<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>BAE &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/bae/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Wed, 05 Aug 2020 07:31:09 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.10</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>BAE &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>BAE&#8217;nin Derdi Ne?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/baenin-derdi-ne/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/baenin-derdi-ne/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Firuz Türker]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 05 Aug 2020 07:31:06 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Savunma]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[BAE]]></category>
		<category><![CDATA[Libya]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=15357</guid>

					<description><![CDATA[Birleşik Arap Emirlikleri 1971 de İngiltere&#8217;den bağımsızlaşarak kuruldu. 7 Emirlikten oluşuyor; ama başı çeken Abu Dabi. Devlet başkanı bu emirlikten, yardımcısı da Dubai&#8217;den oluyor. Yaklaşık 10 milyon nüfusu, 80 bin km kare torağı var. Ama bu on milyonun hepsi Arap değil. Hatta çoğu bile değil. Hintlisinden Pakistanlısına, Filipinlisinden İranlısına, çeşitli Avrupa vatandaşına varıncaya kadar çok karmaşık bir etnik yapısı var. Resmi dili Arapça ama eğitim dili İngilizce. Bu haliyle Türkiye&#8217;ye rakip olacak bir ülke değil. Fakat Ortadoğu&#8217;da Türkiye&#8217;nin önüne en çok çıkan ülke bu ülke. Suriye&#8217;de, Libya&#8217;da Türkiye&#8217;nin karşısına dikiliyor. Her türlü Türkiye karşıtı girişimi fonluyor. 15 Temmuzda bile parmağı var. Kaşıkçı cinayetinin arkasındaki asıl aktör BAE. Kırmızı bültenle aranan ve Türkiye karşıtı eylemlerin çoğunu organize eden Ortadoğu&#8217;nun günümüzdeki Lawrence&#8217;i Muhammed Dahlan&#8217;ın sahibi de bu ülke. Suudi Arabistan&#8217;ı, Katar ve Yemen&#8217;i istila etmek üzere kullanan BAE. Mısır ve Suudiya bunlar eliyle İsrail&#8217;in uşağına dönüştürülmüş durumda. Kendisi ise Amerika ve Fransa&#8217;nın Ortadoğu&#8217;daki piyonu. BAE&#8217;nin yüksek finans gücü sanıldığı gibi petrolden değil. Tabi onun da rolü var ama bu ülke, batılı ülkelerin kara para aklama merkezi. Kaddafi katledilip Libya&#8217;nın Fransa&#8217;daki paralarına el konulduğunda bunlara da bir pay verildi. Yaklaşık 10 milyar dolardan söz ediliyor. Libya&#8217;nın paraları bunların envanterinden geçti. İşte bu BAE &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Birleşik Arap Emirlikleri 1971 de İngiltere&#8217;den bağımsızlaşarak kuruldu. 7 Emirlikten oluşuyor; ama başı çeken Abu Dabi. Devlet başkanı bu emirlikten, yardımcısı da Dubai&#8217;den oluyor. Yaklaşık 10 milyon nüfusu, 80 bin km kare torağı var. Ama bu on milyonun hepsi Arap değil. Hatta çoğu bile değil. Hintlisinden Pakistanlısına, Filipinlisinden İranlısına, çeşitli Avrupa vatandaşına varıncaya kadar çok karmaşık bir etnik yapısı var. Resmi dili Arapça ama eğitim dili İngilizce. Bu haliyle Türkiye&#8217;ye rakip olacak bir ülke değil. Fakat Ortadoğu&#8217;da Türkiye&#8217;nin önüne en çok çıkan ülke bu ülke.</p>



<p>Suriye&#8217;de, Libya&#8217;da Türkiye&#8217;nin karşısına dikiliyor. Her türlü Türkiye karşıtı girişimi fonluyor. 15 Temmuzda bile parmağı var. Kaşıkçı cinayetinin arkasındaki asıl aktör BAE. Kırmızı bültenle aranan ve Türkiye karşıtı eylemlerin çoğunu organize eden Ortadoğu&#8217;nun günümüzdeki Lawrence&#8217;i Muhammed Dahlan&#8217;ın sahibi de bu ülke. Suudi Arabistan&#8217;ı, Katar ve Yemen&#8217;i istila etmek üzere kullanan BAE. Mısır ve Suudiya bunlar eliyle İsrail&#8217;in uşağına dönüştürülmüş durumda. Kendisi ise Amerika ve Fransa&#8217;nın Ortadoğu&#8217;daki piyonu.</p>



<p>BAE&#8217;nin yüksek finans gücü sanıldığı gibi petrolden değil. Tabi onun da rolü var ama bu ülke, batılı ülkelerin kara para aklama merkezi. Kaddafi katledilip Libya&#8217;nın Fransa&#8217;daki paralarına el konulduğunda bunlara da bir pay verildi. Yaklaşık 10 milyar dolardan söz ediliyor. Libya&#8217;nın paraları bunların envanterinden geçti.</p>



<p>İşte bu BAE Türkiye&#8217;nin ayağına dolanıyor. Türkiye, batılı emperyalist ülkeler ve onların Ortadoğu jandarması İsrail ile cebelleşirken onlar bunu, bir fino gibi Türkiye&#8217;nin paçasına salıyor ve arkasında duruyor. Derken Hulusi Akar&#8217;dan kaya gibi bir açıklama geldi. BAE&#8217;nin Türkiye&#8217;ye karşı neler yaptığını biliyoruz. Bunları not ediyoruz. Bir gün gelir hesabı sorulur. Bu açıklama BAE saraylarını sarstı. Tehdit ediyor dediler. Evet tehdit ediyor; hadi biz buna &#8216;uyarıyor&#8217; diyelim. Ona göre ayağınızı denk alın. Bir gün gelir güvendiğiniz dağlara kar yağar. Bakın ABD PKK&#8217;ya kurdurmayı düşündüğü lejyon devleti bile hayata geçiremedi.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/baenin-derdi-ne/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Suudi Arabistan Ve Bae’nin  Dönüşen Suriye Stratejisi</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/suudi-arabistan-ve-baenin-donusen-suriye-stratejisi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/suudi-arabistan-ve-baenin-donusen-suriye-stratejisi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 14 Jan 2019 08:14:30 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Arabistan]]></category>
		<category><![CDATA[BAE]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=7732</guid>

					<description><![CDATA[Türkiye’nin hem siyasi hem de askeri kapasitesini kullanabilme yeteneğini Suriye, Irak ve Katar krizi bağlamlarında gören Suudi Arabistan ve BAE, ABD’nin geri çekilmesi sonrası Türkiye’nin Suriye’de nüfuzunun daha da artmasından endişe etmektedir. Bunu engelleyebilmek adına da yıllardır devrilmesine destek oldukları Esad rejimiyle ilişkileri normalleştirme seçeneğini gündemlerine aldılar. Suriye’de yedinci yılına giren iç savaşta son dönemde birçok aktörün yeni pozisyonlar belirlediği gözlemlenmektedir. Bunlar arasında en dikkat çeken dönüşüm Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin Suriye politikasında yaşanmaktadır. Özellikle BAE’nin Suriye’de büyükelçiliğini yeniden açması tartışmaları beraberinde getirmiştir. ABD Başkanı Donald Trump’ın Amerikan askerlerini Suriye’den çekeceğine dair kararını açıklamasının ardından daha görünür biçimde hayata geçirilen bu adımlar, bu aktörlerin Suriye konusunda yeni bir stratejiyi benimsediklerini göstermektedir. Bu noktada Suriye’deki iç savaşın yeni bir döneme gireceği ve tüm aktörlerin mevcut politikalarını yeniden dizayn edeceği söylenebilir. Öte yandan Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri başta olmak üzere kimi Arap ülkelerinin Suriye konusunda dönüşen stratejileri de hem Esad rejiminin geleceği hem de bu ülkelerin Türkiye ve İran’la ilişkileri açısından hayati önem taşımaktadır. ABD sonrası Suriye 2018 yılı Suriye iç savaşının geldiği nokta açısından önemli gelişmelere sahne olmuştur. Türkiye’nin 2018 yılı içerisinde Suriye’nin kuzeyinde gerçekleştirdiği Zeytin Dalı operasyonu ile gerektiğinde askeri unsurlarını devreye sokabileceğini göstermesi, Rusya’nın Suriye &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye’nin hem siyasi hem de askeri kapasitesini kullanabilme yeteneğini Suriye, Irak ve Katar krizi bağlamlarında gören Suudi Arabistan ve BAE, ABD’nin geri çekilmesi sonrası Türkiye’nin Suriye’de nüfuzunun daha da artmasından endişe etmektedir. Bunu engelleyebilmek adına da yıllardır devrilmesine destek oldukları Esad rejimiyle ilişkileri normalleştirme seçeneğini gündemlerine aldılar.</p>
<p>Suriye’de yedinci yılına giren iç savaşta son dönemde birçok aktörün yeni pozisyonlar belirlediği gözlemlenmektedir. Bunlar arasında en dikkat çeken dönüşüm Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin Suriye politikasında yaşanmaktadır. Özellikle BAE’nin Suriye’de büyükelçiliğini yeniden açması tartışmaları beraberinde getirmiştir. ABD Başkanı Donald Trump’ın Amerikan askerlerini Suriye’den çekeceğine dair kararını açıklamasının ardından daha görünür biçimde hayata geçirilen bu adımlar, bu aktörlerin Suriye konusunda yeni bir stratejiyi benimsediklerini göstermektedir. Bu noktada Suriye’deki iç savaşın yeni bir döneme gireceği ve tüm aktörlerin mevcut politikalarını yeniden dizayn edeceği söylenebilir. Öte yandan Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri başta olmak üzere kimi Arap ülkelerinin Suriye konusunda dönüşen stratejileri de hem Esad rejiminin geleceği hem de bu ülkelerin Türkiye ve İran’la ilişkileri açısından hayati önem taşımaktadır.</p>
<p><strong>ABD sonrası Suriye</strong></p>
<p>2018 yılı Suriye iç savaşının geldiği nokta açısından önemli gelişmelere sahne olmuştur. Türkiye’nin 2018 yılı içerisinde Suriye’nin kuzeyinde gerçekleştirdiği Zeytin Dalı operasyonu ile gerektiğinde askeri unsurlarını devreye sokabileceğini göstermesi, Rusya’nın Suriye konusunda başlıca aktör haline gelmesi, ülkede anayasa yazımı sürecine başlanması konusunda uzlaşıya varılması, Türkiye, Rusya ve İran’ın ortaklaşa attığı adımların ülkede devam eden saldırı ve çatışmaları önemli ölçüde azaltması ve son olarak ABD başkanı Donald Trump’ın Aralık ayı sonlarında ülkesinin askerlerinin Suriye’den çekileceğini açıklaması bölgesel aktörleri Suriye konusunda yeni bir strateji izlemeye iten temel unsurlar olarak sayılabilir. Bu unsurlardan sonuncusu olan Trump’ın Suriye’den çekilme kararı bölgesel jeopolitiği sarsmış, Suudi Arabistan ve BAE’nin yeni stratejilerini hayata geçirmek için bir işaret fişeği olmuştur.</p>
<p>Soğuk Savaş’tan bu yana bölgeye yönelik etkin politikalar izleyen ve  bölge dışı bir aktör olmasına rağmen bölgede “düzen” kurucu rol oynayan ABD’nin Suriye’den çekileceğini açıklaması, özellikle ulusal güvenlikleri açısından ABD’ye bağımlı olan Suudi Arabistan ve BAE gibi birçok ülke tarafından kaygıyla karşılanmıştır. Suudi Arabistan ve BAE gibi ülkeler için ABD yıllarca güvenlik tedarikçisi bir ülke olarak görülmüştür. Öyle ki dönem dönem yaşanan krizler bu müttefik ilişkisine zarar verememiştir. 11 Eylül saldırıları, P5+1 anlaşması ve Kaşıkçı cinayeti gibi olaylar ABD ile Suudi Arabistan arasında kısa süreli gerginliklere neden olmuş ancak iki ülke arasındaki stratejik ittifak devam etmiştir. Bunun en önemli nedeni Suudi Arabistan başta olmak üzere birçok Körfez ülkesinin ABD’nin Ortadoğu’daki askeri varlığına muhtaç olmasıdır.</p>
<p>Askeri kapasite ve yeterlilik açısından son derece başarısız olan Suudi Arabistan ve BAE gibi ülkeler ABD’nin bölgedeki askeri varlığıyla birlikte birçok tehdidi dengelemeye çalışmaktadır. Bu anlamda Yemen savaşında halen istediğini elde edemeyen Riyad ve Abu Dabi, İran ve DEAŞ gibi tehditleri ABD’nin askeri varlığı sayesinde ortadan kaldırmayı istemektedir. Bu durum bölgenin güçlü aktörü Suudi Arabistan açısından daha büyük önem arz etmektedir. Uzun yıllar güvenlik bağlamında sadece ABD’ye angaje siyaset izleyen Riyad, 1990’lar sonrası uluslararası sistemdeki dönüşümlere paralel olarak dış politikasında alternatif arayışlarına dahi girmiştir. Bu çerçevede büyük güçlerle yakınlaşan Riyad, diplomatik olarak tanımayı reddettiği Çin’i 1990’da tanımıştır.</p>
<p>Benzer bir durum Arap devrimleri sonrası süreçte de gözlemlenmektedir. ABD’nin zaman zaman belirsizleşen politik tutumuna ve ülke içerisindeki siyasi mücadelenin dış politikaya olumsuz yansıma ihtimali karşısında Riyad yönetimi dış politikasında hem daha bağımsız kararlar almaya başlamış hem de küresel aktörlerle yeni işbirlikleri geliştirmeye çalışmıştır. Bu çerçevede 2017 yılında aralarında Çin’in de bulunduğu yedi Asya ülkesine bir ay süren ziyaretler gerçekleştiren Kral Selman, yine aynı yıl Rusya’yı ziyaret ederek bir ilki gerçekleştirmiş ve bu ülkeye ziyaret düzenleyen ilk Suudi kralı olmuştur.</p>
<p>Dolayısıyla mevcut ittifak yapılanmalarındaki dalgalanmalar, uluslararası sistemdeki değişimler, bölgesel tehditler, Suud devletinin iç siyasi dinamikleri ve liderlerin dönüşüm/değişim ve dinamikleri algılama ve yorumlama biçimleri Suudi Arabistan’ın başta dış politika olmak üzere birçok alanda stratejisini etkilemiştir. Bu anlamda birçok farklı unsurun bir araya gelmesiyle oluşan yeni bölgesel konjonktür, söz konusu değişimi en çok etkileyen unsur olarak göze çarpmaktadır. Bu konjonktürü yeni bir boyuta taşıyacak olan Trump’ın Suriye’den çekilme kararıyla birlikte Suriye konusunda başta Suudi Arabistan ve BAE olmak üzere bölgesel aktörlerin yeni bir mevzilenmeye gitmesi kaçınılmaz hale gelmiştir.</p>
<p><strong>ABD’siz adım atar mı?</strong></p>
<p>Suriye iç savaşının ilk aşamalarından bu yana DEAŞ’in sonlandırılması amacıyla PKK-PYD’yi destekleyen Washington yönetimi, savaşın sonraki dönemlerinde Türkiye’yi sınırlandırmak amacıyla da PKK terör örgütünü desteklemiştir. Obama döneminden Trump’a bırakılan miras olan PKK/PYD desteği, ABD-Türkiye ilişkilerinde gerilimlere sebep olurken, Ankara ile Washington arasında ciddi hasarlar ortaya çıkarmıştır. ABD’nin bölgedeki en önemli müttefikleri Suudi Arabistan ve BAE’nin de kuzey Suriye’deki terör örgütlerine maddi yardımda bulunması bu ülkelerin Türkiye ile ilişkilerinin daha da gerilmesine yol açmıştır. Halihazırda farklı konular nedeniyle Türkiye ile ciddi bir bölgesel çekişme içerisinde olan bu ülkeler, Ankara’nın dış politika hedeflerine ulaşmasını engellemek adına her türlü girişimi desteklemektedirler.</p>
<p>ABD’nin bölgedeki müttefikleri arasındaki ilişkilere de zarar veren bu durum Trump’ın PYD/PKK’ya olan desteği sorgulamasına neden olmuştur. Bunun sonucunda ABD’nin stratejik bir müttefik olan Türkiye’ye karşı terör örgütünü desteklemesinin daha fazla hasarlara neden olmaması adına Trump, Suriye’den çekileceğini açıklamıştır.  ABD başkanı Trump’ın Suriye’den çekilme kararını açıklamasının ardından en merak edilen hususların başında Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin alacağı yeni pozisyon gelmekteydi. Trump’ın Twitter hesabından yaptığı, “Suudi Arabistan, Suriye’nin yeniden inşası için gerekli olan miktarı ödemeyi kabul etti. Gördünüz mü? Son derece varlıklı ülkelerin, 5 bin mil uzaklıktaki ABD’nin yerine, komşularını yeniden inşa etmeleri sizce de güzel değil mi? Teşekkürler Suudi Arabistan!” açıklaması akıllara Washington ve Riyad arasında bu konuda yeni bir anlaşma mı yapıldı sorusunu getirmişti. Fakat Suudi Arabistan’ın Washington elçiliğinden bir yetkilinin CNBC kanalının mailine verdiği cevapta ülkesinin Ağustos ayından bu yana Washington yönetimi ile Suriye’nin yeniden inşası için yeni bir anlaşma yapmadığını ifade etmesi, Riyad’ın Suriye’de ABD’siz nasıl bir adım atacağı konusunda soru işaretlerini artırmıştır.</p>
<p>2011’de Dera’da başlayan rejim karşıtı eylemlere olumlu bakan Riyad yönetimi bir dönem Esed karşıtı muhalifleri bir araya getirmiş ve Özgür Suriye Ordusu’nu ciddi anlamda desteklemiştir. Ancak Trump’ın kararı sonrası olgunlaşan dış politika stratejisinde Suudi Arabistan ve BAE’nin bölgesel tehdit algılamasında Esad rejimini Müslüman Kardeşler, İran ve Türkiye’nin arkasına attığı görülmektedir. Öncelikli tehdit algılarıyla mücadeleyi ön plana alan Riyad ve Abu Dabi yönetimleri, Esad rejimi konusunda yeni bir stratejiyi hayata geçirmeye başlamıştır.</p>
<p><strong>‘Önemli bir mutabakat’</strong></p>
<p>2011’de başlayan barışçıl protestolara karşı sert cevap veren Esed yönetimi Arap Ligi’nden atılmış, sivil halka karşı askeri güç, kimyasal silah kullanan Şam yönetimi birçok Arap ülkesi tarafından kınanmış ve ambargolara maruz bırakılmıştır. Ancak yaşanan bölgesel gelişmeler ve ABD başta olmak üzere kimi aktörlerin değişen pozisyonları Arap ülkelerini Esed yönetimi karşısında yeni bir pozisyon almaya yönlendirmiştir.</p>
<p>Ekim ayında bir Kuveyt gazetesine röportaj veren Beşar Esed, Suriye’nin yıllarca süren düşmanlıktan sonra Arap ülkeleriyle “önemli bir mutabakata” ulaştığını açıklamıştır. İç savaştan bu yana ilk defa bir Körfez gazetesiyle yapılan röportajda Esed, hangi Arap ülkeleriyle mutabakata varıldığını söylememiş, ancak bazı Arap ve Batılı ülkelerin heyetlerinin diplomatik misyonlarının yeniden açılması için Suriye’yi ziyaret etmeye başladığını ifade etmişti. Röportaj  Suriye Dışişleri Bakanı ile Bahreyn Dışişleri Bakanının Eylül ayında BM Genel Kurulu amacıyla katıldıkları zirvede sarılmaları ve şaşırtıcı derecede yakın pozlar vermelerinin ardına gelmiştir. Söz konusu yakınlık akıllara İran’ın müttefiği olan Esed’e yönelik Körfez ülkelerinin politikalarını gözden geçirebileceğini getirmiştir.</p>
<p>Bu gelişmeler devam ederken uluslararası medyaya yansıyan raporlarda Körfez ülkeleri dahil birçok Arap ülkesinin Suriye’nin 2019’da Arap Birliği’ne yeniden üye olmasına destek vereceği belirtilmektedir. Bu kararın 2019 Mart’ında Tunus’ta gerçekleşecek zirve öncesinde alınabileceği tahmin edilmektedir. Öyle ki bu anlamda somut ilk adım Sudan’dan geldi. Sudan Cumhurbaşkanı Ömer el-Beşir ülkesinde devam eden protestolara rağmen, Suriye’ye sürpriz bir ziyaret gerçekleştirmiştir. Rusya’nın sponsorluğunda gerçekleşen ziyarette Esed ile samimi görüntüler veren el-Beşir, “Suriye sorunlarla karşı karşıya olan ülkedir, güçsüzleştirilmesi Arapların davalarının güçsüzleştirilmesi demektir. Suriye, Arap dünyasındaki yerini alana ve eski gücünü kazanana dek Sudan elinden gelen tüm gayreti gösterecektir” şeklinde bir açıklama yapmıştır.</p>
<p>Bu anlamda bir başka önemli adım da Birleşik Arap Emirlikleri tarafından atılmıştır. BAE yönetimi yedi yıl sonra Suriye’nin başkenti Şam’da yeniden büyükelçilik açarak ani bir strateji değişikliğini hayata geçirmiştir. Benzer şekilde Suudi Arabistan’ın arka bahçesi olarak kabul edilen Bahreyn de Şam’a büyükelçilik açmıştır. Yine bu günlerde Suriye İstihbarat Şefi Ali Memlük’ün Mısır İstihbarat Şefi Abbas Kemal ile görüşmesi ve Sisi rejiminin önceden beri Esed yönetimi ile koordinasyon halinde olması bu iki ülke arasında da resmi diplomatik kanalların yeniden tesis edilebileceğinin işaretçisi olarak görülmektedir. Özellikle Suudi Arabistan ve BAE’nin teşvikiyle Ürdün ve diğer bazı Arap ülkelerinin de benzer kararlar alabileceği ifade edilmektedir. Daha açık bir şekilde ifade etmek gerekirse Suriye konusunda bir sonraki adımın Suudi Arabistan’dan geleceği tahmin edilebilir. Ülkede geçtiğimiz günlerde yapılan kabine değişikliği ile Dışişleri Bakanı olarak atanan İbrahim El-Assaf’ın daha önce Suudi Arabistan-Suriye Dostluk Heyeti Başkanı olduğu göz önünde bulundurulduğunda Riyad’ın bu yönde yeni kararlar alabileceği öngörülebilir.</p>
<p>Bu noktada Suudi Arabistan birçok Arap ülkesi gibi Suriye’de Rusya ile yakın ilişkiler geliştirerek Esed ile geçişe onay verebilir. Bu strateji genelde Körfez özelde ise BAE ve Suudi Arabistan açısından iki hedefin gerçekleştirilmesi açısından önemlidir. Bunlardan ilki İran tehdidinin dengelenmesidir. Arapların Esed rejimi ile görüşmelerinin sponsoru veya diğer bir deyişle Suriye’nin Arap ülkelerle barışı projesinin mimarı olan Rusya, Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerince İran tehdidinin dengelenmesi noktasında önemli bir aktör olarak görülmektedir. Ayrıca   Körfez- İsrail yakınlaşması da Suudi Arabistan’ın yeni Suriye stratejisine yansıyabilir. Ortak İran tehdidinin dengelenmesi, İsrail-Körfez hattını Suriye özelinde daha da yakınlaştıracaktır. İkinci hedef ise Türkiye’nin bölgede sınırlandırılmasıdır. Türkiye’nin hem siyasi hem de askeri kapasitesini kullanabilme yeteneğini önce Suriye, Irak ve Katar krizi bağlamlarında tecrübe eden Suudi Arabistan ve BAE, ABD’nin geri çekilmesi sonrası Türkiye’nin Suriye’de nüfuzunun artmasından endişe etmiştir. Bu nedenle bu ülkeler Ankara’nın Suriye’de artan nüfuzunu engelleyebilmek adına yıllardır devrilmesine destek oldukları Esad rejimiyle ilişkileri normalleştirme seçeneğini gündemlerine almışlardır.</p>
<p><strong>Mehmet Rakiboğlu/ AÇIK GÖRÜŞ</strong></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/suudi-arabistan-ve-baenin-donusen-suriye-stratejisi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Devlet Olmayı Beceremeyen Suudiler</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/devlet-olmayi-beceremeyen-suudiler/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/devlet-olmayi-beceremeyen-suudiler/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 19 Nov 2018 09:57:08 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[ABD]]></category>
		<category><![CDATA[BAE]]></category>
		<category><![CDATA[Cemal Kaşıkçı]]></category>
		<category><![CDATA[prens salman]]></category>
		<category><![CDATA[Suudi Arabistan]]></category>
		<category><![CDATA[Veliaht Prens]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=4788</guid>

					<description><![CDATA[Prof. Dr. Cemal Fedayi Yazdı Prens MbS, Faysal’dan sonra Suudi Arabistan’ı devlet yapmak isteyen ikinci şahıstır. Fakat yöntemi Faysal’ın tam tersidir. Faysal İslam ülkeleri ile birleşerek ve ABD’ye başkaldırarak bunu yapmak istemişti. Prens ise İslam ülkeleriyle kavga ederek ve ABD’ye/İsrail’e boyun eğerek bunu yapmak istiyor. Faysal amacına ulaşamamıştı ama şerefli bir ölümle ölmüştü. Bu gidişle, aşikâr ki, Prens de amacına ulaşamayacak ama şerefsiz bir ölümle ölecek. Bilge Kral’dan Katil Prens’e: Suudilerin devlet olma çabası Cemal Kaşıkçı cinayetine tarihi perspektiften baktığımda şunu görüyorum: Suudiler, başından (1932) beri devlet olmaya çalışıyorlar ve fakat bir türlü bunu başaramıyorlar… Tarihen sabittir ki, Suudiler kendi iradeleri ve kendi çabalarıyla Suudi Arabistan’ı kurmuş değiller. Bunu en iyi onlar biliyor. İngiliz emperyalizmi 1932 yılında, kullanım süresi dolan Şerif Hüseyin’i tahtından indirdi ve yerine Abdülaziz bin Suud’u oturttu. İngiltere açısından, bir kukla gitmiş daha kullanışlı bir kukla gelmişti. 1945’ten sonra kuklacı değişti: İngiltere, emperyalist bayrağı ABD’ye devretti. Kuklanın pozisyonu ise değişmedi; değişen sadece efendi oldu. Kabul etmek gerekir ki, hiç kimse gönüllü olarak köleliği, kontrol edilmeyi istemez. Suudiler de başından itibaren bu durumdan kurtulmak istediler. Kukla bir “siyasi örgüt” olmaktan kurtulup “devlet” olmaya çabaladılar. Bu yolda ilk ciddi çıkışı Kral Faysal yaptı. Açıkça ve cepheden ABD emperyalizmine kafa tuttu. Çölün ortasından şerefli bir &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Prof. Dr. Cemal Fedayi Yazdı</strong></p>
<p>Prens MbS, Faysal’dan sonra Suudi Arabistan’ı devlet yapmak isteyen ikinci şahıstır. Fakat yöntemi Faysal’ın tam tersidir. Faysal İslam ülkeleri ile birleşerek ve ABD’ye başkaldırarak bunu yapmak istemişti. Prens ise İslam ülkeleriyle kavga ederek ve ABD’ye/İsrail’e boyun eğerek bunu yapmak istiyor. Faysal amacına ulaşamamıştı ama şerefli bir ölümle ölmüştü. Bu gidişle, aşikâr ki, Prens de amacına ulaşamayacak ama şerefsiz bir ölümle ölecek.</p>
<p><strong>Bilge Kral’dan Katil Prens’e: Suudilerin devlet olma çabası</strong></p>
<p>Cemal Kaşıkçı cinayetine tarihi perspektiften baktığımda şunu görüyorum: Suudiler, başından (1932) beri devlet olmaya çalışıyorlar ve fakat bir türlü bunu başaramıyorlar… Tarihen sabittir ki, Suudiler kendi iradeleri ve kendi çabalarıyla Suudi Arabistan’ı kurmuş değiller. Bunu en iyi onlar biliyor. İngiliz emperyalizmi 1932 yılında, kullanım süresi dolan Şerif Hüseyin’i tahtından indirdi ve yerine Abdülaziz bin Suud’u oturttu. İngiltere açısından, bir kukla gitmiş daha kullanışlı bir kukla gelmişti. 1945’ten sonra kuklacı değişti: İngiltere, emperyalist bayrağı ABD’ye devretti. Kuklanın pozisyonu ise değişmedi; değişen sadece efendi oldu.</p>
<p>Kabul etmek gerekir ki, hiç kimse gönüllü olarak köleliği, kontrol edilmeyi istemez. Suudiler de başından itibaren bu durumdan kurtulmak istediler. Kukla bir “siyasi örgüt” olmaktan kurtulup “devlet” olmaya çabaladılar. Bu yolda ilk ciddi çıkışı Kral Faysal yaptı. Açıkça ve cepheden ABD emperyalizmine kafa tuttu. Çölün ortasından şerefli bir ses yükseltti. Kudüs’ü ve İslam Birliğini dava etti. Fakat başarılı olamadı. Hanedan içinden bir kukla/tetikçi tarafından öldürüldü. Faysal esasında sadece ABD’ye kafa tutmamıştı; topyekûn Batı’ya başkaldırmıştı. İsrail‘e rest çekmiş; Kudüs’ü savunmuştu. Daha da ileri giderek İslam Birliği’ni kurmaya yeltenmişti. Hâsılı Faysal, Batı’nın piyonu rolüne itiraz etmiş ve Suudi Arabistan’ı gerçek ve onurlu bir devlet haline getirmek istemişti. Bir taraftan da dağınık ve tesirsiz İslam ülkelerini birleştirmek istemişti. Gelelim meselenin bam teline. İşbu cesur ve bilge kral bir defasında, hac sırasında Mekke’de bulunan İslam ülkelerinin temsilcilerine şunu söylemişti: “İslam dünyasında bir buçuk devlet vardır; biri Türkiye, yarımı İran…” Meselenin özü burada: Kendisi de bir devlet kurmak istiyordu ama bunu başaramadı.</p>
<p>Gelelim, Suudi Arabistan’ın fiili kralı Prens Muhammed Bin Selman’a… Prens MbS, Faysal’dan sonra Suudi Arabistan’ı devlet yapmak isteyen ikinci şahıstır. Fakat yöntemi Faysal’ın tam tersidir. Faysal İslam ülkeleri ile birleşerek ve ABD’ye başkaldırarak bunu yapmak istemişti. Prens ise İslam ülkeleriyle kavga ederek ve ABD’ye/İsrail’e boyun eğerek bunu yapmak istiyor. Faysal amacına ulaşamamıştı ama şerefli bir ölümle ölmüştü. Bu gidişle, aşikâr ki, Prens de amacına ulaşamayacak ama şerefsiz bir ölümle ölecek. Tıpkı Saddam gibi, Kaddafi gibi… Bazılarına göre Prens iyi niyetlidir. Olabilir; ama Hitler de iyi niyetliydi; Saddam ve Kaddafi de… Cehennemin yolu iyi niyet taşlarıyla döşelidir. “İyi niyetli ve reformcu Prens” önce kendi ülkesi içinde kavga etti. En başta babasına kötülük yaptı. Sessiz bir darbe ile babasını sembolik bir konuma indirdi; kendisini fiili kral yaptı. Sonra Hanedanın diğer prensleriyle kavga etti. Hepsini bir otele doldurup işkenceden geçirdi. Bir harami gibi “ya paranızı ya canınızı!” dedi. 35 milyar dolar karşılığında çoğunu serbest bıraktı. MbS, siyaseten kendisine rakip olabilecek prensleri ise öldürmek suretiyle yok etti. Muhalif prenslerin kimisini “helikopter kazası” ile kimisini “trafik kazası” ile bertaraf etti. Kimisini de zindana attı. MbS, hanedan içi operasyonlardan sonra oklarını dışarıya çevirdi: Ülke içindeki bütün muhalif unsurları ve medyayı kanlı yöntemlerle susturdu; sivil toplumu ve medyayı tamamen kendi kontrolü altına aldı. Cemal Kaşıkçı gibi özgürlüğünden taviz vermeyen gazeteciler ile muhalif prensler Batı ülkelerine kaçtılar.</p>
<p>Katil Prens, ülke içinde estirdiği terörden sonra bölge ülkeleriyle kavgaya tutuştu. Yemen’de katliamlar yaptı, Katar’a boykot uyguladı, Lübnan’ın başbakanını alıkoydu, Türkiye’yle sürtüştü, İran’la üstü kapalı savaşa tutuştu. Bütün bunlarla yetinmeyip ülke dışına kaçan muhalifleri öldürmeye başladı. En son, vahşice ve barbarca yöntemlerle Kaşıkçı’yı katletti. İşte bu son cinayeti, onun baltayı taşa vurduğu andır. Bu anda bütün büyüsü bozuldu; karizması çizildi. Milyon dolarlar harcayarak inşa ettirdiği “reformcu prens” imajı yerle bir oldu. Reformcu prensin yerini “katil prens” aldı. Prens MbS artık fiilen bitmiştir; biyolojik olarak yaşasa da fiilen ölmüştür. Kral Faysal, tarihin defterine “Bilge Kral” olarak geçti; Prens ise “Katil Prens” olarak geçecek. Ne hazin bir son!</p>
<p>Gelelim Kaşıkçı meselesine: Resmi soruşturma hâlâ devam ettiği için meselenin mahiyetini resmen ve hukuken henüz bilmiyoruz. Ancak olayların gelişiminden ve sızan bilgilerden olayın mahiyetini anlayabiliyoruz. Benim kanaatime göre Kaşıkçı cinayeti ABD’nin bir operasyonu değil. Doğrudan doğruya Prens MbS’nin icraatı. Prens bir katliam çetesi (Kaplan Takımı) kurmuş ve bu suretle muhalifleri öldürmeye başlamıştır. Son kurban da Kaşıkçı olmuştur. Bu cinayeti ABD tezgâhlamadı ama ABD istihbaratı başından beri bu cinayetin olacağını biliyordu ve gelişmeleri sessizce takip ediyordu. Prens’in bu hatayı yapmasını ve tamamen ABD’ye mahkûm olmasını bekliyordu. Nitekim ABD’nin istediği cinayet oldu ve ABD, cinayetin üstünü örtmek için Prens’ten daha fazla para ve daha fazla itaat istedi. Prens bütün bunları kabul etti ama öldürülen kişi Washington Post yazarı bir gazeteci olduğu için ABD cinayetin üstünü tamamen örtemedi; konu kamuoyuna mal oldu. Medya bu işin peşini bırakmadı. Kamuoyu tepkisinden çekinen ABD, kerhen ve üstü kapalı olarak cinayeti Suudi Arabistan’ın işlediğini kabul etmek zorunda kaldı. Ancak yine de açıkça Prens’i suçlamadı. “Arbede sırasında öldü” senaryosuna inanmaya devam etti. ABD bu cinayeti, cinayet öncesinde ABD ile hafiften sürtüşmeye başlayan Prens’i hizaya getirme yolunda ustaca kullandı.</p>
<p><strong><em>&#8220;Prens MbS, Faysal’dan sonra Suudi Arabistan’ı devlet yapmak isteyen ikinci şahıs. Ancak İslam ülkeleriyle birleşerek değil kavga ederek ve ABD’ye boyun eğerek bunu yapmak istiyor.&#8221;</em></strong></p>
<p>Son olarak cinayetten kısa bir süre önce Prens’in ABD ile hafif yollu sürtüşmesine değinelim. Bu önemli; çünkü Prens’in devlet olma ukdesini yansıtıyor. Trump, ekim ayının başında, tam da Kaşıkçı cinayetinin icra sürecinde, bir seçim konuşmasında çok kaba bir üslupla Suudi Arabistan hakkında şunları söyledi: “Biz olmazsak iki hafta bile dayanamazsınız… Ödeme yapmalısınız…” Trump açık bir şekilde Suudi Arabistan’ın gerçek anlamda bir devlet olmadığını, ABD ordusu sayesinde ayakta durduğunu ve bunun karşılığını ödemesi gerektiğini söyledi. Prens ise bu çıkışa şöyle cevap verdi: “Suudi Arabistan tarihte 1744’ten bu yana mevcut. Sanıyorum, ABD’den 30 yılı aşkın süre önce vardı&#8230;  Trump’ın son açıklamaları çok isabetli değil…” Bu sözlerde Prens’in devlet olma arzusunu görüyoruz. Bu yolda tarihi bile çarpıtmaktan çekinmiyor. 1932 tarihini 1744’e kadar götürüyor. Güya Suudi Arabistan, ABD’den önce kurulan bir devletmiş. Prens, bu çocukların bile güleceği tarihi girişten sonra, hafiften bir rest çekiyor ABD’ye: “Suudi Arabistan güvenliği karşılığında herhangi bir bedel ödemeyecektir. ABD’den aldığımız tüm silahların parasını ödedik. Bunlar bedavadan gelen silahlar değil.”  Bu sözleriyle çok ileri gittiğini fark eden Prens, konuşmasının devamında yelkenleri yeniden suya indiriyor:   “Herhangi bir dost, iyi ya da kötü şeyler söyleyebilir… ABD Başkanı ile çalışmayı seviyorum. İki ülke arasındaki ilişkiler yüzde 99 iyi ilerlerken, yüzde 1 kötü bir mesele gündeme geldi.”</p>
<p>Özetle; ABD bu cinayetin gerçekleşeceğini başından beri biliyordu ve bunu engellemedi. Hatta, bu pis işin Washington’da değil de İstanbul’da icra edilmesi için Kaşıkçı’yı İstanbul’a yönlendiren de ABD’nin resmi makamlarıdır. ABD bu cinayetten azami derecede nemalanmak istiyor. Fakat medyanın olayın peşini bırakmaması ve Türkiye’nin akl-ı selim politikası karşısında tam da istediği kadar nemalanamadı. Hatta Türkiye’nin açıkça ABD’yi suçlamasından korktuğu için Türkiye’ye yönelik yaptırımları kaldırmak zorunda kaldı. Suudi Arabistan üst yönetimi de Türkiye’ye karşı daha alttan alan bir politika geliştirmeye başladı. Hâlbuki cinayet öncesi dönemde Suudi Arabistan’ın resmi dış politikası, Türkiye’yi rakip olarak görüyor ve Türkiye’yi Ortadoğu’dan uzaklaştırmayı öngörüyordu. Şu anda S. Arabistan bu politikasını tamamen terk etmek zorunda kaldı. Kabul etmek gerekir ki, Türkiye bu süreçte çok başarılı bir sınav verdi. Klasik diplomasiyi ve kamu diplomasisini çok başarılı bir şekilde yürüttü.</p>
<p>Daha önceki bir yazımda da belirtiğim gibi Prens MbS, Kaddafi ve Saddam’ın yolundan gidiyor. Batı’yı doğru analiz edemiyor. Şunu göremiyor: Batı, iyice örselenen Prens’i bir süre daha kullanacak; son kullanma tarihi gelince de buruşturup çöpe atacak. ABD (ve İngiltere) şimdiden MbS’nin alternatiflerini hazırlamaya başladı bile. Yıllardır Londra’da yaşayan, mevcut kralın kardeşi Prens Ahmed Bin Abdülaziz, ABD ve İngiltere’nin güvenlik garantisiyle Riyad’a döndü. Batı bir taraftan da eski Veliahd Prens Muhammed Bin Nayif’i yeniden parlatmaya başladı. MbS, iyice kullanılamaz duruma geldiğinde, Batı bu iki prensten birini sahaya sürecek. Yeni bir Faysal gelinceye kadar bu traji-komik müsamere devam edecek.</p>
<p>Kaynak: www.karar.com</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/devlet-olmayi-beceremeyen-suudiler/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Cinayetin Prensin Bilgisi Dışında İşlendiğine İnanmıyorum</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/cinayetin-prensin-bilgisi-disinda-islendigine-inanmiyorum/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/cinayetin-prensin-bilgisi-disinda-islendigine-inanmiyorum/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 19 Nov 2018 09:41:37 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[BAE]]></category>
		<category><![CDATA[Lindsey Graham]]></category>
		<category><![CDATA[Suudi Arabistan]]></category>
		<category><![CDATA[Trump]]></category>
		<category><![CDATA[Veliaht Prens]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=4785</guid>

					<description><![CDATA[ABD&#8217;li Senatör Graham, Tersten Okudu: Kaşıkçı cinayetinin Selman&#8217;dan habersiz işlenmeyeceğini ifade eden Graham, şunları dile getirdi: &#8220;Eğer Suudi Arabistan&#8217;ın yeni yüzü ve sesi o (Muhammed bin Selman) olacaksa Krallık küresel alanda çok zor zamanlar geçirecek. Onlar (Suudi Arabistan) önemli müttefikler, ama Veliaht Prense gelince o irrasyonel, dengesiz biri ve ABD ile Suudi Arabistan ilişkilerine çok büyük zarar verdiğini düşünüyorum ve onunla bir daha asla çalışmaya niyetim yok.&#8221; ABD&#8217;de Güney Carolina Senatörü Graham, gazeteci Kaşıkçı cinayetinin Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman&#8217;ın bilgisi dışında işlendiğine inanmadığını söyledi. ABD&#8217;li Senatör Graham: Kaşıkçı cinayetinin Suudi Prensin bilgisi dışında işlendiğine inanmıyorum ABD&#8217;de Güney Carolina Senatörü Cumhuriyetçi Lindsey Graham, NBC News kanalına yaptığı açıklamada, CIA&#8217;den gazeteci Cemal Kaşıkçı cinayeti konusunda brifing almadığını belirtti. Graham, &#8220;İlk günden itibaren 15 veya artık kaç kişi ise adamı Veliaht Prensin (Muhammed bin Selman) bilgisi ve emri dışında uçağa binip Türkiye&#8217;ye gidip Veliaht Prensin önemli bir muhalifini doğradıklarına inanmıyorum.&#8221; dedi. Suudi Arabistan ve Veliaht Prens hakkında biraz bilgisi olan birinin, Kaşıkçı cinayetinin Selman&#8217;dan habersiz işlenmeyeceğini bileceğini ifade eden Graham, şunları dile getirdi: &#8220;Eğer Suudi Arabistan&#8217;ın yeni yüzü ve sesi o (Muhammed bin Selman) olacaksa Krallık küresel alanda çok zor zamanlar geçirecek. Onlar (Suudi Arabistan) önemli müttefikler, ama Veliaht Prense &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>ABD&#8217;li Senatör Graham, Tersten Okudu:</strong></p>
<p>Kaşıkçı cinayetinin Selman&#8217;dan habersiz işlenmeyeceğini ifade eden Graham, şunları dile getirdi:<br />
&#8220;Eğer Suudi Arabistan&#8217;ın yeni yüzü ve sesi o (Muhammed bin Selman) olacaksa Krallık küresel alanda çok zor zamanlar geçirecek. Onlar (Suudi Arabistan) önemli müttefikler, ama Veliaht Prense gelince o irrasyonel, dengesiz biri ve ABD ile Suudi Arabistan ilişkilerine çok büyük zarar verdiğini düşünüyorum ve onunla bir daha asla çalışmaya niyetim yok.&#8221;</p>
<p>ABD&#8217;de Güney Carolina Senatörü Graham, gazeteci Kaşıkçı cinayetinin Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman&#8217;ın bilgisi dışında işlendiğine inanmadığını söyledi.<br />
ABD&#8217;li Senatör Graham: Kaşıkçı cinayetinin Suudi Prensin bilgisi dışında işlendiğine inanmıyorum</p>
<p>ABD&#8217;de Güney Carolina Senatörü Cumhuriyetçi Lindsey Graham, NBC News kanalına yaptığı açıklamada, CIA&#8217;den gazeteci Cemal Kaşıkçı cinayeti konusunda brifing almadığını belirtti.</p>
<p>Graham, &#8220;İlk günden itibaren 15 veya artık kaç kişi ise adamı Veliaht Prensin (Muhammed bin Selman) bilgisi ve emri dışında uçağa binip Türkiye&#8217;ye gidip Veliaht Prensin önemli bir muhalifini doğradıklarına inanmıyorum.&#8221; dedi.</p>
<p>Suudi Arabistan ve Veliaht Prens hakkında biraz bilgisi olan birinin, Kaşıkçı cinayetinin Selman&#8217;dan habersiz işlenmeyeceğini bileceğini ifade eden Graham, şunları dile getirdi:</p>
<p>&#8220;Eğer Suudi Arabistan&#8217;ın yeni yüzü ve sesi o (Muhammed bin Selman) olacaksa Krallık küresel alanda çok zor zamanlar geçirecek. Onlar (Suudi Arabistan) önemli müttefikler, ama Veliaht Prense gelince o irrasyonel, dengesiz biri ve ABD ile Suudi Arabistan ilişkilerine çok büyük zarar verdiğini düşünüyorum ve onunla bir daha asla çalışmaya niyetim yok.&#8221;</p>
<p>Flake: Kaşıkçı cinayetinin emrini Veliaht Prens Selman verdi<br />
Arizona eyaletinin Cumhuriyetçi Senatörü Jeff Flake ise ABD Başkanı Donald Trump&#8217;ın Suudi Arabistan&#8217;ı &#8220;muhteşem müttefik&#8221; olarak tanımlamasını eleştirerek, Kaşıkçı&#8217;nın ölüm emrini Veliaht Prens Selman&#8217;ın verdiğini ve ABD&#8217;nin eninde sonunda bu gerçekle karşı karşıya kalacağını söyledi.</p>
<p>CNN&#8217;e konuşan Senatör Flake, ABD&#8217;nin dış politikasının tüm dünyada Amerikan değerlerine paralel olarak yürütülmesi gerektiğini vurgulayarak, şunları ifade etti:</p>
<p>&#8220;Elbette reel politiğin farkındayız ve dünyayı görmek istediğiniz gibi değil, olduğu gibi ele almalısınız. Bu kendini dayatır ve gerçeklerle yüzleşmek zorundasınız. Burada (Kaşıkçı cinayeti) gerçek, Veliaht Prensin dahli var, muhtemelen kendisi bunun emrini verdi gibi görünüyor. Dolayısıyla bunu saptırarak ve &#8216;muhteşem müttefik&#8217; diyerek geçemezsiniz.&#8221;</p>
<p>Suudi Arabistan&#8217;ın Yemen&#8217;de neden olduğu sivil katliamları da eleştiren Flake, ülkesinin eninde sonunda Kaşıkçı konusunda bir noktaya varacağını dile getirdi.</p>
<p>Schiff: Suudi Arabistan dostumuz değil<br />
California Temsilcisi Demokrat Adam Schiff, ABC News kanalına yaptığı açıklamada, CIA&#8217;nın Kaşıkçı cinayetiyle ilgili brifingini dinlediğini aktararak, &#8220;Brifingi sizinle konuşamam ancak şunu söyleyebilirim, önemli bir gazeteci ve muhalifin öldürülmesinin Veliaht Prensin bilgisi dışında yapılmış olmasını aklım almıyor.&#8221; dedi.</p>
<p>&#8220;Düşmanımın düşmanı dostumdur&#8221; ifadesine atıfta bulunan Schiff, &#8220;İran bizim düşmanımızdır ve Suudi Arabistan, İran&#8217;a karşı durmak konusunda bizim için önemlidir. Ama bu Suudi Arabistan&#8217;ı dostumuz yapmaz, dostlarımız gazeteci öldürmez.&#8221; diye konuştu.</p>
<p>Lieu: Suudiler 17 gün boyunca yalan söyledi<br />
California eyaleti temsilcilerinden Demokrat Ted Lieu, Twitter üzerinden yaptığı paylaşımda, Dışişleri Bakanlığının, CIA brifingi üzerine yayımladığı, &#8220;ABD hükümetinin nihai bir sonuca vardığını belirten son haberler doğru değildir.&#8221; açıklamasını eleştirerek, şunları kaydetti:</p>
<p>&#8220;Sevgili Dışişleri Bakanlığı, Suudiler 17 gün boyunca Kaşıkçı&#8217;nın öldürülmediğine ilişkin size yalan söyledi. Sonra hikayelerini defalarca değiştirdiler. Gerçekten siz, CIA&#8217;ya değil de Suudilere mi güveniyorsunuz? Sizin işiniz ABD&#8217;yi temsil etmek Suudi Arabistan&#8217;ı değil.&#8221;</p>
<p>Muhabir: Kasım İleri (AA)</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/cinayetin-prensin-bilgisi-disinda-islendigine-inanmiyorum/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bu Birincisi, Devamı Gelecek</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/bu-birincisi-devami-gelecek/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/bu-birincisi-devami-gelecek/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 18 Nov 2018 11:46:18 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[ABD]]></category>
		<category><![CDATA[BAE]]></category>
		<category><![CDATA[Cemal Kaşıkçı]]></category>
		<category><![CDATA[El-Kahtani]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=4735</guid>

					<description><![CDATA[Kaşıkçı Cinayetinin Artçı Şokları Başladı Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Konseyinde İran-Körfez Bölgesi Direktörlüğünü yürüten Fontenrose&#8217;nin, Suudilere sert yaptırımlar getirilmesini savunduğu, özellikle Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman&#8217;ın başdanışmanı Suud El-Kahtani&#8217;nin yaptırım listesine eklenmesinde etkili olduğu kaydedildi. Riyad&#8217;la ilişkileri belirliyordu, Beyaz Saray&#8217;da Kaşıkçı istifası&#8211; Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Konseyinde İran-Körfez Bölgesi Direktörlüğünü yürüten Kirsten Fontenrose&#8217;nin istifa ettiği bildirildi. Fontenrose, konumu gereği ABD yönetiminin Suudi Arabistan&#8217;la ilişkilerini belirleyen politikaların yapımındaki en önemli isimler arasında bulunuyordu. Amerikan New York Times gazetesinde yer alan ve konuya hakim iki isme dayandırılan habere göre, Fontenrose&#8217;nin cuma akşamı görevini bıraktığı ileri sürüldü. Haberde, Fontenrose&#8217;nin, ABD&#8217;nin Suudilere Cemal Kaşıkçı olayından dolayı getirdiği yaptırımların belirlenmesindeki en önemli isimlerden biri olduğu ve bu kişinin kısa süre önce Riyad&#8217;da temaslarda bulunduğu ifade edildi. El-Kahtani’yi Listeye O Eklemişti Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Konseyinde İran-Körfez Bölgesi Direktörlüğünü yürüten Fontenrose&#8217;nin, Suudilere sert yaptırımlar getirilmesini savunduğu, özellikle Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman&#8217;ın başdanışmanı Suud El-Kahtani&#8217;nin yaptırım listesine eklenmesinde etkili olduğu kaydedildi. İstifa kararının sebebinin henüz net olmadığı bildirilen haberde, Fontenrose&#8217;nin Suudilere karşı &#8220;sert&#8221; yaklaşımının Beyaz Saray içinde tartışmaya neden olduğu ve istifanın bu tartışmalar sonucunda gelmiş olabileceği iddia edildi. Beyaz Saray konuyla ilgili sorulara yanıt vermezken, Fontenrose de henüz iddialara ilişkin bir açıklama yapmadı. &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Kaşıkçı Cinayetinin Artçı Şokları Başladı</strong></p>
<p>Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Konseyinde İran-Körfez Bölgesi Direktörlüğünü yürüten Fontenrose&#8217;nin, Suudilere sert yaptırımlar getirilmesini savunduğu, özellikle Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman&#8217;ın başdanışmanı Suud El-Kahtani&#8217;nin yaptırım listesine eklenmesinde etkili olduğu kaydedildi.</p>
<p><strong>Riyad&#8217;la ilişkileri belirliyordu, Beyaz Saray&#8217;da Kaşıkçı istifası</strong><strong><u>&#8211;</u></strong></p>
<p>Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Konseyinde İran-Körfez Bölgesi Direktörlüğünü yürüten Kirsten Fontenrose&#8217;nin istifa ettiği bildirildi. Fontenrose, konumu gereği ABD yönetiminin Suudi Arabistan&#8217;la ilişkilerini belirleyen politikaların yapımındaki en önemli isimler arasında bulunuyordu.</p>
<p>Amerikan New York Times gazetesinde yer alan ve konuya hakim iki isme dayandırılan habere göre, Fontenrose&#8217;nin cuma akşamı görevini bıraktığı ileri sürüldü.</p>
<p>Haberde, Fontenrose&#8217;nin, ABD&#8217;nin Suudilere Cemal Kaşıkçı olayından dolayı getirdiği yaptırımların belirlenmesindeki en önemli isimlerden biri olduğu ve bu kişinin kısa süre önce Riyad&#8217;da temaslarda bulunduğu ifade edildi.</p>
<p><strong>El-Kahtani’yi Listeye O Eklemişti</strong></p>
<p>Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Konseyinde İran-Körfez Bölgesi Direktörlüğünü yürüten Fontenrose&#8217;nin, Suudilere sert yaptırımlar getirilmesini savunduğu, özellikle Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman&#8217;ın başdanışmanı Suud El-Kahtani&#8217;nin yaptırım listesine eklenmesinde etkili olduğu kaydedildi.</p>
<p>İstifa kararının sebebinin henüz net olmadığı bildirilen haberde, Fontenrose&#8217;nin Suudilere karşı &#8220;sert&#8221; yaklaşımının Beyaz Saray içinde tartışmaya neden olduğu ve istifanın bu tartışmalar sonucunda gelmiş olabileceği iddia edildi.</p>
<p>Beyaz Saray konuyla ilgili sorulara yanıt vermezken, Fontenrose de henüz iddialara ilişkin bir açıklama yapmadı.</p>
<p><strong>WASHINGTON/AA</strong></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/bu-birincisi-devami-gelecek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Durdurulması Gereken Taşeron Ülke: BAE</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/durdurulmasi-gereken-taseron-ulke-bae/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/durdurulmasi-gereken-taseron-ulke-bae/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 13 Nov 2018 11:58:52 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[BAE]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=4496</guid>

					<description><![CDATA[Ortadoğu’da “parayı ver, kazan” diplomasi şimdi de Afrika’da iş görmeye başladı. Afrika’da özellikle Doğu Afrika ülkelerinin de bu lütuftan memnun oldukları görünüyor. İşte İbrahim Tığlı’nın Yeni Şafak gazetesinde yayınlanan makalesi: Birleşik Arap Emirlikleri tehlikeli sularda yüzüyor! 13 Kas 2018, Salı Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) giderek Doğu Afrika ve Yemen’de hayati rol oynamaya başladı. BAE’nin bu kadar şımarıkça bölgede aktif hale gelmesinde İngiltere ile kurmuş olduğu uzun yıllara dayanan politik duruşu ve Suud yönetimi ile iş birliği içerisinde hareket etmesinin önemli bir etkisi var. Özellikle Doğu Afrika’ya yalnız siyasi amaçlar için gelmiyor, liman antlaşmalarından ekonomik yatırımlara, televizyon filmlerinden askeri üslere kadar çok alanda etkin olmaya çalışıyor. Şimdilerde Afrika boynuzunda merkezi Etiyopya’nın başkenti olan Addis Ababa’da bir televizyon istasyonu kurma hazırlıkları yapıyor. Öteden beri birçok BAE merkezli televizyon kanalı seyrediliyor Arapça olarak. Yalnız yeni konsept Amharik dilinde bir yayına başlamak. Etiyopya-Eritre barışının sağlanmasına daha sonra da, bu ikiliye Cibuti’nin de katılması için BAE var gücüyle çalışarak Doğu Afrika’da yeni bir ittifakın temelini attı. Hem Eritre hem Etiyopya’ya sağladığı olağanüstü parasal desteklerin, sözde barışın sağlanması için ne kadar vazgeçilmez olduğunu da dünyaya gösterdi. BAE sadece bununla sınırlı kalmayıp birkaç ay öncesine kadar büyük bir kriz yaşadığı Somali yönetimi ile de ittifak arayışına girerek &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Ortadoğu’da “parayı ver, kazan” diplomasi şimdi de Afrika’da iş görmeye başladı. Afrika’da özellikle Doğu Afrika ülkelerinin de bu lütuftan memnun oldukları görünüyor. İşte İbrahim Tığlı’nın Yeni Şafak gazetesinde yayınlanan makalesi:</p>
<p>Birleşik Arap Emirlikleri tehlikeli sularda yüzüyor!</p>
<p>13 Kas 2018, Salı</p>
<p>Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) giderek Doğu Afrika ve Yemen’de hayati rol oynamaya başladı. BAE’nin bu kadar şımarıkça bölgede aktif hale gelmesinde İngiltere ile kurmuş olduğu uzun yıllara dayanan politik duruşu ve Suud yönetimi ile iş birliği içerisinde hareket etmesinin önemli bir etkisi var.</p>
<p>Özellikle Doğu Afrika’ya yalnız siyasi amaçlar için gelmiyor, liman antlaşmalarından ekonomik yatırımlara, televizyon filmlerinden askeri üslere kadar çok alanda etkin olmaya çalışıyor. Şimdilerde Afrika boynuzunda merkezi Etiyopya’nın başkenti olan Addis Ababa’da bir televizyon istasyonu kurma hazırlıkları yapıyor. Öteden beri birçok BAE merkezli televizyon kanalı seyrediliyor Arapça olarak. Yalnız yeni konsept Amharik dilinde bir yayına başlamak.</p>
<p>Etiyopya-Eritre barışının sağlanmasına daha sonra da, bu ikiliye Cibuti’nin de katılması için BAE var gücüyle çalışarak Doğu Afrika’da yeni bir ittifakın temelini attı. Hem Eritre hem Etiyopya’ya sağladığı olağanüstü parasal desteklerin, sözde barışın sağlanması için ne kadar vazgeçilmez olduğunu da dünyaya gösterdi. BAE sadece bununla sınırlı kalmayıp birkaç ay öncesine kadar büyük bir kriz yaşadığı Somali yönetimi ile de ittifak arayışına girerek bölgedeki barışının sağlanmasında İngilizlerin yokluğunu aratmadı.</p>
<p>BAE’nin yeni hedefi Sudan gözüküyor ufukta. Uzun bir süredir yalnızlık içinde olan Sudan ile tekrar bir ittifak arayışı içerisinde. Mısır ile Sudan arasındaki yeni uzlaşmanın arkasında BAE’nin olduğuna dair dedikodular var. Güney Sudan’ın ayrılmasıyla petrol gelirlerinin büyük bir bölümünü kaybeden Sudan yönetiminin, BAE’nin bu çabasına karşı pozitif bir tutum içinde olduğu görünüyor. ABD, Sudan’a uyguladığı yaptırımları yine BAE’yi kullanarak hafifletmek ve kaldırmak istiyor.</p>
<p>Ortadoğu’da “parayı ver, kazan” diplomasi şimdi de Afrika’da iş görmeye başladı. Afrika’da özellikle Doğu Afrika ülkelerinin de bu lütuftan memnun oldukları görünüyor.</p>
<p>Yalnız BAE’nin bu girişimleri barış ve istikrardan çok Ortadoğu’daki sorunların Afrika’ya taşınması anlamına gelmekte. Bir müddet sonra petrol savaşları, İran’ı bölgede etkisizleştirmek için yapılan girişimler, Türkiye’nin Afrika’yı anlamaya yönelik insani politikasına ve Çin’in Afrika’daki gücüne darbe vuracak hamleleri beraberinde getirecektir.</p>
<p>BAE barış adı altında yeni düşmanlıkları yaratacak politikasında yalnız değil. ABD, İngiltere, İsrail, Suudi Arabistan ve Mısır’la birlikte çalışmaktalar. Kızıldeniz, ABD ve İngiltere’nin himayesinde bir Suud-Emirlik gölüne dönüştürülmek istenmekte. Öncelikli amaç Kızıldeniz’de güvenli bir bölge oluşturmak ve ticaret ağını sağlamlaştırmak.</p>
<p>Artık diplomaside ikna yolu değil mecbur etme uygulanmaya başlandı. Bu diplomatik kuralı en iyi kullanan ülkelerden biri de BAE’dir. Katar ve Türkiye ile bağlantılarını koparmayan Somali Devlet Başkanı Muhammed Farmacu “hizaya” getirilerek Etiyopya ve Eritre ile olan tarihi düşmanlığı sona erdirildi. Somali eyaleti 40 yıldır Etiyopya’nın işgal altında olmasına rağmen diplomatik ilişkiler i yeniden başlatıldı ve 40 yıl aradan sonra yolcuları taşıyan sivil bir uçak Mogadişu Havalimanı’na iniş yaptı.</p>
<p>Etiyopya ve Eritre liderlerinin Suud Kralı Salman’ın Kızıldeniz’e bakan saraylarından birinde bir araya geldiğinde, yanlarında Suudi Arabistan’ın adı kötüye çıkmış veliahdı Prens Muhammed bin Salman ile birlikte, Emirliğin Dışişleri Bakanı Şeyh Abdullah bin Zayed’in de bulunması tesadüf değildi. Nitekim bir süre sonra Afrika boynuzunun her iki lideri Dubai’de ağırlanacaktı.</p>
<p>Afrika’ya BAE’nin ilgi göstermesinin öncelikli nedeni ticaret. Birçok Afrika ülkesi ticaretini Dubai üzerinden Asya ve Avrupa ülkeleri ile gerçekleştiriyor. Dubai’den gelen ürünler için başta Etiyopya olmak üzere bir çok Afrika ülkesi ya gümrük vergisi almıyor ya da düşük tutuyor. BAE, bu pazarı kaybetmek istemiyor ve bu ticari ilişkide kendine rakip olarak Türkiye’yi görüyor. Türkiye’den gelenlerin, BAE’ye göre kalite bakımından oldukça iyi olması BAE’nin uykularını kaçırmaya yetiyor.</p>
<p>Türk dizilerinin Afrika’yı kasıp kavurmasıyla, Türkiye’ye yönelik bir turizm atağı gerçekleşti. Artık Afrikalılar Dubai yerine İstanbul, Bursa, Kapadokya bölgesi ve Antalya’ya gelmek istiyorlar. Çünkü dizilerde gördükleri Türkiye, Dubai’den kat kat güzel ve turizm için daha avantajlı imkanlara sahip.</p>
<p>Afrika’da da son yıllarda her taşın altından Çin çıkmaya başladı. Çin’in görünürlüğü oldukça fazla ve bunu kırmanın yolu ne İngiltere’nin eski sömürgelerine tekrar dönmesinden, ne de ABD’nin terör adına başlattığı askeri saldırılardan geçiyor. Bir şekilde Çin’le rekabet etmek için çevresel yakınlığı bulunan körfez ülkelerinin özellikle Suud ve BAE’nin bölgeye gelmesi gerekiyor.</p>
<p>BAE’nin, Afrika’ya sözde barışı getirmesindeki ısrarlarından biri İran’ın hem Körfez, de hem de Doğu Afrika’daki ilerleyişini durdurmak. İran çok önceleri bölgeye geldi ve başta Kenya, Tanzanya olmak üzere bir Şia geleneği oluşturmaya çalıştı. Artık Suud’un klasik Vahhabiliği, İran’la mezhebi mücadele de anahtar rol oynayamıyor. BAE, daha soft bir yaklaşımla İran’a karşı mezhebi öne çıkarmayan ekonomik bir mücadelenin önünü açıyor. Türkiye’ye karşı da başka bir manevra içinde olduğu gerçeği de bulunuyor; fakat bu başka bir yazı konusu.</p>
<p>Yemen’deki katliamın, insan hakları ihlallerinin, açlığın, yoksulluğun, göçün nedeni İran olduğu kadar aynı zamanda Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri. BAE, Tahran destekli isyancılara karşı Suud’la birlikte bir askeri operasyon yürütüyor ve insani suçlar işlemeye devam ediyor. Yemen’in güney ve batı sahilleri doğrudan BAE’nin işgali altında bulunuyor ve bu işgal maalesef sessiz bir şekilde dünya tarafından izleniyor.</p>
<p>BAE’nin Yemen operasyonu Cibuti limanı ve üssünden sürdürülüyor ve bunun karşılığında eski bir Somali toprağı olan Cibuti’ye milyonlarca dolar ödeniyor. Yüzbinlerce masum insanın kanına girmek için ödenen bu paralar, -sözüm ona Doğu Afrika’da demokrasiyi inşa etmek için veriliyor.</p>
<p>Barış ve istikrar bölge için gereklidir. Ama Yemen’de olduğu gibi Doğu Afrika’da, yeni bir çatışma alanı olacaksa birileri bu taşeronları durdurmak zorundadır. Yemen’deki iç savaşı durdurmak için daha fazla efor sarfedilmeli, yoksa bu çatışma bölgesi Afrika Boynuzu ’nu da kapsayacak ve Osmanlı’nın mirası bu topraklar, küresel güçlerin ve taşeronlarının çarpıştığı bir arenaya dönüşecektir.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/durdurulmasi-gereken-taseron-ulke-bae/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Arap Debdebesi</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/arap-debdebesi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/arap-debdebesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 06 Nov 2018 07:52:35 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Arap Debdebesi]]></category>
		<category><![CDATA[BAE]]></category>
		<category><![CDATA[Birleşik Arap Emirlikleri]]></category>
		<category><![CDATA[Lütfi Bergen]]></category>
		<category><![CDATA[Silah İhracatı]]></category>
		<category><![CDATA[Suudi Arabistan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=4091</guid>

					<description><![CDATA[Dünyanın en yüksek cirolu silah ihracatçı ülkeleri BM Güvenlik Konseyi Daimî ülkelerinden oluşurken, dünyanın en yüksek silah ithalatçısı ülkeler arasında 2014 verilerine göre ilk sırayı Suudi Arabistan tutmakta (6,5 milyar dolar) ve dördüncü sırada Birleşik Arap Emirlikleri (2,2 milyar dolar) yer almaktadır (Kaynak: CNN Türk, 24.09.2016). Lütfi Bergen Dünya Müslümanlarının siyasal çatısı olan Osmanlı Devleti’nin kültürel birliği, Arabistan Yarımadası’nda 1801’de başlayan Vehhabî isyanı ile kırıldı. Vehhabîler 1803’te Mekke’yi, 1805’te Medine’yi ele geçirdiler. Napolyon’un Mısır’ı işgal etmesi bu isyanı büyütmüştür. Mısır’ın kontrolünü sağlayarak Osmanlı’ya bağlayan Kavalalı Mehmed Ali Paşa ve oğlu Ahmed Tosun, Osmanlı’nın görevlendirmesiyle 1812’de Medine’yi, 1813’te Mekke’yi geri aldı ve Kâbe’nin anahtarlarını İstanbul’a gönderdi. Mısır Valisi, Fransızların gözetiminde modernleşme süreçlerini tamamladı. Fransa’ya eğitim için öğrenciler gönderildi. Osmanlı ise 1826 yılında Yeniçeri Ocağı’nı tasfiye etti. Yerine kurulan Asakir-i Mansure-i Muhammediye Ordusu 1828-1829 Rus Savaşı’nda varlık gösteremedi. Mehmed Ali Paşa, Mora isyanında (1827) padişaha yardım karşılığında Mora ve Girit valiliklerini istedi. Bu şartın kabulü üzerine isyanı bastırıp Mora’ya yerleşen Mısır kuvvetlerine karşı sömürgeci ülkeler (İngiltere, Fransa, Rusya) duruma müdahale ettiler. Navarin Olayı denilen bu müdahaleyle Navarin Limanı’ndaki Osmanlı ve Mısır gemileri ani baskın ile yakıldı. Mehmed Ali Paşa, zararlarının tazmini padişahtan istedi, menfi cevap üzerine 1831 yılında isyan etti. Ordusunun başındaki &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Dünyanın en yüksek cirolu silah ihracatçı ülkeleri BM Güvenlik Konseyi Daimî ülkelerinden oluşurken, dünyanın en yüksek silah ithalatçısı ülkeler arasında 2014 verilerine göre ilk sırayı Suudi Arabistan tutmakta (6,5 milyar dolar) ve dördüncü sırada Birleşik Arap Emirlikleri (2,2 milyar dolar) yer almaktadır </strong>(Kaynak: CNN Türk, 24.09.2016).</p>
<p>Lütfi Bergen</p>
<p>Dünya Müslümanlarının siyasal çatısı olan Osmanlı Devleti’nin kültürel birliği, Arabistan Yarımadası’nda 1801’de başlayan Vehhabî isyanı ile kırıldı. Vehhabîler 1803’te Mekke’yi, 1805’te Medine’yi ele geçirdiler. Napolyon’un Mısır’ı işgal etmesi bu isyanı büyütmüştür. Mısır’ın kontrolünü sağlayarak Osmanlı’ya bağlayan Kavalalı Mehmed Ali Paşa ve oğlu Ahmed Tosun, Osmanlı’nın görevlendirmesiyle 1812’de Medine’yi, 1813’te Mekke’yi geri aldı ve Kâbe’nin anahtarlarını İstanbul’a gönderdi. Mısır Valisi, Fransızların gözetiminde modernleşme süreçlerini tamamladı. Fransa’ya eğitim için öğrenciler gönderildi. Osmanlı ise 1826 yılında Yeniçeri Ocağı’nı tasfiye etti. Yerine kurulan Asakir-i Mansure-i Muhammediye Ordusu 1828-1829 Rus Savaşı’nda varlık gösteremedi. Mehmed Ali Paşa, Mora isyanında (1827) padişaha yardım karşılığında Mora ve Girit valiliklerini istedi. Bu şartın kabulü üzerine isyanı bastırıp Mora’ya yerleşen Mısır kuvvetlerine karşı sömürgeci ülkeler (İngiltere, Fransa, Rusya) duruma müdahale ettiler. Navarin Olayı denilen bu müdahaleyle Navarin Limanı’ndaki Osmanlı ve Mısır gemileri ani baskın ile yakıldı. Mehmed Ali Paşa, zararlarının tazmini padişahtan istedi, menfi cevap üzerine 1831 yılında isyan etti. Ordusunun başındaki oğlu İbrahim Paşa, Kütahya’ya kadar ulaştı (1833). II. Mahmut bu gelişme üzerine Avrupa’nın baskısıyla Halep, Şam ve Adana’nın İbrahim Paşa’ya verilmesini kabul etmek zorunda kaldı. Anlaşılacağı üzere Osmanlı’nın “Arap sorunu” Batılı ülkelerle savaşının paralelinde ve sömürgeci devletlerin yararına gelişmiştir.</p>
<p>Osmanlı, 1914-1918 yılları arasında da bugün Arap ülkeleri diye bilinen coğrafyada Anadolu’dan sevk ettiği pek çok asker ile savunma savaşı yaptı. Yahya Kemal, Osmanlı’nın bu savaşa girmesini “İttihad-ı İslâm harbine girmemiz İttihad-ı İslâm’dan soğumamızın başlangıcı oldu. Bu çok eski hissimize en müthiş baltayı indiren Mekke Şerifi Hüseyin’in ihaneti oldu (…) Cihat fetvasına (…) İslâm milletlerine gönderdiğimiz beyannamelere fiilen hiçbir icabet görmemek, bilakis İngilizlerin Irak’a ve Rusların Kafkasya’ya ordularla Müslüman asker sevkederek bize karşı dövüştürmeleri bile 1916-1917’ye doğru kimsenin hayretini celb etmiyordu” şeklinde değerlendirir (Beyatlı, 1975: 106).</p>
<p>Birinci Dünya Savaşı’nın bitiminin üzerinden yüz yıl geçti. Bugün İslâm dünyasının temel problemleri yine aynı bölgede yoğunlaşan karışıklıklardan kaynaklanmaktadır. Müslüman aydınlar “İslâm toplumları ve ülkeleri dünya servetlerini elde etmelidir. Dünya Müslümanlara verilmiştir” yolunda fikir üretmektedir. Allah, Arabistan Yarımadası’na büyük bir zenginliği nasip etmiştir. Nitekim bir ayette “Biz onları, kendi katımızdan bir rızık olarak her şeyin ürünlerinin toplanıp getirildiği, güvenli, dokunulmaz bir yere (Mekke-i Mükerreme’ye) yerleştirmedik mi?” (28 Kasas 57) buyurulmuştur. Kur’an, Hz. İbrahim ve Hz. Lut’un da “bereketli kılınmış” bir diyara ulaştırıldıklarını anlatmaktadır (21 Enbiyâ 71). Bu vaad Hz. İbrahim’e yapıldığına göre onun oğlu Hz. İsmail’in torunu olan Hz. Peygamber’e inanan bütün müslümanların bölgedeki servet ve nimetlerden istifade hakkı bulunmaktadır.</p>
<p>Osmanlı’nın yıkılışı sonrasında bölge, Arap halklarının siyasal rejimleri tarafından yönetilmekte ve zenginlikler debdebeci bir zümre tarafından israf edilmektedir.</p>
<p>Arap Yarımadası’nda Suudi Arabistan’ın (32,94 milyon), Birleşik Arap Emirlikleri’nin (9,4 milyon), Katar’ın (2,64 milyon), Umman’ın (4,64 milyon), Yemen’in (28, 25 milyon) toplam nüfusu 2017 verileriyle yaklaşık 78 milyon civarındadır. Türkiye’nin nüfusu ise 2017’de yaklaşık 80 milyondur. Bu beş ülke, toplamda 3 milyon 82 bin km kare yüzölçümüne sahip iken Türkiye’nin yüzölçümü 782.562 km karedir. Suudi Arabistan’ın 2017’de ABD ile yaptığı silah ithali anlaşması 350 milyar dolar büyüklüğündedir. Türkiye’nin 2017’de kabul ettiği 2018 bütçesi 762 milyar TL (dolar kuru 4,5 TL olarak hesaplandığında yaklaşık 169,4 milyar dolar) ve Savunma Bakanlığı’na ayırdığı bütçe payı ise 92 milyar TL’dir (dolar kuru 4,5 TL olarak hesaplandığında yaklaşık 20, 45 milyar dolar).</p>
<p>Dünyanın en yüksek cirolu silah ihracatçı ülkeleri BM Güvenlik Konseyi Daimî ülkelerinden oluşurken, dünyanın en yüksek silah ithalatçısı ülkeler arasında 2014 verilerine göre ilk sırayı Suudi Arabistan tutmakta (6,5 milyar dolar) ve dördüncü sırada Birleşik Arap Emirlikleri (2,2 milyar dolar) yer almaktadır (Kaynak: CNN Türk, 24.09.2016).</p>
<p><img decoding="async" class="alignnone wp-image-4093" src="http://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2018/11/Screen-Shot-2018-11-06-at-10.25.31-1024x782.png" alt="" width="528" height="403" srcset="https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2018/11/Screen-Shot-2018-11-06-at-10.25.31-1024x782.png 1024w, https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2018/11/Screen-Shot-2018-11-06-at-10.25.31-300x229.png 300w, https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2018/11/Screen-Shot-2018-11-06-at-10.25.31-768x587.png 768w, https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2018/11/Screen-Shot-2018-11-06-at-10.25.31-90x68.png 90w" sizes="(max-width: 528px) 100vw, 528px" /></p>
<p>Bu kıyas, Arap ülkelerine ilahi olarak verilen petrol, maden, Hacc-turizm gelirlerinin büyüklüğünü ve nereye harcandığını ortaya koymaktadır. Ancak söz konusu zenginlikler Arap ülkeleri için bir musibete dönüşmüş görünmektedir. Halkın çalışmadan para kazanmasının neticesi olarak Arap debdebeciliği büyük bir israf kültürüyle birlikte tezahür etmekte, bu coğrafyada “barış-selâm yurdu” vasfı ortaya çıkmamaktadır.</p>
<p>Arap toplumları her yıl Hacc farizasında hacıların kestikleri kurbanları alacak fakir bulamamaktadır. Geçmişte Mısır ülkesinde Hz. Yusuf’un kıtlık çeken ülkelere tevzi ettiği buğday örneği kurban etlerinin dağıtılması bakımından işletilemediğinden israf edilmektedir.</p>
<p>Arap gençleri Batı’nın en pahalı otomobillerini satın almakta, onları altınla kaplatarak Avrupa kentlerinde gösteriş tüketimlerini teşhir etmektedir.</p>
<p>Arap düğünlerinden birinde (Dubai’de) ziyaretçilere ikram edilen pastanın, yaklaşık 2 bin kremadan yapılmış çiçekten oluştuğu, üzerinde bin tane yenilebilir inci bulunduğu, her birinin 200 bin dolar değerinde 5 beyaz elmas ile süslendiği ve maliyetinin 1 milyon dolara ulaştığı ifade edilmektedir. Yine başka bir düğünde yüzlerce davetliye nikâh şekeri yerine iPhone 8 verilmiştir.</p>
<p>Arapların you tube’a yükledikleri görüntülerde metrelerce uzunlukta sofralar kurdukları, pilav üstü deve görüntüleri verdikleri ve yemeklerin hepsini yiyemedikleri izlenmektedir. Arap toplumlarında obez sayısı, ABD’deki obez sayısını geçmektedir.</p>
<p>Söz konusu zenginlik, meta fetişizmi ve israfa karşın, Kuveyt, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan’ın Suriyeli göçmen kabul etmediği, Müslüman toplumların acısını paylaşmadığı ifade edilebilecektir.</p>
<p>Petrol zengini Arap ülkeleri, sahip oldukları servetleri Batı’nın küresel iktidarını pekiştirecek şekilde israf etmektedir. İmam Gazali: “Allah insanların bir kısmının servetini çoğalttı, fakat serveti onların başına belâ oldu ve kendisini tehlikelere sürükledi” demektedir. Bugün bütün Müslüman toplumlarda sekülerleşme ve değer yitimi, zenginleşme kaynaklıdır. Ortadoğu petrollerinin asıl sahibi Müslüman toplumlardır. Bu bölgenin serveti Batı’ya akmaktadır. Müslüman aydınlar bu meseleyi artık görmelidir.</p>
<ul>
<li>Beyatlı Yahya Kemal, Tarih Musâhabeleri, İstanbul Fetih Cemiyeti Yayınları, 1975</li>
</ul>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/arap-debdebesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
