<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Anadolu &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/anadolu/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Thu, 27 Apr 2023 10:40:23 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.9</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>Anadolu &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Gerçek Ayrıntılarda Gizlidir</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/gercek-ayrintilarda-gizlidir/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/gercek-ayrintilarda-gizlidir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mahmut Haldun Sönmezer]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 27 Apr 2023 10:40:21 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[Anadolu]]></category>
		<category><![CDATA[CHP]]></category>
		<category><![CDATA[Edep]]></category>
		<category><![CDATA[İrfan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18752</guid>

					<description><![CDATA[“Ya olduğun gibi görün, ya da göründüğün gibi ol!”                                                              Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Aşağıdaki hâdiseyi, 2017’de kaybettiğimiz bir millet sevdalısı olan merhûm Ahmet Er Beyefendi’den dinlemiştim. Yıllar önce Ahmet Er, bir valiyle beraber Anadolu’da bir köyü ziyaret eder. Köyde birkaç saatliğine bir ailenin evine misafir olurlar. Ahmet Er, eve girerken ayakkabılarını çıkarır. Valiyse buna lüzum görmez. Misafirlik bitip evden ayrıldıktan sonra ise vali, Ahmet Er’e dönüp evin hanımıyla ilgili şöyle der: “Yahu Ahmet Bey! Sohbet esnasında köylü kadın dikkatle sizi dinliyordu, yani kulağı sizdeydi. Ama bakışları da hep benim ayaklarımdaydı. Neden ayaklarıma bakıyordu, anlayamadım.” O gün Ahmet Er Bey, bahsi kapatırken mükedder bir ruh hâli içinde derin bir “ah” çekmiş ve akabinde de şöyle demişti: “İşte biz bunu başaramadık. Bir Anadolu kadını niçin valinin ayaklarına bakar, onu bilen valilere sahip olamadık.”* Evet, ne yazık ki valinin iz’an ve irfanı(!) kadının bakışlarındaki mânâyı sökmeye yetmemiştir. O yüzden de anlam veremediği bu durum karşısında şaşkındır. Böyle bir şahıs belki devletin valisi olabilir ama asla devlet adamı olamaz. Zîrâ millet adamı olmadan devlet adamı olunmaz. Ayrıca mesuliyetini taşıdığı insanların hissiyatına bu denli yabancı bir şahsın onların derdiyle hemhal olması da beklenemez. Kılıçdaroğlu’nun ayakkabılarıyla seccâde üzerinde verdiği poz kamuoyunun gündemine oturdu. Hayli tartışıldı ve daha &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="has-text-align-right"><strong><em>“</em></strong><em>Ya olduğun gibi görün, ya da göründüğün gibi ol!</em><strong><em>”</em></strong><br>                                                              <em>Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî</em></p>



<p>Aşağıdaki hâdiseyi, 2017’de kaybettiğimiz bir millet sevdalısı olan merhûm Ahmet Er Beyefendi’den dinlemiştim.</p>



<p>Yıllar önce Ahmet Er, bir valiyle beraber Anadolu’da bir köyü ziyaret eder. Köyde birkaç saatliğine bir ailenin evine misafir olurlar. Ahmet Er, eve girerken ayakkabılarını çıkarır. Valiyse buna lüzum görmez. Misafirlik bitip evden ayrıldıktan sonra ise vali, Ahmet Er’e dönüp evin hanımıyla ilgili şöyle der: “Yahu Ahmet Bey! Sohbet esnasında köylü kadın dikkatle sizi dinliyordu, yani kulağı sizdeydi. Ama bakışları da hep benim ayaklarımdaydı. Neden ayaklarıma bakıyordu, anlayamadım.” O gün Ahmet Er Bey, bahsi kapatırken mükedder bir ruh hâli içinde derin bir “ah” çekmiş ve akabinde de şöyle demişti: “İşte biz bunu başaramadık. Bir Anadolu kadını niçin valinin ayaklarına bakar, onu bilen valilere sahip olamadık.”*</p>



<p>Evet, ne yazık ki valinin iz’an ve irfanı(!) kadının bakışlarındaki mânâyı sökmeye yetmemiştir. O yüzden de anlam veremediği bu durum karşısında şaşkındır. Böyle bir şahıs belki devletin valisi olabilir ama asla devlet adamı olamaz. Zîrâ millet adamı olmadan devlet adamı olunmaz. Ayrıca mesuliyetini taşıdığı insanların hissiyatına bu denli yabancı bir şahsın onların derdiyle hemhal olması da beklenemez.</p>



<p>Kılıçdaroğlu’nun ayakkabılarıyla seccâde üzerinde verdiği poz kamuoyunun gündemine oturdu. Hayli tartışıldı ve daha da tartışılacağa benzer. Bu davranışın arkasında bir sûiniyet aramaksa yanlış olur. Zîrâ kasıtlı bir durum yok ortada. Tamamıyla dikkatsizliğin eseri. Fakat şunu da ifade edelim ki, dikkatsizlik olarak tanımladığımız bu durum, büyük bir resmin yalnızca küçük bir parçası. Ayrıca tartışılması gereken de kesinlikle Kılıçdaroğlu değil. Kendisinin de mensubu olduğu milletin hissiyatına yabancı sakim bir zihniyetin masaya yatırılması gerekiyor. Tartışma onun üzerinden yürürse, işte ancak o zaman büyük resmi görme imkânına kavuşuruz.</p>



<p>Bana göre köylünün evine sellemehüsselâm giren vali portresiyle, sayın cumhurbaşkanı adayımızın seccâde üzerindeki pozu arasında bir fark yok. Her ikisinin de kaynağında yabancılaşma var. Özüne, içinden çıktığı topluma yabancı olma hâli. Kültürünün mukaddeslerinden habersiz yaşama, ısrarla onlardan uzak durma psikolojisi. İşte burada asıl tartışılması gereken de o.</p>



<p>Bazı CHP yanlısı kalemler, konunun çok büyütüldüğünü, ortada bir art niyet olmadığını, ayrıca özür de dilendiğini, kısacası artık bu mes’elenin kapanması gerektiğini söylüyorlar. Fakat konu bir türlü kapanmıyor. Neden mi? Çünkü mes’ele yalnızca seccâdenin üzerine ayakkabıyla basmaktan ibaret değil de ondan.</p>



<p>O fotoğraf karesi, bir kez daha bu zihniyetin dinî konular karşısındaki kayıtsızlığını ortaya koydu. Hissizlik ve duyarsızlığını belgeledi. Ve tabiî cehaletini de… Hem de cumhurbaşkanı adayının kısa bir süre önce muhafazakâr çevrelere yönelik olarak yaptığı barışma-helâlleşme çağrılarına rağmen…</p>



<p>Psikolojide “algıda seçicilik” denilen bir kavram var. Kişi neye önem veriyorsa, hangi değer duygu ve düşünce dünyasında yer etmişse, algıları da ona göre şekillenir. Dikkat ve ilgi alanına girenleri görür, girmeyenleri ise pas geçer. Hattâ çoğu zaman farkına bile varmaz.</p>



<p>Algılarınız milletin değerlerine karşı kapalıysa, pot üstüne pot kırarsınız. O zaman helâlleşme çağrınız da havada kalır. Bu zihniyetin en büyük handikabı, milletin değerleriyle barışık olmaması. Barışamamasının altında yatan sebepse onları kendisine yakıştıramaması. Varlığı açısından bir zül olarak görmesi. İkrâh edercesine uzak durmaya çalışması. Bir şeye karşı alerjiniz varsa, onunla nasıl barışırsınız? Tam aksine uzak durmaya çalışırsınız. Eğer gerçekten barışmak istiyorsanız, öncelikle iç dünyanızda ona karşı beslediğiniz menfî duyguyu yenmek zorundasınız. Nitekim zaman zaman bu zihniyet sahiplerinin ağzından dökülen “Bidon kafalı, göbeğini kaşıyan adam, benim oyum çobanın oyuyla bir olur mu?” türünden hezeyanlar, bu hakikati bütün çıplaklığıyla gözler önüne sermiyor mu? Bir zamanlar bir CHP ideoloğunun söylediği “İslâmiyet denince aklıma çorap kokusu gelir.” sözü ne yazık ki bu yapı içinde hâlâ yaşamaya devam ediyor.</p>



<p>Milletvekili olduğu dönemde mecliste diyanet bütçesi görüşülürken CHP’li vekil arkadaşlarına bu bapta konuşulacak başka hususlar da olduğunu, onların da müzâkere edilmesi gerektiğini söyleyen İlâhiyatçı Yaşar Nuri Öztürk’e bu zihniyet sahiplerinin verdiği cevap şu olur: “Biz laik adamız, böyle din-min mes’eleleriyle uğraşmayız. Laikler bunlarla uğraşmaz. Biz gidelim rakı içmeye.”</p>



<p>Yaşar Nuri Öztürk gibi kişisel özellikleri itibarıyla seküler kesimlere hayli yakın, o kesimlerin de âdeta kendisinden gördüğü bir isim dahi bu yapı içerisinde bunalmış, içine girdiği o lâdînî anlayışı makul bir zemine çekemeyeceğini görmüştür. Nihayetinde de bu kesimin dine karşı olan lâkaydîsi karşısında yanardağ gibi infilâk etmiştir.</p>



<p>Evet, algılarınız neye dönükse onu fark edersiniz. Meclis başkanı olduğu dönemde İsmail Kahraman, 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı dolayısıyla Meclis Genel Kurulu’nda yaptığı bir konuşmada Atatürk’ten bahsetmeyince, CHP sıralarında kızılca kıyamet kopmuş, milletvekillerinin her biri ateş topuna dönmüştü. Çünkü dikkatleri ona dönüktü. Fakat bu zihniyetin, Atatürk ve sözde laikliğe akortlu dikkati, hiçbir zaman için milletin mukaddeslerine dönük olmadı. Çünkü duygu dünyalarında ona yer yoktu.</p>



<p>Ne kadar dine yakın görünmeye çalışırsanız çalışın, yol kazasına uğramaktan kurtulamazsınız. Bunun için camiye gitseniz, dergâha yüz sürseniz, ellerinizi semaya açıp iftar sofralarında dua ve niyâzda bulunsanız bile, detay gibi görülebilecek bir mes’elede sergilediğiniz duyarsızlık sizi hemen ele verir. Yani ansızın takke düşer, kel görünür. Çünkü gerçek çoğu zaman ayrıntılarda gizlidir. Sizin dikkatinizse arka planınız zayıf olduğundan, onları kuşatmaya yetmez.</p>



<p>“Evelallah, bu konuları biz de biliriz.” demeye çalışırken o dünyaya ne kadar yabancı olduklarının tescilidir bu. İslâm kültüründen, cemiyetin referanslarından, yaşanan İslâmî hayattan ne denli uzak olduklarının fotoğrafıdır. Kelimenin tam anlamıyla bir yabancılaşma örneğidir. Pratiklerinin olmaması bir yana, ne yazık ki teoriden de habersizler. Zihinlerinde o âleme ilişkin bir anlam dünyası yok. O yüzden de nerede, nasıl davranılacağını bilmiyorlar.</p>



<p>CHP’yi kuran irade ile onların muakkıbı olan bugünkü elit(!) kadro arasındaki temel fark da burada ortaya çıkıyor: Geçmiştekiler bilir ama yaşamazlardı. Bugünküler ise bilmediklerini yaşamaya çalışıyor.</p>



<p>Bu zihniyete mensup elitlerin kahir ekseriyeti aynı hastalığa giriftar. Problem kesinlikle bilip de yaşamamaktan kaynaklanmıyor. Keşke öyle olsaydı. Çünkü yaşamayan değil, bilmeyen insan bu kadar basiretsiz olur. Gaf üstüne gaf yapmalarının sebebi de o zaten. Çünkü bilmeye, öğrenmeye istekli değiller. Ayrıca hiçbir zaman için de olmadılar.</p>



<p>Uzun yıllar önce bu zihniyetin sözcüsü mevkiindeki bir gazeteci eskisinin İsmet Paşa’yı dindar göstermek için söylediği; “İsmet Paşa aslında çok dindar biri idi. Laiklik açısından hassas olduğu ve dini gösteriş vesilesi yapmamak için kendileri Cuma namazını evinde gizlice ve yalnız başına kılardı.” lakırdısıyla yine bu zihniyete mensup olan günümüz siyasî figürlerinden birinin miting meydanında sarf ettiği; “Ben beş vakit namaz kılıyor falan değilim ama her gün Allah’a şükür on beş yaşından beri Cuma namazı kılıyorum.” herzesi dünden bugüne bu yapı içinde hiçbir şeyin değişmediğini gösteriyor.</p>



<p>Camiye gitme alışkanlığı olmayan, namaz kılmayan bir adam dahi cenaze geçerken ayağa kalkar. İçinden çıktığı sosyal dokuyu tanır ve nasıl davranacağını bilir. Bu zihniyetse bu konularda tepeden tırnağa cahil. O yüzden de hiç durmadan toplumun sinir uçlarına dokunuyor.</p>



<p>Bu çukurdan çıkabilmekse sanıldığı kadar kolay değil. Format atmak gerekiyor. Tabiî öncesinde ise esaslı bir mıntıka temizliğine ihtiyaç var. Zîrâ onu yapmadan format atamazsınız. Onu yapabilmekse oldukça zor. Kemalizm, laiklik, irticâ gibi içini dolduramadıkları, kendilerinin bile mânâsından habersiz oldukları bir yığın defoyu temizlemek hiç de kolay değil.</p>



<p>Eğer milletle gerçekten barışmak istiyorsanız evvelemirde onun hissiyatına derin bir vukufunuzun olması gerekir. Ondan sonra da Hak huzurunda kozmik bir tövbe yapıp kendinizi yeniden inşâ etmek zorundasınız. Şayet bunları yapmadan milletle helâlleşebileceğinize inanıyorsanız, bilin ki bu çok büyük bir yanılgıdır.</p>



<p>Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi seccâde üzerinde verilen poz, büyük bir resmin küçük fakat anlamlı bir parçası. Eğer bu zihniyetin bugüne kadar olan sabıka kaydı yalnızca ondan ibaret olsaydı, kimse bundan dolayı yargılanmazdı. Ama kazın ayağı öyle değil.&nbsp;</p>



<p>Bugün bu güruhun yapmaya çalıştığı ise kendisini ait hissetmediği bir dünyayı taklit etmeye çalışmak. Hâlbuki taklidin bile başarılı olması, kişinin taklit etmeye çalıştığı varlığa benzemeyi gerçekten istiyor olmasına bağlı. Bu zihniyetse bugüne kadar beğenmediği, kerih gördüğü ve hattâ bir zamanlar baskı ve cebir yoluyla kendisine benzetmeye çalıştığı bir kesime benzemeye çalışıyor. Hem de ne için? Oy uğruna…&nbsp;</p>



<p>Devlet tiyatrolarının belirli dönemlerde sahnelediği mevsimlik oyunlar vardır. Birkaç ay süren bir temsilden sonra oyun sahneden kaldırılır. Bu benzeme gayretinin de mevsimlik bir parodiden hiçbir farkı yok. Yani seçim sonrası yine eski tas eski hamam…&nbsp;</p>



<p>Fukaralık yalnızca maddî konulara has bir kavram değil. İnsanoğlu tavır ve davranış itibarıyla da fukara olabilir. Kendi kültürünün mukaddesleri önünde ise bu kadrolar fazlasıyla fukaradır. Millî-manevî mukaddeslerin şekillendirdiği şahsiyet tipi karşısında ise sadece bir zavallıdır.</p>



<p>Ey milletin değerleriyle kavgalı zihniyet; ya olduğun gibi görün, ya da göründüğün gibi ol! Ama üzerine oturmayan bir kıyafeti sakın giymeye kalkma. Çünkü üzerinde eğreti duran o kıyafetle olsan olsan ancak bir mizah ögesi olursun.</p>



<p>Şu da çok iyi bilinsin ki bu aziz millet, içinde art niyet barındırmasa, tümüyle cehaletin eseri dahi olsa, ayakkabılarıyla seccâdenin üzerine basan bir zihniyeti kesinlikle kendisine baş yapmayacaktır.</p>



<p>* Ahmet Er Bey’i ilk defa 5 Kasım 1995 günü Kütahya Kültür Sarayında gerçekleşen Büyük Birlik Partisi Kongresi’nde dinledim. Vali ile ilgili anekdotu da o gün kendisinden işittim. Rahmeten vasia…</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/gercek-ayrintilarda-gizlidir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yeni Dönemde Mısır-Türkiye İlişkileri: Jeopolitik Rekabetten İdeolojik Düşmanlığa</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/yeni-donemde-misir-turkiye-iliskileri-jeopolitik-rekabetten-ideolojik-dusmanliga/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/yeni-donemde-misir-turkiye-iliskileri-jeopolitik-rekabetten-ideolojik-dusmanliga/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Özcan]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 30 Apr 2018 22:25:44 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>
		<category><![CDATA[8. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Anadolu]]></category>
		<category><![CDATA[İdeolojik Düşmanlık]]></category>
		<category><![CDATA[İran]]></category>
		<category><![CDATA[Jeopolitik Rekabet]]></category>
		<category><![CDATA[Mayıs 2018]]></category>
		<category><![CDATA[Mısır]]></category>
		<category><![CDATA[Mısır Türkiye İlişkileri]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Özcan]]></category>
		<category><![CDATA[türkiye]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1986</guid>

					<description><![CDATA[Abdulfettah Sisi, 22 Şubat 2018 tarihli konuşmasında Mısır olarak enerji depolama ve dağıtım merkezi olmakta Türkiye’nin yerini alacakları yönündeki arzusunu dile getirmiştir. ‘Cibna Con’ ifadesini kullanmış ve bölgesel enerji merkezi olacaklarını söylemiştir. Tarık Rıdvan adlı Mısır milletvekili ‘Cibna Con’ ifadesinin Türkiye’ye karşı kullanıldığını ve şu anlama geldiğini söylüyor: Türkiye’nin bölgesel enerji merkezi ve doğalgaz merkezi olma planlarını başarısızlığa uğrattık. Erdoğan’ın planladığı yere biz konuyoruz. İki ülke de Müslüman ve Sünni olmasına rağmen iki taraf arasındaki ilişkileri, jeopolitik ve ideolojik coğrafya ve sınırlar belirliyor. İbni Haldun’un ifadesiyle coğrafya kaderdir ve insanın rolünü belirler. Bir başka deyişle mevzi, mevzuyu da belirler. Bu itibarla Mısır ile Türkiye coğrafi olarak bir birlerine rakip konumları paylaşırlar. Bazen barışık olmalarına rağmen çoğu kez dargın vaziyettedirler. Ayrıştıkları gibi bütünleştikleri dönemler de vardır. Bu bütünleşme dönemlerinde Mısır daima tâbi Anadolu ise hâkim pozisyondadır. Tersi varit değildir. Kansu Gavri ile Yavuz arasında rekabet olduğunda Şah İsmail denklemi şöyle analiz etmiştir: Osmanlılar yenilirse, Kölemenleri bir vuruşta haklarız ama tersi olursa sıra bize gelecektir. Memlüklüler galip gelirse şevketleri İran’a kadar uzanmaz. Lakin Yavuz galip gelirse sıra Safevilere de gelecektir. Şah İsmail’in bu sezgisi doğru çıkmıştır. Türkiye, İran ve Mısır ile birlikte üçlü bir jeopolitiği oluşturuyor. Anadolu keskin bir biçimde jeopolitik olarak &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Abdulfettah Sisi, 22 Şubat 2018 tarihli konuşmasında Mısır olarak enerji depolama ve dağıtım merkezi olmakta Türkiye’nin yerini alacakları yönündeki arzusunu dile getirmiştir. ‘Cibna Con’ ifadesini kullanmış ve bölgesel enerji merkezi olacaklarını söylemiştir. Tarık Rıdvan adlı Mısır milletvekili ‘Cibna Con’ ifadesinin Türkiye’ye karşı kullanıldığını ve şu anlama geldiğini söylüyor: Türkiye’nin bölgesel enerji merkezi ve doğalgaz merkezi olma planlarını başarısızlığa uğrattık.</strong><br />
<strong> Erdoğan’ın planladığı yere biz konuyoruz.</strong></p>
<p>İki ülke de Müslüman ve Sünni olmasına rağmen iki taraf arasındaki ilişkileri, jeopolitik ve ideolojik coğrafya ve sınırlar belirliyor. İbni Haldun’un ifadesiyle coğrafya kaderdir ve insanın rolünü belirler. Bir başka deyişle mevzi, mevzuyu da belirler. Bu itibarla Mısır ile Türkiye coğrafi olarak bir birlerine rakip konumları paylaşırlar. Bazen barışık olmalarına rağmen çoğu kez dargın vaziyettedirler. Ayrıştıkları gibi bütünleştikleri dönemler de vardır. Bu bütünleşme dönemlerinde Mısır daima tâbi Anadolu ise hâkim pozisyondadır. Tersi varit değildir. Kansu Gavri ile Yavuz arasında rekabet olduğunda Şah İsmail denklemi şöyle analiz etmiştir: Osmanlılar yenilirse, Kölemenleri bir vuruşta haklarız ama tersi olursa sıra bize gelecektir. Memlüklüler galip gelirse şevketleri İran’a kadar uzanmaz.</p>
<p>Lakin Yavuz galip gelirse sıra Safevilere de gelecektir. Şah İsmail’in bu sezgisi doğru çıkmıştır. Türkiye, İran ve Mısır ile birlikte üçlü bir jeopolitiği oluşturuyor. Anadolu keskin bir biçimde jeopolitik olarak hem Mısır’a hem de İran’a rakiptir. Nitekim tarihte Bizanslıların çapraz ilişkileri de bize bunu öğretmektedir. İran ile Mısır birbirlerine göre periferiyi temsil ederler. Anadolu ise her ikisine göre de eşit oranda rakiptir. Anadolu, Mısır ile dikey, İran ile yatay olarak rakiptir. Bunu Anadolu’nun eşsiz coğrafyası belirler. Mısır-Türkiye ilişkilerinin coğrafi pozisyonunu en iyi ifade edenlerden birisi Gelibolulu tarihçi Mustafa Âlî’dir ki karşılaştırmayı şöyle yapmıştır: Mısır ‘ümmü’d dünya/dünyanın anası’ ise ‘Anadolu da ebu’d dünya/dünyanın babasıdır ’ demiştir. Bu benzetme, jeopolitik farkı ile birlikte birbirleriyle ilişkiyi ve karşılıklı ihtiyacı da çok iyi belirlemektedir. Mısır Osmanlılara tabi iken Osmanlı tacının incisi olmuştur. Mısır Anadolu’dan ayrıldığında hep baş çekmiş ve rakip olmak istemiştir. Firavunlar sülalesi dışında Mısır hiçbir zaman kendi çocukları tarafından yönetilmemiştir. Ya başka ülkelerin egemenliği altına girmiş ya da Kölemenler tarafından idare edilmiştir. Firavunlar da hem kendi halklarına hem de civar bölge halklarına zulüm etmişler ve zulümle anılmışlardır.</p>
<p>Anadolu’nun Bizans hâkimiyetinden kurtulmasından sonra İslam dünyasında karşımıza iki rakip güç çıkmıştır. Bunlardan birisi 1501 tarihi itibarıyla Safeviler diğeri de Memlüklü Sultanı Sultan Eşref Kayıtbay döneminde (1468-1496) Mısır. Kayıtbay’dan sonra Mısır Memlüklüleri zayıflama dönemine girmişlerdir. Osmanlılar Fatih ve ardından Yavuz ile birlikte yükselme dönemine girerken Mısır ise gerilime dönemine girmiştir. Benzeri bir pozisyon Nasır ile Menderes dönemlerinde tekerrür etmiştir. Çağdaş ilişkilerin seyrine baktığımızda Nasır’dan beri de Mısır ile Türkiye’nin ilişkileri Yavuz-Kansu Gavri dönemini andırmaktadır.</p>
<p>1492 sonrasında yükselen Avrupa’nın yeni sömürgeci güçleri İspanya ile Portekiz karşısında Memlüklü yönetimi, gerileme pozisyonunda ve edilgen bir durumdadır. Karşılık verebilecek güçten, konumdan yoksundur. Kaderin cilvesi olarak onlara karşı Osmanlı Devleti’nde Yavuz ile Kanuni Sultan Süleyman çıkmıştır. Bugün yine karşımızda jeopolitik açıdan iki kadim rakibimiz durmaktadır: Bunlardan birisi İran diğeri de Mısır’dır. Safevi-Memlüklü ilişkilerinde olduğu gibi bugün de Mısır, İran’a karşı silik hatta işbirlikçi bir tutum sergiliyor. Türkiye karşısında ise rakip ve atak bir pozisyonu benimsiyor. Muhammed Mürsi sonrasında Türkiye’ye karşı hem jeopolitik hem de ideolojik olarak zıtlaşma hattını benimsemiş bir halde düşmanca bir davranış sergiliyor. İran ile Irak ve Suriye’de rakip pozisyonda olduğumuz gibi Mısır da Kızıldeniz ve Basra Körfezi yanında Doğu Akdeniz’de de diğerleriyle birlikte bizi sıkıştırmaktadır.</p>
<p>Türkiye’nin Basra Körfezi’nde Katar’da askeri üs kurmasına mukabil ablukacı ülkeler olarak anılan Suudi Arabistan, Bahreyn, Birleşik Arap Emirlikleri ve Mısır Türkiye’yi bu bölgeden silkeleyip koparmaya gayret ediyorlar. Basra Körfezi’nin paralelinde ve Arap Yarımadasının batısında yer alan Kızıldeniz havalisinde ise Somali ve Sudan-Sevakin bölgesinde tutunma noktamızdan bizi çıkarmaya çalışıyorlar. Burada Araplık dürtüsüyle hareket ettikleri intibaını veriyorlar. Ne yazık ki bizden başka onlara Araplıklarını hatırlatan başka bir güç yok! Burada da karşımıza bölgesel güçler olarak Mısır, BAE ve Suudi Arabistan çıkmaktadır.</p>
<p>Kuzeye çıktıkça özellikle Doğu Akdeniz bölgesinde ise kadim rakiplerimizle askeri, siyasi ve iktisadi alanda işbirliği yapıyorlar. Askeri tatbikatlarla birlikte Türkiye’ye karşı gövde gösterisinde bulunuyorlar.</p>
<p>Yunanistan ve Rum Kesimi arkalarını AB, ABD ve Rusya’ya dayamalarına ilave olarak ortaklıklarına İsrail ve Mısır’ı da katıyorlar.</p>
<p>Türkiye ile mücadelelerinde ellerini ve pozisyonlarını güçlendirmek isteyen Rum Kesimi ile Yunanistan, Mısır gibi ülkeleri kendi lehlerinde ihtilaflı meselelere angaje edebilmek için Türkiye’nin Kıta Sahanlığı ve Adadaki Türk toplumunun iktisadi haklarını peşkeş çekiyorlar. Türklerle anlaşarak ortak servet, zenginlikleri paylaşmak yerine Türklerin haklarını onlara rüşvet vererek Türkiye’yi devre dışı bırakmanın hesabını yapıyorlar.</p>
<p><strong>Fatih’in Son Seferi ve Mısır</strong></p>
<p>Yavuz Sultan Selim ile birlikte Osmanlı İmparatorluğu ihmal ettiği bir alana yoğunlaşıyor. Bu da İttihad-ı İslam/Panislamizm politikasıdır. Osman Gazi’nin tevellüt ettiği 1258 yılından itibaren İslam dünyası başsız ve halifesizdir. Belki de Yavuz Sultan Selim’den evvel İslam dünyasına dönüş politikasını dedesi Fatih Sultan Mehmet başlatmak istiyordu. Zülkarneyn gibi İstanbul’u aldıktan sonra ve Batı’daki fetihlerinden sonra şarka dönmek istiyordu. Lakin son sefere çıktıktan sonra hedefe ulaşmak müyesser olmuyor. Sefer akim kalıyor. Hammer gibi tarihçiler Fatih’in son seferinin Mısır’a müteveccih olduğunu iddia ediyorlar. (1) Belki de Fatih’in hedeflerinden birisi Yavuz’dan evvel hilafeti İstanbul’a taşımaktı.</p>
<p>Daha önce Avrupa içlerine yönelik fütuhatlar hız kesmeden devam ederken neden birden Fatih, Yavuz devletin dümenini şarka çeviriyor? Zira insan kaynakları yetersiz hale geliyor. Anadolu’da ve Batı’da fethedilen diyarlarda Müslüman nüfusu yerli halka nispetle sınırlı. Bu da bu durumdan mustarip olan Fatih ve Yavuz gibi cihangirleri şarka yöneltiyor. Böylece Fatih’e müyesser olmayan politikayı Yavuz Sultan Selim uyguluyor.</p>
<p><strong>Osmanlıya Karşı Gizli İttifak!</strong></p>
<p>Mısır seferinin birçok esbabı vardır. Bu sebeplerden ilki, Memlüklülerin zayıflaması İspanya-Portekiz ittifakı karşısında kolay lokma haline gelmeleri, İslam yurtlarını savunamayacak duruma düşmeleridir. İkincisi, Osmanlı karşısında Safevilerle gizli ittifak kurmalardır. Memlüklülerden koparak Yavuz’a sığınan Kansu Gavri’nin yakın çevresinden kimseler bu yönde bildiklerini, gördüklerini huzurda dile getirmişlerdir. Bunlara ilave olarak Fatih döneminde İstanbul’un fethi sonrası çevreye müjdeciler salınmış ve bunlardan bazıları da Mısır’a varmış ve Eşref İnal’a müjdeyi ulaştırmışlardır. Fethin müjdesini Fatih’in elçilerinden alan Mısırlı yöneticiler derhal Kahire ve Mısır’da kutlamalar düzenlemişlerdir. Bu gibi müspet davranışlar muhtemel sürtüşmelerin önünü kesiyordu. Sevinç ve neşelerini izhar etmişlerdi. Bu da Fatih’i memnun etmişti. Oysa ki Çaldıran zaferinden sonra Yavuz’un müjdeci ulaklarına karşı duyarsız ve bigane kalmışlar ve zaferi kutlamayı düşünmemişlerdi.</p>
<p>İçeride de Memlüklü yönetimi sosyal açıdan mezalim üretiyordu. Yolsuzluklar almış başını gitmiş ve yargı iflas etmişti. Yöneticiler halkın ahına bigane kalıyorlardı. Islahat konusunda umutlar tükenmişti. Bu nedenle de uç bölgeler Osmanlı’ya katılmışlardı. Bunların başında da Halep şehri ve civarı geliyordu. Halep Şam, Kudüs ve Kahire’nin anahtarıdır. Nitekim Salahaddin Eyyübi Halep’i aldıktan dört yıl sonra Kudüs’e girmiştir. Yavuz Sultan Selim de Halep’ten hemen sonra Kahire üzerine yürümüştür.</p>
<p>Kölemenler Yavuz’dan Halep’i barışçıl yollarla geri istemişlerse de onlara cevabı şu olmuştur: “Kılıçla alınan, kılıçla verilir.” Benzeri bir cevabı Sultan Abdulhamid’in Siyonizmin teorisyeni, fikir babası Theodor Herzl’e söylediği rivayet edilir; ataların kılıçla aldığı ülkenin parayla satılamayacağını hatırlatmıştır. Farklı makamlarda olsa da Nasır yüz yıllar sonrasında Filistin’le alakalı olarak Yavuz’un ifadesini biraz farkla da olsa tekrarlamıştır: Güçle kaybedilen ancak güçle geri alınır! Kansu Gavri bunu söyleyememiş, Nasır ise bunu yapamamıştır!</p>
<p><strong>İngiltere Yerine Amerika</strong></p>
<p>1922 ile 1952 arasında Mısır’da kraliyet rejimi hüküm sürmüştür. Valilikten hidivliğe ondan da kraliyete geçmiştir. Ünvanı büyüdükçe mevkii küçülmüştür. İkinci Dünya Savaşı sonrası yeni güçlerin dünya dümeninde sahne almasıyla birlikte eski güçler yerlerini muhafaza edemez hale gelmişlerdir. Nitekim 1945 yılından itibaren Suudi Arabistan siyasi patronlukta İngiltere’den ABD’ye dümen kırarken Mısır da onu takip etmekte gecikmemiştir. 23 Temmuz 1952 Devrimi bir saray darbesi olduğu kadar aynı zamanda Muhammed Celal Keşk ile Miles Copeland’ın (Game of Nations) adını koydukları şekilde bir Amerikan darbesidir. Darbeyi CIA tezgahlamıştır.</p>
<p>Bu darbeden sonra Türkiye ile Mısır arasında külahlar değişmiştir. Cumhuriyet’in ilk yıllarında taşkınlıklarıyla genç Türkiye, Mısır’a rahatsızlık verirken Nasır darbesinden sonra durum tersine dönmüştür. Enerjik ve demagog Nasır, bölgeyi çalkalamış ve Arap milliyetçiliğinin ikonu haline gelmişti. Orada burada Türkiye’nin de önünü kesiyordu. Bir defasında Adnan Menderes Irak Başbakanı Tevfik Süveydi’ye Nasır’dan yakınacaktı: “Adam (Nasır) bizi Orta Doğu’ya sokmamaya kararlı ama bizi kapıdan kovsa da biz pencereden gireceğiz…”</p>
<p>Nitekim Nasır, Bağdat Paktının baş düşmanı kesilecek ve Adnan Menderes’in nüfuz alanı olarak gözüne kestirdiği Suriye’yi peşine takacaktır. Menderes Irak ile ortaktır, Nuri Said Paşa ile birlikte hareket etmektedir. Suudi Arabistan ise ortadadır, ikircikli bir politika izlemektedir. Nasır, körfez emir ve krallarıyla Yemen’de hesaplaşırken Türkiye ile çekişme alanı olarak Suriye’yi seçmiştir. NATO’da Türkiye’nin ortağı olan ABD ise alttan alta ideolojik rakibi olarak görülen Nasır’ı destekliyordu. ABD blok ilişkilerinde, blok içini gözeten bir siyaset izlememektedir. Tarih Suriye’de bir kez daha tekerrür etmiş ve Obama yönetimi Suriye’de Türkiye yerine İran’ı yeğlemiştir. Şimdi de Trump yönetimi ve John Bolton, Suriye’de Sisi’nin nüfuzunu ikame etmek istiyor. İngilizlerden sonra Amerikalılar Orta Doğu’yu Türkiye’ye kapalı bölge haline çevirmek istemişlerdir. Daha doğrusu sadece ABD namına hareket serbestisine sahiptir. Kendi adına harekete veya alan genişletmesine izin verilemezdi. Daha sonra SSCB ile ilişkilerde Nasır rolüne Menderes soyunmak isteyince; Moskova ile siyasi yakınlaşmaya kalkışınca Amerikalılar darbecilere yol vermişler ve yeşil ışık yakmışlardı. Türkiye’deki 27 Mayıs 1960 darbesi, Mısır’daki Hür Subayların gerçekleştirdiği 23 Temmuz 1952 darbesinin tekrarıdır. Amerikan patentlidir. Nasır iktidara geldikten sonra bugün Abdulfettah Sisi’yi andıran hareketlere girişmiştir. Bir taraftan Suriye’de Türkiye’nin önünü kesmeye çalışırken diğer taraftan da Türkiye’ye nispet olsun diye Yunanistan ve Kıbrıs Rumlarıyla sıkı ilişkiler geliştirmiştir.</p>
<p><strong>Nasır’dan Günümüze Devreden Sakil İlişkiler</strong></p>
<p>21 Ekim 2017 tarihinde Kıbrıs Rum Kesimini ziyaret eden Abdulfettah Sisi, burada yaptığı konuşmada Kıbrıs Cumhuriyeti sırasında cumhurbaşkanı olan Başpiskopos Makaryos ile Nasır arasındaki ilişkilerin derinliğine ve samimiyetine atıfta bulunmuştur. Nasır, İslam’a karşı papazlarla ittifaka girmiş, papazlara hocalardan daha fazla hürmet göstermiştir. Mısırlı İslam alimi Muhammed Gazali’nin ‘Kazaif el Hak/Hakkın Gülleleri’ kitabında da değindiği üzere Makaryos gibi papaz geçmişi olan Katolik Papaz ve Tanzanya Başbakanı Julius Nyerere, Nasır’ın yakın dostu olarak Müslüman Zengibar halkını kıyımdan geçirmiştir. Keza Kıbrıslı Türklere göz açtırmayan ve aman vermeyen Makaryos’u dini ilimlerin okutulduğu Ezher’e davet ederek orada konuşma yapmasını sağlamıştır. Tersini yapıp Kıbrıslı Türkleri Ezher’de ağırlaması gerekirken Makaryos sevgisi ağır basmıştır. Nasır’ın emriyle Ezher Şeyhi Hasan Memun, Ezher adına Makaryos’u ağırlamıştır. (2)</p>
<p>Sisi de Uygur asıllı Ezher talebelerini Çin zalimlerine teslim etmiştir. Nasır Zengibarlı ve Kıbrıslı Müslümanlara ihanet ettiği gibi siyasi varisi Sisi de başta Filistinliler olmak üzere muhtelif İslam topluluklarına yönelik ihanetini esirgememektedir!</p>
<p>Nasır’dan sonra halefleri de Rumlarla aynı sıcak politikayı sürdürmüşlerdir. Enver Sedat kendi döneminde selefinden aldığı Rumlarla ittifak politikasını sürdürmüştür. Bununla birlikte yazar ve bakan Yusuf Sibai’nin 18 Şubat 1978 tarihinde Kıbrıs Rum Kesiminde Camp David sürecine tepki olarak Filistinlilerce öldürülmesiyle birlikte Kahire -Lefkoşa ilişkileri gerilmiştir. Ancak ilişkilerin ruhu aynı kalmıştır.</p>
<p><strong>Rol Hırsızı Olarak Sisi</strong></p>
<p>Abdulfettah Sisi içeride 25 Ocak/11 Şubat Devrimini çaldığı gibi dışarıda da Türkiye’nin pozisyonuna ve rolüne göz dikmiştir. Temerrüd Hareketiyle halkın iradesini kırdığı gibi kirli ittifaklarla da bölgede Türkiye’nin rolüne ve pozisyonuna göz dikmektedir. Kısaca Sisi, başkalarının ittirmesiyle öne çıkmış bir rol hırsızıdır. Rumlarla Türkler arasında anlaşmazlıklar nedeniyle bölgedeki statünün belirsiz olmasına rağmen Mısır Münhasır Ekonomik Bölge konusunda Rumlarla ilkin 2003, ardından da 2013 yılında yaptıkları Doğu Akdeniz Havzasına ilişkin anlaşma ile Türkiye’nin karşısına çıkmıştır.</p>
<p>Türkiye bunun hem adadaki Türk toplumunun çıkarlarını dikkate almadığı hem de Türkiye’nin Kıta Sahanlığını ihlal ettiği görüşündedir. Bununla birlikte, Rumlar ile Sisi idaresi yangından mal kaçırırcasına oldu bitti ile Türkiye’nin ve Türklerin arkasından anlaşabilmektedirler.</p>
<p>İsrail de halkına ve Filistin’e ihanetini ödüllendirmek için Sisi’nin enerji kaynaklarına ulaşmasını temin etmeye çalışıyor. Sisi, enerji kaynaklarına ulaştıktan sonra Türkiye yerine Mısır’ı enerji kaynaklarının tedarik ve tevzi merkezi haline getirmek istiyor. Putin kuzeyin, Sisi ise güneyin pompacısı olacak. İsrail’e ilaveten Doğu Akdeniz’de Rumlarla birlikte çıkarılan doğal gaz ve petrolü Kahire üzerinden Avrupa’ya sevk etmeyi planlıyor. Bu yolla bölgesel enerji yollarının güzergâhını değiştirmek istiyor. Bu petrol bazlı yeni güzergâh, ipek yolunun güzergâhıyla oynamak anlamına geliyor.</p>
<p>Filistinlileri ekonomik anlamda susturmak ve teskin etmek için de eski/atıl bir planı devreye sokmak istiyorlar. Sisi böylece Camp David’de öngörüldüğü gibi Filistinlilerin taşeronu haline gelecek. Bölgesel taşeron Mısır olacak. Bu uğurda, Aralık 2004’te imzalandığı halde askıda bulunan “QIZ: Nitelikli Sanayi Bölgeleri ve İsrail’in Ekonomik Entegrasyonu” yeniden canlandırılacak.</p>
<p>ABD-İsrail Serbest ticaret Anlaşması Uygulama Yasası’nda ve bu anlaşmaya dayanarak İsrail ile Ürdün arasında QIZ ile ilgili yapılan anlaşmalarda Nitelikli Sanayi Bölgeleri şöyle tanımlanıyor ; “Belli oranlarda İsrail ile Ürdün girdisi içermek kaydıyla, üretilen malların ABD pazarına gümrüksüz girmesini sağlamayı amaçlamaktadır.” QIZ olarak ilan edilen bir bölge ‘gümrüksüz bölge’ sayılacaktır. (3)</p>
<p><strong>Mısır İstihbaratının İthalat Şirketi Dolphinus Holdings</strong></p>
<p>Nasır’dan beri, Mısır Devrim Muhafızları (Pasdaranı) olma yolunda ilerleyen ve 1979 yılından itibaren Camp David ordusu olarak anılan Mısır ordusu, bölgede İran Devrim Muhafızlarından sonra en büyük askeri sınai komplekse hükmetmektedir. Ekonomiye hükmetmekte Pasdaran’la yarışmaktadır. ABD’nin en büyük zaafı askeri gücü ile birlikte Yahudi lobisidir. Sabık Amerikan başkanları her iki hususta da uluslarını uyarmışlardır. Nitekim Başkan Dwight David Eisenhower da bu konuya temas etmiş ve uyarılarda bulunmuştur. Ezcümle dediği şudur: devlet yönetiminde askeri sınai kompleksin gereğinden fazla etki sahibi olmasına engel olmalıyız. Gücün bu odak tarafından yanlış bir şekilde elde edilmesi ve kullanılma potansiyeli vardır ve bu potansiyelin mevcudiyeti kalıcı olacaktır.Bu iç içe olma durumu ülkeleri çürütmektedir. Fazla güç, zaaftır.</p>
<p>Çağdaş Safevi veya Memlük güçleri diğer ifadesiyle Mısır ile İran orduları örtülü ticari faaliyetler de yürütmektedir. Dolphinus Holdings de Mısır ordusuna ait paravan şirketlerden birisidir. İsrail ile kirli petrol ve doğal gaz alışverişini yürütmek için tasarlanmıştır. Prof. Dr. Sedat Aybar’ın bu husustaki analizi, epey detaylar içermektedir: Open Democracy yazarlarından Maged Mandour’un, Amerika’nın önde gelen düşünce kuruluşlarından Carnegie Endowment for International Peace için kaleme aldığı “Mısır’ın, İsrail ile Gelişen İttifakı” başlıklı 20 Mart 2018 tarihli makale ilginç detaylar veriyor (Mandour, 2018). Yazının vurguladığı gibi şayet Mısır, İsrail ile iktisadi ve siyasi alanlarda bahsedilen bir takım iş birliklerini gerçekleştiriyorsa, Filistin Barış Sürecinde bağımsız bir ara bulucu olması da artık söz konusu olamaz. Bu durum Mısır’ın uzun vadede bu bölgede ABD için güvenilir bir müttefik olma potansiyelini de eritiyor.</p>
<p>Mısır, Sisi darbesinden sonra, özellikle Suudilerin de girişimiyle İsrail ile yakınlaşma çabası içinde. Bu anlamda, Mısır’ın Dolphinus Holdings isimli özel şirketinin 19 Şubat 2017’de imzaladığı ve önümüzdeki on sene için İsrail’den on beş milyar dolarlık doğal gaz ithal etmesini garantileyen anlaşma önemli. Böylece Dolphinus, 2017 Ağustosunda Mısır’da kabul edilen ve doğal gazın depolanması ve ticaretine ilişkin kısıtlamaları kaldıran yasadan yararlanan ilk şirket oluyor. Bu reformların, sadece Mısır’ın enerji sıkıntısını gidermek için değil “ithal edilen doğal gazın Avrupa’ya ihraç edilerek döviz sıkıntısını aşmak” için de kullanılacağı söylentisi yaygın diyor, Mandour. Her şeyin ötesinde bu anlaşmanın imzalanması Mısır’ın, İsrail’le iktisadi ilişkilerini geliştirmek istediğini gösteriyor.</p>
<p>Aslında Mısır, İsrail ile daha önce de doğal gaz anlaşması imzalamıştı. Kendi iç piyasasında talep düşükken Mısır, 2005 senesinde, kendi ürettiği doğal gazın fazlasını ihraç etmek için İsrail’le bir anlaşma imzalamıştı. Bu anlaşmanın gereğini yerine getirmek için Mısır istihbarat birimi (GİZ) bir şirket kurmuş ve bu şirket aracılığıyla doğal gaz ihracatını gerçekleştirmişti. Ancak doğal gaz ihracatı, 2012’de Mısır’ın karşılaştığı enerji krizi ve enerji boru hatlarına yönelik terör saldırıları sonucu akamete uğramıştı. Mayıs 2017’de ise İsrail’e doğal gaz ihracını durdurması karşısında, İsviçre’deki Uzlaşma Mahkemesi, Mısır’ı, İsrail’e 3 milyar dolar ceza ödemeye mahkum etmişti. Mandour’a göre, şimdi de Dolphinus Holdings’in Mısır istihbarat birimi tarafından kurulduğu söylentisi yaygın. Mısır ordusunun darbe sonrası gördüğü destek sayesinde etkisini son dönemde genişletmesi de bu söylentileri destekliyor. (4)</p>
<p>Bu bağlamda son on yılda ilk kez, Nisan 2016’da İsrail’den ekonomist ağırlıklı bir heyetin Kahire ziyaretine dikkatleri çeken Maged Mandour, yapılan görüşmelerde Aralık 2004’de imzalanan “Nitelikli Sanayi Bölgesi’nin (Qualifying Industrial Zone &#8211; QIZ)” daha da geliştirilmesinin konuşulduğunu aktarıyor. Bu bölgelerin, ABD tarafından Orta Doğu barış sürecine katkı yapmak amacıyla 1996 yılında Kongre’de kabul edilen bir kanunla Mısır ve Ürdün’de kurulduğunu biliyoruz. Bu kanuna göre Mısır ve Ürdün, ABD’ye bu bölgelerden gümrüksüz mal ihracatı hakkı elde ettiler. Bu ayrıcalıktan yararlanmanın bir şartı, ihraç edilen malların üretiminde kullanılan girdinin İsrail menşeli ürünler olmasıydı. Gazze Şeridi ve Batı Şeria’dan, ABD’ye yapılan ihracat, Amerikan Başkanı’nın talimatı çerçevesinde, bu bölgeleri kullanarak İsrail’e girmeden gerçekleşebiliyordu. Bu bölgelerden ABD’ye yapılan ihracata uygun olması için ihraç edilen malın, yeni ve yurt içinde üretilenlerden farklı olması gerekiyordu. Malın ABD’ye giriş yaparken üretim maliyetine konu olan girdilerin %35’inin QIZ’de üretilmiş olması ve bu girdilerin bir kısmının orada yetiştirilmiş/imal edilmiş, bir kısmının ise İsrail menşeli olması şartı bulunuyordu. Özellikle kumaş ve tekstil gibi Amerika’da yüksek ticaret kısıtlarına tabi olan malların QIZ içinde üretilmesi bu bölgeleri çekici kılıyordu.</p>
<p>Mısır böylece uluslararası güçlerin hem askeri hem de ekonomik taşeronu haline gelmiş bulunuyor. Sisi, Filistin’i ve davasını satmayı geçim kapısı yapmış haldedir. İsrail’in kendi topraklarını yani Sina Yarımadasını vurmasına müsaade ediyor. Saldırgana çanak tutuyor. Bu hizmetlerinin sonucunda da Türkiye’nin konumuna Mısır’ı kaydırmak istiyorlar.</p>
<p>Abdulfettah Sisi, 22 Şubat 2018 tarihli konuşmasında Mısır olarak enerji depolama ve dağıtım merkezi olmakta Türkiye’nin yerini alacakları yönündeki arzusunu dile getirmiştir. ‘Cibna Con’ ifadesini kullanmış ve bölgesel enerji merkezi olacaklarını söylemiştir. Tarık Rıdvan adlı Mısır milletvekili ‘Cibna Con’ ifadesinin Türkiye’ye karşı kullanıldığını ve şu anlama geldiğini söylüyor: Türkiye’nin bölgesel enerji merkezi ve doğalgaz merkezi olma planlarını başarısızlığa uğrattık. Erdoğan’ın planladığı yere biz konuyoruz. (5) Kahire’nin Yunanistan, Kıbrıs Rum Kesimi ve İsrail ile anlaşması potansiyel olarak ona bu avantajı, imtiyazı sağlıyor!</p>
<p><strong>Mısır’ın 2020 Planı</strong></p>
<p>İşler planlandığı gibi giderse Mısır, 2020 yılında ekonomik anlamda ayağa kalkmayı tasarlıyor. Beyaz Saray’dan sızdırılan bir belgeye göre, Mısır 2020 yılında ayağa kalkacak ve ekonomik anlamda başkalarına muhtaç olmaktan kurtulacaktır. Bölgesel anlamda Mısır’ın doğal gaz ve petrol sevkiyat merkezi haline gelmesiyle birlikte ekonomik girdisi artacak ve milli hasılası da tavan yapacaktır. Bu belgeye göre, 2020 yılında Mısır bölgenin en büyük ekonomilerinden birisine sahip olacaktır. Mısır, yeni keşfedilen rezervler sayesinde Avrupa’ya doğal gaz ve petrol sevk edecek ve Mısır’a destek mahiyetinde Yunanistan ile Kıbrıs Rum Kesimi de bu hattı ve koridoru kullanacak. Elbette ABD’nin manevi dopingiyle birlikte Sisi, halkına yakın gelecekle alakalı bu tür hayaller pazarlıyor. Böylece halkın, yaşadığı günlük sıkıntılar yerine geleceğe odaklanmasını sağlamaya çalışılıyor. İtalyan şirketlerinin Kıbrıs açıklarında Rumların bilgisi dâhilinde petrol araması, Türkiye’nin fiili müdahalesi bölgede tansiyonu artırmış ve gerilime neden olmuştur. Öteki alanlardaki gerilim de dikkate alındığında Doğu Akdeniz’deki gerilimin fiili bir çatışmaya dönüşüp dönüşmeyeceği merak konusu olmuştur. Mısır ekonomik haklarından feragat etmeyeceğini söylerken Türkiye de haklarını ve Kıbrıslı Türklerin haklarını çiğnetmeyeceğini ilan etmiştir. Türkiye-Mısır ilişkileri konusunda uzman isimlerden birisi olan Muhammed Zevavi, gerilimin bir çatışmaya dönüşme ihtimalinin sıfır değilse bile zayıf olduğunu ifade etmektedir. Bu gerilimin yansımalarından biri de Suudi Arabistan’ın Zahran kentinde yapılan Arap Birliği zirvesi sonuçlarını Mısır basınının tahrif ederek yayınlamasıdır. Al Yom Al Sabi gazetesi Arap Birliği zirvesi sonuç bildirgesiyle ilgili Türkiye’nin Irak’ın hükümranlığını ihlal ettiğini ve Irak topraklarından derhal ve şartsız olarak çekilmesi gerektiğini ileri süren bir bölüm yayınlamıştır. Daha sonra bu bölümün uydurma olduğu ortaya çıkmıştır. Kısaca bölgede İran basınıyla birlikte Mısır basını, basın meslek ilkelerinden ve ahlakından yoksun olduklarını çeşitli vesilelerle ve benzeri örneklerle ortaya koymuş oluyorlar.</p>
<p><strong>Suriye’ye Arap Gücü Yerleştirmek</strong></p>
<p>George Soros bir zamanlar Türkiye’nin en önemli ihraç ürününün askeri olduğunu söylemiştir. Bu ifadeler yine aynı mealde İshak Alaton’un Ermenistan meselesinde ‘Türkiye’yi pazarlayacağız’ şeklindeki ifadelerini hatırlatmıştır. Bu bakış açısı Türk askerini lejyoner olarak görme hastalığının bir tezahürüdür. Batılı güçler Türkiye’den umut kesince umutlarını Mısır botlarına bağlamış görünüyorlar. Trump yakın zamanda askerlerinin Suriye’yi terk edeceklerini duyurmuştu ve bundan geri dönüş olmadığını söylemeyi sürdürüyor. Bununla birlikte ABD terk edeceği mevzileri kime devredecek? Bu önemli bir soru. Bu sorunun cevabını bulmak için Mısır İstihbarat Müdürü Abbas Kamil ile yeni Amerikan Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton bir araya gelmiştir. Bu hususta Bolton’ın Mısır’ın nabzını yokladığı anlaşılıyor. Cezayir rejimi gibi Mısır rejimi de Suriye’de değneği ortasından tutuyor. Başka bir ifadeyle İran ekseni ve Suriye rejimiyle arası iyi. ABD’nin yerine sahaya indiğinde bu ülke ve rejimle pozisyonunu nasıl ayarlayacaktır? Bu Mısır için sadece askeri alanda değil siyasi alanda da risk barındırmaktadır. Güçlü ihtimal Mısır’ın buna yanaşmayacağıdır. Yanaşması halinde bu durum kaderin bir cilvesi olarak Suriye’nin 1976 tarihinde Arap Barış Gücü sıfatıyla Lübnan’a girmesini hatırlatır. Suriye’nin Lübnan’daki pozisyonunu Mısır Suriye’de almış olacaktır. Suriye’nin Lübnan’a girmesi Kissinger’in onayı ve İsrail’in oluru ile gerçekleşmişti. Bununla birlikte Arap Barış Gücü veya Mısır lejyonerleri Suriye’ye girecek olurlarsa Türkiye ile temas hattına yerleşeceklerdir. Misyonları Türk ataklarından PYD/PKK unsurlarını korumak olacaktır. Esad rejimi 1973 yılından beri yürürlükteki ateşkesle birlikte Kunaytıra sınırını, İsrail mevzilerini fedai eylemlerine kapatmıştır. İsrail’in delinmez zırhı olmuştur. 1976 ve özellikle de 1983 yılında Lübnan’da Arafat güçlerini tasfiye ederek bu ülkede askeri olarak İsrail çıkarlarına hizmet etmiş ve bir ölçüde askeri işgüderi olmuştur. Ali Hüseyin Bakir, Mısır askerlerinin Türkiye’nin harim-i ismetine girmesi halinde bunun çatışma atmosferini besleyeceğini öngörmektedir. Böylece sözde müttefik ABD, 1957 yılında Menderes hükümetine karşı Suriye’de Nasır’ı desteklemesi örneğinde olduğu gibi bu defa da yine Suriye’de Sisi’nin rolünü desteklemiş olacaktır.</p>
<p><strong>Arap-Türk Savaşı mı Tasarlanıyor?</strong></p>
<p>Washington, Suriye’nin kuzeyinde Türkiye ile sürtüşme alanını Araplara devretmek istiyor. Bunun için bir Arap gücü kurulmasını teklif ediyor. Bunun gerçekleşmesi halinde Arap-Türk sürtüşmesi kaçınılmaz olacaktır. Türkiye’nin Afrin’e girmesinden sonra, Türkiye’yi kim durduracak sorusu gündeme gelmiştir. ABD’ye göre bunun cevabı Araplar olmalıdır. Ruslar da Tel Rıfat ve Minning Havaalanını Türklere devretmek bir yana Lavrov, Türkiye’nin Afrin’i Suriye rejimine devretmesi gerektiğini söylemiştir. ABD Suriye üzerinden Suudi Arabistan ve Mısır gibi ülkeleri Türkiye ve İran’la sürtüştürmek isteyebilir.</p>
<p>Ümmet Partisi Başkanı Hakim el Mutayri, Batılıların İran ile yüzleşmek adı altında kuracakları Arap cephesini Türkiye’nin önüne süreceklerini ve Suriye üzerinden bir Arap-Türk kapışması kızıştırmak isteyeceklerini ifade etmektedir.</p>
<p>Hakim el Mutayri, ABD ile Batılı ülkelerin ümmetin böğrüne saplanmış bir kama olarak kolay kolay İran ve rolünden vazgeçmeyeceklerini ve onu yedekte tutacaklarını onun yerine Türkiye’yi örselemek isteyeceklerini belirtmektedir. (6)</p>
<p>1- Muhammed el Fatih, Dr. Salim er Reşidi, Mustafa el Babi el Halebi Matbaası Mısır-Kahire, s. 260.<br />
2- http://estqlal.com/article.php?id=42313<br />
3- Mustafa Eğilli, QIZ: Nitelikli Sanayi Bölgeleri ve İsrail’in Ekonomik Entegrasyonu, Kudüs dergisi 2007, s. 29.<br />
4-http://www.masrawy.com/news/news_egypt/details/2018<br />
5-http://www.masrawy.com/news/news_egypt/details/2018<br />
6-https://twitter.com/DrHakem_totals/status</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/yeni-donemde-misir-turkiye-iliskileri-jeopolitik-rekabetten-ideolojik-dusmanliga/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yavuz Yenilseydi, Şah İsmail Yenseydi&#8230;</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/yavuz-yenilseydi-sah-ismail-yenseydi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/yavuz-yenilseydi-sah-ismail-yenseydi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yusuf Turan Günaydın]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 30 Apr 2018 21:15:21 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[8. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Anadolu]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Dünyası]]></category>
		<category><![CDATA[Mayıs 2018]]></category>
		<category><![CDATA[Şah İsmail]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih Denemeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Yavuz Sultan Selim]]></category>
		<category><![CDATA[Yusuf Turan Günaydın]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1952</guid>

					<description><![CDATA[Şah İsmail’e kadar ağırlıklı olarak Sünnî ve Şafii olan İran, o zamanlar merkezi Irak’taki Necef olan Şiîliğin taşınması (tehciri mi demeliydim?) sebebiyle belli bir süreç içinde Şiîleştirildi. Yalnız Sünnî İran’ın Şiîleşme süreci Şah İsmail’den çok oğlu Şah Tahmasb döneminde tamamlanmış gözükmektedir. Farz-ı muhal Yavuz, Şah İsmail karşısında yenilseydi ne olurdu? ‘Farz-ı muhal’ diyoruz ya, hiç de olmayacak bir şey değildi aslında. Daha çok “&#8230;saydı – &#8230;seydi tarihi” diyebileceğimiz bir tür tarih denemesinde bulunduğumuzun farkındayız; yalnız olmuşu da değiştiremeyiz elbette. Baştan bilinmelidir ki bu “&#8230;saydı, &#8230;seydi” denemesi, “keşke”leri içermiyor. Sadece olanı değerlendirmede farklı ve belki de tartışmaya yol açabilecek bir üslupla bir ‘deneme’ ortaya koymayı amaçlıyor. Yavuz ve Şah İsmail ilişkisi son zamanlarda romanlara da konu oldu: Önce Reha Çamuroğlu’nun İsmail’i (Om, 1999), daha sonra İskender Pala’nın Şah &#38; Sultan’ı (Kapı, 2010) bu iki hükümdarı birlikte kurgulayan ve çok okunan romanlar olarak yayın sahamızdaki yerlerini aldılar. Bunlar son örneklerdir ve elbette söz konusu literatür bunlarla sınırlı değildir. Gelelim Çaldıran Savaşı’na. Bu savaşta Yavuz’un Şah İsmail karşısındaki başarısı ne gibi sonuçlar doğurmuştur? Tarihçilere bakarsak bu savaş, Osmanlı ordusunda çarpışmaya karşı ilk isteksizlik belirtilerinin ortaya çıkması açısından dikkat çekicidir ve Yavuz, atını öne sürüp; “Karısını seven burada kalsın, dinini, memleketini seven benimle gelsin!” &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Şah İsmail’e kadar ağırlıklı olarak Sünnî ve Şafii olan İran, o zamanlar merkezi Irak’taki Necef olan Şiîliğin taşınması (tehciri mi demeliydim?) sebebiyle belli bir süreç içinde Şiîleştirildi. Yalnız Sünnî İran’ın Şiîleşme süreci Şah İsmail’den çok oğlu Şah Tahmasb döneminde tamamlanmış gözükmektedir.</strong></p>
<p>Farz-ı muhal Yavuz, Şah İsmail karşısında yenilseydi ne olurdu? ‘Farz-ı muhal’ diyoruz ya, hiç de olmayacak bir şey değildi aslında. Daha çok “&#8230;saydı – &#8230;seydi tarihi” diyebileceğimiz bir tür tarih denemesinde bulunduğumuzun farkındayız; yalnız olmuşu da değiştiremeyiz elbette. Baştan bilinmelidir ki bu “&#8230;saydı, &#8230;seydi” denemesi, “keşke”leri içermiyor. Sadece olanı değerlendirmede farklı ve belki de tartışmaya yol açabilecek bir üslupla bir ‘deneme’ ortaya koymayı amaçlıyor.</p>
<p>Yavuz ve Şah İsmail ilişkisi son zamanlarda romanlara da konu oldu: Önce Reha Çamuroğlu’nun İsmail’i (Om, 1999), daha sonra İskender Pala’nın Şah &amp; Sultan’ı (Kapı, 2010) bu iki hükümdarı birlikte kurgulayan ve çok okunan romanlar olarak yayın sahamızdaki yerlerini aldılar. Bunlar son örneklerdir ve elbette söz konusu literatür bunlarla sınırlı değildir.</p>
<p>Gelelim Çaldıran Savaşı’na. Bu savaşta Yavuz’un Şah İsmail karşısındaki başarısı ne gibi sonuçlar doğurmuştur? Tarihçilere bakarsak bu savaş, Osmanlı ordusunda çarpışmaya karşı ilk isteksizlik belirtilerinin ortaya çıkması açısından dikkat çekicidir ve Yavuz, atını öne sürüp; “Karısını seven burada kalsın, dinini, memleketini seven benimle gelsin!” gibisinden bir çıkışla askerini motive etmek zorunda kalmıştır. Bu durumun o zamana kadar Osmanlı ordusunda yaşanmadığı kaydedilir.</p>
<p>Acaba bu isteksizliğin sebebi neydi? Tarihçilere göre sebep; Osmanlı ocağının ta baştan beri (Şeyh Edebalı’dan beri) Erdebil Tekkesi’ne bağlı olması ve bu bağlılığa büyük hürmeti bulunan Yeniçerilerin bu sebeple Erdebil Tekkesi bânisinin beşinci kuşaktan torunu olan Şah İsmail’e karşı savaşma konusunda zor motive edilebilmesidir. Zaten Yavuz’un babası Sofu Bâyezid Erdebil Tekkesi’nin samimi bir bağlısıdır ve Şah İsmail’in Hindistan taraflarına düzenlediği seferler için ona ‘savaş harçlığı’ göndermektedir. Nitekim bu zorluğun doğurduğu sıkıntılar savaşın ilk aşamalarına kadar sürmüş olmalıdır ki Yavuz’un, topları ve tüfekleri kullanacak olan askerlerini silah bırakmasınlar diye toplara bağlatması da gerekmiştir. Savaş başlamadan önceki duruma bugünden baktığımızda Yavuz’un, Şah’ın Haydar-ı Kerrâr gibi savaşan askerleri karşısında başarı şansı düşük gözükmektedir. Fakat şu da görülmektedir ki Osmanlı ordusunda ilk kez yoğun bir biçimde Çaldıran’da ateşli silâh (top ve tüfek) kullanılmıştır ve Safevî ordusunda ateşli silâh yoktur. İşte tam bu noktada söz konusu etkenin, savaşın gidişatını Yavuz’un lehine çeviren en önemli, hatta tek etken olduğu değerlendirmesi gündeme getirilmektedir. Her ne hâl ise, bütün tarihçilerin ittifak ettiği üzere savaş Osmanlı ordusunun galibiyeti ile sonuçlanmıştır; bunu net olarak biliyoruz.</p>
<p>Peki böyle sonuçlanmasaydı ve Osmanlı ordusu yenilseydi neler olabilirdi? Bu hususta söylenebilecek şeyler sınırlıdır elbette. Öncelikle görünen ve kılavuz istemeyen köy nazariyesine göre Anadolu’da sayısı bilinemeyecek kadar çok bağlısı bulunan Şah İsmail, Osmanlı topraklarıyla İran’ı birleştirmiş olacaktı. Şahkulu İsyanı onun bu isteğini zamansız olarak ve kendi kontrolü dışında su yüzüne çıkarmıştı zaten. Fakat zaman isabetsizliği sebebiyle Şahkulu’nu Tebriz’e çağırtıp öldürtmek suretiyle cezalandırmıştı. Şah, Anadolu üzerindeki arzularını eninde sonunda icra sahasına dökmeye çalışacaktı ama acaba ne zaman fırsat bulacaktı? Bunu bugünden baktığımızda tam olarak kestiremiyoruz. Fakat işte Yavuz’un gözlemci ruhu onun bu isteklerini sezmiş, Şahkulu isyanı bu gözlemleri pekiştiren bir etmen olmuş, nihayetinde Şah’a karşı safiyane yaklaşımıyla bütün bunların farkında olamayan Sofu Bâyezid’i, yani babasını tahttan uzaklaştırması gerekmişti. Yavuz, siyaseten doğru olanı yapmış, Çaldıran’da kazandığı zaferle de Şah’ın ve Safevîlerin Anadolu’daki bütün arzularını tam anlamıyla söndürmeyi başarmıştı. Fakat işte başaramasaydı ne olacaktı?</p>
<p>Dönemin İran’ına bakalım önce: Şah İsmail’in dedesi Şeyh Cüneyd döneminde Erdebil Tekkesinin ‘devletleşme’ temayülünün iyice ortaya çıkmasıyla gelişen süreç Tebriz’in fethiyle doruk noktasına ulaşmıştı. Şah, Tebriz’in fethinden önce İran’da ele geçirdiği şehir ve bölgelerde halkın kılına dokunmamış ve fakat Tebriz’i ele geçirdikten sonra tam tersi bir tutum takınmıştı. Halkı ‘Ehlibeyt düşmanları’ olmakla suçlayıp kendisine idam edilecekler listesi sunan adamlarının telkinleriyle Tebriz’i kan gölüne çevirmeye başlamıştı. Bu hususta kendisine karşı çıkan annesini bile boğdurtarak öldürttüğü, rivayetler arasındadır. Tabii Şah İsmail’e sunulan listenin başında cami ve medrese hocaları geliyordu. Dolayısıyla kaçabilenler direkt Yavuz’a sığınıyorlar ve onu Şah’a karşı tedbir alma yolunda teşvik ediyorlardı.</p>
<p>Hâl böyle olunca İran’da camiler ve medreseler boşalmış ve hem bu noktada oluşan boşluğu doldurma hem de Osmanlı hukuk sistemine alternatif bir hukuk sistemi oluşturma ihtiyacı doğmuş bulunuyordu. Kabaca söyleyecek olursak Sünnî olan Osmanlı hukuk sisteminin karşısına konulabilecek en yakın sistem Şianın hukuk sistemiydi. Peki Şah İsmail Şiî miydi? Ne münasebet. Ondaki Ehlibeyt hassasiyeti Halvetî tarikatının bir temsilcisi olmasından ileri geliyordu. Halvetîler ise Şiî değil, Hz. Ali kanalıyla süregeldiği kabul edilen Sünnî tarikatlerden biri idiler. Erdebil Tekkesi’nin ve dolayısıyla başlangıçta tasavvufî bir ocak olan Safevî hanedanının kurucusu Şeyh Safiyyüddin Erdebilî Sünnî idi. Şah İsmail bu zatın beşinci kuşaktan torunuydu. Uzun lafın kısası Şah İsmail’in de temsilcisi olduğu ocağın Sünnî Halvetîliğe mensubiyeti dolayısıyla Şiilikle bir ilgisi yoktu. Ama Şah ne yapabilirdi ki? Ona Osmanlı sistemi karşısında alternatif bir sistem gerekliydi. Dolayısıyla Şah İsmail’e kadar ağırlıklı olarak Sünnî ve Şafii olan İran, o zamanlar merkezi Irak’taki Necef olan Şiîliğin taşınması (tehciri mi demeliydim?) sebebiyle belli bir süreç içinde Şiîleştirildi. Yalnız Sünnî İran’ın Şiîleşme süreci Şah İsmail’den çok oğlu Şah Tahmasb döneminde tamamlanmış gözükmektedir.</p>
<p>Eğer Şah İsmail Çaldıran’da yenilmeseydi yine de İran’ı Şiîleştirme ihtiyacı duyar mıydı? Tarihin akışına bakacak olursak bu soruya kolayca evet diyemeyiz. Ne İran Şiîleşirdi ne de Anadolu bugünkü gibi bir din anlayışının geliştiği bir İslâm beldesi olurdu. Belki daha farklı; Sünnîliğin daha tasavvufî ve Ehlibeyt vurgularıyla daha içli dışlı bir versiyonu hâkim olabilirdi. İkinci hususta net öngörülerde bulunmak zor ise de İran’ın Şiîleşmemiş olacağına kesin gözüyle bakabiliriz.</p>
<p>Sonuçta belki de İslâm dünyasında şöyle bir manzara ortaya çıkabilirdi: Anadolu, İran ve doğusuyla kuzeydoğusundaki Türk bölgeleri, ayrıca bunun da ötesinde -daha XV. Yüzyılda Babur eliyle İslâmlaşmaya başlayan- Hint sahası bir bütün teşkil edebilirdi. Tabii bu arada Şah İsmail Anadolu’da taraftarları (dâîleri ve müritleri) vasıtasıyla tutunsa bile, Yavuz’dan önce İstanbul’u başkent hâline getirmiş olan Osmanlı’yı tam olarak ortadan kaldıramaz, Osmanlı ise Abbasîlerin Endülüs’e sığınan Emevîleri gibi İstanbul’a sıkışıp kalabilirdi. Tabii orada kalmayıp İstanbul’un daha batısına (Avrupa’ya) akacağı zaten iki + iki dört idi. Kendini güçlü, Safevîleri zayıf hissettiği an, Anadolu’yu tekrar ele geçirmeye çalışmaktan da geri durmazdı elbette.</p>
<p>Sonuç itibariyle Yavuz ve Şah İsmail savaşmadan aralarında bir birlik oluşturabilselerdi Anadolu + İran + Orta Asya ve Hint sahalarının oluşturacağı bütünlük bütün İslâm dünyasının gücüne güç katacaktı. Safevî ocağının bir tarikat olarak kalmaması ve devletleşme temayülünün Şah İsmail’de son haddine ulaşması İslâm dünyasını bu birlikten mahrum etmiştir ne yazık ki. Fakat İran’ın XVI. yüzyılda Şiîleştirilmesiyle Anadolu ile Hint ve Orta Asya sahasının arasına kocaman ve aşılamaz bir engel girmiş oldu. Bu durum her yüzyıl geçtikçe İslâm dünyasını gücünü biraz daha zayıflattı. Bu arada İslâm dünyasının dışında baş gösteren bazı gelişmeler de (en başta Rus gücünün palazlanması) hem Osmanlı’nın hem de İran’ın başına yakın zamanlara kadar belâ olmuştur.</p>
<p>Ne diyelim, dış düşmana hâcet yok, Müslümanlar, kendilerini tarih içinde güçsüz düşürecek basiretsizlikleri kendi elleriyle gerçekleştirmişlerdir. Safevî vakıası ise tamamen dinî-tasavvufî saiklerle ortaya çıkan bir odağın zamanla devletleşme temayülü kazanması ve bunu da gerçekleştirmesinin, İslâm tarihinin doğal akışını nasıl etkileyebileceğinin en somut örneklerinden biridir. Bu vakıa İslâm dünyasının bugün içinde bulunduğu güçsüzlüğün temel saikleri arasındadır.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/yavuz-yenilseydi-sah-ismail-yenseydi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Anadolu’dan Yükselen Umut Bayrağı</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/anadoludan-yukselen-umut-bayragi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/anadoludan-yukselen-umut-bayragi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[İsmail Akyüz]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 31 Mar 2018 21:26:25 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[7. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Anadolu]]></category>
		<category><![CDATA[Anadolu İslamı]]></category>
		<category><![CDATA[İsmail Akyüz]]></category>
		<category><![CDATA[Nisan 2018]]></category>
		<category><![CDATA[Umut]]></category>
		<category><![CDATA[Umut Bayrağı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1826</guid>

					<description><![CDATA[Yeni dönemde Türkiye’nin İslam dünyasına yaklaşımında ne İran/Şii yayılmacılığı gibi pragmatist/fırsatçı bir anlayış esas alınmış ne de Suudi/Vahhabi bölücülüğü/dışlayıcılığı gibi dışlayıcı bir tutum sergilenmiştir. Çünkü Türkiye’deki Müslümanlık ve İslam anlayışı bin yıllık Selçuklu/Osmanlı tecrübesinden süzülüp gelmektedir ve kökleri itibariyle Sünni geleneğe (Ehli Sünnet ve’l-Cemaat) yaslanmaktadır. İslam dünyası paramparça, her parçada ya kan ve gözyaşı ya zulüm, işkence, baskı ve şiddet var. İslam şehirleri birbiri ardına işgal edilmiş, yakılmış, yıkılmış, adeta taş üstünde taş, gövde üstünde baş bırakılmamış. Basra, Bağdat, Halep, Şam, Kabil, Beyrut, Kudüs harap vaziyette. Müslümanlar arasında birlik kalmayınca dirlik de terk etmiş İslam coğrafyasını. Parçalanmışlık o kadar derin ki bırakın devletlere, şehirlere ayrılmayı hemen her silahlı grup kendine bir egemenlik alanı belirlemiş ve iktidarını kaybetmemek için kan akıtmaktan çekinmez halde. Müslümanlar birbirleriyle savaşmaktan küfre karşı durmaya fırsat bulamıyor. Müslümanın akıttığı Müslüman kanı gayrimüslimlerin akıttığı Müslüman kanından çok fazla. İslam dünyası paramparça ve her yanı işgal altında. Böyle bir tablo karşısında ümitler tükenirken Anadolu’dan bir ışık yayılmaya başlıyor ve ümmetin ümidi yeniden yeşeriyor. Artık Müslümanların gözü Anadolu’da ve yere düşen İslam sancağını tekrar dalgalandıran yiğitlerin tüm coğrafyada kan ve gözyaşını dindirip adaleti yeniden tesis etmesini bekliyor. Yukarıdaki tablo günümüze ait değil; tasvir edilen on üçüncü yüzyılın sonları. Doğudan gelen &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Yeni dönemde Türkiye’nin İslam dünyasına yaklaşımında ne İran/Şii yayılmacılığı gibi pragmatist/fırsatçı bir anlayış esas alınmış ne de Suudi/Vahhabi bölücülüğü/dışlayıcılığı gibi dışlayıcı bir tutum sergilenmiştir. Çünkü Türkiye’deki Müslümanlık ve İslam anlayışı bin yıllık Selçuklu/Osmanlı tecrübesinden süzülüp gelmektedir ve kökleri itibariyle Sünni geleneğe (Ehli Sünnet ve’l-Cemaat) yaslanmaktadır.</strong></p>
<p>İslam dünyası paramparça, her parçada ya kan ve gözyaşı ya zulüm, işkence, baskı ve şiddet var. İslam şehirleri birbiri ardına işgal edilmiş, yakılmış, yıkılmış, adeta taş üstünde taş, gövde üstünde baş bırakılmamış. Basra, Bağdat, Halep, Şam, Kabil, Beyrut, Kudüs harap vaziyette. Müslümanlar arasında birlik kalmayınca dirlik de terk etmiş İslam coğrafyasını. Parçalanmışlık o kadar derin ki bırakın devletlere, şehirlere ayrılmayı hemen her silahlı grup kendine bir egemenlik alanı belirlemiş ve iktidarını kaybetmemek için kan akıtmaktan çekinmez halde. Müslümanlar birbirleriyle savaşmaktan küfre karşı durmaya fırsat bulamıyor. Müslümanın akıttığı Müslüman kanı gayrimüslimlerin akıttığı Müslüman kanından çok fazla. İslam dünyası paramparça ve her yanı işgal altında. Böyle bir tablo karşısında ümitler tükenirken Anadolu’dan bir ışık yayılmaya başlıyor ve ümmetin ümidi yeniden yeşeriyor. Artık Müslümanların gözü Anadolu’da ve yere düşen İslam sancağını tekrar dalgalandıran yiğitlerin tüm coğrafyada kan ve gözyaşını dindirip adaleti yeniden tesis etmesini bekliyor.</p>
<p>Yukarıdaki tablo günümüze ait değil; tasvir edilen on üçüncü yüzyılın sonları. Doğudan gelen Moğol istilası ve batıdan gelen Haçlı seferlerinin ardından İslam coğrafyasının düştüğü durum resmediliyor. İçeride bir tarafta Şii-Sünni çekişmesi, diğer tarafta siyasi ve ekonomik anlaşmazlıklar, birbiri ardına kurulan (ve yıkılan) devletler, kanlı savaşlar söz konusu. Yüzyılın sonuna gelindiğinde Osmanlılar çıkar meydana ve Anadolu’da birliği sağladıktan sonra Hicaz, Yemen, Kuzey Afrika’ya da istikrar getirerek altı yüzyıl boyunca İslam coğrafyasında barış ve huzurun teminatı olur. Osmanlı’nın ardından ise coğrafya günümüzde iyice derinleşen bir kaosa sürüklenir.</p>
<p>İslam dünyasının son yüzyıllık tarihi kan ve gözyaşı ile yazıldı. Osmanlı Devleti’nin çözülmesi ve hakimiyetini kaybetmesinin ardından İslam coğrafyasında huzur ve istikrar bir daha sağlanamadı. Önce işgal ve sömürge ile tanıştı Müslümanlar. Verilen bağımsızlık mücadeleleri sömürgecileri resmiyette Müslüman ülkelerden kovdu ancak sömürgeciler çekilirken geride kuklalarını bıraktılar. Sözde bağımsızlığını kazanan Müslümanları bundan sonra sömürge valisi gibi hareket eden baskıcı ve diktatör yönetimler bekliyordu. Suni sınırlarla İslam dünyasını coğrafi olarak birbirinden koparan Batı, araya ektiği fitne tohumları ile zihinsel olarak da parçalara ayırdı ve kolay yönetilebilir hale getirdi. Böylece Müslümanlar yapay gündemlerle bir iç mücadeleye yönelmek zorunda kalırken Batılı şirketler, Müslüman coğrafyadaki yeraltı ve yerüstü zenginliklerini rahatça sömürmeye devam ettiler. Batı İslam coğrafyası üzerinde kurduğu sömürü düzenini Irak’ın işgal edilip Saddam yönetiminin devrilmesine kadar el altından desteklediği baskıcı yönetimler aracılığı ile sürdürürken Arap Baharı olarak adlandırılan süreçle birlikte yöntem değiştirdi. Bu süreçte iç ayaklanmalarla devrilen baskıcı yönetimlerin yerine durumu eskisinden daha kötü bir hale getiren kim tarafından silahlandırıldıkları “belli olmayan” irili ufaklı örgütler geldi. Çoğu İslami referanslarla hareket eden bu örgütler ise birlik olup “ortak düşmana” karşı mücadele etmek yerine her gün daha fazla Müslüman kanı dökülmesine sebep oluyor. Gelinen nokta itibariyle Müslümanlar küfre karşı mücadele etmek, İslam’ın aydınlığını tüm dünyaya yaymak, aleme nizam ve adalet getirmek gibi ideallerden oldukça uzak görünüyor. Bu anlamda İslam dünyası on ikinci ve on üçüncü yüzyılda yaşanan krizin benzer ama çok daha derinini günümüzde de yaşıyor diyebiliriz. Irak, Suriye, Yemen, Somali, Libya gibi ülkeler bir iç savaşa sürüklenmiş durumda. Batılı güçlerin yanı sıra İran ve Suudi Arabistan gibi bölge ülkelerinin de dahil olduğu bir vekalet savaşı, bugün çeşitli örgütler ve milis güçleri üzerinden yürütülüyor. Diğer taraftan Mısır ve Pakistan gibi güçlü ülkeler askeri darbeler, diktatörler ve Amerika/İsrail güdümündeki baskıcı yönetimlerle kontrol altında tutuluyor. Soğuk savaşın ardından Komünist/sosyalist yönetimlerden kurtulan Balkanlar ve Kafkaslar ise Fars milliyetçiliğine yaslanan Şii anlayışla tekfirci Vahhabi anlayışın mücadele alanı haline gelmiş halde.</p>
<p>Peki bu tabloda Türkiye’nin yeri neresidir ve tıpkı on üçüncü yüzyılın sonunda olduğu gibi Anadolu yeniden İslam dünyası için umut olabilir mi? İslam dünyasının yaşamakta olduğu krizi aşmasında yeniden Anadolu’nun imkan ve sınırlılıkları nelerdir? Osmanlı tecrübesi dünya Müslümanları için yeniden model olabilir mi? Yazının kalan kısmında bu ve benzeri sorulara Türkiye’nin tarihsel tecrübesi ve sorumluluğu çerçevesinde cevap aramaya çalışacağız.</p>
<p>Türkiye’de iki binli yılların başından itibaren yaşanan tarihi dönüşüm (sessiz devrim) din-devlet-topum ilişkilerinde büyük kırılmalara yol açtı. Cumhuriyet yüz yaşını doldurmadan İslam’ı asla bir referans olarak görmeyen ve dini/dindarları toplumsal hayatın merkezinden uzakta konumlandıran (hatta dindarları uzun yıllar rejim için tehlike olarak gören ve alenen düşmanlık üreten) anlayış, yerini dinle ve dini değerlerle barışık bir yaklaşıma bırakmak zorunda kaldı. Zira İslam yüzyıllarca Anadolu’nun en sağlam mayalarından biri olmuş, toplumsal hayatın şekillenmesinde başat rol oynamıştır. Hal böyleyken İslam’ı (ve İslami değerleri) bu toplumdan söküp almak mümkün olmamıştır. Din(darlar) ile devletin barışma dönemi olarak adlandırabileceğimiz bu sürecin ülke içine yansımaları olduğu gibi kuşkusuz İslam dünyasında da etkileri olmuştur.</p>
<p>İslamcı bir gelenekten gelen cumhurbaşkanının özellikle 2009 yılında başbakanken Davos’ta İsrail cumhurbaşkanına söylediği sözler İslam dünyasında büyük heyecana yol açmış, dünya Müslümanları arasında Recep Tayyip Erdoğan’ın karizmatik bir lider olarak görülmesine büyük katkıda bulunmuştur. Türkiye tarafından ümmetin kanayan yarası olan Filistin ve Kudüs meselesiyle ilgili ortaya konan söylem ve eylemler elbette Davos çıkışıyla sınırlı değildir. Türkiye Müslümanlarının Filistin ve Kudüs hassasiyeti eskiden beri bilinmektedir ancak bugün farklı olan, bu hassasiyete sahip bir siyasi iradenin ülkeyi yönetmekte olması ve bunu dış politikaya da yansıtmasıdır.</p>
<p>İslam dünyasındaki baskıcı yönetimler ve diktatörler için meşru olmayan iktidarlarına bir tehdit olarak görülen Erdoğan’ın karizması, özellikle Arap sokaklarında coşkulu bir karşılık bulmaktadır. Arap dünyasında batının kuklası olarak gördükleri yöneticilerinden usanan çok sayıda insan için Erdoğan, Türkiye’deki statükoyu yıkan ve kendi ülkelerine de ilham veren Müslüman bir lider olarak görülmektedir. Bu anlamda Erdoğan’ın şahsında Türkiye, İslam dünyası için (en azından halk bazında) yeniden bir ümit olmuş ve ilgiyle izlenmeye başlanmıştır.</p>
<p>Burada Erdoğan sadece Erdoğan değildir; aslında Türkiye’dir; Anadolu’nun, Anadolu İslam anlayışının/Müslümanlarının bir temsilidir. Zira bu yeni dönemde Türkiye’nin İslam dünyasına yaklaşımında ne İran/Şii yayılmacılığı gibi pragmatist/fırsatçı bir anlayış esas alınmış ne de Suudi/Vahhabi bölücülüğü/dışlayıcılığı gibi dışlayıcı bir tutum sergilenmiştir. Çünkü Türkiye’deki Müslümanlık ve İslam anlayışı bin yıllık Selçuklu/Osmanlı tecrübesinden süzülüp gelmektedir ve kökleri itibariyle Sünni geleneğe (Ehli Sünnet ve’l-Cemaat) yaslanmaktadır.</p>
<p>Geçen sene sosyal medyada rastladığımız bir yorum bu durumu özetler niteliktedir: İstanbul’da bir taksiye binen ve Arap dünyasında oldukça popüler olan bir üniversite hocası ve televizyon programcısı taksi şoförüyle arasında geçen konuşmayı telefonuyla videoya çekmiş ve sosyal medya hesabında paylaşmıştı. Videoda taksi şoförü İslam dünyasının haline ne kadar üzüldüğünü ve Müslümanların kardeş olduğunu gözyaşları içerisinde neredeyse hiç bilmediği Arapçası ile anlatmaya çalışıyordu. Videonun altına yapılan yorumlardan birinde bir Arap şunları yazmıştı: “En güzel Müslümanlık Türkiye’de. Körfezde selefi sufiyi, şii sünniyi, seküler dindarı, arap farsı öldürmek istiyor. Türkiye’de ise herkes birbiriyle kardeşçe yaşıyor.”</p>
<p>Yukarıda anlatılmak istenen İslam dünyasının ihtiyacı olan Osmanlı tecrübesi ve Sünni anlayış aslında tam olarak budur. Ülkemizde İslam’ın farklı yorumlarını benimseyen pek çok fraksiyon mevcut olup bunlar zaman zaman sert tartışmalara girse de birbirini açıktan tekfir etmek, düşman ilan etmek gibi fitneye sebep olacak açıklamalardan her kesim uzak durmaktadır. Çünkü bu Anadolu Müslümanlığının geleneğinde olan bir tutum değildir. Bu yönüyle Türkiye’deki İslami anlayış yorum farklılıklarına imkân tanıyan ve zıt kutuplarda olsa da her görüşün kendini ifade etmesine fırsat veren bir yaklaşımı esas almaktadır. Kuşkusuz bu anlayış farklı din ve mezhep mensupları ile birlikte birçok tarikata hayat hakkı tanıyan, fethettiği yerlerde dahi kimsenin inanç özgürlüğünü kısıtlamayan; sadece inanç özgürlüğüne değil kültürel özgünlüğüne de dokunmayan Osmanlı’dan tevarüs etmiştir.</p>
<p>Selçuklu/Osmanlı tecrübesinin İslam anlayışında oldukça dikkat çeken bir diğer unsur da kontrol altına aldıkları yerlere “işgalciler” olarak değil “fatihler” olarak gitmiş olmalarıdır. Tarihte başka örneğine rastlanılmayan Alperenlik bu yaklaşımın ortaya çıkardığı bir kavramdır. Alp sıfatıyla toprakları fetheden yiğitler Eren sıfatıyla da gönülleri fethederek gittikleri yerlere barış, esenlik, adalet ve huzur götürmüşlerdir. Son yıllarda gerek Güneydoğuda gerekse Suriye’de ordumuzun yaptığı operasyonlarda Amerika ve Rusya’nın yaptığı gibi yerleşim yerlerini sivil ve masumları ayırt etmeden bombalarla yerle bir etmek yerine asker kaybı verme pahasına yakıp yıkmadan ilerlenmesi işte bu Alperenlik ruhunun hala yaşadığını bize göstermektedir. Dün Lübnan’da, bugün Irak’ta, Suriye’de, Libya’da Müslümanların birbirini kadın, çocuk, yaşlı, masum demeden öldürmesi; mahalleleri şehirleri yakıp yıkması ancak Alperenlik gibi yüce bir ruhtan yoksun olunmasıyla açıklanabilir.</p>
<p>Dünyanın en cengaver savaşçılarını aynı zamanda birer gönül erine çeviren bu ruhu ecdada veren kuşkusuz tasavvuf olmuştur. Bu anlamda Anadolu, askeri komutanları kadar manevi komutanları açısından da son derece mümbit bir coğrafyadır. Anadolu’ya; Anadolu Müslümanlığına ruh veren Hacı Bayram’lar, Mevlana’lar, Yunus’lar, Akşemsettin’ler ve onlar gibi sayısız kanaat önderi hep bu cümledendir.</p>
<p>Her ne kadar yaklaşık yüz yıldır bahsedilen İslami değerler toplumsal hayatımızı şekillendirmekten uzak bırakılmış olsa da bugün İslam dünyasını içerisinde bulunduğu krizden kurtaracak olan bu değerleri taşımaya en yakın/yatkın ülkenin Türkiye olduğunu söyleyebiliriz. Zira hiçbir zaman fiilen sömürge olmamış ve beslendiği kaynaklarla irtibatı zayıflasa da asla kopmamış olan Türkiye halkı, İslam coğrafyasına yeniden birlik ve dirlik getirecek olan ruha sahip olup hızlı bir şekilde özüne dönerek tarihsel sorumluluğunu yerine getirmeye başlamıştır.</p>
<p>Bunun en güzel örneklerini gerek sivil toplum kuruluşları aracılığıyla gerekse resmi kanallarla dünyanın pek çok bölgesindeki ihtiyaç sahipleri için hiçbir çıkar gözetmeksizin yapılan insani yardımlar oluşturmaktadır. Bu anlamda Türkiye halkı erenliğin gereğini de yerine getirmekten uzak durmamaktadır. Suriye’deki el-Bab, Cerablus ve son olarak Afrin operasyonları ise gerektiğinde Alp olmaktan çekinilmeyeceğini herkese göstermiştir.</p>
<p>Bugün İslam dünyası İran Şiiliği ile Suudi Vahhabiliği arasında tercih yapmaya zorlanmaktadır. Türkiye’nin bir alternatif olarak sahneye çıkması ise uzun yıllar engellenmiştir. Seksenli yıllarda Orta Asya ve Balkanlara, doksanlı yıllarda ise Afrika’ya yapılan açılımlarda ise Türkiye adına FETÖ ileri sürülmüş, bu oluşuma küresel güçler tarafından ön ayak olunmuş ve mezkur bölgelerde kök salmasına destek olunmuştur.</p>
<p>Kirli tezgahın ortaya çıkıp bu örgütün saf dışı bırakılması ile Türkiye’nin İslam dünyası için üçüncü ve en güçlü alternatif olarak görülmesinin önü tamamen açılmıştır. Bundan sonra yapılması gereken geleneksel değerler ve çağın ihtiyaçları göz önünde bulundurularak daha güçlü bir şekilde hem İslam dünyasına hem de dünyanın geri kalanına hitap etmeye devam etmektir.</p>
<p>Buraya kadar meselenin daha çok siyasi ve askeri yönü üzerinde duruldu. Peki Anadolu’da halkın gündelik yaşamına İslam nasıl yansıyor? Belki bu ayrı bir yazı konusu ancak yukarıda yazılanları da destekleyecek mahiyette görülebilecek bir tasviri burada zikretmek gereiyor. Türkiye’de halk katında İslam’ın nasıl saf ve ihlaslı bir karşılığı olduğunu ve hangi unsurlara dayandığını İsmail Kara şu ifadelerle anlatıyor: “Bu unsurlar; sadece bir ibadet mahalli olmayan camidir, tüyü bitmemiş yetimin hakkıdır, sadece namaza çağırma olmayan ezandır, berekettir, cinli-perili dünyadır, sadece bir mimari öge olmayan minaredir, adak adamaktır, sofraya meleklerin inmesidir, aynı zamanda bir namus ve iffet-ahlâk meselesi olan kadınların örtünmesidir, bayram sabahıdır, bir gelecek tasavvuru olan çocukların namaz kılacak kadar dinî bilgi edinmesidir, mahremiyettir, bölgenin/beldenin merkezi olan türbedir, ziyaretgâhlardır, adak yerleridir, şifa ve oku(n)ma teknikleri ve gelenekleridir, rüyadır, özellikle Hz. Peygamber’i rüyada görmektir, imam nikâhıdır, yatırdır, Kadir Gecesi gök kapısının açılışını görmektir, keramettir, şehitliktir, Cuma geceleri evlerine dönen ölüler için Yasin okumaktır, yağmur/rahmet duasıdır, istihareye yatmaktır, sağ elle yemek yemektir, Mevlid metni ve törenidir, mübarek gün ve gecelerdir, namaz niyaz bilmektir, üzerinde muska-hamayıl taşımaktır, ölü için lokma-helva dökmektir, hayır hasenattır, kul hakkıdır, su akıtmaktır, ekmeği/nimeti kutsal bilmektir, komşuluk hukukudur, bereket olarak evde Kur’an, Allah ve Muhammed yazıları bulundurmaktır, ölüm ve mezarlık, öte dünya tasavvurlarıdır, meleklerin sabah namazı vakti açık olan kapılara rızık dağıtmasıdır, yağmurun rahmet oluşudur, Tanrı misafiridir, meczuplara, yetimlere riayettir, şükür ve kanaattır, uğura ve nazara inanmaktır, ilâhîlerdir, türküdür, deyiştir, tesbihtir, seccadedir, yatarken okunan duadır, ölmek üzere olan insanın ağızına damlatılan bir damla zemzemdir, aşuredir, Ramazan’da ağızların mühürlenmesidir, haram-helal gözetmektir, hurmadır, sadakanın ömrü artırmasıdır, yoldan taşı-dikeni kaldırmaktır, kandil simididir, hürmeten saklanan hurma çekirdeğidir, ayıp-günah bilmektir, önceden kefenini alıp saklamaktır, domuz etine karşı hassasiyettir, kuşun kurdun hakkıdır, Kur’an dinlerken ürpermek, Muhammediye dinlerken ağlamaktır, Besmele’dir, ezan sesi gelen bir yerde ikamet etmektir, Mushaf’a hürmeten ayakaltında kalan kağıt parçalarını kaldırmaktır, sakal-ı şerif ziyaretidir, mübarek bir yerde oruç açmak,<br />
orada nafile namaz kılmaktır&#8230;, bunlar üzerinden diğer inananlarla kurulan iletişim ve dildir, hissiyattır, yapıp eylemedir, dini yaşamaktır, mensubiyettir.” (İsmail Kara, Cumhuriyet Türkiye’sinde Bir Mesele Olarak İslâm 2).</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/anadoludan-yukselen-umut-bayragi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
