<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Anıl Çeçen &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/anil-cecen/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Thu, 31 May 2018 20:51:03 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.10</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>Anıl Çeçen &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Prof. Dr. Anıl Çeçen: “Akşener, Bir Batı Projesidir”</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/prof-dr-anil-cecen-aksener-bir-bati-projesidir/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/prof-dr-anil-cecen-aksener-bir-bati-projesidir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Sinan Onuş]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 31 May 2018 22:20:14 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[9. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Anıl Çeçen]]></category>
		<category><![CDATA[Batı Projesi]]></category>
		<category><![CDATA[Haziran 2018]]></category>
		<category><![CDATA[Meral Akşener]]></category>
		<category><![CDATA[Sinan Onuş]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=2153</guid>

					<description><![CDATA[Yahudi asıllı bilim adamlarından Bernard Lewis’in, “Orta Doğu’nun Geleceği” isimli bir kitapçığı var. Burada, Sovyetler Birliği sonrasında Orta Doğu’ya, “İslam’ın karanlığı çökmüştür” diyor. Bu karanlığı önleyecek olanların da Orta Doğu ülkelerinde yaşayan kadınlar olduğunu söylüyor. Bu çerçevede hem İsrail hem de Batı dünyası, kadın hareketi ve kadın önderliğini bir kurtarıcı olarak görüyor. Yörünge, Prof. Dr. Anıl Çeçen’le erken seçim kararını, Türkiye’nin beka sorunu olup olmadığını ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan karşında Cumhurbaşkanlığı için yarışacak olan CHP’nin adayı Muharrem İnce ile İYİ Parti’nin adayı Meral Akşener’i konuştu. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, erken seçim kararını açıklarken bir beka sorunundan söz etti? Türkiye’nin beka sorunu var mı? Türkiye’nin kurulduğu günden beri beka sorunu var. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı İmparatorluğu dağıldıktan sonra kuruluş aşamasında ortada kalan merkez coğrafya Anadolu’yu esas aldı. O dönemde başta İngiltere olmak üzere, Rusya ve Fransa’nın, Orta Doğu’nun yeniden yapılanmasında emperyal planları vardı. Bu coğrafyada, o zamandan bugüne gelen tarihsel süreç içerisinde Güneydoğu’da Kürdistan, Doğu Anadolu’da Ermenistan peşinde koşanlar ya da Doğu Karadeniz’de geçmişten gelen Pontus arayışları içerisine girenlerin bu arayışlarını yeni dönemde de gündeme getirdiklerini görüyoruz. Yani Türkiye Cumhuriyeti 100. yılına doğru giderken tarihsel olarak beka sorunu vardır. Öte yandan İkinci Dünya Savaşı sonrasında bu coğrafyada Amerika’nın ve İngiltere’nin &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Yahudi asıllı bilim adamlarından Bernard Lewis’in, “Orta Doğu’nun Geleceği” isimli bir kitapçığı var. Burada, Sovyetler Birliği sonrasında Orta Doğu’ya, “İslam’ın karanlığı çökmüştür” diyor. Bu karanlığı önleyecek olanların da Orta Doğu ülkelerinde yaşayan kadınlar olduğunu söylüyor. Bu çerçevede hem İsrail hem de Batı dünyası, kadın hareketi ve kadın önderliğini bir kurtarıcı olarak görüyor.</strong></p>
<p><em>Yörünge, Prof. Dr. Anıl Çeçen’le erken seçim kararını, Türkiye’nin beka sorunu olup olmadığını ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan karşında Cumhurbaşkanlığı için yarışacak olan CHP’nin adayı Muharrem İnce ile İYİ Parti’nin adayı Meral Akşener’i konuştu.</em></p>
<p><strong>Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, erken seçim kararını açıklarken bir beka sorunundan söz etti? Türkiye’nin beka sorunu var mı?</strong></p>
<p>Türkiye’nin kurulduğu günden beri beka sorunu var. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı İmparatorluğu dağıldıktan sonra kuruluş aşamasında ortada kalan merkez coğrafya Anadolu’yu esas aldı. O dönemde başta İngiltere olmak üzere, Rusya ve Fransa’nın, Orta Doğu’nun yeniden yapılanmasında emperyal planları vardı. Bu coğrafyada, o zamandan bugüne gelen tarihsel süreç içerisinde Güneydoğu’da Kürdistan, Doğu Anadolu’da Ermenistan peşinde koşanlar ya da Doğu Karadeniz’de geçmişten gelen Pontus arayışları içerisine girenlerin bu arayışlarını yeni dönemde de gündeme getirdiklerini görüyoruz. Yani Türkiye Cumhuriyeti 100. yılına doğru giderken tarihsel olarak beka sorunu vardır.</p>
<p>Öte yandan İkinci Dünya Savaşı sonrasında bu coğrafyada Amerika’nın ve İngiltere’nin desteğiyle bir proje olarak İsrail Devleti kuruldu. Bu proje gelecekte Orta Doğu’da Büyük İsrail İmparatorluğu hedefliyor ve eski Osmanlı hinterlandına yayılmayı amaç olarak ortaya koyuyor. Bu doğrultuda İsrail ve Amerika, Orta Doğu’da var olan devletlerin hiçbirini kabul etmiyor. Özellikle Irak ile Suriye’nin parçalanmasını istiyor ve şimdi de yavaş yavaş İran’ın parçalanması gündeme geliyor. Burada hep Türkiye’yi kullanmak istediler. Ancak ana hedefin, Türkiye ile İran’ı karşı karşıya getirmek olarak görüldüğü noktada, Orta Doğu’da İsrail’in büyümesi, bölgeye egemen olması için mevcut devletlerin yıkılması ve parçalanması gerekiyor. Irak’tan üç eyaletin, Suriye’den ve İran’dan beş eyaletin gündeme geldiği bir noktada, Türkiye’de de yedi-sekiz bölge valiliği üzerinden bir eyalet yapılanması çeşitli mecralarda tartışılmaya başlanmıştır. Buradan da anlıyoruz ki Batılı emperyalistler ve Siyonistler, Osmanlı sonrası kurulmuş olan bölge devletlerinin hiçbirisini kabul etmiyor ve bölgedeki bütün devletlerin parçalanması hedefleniyor. ABD Genelkurmay Başkanı Wesley Clark, Orta Doğu’daki yedi devletin önümüzdeki on yıl içinde parçalanacağını açıkça ifade etmiştir. İsrail gibi kaçak devletlerin bölgeye egemen olabilmesi için bölgedeki bütün Müslüman devletlerin eyaletlere bölünmesi, bunun da mezhep ya da etnik ayrılıklar üzerinden gerçekleştirilmesi hedeflenmektedir. Bu da hem Türkiye hem de bölge devletlerinin tümü için bir beka sorunu olduğunun açık bir göstergesidir.</p>
<p><strong>Türkiye, Geleceğini Güvence Altına Alma Arayışında</strong></p>
<p><strong>Erken seçim kararı, Türkiye’ye yönelik bu planları öteleyebilir mi?</strong></p>
<p>Bu, seçimlerin sonucunda Türk seçmeninin göstereceği demokratik olgunluğa bağlı bir durum. Seçim süreci içerisinde Türkiye, kendisini yeniden toparlayabilir, merkezi devlet gücü yeniden onarılabilir ve bu coğrafyanın geleceği için Büyük Orta Doğu, Büyük İsrail projelerine veyahut Avrupa Birliği projelerine alternatif olarak B Planı’nı ortaya koyabilirse o zaman seçim sürecinden olumlu bir sonuç alabilir. Ancak seçim sürecinde emperyal güçlerin kışkırtmalarıyla alt kimlikli çekişmelere sürüklenirse ya da bölgede başlamış olan sıcak çatışmalar terör hareketleri olarak Anadolu’ya, Misak-ı Milli sınırları içine taşınırsa o zaman Türkiye seçim sürecinden maalesef zayıflayarak çıkacaktır. Böyle bir durumda önümüzdeki dönemdeki gelişmelerde yeterince etkin olunamayacağı için bizi, ciddi boyutlarda zor günler bekleyecektir.</p>
<p><strong>Bu tespitlerinizden yola çıkarsak erken seçim kararı, yerinde ve zamanında atılmış bir adım mı?</strong></p>
<p>Normal seçimlerden bir buçuk yıl önce seçime gidiyoruz. Amerika, İran’la sağlanmış olan barış platformundan geri çekildiğini ilan etti. Savaşın önümüzdeki günlerde tırmanma olasılığını gördük. Ankara kulislerinde, NATO’nun da devreye girebileceği ve bölgedeki varlığını ağırlıklı bir şekilde kullanmaya yöneleceği tartışmaları yoğun olarak dillendirildi. Bu çerçevede bölgedeki devletlerin önümüzdeki dönemde bağımsız bir çizgide varlığını koruması, Türkiye açısından büyük önem taşıyor. Türkiye de varlığını ve bağımsız yapısını koruyarak bu savaş süreci içerisinden geçmek ve geleceğini güvence altına almak arayışı içerisinde.</p>
<p>Türkiye’nin önümüzdeki dönemde savaşa sürüklenmesi, bir NATO baskısıyla karşı karşıya kalması gibi riskli durumların da ortaya çıkacağını dikkate alırsak tam bu noktada bir erken seçim kararı bence sağlıklı olmuştur. Her hükümetin böylesine bir darboğazdan geçilirken kendi geleceği açısından toplumsal tabanını ve kendi güvencesini sağlama almak ve alacağı önlemlerle savaş ortasından kendini kurtarmaya öncelik vereceğini görmek lazım.</p>
<p>Erken seçim kararıyla hem iktidar partisi hem diğer partiler kendini yenilemek, toplumda var olan potansiyeli siyaset sahnesine taşımak ve bu noktada da daha güçlü bir iktidarın ortaya çıkmasını sağlamak için yeni bir şans elde etmiştir. Bunu görmemiz lazım. Kutuplaşmanın önlenmesi için erken seçimin Türkiye için bir şans kapısı olarak açıldığını görüyoruz.</p>
<p><strong>Batı, Hükümeti Ve Sayın Cumhurbaşkanı’nın Konumunu Devre Dışı Bırakmaya Çalışıyor</strong></p>
<p><strong>Mayıs ayı başlarında İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener’i ziyaret eden Almanya’nın Avrupa İşlerinden Sorumlu Bakanı Michael Roth, 24 Haziran seçimlerini yakından takip edeceklerini söyledi. Roth, AK Parti ve HDP arasında sıkışan Kürt seçmenin İYİ Parti’ye destek vereceğini öngördüklerini belirtti. Kürt seçmenin, İYİ Parti’yi tercih edeceğini düşünüyor musunuz?</strong></p>
<p>Türkiye’de Kürt hareketi genelde Türk demokrasisinin solunda yer almıştır. İYİ Parti ise merkez sağın çökmesinden sonra yeniden merkez sağın toparlanması amacıyla gündeme getirilen yeni bir partileşme hareketidir. Buradan bakınca Kürt seçmenle İYİ Parti’nin bir arada olamayacağı gibi bir durum ifade edilmeye çalışılıyor. Ancak şartlar değişmiştir. Avrupa Birliği temsilcisi olarak gelen o diplomatın ortaya koyduğu çizgide hem Kürt hareketi hem de İYİ Parti üzerinden laik-çağdaş cumhuriyet yapılanması vardır. Türkiye’de 16 senedir Ilımlı İslam iktidarda. Ilımlı İslam en fazla Avrupa’yla karşı karşıya geliyor ve Avrupa’dan dışlanma gibi bir durumdan geçtiğimizi de hatırlamamız gerekiyor. Çünkü Avrupa Birliği bir Hristiyan Birliği’dir. Dikkat edin Balkanlarda, Osmanlı uzantısı olan Müslüman ülkelerin hiçbirini içerisine almamıştır. Türkiye’yi de Müslüman kimliği nedeniyle 50 senedir kapısında bekletmektedir. Hem bizi içlerine almıyorlar hem de bu coğrafyada Alman emperyalizminin ya da Avrupa emperyalizminin çıkarları doğrultusunda yönlendirme yapmaya çalışıyorlar. Bu çerçevede Avrupalıların, Türkiye’nin iç dinamikleriyle ya da iç çelişkileriyle oynama hakkı olmaması gerekir. Bu noktada ben, Güneydoğulu, Kürt asıllı temsilcilerin tıpkı Cumhuriyet Halk Partisi’ne oy verdikleri gibi çağdaşlık çerçevesinde ve Avrupa Birliğiyle yakınlaşma noktasında İYİ Parti’ye de destek olabileceğini söylüyorum. Tabii bu, seçim sürecinde ortaya çıkacak gelişmelere ve partilerin izleyeceği politikalara ve yeni yaklaşımlara bağlı bir durum.</p>
<p><strong>Bu tespitlerinizi biraz daha açalım isterseniz. Almanların Kürt meselesindeki yaklaşımını ve terör örgütü PKK’nın Almanya’daki örgütlenmesini biliyoruz. Alman Bakanın açıklamaları ne anlama geliyor?</strong></p>
<p>Almanya, bir emperyal güçtür. 20. yüzyılın başında Almanların da Orta Doğu’ya, Osmanlıya geldiğini, Afrika ülkelerine girdiğini hatırlayalım. Almanlar bugün, Avrupa’nın patronu haline gelmiştir. Avrupa Birliği’nin tamamen Almanya’nın kontrolüne girdiği aşamada İngiltere, Brexit’le Avrupa Birliği’nden çıkmıştır. Şimdi Almanya bu aşamada hem Avrupa Birliği’nin hâkimi olmaya hem de Birinci Dünya Savaşı sürecindeki planlarını hayata geçirmeye çalışıyor. Şimdi biraz geriye gidelim. Alman istihbarat servislerinin, hem Osmanlı hem İran hem Orta Asya hem de Rusya’daki Müslüman kesimlerde yoğun bir kampanyayla Töton<sup>1</sup> İmparatorluğu adı altında bir Alman-İslam İmparatorluğu’na yöneldiklerini hatırlayalım. Önümüzdeki dönemde Almanya’nın özellikle Balkanlar üzerinden Karadeniz’e, Türkiye’ye ve Kafkasya’ya yönelik yeni girişimlerde bulunacağı kanaatindeyim. Almanya, bu nedenle Türkiye’nin seçimiyle yakından ilgileniyor. Almanya, Türkiye’deki alt kimlikli yapılanmayla mevcut siyasi yapılanma içerisinde var olan birtakım sorunları sanki gelecekte büyük çıkmazlar oluşturacakmış gibi kamuoyuna yansıtıyor. Kendi istediği şekilde bir dizayn yapmaya çalışıyor. Bunu bugünkü hükümeti ve Sayın Cumhurbaşkanı’nın konumunu devre dışı bırakma çalışmaları olarak görebiliriz. Çünkü son yıllarda Türkiye, Avrupa Birliği ve Almanya ile çok ciddi boyutlarda karşı karşıya gelmiştir.</p>
<p><strong>“Sıkışan Kürt seçmen oy verir” derken o zaman Meral Akşener topluma, “kurtarıcı” ya da “umut” gibi sunuluyor.</strong></p>
<p>Kurtarıcı denilmesi biraz zor ama bir proje olduğu açık. Yahudi asıllı bilim adamlarından Bernard Lewis’i anımsayalım. Türkiye’nin çok yakından tanıdığı bir isim. Türkçe bilir, Türkiye ve Atatürk üzerine kitap yazmıştır. Aynı zamanda İsrail’in öncüsü olan Siyonistlerden birisidir. 1990’lı yılların başlarında bu bilim adamı, “Orta Doğu’nun Geleceği” diye bir kitapçık yayımlamıştır. Bu kitapçıkta, Sovyetler Birliği sonrasında Orta Doğu’ya, “İslam’ın karanlığı çökmüştür” diyor. Yani İslam yapılanmasını Orta Doğu’da, karanlık olarak görüyor. Bu karanlığı önleyecek olanlar da Orta Doğu ülkelerinde yaşayan kadınlardır diyor. Yalnız Türkiye değil, bütün Orta Doğu ülkelerindeki İslamcı güçlerin, kadın liderliği ve kadınların siyasi mücadele için sokağa inmesiyle dengelenebileceğini söylüyor. Orta Doğu’da öne çıkan İslam kimliği, Avrupa’yı ve aynı zamanda İsrail’i çok rahatsız ettiği için bölgedeki sancılı geçiş böylece aşılacak. Bu çerçevede hem İsrail hem de Batı dünyası, kadın hareketi ve kadın önderliğini bir kurtarıcı olarak görüyor. İşte bu doğrultuda Türkiye seçimlerinde de kadın adaylar öne geçme şansını elde etmektedir. Daha önce Tansu Çiller’in başbakanlığını da bu doğrultuda değerlendirmek mümkündür. Tansu Çiller’le başlamış olan bu açılım, Meral Akşener’le devam etmektedir.</p>
<p><strong>Sivil Örümceğin Ağında</strong></p>
<p><strong>Lewis’in “kadınların desteklenmesi projesi” üzerinden devam edelim o zaman. Denge ve Denetleme Ağı’nın kurucularından ve bir dönem sözcülerinden olan Selda Tandoğan Demirel’in, Akşener’e “başdanışman” olduğu iddia edildi. Ancak kamuoyundan gelen tepkiler sonrası bu iddia yalanlandı. Demirel danışman değil şu an ama İYİ Parti’nin 200 kişilik kurucuları arasında yer alıyor. Demirel’in kurucusu olduğu sivil toplum kuruluşu (STK), Demokrasi için Ulusal Bağış (National Endowment For Democracy/NED) destekli Ulusal Demokratik Enstitü (National Democratic Institute/NDI) tarafından fonlanıyor. Bu iki örgütün Renkli Devrimlerdeki rolünü biliyoruz. Bu birliktelik tesadüf mü sizce?</strong></p>
<p>Türkiye’de yeni bir siyasi yapılanma ortaya çıktığında her Türk vatandaşının bunun içine girme hakkı vardır. Selda Hanım’ın da o şekilde hareket ettiği kanaatindeyim. Kendisini çok yakın tanımıyorum. Ancak STK olarak hareket eden bir yapının temsilcisi olunca STK’ların arkasına bakmak lazım. Tam da bu noktada Mustafa Yıldırım tarafından kaleme alınan “Sivil Örümceğin Ağında” isimli kitabı anımsatmak isterim. Bu kitapta, Türkiye’deki STK’ların hangisinin, hangi Batı ülkesinden maddi destek aldığı tek tek yayımlanmıştır. Bu kitapta ortaya konan gerçekler açısından baktığımız zaman evet, Batı demokrasilerinin uzantısı olan STK’ların emperyal plan ve projeler doğrultusunda hareket ettikleri ve bu noktada da Batılı ülkeler tarafından finanse edildiklerini görüyoruz. Aynı durum Sovyetler Birliği sonrasında Rusya’da da vardı. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin işbaşına gelince hepsini yasakladı. Banka hesaplarına el koydu ve Rusya, dışardan para alarak kendi ülkesinin aleyhine çalışan STK’lara izin vermedi. Türkiye ise daha demokrat davrandı. Bunların çalışmalarını Avrupa standartları içerisinde belirli bir düzene koymaya çalmıştı. Türkiye ne yazık ki bunda da başarılı olamadı.</p>
<p><strong>CHP önemli bir hamle yaptı ve Muharrem İnce’yi aday gösterdi. Meral Akşener, biraz geride kaldı gibi duruyor. İnce’nin adaylığıyla Akşener’in ikinci tur şansı biraz düştü mü?</strong></p>
<p>Devleti kuran, Atatürk’ün partisi çok durağandı. Bir türlü adayını açıklayamadı. Tabii iş geldi genel başkana kilitlendi. Genel başkanın da siyasetçi olmaması ve siyaset üretememesi nedeniyle Atatürk’ün partisi çok zayıf gidiyordu. Böyle bir noktada Sayın Cumhurbaşkanıyla rekabet edebilecek özelliklere sahip bir kişiyi yani halkın içinden gelmiş bir kişi olarak Sayın Muharrem İnce’yi aday çıkardılar. Böylece seçim yarışı hızlandı. Sayın İnce önümüzdeki dönemde medyada yer alabilirse dengeleri önemli bir şekilde değiştirecektir. Yeri gelmişken bir şey daha söylemek lazım. Daha işin başında Sayın İnce, Meral Akşener lehine birinci turda çekilebileceğini söyledi. Sanırım burada bir hesap yapılmaktadır. Eğer Meral Hanım ikinci tura kalırsa merkez sağdan gelen kemikleşmiş oylarla Güneydoğu ve Doğu Anadolu’daki Kürt oylarını bağdaştırmak kolay olmayacaktı. İnce’nin kamuoyunda estirdiği sol rüzgâr, Doğu ve Güneydoğu halkını biraz harekete geçirdi. Bu noktada da İnce bir jest yaparak arkasına aldığı rüzgârla birlikte Cumhurbaşkanlığı adaylığından Meral Akşener lehine feragat ederek seçimi ikinci tura bırakmamak gibi bir yeni strateji üzerinde çalıştıklarını ve bu konuda pazarlıklar yapıldığını Ankara kulislerinde duyuyoruz.</p>
<p><strong>Kemalist Proje İle Siyonist Proje Orta Doğu’nun Geleceği İçin Bugün Karşı Karşıya</strong></p>
<p><strong>Siz, İYİ Parti’ye “proje” dediniz. Bu durumda Atatürk’ün kurduğu parti de bu projenin parçası olmuyor mu?</strong></p>
<p>Türkiye Cumhuriyeti de bir proje. Ancak Atatürk’ün projesiydi. Kuvayı Milliye hareketi zafere ulaşıp devleti kurduktan sonra yola parti olarak devam etti. Atatürk’ün yaklaşımı, hem partiyi hem devleti aynı çizgiye getirmekti. Bu noktada da partiyle devletin arasında bir ayrılık olmaması gerekiyordu. Ancak bugün Atatürk’ün partisinde maalesef İkinci Cumhuriyetçi, yani küreselleşmenin etkisiyle neoliberal bir çizginin öne geçtiğini görüyoruz. Bu doğrultuda sermaye kesimleri, Avrupa-Amerika-İsrail üçgeninde Türkiye’ye müdahale ederken Atatürk’ün partisini de baskı altına alarak yönlendirmeye çalıştıklarını izliyoruz.</p>
<p><strong>Soru işaretleri bırakmamak için bunu biraz daha açalım. O zaman dâhil olunan bu proje, Cumhuriyet’in kuruluşundan farklı olarak antiemperyalist olmayan bir proje mi?</strong></p>
<p>Atatürk’ün partisi bugün, Kurtuluş Savaşı’nda olduğu gibi antiemperyalist çizgide devam etseydi, Türkiye’nin, Avrupa Birliği süreci içerisinde kabul etmek zorunda kaldığı programlarla devletin tasfiyesini önleyebilirdi. Ancak maalesef devletin tasfiyesi süreci, Avrupa Birliği süreci üzerinden başlatılmış ve bugün de Büyük Orta Doğu Projesi üzerinden devam ettirilmektedir. Büyük İsrail’in önü açılarak bu coğrafyadaki bölge devletleri, Siyonizm’in-emperyalizmin güdümünde eyaletler üzerinden yeni bir yapılanmaya yönlendirilmektedir. Bu coğrafyada yapılan mücadeleleri kendi haline bırakırsanız ya Arap Birliği ya İslam Birliği kurulur. Ya Rusya güneye iner ya Almanya doğuya açılır ya da bu coğrafyada iki proje çarpışır: Biri İsrail’i kuran Siyonist proje, öbürü Türkiye’yi kuran Kemalist proje. İşte Kemalist proje ile Siyonist proje bugün, Orta Doğu’nun geleceğinde karşı karşıyadır. Atatürk’ün partisinin Kemalist proje doğrultusunda hareket ederek ülkenin birliğini, bütünlüğünü ve bağımsızlığını güvence altına alması gerekirken bu coğrafyadaki eyaletler üzerinden bölgesel federasyon planına yumuşak baktığını görüyoruz.</p>
<p><strong>Sizin belirttiğiniz kapalı kapılar ardındaki pazarlıklar gerçekleşmezse ve Muharrem İnce ikinci tura kalırsa İYİ Parti ve Saadet Partisi seçmeninin tulum halinde CHP’nin adayına oy vereceğini düşünüyor musunuz? Örneğin son yerel seçimlerde CHP, eski MHP’li bir isim olan Mansur Yavaş’ı aday gösterdi ve MHP seçmeni tulum olarak vermedi.</strong></p>
<p>Muharrem İnce’nin son anda çıkan bir aday olarak hiçbir hazırlığı yok. Dikkat edin her gün sağdan sola konuşuyor, birçok şey söylüyor ama bir siyasi çizgi izlemiyor. Sadece polemik yapıyor. Gazete başlıkları üzerinden politika yapan bir adayın Türkiye Cumhuriyeti’nin geleceği noktasında istikrarlı bir çizgiyi ortaya koyması beklenemez.</p>
<p>O nedenledir ki bu izlenen zikzaklar nedeniyle Atatürk’ün partisinin, cumhurbaşkanlığı seçimi süreci içerisinde ortaya istikrarlı bir çizgi koyamadığını görüyoruz. Seçmen gidip Atatürk’ün partisinin adayına oy verirken bu partinin yine eskisi gibi antiemperyalist çizgide ülkenin geleceğini koruyup korumayacağından emin olması gerekir. Böyle bir durum söz konusu değilse o zaman önümüzdeki dönemde ortaya çıkacak siyasi gelişmeler seçmen tabanını etkileyeceği için birtakım çelişkili gelişmeler ya da istikrarsız durumlar meydana gelecektir.</p>
<p>Devleti kuran Atatürk’ün partisi kuruluş ayarlarına dönmedikçe, Türkiye’nin geleceği için çözüm üretemez. Böylesine bir arayış içerisinde Muharrem İnce’den beklenen sonuç alınamayabilir.</p>
<p style="font-size:0.8em;"><em>1 Töton Şövalyeleri, bir Germen-Roman dini tarikatıdır. Tarikat, Katolik hacılara, hac yolunda yardım etmek, hasta ve yaralı Katoliklerin bakımlarını sağlamak üzere hastane kurmak amacıyla kurulmuştur. Adlarını özellikle Orta Çağ’da Haçlı Seferlerine katılarak duyurdular. Şövalyeler, üzerinde siyah bir haç olan uzun beyaz elbiseler giyerlerdi. Daha sonra bu imge, Prusya Krallığı ve Almanya tarafından Demir Haç Madalyası olarak da kullanıldı. Kimi araştırmacılara göre, Töton Şövalyeleri, dünyanın en güçlü imparatorluğu olacağına inandıkları “Türk-Germen İmparatorluğu” kurulmasını istiyordu.</em></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/prof-dr-anil-cecen-aksener-bir-bati-projesidir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Roma İmparatorluğu&#8217;ndan Kudüs İmparatorluğu&#8217;na</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/roma-imparatorlugundan-kudus-imparatorluguna/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Anıl Çeçen]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 31 Dec 2017 21:34:06 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kapak]]></category>
		<category><![CDATA[4. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Anıl Çeçen]]></category>
		<category><![CDATA[İsrail]]></category>
		<category><![CDATA[Kudüs]]></category>
		<category><![CDATA[Ocak 2018]]></category>
		<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>
		<category><![CDATA[Roma]]></category>
		<category><![CDATA[Roma İmparatorluğu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1490</guid>

					<description><![CDATA[Önümüzdeki dönemde Türk devleti doğu ve güneydoğu bölgeleri kadar batı kıyılarından da bir bölünme riski ile İsrail’in yeni Kudüs İmparatorluğu projesi sebebiyle karşı karşıya kalacaktır. Yeni dönemde İsrail Orta Doğu’dan daha çok, Akdeniz bölgesi üzerindeki etkinliğini artırarak yol haritasına devam etmek isteyecektir. Dünya tarihinde gelmiş geçmiş imparatorluklar içerisinde en uzun süreli hegemon güç olarak Roma İmparatorluğu en başta gelmektedir. Romalılar hem en büyük dünya gücü olmuşlar hem de uzun süreli bir yönetim ile yer kürenin merkezi denizi olan Akdeniz’i bir iç göl olarak ellerinde tutmuşlardır. Tarihin daha çok üç büyük kıtadan oluşan merkezi bölgesinin tam ortasında yer alan Akdeniz her zaman için dünyanın ortasındaki hegemonya alanı olarak yeryüzü tarihinde etkin bir konuma sahip olmuştur. Üç kıtadan oluşan dünya ana karasının hegemonya altına alınmasında her zaman Akdeniz önde gelen bir yere sahip olmuştur. Böylesine bir jeopolitik konumu olduğu için Akdeniz’in tam ortasında bir çizme gibi sarkan İtalyan yarımadası önde gelen bir yere sahip olmuş ve bu yarımadanının merkezi konumundaki Roma kenti de tarihin en büyük ve güçlü devletinin merkezi olmuştur. Dünya tarihinin sayfaları incelenirken Roma İmparatorluğunun Milattan önceki yüzyıllardan gelerek Milattan sonraki yüzyıllara uzanan macerası açıkça görülebilmektedir. Milattan önce ikibinli yıllarda kurulmuş olan Roma önce bir kent sonra bir şehir devleti &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Önümüzdeki dönemde Türk devleti doğu ve güneydoğu bölgeleri kadar batı kıyılarından da bir bölünme riski ile İsrail’in yeni Kudüs İmparatorluğu projesi sebebiyle karşı karşıya kalacaktır. Yeni dönemde İsrail Orta Doğu’dan daha çok, Akdeniz bölgesi üzerindeki etkinliğini artırarak yol haritasına devam etmek isteyecektir.</strong></p>
<p>Dünya tarihinde gelmiş geçmiş imparatorluklar içerisinde en uzun süreli hegemon güç olarak Roma İmparatorluğu en başta gelmektedir. Romalılar hem en büyük dünya gücü olmuşlar hem de uzun süreli bir yönetim ile yer kürenin merkezi denizi olan Akdeniz’i bir iç göl olarak ellerinde tutmuşlardır. Tarihin daha çok üç büyük kıtadan oluşan merkezi bölgesinin tam ortasında yer alan Akdeniz her zaman için dünyanın ortasındaki hegemonya alanı olarak yeryüzü tarihinde etkin bir konuma sahip olmuştur. Üç kıtadan oluşan dünya ana karasının hegemonya altına alınmasında her zaman Akdeniz önde gelen bir yere sahip olmuştur. Böylesine bir jeopolitik konumu olduğu için Akdeniz’in tam ortasında bir çizme gibi sarkan İtalyan yarımadası önde gelen bir yere sahip olmuş ve bu yarımadanının merkezi konumundaki Roma kenti de tarihin en büyük ve güçlü devletinin merkezi olmuştur. Dünya tarihinin sayfaları incelenirken Roma İmparatorluğunun Milattan önceki yüzyıllardan gelerek Milattan sonraki yüzyıllara uzanan macerası açıkça görülebilmektedir.</p>
<p>Milattan önce ikibinli yıllarda kurulmuş olan Roma önce bir kent sonra bir şehir devleti daha sonra bir ülke devletinin başkenti ve en sonunda da dünyanın merkezi olarak insanlık tarihinde yerini almıştır. Bu nedenle bütün Akdeniz’i kaplayan, Avrupa kıtası ile beraber, Orta Doğu ve Kuzey Afrika topraklarını sınırları içerisinde biraraya getiren bir büyük dünya imparatorluğu, Roma merkezli olarak dünya tarihini sonraki yüzyıllara doğru yönlendirmiştir. Roma kenti giderek küresel bir imparatorluğun merkezi haline gelirken, dünya tarihi için de belirleyici olmuş ve sonraki dönemlerde gündeme gelen oluşumların kaynak noktasını oluşturmuştur. Batı Akdeniz’den gelerek doğu Akdeniz’i işgal eden, bu iç denizi kendi gölü konumuna getiren Romalılar, Akdeniz üzerinden üç büyük kıtaya egemen olmuşlar ve bu nedenle de iki bin yılı aşkın bir süre boyunca egemenliklerini sürdürebilmişlerdir. Şehir devletinden ülke devletine, ülke devletinden imparatorluk devletine geçiş aşamaları yaşandıktan sonra krallık ve cumhuriyet yönetimleri arasında bir bocalama dönemi geçirilmiş ve bundan sonra da tam anlamıyla bir imparatorluk düzeni kurularak dünyanın orta denizi olan Akdeniz çevresinde bir küresel güç odağı oluşturulmuştur. Böylece geleceğin jeopolitik biliminin ilk verilerinin Roma döneminde ortaya çıktığı görülmüş ve sonraki dönemlerdeki devletleşme olgularında bu birikimin yansımaları hissedilmiştir.</p>
<p><strong>Roma Denince Akla Roma Hukuku Gelir</strong></p>
<p>Romalılar imparatorluk çağında o dönemin koşullarına göre çok ileri gitmişler ve gelişmiş bir hukuk sistemi kurarak güçlü devlet yapılarının uzun süreli bir biçimde ayakta kalmasını sağlayacak kurumlaşma sürecine giden yolu açmışlardır. Roma denilince akla önce Roma hukukunun gelmesi de böylesine gelişmiş bir kamu düzeni örgütlenmesinin Romalılar tarafından başarılmış olmasındandır. Roma kenti imparatorluk merkezi olarak böylesine bir büyük kurumlaşmanın öncülüğünü yapmış ve böylece üç kıta üzerindeki geniş hegemonya düzeninin temelleri atılabilmiştir. Roma şehir devleti güçlenerek İtalya yarımadasını ele geçirdikten sonra yayılmaya devam etmiş ve daha sonra Balkanlar ile Anadolu üzerinden Orta Doğu’ya gelerek Milattan yüzyıllar önce kurulmuş bulunan İsrail devletini yıkmıştır. İmparatorluk çağında Romalılar yayılırken dünyanın merkezi alanı olan Orta Doğu’yu da ele geçirmişler ve bu doğrultuda kendilerinden önce merkezi alan devleti olarak kurulmuş olan İsrail devletini yıkmışlardır. Tam da Milat dönüşümünün ortaya çıktığı anda gerçekleşen bu tarihsel olgu daha sonraki dönemlerde gerçekleşen ve dünya gündemini belirleyen siyasal oluşumların tetikçisi olmuş ve bugünlere gelinirken, Roma İmparatorluğunun Orta Doğu’daki İsrail devletini yıkışının sonuçları dünya tarihinin akışını belirlemiştir.</p>
<p>Kudüs merkezli İsrail devleti tarihte üçüncü kez kurulmuştur. İlk Yahudi devleti Yahudilerin Mısır’dan kovulmasından sonra Filistin topraklarında kurulmuş ama bir süre sonra Mezopotamya gücü olarak ortaya çıkan Babil krallığının saldırılarıyla yıkılmış ve Yahudiler için Babil sürgünü dönemi başlamıştır. Babil krallığının yıkılmasından sonra ise ikinci kez İsrail devleti bir yahudi yapılanması olarak yeniden kurulmuş ama Romalıların Orta Doğu’ya gelmeleriyle beraber ikinci kez yıkılmıştır. İkibinyıl önce Roma impartorluğu tarafından yıkılmış olan İsrail devleti yirminci yüzyılın ortalarında Amerikan imparatorluğu tarafından yeniden kurulmuştur. İkibin yıllık rüya ikinci dünya savaşı sonrasında gerçekleşirken bu coğrafyanın tarihsel süreç içerisinde ortaya çıkan siyasal yapılanması altüst edilmiş Müslüman Arap dünyası içerisinde İngiltere ve ABD’nin zorlamalarıyla bir Yahudi devleti olarak İsrail için yer açılmıştır. Yahudiler ikibin yıl sonra eski topraklarına geri dönerken, bu ülkede yüzyıllardır yaşamakta olan Filistinlilerin topraklarına el koymuşlar ve böylece geleceğe dönük olarak bir çatışma ortamı yeniden yaratılmıştır. İsrail’in kurulmasıyla ve Filistinlilerin topraklarına el konulmasıyla başlayan süreç içerisinde tam altmış yıldır Orta Doğu’da savaş devam etmekte, İsrail’e geri dönen yahudiler için sürekli yeni yerleşim merkezleri açılarak Filistin halkının ülkesi elinden alınmakta ve onlara kendi toprakları üzerinde devletlerini kurma hakkı tanınmamaktadır. Dünyanın hiç bir ülkesinde görülmeyen baskı ve terör kutsal topraklar ilan edilen alanda sürekli olarak yaşanmaktadır. Bu çerçevede yüzyıllar sonra kurulmuş olan İsrail, yirminci yüzyılın ikinci yarısında dünya barışının önündeki en büyük engel olarak ortaya çıkmıştır.</p>
<p>Yahudileri ikinci İsrail’i yıkan Romalılar bu topraklardan çıkarmalarına rağmen iki bin yıl sonraki geri dönüşte üçüncü kez gündeme gelen İsrail devleti, Filistinliler ile savaşmaktadırlar. Bir anlamda Romalıların suçunun bedelini Filistinlilere ödetmektedirler. Yarım yüzyılı aşkın bir süredir devam eden çatışmalarda yüzbinlerce Filistinli Siyonizmin pençeleri altında kalarak yaşamını yitirmiş ve bir türlü barış sağlanamamıştır. Milat dönüşümü sırasında Romalıların yokettiği Yahudi devleti yeniden kurulurken, kendisine Kudüs’ü başkent olarak seçmekte ve bu kenti tıpkı Romalıların Roma kentini Akdeniz’in merkezi yaptığı gibi dünyanın orta denizinin merkezi konumuna getirmeğe çaba göstermektedirler. Bir anlamda Roma İmparatorluğunun yerini iki binyıl sonra Kudüs imparatorluğu almağa hazırlanmaktadır. Tarihin garip bir cilvesi olarak dönem değişikliği sırasında roller ve konumlar da değişiklik göstermekte ve eskisinin tamamen zıddı bir durum ortaya çıkmaktadır. Akdeniz ve civarı ikibin beşyüz yıl Roma merkezli olarak yönetildikten sonra, ikibinli yıllarda şimdi de Kudüs üzerinden Akdenizi ve bu orta su gölünü çevreleyen üç kıtayı hegemonya altına alacak yepyeni bir siyasal yapılanmanın bölgeye dayatıldığı görülmektedir.</p>
<p><strong>Akdeniz İmparatorluğuna Doğru</strong></p>
<p>İkinci İsrail’i yıkan Roma imparatorluğunun merkezi olan Roma kenti bugün İtalya Cumhuriyetinin başkentidir. Akdenizin mavi sularının oluşturduğu turistik cennet yörelerinin tam ortasında yer alan İtalyan yarımadasında yer alan ulus devletin merkezi olarak Roma kenti bugün de önemli bir konuma sahip bulunmaktadır. Ne var ki Fransız-Alman ekseninde oluşturulmuş olan Avrupa Birliği kıtasal yapılanması içerisinde yer aldıktan sonra İtalya artık kendi kendini yönetemez bir duruma sürüklenmiş ve daha sonraki aşamada ortak para birimi olarak Euro gölgesinde yer alınca iyice bağımlı bir yapılanmaya ve çöküşe doğru sürüklenmiştir. Geçen yıl ABD üzerinden başlatılmış olan küresel ekonomik kriz dünya bankalar sistemi üzerinden Avrupa kıtasına yönlendirilince önce Akdeniz ülkeleri bu durumdan etkilenmiş ve Avrupa kıtasının bu yoksul ülkeleri ciddi ekonomik sarsıntılar geçirerek çökme noktasına gelmişlerdir. Yunanistan ile patlak veren bu çözülme sürecinde Portekiz, İspanya ve Fransa’dan sonra İtalya da sıraya girmiştir. ABD ve yahudi lobilerinin desteği ile üç dönemdir İtalya’da başbakanlık yapan zengin işadamı ve medya patronu Berlusconi sonunda teslim bayrağını çekerek İtalya’nın da iflas ettiğini açıklamıştır. Euro yüzünden son beş senedir ciddi bir ekonomik durgunluğa mahkum edilmiş olan İtalya, kendini kurtarmak üzere yeniden ulusal para birimi olan lirete geri dönüş için hazırlık yaptığı bir sırada küresel ekonomik krize teslim olarak iflas etmiştir.</p>
<p>İtalyan Cumhuriyetinin iflasını resmen açıklayan başbakan Berlosconi devletini kurtarmak üzere harekete geçmiş ve ilk olarak İsrail’e giderek Kudüs’ü ziyaret etmiştir. Avrupa Birliği üyesi bir ülke olarak İtalya’nın ekonomik çöküşü için çözüm yeri ararken öncelikle birliğin merkezi olan Brüksel’e ya da birliğin güçlü devletlerinin başkentleri olan Paris ile Berlin’e gitmesi gerekirken Avrupa Birliği ile hiç de resmi bağlantısı olmayan İsrail’e gitmesi ve iflas eden İtalyan devletini kurtarmak için yardımı bu küçük ülkeden talep etmesi düşündürücü bir gelişme olarak değerlendirilebilir.</p>
<p>Bugünkü dünya düzeninin görünen yüzünün yanısıra bir de görünmeyen arka yüzünün de olduğunu hatırlatması açısından, İtalyan başbakanının İsrail’e öncelik vermesi önemli ipuçlarını da beraberinde taşımaktadır. Ayrıca dünyanın en büyük patronu olan Amerika Birleşik Devletleri dururken Orta Doğunun en küçük devletine öncelik verilmesinin anlamı üzerinde de durmak gerekmektedir. Dünyanın süpergücü olan ABD’nin başkenti olan Washington’a ya da kapitalist sistemin merkezi olan New York’a giderek ekonomik bataktan çıkışın koşulları ve yöntemleri üzerinde görüşmeler yapacağına, İtalyan başbakanının bu büyük devletleri ve süper güçleri bir yana bırakarak Akdeniz’in en küçük devletini öncelikle ziyaret etmesinin anlamı üzerinde durulması gerekmektedir. Böylesine çelişkili bir görünümün çıktığı aşamada üç dönem başbakanlık yapan zengin işadamı Berlosconi’nin bir bildiğinin olması gerekir.</p>
<p>İki bin yıl önce Roma kenti dünyanın en büyük gücü olarak Filistin topraklarındaki yahudi devleti olan ikinci İsrail’i yıkarken dünya tarihinin iki binli yıllara girdiği yeni aşamada bu kez çöken Roma’nın yardım istemek üzere İsrail’e ve uluslararası hukuka aykırı bir biçimde bu devletin başkenti olarak ilan edilen Kudüs’e yöneldiği görülmektedir. Dün İsrail’i yıkarak haritadan silecek kadar güçlü olan Roma, bugün çökme noktasında yardım ve destek almak üzere Kudüs’e yönelmektedir. Bir anlamda tarihsel roller tersine dönmekte, Akdeniz kıyısında eskiden var olan Roma imparatorluğunun yerini iki bin yıl sonra Kudüs imparatorluğu almaktadır. Eskiden Roma’dan Kudüs’ün yıkılmasının emri çıkarken bugün Roma’dan çıkan irade Kudüs’ten yardım istemek doğrultusunda gündeme gelmekte ve geçmişle çelişen bir çizgiyi ortaya koymaktadır.</p>
<p><strong>Kutsal Kent Kudüs</strong></p>
<p>Üç büyük dinin kutsal kenti olan Kudüs, günümüzde doğu ve batı olarak ikiye bölünmesine rağmen her geçen gün adım adım İsrail işgali altına girmektedir. Uluslararası hukuka göre serbest şehir olarak korunması gereken kutsal Kudüs kenti, zaman ilerledikçe İsrail’in çeşitli atraksiyonları ile Yahudilerin kontrolü altına girmekte ve bu kentte geçmişten bu yana devam eden Müslüman ve Hıristiyan varlığı giderek ortadan kalkmaktadır.</p>
<p>İslam dünyası ve Hıristiyan batı bloku tarafından kabul edilemeyecek böylesine bir işgal tırmanması karşısından birçok ülke tepki gösterirken, İsrail’in dostları ve değişik ülkelerde çok etkin çalışmalar yürütmekte olan Siyonist lobiler İsrail’in bu haksız saldırılarına ve işgal tırmandırmalarına bir şemsiye oluşturarak koruyucu bir tutum izlemektedirler. Küresel sermayenin ve medya kanalları ile siyasal merkezlerin sürekli olarak Siyonist lobiler tarafından ele geçirilmesi ve kontrol altında tutulması nedeniyle, İsrail hiç bir ülkeyi ya da siyasal gücü takmamakta ve bildiğini okuyarak geleceğe dönük Yahudi egemenliğindeki bir dünya devletinin temellerini Akdeniz kıyılarında atmağa çaba göstermektedir. İsrail’in Siyonist yönetimi haksız girişimlerini ve hukuka ters düşen uygulamalarını perdelemek üzere Kudüs kentini öne çıkarmakta ve bu kentin kutsallığının üç büyük din tarafından kabul edilmesini Siyonist hegemonyacı politikalar doğrultusunda çıkarcı bir biçimde kullanmaktadır. İsrail işgalci bir ülke olmasına rağmen Kudüs’ü başkent ilan etmekte ve Tel Aviv’deki devlet yapılanmasını geçici olarak göstermekte, geleceğin dünya devletinin başkenti olarak Kudüs’ü hazırlamaktadır.</p>
<p>Siyonizm’e göre Kudüs önce İsrail’in, sonra Orta Doğu ve Avkdeniz’in en sonunda da dünyanın merkezi olacaktır. Kudüs kentinin kuzeyinde bulunan Siyon tepesinde oluşturulacak yahudi krallığı yeniden bir dünya imparatorluğunu, Kudüs merkezli olarak kuracaktır.<br />
Dünyanın önde gelen bütün devletleri Kudüs’ün İsrail’in başkenti olmasını kabul etmeyerek bu duruma itiraz etmektedirler. Onlara göre İsrail’in merkezi Tel Aviv olarak kalmalı ve üç büyük din açısından kutsal bir kent olan Kudüs serbest bir şehir olarak dünyanın bütün insanlarına açık olmalıdır. Kutsal kitaplarda da kutsallığı dile getirilen bir kent olarak Kudüs’ün serbest bir şehir olarak statüsünün korunması, gerekirse Birleşmiş Milletler yönetimine devredilmesi gerekmektedir. Ne var ki Siyonist İsrail yönetimi bütün bu gerçekleri görmezden gelerek Kudüs üzerindeki işgalci girişimlerini tırmandırmakta ve kentin batısını eline geçirdikten sonra doğu Kudüs’ü de yavaş yavaş kontrolü altına almaktadır.</p>
<p>Filistin devletinin başkenti olarak ilan edilmiş olan Doğu Kudüs’ü Araplara bırakmamakta kararlı görünen İsrail, kentin merkezi alanını da hem yer üstünden hem de yer altından ele geçirmekte, ağlama duvarının yanında büyük Süleyman Mabedini yeniden inşa etmek üzere Mescidi Aksa camisini yeraltından toprak kazıyarak kendiliğinden bir çöküşe doğru sürüklemektedir. İsrail’in artık açığa çıkan bu kötü niyetli girişimlerine İslam ve Hıristiyan din merkezleri karşı çıkmakta ve bu nedenle gelecekte bir din savaşına gidecek olaylar kendiliğinden tırmanmaktadır. Bir üçüncü dünya savaşı ile Armegedon senaryolarını gerçekleştirmek isteyen Siyonist çevreler İsrail’in bu bilinçli ve kararlı girişimlerini açıktan desteklemektedirler. Bu yüzden de dünya ülkeleri adım adım bir üçüncü dünya savaşına doğru sürüklenmektedirler. Armegedon senaryosunun kısa zamanda bir kıyamet olgusuna dönüşeceği konusunda birçok kesim fikir birliği içinde görünmektedir.</p>
<p><strong>İsrail’in Küstahlığı</strong></p>
<p>İsrail tarihinin gelmiş geçmiş en fanatik yönetiminin hükümet olduğu bir aşamada başbakan Kudüs’ü resmen Yahudi devletinin başkenti olarak ilan etmekte ve bunu da üç bin yıl önce kenti yahudilerin inşa ettiği gerekçesine dayandırmaktadır. İsrail’in fanatik siyonist başbakanı Kudüs’ü bir yerleşim yeri olarak değil ama bir yahudi başkenti olarak gördüklerini açıklarken, uluslararası alanda İsrail’e yöneltilen bütün suçlamalara karşı çıkarak bir anlamda küresel alanda herkese ve her kesime meydan okuyordu. Siyonist hegemonya planı doğrultusunda önlerine çıkan bütün engelleri her türlü komplo ve senaryo ile aşmasını bilen İsrail yönetimi, bütün dünyada kendilerine karşı gelişen karşıt eğilimleri ve politikaları ciddiye almadan bildikleri yolda ilerleyeceklerini çekinmeden ilan edebiliyordu.</p>
<p>Bu açıdan gelinen nokta küresel barış ortamının korunabilmesi açısından son derece önem taşımaktadır. Bir tarafta hiç bir engel, hukuk ya da hak tanımayarak Siyonist işgale devam eden İsrail devleti ve onun dünyaya yayılmış olan Siyonist destekçi lobileri diğer yanda da tüm insanlık ve dünya uluslarıyla devletleri karşı karşıya gelmiş durumdadır. Şimdiye kadar her türlü komplo ve senaryonun denenerek uygulanmasıyla gelinmiş olunan aşamada artık her şey açığa çıktığı için göz göre göre bir çılgınlık tırmanışı bütün insanlığın gözleri önünde sürdürülmek istenmektedir.</p>
<p>Dünya savaşlarını Siyonist hedefler için çıkartabilen çılgınlık, Makyavelist bir çizgide yola devam ederken kutsal kent olarak Kudüs’ü öne çıkararak kamuoyunun gözünü boyamağa kalkmaktadır. Bu nedenle de İsrail kavgası ve siyonizm davası bir Kudüs sorunuymuş gibi gösterilmektedir. Kudüs’ün kutsallığının öne çıkarılmasıyla yükselen tepkiler ve eleştirilerin önü kesilmeğe çalışılmaktadır.</p>
<p>Siyonizm’in dünya hegemonyası doğrultusunda her yolu denemekten çekinmeyen İsrail’in güçlü lobileri aracılığı ile Birleşmiş Milletler örgütünü Kudüs’e taşımak üzere harekete geçtiği ve böylece dünyanın merkezini New York’tan Kudüs’e getirmek için çaba sarf ettiği anlaşılmaktadır. Tarihin ortaya koyduğu gibi bütün büyük siyasal güçlerin yükseliş dönemlerini çöküş süreci izlemektedir. Yükselen ABD hegemonyası üzerinden kurulmuş olan İsrail devletinin Amerikan hegemonyasının inişe geçtiği bir aşamada bu ülkedeki Siyonist lobiler üzerinden küresel güç merkezini kutsal kent olan Kudüs’e taşımak üzere girişimlerde bulunduğu anlaşılmaktadır.</p>
<p>ABD’nin başkenti Washington’daki bütün devlet daireleri ve resmi kamu kurumlarının binaları eski Roma İmparatorluğu dönemindeki binalara benzer bir mimari stilde yapılmıştır. ABD’yi kuranlar tarihin en büyük imparatorluğu olan Roma İmparatorluğu gibi bir büyük siyasal gücü ortaya çıkarmak isterlerken, bu büyük devleti kendilerine örnek almışlardır. Yüz yıllık ABD hegemonyasını kalıcı bir siyasal yapılanmaya dönüştürmek isteyen Amerikalıların, küresel emperyalizmlerini yeni bir Roma İmparatorluğu doğrultusunda geliştirmeye çalıştıkları anlaşılmaktadır.</p>
<p>ABD’nin sırtından ortaya çıkan ve her geçen gün ABD gücü ile daha da büyüyen Siyonizm ve İsrail olgularının yakın gelecekte dünyanın alacağı biçimlenmede daha fazla etkili olacağı anlaşılmaktadır. Süper güç olan ABD’nin ordusunu kendi çıkarları ve bölgesel hegemonyası için Orta Doğu’ya getirten İsrail, kendisini en fazla tehdit eden Arap gücü olarak Irak devletinin ortadan kaldırılmasını sağlamış ve şimdi de bu orduyu gene kendisini bölgesel hegemonyada en büyük rakip olarak tehdit eden İran’a karşı kullanmağa çalışmaktadır.</p>
<p>ABD önderliğinde oluşturulan Nato askeri gücünü ve bu örgüt içinde yer alan Türk silahlı kuvvetlerini gene kendi emperyal amaçları doğrultusunda kullanmak isteyen Yahudi devleti, Akdeniz kıyılarında oluşturulacak yeni Roma İmparatorluğunu ABD ya da AB merkezli değil İsrail merkezli olarak oluşturmağa çaba göstermekte ve bu doğrultuda Kudüs İsrail’in başkenti olarak bölgenin merkezi yapılmağa çalışılmaktadır.</p>
<p>İsrail devletinin artık kendisine tüm Orta doğu ülkelerini içine alan merkezi coğrafyada bir kara hakimiyeti politikası değil aksine şimdiye kadar sırtını döndüğü Akdeniz bölgesine yüzünü çevirerek bir deniz hakimiyeti üzerinden Büyük İsrail’i Kudüs İmparatorluğu konumunda yeni Roma İmparatorluğu olarak gerçekleştirmeye çalıştığı anlaşılmaktadır. Bu doğrultuda İsrail’in son yıllarda Akdeniz ülkelerine karşı ilgisi fazlasıyla artmış ve giderek bu ülkelerin içişlerine dolaylı yöntemlerle kendi çıkarları doğrultusunda karışmağa başlamıştır.</p>
<p>Bir Macar Yahudisi olan Sarkozy’nin İsrail güdümündeki Siyonist lobilerin desteği ile Fransa Cumhurbaşkanı yapılmasıyla Avrupa Birliği süreci sona ermiştir. Başkan olmadan Türkiye’nin Avrupa üyeliğine karşı çıkan Sarkozy göreve gelir gelmez, Almanya’ya sırtını dönerek Akdeniz Birliğini gündeme getirmiş ve böylece Akdeniz üzerinden İsrail’e el uzatmıştır. Fransa öncülüğünde bir Latin dayanışması İtalya, İspanya ve Portekiz’i Akdeniz Birliğine çekmiş, AB süreci duraklarken Akdeniz ağırlıklı projeler öne çıkmıştır.</p>
<p>İki binli yıllara girerken, ABD desteği ile İsrail, Fas’ın başkenti Rabat kentinde bir Akdeniz zirve toplantısı düzenleyerek, geleceğe dönük İsrail merkezli bir Akdeniz Birliğinin temellerini atarken Avrupa Birliği de İspanya’nın Barcelona kentinde Euromed toplantısını yaparak İsrail’in Kudüs merkezli Akdeniz projesine karşı çıkmış ve tıpkı Roma İmparatorluğu döneminde olduğu gibi İtalya ve Roma üzerinden bir Akdeniz açılımını hedeflemiştir. Ne var ki ABD’yi yönlendiren Siyonist lobiler ve gene onların denetimi altındaki uluslarası kapitalist sistem böylesine bir gelişmeye izin vermemişlerdir. Sarkozy Fransa’sı ile beraber Berlosconi İtalya’sı de Siyonizmin yönlendirmesi altına girmiş ve bu durum giderek bütün Akdeniz ülkelerini yakından etkilemiştir. Doğu Akdeniz’de yahudilerin tarihsel rakibi olan Yunanlılar ve onların devleti de bu durumdan fazlasıyla etkilenerek bocalamaya başlamışlar ve siyonistler tarafından yapay olarak çıkartılan küresel ekonomik krizin ilk kurbanları arasına girmişlerdir.</p>
<p>Kurulduğu günden bu yana Kıbrıs adası ile jeopolitik karşı kıyı politikaları nedeniyle yakından ilgilenen İsrail, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetini Kürt İsrail’den sonra Türk İsrail görünümünde üçüncü İsrail devletine dönüştürürken, Kıbrıs’ın ötesindeki Girit adası ile de yakından ilgilenerek bu büyük adanın Yunanistan’dan kopartılarak ayrı bir devlet olması için destek vermiş daha da ileri giderek İsrail uçakları ve ordusu için Girit adasını bir askeri üs konumuna getirmiştir.</p>
<p><strong>İsrail’in Ege Adalarına İlgisi</strong></p>
<p>Yunanistan’ın çöküş sürecinde Ege adaları ile yakından ilgilenen İsrail, küresel sermaye üzerinden bu adaları teker teker satın almağa başlamış ve daha da ileri giderek Selanik’in Yunanistan devletinden kopartılarak Makedonya’nın başkenti olması için Siyonist lobileri seferber etmiştir. Üsküp ve Selanik bir araya gelirken Ege’de kıyısı olan bir Büyük Makedonya devleti gelecekte İsrail’e gelmekten çekinen Amerikan ve Avrupa Yahudilerinin gelerek rahatlıkla yerleşebileceği ikinci bir Yahudi devleti olarak hazırlanmaktadır. Böylece Doğu Akdeniz bölgesi İsrail merkezli olarak yeniden düzenlenirken Kudüs başkent olarak öne çıkarılmış ve bu duruma bölge ülkelerinin karşı çıkmasına izin verilmemiştir. Yunanistan’dan kopmakta olan Batı Trakya’nın Doğu Trakya ile birleşerek yeni bir Trakya devleti oluşumuna da yeni Akdeniz yapılanması içinde dolaylı olarak destek verilmiş ve böylece Türkiye’nin de Akdeniz Birliği sürecinde parçalanmasına göz yumulmuştur.</p>
<p>Akdeniz Birliği görünümünde bir Kudüs İmparatorluğu kurulurken bütün doğu Akdeniz İsrail merkezli olarak yeniden düzenlenmeğe çalışılmıştır. Böylesine bir süreçte Türkiye’nin Ege ve Akdeniz bölgelerinin de ayrı siyasal yapılanmalar içerisinde eyaletleşmesine giden yollar açık tutulmağa çalışmış, Avrupa Birliği kriterleri doğrultusunda bu bölgelerin Ankara’dan uzaklaştırılarak birer yeni Akdeniz devleti olarak öne çıkmaları istenmiştir. Bu tür girişimlerin sonucunda Türkiye’de Trakya ve İyonya devletleri konusu tartışılmağa başlanmıştır. İsrail merkezli Kudüs İmparatorluğu oluşumu Türkiye Cumhuriyetini de diğer Akdeniz ülkeleri gibi parçalayarak yeni bir yapılanmaya doğru sürüklemektedir. Katalanya ve Bask devletleri ile İspanya parçalanırken, beşyüz yıl sonra İspanya içerisinden yeni bir Endülüs devleti çıkartılmağa çalışılmakta; Korsika ile beraber Sardunya, Sicilya, Girit ve Kıbrıs adaları tıpkı Malta adası gibi ayrı devletçikler haline dönüştürülerek Akdeniz Birliğinin yeni eyaletleri yapılmak istenmektedir. Ayrıca Po ovasındaki Padanya siyasal oluşumu desteklenerek İtalya’nın da tıpkı İspanya ve Fransa gibi bölünmesinin önü açılmakta ve ortaya çıkacak küçük devletçiklerin birer Akdeniz Birliği eyaleti olarak İsrail merkezli Kudüs imparatorluğunun hegemonya alanı içerisine girmeleri sağlanmak istenmektedir. Avrupa ülkelerindeki Siyonist lobiler İsrail merkezli Akdeniz Birliği için uğraşırlarken, Avrupa Birliği gelişmelere tümüyle geride kalmakta ve diplomatlar birbirlerine rol yaparak zaman kazanmağa çalışmaktadırlar. AB oluşumu içerisinde Bologna sürecinin öne çıkartılması, İtalya üzerinden yeni bir Akdeniz açılımını gündeme getirmiş ve böylece Brüksel ya da Frankfurt merkezli bir Avrupa Birliği oluşumunun geride kalması dolaylı olarak sağlanmıştır. Şimdi Bologna sürecinde yavaş yavaş eski Roma İmparatorluğu döneminde olduğu gibi bir Akdeniz Birliği oluşumu öne çıkartılmaktadır. Akdeniz kıyısındaki ülkelerin ilgisi Avrupa üzerinden Akdeniz bölgesine kayarken İsrail daha aktif bir biçimde devreye girerek bu ülkelere Almanya ve İngiltere’ye karşı Fransa ve İtalya gibi Latin ülkeleriyle işbirliği ekseninde sahip çıkmaktadır. Sarkozy ve Berlusconi artık açıkça Akdeniz üzerindeki yeni İsrail hegemonyasının Avrupa’daki temsilcileri konumuna gelmişlerdir.</p>
<p>Avrupa Birliği biterken Akdeniz Birliği devreye girmekte ve bu süreç bütün Akdeniz ülkelerini İsrail merkezli bir Kudüs imparatorluğu doğrultusunda zorlamaktadır. Akdeniz’de kıyısı olan bütün Avrupa ve Afrika ülkeleriyle beraber Türkiye de bu yeni oluşumun kapsamı içerisine girmektedir. Böylesine bir projeden haberi olan İstanbul ve Ege Yahudilerinin bir kısmının Akdeniz kıyılarına yerleşerek bu yeni oluşum içerisinde yer almağa hazırlandıkları görülmektedir. İflasa sürüklenen Yunanistan’ın adaları üzerinde yeni bir Ege Cumhuriyeti oluşturulmak istenmektedir. Kıbrıslı Rumlar bu Ege adalarına göçe zorlanmaktadır. İspanya, Fransa ve İtalya üzerinden Yunanistan’a gelen parçalanma sürecinin Türkiye’nin Ege ve Akdeniz kıyılarını nasıl etkileyeceğinin şimdiden iyi hesaplanması gerekmektedir. Türkiye’nin iç çekişmeleriyle gayrimüslimlerin ve Türk kimliğini benimsemeyenlerin Ege ve Akdeniz kıyılarında toplanmaları, Türkiye Cumhuriyetinin önce batı bölgelerinden bölünebileceği gerçeğini öne çıkarmaktadır. Önümüzdeki dönemde Türk devleti doğu ve güneydoğu bölgeleri kadar batı kıyılarından da bir bölünme riski ile İsrail’in yeni Kudüs İmparatorluğu projesi sebebiyle karşı karşıya kalacaktır. Yeni dönemde İsrail Orta Doğu’dan daha çok, Akdeniz bölgesi üzerindeki etkinliğini artırarak yol haritasına devam etmek isteyecektir. Ulusal ve üniter Türkiye Cumhuriyetini korumakla görevli, Türk devletinin ve Türk ulusunun ilgili ve yetkili makamlarının bilgilerine saygı ile sunulur.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Avrasya&#8217;da Türkiye ve Rusya</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/avrasyada-turkiye-ve-rusya/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Anıl Çeçen]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 01 Dec 2017 05:12:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kapak]]></category>
		<category><![CDATA[3. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Anıl Çeçen]]></category>
		<category><![CDATA[Aralık 2017]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1276</guid>

					<description><![CDATA[Kısaca Avrupa ve Asya kavramlarının birleşik bir biçimde ifade edilmeye başlanmasıyla ortaya çıkan Avrasya bölgesi, yirmi birinci yüzyılın uluslararası konjonktürünün ana çekişme sahası olarak öne çıkıyordu. Bu bölgenin tam ortasından geçen Demirperde ortadan kalkınca, Türkiye’nin dünyanın ucunda ya da sınırında bir ülke değil aksine dünya ana karasını oluşturan Avrasya bölgesinin tam ortasında yer aldığı görülmüştür. Dünya yirmi birinci yüzyıla girme aşamasına geldiğinde soğuk savaş dönemi sona eriyor ve batı merkezli bir yeni emperyalizm olarak küreselleşme olgusu öne çıkarken, geçmişten gelen yeryüzü haritası da değişiklik gösteriyordu. İki kutuplu dünya devam ederken, Rusya, çevresindeki ülkelerle oluşturmuş olduğu ideolojik imparatorluk çerçevesinde, batı karşıtı blokun merkezi olarak ikinci bir merkezi yapılanmayı Asya kıtasının kuzeyinde, Atlas Okyanusu’ndan Pasifik bölgesine kadar uzanıp giden bir büyük imparatorluğun sınırları içerisinde tamamlamaya çalışıyordu. Bu aşamada Asya kıtası bölünmüş bir durumda olduğu için tek başına bir Avrasya bölgesinden söz etmek mümkün değildi. Asya kıtasında Rusya ile birlikte yer alan Çin, Hindistan ve İran gibi devletler de çok büyük alanları kapsıyorlardı. İdeolojik kutuplaşmada batı blokuna karşı oluşan doğu bloku bir Asya yapılanması olarak devam ederken, Avrasya bölgesi de daha çok Asya kıtasının içinde kalan bir jeopolitik konuma sahipti. Soğuk savaş dönemindeki bu yapı daha sonraki aşamada Rusya merkezli Sovyetler Birliği’nin dağılması &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Kısaca Avrupa ve Asya kavramlarının birleşik bir biçimde ifade edilmeye başlanmasıyla ortaya çıkan Avrasya bölgesi, yirmi birinci yüzyılın uluslararası konjonktürünün ana çekişme sahası olarak öne çıkıyordu. Bu bölgenin tam ortasından geçen Demirperde ortadan kalkınca, Türkiye’nin dünyanın ucunda ya da sınırında bir ülke değil aksine dünya ana karasını oluşturan Avrasya bölgesinin tam ortasında yer aldığı görülmüştür.</strong></p>
<p>Dünya yirmi birinci yüzyıla girme aşamasına geldiğinde soğuk savaş dönemi sona eriyor ve batı merkezli bir yeni emperyalizm olarak küreselleşme olgusu öne çıkarken, geçmişten gelen yeryüzü haritası da değişiklik gösteriyordu. İki kutuplu dünya devam ederken, Rusya, çevresindeki ülkelerle oluşturmuş olduğu ideolojik imparatorluk çerçevesinde, batı karşıtı blokun merkezi olarak ikinci bir merkezi yapılanmayı Asya kıtasının kuzeyinde, Atlas Okyanusu’ndan Pasifik bölgesine kadar uzanıp giden bir büyük imparatorluğun sınırları içerisinde tamamlamaya çalışıyordu. Bu aşamada Asya kıtası bölünmüş bir durumda olduğu için tek başına bir Avrasya bölgesinden söz etmek mümkün değildi.</p>
<p>Asya kıtasında Rusya ile birlikte yer alan Çin, Hindistan ve İran gibi devletler de çok büyük alanları kapsıyorlardı. İdeolojik kutuplaşmada batı blokuna karşı oluşan doğu bloku bir Asya yapılanması olarak devam ederken, Avrasya bölgesi de daha çok Asya kıtasının içinde kalan bir jeopolitik konuma sahipti. Soğuk savaş dönemindeki bu yapı daha sonraki aşamada Rusya merkezli Sovyetler Birliği’nin dağılması üzerine, değişiklik geçiriyor ve bu aşamadan sonra Avrupa ile Asya kıtalarının birleşme bölgesi olarak Avrasya coğrafyası yeniden dünya sahnesine çıkıyordu.</p>
<p>Kısaca Avrupa ve Asya kavramlarının birleşik bir biçimde ifade edilmeye başlanmasıyla ortaya çıkan Avrasya bölgesi, yirmi birinci yüzyılın uluslararası konjonktürünün ana çekişme sahası olarak öne çıkıyordu. Bu bölgenin tam ortasından geçen Demirperde ortadan kalkınca, Türkiye’nin dünyanın ucunda ya da sınırında bir ülke değil aksine dünya ana karasını oluşturan Avrasya bölgesinin tam ortasında yer aldığı görülmüştür.</p>
<p>Avrasya alanı iki kutup arasında oluşturulan sınırdan kurtulunca, geleceğe dönük daha özgür gelişmelerin ortaya çıktığı bir bölge olarak dünya siyasal sahnesinde her zaman için önde gelen bir yere sahip olmuştur. Haritaya bakıldığı zaman bu uzun ve geniş alanın kuzey hattında Rusya’nın, güney bölgesinde ise Türkiye ve bağlantılı Türk coğrafyasının uzanıp gittiği görülür. Rusya Baltık denizi ile Pasifik okyanusu arasında yer alırken Avrasya kıtasının kuzey devleti olma şansını elde ediyordu. Türkiye Cumhuriyeti ise Kuzey Asya’dan Orta Asya’ya doğru uzanan bir çizgide tarihsel Türk mirasının temsilcisi olarak, Adriyatik denizi ile Çin seddi arasında Avrasya bölgesinin güney hattının merkezi olarak gündeme geliyordu. Avrasya kıtasındaki Rusya ve Türkiye’nin geniş alanların temsilcisi olarak öne çıkması nedeniyle bazı jeopolitik kitaplarında, hem Rusya’nın hem de Türkiye’nin şizofrenik ülkeler olarak tanımlanmaya çalışıldığı görülmüştür. Hem Asya kıtasında hem de Avrupa bölgesinde uzanıp giden geniş bölgelerin arasında Rusya ve Türkiye’nin Avrasya’nın merkez ülkeleri olarak öne çıktıkları ve bölgenin kuzey Bağımsız Türk Cumhuriyetleri ile güney hatlarının birlikte ele alındığı bir durum değerlendirmesi yapıldığında, her iki ülkenin aynı kıtanın birbiriyle bağlantılı parçaları oldukları görülmektedir. Bu doğrultuda Rusya ve Türkiye hem Asyalı hem de Avrupalı ülkeler olarak merkezi coğrafyanın yapısını oluşturduğu için iki ülke bu kıtada hem komşu hem de rakip olarak yer almaktadırlar. Burada birbirleriyle hem yarışma hem de dayanışma konumunda olabilecek iki büyük ülke arasındaki ilişkiler, tarihsel süreç içinde inişli ve çıkışlı olduğundan, kalıcı bir düzen ve buna dayalı bir istikrar ortamı bir türlü Avrasya kıtasında gerçekleşememiş, tarih boyunca bu bölge sürekli olarak çekişme alanı konumunda kalmıştır.</p>
<p><strong><em>Devamı Yörünge Dergisi 3. Sayısında (Aralık/2017)</em></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
