<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Avrasya &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/avrasya/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Mon, 01 Jan 2018 08:43:06 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.7</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>Avrasya &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Avrasya/cılık mı, Turan/cılık mı?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/avrasya-cilik-mi-turan-cilik-mi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Erol Cihangir]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 01 Dec 2017 05:13:52 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kapak]]></category>
		<category><![CDATA[3. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Avrasya]]></category>
		<category><![CDATA[Turancılık]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1285</guid>

					<description><![CDATA[Avrasya; İngiliz coğrafyacısı ve jeopolitikçisi H. Mackinder tarafından Büyük Britanya’nın imparatorluk politikası gereği kullanılmış, tam da bu aşamada büyük toplumsal hareketlerle çalkalanan Çarlık Rusyası’nda önde gelen Rus entellektüelleri tarafından Avrasya’dan mülhem “Avrasyacılık” adıyla benimsenmişti. Osmanlı topraklarında Osmanlıcılıktan, İslamcılığa ve Turancılığa, Rusya topraklarında Ortodoksluktan Slavcılığa, Doğuculuktan Avrasyacılığa kadar ortaya çıkan bir takım siyasi fikir hareketleri, Batı sömürgeciliği ve yayılmacılığına karşı ortak bir yol bulma çabalarını içerir. Bu çabalardan olmak üzere, siyasi-felsefi derinlik açısından kayda değer fikir akımlarından Rusya’da Avrasyacılık, Osmanlı Türkiyesi’nde ise Turancılık düşüncesi ön plana çıkar. Klâsik imparatorlukların 20. yüzyılın ilk çeyreğinde dağılıp, başta 1917 Sovyet devrimi ve Anadolu Türk milli mücadelesinin umulmayan bir başarı elde etmesiyle birlikte ezeli Doğu-Batı çekişmesi ve çelişkisi siyasi literatürdeki yerini perçinliyordu. Özellikle galiplerin paradigmasında yer alan iki kutuplu bir dünyanın adı olarak yeni siyaset sahnesinde yerini alıyordu. Bu literal tanımlama bilindiği gibi takriben seksen yıl boyunca (SSCB’nin dağılmasına kadar) iki kutuplu bir dünyanın adı olarak Doğu-Batı kavramlarıyla ifade edilegeldi. Ancak, Sovyetler Birliğinin dağılması bir anlamda Doğu blokunun topyekun dağılması anlamına geldiğinden, ekonomi-politik ve kültürel sınıflamayı ilke edinen Batı açısından neredeyse “Doğu” adı bir daha anılmamak üzere, yeni dünya sınıflandırmasında ekonomi-politik açıdan Güney, sosyo-kültürel açıdan “Avrasya” olarak tanımlanmaya başlandı. Aslında “Avrasya” tanımı, ilk defa I. &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Avrasya; İngiliz coğrafyacısı ve jeopolitikçisi H. Mackinder tarafından Büyük Britanya’nın imparatorluk politikası gereği kullanılmış, tam da bu aşamada büyük toplumsal hareketlerle çalkalanan Çarlık Rusyası’nda önde gelen Rus entellektüelleri tarafından Avrasya’dan mülhem “Avrasyacılık” adıyla benimsenmişti.</strong></p>
<p>Osmanlı topraklarında Osmanlıcılıktan, İslamcılığa ve Turancılığa, Rusya topraklarında Ortodoksluktan Slavcılığa, Doğuculuktan Avrasyacılığa kadar ortaya çıkan bir takım siyasi fikir hareketleri, Batı sömürgeciliği ve yayılmacılığına karşı ortak bir yol bulma çabalarını içerir. Bu çabalardan olmak üzere, siyasi-felsefi derinlik açısından kayda değer fikir akımlarından Rusya’da Avrasyacılık, Osmanlı Türkiyesi’nde ise Turancılık düşüncesi ön plana çıkar.</p>
<p>Klâsik imparatorlukların 20. yüzyılın ilk çeyreğinde dağılıp, başta 1917 Sovyet devrimi ve Anadolu Türk milli mücadelesinin umulmayan bir başarı elde etmesiyle birlikte ezeli Doğu-Batı çekişmesi ve çelişkisi siyasi literatürdeki yerini perçinliyordu. </p>
<p>Özellikle galiplerin paradigmasında yer alan iki kutuplu bir dünyanın adı olarak yeni siyaset sahnesinde yerini alıyordu. </p>
<p>Bu literal tanımlama bilindiği gibi takriben seksen yıl boyunca (SSCB’nin dağılmasına kadar) iki kutuplu bir dünyanın adı olarak Doğu-Batı kavramlarıyla ifade edilegeldi. </p>
<p>Ancak, Sovyetler Birliğinin dağılması bir anlamda Doğu blokunun topyekun dağılması anlamına geldiğinden, ekonomi-politik ve kültürel sınıflamayı ilke edinen Batı açısından neredeyse “Doğu” adı bir daha anılmamak üzere, yeni dünya sınıflandırmasında ekonomi-politik açıdan Güney, sosyo-kültürel açıdan “Avrasya” olarak tanımlanmaya başlandı.</p>
<p>Aslında “Avrasya” tanımı, ilk defa I. Dünya paylaşım savaşının daha başlarında ünlü İngiliz coğrafyacısı ve jeopolitikçisi H. Mackinder tarafından Büyük Britanya’nın imparatorluk politikası gereği kullanılmış, tam da bu aşamada büyük toplumsal hareketlerle çalkalanan Çarlık Rusyası’nda önde gelen Rus entellektüelleri tarafından Avrasya’dan mülhem “Avrasyacılık” adıyla benimsenmişti. </p>
<p>Rus entelektüellerinin; tarihi, coğrafi, kültürel ve beşeri konumları dikkate alarak, Batı’ya ve Batıcılığa karşı geliştirdikleri ve Rus imparatorluğunun bekasını öngören bu tez üzerindeki çalışmaları, I. Dünya savaşı yıllarının ağır şartları ve Sovyet devriminin gerçekleşmesiyle teorik seviyede kalmış, Sovyetler Birliğinin yıkılması ve yine Batı merkezli küresel hegemonyanın yeniden harekete geçmesiyle, yeni dönem Rus aydınları başta olmak üzere, bazı Doğu ülkelerinin bir takım aydınlarının önderliğinde “küresel Atlantik” egemenliğine karşı siyasi, iktisadi, kültürel ve beşeri bir retorik geliştirmenin adı olmuştur.</p>
<p><strong>Nasıl Başladı?</strong></p>
<p>15. yüzyıldan itibaren coğrafya keşifleriyle başlayan Avrupa merkezli ticari ve siyasi yayılmacılık, kısa sürede dünya kaynaklarını tek başına kontrol etme ve sahiplenme noktasında Doğu’ya karşı topyekun bir sömürgeleştirme ameliyesine dönüşür.</p>
<p>Klasik imparatorluklar çağının iki büyük Doğu devleti olan Osmanlı Devleti ve Çarlık Rus İmparatorluğu ilk planda, Batının keşiflerle başlayan genel dünya yayılma siyasetinin dışında tutulmuştur.  </p>
<p>Neredeyse bütün klasik imparatorluklar çağı boyunca Batılı müttefikler tarafından sürekli birbirine karşı kullanılarak, adeta Batı’nın koruma kalkanı veya önleyici güç rolünü üstlenmeleri beklenmiştir.</p>
<p>Osmanlı Devleti tarafından Batı ile karşı karşıya gelme hali, bilinen Hilal ve Haç kavgası olarak değerlendirilirken, ilginç bir şekilde Rusya nazarında Rus-Batı mücadeleleri de “Haçlılar yahut Haçlı seferleri” olarak değerlendirilip, adlandırılır. </p>
<p>Bu değerlendirmede 1853 Kırım Savaşı, Rus siyasi ve düşünce tarihinde tam manasıyla bir kırılma noktası teşkil eder. </p>
<p>Zira Rusya açısından aynı dine (Hıristiyan) mensup olmalarına rağmen Batılılar, Rusları, Türkler gibi İskit bakiyesi barbarlar olarak gördükleri gibi Rusya’ya karşı Müslüman bir devlet olan Osmanlılarla işbirliği yapmaları, Rus kamuoyunda tam bir travma yaratacaktır. </p>
<p>Bu travma, gerek uluslar arası ilişkiler açısından, gerekse entelektüel plânda Rusya ile Batı arasındaki ihtilâfı gittikçe derinleştirirken, Batının Doğu’ya açılış yolu üzerinde bulunan iki imparatorluk (Rusya ve Osmanlı), toprakları üzerinde yoğun bir saldırıya geçilme tarihleriyle kesişme noktası oluşturur.</p>
<p>20. yüzyılda zirveye ulaşan bu ihtilaf karşısında, iki büyük dünya devletinden Osmanlı devleti ile Çarlık Rusyası, I. Dünya savaşı ile yıkılıp parçalanarak, eski dünyanın fethinin de önü açılmış olur. </p>
<p>Ancak, Çarlık Rusyası’nın Sovyet devrimiyle nisbî olarak eski imparatorluk mekânını (SSCB adıyla) muhafaza etmesi ve sömürgelerdeki ulusal bağımsızlık hareketlerini tetiklemesi, Batının kendisine yönelmesi muhtemel genel bir sömürge ayaklanması tehdidine karşı çift kutuplu bir dünya siyasetiyle, durumu Sovyetler Birliğinin dağılma tarihi olan 1990’lara kadar ertelenmiş olur.</p>
<p>Tam da bu dönemde gerek Osmanlı topraklarında, gerekse Rusya’da batının saldırılarına karşı durabilmek ve kaçırılan iktisadi ve teknolojik gelişmede arayı kapatabilmek amacıyla bir takım siyasal düşünce akımlarının ortaya çıktığı görülür. </p>
<p>Osmanlı topraklarında Osmanlıcılıktan, İslamcılığa ve Turancılığa, Rusya topraklarında Ortodoksluktan Slavcılığa, Doğuculuktan Avrasyacılığa kadar ortaya çıkan bir takım siyasi fikir hareketleri, Batı sömürgeciliği ve yayılmacılığına karşı ortak bir yol bulma çabalarını içerir.</p>
<p>Bu çabalardan olmak üzere, siyasi-felsefi derinlik açısından kayda değer fikir akımlarından Rusya’da Avrasyacılık, Osmanlı Türkiyesi’nde ise Turancılık düşüncesi ön plana çıkar.</p>
<p>Esasta Batı Avrupa ile büyük Asya anakarasını birbirinden ayıran beşeri-coğrafi bir farka dayanan ve gerek Avrasya’dan mülhem “Avrasyacılık” gerekse Turan’dan mülhem “Turancılık”, siyasal düşünceler tarihinde Batılı değerler sistemiyle, inanç, kültür, evren algısı, eşyanın tabiatını kavrama ve anlamlandırma farklılığından doğan Doğulu/Asyalı bir dünya görüşü ve kavrayışının da adı olur.</p>
<p>I. Dünya savaşı arefesinde Batı’nın Türk ve Rus doğusuna yönelik saldırıları karşısında, kapsayıcı bir çıkış yolu bulmak amacıyla bir grup Rus entelektüeliyle, benzer biçimde Türk entetellektüelinin Doğucu jeopolitik bir tez olarak geliştirilmeye çalıştıkları klâsik Avrasyacılık ve Turancılık çabaları, bilindiği gibi Rusya’da 1917 Sovyet devrimiyle, Türkiye’de Kemalist devrimle tarihin arşivine kaldırılacaktır. </p>
<p>Britanya’nın dünya egemenliğini öngören “güneş batmayan” imparatorluğunun I. Dünya savaşı sonrası “Hayat Alanları” projesiyle, Cermen şövalyeliği II. Dünya savaşı sonunda saf dışı bırakılmıştır. </p>
<p>Bu süreç daha sonra Dünya hâkimiyeti teziyle ABD tarafından tartışmasız tek bir “dünya hâkimiyeti” adına akademik çalışmalarla desteklenerek siyasi, iktisadi, kültürel ve askeri emperyal politika olarak dünya siyasetinde öne çıkmıştır.</p>
<p>Rusya’nın ikinci bir defa daha dağılma aşamasına girip, ABD ve müttefiki Batılı devletler tarafından yeniden pay kapma yarışına girdikleri 1990’larda, I. Dünya savaşı öncesinde olduğu gibi Rus entelektüelleri, bu paylaşım karşısında Rusya’yı parçalanmaktan muhafaza edebilmek için “klasik Avrasyacıların”  temel tezlerinden yola çıkarak Avrasyacılığı yeniden yorumlamışlardır. </p>
<p>Zamanın şartlarına göre güncelleyerek, Atlantikçi ittifak karşısında “neo-Avrasyacılık” adıyla, Atlantikçi emperyalizmin ağır yaptırımlarına ve saldırılarına maruz kalan Doğulu memleketlerle müşterek bir ittifak arayışına  (siyasal, ekonomik ve savunma işbirliği) gitmişlerdir. Bölgede kalıcı bir barışın tesisi yolunda Avrasyacılık tezi, yakın zaman uluslararası ilişkiler literatüründe yeniden yer almaya başlar.</p>
<p>Sistem değişikliğiyle birlikte, küresel emperyalizm karşısında oldukça ağır siyasi, iktisadi ve toplumsal darbeler alan Rusya, klasik Avrasyacılığın formunda yaptığı bazı tadilâtlarla, aynı isim altında 29 Mayıs 2014’te Rusya başta olmak üzere Belarus ve Kazakistan liderleri tarafından imzalanan; Avrasya Ekonomik İşbirliği Birliği (AEB) anlaşmasını devreye sokar.</p>
<p>Ardından Ermenistan ve Kırgızistan’ın da dâhil olmasıyla bu birlik, 2015’te resmen kurulmuş olur. </p>
<p>Bunu takip eden dönem içinde Rusya, Çin ve çevresiyle “Şangay Beşlisi” adında bölgesel bir başka işbirliği oluştururken, aynı zamanda hinterlandını korumak ve bu hinterlandın emniyetini sağlamak için yaptığı sürekli çağrılarla, “Neo- Avrasyacılık”ı tahkim etmeye çalışır.</p>
<p><strong>Turan Neresi?</strong>    </p>
<p>Türkiye’de özellikle SSCB’nin dağılmasını müteakip, maruz kaldığı Batılı baskılar karşısında yeniden bir parçalanma aşamasına geldiği günümüzde, bunalımdan çıkış yolu arayışları içinde bazı siyasilerin ve aydınların Rusya’nın yaptığı “Avrasyacılık” çağrısına kulak vermeye başladıkları gözlemlenmektedir. </p>
<p>Ancak bu çağrının dikkate alınması gereken bir çıkış yolu olabileceği iddiasına karşılık, bazı aydınlar da bunun milli mefkûre olarak idealize ettikleri “Türk Dünyası Birliği”nin bir başka adı olan “Turancılık”ı, Rusya lehine feda etmek anlamına geldiğini iddiasındadırlar.</p>
<p>Her şeyden önce söz konusu bu kavramlar üzerinden yapılan spekülasyonların tozunu kaldırmak, kanaatimizce tartışılan konunun anlaşılmasını da kolaylaştıracaktır: Yukarıda da ifade edildiği üzere, “Turancılık” da “Avrasyacılık” gibi I. Dünya savaşı öncesinin şartları altında jeo-politik bir tez olarak ortaya çıkmıştı. Ve bu tezin menşei; savaş öncesinde gerçekten bir var olma-yok olma tehdit ve tehlikesiyle karşı karşıya gelen Macarların, bir kurtuluş yolu olarak bozkır kavimlerinin (Türkler ve akraba topluluklar) Batıya karşı topyekun “birlik/blok” kurma projesine dayanıyordu. Bu birliğin esprisi, “milliyet veya ırk” esasına değil, kültür coğrafyasının şekillendirdiği bozkırlı, çoban, göçebe kavimlerin, geçmişte kurdukları büyük imparatorlukların kültürel irsiyet bağı esasına dayanıyordu. </p>
<p>Bu irsiyetin coğrafi konumu, kadim dönem kaynaklarında (Eski Ahit, Avesta metinleri, Şehname, vb.) aynen ifade edildiği gibi, Asya merkezli bozkır “Turan” coğrafyasıydı. </p>
<p>Macar entelektüel çevreleriyle, İttihat ve Terakki dönemi Türk entelektüel çevreleri arasında karşılıklı bir dizi ortak çalışma yapıldıysa da, I. Dünya savaşının patlamasıyla bu ilişki kopmuştur. </p>
<p>Savaşın yarattığı şartlardan dolayı Türkiye’ye gelen Rusya göçmeni aydınlar, mekâna dayalı bu tezi, bir müddet sonra milliyete dayalı “Türk Birliği” anlayışına ve bugünkü ifadesiyle “Türk Dünyası Birliği” söylemine dönüştürmüşlerdir.</p>
<p>Milli mücadele sonrası Türkiye Cumhuriyeti adıyla kurulan yeni devletin, kuruluş felsefesini belirleyen amiller çok daha başka tezlere yaslanınca, dönüşüme uğramış “Turan/cılık”tan söz etmek artık mümkün olmamıştır. </p>
<p>Bundan sonra kavram, neredeyse folklorik bir unsur olarak yine de Türklerin zihinlerinde yaşamaya devam edecektir. Günümüz Türkiyesi’nde ifade edilen ve edebiyatı yapılan “Turan/cılık”ın bu anlamda gerçeklikte hiçbir karşılığı yoktur.</p>
<p>Bütün bunlara rağmen biz yine de geçmişteki “gerçekliğinden” hareketle, klâsik Rus Avrasyacılığının kurucularından Kont Turbetsky’nin tespitiyle ifadelendirirsek; “Turan mekânı”, Orta Avrupa’dan, Tanrı dağlarına (Çin sınırı) kadar uzanan ve son Avrasyacı Gumilyev’in tespitiyle de bu mekân üzerinde hüküm-ferma olmuş  “Büyük Bozkır Halkları”nı kapsamaktadır. Ne var ki bu mekân, Rusların/Slavların yaşaması ve Çarlık Rusyasına da mekânı olması hasebiyle, tarihsel olarak Turan ile Avrasya, Turancılık ile Avrasyacılık hem çakışma hem de çatışma alanı olmuştur. </p>
<p>Avrasyacılığa Türkler açısından bakıldığında “Turan/cılık” konusunda hemen hemen hiçbir akademik ve siyasi birikime sahip olunmadığı görülür. Diğer yandan İmparatorluğun (Osmanlı) çöküp dağılmasının acı hatıralarından kaçmanın yanı sıra Türk politikasındaki “yön”süzlük, bağımsız bir tez üretmekten ziyade, konjonktüre uygun hareket etmeyi gerektirdiğinden, Batıyla yaşanan gerilimler karşısında Rusya’nın çağrısına temayül gösterme öne çıkmaktadır. </p>
<p>Nitekim bu itkinin sebepleri hakkında Rus akademisyen ve politikacılar son derece meselenin farkında iken, memleketimizde vukufiyet sahibi birkaç kişi haricinde Avrasyacılık bilinmemektedir. Bildiğini iddia edenlerin de sadece makalesine, tezine yahut konuşma başlığına “Avrasya” kelimesini koyduğunda Avrasyacılık uzmanı olarak kabul edilmesi de işin bir başka trajik boyutudur.</p>
<p>Burada daha da önemlisi, Avrasyacılığa eğilim gösteren kimselerin ve çevrelerin, sanki böylesi bir birliğin tesisinde Rusya ve Türkiye’yi belirleyici iki temel aktör şeklinde görmek yanılgısı içinde olmalarıdır. </p>
<p>Oysa böylesi bir “birlik” içinde yer alması düşünülen veya isimleri telaffuz edilen İran, Ermenistan ve Çin, Türkiye ile ezeli ihtilaflar taşıyan ülkelerdir. Bu işin siyasal boyutudur. </p>
<p>Diğer yandan bu “birliğin” kimileri tarafından salt bir iktisadi birlik olarak görülmesi de söz konusudur. Avrasyacılığın siyasi mi yoksa iktisadi mi olduğu konusunda bir mutabakat sağlanamadığı da bilinen bir gerçekliktir.  </p>
<p><strong>Avrasyacılık Bir Çıkış Yolu mudur?</strong>     </p>
<p>Özellikle Sovyetler Birliğinin çözülüşünden itibaren ülkemizin de içinde bulunduğu bölgede (Ortadoğu, Kafkasya ve İç Asya) ve tek kutuplu bir dünya inşa etme peşinde olan Atlantik ittifakının kaosa sürüklediği Doğu dünyasında kalıcı bir barışın tesisi için çaba göstermek elbette çok önemlidir.</p>
<p>Başlangıçta Rus entelektüelleri tarafından bir siyaset felsefesi olarak sunulan fakat Batı emperyalizminin Doğu dünyasına karşı saldırıya geçtiği günümüzde, Doğunun ve İslam dünyasının bu saldırılara karşı yekpare bir güç oluşturabilmek adına iktisadi, siyasi, stratejik ve savunma işbirliği arayışına doğru Avrasya anakarasında kalıcı bir barış projesine evrilmesi de önemlidir.</p>
<p>“Soğuk savaş” döneminden itibaren Türkiye’nin içinde bulunduğu şartlar gereği, müttefiki olduğu Batı ittifakı içinde yer alması ve halen Batı ittifakının resmi üyesi olması göz önüne alındığında, Avrasyacı ittifakla mesafeli oluşu yukarıda işaret edilen konjonktürel durumla alâkalıdır.</p>
<p>Ne var ki Atlantikçi ittifak, Sovyet sonrası dünyada yirmiden fazla devletin sınırlarını değiştirdiği gibi, merkezi coğrafyada bulunan on devleti daha çökerterek, parçalamaya yönelmiş durumdadır. Aynı ittifak, operasyon alanını kuzey Afrika’dan, Arap Ortadoğusuna, Asya ülkelerine ve en sonunda Türkiye’ye yönelterek, yeni Dünya haritası çizmek için çeşitli planlar üretmektedir. Paralı terör örgütlerini bölge ülkelerine yayarak, hemen hemen bütün Doğuyu daimi bir ateş kuşağına çevirmek için provokasyonlar düzenlemektedir.  </p>
<p>Batı ittifakının bu provokasyon girişimlerine,  Suriye sınırında Rus uçağının düşürülmesi ve 2016 yılının son günlerinde Rusya Federasyonu’nun Ankara Büyükelçisi Karlov’un bir suikast sonucu öldürülmesi örnek olarak verilebilir.</p>
<p>Böylesi bir aşamada “Avrasyacılık” tezi üzerinden barışın tesisi idealinin gerçekten kalıcı olabilmesi için söz konusu aday/aday adayı ülkelerin bazı ciddi kararlar alması gerekir.  </p>
<p>Kendi ülkelerinde etkili çalışmalar yürüten düşünce kuruluşları başta olmak üzere, akademisyenlerin ve kültür/sanat kurumlarının karşılıklı işbirliğinin geliştirilmesi ve kamuoyunun hazırlanması bu kararların başında gelir. </p>
<p>Emperyal Atlantikçi ve işbirlikçi lobilere karşı ortak önleyici tezler geliştirilmesi ve daha sonra bunun tahakkuk ettirilmesi gerekir. Zira ister “Avrasyacılık” ister “Turancılık” üzerinden tesis edilecek büyük ölçekli böylesi bir “kıtasal barış”, aynı zamanda milli amaçların bazılarından tamamen vazgeçmeyi, bazılarından geri adım atmayı, bazılarındaysa ciddi bir ıslahata (reform) gitmeyi gerektirmektedir. </p>
<p>Nitekim yakın geçmişte Türkiye’nin lokomotif olacağı muhtemel bir Balkan paktını önlemek için AB’nin aceleyle Bulgaristan, Romanya gibi ülkeleri “birliğe” dâhil etmesinin şimdilerde ciddi bir problem oluşturduğu herkes tarafından bilinmektedir.</p>
<p>Kanaatimizce büyük ölçekli böylesi bir vizyon, gündelik popülizmin ötesinde uzun erimli kültürel, iktisadi, siyasi ve toplumsal çalışmaları gerektirir. Bu çalışmaların yeri de siyaset kürsüleri değil, akademilerin nitelikli ve özverili kürsüleri olacaktır.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Avrasya: Kâbus mu Seçenek mi?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/avrasya-kabus-mu-secenek-mi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ceyhun BOZKURT]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 01 Dec 2017 05:00:36 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kapak]]></category>
		<category><![CDATA[3. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Avrasya]]></category>
		<category><![CDATA[Ceyhun Bozkurt]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1249</guid>

					<description><![CDATA[Günümüzde yaşanan gelişmelerin merkez tarihini, Soğuk Savaş’ın hemen sonrası olarak belirlemeye sanırım kimsenin itirazı olmayacaktır. Çünkü günümüzdeki gelişmeleri, 1991 sonrasının belirlediğini herkes biliyor artık. Suriye ile ilgili başlayan Astana toplantıları Türkiye ile Rusya ve İran’ı adeta bölgesel müttefik haline getirdi. Son olarak Irak’ın kuzeyindeki gayrimeşru referandum sonrasında Irak merkezi hükümetine verilen Türkiye-İran desteği, Barzani yönetimini 2003 sınırlarına kadar geri çekilmeye zorladı. Rusya ile sürdürülen S-400 görüşmeleri ve varılan anlaşma da bağımsız politik adımlardan biriydi. Genellikle yazılarımda kronolojik bazı hatırlatmalar yaparım. Bunu ustalarımızdan, büyüklerimizden öğrendik. Bir sonuca varırken tarih sıralaması önemlidir. Çünkü o sıralamadan, geleceğin nereye gideceğinin ipuçlarına ulaşmaya çalışırız. Elbette ki tüm gelişmeleri en başından ele almak mümkün değildir. Ancak bir merkez tarih belirlememiz, sonrasında yaşanan gelişmeleri anlamamıza, devletlerin dönüşümlerini analiz etmemize yardımcı olacaktır. Günümüzde yaşanan gelişmelerin merkez tarihini, Soğuk Savaş’ın hemen sonrası olarak belirlemeye sanırım kimsenin itirazı olmayacaktır. Çünkü günümüzdeki gelişmeleri, 1991 sonrasının belirlediğini herkes biliyor artık. Türk Devleti açısından da 1991 ve sonrası yarım yüzyıllık ilişkilerin en yoğun ve kalıcı bir şekilde sorgulandığı, bu eksende mücadelenin çetinleştiği dönem olmuştur. Özellikle Batı dünyası ile SSCB tehdidine karşı kurulan Atlantik ittifakı, 1990’larla birlikte Türkiye’yi de hedef alan bir stratejik saldırıya geçti. Coğrafyamızdaki etnik ve mezhepsel zenginliği kaşıyarak çatışma merkezleri oluşturmak &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Günümüzde yaşanan gelişmelerin merkez tarihini, Soğuk Savaş’ın hemen sonrası olarak belirlemeye sanırım kimsenin itirazı olmayacaktır. Çünkü günümüzdeki gelişmeleri, 1991 sonrasının belirlediğini herkes biliyor artık.</strong></p>
<p>Suriye ile ilgili başlayan Astana toplantıları Türkiye ile Rusya ve İran’ı adeta bölgesel müttefik haline getirdi. Son olarak Irak’ın kuzeyindeki gayrimeşru referandum sonrasında Irak merkezi hükümetine verilen Türkiye-İran desteği, Barzani yönetimini 2003 sınırlarına kadar geri çekilmeye zorladı. Rusya ile sürdürülen S-400 görüşmeleri ve varılan anlaşma da bağımsız politik adımlardan biriydi.</p>
<p>Genellikle yazılarımda kronolojik bazı hatırlatmalar yaparım. Bunu ustalarımızdan, büyüklerimizden öğrendik. Bir sonuca varırken tarih sıralaması önemlidir. Çünkü o sıralamadan, geleceğin nereye gideceğinin ipuçlarına ulaşmaya çalışırız. </p>
<p>Elbette ki tüm gelişmeleri en başından ele almak mümkün değildir. Ancak bir merkez tarih belirlememiz, sonrasında yaşanan gelişmeleri anlamamıza, devletlerin dönüşümlerini analiz etmemize yardımcı olacaktır. Günümüzde yaşanan gelişmelerin merkez tarihini, Soğuk Savaş’ın hemen sonrası olarak belirlemeye sanırım kimsenin itirazı olmayacaktır. Çünkü günümüzdeki gelişmeleri, 1991 sonrasının belirlediğini herkes biliyor artık.</p>
<p>Türk Devleti açısından da 1991 ve sonrası yarım yüzyıllık ilişkilerin en yoğun ve kalıcı bir şekilde sorgulandığı, bu eksende mücadelenin çetinleştiği dönem olmuştur. Özellikle Batı dünyası ile SSCB tehdidine karşı kurulan Atlantik ittifakı, 1990’larla birlikte Türkiye’yi de hedef alan bir stratejik saldırıya geçti. </p>
<p>Coğrafyamızdaki etnik ve mezhepsel zenginliği kaşıyarak çatışma merkezleri oluşturmak için kullanmayı, taktiklerinden biri olarak belirleyen bu ana stratejide Türkiye de parçalanması gereken ülkelerden biri olarak görülüyordu. Bu dönemden itibaren Türkiye’yi de parçalanmış gösteren haritalar Batı piyasalarına sürülmeye başladı. </p>
<p>Aynı dönemde Türkiye açısından en büyük tehdit olan Sovyetler Birliği, çökmüş/çözülmüş, bünyesinden çok sayıda bağımsız devlet çıkmıştı. Merkez devlet Rusya ise kendini toparlamaya çalışıyor ve ekonomik krizlerle boğuşuyordu. Artık bölgeyi tehdit edecek güçte değildi.  Fotoğraf çok netti: Tehdidin kaynağı Batı’ya kayıyordu. </p>
<p>Türkiye’de birilerinin ısrarla görmezden geldiği tarihimizin tunç kanunu devreye girdi: Türk Devleti binlerce yıllık köklere dayanıyordu. Büyük bir medeniyetin mirasçısıydı. Büyük liderler yetişmiş, bağımsızlık genini tüm taarruzlara rağmen korumayı başarmıştı. Binlerce yıllık tarihin yanında 50 yıllık bağımlılık ilişkisi sarsılmaya başladı. </p>
<p>Kırılma noktasını 2001 sonrası Ortadoğu politikaları oluşturdu. Irak’ın işgaline hazırlanıldığı dönemde Türkiye’de artık Batı ile ilişkiler sorgulanır hale gelmişti. Bu sorgulama en fazla güvenlik bürokrasisi tarafından yapılıyordu. Bunun en çarpıcı örneğini dönemin Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreteri Orgeneral Tuncer Kılınç’ın bir açıklaması göstermişti. </p>
<p>Kılınç, 7 Mart 2002 tarihinde Harp Akademileri Komutanlığı’nca düzenlenen “Türkiye’nin Etrafında Barış Kuşağı Nasıl Oluşturulur?” konulu sempozyumda konuşmacı olmadığı halde söz alarak, “Türkiye’nin mümkünse, Amerika’yı göz ardı etmeden Rusya ve İran’ı da içine alacak şekilde bir arayış içerisinde olmasında fayda buluyorum.” sözleri kendisi “şahsi görüşlerim” dese de bir politikanın tezahürü olarak kamuoyuna yansıdı. Türkiye bölge merkezli bir politikayı tartışmaya başlamıştı. </p>
<p>ABD’nin Irak’ı işgal ettiği 2003 yılı da ABD özelinde Batıyla ilişkilerimizin çokça sorgulandığı bir dönemdi. Bu durum müttefikimizin yetkililerinde rahatsızlık oluşturuyordu. ABD’nin o dönem Ankara Büyükelçisi Robert Pearson, 18 Nisan 2003 tarihinde merkeze geçtiği bilgi notunda, irtibatta oldukları kişiler tarafından kendilerine aktarılan bilgiye göre Türk ordusunda 3 ana grup vardı: </p>
<p>&#8211; Türkiye’nin stratejik çıkarının, ABD ve NATO ile sıkı bağlar sürdürmekte olduğunu, coşkulu biçimde olsa da olmasa da kabul eden Atlantikçiler.</p>
<p>&#8211; ABD ile bağları sürdürme ihtiyacına öfkelenen, Türkiye’nin AB üyeliğine karşı çıkan, hiç kimseye güvenmemeyi (lrak topraklarında kurulacak bağımsız bir Kürt Devleti’ni destekleme niyetinden emin oldukları ABD de buna dâhil) yeğleyen ve Kemalist devletin tavizsiz biçimde korunmasında ısrar eden katı Milliyetçiler.</p>
<p>&#8211; “Avrasya” konseptinin, Rusya’nın hâkimiyetindeki tabiatını kavramaksızın, uzun zamandır ABD’ye bir alternatif arayan ve Rusya’yla ya da Rusya ile İran’ı veya Rusya ile Çin’i içine alan iyi tanımlanmamış bir gruplaşma ile daha yakın ilişkiler kurmayı düşünen Avrasyacılar.</p>
<p>Bilgi notunda ABD’nin rahatsız olduğu grupların ikinci ve üçüncü gruplar olduğunu anlamak hiç de zor değildi. </p>
<p>Bu bilgi notundan 4 yıl sonra başlayan kumpas davalarında Milliyetçi ve Avrasyacı olarak tanımlanan askerlerin tasfiye edilmesi de bu tartışmayı alevlendirmişti. Rus basını kumpas davalarını “Türkiye’nin kutup değiştirmesi engellendi.” ifadeleriyle değerlendirilmişti. </p>
<p>ABD, bir hamle yapmıştı. Hatırlanacağı üzere 15 Temmuz’da ortaya çıkan TSK içine sızmış FETÖ yapılanması için ABD’li üst düzey komutanlar “müttefiklerimiz” tanımını kullanmıştı. </p>
<p>Evet, ABD’nin müttefiki FETÖ’cülerin tasfiyesi sonrası Türkiye adım adım bölgesel işbirliği hamlelerini atmaya başladı. 15 Temmuz’dan kısa bir süre önce Rusya ile başlayan diyalog, FETÖ’cülerin tasfiyesiyle bölgesel bir işbirliğine dönüştü. Suriye ile ilgili başlayan Astana toplantıları Türkiye ile Rusya ve İran’ı adeta bölgesel müttefik haline getirdi. Son olarak Irak’ın kuzeyindeki gayrimeşru referandum sonrasında Irak merkezi hükümetine verilen Türkiye-İran desteği, Barzani yönetimini 2003 sınırlarına kadar geri çekilmeye zorladı. Rusya ile sürdürülen S-400 görüşmeleri ve varılan anlaşma da bağımsız politik adımlardan biriydi. </p>
<p>Türkiye’deki liberal kesim hükümetin politikalarını “Ergenekon politikaları” olarak eleştirirken, Batı’da da Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yönelik saldırıların artması yine paralel bir şekilde yürütülüyordu. </p>
<p>ABD’nin PKK/PYD terör örgütüne desteğini açık bir şekilde sürdürmesi, FETÖ’cülere kalkan olunması, son olarak da NATO tatbikatında Türkiye’nin düşman grup tanımı içinde yer alması, tepki hanesine bir çentik daha atılmasına vesile oldu. Artık Türkiye’de Asya/Avrasya seçeneği daha yüksek sesle konuşulmaya başlandı. </p>
<p>Ekonomik bir güç olarak Asya coğrafyasının yükselmesi, günümüzün İpek Yolu olarak tanımlanan Kuşak Yol Projesi’nde Türkiye’nin stratejik önemi de bu çerçeveye oturmaktaydı. </p>
<p>Ancak elbette Avrasya coğrafyasını oluşturan ülkelerle olası stratejik ittifaka yönelik çekinceler de yok değil. Bu çekinceleri ülke ülke ele alacak olursak;</p>
<p><strong>RUSYA:</strong> Kürt konusunda günümüzde önemsiz görünen bazı fikir ayrılıklarının gelecekte kırılmalara yol açabileceği endişesi mevcut. Örneğin PYD ile ilgili Rus politikası, Türk devlet politikasıyla çelişkiler göstermekte. Rus ordusu, Suriye’nin Afrin bölgesinde PYD terör örgütüyle ciddi bir iletişime sahip. Rusya’nın bu konudaki gerekçesi “Özelde Afrin genelde de PYD’nin işgal ettiği bölgelerde Suriye’yi bütünlük içinde tutmak amacıyla bölgedeyiz” şeklinde. Ancak yine de bu iletişimden PYD’nin de avantajlar sağladığını görmemiz gerekiyor. PYD’ye Moskova’da ofis açma izni verilmesi ve son olarak Rusya’nın bu terör örgütünü Astana’ya davet etmesi Türkiye’nin tepkisine neden olmuştu. Ancak şu aşamada bu sorun işbirliğini olumsuz etkilemiyor. Ayrıca Irak’ın kuzeyindeki gayrimeşru referanduma Rusya’nın düşük profilli bir tepki göstermesi ve bölgesel yönetimle işbirliğini sürdürmesi Türkiye’de rahatsızlığa yol açtı. </p>
<p>Bu ülkenin yine Türk Cumhuriyetleri ve Ermenistan üzerindeki etkisi Türkiye’nin bölge politikalarını zorlayacak nitelikte. Özellikle Dağlık Karabağ’ın işgali sürecinde Ermenistan ordusuna verilen Rus desteği hatırlanacak olursa, bu konuda da ortak nokta bulunması biraz sancılı olacaktır. Ancak bu konuda Batı’nın tutumu göz önüne alınırsa, çözümün Rusya ile daha kolay olabileceğini söylemek zor değil. </p>
<p>Çünkü bölgede Türkiye ve Azerbaycan ile yaşayabileceği bir sorun Rusya’yı çok fazla zorlayacaktır.</p>
<p><strong>İRAN:</strong> İran’ın mezhep eksenli politikaları yıllardır bölgede rahatsız edici durumlara yol açıyor. Dikkat çekici bir şekilde Irak’ın ABD tarafından işgalinden en fazla faydalanan devletlerin başında İran’ın gelmesi, bu ülke üzerinden Suriye ve Lübnan eksenli oluşturulan Şii hilali, bölgedeki birçok dengenin Türkiye aleyhine gelişmesine neden oldu. Mezhep eksenli politikalar, bölgedeki Sünni insanların radikal, selefi terör örgütlerine kaymasında etkili oldu. </p>
<p>Ancak son dönemlerde İran’ın Türkiye ile işbirliği eğiliminin artması, DEAŞ, El-Nusra gibi terör örgütlerine karşı ortak mücadele eğilimi iki ülkenin de elini rahatlattı. </p>
<p>İran’ın Kürt kartını yıllardır kullandığı, PKK’yı dönem dönem yönlendirdiği de gündeme gelen bir konu. Genellikle iki ülke ilişkisinin gerilimli olduğu dönemde yaşanan bu olaylar, günümüzde teröre karşı ortak mücadele eğilimine dönmüş durumda. Hatta Kandil’e ortak operasyon yapılması da konuşuluyor. </p>
<p>Bu ülke ile ilgili bir diğer sorun, İran’daki Türk kökenli insanların yaşadığı sorunlarla ilgili. Batı dünyasının sık sık kışkırtmaya çalıştığı İran’daki Türk kökenli nüfus, yer yer isyan noktasına geliyor. </p>
<p>Bu konuda ileride bir sorun yaşanır mı bilinmez ama İran’daki Türk nüfus Türkiye ile Azerbaycan açısından yumuşak karınlardan biri.</p>
<p>Sonuç olarak Avrasya’nın iki dinamik ülkesiyle iletişim, stratejik işbirliğine döner mi bilinmez ama siyasal, ekonomik, askeri ilişkilerin adım adım kuvvetlendiği bir gerçek.  Bu ilişkinin stratejik işbirliğine dönüşmesinin aşamalarını da Suriye, PKK/PYD terörü gibi konuların belirleyeceği aşikâr. </p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bir Rus Rüyası Olarak Avrasyacılık</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/bir-rus-ruyasi-olarak-avrasyacilik/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Şefik Kantar]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 01 Dec 2017 05:00:36 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kapak]]></category>
		<category><![CDATA[3. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Avrasya]]></category>
		<category><![CDATA[Rus]]></category>
		<category><![CDATA[Şefik Kantar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1269</guid>

					<description><![CDATA[Son çeyrek asırda gündemimize tekrar giren Avrasyacılık, bölgeye ve dünyaya huzur, sükûn ve barış getirme iddiasındaki düşüncelerden birisidir. Herkese güzel bir dünya vadetmekle birlikte her ideolojik yaklaşım gibi o da egoisttir ve bir tarafın üstünlüğüne, önderliğine, gücüne dayanmaktadır. Turan diye adlandırılan bölge ile büyük ölçüde aynı coğrafyayı kapsaması sebebiyle Çarlık Rusyası tahakkümü altındaki Türkler arasında da ilgiyle takip edilen Avrasyacılık fikri, Rusya’daki Türk entellektüelleri vasıtasıyla Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde hayatiyet bulmaya başlayan Turancılık akımlarına da ilham vermiştir. Genel bir değerlendirme ile aynı topraklar ve halklar üzerindeki Rus Hâkimiyeti Projesi’ni Avrasyacılık, Türk Hâkimiyeti Projesini Turancılık diye adlandırabiliriz. Büyük idealler büyük iddialara sahip olmak zorundadır. Büyük iddialar savunucularını büyük sözler söylemeye itmektedir. Entelektüel tavır ve faraziyeler üzerinden yapılan çözümlemeler büyük sözler söylemeyi kolaylaştırır. Ancak kişi hayatındaki gibi devletlerin ve milletlerin hayatında da çoğu kez gerçekler, idealleri aşan karakterdedir. İdealler, bir anlamda muhayyel güzel bir geleceğin inşası için katı gerçeklerin aşılması kavgasıdır. Ego, çevre ve tarihin kuşattığı ve yolunu çizdiği reel politik, ne kadar güzel olduğuna bakmadan ideallerin önüne aşılmaz setler örer. Tarihte çok az kahraman ve toplum, bu setleri yıkabilmeyi başarmıştır. Son çeyrek asırda gündemimize tekrar giren Avrasyacılık, bölgeye ve dünyaya huzur, sükûn ve barış getirme iddiasındaki düşüncelerden birisidir. Herkese güzel bir &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Son çeyrek asırda gündemimize tekrar giren Avrasyacılık, bölgeye ve dünyaya huzur, sükûn ve barış getirme iddiasındaki düşüncelerden birisidir. Herkese güzel bir dünya vadetmekle birlikte her ideolojik yaklaşım gibi o da egoisttir ve bir tarafın üstünlüğüne, önderliğine, gücüne dayanmaktadır.</strong></p>
<p>Turan diye adlandırılan bölge ile büyük ölçüde aynı coğrafyayı kapsaması sebebiyle Çarlık Rusyası tahakkümü altındaki Türkler arasında da ilgiyle takip edilen Avrasyacılık fikri, Rusya’daki Türk entellektüelleri vasıtasıyla Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde hayatiyet bulmaya başlayan Turancılık akımlarına da ilham vermiştir. Genel bir değerlendirme ile aynı topraklar ve halklar üzerindeki Rus Hâkimiyeti Projesi’ni Avrasyacılık, Türk Hâkimiyeti Projesini Turancılık diye adlandırabiliriz.</p>
<p>Büyük idealler büyük iddialara sahip olmak zorundadır. Büyük iddialar savunucularını büyük sözler söylemeye itmektedir. Entelektüel tavır ve faraziyeler üzerinden yapılan çözümlemeler büyük sözler söylemeyi kolaylaştırır. Ancak kişi hayatındaki gibi devletlerin ve milletlerin hayatında da çoğu kez gerçekler, idealleri aşan karakterdedir. İdealler, bir anlamda muhayyel güzel bir geleceğin inşası için katı gerçeklerin aşılması kavgasıdır. Ego, çevre ve tarihin kuşattığı ve yolunu çizdiği reel politik, ne kadar güzel olduğuna bakmadan ideallerin önüne aşılmaz setler örer. Tarihte çok az kahraman ve toplum, bu setleri yıkabilmeyi başarmıştır.</p>
<p>Son çeyrek asırda gündemimize tekrar giren Avrasyacılık, bölgeye ve dünyaya huzur, sükûn ve<br />
barış getirme iddiasındaki düşüncelerden birisidir. Herkese güzel bir dünya vadetmekle birlikte her ideolojik yaklaşım gibi o da egoisttir ve bir tarafın üstünlüğüne, önderliğine, gücüne dayanmaktadır. Konu, her biri nevi şahsına münhasır yapıdaki Rusya, Türkiye ve Almanya açısından ele alındığında çok bilinmeyenli bir karaktere bürünmektedir. Siyaset bize, matematikteki gibi tartışılmaz sonuçlar vermez. Eldeki verilere göre hareket edersek, Türkiye ve Almanya’nın Avrasya nezdindeki durumlarının, bir takım sonuçlara ulaşmaktan ziyade, önümüze geniş bir fikir jimnastiği alanı açma imkânı verdiğini görürüz.</p>
<p>Avrasya kavramının mucidi ünlü Alman ilim adamı Alexander von Humboldt’tur. Avrasya, coğrafi olarak Asya ve Avrupa kıtalarının birlikte kullanılan ismidir. Böyle olmakla birlikte, Avrasya dendiğinde daha ziyade Rusların ve Türklerin yaşadıkları ve etki alanları altındaki topraklar akla gelmektedir. </p>
<p>Avrasyacılık, ideolojiler çağının hızlı geliştiği 19. yüzyılın sonlarına doğru Rus elitler eliyle önce edebî, sonra felsefî, nihayetinde siyâsi bir akım olarak literatüre sokulan bir kavramdır. Avrasya idealini savunan Ruslar Çar I. Petro’yu Avrasyacılığın fikri önderi sayarlar. Çar I. Petro, “Rusya’nın çıkarları için mümkün olabildiği kadar İstanbul ve Hindistan’a yaklaşmak lazımdır” diyerek Güney’i işaret etmekle birlikte Rusya’nın Avrupalılaşmasını başlatan ve tarihte emperyal bir güç olmasını hedefleyen kişi olarak kabul edilmektedir. </p>
<p>Rusya’nın Batı karşısındaki konumunu daha güçlü hale getirme arayışları içerisinde edebiyatta öncelikle muhafazakâr Rus yazarlarca işlenen Avrasya fikri, Rus edebiyatının dünyaca ünlü üstadları Lev Tolstoy, Fyodor Dostoyevski, Aleksandr Puşkin, Nikolay Gogol gibi isimlerce de geniş ölçüde işlenmiştir. Turan diye adlandırılan bölge ile büyük ölçüde aynı coğrafyayı kapsaması sebebiyle Çarlık Rusyası tahakkümü altındaki Türkler arasında da ilgiyle takip edilen Avrasyacılık fikri, Rusya’daki Türk entellektüelleri vasıtasıyla Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde hayatiyet bulmaya başlayan Turancılık akımlarına da ilham vermiştir. Genel bir değerlendirme ile aynı topraklar ve halklar üzerindeki Rus Hâkimiyeti Projesi’ni Avrasyacılık, Türk Hâkimiyeti Projesini Turancılık diye adlandırabiliriz. Avrasyacılık düşüncesinin ilk dönemi diyebileceğimiz ve 20. yüzyılın ilk çeyreğine kadar süren ilk devre, Rusya’da ve Türkiye’deki hızlı değişimler neticesinde bu idealin hayata geçirilemeyen romantik bir düşünce olarak kalmasına yol açmıştır. </p>
<p>1930’lu yıllarda, Sovyetler döneminde Avrupa’ya sığınmış muhalif Rus aydınlarca yürütülen Avrasyacılık çalışmalarının bu günkü neo-Avrasyacılık akımına ilham vermesi dışında iz bırakan önemli bir etkisi olmadı. Bu anti-sovyetik teşebbüs ile Rusya’nın ne Doğu ne Batı ülkesi olmayıp Avrasya ülkesi olduğu, kültür olarak her iki dünyadan da yararlandığı, sentezlenen değerler sisteminin üstünlüğü gibi hususlar öne çıkarılmak isteniyordu. Ancak Sovyetler’in tarihi, hayatı ve geleceği sınıf farklılığı ve sınıf çatışmaları üzerinden okuyan resmî ideolojisi ve uyguladığı ceberrut baskı karşısında bu görüşlerle herhangi bir mesafe elde edilemedi.</p>
<p>Günümüzde tekrar ön plana çıkan ve dünya siyasetini izah ederken dikkate alınması mecburi hale gelen Avrasyacılık kavramı, ünlü Rus ideolog Aleksandr Dugin’in 80’li yıllarda formüle etmeye başladığı, 90’lı yıllarda Sovyetler’in dağılması ve dünyanın yeniden şekillenmeye başlamasıyla ağırlık kazanan “Jeopolitiğin Temelleri” adlı kitabında dile getirdiği görüşlere dayanmaktadır. Günümüz Avrasyacılık düşüncesinin temelinde, Rusya Federasyonu liderliğinde birleşen Avrasya coğrafyasındaki milletlerin “Yeni Dünya Düzeni”nin öncüsü ve savunucusu Amerika Birleşik Devletleri’ne (ABD) ve onunla birlikte hareket edenlere karşı güçlü bir ittifak oluşturması yatmaktadır. Rusya’nın eski Sovyet Cumhuriyetlerini bir çatı altına aldıktan sonra ilk elde müttefik olarak düşündüğü ülkeler İran, Almanya ve Japonya’dır. Türkiye, başlangıçta ikincil pozisyonda bir ülke şeklinde değerlendirilirken, ABD ve AB ile yaşanan anlaşmazlıklar nedeniyle daha yakın durulan bir ülke konumuna gelmiş, Avrasyacılık ekseni Rusya-İran-Türkiye ittifakı düşüncesine kaymıştır.</p>
<p>İdeolojik Sovyet yapılanmasının dağılmasında sonra eski imparatorluk sahasında yeniden dirilmek gayretindeki Rusya, yeni devlet anlayışında ekonomik menfaatleri ön planda tuttuğunu açıklamıştır. ABD’nin tek kutuplu dünyasına karşı çok merkezliliği hedeflemektedir. Bu hedeflere ulaşmak isterken Rusya’nın Türkiye, İran, Japonya, Çin ve Avrupa Birliği’nin (AB) çekici gücü Almanya’yı hangi çerçeveye yerleştirmek istediği kadar, bu ülkelerin Rusya’yı hangi rolde gördüğü ve görmek istediği de üzerinde hassasiyetle durulması gereken konulardandır.</p>
<p><strong>Avrasya Bağlamında Almanya İle İlişkiler </strong></p>
<p>Almanya, iki asırdır Rusya ile münasebetlerini Ostpolitik (Doğu Politikası) bağlamında ele almaktadır. İzlenen politikalarla elde edilmek istenen netice, ifadesini Drang nach Osten (Doğu’ya açılım, baskı) kavramında bulmaktadır. “Doğu’ya Açılım”ın ardında yatan, sömürgecilik döneminde denizaşırı coğrafyalara açılamayarak sanayileşmede rakiplerinin gerisine düşen Almanya’nın Asya’daki zengin madenlere ve petrol yataklarına ulaşma hedefidir. Almanya aynı hesabı Osmanlı coğrafyası üzerinden de yapmış, Şark Meselesi ve Oryantalizm çalışmaları neticesinde önce Orta Doğu’ya daha sonra Bombay’a kadar olan bölgede etkinlik sağlama planları üzerinde yoğunlaşmıştır. (7B Projesi: Berlin-Budapeşte-Belgrad-Bosphorus-Bağdat-Basra-Bombay Hattı). Bu hedeflere varabilmek için iki dünya harbi çıkaran Almanya, her ikisinde de başarısız oldu.</p>
<p>İkinci Dünya Harbi sonrasının cezalı Almanyası, öncelikle iç istikrarı ve ekonomik güçlülüğü ön plana alarak yoğun hamlelere yöneldi. Sovyet tehtidine karşı ABD ve diğer müttefiklerin desteğini alırken, attığı akıllı politik adımlarla kısa denebilecek bir sürede birçok dış problemini halletti. Anayasal hedefi olan iki Almanya’nın birleşmesini (Wiedervereinigung) başarıyla sağladı. Birleşmenin ardından içte homojen bir Almanya hedefine yönelik tedbirler alırken, dışta globalizmin menfi ekonomik sonuçlarından etkilenmemeye, dış politikada çok yönlülüğü öne çıkarmaya gayret etti. Atlantik Paktı’ndaki rolüne rağmen Doğu Avrupa ülkeleri ve Rusya, Çin ve Hindistan ile kurmak istediği yakın ilişkiler uluslararası camianın pek işine gelmiyordu. Helmut Kohl ile Mikail Gorbaçov tarafından hayata geçirilmeye çalışılan ‘’Ortak Avrupa Evi’’ projesi Boris Yeltsin’in başa geçmesiyle gündemden kalktı. Avrasyacı fikirlerin daha yüksek sesle dile getirilmeye başlaması da Alman dostu Gorbaçov döneminde değil, Boris Yeltsin döneminde başladı. Soğuk Savaş dönemi dâhil her dönemde Almanya bilhassa doğalgazda ve yeraltı zenginliklerinde Rusya’ya olan bağımlılık nedeniyle ekonomik ilişkilerini siyasî anlaşmazlıklara rağmen arttırarak devam ettirdi. Sağlıklı yürümedi ise de bu ilişkiler askerî alanda NATO şemsiyesine kadar taşındı.</p>
<p>Almanya’nın Rusya ve İran ile geliştirdiği ilişkilere ilaveten Orta Doğu ülkeleriyle kurduğu ticari ilişkilere de ABD ve müttefikleri tarafından sürekli engeller çıkarıldı; iki Irak savaşı ile bölgeden ayağı büyük ölçüde kesildi. Benzer engellerle Afrika’da da karşılaştı. Ağırlığını AB’nin hâkim gücü olmaya veren Almanya, bu konuda büyük ölçüde başarılı oldu. Ancak ABD gibi birleşik bir devlet olma konusunda başarısız kaldı. Ortak Anayasa, ortak ordu ve tek dış politika çizgisi takibi gerçekleşemedi. Bu menfi sonuçlar şüphesiz ABD’yi memnun ettiği kadar Rusya’yı da sevindirdi. Birleşik Krallık’ın bir anlamda dışarıda bırakılması, bir anlamda AB denkleminde bulunmak yerine ABD çizgisinde harekete zorlanması, Almanya’nın AB’de belirleyici tek güç kalmasına yardım etti. Öte yandan Çin ile ekonomik ilişkilerinde büyük mesafe elde etti. Tüm aleyhte şartlara ve yaşanan dünya krizlerine rağmen, sanayi ürünlerinde, otomotivde ve kimyadaki öncü rolü nedeniyle yıllarca üst üste dünyanın ihracattan en çok kazanan ülkesi oldu, düşük enflasyon ve yüksek istihdam hedeflerini tutturdu. İhracatının yarıdan fazlasını AB ülkelerine yapan Almanya, ABD ile ticaretinde de kazançlı taraf olmayı sürdürmektedir.  </p>
<p>ABD’nin Atlantik Paktı çerçevesinde dayatmak istediği, üçüncü ülkelerle ilişkileri insan hakları ve demokrasi çizgisinde sürdürme, terörle mücadeleyi tek merkezli yürütme hususundaki kıstaslara uymada zaman zaman zorluk çeken Almanya, Rusya, Çin, İran gibi demokrasi anlayışı Batı’ya uymayan ülkelerle ilişkilerini yeniden formüle eden politik bir çizgiye yöneldi. Batı ittifakı içinde olan Macaristan, Polonya gibi ülkeler dâhil demokraside klasik Avrupa standartlarına sahip olmayan Rusya, Çin, İran, Türkiye, Suudi Arabistan, Brezilya gibi ülkelerle ilişkileri, ekonomik menfaatleri önceleyen bir mecraya soktu. Bu anlayış, Ukrayna’nın yarısının işgal edilmesine, Kırım’ın ilhakına rağmen Rusya ile ikili münasebetlerini sürdürme imkânı verdi. Rusya’ya rağmen Asya’daki diğer Türk cumhuriyetlerine ulaşımını kolaylaştırdı. Ancak aynı Almanya, görüş ayrılıklarına rağmen Rusya ile ikili ilişkileri sürdürmede gösterdiği mahareti Türkiye ile ilişkilerinde gösteremedi. </p>
<p>Bu haliyle Almanya’nın Rus ideologların düşündükleri şekilde Atlantik Paktı’ndan ve Batı Bloku’ndan koparak Avrasya Birliği’ne yanaşması hayal bile edilemez. Çünkü bu, Almanya’nın Rus önderliğini kabul etmesi anlamına gelmektedir. Kaldı ki diğer iki büyük Asya ülkesi Çin ve Hindistan’ı stratejik müttefik olarak gören Almanya’nın Rusya’ya yaklaşımı daha çekingendir. Almanya, Avrasya ülkeleri ile ekonomik ilişkileri en üst seviyeye çıkarmanın kendi yararına olduğunu biliyor. Rusya, dünyanın en büyük petrol, gaz, kömür, demir ve diğer hammaddelerine sahip ülkesidir. Almanya, Çin ve Hollanda ile birlikte Rusya’nın en büyük ticari partneri durumundadır. Rusya’nın hammadde ve enerji kaynaklarından yararlanıp onun sanayi ürünlerine olan ihtiyacını karşılamak suretiyle sürdürülen al-ver ilişkisinin, Rusya’nın enerji ve hammadde satarak ihtiyaçlarını karşılamak suretiyle diğer rekabet alanlarına girme işini zorlamamasını isteyen ABD’yi rahatsız etmeyeceği biliniyor. Öte yandan, Almanya’nın Çin ile gelişen ilişkilerinin, onu kıtadaki en büyük rakibi olarak gören Rusya’yı pek memnun etmediği görülüyor.</p>
<p>Son yıllarda yaşanan hızlı değişim, Rusya’nın Almanya’ya yaklaşımını ‘Avrupa’nın sahibi’ mesabesinde ele aldığını göstermektedir. Ukrayna’da yaşananlar başta Polonya olmak üzere Doğu Avrupa ve Balkanlardaki Alman-Rus rekabetinin boyutlarının ne kadar büyük olduğunu göstermiştir. Bu nedenle Almanya, iktisadi ilişkilerin yükseltilmesi yanında dostluk ilişkilerinin devamı, kültürel ve sivil faaliyetlerle iki toplumun yakınlaşmasını öne alan bir politikayı daha akıllıca bulmaktadır. Askeri sahada Atlantik Paktı ile yaşanan kıyasıya rekabetin mümkün olduğunca Avrupa dışına kaymasını arzu etmekle beraber bunda pek başarılı olduğunu söylemek mümkün değildir. Rusya’yı tahrik edecek savunma sistemlerinin yerleşeceği yerler konusunda ABD’ye karşı koyamamaktadır. Öte yandan Almanya’nın dünya silah pazarındaki payını gittikçe arttırdığı ve Rusya ile doğrudan rakip konumunda olduğu da bir gerçektir.</p>
<p>Bunlar göstermektedir ki Rusya ile Almanya’nın Avrasyacılık merkezli bir birlikteliği henüz hayal-ötesi bir fantezi mahiyetindedir. Ancak tarihin birçok fantaziyi umulmayan bir hızla gerçeğe dönüştürdüğü de bir gerçektir.    </p>
<p><strong>Dostluk ve İşbirliği Ekseninde Rusya-Türkiye-İran </strong></p>
<p>Avrasya konusuna Türkiye-Rusya ekseninden yaklaştığımızda, iki ülkenin bilhassa son iki yüzyılda yoğun bir rekabet-düşmanlık ilişkisi içinde olduğu gerçeğiyle karşılaşıyoruz. Türkiye, Rusya’nın ilan edilmiş tarihi stratejik hedeflerinden sıcak denizlere inmesinin önündeki en büyük engeldir. Coğrafya ve halklar bazında ele alındığında iki ülke Asya’da benzer yer ve gruplara hitap etmektedirler ki bu, aradaki rekabeti güçlendirmektedir. Günümüz itibariyle Rus Federasyonu’nca etki alanı altında tutulan Türk halkları ve Türk yurtları, Türkiye’nin etki alanındakilerden katbekat fazladır. İki ülke arasındaki rekabet ve düşmanlık alanı, dostluk ve işbirliği alanından daha büyüktür ve kolayca aşılamayacak mahiyettedir. Bu, kendisini Avrasyacılık ve Turancılık fikriyatı üzerindeki tartışmalarda da göstermektedir. Tüm bunlara rağmen her iki milletin ve devletlerin yakınlaşmaları, işbirlikleri ve barış içerisinde yaşamaları kısmî de kalsa hem bölge barışı, hem dünya barışı için hayati önemdedir.</p>
<p>Avrasyacılık fikriyatının ideologları, Türkiye’nin bu projenin çekirdeğinde yer alması konusunda ikirciklidirler. Türkiye’yi ABD’nin müttefiki, AB üyeliği bekleyen, NATO’nun güçlü ülkelerinden birisi olarak değerlendirdiklerinde projenin uzağında; ABD, AB ve NATO ile ilişkilerinde çekişmelerin arttığı zamanlarda ise daha yakınında görmektedirler. Türkiye’nin son on beş yılda geliştirmeye çalıştığı çok yönlü dış politika gereği günden güne değişebilen tavır, Avrasyacı çevrelerde de bu günden yarına fikir değişikliklerine sebebiyet vermektedir. Bunu, başta Aleksandr Dugin olmak üzere işin ideologları, Putin gibi uygulayıcıları nezdinde kolayca müşahade ettiğimiz gibi Avrasyacılık fikrinin Türkiye’deki temsilcileri üzerinden kolayca okuyabilmekteyiz. </p>
<p>Avrasyacılık fikriyatının Rusya’daki sahipleri, iki-üç yıl öncesine kadar Türkiye’yi parantezin dışında görürken son zamanlarda Türkiye’ye dönük değişik açılımlara yönelmişlerdir. Buna en bariz şekliyle Putin-Erdoğan münasebetlerinde ve Aleksandr Dugin ve benzerlerinin artan Türkiye ilgisinde şahit olmaktayız. Türkiye’nin ABD, AB ve NATO ile problemlerini bir eksen değişikliği için fırsat bilen Rusya, önümüze hem bugün içinde çırpındığımız problemlerin çözümü konusunda hem de geleceğimizi yeniden dizayn için Avrasyacılığı bir reçete olarak sunmaktadır. Projenin eksenini, daha önce Türkiye’deki ulusalcı çevrelerin savunduğu Rusya-İran-Türkiye çekirdeğine oturtmaktadırlar. Bu işbirliğinin Rusya ile Türkiye arasındaki tarihten gelen olumsuzlukların aşılmasına yardım edeceği gibi, Türkiye-İran ve Sünni-Şii geriliminin de izalesini sağlayacağı savunulmaktadır. Rusya ve İran’ın kullandığı teknolojiye ve silah üretimine dikkat çekilerek Türkiye’nin de işin içine girmesiyle kendine yeten ve tehditleri yok edebilecek bir ittifaktan söz edilmektedir. İdeologların kolayca hamasete dönüşebilen dilinde Avrasya Projesi, Kürt konusundan teröre, Suriye’den Irak’a bütün meselelerin nerdeyse bir dokunuşla hallini vadetmektedir. </p>
<p>Bunlar yapılırken, herkesin kafasındaki ‘Rus Yayılmacılığı’ hususunda da zihinler rahatlatılmak istenmektedir. Halbuki Türk cumhuriyetleri üzerindeki tahakkümünü, Sovyetler döneminden gelen kurumlar üzerinden kolayca pekiştiren Rusya’nın Kafkaslar’da, Azerbaycan topraklarının ve Karabağ’ın Ermenistan tarafından işgalinde, Ukrayna’da, Kırım’ın ilhakında ve Suriye’de oynadığı kanlı role baktığımızda bunun kolay olmadığı açıktır. Dünya ölçeğinde ele alındığında karşımıza çıkan, ülkeleri istikrarsızlaştırmaya dönük sanal saldırılar ve espiyonaj faaliyetleri, Rusların emperyalist emellerinin canlandığı düşüncelerine katkı vermektedir. Ruslar yalanlasa ve alaya alıyor görünse de ABD seçimlerinde manipülasyon teşebbüsleri ve Kıta Avrupa’sında kurulan yaygın medya ve iletişim ağları üzerinden yapılan propaganda faaliyetleri işin ciddiyetini göstermektedir. Bilhassa manipüle edilmiş haberlerin Türkiye de hedefidir. </p>
<p>Türkiye üzerinden Akdeniz’e açılacak, İran üzerinden Hindistan’a biraz daha yaklaşacak Rusya’nın Türkiye ve İran’a aralarındaki rekabeti bitirebilecekleri, ticari ve sınai işbirliklerini daha da arttırabilecekleri dışında elle tutulur bir vadi yoktur. Bunların gerçekleşmesi için bir pakta dâhil olmanın, pratikte beklenen yararı sağlamadığı, Türkiye-NATO ilişkilerinde görülmektedir.</p>
<p>Aleksandr Dugin son zamanlarda, Türkiye’deki İslâmî çevrelerin değişen bakış açılarına atfen oluşacak Ortodoks Rus, Sünni Türk ve Şii Pers bloğunun barış için önemli bir adım anlamına geldiğini söylemektedir. Dugin, İslam dünyası için en büyük tehlikenin Vehhabi-Selefi akımlar olduğunun da farkındadır; ancak bu türden bir Türk-Pers ittifakının çoğunluğu Sünni olan Arap ülkelerini dışlamak ve tahrik etmek anlamına geleceğini, böylece Batı’nın Arap ülkelerini daha çok karıştırmak için fırsat bulacağını hesaplamamaktadır. Şii-Sünni ayrılığının rekabetten düşmanlığa dönüşmesi esas olmayıp bu gerilim, tarihin belli zamanlarında yükselen sun’î bir durumdur. İki rakip ülke olarak tarihin büyük bir evresinde Türkiye ve İran aralarında çatışmasızlığı gerçekleştirebilmişlerdir. Bunun için Rusya’ya ihtiyaç duyulduğu veya Rusya işbirliği ile bunun sağlanabileceği şüphelidir.              </p>
<p>Türkiye’deki Avrasyacı çevrelerin Rusya’dakilerden ayrılan önemli bir özelliği, konuyu Türkiye-Rusya ekseniyle birlikte Çin-Rusya-Türkiye ekseninde gerçekleşmesi gereken bir hedef olarak görmeleridir. Bununla, Avrasya ve Şanghay İşbirliği Örgütü’nün (Çin, Rusya, Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan + Özbekistan) gaye ve hedeflerini birleştirme, Uzak Doğu’daki açılımlarla birlikte tüm Asya’yı kapsayan devasa bir ekonomik işbirliği alanı kurmak istenmektedir. Rusya ve Çin’in tüm yakınlaşma çabalarına rağmen birbirinden ürken iki rakip güç olduğu ortadadır. Türkiye’deki Avrasyacıların önde görünen çekirdek kadrolarının konuyu siyasi geçmişlerinin tesiriyle ekonomik işbirliğinden ziyade ideolojik ve politik düzlemde elde aldıkları da bir gerçektir. </p>
<p>Bu yolda bir zamanlar oluşturulmak istenen ve Kızıl Elma Koalisyonu adı verilen milliyetçilerle ulusalcıların işbirliğini sağlamaya yönelik adımların akim kaldığı bilinmektedir. Başını Rusların çektiği ve Turancılığın alternatifi olan bir projeye milliyetçilerin ‘evet’ demeyecekleri, sadece taktik işbirliklerine sıcak bakacakları açıktır. </p>
<p>İdeolojileri coğrafya ve etnisiteden bağımsız olan İslamcıların yaklaşımı da stratejik değil, Batı’nın baskıcı tutumu nedeniyle reaksiyon alanında kalmaya mahkûm görünmektedir. Özünde Batıcı olmalarına rağmen ülke üzerinde kaybettikleri konumlarını tekrar kazanmak için öne geçme gayretindeki Kemalistlerin, Türkiye’nin yön tayininde artık belirleyici olmadıkları da ortadadır. </p>
<p>Eski sınıflandırma ile sağdan sola Türk siyasi hareketlerinin en önemli beklentisi ve gayreti ülkede demokratik geleneğin güçlendirilmesi ve demokrasinin yerleşmesidir. Demokrasi ve demokratik değerler denince akla gelen, Batı tipi demokrasidir. Türkiye’de demokrasinin yerleşmeye başlaması Rusya ve İran’daki süreçten değişik bir mecrada gelişmiştir. Bu iki ülkede aslolan otoriter yönetim şekilleridir. Türkiye için ise otoriter yönetim modelleri ara rejim dönemlerinin ürünüdür. Son yıllarda kendilerini demokrasi bekçisi olarak gören bazı Batılı ülkelerin haddi aşan tenkit, müdahale ve saldırılarına karşı gösterilen reaksiyonlar, demokrasiye değil onun adına dayatılmak istenen ülkenin ve milletin varlığına yönelik baskıcı tavra karşıdır. Batı tipi demokratik rejimlerin bütün eksik ve zafiyetlerine rağmen Türkiye’nin onun yerine Rusya tipi veya İran tipi bir rejimi benimsemeyeceği bilinmektedir. Bu, aynı zamanda ülkenin sosyal ve siyasi gelişmesi ile alakalı bir durumdur. Avrasyacılık düşüncesini benimsediğini defalarca dile getiren bu günkü Rus yönetimi ideolojik sözcülerle kıyaslandığında daha gerçekçidir, ilişkilerin ideolojik olmaktan ziyade ekonomik menfaat ilişkisi çerçevesinde yürümesini istemektedir. Batı’nın değişik bahanelerle ikide bir ekonomik bakımdan Rusya’yı zor duruma düşüren baskılara yönelmesi, hem Putin’in başını çektiği ekibin bu husustaki hırslarını tahrik etmekte hem de mümkün olduğunca tedbirli davranmaya itmektedir. Türkiye, Batı’nın Rusya ve İran’a karşı hayata geçirmek istediği her arzusunu yerine getirmeyerek bu ülkeleri memnun ederken, her iki ülke de son yıllarda gördüğümüz gibi Suriye üzerinden yürütülen mücadele nedeniyle Türkiye’yi ekonomik, siyasi, askeri baskı altında tutmaktan geri durmamaktadır. </p>
<p>Rusya’nın Türkiye tarafından uygulanmak istenen çok yönlü dış politik açılım gayretlerinin ne şekilde sonuçlanacağı konusunda açık bir öngörüsünün bulunmadığı sezilmektedir. 15 Temmuz darbe girişiminden sonra takınılan müspet tutum ve Batı’nın aksine Türkiye ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’dan yana açık tavır alması kamuoyu nezdinde memnuniyet verici olmuştur. Ancak bunun pratikte uzun vadede Türkiye lehinde gelişip yürüyeceği konusunda açık işaretler yoktur. Konunun domates, turizm ve S-400 füzelerine hapsedilmesinin tercihli bir seçim mi olduğu konusu da muğlaktır. NATO ve Batı Paktı ile yaşanan bir hayli düşmanca ilişkiye rağmen Türkiye’nin bir pakt değişikliğine hazır olduğunu söylemek ne derece gerçekçidir? Rusya gibi tarihî derinliğe sahip bir ülkenin Türkiye gibi bir ülke ile ilişkilerinde, Batı blokundan tamamen kopacağını görmeden bilhassa silah alımı ve en büyük enerji güzergâhı olmamızı desteklemekte pek cömert davranmayacağı açıktır. Rus yetkililerin sıkça dile getirdikleri ‘stratejik değeri olan silahlara ait sırların düşman paktın eline geçmemesi’ konusu aslında temel tayin edicilerdendir.  </p>
<p>Türkiye, Rusya dışında Çin, İran ve Türk Cumhuriyetleri ile ilişkilerini ayrı ayrı geliştirme gayretindedir. ABD ve AB’nin bundan pek memnun olmadığı açıktır. Ancak Rusya’nın ne derece memnun olduğu da belli değildir. Türkmenistan ve İran gazının Türkiye üzerinden Avrupa’ya nakli konusunda olduğu gibi Pekin ile Londra’yı birbirine bağlayacak İpek Demiryolu Projesi konusunda da iki ülkenin aynı inanç ve heyecana sahip olmadığı görülmektedir. Türkiye Anadolu üzerinden bir hat düşünürken Rusya Karadeniz’in kuzeyinden geçecek bir hattı menfaatlerine uygun görmektedir. Bunlar, yakınlaşma ve ortak bir gelecek inşasını gerçekleştirme niyetlerine rağmen, reel politik gereği ülkeleri birbirine karşı gayet dikkatli olmaya itmektedir. Azerbaycan-Ermenistan çekişmesinin hakkaniyet ölçüleri içerisinde halli gerçekleşmeden, birçok alandaki kilitleri açmak mümkün değildir. Rusya ise her halükarda Ermenistan’a hamilik yapmaktan vaz geçememektedir.  </p>
<p>Bu çerçevede ele alındığında adı geçen ülkelerin Avrasya bağlamındaki ilişkileri, inceden inceye işlenmesi gereken hayli çatışma noktasının ve aşılması gereken mâniaların varlığına işaret etmektedir. İç aktörlerin bunları bir sonuca bağlama niyetleri ve güçlerinin yeterliliği konusunda peşinen bir hüküm vermek kolay değildir. Ayrıca dış aktörlerin ne gibi silahlarla mukabele edebileceklerine bakıldığında, çok zengin denebilecek bir ihtimaller ve seçenekler kataloğu mevcuttur. Bu denklemler ışığında neo-Avrasyacılığın tekrar aslına rücu etmek zorunda kalacak bir Rus rüyası olduğunu söylemek mümkün müdür? Bunu cephelerdeki güç dengeleri ve tarafların inat ve kararlılığı kadar birbirlerine karşı açıklıkları ve samimiyetleri gösterecektir. </p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
