<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Araştırma &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/arastirma/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Sat, 30 Jun 2018 12:53:04 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.10</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>Araştırma &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Geleceğini Arayan Siyaset</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/gelecegini-arayan-siyaset/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/gelecegini-arayan-siyaset/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ali Metin]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 30 Jun 2018 22:19:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[10. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Ali K. Metin]]></category>
		<category><![CDATA[Araştırma]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset Felsefesi]]></category>
		<category><![CDATA[Temmuz 2018]]></category>
		<category><![CDATA[Toplumsal Hegemonya]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=2315</guid>

					<description><![CDATA[Makro bir dönüşüme, bir dönüştürme projesine ihtiyaç var ve bunu sağlamanın yolu da kültürel iktidarı dahası hegemonyayı temin etmekten geçiyor. Gayet basit: sessiz devrimlerin yerini artık kültürel devrimlerin alması gerekmekte. Yeni Türkiye’yi inşa edebilmek için zamanın ruhuyla örtüşen bir büyük dönüşüm vizyonuna ihtiyaç var. Buysa tek başına siyasal iktidardan beklenilmeyecek bir iş. İktidar Ama Ne İçin? Kültürel ve sosyal açıdan bizatihi iktidar kavramının kendisiyle hesaplaşacak bir gelişme düzeyinin henüz oldukça gerisindeyiz. İktidarın kutsallaştırılması şeklinde değil elbette -bu artık tarihin gerilerinde kalmış bir ilkellikten ibarettir- ancak iktidar olgusunun toplumsal fay hatları oluşturacak kadar şiddetle önemsenmesi pek sağlıklı bir durum sayılamaz. İyi ve kötünün, başarı ve başarısızlığın, mutluluk ve mutsuzluğun iktidar gücüne bağlı olması, başka deyişle iktidar değişikliğinin bu manada toplumun kayda değer bir kesimi üzerinde sarsıntılar yaratması, siyasetin ve dolayısıyla devlet gücünün toplumu kucaklayıcı bir işleyişe hiç de sahip olamadığını gösterir. İktidar alanı toplumsal alandaki cepheleşmenin bir tarafı haline geldikçe hegemonik yapı tabiatıyla daha da şeditleşerek ayrıştırıcı bir muhtevaya bürünecektir ama sorun, sadece kimlik siyasetine bağlı hukuki ve siyasi içerikli kayıplar veya baskılardan ibaret sanılmamalı. İktidarın başlı başına bir rant kaynağı haline gelmesine bağlı olarak iktidar aygıtı artık ekonomik ve sosyal gücü temerküz ettirmenin doğrudan veya dolaylı bir aracı olmaya başlamakta, &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Makro bir dönüşüme, bir dönüştürme projesine ihtiyaç var ve bunu sağlamanın yolu da kültürel iktidarı dahası hegemonyayı temin etmekten geçiyor. Gayet basit: sessiz devrimlerin yerini artık kültürel devrimlerin alması gerekmekte. Yeni Türkiye’yi inşa edebilmek için zamanın ruhuyla örtüşen bir büyük dönüşüm vizyonuna ihtiyaç var. Buysa tek başına siyasal iktidardan beklenilmeyecek bir iş.</strong></p>
<p><strong>İktidar Ama Ne İçin?</strong></p>
<p>Kültürel ve sosyal açıdan bizatihi iktidar kavramının kendisiyle hesaplaşacak bir gelişme düzeyinin henüz oldukça gerisindeyiz. İktidarın kutsallaştırılması şeklinde değil elbette -bu artık tarihin gerilerinde kalmış bir ilkellikten ibarettir- ancak iktidar olgusunun toplumsal fay hatları oluşturacak kadar şiddetle önemsenmesi pek sağlıklı bir durum sayılamaz. İyi ve kötünün, başarı ve başarısızlığın, mutluluk ve mutsuzluğun iktidar gücüne bağlı olması, başka deyişle iktidar değişikliğinin bu manada toplumun kayda değer bir kesimi üzerinde sarsıntılar yaratması, siyasetin ve dolayısıyla devlet gücünün toplumu kucaklayıcı bir işleyişe hiç de sahip olamadığını gösterir. İktidar alanı toplumsal alandaki cepheleşmenin bir tarafı haline geldikçe hegemonik yapı tabiatıyla daha da şeditleşerek ayrıştırıcı bir muhtevaya bürünecektir ama sorun, sadece kimlik siyasetine bağlı hukuki ve siyasi içerikli kayıplar veya baskılardan ibaret sanılmamalı. İktidarın başlı başına bir rant kaynağı haline gelmesine bağlı olarak iktidar aygıtı artık ekonomik ve sosyal gücü temerküz ettirmenin doğrudan veya dolaylı bir aracı olmaya başlamakta, böylece toplumdaki iktidar arzusunu maksimize etmektedir. Sonuç olarak buradan, iktidar fetişizmiyle tebarüz eden bir tür hastalıklı bir yapı ortaya çıkmaktadır.</p>
<p><strong>Eğitim Faktörü İslamcılığın Yükselişinde Belirleyici Oldu</strong></p>
<p>Bunun toplumsal ve siyasal açıdan marazi bir durum olduğunu söylememiz ne kadar doğruysa, tersi diyebileceğimiz türden iktidara kayıtsız ve bigâne kalışın da yine bir sorun olduğunu tespit etmek gerekir. Esasen toplumdaki bilinç düzeyi yükseldikçe iktidar olgusunun ve ilişkilerinin daha fazla sorgulanmaya başladığı bir gerçek. Örneğin etnik milliyetçilik rüzgârlarının ardında bile beğenelim beğenmeyelim bu gerçek yatmaktadır. Sadece o değil Türkiye özelinde bugün muhafazakârlığın ve İslamcılığın siyasal yükselişinden bahsedebiliyorsak, bu hiç şüphesiz toplumun nispeten alt katmanlarının eğitim ve kültürel alandaki tırmanışları sayesinde olmuştur. Muhafazakâr sessiz çoğunluğun sosyal ve siyasal hiyerarşideki yükselişinde eğitim ve kültür düzeyinin birinci derecede rol oynadığı yadsınamaz. Bu rolün ifası, kimlik bilincinin gelişmesiyle olduğu kadar kültür düzeyindeki artışa paralel şekilde muhafazakâr öznelerin kazandığı özgüvenle de alakalı. Sessiz çoğunluğun, elitlerin/beyaz Türklerin iktidarını sorgulama ihtiyacı ve kabiliyetini gösterecek düzeye gelmesiyle siyasetin “rengi” yavaş yavaş değişmeye başlamıştı. Kimliğin siyasete, oradan da iktidara ve devlete taşınması, eğitim ve kültür alanındaki yükselişten bağımsız bir süreç olarak kabul edilemez. Muhafazakâr siyasetin başarısı sessiz çoğunluğun oy gücüne indirgenemeyecek birtakım temellere ve dinamizme sahip. DP iktidarından başlayarak AK Parti öncesi diğer merkez sağ partilerin iktidar gücünü, sessiz çoğunluğun oy gücüyle izah etmek belki mümkün. Ancak AK Parti, seleflerinden farklı olarak sessiz çoğunluğa handiyse yeni bir kimlik ve kişilik kazandırmak suretiyle onu siyasetin hegemonik bir öznesine dönüştürmüş, reaksiyonerlikten çıkarıp aksiyoner bir konuma doğru taşımış bulunuyor. Muhafazakarlık ve İslamcılık, görece ve nispeten muğlak bir şekilde de olsa siyasetin şimdi kurucu unsurları mesabesindedir. Dahası kazandığı hegemonik güç, sistemi daha derin ve kalıcı bir şekilde dönüştürmeye yönelik bir iştahı da kendi gözeneklerinde barındırmaktadır.</p>
<p><strong>İktidar Mantalitesi ve Kimlik Siyasetiyle Yüzleşmenin Önemi</strong></p>
<p>Sessiz çoğunluğun gösterdiği iktidar kabiliyeti ve başarısı önemli. Bunu sahip olduğu kimlik bilinci üzerinden yapması ise -tümüyle pragmatizme teşne olmama bakımından- belki daha da önemli. Böylece ruhsal ve zihinsel bir tekâmül sergileyebilmektedir. Buna bağlı olarak o, kültürel iktidarı inşa edecek bir yeterlilik gösteremese bile en azından sandık üstünlüğü üzerinden bir kimlik siyaseti yürütmeyi becerebilmekte. Fakat söz konusu kimlik siyaseti onun aynı zamanda bir zafiyeti olma tehlikesini de içeriyor. Kimlik siyaseti ile özgürlüğüne kavuşan ve çok boyutlu (siyasi, bürokratik, sosyal, kültürel, ekonomik) bir gelişme olanağı yakalayan sessiz çoğunluğun, iktidarı tam anlamıyla bir tahakküm ve rant alanı olarak görme, kullanma ihtimali de söz konusu. Sessiz çoğunluğun rövanşist reflekslerinin ve geleneksel devlet algısıyla yoğrulmuş iktidar mantalitesinin siyaseti nereye götüreceğini tahmin etmek pek kolay değil. Nitekim milli ve yerli söylemi üzerinden oluşturulan hegemonik yapı ile geçmişte kaldı diyebileceğimiz Kemalist hegemonya arasındaki benzerlik hayra alamet değil. AK Parti’nin Kemalizme teslim olduğu iddiaları elbette fazlaca afaki. Fakat milli-yerli söyleminin içerdiği hegemonik bakış açısı, bugün ciddi bir sorun olarak karşımızda durmaktadır. Oysa artık sessiz çoğunluk olmaktan çıkmış muhafazakâr ve İslamcı kesimlerin iktidar kavramıyla yüzleşmesi, geleneksel hegemonik anlayışın değiştirilmesi gerekiyor. Siyasal iktidarı veya devleti bir “tahakküm öznesi” olarak görmemiz halinde sorun ciddidir. Bugün artık daha yeni bir siyaset anlayışından söz etmek zorundayız. Değilse muhafazakâr siyasetin/kesimlerin sadece anakronik bir iktidar ve devlet anlayışına sahip olduklarından değil, kültürel ve sosyal anlamda yeterli gelişme düzeyine ulaşamadığından da söz edilebilir. Mesele toplumun kültürel gelişmişlik seviyesinden izole edilemeyecek bir mahiyet içeriyor. Bu ise muhafazakâr/İslamcı siyasetin kendisini iktidar alanlarıyla sınırlamayan bir toplumsallaşma gücüne kavuşturmasıyla tebellür edecek bir hususiyeti işaret etmektedir. Başka deyişle iktidarın, siyasetin özneleri açısından bir amaç değil araç olması gerekir. “İktidar için iktidar” arzusu, iktidar sahipleri için olduğu kadar, iktidardan muhtelif şekillerde beslenme beklentisine sahip olanlar için de siyaseti marazileştirici bir etken niteliği taşımaktadır.</p>
<p>Dolayısıyla iktidar aygıtını (devleti), ele geçirilmesi ve kendisiyle topluma şekil verilmesi gereken bir güç kaynağı gibi görme alışkanlığından kurtulmak gerekiyor. Bunun hem siyasal kültürle hem de devletin dönüştürülmesiyle ilgili bir problem olduğu aşikâr. Garson veya hakem devlet ideali, sosyal barış ve huzuru sağlamanın önemli bir anahtarı olarak görünüyor. Bu bakımdan siyaseti/iktidarı bir hegemonya aracı haline getirmek yerine her anlamda hak, adalet ve huzurun teminatı kılacak bir projeksiyonla ihya etmek zorundayız.</p>
<p><strong>“Toplumsal Hegemonya”nın Sınırlarında</strong></p>
<p>Kimliklerin inkâr edilmesi ne kadar yanlışsa kimlik siyasetinin inkârı da bizi aynı şekilde yanlışa ve çatışmacı bir anlayışa götürür. Hegemonik siyaset her halükarda kutuplaştırıcı ve dışlayıcı bir perspektiften beslenir. Oysa bu tarz siyaset, artık bir meşruiyet krizi içine girmeye başlamıştır. Bunu fark edilememesi, siyasete 2023, 2053 vizyonuyla yön verme kabiliyeti ve gücünün kısa zaman sonra yitirilmesini beraberinde getirecektir. Bu anlamda iktidar olmanın başka, “hegemonya”nın başka şeyler olduğunu iyi anlamak gerekir. AK Parti iktidarı büyük ölçüde muhafazakâr kesimlerin “toplumsal (sayısal) hegemonyası”nın bir sonucuydu. Elitist, kültürel hegemonyaya karşı toplumsalın bir yükselişi ve/veya isyanı olarak ortaya çıktı. Fakat söz konusu toplumsalın bir sabite olmadığını ve iktidar süreciyle birlikte niteliksel değişimlere maruz kaldığını hiçbir şekilde göz ardı etmemeli. Hatta bu değişim, muhafazakâr kesimin iktidardan bağımsız olarak modernleşmeyi daha derin ve yoğun bir şekilde tecrübe etmesi sonucu artı bir ivme de kazanmakta. Buna bağlı olarak toplumsal (sayısal) hegemonyanın kültürel hegemonyayla desteklenmesi giderek daha zorunlu hale gelmektedir.</p>
<p>Bu yüzden kültürel iktidarın sorunsallaştırılması siyasi iktidar açısından muhtemel bir krizin öngörüsü olarak anlaşılabilir. Bizatihi bu sorunsallaştırmanın yapılması bile hiç şüphesiz hem bir farkındalığı hem de bir kaygıyı dile getirmesi bakımından kıymeti haiz bir şey. Konu basit ve bildik anlamıyla “Asım’ın nesli” olmaktan da çıkıyor. Zira bir ahlak, tavır ve bilinç sembolü olarak Asım’ın nesli bugün yok diyemeyiz. Fakat bunun yetmediğini, işin sadece imanlı ve ahlaklı bir nesil yetiştirmekten ibaret olmadığını görüyoruz. Hatta belki sorunun mevcut Asım prototipinde olabileceğinden şüphe etmemiz lazım. İmam-Hatip okullarının 400’lerden 1500’lere kadar çıkarılmasıyla meselelerin halledilebileceğini düşünmek belli ki büyük bir safdillik olur. Daha açık ve doğru bir deyişle, karşı karşıya olduğumuz durum, şahidi olduğumuz Asım neslinin içinden çıkamayacağı bir çıkmaz gibidir.</p>
<p><strong>Sessiz Devrimden Sonrası Henüz Muamma</strong></p>
<p>Muhafazakâr/İslamcı siyasetin önü bugün hegemonya üretememe, değer inşa edememe sorunuyla tıkanmış gözüküyor. Kültürel iktidar sorunu bunun bir tespiti ve dışavurumu olarak gündeme gelmektedir. Sorunun siyasal iktidar tarafından dile getirilmesine önemli ölçüde bu tıkanma sebep olmuştur denilebilir.</p>
<p>AK Parti’nin “sessiz devrim” süreci referanslarını nereden alıyordu diye sorduğumuzda, buna muhafazakâr veya İslamcı değerleri adres verme imkanı pek mümkün gözükmüyor. Gelinen nokta açısından bakılacak olduğunda bilhassa İslamcı düşünce ve siyasetin mevcut tabloyu içine sindirebileceği kolay kolay iddia edilemez. AK Parti muktedir konuma geldiği andan itibaren tam da sosyal ve siyasal dönüşüm projesi/stratejisi anlamında bir belirsizlik kriziyle karşı karşıya gelmiştir denebilir. Devletçi, millici ve kalkınmacı söylemlerle bu krizi aşma çabası reel-politik açısından elbette rasyonel bir karşılığa sahip. Fakat bunun en azından AK Parti’nin ruhundaki İslamcı temayülleri soğurabilmesi pek mümkün değil. Bu yüzden siyasal iktidar tarafından yapılan kültürel iktidar sorgulaması sadece kültür alanına dair bir sorunsallaştırma olarak anlaşılmamalı. Aslında makro bir dönüşüme, bir dönüştürme projesine ihtiyaç var ve bunu sağlamanın yolu da kültürel iktidarı dahası hegemonyayı temin etmekten geçiyor. Gayet basit: sessiz devrimlerin yerini artık kültürel devrimlerin alması gerekmekte. Yeni Türkiye’yi inşa edebilmek için zamanın ruhuyla örtüşen bir büyük dönüşüm vizyonuna ihtiyaç var. Buysa tek başına siyasal iktidardan beklenilmeyecek bir iş. Ancak siyasal iktidarın devamlılığı belli bir aşamadan sonra değer üretmekle kaim hale gelmektedir. Devletçi, millici, kalkınmacı politikalar biraz da konjonktürel sebeplerle bu zorunluluğu şimdilik ikinci plana itmiş durumda. Ne var ki zamanın ruhu bunu önümüzdeki süreçte daha acil bir konuma getirecek, İslamcı siyasetle kitlelerin beraberliğini bir yol ayrımına doğru götürecektir.</p>
<p><strong>Büyük Dönüşümün Şartı: Kültürel Hegemonya</strong></p>
<p>Bunun için kültürel hegemonyanın siyasal iktidar açısından giderek daha elzem, daha vazgeçilmez hale geleceğini iyi görmek gerekir. Söz konusu hegemonyanın tamamen iktidar refleksleriyle inşa edilemeyeceğini ise unutmamalı. Bu hegemonyayı kuracak olan toplumsal ve kültürel değerler nihayetinde iktidar gücünden bağımsız, daha rasyonel, aynı zamanda daha tabii bir inkişafın ürünü olacaktır. Jakoben, elitist modernleşme politikalarının başarısızlığı, bu anlamda ders alınması gereken tarihsel bir tecrübe olarak önümüzde durmakta. İktidar olmakla muktedir olmak arasındaki farkın sadece “sistem” sorunu olmadığını bugün daha iyi anlayacak bir noktaya doğru gelmiş bulunuyoruz.</p>
<p>Lukacs’ın dediği gibi politika sadece araçtır, hedefse kültürdür. İktidara atfettiğimiz hükümranlık gücü kültürel ve entelektüel güçten yoksun kaldığı takdirde bir istikbal vaat edemeyecektir. Muhafazakâr/İslamcı siyaset bugün reel dünyanın koşullarıyla sınırlanmış bir görüntü ortaya koyuyor. Bu sınırların aşılabilmesi için tam anlamıyla kültürel hegemonyayı kuracak bir zihin gücüne ve üstünlüğüne ihtiyaç var. Siyasal iktidarın bu konuda bir farkındalığa sahip olması her şeye rağmen önemli bir şans. Her halükarda İslamcılığı irrasyonel politika ve projelerle ayağa düşürmeden realize etme becerisi ve titizliğini göstermek icap eder. Evet bu kolay değil, belki bazı riskleri göze almadan olabilecek bir şey olarak da gözükmüyor ancak belli bir ruh ve istikamet beraberliğini muhafaza edebilmemiz halinde İslamcı düşüncenin emeklemekten çıkıp yürümeye başladığı günleri pekala ümit edebiliriz. Yeter ki “zamanın ruhu”nu kavrayıcı/kuşatıcı perspektiften bir İslam aydınlanmasını yaşayabilelim.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/gelecegini-arayan-siyaset/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yeni Devlet Yeni Mizaç</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/yeni-devlet-yeni-mizac/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/yeni-devlet-yeni-mizac/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Özkan Öztürk]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 30 Apr 2018 22:00:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Araştırma]]></category>
		<category><![CDATA[türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Yeni Türkiye]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1976</guid>

					<description><![CDATA[Bilgi ve iktidar karşılıklı olarak birbirini etkiler. Her iktidar bir bilgi düzenine referans yaptığı gibi, her bilgi rejiminin de varsaydığı bir iktidar sistematiği vardır. Belli türdeki bir bilgi, belirli bir iktidara ömür katar. Bu sebeple devletin mizacını sağlayacak olan itidalin, sadece siyasî-askerî galibiyetle gerçekleşmesi düşünülemez. Asıl galibiyet, hegemonya inşa eden bilgi rejimleri üretmekle ilişkilidir. Bundandır ki bir devletin mizacı, ancak etik ve kültürel galebeyi de gerçekleştirdiğinde tam anlamıyla sürekli olabilir. Ferdî Mizaçtan İçtimaî Mizaca İbn Haldûn’un düşüncesinde insan ve devlet arasındaki benzerlik öne çıkar. Her doğan varlık gibi devletler de devletleri kuran iradeler de yok olur giderler. el-Mukaddime’de sosyal canlılık, içtimaî solukluk veya ölümün toplumsal yorumu çok güzel izlenilebilir. İbn Haldun toplumsal varoluş meselesini, mizaç ve nefs teorisi üzerine inşa etmektedir. Bu anlamda en önemli vurgusu tekevvün/oluşma kavramınadır. Ona göre insanî ilişkilerin düzenlendiği bu âlem, kevn ve fesat yani oluş ve bozuluş âlemidir. İnsanda var olma, oluşma önce dört unsur üzerinde başlar. Dört unsur bir araya gelmeden, insan için var olma güzergâhı belirmez. Toprak, su, hava ve ateş unsurlarından birinin diğerlerine galip gelmesi ile mizaç oluşur. Mizaçla, insan, müstakil bir varlık olarak ortaya çıkar. Unsurlar arası çatışma varlığın doğasıdır. Oluşun zarurî güzergâhı hâkimiyet ve galibiyettir. Galibiyet ile çatışma biter ve &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Bilgi ve iktidar karşılıklı olarak birbirini etkiler. Her iktidar bir bilgi düzenine referans yaptığı gibi, her bilgi rejiminin de varsaydığı bir iktidar sistematiği vardır. Belli türdeki bir bilgi, belirli bir iktidara ömür katar. Bu sebeple devletin mizacını sağlayacak olan itidalin, sadece siyasî-askerî galibiyetle gerçekleşmesi düşünülemez. Asıl galibiyet, hegemonya inşa eden bilgi rejimleri üretmekle ilişkilidir. Bundandır ki bir devletin mizacı, ancak etik ve kültürel galebeyi de gerçekleştirdiğinde tam anlamıyla sürekli olabilir.</strong></p>
<p><strong>Ferdî Mizaçtan İçtimaî Mizaca</strong></p>
<p>İbn Haldûn’un düşüncesinde insan ve devlet arasındaki benzerlik öne çıkar. Her doğan varlık gibi devletler de devletleri kuran iradeler de yok olur giderler. el-Mukaddime’de sosyal canlılık, içtimaî solukluk veya ölümün toplumsal yorumu çok güzel izlenilebilir. İbn Haldun toplumsal varoluş meselesini, mizaç ve nefs teorisi üzerine inşa etmektedir. Bu anlamda en önemli vurgusu tekevvün/oluşma kavramınadır. Ona göre insanî ilişkilerin düzenlendiği bu âlem, kevn ve fesat yani oluş ve bozuluş âlemidir. İnsanda var olma, oluşma önce dört unsur üzerinde başlar. Dört unsur bir araya gelmeden, insan için var olma güzergâhı belirmez. Toprak, su, hava ve ateş unsurlarından birinin diğerlerine galip gelmesi ile mizaç oluşur. Mizaçla, insan, müstakil bir varlık olarak ortaya çıkar.</p>
<p>Unsurlar arası çatışma varlığın doğasıdır. Oluşun zarurî güzergâhı hâkimiyet ve galibiyettir. Galibiyet ile çatışma biter ve itidal hâkim olur. İtidal, bedenin sürekliliği için şarttır. Bu sürekliliğe oluşma (tekevvün) anlamında “varlık”, galibiyet sisteminin sonucu olan itidal durumuna da “sağlık” adı verilir. Bozulma (fesat) ise bedende unsurlar arasındaki itidal düzeninin sarsılması ile oluşan yeni durumdur. Bu durum, galip unsurun galebesine karşı diğer unsurların başkaldırması ve unsurlar arasında çatışmanın çıkması demektir. Bozulma, statüko haline gelmiş olan galibiyetin askıya alınması ile başlar ve her galibiyet eninde sonunda çözülecek, bozulacaktır. İbn Haldûn, insanın tabiatındaki oluş-bozuluş diyalektiği ve mizaç hakikatinin, insanın toplumsal ve siyasî varlığının da ana gravürü olduğuna işaret eder. İnsanî mizacın çokluk durumunu dört unsur üzerine oturturken, toplumsal mizacın çokluk durumunu sosyolojik öznelerle ilişkilendirir. Toplumsal alanda itidal, çokluk sebebiyle ortaya çıkan çatışmanın bitmesi ve sosyolojik bir öznenin galebesi ile mümkün olur. Neticede ferdî mizaç ile içtimaî mizaç arasında benzerlik vardır. Her iki alanda da çokluk, hem bir imkân hem de bir çatışma durumudur. Çokluk, sürecin başlangıcıdır. Her türlü ferdî ve toplumsal oluşumun gerçekleşmesi için asgarî ilke, çokluk kriteridir.</p>
<p><strong>Devletin Mizacı Galibiyettir</strong></p>
<p>İbn Haldûn’a göre, doğal durum çokluktaki çatışma halidir. Bu durum, sosyal varlık olan devletin meydana gelebilmesi için bir imkândır. Fakat toplumsal oluşumlar için yeterli şart, çokluk olamaz. Sosyal yapının, özellikle de üst yapı olarak devletin varlığı çokluğa bağlı olsa da devlet ancak çokluğun yok edilmesi ile mümkün olur. Devlet, siyasî öznelerden birinin galibiyeti ile kurulur. Galibiyet ve egemenlik ise içtimaî mizacı oluşturup, siyasî itidali sağlar. Böylece toplumsal öznelerin çokluğu, siyasî birlik şeklinde kendisini ifade eder ki buna devlet diyoruz. Siyasî varlık olarak devlet, oluşan (tekevvün eden) bir toplumsal mizaçtır. Galibiyet, kurucu siyasî özneye nasip olur. Fakat siyasî özneler arasında çatışma her zaman devam eder. Galibiyet, olduğu müddetçe itidale zarar gelmez. Ama galibiyet sönerse itidal de biter ve mizaç dağılır. Bu, siyasî ölüm demektir. Sosyolojik alanda canlılıkla ölüm, oluşla bozuluş, çatışma ve itidal kol kola gider.</p>
<p>Toplumsal çokluk cemiyeti, toplumsal birlik ise devleti var eder. Devlet çatısı altında birleşen cemiyete millet denilir. Millet yatay bütünlük, devlet hiyerarşik organizasyondur. Her ikisi de insan tarafından inşa edilmiş sosyolojik varlıklardır. Millet birliktelik, devlet ise birliktir. Birliktelik olmadan, birlik çatısı da olmaz. Sosyolojik yapı açısından milletin duvar, devletin ise çatı olduğunu söyleyebiliriz. Bu sebeple toplumsal bütünlük, sosyolojik bir çatının siyasî varlık alanında belirmesi ile mümkün olur. İnsanı diğer varlıklardan ayıran da çatı yapan, yapı kuran bir tabiata sahip olmasıdır. İnsanın doğasındaki egemen olmaya yönelik ontolojik motivasyon bu durumun kökenidir. İnsan, çokluktan kaynaklanan çatışmayı, birlik çatıları kurarak bitirir. Birlik ile niza gider yerine nizam gelir. Peki, insan çatıyı çatamaz ise ne olur? Cevabı basittir: Sosyolojik birlik sağlanamazsa, insanın tabiatında saklı olan yetkinlikler ortaya çıkmaz. Birlik olmadan devlet, devlet olmadan da medeniyet ufkuna doğru yol alınmaz. İbn Haldûn’un umrânında çatının olmadığı yerde, çatışma vardır. Çatışma, oluşma (tekevvün) ya da bozulma (tefessüd) durumuna işaret eder. Bu durum siyâsî bedenin hasta olması demektir. Hastada ise kemal olmaz.</p>
<p>Toplumsal itidal, sosyolojik ve siyasî bedenin sağlığı demektir. İtidal, galip olan unsurun sunduğu sosyolojik yapının sürekliliğini sağlayan statükoyu temsil eder. Batı dillerinde galibiyetle oluşan siyasî durum state, staat, état, stat, stato kelimeleri ile karşılanırken, bizde bu duruma devlet denilmiştir. “Status quo” ifadesinde de yerini bulduğu gibi state bir duruma, devlet kelimesi ise oluş ve bozuluşun sür-git devam ettiği bir sürece işaret eder. Arapça’da devlet kelimesi “değişmek, bir halden başka bir hale dönmek; birbiri ardınca nöbetleşe gelmek, elden ele dolaşmak” manalarına gelir. Demek ki devlet, zafer, güç veya hâkimiyetin dönüşümlü olarak el değiştirmesine işaret eder. Toplumsal itidal ancak çatışmayı neticelendiren bir birlik çatısı ile sürekli hale gelebilir. Bu ise devamlı yeniden oluşup bozulan bir süreç olarak devam eder. Kimin kimin çatısının altına gireceği, kimin çatısının yükseltileceği (ilâ’) meselesi bu açıdan İbn Haldûn’cu toplum nazariyesinin temel meselesidir. Bu nazariyede çokluk toplumsallığın hem zaafı hem de imkânı, birlik ise itidal ve sürekliliğinin garantisidir. Çokluk çatışma ve çatısızlıktır. Herkesin birbirine çattığı bir durumdur. Çatı ile karşıt unsurlar bir araya gelir ve böylece uzlaşmaz olanlardan en güzel uyumlar doğar. Çatısı olmayan çokluğun, çatışma ve adaletsizlik üretmesi kaçınılmazdır. O sebeple üzerinde çatı olmayan cemiyetlerde niza eksik olmayacaktır. Bu böyle devam eder gider. Çatılar zamanla çatırdamaya başlar. Çatırdayan yerler yeni bir nizamla yeniden onarılır. Tarih boyunca devletleşemeyen unsurlar, galip olamamış ve dolayısıyla da kendi mizacını oluşturamamış öznelerdir. Mizaç olmayınca da siyasî itidal sağlanamamıştır. Bu tür özneler, hep mahkûm unsurlar olarak kalmışlardır. Toplumsal alanın “olmak ya da olmamak” kavşağı tam da burasıdır.</p>
<p><strong>Birlik Çatısını Kurmak: Tahakküm ve Hegemonya</strong></p>
<p>Osmanlı Devleti, galebesi asırlar boyu sürecek ve pax Ottomana olarak tanımlanan bir mizacı oluşturarak tarih sahnesinde bulunmuştur. Kâhir bir galebe inşa ederek, siyasî ve içtimaî bünyesinin sağlığını asırlar boyu korumuştur. İçtimaî unsurlar, bu galebenin inşa ettiği itidal ortamında aktif özneler olarak yer alsalar da devletin mizacı altı yüzyıl boyunca sağlıklı kalabilmiştir. Çatışmalar bu mizacın bozulmasını uzun süreler etkilememiş, kriz dönemleri bir şekilde atlatılmıştır. Her çatırdamada, devletin galebesi yeni bir aksiyon ile kendini tekrar tekrar üretebilmiştir. Devlet kendisini, “devlet-i ebed-müddet” şeklinde tanımlarken, Osmanlı’nın güç ve hegemonyasının sürekliliğine ve bunların oluşturduğu mizacın asla bozulmayacağına işaret etmiştir. Osmanlılar içtimaî varlık alanının bekasını sağlayan maddî malzemeyi mülk ve millet, manevî unsurları ise din ve devlet olarak tanımlamışlardır. Bu unsurlar, devlet çatısını ayakta tutan fil ayakları gibidir. İçtimaî varlık alanının en yetkin kıvamı bu dört prensip üzerinde inşa edilmiştir. Bu prensiplerin işlevi açısından, milletler sistemi içerisinde Türklüğün, dinler arasında da İslam’ın galebesinin hususî bir yeri olduğunun altını çizmek gerekir. Mülk ve devlet ise siyasî bedene ve o bedenin sağlığına tekabül etmektedir. Bu sağlığın itidali, bekâ fikri ile ilişkilendirilmiştir. Öte yandan Osmanlı’nın egemenliğini inşa eden iki temelden bahsetmek mümkündür. Bunlardan ilki saltanat, diğeri hilafettir. Bunlardan saltanat maddî tahakkümü, hilafet ise manevî otoritenin inşa ettiği hegemonyayı sağlamakta idi. Tahakküm ve hegemonya farkını modern dönem sosyal teorinin öncülerinden olan Gramsci’nin kavramları ile ifade edersek, tahakküm maddî güce dayanan, tagallüp ile boyun eğdiren bir iktidar gövdesidir. Zor üretir. Hegemonya ise rıza üreten bir mekanizmadır ve hâkim unsura gönüllü olarak itaat etmeyi sağlayan bir sağduyu inşa eder. Gramsci tahakkümün bürokrasi ve ordu ile hegemonyanın ise bilgi ve kültür üreten mekanizmalarla inşa edildiğine işaret eder. Hegemonya maddî iktidarı sistemleştiren, meşrulaştıran, egemen görüş inşa ederek bunu geniş toplumsal sınıfların benimseyecekleri bir mutluluk fikri ve sağduyu olarak yaygınlaştıran en kullanışlı enstrümandır. Tahakküme boyun eğiş, itaati mümkün kılsa da yöneten ve yönetilen tarafları ayırır iken, hegemonyanın ürettiği itaat taraf mefhumunu ortadan kaldırır. Nitekim İbn Haldûn, adlarını bu şekilde ifade etmese de konuya Mukaddime’de değinmiş ve maddî tahakkümün ürettiği kanunların, insanın mukavemet ve metanetini azalttığına işaret ederken ahkâm-ı sultaniyye’nin zor ürettiğini, ahkâm-ı ilâhiyye’nin ise rıza ürettiğini ifade etmiştir. Ona göre saltanat hükümleri insanın mukavemetini felç eder. Çünkü bu hükümlerin varlık ciheti insana hariçten ve bir dayatma olarak gelir. İlâhî hükümlerin iktidarının tesir ciheti ise farklıdır. İnsan üzerindeki iktidarı hariçte değil dâhilde yani vicdanda inşa eder. Bu yönüyle din, hegemonya ve rıza üreten bir iktidar yapısı arz eder. Osmanlı, tahakkümünü, saltanatı ve askerî gücü ile inşa ederken, hegemonyasını ise hilafet fikri merkezli bir sağduyu üreten, ulema ve sûfî zümreler oluşturmakta idi. Yani maddî tahakküm devlet eliyle, manevî olan hegemonya ise dinin ürettiği sağduyu ile gerçekleşmekteydi. Hegemonya doğrudan güç uygulamaz, millet üzerinde sağduyu ve inanç motifleri üzerinden rıza oluşturur. Her devletin çatışma ve kriz anlarında en çok ihtiyacı olan şey hegemonyası kuvvetli olan bir referans çerçevesine sahip olmaktır. Bir millet üzerinde iktidar olabilmek sadece sulta ve ordu ile gerçekleşmez. Entelektüel ve etik temellerde üretilen hegemonya, iktidarların meşruiyetlerine de temel oluşturacak şekilde en geniş itidal bloğunu oluşturur. Devletin ömrünü belirleyen sadece tahakküm gücü değil, aynı zamanda hegemonyasının etkisidir. Maddî iktidarın tahakküm ağlarıyla manevî otoritenin inşa ettiği sağduyu alanının birbirine eklemlenmesi ile en kuvvetli ve yaygın galebe gerçekleşir. Bu birleşme, toplumsal organizasyon tarihinin görüp görebileceği en yetkin kıvamdaki hâkimiyeti oluşturur.</p>
<p>Bilgi ve iktidar karşılıklı olarak birbirini etkiler. Her iktidar bir bilgi düzenine referans yaptığı gibi, her bilgi rejiminin de varsaydığı bir iktidar sistematiği vardır. Belli türdeki bir bilgi, belirli bir iktidara ömür katar. Bu sebeple devletin mizacını sağlayacak olan itidalin, sadece siyasî-askerî galibiyetle gerçekleşmesi düşünülemez. Asıl galibiyet, hegemonya inşa eden bilgi rejimleri üretmekle ilişkilidir. Bundandır ki bir devletin mizacı, ancak etik ve kültürel galebeyi de gerçekleştirdiğinde tam anlamıyla sürekli olabilir. Çokluğu, içtimaî bir birlik formu altında toplamak için veya siyasî bir iktidara talip olmak için sadece nesep ve ırk temelli bir hâkimiyet yetmez. Moral güç, sağduyu ve rıza üreten enstrümanlara ihtiyaç vardır. Devletler tahakkümü, ordusu ile kurarken, ideolojik aygıtlar ile de hegemonya inşa ederler. Hegemonya sayesinde türlü nesepler ve unsurların bulunduğu sosyal bloklar birleştirilerek, devlet çatısı inşa edilebilir. Hegemonyanın ürettiği galebe, mecburî itaatten daha az maliyetli olan, gönüllü rızayı var kılar. Bu sebeple aklî siyaset yaklaşımlarında, tahakküm, rolünü çoğunlukla hegemonyaya devreder. Hegemonyayı da devlet yöneticileri veya askerler değil etik ve moral güçler, yani entelektüeller, bilgi rejimleri ve eğitim sistemleri inşa eder. Osmanlı toplumu için hegemonyayı üreten merkezler ulema zümresi ve medreseler olarak ifadesini bulur.</p>
<p><strong>Osmanlı Hegemonyasının Unsurları</strong></p>
<p>Her devlet, kendi tabiatına uygun bir tür hegemonya inşa eder. Asker ve hukuk sayesinde nasıl iktidar üretiyor ise, hegemonya ile de rıza ve sağduyu üretir. Türklerin tarihe siyasî bir özne olarak çıktıkları tarihten itibaren büyük bir aktöre dönüşmelerine varan sürecin anahtarı tahakküm ve hegemonya oluşturmaktaki başarılarında saklıdır. Selçuklular düzenli medrese sistemi ile bilginin sürekliliğini sağlamışlardı. Osmanlılar da maddî itaati askerî caydırıcılıkla inşa ederken, manevî gücü ulema ve medrese eliyle üretmişlerdir. Saltanatın maddî tahakküm gücüne ek olarak hilâfetin manevî otoritesi ile de alt edilmesi güç bir hegemonya inşa etmişlerdir. Bunlara ek olarak Osmanlı’nın milli ve dinî söyleminin krizlere karşı dirençli olmasının sebebi halk muhayyilesinde, maşerî vicdanda kuvvetli bir sağduyu olarak üretilmiş olan din yorumunda saklıdır. Kendi misyonlarını menkıbeler, şecereler, dinî misyonlarına dair şer’î vurgular ile teyit ettikleri gibi, dinî mezhepler konusundaki hoşgörülü tutum ve yaklaşımları ile de hegemonyalarını yaygınlaştırmışlardır.</p>
<p>Tahakküm/egemenlik saltanatta, hegemonya ise hilafette kendini gösterir. Saltanat, gücü ikame ederken, hilafet rıza üretimini gerçekleştirir. Tahakkümü sağlayan araçlar, bürokrasi (kalemiyye) ve asker (seyfiyye) iken, hegemonyayı yaygınlaştıran ulemâ (ilmiyye) sınıfıdır. Her iki galebe türü ile siyasî özne olarak sultanın egemenliği ve devletin bekâsı sağlanmıştır. Devletin mizacını kuvvetlendiren en önemli unsur da dinî söylem ve hegemonyası olmuştur.</p>
<p>Osmanlı hegemonyasını sağlayan paradigmanın kökenlerini 13. yüzyılda kıvamına ulaşmış fıkhî, kelamî, felsefî, tasavvufî bileşkede aramak gerekir. Nitekim Selçuklular devrinde hegemonya üreten paradigmanın temelleri aşağı yukarı atılmıştı. Medreselerle bu söylemin ürettiği bilgi rejimi süreklilik kazanmıştı. Bu paradigmanın bileşenleri, Hanefî-Mâturîdîlik merkezli pratik zihin, Râzî ile sistemleştirilmiş tahkik ekolünün inşa ettiği kelâm çizgisi, Gazzâlî süzgecinden geçirilmiş İbn Sînâ felsefesi ve metafizik referanslar sistemi, son olarak da İbnü’l-Arabî teo-sofisi veya vahdet-i vücûd merkezli varlık anlayışı idi. Osmanlı medresesinin ürettiği bilgi, genellikle bu dört meşrebe referans verir. Osmanlı’nın birinci sınıf âlimlerinde de bunların izleri takip edilebilir. Özellikle Dâvûd-ı Kayserî ve Molla Fenârî gibi Osmanlı medresesini ve dolayısıyla da Osmanlı hegemonyası üreten paradigmayı inşa eden kurucu öznelerde bu ekollerin vurguları çok net görülebilir.</p>
<p>Hanefî ve Mâturîdî çizgi fıkıh ekolü olarak tevilin olduğu yerde tekfirden uzak duran tavrı ile öne çıkmıştır. Hanefî ve Mâturîdî çizginin Osmanlı’ya has yorumu diğer ekollerin varlığını mümkün kılan ve paradigmaya destek olmalarını sağlayan bir temel oluşturmakta idi. Nitekim Osmanlı söylemi, tekfirin tekil yorum merkezli doğasından çok, katmanlı hakikat yorumlarına hayat sunan tevil perspektifini tercih etmiştir. Tevil pratik bir yaklaşım haline getirilerek özellikle öne çıkarılmış ve dinî yorumlar siyasî ve ayrıştırıcı bir argümana dönüşmesin diye titizlik gösterilmiştir. Kelam, felsefe ve tasavvuf hareketlerinin ortak bir paradigmaya hizmet etmesini sağlayan tutum tam olarak budur.</p>
<p>Osmanlı’nın tekfir aygıtını kullandığı yerler de vakidir. Özellikle, zındıklık suçlaması, hurûfî zümrelere karşı, vahdet-i vücuda kail bazı şeyhlerin ifadelerine, bazen de Molla Lütfi ve Molla Kabız olaylarında olduğu gibi kelamî meseleler gibi gözüken ama arkasında başka motivasyonların olduğu durumlarda kullanılmıştır. Fakat tekfirin ulemâ ve halk arasında yaygın bir dinî alışkanlık olmadığına da işaret etmek gerekir. Devlet de bu alışkanlıktan uzaktır. Devlet hukuken tekfire genellikle girmemiş, muhaliflikle ilişkilenen alanlarda hegemonyasının umumîliğini yaracak olan tekfiri değil, maddî gücü yani tahakkümü kullanmıştır. Hanefî-Matûrîdî yorumun tevil konusundaki refleksi ve tekfire yaklaşma konusundaki temkini hegemonyanın dağılmasını engelleyen bir tavır olarak da okunabilir.</p>
<p>Devletin dinî meşrep ve inançlar konusunda tekfirden uzak duran bir sağduyu söylemi üretmesi, kelam, felsefe ve tasavvuf ekollerinin varlığına da alan açarak, ürettikleri sinerjinin Osmanlı Devleti’nin gücüne güç katmasına neden olmuştur. İbnü’l-Arabî konusundaki Osmanlı devlet adamlarının ve ulemâsının tavrı buna örnek verilebilir. En çok tekfire maruz kalan ve fikirleri hakkında en çok reddiye kaleme alınan Şeyhü’l-Ekber’i müdafaayı ve göğüslemeyi Osmanlı uleması üzerine vazife bilmiştir. Hanefî-Mâturîdîlik içerisinden de bu konuda reddiye üretilmiş olsa da bu fıkıh geleneğinin Osmanlı yorumu bu durumun aksine meyletmiştir. İbnü’l-Arabî’ye yönelik itirazların büyük çoğunluğu Semerkant-Buhara ve Şam-Mısır bölgelerinden yükseltilmiş, bunlara karşı siyasî ve ilmî savunmalar ise Anadolu İslam yorumu tarafından üretilmiştir. Osmanlı şeyhülislamlarının büyük çoğunluğunun fakih olmalarının yanında özellikle kelam ve tasavvufla kuvvetli irtibatlarının bulunması da bu yoruma mensubiyetten kaynaklanır. Osmanlı’nın var ettiği itidal modeli, çoklu mezhep yorumlarının devletin bekâ fikrini zedelemeyecek şekilde birlikte var olmasını sağlayan, sağduyu merkezli bir hegemonyaya dayalı idi.</p>
<p><strong>Yeni Türkiye’ye Yeni Paradigma Gerek</strong></p>
<p>Cumhuriyete geldiğimizde ulemanın inşa ettiği kültürel, moral ve etik hegemonyanın yerini, dinî meşruiyeti sistemden çıkaran, aydınlanma merkezli seküler bir modernlik yorumu aldı. Osmanlı paradigması özellikle milliyetçi ve batıcı yorumların karşısında duramayarak dağıldı. Fiilen maddî güç sarsılınca, manevî güç konusunda da bir savrulma yaşandı.</p>
<p>İslamcı ve batıcı düşünürlerin bile parçalanan paradigma hakkındaki değerlendirmelerinde, saltanat ve hilafet yanında hegemonyayı altı yüzyıl yaygınlaştıran din yorumunun suçlandığına şahit olunur. Yüzlerce yıl siyasî itidali sağlayan ve devletin bünyesine canlılık katan mizacın, yeni galipler tarafından kötülük nesnesine dönüştürülmesi şaşırtıcı değildir.</p>
<p>Yeni paradigma, her ne kadar seküler bir vurgu ile “muasır medeniyetler seviyesine ulaşmak” gâyesi ile Türk tipi bir aydınlanma hegemonyası üretti ise de dinî alanda sağduyuyu kontrol etmekten de vazgeçmek istemedi. Çünkü dinin itidali sağlama fonksiyonunu reddetmek kolay değildir. Cumhuriyet, İslamî referansları, devletten soyutlasa da kurumsal olarak Diyanet İşleri Başkanlığı üzerinden yeni bir rıza kültürü ve hegemonya üretmeye çalıştı. Neticede “on yılda on beş milyon genç” yetiştirirken (!) dinî alanda yeni bir sağduyu arayışından da kopamadı. Hatta Hanefî-Mâtûrîdîliğe cumhuriyet aydınları dahi yatırım yapmaktan vaz geçmemiştir. Bu çizginin akılcı ve reyci oluşu, aydınlanma güzergâhına hizmet edecek bir din yorumu üreteceği kanaati, ona yükledikleri hoşgörü fikri sebebiyledir.</p>
<p>Şimdi geldiğimiz süreçte kemalizmin inşa ettiği hegemonya söyleminin çöküşüne şahit oluyoruz. Devlet form olarak, eski çatı ve duvarlar üzerinde dursa da sosyal içerik formla farklılaşıyor. Yeni bir itidal fikrinin üretimine ihtiyaç duyuluyor. Devletin, tedavülde olan bir sosyal varlık olduğu düşünülürse, yeniden tekevvün eden bir mizaca ihtiyaç duyulduğu görülüyor. Yeni devlet kadroları kemalizmin inşa ettiği moral ve kültürel iskelete, her ne kadar yeni bir hilat biçseler de milleti birbirine bağlayacak ve devletin bekâsını sağlayacak itidal fikrinin millet bedenin üzerinde şık duracağı mümkün görülmüyor.</p>
<p>Şimdi devletin kıvamını sağlayacak yeni bir mizaç gerekiyor. Mizacın, yeni bir oluşum (tekevvün) aşamasına girdiğine dair işaretler beliriyor. 15 Temmuz, yeni bir unsurun galebesine işaret etti. Siyasî beden, yeni bir galebe ile kendine bir itidal iklimi oluşturmaya çalışıyor. Ama henüz mizacın mutlak zindelik ve diriliğini göreceğimiz günler için zaman var. Başkanlık sistemi tahakkümün gücüne vurgu yapmasına rağmen, galibiyet ve egemenliğin diğer ayağı olan hegemonya alanı bir boşluk olarak duruyor. Yeni bir hegemonya olmadan Türkiye’nin Müslüman devletler ve batının karşısına bağımsız ve diri bir özne olarak çıkabilmesi zor gözüküyor. Yeni Türkiye, yeni bir sağduyu arıyor. Devletin dinî alanda köklerinden dirilerek yeniden ürettiği paradigmanın Hânefî-Mâturîdî-Yesevî çizgiden mülhem olup olmayacağı tartışmaları bir tarafa, asıl mesele bu sağduyunun nerede üretilebileceği, yeni hegemonyanın ideolojik aygıtlarının neler olacağıdır.</p>
<p>İlahiyat Fakülteleri ve Diyanet’in bu misyonu üstlenebileceği dillendirilse de yeni bir itidal iklimi oluşturma konusunda cumhuriyet kurumlarının yeterliliği hala bir tartışma konusu olarak ortada duruyor. Sonuç olarak denilebilir ki Yeni Türkiye’nin mizacının tekevvün etmeye başladığı gözüküyor. Ama bu oluşum süreci henüz tamamlanmış değil. Yeni galibiyetlere, özellikle de kültürel ve dinî hegemonya inşa edecek galebelere ihtiyaç var. Bu hegemonyanın İslam dünyasına nüfuzu ayrı bir meseledir. Ama içeride birlik çatısı oluşturmak gerekliliği acil bir mesele olarak önümüzde duruyor. En azından devleti idare eden kadroların, özgün sağduyularını inşa edecek alanı boş bırakmamaları gerekiyor. Diyanet, ilahiyatlar, cemaatler ve tarikatların, kurucu bir ruh etrafında birleşip sinerji üretecekleri bir hegemonya inşasının, devletin mizacına hizmet edeceği unutulmamalıdır. Yeni akıl ödevimiz, -Gazzâlî’nin vurguladığı şekliyle söylersek- din ve devletin tekrar ikiz kardeş olduklarını hatırlamaları ve aynı çatı altında buluşmalarıdır. Çünkü çatı var ise çatışma söner. Nizamla, niza biter.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/yeni-devlet-yeni-mizac/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yeni Süper Güç Çin mi?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/yeni-super-gu%cc%88c-cin-mi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/yeni-super-gu%cc%88c-cin-mi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Barış Adıbelli]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 31 Mar 2018 21:23:30 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[7. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Araştırma]]></category>
		<category><![CDATA[Barış Adıbelli]]></category>
		<category><![CDATA[Çin]]></category>
		<category><![CDATA[Çin Rüyası]]></category>
		<category><![CDATA[Nisan 2018]]></category>
		<category><![CDATA[Süper Güç]]></category>
		<category><![CDATA[Süper Güç Çin]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1824</guid>

					<description><![CDATA[Xi Jinping ekibiyle birlikte partide yapısal, örgütsel ve ideolojik bir yeniden yapılanma sürecine girmiş, Çin’in önümüzdeki en az otuz yıl için belirlenen stratejik hedeflerine ulaşabilmesi için kuramsal bir dönüşüm süreci başlatmıştır. Bu yeni sürecin adını Xi Jinping 2013 yılında “Çin Rüyası” olarak ilan etmiştir. Post-modern Sosyalizm’in İnşası Son bir yıldan beri Çin’de köklü bir siyasal değişim yaşanıyor. Devrim niteliğindeki bu değişim, Çin’in küresel konumunu da yakından etkileyecek gibi gözüküyor. Ekim 2017’de yapılan Çin Komünist Partisi’nin 19. Kongresi’nde alınan yeni siyasal kararlar, Çin’de adeta sosyalizmin yeniden inşası olarak tarihe geçti. Tam da Bolşevik Devrimi’nin 100. yıldönümünde Çin’de Komünist Parti’nin kongresinde ideoloji yeniden tanımlanarak post modern bir sosyalizm anlayışının Çin’e özgü başlığı altında uluslararası topluma ilan edildi. Üzerinde çok uzun zamandan beri çalışılan bu yeni sosyalizm anlayışı, Çin’in yaşadığı ekonomik ve siyasal değişimin izlerini de üzerinde taşımaktaydı. Mevcut haliyle Çin siyasal sisteminin, Çin’i 21. yüzyıla büyük bir güç olarak taşıması imkânsız olarak görülüyordu. 1921’de kurulan Çin Komünist Partisi ve onun oluşturduğu ideoloji günümüze kadar ufak tefek değişikliklere uğrayarak geldi. Anayasaya göre Çin’de egemenlik ve iktidar halka aittir. Çin Komünist Partisi, egemenliği, iktidarı ve devlet gücünü halk adına kullanır. Halk yerel ve ulusal meclislerin seçtiği temsilciler aracılığıyla partide temsil edilir. Çin anayasasına göre &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Xi Jinping ekibiyle birlikte partide yapısal, örgütsel ve ideolojik bir yeniden yapılanma sürecine girmiş, Çin’in önümüzdeki en az otuz yıl için belirlenen stratejik hedeflerine ulaşabilmesi için kuramsal bir dönüşüm süreci başlatmıştır. Bu yeni sürecin adını Xi Jinping 2013 yılında “Çin Rüyası” olarak ilan etmiştir.</strong></p>
<p><strong>Post-modern Sosyalizm’in İnşası</strong></p>
<p>Son bir yıldan beri Çin’de köklü bir siyasal değişim yaşanıyor. Devrim niteliğindeki bu değişim, Çin’in küresel konumunu da yakından etkileyecek gibi gözüküyor. Ekim 2017’de yapılan Çin Komünist Partisi’nin 19. Kongresi’nde alınan yeni siyasal kararlar, Çin’de adeta sosyalizmin yeniden inşası olarak tarihe geçti. Tam da Bolşevik Devrimi’nin 100. yıldönümünde Çin’de Komünist Parti’nin kongresinde ideoloji yeniden tanımlanarak post modern bir sosyalizm anlayışının Çin’e özgü başlığı altında uluslararası topluma ilan edildi. Üzerinde çok uzun zamandan beri çalışılan bu yeni sosyalizm anlayışı, Çin’in yaşadığı ekonomik ve siyasal değişimin izlerini de üzerinde taşımaktaydı. Mevcut haliyle Çin siyasal sisteminin, Çin’i 21. yüzyıla büyük bir güç olarak taşıması imkânsız olarak görülüyordu. 1921’de kurulan Çin Komünist Partisi ve onun oluşturduğu ideoloji günümüze kadar ufak tefek değişikliklere uğrayarak geldi.</p>
<p>Anayasaya göre Çin’de egemenlik ve iktidar halka aittir. Çin Komünist Partisi, egemenliği, iktidarı ve devlet gücünü halk adına kullanır. Halk yerel ve ulusal meclislerin seçtiği temsilciler aracılığıyla partide temsil edilir. Çin anayasasına göre iktidar, halkın demokratik diktatörlüğü olarak tanımlanır. Yani iktidar halkına şefkatli ve demokratik, düşmanlarına ise demir yumrukla karşı koyan bir diktatörlük olarak tanımlanır. Bu iktidara öncülük edenler ise işçiler ile çiftçilerin oluşturdukları işçi sınıfıdır. Buradan da anlaşıldığı üzere Çin’de siyasal sistem Çin Komünist Partisi tarafından oluşturulur. Sadece siyasal sistem değil, aynı zamanda ideoloji ve devlet de hatta modern Çin toplumu da Çin Komünist Partisi tarafından inşa edilmiştir. Bu nedenle, Çin Komünist Partisi, Çin’de her şeyi yönetir. Bu gerçeği Xi Jinping. 19. Parti kongresinde şöyle özetlemiştir: “Hükümet, ordu, toplum, okullar, kuzey, güney, doğu ve batı hepsi parti tarafından yönetilir.” Görüldüğü üzere devlet olgusu Çin’de parti kadar güçlü değildir. Tamamıyla sembolik bir anlamı vardır. Devlet, partinin bir unsurudur. Parti var olduğu için devlet vardır ve devleti parti kurmuştur. Bu gerçeği de Çinliler partinin kuruluş tarihinin devletin kuruluş tarihinden daha eski olmasıyla gösterirler. Devlet, partiye sadakatle bağlıdır. Partinin, Çin toplumu üzerindeki etkisine bakıldığında aslında partinin devletin ta kendisi olduğu gerçeği görülür.</p>
<p>Komünist Parti’nin Çin’de her şeyin üzerinde adeta tanrısal bir takım yetkileri olan, sorgulanamaz, eleştirilemez, ortadan kaldırılamaz, efsanevi, hatasız bir siyasal güç olması, aslında efsanelerle dolu mitolojik Çin tarihiyle de çok uyumludur. İlk Çin imparatoru Çin Şi Huang’ın (M.Ö. 259-210) gök tanrının oğlu olduğu inancı ya da efsanesi binlerce yıl boyunca Çin tarihini etkilemiştir. İmparatorlara gök tanrının yeryüzündeki yansıması olarak kutsal bir misyon yüklenmiş, halkın sınırsız ve sorgulamasız sadakatini ve tabiiyetini sağlamıştır.</p>
<p>Komünist Parti’nin bu kadar kutsallaştırılması ve yüceltilmesine rağmen 21. yüzyılın hızlı teknolojik dönüşümü, küreselleşmenin getirmiş olduğu bir takım olanaklar ve olumsuzluklar, artık dünyanın küçük bir köy haline gelerek dijital dünya adı verilen yeni bir yaşam tarzının doğması gibi gelişmeler partinin bu “kutsal, yüce” konumunu sorgulanır hale getirmiştir. Gelinen noktada parti her şeyi yönetemez hale gelmiştir. Bu gerçeği görmek istemeyen parti yetkililerinin makyajlama çabaları partideki yıkımı önleyememiştir. Özellikle Çin kültüründe hakim olan erdem ve erdemli yönetim anlayışı da giderek partide kaybolmuştur. Hem ideolojik, hem de bürokratik olarak partinin güç kaybetmesi, özellikle yolsuzluk olaylarını artırmış, partinin gücünden çıkar gruplarının faydalanmasına olanak tanımıştır. Gün geçtikçe parti içerisinde gücü ve etkisi artan bu çıkar gruplarıyla mücadele zorlaşmıştır. Parti’nin üst düzey yetkililerinin de zaman zaman adlarının karıştığı yolsuzluk olaylarına her gün bir yenisi eklenmiştir.</p>
<p>2012’de Xi Jinping’in göreve geldiğinde karşılaştığı tablo bundan daha kötüydü. 2049’a güçlü, modern, müreffeh ve bir dünya gücü olarak ulaşmayı hedefleyen bir Çin için bu durum içler acısıydı. Xi yönetimi komünist partideki çürümüşlüğe bir an önce müdahale etmedikleri takdirde partinin, ideolojinin ve devletin çöküşünün mukadder olduğunu gördüler. Xi, toplumdaki yoksullukla, partideki yolsuzluğun bir araya geldiğinde Çin için en büyük iki düşman olacağını görerek, hem yoksullukla hem de yolsuzlukla mücadeleyi birinci öncelik olarak gündemine almıştır. Bu bağlamda, Xi Jinping ekibiyle birlikte partide yapısal, örgütsel ve ideolojik bir yeniden yapılanma sürecine girmiş, Çin’in önümüzdeki en az otuz yıl için belirlenen stratejik hedeflerine ulaşabilmesi için kuramsal bir dönüşüm süreci başlatmıştır. Bu yeni sürecin adını Xi Jinping 2013 yılında “Çin Rüyası” olarak ilan etmiştir. Bu rüyanın temelini Çin halkının yeniden dirilişi oluşturacaktır. Bu yeni Çin’in inşası için gerekli olan ekonomik temel de aynı yıl “Bir Kuşak Bir Yol Girişimi”nin ilan edilmesiyle oluşturulmuştur.</p>
<p>Partiyi, ideolojiyi ve devleti yeniden inşa etme sürecinin ilk aşaması yaklaşık beş yıl sürdü. Ekim 2017’de düzenlenen Çin Komünist Partisinin 19. Kongresinde parti tüzüğünde yapılan değişikliklerle Çin’in yeni ideolojik hedefleri de ortaya kondu. Aslında 19. parti kongresi, Sosyalist sistemin dünya çapında Sovyetler Birliği ile yıkıldığı Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bugüne kadar Çin Komünist Partisi’nin yaşamış olduğu meşruiyet sorununu da ortadan kaldırmaya yönelik bir hamleydi. Geçmişte partinin ve ideolojinin yaşadığı güncel sorunlara karşı önce 2002’de Jiang Zemin’in “Üç Temsil Teorisi “adını verdiği ve anayasaya da giren partinin ideolojisine güncel bir ayarlama yapan girişimi, ardından da 2004 yılında Hu Jintao tarafından ortaya atılan ve anayasaya giren “Kalkınma Üzerine Bilimsel Bakış” teorisi gelmişti.</p>
<p>Üç Temsil ve Kalkınma Üzerine Bilimsel Bakış teorilerinin hepsi çökmekte olan sosyalizmi ve partiyi kurtarma çabalarıydı; ancak günübirlik bir takım çözümler sunsa da partinin ana felsefesi ve siyaseti üzerinde çok da belirleyici olamadılar. Bu nedenle 19. parti kongresinde Çin ideolojisi yeniden tanımlanarak “Yeni bir Dönem için Çin’e Özgü Sosyalizm Düşüncesi” ortaya atıldı. Xi Jinping düşüncesi olarak da adlandırılan bu düşünce parti tüzüğüne yazıldı.</p>
<p>Xi Jinping üç temel hedef belirlemiştir: sosyalizmi yeniden inşa etmek, partiyi güçlendirmek, devlet başkanlığı makamını ve devleti güçlendirmek. İlk iki hedefi 19. parti kongresinde alınan kararlar doğrultusunda gerçekleştirmek için süreç başlatılmıştır. Üçüncü hedef için ise Mart 2018’deki Çin Ulusal Halk Meclisinin 13. toplantısı beklenmiştir. 19. parti kongresinde alınan değişikliklerin uygulanabilmesi adına anayasada da bir takım değişikliklerin yapılması gerekli olmuştur. Bu bağlamda oluşturulan komisyonlar, Kasım 2017’den itibaren çalışmaya başlamışlardır. Özellikle devletin güçlendirilmesi fikri üzerinde durulmuştur. Parti her şeyi yönetir, parti devleti de yönetir anlayışı nedeniyle Çin’de devlet olgusu çok da güçlü değildir. Her şey devletin bekası için, ya da devlete sadakat gibi bir anlayışın Çin siyasal sisteminde olmadığı görülür. Partinin bekası esastır. Çin’de herkes partiye sadık olmak zorundadır. Dolayısıyla sadakat partiyedir, devlete değil. Bu da ister istemez devlet anlayışını oldukça zayıf kılmaktadır. Zaten Çin siyasal sisteminde bir güçler ayrılığı ilkesini de görmek zordur. Yürütme, yasama ve yargı hepsi partinin hiyerarşik örgütlenmesi içerisindedir ve partinin alt unsurlarıdır, partiden bağımsız değildirler. Yasama organı gibi hareket eden Çin Ulusal Halk Meclisi, 1954 yılında partinin içinde ihdas edilmiştir. Partinin onaylamadığı hiçbir kanun meclisten geçemez.</p>
<p>2018 yılının ilk günlerinde bu komisyonlardan çıkan sonuç, 21 başlıkta anayasa değişikliğinin öngörülmesi olmuştur. Bu başlıklardan belki de en çok dikkati çeken 79. maddede yapılması düşünülen değişiklik olmuştur. Çin anayasasındaki 79. madde devlet başkanlığı görevini iki dönem olarak yani toplamda on yıl olarak sınırlamaktaydı. Önerilen ise bu sınırlamanın anayasadan kaldırılmasıydı. Böylece son beş yılık görev süresi içinde olan Xi Jinping’in önündeki süre sınırlaması kalkmış olacaktı. Dolaysıyla, Xi Jinping, partiyi ve ideolojiyi yeniden rotasına sokabilecekti. Ekim ayındaki parti kongresinde ortaya konan otuz yıllık vizyonun gerçekleştirilmesi için Xi Jinping ve ekibinin görev başında olması da gerekiyordu. Aksi takdirde beş yıl sonra gelecek yeni lider kadro ve ekibi mevcut projeleri sil baştan değiştirebilir veya rafa kaldırabilirdi.</p>
<p>Devlet Başkanlığı görevinin önündeki iki dönem sınırlamasının kalkması konusunda hem dünyada hem de Çin’de büyük tartışmalar yaşandı. Uluslararası toplum, güçlü bir liderliğin daha agresif bir Çin’i ortaya çıkaracağından endişe duyuyordu. Özellikle, 1930’larda Almanya’da seçim ile iktidara gelen Adolf Hitler’in sonradan dünyayı tehdit eden bir diktatöre dönüşmesi örnek olarak gösteriliyordu. Xi Jinping’in de masumane görünümünün bir zaman sonra güç zehirlenmesine uğrayarak bir Hitler’e dönüşmesini engelleyecek hiçbir mekanizmanın olmadığı vurgulanıyordu. Aslında Batı dünyası bu söylemi 1990’lardan beri dile getirip, Çin’in İkinci Dünya Savaşı öncesi Almanya’nın yükselişine çok benzediğini, o dönem Nazi Almayasına zamanında müdahale edilmemesinin Avrupa için bir felaket olduğunu söyleyerek, Çin’in de aynı yolda ilerlediğini ve Batı’nın aynı hatayı yaparak Çin’i önlemediğini sık sık belirtiyorlardı.</p>
<p>Mao’nun 1976’da hayatını kaybetmesi üzerine 1978’de iktidara gelen Deng Xiaoping, ilk iş olarak Kültür Devrimi’nin olumsuz sonuçlarını ve etkilerini ortada kaldırmaya yönelik adımlar atmış, Kültür Devrimi’nin izlerini silmeye çalışmıştır. Kendisinin de büyük oğlu Kültür Devrimi sırasında Kızıl Muhafızlar tarafından, oturduğu apartman dairesinin penceresinden aşağı atılarak öldürülmüştür. 1982’de anayasa yeniden yazılmış, 1954’deki anayasa yürürlükten kaldırılmıştır. Bu bağlamda kolektif liderlik getirilmiş, devlet başkanlığı görevine de iki dönem sınırlama konulmuştur. Böylece, tek adam yönetimine değil, merkez komite, politbüro ve genel sekreter arasında dağıtılan bir kolektif liderlik sistemi oluşturulmuştur. Böylece yönetime gelen lider asla tek adam yönetimi kurmaya çalışmamış, zaten ortam böyle bir sürecin işlemesine de izin vermemiştir. Sistem ona müsaade etmemiştir. Çin’de bu siyasi önlemler kuşkusuz Çin siyasi tarihinde yaşanmış önemli olaylar göz önünde bulundurularak ve buradan çıkarılan derslerle olmuştur. Örneğin Mao’nun kendisi tek başına Çin’i 27 yıl yönetmiş, Deng Xiaoping’in kendisi ise 18 yıl görevde kalmıştır.</p>
<p>Çin’deki siyasal sistem tek parti yönetimini üzerine kurulmuştur. Mevcut Çin anayasası da buna göre dizayn edilmiştir. Çin’de muhalif partiler bulunmamaktadır ancak siyasetin doğası gereği muhalefete de ihtiyaç duyulmaktadır. Genelde tek parti yönetimlerinde örneğin Kuzey Kore, Sovyetler Birliği ve Demir Perde ülkeleri gibi ülkelerde muhalefet ihtiyacı bizzat partinin içindeki muhalif gruplar tarafından giderilmektedir. Siyaset literatürüne hizipçilik olarak da giren, zaman zaman çok da iyi anlamlar yüklenmeyen bu muhalif gruplar, bir nevi parti içerisinde bir muhalefet partisi gibi hareket etmektedirler. Bunlar aynı zamanda çıkar grupları olarak da rol oynarlar. Tarihte de bu yönde hareket etmişlerdir. Mao döneminden bu tarafa Çin siyasetinde oldukça etkili olmuşlardır. Ancak her defasında da büyük tasfiyeler ile karşılaşmışlar, siyasetten tasfiye edilmişler; ancak ortadan kaldırılamamışlardır. Bugün de Çin Komünist Partisi’nde gelenekçiler, yenilikçiler, Atlantikçiler, Rusyacılar, Avrasyacılar gibi farklı görüşler etrafında toplanan küçük gruplar bulunmaktadır. Bu anayasa değişikliği ile birlikte bu muhalif gruplar da bir kez daha gündeme geldi. Özellikle eski devlet başkanı ve Deng Xiaoping’in halefi olan Jiang Zemin’in önderlik ettiği gelenekçiler, devlet başkanlığının iki dönem ile sınırlandırılmasının anayasa değişikliği ile kaldırılmasına karşı çıktılar.</p>
<p>Gelenekçiler, Çin’in geleneksel Maocu devrim ilkelerinden ayrılmamasını, ona sıkı sıkıya bağlı kalınmasını ve onun siyasal düşüncesini ve sistemini tekrar inşa ederek Maocu bir siyaset anlayışı ile yola devam edilmesini savunuyorlar. Gelenekçilerin temel argümanı partiyi, devleti, bürokrasiyi ve her şeyi oluşturan Marksist-Leninist Maocu düşüncenin sulandırılarak, altının oyulduğu ve hibrit, kökü olmayan yeni bir ideoloji türünün ortaya çıktığını savunmaktadırlar. Bu ideoloji türünün temelini tarihten kazanılmış, öğrenilmiş ve tecrübe edilmiş devrimci fikirler değil, tamamıyla ekonominin, ekonomik kazanımların ve ticari çıkarların, bir başka deyişle tamamıyla paranın oluşturduğunu savunmaktadırlar. Dolaysıyla Maocu mirasa ihanet edildiğini düşünmektedirler.</p>
<p>Yenilikçiler ise günün koşullarının artık Mao’nun öngördüğü koşulları çoktan aştığını, değiştiğini, dolayısıyla bir yenilenme hareketinin gerekliliğinden bahsetmekte ve yapılan hemen her değişikliği desteklemektedirler. Bu bağlamda mesela ABD ile ilişkilerin geliştirilmesini istemektedirler.</p>
<p><strong>Anayasa Değişikliği Oylaması</strong></p>
<p>Nihayet, 11 Mart 2017’de Çin’de Çin Ulusal Halk Meclisi’nde yapılan oylama ile anayasa değişikliği yapıldı. Anayasa değişikliğinin kamuoyunda belki de en fazla öne çıkan unsuru olan iki dönem, yani 10 yıl ile sınırlı olan devlet başkanlığı görevinin önündeki bu sınırlamanın kaldırılması, bu durumu düzenleyen 79. maddenin değiştirilmesi ile oldu.</p>
<p>Bu oylamadan hemen bir hafta sonra 17 Mart günü toplanan meclis oturumunda tüm temsilciler oy birliği ile Xi Jinping’i tekrar devlet başkanlığı, merkez komite başkanlığı ve merkez askeri komite başkanlığı görevlerine getirmiştir. Ayrıca devlet başkanlığı görevine önemli bir siyaset ve devlet adamı olan ve Xi Jinping’in yakın çalışma arkadaşı Wang Qishan atanmıştır. Bunun yanında yeni bakanlıkların kurulmasına da meclis onay vermiştir. 11 Martta gerçekleşen anayasa değişikliğine kadar olan dönemde, Devlet Başkanlığı, sembolik bir önemi ve anlamı olan bir görevdi. Ana yürütme görevini Çin Komünist Partisi adına Merkez Komite, Politbüro ve Genel Sekreter yürütüyordu. Devlet başkanı daha çok vitrin görevini görerek, uluslararası camiada devleti ya da bir başka deyişle partiyi temsil etme adına hareket ediyordu. Ancak son zamanlarda artık bir ikilem ve bir çelişkinin ortaya çıktığı da açıktır. Bu yeni gelişmeden sonra Xi Jinping’in Çin Komünist Partisi’nin genel sekreterliğini de sınırsız bir şekilde devam ettireceği tartışılıyor. Daha önce de gündeme gelen parti genel sekreterliği ile devlet başkanlığı görevinin birbirinden ayrılması fikri gündemde. Zira Çin siyasal sisteminde ayrışma zaten uzun süre uygulanmıştı. Fakat Xi Jinping ve ekibi buna sıcak bakmıyor. Çünkü bu durumda iki başlı bir yönetimin ortaya çıkacağı ve zamanla bir iktidar yarışı ve çatışması başlayacağını düşünüyor. Dolayısıyla partiden vazgeçilmeyeceği görülüyor. Anayasa değişikliğine rağmen bir teamül olarak liderler eski uygulamaya devam ederek iki dönem şartını aşmayabilirler. Eğer aşmaları gerekirse en azından önlerinde anayasal bir engel olmayacaktır. Bu teamül halihazırda Çin Komünist Partisi liderliğinde uygulanmaktadır. Herhangi bir yasal süre sınırlaması olmamasına rağmen iki dönemden fazla görev yapmamaktadırlar.</p>
<p>Tek adam yönetimi tartışmalarına gelince, bu sürecin tek adam yönetimine götürecek bir süreci başlatacağı konusunda herhangi bir işaret yok. Zira gerek Çin’de, gerekse dünyada artık koşullar değişmiş durumdadır. 21. yüzyılın “Çin Yüzyılı” olacağına inanan Çinli siyasetçilerin, önemli bir aşama kaydetmiş iken 1950’lerin politikasına dönmeyi isteyeceklerini düşünmek, Çin’in gerçekleriyle uyumlu değildir. Böyle bir yaklaşım Çin için büyük bir risk olacak ve neredeyse 100 yıldan beri tüm kazanımlarını kaybetmesine neden olacaktır. Geçen yüzyıl Çin için utanç asrı olarak değerlendirilmişti. 1840’ta Afyon Savaşı’nın ardından İngiltere ile imzalanan ve Çin’i yarı sömürge haline getiren antlaşmayla başlayan bu utanç asrı 1949’da komünist devrime kadar olan bir süreci kapsıyordu. Bu gün gelinen noktada bu utanç asrından sonra Çin için 21. yüzyılın övünç asrı olacağı düşünülüyor.</p>
<p><strong>Bir Devlet, İki Sistem</strong></p>
<p>Çin’de zaten güçlü olan rejimin ve yönetimin daha da güçlendirilmesi, sosyalist bir toplumun inşasının öngörülmesi ve bunun stratejik hedef olarak ortaya konulması beraberinde bir takım toplumsal sorunları da getirecektir. Her şeyden önce dünya geçmişte tek tip bir toplum inşa edilmesi macerasını Sovyetler Birliği ve Nazi Almanyasında görmüştü. Her iki ülke de başarısız oldu ve felakete sürüklendi. Günümüz küreselleşmiş dünyasında farklılıkların büyük bir zenginlik yarattığı ve yalnızlaşmanın, kendini dışarıda tutmanın imkânsız olduğu bu ortamda tek tip bir toplum oluşturmak pek gerçekçi görülmemektedir. Kaldı ki Çin anayasasına göre Çin 56 halktan oluşan bir ülke ve ulus.</p>
<p>Eğer resmi ideoloji toplumsal hayatın maddi-manevi her yönünü düzenleyen sistem olarak dayatılırsa, kendi toplumsal değerleri ve inanç sistemleri olan ve buna göre yaşamak isteyen Tibet Özerk Bölgesindeki Tibetli Budist halk ve Uygur Özerk Bölgesinde Müslüman Uygur Türkleri nasıl olup da sisteme entegre edilecek? Tibet ve Uygur sorunlarının altında yatan temel olgu kendi inanç sistemleri ile Çin’e özgü sosyalizmin karşı karşıya gelmesidir. Geçtiğimiz yaz Çin’in din işleri bürosu yöneticisi Wang Zuoan parti mensuplarının herhangi bir dini inanca bağlı olmalarının yasak olduğunu, aksi halde cezalandırılacaklarını duyurdu. Wang, parti mensuplarının sıkı bir Marksist ateist olmalarını ve parti kurallarına uymalarını istedi. Kısaca parti kendi üyelerine bir dine inanmalarını yasaklamıştı. Ancak devlet görevlileri ve kamu görevlilerinin de parti üyesi olduğu düşünüldüğünde özellikle Müslüman kesimlerdeki öğretmenlerin ve öteki kamu görevlilerin durumu ne olacak? Dinlerinden vaz geçecekler mi? Cevap belli: hayır. Yıllardan beri merkezi hükümetle aralarındaki temel sorun da bu. Çin yönetimi sosyalizmi tek inanç sistemi ve hayatı belirleyen kurallar dizisi olarak Uygur toplumuna dayatmaya çalışıyor, Uygurlar da direniyor. Bu anlaşmazlık Çin’in hayalini kurduğu mutlu bir Çin toplumunu ya da Çin Rüyasını imkânsız hale getiriyor.</p>
<p>Sorunun çözümü aslında Çin’de mevcut. Den Xiaoping’in 1980’lerde Tayvan sorunu için ortaya attığı ama 1997’de Hong Kong’da uygulamaya başladığı bir devlet iki sistem politikasıdır. Çin’de sosyalist bir rejim varken Hong Kong topraklarında ise batılı bir liberal sistem var. Bu asla çatışmaya veya anlaşmazlığa neden olmuyor. Bugüne kadar sağlıklı bir şekilde yürüdü. Şimdi Çin yönetimi bu sistemi Tibet’te ve Uygur Özerk Bölgesinde bir devlet iki sistem şeklinde uygulayabilir. Bu bölgelerdeki halk kendi inanç sistemlerini yaşarken aynı zamanda merkezi yönetime olan sorumluluklarını da yerine getirir. Zaten hali hazırda Çin’deki özerklik yasası ve bununla ilgili düzenlemeler aslında bu sistemin zeminini sağlamaktadır. Hong Kong’daki Çinli halkın liberal siyasi görüşlerinin ya da duruşlarının sosyalizme ve merkezi yönetime hiç zararı olmamış aksine Çin’e büyük bir zenginlik katmıştır. Sistem gayet sağlıklı bir şekilde işlemektedir. Benzer sistemi Çin, Uygur Özerk Bölgesine uygulamak zorundadır. Yoksa “Bir Kuşak Bir Yol Girişimi” için önemli olan bu bölgedeki kargaşayı ve anlaşmazlığı hiçbir zaman çözemeyecektir.</p>
<p><strong>Çin’de Askeri Bir Darbe Mümkün mü?</strong></p>
<p>Son bir yılda yaşanan siyasi gelişmelerin ve son anayasa değişikliklerinin Çin ordusunda bir takım rahatsızlıklara neden olduğu söylentilerine de değinelim. Söylemek gerekir ki Çin’de silahlı kuvvetler devletin değil partinin emrindedir. Resmi ismi Çin Halk Kurtuluş Ordusu olan Çin silahlı kuvvetleri Çin Komünist Partisi’nin silahlı kanadıdır. 1927’de Çin Komünist Partisi tarafından kurulmuştur. Dolayısıyla birinci görevi partiyi ve rejimi korumaktır. Çin ordusu parti içerisinde Merkez Askeri Komiteye bağlıdır. Merkez Askeri Komiteye başkanlık eden kişi aynı zamanda başkomutanlık makamını da elinde tutar. Halihazırda Merkez Komiteye parti sekreteri ve aynı zamanda devlet başkanı olan Xi Jinping başkanlık etmektedir. Sonuç olarak, ordu devlete değil partiye sadakat gösterir. Bu nedenle Çin’de olası bir askeri darbenin olma ihtimali oldukça zordur. Zira askeri mekanizma parti tarafından çok iyi denetlenip kontrol edilmektedir. Ordunun üst düzey yetkilileri aynı zamanda partide de üst düzey yetkili oldukları için parti ile birlikte hareket etmektedirler. Çin ordusu ayrı bir güç merkezi değildir. Parti içerisindeki mevcut gücün bir parçasıdır. Dolayısıyla iktidarı ele geçirmesine gerek yoktur zaten iktidarın bir parçası, bir ortağıdır.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/yeni-super-gu%cc%88c-cin-mi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
