<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Amerika &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/amerika/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Mon, 13 Jul 2026 08:54:19 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.9</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>Amerika &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Lindsey Graham Sonrası Washington: Orta Doğu&#8217;da Yeni Bir Dönem mi Başlıyor?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/lindsey-graham-sonrasi-washington-orta-doguda-yeni-bir-donem-mi-basliyor/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/lindsey-graham-sonrasi-washington-orta-doguda-yeni-bir-donem-mi-basliyor/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Adil GÜLMEZ]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 13 Jul 2026 08:54:19 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>
		<category><![CDATA[ABD]]></category>
		<category><![CDATA[Amerika]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=20173</guid>

					<description><![CDATA[Amerikan siyasetinde bazı isimler vardır ki görevleri ve unvanlarıyla değil, kurdukları ilişkiler ağı ve kriz dönemlerinde üstlendikleri rollerle hatırlanırlar. Cumhuriyetçi Senatör Lindsey Graham da uzun yıllar boyunca bu isimlerden biri oldu. Graham, yalnızca Güney Carolina&#8217;yı temsil eden bir senatör değildi. O, ABD dış politikasında müdahaleci (internationalist) Cumhuriyetçi çizginin en etkili temsilcilerinden biri, İsrail&#8217;in Washington&#8217;daki en güçlü siyasi destekçilerinden biri ve Körfez ülkeleriyle kurduğu yakın temaslar sayesinde bölgesel diplomasinin perde arkasındaki önemli aktörlerinden biriydi. Bu nedenle Graham&#8217;ın siyasi sahneden çekilmesi, yalnızca Amerikan iç siyaseti açısından değil, Orta Doğu&#8217;nun geleceği bakımından da dikkatle analiz edilmesi gereken bir gelişmedir. Cumhuriyetçi Parti İçindeki Denge Unsuru Lindsey Graham, John McCain ve Joseph Lieberman ile birlikte uzun yıllar Amerikan küresel liderliğini savunan &#8220;Three Amigos&#8221; olarak anıldı. Bu çizgi, ABD&#8217;nin askerî gücünü ve ittifaklarını uluslararası düzenin temel dayanaklarından biri olarak görüyordu. Ancak Donald Trump&#8217;ın yükselişiyle Cumhuriyetçi Parti içinde farklı bir yaklaşım güç kazandı. &#8220;Önce Amerika&#8221; anlayışı, dış müdahaleler yerine iç ekonomik önceliklere odaklanmayı savunuyordu. Graham, bu iki yaklaşım arasında köprü kurabilen nadir siyasetçilerden biriydi. Trump üzerinde etkili olabilmesi, Cumhuriyetçi Parti içindeki ağırlığını daha da artırıyordu. İsrail İçin Stratejik Bir Kayıp Graham&#8217;ın en güçlü siyasi bağlarından biri İsrail ile kurduğu yakın ilişkilerdi. Gazze Savaşı boyunca verdiği güçlü destek &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Amerikan siyasetinde bazı isimler vardır ki görevleri ve unvanlarıyla değil, kurdukları ilişkiler ağı ve kriz dönemlerinde üstlendikleri rollerle hatırlanırlar. Cumhuriyetçi Senatör Lindsey Graham da uzun yıllar boyunca bu isimlerden biri oldu.</p>
<p>Graham, yalnızca Güney Carolina&#8217;yı temsil eden bir senatör değildi. O, ABD dış politikasında müdahaleci (internationalist) Cumhuriyetçi çizginin en etkili temsilcilerinden biri, İsrail&#8217;in Washington&#8217;daki en güçlü siyasi destekçilerinden biri ve Körfez ülkeleriyle kurduğu yakın temaslar sayesinde bölgesel diplomasinin perde arkasındaki önemli aktörlerinden biriydi.</p>
<p>Bu nedenle Graham&#8217;ın siyasi sahneden çekilmesi, yalnızca Amerikan iç siyaseti açısından değil, Orta Doğu&#8217;nun geleceği bakımından da dikkatle analiz edilmesi gereken bir gelişmedir.</p>
<p>Cumhuriyetçi Parti İçindeki Denge Unsuru</p>
<p>Lindsey Graham, John McCain ve Joseph Lieberman ile birlikte uzun yıllar Amerikan küresel liderliğini savunan &#8220;Three Amigos&#8221; olarak anıldı. Bu çizgi, ABD&#8217;nin askerî gücünü ve ittifaklarını uluslararası düzenin temel dayanaklarından biri olarak görüyordu.</p>
<p>Ancak Donald Trump&#8217;ın yükselişiyle Cumhuriyetçi Parti içinde farklı bir yaklaşım güç kazandı. &#8220;Önce Amerika&#8221; anlayışı, dış müdahaleler yerine iç ekonomik önceliklere odaklanmayı savunuyordu.</p>
<p>Graham, bu iki yaklaşım arasında köprü kurabilen nadir siyasetçilerden biriydi. Trump üzerinde etkili olabilmesi, Cumhuriyetçi Parti içindeki ağırlığını daha da artırıyordu.</p>
<p>İsrail İçin Stratejik Bir Kayıp</p>
<p>Graham&#8217;ın en güçlü siyasi bağlarından biri İsrail ile kurduğu yakın ilişkilerdi.</p>
<p>Gazze Savaşı boyunca verdiği güçlü destek ve İran&#8217;a yönelik sert açıklamaları, onu Tel Aviv yönetiminin Washington&#8217;daki en güvenilir müttefiklerinden biri hâline getirdi.</p>
<p>Başbakan Binyamin Netanyahu&#8217;nun Graham&#8217;ı &#8220;İsrail&#8217;in en büyük dostlarından biri&#8221; olarak nitelendirmesi de bu ilişkinin düzeyini göstermektedir.</p>
<p>İsrail açısından mesele yalnızca güçlü bir destekçinin kaybedilmesi değildir. Graham, Senato&#8217;daki konumu sayesinde güvenlik yardımlarının ve savunma bütçelerinin geçirilmesinde etkili bir isim olarak görülüyordu.</p>
<p>İran Politikası Değişir mi?</p>
<p>Lindsey Graham, uzun yıllar boyunca İran&#8217;a yönelik &#8220;maksimum baskı&#8221; politikasının en güçlü savunucuları arasında yer aldı.</p>
<p>İran&#8217;ın nükleer programı, bölgesel nüfuzu ve vekil güçleri konusunda sert tutum alınmasını savundu; askerî seçeneğin masada tutulması gerektiğini sık sık dile getirdi.</p>
<p>Onun yokluğu, Washington&#8217;da İran politikasının tamamen değişeceği anlamına gelmez. Ancak Kongre içinde bu çizgiyi aynı ağırlıkla savunabilecek isimlerin sayısının azalması, diplomasiye daha fazla alan açabilecek yeni dengelerin oluşmasına katkı sağlayabilir.</p>
<p>Körfez Dengeleri</p>
<p>Graham&#8217;ın etkisi yalnızca İsrail ile sınırlı değildi.</p>
<p>Suudi Arabistan başta olmak üzere Körfez ülkeleriyle uzun yıllar kişisel ilişkiler geliştirdi. ABD-Suudi Arabistan savunma iş birliği, İbrahim Anlaşmaları&#8217;nın genişletilmesi ve İran&#8217;a karşı ortak güvenlik mimarisi oluşturulması yönündeki girişimlerde aktif rol oynadı.</p>
<p>Ancak bu ilişkiler her zaman sorunsuz değildi. Zaman zaman Riyad yönetimine sert uyarılarda bulundu, özellikle İran politikası konusunda daha fazla sorumluluk üstlenmesini istedi.</p>
<p>Bu nedenle Graham&#8217;ın ayrılması, Körfez başkentleriyle Washington arasındaki gayriresmî diplomasi kanallarında da bir boşluk oluşturabilir.</p>
<p>Cumhuriyetçi Parti Nereye Gidiyor?</p>
<p>Belki de en önemli soru budur.</p>
<p>Bugün Cumhuriyetçi Parti içinde J.D. Vance gibi isimlerin temsil ettiği daha temkinli ve iç önceliklere odaklanan yaklaşım giderek güç kazanıyor.</p>
<p>Bu yeni çizgi, Çin&#8217;i ABD&#8217;nin temel stratejik rakibi olarak görürken, Orta Doğu&#8217;daki askerî angajmanın azaltılmasını savunuyor.</p>
<p>Bu eğilim güç kazandıkça Washington&#8217;un Ortadoğu politikası da daha seçici, daha maliyet odaklı ve daha sınırlı bir askerî müdahale anlayışına evrilebilir.</p>
<p>Netice itibariyle tek bir siyasetçinin ayrılması elbette ABD&#8217;nin dış politikasını kökten değiştirmez. Amerikan dış politikası, kurumlar, Kongre, Pentagon, Dışişleri Bakanlığı ve başkanlık makamı arasında şekillenen çok katmanlı bir süreçtir.</p>
<p>Bununla birlikte bazı isimler, kurumların ötesinde etkiler oluşturabilir. Lindsey Graham da uzun yıllar bu isimlerden biri olarak öne çıktı.</p>
<p>Onun yokluğu, İsrail&#8217;in Kongre&#8217;deki en etkili savunucularından birini kaybetmesi, Körfez diplomasisinde kişisel ilişkilere dayalı önemli bir kanalın zayıflaması ve Cumhuriyetçi Parti içinde daha müdahale karşıtı yaklaşımların güç kazanması bakımından dikkatle izlenmesi gereken bir gelişmedir.</p>
<p>Önümüzdeki dönemde Washington&#8217;un Orta Doğu politikası yalnızca Beyaz Saray&#8217;ın tercihleriyle değil, Cumhuriyetçi Parti içindeki bu ideolojik dönüşümün hangi yönde ilerleyeceğiyle de şekillenecektir. Lindsey Graham&#8217;ın yokluğu, bu dönüşümün hızını ve yönünü etkileyebilecek unsurlardan biri olarak değerlendirilebilir.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/lindsey-graham-sonrasi-washington-orta-doguda-yeni-bir-donem-mi-basliyor/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>ABD’yi İçeriden Tanıyıp Dışarıdan Okumak</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/abdyi-iceriden-taniyip-disaridan-okumak/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/abdyi-iceriden-taniyip-disaridan-okumak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[E.Lâle Demirtürk]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 10 Mar 2026 13:34:08 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Amerika]]></category>
		<category><![CDATA[ırkçı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=20117</guid>

					<description><![CDATA[Prof. Dr. E. Lâle Demirtürk ile Amerikan Toplumu, Kültürel Hegemonya ve Eleştirel Perspektif Üzerine Söyleşi: Adil Gülmez Fulbright bursuyla ABD’de doktora yapan Prof. Dr. E. Lâle Demirtürk, Afro-Amerikan edebiyatı üzerine aldığı bir ders ile yaptığı çalışmaların düşünce dünyasında önemli bir kırılma oluşturduğunu söylüyor. Demirtürk’e göre bu deneyim, Amerikan toplumunu içeriden tanıma imkânı sunarken aynı zamanda Batı değerleri karşısında Türk toplumunun kültürel duruşunu yeniden düşünmeye sevk eden eleştirel bir perspektif kazandırdı. Akademik Yolculuğun Başlangıcı Akademik hayatınız boyunca ABD’yi “içeriden bilen ama dışarıdan konuşan” bir konumdasınız. Bu gerilimli pozisyon nasıl şekillendi? Bu sorunun cevabını kesin bir başlangıç noktasına bağlamak kolay değil. Ancak geçmişe dönüp öğrencilik yıllarımı düşündüğümde, bu sürecin Hacettepe Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden mezun olduktan sonra Fulbright bursuyla 1980’li yıllarda gittiğim Amerika Birleşik Devletleri’nde başladığını söyleyebilirim. Iowa Üniversitesi Amerikan Kültür Çalışmaları Bölümü’nde doktora yaparken Afro-Amerikan Çalışmaları Bölümü’nün başkanı Prof. Dr. Darwin T. Turner’dan aldığım “20. Yüzyıl Afro-Amerikan Romanı” dersi bu bakış açısının şekillenmesinde önemli rol oynadı. Bir Akademisyenin Mücadelesi: Darwin T. Turner Prof. Turner’ın hayat hikâyesi oldukça dikkat çekiciydi. 1940’lı yıllarda ırkçılığın yükseldiği Amerika’da Chicago Üniversitesi’nde doktora yapmış; ancak siyah olduğu için üniversitede akademik görev verilmemişti. Akademide çalışması engellenince bir süre maden işçisi olarak çalışmak zorunda kalmış, hatta işçi &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Prof. Dr. E. Lâle Demirtürk ile Amerikan Toplumu, Kültürel Hegemonya ve Eleştirel Perspektif Üzerine<br />
Söyleşi: Adil Gülmez</strong></p>
<p style="text-align: right;"><em>Fulbright bursuyla ABD’de doktora yapan Prof. Dr. E. Lâle Demirtürk, Afro-Amerikan edebiyatı üzerine aldığı bir ders ile yaptığı çalışmaların düşünce dünyasında önemli bir kırılma oluşturduğunu söylüyor. Demirtürk’e göre bu deneyim, Amerikan toplumunu içeriden tanıma imkânı sunarken aynı zamanda Batı değerleri karşısında Türk toplumunun kültürel duruşunu yeniden düşünmeye sevk eden eleştirel bir perspektif kazandırdı.</em></p>
<p><img decoding="async" class="aligncenter wp-image-20121" src="https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/kapak-demirturk.jpg" alt="" width="223" height="341" /></p>
<p><strong>Akademik Yolculuğun Başlangıcı</strong></p>
<p><em>Akademik hayatınız boyunca ABD’yi “içeriden bilen ama dışarıdan konuşan” bir konumdasınız. Bu gerilimli pozisyon nasıl şekillendi?</em></p>
<p>Bu sorunun cevabını kesin bir başlangıç noktasına bağlamak kolay değil. Ancak geçmişe dönüp öğrencilik yıllarımı düşündüğümde, bu sürecin Hacettepe Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden mezun olduktan sonra Fulbright bursuyla 1980’li yıllarda gittiğim Amerika Birleşik Devletleri’nde başladığını söyleyebilirim.</p>
<p>Iowa Üniversitesi Amerikan Kültür Çalışmaları Bölümü’nde doktora yaparken Afro-Amerikan Çalışmaları Bölümü’nün başkanı Prof. Dr. Darwin T. Turner’dan aldığım “20. Yüzyıl Afro-Amerikan Romanı” dersi bu bakış açısının şekillenmesinde önemli rol oynadı.</p>
<p><strong>Bir Akademisyenin Mücadelesi: Darwin T. Turner</strong></p>
<p>Prof. Turner’ın hayat hikâyesi oldukça dikkat çekiciydi. 1940’lı yıllarda ırkçılığın yükseldiği Amerika’da Chicago Üniversitesi’nde doktora yapmış; ancak siyah olduğu için üniversitede akademik görev verilmemişti. Akademide çalışması engellenince bir süre maden işçisi olarak çalışmak zorunda kalmış, hatta işçi arkadaşlarını utandırmamak için doktora yaptığını onlardan gizlemişti.</p>
<blockquote>
<p style="padding-left: 40px;">“ABD toplumunu içeriden tanımak, bana aynı zamanda Türk toplumunun kendi kültürel değerlerini koruma gereğini daha derinden kavrama imkânı verdi.”<br />
Prof. Dr. E. Lâle Demirtürk</p>
</blockquote>
<p><strong>Romanlardan Toplumsal Okumalara</strong></p>
<p>Romanlar üzerine yaptığımız tartışmalarda Prof. Turner, metinlerin yalnızca edebî yönüne değil, Amerikan toplumunun tarihsel ve sosyal arka planına da bakmamızı isterdi. Bu yaklaşım, romanlarda anlatılan olayları kendi tarihsel bağlamı içinde değerlendirmeme imkân sağladı.</p>
<p>Ayrıca bazı siyah karakterlerin beyaz Amerikan toplumunun değerlerini içselleştirmesini eleştirel bir şekilde ele alırdı. Bu nedenle romanları değerlendirirken Afro-Amerikan topluluğunu muhatap alan bir bakış açısıyla hangi norm ve değerlerin öne çıktığını tartışmamızı isterdi.</p>
<blockquote><p>Eleştirel Perspektif</p>
<p>Demirtürk’e göre Amerikan Rüyası etrafında şekillenen yaşam tarzı yalnızca siyasal araçlarla değil; kitaplar, filmler ve televizyon dizileri gibi kültürel araçlar yoluyla da dünyaya yayılıyor. Bu süreç çoğu zaman Amerikan değerlerini içselleştiren aydınlar aracılığıyla toplumlara aktarılıyor.</p></blockquote>
<p><strong>Kültürel Hegemonya ve Türkiye Perspektifi</strong></p>
<p>Bu iki farklı düzlemde düşünmek—bir yanda beyaz Amerikan değerlerinin baskısı, diğer yanda Afro-Amerikan toplulukların kendi geleneklerini koruma çabası—zamanla Batı norm ve değerleri karşısında Türk toplumunun kendi kültürel kimliğini muhafaza etmesinin önemini daha güçlü şekilde kavramama yol açtı.</p>
<p>Bu süreç aynı zamanda ABD toplumuna Türkiye’nin içinden bakmayı tercih eden eleştirel bir perspektif geliştirmemin temelini oluşturdu.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p style="padding-left: 40px;">Devam edecek&#8230;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/abdyi-iceriden-taniyip-disaridan-okumak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>ABD ile Dostsan Düşmana Gerek Yoktur</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/abd-ile-dostsan-dusmana-gerek-yoktur/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/abd-ile-dostsan-dusmana-gerek-yoktur/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gündüz Demirhan]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 21 Nov 2022 14:49:17 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Savunma]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[ABD]]></category>
		<category><![CDATA[Amerika]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18577</guid>

					<description><![CDATA[Çoğu kişi izlememiştir… Hollywood camiası tarafından sanki &#8216;Türk tarihine hediye olsun&#8217; diye çekilmiş olan “Osmanlı Subayı” diye bir film var. Van’da bir misyoner hastanesine gelen idealist hemşire Lillie, Ermeni çetelere karargah olduklarını öğrenince şöyle demişti:“Dünyayı değiştirebileceğime inanıyordum.” Bu konuya döneceğim… İnsan bu, belki de sadece kendini değiştirebilir… Veya değişime şahit olur. Önce araya bir fıkra… Sonra önemli bir konudan bahsedeceğim… Bir genel müdür, zordaki şirketin hesaplarını incelemek ve çözüm bulmak üzere bir iktisatçı, bir işletmeci ve bir muhasebeciyi sırayla mülakata çağırır… Sorar:“Bu şirketin kötüye giden durumunu nasıl değiştirilir?”İktisatçı;“Efendim her şeyden önce maliyetler gereğinden fazla yüksek; ara girdileri yerli malı seçersek karımız da o oranda artar, iyi yönde bir değişim olur” der.İşletmeci;“Efendim bilançoda görünene göre likiditemiz gereğinden az. Bence yapılacak en mantıklı şey ucuz kredi almak olacaktır” der.Muhasebeci ise soruyu duyunca, hemen perdeleri kapatır ve sessizce sorar:“Efendim siz, hesapların nasıl olmasını istiyorsanız, söyleyin; ona göre değiştiririz.” Değişir mi? İyi bilirim, hep değişir. 90’ı yıllarda ABD&#8217;li bir NATO generali, kurumsal dergilerindeki makalesinde şunları yazmıştı:“NATO içindeki Türkiye’nin askeri gücünün artması endişe verici.” Bunlar çok iyi müttefik iken, yetkili kalemlerden çıkan sözlerdi…Önceki yıl, özel mavi beyaz CIA uçağı ile Türkiye’yi ziyaret eden ABD heyeti de aynısını söyledi… Tabii ki, Türkiye’de değil, Fransa’da… Bir süredir &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Çoğu kişi izlememiştir… Hollywood camiası tarafından sanki &#8216;Türk tarihine hediye olsun&#8217; diye çekilmiş olan “Osmanlı Subayı” diye bir film var. Van’da bir misyoner hastanesine gelen idealist hemşire Lillie, Ermeni çetelere karargah olduklarını öğrenince şöyle demişti:<br>“Dünyayı değiştirebileceğime inanıyordum.”</p>



<p>Bu konuya döneceğim…</p>



<p>İnsan bu, belki de sadece kendini değiştirebilir… Veya değişime şahit olur.</p>



<p>Önce araya bir fıkra… Sonra önemli bir konudan bahsedeceğim…</p>



<p>Bir genel müdür, zordaki şirketin hesaplarını incelemek ve çözüm bulmak üzere bir iktisatçı, bir işletmeci ve bir muhasebeciyi sırayla mülakata çağırır… Sorar:<br>“Bu şirketin kötüye giden durumunu nasıl değiştirilir?”<br>İktisatçı;<br>“Efendim her şeyden önce maliyetler gereğinden fazla yüksek; ara girdileri yerli malı seçersek karımız da o oranda artar, iyi yönde bir değişim olur” der.<br>İşletmeci;<br>“Efendim bilançoda görünene göre likiditemiz gereğinden az. Bence yapılacak en mantıklı şey ucuz kredi almak olacaktır” der.<br>Muhasebeci ise soruyu duyunca, hemen perdeleri kapatır ve sessizce sorar:<br>“Efendim siz, hesapların nasıl olmasını istiyorsanız, söyleyin; ona göre değiştiririz.”</p>



<p>Değişir mi? İyi bilirim, hep değişir.</p>



<p>90’ı yıllarda ABD&#8217;li bir NATO generali, kurumsal dergilerindeki makalesinde şunları yazmıştı:<br>“NATO içindeki Türkiye’nin askeri gücünün artması endişe verici.”</p>



<p>Bunlar çok iyi müttefik iken, yetkili kalemlerden çıkan sözlerdi…<br>Önceki yıl, özel mavi beyaz CIA uçağı ile Türkiye’yi ziyaret eden ABD heyeti de aynısını söyledi… Tabii ki, Türkiye’de değil, Fransa’da… Bir süredir sesi soluğu çıkmayan Macron ile yapılan görüşmede tekrar söylendi bu sözler.</p>



<p>Şimdilerde ise kaçınılmaz olan gerçekleşti.</p>



<p>Bir devletin ABD gibi bir dostu varsa düşmana gerek yoktur. Çünkü, “ABD’nin çıkarları bütün kanunların ve her türlü insani erdemin üzerindedir” ki, bu çıkarların asıl sahibi, küresel şeytani sermayedir. Ve bu kural, sınır tanımamaktadır.</p>



<p>Siyaseti yakından izleyen hemen herkes iyi bilir ki; Türkiye’de ki darbe ve darbe girişimlerinin, 15 Temmuz da dahil hangisi mevzu olursa olsun, hemen hepsinin iki ortak özelliği vardır:</p>



<ol class="wp-block-list"><li>CHP yönetimi, tabanı değilse de, zihniyet olarak, bütün darbelerin yanında yer almıştır.</li><li>ABD derin devleti bütün darbelerin planlayıcısı olmuştur.</li></ol>



<p>İtiraz eden mi var? O zaman dinleyin.</p>



<p>ABD’nin son 50 yılında imzası bulunan Henry Kissinger’a 90’lı yıllarda sorarlar:<br>“Amerika, nasıl bu kadar güçlü olabildi?”<br>Kissinger şöyle cevaplar:<br>“Bizler Amerika olarak içimizdeki vatan hainlerini bulur ve temizleriz. Diğer ülkelerdeki vatan hainlerini de bulur, kahraman yapar, onları ülkelerinde önemli yerlere getiririz.”</p>



<p>Şeytani küresel sermaye ile elde edilen sırlarının temeli işte budur…</p>



<p>Türkiye’de gizli veya açıktan medyaya, eğitim sektörüne ve kültürel yapıya yatırımlar yaparak bu gücü elde ediyorlar… Bazen vakıflar vasıtası ile birilerini besleyerek, bazen suikast, tehdit ve şantajla ve bazen de gönüllü ajanlarla bu işi yapıyorlar…</p>



<p>Ocak 2020 itibari ile Türkiye’de 120 bin dernek ve 5 binden fazla vakıf faaliyet göstermekteydi. Bu derneklerin çoğu dolaylı yollardan küresel şeytani sermaye tarafından destekleniyor olsa da, bazıları da doğrudan yabancı STK&#8217;lara aitti…</p>



<p>Mesela… Bunlardan kuruluş amaçları tüzüklerinde açıkça yazanlardan bir kaçı…</p>



<ul class="wp-block-list"><li>ABD &#8211; German Marshall Fonu; Ermeni Türk diyaloğu için fonlama yapıyor. Ermeni iddialarına yakın söylem ve araştırmalara milyon dolarlar ödedi. Bu ödemeyi alanlardan biri de Orhan Pamuk…</li><li>Adalet için Lezbiyen Vakfı; LGBTQI fonlaması yapıyor. O sektörün mensupları sadece fuhuş ile para kazanmıyor.<br>Avrupa Kültür Vakfı; sanat ve medya dünyasından bazılarını, batı kültürünü öven projelerde destekliyor.</li><li>Berghof Vakfı; devletten bağımsız silahlı grupların politik aktör olma yolunda geçiş süreçleri araştırmalarına milyon dolarlar ödedi… Tüzüğündeki kuruluş amacı bu… Gizli saklı bilgi değil… Yani KCK türü yapılanmaların beyin takımını besledi.</li><li>Clinton Vakfı; dini ve mezhepsel uzlaşmazlık alanlarında araştırma yapanlara hala milyon dolarlar ödemeye devam ediyor.</li><li>Demokrasi için Kazanım Fonu; muhalif demokratik görüşlerle ilgili eğitim sektöründe yatırımları var.<br>Gelişen Pazar Vakfı; ABD Çin İngiltere ortak fonlaması ile yeni bilimsel geliştirmeleri inceliyor. Amacı bu… Ya da gerçek yüzü ile yeni icatlara, buluşlara el koymaya çalışan küresel şeytani sermaye kolu…</li><li>JP Morgan Chase Vakfı; gençlerin bilimsel çalışmaları hakkında araştırmalara sular seller gibi para döküyor.</li><li>Küresel Finans Fonu; kendilerini kültürel varlıkların etrafındaki toplulukların kalkınmasına adamış bir fon olarak ifade ediyorlar. Yani tarihi eser kaçakçılığı ve arazi mafyasının finansörleri…</li></ul>



<p>Daha demokrasi ve siyaset içerikli onlarca vakıf var ki, “Türkiye nasıl federal yapı ile yönetilebilir?” konulu araştırma yazılarına açıktan para ödüyorlar.</p>



<p>Hatay, Gaziantep ve Diyarbakır… Türkiye’deki yabancı vakıfların hemen hepsinin şubesi bulunan üç şehir… Bunlar 50 yıldan fazladır ülkemizde ve bu şehirlerde faal çalışıyorlar…</p>



<p>Şaşırmadık değil mi? Göz önündeki kürdan ve arkadaki orman meselesi…</p>



<p>İşte bu yapıyı göz ardı etmezsek, hazırlıklı olursak, savunma mekanizmalarımızı bilinçlendirirsek gelecek bizim olur.</p>



<p>Devlet bunları biliyor ama devlet denilen mekanizmanın yönünü halk belirler. Biz ne isek, devlet eninde sonunda o olmak zorunda kalır… Biz hırsız olmadan devlet hırsız olmaz… Devleti uzaydan gelenler yönetmiyor.</p>



<p>Yine fıkra ile bitireyim yazıyı…</p>



<p>Fıkra bu ya… Türk büyüğü Temel, Yahudi ve Kürt Reşo, üç arkadaş… Ölmüşler… Üçü bir gömülüyor. Derken Temel’in tabutu hareket etmiş. Açmışlar, yaşıyor…<br>“Temel, hayırdır sen ölmedin mi?”<br>“Öldiiim… Öbür taraftan geleyrum.”<br>“Eee nasıl kurtuldun?”<br>“Anlatayım… Orada da düzen burası gibi. Baktım her şey aynen devam ediyor. Kapıdaki bekçiye on bin lira rüşvet verdim, dünyaya döndüm.”<br>“Öyleyse Yahudi ile bizim Reşo ne oldu?”<br>“Yahudi üç bin lira rüşvet vermek için pazarlık ediyordu. Bizim Kürt Reşo da, en son, ‘bana ne devlet ödesin’ deyip duruyordu. Onları beklemeden çıktım geldim.”<br>…<br>…<br>Benden anlatması, sizden anlaması efendim.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/abd-ile-dostsan-dusmana-gerek-yoktur/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>1974 Ambargosu Kıbrıs Harekatı Yüzünden Değildi</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/1974-ambargosu-kibris-harekati-yuzunden-degildi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/1974-ambargosu-kibris-harekati-yuzunden-degildi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet HATUNOĞLU]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 23 Jun 2020 05:16:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Savunma]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Ambargo]]></category>
		<category><![CDATA[Amerika]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=14932</guid>

					<description><![CDATA[1968&#8217;de Nixon iktidara geliyor ABD&#8217;de seçim kampanyasında iki şeye söz veriyor birincisi Vietnam Savaşı&#8217;nı bitireceğim ikincisi de eroin sorununu bitireceğim.ABD&#8217;de o dönem beşyüzbin eroin bağımlısı var bunlara da eroin Tayland ve Kamboçya gibi yerlerden geliyor.Haşhaş burada üretiliyor, rafine ediliyor. Burada bunu üretenler ABD yanlısı gerillalar. Eroin ticareti ABD yanlısı hükümetlerin gözetiminde yürütülüyor, bunlara baskı uygulayamıyorlar. Türkiye geleneksel olarak bir Haşhaş üreticisi. Türkiye üzerinde baskı uygulayıp eroinin kaynağı olduğunu iddia ettikleri Haşhaş ekiminin yasaklanmasını sağlamaya çalışıyorlar. Kendi kamuoyuna da bakın Türkiye&#8217;de yasakladık diyecekler.Halbuki Türkiye&#8217;deki bütün Haşhaş eroinle dönüşse bile bir ay ancak yeter Amerika&#8217;daki eroin kullanıcılarına. Bizim topraklarımızda üretilen haşhaşın yüzde doksanı devlete, toprak mahsullerine gidiyor. Demirel yasaklama talebini reddediyor. Belli illerde üretimi kısıtlıyor ama yasaklamıyor. Baskı artıyor, Amerikan gazetelerinde çok aleyhte yazılar çıkıyor. Bizi zehirliyorlar, gönderelim B-52&#8217;leri Afyon&#8217;daki tarlaları bombalasınlar türlü başlıklar atılıyor.Ardından 1971 Muhtırası ve Nihat Erim hükümetinin yaptığı ilk işlerden biri de Haşhaş ekimi ve Afyon üretimini yasaklamak oldu.1973 seçimlerinde bütün partilerin hemen hemen seçim vaatlerinden biri Haşhaş yasağının kaldırılmasıydı.Cumhuriyet Halk Partisi&#8217;nin, Milli Selamet Partisi&#8217;nin vaadi de buydu. Koalisyon yapılınca kaldırıyorlar Haşhaş yasağını.1 Temmuz 1974&#8217;de Yasak kalktı.2 Temmuz 1974&#8217;de Amerika Türkiye ambargo kararı aldı.Yani Kıbrıs&#8217;taki 20 Temmuz harekatından sonra gelmiyor ilk ambargo kararı. İlk ambargo kararının sebebi Türkiye&#8217;nin &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>1968&#8217;de Nixon iktidara geliyor ABD&#8217;de seçim kampanyasında iki şeye söz veriyor birincisi Vietnam Savaşı&#8217;nı bitireceğim ikincisi de eroin sorununu bitireceğim.<br>ABD&#8217;de o dönem beşyüzbin eroin bağımlısı var bunlara da eroin Tayland ve Kamboçya gibi yerlerden geliyor.<br>Haşhaş burada üretiliyor, rafine ediliyor. Burada bunu üretenler ABD yanlısı gerillalar. Eroin ticareti ABD yanlısı hükümetlerin gözetiminde yürütülüyor, bunlara baskı uygulayamıyorlar.</p>



<p>Türkiye geleneksel olarak bir Haşhaş üreticisi. Türkiye üzerinde baskı uygulayıp eroinin kaynağı olduğunu iddia ettikleri Haşhaş ekiminin yasaklanmasını sağlamaya çalışıyorlar. Kendi kamuoyuna da bakın Türkiye&#8217;de yasakladık diyecekler.<br>Halbuki Türkiye&#8217;deki bütün Haşhaş eroinle dönüşse bile bir ay ancak yeter Amerika&#8217;daki eroin kullanıcılarına. Bizim topraklarımızda üretilen haşhaşın yüzde doksanı devlete, toprak mahsullerine gidiyor.</p>



<p>Demirel yasaklama talebini reddediyor. Belli illerde üretimi kısıtlıyor ama yasaklamıyor.</p>



<p>Baskı artıyor, Amerikan gazetelerinde çok aleyhte yazılar çıkıyor. Bizi zehirliyorlar, gönderelim B-52&#8217;leri Afyon&#8217;daki tarlaları bombalasınlar türlü başlıklar atılıyor.<br>Ardından 1971 Muhtırası ve Nihat Erim hükümetinin yaptığı ilk işlerden biri de Haşhaş ekimi ve Afyon üretimini yasaklamak oldu.<br>1973 seçimlerinde bütün partilerin hemen hemen seçim vaatlerinden biri Haşhaş yasağının kaldırılmasıydı.<br>Cumhuriyet Halk Partisi&#8217;nin, Milli Selamet Partisi&#8217;nin vaadi de buydu. Koalisyon yapılınca kaldırıyorlar Haşhaş yasağını.<br>1 Temmuz 1974&#8217;de Yasak kalktı.<br>2 Temmuz 1974&#8217;de Amerika Türkiye ambargo kararı aldı.<br>Yani Kıbrıs&#8217;taki 20 Temmuz harekatından sonra gelmiyor ilk ambargo kararı. İlk ambargo kararının sebebi Türkiye&#8217;nin Kıbrıs Harekatı da değil, bu karar zaten daha evvel Haşhaş sebebiyle alınmış. Kıbrıs Harekatı&#8217;ndan sonra pekiştiriyorlar kararlarını..</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/1974-ambargosu-kibris-harekati-yuzunden-degildi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>George Floyd’un Ölümü</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/george-floydun-olumu/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/george-floydun-olumu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Firuz Türker]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 08 Jun 2020 07:00:46 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Amerika]]></category>
		<category><![CDATA[George Floyd]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=14748</guid>

					<description><![CDATA[Amerika&#8217;nın Minneapolis kentinde bir polis George Floyd isimli siyahi vatandaşını gırtlağına basarak boğdu. Zavallı Floyd&#8217;un son sözleri &#8216;nefes alamıyorum&#8217; oldu. Bunun üzerine ABD de taşkınlığa, hatta saldırganlığa dönüşen bir protesto eylemi başladı. Eylem Floyd&#8217;un son sözleri ile başka ülkelere de sıçradı. Gözlerimin ideolojik bağla bağlı olduğu günlerimde olsam ben de bunun bütün dünyayı ayağa kaldırmasını hatta domino etkisiyle bir sıra &#8216;devrime&#8217; yol açmasını arzu ederdim. Haksızlığa karşı başkaldırıyı kutsardım. Fakat eskiden çok değerli olduğunu düşündüğüm kitle eylemlerinin günümüzde nasıl manipüle edilip amacından saptırılarak farklı mecralara taşınmaya çalışıldığını ve de hatta neofaşizmin değirmenine su taşır hale dönüştürüldüğünü fark ettiğimden beri bunlara ihtiyatla yaklaşmak gerektiğini düşünüyorum. Aslında böyle düşünmeye başlamamın başlangıcı gezi kalkışmasıdır. Orada iyi niyet ve samimiyet olmadığını gördüm. O zamandan beri böyle niyeti üzüm değil, bağcı dövmek olan eylemlere mesafeliyim. Günümüz uluslararası koşullarının Birinci Dünya Savaşı öncesi koşullara çok benzediğini düşünen biriyim. Bunun da üçüncü bir küresel savaşın alt yapısını oluşturduğuna inanıyorum. Dolayısıyla her türlü &#8216;karışıklık&#8217; ve anarşizm ortamı bu ateşe benzin döker. Ne antik Mısır, ne antik Roma ne de geçmişteki diğerlerinin hiç biri Amerikan köleciliği kadar acımasız bir köleci toplum olamadı. Kunta Kinte&#8217;nin öyküsünü izlediğimden beri böyle düşünürüm. Amerikan köleciliği en vahşi, en acımasız, en gaddar köleciliktir. Öyle &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Amerika&#8217;nın Minneapolis kentinde bir polis George Floyd isimli siyahi vatandaşını gırtlağına basarak boğdu. Zavallı Floyd&#8217;un son sözleri &#8216;nefes alamıyorum&#8217; oldu. Bunun üzerine ABD de taşkınlığa, hatta saldırganlığa dönüşen bir protesto eylemi başladı. Eylem Floyd&#8217;un son sözleri ile başka ülkelere de sıçradı.</p>



<p>Gözlerimin ideolojik bağla bağlı olduğu günlerimde olsam ben de bunun bütün dünyayı ayağa kaldırmasını hatta domino etkisiyle bir sıra &#8216;devrime&#8217; yol açmasını arzu ederdim. Haksızlığa karşı başkaldırıyı kutsardım. Fakat eskiden çok değerli olduğunu düşündüğüm kitle eylemlerinin günümüzde nasıl manipüle edilip amacından saptırılarak farklı mecralara taşınmaya çalışıldığını ve de hatta neofaşizmin değirmenine su taşır hale dönüştürüldüğünü fark ettiğimden beri bunlara ihtiyatla yaklaşmak gerektiğini düşünüyorum.</p>



<p>Aslında böyle düşünmeye başlamamın başlangıcı gezi kalkışmasıdır. Orada iyi niyet ve samimiyet olmadığını gördüm. O zamandan beri böyle niyeti üzüm değil, bağcı dövmek olan eylemlere mesafeliyim. Günümüz uluslararası koşullarının Birinci Dünya Savaşı öncesi koşullara çok benzediğini düşünen biriyim. Bunun da üçüncü bir küresel savaşın alt yapısını oluşturduğuna inanıyorum. Dolayısıyla her türlü &#8216;karışıklık&#8217; ve anarşizm ortamı bu ateşe benzin döker.</p>



<p>Ne antik Mısır, ne antik Roma ne de geçmişteki diğerlerinin hiç biri Amerikan köleciliği kadar acımasız bir köleci toplum olamadı. Kunta Kinte&#8217;nin öyküsünü izlediğimden beri böyle düşünürüm. Amerikan köleciliği en vahşi, en acımasız, en gaddar köleciliktir. Öyle ki geride, etkileri hala süren kalıcı bir ırkçılık bırakmıştır. Ku Klux Klan gibi bir ırkçı örgüt Amerika&#8217;ya özgüdür. NAZİ lerden farkı yoktur. Çoğu faşist yöntemlerde onlardan bile daha ileridir. Canlı canlı insan yakma ayinleri vardır.</p>



<p>Bu ırkçılık Amerikan toplumunun genlerine işlemiştir. Almanya&#8217;da önemli bir NAZİZM karşıtı demokratik kamuoyu vardır. Fakat Amerika&#8217;da böyle güçlü bir anti ırkçı irade yoktur. O nedenle sık sık özellikle devlet güçlerinin ırkçı uygulamaları hatta cinayetleri, ve de bundan cesaret alan sivil ırkçılık eylemleri görülmektedir. Amerikan devleti bu eylemler karşısında öylesine &#8216;hoşgörülüdür&#8217; ki &#8216; (siz bunu görmezden gelmek hatta göz yummak olarak anlayın) Kızılderili kafa derisi getirene para ödülü ödendiği günleri hatırlatmaktadır.</p>



<p>Düşünebiliyor musunuz bütün bu işler siyahi bir Genel Kurmay Başkanı ve de siyahi bir Devlet Başkanı görevlendirebilmiş bir ülkeye özgüdür. Bu görevlere gelen siyahiler göstermelik olmaktan öte değillerdir.</p>



<p>Şimdi gelelim bu durumdan vazife çıkarmaya çalışanlara. Ben bunların derdinin (elbette samimi olanları ayrı tutarım) bu haksızlığa karşı olmak olduğuna inanmıyorum. Onların derdi başka. Yukarıda değindim; başka amaçlar için böylesi bir durumdan faydalanmaya, daha doğrusu bunu kullanmaya çalışıyorlar. Öyle olmasa işin içine biran önce şiddet katmaya çaba harcamazlardı. Demokratik usulleri kullanırlardı.</p>



<p>Bakınız HDP ye. Kürtçenin yasak olduğu günleri çoktan geride bıraktığımız ülkemizde &#8216;Kürtçe müzik dinlediği için öldürüldü&#8217; yalanıyla nasıl da bir &#8216;Can&#8217;t breathe&#8217; icadı çıkarma peşinde. Herkes şunu öğrenmeli ki gerçeğe dayanmayan hiç bir kışkırtma karışıklık çıkarmak isteyenlerin işini görmeyecektir. Yalanla çok az kişiyi kandırabilirsiniz. Onların en önemli kısmı da siz kendinizsinizdir.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/george-floydun-olumu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Amerikan Baharı</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/amerikan-bahari/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/amerikan-bahari/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Korkut Daban]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 08 Jun 2020 06:56:07 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Amerika]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=14744</guid>

					<description><![CDATA[Amerika iki haftadan bu yana binlerce göstericinin yer aldığı şiddet olayları ile adeta yangın yerine döndü diyebiliriz. Bu şiddet olayları, Amerika’da Minneapolis’te 18 Mayıs tarihinde polisin George Floyd isimli siyahi bir vatandaşı gözaltına alırken yaklaşık 10 dakika süren işkence sonucu katletmesiyle başladı! Bu Amerikan polisinin ilk işlediği cinayet değildi. Resmi rakamlara göre Amerika’da her yıl ortalama 1100 kişi polis silahı ile hayatını kaybediyor. Ürpertici ve korkunç bir rakam değil mi! Bu ürkütücü rakamlar “Özgürlükler Ülkesi” olarak bilinen bir ülkede gerçekleşiyor. Birçok insanın hayallerini süsleyen sözde özgürlükler ülkesi. Özellikle ülkemizde senelerdir hayranlık duyulan bu ülkenin aslında hiç düşünüldüğü gibi olmadığı her geçen gün ortaya çıkmaktadır. Dünyanın muhtelif birçok coğrafyasına özgürlük götürme bahanesi ile askeri müdahale yaparak adeta işgal eden Amerika ilk defa kendi topraklarında ortaya çıkan bir kaosu nasıl sona erdireceği konusunda çaresiz diyebiliriz. Bu çaresizlik öyle bir seviyeye ulaştı ki Amerikan Başkanı Ulusal Askeri Güçleri (Orduyu) sokağa indirdi. Yetmedi gösterilerin önüne geçebilmek adına Twitterı kapatmakla tehdit etti. Türkiye’de gezi olaylarında yaşananları bir hatırlatmak istedim. Ağaç bahanesiyle sokağa çıkanlar Amerika’daki tabloya bakıp biraz utanırlar mı acaba! Dahası polisin göstericilere yönelik şiddeti aslında medeniyet ve özgürlük konusunda hiç imrenilecek bir ülke olmadığını ortaya koymaktadır. Hasılı bizlere yıllarca yutturulmaya çalışılan anlayışın aslında ne &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Amerika iki haftadan bu yana binlerce göstericinin yer aldığı şiddet olayları ile adeta yangın yerine döndü diyebiliriz. Bu şiddet olayları, Amerika’da Minneapolis’te 18 Mayıs tarihinde polisin George Floyd isimli siyahi bir vatandaşı gözaltına alırken yaklaşık 10 dakika süren işkence sonucu katletmesiyle başladı!</p>



<p>Bu Amerikan polisinin ilk işlediği cinayet değildi. Resmi rakamlara göre Amerika’da her yıl ortalama 1100 kişi polis silahı ile hayatını kaybediyor. Ürpertici ve korkunç bir rakam değil mi!</p>



<p>Bu ürkütücü rakamlar <strong>“Özgürlükler Ülkesi”</strong> olarak bilinen bir ülkede gerçekleşiyor. Birçok insanın hayallerini süsleyen sözde özgürlükler ülkesi. Özellikle ülkemizde senelerdir hayranlık duyulan bu ülkenin aslında hiç düşünüldüğü gibi olmadığı her geçen gün ortaya çıkmaktadır.</p>



<p>Dünyanın muhtelif birçok coğrafyasına özgürlük götürme bahanesi ile askeri müdahale yaparak adeta işgal eden Amerika ilk defa kendi topraklarında ortaya çıkan bir kaosu nasıl sona erdireceği konusunda çaresiz diyebiliriz.</p>



<p>Bu çaresizlik öyle bir seviyeye ulaştı ki Amerikan Başkanı Ulusal Askeri Güçleri (Orduyu) sokağa indirdi. Yetmedi gösterilerin önüne geçebilmek adına Twitterı kapatmakla tehdit etti. Türkiye’de gezi olaylarında yaşananları bir hatırlatmak istedim. Ağaç bahanesiyle sokağa çıkanlar Amerika’daki tabloya bakıp biraz utanırlar mı acaba!</p>



<p>Dahası polisin göstericilere yönelik şiddeti aslında medeniyet ve özgürlük konusunda hiç imrenilecek bir ülke olmadığını ortaya koymaktadır. Hasılı bizlere yıllarca yutturulmaya çalışılan anlayışın aslında ne kadar yanlış olduğunu pekala anlayabiliyoruz.</p>



<p><strong>İkinci Dünya Savaşı sonrasında Afganistan ve Irak’ta binlerce insanın ölümüne sebep olan Amerikan ordusunun işgal ettiği coğrafyalardan çekilmesine rağmen o toprakların huzura ermediğine hepimiz canlı tanık olduk.</strong> Bugün Suriye meselesinde yine yaptığı müdahale ile çözümsüzlüğe giden süreci adeta tetikledi diyebiliriz.</p>



<p>Özellikle petrol ve doğal gaz kaynaklarının bulunduğu az gelişmiş ülkeleri hedef alan bu Emperyalist ülkenin ordusunun hiçbir zaman kendi ülkesi sınırlarında kalmadığına tanık olduk. Amerikan ordusu kendi topraklarını savunma gibi bir misyon üstlenmedi.</p>



<p>Çok değil 250 yıllık bir geçmişe sahip bu ülkenin kuruluş hikayesine bir göz atalım. Avrupa’dan gelen milletler Koloniler halinde yaşayan coğrafyanın gerçek sahiplerini yerli halkı olan Kızılderilileri katletmek suretiyle başladılar.</p>



<p>Krıstof Kolomb’un 1492 yılında Amerika&#8217;ya ulaşmasından sonraki beş asır boyunca Beyaz&nbsp;Avrupalılar&nbsp;ve&nbsp;Amerikalılar&nbsp;tarafından kıtanın yerlileri olan&nbsp;Kızılderililere&nbsp;karşı yapılan&nbsp;soykırım&nbsp;silsilesidir.</p>



<p>Doğrudan&nbsp;Kızılderili Katliamları&nbsp;gibi&nbsp;katliam&nbsp;ve&nbsp;etnik temizlik&nbsp;yapılması,&nbsp;Kızılderili Tehciri&nbsp;gibi geleneksel topraklarından apayrı başka topraklara&nbsp;tehcir&nbsp;(Zorunlu göç) edilip&nbsp;Kızılderili Rezervasyonu&nbsp;ile&nbsp;Kızılderili Rezervi&nbsp;gibi alanlara kapatılmaları,&nbsp;bağışıklık sistemlerine&nbsp;yabancı olan&nbsp;çiçek hastalığı&nbsp;gibi&nbsp;Eski Dünya&nbsp;hastalıklarının bilinçli olarak Kızılderililere bulaştırıldı. (<em>Çiçek soykırımı</em>)</p>



<p>Uzun süre&nbsp;Hristiyan&nbsp;misyonerlerince eğitim verilen&nbsp;Kanada&nbsp;yerli yatılı okulları ile&nbsp;ABD yerli yatılı okulları&nbsp;gibi okullarda ailelerinden koparılan Kızılderili çocuklarının anadilleri dışında eğitim almaları ve anadillerini konuşamamaları gibi soykırım türleri görülür.</p>



<p>Kızılderilileri soykırıma uğratma yöntemleri arasında onların fiziksel imhası, topraklarının gasp edilmesi, kültürel baskıya uğramaları, «imha», tehcir ve&nbsp;zorla kısırlaştırma görülmektedir.</p>



<p>İçiniz kaldırmadı biliyorum. Deyim yerinde ise kuruluşundan itibaren insanlığa zulmetmiş bir devlet ve topluluğundan ne bekleyebilirsiniz ki! Her türlü şiddeti ve vahşeti uygulamaktan kaçınmamış bir devletten bahsediyoruz. Avrupa kıtasından gelip Amerika’nın gerçek ev sahibi olan yerli halkı katletmiş bu milletlerin şu anda karşı karşıya kalmış olduğu tablo ilahi adaletin tecellisinden başka ne olabilir?</p>



<p>Zulüm nereden gelirse gelsin bizler karşıyız. Ancak yüzyıllardır tek gayeleri mazlum coğrafyaların masum insanlarını sömürmek ve sonrasında katledilmesine sebep olmanın mutlak bir karşılığı olmalıydı.</p>



<p><strong>Bugün Avrupa ve Amerika’da vuku bulan olaylar Dünyadaki mazlumların Dualarının arşı alaya tezahürü diyebiliriz.</strong> Her fırsatta insanlığa savaş açan bu sapık ve sömürgeci batı dünyasının karşılaştığı bu musibet inşallah bir uyanışa vesile olacaktır.</p>



<p>Bizler İman etmiş insanlar olarak yeryüzünde hiçbir insanın burnu kanasın istemeyiz. Ancak haksızlık karşısında durmak en önemli vazifemizdir. Bugün Amerikalı bir siyahiye yapılan zulme tepki veren iki yüzlü batı dünyası Akdeniz’de sahile vuran çocuk cesetlerine neden tepkisiz kaldılar.</p>



<p>Avrupa’nın orta yerinde Bosna’da yapılan toplu katliamlara neden sağır kesildiler. Adaletin her zaman herkese lazım gerektiğini unuttular. Güçlünün adaleti ile bugünlere geldiler.</p>



<p>Kuzey Afrika topraklarında başlattıkları isyanları Arap Baharı olarak sundular. Seçimle iktidara gelmiş liderlere darbe yaptılar. Yetmedi bu liderleri hem de kendi insanlarına katlettiler. Onların bahar dedikleri Müslüman Kuzey Afrika coğrafyası için Kara Kış olmuştu.</p>



<p>Çıkardıkları savaşlar ve katliamlar neticesinde binlerce öksüz ve yetim çocuğun müsebbibi oldular. Bu zulmün bir gün deniz olup kendilerini boğacağını idrak edemediler.</p>



<p>Bizler buradan hareket ile batı dünyasının artık kendine gelmesini temenni ediyoruz. Bizler inanıyoruz ki Allah’ın Adaleti muhakkaktır. Onun üzerinde bir hakikat yoktur. Bu yanan ateş Vahşi Batının bugüne değin yapmış olduğu katliamlarına karşılık Cenabı Allah’ın küçük bir uyarısı diyebiliriz.</p>



<p>Batı dünyasının Arap Baharı ifadesinin ne olduğunu anlaması açısından, yazıma özellikle <strong>“Amerikan Baharı”</strong> ismini verdim. Bekleyip göreceğiz inşallah. Ancak görünen o ki bu yaz mevsimi Avrupa ve Amerika için biraz yakıcı olacak gibi! </p>



<p>Selam ve dua ile…</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/amerikan-bahari/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>ABD&#8217;ye ders veren adam</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/abdye-ders-veren-adam/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/abdye-ders-veren-adam/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 09 Oct 2019 09:23:58 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Savunma]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[ABD]]></category>
		<category><![CDATA[Amerika]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=12716</guid>

					<description><![CDATA[4 Temmuz 1776… Amerika’da Thomas Jefferson adında bir adam, bağımsızlık bildirgesini açıkladı. “Ey emperyalist İngilizler” dedi: -Bize rahat vermiyorsunuz. Oysa her halkın kendi bağımsız hükümetini kurmak, onu yaşatmak, geliştirmek, başkasını işine karıştırmamak hakkı vardır. Amerika, bu ilkeler üzerine kuruldu. 13 koloni, Büyük Britanya Krallığı’ndan ayrı olarak bağımsızlığını ilan etti. Sonra ne oldu?.. Geçen zaman içinde İngilizlerin yerini Amerikalılar doldurdu. Dünyayı rahatsız etme ve huzur bozma görevini onlar devraldı. Thomas Jefferson tarafından ortaya konulan kuruluş felsefesi ayaklar altına alındı. 28 Ağustos 1963’te Martin Luther King, “Bir hayalim var” diye halkın karşısına çıktı. 200 bin kişiye hitaben yaptığı konuşmada o hayali “Zencilerin de insan olarak kabul edildiği bir gün gelecek” sözleriyle ortaya koydu. Ama 4 Nisan 1968’de devlet eliyle katledildi. Siyahi Obama’nın ABD Başkanı olmasıyla o hayal büyük ölçüde gerçekleşti, fakat… ABD, dışa karşı hep zalim oldu. Hep bağımsızlık mücadelesi verdiği İngilizleri örnek aldı. Gelen geçen bütün başkanlar, hep dünyanın kendileri tarafından yönetilip yönlendirilmesi için uğraştı. “Altta kalanın canı çıksın” diye özetlenebilecek bir küresel nizam için çaba gösterildi. Trump’ın son paylaştığı twetlere bakın: Sözde asıyor, kesiyor, “ben” diyor, tam bir sokak kabadayısı ve küresel eşkıya portresi çiziyor. Sağa sola tehditler gönderiyor. Bir söylediği diğerini tutmuyor. Çelişkiler içinde bağırıp çağırıyor. Yüzyıllardır başkalarının acıları üzerinden refah süren ABD halkı da “Ne oluyor?” diye başını kaldırıp etrafına bakmıyor; sormuyor, sorgulamıyor. *** Bundan 1.400 yıl kadar önce Arabistan’dan dünyaya bir ses yükselmişti. Hz. Muhammed, “Ey &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>4 Temmuz 1776…</strong></p>
<p><strong>Amerika’</strong>da <strong>Thomas Jefferson</strong> adında bir adam, bağımsızlık bildirgesini açıkladı. <strong>“Ey emperyalist İngilizler”</strong> dedi:</p>
<p><strong>-Bize rahat vermiyorsunuz. Oysa her halkın kendi bağımsız hükümetini kurmak, onu yaşatmak, geliştirmek, başkasını işine karıştırmamak hakkı vardır.</strong></p>
<p><strong>Amerika</strong>, bu ilkeler üzerine kuruldu. 13 koloni, <strong>Büyük Britanya Krallığı</strong>’ndan ayrı olarak bağımsızlığını ilan etti.</p>
<p>Sonra ne oldu?..</p>
<p>Geçen zaman içinde İngilizlerin yerini <strong>Amerikalılar</strong> doldurdu. Dünyayı rahatsız etme ve huzur bozma görevini onlar devraldı. <strong>Thomas Jefferson</strong> tarafından ortaya konulan kuruluş felsefesi ayaklar altına alındı.</p>
<p><strong>28 Ağustos 1963</strong>’te <strong>Martin Luther King, “Bir hayalim var”</strong> diye halkın karşısına çıktı. 200 bin kişiye hitaben yaptığı konuşmada o hayali <strong>“Zencilerin de insan olarak kabul edildiği bir gün gelecek” </strong>sözleriyle ortaya koydu.</p>
<p>Ama <strong>4 Nisan 1968</strong>’de devlet eliyle katledildi.</p>
<p><strong>Siyahi Obama</strong>’nın <strong>ABD Başkanı</strong> olmasıyla o hayal büyük ölçüde gerçekleşti, fakat…</p>
<p><strong>ABD</strong>, dışa karşı hep zalim oldu. Hep bağımsızlık mücadelesi verdiği İngilizleri örnek aldı. Gelen geçen bütün başkanlar, hep dünyanın kendileri tarafından yönetilip yönlendirilmesi için uğraştı. <strong>“Altta kalanın canı çıksın”</strong> diye özetlenebilecek bir küresel nizam için çaba gösterildi.</p>
<p><strong>Trump</strong>’ın son paylaştığı twetlere bakın:</p>
<p>Sözde asıyor, kesiyor, <strong>“ben”</strong> diyor, tam bir sokak kabadayısı ve küresel eşkıya portresi çiziyor. Sağa sola tehditler gönderiyor.</p>
<p>Bir söylediği diğerini tutmuyor. Çelişkiler içinde bağırıp çağırıyor. Yüzyıllardır başkalarının acıları üzerinden refah süren <strong>ABD </strong>halkı da <strong>“Ne oluyor?”</strong> diye başını kaldırıp etrafına bakmıyor; sormuyor, sorgulamıyor.</p>
<p><strong>***</strong></p>
<p>Bundan <strong>1.400</strong> <strong>yıl</strong> kadar önce <strong>Arabistan</strong>’dan dünyaya bir ses yükselmişti. <strong>Hz. Muhammed, “Ey insanlar”</strong> demişti:</p>
<p><strong>-Sizin hiç birinizin diğerinize göre üstünlüğü yoktur.</strong></p>
<p>O gün bugündür o ses ile <strong>“Sizler bizim kölemizsiniz. Dilediğimizi yaparız, kaderinizi biz tayin ederiz”</strong> anlayışı çarpışıp duruyor…</p>
<p>Ancak, <strong>1.400 sene</strong> önce verilen o mesajı sahiplenenlerin sesi, artık çok daha güçlü çıkıyor. En önemlisi de o ses <strong>Anadolu</strong>’dan, bu topraklardan yükseliyor. <strong>T.C. Başkanı Erdoğan</strong>’ın <strong>BM </strong>konuşmalarına bakın, ne demek istediğimi daha iyi anlarsınız!</p>
<p><strong>Suriye</strong> örneği ortada:</p>
<p>Binlerce kilometre öteden geldiler, dibimize çöreklendiler; bölgenin kaderini tayin etmeye çalıştılar. Biz de <strong>“olmaz”</strong> dedik. Bölgede harekâtlar düzenledik, gücümüzün gölgesini müzakere masasına düşürdük. Yapamadılar, beceremediler, geri çekiliyorlar işte!</p>
<p><strong>30 Ekim 1968</strong> tarihli <strong>Mondros Mütarekesi</strong>’nde ne mesaj vermişlerdi bize:</p>
<p><strong>“Ey Türkler, mağlup oldunuz. Artık bizi dinleyeceksiniz. Ne diyorsak onu yapacaksınız. Çünkü esirimiz ve kölemizsiniz.”</strong></p>
<p>Yırtıp attık o kağıt parçasını. Bugün de bölgemizde gerçekleştirmek istedikleri yeni paylaşım planlarını parçalayıp çöpe atıyoruz.</p>
<p><strong>Trump</strong>, iç politikaya yönelik manevralar yapıp, tehdit twetteri atıyormuş…</p>
<p>Atsın.</p>
<p>İçte bazı güruhlar, olan biteni çarpıtıp sulandırıyormuş…</p>
<p>Olsun varsın.</p>
<p>Bunlar, bizim bağımsızlık yolunda attığımız güçlü adımlar ve dünyanın güzü önünde <strong>Amerika</strong>’ya verdiğimiz dersi gölgeleyebilir mi?</p>
<p>Emin Pazarcı/Akşam</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/abdye-ders-veren-adam/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Olası Yaptırımlar, Türkiye&#8217;nin Suriye Operasyonunu Tetikler</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/olasi-yaptirimlar-turkiyenin-suriye-operasyonunu-tetikler/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/olasi-yaptirimlar-turkiyenin-suriye-operasyonunu-tetikler/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 13 Jul 2019 11:02:02 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Haberler]]></category>
		<category><![CDATA[Savunma]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Amerika]]></category>
		<category><![CDATA[S400]]></category>
		<category><![CDATA[Suriye]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=11813</guid>

					<description><![CDATA[Türkiye&#8217;nin Rusya ile anlaşarak S-400 hava savunma sistemi satın alması Ankara ve Washington yönetimleri arasında gerilime neden olmuş ve Türkiye&#8217;nin yaptırımlara uğrayacağı ABD yetkililerince dile getirilmişti. S-400 ve yaptırımlar konusunu değerlendiren SETA Güvenlik Araştırmacısı Ömer Özkizilcik, &#8220;Yaptırımlar, Suriye&#8217;de terör örgütü YPG/PKK&#8217;ya yönelik operasyonları tetikleyebilir.&#8221; ifadelerine yer verdi. Rus S-400 hava savunma sistemlerinin Türkiye&#8217;ye getirilmesi ile birlikte Ankara ve Washington yönetimleri arasındaki gerilim yükselmeye devam etti. Türkiye&#8217;nin &#8220;tercih değil, zorunluluk&#8221; olarak değerlendirdiği hava savunma sistemleri, NATO tarafından ilk etapta &#8220;endişe verici&#8221; olarak nitelendirildi. SETA Güvenlik Araştırmacısı Ömer Özkizilcik’in TRT World&#8217;e yaptığı değerlendirmede S-400 hava savunma sistemleri ile Türkiye&#8217;nin Suriye sınırına gerçekleştirdiği yoğun askeri sevkiyata dikkat çekildi. Özkizilcik, Ankara ve Washington arasındaki genel eğilimlerin, ABD&#8217;nin Fırat’ın doğusundaki konumunu etkileyebileceğini belirterek, Türkiye&#8217;nin bütün senaryoları değerlendirdiğini yazdı. ABD&#8217;nin yaptırım uygulaması ve Türkiye&#8217;nin ekonomisine zarar vermesini, ikili ilişkilere büyük zarar vereceğinin dikkatini çeken Özkizilcik, &#8220;ABD yaptırımlarının uygulandığı ve güvenli bölge müzakerelerinin sona erdiği bir senaryoda, Türkiye YPG/PKK tehdidine karşı operasyon başlatabilir. Türkiye-ABD anlayışının ölmesi ve Ankara&#8217;nın yaptırımlarla karşı karşıya kalması, Türk yetkilileri Suriye&#8217;de askeri müdahale seçeneğine yönlendirip, en azından yaptırımların etkileri fark edilmeden bir ulusal güvenlik tehdidinden kurtulması ile sonuçlanabilir.&#8221; ifadelerine yer verdi. SURİYE SINIRINDA ASKERİ HAREKETLİLİK Türkiye&#8217;nin Suriye sınırındaki askeri hareketliliğe de dikkat çeken &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Türkiye&#8217;nin Rusya ile anlaşarak S-400 hava savunma sistemi satın alması Ankara ve Washington yönetimleri arasında gerilime neden olmuş ve Türkiye&#8217;nin yaptırımlara uğrayacağı ABD yetkililerince dile getirilmişti. S-400 ve yaptırımlar konusunu değerlendiren SETA Güvenlik Araştırmacısı Ömer Özkizilcik, &#8220;Yaptırımlar, Suriye&#8217;de terör örgütü YPG/PKK&#8217;ya yönelik operasyonları tetikleyebilir.&#8221; ifadelerine yer verdi.</strong></p>
<div class="detail">
<p>Rus S-400 hava savunma sistemlerinin Türkiye&#8217;ye getirilmesi ile birlikte Ankara ve Washington yönetimleri arasındaki gerilim yükselmeye devam etti.</p>
<p>Türkiye&#8217;nin &#8220;tercih değil, zorunluluk&#8221; olarak değerlendirdiği hava savunma sistemleri, NATO tarafından ilk etapta &#8220;endişe verici&#8221; olarak nitelendirildi.</p>
<p>SETA Güvenlik Araştırmacısı Ömer Özkizilcik’in TRT World&#8217;e yaptığı değerlendirmede S-400 hava savunma sistemleri ile Türkiye&#8217;nin Suriye sınırına gerçekleştirdiği yoğun askeri sevkiyata dikkat çekildi.</p>
<p>Özkizilcik, Ankara ve Washington arasındaki genel eğilimlerin, ABD&#8217;nin Fırat’ın doğusundaki konumunu etkileyebileceğini belirterek, Türkiye&#8217;nin bütün senaryoları değerlendirdiğini yazdı.</p>
<p>ABD&#8217;nin yaptırım uygulaması ve Türkiye&#8217;nin ekonomisine zarar vermesini, ikili ilişkilere büyük zarar vereceğinin dikkatini çeken Özkizilcik, &#8220;ABD yaptırımlarının uygulandığı ve güvenli bölge müzakerelerinin sona erdiği bir senaryoda, Türkiye YPG/PKK tehdidine karşı operasyon başlatabilir. Türkiye-ABD anlayışının ölmesi ve Ankara&#8217;nın yaptırımlarla karşı karşıya kalması, Türk yetkilileri Suriye&#8217;de askeri müdahale seçeneğine yönlendirip, en azından yaptırımların etkileri fark edilmeden bir ulusal güvenlik tehdidinden kurtulması ile sonuçlanabilir.&#8221; ifadelerine yer verdi.</p>
<p><strong>SURİYE SINIRINDA ASKERİ HAREKETLİLİK</strong></p>
<p>Türkiye&#8217;nin Suriye sınırındaki askeri hareketliliğe de dikkat çeken güvenlik araştırmacısı Özkizilcik, Türk makamlarının ABD ile çözüm bulma konusundaki istekliliklerinin azaldığını ve sabırlarının tükendiğini ifade etti.</p>
<p>Terör örgütü YPG/PKK&#8217;nın işgal ettiği bölgelere sınır noktadaki alanlarda TSK&#8217;nın askeri hareketlilik içerisinde olduğunu ifade eden Ömer Özkizilcik, &#8220;Sınır bölgesine giden askerler arasında Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı operasyonlarına katılmış askerler de bulunuyor. Tanklar dahil olmak üzere ağır silahlar sınıra konuşlandırıldı. TSK&#8217;da tüm izinler 3 ay süreyle iptal edildi. Türk savaş uçaklarının düşman sınırlarına yakın uçuş gerçekleştirdiği ve bilgi topladığı görülüyor.&#8221; sözlerine yer verdi.</p>
<p><em><strong>TM Dijital Haber Merkezi</strong></em></p>
</div>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/olasi-yaptirimlar-turkiyenin-suriye-operasyonunu-tetikler/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>“Mesele S-400 Değil Türkiye’nin Bağımlı Bir Ülke Olup Olmaması”</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/mesele-s-400-degil-tu%cc%88rkiyenin-bagimli-bir-ulke-olup-olmamasi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/mesele-s-400-degil-tu%cc%88rkiyenin-bagimli-bir-ulke-olup-olmamasi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Aynur Bayram]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 02 May 2019 10:47:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[ABD]]></category>
		<category><![CDATA[Amerika]]></category>
		<category><![CDATA[Rusya]]></category>
		<category><![CDATA[S-400]]></category>
		<category><![CDATA[S400]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=10144</guid>

					<description><![CDATA[Prof. Dr. Mehmet Şahin’den Yörünge’ye Açıklamalar: ABD’nin karşısında 1952’den bu yana NATO’dan alışık olduğu, güneydoğu kanadını ne pahasına olursa olsun koruyan bir Türkiye vardı. Şimdi diyor ki; “Bölgede yaşananlardan dolayı benim güvenlik kaygılarım var. Artık ben o sizin bildiğiniz, alışık olduğunuz Türkiye değilim.” Bu, Türkiye’nin bağımsız müttefik olmaya geçiş sürecidir. Türkiye bunu ortaya koyduğu zaman Amerika’ya bağımlı başka ülkeler de bu işin dışına çıkmaya çalışır. S-400’ü dolayısıyla F-35’i de bir sopa olarak kullanmaya çalışıyor.  Yerel seçimler bitti. Uzun bir süre de Türkiye’nin önünde yeni bir seçim görünmüyor. Türkiye seçim sürecindeyken etrafındaki kuşatma adım adım devam ediyordu. Türkiye, müttefikleri tarafından S-400, F-35 üzerinden sıkıştırılırken sözde Ermeni soykırımı iddiaları yeniden piyasaya sürüldü. Üstüne İran’a uygulanan ambargoda aralarında Türkiye’nin de olduğu sekiz ülkenin muafiyetinin kaldırılacağı haberleri geldi. Tam bu noktada da iç politikanın dış politikadan ayrı tutulamayacağı, bu nedenle de seçimlerdeki “beka” vurgusunun ne kadar önemli olduğu bir kez daha ortaya çıktı. Polis Akademisi, Güvenlik Bilimleri Enstitüsü öğretim üyelerinden ve aynı zamanda Polis Akademisi Uluslararası Terör ve Güvenlik Araştırmaları Merkezi Müdürü Prof. Dr. Mehmet Şahin, Yörünge dergisinin uluslararası politikada din, Orta Doğu ve Türk dış politikası üzerine sorularını yanıtladı. ABD Türkiye’nin kısa-orta uzun menzilli hava savunma füze sistemi olan S-400’ü Rusya’dan almasına tepki &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Prof. Dr. Mehmet Şahin’den Yörünge’ye Açıklamalar:</p>
<p><strong>ABD’nin karşısında 1952’den bu yana NATO’dan alışık olduğu, güneydoğu kanadını ne pahasına olursa olsun koruyan bir Türkiye vardı. Şimdi diyor ki; “Bölgede yaşananlardan dolayı benim güvenlik kaygılarım var. Artık ben o sizin bildiğiniz, alışık olduğunuz Türkiye değilim.” Bu, Türkiye’nin bağımsız müttefik olmaya geçiş sürecidir. Türkiye bunu ortaya koyduğu zaman Amerika’ya bağımlı başka ülkeler de bu işin dışına çıkmaya çalışır. S-400’ü dolayısıyla F-35’i de bir sopa olarak kullanmaya çalışıyor.</strong></p>
<p><em> </em><em>Yerel seçimler bitti. Uzun bir süre de Türkiye’nin önünde yeni bir seçim görünmüyor. Türkiye seçim sürecindeyken etrafındaki kuşatma adım adım devam ediyordu. Türkiye, müttefikleri tarafından S-400, F-35 üzerinden sıkıştırılırken sözde Ermeni soykırımı iddiaları yeniden piyasaya sürüldü. Üstüne İran’a uygulanan ambargoda aralarında Türkiye’nin de olduğu sekiz ülkenin muafiyetinin kaldırılacağı haberleri geldi. Tam bu noktada da iç politikanın dış politikadan ayrı tutulamayacağı, bu nedenle de seçimlerdeki “beka” vurgusunun ne kadar önemli olduğu bir kez daha ortaya çıktı. </em></p>
<p><em>Polis Akademisi, Güvenlik Bilimleri Enstitüsü öğretim üyelerinden ve aynı zamanda Polis Akademisi Uluslararası Terör ve Güvenlik Araştırmaları Merkezi Müdürü Prof. Dr. Mehmet Şahin, Yörünge dergisinin uluslararası politikada din, Orta Doğu ve Türk dış politikası üzerine sorularını yanıtladı. </em></p>
<p><strong>ABD Türkiye’nin kısa-orta uzun menzilli hava savunma füze sistemi olan S-400’ü Rusya’dan almasına tepki gösteriyor. Amerika dışında karşı çıkan bir ülke yok. F-35’lerde de sorun var. Amerika neden itiraz ediyor Türkiye’ye?</strong></p>
<p>ABD ile yaşanan sorun sadece S-400, F-35 değil, Suriye’nin kuzeyindeki PKK-PYD-YPG’ye ABD’nin desteği, İran’a ambargosu&#8230; Hepsini üst üste koyduğunuzda ortaya bir şey çıkıyor. Mesele S-400 meselesi değil. Mesele; Türkiye’nin bağımlı olup olmama meselesidir. Meselenin özü budur. Çünkü S-400 ile bugüne kadar silah tedarik ettiğiniz alanın dışına çıkıyorsunuz ve ABD buna karşı çıkıyor. “Hayır, siz benim müttefikimizsiniz ama bu müttefik ittifak içinde siz tüketici müttefiksiniz, üretici müttefik olmayın” diyor. Bir anlamda ittifak sistemini kendi pazarı olarak görüyor.</p>
<p>Amerika’nın S-400 ile F-35‘i gündeme getirmesinin sebebi kendini haklı göstermek. Çünkü S-400’de Amerika kendisini müttefiklerine, iç kamuoyuna, bürokrasisine haklı olduğunu anlatabiliyor. Amerika ile Türkiye arasındaki sorunun kaynağı -ki S-400’de buna bağlıdır- ABD’nin terör örgütlerine destek verip vermemesidir.</p>
<p><strong>Bunu Birinci Dünya Savaşı’nda Gördük</strong></p>
<p><strong>Biz niye S-400 alıyoruz?  </strong></p>
<p>ABD’nin terör örgütlerine destek vermesi ve bizim yanı başımızda Orta Doğu’da yürütmüş olduğu faaliyetlerin bize tehdit oluşturmasından dolayı bunu yapıyoruz. Çünkü savunma noktasında bize bırakın yardımcı olmayı, tehdit oluşturuyor. Biz de bu tehdidi bertaraf etmek, hava savunma sistemimizi güçlendirmek için diğer bir alternatife bakıyoruz. O zaman burada hatalı olan kim? ABD! Bu tartışılsa yani ABD’nin terör örgütlerine başta PYD-YPG desteği tartışılmış olsa Amerika dünyada kötü gözükecek, herkes onu konuşacak. Türkiye haklı olacak. Farkındaysanız bunun konuşulmaması için Amerika sürekli S-400’leri gündeme getiriyor. Birincisi bu.</p>
<p>İkincisi ise ABD’nin karşısında 1952’den bu yana NATO’dan alışık olduğu, güneydoğu kanadını ne pahasına olursa olsun koruyan bir Türkiye vardı. Kendisine bir görev verilir ve onu yapar. Türkiye şimdi diyor ki; “Bölgede yaşananlardan dolayı benim güvenlik kaygılarım var. Bu her geçen gün artıyor. Artık ben, o sizin bildiğiniz, alışık olduğunuz Türkiye değilim. Bana karşı oluşmuş tehditleri bertaraf etmek için kendi kararlarımı alacak güçteyim. Bu irade bende var. Bunda da en iyi alternatif neyse onu kullanacağım.” Bu nedir biliyor musunuz? Türkiye’nin 1952’den bu yana Amerika’ya bağımlı müttefik olmaktan, bağımsız müttefik olmaya geçiş sürecidir. Baskının nedeni bu.</p>
<p>Bunun bir de şöyle bir sonucu olur: Türkiye bunu ortaya koyduğu zaman Amerika’ya bağımlı başka ülkeler de bu işin dışına çıkmaya çalışır. Bundan da korkuyor. ABD, bağımsız müttefiklerin ortaya çıkmasını istemediği için S-400’ü dolayısıyla F-35’i de bir sopa olarak kullanmaya çalışıyor.</p>
<p><strong>2018 yılında Türkiye, Fransa ve İtalya ortaklığıyla kurulan savunma sanayi şirketi Eurosam ile bir anlaşma imzaladı. Yapılan anlaşmayla insansız hava araçlarıyla füzelere karşı savunma sistemi geliştirilecekti Ancak 18 aylık yapılan anlaşmada uzun bir zaman geçmesine rağmen bir gelişme kaydedilmedi. Bunun nedeni nedir?  </strong></p>
<p>Bunun en önemli nedeni S-400 tartışmaları. Türkiye’nin alışıla geldiği davranışları devam etsin, bağımlı kalsın, Rusya’nın alanı daralsın, Türkiye başkalarına örnek oluşturmasın düşüncesi. Hatırlayalım, Suriye’den Türkiye’ye teröristler saldırı yapmaya başladığında adamlar patriotları çekmeye başladılar. Yanılmıyorsam bir İspanya’nın patriotu kaldı. Hollanda, Fransa çekti. Tehlikeye en yakın hissettiğimiz bir dönemde siz NATO müttefikisiniz çekiliyorsunuz. Ortak savunma sisteminin içinde yer alalım dediğimizde kendi keyfinize göre hareket ediyorsunuz.</p>
<p>Daha kötüsünü söyleyeyim;  savunma anlamında bir projenin içine girdiğimizde siz, Türkiye’yi oradan atmaya çalışıyorsunuz. F-35’te olduğu gibi. Bunu biz, Birinci Dünya Savaşı’nda gördük. İngiltere bizim iki gemimizi vermedi hatırlayın. Aynı onun gibi bir şey bu. Peki, o zaman şu soruyu soralım; müttefik olarak ben sana nasıl güveneyim? ABD’nin yakın coğrafyamızda atmış olduğu her adım Türkiye karşıtı. Nasıl güvenelim? Bence tüm bu olanlar Türkiye’nin aklını başına getirmiştir. Ya da getirmesi gerekir.</p>
<p><strong>Komşuna Uygulanan Her Ambargo Sana Uygulanan Ambargodur</strong></p>
<p><strong>ABD’nin Türkiye dâhil sekiz ülkenin İran’a uyguladığı yaptırımlardan muaf tutmasıyla ilgili yeni bir karar aldı. Bu tavrın sonu ne olacak?</strong></p>
<p>Bu, Türkiye’yi sıkıştırma aşamasının bir ileri noktası. ABD küresel diktatör gibi davranıyor. Küresel diktatörlüğün işaretleri; “İran’la yapılan nükleer anlaşmayı iptal ettim. İran’la ticaret yapmak, petrol almak yasak. Rusya’ya ambargo koyuyorum, bunlara uyacaksınız. Muhalefet liderini Venezuela’ya başkan olarak atıyorum. YPG ve PKK terör örgütlerine desteğe devam edeceğim” diyor. Terör örgütü demiyor ama destek vereceğini açıklıyor. “Kudüs’ü, Golan’ı, İsrail’e verdim, S-400 alamazsınız” diyor. Allah aşkına uluslararası hukukla bunun ne ilgisi var? Bu, tek taraflı ABD’nin kendi çıkarlarını, dünyaya demiyorum “müttefiklerine” dayatmasıdır. Gelinen noktada uluslararası hukuk çerçevesinde hareket işlemiyor. ABD, “Tek taraflı yaptırım kararı alıyorum, buna uymazsanız ben sizin bankacılık sisteminize, şirketlerinize, kişilerinize ambargo koyarım. Bunlarla ilgili girişimde bulunurum” diyor. Uluslararası hukuk bu mu?</p>
<p>“İran’a petrol ambargosu uyguluyorum, seni 6 ay muaf tutuyorum.” Allah razı olsun dememizi mi bekliyor? ABD’nin aldığı kararların Güvenlik Konseyi kararlarıyla bir ilgisi var mı? Yok. İran’a ambargo koyuyorsunuz Türkiye’de bunların çoğu yanlış anlaşılıyor. Bir kısım insanlar bu işi ya anlamıyor ya da kasıtlı olarak Türkiye’deki yönetim sıkışsın, Türkiye zarar görsün mantığıyla yaklaşıyor. Yıllardır olan bu. Bizde bazı hocalar, gazeteciler; “İran’a ambargo uyguladı bize ne kardeşim” diyor. Komşuna uygulanan her ambargo sana uygulanan ambargodur. Bunun ötesi yoktur.</p>
<p>Amerika diyor ki; “Birleşik Arap Emirlikleri ile Suudi Arabistan’dan alın.” Birleşik Arap Emirlikleri ile Suudi Arabistan, ABD’nin dediğini yapan taşeron devlet konumuna gelmiş durumda ve son dönemdeki tüm faaliyetleri Türkiye aleyhtarı. Ben bunun kapısına gidip petrol mü isteyeceğim, böyle bir şey var mı?</p>
<p>İki, Irak’a ambargo uyguluyorsunuz bana uygulanıyor, ticaret yapamıyorum. Suriye’ye uyguluyorsunuz. Rusya’ya diyorsunuz ki ambargo uyguluyorum, doğalgaz konusunda dikkat edin. Rusya ile benim ticaret hacmim 100 milyara doğru gidiyor. Bunları üst üste koyduğumuz zaman benim gördüğüm şu;  bağımlı müttefik olarak gördüğü Türkiye’nin kendi ulusal çıkarları çerçevesinde bölge devletleri ile ilişkiler geliştirilmesi ABD’yi rahatsız ediyor. ABD’nin son dönemdeki faaliyetlerini Türkiye’nin ilişkilerini bozmak ve bölgedeki ilişkilerini tıkamak için yürütmüş olduğu politikalar diye görüyorum. Başka bir şey daha söyleyeyim. Bunu yaparken maalesef teröre bile destek verecek kadar gözü dönmüş bir Amerikan politikası olduğunu görüyorsunuz.</p>
<p><strong>İmparatorluk Görmüş Orta Boy Güç</strong></p>
<p><strong>Fransa Parlamentosu’nda Ermeni meselesi yeniden gündeme getirildi. 24 Nisan’da Fransa, sözde Ermeni soykırımını anma günü ilan etti ve etkinlikler düzenledi. Ermeni meselesinin yeniden gündeme getirilme nedeni nedir?</strong></p>
<p>24 Nisan Osmanlı’nın özellikle belli bölgelerinde silahlı isyana kalkıp katliam yapmaya çalışan Ermeni çetelerinin tutuklanması, engellenmesi noktasında ortaya koymuş olduğu bir genelgedir. Talat Paşa’nın genelgesidir. Soykırım değildir. Ermeni meselesi ABD’de, Fransa’da ve Avrupa’da özellikle Türkiye’ye karşı kullanabileceğiniz sıfır maliyetle maksimum kâr elde edeceğiniz kart noktasına geldi. Bir şey ödediğiniz yok, sıfır maliyetiniz var. Bunun bir örneğini söyleyeyim; Amerika’daki Ermeni lobisi ve destekçileri Ermeni meselesini Kongre’ye getirmeye çalışır. Bizimkiler giderler Yahudi lobisine parayı öderler. Aman getirmeyin, engel olun diye. Sadece bunun için çalışan birkaç Yahudi lobi şirketi var. Biz parayı öderiz. Kongre’de tartışırız sonra ABD Başkanı “Ben soykırım demedim de büyük felaket dedim” der. Bizimkiler de “oh be” der. Her yıl yaşanan tam bu.</p>
<p>Türkiye’nin bağımsız politika takip etmesi özellikle Tayyip Bey döneminde arttı. Türkiye, uluslararası politikada orta boy bir güç.  Ama normal orta boy bir güç değil, imparatorluk görmüş orta boy bir güç. İmparatorluk görmüş orta boy bir güç olan devletle o devletin vatandaşları normal bir orta boy güç olan devlet gibi davranmaz. İran bunlardan bir tanesidir. İmparatorluk görmüştür, tarihi derinliği vardır. Türkiye bunlardan biridir. Fransa, Almanya, İngiltere bunları kıyaslayabiliriz. Bunların davranışları farklı olur. Bölgesel düzende etki yapıcı güce sahiptir. Son dönemde içerideki mevcut durumu da göz önünde bulundurarak Türkiye’nin dış politika hamlelerini sekteye uğratmak bunu engellemek, moral bozmak.</p>
<p><strong>Gavura Kızıp Orucu Bozmak</strong></p>
<p><strong>Türkiye NATO’da kalmalı mı, kalmamalı soruları gündem oluşturmaya başladı. Siz, Türkiye’nin NATO üyeliğine nasıl bakıyorsunuz, Türkiye NATO’da kalmalı mı? </strong></p>
<p>NATO’nun içindeki bir ülkeye yapılan eleştirilerle dışındaki ülkelere yapılan eleştiriler farklı olur. Niye çıkalım? NATO’nun anayasası vardır. O maddelere baktığınız zaman Türkiye, NATO’nun hangi maddesini zedeliyor? Her maddesine uyuyor. Biz NATO’ya, ABD veya başkalarının lütfuyla girmedik. Türkiye NATO’ya diyet ödeyerek, Kore Savaşı ile şehitler vererek girdi. Soğuk Savaş döneminde maddi manevi her anlamda baktığınız zaman en büyük maliyet ödeyen ülkelerden biri.</p>
<p>Kim maliyet ödedi? Biz maliyet ödedik. İç kısmına girmiyorum, içeri girersem daha kötü! Soğuk Savaş döneminde 1950’den bugüne girdiğimiz askeri ilişkilerin Türkiye’de yapılan darbeler ile ilişkileri nedir? Daha oraya bir girsek 15 Temmuz’a kadar getiririz. Bu savunma örgütünde en çok maliyet ödeyen en az faydalanan ülkelerden birisi de Türkiye. O zaman diyorum ki NATO’nun kurallarına uymayanlar çıksın. Niye kurallara uyan Türkiye, NATO’dan çıksın? NATO üyeleri ve kurumsal yapısı tarafından ittifak sistemine ihanet edenler, terör örgütlerine destek verenler eleştirilsin.</p>
<p>Türkiye’nin NATO’nun dışına çıkma girişimleri ve tartışmalarını sağlıklı bulmuyorum. Çünkü bu defa da Türkiye’yi ittifak sisteminin kurallarına uymuyor deyip suçlu pozisyonuna, savunma pozisyonuna sokacaklar. Türkiye’yi şeytanlaştırma sürecini devam ettirecekler. Türkiye’yi bir yere yakıştırmaya çalışacaklar. Rusya’yla komşu olarak ilişki geliştirmeye çalışıyorsunuz bu kadar eleştiri oluyor. Bir de Türkiye’nin NATO üyesi olmadığını düşünün! Bir söz vardır, gavura kızıp oruç bozmak. Gavura kızıp oruç bozmaya gerek yok.</p>
<p><strong>Dünyada her geçen gün artan İslamafobi kimler tarafından üretiliyor, kimlere fayda sağlıyor?</strong></p>
<p>İslamofobik davranışlara baktığımızda bunun tarihi kökeni var. 11 Eylül’den sonra başta ABD olmak üzere maalesef Batı dünyasında, Müslümanları ötekileştirici ve bütün suçların kökeni bunlarmış gibi bir tavır, böyle bir durumun ortaya çıkmasına neden oldu. Son dönem Arap Baharı süreci ile ilgili dikkat edin üzücü olan şu; demokratik süreçte siyasal sistemin içinde yer almak isteyen Müslümanlara darbe yapıldığında Mısır örneğinde olduğu gibi Batı alkışladı. Bunları el üstünde tuttu, sırtlarını sıvazlandı. Arkasından da dediler ki “Niye İslam dünyasında radikal gruplar ortaya çıkıyor?” 1979’dan bu yana birlikte çalıştıkları radikal grupların önünü açarak kendilerini haklı göstermeye çalıştılar. Bölgede toplumsal temeli olan, demokratik süreci benimsemeye yatkın, bu konuda fikir beyan etmiş ve sistemin içinde yer almaya çalışan Müslüman grupları ötelediler. Onları, İslam dünyasında sorun diye ortaya çıkarmaya çalıştılar. Sorun yaklaşımda.</p>
<p>“Hem DEAŞ’la mücadele ediyorum” diyorsunuz hem de DEAŞ’ın düşman olarak gördüğü Müslüman Kardeşler’e darbe yapıldığında “İyi yaptınız” diyorsunuz. Orta Doğu’ya radikalizmle mücadele edilmez. Sorun burada. Gelinen sürece baktığınız zaman da bunların tesadüf olmadığını görüyorsunuz. Bakın Yemen, Suriye, Libya&#8230; Mağrip, Maşrik bir de aşağıya baktığınız zaman Arap Yarımadası’nın bir köşesinde üç tane ülkede iç savaşın yaşandığını ve cehennem gibi bir dünyaya devam ettiğini görüyorsunuz. Bu coğrafyaların seçiminin tesadüf olduğunu düşünen varsa ben onlara günaydın diyorum.</p>
<p>Şu an Arap Baharı değil Siyonizm Baharı’nın yaşandığını görüyorsunuz. Bunu söylemek zorundayız. Kudüs ile Golan ile ilgili bir karar alınıyor. Peki, bu karar Birleşik Arap Emirlikleri’nden, Suudi Arabistan’dan habersiz mi alınıyor? Tepki var mı? Hayır. Bundan 5 yıl önce biri, Mekke-Medine’nin yönetim hizmetkârı olan yönetimin, İsrail ile birlikte Orta Doğu’da Arap kardeşlerine, Müslüman kardeşlerine karşı hareket edeceğini söylese, bu adam aklını peynir ekmekle yemiş derdim. Ama bugün gelinen noktaya baktığımız zaman bu süreç devam ediyor. Bazı Arap ülkeleri ile Arap yönetimleriyle İsrail’i nasıl bir araya getirirsiniz sorusunu soralım ilk önce. Bunu sağlamanın yolu, ortak bir tehdit oluşturmak.</p>
<p><strong>Nedir bu tehditler?  </strong></p>
<p>Türkiye tehdit, İran tehdit, DEAŞ’ı koyarlar oraya. Onların tek motivasyonu vardır, İslam dünyası ve Arap dünyası ile birlik oluşturmak değil mevcut yönetimleri ayakta tutmaktır. Baştaki yönetim tehdit olarak görüldüğünde ise onu yıkmak için şeytanla bile ortaklık yapmaktan geri durmadıklarını görüyorsunuz. Bu vardı ancak daha da arttı. Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan’ın İsrail ile ilişkileri görünen. Acaba görünmeyen tarafında ne var? Neredeyse bölgeyi zamanınızın Orta Çağı gibi yönetmeye çalıştıklarını görüyorsunuz.</p>
<p><strong>Batı Orta Doğu’da Model Olacak Ülke ve Kişi İstemiyor</strong></p>
<p><strong>31 Mart yerel seçimlerinde Cumhur İttifakı seçim propagandasını beka sorunu söylemi üzerinden yürüttü. Tüm bunlara baktığımız zaman beka sorunu söyleminin ispatı mıdır yaşananlar?</strong></p>
<p>Seçim bitti. Şimdi S-400, F-35, ABD’nin terör örgütlerine desteği, İran’a karşı almış olduğu yaptırımlar tartışılıyor. Kendilerini ülkenin kurucu partisi olarak görenler, kendisini milliyetçi olarak tanımlayan İP, kendilerinin Erbakan Hoca’nın devamı olduğunu söyleyen Saadet Partisi’nin bu konulara ilişkin düşüncelerini merak ediyorum. Ancak bir cümleyle geçiştirmesinler.</p>
<p>Yaşananlar tam anlamıyla beka sorunudur. Yanı başınızda ABD’nin, bir PKK kuluçkasında yattığını görüyorsunuz. Kastettiğim şu: 1990’lı yıllarda Amerikalılar o kuluçkaya Irak’ta yatmıştı. Şimdi Suriye’deki iç savaştan dolayı Suriye’de yattılar. Suriye’yi bölerek orada bir PKK statüsü oluşturmaya çalışıyorlar. Türkiye’nin başına bir PKK koridoru, terör koridoru kurmak istiyorlar. Bazılarının “Bu Türkiye’ye tehdit olmaz” şeklinde yaklaşımları var. Bunları dinlemeye dahi gerek yok. Yanı başınızda bir terör örgütü var, ekonomimizi dış politikamızı, iç politikamızı etkiliyor, yıllardır çekiyoruz.</p>
<p>Çubuk’ta muhalefet partisinin liderine yapılan linç girişimi, saldırı, açık söyleyeyim bununla ilgili değil mi? Neyin gerginliğini yaşıyoruz. Toplumsal gerginliği etkiliyor mu? Peki, bunlar ortadayken bu kuluçkaya karşı tavrınız ne olacak? Elbette ki önemli çünkü burada oluşacak bir yapı, Türkiye’nin önündeki on yıllarına belki daha ileriki sürece ipotek koyacak. Burada ortak hareket etmemiz gerekmiyor mu? Farklı siyasi partilerin olması demokrasinin gereğidir. Demokratik ülkelerde bunlar olur. Kardeşler arasında bu oluyor, farklı yaklaşımlar ortaya çıkıyor. Bunları doğal karşılamak ve hoş görmek gerekiyor ama düşünün bir aileye karşı dışarıdan bir saldırı yapıldığında diğer kardeşler ne yapar, birlikte hareket ederler. Siyasi partilerin farklı siyasi görüşte olsalar da Türkiye’nin geleceğini etkileyecek önemli konularda söyleyecek bir çift sözleri olmalı. Bu sözleri duymak istiyoruz.</p>
<p><strong>Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a yönelik de giderek artan bir fobi var. </strong></p>
<p>Başta ABD olmak üzere Batı dünyası, İslam dünyasından ve Orta Doğu’dan örnek alınacak bir kişi, model olacak bir ülke istemiyor. Sorun buradan kaynaklanıyor. Sayın Cumhurbaşkanı’nın davranışları niye Orta Doğu’da, İslam dünyasındaki yönetimler tarafından değil de halklar tarafından kabul görüyor? Bu, susamışlığın ifadesi. Lider böyle olmalı diyor? Çünkü doğruya doğru, eğriye eğri diyor. Bir model sunuyor. Bağımlı müttefikten bağımsız müttefikliğe bir tavır ortaya sürüyor. İslam dünyası halkı yöneticilerine, “Sen niye Erdoğan gibi davranmıyorsun, niye Filistin konusunda Erdoğan’ın dediğini demiyorsun, niye Kudüs, Golan konusunda bunu söylemiyorsun” diye soruyor. Tabii Erdoğan şahsında Türkiye’yi örnek gösteriyor.</p>
<p>Erdoğanofobi’nin altında yatan şey model ülke ve model kişiyi ortadan kaldırma girişimi. Hepsi onu etkisiz kılmak, etkisini zedeleme, azaltma, yok etme girişimleri. Bu, 2013 yılından bu yana sistematik bir şekilde devam ediyor. Bunu sadece Erdoğan’ın şahsi olarak değil bir model olarak ortaya çıkmasından dolayı bir tavır olduğunu düşünüyorum. Onun içinde Erdoğan karşıtlığı seçim dönemlerinde Avrupa’da çok net kendini gösteriyor. Yapmadıkları kalmıyor neredeyse.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/mesele-s-400-degil-tu%cc%88rkiyenin-bagimli-bir-ulke-olup-olmamasi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>“Amerika’da İktidar Basını Diye Bir Şey Yok”</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/amerikada-iktidar-basini-diye-bir-sey-yok/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/amerikada-iktidar-basini-diye-bir-sey-yok/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Aynur Bayram]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 02 May 2019 10:34:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Amerika]]></category>
		<category><![CDATA[basın]]></category>
		<category><![CDATA[İktidar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=10140</guid>

					<description><![CDATA[Doç. Dr. Hakan Temiztürk Anlatıyor: Amerikan Kongresi 1700’lü yılların sonlarına doğru basın özgürlüğünü yasaklayacak karar alınamaz, teklif edilemez diye bir karar aldı. Buna dayanarak Amerikan mahkemeleri, Amerikan hükümetleri basını kısıtlamayı düşünmemiş. Dönemin başkanı çamur gazeteciliği olarak da nitelemiş araştırma gazeteciliği. Sıkıntı oluşmuş ama basın hiçbir zaman engellenmemiş. Buna rağmen Amerikan basını hiçbir sorun yaşamadı, engellerle karşılaşmadı, her zaman özgür oldu diye düşünmemek lazım. Yansız, tarafsız habercilik yapıyor dememiz çok mümkün değil.  Çalışmalarıyla dünyaya yön veren, ülkelerin siyasetine, ekonomisine etki eden, devlet başkanlarını dahi istifaya sürükleyen Amerikan basını nasıl çalışıyor? Basın gerçekten özgür mü, Türkiye ile farklılıkları neler, Türkiye’de ve dünyanın birçok yerinde medya neden o kadar güçlü ve etkili değil? Atatürk Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Hakan Temiztürk “Kolonyal Dönemden Trump Çağına Amerika’da Gazetecilik” isimli kitabıyla Amerikan basın tarihine, bilinen ya da az bilinen olaylarına ışık tutuyor. Medya patronlarının siyasi ilişkileri, gazetelerin habere yaklaşımlarını kitabında ayrıntılı olarak anlatıyor. Doç. Dr. Hakan Temiztürk, Yörünge’nin basın üzerine sorularını yanıtladı. Amerikan basını araştırmacı gazetecilik örnekleriyle çok konuşuluyor. Haberciliğin bu şekilde ön planda olmasının nedeni nedir ve haberleriyle nasıl bu kadar etkili olabiliyorlar?  Amerika’da araştırmacı gazeteciliğin örnekleri 1900’lerin hatta 1890’ların başlarında karşımıza çıkıyor. Politik skandallar, şirket yolsuzlukları, belediyelerin usulsüzlükleri araştırmacı gazeteciliğin &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Doç. Dr. Hakan Temiztürk Anlatıyor:</p>
<p><strong>Amerikan Kongresi 1700’lü yılların sonlarına doğru basın özgürlüğünü yasaklayacak karar alınamaz, teklif edilemez diye bir karar aldı. Buna dayanarak Amerikan mahkemeleri, Amerikan hükümetleri basını kısıtlamayı düşünmemiş. Dönemin başkanı çamur gazeteciliği olarak da nitelemiş araştırma gazeteciliği. Sıkıntı oluşmuş ama basın hiçbir zaman engellenmemiş. Buna rağmen Amerikan basını hiçbir sorun yaşamadı, engellerle karşılaşmadı, her zaman özgür oldu </strong><strong>diye düşünmemek lazım. Yansız, tarafsız habercilik yapıyor dememiz çok mümkün değil.<em> </em></strong></p>
<p><em>Çalışmalarıyla dünyaya yön veren, ülkelerin siyasetine, ekonomisine etki eden, devlet başkanlarını dahi istifaya sürükleyen Amerikan basını nasıl çalışıyor? Basın gerçekten özgür mü, Türkiye ile farklılıkları neler, Türkiye’de ve dünyanın birçok yerinde medya neden o kadar güçlü ve etkili değil? </em></p>
<p><em>Atatürk Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Hakan Temiztürk “Kolonyal Dönemden Trump Çağına Amerika’da Gazetecilik” isimli kitabıyla Amerikan basın tarihine, bilinen ya da az bilinen olaylarına ışık tutuyor. Medya patronlarının siyasi ilişkileri, gazetelerin habere yaklaşımlarını kitabında ayrıntılı olarak anlatıyor. Doç. Dr. Hakan Temiztürk, Yörünge’nin basın üzerine sorularını yanıtladı. </em></p>
<p><strong>Amerikan basını araştırmacı gazetecilik örnekleriyle çok konuşuluyor. Haberciliğin bu şekilde ön planda olmasının nedeni nedir ve haberleriyle nasıl bu kadar etkili olabiliyorlar?  </strong></p>
<p>Amerika’da araştırmacı gazeteciliğin örnekleri 1900’lerin hatta 1890’ların başlarında karşımıza çıkıyor. Politik skandallar, şirket yolsuzlukları, belediyelerin usulsüzlükleri araştırmacı gazeteciliğin haberlerinin konusu. Gazetecilik açısından bu tür haberlerin yapılıyor olması çok önemli. O dönem dünyanın birçok yerinde hatta Batı’da bu çapta olmadığı kesin. Hem büyüklük hem tiraj hem de etki bakımından gazeteler güçlü ama sorunsuz değil. İktidar basına etki edebiliyor ama iktidar basını diye bir şey yok Amerika’da. İktidarlardan daha bağımsız hareket edebiliyorlar. Bu nedenle araştırmacı gazeteciliğin bu kadar gelişmiş olmasını yadırgamamak lazım.</p>
<p>Ancak birtakım nedenlerle Amerika’da da araştırmacı gazeteciliğin aksadığı, ihmal edildiği, vazgeçildiği dönemler de olmuş. Özellikle 1915’lerden 1950’lere kadar. Sonraki dönemde Watergate skandalı ortaya çıkıyor. 1970’li yıllarda yapılan haberlerle dönemin Amerikan Başkanı Richard Nixon’u istifaya götürecek kadar etkili haberler yapılıyor. Bunu başka ülkelerde görmek çok kolay değil. Avrupa’da da bazı ülkelerde araştırmacı gazetecilik örnekleri karşımıza çıkıyor. Doğal olarak ülkenin basından yararlanması, basının özgür kılınması, bu özgürlükten rahatsız olunmamasından kaynaklanıyor bu durum.</p>
<p><strong>Amerika ‘özgürlükler ülkesi’ olarak adlandırılıyor ama bu, basın içinde öyle mi?</strong></p>
<p>Amerikan Kongresi 1700’lü yılların sonlarına doğru basın özgürlüğünü yasaklayacak karar alınamaz, teklif edilemez diye bir karar aldı. Buna dayanarak Amerikan mahkemeleri, Amerikan hükümetleri basını kısıtlamayı düşünmemiş. Dönemin başkanı çamur gazeteciliği olarak da nitelemiş araştırma gazeteciliği. Sıkıntı oluşmuş ama basın hiçbir zaman engellenmemiş. Buna rağmen Amerikan basını hiçbir sorun yaşamadı, engellerle karşılaşmadı, her zaman özgür oldu diye düşünmemek lazım. Zaman zaman bazı bilgileri haberleştirmemesi yönünde telkine uğradığını görüyoruz. Bu özellikle kriz dönemlerinde başka ülkelerde de olabildiği gibi savaş ortamlarında; Körfez Savaşı’nda ya da Amerikan basın tarihi açısından önem arz eden “Domuzlar Körfezi” çıkarmasında görülüyor.</p>
<p>1960’larda Amerikan ordusunun, komünistlere karşı bir faaliyeti destekleme amaçlı askeri çıkarma yapacağı gazeteciler tarafından öğreniliyor. Gazeteciler bilgiyi teyit ediyor ancak Amerikan yönetimi, “Bu haberi yaparsanız bizim bütün planlarımızı altüst olur. Amerikan çıkarları için uygun değil” diyor. Gazete kendi içinde tartışmalar yaşıyor ve bu haberi yayınlamaktan vazgeçiyor. Sonradan yapılan çıkarma Amerikan hükümetinin planladığı şekilde gerçekleşmiyor. Küba’da bataklığa saplanıyor, öngörülemeyen durumlar ile karşılaşılıyor. Küba, Amerika’yı başarısızlığa uğratıyor. Çıkarmadan yıllar sonra görevden ayrılan Amerikan başkanı gazetenin yetkililerine; “Keşke siz o haberi yapsaydınız, biz o çıkarmayı yapmasaydık” diyor ve pişmanlık duyuyor müdahale ettiği için.</p>
<p>Amerika, araştırmacı gazetecilik yönünde iyi ama sorunsuz değil. Yansız, tarafsız habercilik yapıyor dememiz çok mümkün değil. Diğer ülkelerle karşılaştırılınca özellikle bizim gibi Orta Doğu ülkeleri karşısında daha az sorunlu olduğunu söyleyebiliriz sadece. İktidar basına etki edebiliyor ama iktidar basını Amerika’da yok. İktidarlardan daha bağımsız hareket edebiliyorlar. Amerika’da basının güçlü olması, araştırma isteyen konuların, olayların haberleştirilmesiyle ilgili. Bunun yanı sıra Amerika’da niceliksel olarak da basın büyük ve güçlü.</p>
<p><strong>Yalan-Yanlış Haber de Başka Kanaldan Öğreniliyor</strong></p>
<p><strong>Irak Savaşı öncesi bazı gazetecilerin Irak’ta kimyasal silah yapıldığına dair iddiaları vardı. Tüm bunların yalan olduğu daha sonra ortaya çıktı. Özür dilediler, hata yaptıklarını söylediler. Medya kuruluşları, gazeteciler yaptıklarıyla geniş kitlelere etki ediyor. Yanlışlarıyla zarar veriyor, bunun bir bedeli olması gerekmiyor mu?</strong></p>
<p>Bu basın, siyaset, mahkemeler ve daha doğrusu herkes için geçerli olması gereken bir durum. “Özür dileriz, yanılmışız, hata yapmışız” sözleri ile kurtulamamaları lazım. Ancak basının şöyle bir avantajı var; basına yönelik telkin, uyarı ya da özrün kabul edilmeyip başka bir yaptırıma tabi tutulması ya da bunun istenmesi, beklenmesi durumu basını sınırlama, sansür uygulaması gibi bir tepki ile karşılık buluyor. Bu bakımdan basına kimse bir eleştiri getiremiyor. Amerikan ve Batı basınında genel itibarıyla bu tür durumlar, bu olumsuzlukları yaşayan, yaşatan gazeteler, gazeteciler bir şekilde cezalandırılıyor. Ya istifa ettiriliyorlar ya da görevden uzaklaştırılıyorlar.</p>
<p>Şunu da unutmamak lazım, Amerikan basınını Körfez Savaşı’nda, Afganistan olaylarında, İsrail ile ilgili yaptığı taraflı ve yanlış haberlerle suçlayabiliyoruz. Ancak yapılan yalan-yanlış haberleri yine bir başka Amerikan kanalından öğreniyoruz. Böyle bir durum da var. İkinci Dünya’nın ya da Üçüncü Dünya’nın alternatif haber kanallarını oluşturamamaları sebebiyle bu aşamada onları takip etmekten başka çare kalmıyor.</p>
<p>Bir Al Jazeera son yılların belki tek alternatif medya kuruluşu. Dünya üzerinde haber akışı Batı kaynaklı yapılıyor. Batıdan-doğuya, kuzeyden-güneye doğru. Batı’dan kastedilen şey Amerika -New York ve İngiltere merkezli ajanslar ve haber kanalları. Doğu ve güney kesim haberi bu kaynaklardan alıyor. Bir anlamda çaresizlik durumu söz konusu ne yazık ki!</p>
<p>Yakın bir zamanda da kırılacak gibi gözükmüyor bu akış. Türkiye gibi bölgenin güçlü ülkeleri medyada çok yetersiz. Örneğin, Türkiye’de Anadolu Ajansı’nın, İhlas Haber Ajansı’nın haberleriyle insanların algılarını değiştirmesi, haberleriyle dünyaya yön vermesi söz konusu değil. Birçok ülkede durum bu şekilde.</p>
<p><strong>Bu kitabı yazarken ne düşündünüz, ne umuyordunuz, ne buldunuz? </strong></p>
<p>Amerikan basın tarihinde yaşanan olaylar aynı zamanda dünyanın geri kalanı içinde referans noktaları. İliştirilmiş gazetecilik daha çok Körfez Savaşı’nda Amerikan askerleri ile birlikte gazetecilerin Bağdat’ta ilerlemesi sırasında gündeme geldi. Dünya basınının üzerinde önemle durduğu konular bunlar. Amerikan basınının değinilmemiş yönlerine dikkat çekerek, üzerinde durarak kaynak oluşturalım istedim.</p>
<p>Türkiye’de, Amerikan basınıyla ilgili derinlemesine yapılan bir çalışma yok. Amerikan basın tarihinde olanlar dünya basın tarihi için de önemli. Basın yayın organları New York Times, World Street Journal, CNN, Bloomberg bunlar dünyanın büyük markaları. Dünyaya yön veren kurumlar. Onları daha yakından tanıtmak istedim. Yaşanan olaylar karşısında nasıl gazetecilik yaptılar, nasıl yayıncılık yapıyorlar? Bunları araştırmak ve göstermek istedim. Medya patronlarının irtibatları faaliyetleri bunları bilmek lazım.</p>
<p>Amerika Orta Doğu’yla iç içe. Binlerce kilometre uzakta olmasına rağmen Türkiye’nin yanı başındaki ülkelerle yanı başındaki olaylarla çok iç içe. Birçoğunda yönlendirici, birçoğunda Türkiye açısından sorun oluşturuyor. Dünyanın gündemini belirleyen, dünyanın geleceğine yön veren siyasete, ekonomiye etki edebilen insanlar kurumlar. Onların örneklerine yer verdim ne yaptılar, ne yapmadılar, nasıl yapmalıydılar? Tüm bu soruları cevaplamaya çalıştım.</p>
<p><strong>Telkin Olmasa da Kimileri İşin Kolayına Kaçıyor</strong></p>
<p><strong>Amerikan basınını inceledikten sonra Türk basınını nasıl değerlendiriyorsunuz?</strong></p>
<p>Hem Türkiye’yi hem de dünyanın önde gelen büyük büyük ülkelerini bir tarafa koyalım… Amerikan basını ile karşılaştırdığımızda çok büyük açıklar olduğu görebiliyoruz. Hem nicelik hem de nitelik açısından. Amerika’da yüzlerce dergi, yüzlerce gazete, onlarca televizyon kanalı çok büyük bir medya pazarı var. Milyonlarca insana ulaşıyorlar. Bu büyüklük hiçbir yerde yok. Türkiye’de habercilik anlamında iyi işler yapılıyor, iyi yapılmayan ya da eksik bırakılan işler de var.</p>
<p>Ama Türkiye’de ne yazık ki iktidarla ilişkiler bağlamında gazetecilik aksıyor ve aksatılıyor. Bu işin önemli bir kısmı siyasi iktidarları ilgilendiren bir durum, medya çok rahat bırakılmıyor. Gazetecilik açısından baktığımızda sorumluluğun büyük bir kısmını gazete-medya patronlarına yüklüyorum ama gazetecileri de çok ayırt edemiyorum ne yazık ki!</p>
<p>Medya tartışmalarında “kullanışlı aptallar” diye bir kavram geçer. Kendini içinde bulunduğu ortama çok çabuk adapte eden, gerçekte olmadığı şekli ile hareket eden gazeteciler var. Hem yazarlar açısından hem de muhabirler açısından söz konusu bu. Gazete patronları, genel yayın yönetmenleri, yazarlar, yöneticiler kendilerini çok fazla siyasete angaje ediyor. Bu bakımdan Türkiye’de gazetecilik tam anlamıyla yapılamıyor. Ne yapalım; ülkedeki siyasi ortam, iktidar böyle yapıyor, böyle yapmaya bizi zorluyor noktasına<br />
gelip dayatıyorlar. Siyasetçiler medya patronlarına, gazetecilere telkin veya uyarıda bulunmasa da öyleymiş gibi hareket edenler var. Bu, işin kolayına kaçmak bence.</p>
<p>Amerika’da medya patronları kendilerini siyasete angaje etmiyor. ABD Başkanı Donald Trump’ın basın toplantılarında görüyoruz, gazeteciler soru soruyor, Trump bazı muhabirleri azarlıyor ama soru sormaktan alıkoymuyor, toplantılara gelmeyin ya da biz toplantılarına gitmeyelim durumu yaşanmıyor.</p>
<p>Amerika’da medyanın finansal açıdan bağımsız olduklarını düşünebiliriz. Daha sağlam zemine oturmuş güçlü kurumlar. Medya patronları ve gazeteciler güçlü. Onun için gazetecilik daha kolay yapılabiliyor, gazeteciler daha rahat hareket edebiliyor. Bu, Avrupa ülkelerinde kısmen var ancak başka ülkelerde çok fazla yok. Diğer ülkelerde iktidarların söylemi, etkisi ile beraber gazetecilik aksıyor ve aksatılıyor. Medya patronları kendilerini kullandırmaya devam ediyor. Bunun yanı sıra iktidarla bağlantılı ekonomik ilişkiler de buna etki ediyor. Böylelikle gazeteciler istedikleri haberleri yapamıyor, yapmak isteseler bile yapıp yapmamakta çok emin olamıyorlar.</p>
<p><strong>Gazetecilik yapanların niteliği medyanın kalitesini sizce arttırır mı? </strong></p>
<p>Bu, üzerinde çok konuşulan bir konu. Gazetecilere, gazetecilik yapacaklara sınırlama getirilsin, getirilmesin ya da kimin gazeteci olacağına birileri karar versin durumu çok sonuç alıcı bir tartışma değil. Bu, biraz gazetecilik eğitimi ile ilgili. Gazetelerde çalışanların önemli bir kısmı yakın zamana kadar gazetecilik eğitimi almamış kişilerden oluşuyordu. İletişim mezunu olmak, gazetecilik eğitimi almak tercih sebebi gibi olmaya başladı son zamanlarda. Ama onun dışında ilkokulu bitiren veya okuma yazmayı bilen herkes gazetecilik yapabiliyor.</p>
<p>Gazetecilik sadece haber yazmakla sınırlı değil. Böyle anlaşılmamalı. Entelektüel bir donanıma, altyapıya sahip olmak, ekonomiden siyasete, spordan sağlığa, kültür sanata birçok alanla ilgi ve bilgi sahibi olmanız gerekiyor. Birçok şeyden anlamanız gerekiyor. Türkiye’de eğitim açısından gazetecilik okulları maalesef sıkıntılı. Gazetecilik okulundan mezun olanlar tam donanımlı olamıyor ne yazık ki.</p>
<p><strong>Medya patronlarının başka işler yapıyor olmaları hep eleştiri konusu oluyor. Bu noktada siz meseleyi nasıl değerlendiriyorsunuz? </strong></p>
<p>Medya patronlarının, gazetecilerin siyasetten uzak durması, siyasetçilerle irtibatlarının biraz daha zayıf olması gerekiyor. Medya yöneticilerinin ve patronların başka işlerle uğraşmamaları ya da az uğraşmalarını gerekiyor. Bankalar müteahhitlik şirketleri gibi şirketleriniz, holdingleriniz varsa ister istemez siyasetle iç içe bir duruma geliyorsunuz. Siyasetçilerden bir şeyler beklemek, onların beklentilerini karşılamak durumunda kalıyorsunuz. Bunun olmaması zaten mümkün değil.</p>
<p>Gazeteciliği menfaat aracı, kâr getiren bir sektör olarak görenler bu alandan uzak durmalı! Medya sektörü bir ayakkabı sektörü gibi değil. Gazetecilikte yaptığınız işler olumlu ya da olumsuz bir şekilde kitleleri etkiliyor. Ayakkabı sektöründe bir ayakkabıyı yanlış yaparsın bir kişiyi en fazla mağdur eder. Binlerce insanı etkilemez. Gazetecilikten menfaat, para beklentisi olanların bu alana girmemeleri, yatırım yapmaları gerekir diye düşünüyorum.</p>
<p>Buna karşı çıkanlar, pratikte bunun karşılığı yok diyenler olabilir. Ben yine de bu alana girmiş olanların başka işler yapıyorlarsa bile gazeteciliklerini çok fazla işin içerisine katmadan, gazetelerini bir menfaat aracı olarak kullanma noktasına getirmeden hareket etmeleri gerektiğini düşünüyorum. Bunu da gazete sahiplerinin, medya patronlarının kabul etmesi, bu ilkeyi önemsemesi gerektiğini düşünüyorum. Gazetecilik bir menfaat aracı olarak kullanılmamalı. Önce bunu kabul edeceğiz. Ondan sonra bu nasıl olmalı, tartışmalarını yapacağız.</p>
<p><strong>Trump Çağı…</strong></p>
<p><strong>İnsanların “gazetecilere, gazetecilik mesleğine saygısı kalmadı” şeklinde yorumlar yapıyor. Bu itibar, güven nasıl geri kazanılır? </strong></p>
<p>80’li yıllarda Türkiye’de gazetecilik amatör bir ruhla yapılıyordu. Çok büyük paralar kazanılmıyordu ama insanlar gazeteye, gazetecilere, habere daha fazla değer veriyordu. Açıkçası ben iyimser değilim. Kitabımın ismi “Kolonyal Dönemden Trump Çağına Amerika’da Gazetecilik”… Bunu bilinçli olarak kullandım. Sadece Trump’ın basınla ilişkilerine değinmek niyetiyle bu ismi vermedim kitabıma. Bugün dünyaya yön veren, dünyanın geldiği noktayı niteleyen bir kavram olarak görüyorum Trump Çağı ifadesini.</p>
<p>Dünyanın gördüğü en çılgın adam, Amerika’ya başkan oldu. Hiç öngörülemeyen davranışları, konuşmaları var. Tuhaf karşılanan icraatları var. Böyle bir ortamda kurumlar, yöneticiler, gazeteciler gerçek düşüncelerini yansıtmıyor. Türkiye’deki sorunlardan biri de bu. Dünyada da bu sorun var. “Ne gerekiyorsa onu yaparım, konjonktür nasılsa ona göre hareket ederim” mantığı ile hareket ediyorlar. Haber yazanlar ona göre haber yazıyor, yorum yapanlar ona göre yorum yapıyor ve büyük bir çoğunluk kendi gerçek düşüncelerini dile getirmiyor. Bunu gazetelerde, televizyonlarda çok net bir şekilde görebiliyoruz.</p>
<p>Muhalif gazeteciler olmuyor diye söylemiyorum. Siyasi bir fikri destekliyor ya da desteklemiyor olabilirler ancak eli klavyeye gidince bambaşka şeyler yazıyor. Bu artık çok normalleşti. Ahlaklı insanlar için sorunlu bir durum olmalı, böyle kabul edilmeli en azından.</p>
<p>“Ben çaresizim, bu şekilde davranmaya mecburum” diyerek kendilerini haklı gösterebilirler. Ama iş o noktada değil ne yazık ki. “Ben bu gazetedeyim, televizyondayım dolayısıyla burada benim düşüncemin önemi yok. Yaşanan sorunları, yapılan yolsuzluğu,  hukuksuzluğu, haksızlığı görmeyebilirim, görmemem gerekiyor” diye düşünüyor. Çaresizse bir noktada anlaşılabilir ancak o noktaya gelmeden de insanlar bunu kabullenmiş gibiler. Dolayısıyla kimse bu düzenin değişmesini istemiyor. Trump Çağı dediğiniz şeyin Türkiye’deki karşılığı bu bence. İlkesel olarak çağımız insanının sorunu var birçok ilkede buluşamıyoruz.</p>
<p><strong>Amerikan basını haberleriyle okuyucularına, izleyicilerine reform yaptıracak kadar etkili olabiliyor. Türkiye’de bunun gerçekleşmesi neden mümkün değil?  </strong></p>
<p>Medyanın ürettiği haber ve ürünleri doğru okumak ve anlamak, medya okuryazarlığı bilinciyle oluşuyor. Medya okuryazarlığı, Türkiye’de çok gelişen bir alan değil. Bu eksiklikten dolayı okullarda medya okuryazarlığı eğitimi verilmeye başlandı ama bu yeni bir çalışma ve epey bir mesafe kat etmemiz gerekiyor.</p>
<p>Amerikan okuyucusuyla Türk okuyucusunu karşılaştırmak doğru bir yaklaşım değil. Amerika ekonomik ve siyasi açıdan çok farklı bir ülke. Amerikan kültürü, Amerikan düşüncesi, yaşam tarzı diye bir kavram var. Türkiye ile arasında çok büyük farklılıklar var. Amerika’da yüzlerce gazete, dergi çıkıyor ve tirajları neredeyse bir ülke nüfusuna ulaşıyor. Amerika’da bir aile evine yerel-bölgesel gazete alıyor. Bununla yetinmiyor ulusal çapta dağıtım yapan bir gazete daha alıyor. Haber dergisi alıyor. Bunu nereden çıkarıyoruz derseniz; haber dergileri 3-4 milyon satıyor. Neredeyse her şeyle ilgili dergi çıkartıyorlar. Tirajları çok yüksek. Onların okuma düzenleri bizden farklı.</p>
<p>Türkiye’de gazete ve dergi tirajları çok düşük. Yüzde 80 insanların evine dergi ya da gazete girmiyor. Şu an dijital yayının takip edilmesi, baskı sayılarının azalması da elbette bunda etkili ancak insanların evine dergi girmiyor, gazete girmiyor büyük bir oranda. Dolayısıyla bizim medyayla çok irtibatımız yok. Cumhuriyet’in kurulmasıyla birlikte yapılan harf Devrimiyle 1950’lerde Latin alfabesini okuyup yazmayı bilenlerin oranı yüzde 50’yi geçmedi. Bazı araştırmacılara göre Osmanlı döneminde okuma yazma bilenlerin oranı yüzde 10’u geçmiyordu. Okuma ile aramız o zaman da iyi değildi. Gazetenin halka erişimi de kısıtlıydı. 1950’lerde 60’larda gazete yaygınlaşmaya başladı. Okuma yazma oranları arttı. 60’larda karşımıza televizyon çıktı. Televizyon, gazeteye karşı daha avantajlı bir şekil aldı, özellikle okuma-yazma bilmeyenler açısından takip edilen bir araç oldu. 80’lerde de televizyon daha gelişti ve sonrasında yaygınlaştı. Türk halkı okumayı içselleştirmeden görsel medyaya yöneldi. Bundan dolayı biz toplum olarak okumayı ıskaladık, çok zayıf kaldık.</p>
<p>Bir de asparagas haber türü çıktı. Olmayan bir şeyi insanlara inandırma çabası bu tür haberler de okuyucuyu olumsuz etkiledi. Daha çok televizyona yöneltti. Medya takibi çok sınırlı. Okuyucunun bir şeylere inanması, gazete yoluyla, televizyon yoluyla çok mümkün olmuyor. Bunun örnekleri de var. Örneğin, Yeni Türkiye Hareketi vardı. Geçmişte medya bu hareketin çok büyük destek alacağını yazdı. Seçimlerde barajı bile geçemediler. Çok büyük bir skandaldı medya açısından. Şimdilerde de bunun tersi yaşanıyor. AK Parti’yi desteklediğini düşünen gazetelerin, gazetecilerin, televizyonların yaptığı ölçüsüz, dikkatsiz yayınlar ve yazımlar, yapılan yorumlar belki art niyetli yayıncılık anlayışı ki ben yaptıklarını hata olarak görmüyorum çünkü bir grup bunu bilinçli bir şekilde yapıyor. AK Parti’ye daha çok zarar verdiklerine inanıyorum. İnandırıcılık bakımından sıkıntı var.</p>
<p>Medyada birçok şey inanılarak yapılmıyor. “Mış” gibi yapılıyor. Kraldan çok kralcı olunuyor.  Söylediklerine, yazdıklarına kendilerinin inandığını düşünmüyorum. AK Partililer bile haberi muhalif medyadan takip etmeye başladı. Yapılan haberlerin doğruluğu, gerçekliği tartışılmaya başlandı. Böyle bir sonuç var.</p>
<p>Medya 2002’de de çok kötü bir ders almıştı. Şimdi de öyle bir durum var. Kitabıma ismini veren “Trump Çağı” dediğimiz ilkesizlik, vurdumduymazlık, boş vermişlik var. Bunu dert etmiyorlar. Sıkıntıyı görmüyorlar. Umutsuzluğum biraz bunlardan dolayı. Ne olacağını çok fazla kestiremiyorum. Geleneksel medya çok zayıfladı. Sosyal medya çok güçlendi, güçlenmeye devam ediyor. Bundan sonra bu tür haberleri yapanlar ayakta kalır mı, ne kadar ayakta kalır? Bu durum daha ne kadar sürdürebilirler bilmiyorum. Türkiye’deki medyayı ekonomik açıdan düşünürsek hiçbir gazetenin çıkmaması, çıkarılamıyor olması lazım. 5-10 bin tirajlı bir gazete yürümez. Bu ekonomik açıdan mümkün değil ama 10 kadar gazete rahatlıkla çıkmaya devam ediyor. İktidara muhalif olanlar da var, iktidarı destekleyenler de var. Tirajlara rağmen gazetelerin nasıl çıktığı, bu durumun devam edip etmeyeceği belli değil ama ben çok uzun sürmeyeceğini düşünüyorum.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/amerikada-iktidar-basini-diye-bir-sey-yok/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
