<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>arap baharı &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/arap-bahari/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Sun, 01 Sep 2019 13:39:11 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.9</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>arap baharı &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>AFAD Başkanı Dr. Mehmet Güllüoğlu: “Açlıktan Ölüm, İnsanlığın Utancıdır”</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/afad-baskani-dr-mehmet-gulluoglu-acliktan-olum-insanligin-utancidir/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/afad-baskani-dr-mehmet-gulluoglu-acliktan-olum-insanligin-utancidir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ahmet Turan Latif Yıldız]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 01 Jun 2019 12:09:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kapak]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[AFAD]]></category>
		<category><![CDATA[arap baharı]]></category>
		<category><![CDATA[Dr. Mehmet Güllüoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Filistin]]></category>
		<category><![CDATA[Orta Doğu]]></category>
		<category><![CDATA[Suriye]]></category>
		<category><![CDATA[türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Yemen]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=10960</guid>

					<description><![CDATA[‘Arap Baharı’ diye ifade edilen ancak çok daha geçmişlere dayanan bir kök sebebi olduğunu düşündüğüm Orta Doğu’yu etkileyen krizin dolaylı sonuçlarıyla Türkiye de karşı karşıya kaldı. İnsani yardım anlamında yaptıklarımızın ötesinde politik görüşmeler, siyasi görüşmeler daha belirleyici. Suriye ve Yemen’de devam eden iç karışıklıklar ile geçtiğimiz haftalarda İsrail saldırısına maruz kalan Filistin başta olmak üzere dünyaya ve Türkiye’ye dair birçok konuda önemli açıklamalarda bulunan Afet ve Acil Durum Yönetimi (AFAD) Başkanı Mehmet Güllüoğlu, Türkiye’nin AFAD eliyle tüm mazlum ve mağdur coğrafyalarda olduğunu kaydetti. Orta Doğu’da yaşanan krizlerin, iç karışıklıklarının kök sebebinin geçmişe dayandığını ifade eden Güllüoğlu, Yörünge’ye yaptığı açıklamada Suriye’deki krizin çözümünde diplomasinin son derece önemli olduğuna işaret etti. Başkan Güllüoğlu AFAD’ın Filistin ve Yemen ile ilgili kampanyalarını da yine Yörünge vasıtasıyla kamuoyuna duyurdu. “Orta Doğu’nun İçinde Bulunduğu Krizin Kök Sebebi Geçmişe Dayanır&#8230;” AFAD sadece Türkiye’de değil dünyanın hemen her yerinde faaliyette bulunabiliyor. Arap Baharı, Suriye Savaşı, Türkiye’nin ‘Fırat Kalkanı’ ve ‘Zeytin Dalı’ harekâtları ve AFAD’ın bölgeye yönelik çalışmalarını ele aldığımızda bütün bunları nasıl değerlendiriyorsunuz? ‘Arap Baharı’ diye ifade edilen ancak çok daha geçmişlere dayanan bir kök sebebi olduğunu düşündüğüm Orta Doğu’yu etkileyen krizin dolaylı sonuçlarıyla Türkiye de karşı karşıya kaldı. Özellikle Suriye’deki iç savaş, 3,6 milyon Suriyelinin Türkiye’ye gelmesine, Suriye’nin &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="p1"><span class="s1"><b>‘Arap Baharı’ diye ifade edilen ancak çok daha geçmişlere dayanan bir kök sebebi olduğunu düşündüğüm Orta Doğu’yu etkileyen krizin dolaylı sonuçlarıyla Türkiye de karşı karşıya kaldı. İnsani yardım anlamında yaptıklarımızın ötesinde politik görüşmeler, </b></span><span class="s1"><b>siyasi görüşmeler daha belirleyici.</b></span></p>
<p class="p1"><span class="s1"><i>Suriye ve Yemen’de devam eden iç karışıklıklar ile geçtiğimiz haftalarda İsrail saldırısına maruz kalan Filistin başta olmak üzere dünyaya ve Türkiye’ye dair birçok konuda önemli açıklamalarda bulunan Afet ve Acil Durum Yönetimi (AFAD) Başkanı Mehmet Güllüoğlu, Türkiye’nin AFAD eliyle tüm mazlum ve mağdur coğrafyalarda olduğunu kaydetti.</i></span></p>
<p class="p1"><span class="s1"><i>Orta Doğu’da yaşanan krizlerin, iç karışıklıklarının kök sebebinin geçmişe dayandığını ifade eden Güllüoğlu, Yörünge’ye yaptığı açıklamada Suriye’deki krizin çözümünde diplomasinin son derece önemli olduğuna işaret etti. Başkan Güllüoğlu AFAD’ın Filistin ve Yemen ile ilgili kampanyalarını da yine Yörünge vasıtasıyla kamuoyuna duyurdu.</i></span></p>
<p class="p1"><span class="s2"><b>“Orta Doğu’nun İçinde Bulunduğu Krizin Kök Sebebi Geçmişe Dayanır&#8230;”</b></span></p>
<p class="p1"><span class="s2"><b>AFAD sadece Türkiye’de değil dünyanın hemen her yerinde faaliyette bulunabiliyor. Arap Baharı, Suriye Savaşı, Türkiye’nin ‘Fırat Kalkanı’ ve ‘Zeytin Dalı’ harekâtları ve AFAD’ın bölgeye yönelik çalışmalarını ele aldığımızda bütün bunları nasıl değerlendiriyorsunuz?</b></span></p>
<p class="p1"><span class="s2">‘Arap Baharı’ diye ifade edilen ancak çok daha geçmişlere dayanan bir kök sebebi olduğunu düşündüğüm Orta Doğu’yu etkileyen krizin dolaylı sonuçlarıyla Türkiye de karşı karşıya kaldı. Özellikle Suriye’deki iç savaş, 3,6 milyon Suriyelinin Türkiye’ye gelmesine, Suriye’nin içindekilerle beraber toplam 11 milyon insanın yerinden edilmesine sebep oldu. 3,6 milyonu Türkiye’de olmak üzere çeşitli ülkelere mülteci olarak giden milyonlarca Suriyeli, 6 milyon civarında da Suriye içinde yerinden edilmiş insan, hayatlarına artık kendi köyünden, kendi evinden uzakta devam etmek zorunda.</span></p>
<p class="p1"><span class="s2">Türkiye’nin, ‘Fırat Kalkanı’, ‘Zeytin Dalı’ gibi operasyon yaptığı ve güvenli bölge oluşturduğu iki operasyon alanı var. Yine İdlib gibi nüfusunun yaklaşık yarısı göçmenlerden oluşan bir coğrafya var. Eylül ayındaki Türkiye ve Rusya ikili görüşmeleri, yine Türkiye-Rusya-İran üçlü görüşmelerinde insani yardım çalışanları için çok önemli bir adım atılmıştı. Oradaki insanların yeniden göçmemesi için siyasi müzakereler yürütüldü ve İdlib’te ‘çatışmasızlık’ ilan edildi. Rusya ve rejim o bölgede sınırları çizilmiş olan bölgedeki saldırılarını durdurdular. </span></p>
<p class="p1"><span class="s2">Son zamanlarda yine bazı bölgelere yönelik saldırılar var. Umarız büyümeden tekrar siyasi müzakerelerle bu saldırılar durur diye umut ediyoruz. </span></p>
<p class="p1"><span class="s2">AFAD olarak sadece Türkiye’deki Suriyeliler için değil, Suriye’nin içindeki yerinden edilmiş insanlar için de çalışıyoruz. Hem onların ıstırabını dindirmek hem de yeni bir göç dalgasını engellemek için çalışmalarımızı sürdürüyoruz. 8. yılını bitiren bir krizle karşı karşıyayız. Ve milyonlarca insan hâlâ zorlu koşullarda yaşamaya devam ediyor. Hem İdlib’te hem Suriye’nin erişebildiğimiz diğer bölgelerinde insani yardım vazifesini yapmaya devam edeceğiz.</span></p>
<p class="p1"><span class="s2"><b>“Filistin’i Anlamak Modern Dünyayı Anlamak İçin Önemli&#8230;”</b></span></p>
<p class="p1"><span class="s2"><b>AFAD, Suriye’de insanlık adına önemli bir vazife üstleniyor. Ancak 8 yıldır devam eden bir savaş var. Çözüme yönelik bir gelişme olacağını düşünüyor musunuz?</b></span></p>
<p class="p1"><span class="s2">Şöyle ki bizim bütün insani yardım anlamında yaptıklarımızın ötesinde politik görüşmeler, siyasi görüşmeler daha belirleyici. Türkiye, insan ıstırabının dindirilmesi için politikalarını sürdürüyor. Yani sadece kendi menfaati için değil, Suriye’nin içindeki insan ıstırabının dindirilmesi için de politika yürütüyor. Masada konuşulan şeyler hakikaten çok etkili oluyor. Umarız bir an evvel, önce savaş durur, ateşkes gelir; arkasından da siyasi çözüm gelir. Aksi halde bizler kadınların, çocukların, yaşlıların, engellilerin, hastaların ıstırabını dindirmek için uğraşırken bir taraftan yeni engelliler, yeni yaralılar, yeni göç etmiş insanlarla karşılaşırız. </span></p>
<p class="p1"><span class="s2"><b>Dünyanın gündeminden hiç düşmeyen bir Filistin var ve sık sık İsrail’in saldırılarına maruz kalıyor. Bölgeyi tanıyan birisi olarak neler söylersiniz?</b></span></p>
<p class="p1"><span class="s2">Filistin’in karşı karşıya olduğu mesele son birkaç yılın ya da son 5-10 yılın meselesi değil. 70 yıl gibi, 1945-1947’den itibaren gelen bir sürecin devamı aslında. Türkiye’nin, Türk milletinin, Filistin’e özel bir ilgisi var. Hem tarihi bağları itibarıyla hem Mescid-i Aksa ile Kudüs ile hem de Filistinlilerin Türkiye’ye olan özel muhabbetiyle bu ilgi daha da pekişiyor. Yahudi yerleşimcilerin, Yahudi köylülerin saldırısıyla başlayan ancak sonra İsrail Devleti’nin ilanı ile beraber daha sistematik hal alan Sabra ve Şatilla katliamını, Gazze’ye yapılan saldırıları, Filistin’in diğer bölgelerinde gerçekleşen sistematik saldırıları düşünürsek İsrail, dünyanın gözünün içine baka baka krizi elleriyle oluşturuyor. </span></p>
<p class="p1"><span class="s2">Filistin’i anlamak belki de modern dünyayı anlamak için önemli. Bazı ülkelerin Filistin ile ilgili olarak çalışmaları var. Dünyada birçok ülke Filistin’e kayıtsız değil. Ancak ABD çok net bir şekilde taraf tuttuğunu ifade ediyor. İsrail’in adım adım ilerlediğini, yerleşim birimleri kurarak Filistin’deki Yahudi varlığını artırmaya çalıştığını ve o toprakların asıl sahibi olan Filistinlilerin varlığını azaltmaya çalıştığını hep beraber görüyoruz. </span></p>
<p class="p1"><span class="s2">İnsani açıdan bakıldığında ise okulların, hastanelerin vurulduğu ya da elektrik kesintileri, su kesintileriyle çalışamaz hale geldiğini görüyoruz. Hastane dediğiniz şey binadan ibaret değil. İçindeki tıbbi cihazlar, içindeki sarf malzemesi ile ya da oradaki çalışacak olan doktorların oraya erişimiyle bir hastane hastanedir. Bunların engellendiği dönemlerin olduğunu biliyoruz.</span></p>
<p class="p1"><span class="s2"><b>Yemen ve Filistin İçin Kampanya&#8230;</b></span></p>
<p class="p1"><span class="s2"><b>AFAD olarak mazlum coğrafyalar için bir kampanya başlattınız. Yemen ve Filistin’de yaşanan insanlık dramı için başlattığınız bu kampanyanın detaylarını verebilir misiniz?</b> </span></p>
<p class="p1"><span class="s2">AFAD olarak bu sene Ramazan ayında iki ülke için devam etmekte olan kampanyamızı tekrar vatandaşlarımızın huzurunu çıkaralım istedik: Filistin ve Yemen. Bugünün dünyasının belki de en büyük krizi diyebileceğimiz 28 milyonluk nüfusun 24 milyonu ihtiyaç sahibi olan gıda ve sağlık başta olmak üzere birçok temel ihtiyacını göremeyen milyonlarca insanın olduğu Yemen. Yemen kampanyamızı bundan birkaç ay önce başlatmıştık ancak yine Ramazan dolayısıyla tekrar vatandaşlarımızın huzuruna çıkıp yardımlarını istirham ediyoruz. Ne yazık ki Yemen’deki iç savaş, gıda fiyatlarının çok yükselmesi, ekonominin bozulması, erişilmesi zor olan bölgelerin oluşması, güvenlik tehdidi sebebiyle milyonlarca insanın hayatını etkilemiş durumda.</span></p>
<p class="p1"><span class="s2">Yemen’de geçtiğimiz yılın rakamıyla söylemek istiyorum, UNICEF rakamıyla son 4 yıl içinde 85 bin çocuk açlıktan ölmüş. Sadece çocuk bunlar. Yetersiz beslenme sebebiyle. Ve ne yazık ki yetersiz beslenme yaşayan hatta ileri derece yetersiz beslenme yaşayan çocuklar ancak hastanede tedavi edilerek tekrar sağlığına kavuşabilir. Diğer yandan sağlık sisteminin de çöktüğü bir ülkede bu da çok mümkün değil. O yüzden başta sağlık ve gıda ihtiyacını ne kadar giderebilirsek o kadar gidermek üzere bu kampanyayı yapmış bulunmaktayız. </span></p>
<p class="p1"><span class="s2">Vatandaşlarımız da gerek <b>YEMEN</b> yazarak ya da <b>FİLİSTİN</b> yazarak hangisini tercih etmek isterlerse <b>1866</b>’ya mesaj göndererek 10 lira bağışta bulunabilirler. Yine afad.gov.tr adresinden kredi kartlarıyla bağışta bulunabilirler veya bütün bankalardaki hesaplarımızdan o hesap numarasının altındaki ilgili Yemen ya da Filistin hesabına diledikleri miktarda yardımda bulunabilirler.</span></p>
<p class="p1"><span class="s2">Dünyanın bir tarafı ileri teknolojiyi belki lüks hayatları yaşarken dünyanın bir başka tarafında ise insanlar açlıktan ölmeye devam ediyor. Birleşmiş Milletler rakamlarına göre her gün ortalama 23 bin kişinin -ki bunların da çoğu çocuk- açlıktan öldüğü tahmin ediliyor. Bu da yaklaşık olarak her saat bin kişinin açlıktan ölmesi anlamına geliyor. Açlıktan ölümün insanlığın utancı olması lazım. </span></p>
<p class="p1"><span class="s2">Dünyadaki gıdanın üçte biri her yıl çöpe atılırken dünyanın bir başka tarafında açlıktan ölen insanlar var. Sadece açlık da değil, dünyada her yıl başta çocuklar olmak üzere milyonlarca insan tedavi edilebilir hastalıklar yüzünden ölüyor. İmkânsızlıklardan dolayı hayatlarını kaybediyorlar. İnsani yardım anlamında yapılması gereken çok şey olduğunu biz anlıyoruz. Anlatmaya çalışıyoruz.</span></p>
<p class="p1"><span class="s2"><b>“Bugünün Dünyasında Milyonlarca İnsanı Bir Anda İnsani Yardıma Muhtaç Bırakan Krizler Yaşanıyor&#8230;”</b></span></p>
<p class="p1"><span class="s2"><b>Bugünün dünyasına baktığımızda insani yardım kuruluşlarının arttığını görüyoruz. İnsani yardım kuruluşlarının bu denli artması ardında bir trajediyi de barındırıyor. İnsani yardım kuruluşlarının bu kadar artması bir sosyolojik çöküş müdür? İnsani yardım kuruluşu kurmaktan ziyade insani yardım kuruluşuna ihtiyaç olmayan bir dünyanın inşası daha mühim değil midir?</b></span></p>
<p class="p1"><span class="s2">Bugünün dünyasına baktığımızda aynı anda milyonlarca insanı bir anda insani yardıma muhtaç bırakan krizler yaşanıyor. Yakın coğrafyamızda Suriye, Filistin, Irak, Afganistan, Yemen, Afrika’da Güney Sudan, Güney Sudan’ın etrafındaki iç savaş yaşayan Afrika ülkeleri, ülkenin üçte ikisin de çatışma devam eden Afganistan, yoksulluğun had safhada olduğu birçok Asya ülkesi var. Myanmar’dan göçen bir milyon insan var. Zaten az gelişmiş ülke olan Bangladeş’te bir de üstüne bir milyon Arakanlı mülteci var. Hindistan’da hakikaten derin bir yoksulluk yaşayan milyonlarca insan var. Hindistan-Pakistan arasındaki gerilimde yaşayan Keşmir var. Patani var. Filipinler’de, iyileşme sürecine giden bir Moro var. </span></p>
<p class="p1"><span class="s2">Çin’de birçok zorlu coğrafya var. Dünyanın farklı ülkelerinde aynı anda devam eden bir sürü kriz var. Şimdi bunları niye sayıyorum. Bu krizler hemen birkaç yılın krizi de değil. </span></p>
<p class="p1"><span class="s2">Nüfus artışı yaşandıkça, insan ıstırabı dindirilmesi yerine bu savaşlar körüklendikçe insani yardım kuruluşlarına ihtiyaç da artıyor. </span></p>
<p class="p1"><span class="s2">İdeal dünyanın süper teknolojiden oluşan bir dünya olduğunu düşünmüyorum. İdeal dünya esasında insanın insana kıymet verdiği, insanın insana değer verdiği bir değerler dünyası olduğunu düşünüyorum. Yaşadığımız zaman diliminde açlıktan ölen insanlar varsa bu herhalde ideal zaman dünyası değildir. İdeal bir yüzyıl değildir diye düşünüyorum. Ve bizim içinde yaşadığımız dönemde böyle bir dönem. İnsan, kuşlar gibi uçmayı öğrenir, balıklar gibi yüzmeyi öğrenir ancak insan olduğunu unutmaması gerekir. </span></p>
<p class="p1"><span class="s2">Bizim çalıştığımız alan, çalıştığımız coğrafya ne yazık ki insanoğlunun bazı yaptıklarının kötü neticelerini de gördüğümüz bir coğrafya, bir çalışma alanı. Açlıktan ölenler, basit hastalıklardan ölenler, temiz suya erişemeyen milyonlarca insan ya da iç çatışmaların körüklendiği, desteklendiği çalışma alanları olduğu müddetçe ne yazık ki insani yardım kuruluşlarına olan ihtiyaç da artacaktır.</span></p>
<p class="p1"><span class="s2"><b>“‘Aktif İyiler’ Olmamız Gerekir&#8230;”</b></span></p>
<p class="p1"><span class="s2"><b>Son günlerde çok sık kullandığınız bir söz var. ‘Aktif iyiler olalım’ derken neyi kastediyorsunuz?</b></span></p>
<p class="p1"><span class="s2">Dünyada iyilik ve kötülük; iyiler ve kötüler vardır. Ancak bunları da kendi aralarında tasnif etmek gerekir. Aktif kötüler, pasif kötüler ve aktif iyiler, pasif iyiler. Hiçbir insan ‘ben kötüyüm’ deyip kötülük yapmıyor. Kimi hırslarına yenik düşerek kötülük yapıyor, kimi bencilliklerinden dolayı kötülük yapıyor. Görmezden gelerek belki kötülük yapmış oluyor. Olmasının daha doğru olduğunu düşündüğüm yaklaşımsa ‘Aktif İyiler’. </span></p>
<p class="p1"><span class="s2">Dünyayı daha iyi okumuş, değerlerine kıymet veren, hayaline insani değerler koyan, daha fazla insana yardım etme hayalini kuran, bunu bir hedef olarak alan “bir başkasına nasıl daha fazla faydalı olabilirim” diye düşünen insanlar aktif iyilerdir. </span></p>
<p class="p1"><span class="s2">Hangi mesleği yaptığınızın bir önemi yok. O işi yaparken; “ya ben acaba Afrika’da ölen bir çocuktan, benim Suriye’deki bir ihtiyaç sahibinden, benim Filistin’deki bir yaşlı amcadan ya da onlar için ben neler yapabilirim” diyebiliyorsanız siz aktif iyisinizdir diye düşünüyorum.</span></p>
<p class="p1"><span class="s2"><b>2018’de yayımlanan bir rapora göre Türkiye, tüm dünyada insani yardım konusunda 1. sırada yer alıyor. Türkiye, birçok kurum aracılığıyla insani yardımlarını ulaştırıyor mazlum coğrafyalara. Ancak AFAD bu konuda amiral gemisi denilebilir. </b></span></p>
<p class="p1"><span class="s2">Türkiye başta Suriyeliler olmak üzere mazlum ve mağdur coğrafyalara AFAD, TİKA, Kızılay, Türkiye Diyanet Vakfı ve birçok sivil toplum kuruluşları eliyle imkânlar nezdinde insani yardımlara ve kalkınma yardımlarına destek vermektedir. </span></p>
<p class="p1"><span class="s2">Bunu bir minnet duygusu ile değil bir vazife bilip yerine getirdik bugüne kadar. Karşımızda kucağında çocukla bombalardan kaçan bir kitleyi gördüğümüzde ya da Somali’deki kıtlıktan haberdar olduğumuzda, Filistin’de olan bitenden haberdar olduğumuzda, biz “bana ne” diyemedik. Bunun da doğru olduğunu oraya gittiğimizde, o yardımları yaptığımızda hissettik, gördük, bizzat şahitlik ettik. </span></p>
<p class="p1"><span class="s2">Çalıştığımız yerler zorlu coğrafyalar, savaş bölgeleri, açlık ve kıtlık bölgeleri. Bütün zorluklara rağmen biz doğru bir şey yaptığımızı düşünüyoruz. </span></p>
<p class="p1"><span class="s2">İnsan olmanın getirdiği vazife olduğunu düşünüyoruz. Bunun neticesinde ortaya çıkan rakamları, sayıları topladığımızda da Türkiye 2018 raporuna göre hem meblağ olarak hem de kişi başına düşen gelirine oranla dünyanın birincisi durumundadır. Bazen kader bunu yapar ama bir de sizin tercihleriniz bunu sağlar. Bu karakterimizin ve değerlerimizin tabii bir sonucudur.</span></p>
<p class="p1"><span class="s2"><b>“Anne, Kız Çocuğunu Mezara Elleriyle Koyuyordu”</b></span></p>
<p class="p1"><span class="s2">Tabii burada kamunun bir tercih olarak sunduğu hizmetler önemli bir yer tutuyor. Bu hizmetler dünya ölçeğinde değerlendirildiğinde çok ciddi, çok kıymetli ve önemli bir yardım tuttuğu ifade edebilirim. Türkiye bir yandan kendi büyümesini kendi gelişimini sürdürdü. </span></p>
<p class="p1"><span class="s2">Diğer yandan mazluma umut oldu. Kendi vatandaşını ihmal edip de bir başkasına yardım etmiş değil ama bir başka ihtiyaç sahibinin temel ihtiyacını giderip kendi gelişimini de sürdürmeye çalıştı bugüne kadar.</span></p>
<p class="p1"><span class="s2"><b>Sayın Başkan, dünyadaki tüm mazlum coğrafyalara ulaşıyorsunuz ve buralarda ekip arkadaşlarınızla birlikte sizleri de bir koliyi taşırken, bir çocuğun sağlık taramasına eşlik ederken, bir aileye misafir olurken görüyoruz. Bölgede sizi en çok etkileyen unutamadığınız bir anınız oldu mu?</b></span></p>
<p class="p1"><span class="s2">Kenya’da Dadaab mülteci kampında gördüğüm çocuk. Belki 3 gün, belki bir hafta yoldan aç bir şekilde yürüyerek gelen bir aile. Anne, incecik çöp gibi olmuş kız çocuğunu mezara elleriyle koyuyordu. Çalıştığımız yerlerde ne yazık ki bombanın düştüğüne de şahitlik ettik. Birçok cansız bedene de şahitlik ettik. Yaptığımız işin manevi tatmini belki çok yüksek ama içinde birçok zorluğu da barındıran bir iş.</span></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/afad-baskani-dr-mehmet-gulluoglu-acliktan-olum-insanligin-utancidir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yeni Bir Arap Baharı Mümkün Mü?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/yeni-bir-arap-bahari-mumkun-mu/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/yeni-bir-arap-bahari-mumkun-mu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 08 Mar 2019 16:37:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>
		<category><![CDATA[arap baharı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=8984</guid>

					<description><![CDATA[17 Aralık 2010 tarihinde Tunus’ta seyyar satıcılık yapan Muhammed Buazizi adındaki gencin kendisini ateşe vermesi, gerek bölge gerekse dünya siyasetinde büyük bir toplumsal hareketin ortaya çıkmasına sebep oldu. Bağımsızlıklarını kazanmalarından kısa süre sonra fikrî çıkmazlar ve yolsuzluklar eşliğinde siyasi otoriterliklere evirilen Afrika’nın kuzeyindeki ve Ortadoğu’daki yönetimler, 17 Aralık’tan itibaren bir bir düşmeye başladı. Bu olay, uzun yıllardır çeşitli ideolojik ve gündelik manevralarla bölgedeki halkları kontrol altında tutan rejimlere karşı eşitlik, özgürlük, adalet ve adil ekonomik paylaşım gibi temel insani taleplerin yüksek sesle ifade edilmesine vesile oldu. Ancak kısa süre içerisinde yerel ve uluslararası aktörlerin devreye girmesiyle halkın bu haklı sesi kriminalize edilerek bastırılmaya çalışıldı. Bir yandan ABD, Rusya, Çin ve Avrupa Birliği gibi küresel güçlerin manevraları diğer yandan İran, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin başını çektiği bazı bölge ülkelerinin çeşitli terör örgütleri eliyle süreci kriminalize etmeleri yahut destekledikleri darbelerle -bölgede bir asrı aşan süredir uygulananların benzeri siyasal manevralarla- mevcut statükoyu korumaya çalışmaları, bölge halklarının büyük felaketler yaşamasına sebep oldu. Bu süreçle birlikte, siyasal elitin olmadığı Arap âleminde, toplumsal baskı grupları ve rejimlerin niteliğini sorgulayan hareketler daha da bastırıldı. Bugün gelinen noktada bu yapıların tümünü rejim şemsiyesi altına alma girişimleri, bu coğrafyadaki siyasal, toplumsal ve dinî hareketleri kısıtlayarak belli ölçüde &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>17 Aralık 2010 tarihinde Tunus’ta seyyar satıcılık yapan Muhammed Buazizi adındaki gencin kendisini ateşe vermesi, gerek bölge gerekse dünya siyasetinde büyük bir toplumsal hareketin ortaya çıkmasına sebep oldu. Bağımsızlıklarını kazanmalarından kısa süre sonra fikrî çıkmazlar ve yolsuzluklar eşliğinde siyasi otoriterliklere evirilen Afrika’nın kuzeyindeki ve Ortadoğu’daki yönetimler, 17 Aralık’tan itibaren bir bir düşmeye başladı. Bu olay, uzun yıllardır çeşitli ideolojik ve gündelik manevralarla bölgedeki halkları kontrol altında tutan rejimlere karşı eşitlik, özgürlük, adalet ve adil ekonomik paylaşım gibi temel insani taleplerin yüksek sesle ifade edilmesine vesile oldu.<br />
Ancak kısa süre içerisinde yerel ve uluslararası aktörlerin devreye girmesiyle halkın bu haklı sesi kriminalize edilerek bastırılmaya çalışıldı. Bir yandan ABD, Rusya, Çin ve Avrupa Birliği gibi küresel güçlerin manevraları diğer yandan İran, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin başını çektiği bazı bölge ülkelerinin çeşitli terör örgütleri eliyle süreci kriminalize etmeleri yahut destekledikleri darbelerle -bölgede bir asrı aşan süredir uygulananların benzeri siyasal manevralarla- mevcut statükoyu korumaya çalışmaları, bölge halklarının büyük felaketler yaşamasına sebep oldu. Bu süreçle birlikte, siyasal elitin olmadığı Arap âleminde, toplumsal baskı grupları ve rejimlerin niteliğini sorgulayan hareketler daha da bastırıldı.<br />
Bugün gelinen noktada bu yapıların tümünü rejim şemsiyesi altına alma girişimleri, bu coğrafyadaki siyasal, toplumsal ve dinî hareketleri kısıtlayarak belli ölçüde kontrol altına almış görünüyor. Hasılı 2010 yılının son ayında başlayan süreçte, bölge halklarının hâlen daha istedikleri özgür ve adil düzenin oldukça uzağında oldukları görülüyor. Zira Suriye ve Mısır’daki rejimler, halkların her türlü çabasına rağmen, dışarıdan aldıkları desteklerle varlıklarını devam ettiriyor; Libya ve Yemen’de de iç savaş yine yabancı güçlerin desteği ve müdahalesiyle büyük yıkımlara sebep oluyor.</p>
<p><strong>Arap Baharı’nı Ortaya Çıkaran Olgular ve Gelecek Perspektifi</strong></p>
<p>Bütün engellemelere rağmen bölgede Arap Baharı’nın artçı etkileri görülmeye devam ediyor. Halkın iradesinin psikolojik anlamda canlı olduğunu gösteren örneklere her geçen gün yenileri ekleniyor. Örneğin Mısır’da gerçekleştirilen son idamların ardından sosyal medya üzerinden örgütlenen gençler, “Yeniden Tahrir” sloganları ile gündem oluşturuyor. Askerî darbenin üzerinden geçen beş yılın sonunda Mısır’da enflasyon ve işsizlik ciddi oranlarda artarken ülkenin para birimi cüneyh de değer kaybetmeye devam ediyor. Bütün bu ekonomik sıkıntıların yanında sosyal adaletsizlik ve hukuksuz uygulamalar, halkın darbe yönetimine karşı tepkisinin çeşitli alt gruplarda günden güne genişlemesine sebep oluyor. Ayrıca altyapı eksikliklerine bağlı olarak yaşanan trafik kazaları, yangınlar ve benzeri olumsuzluklardaki artış da halkın yönetime olan tahammülünü iyiden iyiye azaltmış görünüyor.<br />
Öte yandan son dönemde Fransa’da başlayan ve özetle “eşitsizliğe isyan” olarak adlandırılan halk hareketinin başta Mısır olmak üzere diğer birçok Arap ülkesine sıçramasından da endişe ediliyor. Bu bağlamda Mısır’da “sarı yeleklerin” satışına kısıtlama getirildiği, işçi sendikalarının tetikleyebileceği olası gösterilere karşı tedbirlerin arttırıldığı haberleri geliyor. Peki halkın tüm hak taleplerini “terör” bahanesiyle ya görmezden gelen ya da üzerini örtmeye çalışan Mısır yönetimi halkın iradesini daha ne kadar göz ardı edebilir?<br />
Söz konusu durum yalnız Mısır ile de sınırlı değil. Son dönemde Körfez ülkeleri arasında da benzer memnuniyetsizlikler gözleniyor. Bilhassa Körfez ülkelerinin Şam’da büyükelçiliklerini yeniden açmaları ve Esed rejimine meşruiyet vermeleri ciddi bir sorun olarak halkların tepkisini çekiyor.<br />
Bu çerçevede protestoların düzenlendiği Ürdün’de olayların zaman zaman şiddetlenme eğilimi gösterdiği, buna karşın ülke yönetiminin sorunlara kalıcı çözüm bulma ve istikrar için henüz gerekli düzenlemeleri yapmadığı gözleniyor. Benzer bir durumu Sudan’da da görmek mümkün. Ülkede olağanüstü hâl ilan edilmesine rağmen yönetimi eleştiren protestolar daha da şiddetlendi. Ciddi bir medya karartması uygulanan Sudan’da, olaylar belirli bir oranda devam ederken, Ömer el-Beşir yönetimi hükümetin istifasını isteyerek büyük bölümü askerlerden oluşan yeni bir kabine kurdu. Bu hamlenin toplumdaki hoşnutsuzluğu dindirmede ne derece etkili olacağını ise zaman gösterecek.<br />
Kuzey Afrika’da da durum farklı değil. Cezayir’de yaklaşan cumhurbaşkanlığı seçimleri için 20 yılıdır ülkeyi yöneten ve beşinci defa adaylığını koyan 82 yaşında Abdülaziz Buteflika’nın adaylığı protestolara sebep oluyor. Gelen haberler, gösterilerin şiddetinin gittikçe arttığı yönünde. Çok yaşlı ve ciddi sağlık sorunları olan Buteflika’nın tedavi için defalarca İsviçre ve Fransa’ya gittiği belirtiliyor. Bu durumuna rağmen iktidarı paylaşmayı ve yönetimi halka devretmeyi reddeden Buteflika’yı bazı generaller ve danışmanlardan oluşan bir grup destekliyor.<br />
Bölgenin en önemli kriz noktalarından olan Filistin’deki asırlık meselede de çözüme dair bir emare görülmüyor. ABD Başkanı Donald Trump’ın yeni Ortadoğu planı da ne Filistinlileri ne de bu coğrafyada yaşayan diğer halkları memnun ediyor. Son dönemde çok konuşulan “asrın anlaşması” teklifi, Fransa-Almanya modelinde Arap-İsrail ve Filistin-İsrail barışını öngören maddeler içerse bile bu planın uygulanmasının da pek kolay olmadığı anlaşılıyor.<br />
Bugün gelinen noktada, sekiz yıllık Arap Baharı sürecinin bölgeyi ve toplumları nasıl ve ne kadar dönüştürdüğü meselesi büyük önem kazanıyor. Bu sürecin Ortadoğu’da ve özellikle Arap toplumları özelinde yönetici sınıfı, kültürel elitleri, askerî-bürokratik mekanizmaları, dinî grupları ve halkı nasıl şekillendirdiği ve Arap Baharı benzeri süreçlerin gelecek tasavvurunda ne ölçüde mümkün olduğu konularının sorgulanması gerekiyor.<br />
Hasılı, burada cevaplanması gereken temel soru şu: “Arap Baharı denilen sancılı ve çok tartışmalı süreçte ortaya çıkan kaotik ortama rağmen bugün Ortadoğu’da halkların iradesini yansıtacak benzer bir kitlesel dalganın yeniden canlanması mümkün mü?”</p>
<p><strong>Arap Baharı’nı Ortaya Çıkaran Olgular Hâlâ Canlı</strong></p>
<p>Arap Baharı sürecini belirleyen faktörlere baktığımızda sürecin saygın ve onurlu bir hayat, özgürlük, adalet, eşitlik gibi basit ancak temel insani ilkeler üzerine inşa edildiğini görmekteyiz. Her ne kadar ilk etapta ekonomik eşitsizlik bu harekette önemli bir tetikleyici motivasyon olarak görünse de söz konusu taleplerin ekonomik kaygıların önünde olduğu açıktır. Ancak ne var ki, sekiz yıldır devam eden süreçte gelinen noktada halklar bu temel hedeflerin hâlâ çok gerisindedir.<br />
Arap Baharı olgusunu ortaya çıkaran ekonomik memnuniyetsizliklerin giderilmemesi ve eşit paylaşım taleplerinin gerçekleşmemesi bir yana, bu süreçte Arap siyasi yönetici sınıfının savaşlara ayırdığı kaynakların büyüklüğü, bu coğrafyada yaşayan halkları çok daha zor koşullarda bir hayata mahkûm etmiştir. Yemen başta olmak üzere Irak ve Suriye gibi kriz bölgelerinde güvenlik için ayrılan bütçe, halkın hem alım gücünü hem de yaşam standardını büyük ölçüde düşürmüştür.<br />
Özünde kaynakların israfına, gelir dağılımındaki eşitsizliğe, adaletsizliğe ve Batı’nın onur kırıcı psikolojik baskılarına karşı bir başkaldırı olan Arap isyanları bütün Ortadoğu coğrafyasını derinden etkilerken, bu dönemde Suudi Arabistan’ın ABD ile yaptığı 120 ilâ 300 milyar dolar arasındaki silah anlaşması, ciddi eleştirilere sebep olmuştur. Ayrıca ABD Başkanı Trump ile Muhammed b. Selman arasında Beyaz Saray’da silahların tanıtımı için düzenlenen toplantı sırasında sergilenen Suudi Arabistan devletini aşağılayıcı ve onur kırıcı yaklaşım da başta Körfez ülkeleri olmak üzere bütün Arap dünyasının manevi onurunu zedelemiştir.<br />
İnsan hakları ihlallerinin ve hukuksuzluğun tüm hızıyla devam ettiği bölgede mütefekkirler, aktivistler ve kimi zaman da bağımsız olarak fikir beyan eden din adamları, haksız ve hukuksuz bir şekilde gözaltına alınıp hiçbir gerekçe gösterilmeden mahkûm edilmiştir. Ayrıca bölgede vuku bulan cinayetler, suikastlar, askerî müdahaleler ve silahlanma yarışı, halkların rahatsızlığını daha da arttırmaktadır.<br />
Öte yandan son dönemde Arap ülkelerinin çoğunun İsrail ile yakın ilişkiler kurma niyetlerini açıkça ortaya koymaları, ulusal güvenlikleri için İsrail’den medet ummaları ve kurtuluş reçetesini Batı’da aramaları; hasılı Batı ve İsrail ile kurulan “ittifaka” varan ilişkilerin tümü, söz konusu ülke yönetimlerince pragmatist bir yaklaşımla ihtiyaca binaen atılan adımlar olarak meşrulaştırılmaya çalışılsa da bölgede eninde sonunda bu ilişkiyi sorgulayan bir kitlenin ortaya çıkması ve Arap Baharı’nı tetikleyen sürecin yeniden canlanması çok da uzak bir ihtimal olarak görünmemektedir.</p>
<p><strong>&#8220;İnsan hakları ihlallerinin ve hukuksuzluğun tüm hızıyla devam ettiği bölgede mütefekkirler, aktivistler ve kimi zaman da bağımsız olarak fikir beyan eden din adamları, haksız ve hukuksuz bir şekilde gözaltına alınıp hiçbir gerekçe gösterilmeden mahkûm edilmiştir.&#8221;</strong></p>
<p>Zira Arap Baharı olaylarını tetikleyen dış faktörler, aslında Arap ülkelerinin dış politika kararları ile de yakından ilgilidir. Filistin’de yaklaşık bir asra dayanan işgal ve İsrail ile kurulan ilişkiler, Arap kamuoyunu canlı tutan ve toplumsal muhalefeti tetikleyen en önemli unsurların başına gelmektedir. ABD’nin Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıması, Netanyahu hükümeti tarafından çıkarılan “ulus yasası” ile İsrail’in “Yahudi Devleti” olarak ilan edilmesi, İsrail’in başta Gazze’de olmak üzere Filistinlilerin evlerini yıkmaya devam etmesi ve Gazze’ye uyguladığı ablukayı kaldırmaması, bütün bunlara karşın Arap liderlerin büründüğü sessizlik, Arap dünyasındaki “sessiz öfke”nin patlamasına yol açabilecek önemli etkenlerdir.<br />
Şu bir gerçek ki, Filistin meselesi adil ve onurlu bir şekilde çözülmeden ne Arap siyaset kurucuları ne de bölge, uzun vadeli bir istikrara kavuşabilir. Zira Filistin meselesi Arap yöneticileri için hâlâ en önemli meydan okumalardan biridir.<br />
Özetle Arap yöneticilerin İsrail ile kurdukları ilişkiler, bir güvenlik sigortası olmak yerine, tam tersine, halklar nezdinde ilgili rejimlerin meşruiyetini büyük erozyona uğratan en temel sebeplerin başında gelmektedir.<br />
Başta Irak işgali olmak üzere Ortadoğu’daki yabancı askerî varlık, gerçekleştirilen askerî müdahaleler, Arap halklarının tepkisini çeken en temel unsurlardır. Arap Baharı motivasyonunu tetikleyen etkenlerden olan bölgedeki yabancı askerî varlık meselesi de azalmak yerine tam tersi bir şekilde daha önce hiç olmadığı kadar artmıştır. Özellikle Suriye’de Rusya ve İran’ın askerî varlığı; Libya’da başta ABD, Rusya ve Fransa’ya ait birlikler bulunması, yine İngiltere’nin bölgeye tekrar askerî üslerle dönüşü ve Çin’in askerî kapasitesini arttırması ve benzeri gelişmeler, Arap halklarının tepkisini çekerken yönetici elite karşı güvensizliği de arttırmaktadır.<br />
Arap Baharı motivasyonunu anlamamakta direnen Arap ülkelerindeki siyasi ve kültürel elitin halkın talep ve beklentilerine genel anlamıyla duyarsız kaldığı görülmektedir. Arap liderlerin ideolojik olarak halklarından kopuk, kimi zaman Batı’nın kimi zaman da sosyalist ideolojinin vekili gibi görüntü vermeleri, halklar nezdinde ciddi bir sorun teşkil etmektedir. Ayrıca ideolojik olarak halkın beklentileriyle uyumlu olmamaları yanında, zihni altyapı olarak da yoğun bir sosyalist anlayışa sahip olmaları, gerek kişiliklerinde gerekse politik davranışlarında halk ile aralarında önemli bir açılmaya sebebiyet vermektedir. Bütün bunlara ilaveten Arap dünyasındaki siyasi ve kültürel elitin büyük çoğunluğunun “çift pasaportlu” yöneticiler olması ve “yurt dışındaki okullardan mezun” olmaları da söz konusu iddiayı güçlendiren faktörler arasındadır.<br />
Bölgedeki rejimler için güvence sağlayan yabancı askerî kuvvetler, halk tarafından büyük bir problem olarak değerlendirilmektedir. Örneğin Suriye’de halkın iradesine rağmen varlığını koruyan rejimin gücünü büyük ölçüde Rus askerî desteğinden aldığı görülmektedir. Hasılı halklar nezdinde meşruiyetlerini yitiren rejimlerin ayakta kalmasını sağlayan yabancı güçlerin varlıklarının hangi hukuki ve psikolojik temeller üzerinde inşa edildiği de ayrı bir tartışma konusu olmaktadır. Son dönemde Sudan’da yaşanan gösterilerin de ortaya koyduğu üzere, Arap Baharı’nı tetikleyen olgular varlığını koruduğu müddetçe burada “kurulan rejimler” etrafında bölgesel bir sistemin inşası mümkün değildir.<br />
Arap Baharı sürecini ortaya çıkaran bu psikolojik ve zihnî motifler, geçen sekiz yılda iyileştirilmek ya da en azından tedrici olarak ıslah edilmek bir yana daha da derinleştirilmiştir. Suriye, Mısır, Irak, Yemen ve genel olarak bölgede, insan olmanın temel niteliği olan “akletme” iradesinin baskı altında tutulması, kimi zaman da aşağılanması, mevcut siyasal sistemlerin sorgulanmaya devam etmesinde önemli bir psikolojik etken olarak varlığını korumaktadır. Hasılı, Ortadoğu’da Arap Baharı sürecini ortaya çıkaran bütün fikrî ve fiziki motivasyonların hâlen canlı ve dinamik olması; hatta insan onurunu, saygınlığını, karakterini zedeleyici politikaların daha önce hiç olmadığı kadar şiddetle uygulanmaya devam etmesi, bölge halklarını isyana sevk eden başlıca etkenlerdir.<br />
Özetle Arap Baharı sürecine zemin hazırlayan siyasi, toplumsal ve psikolojik koşullar hâlen mevcudiyetini korumaktadır. Ortadoğu’da halkların bir asırdır aradığı onurlu ve saygın bir hayat, özgürlük, adil ekonomik paylaşım ve toplumsal eşitlik hâlâ çok uzaktadır. İnsanların kendi kaderlerini tayin edebilecekleri siyasal süreçlerin oluşturulması noktasında henüz hiçbir değişim gerçekleştirilebilmiş değildir. Toplumların hayal kırıklıkları devam ettiği müddetçe de Arap Baharı’na benzer süreçlerin ortaya çıkma olasılığı varlığını her daim koruyacaktır. Zira “sömürge mantığı”na sahip olan mevcut statükoya karşı arayış içinde olmak, insan tabiatının bir gereğidir. Dolayısıyla Arap Baharı olarak tanımlanan kavramsal olgunun gelecekte de farklı isimlendirmelerle devam edeceğini söylemek bu noktada kolaylıkla mümkündür.</p>
<p><strong>Dersler ve Riskler</strong></p>
<p>Geçen sekiz yılda yaşanan söz konusu toplumsal ve siyasal isyanlar, bölge halkları ve bölgedeki gruplar açısından ders alınması gereken birçok tecrübeyi barındırmaktadır. Geride büyük bir insani, siyasi ve toplumsal tahribat bırakan bu süreçte, isyanların iç savaşa dönüşmesi, can ve mal güvenliğinin büyük ölçüde ortadan kalkması, toplumların alt gruplara bölünmesi ve dünya düzeni yeniden şekillendirilirken bu coğrafyadaki toplumların bu değişimde söz sahibi olamaması, gelecekte bölgenin kaderini derinden etkileyecek önemli problemlere kaynaklık edecektir.<br />
Bu noktada İslam dünyası için özellikle Arap Baharı bağlamında çıkarılacak önemli dersler olduğunun altını çizmek gerekmektedir. Zira benzer bir sürecin tekrarlanması hâlinde, bu büyük toplumsal potansiyeli makro anlamda yönetebilecek mekanizmalar hâlâ bulunmamaktadır. Toplumsal hazırlığın yeterli olmaması sebebiyle de son sekiz yıldır olduğu gibi benzer bir sürecin yine büyük zorlukları beraberinde getirme ihtimali oldukça yüksektir. Ancak her şeye rağmen söz konusu bu değişim talebinin “durdurulamaz” olduğunu da belirtmek gerekmektedir.<br />
Özet olarak denilebilir ki, Arap Baharı’nı ortaya çıkaran adalet, özgürlük, eşitlik, siyasal katılım, Filistin meselesinin çözülememesi, başta Kudüs olmak üzere İsrail-Arap ve genel olarak Arap-Batı ilişkilerinin hâlihazırdaki seyri, ez cümle Arap ülkelerinin dış politika davranışları ve aldıkları kararlar, Ortadoğu toplumları arasında ciddi bir öfke birikimine sebep olmaktadır.</p>
<p>Riad Domazeti/İNSAMER</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/yeni-bir-arap-bahari-mumkun-mu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Arap Birliği’nin Baharla Sınavı</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/arap-birliginin-baharla-sinavi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/arap-birliginin-baharla-sinavi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 08 Mar 2019 09:47:27 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>
		<category><![CDATA[arap baharı]]></category>
		<category><![CDATA[arap birliği]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=8952</guid>

					<description><![CDATA[Arap Birliği (League of Arab States), 1945 de kurulmuş bir örgüt. Yapı taşları, büyük ölçüde kendini Arap olarak tanımlayan ülkeler; yapı harcı ise Arap milliyetçiliği. Dil, din ve etnik paydaların dayanışma yaratabileceği düşüncesi ile kurulmuş. Mısır, Suriye, Irak ve Lübnan kurucu ortaklar. &#8211; Neşv ü Nema Bulamadan Atılan Genişleme Adımları &#8211; Dibine Işık Vermeyen Bir başka Mum &#8211; “Bahar”a Alışık Olmayan İklim Koşulları &#8211; Şeyh’in Körfezinden Tunus’a Yol Gider mi? &#8230;  Arap Birliği (League of Arab States), 1945 de kurulmuş bir örgüt. Yapı taşları, büyük ölçüde kendini Arap olarak tanımlayan ülkeler; yapı harcı ise Arap milliyetçiliği. Dil, din ve etnik paydaların dayanışma yaratabileceği düşüncesi ile kurulmuş. Mısır, Suriye, Irak ve Lübnan kurucu ortaklar. Diğer 18 ortak, farklı tarihlerde Birlik’e katılmış. Kimi katılımdan sonra birbiri ile birleşmiş, kimi ise bölünerek Birlik’te kalmış. Bazı üyelerin resmi dili Arapça ama onlar aslında Arap bile değil. Onları Arap Birliği’ne eklemleyen nedenlerin başında önce ekonomik ve siyasi çıkar, sonra aynı coğrafi bölgeyi paylaşmanın ayrıcalığı olmuş. Neşv ü Nema Bulamadan Atılan Genişleme Adımları Başlangıçta merkezi Kahire’de olan Arap Birliği, önce, 1958’de birleşip, 196’de ayrılan Suriye ve Mısır arasındaki siyasi sürtüşmeler (Birleşik Arap Cumhuriyeti), sonra İsrail, Ürdün, Mısır savaşları ile yıpranmış. Mısır-İsrail barış anlaşması, kurucu ortak Mısır’ın &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Arap Birliği (League of Arab States), 1945 de kurulmuş bir örgüt. Yapı taşları, büyük ölçüde kendini Arap olarak tanımlayan ülkeler; yapı harcı ise Arap milliyetçiliği. Dil, din ve etnik paydaların dayanışma yaratabileceği düşüncesi ile kurulmuş. Mısır, Suriye, Irak ve Lübnan kurucu ortaklar. &#8211; Neşv ü Nema Bulamadan Atılan Genişleme Adımları &#8211; Dibine Işık Vermeyen Bir başka Mum &#8211; “Bahar”a Alışık Olmayan İklim Koşulları &#8211; Şeyh’in Körfezinden Tunus’a Yol Gider mi? &#8230; </strong></p>
<p>Arap Birliği (League of Arab States), 1945 de kurulmuş bir örgüt. Yapı taşları, büyük ölçüde kendini Arap olarak tanımlayan ülkeler; yapı harcı ise Arap milliyetçiliği. Dil, din ve etnik paydaların dayanışma yaratabileceği düşüncesi ile kurulmuş. Mısır, Suriye, Irak ve Lübnan kurucu ortaklar. Diğer 18 ortak, farklı tarihlerde Birlik’e katılmış. Kimi katılımdan sonra birbiri ile birleşmiş, kimi ise bölünerek Birlik’te kalmış. Bazı üyelerin resmi dili Arapça ama onlar aslında Arap bile değil. Onları Arap Birliği’ne eklemleyen nedenlerin başında önce ekonomik ve siyasi çıkar, sonra aynı coğrafi bölgeyi paylaşmanın ayrıcalığı olmuş.</p>
<p><strong>Neşv ü Nema Bulamadan Atılan Genişleme Adımları</strong></p>
<p>Başlangıçta merkezi Kahire’de olan Arap Birliği, önce, 1958’de birleşip, 196’de ayrılan Suriye ve Mısır arasındaki siyasi sürtüşmeler (Birleşik Arap Cumhuriyeti), sonra İsrail, Ürdün, Mısır savaşları ile yıpranmış. Mısır-İsrail barış anlaşması, kurucu ortak Mısır’ın Birlik’ten iskatına neden olunca, bir de hem taşınma, hem de varoluş mücadelesi yaşamış. Lübnan iç savaşı ve Suriye’nin Lübnan’ı işgali, İran-Irak savaşında, Suriye’nin İran’dan yana tavır alması, Suudi Arabistan ve Katar arasındaki bitmek tükenmek bilmez sınır çekişmeleri, Yemen’in ikide bir etnik çatışmaların öksesine takılıp, kendi içinde yaratamadığı birlik nedeni ile aşınmış. Irak’ın Kuveyt’i işgali sonucu patlayan Körfez savaşları, Cezayir ve Fas arasındaki Batı Sahra çekişmeleri, Mısır ve Libya arasındaki ebedi rekabet, nihayet İsrail ile aralarında esen tüm soğuk rüzgârlara rağmen Filistin’e yeterince vermedikleri destek, Arap Birliği’nin neşv ü nema bulmasını engellemiş. Ama genişlemesini durdurmamış. Her biri kendi iç çekişmelerine destek arayan Comoros, Cibuti, Çad, Somali ve Moritanya gibi Afrika ülkelerinin Arap Birliği’ne katılması, Birlik’e güç katmamış. Belki çok fakir ülkelere bölgesel destek kanalı açsa dahi, bu bile ses getirir bir etki yaratamamış. Açıkçası Arap Birliği, bu adı aldığından bu yana gerçek bir birlikten çok, aynen Tahrir meydanındaki göbekte olduğu gibi yol ayırımındaki kaotik kavşak yönetimi tablosu sergilemiş.</p>
<p><strong>Dibine Işık Vermeyen Bir Başka Mum</strong></p>
<p>Bugüne kadar pek az başarıya imza atan Arap Birliği, eğer Avrupa Birliği’ne öykünseydi, belki ortak politikalar, ortak stratejiler, ortak kurum ve kuruluşlar geliştirebilirdi. Ama böyle bir tren katarı hiçbir zaman demiryolu hatlarına yerleştirilemedi. Bugüne kadar kimi Arap Birliği’nin bilgisi ve önerisi ile oluşturulan Arap Demiryolları veya Arap Hava Yolları Birliği gibi kuruluşlar da pek işlev görmedi. Arap Para Fonu (Arab Monetary Fund) kurulup, aynen IMF gibi bir program, hesap birimi (Arab Accounting Dinar-AAD veya Arab Currency Related Units-ARCRU) ve para-kredi mekanizması geliştirmiş olsa bile, bu önemli kuruluş bile, hem gölgede kaldı, hem de Arap Birliği ile ilişkilendirilemedi. Oysa 1970’li ve 1980’li yılların petro- dolar sağanakları ile beslenen bu kuruluş, Türkiye’nin Orta Doğu’ya ekonomik olarak yeniden açılmaya başladığı 1980’li yıllarda beni çok heyecanlandırmıştı.</p>
<p><strong>“Bahar”a Alışık Olmayan İklim Koşulları</strong></p>
<p>Arap Birliği, atalet içinde ve pek de verimli olmadan geçen uzun yıllardan sonra ilk defa Arap Baharı olarak ifade edilen halk ayaklanmalarını takiben koşullara uyum yapma endişesi içine girdi. Bu nedenle birliğin gösterişli dönem toplantılarından mada, en önemli çıkışlarının 2011 ve sonrasına isabet etmesi anlaşılabilir bir gelişme olarak kabul edilmeli. Belki biraz da Batı’nın teşviki ile Libya’da, muhalifleri, Kaddafi yönetimine karşı korumayı hedefleyen “uçuşa kapalı hava sahası ilanı”ndan tutun, Esat rejiminin masum insanlara yönelttiği kanlı hareketin durdurulmasını istemeye, hatta Suriye’nin üyeliğini askıya almaya kadar cesur adımlar attılar. Ama Arap Birliği’nin bir kaç sözlü kınama dışında ne Gazze için, ne de Yemen için önemli işlere imza attığını gördük. Hatta hatta üyelerinin birbirlerine karşı takındıkları hasmane tutumu ve uyguladıkları yaptırımları bile görmezden gelip, hâlâ eksik katılımlı toplantılarla bir birlik var gibi göstermeye çalışıp durdular. Hâlâ da “kalan sağlar bizimdir” havasında, yapamayacakları işleri yapacakmış gibi tavır alıyorlar.</p>
<p><strong>Şeyh’in Körfezinden Tunus’a Yol Gider mi?</strong></p>
<p>Bilindiği gibi 24-25 Şubat tarihlerinde Arap Birliği (AB) ve Avrupa Birliği(AB), Sharm El Sheik’ de (Sharm bilindiği gibi Bedevi Arapçasında körfez anlamına gelmektedir) toplandı. AB ve AB ilk defa böyle bir ortak zirvede bir araya geldi. Yeniden bir dialog kanalı açıldı sayalım. Amaç gayet genel: AB ile AB arasındaki ortaklığı pekiştirmek. Barcelona Akdeniz Ortaklığı ve Euro-Magrib Diolog girişimlerinden bu yana bugüne kadar neredeydiler ki? Aslında hep oradaydılar da niye ortaklığı geliştiremediler diye sormazlar mı adama? Neyse ki bundan sonraki AB-AB zirvesi 2022’de olacakmış. O zamana kadar kim öle kim kala diyelim.</p>
<p>Ama bu ay Arap Birliği AB, bir kez daha toplanacak. Aslında aradan geçen bunca yıla rağmen, coğrafya müsait olsa bile, Arap Birliği üyeleri, Sharm El Sheik’ten Tunus’a uzanan bir otoyol inşa edemediler gitti yazık. Ama 31 Mart 2019’da, Arap Birliği AB, seçim telaşındaki Tunus’ta toplanacak. Bu 30. toplantıları olacak. 70 yılda, 70. değil 30. toplantıları olması konusunu sorgulamayı bir kenara bırakayım, 31 Mart’ta gündem ne olacak? Suriye bu toplantıya resmen katılacak mı? Katılsa da, katılmasa da gündemin asıl konusu Suriye olacak ama nasıl? Arap Birliği Suriye’nin yeniden inşası için hangi adımları atacak? Bu adımlar için kim ne kadar para koyacak? Avrupa Birliği AB, bunca yıl bir ordu kuramadıysa, Arap Birliği AB, uzun bir zamandan beri düşünülen “Arap Orduları” konularını, gündemine alır mı? İşte önümüzdeki 31 Mart’ta ben şahsen bir de bu zirveyi izleyeceğim.</p>
<p>Prof. Dr. Sema KALAYCIOĞLU /TASAM</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/arap-birliginin-baharla-sinavi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
