<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Aydın &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/aydin/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Tue, 05 Oct 2021 16:20:52 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.7</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>Aydın &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Batılı Aydın En Kırgın ve Hırçın Dönemini Yaşıyor</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/batili-aydin-en-kirgin-ve-hircin-donemini-yasiyor/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/batili-aydin-en-kirgin-ve-hircin-donemini-yasiyor/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mahmut Haldun Sönmezer]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 05 Oct 2021 16:20:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Aydın]]></category>
		<category><![CDATA[batı]]></category>
		<category><![CDATA[fikir]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=17734</guid>

					<description><![CDATA[Geleneğine yabancı, içinden çıktığı kültürle kavgalı bir tiyatro oyuncusu vadesini doldurarak ebedî âleme göç etti. Yıllarını geçirdiği sahneden uğurlanırken aynı yola baş koymuş dostlarından birisi ise ölümü ganimet bilen bir fırsatçılıkla yıllardır rûhunda biriktirdiği gayz ve ifrâzatı büyük bir hınçla kustu. Bakınız, arkadaşının arkasından neler demiş hazret: “Yetmiş senedir bu ülkeyi din bağımlısı hükûmetler yönetiyor. Ama ona rağmen yetmiş senedir inadına tiyatro yapıyoruz biz. Ferhan da inadına tiyatro yaptı hep. Şimdi O Rasim’ine kavuştu. Münir abisi, Erol abisi, Levent hep birlikte orada bir meyhanede kafayı çekiyorlar. Unutulmayacaksın Ferhan.” Sanırsınız ki, din bağımlısı dediği hükûmetler, onların san’atlarını icrâ etmesine engel olmuş, bu yolda onlara hep zorluk çıkartmış, tekerlerine çomak sokmuş. Bu sözlerde, Batı orijinli sahne san’atlarına karşı yetmiş yıldır gelen hükûmetlerin bir alerjisi olduğu îmâsı saklı. Hâlbuki tiyatro ve sahne san’atlarında yaşanan en büyük gelişmenin bu dönemde olduğu gün gibi ortada. Bugünkü cumhurbaşkanının, İstanbul’un bir opera binasına ihtiyâcı olduğuna herkesten önce parmak bastığını bilmeyen mi var? Ve yine sanırsınız ki, yetmiş senelik hükûmetler, onların hayat tarzlarına müdâhale etmiş, kafayı çekmelerine engel olmuş. Kapağı öbür tarafa atınca hürriyetlerine kavuşuyor, rahatça demleniyorlar anlaşılan. Bu dünyada eremedikleri devlete(!), orada nâil oluyorlar.Söz, neresinden tutsanız dökülüyor, o yüzden de fazla irdelemeye gerek yok. Her şey çok &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Geleneğine yabancı, içinden çıktığı kültürle kavgalı bir tiyatro oyuncusu vadesini doldurarak ebedî âleme göç etti. Yıllarını geçirdiği sahneden uğurlanırken aynı yola baş koymuş dostlarından birisi ise ölümü ganimet bilen bir fırsatçılıkla yıllardır rûhunda biriktirdiği gayz ve ifrâzatı büyük bir hınçla kustu.</p>



<p><br>Bakınız, arkadaşının arkasından neler demiş hazret: “Yetmiş senedir bu ülkeyi din bağımlısı hükûmetler yönetiyor. Ama ona rağmen yetmiş senedir inadına tiyatro yapıyoruz biz. Ferhan da inadına tiyatro yaptı hep. Şimdi O Rasim’ine kavuştu. Münir abisi, Erol abisi, Levent hep birlikte orada bir meyhanede kafayı çekiyorlar. Unutulmayacaksın Ferhan.”</p>



<p><br>Sanırsınız ki, din bağımlısı dediği hükûmetler, onların san’atlarını icrâ etmesine engel olmuş, bu yolda onlara hep zorluk çıkartmış, tekerlerine çomak sokmuş. Bu sözlerde, Batı orijinli sahne san’atlarına karşı yetmiş yıldır gelen hükûmetlerin bir alerjisi olduğu îmâsı saklı. Hâlbuki tiyatro ve sahne san’atlarında yaşanan en büyük gelişmenin bu dönemde olduğu gün gibi ortada. Bugünkü cumhurbaşkanının, İstanbul’un bir opera binasına ihtiyâcı olduğuna herkesten önce parmak bastığını bilmeyen mi var?</p>



<p><br>Ve yine sanırsınız ki, yetmiş senelik hükûmetler, onların hayat tarzlarına müdâhale etmiş, kafayı çekmelerine engel olmuş. Kapağı öbür tarafa atınca hürriyetlerine kavuşuyor, rahatça demleniyorlar anlaşılan. Bu dünyada eremedikleri devlete(!), orada nâil oluyorlar.<br>Söz, neresinden tutsanız dökülüyor, o yüzden de fazla irdelemeye gerek yok. Her şey çok açık. Bu zevât, artık yaşadıkları ülkede bazı şeylerin değiştiğini ve bundan sonra da değişmeye devam edeceğini net bir şekilde görüyor. Ve buna karşı yapabilecekleri hiçbir şey de yok. Zîrâ rüzgâr aleyhlerine esiyor. Kısacası, artık suyu tersine akıtmak mümkün değil. Tabiatıyla da içlerinden “Bu gidiş durdurulamaz.” diyorlar. İşte o yüzden de kırgın ve hırçınlar, yeis ve inkisâr içerisinde kıvranıyorlar…</p>



<p><br>Dikkat ettiniz mi, son yıllarda bu zevâtın ağzından buna benzer bir yığın herzenin döküldüğüne şâhit oldu bu toplum. Bu, bir yıkım ve kaybediş psikolojisinin tezâhürü. Bunlar eskiden de hasmâne bir tutum içindeydiler. Fakat o zamanlar fütursuz ve emreden bir edâ hâkimdi tavırlarına. Hep üst perdeden konuşur, burunlarından kıl aldırmazlardı. Hiç çekinmeden, saygısızca ayar verirlerdi muhataplarına. İpler ellerindeydi çünkü. Günümüzde ise durum farklı. Sözlerine kötümser bir rûh hâli hâkim. Şuûraltı bulanık, süngü düşük, gelecekten de ümitsizler. İstikbâlin, mâzîden daha iyi olacağına ilişkin hiçbir umutları yok. Bedbin ve kırgınlar, karamsarlık benliklerini işgal etmiş durumda.<br>Hiç şaşmayalım, böyledir bunlar… Üzerinde yürümeye alıştıkları zemin sarsılmaya başlayınca şakülleri kayar birden. Akabinde de başlarlar ağlayıp sızlanmaya… Öfke ve hırsla basarlar yaygarayı.</p>



<p><br>Hikmetten, irfândan, tasavvuftan nasipleri yoktur zîrâ. O yüzden de sessizce bir köşeye çekilip muhâsebelerini yapamazlar. “Nerede hata yaptık?” demeyi akıllarına bile getirmezler. Oyuncağı elinden alınmış çocuk gibi feryat ederler sadece. Sürekli veryansın etmeleri, içlerindeki daha büyük gürültüyü bastıramadıkları içindir.</p>



<p><br>Evet, rûhundaki isyanı bastıramamış bir insan konuşur ancak böyle. İç dünyasında denge kuramamış bir âdemin ağzından dökülür bu tür sözler. Böylesine bir savruluş, ancak öyle bir iklimde yaşanır.</p>



<p><br>Hiç şüphesiz Batıya angaje aydınımız en hırçın ve kırgın dönemini yaşıyor. Hırçınlığı da kırgınlığından geliyor zaten. Husûmetleri yeni değil bunların. Eskiden beri içinden çıktıkları toplumun değerleriyle kavgalıydı onlar. Fakat artık güç ellerinde olmadığından hem üslup değişti hem de hasımlık gizli olmaktan çıkarak alenîleşti.</p>



<p><br>Daha önce de çok gördük benzer manzaraları. Onlarınki kötü talihe küfretmek. “Lânet olsun böyle kadere…” demek. Sanki yıllarca bu ülkenin kaymağını yiyen onlar değildi. İkbâl güneşi düne kadar adamdan bile saymadıkları, “Öküz Anadolulu!” diye küçümsedikleri bu ülkenin evlâtlarına dönünce birden hazımsızlık yaşamaya başladılar. Geçmişte bu ülkenin evlâtlarına parya muamelesi yapanlar, artık bu imtiyâzdan mahrûm kaldıkları için öfkeleniyorlar. Bundan sonra da öfkeleri kolay kolay dinmeyecek. Çünkü efendi olmaya alışanlar, köle muamelesi yaptıklarının efendiliğe terfî etmesine tahammül edemezler. İşte bunlar da öyle. “Ayaklar nasıl baş olur?” derdindeler…</p>



<p><br>O gün, ölmüş bir insanın ardından yapılan veda konuşmasına şu iki duygu hâkimdi: nefret ve muhâlefet. Yakın dostunu kaybeden bir insanın keder ve hüznü değil, aslâ iflâh olmayacak müzmin bir muhâlifin nefreti, bulanık bir şuûraltının hezeyânlarıydı görüp işittiklerimiz.<br>Gelelim bu aydın tipinin öbür dünyaya ilişkin düşüncesine. Daha doğrusu âhireti nasıl gördüğüne… Zîrâ dolaylı da olsa, o konuşmada buna yönelik bir gönderme de vardı.<br>Öncelikle şunu söyleyelim ki, bazı istisnâlar dışında, bu aydın tipi kesinlikle ateist değil. Yaradanın varlığına inanıyor. Fakat O’nun bildirdiklerine bütünüyle îmân ettiği söylenemez. Bu konuda eklektik bir tutum içinde. Âhireti yok saymıyor. Bir başka dünyanın mevcudiyetine inanıyor ya da inanmak istiyor. Zîrâ aksî durum onu boşluğa düşürüyor. Ama âhireti kendisine bildirildiği gibi değil, dünyevî heves ve arzularına göre tasavvur ediyor. Yani içeriği kendisi belirliyor. Daha doğrusu öyle olmasını istiyor. İlhâmını kutsal kaynaklardan almıyor; sahip olduğu alışkanlıklar, hayat tarzı ve cumhuriyetin değerleri(!) âhiretteki yol haritasını belirliyor. Bir nevi âhireti de sekülerleştiriyor.</p>



<p><br>Bu câmiaya mensup insanların vefatlarını müteakip arkalarından verilen ölüm ilânlarını hatırlayalım bir. Oralarda sıkça karşımıza çıkan bir ifâde vardır: Bir cumhuriyet insanını daha kaybettik.</p>



<p><br>Bu tabirin üzerinde düşünmek gerekiyor. Kimdir bu cumhuriyet insanı? Ne anlama gelir, vasıfları nelerdir?</p>



<p><br>Bir cumhuriyet insanı için, lâik-demokratik cumhuriyet ilkelerine bağlılık, İslâmın itikadî esaslarını tasdikten bile daha önemlidir. Çünkü bu din tam anlamıyla ancak lâikliğin olduğu bir ülkede yaşanabilir. Lâikliğin olmadığı yerde ise kadük kalmaya(!) mahkûmdur. Yani onlara göre lâiklik, İslâmiyetin mütemmimidir.</p>



<p><br>Hattâ onlardan bazıları için bu kavram, Müslüman olmanın da ötesinde anlamlara sahiptir. Zîrâ bu câmiaya mensup bir şahsın anlayışına göre; “Lâik olmayan insan bile değildir.”</p>



<p><br>Görüldüğü gibi bu zihniyet nazarında lâiklik, târihin bir döneminde, belli bir coğrafyada şartların icbârıyla ortaya çıkan bir sosyal olgu değil, neredeyse mutlak hakikate eşdeğer olan bir ölçü ve keyfiyettir.</p>



<p><br>Ve yine bunlar lâik-seküler bir ahlâk anlayışına sahiptirler. Müeyyidesi olmayan ya da çok zayıf olan bir ahlâk anlayışıdır bu. Dinin yasaklarından âzâde olup kendi kayıtsızlığına usûlünce bir kılıf uydurmak temel esprisidir bu anlayışın.</p>



<p><br>Bugün artık hayatta olmayan bir işadamının şu sözleri, bu zihniyetin, mensubu olduğu toplumun dinine nasıl yaklaştığını göstermesi açısından enteresandır:</p>



<p><br>“Ben dindar bir insanım. Fakat dünya işleriyle din işlerini ayırt eden bir insanım. Ben Hicaz’a gitmiş bir adamım. Ondan sonra çeşitli ibâdet yerlerinde bulundum. Diğer taraftan da bu dindarlığım hiçbir zaman işlerimi aksatmadı. Meselâ ben kalkar akşam bir viski içerim. Ben bu viskiyi sarhoş olayım diye içmem. Çok yorgun geliyorum, kafayı dinlendirmek için bir kadeh alırım. Bu günahsa Allah affetsin.”<br>Yukarıdaki fiilin yapılması değildir abes olan. Böyle bir çiğliğin milletin önünde hiç sıkılmadan, rahatça anlatılmasıdır. Biri emir, diğeri nehiy olan birbirine zıt iki fiilin uzlaştırılmaya çalışılmasıdır. Filvâki sistemin aradığı, idealize ettiği insan tipi de budur zaten: Lâik Müslüman.</p>



<p><br>İşte cumhuriyet insanı olarak lanse edilen tipin genel çerçevesi budur. Ve ne yazık ki sistem bu insan tipini inşâ etmede bir ölçüde başarılı da olmuştur. En azından toplumun bir kısmını arzu ettiği kalıba dökmeyi başarmıştır.</p>



<p><br>Evet, Batı eğitiminden geçmiş ama kendi öz kültürüne yabancı kalmış, hikmetle alış-verişi olmamış aydınımızın resmidir bu. Ve bu aydın şu anda kendisi için denizin bittiğini, cemiyetinse dönülmez bir akşamın ufkunda olduğunu görüyor. O yüzden de kızgın, şaşkın ve muzdarip. Hırs küpüne döndüğünden ne yapacağını, nereye saldıracağını bilemiyor. Kaybetmenin acısı, irfân eksikliğinden kaynaklanan çiğlikle birleşince de ortaya o tiyatro sahnesinde şâhit olduğumuz ilkellik ve çirkinlikler çıkıyor.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/batili-aydin-en-kirgin-ve-hircin-donemini-yasiyor/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Türk Aydını Komplekslerinden Kurtulmalıdır</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/turk-aydini-komplekslerinden-kurtulmalidir/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/turk-aydini-komplekslerinden-kurtulmalidir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mahmut Haldun Sönmezer]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 03 Mar 2021 14:03:46 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Aydın]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=16887</guid>

					<description><![CDATA[Çok değil, belki beş altı sene kadar önce… Televizyonda harâretli bir tartışma programı… Programın katılımcıları arasında gazeteci ve hukukçu kimliğiyle müştehir bir köşe yazarıyla milletvekili olan bir hanımefendi de var. Tartışılan konu, bazı üst düzey devlet görevlilerinin eşlerinin başörtülü olması. Sayın milletvekili; cumhûrbaşkanı ve başbakanın hanımlarının eşleriyle birlikte yurt dışı gezilerine katıldıklarını, sahip oldukları sıfatla Türkiye’yi hârice karşı temsîl ettiklerini ve başın üzerindeki örtüyle gerçekleşen bu temsîlin, Türkiye’nin dış dünyadaki imajına zarar verdiğini söylüyor ısrarla. Kelimenin tam anlamıyla bir eziklik ve aşağılık kompleksi örneği… Bir hanım milletvekili tarafından ortaya konan bu tavır, gerçekte hiç de yabancısı olmadığımız bir psikolojinin yansıması. Şabloncu aydınımızın klasik refleksi. Çağdaşlığı kılık kıyâfete indirgeyen ve onu da belli bir formata hapseden düz mantığın tezâhürü. Ne zaman öze, yerliliğe, millîliğe atıfta bulunulsa bunu çağdışı ilân eden ve bu konuda en ufak bir empati rezervine dahi sahip olmayan tahammülsüz benliğin isyânı. Farklılığı zenginlik olarak görmeyip hayâta rölatif bir nazarla bakmayı reddeden bu hâlin, sahibine ödettiği bedelse düşünce fukarâlığı ve derinlikten mahrûmiyet. Yukarıda şahsiyet kodlarını vermeye çalıştığımız bu aydının fikrî seviyesi ise miting meydânlarında havaya kaldırılan bir pankartın üzerine kazınmış slogan mesâbesindedir ancak. Evet, o her zaman sloganlarla konuşur. Ve kendisini de hep onlar üzerinden ifâde eder. Onun analiz &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Çok değil, belki beş altı sene kadar önce… Televizyonda harâretli bir tartışma programı… Programın katılımcıları arasında gazeteci ve hukukçu kimliğiyle müştehir bir köşe yazarıyla milletvekili olan bir hanımefendi de var. Tartışılan konu, bazı üst düzey devlet görevlilerinin eşlerinin başörtülü olması. Sayın milletvekili; cumhûrbaşkanı ve başbakanın hanımlarının eşleriyle birlikte yurt dışı gezilerine katıldıklarını, sahip oldukları sıfatla Türkiye’yi hârice karşı temsîl ettiklerini ve başın üzerindeki örtüyle gerçekleşen bu temsîlin, Türkiye’nin dış dünyadaki imajına zarar verdiğini söylüyor ısrarla. Kelimenin tam anlamıyla bir eziklik ve aşağılık kompleksi örneği…</p>



<p>Bir hanım milletvekili tarafından ortaya konan bu tavır, gerçekte hiç de yabancısı olmadığımız bir psikolojinin yansıması. Şabloncu aydınımızın klasik refleksi. Çağdaşlığı kılık kıyâfete indirgeyen ve onu da belli bir formata hapseden düz mantığın tezâhürü. Ne zaman öze, yerliliğe, millîliğe atıfta bulunulsa bunu çağdışı ilân eden ve bu konuda en ufak bir empati rezervine dahi sahip olmayan tahammülsüz benliğin isyânı. Farklılığı zenginlik olarak görmeyip hayâta rölatif bir nazarla bakmayı reddeden bu hâlin, sahibine ödettiği bedelse düşünce fukarâlığı ve derinlikten mahrûmiyet.</p>



<p>Yukarıda şahsiyet kodlarını vermeye çalıştığımız bu aydının fikrî seviyesi ise miting meydânlarında havaya kaldırılan bir pankartın üzerine kazınmış slogan mesâbesindedir ancak. Evet, o her zaman sloganlarla konuşur. Ve kendisini de hep onlar üzerinden ifâde eder. Onun analiz edip anlamaya ihtiyâcı yoktur çünkü. Fikir ve icrâatın halkın faydasına olup olmadığını ise hiç umursamaz. Onun için her şeyden önce fikrin menşei önemlidir. Bir görüş, fikir veya toplumsal hareket Kemalizm’in kaşesini taşımıyor ve bir de yerlilik, millîlik ve İslâmî nispetlere sahip bulunuyorsa eğer hemen reddeder onu. Üzerinde tek bir saniye bile düşünmeye gerek duymadan. Yıllar önce cumhûriyeti kuran irâde, herkes için yeterince düşünmüş ve en ideal senteze ulaşarak servis edilmek üzere önüne koymuştur zîrâ. Artık onun görevi, bu fikirlerin üzerinde bir gün bile düşünmeksizin papağan gibi tekrarlayarak herkese ve özellikle de yeni yetişen nesillere bilâ-kayd ü şart ezberletmektir. Bu hâliyle o, düşünce sistematiğine sahip özgün fikirler üreten bir münevvere değil de inancını yayma gayreti içinde olan bir misyonere benzer. Bunu pek de yadırgamamak gerekir aslında. Zîrâ inandığı ilkeler, onun için bir fikir olmaktan çıkarak bir tabu hâline dönüşmüştür çoktan. İzinden gittiğini söylediği şahıssa artık onun için bir lider değil, tapındığı bir fetiştir. Onun cevvâl bir zekâsı ve fikir üretmeye meyyâl bir zihni potansiyeli yoktur. Bütün mahâreti, bir münâzara esnâsında slogan ve referanslarını resmigeçit hâlinde sıralamaktan ibârettir sadece. Kısacası kendisiyle diyalog kurulması mümkün olmayan bir monolog adamıdır o.         </p>



<p>Bu aydın tipi evvelemirde kendisiyle barışık değildir. Ve hitap ettiği kitlenin değerleriyle de sürekli çatışmaktadır. O değerleri hiçbir zaman benimseyip kendisine mâl edememiştir. İç âleminde denge kuramadığı için de huzûrsuz ve son derece agresiftir. Aykırı bir ses karşısında kınından çıkıp “Savulun!” demeye hazır bilenmiş, bir kılıç gibidir. Güya fikir özgürlüğünden yanadır ama gerçekte kendi paradigması dışında kalan alternatif fikirleri boğmak üzere pusuda beklemektedir. Milletin mukaddeslerine ait en ufak bir iz ve emâreyi bile kendisine yakıştıramadığı için üzerinde göremeyeceğiniz bu devşirilmiş aydın portresi her şeyiyle buram buram tercüme kokmaktadır. Batı’yı beşeriyyetin zirvesi ve çağdaşlığın kıblesi olarak bilen ve ışığı görebilmek için bakışlarını dâimâ o yöne çeviren bu kör idrâk; problemlerimizi çözmekte değil, ancak üzerlerine tuz basmakta mâhirdir. Bu hâliyle o; “Fazla düşünmenize gerek yok! Sizin için en iyisini ben biliyorum.” diyen vesâyetçi aydın tipinin temsîlcisidir.</p>



<p>Hayâta sadece alafrangalığın merceğinden bakan bu görgüsüz ve jakoben tavır, hitap ettiği kitleyi henüz rüştünü ispat edememiş bir çocuk gibi algılamaktadır. O itibârla da ona dönük her türlü tasarruf, kendisi için meşrû ve mubâhtır. Âdetâ henüz reşît olmamış kalabalıkların, haklarında karar vermeye yetkili vasîsi gibi görür kendisini.  Rûhî ve fikrî açıdan çocuk seviyesini aşamamış keyfiyetten mahrûm bu aydın tipi, gerçekte milletin fersah fersah gerisindedir her şeyiyle.</p>



<p>Toplumu küçük görme tavrı o kadar baskındır ki halkın içinden çıkan bir lider veya siyâset adamı ona göre halktan birisi gibi davranmamalı ve onunla arasına mesâfe koymalıdır. Eski alışkanlıklarını terk etmeli, oturup kalkmasından sofra âdâbına varıncaya değin bütünüyle değişmelidir. Mâzîyle alâkasını tamamen kesmeli, kendisini yeniden formatlayıp bambaşka bir âdem sûretine bürünmelidir. Gerektiğinde şahsiyetsizliği göze alıp elbise değiştirir gibi şahsiyet değiştirebilmelidir. Ona göre gerçek bir devlet adamı, misâfiri olduğu ailenin evinde dizlerini kırıp yer sofrasına oturarak yemek bile yiyemez. Hele bir de vals bilmiyor ve bir hanımı dansa kaldıramıyorsa eğer devlet adamlığı kumaşı zayıf demektir.</p>



<p>Bu zevâtın üzerine titrediği bir husûs da Atatürkçülüğüdür. Fakat bu aydın tipi Mustafa Kemal’i de anlayıp özümsemiş değildir kesinlikle. Adına izâfe edilen ideolojiyi, sahip olduğu aristokratik imtiyâzların bir garantisi olarak mı görmektedir yoksa gerçekten seviyor mudur; bilinmez. Fakat seviyorsa bile anlamadan sevdiği aşikârdır. 1913’te genç bir Avrupa devleti olan Bulgaristan’da görevli iken bir Osmanlı diplomatı sıfatıyla katıldığı maskeli baloya Yeniçeri kostümüyle giden Mustafa Kemal portresinin yanında bu aydın tipi ne kadar zavallı, sevimsiz ve gayr-î millîdir.</p>



<p>Bu zihniyet, Mustafa Kemal’i liderliğinin yanında janti mizâcı, teşrîfâta olan dikkati ve centilmen bir salon adamı imajıyla da gönlüne koymuştur. Gerçekte ise bu hayrânlık duygusu; köksüz, temelsiz ve tenâkuz içindeki bir idrâk ediş seviyesinden beslenmektedir. Mustafa Kemal’i her şeyiyle kabûl eden bu zihniyet, onu yetiştiren medeniyet mîrâsı ve kültür muhîtini ise nedense bütünüyle reddetmektedir. Cumhûrbaşkanı olduğu târihe kadar ki ömrü Osmanlı’nın eğitim, idâre ve siyâset mahfillerinde geçmiş bu zât, devlete ve millete baş olmanın hazırlık stajını imparatorluğun an’anevî müesseselerinde itmâm eylemiştir. Sahip olduğu özellikleri, o dünyanın içinde meşrebine uygunlukla iktisâb etmiştir. Yetiştiği çevre dikkate alındığında O, bir Osmanlı senyörüdür. Hiçbir beşer, yerden biten bir hudâyî-nâbit değildir ki Osmanlı’yı yok sayarak Mustafa Kemal’i var edelim. Redd-i mîrâs güdüsüyle hareket eden bu kifâyetsiz ve art niyetli nazar, Mustafa Kemal’in bir Osmanlı bürokratı olduğu gerçeğini dahi teslîm etmekten âcizdir.</p>



<p>Gelenekle modernlik arasında bir denge kuramamış, almış olduğu Batılı eğitimle kimliğindeki Şarklılığı birbiriyle çatışmayan uyumlu bir terkibe kavuşturamamış, Batı karşısındaki aşağılık duygusunu bir türlü yenememiş, benliğini vampir gibi kemiren bu sinsi düşmanı alt edebilmek için ona benzemekten başka çâre olmadığını düşünecek kadar kendisini alternatifsiz ve yalnız hisseden ve o yüzden de varlığını borçlu olduğu toplumla ikbâl yıldızı bir türlü barışmayan bu bezirgân ve kopyacı aydın tipi; sosyal çalkantılarımızla beraber halk ile aydın arasındaki derin uçurumun bir numaralı müsebbibidir. Hayâtından hikmeti ve metafiziği kovduğu için pozitivizmi tek gerçek hakikat zannetmek gafletine düşmüştür. Tek kanatla uçma sevdâsındaki bu aydın(!) her seferinde yere çakılmaktadır ama buna rağmen ezberlerinden de vazgeçmeye hiç mi hiç niyeti yoktur. Vaktinde edilmiş ilkokul yeminine bir tür sadâkat tavrıdır bu. Zihnini kelepçeleyen ideoloji prangasından dolayı kendini güncelleyememiş ve bu hâliyle çağdaşlık iddia ederken çağının çok gerisinde kalmış, âdetâ fikrî seviyesi itibârıyla çocukluktan dahi kurtulup bülûğ çağını bile idrâk edememiş, içtimâî bir hilkat garîbesidir o!   </p>



<p>Bundan böyle başımızda bu azîz milletin değerlerini sırtında bir kambur olarak gören idâreciler istemiyoruz. 28 Şubat sürecinde konser salonundaki kalabalığa hitâben Beethoven’in 9. senfonisini çalan orkestrayı işâret edip; “İşte, çağdaş Türkiye!” diyen idâreciler, artık bu saatten sonra bu milletin ne derdinin devâsı ne de gönlünün şifâsı olabilirler.</p>



<p>Çağdaş sanatlarda ileriye gitmiş, bale ve operada zirveye çıkmış olmasına rağmen insanına korku, umutsuzluk ve sefâletten başka bir şey verememiş ve bu yüzden de çağdaşlığın gerçek kriterlerini yakalayamamış bir ülke örneği de yıllar boyu komünizmin pençesinde kıvranan Sovyet Rusya idi. 1990 öncesi Rusya’sı tam bir kültür ve sanat ülkesiydi. Rahmaninov’dan Çaykovski’ye, Borodin’den Korsakov’a kadar dünyanın en meşhûr opera ve senfoni yazarları bu ülkeden çıkmıştı. Çağdaş sanatlar, özellikle opera ve bale oldukça gelişmişti. Fakat yetmiş seneden beri bütün ekonomik faâliyetleri tek elde toplayan merkezi planlamanın çarkları altında ezilen bu ülke insanının midesi zil çalıyordu. Uçsuz bucaksız topraklara ve sınırsız kaynaklara rağmen yıllarca çağdışı bir ekonomik sistemin silindiri altında ezilen Rus halkı, ancak köhnemiş Sovyet mantığını devreden çıkardıktan sonra suni solunumdan kurtulup rahat bir nefes alabildi. Emsâlsiz zenginliklere sahip olan bir ülke yıllarca çağdışı olan bir ekonomik sistemin ilkelliği altında ezildi. Çağdaş sanatlardaki üstünlük ve hüneri, onu hür ve müreffeh bir ülke olarak yaşatmaya yetmedi. Doksanlı yıllarda vatandaşı akşam vakti sıraya girip mahalle çeşmesinden evine kovayla su taşımaya mahkûm eden İstanbul’da belediye başkanlığı yapmış bir eski siyâsetçi de gayet güzel vals yapıyordu ama onun devrinde İstanbul’da yaşayanlar hayâtlarından bezmişti. </p>



<p>Çağdaşlık bir medeniyetin hayât üslûbunu ithal edip zevk ve eğlence kültürünü kutsayarak sahip olunabilecek bir nitelik değildir. Ne Beethoven’in 9. Senfonisine giderek çağdaş olabilirsiniz ne de Dede Efendi’nin Ferahfezâ âyînini dinleyerek.</p>



<p>Çağdaşlık en kısa ve net tarîfiyle hayâta rasyonel bir gözlükle bakabilme sanatıdır. Paradigmaya köle olmaktan kurtulmuş hür tefekkürün, bilim ve aklıselimin pusulasında meseleleri teşhîs ve tefrîk edebilme yeteneğidir. Aileden millete uzanan silsile içinde en küçüğünden en büyüğüne kadar insanları ve kurumları başarılı bir şekilde sevk ve idâre edebilme kabiliyetine hâiz olmaktır. Bir insan bunları ne ölçüde başarıyorsa o ölçüde çağdaştır.</p>



<p>Aydınımızın gerçek kamburu; varlığını medyun olduğu Türk halkı değil, Batı karşısında benliğini teslîm alan aşağılık duygusudur. Dimağına bir kene gibi yapışan şartlanmışlıklarıdır. Tekrarlamaya alıştığı ezberleri ezelî ve ebedî bir hakikatmişçesine benimsemek gafletine düşmüş olmasıdır. Kalıplara îmân etmiş zihniyet dünyasıdır. Asıl bu defolarla hüküm sürmeye alışmış olan aydın, bu milletin sırtına vurulmuş kocaman bir kamburdur.</p>



<p>Oligarşinin önünde mâzîsini unutup; “İşte, çağdaş Türkiye!” diye tempo tutanların, bir zamanlar yola çarıkla çıktığını bu millet unutmamıştır da çağdaşlığı monşer olmaktan ibâret zanneden nûrdan mahrûm aydın müsveddeleri, acaba kavramı ancak istihzâ ile bakılan komik bir derekeye düşürmüş bu hezeyânların ilelebed bu millet tarafından yutulacağına inanmış mıdır? Heyhat!         Aydınımızın artık uzun kış uykusundan uyanması ve komplekslerinden arınması gerekiyor. Halkımız önce kendisiyle sonra da sahip olduğu imtiyâzları kendisine bağışlayan kitleyle barışık bir aydın profili görmek arzusundadır bundan böyle. Zîrâ artık bu ülkenin ne yeni bir 28 Şubat sendromu yaşamaya ve ne de yeni bir Süleyman Demirel klasiği seyretmeye tahammülü vardır.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/turk-aydini-komplekslerinden-kurtulmalidir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
