği gündeme gelmekte, her zaman da bir başka bahara denilerek savuşturulmaktaydı. Fakat 2017’de İran ile birlikte gözlemci üye olan Pakistan ve Hindistan’ın tam üye olmasıyla işler değişti. İran, tam üyelikte ısrarcı. Özellikle son bir yıl içinde İran’a karşı ABD’nin sert tutumu ve 2015 yılında imzalanan nükleer anlaşmadan çekilmesi, Çin ve Rusya’nın İran ile imzalanan nükleer anlaşmayı desteklemesi ve İran’ın yanında durması işin rengini değiştirmiştir. Buna rağmen bu zirvede de İran’a tam üyelik çıkmamıştır. Bunun sebebi olarak uzun süreden beri tartışılan İran’ın ABD ile yaşadığı gerginlik gösterilmektedir. Şanghay İşbirliği Örgütü İran’ı tam üyeliğe alarak ABD ile yaşamış olduğu sorunları sahiplenmek istemiyor. Bir başka deyişle bu kavgada taraf olmak istemiyor.</p>
<p><strong>Çin ve Rusya ABD’ye Meydan Okudu</strong></p>
<p>Qingdao zirvesinde Xi Jinping önemli bir çağrıda bulunarak Soğuk Savaş söyleminden ve dilinden vaz geçilmesi gerektiğini söyledi. Son bir yıldan beri ABD, gerek Rusya gerekse Çin’e karşı büyük bir meydan okuma içerisine girdi. ABD, Kasım 2017’de yayınladığı yeni Ulusal Güvenlik Stratejisinde Çin’i ve Rusya’yı rakip olarak ilan etti. Yeni bir Soğuk Savaş dönemi olarak yorumlanan bu hamlelerle Trump Rusya’yı, Ukrayna ve Suriye meseleleriyle ve ağır yaptırımlarla sıkıştırmaya; Çin’i ise Tayvan, Güney Çin Denizi ve Kuzey Kore gibi sorunlarla sıkıştırarak ticari bir takım imtiyazlar almaya ve Çin’in süper güç olmasını engellemeye çalışmaktadır. Tüm bu saldırılara karşı Çin ve Rusya, Şanghay İşbirliği Örgütü zirvesinde birlik çağrısında bulunarak ABD’ye meydan okumuştur.</p>
<p><strong>Şanghay Ruhu</strong></p>
<p>Zirvede birlik vurgusunda bulunularak güçlü bir şekilde Şanghay ruhuna atıfta bulunuldu. Karşılıklı güven, karşılıklı saygı, karşılıklı çıkar, eşitlik, karşılıklı istişare, kültürel farklılıklara saygı ve ortak kalkınma arzusu şeklinde özetlenebilecek olan Şanghay Ruhu, zirve deklarasyonunda da yer aldı. İlk defa bu zirvede Şanghay ruhu somut bir şekilde ortaya konuldu ve örgütün gelecek yıllara yönelik yol haritasının oluşturulmasında temel parametreler olarak kabul edildi.</p>
<p><strong>Qingdao Deklarasyonu</strong></p>
<p>Qingdao zirvesinde alınan kararlar bir deklarasyon olarak ilan edildi. Özetle bu deklarasyonda şu başlıklar yer alıyordu: Terörizmle, ayrılıkçılık ve aşırıcılıkla mücadele için üç yıllık planın uygulanmasına karar verildi. Bunun yanında uzun vadeli iyi komşuluk, dostluk ve işbirliği anlaşmasının uygulanması konusunda çağrıda bulunuldu. Ayrıca bu zirvede 17 belge kabul edildi. Bu belgelerin içinde Şanghay İşbirliği Örgütü ülkeleri arasında uzun vadeli iyi komşuluk, dostluk ve işbirliği antlaşması ve terörizm, ayrılıkçılık ve aşırıcılık mücadelede 2019-2020 İşbirliği Programını uygulamak üzere 2018-2022 Eylem Planı kabul edildi. Liderler ayrıca 2018-2023 Uyuşturucu Karşıtı Stratejiyi ve bunu uygulamak için bir eylem planını onaylama kararını da imzaladılar. Bunun yanında deklarasyona Kuşak ve Yol Girişiminin dâhil edilmesine Hindistan karşı çıkarak Kuşak ve Yol Girişiminin Qingdao Deklarasyonunda yer almasını engelledi. Zaten Şanghay İşbirliği Örgütü içinde Kuşak ve Yol girişimine katılmayan tek ülke de Hindistan’dı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/sanghay-isbirligi-orgutu-trumpa-meydan-okudu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kore Yarımadası’nda Barış Rüzgârları</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/kore-yarimadasinda-baris-ruzgarlari/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/kore-yarimadasinda-baris-ruzgarlari/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Barış Adıbelli]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 31 May 2018 22:10:57 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[9. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Barış]]></category>
		<category><![CDATA[Barış Adıbelli]]></category>
		<category><![CDATA[Haziran 2018]]></category>
		<category><![CDATA[Kore Yarımadası]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=2149</guid>

					<description><![CDATA[Uzak Doğu’da 2017 yılı Trump ile Kim Jong-un arasında anlamsız bir gözdağı ve gövde gösterileriyle geçti. Fakat 2018’de Kuzey Kore lideri, yeni yıl münasebetiyle yaptığı konuşmada Kore yarımadasında barış çağrısında bulunarak, “Kuzey ve Güney’in, gerilimi azaltmak, barış ve istikrarı tesis için aynı mirastan bir halk olarak birlikte çalışması gerektiğini söyledi. Kim, Kuzey Kore temsilcilerinin Güney Koreli meslektaşlarıyla 2018 Kış Oyunlarına bir heyet göndermeyi görüşmek üzere “mümkün olan en kısa zamanda” görüşmelere başlaması gerektiğini de sözlerine ekledi. Kore Sorunu İkinci Dünya Savaşından sonra Japonya’nın egemenliği altında bulunan Kore’nin bağımsız bir devlet olarak kurulmasını kabul eden müttefik devletler, Japonları Kore’den çıkarmak için 8 Eylül 1945’de Kore’ye asker çıkardılar. Fakat Sovyetler Birliği’nin müdahalesiyle 1948 yılında 38. paralel sınır olarak kabul edilince Kuzey ve Güney Kore devletleri ortaya çıktı. Kuzey Kore, Sovyet ve Çin güdümüne, Güney Kore ise ABD’nin güdümü altına girdi. 25 Haziran 1950’de Kuzey Koreli komünistler, Güney Kore’ye hücum ederek işgale başladılar. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, Kuzey Kore’nin bu saldırısını güvenliğin bozulması olarak nitelendirdi ve üye devletleri saldırıyı püskürtmek üzere yardıma çağırdı. 53 devlet, prensip itibariyle Güney Kore’ye yardımı kabul etti. Fakat yalnız 16 üye devletin kuvvetleri, Güney Kore Cumhuriyeti ordularıyla birlikte, Birleşmiş Milletlerin komutası altında çarpışmak üzere asker gönderdiler. 1950’de başlayan &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Uzak Doğu’da 2017 yılı Trump ile Kim Jong-un arasında anlamsız bir gözdağı ve gövde gösterileriyle geçti. Fakat 2018’de Kuzey Kore lideri, yeni yıl münasebetiyle yaptığı konuşmada Kore yarımadasında barış çağrısında bulunarak, “Kuzey ve Güney’in, gerilimi azaltmak, barış ve istikrarı tesis için aynı mirastan bir halk olarak birlikte çalışması gerektiğini söyledi. Kim, Kuzey Kore temsilcilerinin Güney Koreli meslektaşlarıyla 2018 Kış Oyunlarına bir heyet göndermeyi görüşmek üzere “mümkün olan en kısa zamanda” görüşmelere başlaması gerektiğini de sözlerine ekledi.</strong></p>
<p><strong>Kore Sorunu</strong></p>
<p>İkinci Dünya Savaşından sonra Japonya’nın egemenliği altında bulunan Kore’nin bağımsız bir devlet olarak kurulmasını kabul eden müttefik devletler, Japonları Kore’den çıkarmak için 8 Eylül 1945’de Kore’ye asker çıkardılar. Fakat Sovyetler Birliği’nin müdahalesiyle 1948 yılında 38. paralel sınır olarak kabul edilince Kuzey ve Güney Kore devletleri ortaya çıktı. Kuzey Kore, Sovyet ve Çin güdümüne, Güney Kore ise ABD’nin güdümü altına girdi. 25 Haziran 1950’de Kuzey Koreli komünistler, Güney Kore’ye hücum ederek işgale başladılar. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, Kuzey Kore’nin bu saldırısını güvenliğin bozulması olarak nitelendirdi ve üye devletleri saldırıyı püskürtmek üzere yardıma çağırdı. 53 devlet, prensip itibariyle Güney Kore’ye yardımı kabul etti. Fakat yalnız 16 üye devletin kuvvetleri, Güney Kore Cumhuriyeti ordularıyla birlikte, Birleşmiş Milletlerin komutası altında çarpışmak üzere asker gönderdiler. 1950’de başlayan Kore Savaşı 1953’e kadar devam etti. 1953 yılında yapılan ateşkes ile Kore’de silahlı çatışma sona erdi. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından alevlenen Soğuk Savaş’ın ilk sıcak çatışmasını oluşturan Kore Savaşı, resmi bir barış antlaşmasının bugüne kadar imzalanamaması nedeniyle Soğuk Savaş’ın kendi dinamiği içerisinde dondurularak rafa kaldırıldı. Gerek ABD, gerekse Sovyetler Birliği’nin Kore sorununu çözmek için hiçbir çaba göstermemesi sonucu, Soğuk Savaş’ın bitmesinin ardından Kore sorunu bu dönemin yegâne mirası olarak uluslararası politikanın gündemine girdi. Kuzey Kore yönetiminin bir türlü Soğuk Savaş’ın sona ermesini kabul etmemesi ve kendisini dış dünyadan soyutlayarak, dış müdahalelere karşı da nükleer silahlarıyla caydırmaya çalışması bölgesel güvenliği tehlikeye düşürmüştür.</p>
<p>Kuzey Kore, ülkesinin kaynaklarını ve dışarıdan gelen insani yardımların neredeyse hepsini silahlanmaya ayırmıştır. Bu bakımdan, verimli toprakları olduğu hâlde halkı kıtlıkla yüz yüze gelmiştir. Soğuk Savaş sonrası Sovyetler Birliği’nin ortadan kalkmasıyla birlikte Kuzey Kore’nin en büyük destekçisi Çin olmuştur. Çin, Kuzey Kore’nin enerjiden gıdaya kadar birçok alanda yardım aldığı tek kaynaktır. Bunun yanında, Güney Kore ve Japonya da Kuzey Kore’ye yardım etmiş ancak zaman zaman yaşanan siyasi krizler nedeniyle bu yardımlar aksamıştır.</p>
<p><strong>ABD’nin Düşman Arayışı</strong></p>
<p>Trump göreve gelir gelmez ilk iş olarak Çin’e karşı ilan edilmemiş bir savaşa açtı. Tek amacı, en azından kâğıt üzerinde Çin’le pazarlık yaparak cari açığı kapatmaktı. Görünmeyen neden ise Çin’in Asya Pasifik bölgesindeki önlenemeyen yükselişi ve bu yükselişin yavaş yavaş bölgesellikten ve ticaretten sıyrılması, siyasi bir güç haline dönüşerek küresel yönetişimde pay sahibi olmaya yaklaşmış olmasıydı. Trump, Çin’in elini kolunu bağlayabilmek adına, Çin için kazanç getiren ve jeopolitik önemini artıran her ne varsa yok etmek üzere harekete geçti. Önce ABD’nin üzerinde tam altı yıl bölge ülkeleriyle hazırlık çalışması yaptığı ve 2015 yılında 11 pasifik ülkesiyle imzaladığı ve dünyanın en önemli ticari anlaşması olarak gösterilen Trans Pasifik Ortaklık Anlaşmasından 2017’de çekildi. Bu anlaşma, ticari engellerin kalkması aynı zamanda iş gücü piyasası, çevre ve e-ticaret gibi alanlarda ortak kuralların benimsenmesini içeriyordu. Anlaşmanın imzalanma gerekçesini dönemin başkanı Obama, küresel ekonominin kurallarını Çin gibi ülkelerin belirlemesine izin vermeyecekleri konusundaki açıklaması ortaya koyuyordu. Buna rağmen Çin ile stratejik ortaklık kuran da Obama olmuştur. Bu anlaşma, Obama yönetiminin en büyük başarısı olarak gösterilmiştir.</p>
<p>Trump, bir taşla iki kuş vurmayı amaçladı; bir taşla Çin’e karşı başlatacağı yeni ticari savaşın önündeki engellerin başında gelen Trans Pasifik Ortaklığını ortadan kaldırdı diğer taş ile de Obama yönetiminin başarısını bir kalemde sildi. Kuşkusuz, Trump’ın bu hamlesi Çin’i çok fazla sarsmadı. Trump vakit kaybetmeden Çin politikasına meydan okuyarak Tayvan’la yakınlaşma işareti sayılabilecek bir hamle yaptı ve Tayvan lideri ile telefonda görüştü. Ardından Çin’in bölge ülkeleriyle anlaşmazlık içinde olduğu, egemenliği tartışmalı ada, adacık ve kayalıkların bulunduğu Güney Çin Denizi sorunu konusunda meydan okuyucu açıklamalarda bulundu. Trump, Soğuk Savaş döneminden kalma bir politika ile Çin’e yaklaşmaya çalıştı; ancak Çin’den ticari savaşa hazırız mesajından başka bir yanıt gelmedi. ABD için jeopolitik riskler sadece Çin ile sınırlı değil. Çin, fotoğrafın en büyük parçalarından birisi. Diğer büyük parça ise Rusya. Bunun yanında Kuzey Kore ve İran gibi küçük parçalar var. Tüm bunlara ABD’nin yanında eskisi gibi durmayan Avrupalı müttefikleri de eklenirse riskin büyüklüğü daha net anlaşılacaktır.</p>
<p>ABD’nin önünde aslında büyük bir jeopolitik fay hattı bulunmaktadır. Bu jeopolitik fay hattı üzerinde Çin, Kuzey Kore, Rusya, İran ve Suriye bulunmaktadır. Dolayısıyla, Çin ile başlatacağı bir hareketlilik bu fay hattı boyunca büyük şok dalgalarına neden olacak ve buralarda da büyük yıkıcı depremleri tetikleyecekti. Washington yönetimi tehdit söylemini bir anda Çin üzerinden çekerek Kuzey Kore’ye yüklenmeye başladı. Adeta Kuzey Kore’yi tahrik etmek isteyen Trump, Amerikan dış politikasında bir ilki başlatarak twitter üzerinden Kim Jong-un’a karşı saldırıya geçti. Bundan sonra inanılmaz bir twitter mücadelesi başladı. Artık ABD twitter üzerinden yönetiliyordu. Trump, Kuzey Kore meselesini tamamen twitter’dan yönetti. İtiraf etmek gerekir ki bugün gelinen noktada Trump başarılı da oldu. Trump, Kuzey Kore sorununu öne sürerek aslında Çin’i sıkıştırmaya çalışıyordu. Trump, Kuzey Kore sorununu Çin’in çözmesi gerektiğini eğer Çin çözemezse ABD’nin bu sorunu bizzat kendisinin çözeceğini söyledi. Trump’ın amacı Çin ile Kuzey Kore’nin bir şekilde arasını açıp Çin’i yalnız bırakmaktı. Zira Güney Kore üzerinden Çin’e yönelik izleme, dinleme ve istihbarat gibi bir takım faaliyetler düşünüyordu hatta örtülü operasyon merkezleri dahi oluşturacaktı; ancak tüm bunlara Çin’in müttefiki olan Kuzey Kore engel oluyordu.</p>
<p>Trump’ın diğer bir amacı ise Çin’in böylesine büyük bir sorunu çözebilme becerisine sahip olup olmadığını dünyaya göstermekti ve ayrıca son noktada ABD yine sahneye çıkıp meseleye el koyacaktı. Bu da kimin gerçek süper güç olduğunu gösterecekti. Çin, bu oyuna gelmedi ve rutin diplomatik söylemlerle savuşturdu; ancak Kuzey Kore’nin tepkisi sert oldu. 2017’de Kuzey Kore yirmiden fazla balistik füze denemesi yaptı. Bunun içinde hidrojen bomba denemesi de bulunmaktaydı. Çin bir anda kendini bu polemikten sıyırarak, ABD ile Kuzey Kore’nin karşı karşıya gelmesini sağladı. Çin, Birleşmiş Milletler sürecinde ABD’ye destek verdi. Tüm bunlara rağmen iki ülkenin söylemleri o kadar sertleşti ki neredeyse savaşın; hatta nükleer savaşın eşiğine kadar geldiler. Tüm bu süreçte Trump’ın twitter’daki birbiriyle çelişen mesajları kafaları karıştırdı. Bu kadar gerginliğin içinde zaman zaman Kim Jong-un’a iltifat etti. Ama her şeye rağmen ABD, Çin’in jeopolitik sinir uçlarını ele geçirerek onu felç etmek isteğinden vazgeçmiyordu.</p>
<p><strong>Kore Yarımadasında Barış Rüzgârları</strong></p>
<p>Uzak Doğu’da 2017 yılı Trump ile Kim Jong-un arasında anlamsız bir gözdağı ve gövde gösterileriyle geçti. Fakat 2018’de Kuzey Kore lideri, yeni yıl münasebetiyle yaptığı konuşmada Kore yarımadasında barış çağrısında bulunarak, “Kuzey ve Güney’in, gerilimi azaltmak, barış ve istikrarı tesis için aynı mirastan bir halk olarak birlikte çalışması gerektiğini söyledi. Kim, Kuzey Kore temsilcilerinin Güney Koreli meslektaşlarıyla 2018 Kış Oyunlarına bir heyet göndermeyi görüşmek üzere “mümkün olan en kısa zamanda” görüşmelere başlaması gerektiğini de sözlerine ekledi. Ayrıca Kim, yaklaşmakta olan olimpiyat oyunlarına Güney Kore’nin başarılı bir şekilde ev sahipliği yapmasını dileyerek, etkinliğin Kore halkının büyüklüğünü göstermek için “iyi bir şans” olacağını söyledi. Kim’in konuşmasında verilen mesaja Güney Kore’den de olumlu yanıt geldi. Güney Kore’nin Kuzey Kore’yi olimpiyat oyunlarına davet etmesiyle başlayan süreç bir anda Kuzey Kore ile Güney Kore arasında barış rüzgârları esmesine neden oldu.</p>
<p>Kim yeni yıl konuşmasında ABD’ye gözdağı vermekten de kaçınmadı. Masasının üzerinde nükleer silahları ateşleyecek bir düğme olduğunu hatırlatıyordu. Trump’dan yanıt gecikmedi kendisinin nükleer düğmesinin daha büyük, daha güçlü ve çalıştığını söyledi. 9 ocak günü Kuzey ve Güney Koreli yetkililer, sınırdaki Panmunjom köyünde bir araya gelerek Kuzey Kore’nin Kış olimpiyatlarına sporcu ve delegeler göndermesi üzerine anlaştılar. Mart ayında ise üst düzey bir Güney Koreli resmi yetkili Kuzey Kore’yi ziyaret etti ve Kim’in nükleer cephanesinin geleceğini ABD ile tartışmaya hazır olduğunu ve bu görüşmeler sırasında nükleer ve füze testlerini askıya almaya hazır olduğunu ifade ettiğini söyledi. 8 Mart günü Güney Kore Ulusal Güvenlik Direktörü, Trump’ı Beyaz Saray’da ziyaret ettikten sonra basının karşısına çıkarak Kim Jong-un’un Trump’la yüz yüze görüşme arzusunda olduğu mesajını ilettiğini, Trump’ın da bunu kabul ettiğini açıkladı. Bu açıklamanın ardından Kim Jong-un’un önce Güney Kore lideri Moon ile görüşeceği de duyuruldu.</p>
<p><strong>Kuzey Kore Liderinin Sürpriz Çin Ziyareti</strong></p>
<p>Bu arada 27 Mart günü Kim Jong-un Pekin’e gizli ve sürpriz bir ziyaret gerçekleştirdi. Ziyaret Kim’in Pekin’den ayrılmasına yakın bir zamanda resmen duyuruldu. Aslında ziyaret ile ilgili kuşkular günler önce dünya medyasına yansımıştı. Zırhlı ve iyi korunan gizemli bir trenin Kuzey Kore’den Çin’e geldiği haber olmuştu ve trende kim olabileceği konusunda bir takım tahminler vardı. Bu tahminler trende Kim Jong-un olduğu şeklindeydi, ancak Çin resmi bir açıklama yapmamıştı. Fakat ilerleyen günlerde ziyaret bittikten sonra gerçek ortaya çıktı. Kim Jong-un bir ziyaret gerçekleştirmişti. Kuzey Kore ile Çin’in arasında soğuk rüzgârlar estiği söylentisi Kim Jong-un’un yönetime gelmesinden beri gündemdeydi. Özellikle son dönemde Trump’ın baskısıyla Çin, Birleşmişler Milletler Güvenlik Konseyi kararlarına olumlu oy vermişti. Bunun iki ülke arasındaki ilişkileri gerginleştirdiği söylenmişti. Ancak Kuzey Kore, Çin ve Rusya arasında inanılmaz bir stratejik denklem kurulduğundan belki de kimsenin haberi yoktu. Kore sorunu bağlamında Çin, üzerinde baskı hissettiğinde dünya ile birlikte hareket ederken Çin’in yerini Rusya dolduruyordu. Böylece, Kuzey Kore aslında hiçbir zaman yalnız kalmıyordu. Çin, kâğıt üzerinde yaptırımlara destek verse de sınır komsusu olduğu Kuzey Kore ile farklı kanallardan ilişkisini devam ettiriyordu. ABD de dâhil olmak üzere herkes bu durumun farkındaydı.</p>
<p>Aslında en başından beri Çin ile Kuzey Kore birlikte hareket ediyorlardı. Örneğin geçen yıl Kuala Lumpur havaalanında bir suikast sonucu öldürülen Kim Jong-un’un Çin’de yaşayan üvey kardeşi, Kim Jong-nam’ın suikastında Çin istihbaratının rolü büyüktü ancak dikkatler Kuzey Kore’nin üzerinde olduğu için bu gözlerden kaçtı. Hatırı sayılır bir Çinli azınlığın yaşadığı Malezya’da Çin istihbaratının oldukça güçlü olduğu biliniyor. Geçmişte Soğuk Savaş döneminde Çin istihbaratının Malezya’da darbe yaptırarak bir komünist yönetimi işbaşına getirme girişimleri de olduğu iddia edilmişti.</p>
<p>Çin, yüzlerce yıl Kore Krallığı’nın hamiliğini yapmış olması nedeniyle Kore kültürü, siyaseti ve tarihi üzerinde büyük etkisi bulunmaktadır. Çin devlet başkanı Xi Jinping, Kore yarımadasındaki yeni süreci olumlu değerlendirerek, barış çabalarını desteklediklerini açıkladı ve Kim’e sonuna kadar destek verdiklerini gösterdi. Kim Jong-un, Çin’in desteği sayesinde Trump ile görüşmesinde yalnız olmadığı görüntüsünü vermekle birlikte eli boş olarak gitmeyeceği mesajını da veriyordu.</p>
<p>18 Nisan’da Trump, CIA direktörü ve müstakbel dışişleri bakanı Pompeo’nun Kim ile Kuzey Kore’de gizlice buluştuğunu ve “iyi bir ilişki kurulduğunu” duyurdu. Pompeo’nun ziyareti sırasında Kim nükleer silahlardan vazgeçeceği konusunda güvence verdi. Pompeo’nun bu gizli ziyareti akıllara 1971’de Amerikan dışişleri bakanı Henry Kissinger’ın Çin’i gizlice ziyaret ederek Mao ile görüşmesini getirdi. Hatırlanacağı üzere Çin ile ABD bu görüşmenin ardından 1972 yılında dönemin başkanı Nixon’un Çin’i ziyaret ederek Mao ile tokalaşmasıyla iki ülke arasındaki ilişkiler normale dönmüş, Çin, Birleşmiş Milletlere üye olmuştu. Böylece Kissinger ve Nixon Amerikan tarihine geçmişlerdir. Bu tarihi olay ABD’nin Soğuk Savaş dönemindeki en büyük diplomatik başarılarından birisi olmuştur.</p>
<p>Zira ABD, Çin hamlesiyle sosyalist bloku bölmeyi başarmış, Sovyetler Birliği’ne karşı Çin’i yanına almıştır. Yalnız şunu hemen belirtmek lazım ki o dönemde Çin-Sovyet birlikteliği sadece kâğıt üzerinde kalmıştı. Aslında, Çin, Sovyet cephesinden 1960’larda çoktan ayrılmıştı.</p>
<p>Pompeo’nun ziyaretinin hemen ardından Kuzey Kore, ulusal odağını değiştirmek ve ekonomisini iyileştirmek adına nükleer ve uzun menzilli füze denemelerini askıya aldığını ve nükleer test sahasını kapatmayı planladığını açıkladı. Kuzey Kore’nin bu çıkışına Trump, twitter’da “Bu Kuzey Kore ve Dünya için çok iyi bir haber” ve “büyük ilerleme!” şeklinde cevap verdi. Bu arada Kuzey Kore lideri ile Güney Kore lideri arasında kırmızı hat yani doğrudan telefon bağlantısı tekrar kuruldu.</p>
<p><strong>Kuzey Kore-Güney Kore Liderlerinin Buluşması</strong></p>
<p>27 Nisan gününün sabah saatlerinde Kuzey Kore lideri Kim Jong-un, sınıra gelerek Güney Kore topraklarına geçti. Böylece ilk defa Güney Kore topraklarına adım atan Kuzey Kore lideri oldu. Burada Güney Kore devlet başkanıyla el sıkıştı. Bu sırada Güney Kore devlet başkanı “sizin Güney Kore topraklarında olmanız ne güzel, acaba ben ne zaman Kuzey Kore topraklarına ayak basacağım bilmiyorum” şeklindeki değerlendirmesi üzerine Kim, Güney Kore liderinin elinden tutarak sınırın Kuzey Kore tarafına geçirerek, “işte şimdi siz de Kuzeye geçtiniz” diyerek hoş bir jest yaptı. Önemli bir ayrıntı da Güney Kore lideri Moon 1953 yılında Kuzey Kore’den Güney Kore’ye göçen bir ailenin çocuğu olması nedeniyle Kuzey Kore kendisinin ata yurdu olarak ayrı bir önem taşıyor.</p>
<p>Karşılıklı jestlerin ardından iki lider askerden arındırılmış bölgede görüşmelere başladırlar. Görüşmeler oldukça samimi ve sıcak bir atmosferde geçti. Görüşmelerde askerden arındırılmış bölgenin bulunduğu Panmunjom köyünün adı verildiği üç sayfalık Panmunjom Deklarasyonu yayınladı. Bu deklarasyonda özetle Kuzey ve Güney Kore, “nükleer silahlardan arındırılmış bir Kore yarımadasının” ortak hedefleri olduğundan; Kuzey ve Güney Kore “bu çabada aktif olarak uluslararası toplumun desteğini ve işbirliğini aramaya” karar verildiğinden; Kuzey ve Güney Kore, Kore Yarımadası’nda kalıcı ve sağlam bir barış rejimi kurmak için aktif olarak işbirliği yapacaklarından bahsediyordu. Ayrıca deklarasyonda şu andaki doğal olmayan ateşkesin sona erdirilmesinin ve Kore Yarımadası’nda sağlam bir barış rejiminin kurulmasının ve bu beklentilerin daha fazla geciktirilmemesi gereken tarihi bir görev olduğunun da altı çiziliyordu.</p>
<p>İki taraf da sınırın kuzey tarafındaki bir şehir olan Kaesong’da Koreler-arası bir irtibat bürosu kurmayı planladıklarını belirtti. Güney Kore lideri Moon, sonbaharda Pyongyang’ı ziyaret edeceğini açıkladı. Kim Jong-un da davet edilirse Seul’ü seve seve ziyaret edeceğini belirtti. Kim Jong-un görüşmeler sırasında yaptığı konuşmada iki Kore’nin birleşmesinden bahsetti. Daha önceleri ABD’nin Güney Kore’den çekilmesini isterken bu görüşmelerde bu konu gündeme gelmedi. Sonuç olarak Kore Savaşı bir barış antlaşması imzalanamadığı için halen teknik anlamda sona ermemiş durumdadır, sadece ateşkes anlaşması yapılmıştır. Dolaysıyla, Kim Jong-un’un barış adına atmış olduğu adım beraberinde bir barış antlaşması getireceğe benziyor.</p>
<p>Bu zirve Kore Savaşını bitirmiş oldu. Ne ilginçtir ki 65 yıl önce ateşkes anlaşmasını Güney Kore adına ABD imzalamıştı. Görüşmeden sonra Trump, Kore savaşının bittiğini bizzat kendisi twitter’dan duyurdu. Kim Jong-un, stratejik bir manevra yaparak Kore savaşının tüm sorumluluğunu dedesi Kim İl-sung ile Çin lideri Mao’ya yıkmış gibi görünüyor.</p>
<p><strong>Kuzey-Güney Kore Zirvesinin Jeopolitik Sonuçları</strong></p>
<p>Kuşkusuz zirvede alınan kararların hayata geçmesi, Kuzey Kore lideri Kim Jong-un’un Trump ile 12 haziranda Singapur’da yapacağı görüşmenin sonucunun ne olacağına bağlı. Ancak bu haliyle bakıldığında Kim Jong-un’un dediği gibi bölgede yeni bir tarih başlıyor. Kore halkı İkinci Dünya Savaşından bugüne çok büyük açılar çekmiş bir halk. Dolayısıyla bugün gelinen noktada sona eren sadece Kore Savaşı değil, aynı zamanda tüm Kore halkı için İkinci Dünya Savaşı da sona ermiştir. Zira Kore sorununun ortaya çıkışı İkinci Dünya Savaşı’nın bir sonucudur ve bu sorunun daha da derinleşmesi ise Soğuk Savaş’ın eseridir. Soğuk Savaş’tan bugüne yadigâr kalan tek önemli sorun olan Kore sorunu da artık gündemden kalkacak gibi görünüyor. Ancak her iki tarafın da hâlâ kuşkuları var.</p>
<p>Kim Jong-un’un neden bir anda yüz seksen derece dönüş yaptığı henüz bilinmiyor, olası tahminler var. Ancak 27 nisandaki görüşmenin hemen ardından yine gizlice Çin’e giderek Wuhan’da Çin devlet başkanıyla görüşmesi kuşkuları daha da artırdı. Zira Kim Jong-un’un açık bir şekilde Çin’den talimat aldığı ve Çin’e rapor verdiği görülüyor.</p>
<p>O halde Kuzey Kore’nin bu hamlesi aslında Çin’in taktik stratejik bir jeopolitik hamlesi gibi gözüküyor. En başından beri bu barış görüşmelerini ve ilişkilerin normalleşmesini Çin’in kurguladığı gibi bir izlenim ortaya çıkmaya başladı.</p>
<p>Ekim 2017’de düzenlenen Çin Komünist Partisi’nin 19. Kongresinde Çin Rüyasına ulaşmak için ilkeler kabul edildi ve aynı zamanda ideolojik bir yeniden yapılanma süreci başlatıldı. Bu bağlamda, Çin, özellikle dış politikasında yeni bir süreç başlatarak, Bir Kuşak Bir Yol İnisiyatifini yeni temel dış politika ve ekonomik hedef olarak belirledi. Tüm stratejilerini bu hedefler doğrultusunda değiştirmeye ve oluşturmaya başladı. Bu bağlamda Kuzey Kore stratejisi de yeniden ele alındı.</p>
<p>Çin, Kuzey Kore’ye ABD ile masaya otur, ama masadan kalkan sen olma diyerek aslında bir nevi Trump’ı gafil avlamış oldu. O ana kadar Trump, Kuzey Kore’nin barış için masaya oturacağını hiç düşünmediği gibi ona göre bir stratejisi de yoktu. Ancak Pekin ile Pyongyang’ın sürpriz hamlesi ABD’yi hazırlıksız yakaladı.</p>
<p><strong>Barış Sürecindeki Riskler</strong></p>
<p>Daha öncede söylendiği üzere halen bu barış sürecinde ciddi kuşkular bulunmaktadır. Taraflar arasında bu kuşkular devam ediyor. Uluslararası gözlemcilerin kanaati, Kuzey Kore’nin belli bir noktadan sonra barış sürecini çıkmaza sokarak bu süreçten çekileceği yönündeydi. Gerçekten de 15 Mayıs günü Kuzey Kore, ABD ile Güney Kore’nin düzenlediği Max Thunder tatbikatını gerekçe göstererek, Güney Kore ile 16 Mayıs günü gerçekleşecek olan üst düzey görüşmeyi iptal ettiğini duyurdu. Kuzey Kore, 12 Haziranda yapılacak Trump-Kim Jong-un zirvesinin de iptal edilebileceğini açıkladı. ABD bu duruma temkinli yaklaştı ancak Kim Jong-un’un tekrar masaya oturtmak için de herhangi bir çaba içerisine girmediği görüldü.</p>
<p><strong>Libya Modeli</strong></p>
<p>Kuzey Kore’nin neden böyle bir adım attığı sorusunun cevabına gelince aslında bu cevap, Trump’ın ulusal güvenlik danışmanı Bolton’da bulunuyor. Bolton, Kuzey Kore’nin tıpkı Libya gibi tek taraflı ve hiçbir önkoşul öne sürmeksizin nükleer silahlarından vazgeçmesinde ısrar ediyor. Kısaca ABD tarafı bunu Libya Modeli olarak adlandırıyor. Kuzey Kore ise asla ikinci bir Libya olmayacağız diyor. Aslında bu Libya konusu yeni değil.</p>
<p>Çin, Kuzey Kore’ye bu görüşmelerden önce Batı’nın nükleer programı konusundaki tek taraflı baskılarına karşı taviz vermemesini telkin ederken örnek olarak Kaddafi yönetiminin Libya’da düştüğü hatayı göstererek, Batı ile ilişkileri normalleştirmek için tüm nükleer programından tek taraflı vazgeçtiğini, böylece Kaddafi yönetiminin, ABD ve Batı’ya karşı caydırıcı gücünü kaybederek müdahaleye açık hale geldiğini ve bu hatasını da hayatıyla ödediğini hatırlatmıştı. Dolaysıyla, Kim Jong-un, Çin’in telkiniyle Kuzey Kore’nin Libyalaştırılmasına karşı çıkmış oldu. Her ne kadar Trump, bu süreçte Libya Modeli diye bir şey yok dese de Kuzey Kore bu konuda ısrarını sürdürmektedir.</p>
<p><strong>Kuzey Kore’de Darbe İhtimali</strong></p>
<p>Kuzey Kore’nin Güney Kore ile olan üst düzey görüşmeleri iptal etmesinde sadece tek taraflı nükleer silahlardan vazgeçmesi için üzerindeki Amerikan baskısı değil, aynı zamanda Kim Jong-un’un ülke içerisinde özellikle ordudan gelen yoğun baskılar da etkili olmuştur. Özellik Kim Jong-un’un Güney Kore ve ABD hamlesi Kuzey Kore ordusunda rahatsızlık yarattı.</p>
<p>Ordu, Kim Jong-un’un fazla taviz verdiği fikrinde. Kim Jong-un da orduyu ikna edebilmek adına elinden gelen bütün çabayı sarf ediyor. Belki dedesi ya da babası olsaydı onlar orduyu dizginleyebilirdi. Ancak Kim Jong-un tecrübesiz olması, yaş itibariyle genç olması ve her şeyden öte iktidarda ordunun onayı ile oturuyor olması, ordunun fikrini önemli hale getiriyor. Tek parti sistemlerinde ordu önemli bir aygıt, genellikle partinin bir organı olarak parti tarafından kontrol ediliyor; ancak ordunun üst düzey kimi yetkilileri Kim İl-Sung ve Kim Jong-il zamanından kalma kıdemli isimler. Zaman zaman perde arkasında aslında bu isimlerin Kuzey Kore’yi yönettiği iddia ediliyor. Kuşkusuz, Kim Jong-un’un da eli boş değil. Kuzey Kore ordusu üzerinde Çin’in önemli bir ağırlığı var. Kore savaşından itibaren Kuzey Kore ordusu içerisinde önemli bir Çin yanlısı grup var. Ayrıca bunların yanında yüzlerce Çinli askeri danışman görev yapıyor. Kim Jong-un’un son zamanlarda neredeyse ayda bir Çin’i ziyaret etmesinin bir nedeni de Çin’in desteğini arkasına alarak ordu karşısında elini güçlendirmek istemesidir. Son noktada bugün Kuzey Kore hiç olmadığı kadar bir darbe tehdidi ile karşı karşıyadır. Trump ile zirve öncesi bu gerçeği de göz ardı etmemek gerekir.</p>
<p><strong>İki Kore’nin Birleşmesi Meselesi</strong></p>
<p>Burada bir başka sıkıntı da Kim Jong-un’un ortak basın açıklamasında iki ülkenin birleşmesinden bahsetmesi oldu. Ancak bu birleşme olayı babası Kim Jong-il zamanında da Güney Kore ile çok konuşuldu. Fakat Çin bu birleşmeye hep karşı çıktı ve Kuzey Kore’ye o yönde telkinde bulundu.</p>
<p>Çin bu birleşmenin çok büyük bir jeopolitik tehlike doğuracağını düşünüyordu. Tıpkı birleşen iki Almanya durumunda olduğu gibi güçlü ve zengin taraf diğer tarafı yutacaktı. Batı Almanya, Doğu Almanya ile birleşerek Doğu Almanya’yı ortadan kaldırmıştı. Sonuç olarak daha güçlü ve zengin olan Güney Kore de Kuzey Kore ile birleşerek Kuzey Kore’yi ortadan kaldırıp Amerikan müttefiki güçlü bir Kore’nin ortaya çıkmasına neden olacaktı. Dahası Güney Kore, Kuzey Kore’nin elinde bulunan füze ve nükleer teknolojinin de sahibi olacak. Bu durum, bölgede Çin’in karşısına yeni bir nükleer gücün çıkacağı anlamına geliyor. Bu nedenle Pekin yönetimi, İki Kore’nin şu an için birleşmesine sıcak bakmıyor.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/kore-yarimadasinda-baris-ruzgarlari/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bir Kuşak Bir Yol Girişimi: Çin&#8217;in Yeni Dünya Düzeni</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/bir-kusak-bir-yol-girisimi-cinin-yeni-dunya-duzeni/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/bir-kusak-bir-yol-girisimi-cinin-yeni-dunya-duzeni/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Barış Adıbelli]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 30 Apr 2018 22:35:22 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[8. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Barış Adıbelli]]></category>
		<category><![CDATA[Çin]]></category>
		<category><![CDATA[Mayıs 2018]]></category>
		<category><![CDATA[Yeni Dünya Düzeni]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1990</guid>

					<description><![CDATA[Bir Kuşak Bir Yol Girişimi Asya Pasifik bölgesinin Marshall Yardımı olarak görülmektedir. Hatırlanacağı üzere Marshall yardımı tek başına yürürlüğe girmemiştir. ABD, üç aşamalı bir strateji izlemiştir. Evvela 1947’de Truman Doktrini’nin ilan edilmesiyle siyasi altyapısı hazırlanmıştır. Daha sonrada Marshall yardımı yapılmıştır. Hem Truman Doktrini, hem de Marshall yardımları aslında yeni bir dünya düzeninin inşasıydı ve bu düzenin başını ABD çekiyordu. Bu düzeni koruma adına ABD, 1949’da bir askeri savunma paktı olan NATO’yu kurarak üçüncü aşamayı tamamlıyordu. Yaklaşık kırk yıldan beri Çin, ekonomik odaklı bir büyüme stratejisi benimsemiş, tüm politikalarını da bu çerçevede şekillendirmiştir. 1980’lerde Çinli lider Deng Xiaoping, Sovyetler Birliği’nin gidişatını ve geleceğini çok iyi analiz ederek, Sovyetler Birliği’nin sonunun ekonomik nedenlerden olacağını tespit etmiştir. Bu tespit ve analizini Sovyet liderlerle paylaşmasına rağmen Sovyetler Birliği Çin’i dikkate almadığı gibi Çin’i Sovyetler Birliği’ni yıkmak için bir takım komplolara alet olmakla suçlamışlardır. Tüm bu olumsuzluklara rağmen Çin yönetimi Sovyet sistemindeki özellikle ekonomik aksaklıkların Çin sistemindeki benzerlerine müdahale ederek, Çin’de sistemi ve rejimi rehabilite etmiştir. Böylece, Çin, Doğu Bloku yıkılırken hasar almadan bu badireyi atlatmıştır. Soğuk Savaş sonrası döneme karma pazar ekonomisiyle devam etmiştir. Çin, gözden düşen siyasi sistemini, ideolojisini ve rejimini geri plana çekerken, ekonomik atılımını ön plana itmiştir. Deng’in tüm bu süreç &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Bir Kuşak Bir Yol Girişimi Asya Pasifik bölgesinin Marshall Yardımı olarak görülmektedir. Hatırlanacağı üzere Marshall yardımı tek başına yürürlüğe girmemiştir. ABD, üç aşamalı bir strateji izlemiştir. Evvela 1947’de Truman Doktrini’nin ilan edilmesiyle siyasi altyapısı hazırlanmıştır. Daha sonrada Marshall yardımı yapılmıştır. Hem Truman Doktrini, hem de Marshall yardımları aslında yeni bir dünya düzeninin inşasıydı ve bu düzenin başını ABD çekiyordu. Bu düzeni koruma adına ABD, 1949’da bir askeri savunma paktı olan NATO’yu kurarak üçüncü aşamayı tamamlıyordu.</strong></p>
<p>Yaklaşık kırk yıldan beri Çin, ekonomik odaklı bir büyüme stratejisi benimsemiş, tüm politikalarını da bu çerçevede şekillendirmiştir. 1980’lerde Çinli lider Deng Xiaoping, Sovyetler Birliği’nin gidişatını ve geleceğini çok iyi analiz ederek, Sovyetler Birliği’nin sonunun ekonomik nedenlerden olacağını tespit etmiştir. Bu tespit ve analizini Sovyet liderlerle paylaşmasına rağmen Sovyetler Birliği Çin’i dikkate almadığı gibi Çin’i Sovyetler Birliği’ni yıkmak için bir takım komplolara alet olmakla suçlamışlardır. Tüm bu olumsuzluklara rağmen Çin yönetimi Sovyet sistemindeki özellikle ekonomik aksaklıkların Çin sistemindeki benzerlerine müdahale ederek, Çin’de sistemi ve rejimi rehabilite etmiştir. Böylece, Çin, Doğu Bloku yıkılırken hasar almadan bu badireyi atlatmıştır. Soğuk Savaş sonrası döneme karma pazar ekonomisiyle devam etmiştir. Çin, gözden düşen siyasi sistemini, ideolojisini ve rejimini geri plana çekerken, ekonomik atılımını ön plana itmiştir.</p>
<p>Deng’in tüm bu süreç içerisinde uygulamış olduğu stratejisinin tek cümlede özeti, bizzat kendi deyimiyle “kedinin rengi önemli değildir, önemli olan kedinin fareyi tutup tutamamasıdır” sözüdür.</p>
<p>Bu benzetme aslında Deng’in önderlik ettiği Çin’in pragmatik dünya algısını göstermesi açısından önemlidir. Deng’in 1990 yılında “24 Karakter Stratejisi” olarak ortaya koyduğu ilkeler, kendisinden sonra gelecek lider kadro tarafından siyasi vasiyeti olarak görüldü. Deng, 24 Karakter Stratejisinde kendisinden sonra gelecek liderlere şu uyarılarda bulunuyordu:</p>
<p>&#8211; Sakin bir şekilde gözlemleyin,<br />
&#8211; Konumumuzu sağlama alın,<br />
&#8211; Sorunlarla sakin bir şekilde başa çıkın,<br />
&#8211; Gücünüzü gizleyin,<br />
&#8211; Uygun zamanı bekleyin,<br />
&#8211; Düşük bir profili muhafaza etmede iyi olun<br />
&#8211; Asla liderlik iddiasında bulunmayın.</p>
<p>Özetle Deng, kendisinden sonra gelecek lider kadroya maceraya girmekten kaçınmalarını ve ekonomik kalkınmayı temel hedef yapmalarını tavsiye ediyordu.</p>
<p>Gerçekten de Deng’ten sonra gelen liderler Jiang Zemin ve Hu Jintao da aynı yolu izleyerek Çin’in ekonomik büyümesi konusunda çaba sarf ettiler. Hiçbir zaman dünya ve bölge politikasında liderlik iddiasında bulunmadılar ya da ideolojik tartışmalara, gerginliklere veya kamplaşmalara girmediler.</p>
<p>Bir başka deyişle ekonomik odaklı büyüme ve buna bağlı strateji geliştirme süreci devam etti. Ancak 21. yüzyıl, yeni bir takım tehditleri ve zorlukları da beraberinde getirdi. Çin, küreselleşme, dünyanın dijitalleşmesi, teknoloji devrimi, asimetrik tehditler, etnik çatışmalar ve uluslararası terörizm gibi meydan okumalarla yüz yüze geldi. Özellikle 11 Eylül 2001’de ABD’ye yapılan terör saldırısı uluslararası politikada yeni bir dönemin başlangıcı oldu.</p>
<p>2000’li yıllara kadar ekonomide açık kapı politikasını sonuna kadar uygulayan Çin, benzer bir açık kapı politikasını siyasi anlamda uygulamadığı gibi siyasi açıdan kendisini dış dünyadan da soyutlamıştır. Kendisini doğrudan ilgilendirmeyen siyasi konulara taraf olmamış, daha bölgesel ve yerel bir tavır takınmıştır. Küreselleşmenin ekonomik boyutuna sıcak bakarken, siyasi boyutuna ise kapılarını kapatmıştır. Kuşkusuz bu tutumun arkasında rejimini muhafaza etme kaygısı yatmaktadır. 1989’da yaşamış olduğu Tiananmen öğrenci olayları gibi bir tecrübenden sonra Çin’in dış dünyaya bakışının biraz şüpheci olması da aslında anlaşılabilir bir durumdur.</p>
<p>2000’lerin başında Çin, artık siyaseten kendisini dünyadan izole etmekte zorlanmaya başlamıştır. Zira ekonomisi dünya politikasında ortaya çıkan gelişmelerden etkilenmeye başlamıştır. Çin, her ne kadar açık kapı politikasını takip etse de ekonomisini dünya ekonomisine entegre edememiştir. Burada büyük bir çelişki yaşanmıştır. Bu çelişkinin orta vadede Çin ekonomisi için bir zaaf noktası oluşturacağı öngörüsü aslında 1990’larda tartışılmaya başlanmış ve çözüm olarak da 1990’ların ikinci yarısından itibaren Dünya Ticaret Örgütü’ne üyelik için hazırlıklara başlanmıştır.</p>
<p>11 Eylül saldırısının hemen ardından da Çin’in Dünya Ticaret Örgütü’ne üyeliği gerçekleşmiştir. Çin’in belki de bu dönemde attığı en önemli siyasi adım Şanghay Beşlisini, Şanghay İşbirliği Örgütü’ne dönüştürmek olmuştur.</p>
<p>2002’de Çin Komünist Partisi’nin 16. Kongresinde göreve gelen Hu Jintao, hem yeni kuşak lider olarak öne çıkmış hem de ılımlı duruşuyla iç ve dış politikada belli bir denge sağlamıştır. Dünya politikasıyla ilgili önemli gelişmelerde ve karar aşamalarında hep ortada durmuştur. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin riskli kararlarında çekimser oy kullanmıştır. Rusya ile geliştirilen sıkı işbirliğine rağmen zaman zaman Rusya’nın karşılaşmış olduğu zorluklarda Moskova’nın yanında yer almak yerine tarafsız durmayı tercih etmiştir.</p>
<p>İdeolojik olarak ABD’nin tam karşısında olan bir söyleme sahip olmasına rağmen pratikte ABD ile ilişkiler daha da geliştirilmiş ve özellikle ekonomik ve ticari ilişkilere önem verilmiştir. Doğrudan ulusal güvenliğini tehdit etmediği sürece ABD ile siyasi polemik konularına girmekten kaçınılmıştır. Çin’in dünya politikasına bu kadar ilgisiz olması yanında Rusya’nın yanında yer almamasının siyasi bir nedeni ya da siyasi bir tercih ile ilgisi bulunmamaktadır. Daha önce de belirtildiği üzere bu duruş tamamen ekonomik büyümeyi öncelemesi nedeniyledir.</p>
<p>Çin, her ne kadar ideolojik bir çatışmadan, bloklaşmadan kaçsa da Soğuk Savaş sonrası dönemde ideolojik çatışmaların yerini medeniyetler çatışması alacak diyen Samuel Huntington’a göre, Çin, Batı medeniyetinin karşısındaki öteki olarak tasvir edilmiştir. Batı dünyası Çin ile ekonomik ilişkileri geliştirirken siyasi ilişkilerinde Çin’in mevcut siyasal sistemini de sert bir şekilde eleştirmekten kaçınmamıştır. Çin’in devletçi ekonomik modelini yerden yere vurmuşlardır. Ama bu devletçi ekonomik model 2008’de dünyada yaşanan ve özellikle ABD’de yıkıcı etkileri görülen ekonomik krizden Çin’i kurtarmıştır.</p>
<p>Hu Jintao döneminde (2002-2012) Çin’in devletçi ekonomisi muazzam büyüyerek, ABD’den sonra dünyanın ikinci büyük ekonomisi oldu. Fakat bu ekonomik büyüme siyasi alana yansımadı. Örneğin 2003 yılında Irak’ın işgalinde veya Arap Baharı sürecinde Çin, siyasi gücünü göstermeyerek geri planda kalmayı tercih etti. Bu tercih, yukarıda da belirtilen Deng’in 24 Karakter Stratejisiyle ilgili olabilir. Çin yönetimi oradaki tavsiyelere uymuş olabilir ancak 24 Karakter Stratejisinin de bir kullanım ömrü bulunmaktaydı. Nihayetinde Deng Xiaoping, sonsuza kadar bu stratejinin kullanılmasını istememiş, sadece hazır olana kadar beklenilmesini istemişti.</p>
<p><strong>Çin Rüyası</strong></p>
<p>2012’de Çin Komünist Partisi’nin 18. Kongresinde Xi Jinping göreve geldi. Xi Jinping, Mao’nun yakın arkadaşlarından ve Kızıl Ordu’nun önemli komutanlarından birisi olan eski bir devrimcinin oğluydu. Hayatı komünist partiye hizmetle geçti. Uzun yıllar köylerde çalıştı, tarımla ilgilendi. Partinin her kademesinde bulundu. Partiyi, ülkesini ve halkını oldukça iyi tanıyordu. Aralık 1978’de Çin Komünist Partisi 11. Merkez Komitesi 3. Genel toplantısında Deng Xiaoping tarafından ilan edilen Reform ve Dışa Açılım Politikasından 2012’de Xi Jinping’ün göreve gelmesine kadar olan dönemde Çin, oyunu başkasının (ABD) koyduğu kurallara göre oynadı. Özellikle Soğuk Savaş sonrası ABD tarafından ilan edilen Yeni Dünya Düzeni’ne her ne kadar Çin itibar etmese de zorunlu olarak bu yeni düzenin çizmiş olduğu ekonomik sınırları aşmadı. Çoğu zaman ABD’nin küresel ve bölgesel politikalarını tasvip etmese de sessiz kalmayı tercih etmek zorunda kaldı!</p>
<p>2013 Mart’ında devlet başkanlığı görevine getirilen Xi Jinping, Çin parlamentosunun kapanış oturumunda yaptığı konuşmada Çin Rüyası’ndan bahsetti. Bu rüyayı gerçekleştirebilmek için Çin halkını yeniden ayağa kaldıracaklarını söyledi.</p>
<p>Pekin, artık ABD’nin küresel hükümranlığında yaşamak ya da kazanmak için siyasi taviz vermeyi 1840-1949 yılları arasında yaşanan ve Çin’in neredeyse yarı sömürge bir hale geldiği Utanç Asrına benzetmeye başladı. Bu nedenle Xi Jinping, artık Çin’in başkasının oyununda başkasının kurallarına göre değil, kendi oyununda, kendi koyduğu kurallara göre oynaması gerektiğini düşünerek Çin’in kendi dünyasını inşa etme yoluna gidiyordu.</p>
<p>Bu yeni Çin Rüyası çok uzun zamandan beri Çinli jeopolitikçiler tarafından tartışılan bir meseleydi. Hâlihazırda binlerce yıldan beri Çin’in dünya olarak gördüğü şey bizzat kendisine ait olan coğrafyaydı. Çin, kendisini bir ülkeden, bir imparatorluktan çok bir dünya, bir medeniyet olarak görüyordu. Zaten kendisini bugün dahi Çince “Zhongguo” yani “Orta Krallık” diye adlandırıyor. Orta Krallık sadece kendisini tanımladığı bir sıfat veya isimden çok anlam derinliği olan bir dünya görüşünü yansıtmaktadır. Geleneksel ve tarihsel anlamına göre Orta Krallık her şeyin ortasında ve üstünde olan üstün bir medeniyeti tasvir ediyordu.</p>
<p>Çin kendisini medeniyetin merkezi olarak görüyor, kendisinin dışındakilerini ise barbarlar olarak adlandırıyordu. Çin’in bu kültürel üstünlük duygusu o kadar ileri gitmişti ki 19. yüzyılda kendisini yarı sömürge haline getirmiş olan dönemin en büyük askeri ve ekonomik gücü İngiliz imparatorluğuna karşı bile kendisini medeni, İngilizleri ise barbarlar olarak görmekten çekinmemiştir.</p>
<p>Çin’in inşa edeceği dünyadan maksat denizlerden dağlardan oluşan somut bir coğrafya değil aksine kültürel olarak birçok coğrafyayı ve halkı kapsayacak bir soyut alandır. Xi Jinping, bu durumu Çin Rüyasının sadece Çin halkına değil öteki halklara da mutluluk getireceğini söyleyerek tespit etmişti. Xi Jinping’e göre Çin Rüyasını gerçekleştirmek için Çin yolunu izlemek gerekiyor.<br />
Çin yolu ise Çin’e özgü sosyalizm düşüncesidir. Bir nevi bu rüyayı gerçekleştirmek için mevcut rejimin bir anahtar olduğunu halkına söylüyordu. Böylece rejime, ideolojiye ve partiye yapılacak bir başkaldırının Çin’in aydınlık ve müreffeh geleceğine yapılacağını ima ediyordu. Çin Rüyasının temelini 2021’de Çin’in orta düzeyli refah devleti haline gelmesi oluşturuyordu.</p>
<p><strong>Çin’in Yeni İpek Yolu Projesi</strong></p>
<p>Xi Jinping’in 2013 yılında Kazakistan ziyareti sırasında Nazarbayev Üniversitesinde yaptığı konuşma Çin’in kendi dünya düzenini kurması adına önemli bir başlangıç noktası oldu. Xi Jinping, konuşmasında İpek Yolu Ekonomik Kuşağını tüm Avrasya halkları olarak birlikte inşa etme çağrısında bulundu. Xi Jinping, bu projenin kapsamını Avrasya bölgesindeki bütün ülkeler arasındaki ekonomik ilişkileri daha da yoğunlaştırmak, karşılıklı işbirliğini daha da derinleştirmek ve gelişme için daha geniş bir ufuk açmak için yaratıcı bir ruhla yeni bir işbirliği mode­lini geliştirerek “İpek Yolu Ekonomik Kuşağı”nı ortaklaşa oluşturmak olarak özetliyordu. İpek Yolu Ekonomik kuşağı güzergâhında yer alan bütün ülkelerin mutluluğuna hizmet edecek muhteşem bir proje olacağının da altını çiziyordu.</p>
<p>Xi Jinping konuşmasında İpek yolu Ekonomik Kuşağı projesi için oluşturulan vizyonun beş adımda gerçekleştirileceğini söyleyerek bu adımları şöyle sıralamıştır:</p>
<p>-İlgili ülkelerle ekonomik gelişme stratejileri ve politikaları hakkında geniş kapsamlı istişarelerde bulunarak politik eşgüdümün sağlanması.<br />
-Pasifik Okyanusu’ndan Baltık Denizi’ne kadar uzanacak büyük bir taşımacılık hattı açılması. Bu nedenle taşımacılık için kullanılan yol bağlantıları güçlendirilecek. Bu bağlamda Şanghay İşbirliği Örgütü’ne üye ülkeler arasında taşımacılığın kolaylaştırılmasıyla ilgili bir anlaşma metni üzerinde istişare yapılmaktadır.<br />
&#8211; Karşılıklı yarar ve ortak kazancı gerçekleştirilmesi. İpek Yolu Ekonomik Kuşağı’nda yer alan ülkeler 3 milyara yakın bir toplam nüfusa sahiptir. Bu da dünyanın en büyük pazarı demektir. Bölge ülkeleri arasında ticaret ve yatırım alanlarındaki işbirliğinde son derece büyük bir potansiyel bulunmaktadır.<br />
&#8211; Para sirkülasyonunu yoğunlaştırarak, ticarette tarafların kendi yerel paralarını kullanılması.<br />
&#8211; Halklar arasındaki yakınlık ve ül­keler arasındaki dostane ilişkilerin geliştirilmesi. İşbirliğinin gerçekleştirilmesi, ilgili bütün ülkelerin halklarının desteğine bağlıdır. Bölgesel işbirliğine güçlü kamuoyu desteği ve sağlam sosyal zemin sağlamak için halkla­r arasındaki dostça temaslar yoğunlaştırılmalı, karşılıklı anlayış ve gelenek­sel dostluk pekiştirilmeli.</p>
<p>Xi Jinping, bu konuşmasında aslında çok önemli bir başkaya ayrıntıyı da paylaşmıştı. İlk defa Çinli bir lider, Çin’i ve Çin halkını Avrasya halklarının bir parçası olarak görüyor, Çin’i Avrasya’nın bir parçası olarak gösteriyordu. Oysa geleneksel olarak Çin kendisini her zaman Asya-Pasifik bölgesinin bir parçası olarak görmüştü. Soğuk Savaşı döneminde Avrasya, Çin için Sovyet coğrafyası anlamına gelmekteydi.</p>
<p>Soğuk Savaş sonrası ise Avrasya eski Sovyet coğrafyası ve yeni Rusya nüfuz alanı olarak görülmüştü. Ardından yine aynı yıl Endonezya ziyaretinde Xi Jinping, Deniz İpek Yolunu ASEAN (Güneydoğu Asya Uluslar Birliği) ülkeleri ile birlikle kurmayı teklif ederek, İpek Yolu’nun diğer bir ayağını ilan etmiş oldu. Çin, vakit kaybetmeden İpek Yolu fonunu kurdu ve bu fona 160 milyar dolar kredi verdi. Bir yıl içinde 900 milyar dolar daha vereceği konusunda taahhütte bulundu. 2014’te ise Putin ile bir araya gelen Xi Jinping, Bir Kuşak Bir Yol Girişimi’ne Rusya’dan destek aldı.</p>
<p>Çin, bu yeni girişim için jeopolitik olarak kendisi için önemli olan altı alan belirledi. Her bir alan için kendine özel bir planlama stratejisi takip ederek, temel parametreler belirledi. Bu altı jeopolitik alan, Çin’deki altı eyaletin sorumluğuna verildi. Çin’in belirlediği jeopolitik alanlar şunlar:</p>
<p><strong>Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru</strong></p>
<p>Nisan 2015’te Xi Jinping’in Pakistan’ı ziyareti sırasında açıklanan Çin -Pakistan Ekonomik Koridoru projesi, Çin’in en batısındaki Uygur Özerk Bölgesinde Kaşgar şehrinden başlayan Umman Denizi’nin Pakistan sahilindeki Gwadar Limanı’na giden bir kara yolunun genişletilmesini ve modernleştirilmesini amaçlıyordu. Bu koridorda Çin ve Pakistan’ı birleştiren 2897 kilometrelik bir karayolu, demiryolu hatları ve petrol ve doğalgaz boru hatları bulunacak. Böylece bu proje Çin’i Gwadar limanı ile Karaçi’ye bağlayacak. Çin’de öteden beri az gelişmiş olan ve denize uzak olan Batı bölgesini bir şekilde Hint Okyanusuna açma fikri gündemdedir ancak Batı bölgesinin ekonomik kalkınmasının yavaş olması ve Pakistan’ın istikrarsızlığı gibi nedenlerden dolayı bu fikir hiçbir zaman gerçekleşemedi.</p>
<p>2017’de Gwadar limanı işletmeye açıldı. Yapımında Çin aktif rol oynadı ve işletmesinde pay sahibi oldu. Gwadar limanı, Basra Körfezi’nin hemen girişindeki Hürmüz Boğazına yakın bir yerde olması nedeniyle Çin’in Deniz İpek Yolu adını verdiği ve ticari mallarını taşıdığı, özellikle Basra Körfezinden gelen petrolün sevkiyatında kullandığı deniz yollarının güvenliği açısından önemli bir noktadır. Bu stratejik konum, Çin’in batı eyaletlerinden doğrudan ihracat yapma imkânı verecek. Orta Doğu’dan Çin’e sevk edilen petrolün 12070 kilometre olan mesafesini 2414 kilometre kısaltacak.</p>
<p>Fakat Gwadar’ın Pakistan’ın ayrılıkçı bölgesi olan Belucistan’da olması, buranın güvenliğini tehlikeye atmaktadır. 2000’li yılların ortalarından itibaren ABD’nin bu bölgedeki stratejisi Belucistan’ın bağımsızlığı yönünde. Zaten Trump göreve gelmez Pakistan’ı Çin’in İpek Yolu projesine destek vermesinden dolayı cezalandırarak tüm yardımları durdurmuştur. Oysa Soğuk Savaş sırasında Pakistan, ABD’nin Yeşil Kuşak politikasının en önemli merkeziydi. Çin-ABD ilişkilerinin 1970’lerde normalleşmesinde Pakistan önemli rol oynamıştır. Bu projede diğer sıkıntılardan birisi de Hindistan ile Pakistan arasında ihtilafa neden olan Keşmir bölgesinin Gılgıt-Baltistan bölümü. Bu bölgedeki anlaşmazlık projenin geleceği için oldukça önemlidir. Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru projesinin maliyeti 75 milyar dolar olarak tahmin ediliyor. Eğer tüm projeler tamamlanırsa Pakistan’a 1970’den bugüne kadar yapılan doğrudan yabancı yatırımlarından daha fazla bir miktar olacak. Halihazırda Çin, Pakistan’a 46 milyar dolar vermiş durumda.</p>
<p><strong>Bangladeş-Çin-Hindistan-Myanmar Ekonomik Koridoru</strong></p>
<p>“Güney Asya’ya açılan uluslararası bir geçit” olarak adlandırılan bu proje Çin’in Yunnan Eyaleti’nin başkenti olan Kunming’i Hindistan’a, Myanmar’a ve Bangladeş’e otoyol ve hızlı tren ile bağlayacak. Kara köprüsüne ek olarak, dört ülkeyi de birbirine bağlayacak hava alanları ve su yollarının yanı sıra enerji nakil hatları ve petrol boru hatları inşa edilecek. Koridor, Hindistan’ın dördüncü en kalabalık eyaleti Batı Bengal de dahil olmak üzere dört yüz milyondan fazla insanın pazarını birleştirerek ortak bir pazar haline getirecek. Bu bağlamda 2016’da Xi Jinping, Bangladeş’i ziyaret etmiş ve bu ziyareti esnasında da 24 milyar dolar kredi vermiştir.</p>
<p><strong>Çin-Hindiçin Ekonomik Koridoru</strong></p>
<p>Bu proje de Çin’in güney bölgesini Singapur’a, Endonezya’ya, Malezya’ya, Tayland’a, Vietnam’a, Laos’a ve Kamboçya’ya bağlayacak. Özellikle bu projede önemli bir deniz yolu olan Malakka Boğazında Çin, Malezya ile ortak liman projeleri geliştirme üzerinde çalışıyor. Bu proje ile Çin’in aynı zamanda güney bölgesi Güney Çin denizine bağlanacak. Ayrıca Güney Çin denizi sorununa taraf olan ülkelerin çoğu da bu projenin kapsamı içinde.</p>
<p><strong>Çin-Orta Asya-Batı Asya Ekonomik Koridoru</strong></p>
<p>Bu Koridor, Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan, Özbekistan, Türkmenistan, Afganistan, İran ve Türkiye gibi Orta Asya ülkelerini kapsayacaktır. Bu hat, Azerbaycan, Gürcistan ve Rusya üzerinden Ukrayna’ya uzanacak. Koridorun bazı bileşenleri zaten uygulanmıştır. Örneğin, Orta Asya’daki en uzun demiryolu tüneli ve Özbekistan’daki demiryolu hattı tamamlandı. Ayrıca Çin-Kırgızistan-Özbekistan karayolu tamamlandı. Eylül 2016’da Çin ve Afganistan arasında bir demiryolu bağlantısı da açıldı.</p>
<p>Bakü-Tiflis-Kars demiryolunun tamamlanmasıyla Azerbaycan ve Gürcistan Kars’a bağlanacak ve Çin-Orta Asya-Batı Asya Ekonomik Koridoru Güney Kafkasya’ya bir bağlantı sağlayacaktır. Çin, bu bölgeyle, Azerbaycan ve Gürcistan ile ticaretin genişlemesine büyük ilgi göstermiş, Çin Enerji Fonu Komitesi, Çin Enerji Şirketi’nin, Gürcistan’ın Karadeniz kıyısındaki Poti Sanayi Bölgesi’nin yüzde 75’ini satın alacağı duyurusu da dâhil olmak üzere çok sayıda yatırım yapmış durumdadır. Bu projede önemli hatlardan birisi de Çin-İran demiryolu projesi. Özellikle Çin, İran’ın Orta Doğu bölgesine girişte anahtar olduğuna inanıyor. Hu Jintao döneminde İran, Orta Doğu ve Avrupa’ya Çin’i bağlayan en önemli bağlantı noktası olarak görülmüştü. Bu bağlamda iki ülke arasında stratejik ortaklık ilan edilmişti. Halihazırda İran, Şanghay İşbirliği Örgütü’ne tam üyelik için beklemektedir. Xi Jinping’in, İran’ın Orta Doğu’da istikrar ve barış için önemli bir ülke olduğunun altını çizmesi, Çin’in Orta Doğu politikasını İran üzerinden yönetme eğilimi olduğunu göstermektedir. Özellikle önemli bir petrol üreticisi olan Irak yönetiminin İran’a yakın olması Çin için oldukça önemlidir.</p>
<p>İran ve Irak gibi iki önemli petrol üreticisiyle yakın ilişkiler, Çin’in enerji politikası açısından da önemli yansımaları olacak ilişkilerdir. Ayrıca Suriye’de Esad yönetimiyle İran’ın stratejik ilişkileri bulunmakta hem Irak’ta, hem Suriye’de hem de Lübnan’da İran kontrolündeki devlet dışı aktörler özellikle Amerikan varlığına karşı bir güvence olarak görülmektedir. Örneğin Hizbullah örgütü İsrail’e karşı İran üzerinden edindiği Çin menşeli birçok silah kullanmaktadır.</p>
<p>Çin-Orta Asya-Batı Asya Ekonomik Koridoru projesinde Ermenistan dışlanmış durumdadır. Her ne kadar Çin, prensip olarak Ermenistan’ı da bu projede görmek istediğini söylese de Ermenistan tarafı Pekin yönetiminin bu proje için Ermenistan’a resmi katılım davetinde bulunmadığını söylemiştir. Kuşkusuz, Ermenistan’ın projeden dışlanmasında Türkiye ve Azerbaycan’ın rolü büyüktür. Zira Ermenistan’ın aslında oynayabileceği jeopolitik rolü zaten Azerbaycan ve Gürcistan yeterince oynamaktadır. Ermenistan’ın Azerbaycan’ın topraklarını işgal altında tutması ve Türkiye’ye karşı sözde soykırım iddiaları nedeniyle her iki ülke ile yaşadığı ihtilaf ve bu iki ülke ile diplomatik ilişkilerinin olmaması tercih dışı bırakılmasında önemli etkendir. Çin geleneksel olarak iki ve daha fazla ülke arasındaki ihtilaflardan uzak kalmayı tercih eder, sorunlu bölgelere ve ülkelere pek yaklaşmaz. Çin’in Ermenistan ile iyi ilişkileri olsa da zaman zaman silah satsa da Ermenistan, Çin ile belli bir mesafede durmak zorundadır. Bu duruşun arkasında Çin’in Kafkaslarda etkin olmasını istemeyen Rusya bulunmaktadır. Rusya bu bölgeyi kendi arka bahçesi olarak görmektedir. Her ne kadar 2016’da Ermenistan’ı ziyaret eden üst düzey Çinli yetkililer Bir Kuşak Bir Yol Projesinde Ermenistan’ı da görmek istediklerini söyleseler de Pekin yönetimi resmen harekete geçmemiştir.</p>
<p><strong>Yeni Avrasya Kara Köprüsü</strong></p>
<p>Çin’in üretim üssü batıya doğru kaymaya başladığı için, Çin mallarının Avrupa’ya gönderilmesinde Çin’in doğu bölgelerindeki limanlar yerine Çin’in batı bölgesinden demiryolu üzerinden gönderilmesi tercih edilmektedir. Deniz üzerinden Avrupa’ya gönderilen Çin malları süre açısından uzun olsa da maliyet açısından demiryolu üzerinden karadan gönderilmesinden daha ucuza geliyor. Bu güzergâh eski Sovyet coğrafyasının üzerinden Avrupa’ya, oradan Atlantik kıyılarına kadar uzanıyor. Bu hat eski Sovyet hattı üzerinden Kazakistan’a, oradan da Rusya’nın Yekaterinburg şehrine oradan da Kazan’a, Moskova’ya, Beyaz Rusya’ya, Polonya’ya, Almanya’ya Fransa’ya ve son durak olarak Londra’ya ulaşıyor. Şu anda bu hat Çin için favori bir hat. Bu hattın denemesi de geçen aylarda yapıldı.</p>
<p>Aslında bu hattın alternatifi belki de daha kısa olan Türkiye’nin orta koridor olarak adlandırdığı Çin’in Çin-Orta Asya-Batı Asya Ekonomik Koridoru olarak adlandırdığı koridordur. Türkiye, hızla altyapısını tamamlamaya çalıştığı orta koridorda ısrarını sürdürüyor. Çin, bu koridoru önemsediğini ve aktif şekilde kullanacağını her fırsatta söylüyor; ancak uygulamada Çin’in tercihi Rusya hattı olmuştur. Kuşkusuz bu tercihin altında birçok neden yatıyor. Her şeyden önce Çin, İran’a önem verse de ABD ile yaşanan gerginlikten dolayı olası bir savaş tehlikesi görüyor. Özellikle son dönemde İran’ın ABD ile ve</p>
<p>Türkiye’nin Avrupa ile yaşadığı sorunlar nedeniyle Çin’in orta koridoru yedeğe aldığı iddia ediliyor. Oysa 14-15 Mayıs 2017’de Pekin’de düzenlenen Bir Kuşak Bir Yol forumunda Xi Jinping açılış konuşmasını yaptıktan sonra Rusya devlet başkanı Putin ve Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın birer konuşma yapmaları aslında Çin’in bu yeni İpek Yolu projesinin üç önemli sacayağını göstermesi bakımından önemliydi.</p>
<p>Türkiye’nin bu önemine rağmen Avrupa’da Almanya, Fransa gibi ülkelerin başını çektiği Avrupa Birliği’nin Çin nezdinde Türkiye’nin aleyhine yürüttüğü üstü kapalı bir lobicilik faaliyeti var. Bu projede Türkiye hattının kullanılmasını istemiyorlar. Öyle ki Türkiye’nin yerine savaşın eşiğine geldikleri, kanlı bıçaklı oldukları Rusya’nın hattının kullanılmasını tercih ediyorlar. Avrupa’da bu lobicilik faaliyeti bir karalama kampanyası şeklinde devam ediyor. Türkiye’nin ekonomisinden siyasi yapısına, güvenlikten teröre kadar geniş bir alanda manipülasyon amaçlı bilinç altı mesajlar verilmeye çalışılarak, Çin’in aklı bulandırılmaya çalışılıyor.</p>
<p>İlginç olan nokta ise ABD’nin pozisyonudur. ABD, Bir Kuşak Bir Yol girişimini dünya ticaretine büyük katkılarda bulunacağı nedeniyle memnuniyetle karşılamıştır. Trump, bu projeye ekonomik nedenlerden dolayı sempati ile bakarken, Pentagon kanadı ise bu projenin Çin’in dünya düzeninin inşası olarak görüyor ve buna karşı hamlelere hazırlanıyor. ABD’nin jeopolitik hamlesi muhtemelen Asya-Pasifik bölgesinde olacak. Ancak ABD, Avrupa ile bir noktada ayrılıyor. ABD, Çin’in Avrupa’ya Rusya üzerinden değil, Türkiye üzerinden bağlanmasını destekliyor. Çünkü Washington yönetimi, Rusya üzerinden Avrupa’ya bağlanan bir Çin’in her şeyden önce Rusya ile safları daha da sıklaştıracağı hatta bu birlikteliğe Avrupa’dan ortaklar dahi bulabileceği endişesi içerisinde. Oysa NATO müttefiki Türkiye hattında ayrıca Azerbaycan ve Gürcistan var.</p>
<p>Her ikisi de ABD’nin bölgede iyi ilişkilere sahip olduğu ülkeler. Fakat bu projenin önemli ayağını oluşturan İran ile ABD’nin sorunları var. Aslında bu sorunu Obama yönetimi İran’la nükleer programı konusunda anlaşmaya vararak kısmen çözmüştü ancak şimdiki Trump yönetiminin İran politikasını değiştirmesi ve İran’ı bir numaralı düşman olarak görmesi orta koridorun geleceğini de tehlikeye atıyor. Çin tarafından İran’ın Orta Doğu’ya geçiş için önemli bir anahtar olarak görülmesi, Washington yönetimini pek memnun etmemiş durumdadır. ABD’nin ekonomik durumu Çin’in bu projesini altı bölgede göğüsleyecek veya ona meydan okuyacak imkâna izin vermemektedir. Aslında ABD’nin arayışı içinde olduğu şey jeopolitik olarak bu projeyi kendi çıkarları için nasıl kullanabileceğidir. Özellikle proje içindeki önemli Amerikan müttefiki ülkeler üzerinden ABD jeopolitik bir kumar oynamak üzere ya da bir başka deyişle bu ülkeler üzerinden jeopolitik asalak olmaya hazırlanmaktadır.</p>
<p><strong>Türkiye, Çin İçin Siyasi Bir Tercih Değil Jeopolitik Bir Zorunluluktur</strong></p>
<p>Tüm bu tartışmalara rağmen Çin’in bakışı oldukça berrak. Her şeyden önce Çin, Türkiye’yi bir siyasi tercih olarak görmüyor aksine Türkiye’yi jeopolitik bir zorunluluk olarak görüyor. Bir başka deyişle Türkiye, Çin’den uzaklaşmayı veya araya mesafe koymayı seçse bile Xi Jinping yönetiminin Türkiye’yi bırakacağı düşünülemez. Daha devlet başkanı yardımcılığı görevindeyken Türkiye’yi soğuk bir kış günü ziyaret eden Xi Jinping, Ankara’da oldukça sıcak mesajlar vererek, Türkiye ile ortak bir gelecek kurma niyetini belli etmişti. Zaten devlet başkanlığı görevine gelir gelmez Türkiye’yi stratejik ortak olarak ilan etti. Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan da Xi Jinping’in bu adımına ilgisiz kalmadı ve defalarca Çin’i ziyaret ederek, Xi Jinping ile özel bir dostluk geliştirdi. İki lider arasındaki bu yakın dostluk Türk-Çin ilişkileri tarihinin hiçbir döneminde görülmemiştir.</p>
<p>Önceki Hu Jintao yönetimi, Çin’in bölgedeki stratejik ortakları olarak Batı’da Yunanistan, Doğu da ise İran’ı seçmişti. Yunanistan’ın Pire limanını halen Çinliler işletmektedir. Akdeniz’de ise Güney Kıbrıs Rum kesimi tercih edilmişti. Yunanistan ve Kıbrıs Rum kesimi Çin’in Avrupa Birliği içindeki en önemli destekçileri, bir nevi Truva atlarıydı.</p>
<p>Özellikle, Avrupa Birliği’nin uygulamakta olduğu silah ambargosunu kaldırtmak için Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum kesimi yoğun lobi yaptılar. Bugün gelinen noktada Yunanistan devre dışı bırakıldı. Tamamıyla Avrupa Birliği’nin kontrolü altına giren Yunanistan’ın Hu Jintao dönemindeki o eski önemi Çin için kalmamıştır ama stratejik önemi hala Çin için kıymetlidir.</p>
<p>Aslında son dönemde özellikle Mayıs 2017’deki Bir Kuşak Bir Yol Forumunda Çin tarafından Türkiye’ye atfedilen önemi gördükten sonra Yunanistan’ın Türkiye’yi sürekli tahrik etmesi ve Avrupa Birliği’ni Türkiye’ye karşı kışkırtmasının nedeni anlaşılmış oluyordu. Çin’in Bir Kuşak Bir Yol girişimi sayesinde Yunanistan ekonomik sıkıntılarından kurtulacağını ümit etmişti ama gelinen noktada Türkiye bu ümidi elinden almışa benziyor. Pekin yönetiminin Yunanistan’ın sitemine verdiği cevap gayet açık: Türkiye ile anlaşın Ankara size de payınızı versin.</p>
<p><strong>Riskler Fırsatlar</strong></p>
<p>Sonuç olarak Bir Kuşak Bir Yol Girişimi Asya Pasifik bölgesinin Marshall Yardımı olarak görülmektedir. Hatırlanacağı üzere Marshall yardımı tek başına yürürlüğe girmemiştir. ABD, üç aşamalı bir strateji izlemiştir. Evvela 1947’de Truman Doktrini’nin ilan edilmesiyle siyasi altyapısı hazırlanmıştır. Daha sonrada Marshall yardımı yapılmıştır. Hem Truman Doktrini, hem de Marshall yardımları aslında yeni bir dünya düzeninin inşasıydı ve bu düzenin başını ABD çekiyordu. Bu düzeni koruma adına ABD, 1949’da bir askeri savunma paktı olan NATO’yu kurarak üçüncü aşamayı tamamlıyordu.</p>
<p>Xi Jinping de benzer bir strateji izliyor gibi görünüyor. Önce Bir Kuşak Bir Yol girişimini ilan ederek finansal alt yapısını oluşturdu. Ardından da stratejinin siyasi ayağını, Çin’in kendi Truman Doktrini’ni Ekim 2017’de Çin Komünist Partisi’nin 19. Kongresinde ilan ederek belirledi. Çin’in yeni dünyasının fikirsel altyapısı ya da bir başka deyişle doktrini “Yeni Dönem İçin Çin’e Özgü Sosyalizm üzerine Xi Jinping Düşüncesi” olarak belirlendi. Xi Jinping düşüncesi hem parti tüzüğüne, hem de Çin anayasasına yazıldı.</p>
<p>Çin’in kendi dünya düzenini kurma girişiminde ilk iki aşama tamamlanmıştı. Şimdi sıra üçüncü aşama olan bu düzeni koruyacak olan güvenlik şemsiyesine geldi. Çin NATO benzeri İpek Yolu coğrafyasındaki ülkelerle yeni bir askerî savunma paktı mı oluşturacak, yoksa mevcut Şanghay İşbirliği Örgütü’ne askeri savunma paktı kimliği mi kazandıracak bu henüz belli değil. Ancak belli olan şey şu ki, Çin geleneksel olarak askeri paktlara çok olumlu bakmıyor, bu nedenle daha çok güvenlik meselelerini ikili ilişkiler üzerinden düzenlemeyi tercih ediyor. Önümüzdeki günlerde farklı gelişmeler olabilir.</p>
<p>Çin’in bu yeni ipek yolu projesiyle ilgili riskler de oldukça yüksek. Her şeyden önce bu proje altı bölge üzerine kurulmuş durumdadır. Fakat bölgelerin her biri kendi başına aslında ayrı birer dünya. Dolayısıyla Çin’in aynı anda bu altı önemli jeopolitik bölgede ekonomik temelli bir projeyi yürütmesi için kaynaklarının ne kadar yeterli olduğu, bu projeleri destekleyebilecek ve sürdürebilecek güçte olup olmadığı merak konusu. Sadece ekonomik kaynaklar değil bunu uygulayacak bürokratik yapı ve uzmanların durumu da ayrı bir merak konusu.</p>
<p>Çin’in daha önce düzen kurma veya dünyayı yönetme gibi bir deneyimi olmadığı için bu projenin yürütülmesinde Rusya, ABD veya Batılı bir ülkeden yardım alması gerekebilir. Çin, Rusya’yı bu projede bir ortak olarak görmeyi istiyor, ama projenin sahibi olmasını istemiyor. Benzer şekilde ABD ile de işbirliği yapmak istiyor ama projeyi ABD’ye kaptırmak istemiyor. O zaman son seçenek Avrupa kalıyor. Çin için Avrupa’da en iyi seçenek İngiltere’dir. Yüzyıllardan beri inişli çıkışlı ilişkilere sahip olsalar da birbirlerini iyi tanıyorlar. Özellikle son dönemde İngiltere, Avrupa Birliğinden çıkmış olmasından dolayı daha bağımsız hareket edebilme yeteneğine kavuşmuştur.</p>
<p>İngiltere’nin Çin ile ilişkileri daha da geliştirmesi ve Bir Kuşak Bir Yol girişimine sıkı bir destek vermesi, Çin’e bu projenin gerçekleştirilmesinde yardım edeceği şeklinde düşünülebilir. İngiltere de Türkiye hattının kullanılmasından yana. Rusya hattına soğuk bakıyor. Özellikle son dönemde İngiltere’nin Rusya ile casus krizi nedeniyle yaşadığı zor günler de bunun kanıtlar nitelikte. Brexit nedeniyle İngiltere’nin ekonomik kaybı da oldukça büyük. Dolayısıyla Çin ile birlikte bu kaybı da telafi edebilir.</p>
<p>Çin’in İpek Yolu projesine karşı en büyük risk, projenin geçiş güzergâhlarındaki güvenlik sorunları. Her şeyden önce bu projenin ana kalbi durumunda olan Uygur Özerk Bölgesi’nin kendine özgü durumu, bunun yanında Tibet Özerk Bölgesinin durumu ve İç Moğolistan bölgesinin durumu bu projenin geleceği için oldukça önemlidir. Bu üç bölgede ayrılıkçı hareketler mevcut ve Çin’den ayrılmak istiyorlar.</p>
<p>Bu, Çin’in kendi içinde yaşadığı sorunlardır. Bir de dış sorunlar var. Örneğin Keşmir nedeniyle Hindistan-Pakistan arasındaki sorunlar, ASEAN ülkeleri ile yaşanan Güney Çin denizindeki egemenliği tartışmalı adalar üzerindeki anlaşmazlık, Pakistan’daki Gwadar limanının bulunduğu Belucistan’da yaşayan Belucilerin bağımsızlık istekleri ve ABD’nin bunu desteklemesi, ABD-İran sürtüşmesi, Afganistan’da son dönemde ortaya çıkan ve Uygur militanlarının yoğun olarak içinde yer aldığı DAEŞ tehdidi, aynı tehdit Suriye’de de mevcut. Ayrıca ABD, Suriye’de PKK terör örgütünün uzantıları olan grupları destekliyor ve son olarak ABD, Orta Doğu’da yeni bir düzen inşa etmek istiyor. İsrail, Suudi Arabistan, Mısır, Bahreyn, Ürdün, Birleşik Arap Emirlikleri ve Lübnan bu yeni düzen inşasında ABD’nin yanında duruyorlar. Özetlemek gerekirse, Çin eğer bu projesini gerçekleştirmek istiyorsa, ekonomik gücünü muhafaza ederken, dünya siyasetinde de daha fazla sorumluluk alarak, özellikle önemli konularda Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinde çekimser kalmak yerine rengini ve tavrını belli eden bir duruş sergilemelidir.</p>
<p>Projenin karşılaşacağı tehditlerin üstesinden gelebilmek için güvenlik alanında kollektif savunma işbirliği mekanizmaları geliştirmelidir. Bu bağlamda, Şanghay İşbirliği Örgütü’ne mutlaka askeri bir kimlik kazandırılmalıdır. Ancak bu askeri kimliğin belli ülkeler tarafından suiistimal edilmemesi sağlanmalıdır.</p>
<p>Türkiye’nin daha etkin bir şekilde Şanghay İşbirliği Örgütü içerisinde yer almasına olanak sağlanmalıdır. Bu bağlamda Şanghay İşbirliği Örgütü içerisinde İpek Yolu projesi ile ilgili yeni bir birim kurularak, bu yeni birimin merkezi İstanbul yapılmalıdır. Bir dönem yoğun bir şekilde takip ettiği hem Rusya hem ABD ile ilişkileri iyi ve sıkı tutma stratejisi artık bugün geçerliliğini yitirmiştir.</p>
<p>Çin’in hem Rusya’yı hem de ABD’yi idare edemeyeceği gerçeğini bir an önce kabul etmesi gerekmektedir. Bu iki ülkeden herhangi birisinin yanında durmayacaksa kendisi üçüncü bir alternatif haline gelmek zorundadır.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/bir-kusak-bir-yol-girisimi-cinin-yeni-dunya-duzeni/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yeni Süper Güç Çin mi?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/yeni-super-gu%cc%88c-cin-mi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/yeni-super-gu%cc%88c-cin-mi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Barış Adıbelli]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 31 Mar 2018 21:23:30 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[7. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Araştırma]]></category>
		<category><![CDATA[Barış Adıbelli]]></category>
		<category><![CDATA[Çin]]></category>
		<category><![CDATA[Çin Rüyası]]></category>
		<category><![CDATA[Nisan 2018]]></category>
		<category><![CDATA[Süper Güç]]></category>
		<category><![CDATA[Süper Güç Çin]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1824</guid>

					<description><![CDATA[Xi Jinping ekibiyle birlikte partide yapısal, örgütsel ve ideolojik bir yeniden yapılanma sürecine girmiş, Çin’in önümüzdeki en az otuz yıl için belirlenen stratejik hedeflerine ulaşabilmesi için kuramsal bir dönüşüm süreci başlatmıştır. Bu yeni sürecin adını Xi Jinping 2013 yılında “Çin Rüyası” olarak ilan etmiştir. Post-modern Sosyalizm’in İnşası Son bir yıldan beri Çin’de köklü bir siyasal değişim yaşanıyor. Devrim niteliğindeki bu değişim, Çin’in küresel konumunu da yakından etkileyecek gibi gözüküyor. Ekim 2017’de yapılan Çin Komünist Partisi’nin 19. Kongresi’nde alınan yeni siyasal kararlar, Çin’de adeta sosyalizmin yeniden inşası olarak tarihe geçti. Tam da Bolşevik Devrimi’nin 100. yıldönümünde Çin’de Komünist Parti’nin kongresinde ideoloji yeniden tanımlanarak post modern bir sosyalizm anlayışının Çin’e özgü başlığı altında uluslararası topluma ilan edildi. Üzerinde çok uzun zamandan beri çalışılan bu yeni sosyalizm anlayışı, Çin’in yaşadığı ekonomik ve siyasal değişimin izlerini de üzerinde taşımaktaydı. Mevcut haliyle Çin siyasal sisteminin, Çin’i 21. yüzyıla büyük bir güç olarak taşıması imkânsız olarak görülüyordu. 1921’de kurulan Çin Komünist Partisi ve onun oluşturduğu ideoloji günümüze kadar ufak tefek değişikliklere uğrayarak geldi. Anayasaya göre Çin’de egemenlik ve iktidar halka aittir. Çin Komünist Partisi, egemenliği, iktidarı ve devlet gücünü halk adına kullanır. Halk yerel ve ulusal meclislerin seçtiği temsilciler aracılığıyla partide temsil edilir. Çin anayasasına göre &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Xi Jinping ekibiyle birlikte partide yapısal, örgütsel ve ideolojik bir yeniden yapılanma sürecine girmiş, Çin’in önümüzdeki en az otuz yıl için belirlenen stratejik hedeflerine ulaşabilmesi için kuramsal bir dönüşüm süreci başlatmıştır. Bu yeni sürecin adını Xi Jinping 2013 yılında “Çin Rüyası” olarak ilan etmiştir.</strong></p>
<p><strong>Post-modern Sosyalizm’in İnşası</strong></p>
<p>Son bir yıldan beri Çin’de köklü bir siyasal değişim yaşanıyor. Devrim niteliğindeki bu değişim, Çin’in küresel konumunu da yakından etkileyecek gibi gözüküyor. Ekim 2017’de yapılan Çin Komünist Partisi’nin 19. Kongresi’nde alınan yeni siyasal kararlar, Çin’de adeta sosyalizmin yeniden inşası olarak tarihe geçti. Tam da Bolşevik Devrimi’nin 100. yıldönümünde Çin’de Komünist Parti’nin kongresinde ideoloji yeniden tanımlanarak post modern bir sosyalizm anlayışının Çin’e özgü başlığı altında uluslararası topluma ilan edildi. Üzerinde çok uzun zamandan beri çalışılan bu yeni sosyalizm anlayışı, Çin’in yaşadığı ekonomik ve siyasal değişimin izlerini de üzerinde taşımaktaydı. Mevcut haliyle Çin siyasal sisteminin, Çin’i 21. yüzyıla büyük bir güç olarak taşıması imkânsız olarak görülüyordu. 1921’de kurulan Çin Komünist Partisi ve onun oluşturduğu ideoloji günümüze kadar ufak tefek değişikliklere uğrayarak geldi.</p>
<p>Anayasaya göre Çin’de egemenlik ve iktidar halka aittir. Çin Komünist Partisi, egemenliği, iktidarı ve devlet gücünü halk adına kullanır. Halk yerel ve ulusal meclislerin seçtiği temsilciler aracılığıyla partide temsil edilir. Çin anayasasına göre iktidar, halkın demokratik diktatörlüğü olarak tanımlanır. Yani iktidar halkına şefkatli ve demokratik, düşmanlarına ise demir yumrukla karşı koyan bir diktatörlük olarak tanımlanır. Bu iktidara öncülük edenler ise işçiler ile çiftçilerin oluşturdukları işçi sınıfıdır. Buradan da anlaşıldığı üzere Çin’de siyasal sistem Çin Komünist Partisi tarafından oluşturulur. Sadece siyasal sistem değil, aynı zamanda ideoloji ve devlet de hatta modern Çin toplumu da Çin Komünist Partisi tarafından inşa edilmiştir. Bu nedenle, Çin Komünist Partisi, Çin’de her şeyi yönetir. Bu gerçeği Xi Jinping. 19. Parti kongresinde şöyle özetlemiştir: “Hükümet, ordu, toplum, okullar, kuzey, güney, doğu ve batı hepsi parti tarafından yönetilir.” Görüldüğü üzere devlet olgusu Çin’de parti kadar güçlü değildir. Tamamıyla sembolik bir anlamı vardır. Devlet, partinin bir unsurudur. Parti var olduğu için devlet vardır ve devleti parti kurmuştur. Bu gerçeği de Çinliler partinin kuruluş tarihinin devletin kuruluş tarihinden daha eski olmasıyla gösterirler. Devlet, partiye sadakatle bağlıdır. Partinin, Çin toplumu üzerindeki etkisine bakıldığında aslında partinin devletin ta kendisi olduğu gerçeği görülür.</p>
<p>Komünist Parti’nin Çin’de her şeyin üzerinde adeta tanrısal bir takım yetkileri olan, sorgulanamaz, eleştirilemez, ortadan kaldırılamaz, efsanevi, hatasız bir siyasal güç olması, aslında efsanelerle dolu mitolojik Çin tarihiyle de çok uyumludur. İlk Çin imparatoru Çin Şi Huang’ın (M.Ö. 259-210) gök tanrının oğlu olduğu inancı ya da efsanesi binlerce yıl boyunca Çin tarihini etkilemiştir. İmparatorlara gök tanrının yeryüzündeki yansıması olarak kutsal bir misyon yüklenmiş, halkın sınırsız ve sorgulamasız sadakatini ve tabiiyetini sağlamıştır.</p>
<p>Komünist Parti’nin bu kadar kutsallaştırılması ve yüceltilmesine rağmen 21. yüzyılın hızlı teknolojik dönüşümü, küreselleşmenin getirmiş olduğu bir takım olanaklar ve olumsuzluklar, artık dünyanın küçük bir köy haline gelerek dijital dünya adı verilen yeni bir yaşam tarzının doğması gibi gelişmeler partinin bu “kutsal, yüce” konumunu sorgulanır hale getirmiştir. Gelinen noktada parti her şeyi yönetemez hale gelmiştir. Bu gerçeği görmek istemeyen parti yetkililerinin makyajlama çabaları partideki yıkımı önleyememiştir. Özellikle Çin kültüründe hakim olan erdem ve erdemli yönetim anlayışı da giderek partide kaybolmuştur. Hem ideolojik, hem de bürokratik olarak partinin güç kaybetmesi, özellikle yolsuzluk olaylarını artırmış, partinin gücünden çıkar gruplarının faydalanmasına olanak tanımıştır. Gün geçtikçe parti içerisinde gücü ve etkisi artan bu çıkar gruplarıyla mücadele zorlaşmıştır. Parti’nin üst düzey yetkililerinin de zaman zaman adlarının karıştığı yolsuzluk olaylarına her gün bir yenisi eklenmiştir.</p>
<p>2012’de Xi Jinping’in göreve geldiğinde karşılaştığı tablo bundan daha kötüydü. 2049’a güçlü, modern, müreffeh ve bir dünya gücü olarak ulaşmayı hedefleyen bir Çin için bu durum içler acısıydı. Xi yönetimi komünist partideki çürümüşlüğe bir an önce müdahale etmedikleri takdirde partinin, ideolojinin ve devletin çöküşünün mukadder olduğunu gördüler. Xi, toplumdaki yoksullukla, partideki yolsuzluğun bir araya geldiğinde Çin için en büyük iki düşman olacağını görerek, hem yoksullukla hem de yolsuzlukla mücadeleyi birinci öncelik olarak gündemine almıştır. Bu bağlamda, Xi Jinping ekibiyle birlikte partide yapısal, örgütsel ve ideolojik bir yeniden yapılanma sürecine girmiş, Çin’in önümüzdeki en az otuz yıl için belirlenen stratejik hedeflerine ulaşabilmesi için kuramsal bir dönüşüm süreci başlatmıştır. Bu yeni sürecin adını Xi Jinping 2013 yılında “Çin Rüyası” olarak ilan etmiştir. Bu rüyanın temelini Çin halkının yeniden dirilişi oluşturacaktır. Bu yeni Çin’in inşası için gerekli olan ekonomik temel de aynı yıl “Bir Kuşak Bir Yol Girişimi”nin ilan edilmesiyle oluşturulmuştur.</p>
<p>Partiyi, ideolojiyi ve devleti yeniden inşa etme sürecinin ilk aşaması yaklaşık beş yıl sürdü. Ekim 2017’de düzenlenen Çin Komünist Partisinin 19. Kongresinde parti tüzüğünde yapılan değişikliklerle Çin’in yeni ideolojik hedefleri de ortaya kondu. Aslında 19. parti kongresi, Sosyalist sistemin dünya çapında Sovyetler Birliği ile yıkıldığı Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bugüne kadar Çin Komünist Partisi’nin yaşamış olduğu meşruiyet sorununu da ortadan kaldırmaya yönelik bir hamleydi. Geçmişte partinin ve ideolojinin yaşadığı güncel sorunlara karşı önce 2002’de Jiang Zemin’in “Üç Temsil Teorisi “adını verdiği ve anayasaya da giren partinin ideolojisine güncel bir ayarlama yapan girişimi, ardından da 2004 yılında Hu Jintao tarafından ortaya atılan ve anayasaya giren “Kalkınma Üzerine Bilimsel Bakış” teorisi gelmişti.</p>
<p>Üç Temsil ve Kalkınma Üzerine Bilimsel Bakış teorilerinin hepsi çökmekte olan sosyalizmi ve partiyi kurtarma çabalarıydı; ancak günübirlik bir takım çözümler sunsa da partinin ana felsefesi ve siyaseti üzerinde çok da belirleyici olamadılar. Bu nedenle 19. parti kongresinde Çin ideolojisi yeniden tanımlanarak “Yeni bir Dönem için Çin’e Özgü Sosyalizm Düşüncesi” ortaya atıldı. Xi Jinping düşüncesi olarak da adlandırılan bu düşünce parti tüzüğüne yazıldı.</p>
<p>Xi Jinping üç temel hedef belirlemiştir: sosyalizmi yeniden inşa etmek, partiyi güçlendirmek, devlet başkanlığı makamını ve devleti güçlendirmek. İlk iki hedefi 19. parti kongresinde alınan kararlar doğrultusunda gerçekleştirmek için süreç başlatılmıştır. Üçüncü hedef için ise Mart 2018’deki Çin Ulusal Halk Meclisinin 13. toplantısı beklenmiştir. 19. parti kongresinde alınan değişikliklerin uygulanabilmesi adına anayasada da bir takım değişikliklerin yapılması gerekli olmuştur. Bu bağlamda oluşturulan komisyonlar, Kasım 2017’den itibaren çalışmaya başlamışlardır. Özellikle devletin güçlendirilmesi fikri üzerinde durulmuştur. Parti her şeyi yönetir, parti devleti de yönetir anlayışı nedeniyle Çin’de devlet olgusu çok da güçlü değildir. Her şey devletin bekası için, ya da devlete sadakat gibi bir anlayışın Çin siyasal sisteminde olmadığı görülür. Partinin bekası esastır. Çin’de herkes partiye sadık olmak zorundadır. Dolayısıyla sadakat partiyedir, devlete değil. Bu da ister istemez devlet anlayışını oldukça zayıf kılmaktadır. Zaten Çin siyasal sisteminde bir güçler ayrılığı ilkesini de görmek zordur. Yürütme, yasama ve yargı hepsi partinin hiyerarşik örgütlenmesi içerisindedir ve partinin alt unsurlarıdır, partiden bağımsız değildirler. Yasama organı gibi hareket eden Çin Ulusal Halk Meclisi, 1954 yılında partinin içinde ihdas edilmiştir. Partinin onaylamadığı hiçbir kanun meclisten geçemez.</p>
<p>2018 yılının ilk günlerinde bu komisyonlardan çıkan sonuç, 21 başlıkta anayasa değişikliğinin öngörülmesi olmuştur. Bu başlıklardan belki de en çok dikkati çeken 79. maddede yapılması düşünülen değişiklik olmuştur. Çin anayasasındaki 79. madde devlet başkanlığı görevini iki dönem olarak yani toplamda on yıl olarak sınırlamaktaydı. Önerilen ise bu sınırlamanın anayasadan kaldırılmasıydı. Böylece son beş yılık görev süresi içinde olan Xi Jinping’in önündeki süre sınırlaması kalkmış olacaktı. Dolaysıyla, Xi Jinping, partiyi ve ideolojiyi yeniden rotasına sokabilecekti. Ekim ayındaki parti kongresinde ortaya konan otuz yıllık vizyonun gerçekleştirilmesi için Xi Jinping ve ekibinin görev başında olması da gerekiyordu. Aksi takdirde beş yıl sonra gelecek yeni lider kadro ve ekibi mevcut projeleri sil baştan değiştirebilir veya rafa kaldırabilirdi.</p>
<p>Devlet Başkanlığı görevinin önündeki iki dönem sınırlamasının kalkması konusunda hem dünyada hem de Çin’de büyük tartışmalar yaşandı. Uluslararası toplum, güçlü bir liderliğin daha agresif bir Çin’i ortaya çıkaracağından endişe duyuyordu. Özellikle, 1930’larda Almanya’da seçim ile iktidara gelen Adolf Hitler’in sonradan dünyayı tehdit eden bir diktatöre dönüşmesi örnek olarak gösteriliyordu. Xi Jinping’in de masumane görünümünün bir zaman sonra güç zehirlenmesine uğrayarak bir Hitler’e dönüşmesini engelleyecek hiçbir mekanizmanın olmadığı vurgulanıyordu. Aslında Batı dünyası bu söylemi 1990’lardan beri dile getirip, Çin’in İkinci Dünya Savaşı öncesi Almanya’nın yükselişine çok benzediğini, o dönem Nazi Almayasına zamanında müdahale edilmemesinin Avrupa için bir felaket olduğunu söyleyerek, Çin’in de aynı yolda ilerlediğini ve Batı’nın aynı hatayı yaparak Çin’i önlemediğini sık sık belirtiyorlardı.</p>
<p>Mao’nun 1976’da hayatını kaybetmesi üzerine 1978’de iktidara gelen Deng Xiaoping, ilk iş olarak Kültür Devrimi’nin olumsuz sonuçlarını ve etkilerini ortada kaldırmaya yönelik adımlar atmış, Kültür Devrimi’nin izlerini silmeye çalışmıştır. Kendisinin de büyük oğlu Kültür Devrimi sırasında Kızıl Muhafızlar tarafından, oturduğu apartman dairesinin penceresinden aşağı atılarak öldürülmüştür. 1982’de anayasa yeniden yazılmış, 1954’deki anayasa yürürlükten kaldırılmıştır. Bu bağlamda kolektif liderlik getirilmiş, devlet başkanlığı görevine de iki dönem sınırlama konulmuştur. Böylece, tek adam yönetimine değil, merkez komite, politbüro ve genel sekreter arasında dağıtılan bir kolektif liderlik sistemi oluşturulmuştur. Böylece yönetime gelen lider asla tek adam yönetimi kurmaya çalışmamış, zaten ortam böyle bir sürecin işlemesine de izin vermemiştir. Sistem ona müsaade etmemiştir. Çin’de bu siyasi önlemler kuşkusuz Çin siyasi tarihinde yaşanmış önemli olaylar göz önünde bulundurularak ve buradan çıkarılan derslerle olmuştur. Örneğin Mao’nun kendisi tek başına Çin’i 27 yıl yönetmiş, Deng Xiaoping’in kendisi ise 18 yıl görevde kalmıştır.</p>
<p>Çin’deki siyasal sistem tek parti yönetimini üzerine kurulmuştur. Mevcut Çin anayasası da buna göre dizayn edilmiştir. Çin’de muhalif partiler bulunmamaktadır ancak siyasetin doğası gereği muhalefete de ihtiyaç duyulmaktadır. Genelde tek parti yönetimlerinde örneğin Kuzey Kore, Sovyetler Birliği ve Demir Perde ülkeleri gibi ülkelerde muhalefet ihtiyacı bizzat partinin içindeki muhalif gruplar tarafından giderilmektedir. Siyaset literatürüne hizipçilik olarak da giren, zaman zaman çok da iyi anlamlar yüklenmeyen bu muhalif gruplar, bir nevi parti içerisinde bir muhalefet partisi gibi hareket etmektedirler. Bunlar aynı zamanda çıkar grupları olarak da rol oynarlar. Tarihte de bu yönde hareket etmişlerdir. Mao döneminden bu tarafa Çin siyasetinde oldukça etkili olmuşlardır. Ancak her defasında da büyük tasfiyeler ile karşılaşmışlar, siyasetten tasfiye edilmişler; ancak ortadan kaldırılamamışlardır. Bugün de Çin Komünist Partisi’nde gelenekçiler, yenilikçiler, Atlantikçiler, Rusyacılar, Avrasyacılar gibi farklı görüşler etrafında toplanan küçük gruplar bulunmaktadır. Bu anayasa değişikliği ile birlikte bu muhalif gruplar da bir kez daha gündeme geldi. Özellikle eski devlet başkanı ve Deng Xiaoping’in halefi olan Jiang Zemin’in önderlik ettiği gelenekçiler, devlet başkanlığının iki dönem ile sınırlandırılmasının anayasa değişikliği ile kaldırılmasına karşı çıktılar.</p>
<p>Gelenekçiler, Çin’in geleneksel Maocu devrim ilkelerinden ayrılmamasını, ona sıkı sıkıya bağlı kalınmasını ve onun siyasal düşüncesini ve sistemini tekrar inşa ederek Maocu bir siyaset anlayışı ile yola devam edilmesini savunuyorlar. Gelenekçilerin temel argümanı partiyi, devleti, bürokrasiyi ve her şeyi oluşturan Marksist-Leninist Maocu düşüncenin sulandırılarak, altının oyulduğu ve hibrit, kökü olmayan yeni bir ideoloji türünün ortaya çıktığını savunmaktadırlar. Bu ideoloji türünün temelini tarihten kazanılmış, öğrenilmiş ve tecrübe edilmiş devrimci fikirler değil, tamamıyla ekonominin, ekonomik kazanımların ve ticari çıkarların, bir başka deyişle tamamıyla paranın oluşturduğunu savunmaktadırlar. Dolaysıyla Maocu mirasa ihanet edildiğini düşünmektedirler.</p>
<p>Yenilikçiler ise günün koşullarının artık Mao’nun öngördüğü koşulları çoktan aştığını, değiştiğini, dolayısıyla bir yenilenme hareketinin gerekliliğinden bahsetmekte ve yapılan hemen her değişikliği desteklemektedirler. Bu bağlamda mesela ABD ile ilişkilerin geliştirilmesini istemektedirler.</p>
<p><strong>Anayasa Değişikliği Oylaması</strong></p>
<p>Nihayet, 11 Mart 2017’de Çin’de Çin Ulusal Halk Meclisi’nde yapılan oylama ile anayasa değişikliği yapıldı. Anayasa değişikliğinin kamuoyunda belki de en fazla öne çıkan unsuru olan iki dönem, yani 10 yıl ile sınırlı olan devlet başkanlığı görevinin önündeki bu sınırlamanın kaldırılması, bu durumu düzenleyen 79. maddenin değiştirilmesi ile oldu.</p>
<p>Bu oylamadan hemen bir hafta sonra 17 Mart günü toplanan meclis oturumunda tüm temsilciler oy birliği ile Xi Jinping’i tekrar devlet başkanlığı, merkez komite başkanlığı ve merkez askeri komite başkanlığı görevlerine getirmiştir. Ayrıca devlet başkanlığı görevine önemli bir siyaset ve devlet adamı olan ve Xi Jinping’in yakın çalışma arkadaşı Wang Qishan atanmıştır. Bunun yanında yeni bakanlıkların kurulmasına da meclis onay vermiştir. 11 Martta gerçekleşen anayasa değişikliğine kadar olan dönemde, Devlet Başkanlığı, sembolik bir önemi ve anlamı olan bir görevdi. Ana yürütme görevini Çin Komünist Partisi adına Merkez Komite, Politbüro ve Genel Sekreter yürütüyordu. Devlet başkanı daha çok vitrin görevini görerek, uluslararası camiada devleti ya da bir başka deyişle partiyi temsil etme adına hareket ediyordu. Ancak son zamanlarda artık bir ikilem ve bir çelişkinin ortaya çıktığı da açıktır. Bu yeni gelişmeden sonra Xi Jinping’in Çin Komünist Partisi’nin genel sekreterliğini de sınırsız bir şekilde devam ettireceği tartışılıyor. Daha önce de gündeme gelen parti genel sekreterliği ile devlet başkanlığı görevinin birbirinden ayrılması fikri gündemde. Zira Çin siyasal sisteminde ayrışma zaten uzun süre uygulanmıştı. Fakat Xi Jinping ve ekibi buna sıcak bakmıyor. Çünkü bu durumda iki başlı bir yönetimin ortaya çıkacağı ve zamanla bir iktidar yarışı ve çatışması başlayacağını düşünüyor. Dolayısıyla partiden vazgeçilmeyeceği görülüyor. Anayasa değişikliğine rağmen bir teamül olarak liderler eski uygulamaya devam ederek iki dönem şartını aşmayabilirler. Eğer aşmaları gerekirse en azından önlerinde anayasal bir engel olmayacaktır. Bu teamül halihazırda Çin Komünist Partisi liderliğinde uygulanmaktadır. Herhangi bir yasal süre sınırlaması olmamasına rağmen iki dönemden fazla görev yapmamaktadırlar.</p>
<p>Tek adam yönetimi tartışmalarına gelince, bu sürecin tek adam yönetimine götürecek bir süreci başlatacağı konusunda herhangi bir işaret yok. Zira gerek Çin’de, gerekse dünyada artık koşullar değişmiş durumdadır. 21. yüzyılın “Çin Yüzyılı” olacağına inanan Çinli siyasetçilerin, önemli bir aşama kaydetmiş iken 1950’lerin politikasına dönmeyi isteyeceklerini düşünmek, Çin’in gerçekleriyle uyumlu değildir. Böyle bir yaklaşım Çin için büyük bir risk olacak ve neredeyse 100 yıldan beri tüm kazanımlarını kaybetmesine neden olacaktır. Geçen yüzyıl Çin için utanç asrı olarak değerlendirilmişti. 1840’ta Afyon Savaşı’nın ardından İngiltere ile imzalanan ve Çin’i yarı sömürge haline getiren antlaşmayla başlayan bu utanç asrı 1949’da komünist devrime kadar olan bir süreci kapsıyordu. Bu gün gelinen noktada bu utanç asrından sonra Çin için 21. yüzyılın övünç asrı olacağı düşünülüyor.</p>
<p><strong>Bir Devlet, İki Sistem</strong></p>
<p>Çin’de zaten güçlü olan rejimin ve yönetimin daha da güçlendirilmesi, sosyalist bir toplumun inşasının öngörülmesi ve bunun stratejik hedef olarak ortaya konulması beraberinde bir takım toplumsal sorunları da getirecektir. Her şeyden önce dünya geçmişte tek tip bir toplum inşa edilmesi macerasını Sovyetler Birliği ve Nazi Almanyasında görmüştü. Her iki ülke de başarısız oldu ve felakete sürüklendi. Günümüz küreselleşmiş dünyasında farklılıkların büyük bir zenginlik yarattığı ve yalnızlaşmanın, kendini dışarıda tutmanın imkânsız olduğu bu ortamda tek tip bir toplum oluşturmak pek gerçekçi görülmemektedir. Kaldı ki Çin anayasasına göre Çin 56 halktan oluşan bir ülke ve ulus.</p>
<p>Eğer resmi ideoloji toplumsal hayatın maddi-manevi her yönünü düzenleyen sistem olarak dayatılırsa, kendi toplumsal değerleri ve inanç sistemleri olan ve buna göre yaşamak isteyen Tibet Özerk Bölgesindeki Tibetli Budist halk ve Uygur Özerk Bölgesinde Müslüman Uygur Türkleri nasıl olup da sisteme entegre edilecek? Tibet ve Uygur sorunlarının altında yatan temel olgu kendi inanç sistemleri ile Çin’e özgü sosyalizmin karşı karşıya gelmesidir. Geçtiğimiz yaz Çin’in din işleri bürosu yöneticisi Wang Zuoan parti mensuplarının herhangi bir dini inanca bağlı olmalarının yasak olduğunu, aksi halde cezalandırılacaklarını duyurdu. Wang, parti mensuplarının sıkı bir Marksist ateist olmalarını ve parti kurallarına uymalarını istedi. Kısaca parti kendi üyelerine bir dine inanmalarını yasaklamıştı. Ancak devlet görevlileri ve kamu görevlilerinin de parti üyesi olduğu düşünüldüğünde özellikle Müslüman kesimlerdeki öğretmenlerin ve öteki kamu görevlilerin durumu ne olacak? Dinlerinden vaz geçecekler mi? Cevap belli: hayır. Yıllardan beri merkezi hükümetle aralarındaki temel sorun da bu. Çin yönetimi sosyalizmi tek inanç sistemi ve hayatı belirleyen kurallar dizisi olarak Uygur toplumuna dayatmaya çalışıyor, Uygurlar da direniyor. Bu anlaşmazlık Çin’in hayalini kurduğu mutlu bir Çin toplumunu ya da Çin Rüyasını imkânsız hale getiriyor.</p>
<p>Sorunun çözümü aslında Çin’de mevcut. Den Xiaoping’in 1980’lerde Tayvan sorunu için ortaya attığı ama 1997’de Hong Kong’da uygulamaya başladığı bir devlet iki sistem politikasıdır. Çin’de sosyalist bir rejim varken Hong Kong topraklarında ise batılı bir liberal sistem var. Bu asla çatışmaya veya anlaşmazlığa neden olmuyor. Bugüne kadar sağlıklı bir şekilde yürüdü. Şimdi Çin yönetimi bu sistemi Tibet’te ve Uygur Özerk Bölgesinde bir devlet iki sistem şeklinde uygulayabilir. Bu bölgelerdeki halk kendi inanç sistemlerini yaşarken aynı zamanda merkezi yönetime olan sorumluluklarını da yerine getirir. Zaten hali hazırda Çin’deki özerklik yasası ve bununla ilgili düzenlemeler aslında bu sistemin zeminini sağlamaktadır. Hong Kong’daki Çinli halkın liberal siyasi görüşlerinin ya da duruşlarının sosyalizme ve merkezi yönetime hiç zararı olmamış aksine Çin’e büyük bir zenginlik katmıştır. Sistem gayet sağlıklı bir şekilde işlemektedir. Benzer sistemi Çin, Uygur Özerk Bölgesine uygulamak zorundadır. Yoksa “Bir Kuşak Bir Yol Girişimi” için önemli olan bu bölgedeki kargaşayı ve anlaşmazlığı hiçbir zaman çözemeyecektir.</p>
<p><strong>Çin’de Askeri Bir Darbe Mümkün mü?</strong></p>
<p>Son bir yılda yaşanan siyasi gelişmelerin ve son anayasa değişikliklerinin Çin ordusunda bir takım rahatsızlıklara neden olduğu söylentilerine de değinelim. Söylemek gerekir ki Çin’de silahlı kuvvetler devletin değil partinin emrindedir. Resmi ismi Çin Halk Kurtuluş Ordusu olan Çin silahlı kuvvetleri Çin Komünist Partisi’nin silahlı kanadıdır. 1927’de Çin Komünist Partisi tarafından kurulmuştur. Dolayısıyla birinci görevi partiyi ve rejimi korumaktır. Çin ordusu parti içerisinde Merkez Askeri Komiteye bağlıdır. Merkez Askeri Komiteye başkanlık eden kişi aynı zamanda başkomutanlık makamını da elinde tutar. Halihazırda Merkez Komiteye parti sekreteri ve aynı zamanda devlet başkanı olan Xi Jinping başkanlık etmektedir. Sonuç olarak, ordu devlete değil partiye sadakat gösterir. Bu nedenle Çin’de olası bir askeri darbenin olma ihtimali oldukça zordur. Zira askeri mekanizma parti tarafından çok iyi denetlenip kontrol edilmektedir. Ordunun üst düzey yetkilileri aynı zamanda partide de üst düzey yetkili oldukları için parti ile birlikte hareket etmektedirler. Çin ordusu ayrı bir güç merkezi değildir. Parti içerisindeki mevcut gücün bir parçasıdır. Dolayısıyla iktidarı ele geçirmesine gerek yoktur zaten iktidarın bir parçası, bir ortağıdır.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/yeni-super-gu%cc%88c-cin-mi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İran’da Avrasyacılar ve Batıcıların Muhafazakarlar ile Savaşı</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/iranda-avrasyacilar-ve-baticilarin-muhafazakarlar-ile-savasi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Barış Adıbelli]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 31 Jan 2018 21:44:39 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>
		<category><![CDATA[5. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Ahmedi Nejad]]></category>
		<category><![CDATA[Barış Adıbelli]]></category>
		<category><![CDATA[İran]]></category>
		<category><![CDATA[Şubat 2018]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1601</guid>

					<description><![CDATA[İran’da yaşanan halk ayaklanmasının arkasında aslında İran iç politikasında yaşanan bir güç mücadelesinin olduğu açıktır. İran’da son dönemde güçlü bir şekilde yer alan Avrasyacılar ile muhafazakârlar ve reformcular arasında kıyasıya bir mücadele bulunmaktadır. 28 Aralık 2017 günü İran’ın ikinci büyük ve muhafazakâr kenti olan Meşhed’de bir grup İranlı hayat pahalılığını protesto etti. Yüksek enflasyon ve işsizlik bu protestoların ana nedeni gibi görünüyordu. Özellikle yumurta fiyatlarının iki katına çıkması, yumurtayı İran’daki protesto gösterilerinin simgesi haline getirdi. Protesto gösterileri hızla Meşhed’den diğer İran kentlerine doğru yayılmaya başladı. Özellikle sosyal medyada sürdürülen kampanyaların da etkisiyle gösteriler İranlı gençler arasında hızla yayılarak örgütlü bir halk hareketine dönüşür gibi oldu. Bu andan itibaren protestoların niteliği ve seyri değişmeye başladı. Önceleri hayat pahalılığının protesto edildiği gösteriler, Ruhani yönetiminin bütün politikalarını eleştiren bir şekle büründü. Daha da ileri gidilerek dini lider Ali Hamanei’ye ölüm sloganları atılmaya başlandı. Göstericiler, İran devletine ve rejimine karşı açıkça bir başkaldırı başlatmışlardı. Bu başkaldırı ekonomik ve toplumsal sorunların ötesinde açıkça Ruhani yönetimi ve Hamanei’nin dini otoritesine karşı bir isyan ve sorgulama haline dönüşmüştü ki bu durum açıkça rejime bir başka deyişle, İslam Devrimi’nin temel ilkelerine ve hatta özüne büyük bir başkaldırıydı. Öyle ki bir göstericinin, İran bayrağını gönderden indirerek yırtıp atması, kamu &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>İran’da yaşanan halk ayaklanmasının arkasında aslında İran iç politikasında yaşanan bir güç mücadelesinin olduğu açıktır. İran’da son dönemde güçlü bir şekilde yer alan Avrasyacılar ile muhafazakârlar ve reformcular arasında kıyasıya bir mücadele bulunmaktadır.</strong></p>
<p>28 Aralık 2017 günü İran’ın ikinci büyük ve muhafazakâr kenti olan Meşhed’de bir grup İranlı hayat pahalılığını protesto etti. Yüksek enflasyon ve işsizlik bu protestoların ana nedeni gibi görünüyordu. Özellikle yumurta fiyatlarının iki katına çıkması, yumurtayı İran’daki protesto gösterilerinin simgesi haline getirdi.</p>
<p>Protesto gösterileri hızla Meşhed’den diğer İran kentlerine doğru yayılmaya başladı. Özellikle sosyal medyada sürdürülen kampanyaların da etkisiyle gösteriler İranlı gençler arasında hızla yayılarak örgütlü bir halk hareketine dönüşür gibi oldu. Bu andan itibaren protestoların niteliği ve seyri değişmeye başladı. Önceleri hayat pahalılığının protesto edildiği gösteriler, Ruhani yönetiminin bütün politikalarını eleştiren bir şekle büründü. Daha da ileri gidilerek dini lider Ali Hamanei’ye ölüm sloganları atılmaya başlandı.</p>
<p>Göstericiler, İran devletine ve rejimine karşı açıkça bir başkaldırı başlatmışlardı. Bu başkaldırı ekonomik ve toplumsal sorunların ötesinde açıkça Ruhani yönetimi ve Hamanei’nin dini otoritesine karşı bir isyan ve sorgulama haline dönüşmüştü ki bu durum açıkça rejime bir başka deyişle, İslam Devrimi’nin temel ilkelerine ve hatta özüne büyük bir başkaldırıydı. Öyle ki bir göstericinin, İran bayrağını gönderden indirerek yırtıp atması, kamu mallarına zarar vermesi ve güvenlik güçlerini öldürmesi, eylemcilerin amacının ekonomik sorunlara dikkat çekmekten çok İran’da devleti ve mevcut rejimi ortadan kaldırmaya yönelik olduğu görüldü. Gösteriler sırasında “hayatım Gazze için değil, Lübnan için değil, İran içindir ve Suriye’yi bırak bizi düşün” gibi İran’ın sön dönemde izlemiş olduğu dış politikayı da eleştiren sloganlar atılmıştır. Ayrıca Monarşi lehine sloganların atılması, Şah dönemine vurgularda ve övgülerde bulunulması, ABD’nin uzun süreden beri masa üzerinde tuttuğu İran’da bir rejim değişikliği ile monarşiyi yeniden getirme planlarını da bir kez daha akıllara getirdi.</p>
<p><strong>Yumurta Devrimi</strong></p>
<p>İran’da yaşanan bu son olayların nedenine bakıldığında iki önemli varsayım ortaya çıkmaktadır: Birinci varsayım dini lider Hamanei ve cumhurbaşkanı Ruhani yönetiminin de benimsediği dış güçlerin rolü vurgusudur. Bu varsayıma göre ABD, İsrail ve Suudi Arabistan’ın bu olayların çıkmasında ve yayılmasında katkıları büyük. Hatta İran yönetimi, sosyal medyadan atılan mesajların geldiği merkezleri gösteren bir de harita yayınlayarak, bu mesajların yoğun bir şekilde Suudi Arabistan’dan gönderildiğini kanıt olarak kamuoyuna sundu. İlk etapta ABD ve İsrail, İran’daki protesto gösterilerinde göstericilere destek verdiklerini açıkladılar. İran yönetimi de bu açıklamaları dış güçlerin müdahalesinin bir kanıtı olarak gösterdi. Ancak şu bir gerçek ki ABD ve İsrail için bu gösteriler bir sürpriz oldu ve tabiri caizse hazırlıksız yakalandılar. Trump’ın sadece twitter üzerinden verdiği mesajların dışında ABD’nin herhangi bir fiziki dahli olmadı. Zaten olaylardan bir hafta sonra CIA başkanı Pompeo, İran’daki gösterilerde CIA’in bir rolünün bulunmadığını da açıkladı. Arap dünyasından da ABD’nin beklediği bir destek gelmedi. Zira Arap Baharı’nın daha etkileri sıcakken Arap ülkelerinin İran’ın içişlerine karışma gibi bir tutum takınmaktan kaçındıkları görüldü. Suudi Arabistan bile geri planda durmayı tercih etti.</p>
<p>Arap ülkeleri, bölgedeki bu tür halk hareketlerine verilecek desteğin bir bumerang etkisiyle bir gün kendilerine de dönebileceği tehlikesini gördükleri için rutin söylemlerin ötesine geçmediler. Önlerinde Tunus, Libya, Mısır ve Suriye örnekleri varken Arap dünyasının İran’daki olaylara destek vermesi düşünülemezdi. Örneğin, Mısır, olayları yakından takip etmesine rağmen süreç içerisinde ABD’nin yanında yer almadı. Kısacası Orta doğu ülkeleri, İran’daki olayları İran’ın içişleri olarak gördüler. Bu politik duruş sadece Orta doğu ülkelerinden gelmedi aynı zamanda Türkiye, Rusya, Çin ve Avrupa Birliği’nden de benzer bir tutum ortaya çıktı ve bu ülkeler gösterilerin İran’ın içişleri olduğuna vurguda bulundular.</p>
<p>İlginç olan nokta aslında ABD’nin de İran’daki gösterileri bir stratejik fırsat olarak görmekten çok söylemlerle uzaktan yönlendirme politikasını tercih etmesiydi. Trump yönetiminin böyle davranmasının ardında yatan neden her şeyden önce İran’daki rejim sorununu bizzat İran halkına çözdürmek istemesiydi ve böylece ortaya çıkacak sürecin meşruiyeti de sağlanmış olacaktı. Bir başka deyişle, ABD’ye göre İran’da Şah yönetiminin devrilmesi nasıl İran halkının eliyle olmuş ise günümüzde de İslam Cumhuriyeti bizzat İran halkının eliyle tasfiye edilmeliydi. Böylece hem bölge ülkelerinin hem de İran halkının öfkesini ve nefretini üzerine çekmeden bir rejim değişikliği gerçekleştirilmiş olacaktı.</p>
<p>İran’daki rejim değişikliği demokratik barışçıl bir süreç içerisinde gerçekleşecekti.</p>
<p>İran’daki toplumsal ve ekonomik sorunların kökenine bakıldığında ABD’nin başını çektiği ambargoların etkili olduğu bu gösterilerle bir kez daha görülmüştür.</p>
<p>Ruhani’nin Batı ile yapmış olduğu nükleer anlaşmanın sonucunda en azından ekonomik ambargoların biraz hafiflemesiyle İran halkının refahı da nispeten artacaktı. Ancak Trump, burada iki yüzlü bir politika takip ederek nükleer anlaşmayı yeniden müzakere sürecine soktu ve Aralık 2017’de ilan ettiği ABD’nin yeni Ulusal Güvenlik Stratejisi’nde İran’ı ve Kuzey Kore’yi haydut devletler olarak ilan ederek, ABD’nin dünyadaki iki önemli düşmanından birisi olarak İran’ı hedef tahtasına koydu.</p>
<p>Tüm bu gelişmelerin İran ekonomisine yansımaları doğal olarak pek de iyi olmadı. Dolaysıyla bir taraftan İran halkına umut verirken öte taraftan İran halkını ambargolarla daha da boğmaya çalışan bir Trump gerçeği ortaya çıktı. Aslında Trump’ın bu halet-i ruhiyesi çok da yabancı değil. Kuzey Kore’ye yönelik politikalarının 24 saatte bir değiştiğini unutmamak lazım.</p>
<p><strong>İran İç Politikasında Avrasyacı-Batıcı Denklemi</strong></p>
<p>İran’daki olayların çıkmasına yönelik ikinci varsayım ise daha çok İran iç politikasında yaşanan büyük tartışmalar ve mücadelelerdir. İran’da gerek iç politika, gerekse dış politika 1979’dan Humeyni’nin ölümüne kadarki zaman diliminde Humeyni’nin görüşleri ve bu süreç içerisinde şekillenmiş olan İslam Devrimi’nin temel ilkeleri üzerine bina edilmişti. Örneğin Humeyni liderliğinde yeni İran’ın dünyaya bakışı “Ne batı ne doğu sadece ve sadece İran İslam Cumhuriyeti” söylemi ile adeta milli, bağımsız ve tarafsız bir dış politika olarak belirlenmişti. Batı ve Doğu bloklarına bakış aynı mesafeden ve tarafsızdı. Tek taraf olduğu konu ise ABD ve İsrail düşmanlığıydı.</p>
<p>Ancak Humeyni’den sonra Soğuk Savaş’ın da sona ermesiyle birlikte İran, dış dünyaya bakışındaki o dar kalıbı ortadan kaldırmaya başladı. Dünya ülkeleriyle ilişkilerini geliştirmeye başladı. Ancak yine de Humeyni’nin görüşleri, İslam Devrimi’nin temel ilkeleri ve Şia düşüncesinin kalıpları bu ilişkileri geliştirirken ve yürütürken etkili olmaktaydı. Bu süreç içerisinde İran’daki muhafazakârların yanında daha Batı yanlısı, ılımlı ve reformcu bir yapı da giderek İran politik yaşamında belirmeye başladı. İran iç ve dış politikasında bu sürecin en bariz yansıması, Batı’da eğitim almış, akademik kariyeri olan, reformcu siyasetçi Muhammed Hatemi’nin İran’da cumhurbaşkanı olarak seçilmesi oldu. Artık İran iç politikasında muhafazakârlar ve reformcular olarak iki kanat bulunuyordu ama her şeye rağmen reformcular da İran rejiminin temel kalıpları ve sınırları içerisinde hareket ediyordu.</p>
<p>Ağustos 2005’teki cumhurbaşkanlığı seçimleri İran için dönüm noktası oldu. Bu seçimlerde Mahmud</p>
<p>Ahmedi Nejad, İran cumhurbaşkanlığı görevine seçildi. İlk defa mollaların dışında mesleği inşaat mühendisliği olan sivil bir isim cumhurbaşkanlığına seçilmişti. Muhafazakâr kanada yakın olmasına rağmen Ahmedi Nejad farklı görüşlere sahipti. İran’ın dış politikasına İslam Cumhuriyeti’ni oluşturan dini ilkeler üzerinden değil de jeopolitik bir tanımlama getirdi. Emperyalizmle mücadele, dünyanın ezilen halkları ve sınıfsal farklılıklar gibi söylemleri sık kullanmaya başladı. İsrail’in haritadan silinmesi gerektiği ve Yahudi soykırımının olmadığı gibi İsrail’e karşı en sert söylemleri benimsedi ki bu muhafazakârların bile tepkisini çekti.</p>
<p>Ahmedi Nejad, İran’ın küresel ve bölgesel düzendeki yerini bir Şii hilali veya rejim ihracı gibi sınırlı politikalara hapsetmeyerek, Avrasyacı bir politika benimsedi. Bu bağlamda, Rusya ile başlatılmış olan ilişkileri daha da geliştirme yönünde adımlar attı. Her alanda silahlanmaya hız verdi.</p>
<p>Nükleer programa ağırlık verdi. Göreve gelir gelmez ilk icraatı İran’ı, Rusya ve Çin tarafından kurulan ve bir dönem yeni Varşova Paktı olarak da adlandırılan Şanghay İşbirliği Örgütü’ne gözlemci üye yaparak, Avrasya Bloku’nun bir parçası haline getirdi.</p>
<p>Ahmedi Nejad, ABD karşıtı ülkelerle ilişkilerini geliştirdi. Venezüella devlet başkanı Hügo Chavez ile özel ilişkiler kurdu hatta öldüğünde cenaze törenine katıldı ve tabutunu öptü. Tüm bu gelişmeler muhafazakâr kanadın yoğun tepkisini aldı. Reformcu kanat ise Ahmedi Nejad’ı İran’ın yönünü Batı’dan ayırmaya çalıştığı konusunda eleştiriyordu.</p>
<p>Ahmedi Nejad, geçmişte olan tüm siyasi, diplomatik ve mezhepsel sorunları bir köşeye bırakıp tamamıyla jeopolitik önceliklerden yola çıkarak Türkiye ile ilişkileri de geliştirdi. 2008 yılında İstanbul ziyareti sırasında Sultanahmet Camii’ne Cuma namazına gittiğinde Türk halkı tarafından yoğun bir ilgiyle ve tekbirlerle karşılandı. Şii bir liderin Sünni bir ülkede böyle bir ilgiyle karşılanması Ahmedi Nejad’ın politikalarının mezhepsel ayrılıkların önüne geçerek, jeopolitik gerçekleri dikkate aldığını ve bunda da başarılı olduğunu gösteriyordu. Kuşkusuz İran’ın bu jeopolitik adımına karşı Türkiye’nin olumlu bir yanıt vermesi ve İran’a karşı jeopolitik öncelik üzerinden yaklaşması da İran’ın politikalarını tamamlayıcı nitelikle olmuştur. Ahmedi Nejad’ın Avrasya merkezli jeopolitik gerçeklik üzerine kurulu yeni politikası, Türkiye’den de olumlu tepkiler almıştı. Özellikle Türkiye’de silahlı kuvvetlerde ve Avrasyacı kanatta İran ile işbirliği yapılmasının hayati olduğu güçlü bir şekilde vurgulanmaya başlamıştı. Oysa 1990’larda İran, Türkiye’deki birçok siyasi cinayetin baş faali olarak suçlanmış, 28 Şubat sürecinde İran’ın rolüne işaret edilerek, İranlı diplomatlar istenmeyen kişi ilan edilmişti.</p>
<p>Ahmedi Nejad döneminde Türkiye’de İran’a yönelik tutum değişikliği ve karşılıklı olumlu açıklamalar ABD’yi memnun etmedi. Erdoğan yönetimine karşı ABD’nin yavaş yavaş cephe almasının ana nedenlerinden birisi de Ahmedi Nejad yönetimine karşı gösterilen yakın ilgi ve alaka idi. Türkiye’nin Ahmedi Nejad döneminde artan ilişkilerin bir yansıması olarak tek başına İran’a ambargoya direnmesinin faturası, bugün ABD tarafından Türkiye’ye ödetilmek istenmektedir. Fakat Türkiye’nin ambargolar konusundaki temel yaklaşımı bellidir. Bu yaklaşım tamamıyla insani boyutludur ve İran halkının ekonomik durumuyla ilgilidir. Bunun ne kadar haklı olduğu İran’daki son gösterilerle bir kez daha ortaya çıkmıştır. Öte taraftan, ABD’nin temel bölgesel hesabı, Türkiye gibi sünni ülkelerle şii İran arasında bir mezhepsel ayrışma ve sürtüşme yaratarak bölgede İran’ı yalnızlaştırmak istemeseydi. Fakat Ahmedi Nejad’ın Rusya, Çin ve Türkiye ile Avrasya merkezli yeni politik açılımı, ABD’nin bölgedeki tüm planlarını bozmuş oldu.</p>
<p>Maalesef Ahmedi Nejad’tan sonra 2013 yılında göreve gelen Hasan Ruhani, başta Suriye meselesi bahane edilerek Türkiye ile önemli bir seviyeye gelmiş olan ilişkileri düşük bir seviyeye indirmiştir. Bir başka deyişle Rusya, Çin ve Türkiye yerine yani Avrasya yerine Batı’yı tercih etmiştir. Batı dünyası açıkça söylemese de reformcu Ruhani’ye destek vermiştir. Bu desteğe Obama yönetimi de katkıda bulundu. Açıkça, ABD ve Batı, muhafazakâr bir İran’dan çok Avrasyacı bir İran’dan korkuyorlardı. Ruhani yönetiminin Batı’ya meyilli bakışına cevap vermekte gecikmediler ve reformcuların güçlendirilmesi adına Ruhani yönetimi ile nükleer anlaşmayı imzaladılar. 2017’de Ruhani’nin karşısına Ahmedi Nejad çıktı ama aday olmasına izin verilmedi.</p>
<p>Şimdi gelinen noktada İran’da son yaşanan protesto gösterilerinin arkasında Ahmedi Nejad’ın olduğu söylentileri gündeme geldi. Hatta kendisinin gözaltına alındığı da söylendi ancak avukatları bu iddiaları yalandı. Gerek reformcular, gerekse muhafazakârların ortak algısı bu gösterilerin arkasında Ahmedi Nejad’ın olduğu idi. Devrim Muhafızları doğrudan ve açıktan Ahmedi Nejad’ı suçladı. Tüm bunlara gerekçe olarak da Ahmedi Nejad’ın çeşitli tarihlerde yapmış olduğu konuşmalar ve açıklamalar gösterildi.</p>
<p>Sonuç olarak İran’da yaşanan halk ayaklanmasının arkasında aslında İran iç politikasında yaşanan bir güç mücadelesinin olduğu açıktır. İran’da son dönemde güçlü bir şekilde yer alan Avrasyacılar ile muhafazakârlar ve reformcular arasında kıyasıya bir mücadele bulunmaktadır. Ahmedi Nejad’ın görev süresi boyunca dini lider Hamanei ile anlaşamadığı bilinmektedir. Ahmedi Nejad’ın, milletin parasıdır diye cumhurbaşkanlığı maaşını almadığı, zekât vermeyenlerin sofrasına oturmadığı ve cumhurbaşkanlığı görevindeyken gittiği ülkelerdeki otellerde şaşalı bir karşılama ve ağırlama istemediği rivayet edilmektedir. Gerek cumhurbaşkanı olduğu dönemde gerekse sivil hayatında sade bir yaşantısı olan ve gösterişten uzak olan Ahmedinejat ve destekçileri, mollaları elit olarak görmekte, zenginlik içinde yaşayan halktan kopuk bir sınıf olarak değerlendirmekte ve halkın gündeminden uzak olduklarını düşünmektedir. Tabii ki böyle bir algı, muhafazakâr kanat tarafından kabul edilebilir değildir. Zira Avrasyacı kanat, İslam Devrimi’nin pekiştirilmesinden çok İran’ın jeopolitik avantajlarını kullanarak İran’ın ulusal çıkarlarını korumak ve artırmak istemektedir. Onların idealinde İslam Devrimi’ne ve onun rejimine hizmet etmekten çok İran devletinin yüceltilmesi vardır. Ancak yine de reformcuların aksine Avrasyacı kanadın İslam Devrimi’ne ve cumhuriyetine bağlılığı daha güçlüdür. Buna rağmen Avrasyacı kanatta dini liderliğin ve onun altında kümelenen alt dini yapıların sınıfsal bir ayrıcalık oluşturduğu düşüncesi de hâkimdir. Kuşkusuz bunda Ahmedi Nejad’ın dini bir görevinin olmaması, bir din adamı olmaması da rol oynuyor. Reformcuların nükleer anlaşma ile eli güçlendirilince Avrasyacı kanat gözden düştü, ama gücünü kaybetmedi.</p>
<p>ABD tarafından bakıldığında ise uluslararası ilişkilerin en temel varsayımlarından birisi olan bir devletin hatasının bir başka devlet ya da devletler için fırsat olabileceği gerçeğinden yola çıkan ABD, İran’daki protesto gösterilerini kendisi için bir fırsat olarak gördü. Ancak konjonktür ABD’nin İran’da hamle yapmasına müsaade etmedi. Zira İran’daki protesto gösterilerinin arkasında aslında hayat pahalılığının ötesinde yukarıda da bahsedildiği gibi İran iç politikasındaki siyasi dinamiklerin mücadelesi yatmaktaydı ve bu durum açıkçası ABD’nin ilgi alanın dışındaydı. Bu nedenle ABD, propagandaya yönelik söylemlerin dışında pek fazla adım atmadı. Buna karşın İran’a yönelik İsrail ile ortak geliştirdiği eylem stratejisini de değiştirmedi. ABD, hâlâ İran’daki rejimi bir şekilde yıkmak istemektedir. Bu isteğini gerçekleştirmek için çevreden merkeze doğru ilerleyeceği açıktır. Bunun en önemli göstergesi tam da protesto gösterilerinin hemen öncesinde özellikle Suriye’de etkin olan Kudüs Güçleri’nin başında olan Kasım Süleymani’nin öldürülmesi için İsrail’e yeşil ışık yaktığının medyada yer alması oldu. İran’daki protestoların sonlarına gelindiğinde ABD başkanı Trump, twitter’da yayınladığı mesajda “Yozlaşmış hükümetlerini geri almaya çalışan İran halkına saygı duyuyorum. Zamanı geldiğinde ABD’den büyük yardım göreceksiniz.” diyerek şu anda ABD’nin hiçbir şey yapamayacağını ama uygun bir zamanı kolladığını açıkça itiraf etmiştir. Bu arada nükleer anlaşmadan kaynaklanan yaptırım muafiyetini de 120 gün uzatarak sözde bir jest yapmıştır.</p>
<p>Fakat gerçek şu ki ABD’nin İran’da 1953 yılında İran başbakanı Musaddık’a yapılan CIA destekli bir darbe gibi bugün tekrar bir darbe yapması mümkün değil. Artık ABD için askeri darbeler dönemi sona ermiştir. Kendine yakın askeri kadrolarla ülkelerde iktidar ve yönetim değiştirdiği dönem bitmiştir. Bu gerçeği en iyi 15 Temmuz 2016’da Türkiye’de desteklediği ve halk tarafından başarısızlığa uğratılan darbe girişiminde görmüştür. Yine de ABD, yönetimleri değiştirme politikasından vazgeçmemiş, protesto eylemleri gibi halk hareketlerini desteklemiştir. ABD’nin bu stratejisi yeni değildir. 1960’larda Prag Baharı ile başlayan yönetimleri değiştirme politikası, günümüzde Ukrayna, Gürcistan ve Kırgızistan gibi ülkelerde halk hareketlerini ve protestolarını desteklemek şeklinde kendini göstermektedir.</p>
<p>ABD, bazı ülkelerde halk hareketlerine verdiği destekle Amerikan yanlısı yönetimlerin gelmesini sağlamıştır. Bu ülkelerdeki halk hareketleri genelde bir renk ile anıldığı için uluslararası politikada bu girişimler “renkli devrimler “olarak adlandırılmıştır. Ukrayna, Gürcistan, Kırgızistan gibi ülkelerde renkli devrimler yapan, Orta doğu’da Arap Baharı’nı kendi çıkarları doğrultusunda yönlendiren ABD ve Trump için İran’daki olaylar istedikleri gibi gelişmemiş ve Trump’ın hayalleri bir başka bahara kalmıştır.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İran Düzleminde ABD-Türkiye Jeopolitik Hesaplaşması</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/iran-duzleminde-abd-turkiye-jeopolitik-hesaplasmasi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Barış Adıbelli]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 31 Dec 2017 21:26:12 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>
		<category><![CDATA[4. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[ABD]]></category>
		<category><![CDATA[Barış Adıbelli]]></category>
		<category><![CDATA[İran]]></category>
		<category><![CDATA[Ocak 2018]]></category>
		<category><![CDATA[türkiye]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1473</guid>

					<description><![CDATA[Kuşkusuz ABD, Türkiye’yi bir şekilde cezalandırmak istiyor. Geçmişte İran’a yönelik ambargolara karşı dünyada iki ülke omuz omuza direndi: birisi Türkiye diğeri de Brezilya idi. Sonra ne oldu? O dönem Brezilya devlet başkanı olan Lula da Silva yolsuzluk iddiaları nedeniyle Temmuz 2017’de dokuz yıl hapis cezasına çarptırıldı. Geçtiğimiz yılın Kasım ayının son günlerinde ABD’de başlayan Rıza Zarrab davası, görünürde bir iş adamının ABD’nin İran’a yönelik ambargosunu delerek Amerikan Hazine Bakanlığını zarara uğratması ile ilgili gibi gözükse de geri planda esasında ABD’nin “Yeni” Türkiye’yle özellikle İran özelinde jeopolitik bir hesaplaşması olarak tarihteki yerini alacaktır. Bu dava, Türkiye’nin İran ile olan ilişkilerini yeniden gündeme taşıdı. Özellikle davanın hemen öncesi Soçi’de Suriye’yi görüşmek için bir araya gelen Putin, Erdoğan ve Ruhani’nin el ele tutuştuklarını gösteren fotoğrafın yayınlanmasıyla, Trump’ın Suudi Arabistan ziyareti sırasında Kral Selman ve Mısır devlet başkanı Sisi ile bir kürenin üzerine ellerini koyarak verdikleri pozun içerdiği mesaja karşı bir mesaj ve hamle olarak yorumlandı. Putin, Erdoğan ve Ruhani’nin elele verdikleri pozda görünmeyen bir dördüncü el daha vardı. Bu elin sahibi bir gün önce Soçi’de Putin’le görüşen Beşar Esad idi. Bir başka deyişle Ortadoğu bölgesinde Rusya, Türkiye, İran ve Suriye’nin oluşturduğu bir blok ile ABD, Suudi Arabistan, Mısır ve İsrail’in oluşturduğu diğer bir &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Kuşkusuz ABD, Türkiye’yi bir şekilde cezalandırmak istiyor. Geçmişte İran’a yönelik ambargolara karşı dünyada iki ülke omuz omuza direndi: birisi Türkiye diğeri de Brezilya idi. Sonra ne oldu? O dönem Brezilya devlet başkanı olan Lula da Silva yolsuzluk iddiaları nedeniyle Temmuz 2017’de dokuz yıl hapis cezasına çarptırıldı.</strong></p>
<p>Geçtiğimiz yılın Kasım ayının son günlerinde ABD’de başlayan Rıza Zarrab davası, görünürde bir iş adamının ABD’nin İran’a yönelik ambargosunu delerek Amerikan Hazine Bakanlığını zarara uğratması ile ilgili gibi gözükse de geri planda esasında ABD’nin “Yeni” Türkiye’yle özellikle İran özelinde jeopolitik bir hesaplaşması olarak tarihteki yerini alacaktır.</p>
<p>Bu dava, Türkiye’nin İran ile olan ilişkilerini yeniden gündeme taşıdı. Özellikle davanın hemen öncesi Soçi’de Suriye’yi görüşmek için bir araya gelen Putin, Erdoğan ve Ruhani’nin el ele tutuştuklarını gösteren fotoğrafın yayınlanmasıyla, Trump’ın Suudi Arabistan ziyareti sırasında Kral Selman ve Mısır devlet başkanı Sisi ile bir kürenin üzerine ellerini koyarak verdikleri pozun içerdiği mesaja karşı bir mesaj ve hamle olarak yorumlandı. Putin, Erdoğan ve Ruhani’nin elele verdikleri pozda görünmeyen bir dördüncü el daha vardı. Bu elin sahibi bir gün önce Soçi’de Putin’le görüşen Beşar Esad idi. Bir başka deyişle Ortadoğu bölgesinde Rusya, Türkiye, İran ve Suriye’nin oluşturduğu bir blok ile ABD, Suudi Arabistan, Mısır ve İsrail’in oluşturduğu diğer bir blokun güç mücadelesinin başlamak üzere olduğu görülüyordu.</p>
<p><strong>ABD’nin İran Açmazı</strong></p>
<p>Yakın tarihe kadar Ortadoğu denilince akla ilk gelen İsrail, İran ve ABD arasındaki kedi fare oyunuydu. ABD’nin Ortadoğu politikası, 1948’de Truman’ın büyük desteğiyle İsrail’in kurulmasıyla başlayan ve bugüne kadar devam eden süreçte tamamıyla İsrail merkezli şekillenmiştir. İsrail’i korumak, kollamak ve yaşatmak ABD’nin Ortadoğu politikasının temel parametreleridir. ABD’nin Ortadoğu’da düşman-dost tanımlaması dahi İsrail üzerinden şekillenmiştir. İsrail’e dost ülkeler ABD’nin de dostu, düşman ülkeler ise ABD’nin de düşmanıdırlar. 1979’daki İslam Devrimine kadar İran ABD’nin ve İsrail’in stratejik ortağıydı. Doğal olarak İran petrolleri de ABD ve İngiltere’nin kontrolündeydi. 1951 yılında Başbakanlık görevine seçilen Muhammet Musaddık, İran petrollerini millileştirince 1953 yılında ABD’nin girişimiyle CIA planı bir darbeyle görevden uzaklaştırıldı. Şah’ın iktidarı güçlendirildi ve İran petrolleri tekrar yabancı güçlerin eline verildi. ABD, bu darbedeki rolünü her zaman reddetti ama Obama, darbede ABD’nin rolünü kabul ederek özür diledi. İran’da Şah yönetiminin temel dayanağı ABD idi. Bu durumda Soğuk Savaş ikliminin de rolünü göz ardı etmemek gerekir. Geliyorum diyen İslam Devrimine karşı Amerikan yönetiminin duyarsız kalması, devrim ihtimalini düşük görmesi ve İran’ı yanlış okumasından dolayı Ortadoğu’da Arap olmayan en önemli Müslüman müttefikini kaybetti. Yıllarca İran neden kaybedildi sorusu ABD’de tartışılan konuların başında geldi.</p>
<p>İran’ın kaybedilmesi sadece ABD için bir kâbus olmamış, aynı zamanda İsrail için de büyük bir travmaya sebebiyet vermiştir. İsrail, kuruluşundan 1979 İran İslam Devrimine kadar Araplarla, 1948, 1956, 1967, 1973 ve 1979 yıllarında olmak üzere beş savaş yaşamıştır. Her ne kadar İsrail, 1978’de Mısır ile Camp David Barış anlaşmasını imzalamış olsa da Arap ülkeleriyle arasındaki soğukluk işgal altındaki Filistin ve Kudüs nedeniyle devam etmiştir. Bölgede Arap olmayan iki Müslüman ülke vardır. Bunlardan bir tanesi Türkiye, ötekisi ise İran’dır. İran’ın askeri gücü ABD’nin yardımı ve petro-dolarların etkisiyle Türkiye’den daha büyüktü ve geleneksel olarak siyasi ve dini nedenlerle Araplarla ilişkileri çok iyi değildi.</p>
<p>İran’ın kaybı, hem ABD hem de İsrail için yeni bir dönemin başlangıcıydı. Ayetullah Humeyni, İran’da devrimi gerçekleştirdikten sonra İran’ın yeni dış politikasını “ne Doğu ne Batı sadece İslam Cumhuriyeti” şeklinde formüle etmiş, ne Sovyet kampında ne de Batı-ABD kampında olduklarını söyleyerek, bağımsız milli bir dış politika duruşu sergileyeceklerini ilan etmişti.</p>
<p>İran’ı kaybeden ABD vakit kaybetmeden bölgede İran’ın yerine koyabileceği yeni müttefiki seçti. Bu müttefik, NATO üyesi Türkiye’den başkası değildi. Türkiye’nin ABD ile İran Devrimi öncesindeki dönemde Johnson Mektubu, Kıbrıs Barış Harekâtı ve haşhaş ekimi sorunu olmak üzere birçok konudaki görüş ayrılıkları yüzünden ilişkileri çok da iyi değildi. Bu nedenle ABD’nin yörüngesinden çıkmış olan Türkiye’nin rota ayarlarının yeniden yapılması gerekiyordu. 1980 yılında Türkiye’de bir askeri darbe gerçekleştirildi. Darbenin hemen ardından darbeci kadro NATO’ya bağlılığını ilan etti. ABD ise darbeyi yapanları “bizim çocuklar” olarak adlandırarak, darbenin arkasındaki üst aklı gösterdi. ABD için görev tamamlanmıştı. Ortadoğu’da Araplara karşı İsrail’in yeni müttefiki Türkiye’ydi. Ancak bu sefer başka bir sorun ortaya çıkmıştı: dün İsrail’in stratejik ortağı olan İran, bugün İsrail’i düşman olarak görüyor ve bu bölgede yaşam hakkının olmadığını savunuyordu.</p>
<p>1980’ler ABD için nispeten istikrarlı olarak geçti. Sovyetler Birliği’nin zayıflaması ve 1991’de dünya siyaset sahnesinden çekilmesi yeni bir dönemi başlattı. 1990’lar bu yeni dönemin sancıları içinde geçti. ABD, Soğuk Savaş’tan zaferle çıkmıştı. Savaş ganimeti olarak da Sovyetler Birliği’nin boşalttığı zengin enerji kaynaklarına ve dinamik bir pazara sahip Avrasya coğrafyasını kendisine ödül olarak görmüştü ve buradaki güç boşluğunu doldurma niyetindeydi.</p>
<p><strong>ABD’nin Avrasya Politikası</strong></p>
<p>İngiliz coğrafyacı Harlford Mackinder,1904 yılında İngiltere’de Kraliyet Coğrafya Derneğinde sunduğu “Tarihin Coğrafi Ekseni” isimli çalışmasında ve daha sonra yazdığı “Democratic Ideals and Reality” adlı kitabında özetle şunu söylüyordu: “Avrasya’yı kontrol eden dünyayı kontrol eder.” Bu teze İngiltere’den çok ABD sahip çıkmıştı. Fakat Çarlık Rusya’sı ve Sovyetler Birliği, Avrasya coğrafyasının büyük bir bölümüne sahip olması nedeniyle ABD bu coğrafyaya gelemedi. Soğuk Savaş’ın bitmesinin ardından Zbigniev Brzezinski, yazdığı “Büyük Satranç Tahtası” isimli kitabında Avrasya politikasını güncelleyip sistematik bir hale getirerek bir kez daha ABD’nin gündemine taşıdı. Artık ne Çarlık Rusya’sı ne de Sovyetler Birliği, ABD’nin önünde bu coğrafyada engeldi.</p>
<p>2001’de 11 Eylül saldırılarının hemen ardından ABD hızlı bir şekilde Afganistan’a yerleşti ve ilk adımı Pakistan’ı kontrol altına almak oldu. Pakistan’ı daha istikrarlı ve nispeten zayıf bir devlet haline getirmek için adım attı. Bu bağlamda, darbeyle göreve gelen General Pervez Müşerref’i 2008’de yönetimden uzaklaştırdı. Müşerref’in ABD ile ilişkileri oldukça iyiydi. Buna karşın en büyük hatası Çin ile stratejik ortaklığa varan bir ilişki geliştirmiş olmasıydı. Ayrıca 2001 yılında kurulan ve yeni Varşova Paktı olarak adlandırılan Şanghay İşbirliği Örgütü’ne 2005 yılında İran ve Hindistan ile birlikte gözlemci üye olarak girmişti. ABD’nin Asya’da önemli bir müttefik olarak gördüğü Hindistan, sırf Şanghay İşbirliği Örgütünde dengeler sağlansın diye Pakistan’ın karşısında Rusya’nın girişimiyle apar topar örgüte gözlemci üye edilmişti. Bu gelişme, ABD’nin bölge politikalarına büyük sekte vurmuş ve bunun sorumlusu da Pervez Müşerref’in Şanghay İşbirliği Örgütü’ne girme hevesi olarak görülmüştür.</p>
<p>Kuşkusuz, ABD’nin öfkesi sadece Müşerrefe değildi esas öfkesi İran’a idi. Uluslararası toplumda yalnızlaştırılan ve uluslararası güvenliğe ve barışa en büyük tehdit olarak gösterilen, Bush’un Şer Ekseni diye tanımladığı devletler grubunun baş aktörü olarak adlandırılan İran, nasıl oluyor da Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin iki daimi üyesinin kurucu üyesi oldukları ve bölgesel barış ve güvenlik temalarını temel felsefe olarak kabul eden bir örgüte gözlemci üye olarak kabul edilebiliyordu. Bu durum, açıkça ABD’nin küresel politikalarına karşı hem İran’ın hem de Rusya ve Çin’in bir meydan okumasıydı. Dahası, başta Mısır, Suriye, Belarus ve NATO üyesi Türkiye hepsi Şanghay İşbirliği Örgütü’ne üye olmakla ilgileniyordu. Zaten Henry Kissinger da 2000’li yılların başında yaptığı değerlendirmede ABD’ye meydan okuyacak rakip güçlerin Avrasya coğrafyasından çıkacağı konusunda uyararak, Avrasya coğrafyasının aynı zamanda tehditler de içerdiği konusunda Amerikan yönetiminin dikkatini çekmişti.</p>
<p><strong>ABD’nin İran Politikası</strong></p>
<p>ABD’nin İran’a bakış açısını belirleyen muhtemel nedenler şöyle sıralanabilir: Birincisi daha önce de bahsedildiği gibi Ortadoğu bölgesinde ve uluslararası sistemde İsrail’i korumak ve kollamak misyonu yani bir başka deyişle İsrail’in güvenliği ve bekası. Zira İsrail devletinin temelini İngiltere atmış, inşasını ise ABD tamamlamıştır. İsrail’in bölgede güvenliğine en büyük tehdit bugünkü İran’dır. Ortadoğu’daki diğer bütün Müslüman ülkeler Filistin sorunun çözümünden sonra İsrail ile bölgede bir arada yaşamaya sıcak bakarken, İran, İsrail’in bölgede yaşam hakkının olmadığını savunmaktadır. Hatta önceki İran cumhurbaşkanı Mahmut Ahmedinejat İsrail’in haritadan silinmesi gerektiğini dahi söylemiştir.</p>
<p>Diğer bir neden ise, İran’ın sahip olduğu yeraltı ve yerüstü kaynaklar ve özellikle de petrol ve doğal gaz kaynaklarının durumu. İran dünya petrol kaynaklarının yüzde dokuzuna, doğal gaz yataklarının da yüzde on sekizine sahip. Bu durum İran’a büyük avantaj sağlamaktadır. İsrail ise petrolü dışarıdan almaktadır. ABD’nin nispeten kontrol ettiği Ortadoğu enerji kaynakları, küresel politikalarında kullanabildiği önemli silahtır. Petrol fiyatlarında yapmış olduğu spekülasyonla İran ve Rusya gibi ekonomilerinin büyük bir bölümü petrol satışından elde ettikleri gelire bağlı olan ülkeleri zor durumda bırakabilmektedir.</p>
<p>Özellikle son yıllarda petrol fiyatlarını belli bir aralıkta tutarak Rusya ve İran’ın zarar etmesine neden olmuştur. Çin gibi büyük bir ekonomik güç bile Ortadoğu petrollerine bağımlı durumdadır. Çin, ABD’nin enerji baskısından kaçabilmek adına Orta Asya, Latin Amerika, Rusya ve İran gibi ülkelerle enerji anlaşmaları imzalamıştır. Özellikle İran ile yapmış olduğu anlaşmalar önemlidir.</p>
<p>ABD’nin yakın hedefi İran’ı kontrol ederek Çin’e enerji arzını kontrol altına almaktır. ABD, açıkçası kendi kontrolü dışında olan bir kaynağı istemiyor. İran, ABD’nin rakipleri olan Çin ve Avrupa Birliği için alternatif enerji sağlayıcı ülke haline geliyor. Dolayısıyla ABD tıpkı Ortadoğu’da kontrol ettiği petrol üreten ülkeler gibi İran’ı da kontrol altına alarak tüm enerji kaynakları üzerinde bir tekel oluşturmayı hedefliyor. Zira bu tekel, geleceğin süper gücü Çin’i boğmak için bir silah, müttefikleri Japonya, Güney Kore, Avustralya, Zeni Zelanda, Filipinler, Vietnam, Tayvan ve Hindistan içinse stratejik bir destek olarak görülüyor.</p>
<p>İran, sadece İsrail’in bölgedeki düşman değil aynı zamanda körfezde ABD yanlısı krallıkların, emirliklerin, şeyhliklerin olduğu küçük ama petrol açısından zengin ülkeler için de önemli tehdit kaynağı. Dolayısıyla bu bölgedeki özellikle limanlar, geçiş güzergâhları ve deniz yolları İran ordusunun tehdidi altında bulunuyor. ABD, bunu da önleme adına İran’ı bir şekilde devreden çıkarmayı istiyor.<br />
Belki de bir diğer ve en önemli neden de İran’ın jeopolitik konumudur. İran, batı Asya’da önemli bir kavşak noktasında bulunmaktadır. Bölgede İran’ın önemli bir nüfuzu var ve her şeyden önce Batı Asya’nın kapısıdır. Jeopolitik olarak Asya’ya iki yönden ulaşma imkânı bulunmaktadır: Ya Batı Asya’dan İran üzerinden Asya’ya gireceksiniz ya da Japonya üzerinden Rusya ve Çin bariyerini aşarak doğudan Asya’ya gireceksiniz. Rusya ve Çin bariyerini aşmak da o kadar kolay değil.</p>
<p>Öte yandan İran’ın jeopolitik önemini sadece Amerika kavramış değildir. İran’ın jeopolitik önemini Rusya da kavramış durumdadır. Dolayısıyla 2000’li yılların başından itibaren Rusya, İran ile ilişkilerini sıkı bir şekilde geliştirmeye başlamış; hatta son dönemlerde “İran Kanalı” adı verilen Hazar Denizi’nden Basra Körfezi’ne kadar olan bir alanda bir su yolu inşa edilmesi konusunda İran ile dirsek temasına geçmiştir. Böylece Hazar Denizi’ni Basra Körfezi’ne bağlayacak bu proje hem Rusya’ya hem de İran’a önemli bir jeopolitik üstünlük sağlayacaktır.</p>
<p>Rusya, ABD’nin Asya’da ve Avrasya coğrafyasında etkin olmasını engellemenin en önemli noktalarından birisinin Batı Asya’da İran olduğunun farkındadır. Bu nedenle İran, ne kadar güçlü olursa Rusya’nın da bölgede ve kendi topraklarında o kadar güçlü ve güvende olacağının farkındadır. İran bir nevi Rusya için tampon devlet ve ön karakol vazifesi görmektedir.</p>
<p><strong>Ortadoğu’nun Yeniden İnşasında İran ve Türkiye</strong></p>
<p>Türkiye’nin İran konusunda ABD’yi çileden çıkarmasının ardında aslında uzun süreden beri düşünülen ve birçok kez dile getirilen Ortadoğu’nun yeniden şekillendirilmesi yatmaktadır. ABD, Ortadoğu’da en azından gelecek yüzyıla kadar ayakta kalacak bir düzen arayışı içerisinde. Bunun en bariz göstergesi 6 Aralık 2017’de Ortadoğu bölgesinde birçok sorun varken Trump’ın durup dururken Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak gören kararı imzalaması olmuştur. Böylece, ABD’nin Soğuk Savaş sonrası dönemde Ortadoğu ile ilgili gündeme getirdiği bütün girişimler, projeler ve görüşmelerin hepsinin aslında Ortadoğu’yu yeniden kurmak için olduğu bir kez daha görülmüştür Trump, yıllardan beri süren bu arayışı önceki Amerikan başkanlarının cesaret edemediği yeni bir aşamaya getirmiştir.</p>
<p>Trump, göreve gelir gelmez bir Kuzey Kore türküsü tutturmuş ve her defasında Kim Jong-un’u kışkırtarak sessiz sedasız Ortadoğu’daki asıl planını devreye sokmuştu. Bu planda Suudi Arabistan ve Mısır başrolü oynadı. Planın ilk aşaması bölgede yeni bir blok oluşturulmasıydı. Suudi Arabistan, Mısır ve İsrail bu yeni blokun üyeleriydi. Özellikle Suudi Arabistan’ın son aylarda devrim niteliğindeki değişim kararları, İsrail ile olan ilişkilerine de yansımıştı. Tam da bu sırada ABD eski Dışişleri Bakanı ve Ortadoğu haritasının yeniden çizilmesi projesinin mimarı Condoleezza Rice’ın 5 Aralık günü Suudi Arabistan’ı ziyaret etmesi ve burada kral ve veliaht prens ile görüşmesi, üstelik görüşme içeriğinin basınla paylaşılmaması akıllarda soru işaretlerine neden oldu. Kuşkusuz merak edilen soru şuydu: Stanford Üniversitesinde akademik hayatını sürdüren bir profesör hangi unvan ile Suudi Arabistan’da üst düzey görüşmeler gerçekleştiriyor ve neden halen ABD Dışişleri bakanıymış gibi üst düzey kabul görüyordu?</p>
<p>Ortadoğu’da İsrail merkezli bir Amerikan düzeninin kurulması için öncelikle bu düzene karşı çıkabilecek güçlerin etkisiz hale getirilmesi gerekiyordu. Bu bağlamda, İran, Ortadoğu’daki istikrarsızlığın yegâne kaynağı ve bu yeni oluşum için en büyük engel olarak görülüyor. Ancak İran sorununun çözülmesi için öncelikle dört önemli bölgenin İran nüfuzundan arındırılması gerekiyor:</p>
<p>Birincisi Suriye. Mümkünse Esad’ın gitmesi isteniyor hatta bu yönde Aralık ayında hemen Soçi’deki görüşmenin ardından ABD Dışişleri Bakanı, Esad’ı bir canavar olarak nitelendirmiş ve Suriye’nin geleceğinde Esad’a yer olmadığını söylemişti. Zaten Soçi görüşmesinden hemen sonra Aralık ayında gerçekleştirilen Cenevre görüşmelerinin sekizinci turu da başarısızlıkla sonuçlandı. Buradan çıkan sonuç ABD ve diğerlerinin Soçi mutabakatını kabul etmedikleri ve Esad ile mücadeleye devam edeceği gerçeğidir. Bu nedenle ABD, PYD/YPG aracılığıyla Rakka’dan DAEŞ militanları sağ salim çıkarılarak bilinmeyen bir yere götürüldü. Geçtiğimiz Aralık ayında Rus Savunma Bakanlığının bir iddiası kafaları karıştırdı. Bu iddiaya göre yerel kaynaklardan alınan bilgiye göre ABD Haseke kampında DAEŞ ve Nusra örgütüne mensup eski militanları eğiterek, yeni bir Suriye Ordusu kurma hazırlığı içerisinde. Kurulacak bu yeni ordunun Suriye’nin güneyinde Esad yönetimi güçleriyle savaşacağı tahmin ediliyor.</p>
<p>İkinci sorun Irak merkezi hükümeti ve özellikle Haşdi Şabi grubunun etkisiz hale getirilmesi. Bu noktada Barzani’ye tekrar bir şans verilebilir. En azından Peşmerge güçlerinden faydalanmak için. Son dönemde Barzani’nin bir özgüven içinde tekrar bağımsız bir Kürt devletinden bahsetmeye başlaması, Washington ile tekrar masaya oturmuş olabileceğini akıllara getiriyor.</p>
<p>Üçüncü sorun ise, dünyanın en önemli stratejik deniz geçiş yolu olan ve Hint Okyanusu’nu Akdeniz’e ve Avrupa’ya bağlayan Kızıl Deniz’deki Bab’ül Mendeb Boğazı’nın güvenliğidir. Bu stratejik noktaya en hâkim pozisyonda olan ülke Yemen. Yemen şu sıralar İran destekli Husiler’in mücadelesine tanıklık ediyor. Suudi Arabistan ve onun desteklediği yönetim ile Husiler arasında bir savaş yaşanıyor. Hâlihazırda Süveyş Kanalı Mısır üzerinden ABD’nin kontrolünde dolaysıyla Bab’ül Mendeb’i de İran’a kaptırmak istemiyor. Gerçekte ABD’nin tüm çabası Çin’in Avrupa ile olan en önemli ticaret yolunu kontrol altında tutabilmek. Özellikle Çin’in bir kuşak bir yol girişimini ilan etmesinden sonra geçiş güzergâhları üzerindeki Amerikan kontrolü daha da genişletilmeye çalışılıyor.</p>
<p>Dördüncü ve son sorun ise Lübnan’daki Hizbullah varlığı. Belki de ABD’nin en zor çözeceği sorun olarak görülüyor. 2006’da İsrail Lübnan’a ve Hizbullah’a havadan bir operasyon yapmasına rağmen etkili olmadı. ABD’nin bir kara gücüne ihtiyacı var. Karada savaşmadan Hizbullah’ı Lübnan’dan sökmesi mümkün değil.</p>
<p>150 bin rokete sahip olan ve Suriye’deki savaşta büyük deneyim kazanan Hizbullah, Kudüs’ün ABD tarafından İsrail’in başkenti olarak tanınmasının ardından İsrail’e savaş ilan etmişti. Yanıt olarak da İsrail, Lübnan yönetimini önlem almaya çağırmış aksi halde “Lübnan’ı taş devri dönemine döndürürüz” diyerek tehdit etmişti. Hizbullah ile sahada etkin mücadele edebilecek güçler yine sahada tecrübe sahibi olan ve her türlü şiddet ve saldırıyı yapabilecek kanun tanımayan gruplar olacaktır. PYD/YPG ve DAEŞ, Hizbullah ile yapılacak bir savaş için ABD ve İsrail tarafından hazırlanıyor.</p>
<p>Hizbullah halledildikten sonra ABD, bu grupları PKK’nin İran kolu olan PJAK’ın çatısı altında birleştirip İran topraklarına sürecek, öbür taraftan İran’daki Azeri Türklerini ayaklandırıp kopartmaya çalışacak. Tabii ki bu bağlamda Azerbaycan’a ve Türkiye’ye ihtiyacı olacak. Bu projeyi daha önce 2003 yılında Irak’ın işgali gündeme geldiğine Bush, Türkiye’ye teklif etmişti. İran Azerbaycan’ı ile Azerbaycan’ın birleştirilmesi. Hatta bu birleşik Azerbaycan’ın da Türkiye ile birleşerek yeni bir yapı oluşturması gündeme getirilmişti. Gerek Türkiye gerekse Azerbaycan bu projeye sıcak bakmadılar. İran’ın toprak bütünlüğünü desteklediler. Bugün bir kez daha bu projeler Washington’ın karanlık koridorlarında konuşuluyor.</p>
<p>İran bölündükten sonra geriye kalan İran topraklarında anayasal monarşi ile yönetilecek yeni bir İran kurulacak. Son İran Şahı Muhammet Rıza Pehlevi’nin ABD’de yaşayan ve sürgündeki Pehlevi Hanedanı’nın başkanı olan 57 yaşındaki oğlu Rıza Pehlevi bu yeni İran’a gelerek tahta çıkacak. Aslında İran şahının tekrar İran’a dönmesi projesi 11 Eylül saldırılarından önce ABD’de gündeme gelmişti. İran’daki mevcut rejimin tekrar eski formatına yani Şahlık yönetimine döndürülmesi düşünülmüştü. Fakat İran’ın büyük olması ve ülkede Şiilik inancının siyasette ve toplumda oldukça etkin olması nedeniyle bu adım atılamadı. Zaten İran Azerbaycan’ı projesinde de ABD’nin önündeki en büyük engel buradaki Azeri Türklerinin İran ile olan mezhepsel bağları. Dolaysıyla İran’daki Azeri Türklerin kimliklerini tanımlarken etnik köken kadar mezhepsel bağlılık da önemli rol oynuyor. Bu nedenle ABD bu projeyi askıya almıştı. Bir de hemen devrimin ertesinde kurulan ve artık bugünlerde çok da adı duyulmayan sol çizgideki Halkın Mücahitleri örgütü var. Bu örgütün de İran’a karşı ABD tarafından tekrar canlandırılması ihtimali bulunmaktadır. Ancak İran toplumunda ne kadar karşılık bulacağı tartışmalıdır.</p>
<p>ABD’nin kıyameti kopartacak Ortadoğu planına İsrail dışında hiçbir devlet destek vermiyor. ABD, sahada kendi askerlerini telef etmek istemiyor. Vietnam, Afganistan ve Irak’tan edindiği engin tecrübeden bu sonuca ulaşmış durumda. Onun için devlet dışı aktörleri kullanmak daha ucuz ve kayıplar nedeniyle vergi ödeyen ve oy kullananlara karşı hesap da vermeyecek. Ayrıca uluslararası hukuk kurallarını ve Birleşmiş Milletleri devre dışı bırakabiliyorsunuz, işiniz bitince de terör örgütü olarak ilan edip ortadan kaldırabiliyorsunuz.</p>
<p><strong>Türkiye, ABD’nin Tekerine Çomak Soktu</strong></p>
<p>Türkiye’nin başından beri İran’a uygulanmakta olan ambargoya karşı temel tavrı, ambargonun ABD’nin kendi politikalarının bir sonucu olduğu görüşüdür. Bu bağlamda Türkiye’nin ambargoya yaklaşımı tamamıyla insani boyutludur. Ambargo sürecinden İran halkının minimum derecede zarar görmesini isteyen bir politika benimsemiştir. Türkiye, bu bağlamda uluslararası hukuk kurallarının ve diplomasinin kendisine tanıdığı hak ve sınırlar içerisinde hareket etmiştir. Türkiye’nin İran’a yönelik her hangi bir ambargo kararı olmadığı gibi ABD’nin bireysel olarak ilan etmiş olduğu ambargo kararına da uyacağı konusunda ne bir beyanı ne de bir taahhüdü bulunmaktadır.</p>
<p>Türkiye, İran konusunda Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin almış olduğu kararlara zaten uymaktadır. Ancak Türkiye her zaman İran konusunda uzlaştırıcı taraf olmak istemiş, bu bağlamda da P5+1 toplantılarının İstanbul’da yapılması konusunda büyük çaba sarf etmiştir. Hatta geçmiş yıllarda İran ile ABD’nin Birleşik Arap Emirlikleri’nde bir takım gayri resmi görüşmeler yaptığı, bir diyalog arayışında oldukları kamuoyuna yansımıştır. Bu dönemde Türkiye’nin ABD ile İran arasında bir arabuluculuk rolü üstlenme arzusunu dile getirdiği söylentileri kulislerde dolaşmıştır.</p>
<p>Türkiye’nin İran-ABD ya da İran-Batı dünyası arasında arabuluculuk yapma girişimlerinin muhtemel iki nedeni olabilir: Birincisi İran, ABD, İsrail üçlüsünün bir araya gelmesinin Türkiye’nin bölgedeki çıkarlarını tehdit edecek olması. Bu durum, Türkiye’ye çok yabancı değil. 1979 öncesi ABD’nin bölgedeki iki önemli stratejik ortağı İran ve İsrail’di. İkincisi ise, İran’ın bölge ve dünya politikasından uzaklaştırılarak daha hırçın ve salWdırgan hale gelme ihtimali. Bu durumda İran’ın hemen yanı başında bulunan Türkiye, en fazla zarar görecek ülkelerin başında gelecektir. Pek konuşulmayan diğer bir neden de insani boyuttur. Özellikle İran halkının ambargolar nedeniyle zor durumda kalması Türkiye’yi bu yönde harekete geçirmiştir.</p>
<p>Aslında İran’ın Türkiye’yle ilişkileri de çok güllük gülistanlık değildir. İran İslam Devriminin ardından İran’ın yanı başındaki NATO üyesi Batılı bir Müslüman ülke olan Türkiye’nin kendisi için bölgede büyük bir rakip ve alternatif model olması, İran’ı hep rahatsız etmiştir. Bu nedenle Türkiye, zaman zaman İran’la karşı karşıya da gelmiştir. Bu süreç içerisinde İran, gerek milli güvenliğine gerekse milli çıkarlarına karşı Türkiye açısından tehdit unsuru olarak da görülmüştür. Ancak hiçbir zaman Türkiye’nin İranlı yöneticilerin almış olduğu kararlardan dolayı İran halkının cezalandırılmasına sebep olacak bir politikası olmamıştır. ABD’nin İran’a koymuş olduğu ambargonun sonuçları İran halkını doğrudan etkilemiştir.</p>
<p>Türkiye’nin politikası ise ambargolardan İran halkının minimum düzeyde etkilenmesini sağlamaktır. Hiçbir zaman Türkiye İran’a karşı bir intikam arayışı içerisinde olmadığı gibi İran’ın rejimini toptan ortadan kaldırmaya yönelik bir girişimi de olmamıştır. Türkiye’nin temel dış politikası toprak bütünlüğüne saygı ve içişlerine karışmamadır.</p>
<p>Türkiye’nin Soçi’de geliştirdiği Esad’ı dışlamayan, uzlaşmacı ve işbirliğini savunan dış politikası en fazla ABD’yi rahatsız etti. Zira Esad’ın yerinde kalması ABD’nin Arap Baharı projesinin fiyaskosu anlamına geliyordu ki bu durum İsrail’in ve Kudüs Merkezli Yeni Ortadoğu’nun geleceği açısından kabul edilebilecek bir gelişme değildi. Soçi’de ortaya çıkan ve merkezine Türkiye’nin oturduğu bu uzlaşma tablosu ABD’yi endişelendirmişti. ABD’nin Suriye’de izlemiş olduğu kendi çıkarları açısından uygun ama Türkiye’nin milli güvenliği ve milli çıkarlarıyla ters düşen politikaları, özellikle PYD/YPG ile yapılan ittifak ve Türkiye’nin gerek NATO’da gerekse Batı’da ötekileştirilme kampanyası Ankara’yı da farklı adımlar atmak zorunda bırakmıştı. Soçi’de varılan uzlaşmayla Türkiye ile İran arasında Suriye nedeniyle baş gösteren soğukluğun işbirliğine hatta Rusya ile adı konmamış gayri resmi bir ittifaka dönüşmesi, Ortadoğu’nun geleceği ile ilgili önemli ipuçları vermektedir.</p>
<p>Türkiye, artık dış politikasında Batı’ya vermiş olduğu ve karşılığını da tam manasıyla alamamış olduğu abartılı ağırlığın bir miktarını hiç ağırlık vermediği Doğu’ya vermeye başlamıştır. Bunun da karşılığını yavaş yavaş almaktadır.</p>
<p>Geçtiğimiz Kasım ayında bir Çin bankasına Türkiye’de bankacılık faaliyetinde bulunma izni verilerek Çin bankalarının Türkiye’ye gelmesinin yolu açılmıştır. Bu bankalar Çinli yatırımcıların Türkiye’deki yatırımlarını finanse edecek ve krediler verecektir. Ayrıca Çin, üretiminin bir kısmını Türkiye’ye kaydırmak istiyor. Böylece Avrupa’ya hem daha yakın olacak hem de taşıma maliyetlerini aza indirecektir.</p>
<p>Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz: Türkiye, Suriye’de izlemiş olduğu önceki politikalardan vaz geçmiş, Rusya’nın yanında yer alarak ve ABD’nin İran’a yönelik planlarında kendini bu planlardan sıyırarak resmen ABD’nin tekerine çomak sokmuştur. Buna karşılık İsrail’i, Mısır’ı ve Suudi Arabistan’ı bir araya getirseniz de yine de bir Türkiye etmiyor.</p>
<p>Bunun farkında olan ABD, Türkiye’nin yerine koyacak hiçbir ülke bulamıyor. Sözün özü Türkiye artık bölgesindeki ve dünyadaki gelişmelere tarihin kendisine yüklediği misyon üzerinden bakıyor.<br />
Kuşkusuz ABD, Türkiye’yi bir şekilde cezalandırmak istiyor. Geçmişte İran’a yönelik ambargolara karşı dünyada iki ülke omuz omuza direndi: birisi Türkiye diğeri de Brezilya idi. Sonra ne oldu? O dönem Brezilya devlet başkanı olan Lula da Silva yolsuzluk iddiaları nedeniyle Temmuz 2017’de dokuz yıl hapis cezasına çarptırıldı. Bu bize tanıdık geliyor mu? Önce 17/25 Aralık operasyonları, ardından 15 Temmuz darbe girişimi ve şimdi de Rıza Zarrab davası. Tüm bu yaşananların o gün ABD’nin İran ambargosuna başkaldıran liderlere yönelik bir intikam operasyonu olduğu açıkça görülmektedir.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
