<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Alim &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/alim/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Sat, 02 Dec 2023 20:58:45 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.10</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>Alim &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>İslami Edebiyat Burcunda Bir Hoca: Prof. Dr. Osman Öztürk</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/islami-edebiyat-burcunda-bir-hoca-prof-dr-osman-ozturk-1944-1-12-2014/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/islami-edebiyat-burcunda-bir-hoca-prof-dr-osman-ozturk-1944-1-12-2014/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Selahattin ÖZKÖK]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 02 Dec 2023 12:53:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Alim]]></category>
		<category><![CDATA[İlim]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18940</guid>

					<description><![CDATA[Hayatını “Ben hocalığa doyamadım” cümlesi ile özetleyebileceğimiz hocaların hocası Osman Öztürk Hoca aramızdan ayrılalı bir yıl oldu. Takvimler 1 Aralık 2014 tarihini gösteriyordu. “Hocamızın sohbeti var” diye 15 günde bir davet gönderen arkadaştan gelen ilk mesaj “Değerli Hocamızı kaybetmenin üzüntüsü ile ne yazacağımı bilemedim… Daha sonra tekrar mesaj atacağım… Allah rahmet eylesin.” şeklindeydi. “Değerli Hocamız Prof.Dr. Osman Öztürk’ü kaybetmenin üzüntüsü ile ne yazacağımı bilemedim… Daha sonra cenaze ile ilgili tekrar mesaj atacağım… Allah rahmet eylesin.” diye bir mesaj daha geldi. Ardından “Hocamızın cenazesi yarın Fatih Camii’nde ikindi namazının ardından Karacaahmet Mezarlığı’ndaki aile kabristanına defnedilecektir.” diye ardı ardına gelmeye devam etti mesajlar. “Osman Hocamızın sohbeti var” diye cuma günlerini sohbetle taçlandıran mesajlar sona ermişti böylelikle. İki haftada bir cuma akşamları 19.00’da başlayan sohbet 21.00’de sona ererdi. Gün ve saat hiç değişmezdi. Cuma, 19.00 yağmur, çamur, kar, kış, sıcak, yaz, güneş, hastalık, sağlık… Hoca’yı hiçbir şey alıkoymazdı iki haftada bir cuma akşamı yapılan sohbetten. Pendik’te sohbet iki haftada birdi. Kırk yıllık hatip olmasına rağmen hiçbir derse hazırlıksız gelmez, mutlaka dersine çalışır, aldığı notlar ya da işleyeceği konuya ilişkin kitaplarla gelirdi sohbete. Hocalığı bir sanat olarak gören Osman Öztürk’ün sohbetlerinde neler konuşulmadı ki. Değerlerimizden tarihe, coğrafyadan şiire, edebiyattan Ortadoğuya, Afrika’dan ümmete, Peygamber Efendimizden &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Hayatını “Ben hocalığa doyamadım” cümlesi ile özetleyebileceğimiz hocaların hocası Osman Öztürk Hoca aramızdan ayrılalı bir yıl oldu. Takvimler 1 Aralık 2014 tarihini gösteriyordu. “Hocamızın sohbeti var” diye 15 günde bir davet gönderen arkadaştan gelen ilk mesaj “Değerli Hocamızı kaybetmenin üzüntüsü ile ne yazacağımı bilemedim… Daha sonra tekrar mesaj atacağım… Allah rahmet eylesin.” şeklindeydi. “Değerli Hocamız Prof.Dr. Osman Öztürk’ü kaybetmenin üzüntüsü ile ne yazacağımı bilemedim… Daha sonra cenaze ile ilgili tekrar mesaj atacağım… Allah rahmet eylesin.” diye bir mesaj daha geldi. Ardından “Hocamızın cenazesi yarın Fatih Camii’nde ikindi namazının ardından Karacaahmet Mezarlığı’ndaki aile kabristanına defnedilecektir.” diye ardı ardına gelmeye devam etti mesajlar.</p>



<p>“Osman Hocamızın sohbeti var” diye cuma günlerini sohbetle taçlandıran mesajlar sona ermişti böylelikle. İki haftada bir cuma akşamları 19.00’da başlayan sohbet 21.00’de sona ererdi. Gün ve saat hiç değişmezdi. Cuma, 19.00 yağmur, çamur, kar, kış, sıcak, yaz, güneş, hastalık, sağlık… Hoca’yı hiçbir şey alıkoymazdı iki haftada bir cuma akşamı yapılan sohbetten. Pendik’te sohbet iki haftada birdi. Kırk yıllık hatip olmasına rağmen hiçbir derse hazırlıksız gelmez, mutlaka dersine çalışır, aldığı notlar ya da işleyeceği konuya ilişkin kitaplarla gelirdi sohbete. Hocalığı bir sanat olarak gören Osman Öztürk’ün sohbetlerinde neler konuşulmadı ki. Değerlerimizden tarihe, coğrafyadan şiire, edebiyattan Ortadoğuya, Afrika’dan ümmete, Peygamber Efendimizden medeniyete, Mehmet Akif’ten Mahir İz’e… İslam’a ve insana dair her şey konuşulur anlatılırdı. Osmanlı terbiyesi ile yetişmiş olan hoca, bunu aktarmaya çalışırdı sohbeti dinleyen eğitimcilere. Onlar da öğrencilerine anlatsın, o şekilde yetiştirsin diye. Gündemdeki konulara dair sorulan sorulara “ben siyasetçi değilim” diye cevap verirdi mütevaziliğinden. Siyasetçilerin de hocasıydı aslında. Rahle-i tedrisinden onlar da geçmişti.</p>



<p>Hocanın ilk sohbetini 15 Haziran 2007’de dinlemişim not defterimdeki bilgiye göre. Tatilin boşa zaman geçirmek anlamına gelmediğini anlattıktan sonra, bu zamanı değerlendirmek için okunması gereken kitaplardan bir liste sunmuştu.</p>



<p>Son sohbetinin tarihi 11 Nisan 2014 olarak not düşmüşüm defterime. İlerlemiş rahatsızlığına rağmen sohbeti aksatmazdı. Sohbet konularının arasına tıp, işinin erbabı hekimler, ilaçlar da dahil olurdu. Makamı şikayet Allah’tır demişti bu sohbetinde.</p>



<p>Sohbetlere devam edenler pürdikkat Hoca’yı dinleyip, bazıları hiçbir kelimeyi kaçırmadan tamamını yazıya geçirmek için var güçleriyle not alırken, son sohbetlere doğru bir iki kişi konuşmaları kamerayla kayıt altına almaya başlamıştı. Besmeleyle başladığı sohbetleri bir sonraki sohbette güzel haberlerle buluşma temennisiyle yine dua ile bitirirdi. Her sohbeti ciltlerce kitaba bedeldi. Yaşarken hatıralarının yazılmaya başlandığını biliniyor. Hatıraları ve kayıt altına alınan sohbetleri yayınlanmalı ki, sohbetler bu şekilde devam etmeli. İslami Edebiyat dergisi gibi Hoca’nın yaşarken katkıda bulunduğu dergiler özel sayılar yayınlamalı. Hoca’nın arkadaşları, öğrencileri, sohbetlerinde bulunan ve onu yakından tanıyanlar gelecek nesillere tanıtmak için sohbet, panel ve sempozyumlarla anlatmalı, onunla ilgili eserler yayınlamalılar.</p>



<p>Tatillerden ve talebeden ayrı kalmaktan manevi kazanç kesintiye uğradığı için rahatsız olan, rüyaları bile eğitimle dolu olan Osman Öztürk Hocamız hayatını hocalıkla tamamlamış olmasına rağmen hocalığa doyamamış bir idealist, rehber ve örnektir. Rahmetle anıyoruz.</p>



<p>Sohbetlerinden kalemimin not edebildiklerinden satırbaşlarını içeren bir buket sunuyorum sizler için aşağıda:</p>



<p>Mehmet Akif hayatta hayır namına attığı hiçbir adımı geri almamıştır.<br>Müslüman ibn’ü-l vakt (vaktin oğlu) olacak derdi.<br>Osmanlı edebin zirvesinde bir cemiyettir.<br>Osmanlı müthiş hatıracıdır. Burak’ın bağlandığı yere tesis inşa etmiş.<br>İhanet eden korkak olur (el hâinü hâifün).<br>Mecelle’deki kaidelerden örnekler verirdi. Tevehhüme itibar olunmaz.<br>Köke her zaman için dalların eyvallahı olacaktır.<br>Acem şairinin “günahı gözler işler, belasını kalp çeker” dediğini aktarmıştı bir defasında.<br>Hz. Peygamber (sav) evi okul haline getirmiştir.<br>Marifet atlas döşekte yatıp fakirin halinden anlamaktır.<br>Devlet malından vakıf yapılmaz. Zühtü Paşa hamallar yüklerini kolayca sırtına alıp, indirebilsin diye İstanbul’un her yerine kendi kesesinden mola taşları yapmıştır.<br>Aç ile Hac bir araya gelmez.<br>Çok yüzlülük demek olan politika bizim değil, siyaset bizimdir.<br>Kitapların basılmadığı zamanlarda istinsah (yazarak kitap çoğaltmak) için vakıflar kurulmuştur.<br>Kamil manada din heyecanla yaşanır. Gözler yaşarmayınca heyecan yaşanmaz.<br>Kültür bir milletin ruhudur.<br>İnsanlar başlarının izinden gider.<br>İslam Usul Hukukuna göre “işler vaktini bekler”<br>Mahir (iz) Hoca, hafızanın sağlam olmasının sebebini nazar bel kadem (gözü ayağın ucuna bakarak yürümek) olarak açıklamış.<br>Mahir Hoca’nın söylediğine göre, Mehmet Akif dünyaya metelik vermeyen biridir. O gün Akif’e verilen 500 lira ile o zaman boğazda yalı alınabiliyordu. Oysa Akif’in palto alacak parası bile yoktu.<br>Paris Camii’nin yeri Abdülaziz tarafından satın alınmıştır. Muhammed Hamidullah orada cuma namazlarından sonra ihtida (Müslüman olma) merasimlerini yönetmiştir. Caminin idaresi bugün Faslı Araplardadır.<br>Mevzuat hiçbir zaman dini unsurlardan azade olamaz. Mevzuatı dinden arındırmak bir cinnettir. Böyle bir şey olamaz. Gerekçeler -becerilebilirse- kanunun mantığıdır aslında.<br>Mehmet Akif’in muakkibi, mukallidi Mithat Cemal Kuntay’dır. Ondan sonra Ali Ulvi Kurucu geliyor.<br>Neticeyi tayin Allah’a aittir. Biz teşebbüsten mes’ulüz.<br>Efendimizin bir sıfatı da Eb’ul fukaradır. “Ben fakirliğimle övünürüm” buyuruyor.<br>Amerika şefliklere karşıydı. Onları yıkmak için çok partili hayata geçişi öngörmüştür.<br>Açlık, oyunu bozar.<br>Müessesesi olmayan hiçbir ideoloji yaşayamaz.<br>Cami, kalıpları ve kalpleri cem eden demektir.<br>Tarihte üzerinde ittifak edilen meseleler, ittifak edilmeyenlerin %10’u kadardır.<br>Emirül mü’minin bedenen ve ruhen sağlıklı olmalıdır.<br>Tarihte kellesi alınan şeyhülislam yok. Ama şeyhülislam fetvasıyla kellesi alınan şehzade ve padişahlar var.<br>İlerlemiş ülkelerde Meçhul Asker anıtı vardır. Her ülkenin meçhul kahramanları, malumlardan fazladır.<br>İslami usulde görev istenmez, verilir.<br>Avrupa tarihi, Avrupa’daki zikzakların tarihidir.<br>Alim olmak için mektep medrese görmek gerekir. Mektep medrese görmeden alim olmak peygamberlere mahsustur.<br>Bir dilde şiir yazabiliyorsan o dili biliyorsun demektir.<br>Osmanlılık, sahili olmayan bir deniz.<br>Televizyon ve internet bir şey vermez insana. Aslolan kitaptır.</p>



<p>Prof. Dr. Osman Öztürk Hoca’nın Hayat Hikayesi:</p>



<p>1943’de Tarsus’ta doğdu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, Arap ve Fars Dilleri Bölümü mezunu olan Osman Öztürk aynı fakültenin Tarih Bölümü/Osmanlı Müesseseleri ve Medeniyeti Tarihi Kürsüsü’nde doktora yaptı. Doktora sonrası akademik çalışmaları da “Osmanlı Medeniyet ve Kültürü” üzerine oldu. (1972’de doktor, 1979’da doçent ve 1984’de profesör).</p>



<p>1966-67 ders yılında Hacettepe Tıp Fakültesi (daha sonra Hacettepe Üniversitesi)’nde asistan olarak ilk resmî görevine başladı. 1968 yılında lisan ve lisansüstü çalışmaları için Londra’da bulundu. Daha sonra İstanbul İmam-Hatip Okulu (bugünkü Fatih İmam Hatip Lisesi)’nda Arapça, Farsça, Edebiyat ve Hitabet derslerini okuttu. Ardından İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü (bugünkü Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi)’nde hocalık yaptı. Sonraki yıllarda Sakarya, Dokuz Eylül ve Pamukkale Üniversitelerinde öğretim üyeliklerinde bulundu ve idarî görevler aldı. 1999 yılında emekli oldu. 2009 senesinde Kırklareli Üniversitesi’nde yeniden hocalığa başladı. Buradaki görevi vefatına kadar sürdü.</p>



<p>Almanya, İngiltere, ABD, Pakistan, Hindistan, Suriye, Lübnan, Suudi Arabistan, Katar, Kuveyt, Yugoslavya ve Mısır’da meslekî araştırmalar yaptı, konferanslar verdi ve uluslararası konferanslarda tebliğler sundu. Dışişleri Bakanlığı’nın ülkemizi yurtdışında tanıtmak için düzenlenen programlarda görev aldı. Merkezi İstanbul, İslamabad, Riyad, Kahire ve Girne’de bulunan ilmî araştırma kuruluşlarında kurucu ve yönetim kurulu üyesi olarak bulundu. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde 10 yıl “Başkanlık Danışmanı” olarak “hizmetiçi eğitimi” çalışmalarını koordine etti, dersler ve konferanslar verdi. Kırklareli Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi öğretim üyesi, İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi misafir öğretim üyesi görevlerinde bulundu. 2011 yılında Başbakanlık Başmüşavirliği görevine atandı. Aynı zamanda 2012’den itibaren Yüksek Öğretim Kurumu (YÖK) üyeliği görevlerini yürüttü. Bir süre İslami Edebiyat dergisini yayınladı. Telif ve tercüme 15 eser kaleme aldı. Akademik, dini, fikri ve edebî pek çok yazısı yayınlandı. Hayatını ders vermeye, eğitmeye, öğretmeye adamış olan Osman Öztürk hocalığa doyamadan bu dünyaya veda etti. </p>



<p>Allah rahmet eylesin.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/islami-edebiyat-burcunda-bir-hoca-prof-dr-osman-ozturk-1944-1-12-2014/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hüseyin Atay Hakkında</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/huseyin-atay-hakkinda/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/huseyin-atay-hakkinda/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yavuz KÖKTAŞ]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 03 Sep 2023 07:33:14 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Alim]]></category>
		<category><![CDATA[Hüseyin Atay]]></category>
		<category><![CDATA[İlim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18859</guid>

					<description><![CDATA[Öncelikle Rabbim taksiratını affeylesin diyorum. Sonra da onu tanımak için fikirlerinden derlediğim bir demet sunmak istiyorum. Hemen belirteyim ki bu fikirler ve bu üslup benimsediğim şeyler değil. Yine de çok çok az olsa da katıldığım yerler var. Sadece tanınması için paylaşıyorum. Zira yazılıp çizilenlere bakıyorum, her şeyin birbirine karıştığını görüyorum. İnsanı tanımadan fikir sahibi olmamak lazım. Bundan sonra tabii ki, herkesin fikri ve takdiri kendine. 1. Namazda farz olan rekatlar iki rekattır. Gerisini ister kılarsın ister kılmazsın. 2. Hz Ömer&#8217;in seçilmesi, yine Hz. Ömer&#8217;in gelecek halifeyi seçmek için danışma kurulu ataması, Kur&#8217;an&#8217;ın şura ilkesine tam uymamıştı. 3. Halkın dininde demokrasiye hiç yer yoktur. Ulemânın dininde demokrasiye yer bulmak mümkündür, ama laikliğe onda da yer yoktur. Kur&#8217;an&#8217;ın dininde demokrasiye de laikliğe de yer bulmak mümkündür. Zira Kur&#8217;an&#8217;in dini akla ilme uyar ve duruma çözüm getirme potansiyeli taşır. 4. Mustafa Kemal dinin kalkınmadaki etkisini iyi tespit etmiş ve ona göre yeni uygulamaya geçmiştir. 1924&#8217;te İmam Hatip okullarını (27 tane) ve ilahiyat fakültesini açmış, okullardaki din derslerine de aynen devam edilmiştir, ama hükümet başkanı İsmet İnönü 1927&#8217;de imam hatip okullarını kapattı ve okullardaki din derslerini de kaldırdı. ilahiyat fakültesini de 1933&#8217;de kapattı ve böylece Mustafa Kemal&#8217;in öngördüğü yeni din anlayışı atılımı söndürüldü. 75 &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Öncelikle Rabbim taksiratını affeylesin diyorum.</p>



<p>Sonra da onu tanımak için fikirlerinden derlediğim bir demet sunmak istiyorum.</p>



<p>Hemen belirteyim ki bu fikirler ve bu üslup benimsediğim şeyler değil. Yine de çok çok az olsa da katıldığım yerler var.</p>



<p>Sadece tanınması için paylaşıyorum. Zira yazılıp çizilenlere bakıyorum, her şeyin birbirine karıştığını görüyorum. İnsanı tanımadan fikir sahibi olmamak lazım.</p>



<p>Bundan sonra tabii ki, herkesin fikri ve takdiri kendine.</p>



<p>1. Namazda farz olan rekatlar iki rekattır. Gerisini ister kılarsın ister kılmazsın.</p>



<p>2. Hz Ömer&#8217;in seçilmesi, yine Hz. Ömer&#8217;in gelecek halifeyi seçmek için danışma kurulu ataması, Kur&#8217;an&#8217;ın şura ilkesine tam uymamıştı.</p>



<p>3. Halkın dininde demokrasiye hiç yer yoktur. Ulemânın dininde demokrasiye yer bulmak mümkündür, ama laikliğe onda da yer yoktur. Kur&#8217;an&#8217;ın dininde demokrasiye de laikliğe de yer bulmak mümkündür. Zira Kur&#8217;an&#8217;in dini akla ilme uyar ve duruma çözüm getirme potansiyeli taşır.</p>



<p>4. Mustafa Kemal dinin kalkınmadaki etkisini iyi tespit etmiş ve ona göre yeni uygulamaya geçmiştir. 1924&#8217;te İmam Hatip okullarını (27 tane) ve ilahiyat fakültesini açmış, okullardaki din derslerine de aynen devam edilmiştir, ama hükümet başkanı İsmet İnönü 1927&#8217;de imam hatip okullarını kapattı ve okullardaki din derslerini de kaldırdı. ilahiyat fakültesini de 1933&#8217;de kapattı ve böylece Mustafa Kemal&#8217;in öngördüğü yeni din anlayışı atılımı söndürüldü. 75 sene sonra Mustafa Kemal&#8217;in anlayışını, anlayarak uygulayacak bir devlet adamının bulunamaması da Türkiye&#8217;nin kötü talihidir.</p>



<p>5. İslam dünyasının kölelikten ve sömürge olmaktan kurtulması için ilmi bütün halka yaymak, halkı bilgilendirmek ve bilinçli yapmak gerekmektedir. bunu yapabilmenin yegane yolu halkı Kur&#8217;an&#8217;ı tercümesinden okuyup anlamaya özendirmektir. 56 yıllık öğrenim ve öğretim hayatında buna yardımcı olmaktan başka çıkar yol bulamadım.</p>



<p>6. Akıl Kur&#8217;an&#8217;dan büyüktür, çünkü Kur&#8217;an insanı aklinı kullanmaya, düşünmeye özendiriyor. Kur&#8217;an insanın düşünmesini istiyor. insan düşünsün de nereye giderse gitsin. düşününce cehenneme gidecekse cehenneme gitsin. onun cehenneme gitmesi Kur&#8217;an&#8217;ın umurunda değildir. Kur&#8217;an&#8217;ın umurunda olan insanın düşünmesidir. Kur&#8217;an emindir ki insan düşünerek cehenneme giderse bilerek cehenneme gitmiştir. ikinci defa düşünmesinde cehennemden çıkmasını öğrenecektir. Ama hiç düşünmezse her zaman cehennemde kalır. Kur&#8217;an kendini güvene almak için kendini akla teslim etmiştir. aklın Kur&#8217;an&#8217;dan büyük olması onun hem Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;i hem de Kur&#8217;an&#8217;da olmayan şeyleri anlamasındandır. Akıl, dinin 1. kaynağı, Kur&#8217;an, 2. kaynağıdır.</p>



<p>7. Sünnet Resulullah&#8217;ın örnekleğidir. O dönemde bir meselenin nasıl çözüldüğünü ortaya koyarak bize örnek olmuştur. Onu aynıyla günümüze taşımak gerekmez.</p>



<p>8. Şu ayet bizim geri kalışımızın sebebidir (bunu bir hoca arkadaşımdan duydum):</p>



<p>الله يعلم وانتم لا تعلمون</p>



<p>9. İslam dünyası, şûrayı hiç gündemine almadığı gibi icmayı da hiç işleme koymadı.</p>



<p>Yöneticiler hep &#8220;ben&#8221; ile istedikleri mezhepçi bilgi sahiplerini işlerine geldikleri gibi kendi çıkarlarına kullandılar.</p>



<p>10. Miraç kıssasında Hz. Musa&#8217;nın bildiğini Hz. Muhammed&#8217;in akıl edemediğini, Musa&#8217;nın Muhammed&#8217;den daha akıllı ve tecrübeli olduğunu ortaya atmanın Kur&#8217;an&#8217;ın ruhuna ve felsefesine aykırı olduğunu kavramayan, bön ve düşüncesiz bir Müslümandır.</p>



<p>11. Miraç Olayı:</p>



<p>İslam dünyasında Hz. Muhammed’in ölümünden sonra büyük mitoloji yazarları çıktı.</p>



<p>Miraç kıssasında Hz. Musa’nın Yüce Allah’tan da alim olduğu ve bunun Kur’an’ın Allah anlayışını inkar olduğunu anlamayan müslüman işe yaramaz biridir.</p>



<p>12. Felsefe insanlığın icat ettiği en büyük bilimlerden biridir.</p>



<p>Gazali felsefe düşmanlığı yapmıştır.</p>



<p>13. Kur&#8217;an bir rivayet kitabı değil, bir din kitabı da değil, bir bilim kitabıdır. Çünkü Kur&#8217;an&#8217;ın kendisi bilime din diyor. Dikkat edilsin, dine bilim demiyor, bilime din diyor. &#8220;Bilmediğin şeyin ardından gitme.&#8221; İsra 17/36</p>



<p>14. Herhangi bir şahsın ya da kurumun İslam dinine göre dinî otoritesi ya da kutsallığı bulunmamaktadır. Bu noktadan bakıldığında da hiç kimse Allah adına konuşamayacağı için İslam’da teokrasi olduğunu iddia etmek yanlış olur. Kur’an’a Göre Araştırmalar IV</p>



<p>15. Kur’an’ı herkes anlayamaz, demek saçmadır ve Kur’an’a düşmanlıktan başka bir şey değildir. Kur’an’ı herkes kendi kültür ve tahsil seviyesine, hayat tecrübesine göre anlayabilir. Çünkü Kur’an anlaşılacak bir kitaptır.</p>



<p>16. Kur’an okumanın şartı yoktur. Her fırsatta, her durumda; yatarken, otururken, ayaktayken, abdestli, abdestsiz, hayızlı, hayızsız okunabilir.</p>



<p>17. Ahlaklı olmak, mantıklı olmanın bir sonucudur. Mantıklı olmak ahlaklılığı doğurur.</p>



<p>Mantık, düzenli ve insicamlı (tutarlı) konuşmaktır. Kişinin sözleri, işleri ve fikirleri arasında mantıklılık bulunması; bunlar arasında çelişki bulunmamasıdır. Bir yerde söylediğini başka bir yerde yalanlamaması, bu bakımdan prensip sahibi, düzgün ve düzenli olmasıdır. Mantıksızlık, çelişkili olmak ikiyüzlülükten yani&nbsp; münafıklıktan başka nedir? Münafıklar, dolandırıcılar ve sahtekârlar mantığa karşı çıkarlar. Mantıklı olmak işlerine&nbsp; gelmez. Mantığın olduğu yerde yalan olmaz.</p>



<p>18. Akıl yanılmaz. İnsanı diğer güçler; iradesi, arzuları, şehvetleri yanıltıyor.</p>



<p>19. Kaza namazı yoktur.</p>



<p>20. Kur’an’ın temel ibadeti namaz değildir, okumaktır.</p>



<p>Allah rahmetli Yaşar Nuri Öztürk’ten razı olsun.</p>



<p>21. Bilimde ideoloji olmaz. İdeolojist, bilim insanı olmaz. Bilim insanı da ideolojist olmaz.</p>



<p>22. Kur’an Allah’ın sözü, hadis ise insan sözüdür.</p>



<p>Hadis mütevatir de olsa Kur’an’a denk ve eşit olmaz.</p>



<p>Kur’an’a uygunluğu göz önünde bulundurulmalıdır.</p>



<p>23. Kur’an-ı Kerim’de kadere inanmak yoktur. Kadere verdikleri anlam insanın alın yazısı anlamına gelir.</p>



<p>24. İman subjektiftir, bilim objektiftir.</p>



<p>25. İnsanın yaptığı işler ve eylemler bilime dayanacak. Çünkü bilime dayanmazsa hiçbir iş istenilen olumlu sonucu vermez. Ters ya da olumsuz, yıkıcı sonuç verir. Bunun için Kur’an bilim sözcüğünü sekiz yüz elli beş kez kullandı.</p>



<p>Kur’an belgesi, tanığı, kanıtı olan ve doğuştan değil, beş duyu ile deneyimi ve algısı olan belgeliye bilim diyor. “Bilgin olmadığı nesnenin ardına düşme. Doğrusu işitme, göz, gönül, bunların herbirinden sorumludur.” İsra/Gece yolculuğu 17/36</p>



<p>26. Peşin fikirlilik, dolu kapla pınardan su almaya gitmeye benzer. Kur’an’a Göre Araştırmalar VI</p>



<p>27. Akıl önce Kur’an sonra verilmiştir. Kur’an aklın yetkisine ve anlayışına bırakılmıştır. Akıl onu anlayacak ve insanlara anlatacak. Akıl Kur’an’ı evrensel, zaman ve yer aşımıyla anlayacaktır. “Doğrusu, düşünen uluslar için bunda belgeler vardır.” Râd 13/4</p>



<p>28. Kur&#8217;an akla seslenir. Çünkü akıl Kur&#8217;an&#8217;dan önce vardır; yoksa yok&#8217;a seslenmiştir.</p>



<p>29. Akla güvenmeyen Kur’an’a da güvenmez. Kur’an’ın Kur’an’lığını akıl ispat etmektedir. Tasavvufçuların akıl yerine kalbin duygusallığını ve dengesiz, ölçüsüz hayalleri koyarak aklı reddetmeleri, Kur’an açısından affedilmez hatalarıdır. Bu hata da tövbesiz affolmaz.</p>



<p>30. 861 yılında mutelizenin yasaklanmasıyla İslam dünyasında dört rivayetçi kurum akla karşı olarak topluma egemen oldu.İşte 861 yılından bu yana İslam dünyası bunların egemenliğinde akıldan ve Kur’an’dan uzak olarak cahilliğin bataklığında, karışıklık, çatışma içinde bocalamaktadır.</p>



<p>31. Ben maturidici olmadığım gibi bir mezhepten de değilim. Elli yıl önce mezhepsizlik dinsizliğe köprüdür diye kitaplar çıkmıştı, şimdi diyorum ki mezhepçilik dinsizliğe bir köprüdür. Çünkü içinde şirk gizlidir. Mezhepçilikte gerçeğe uyma değil, yetkeye uyma önemlidir ve öndedir.</p>



<p>32. İslam dünyasının problemi.</p>



<p>Üzülerek söylüyorum ki, on bir asırdır mezheplerin kuruluşundan beri, fıkıh, şeriat sayılarak Kur’an’a eş tutulmuştur. Kur’an değişmeyeceğine göre fıkıh da değişmez olarak kabul edilmiş ve bu kabul hala devam etmektedir.</p>



<p>33. İslam milletlerinin çektiği sıkıntı, yetişmemiş, ilimde pişmemiş cahil halk hocalarından kaynaklanmaktadır. İdareler ve siyasetçiler de onlardan yana olup, onları desteklemektedir. (el Hak doğru)</p>



<p>34. Kadınların dövülmesi Kur&#8217;an&#8217;da yoktur. Darp, cinsel ilişkide bulunun demektir.</p>



<p>35. Tanrı&#8217;dan başlayarak düşünmeye varmak yerine, düşünceden başlayarak Tanrı&#8217;ya varmak özgürlüktür.</p>



<p>36. Kur&#8217;an&#8217;da kadınların başörtü örtmeleri emir değildir, yasak da değildir. Ancak mübahtır. Yalnız göğsü örtmeye emir vardır.</p>



<p>37. Hüseyin Atay, fıkıh kitaplarına ve Hz. Peygamber’in hadislerine dayanarak yaptığı incelemeler sonucu bu yıl Türkiye’de vatandaşların toplam 47,5 saat fazla oruç tuttuklarını saptadı. İmsakiyedeki saatlerin İslami belirlemelere uymadığını öne süren Prof. Atay, bu yüzden kılınan sabah namazlarının da geçersiz sayılacağını söyledi.</p>



<p>Hüseyin Atay, Hz. Peygamber’in tan yeri ağarana kadar yenilip içilebileceğini söylemesine karşın, sahurun bittiği saatte her yerin kapkaranlık olduğuna işaret ederek, ”Tan yeri 05.00’te ağarıyor, oysa imsakiyede sahur 03.25’te kesiliyor. Dolayısıyla oruç her gün 1 saat 35 dakika erken başlatılıyor. Bu sayı ramazan ayı toplamı olarak hesaplanırsa, Müslümanların ramazanda 47,5 saat fazla oruç tuttukları ortaya çıkar” dedi. Prof. Atay, İslam’da “vaktinden önce kılınan namazın da geçersiz sayıldığına” dikkat çekerek “Dolayısıyla ramazanda 1,5 saat erken kılınan sabah namazları geçersiz sayılır. Bu yüzden hepsinin tekrar kılınması gerekir” diye konuştu. (9 Temmuz 1983)</p>



<p>38. Ka­de­rin ol­ma­ma­sı de­mek; Al­lah’ın in­sa­nın ne ya­pıp ne yap­ma­ya­ca­ğı­na da­ir bir ya­zı­sı ol­ma­ma­sı de­mek­tir. Al­lah in­sa­nın ya­rın ne ya­pa­ca­ğı­nı bi­lir de­mek; in­sa­nın yap­ma­sı­nı zo­run­lu kı­lar ve in­san yap­tı­ğın­dan so­rum­lu ol­maz demektir. Çün­kü öz­gür ira­de­si kal­maz. Al­lah in­sa­nın ne ya­pıp ne yap­ma­ya­ca­ğı­nı bil­mez de de­ne­mez. O za­man Al­lah’a ce­ha­let ve bil­mez­lik nis­pet edil­miş olur ki, bu ola­maz.</p>



<p>An­cak şu de­ne­bi­lir: İn­sa­nın her yap­tı­ğı Al­lah’ın il­mi­nin için­de­dir. De­niz­de ba­lık­la­rın ha­re­ket et­me­le­ri­ne, do­ğup bü­yü­me­le­ri­ne, de­ni­zin bir et­ki­si ve bas­kı­sı ol­ma­dı­ğı gi­bi, in­san­la­rın ha­re­ket­le­ri­ne ve öz­gür ira­de­le­ri­ne de Al­lah’ın il­mi­nin bir et­ki­si ol­maz. Al­lah’ın il­mi bü­tün za­man­la­rı ku­şat­mış­tır. On­da geç­miş ve ge­le­cek yok­tur. Böy­le­ce Al­lah’ın il­mi ka­de­re ka­nıt sa­yıl­maz.Ka­der yok, öz­gür ira­de var. Öz­gür ira­de yok­sa din de yok­tur. Ku­ran-ı Ke­rim’de ka­der’e inan­mak yok­tur. Ka­der’e ver­dik­le­ri an­lam, in­sa­nın alın ya­zı­sı an­la­mı­na ge­lir. Bu da in­sa­nın dün­ya­da ne ya­pa­ca­ğı ve ne yap­ma­ya­ca­ğı doğ­ma­dan ön­ce ya­zıl­mış, çi­zil­miş ve iş bit­miş­tir, de­ğiş­ti­ri­le­mez demektir. Cen­net­lik ve ce­hen­nem­lik olma­sı elin­de de­ğil­dir anlamına gelir. Böy­le ka­de­re ina­nan as­lın­da Ku­r’an’ı ve Pey­gam­be­r’i te­me­lin­den in­kâr et­miş olur. Çün­kü Ku­ran’a, Al­lah’a, pey­gam­be­re inan­mak in­sa­nın öz­gür ira­de sa­hi­bi ol­ma­sı­na da­ya­nır. Öz­gür ira­de sa­hi­bi ol­ma­yan hay­van­dır. İn­sa­nın din­dar ve din sa­hi­bi ol­ma­sı öz­gür ira­de­si­ne bağ­lı­dır. Bu­ra­da ka­de­re iman di­ye bir şey yoktur. İn­sa­nın öz­gür ira­de­si var­dır ve yaptığı her hareketten so­rum­lu­dur. (Kur&#8217;an&#8217;da İman Esasları ve Kader Sorunu kitabından alıntı, 1.baskı 1961)</p>



<p>39. Müslümanların ilerleyebilmeleri için bu geleneksel din anlayışından kurtulmaları gerekir. Bu ise ancak, Kur’an’a dönüp onu çağa hem uygun hem yön verecek bir şekilde yorumlayarak yeni bir din anlayışı geliştirmekle mümkün olabilir. Fakihlerin dininde, yani fıkıhta demokrasi yoktur, fikir hürriyeti yoktur, müslümana din hürriyeti yoktur ve yanlış bir hilafet anlayışı vardır. Sultanlık, diktatörlük, totaliter bir din ve idare anlayışı vardır. Resmî, gayri resmî dinî grupların ve dincilerin din dedikleri, fakihlerin fıkhı olan bu anlayıştır. Bu geleneksel din anlayışından farklı yeni bir din anlayışı geliştirilmedikçe ve ona karşı çıkılmadıkça müslümanların ilerlemesini mümkün görmeyen âlimler, seslerini duyurmaya çalışıyorlar. Türkiye’nin dışında karşılaştığım böyle İslam âlimleri, yeni bir İslam anlayışının doğmasını Türkiye’den bekliyorlar. Devletin ve hükümetlerin bu âlimlerin beklentilerine cevap vermek için, Diyanet İşleri Başkanlığı ve ilahiyat fakültelerinin ıslah edilip geliştirilmelerine önem vermeleri, dinî olmaktan önce millî bir görevdir.</p>



<p>(Kur&#8217;an&#8217;a Göre Araştırmalar II kitabından alıntı)</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/huseyin-atay-hakkinda/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hüseyin Atay Hocamızın Ardından</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/huseyin-atay-hocamizin-ardindan/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/huseyin-atay-hocamizin-ardindan/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cağfer Karadaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 03 Sep 2023 06:35:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Alim]]></category>
		<category><![CDATA[Hüseyin Atay]]></category>
		<category><![CDATA[İlim]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18862</guid>

					<description><![CDATA[Hüseyin ATAY hocamız, merhum hocam Bekir TOPALOĞLU (Allah gani gani rahmet eylesin) ve Şerafettin GÖLCÜK (Rabbim hayırlı ve sağlıklı ömür versin) hocalarımızla birlikte Cumhuriyet dönemi 1950 sonrası İlahiyat Fakültelerinde Kelam İlmini şekillenmesinde büyük gayretleri, emekleri ve katkıları olmuş bir şahsiyettir. Hocamızı Kelam Koordinasyon Toplantılarında tanıdım. Epeyce hatıralarını dinleme fırsatım oldu. Rize-Güneyce’den ailenin göçü, İstanbul’a gelişi, babasının görevli olduğu Beyazıt Camii günleri, Osmanlı bakıyyesi merhum Ali Haydar Efendi’den ders alması, merhum Emin SARAÇ Hocayla ders arkadaşlığı, Bağdat tahsil hayatı… Anlattıkları benim için bulunmaz hazine gibiydi. Hüseyin Atay hocamızı kısaca nasıl anlatırsınız deseniz? Cevabım şöyle olur: Kendi bildiği ve düşündüğü şekliyle İslam’ı yaşayan adamdı. Yeni düşünceler söyledi ama şov yapmadı, karşı mahalleye geçip kendi mahallesini taşlamadı, eleştirilerini içerden yaptı ve içerde kalmaya özen gösterdi, kendi bildiği yolda, düşündüğü şekilde yürüdü, emr-i hak vaki oldu ahirete yürüdü. Rabbim rahmetiyle muamele etsin, mekânı cennet olsun… * Bendeniz ANA HATLARIYLA KELAM TARİHİ kitabımda Cumhuriyet Dönemi Kelam düşüncesini anlatırken hocanın görüşlerine de yer vermiştim. Orada yazılanların kısa bir özetini buraya alıyorum: HÜSEYİN ATAY’IN KISA DÜŞÜNCE DÜNYASI Hüseyin Atay, Türkiye’de Kur’an’a Dönüş anlayış ve yaklaşımının başlatıcısıdır. Ona göre İslam düşüncesinde yenilik gerçekleştirecek yeni bir hamle ancak Kur’an’a dönüşle mümkün olur. Şu kadar var ki, onun Kur’an’a dönüş &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Hüseyin ATAY hocamız, merhum hocam Bekir TOPALOĞLU (Allah gani gani rahmet eylesin) ve Şerafettin GÖLCÜK (Rabbim hayırlı ve sağlıklı ömür versin) hocalarımızla birlikte Cumhuriyet dönemi 1950 sonrası İlahiyat Fakültelerinde Kelam İlmini şekillenmesinde büyük gayretleri, emekleri ve katkıları olmuş bir şahsiyettir.</p>



<p>Hocamızı Kelam Koordinasyon Toplantılarında tanıdım. Epeyce hatıralarını dinleme fırsatım oldu. Rize-Güneyce’den ailenin göçü, İstanbul’a gelişi, babasının görevli olduğu Beyazıt Camii günleri, Osmanlı bakıyyesi merhum Ali Haydar Efendi’den ders alması, merhum Emin SARAÇ Hocayla ders arkadaşlığı, Bağdat tahsil hayatı…</p>



<p>Anlattıkları benim için bulunmaz hazine gibiydi.</p>



<p>Hüseyin Atay hocamızı kısaca nasıl anlatırsınız deseniz? Cevabım şöyle olur:</p>



<p>Kendi bildiği ve düşündüğü şekliyle İslam’ı yaşayan adamdı. Yeni düşünceler söyledi ama şov yapmadı, karşı mahalleye geçip kendi mahallesini taşlamadı, eleştirilerini içerden yaptı ve içerde kalmaya özen gösterdi, kendi bildiği yolda, düşündüğü şekilde yürüdü, emr-i hak vaki oldu ahirete yürüdü. Rabbim rahmetiyle muamele etsin, mekânı cennet olsun…</p>



<p>*</p>



<p>Bendeniz ANA HATLARIYLA KELAM TARİHİ kitabımda Cumhuriyet Dönemi Kelam düşüncesini anlatırken hocanın görüşlerine de yer vermiştim.</p>



<p>Orada yazılanların kısa bir özetini buraya alıyorum:</p>



<p>HÜSEYİN ATAY’IN KISA DÜŞÜNCE DÜNYASI</p>



<p>Hüseyin Atay, Türkiye’de Kur’an’a Dönüş anlayış ve yaklaşımının başlatıcısıdır. Ona göre İslam düşüncesinde yenilik gerçekleştirecek yeni bir hamle ancak Kur’an’a dönüşle mümkün olur. Şu kadar var ki, onun Kur’an’a dönüş veya Kur’an’a başvurma anlayışı Haricîlerin ve son dönem selefîlerin anlayışından oldukça farklıdır. Zira onun Kur’an’a dönüş anlayışını sahip olduğu felsefi birikimi belirlemektedir. Sahip olduğu felsefî birikimin etkisiyle Hüseyin Atay, Fazlurrahman’ın yaptığı ve sürdürdüğü gibi, aklı ve çağın gereklerini öne çıkarır. Ona göre aklın anlamak ve bağımsız hüküm koymak şeklinde iki işlevi/görevi vardır. Birincisi normal olarak her insanda vardır ancak ikincinin meydana gelebilmesi için çaba ve gayret gösterilmesi gerekir.</p>



<p>Atay, bütünüyle modern de değildir, aksine kendine özgü muhafazakar bir çizgisi vardır. Çünkü o İslamî geleneğin bir parçası olduğunu asla inkar etmez ve kendisini ondan tamamen bağımsız kılmaz. Ona göre kişi geleneğin bir parçası olmalı ama aynı zamanda gelenekten bir kopuş yaşamayı da göze almalıdır. Örnekle anlatmak gerekirse kişi bir aileye yani anne-babaya aidiyetini korur ama aynı zamanda evlenerek onlardan kopar ve yeni bir aile kurar. Onun muhafazakarlığı geçmişi kurgulamak değil, geçmişe bakarak anı kurgulamaktır. Böylelikle hem geçmişle olan bağ korunmuş hem de geleceğe yönelik adım atılmış olur.</p>



<p>Kelam’a bakışı veya kelam ilmine getirdiği yenilik yukarıdaki düşünceleri doğrultusunda Kur’an Kelamı kavramıdır. Bütün kelamcılara önerisi bir Kur’an Kelamı yazılmasıdır. Ona göre Kur’an’dan birkaç ayeti alıntılayarak kelam yapma iddiasında olmak doğru değildir. Zira kelam Kur’an’da başlar ve Kur’an, aynı zamanda bir kelam kitabıdır.</p>



<p>Çalışmalarını hem kelam hem de İslam felsefesi alanında yoğunlaştıran Atay, Kur’an’a Göre İman Esasları adlı doktora teziyle kelam ilminde yeni bir çığır açmaya çalıştı.</p>



<p>Hüseyin Atay’ın esas etkisi/katkısı, kelamcı kimliğiyle ve Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesinin ilk kelam öğretim üyesi olması vasfıyla birçok kelamcının yetişmesindeki gayret ve emeğidir. Bu yolla geniş bir kesimi etkilediği de bir gerçektir. Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi denildiğinde başta Kelam Anabilim Dalı olmak üzere bütün bilim dallarında Hüseyin Atay’ın tartışılmaz bir etkisinin bulunduğu açıktır. Onun fikrî şekillenmesinde İstanbul, Bağdat ve Amerika üçgeninin büyük etkisi vardır. Bu üç ayrı bölgeden edindiği tecrübesini başarılı bir şekilde Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ne aktardığı da bir gerçektir.</p>



<p>(bk. Cağfer Karadaş, Ana Hatlarıyla Kelam Tarihi, İstanbul: Ensar Neşriyat 2021 (6. Basım), s. 268-274).</p>



<p>Hoca’nın hayatı ve düşünce dünyasını geniş olarak öğrenmek için bakınız:</p>



<p>Şaban Ali Düzgün, “HUSEYİN ATAY”, ÇAĞDAŞ İSLAM DÜŞÜNÜRLERİ, edit: Cağfer Karadaş, İstanbul: Ensar Neşriyat 2019 (5. Basım), s. 269-305.</p>



<p>17 Safer 1445 / 2 Eylül 2023</p>



<p>Cağfer KARADAŞ</p>



<p>*</p>



<p>Ek: HÜSEYİN ATAY HOCA’NIN VEFATINA TARİH</p>



<p>Hemşehrisi Mustafa KARA Hocanın merhum Atay hocanın vefatına düştüğü tarih şöyledir:</p>



<p>MEKTEPTE MEDRESEDE HOCA</p>



<p>DOĞUDA VE BATIDA HOCA</p>



<p>DÖRT MÜTEKELLİM ÇIKIP DEDİ:</p>



<p>MERHUM HÜSEYİN ATAY HOCA</p>



<p>1445</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/huseyin-atay-hocamizin-ardindan/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Gidiyor Bir Bir Güvendiklerimiz Sakin Güç Raşit Küçük Hocamızın Ardından</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/gidiyor-bir-bir-guvendiklerimiz-sakin-guc-rasit-kucuk-hocamizin-ardindan/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/gidiyor-bir-bir-guvendiklerimiz-sakin-guc-rasit-kucuk-hocamizin-ardindan/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cağfer Karadaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 28 Nov 2022 12:33:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Alim]]></category>
		<category><![CDATA[Bilim]]></category>
		<category><![CDATA[Raşit Küçük]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18582</guid>

					<description><![CDATA[Sahabeden Ebû Mûsâ el-Eş’arî, Hz. Peygamber (sav) ebediyet yurduna göçünce çok duygulanmış ve “Sen içlerinde olduğun sürece Allah onlara azap etmez. Bağışlanma diledikleri sürece de Allah onlara azap etmez” (Enfâl 8/33) ayetinin işareti doğrultusunda “dünyada iki güvence vardı, biri gitti, kaldı öteki” demiştir. (Tefsir Semerkandî, II, 16) Hz. Peygamber’den sonra sahabîlerin böyle bir üzüntü ve endişe duymaları gibi, “Peygamberlerin varisleri olan âlimlerin”&#160; dar-ı bekaya göçmelerinden sonra bizlerden birinin de benzer üzüntü duyması ve güven verenlerin bir bir göçtüğü endişesine kapılması pek normaldir. Hele bir de bu giden gerçek âlim; ilmiyle âmil, amelinde muhlis, hem kendisini hem de çevresini aydınlatan bir kandil, gönüllere huzur veren Allah eri; yolu gösteren, yordamı öğreten bir muallim; hâsılı yoldaki işaretler gibi kendini değil, hakikati ve hak yolu gösteren hakiki bir mürşit ise toplumda büyük bir yankı uyandırması, zihinlere kazındığı ölçüde tesir bırakması, sanki başkası kalmamış gibi bir tehassür oluşturması çok yadırganmamalıdır. “Âlimin ölümü, âlemin ölümüdür” sözüyle söylenmek istenen tam da bu değil midir? Doğrudur. İstiğfar edenler olduğu sürece bu ümmet güvencededir. Kimlerin istiğfar ettiği de bilinmez. İstiğfarını açık edene de zaten güvenilmez. Bizim güvencemiz, şov yapan değil, gönül yapandır; gecenin bir vaktinde kalkıp ümmet için dua ve istiğfarda bulunandır; yaptıklarını da, gösteri malzemesi yapmayandır; rabbi &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><em>Sahabeden Ebû Mûsâ el-Eş’arî, Hz. Peygamber (sav) ebediyet yurduna göçünce çok duygulanmış ve “Sen içlerinde olduğun sürece Allah onlara azap etmez. Bağışlanma diledikleri sürece de Allah onlara azap etmez” </em>(Enfâl 8/33)<em> ayetinin işareti doğrultusunda “dünyada iki güvence vardı, biri gitti, kaldı öteki” demiştir. </em>(Tefsir Semerkandî, II, 16)</p>



<p>Hz. Peygamber’den sonra sahabîlerin böyle bir üzüntü ve endişe duymaları gibi, “Peygamberlerin varisleri olan âlimlerin”&nbsp; dar-ı bekaya göçmelerinden sonra bizlerden birinin de benzer üzüntü duyması ve güven verenlerin bir bir göçtüğü endişesine kapılması pek normaldir.</p>



<p>Hele bir de bu giden gerçek âlim; ilmiyle âmil, amelinde muhlis, hem kendisini hem de çevresini aydınlatan bir kandil, gönüllere huzur veren Allah eri; yolu gösteren, yordamı öğreten bir muallim; hâsılı yoldaki işaretler gibi kendini değil, hakikati ve hak yolu gösteren hakiki bir mürşit ise toplumda büyük bir yankı uyandırması, zihinlere kazındığı ölçüde tesir bırakması, sanki başkası kalmamış gibi bir tehassür oluşturması çok yadırganmamalıdır. “Âlimin ölümü, âlemin ölümüdür” sözüyle söylenmek istenen tam da bu değil midir?</p>



<p>Doğrudur. İstiğfar edenler olduğu sürece bu ümmet güvencededir. Kimlerin istiğfar ettiği de bilinmez. İstiğfarını açık edene de zaten güvenilmez. Bizim güvencemiz, şov yapan değil, gönül yapandır; gecenin bir vaktinde kalkıp ümmet için dua ve istiğfarda bulunandır; yaptıklarını da, gösteri malzemesi yapmayandır; rabbi ile kendisi arasında tutabilendir. Rahman ve Rahim olan Rabbimiz bu ümmetin içinden böyle istiğfar eden kullarını da eksik etmez. Biz günahkârlar da onların vesilesiyle, güven içinde, dünya geçiminde, kendi seçiminde yuvarlanır gideriz, ta ki bir çukura düşene kadar. Dileriz ki Rabbimiz biz aciz ve günahkâr kullarına merhametiyle muamelede bulunsun da imanlı bir göç nasip eylesin.</p>



<p>Evet dostlar! Bir ulu çınarı, RAŞİT KÜÇÜK hocamızı kaybettik; gayb alemine, berzah yurduna,&nbsp; yolcu ettik. Dualarımız ve tesellilerimiz inşallah Rabbimizin rahmetine, cennet bahçesine kavuşması, havz-ı kevser başında Rahmet Elçisiyle buluşmasıdır. İnşallah bizler de bir köşesinde yer bulur, onları seyredenlerden oluruz.</p>



<p>&nbsp;&nbsp;“Hocamızı çok iyi tanıdım?” desem, ne kadar tanımış olabilirim ki? Zahire vuran ve zahir ettiği kadar. O kadar mahviyet sahibiydi ki ne acılarını, ne üzüntülerini ne de hastalıklarını açık ederdi. Hissederdik içinde fırtınalar eser ama bir ulu dağ gibi sabit, sakin, kararlı ve dimdik dururdu. Onun için en iyi tanımlama belki SAKİN GÜÇ olabilirdi.</p>



<p>Bir konuyu açması da kapaması da aynı sakinlik içindeydi. Tane tane konuşur, her nefesi bir sese dönüşür, dinleyende aman bir kelime kaçırmayım intibaı oluştururdu. Sanki onu dinlerken kafamızda kuş var da uçacak endişesiyle kımıldamadan durduğumuz olurdu.</p>



<p>Sevdiğini de sevmediğini de aynı sakinlikle karşılardı. Hoşnut olduğunu sakince yanında tutar, hoşnut olmadığından sakince uzaklaşırdı. Hâsılı sevmesi de sakin, kızması da sakindi; sevinmesi de sakin, üzülmesi de sakindi…</p>



<p>Uzak yakın önemli değildi, onun varlığı bir güvenceydi. Onunla olan iletişimde mesafe değil, gönül yakınlığı önemliydi.</p>



<p>Âlimdi, düşünce ve eylem adamıydı ama zevk-i selim bir yanı da vardı. Böyle bir sakin güçte zevk-i selim nasıl dururdu? İğretilikten uzak, tam ona yakışır şekilde; ilminin derinliğine, düşüncenin enginliğine ve eylem pratiğine uygun düşecek güzellikte. O görülsün diye de yapmazdı bir şeyi, hatta sezdirmezdi; hiçbir özelliğinin, özgünlüğünün, zevkinin ve sevgisinin bilinmesini istemezdi; fıtratın timsali, insanın misaliydi. O göstermezdi, yaşardı ve yaşatırdı; bütün çabası ve çalışması hakkın sesi, hakikatin neferi, dinin müntesibi, haklının destekçisi olmaktı.</p>



<p>Başka türlü olamazdı. Başka türlü olmak ne ona yakışır ne de düşüncesiyle uyuşurdu. Çünkü o kelimenin tam anlamıyla gerçek bir ilim adamı örneğiydi, bize gerçek âlimi öğretendi. Gerçek âlimi sorsalar onun şahsiyetine bakarak şöyle özetlemek mümkün ve münasiptir:</p>



<p>Gerçek alim;<br>Kendini değil, hak yolu gösterendir,<br>Halk içinde olup hakka gönül verendir,<br>Hak yolunun yolcusu, hakikate erendir,<br>Hak için seven, hak için sevilendir,<br>Yolcuya güven veren, sapanı çevirendir,<br>Hak düşmanına göğsünü siper edendir…</p>



<p>Vesselâm…</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/gidiyor-bir-bir-guvendiklerimiz-sakin-guc-rasit-kucuk-hocamizin-ardindan/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Taha Abdurrahman’ın İbn Rüşd Eleştirisi</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/taha-abdurrahmanin-ibn-rusd-elestirisi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/taha-abdurrahmanin-ibn-rusd-elestirisi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yavuz KÖKTAŞ]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 04 Jul 2022 12:40:26 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Alim]]></category>
		<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18332</guid>

					<description><![CDATA[İbn Rüşd bugün modernistlerin can simididir. Müslümanların hayata bütüncül bakışını bırakıp laiklikte, din-bilim, din-sanat, kısaca din-hayat ayırımında demirleyenlerin gözdesidir de. Diğer taraftan Taha Abdurrahman İbn Rüşd’ü oldukça sert eleştirmiş ve bilimsel laikliğin İslam diyarında mucidi olduğunu söylemiştir. Acaba hangi yorum İbn Rüşd’ü anlamaya daha yakındır? Hangi yorum isabetlidir? Taha’nın İbn Rüşd’e dair laik, yani “ayırıcı” olmasına yönelik eleştirisi aslında modernistlerin İbn Rüşd yorumunu haklı mı çıkarmaktadır? Acaba Taha, İbn Rüşd yorumunda aşırıya mı kaçmıştır? Hemen ifade edelim ki, İbn Rüşd konusunda bugün farklı yorumlar vardır ve mesele henüz bir netliğe kavuşturulmuş da değildir. Bu yazıda daha ziyade Taha üzerinden İbn Rüşd’ün nasıl yorumlandığını görmeye çalışacağız. Evet, öyle anlaşılıyor ki, Taha’nın İbn Rüşd’le ilgili değerlendirmeleri bugün yaygın kabullerin dışında gözüküyor. Arap düşünürlerinin çoğu, hatta Mağripliler de (mesela Cabirî gibi) İbn Rüşdçü olurken Taha İbn Rüşd’e ciddi eleştiriler yöneltmektedir. Taha, İbn Rüşd’ün metinlerini aslî dilleri olan Yunanca ile karşılaştırdığını, çok sayıda yanlışa rastladığını ifade etmektedir. Taha’ya göre İbn Rüşd, tam bir mukalliddir. Yaratıcı hiçbir düşünce onda yoktur. Gazalî karşıtı mukallid filozofları savunmaktan başka bir şey yapmamıştır. Doğrusunu söylemek gerekirse İbn Rüşd’ün kalbi Aristo taklidi ile meşbudur. O zaman şöyle demek mümkündür: İbn Rüşd, Arapça konuşan Batılı bir felsefeciydi. Aristo felsefesini her türlü &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>İbn Rüşd bugün modernistlerin can simididir. Müslümanların hayata bütüncül bakışını bırakıp laiklikte, din-bilim, din-sanat, kısaca din-hayat ayırımında demirleyenlerin gözdesidir de. Diğer taraftan Taha Abdurrahman İbn Rüşd’ü oldukça sert eleştirmiş ve bilimsel laikliğin İslam diyarında mucidi olduğunu söylemiştir. Acaba hangi yorum İbn Rüşd’ü anlamaya daha yakındır? Hangi yorum isabetlidir? Taha’nın İbn Rüşd’e dair laik, yani “ayırıcı” olmasına yönelik eleştirisi aslında modernistlerin İbn Rüşd yorumunu haklı mı çıkarmaktadır? Acaba Taha, İbn Rüşd yorumunda aşırıya mı kaçmıştır? Hemen ifade edelim ki, İbn Rüşd konusunda bugün farklı yorumlar vardır ve mesele henüz bir netliğe kavuşturulmuş da değildir. Bu yazıda daha ziyade Taha üzerinden İbn Rüşd’ün nasıl yorumlandığını görmeye çalışacağız.</p>



<p>Evet, öyle anlaşılıyor ki, Taha’nın İbn Rüşd’le ilgili değerlendirmeleri bugün yaygın kabullerin dışında gözüküyor. Arap düşünürlerinin çoğu, hatta Mağripliler de (mesela Cabirî gibi) İbn Rüşdçü olurken Taha İbn Rüşd’e ciddi eleştiriler yöneltmektedir. Taha, İbn Rüşd’ün metinlerini aslî dilleri olan Yunanca ile karşılaştırdığını, çok sayıda yanlışa rastladığını ifade etmektedir. Taha’ya göre İbn Rüşd, tam bir mukalliddir. Yaratıcı hiçbir düşünce onda yoktur. Gazalî karşıtı mukallid filozofları savunmaktan başka bir şey yapmamıştır. Doğrusunu söylemek gerekirse İbn Rüşd’ün kalbi Aristo taklidi ile meşbudur. O zaman şöyle demek mümkündür: İbn Rüşd, Arapça konuşan Batılı bir felsefeciydi. Aristo felsefesini her türlü şaibeden arındırmış, arı duru bir biçimde Batı dünyasına sunmuştur. Felsefeyi, kendinden önceki İslam felsefecilerinin geliştirdikleri içtihatlardan, tasarruflardan ve her türlü ilaveden temizlemek için çok itinalı davranmıştır. Öyle ki, Batılılar, İbn Rüşd’de, Aristo metinlerini İslam etkisinden kurtarma görevini yerine getirme hususunda kendilerine yetecek güvenceyi bulmuşlardır. İbn Rüşd, Aristo felsefesindeki İslam izlerini tamamen silmişti. Zira o, felsefedeki İslam etkisinin, onu safsataya çevireceği görüşündeydi. Nitekim İbn Rüşd, kelamcılara “safsatacılar” adını veriyordu. (İlginç, Türkiye’de İbn Rüşd’den ilhamını alan, epey bir Kur’an araştırmalarından sonra Batı felsefesinde demirleyen bir zat daha da aşırı bir şekilde kelamcılara “hokkabaz” diyordu!)</p>



<p>Sanıldığı üzere İbn Rüşd, İslam geleneğiyle Batı düşüncesinin uyanışı arasında bir bağ kurmamıştı. Tersine İslam geleneğinin Batı kültürüyle ilişkisini kesmiş, İslam’ın onun üzerindeki izlerini tamamen silmişti. Taha’ya göre İbn Rüşd, “bilimsel laikliği” ilk icad eden kimsedir. Yani o, bu eylemiyle hikmet ve şeriatı birbirinden ayırmıştı. Bu ayrımı ilk gerçekleştiren kişi oydu. Avrupa’daki Latinciler, daha sonra kilisenin iktidarına karşı tutumlarını devam ettirme ve görüşlerini dayatmada ondan yararlanmışlardı. (Bilgi Ahlaktan Ayrıldığında, s. 69, 125)</p>



<p>Ayrıca Taha, İbn Rüşd başta olmak üzere felsefe ile uğraşan bazılarının aklın yabancı anlamını korumakta ısrar ettiğini ve böylece en açık hali dinî hakikat-felsefî hakikat ikiliğinde temsil edilen çifte hakikat ilkesini benimsediğini ifade etmiştir. (Dinî Amel ve Aklın Yenilenmesi, s. 31)</p>



<p>Taha, akıl-şeriat ayırımında Yunan etkisini ele aldığı yerde isim vermeden Müslüman filozoflara ciddi eleştiriler yapmıştır. Bu eleştirilere baktığımızda özellike İbn Rüşd’ün hedef alındığı rahatlıkla anlaşılabilir. Şimdi buna bir bakalım:</p>



<p>Taha’ya göre görünen o ki, akıl-şeriat ayırımının İslam kültüründe kökleşmesi, Müslümanların, Yunan düşüncesi ile tanışmalarından sonra gerçekleşmiştir. Şüphesiz filozofların Yunan hikmetiyle İslam şeriatını uzlaştırma problemini ortaya atarak bu ayrımın yerleşmesinde daha çok paya sahip oldukları söylenebilir. Bunun iki temel sebebi vardır:</p>



<p>a) Filozoflar, Yunanlılardan aktarılan her şeyi apaçık aklın vardığı sonuç görüyor, şeriatın getirdiğini ise aklın ürünü görmüyordu. Bu yaklaşım vahyin insan aklının ürünü olmaması itibariyle zahirde doğru gibi görünmekle birlikte, şer&#8217;i söylemin akıl dışı bir söylem olduğu izlenimini vermiştir Bu da son derece yanlıştır, zira akli veya anlaşılabilir olmasaydı, insan ondan yükümlü tutulmazdı. Ayrıca şer&#8217;i söylemin büyük bir kısmı, akli içtihatlarını Kur&#8217;an ve sünnetten alınmış esaslara dayandıran fakihlerin icadıdır.</p>



<p>b) Bir diğer sebep şudur: Müslüman filozoflar bir şekilde Yunan filozoflarının ve özellikle Platon&#8217;un yaptığı logos (yani filozofun ortaya koyduğu akli, çıkarımsal ve seçkinlere yönelik görüş) ve mitos (yani şairin getirdiği ve avama yönelik mitolojik, hayali düşünce) ayrımını öğrenmişlerdi. Yine onlar Aristo&#8217;nun kanıtlayıcı söz-hitabı söz ayrımını da kabul etmişlerdir. Kuvvetle muhtemeldir ki Müslüman filozoflar, bu iki söz türü ayrımına müracaat ederek akıl-şeriat ilişkisini tanımlarken onları kullanmışlardır. Bunun işareti, Müslüman filozofların, dini metinlerin, halkın dinin amaçlarını anlamasını sağlayan örnek ve benzetmelerden ibaret olduğu yönündeki görüşüdür. Böylece onlara göre şeriat, mitos, yani mitolojik söz düzeyine inmekte veya en azından hitabı söz konumuna düşmektedir.</p>



<p>İbn Rüşd’ün din anlayışında avam ve burhan ehli ayırımı olduğunu göz önünde bulundurursak, Taha’nın logos ve mitos şeklinde Yunanlılardan aktardığı görüşle ciddi bir benzerliğin olduğu da rahatlıkla anlaşılır. Evet, öyle anlaşılıyor ki, diğer filozoflar da dahil olmak üzere özellikle İbn Rüşd’ün üzerinde Yunan felsefesinin derin etkisi vardır. Ancak belli ki, İbn Rüşd, bu etkiden kendini kurtarmak istemiş ve din ve felsefe iki süt kardeştir demiştir. Bu durum günümüzde &#8220;İbn Rüşd çifte hakikat anlayışında mıdır?&#8221; şeklindeki tartışmaları tetiklemiştir. Genel kanaat öyle olmadığı yönünde olsa bile ifadeleriyle İbn Rüşd kafa karıştırmaya devam etmektedir. Ne olursa olsun Taha&#8217;nın tespitlerinden yola çıkarak söylemek gerekirse İbn Rüşd&#8217;ün zihninin arkasında Yunanlıların logos ve mitos şeklindeki ayırım ve anlayışlarının olduğunu böylece anlamış olduk.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/taha-abdurrahmanin-ibn-rusd-elestirisi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İslam Umera Merkezli Değil, Ulema Merkezli Bir Tarihsel Yürüyüştür</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/islam-umera-merkezli-degil-ulema-merkezli-bir-tarihsel-yuruyustur/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/islam-umera-merkezli-degil-ulema-merkezli-bir-tarihsel-yuruyustur/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yavuz KÖKTAŞ]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 17 Mar 2022 09:27:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Alim]]></category>
		<category><![CDATA[Bilim]]></category>
		<category><![CDATA[Hukuk]]></category>
		<category><![CDATA[ulema]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18171</guid>

					<description><![CDATA[Yer yer umeranın baskın oluşu meseleyi değiştirmez. Ben bunu şuradan çıkarıyorum: Mervan b. Hakem, zamanında, okuduğu hutbeler dinlensin diye bayram namazlarında hutbeyi namazdan önceye almak ister. Ancak toplumda eleştiri ile karşılaşır. O zamanda bu ne kadar uygulandı bilinmez ama günümüze gelene baktığımızda Mervan&#8217;ın yapmak istediği tutmamıştır. Yine bazı emevi yöneticileri saygın bazı sahabilere kötülük yapmayı bir devlet politikası haline getirmiştir. Ancak o politikalar hiçbir zaman tutmamış, ümmetin gönlünde o sahabiler sevgi tahtını kurmuşlardır. Yine bazı Abbasi yöneticileri zorla bazı inançları devlet gücüyle kabul ettirmek istemiş, ancak nihayetinde o baskılar tutmamıştır. Bunlar, şu anlama gelir: Ulemadan icazet almayan hiçbir uygulama geçerli olamıyor. İşte ulemânın merkezi rolü burada ortaya çıkıyor. Bazı alimler siyaset tarafından kullanılsa bile akl-i selim galip geliyor, siyaseti meşrulaştırıcı fetvalar eleştiri konusu olabiliyor. Siyasetin baskısı kısa bir müddet devam etse bile sonuçta akamete uğruyor, kabul gören ulemânın düşüncesi oluyor. Bu da yine ulemânın gücünü ortaya koyuyor. Demek ki, İslam tarihinde uygulamaların meşruiyeti ilimden ve ulemadan geçiyor. Bu ise umera&#8217;nın yani devletin üstünde başka bir hakim gücün olduğunu gösteriyor. Hakim güç olan ulema da meşruiyetini şeriatten, şeriata tâbi olmaktan alıyor. Batı tarihinde bu böyle olmuyor. Orta çağlarda meşruiyet kaynağı kilisedir. Sonrasında ise meşruiyet kaynağı bir canavar şeklini alan &#8220;devlet&#8221;tir. Devlet &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Yer yer umeranın baskın oluşu meseleyi değiştirmez. Ben bunu şuradan çıkarıyorum: Mervan b. Hakem, zamanında, okuduğu hutbeler dinlensin diye bayram namazlarında hutbeyi namazdan önceye almak ister. Ancak toplumda eleştiri ile karşılaşır. O zamanda bu ne kadar uygulandı bilinmez ama günümüze gelene baktığımızda Mervan&#8217;ın yapmak istediği tutmamıştır. Yine bazı emevi yöneticileri saygın bazı sahabilere kötülük yapmayı bir devlet politikası haline getirmiştir. Ancak o politikalar hiçbir zaman tutmamış, ümmetin gönlünde o sahabiler sevgi tahtını kurmuşlardır. Yine bazı Abbasi yöneticileri zorla bazı inançları devlet gücüyle kabul ettirmek istemiş, ancak nihayetinde o baskılar tutmamıştır. Bunlar, şu anlama gelir: Ulemadan icazet almayan hiçbir uygulama geçerli olamıyor. İşte ulemânın merkezi rolü burada ortaya çıkıyor. Bazı alimler siyaset tarafından kullanılsa bile akl-i selim galip geliyor, siyaseti meşrulaştırıcı fetvalar eleştiri konusu olabiliyor. Siyasetin baskısı kısa bir müddet devam etse bile sonuçta akamete uğruyor, kabul gören ulemânın düşüncesi oluyor. Bu da yine ulemânın gücünü ortaya koyuyor. Demek ki, İslam tarihinde uygulamaların meşruiyeti ilimden ve ulemadan geçiyor. Bu ise umera&#8217;nın yani devletin üstünde başka bir hakim gücün olduğunu gösteriyor. Hakim güç olan ulema da meşruiyetini şeriatten, şeriata tâbi olmaktan alıyor.</p>



<p>Batı tarihinde bu böyle olmuyor. Orta çağlarda meşruiyet kaynağı kilisedir. Sonrasında ise meşruiyet kaynağı bir canavar şeklini alan &#8220;devlet&#8221;tir. Devlet hakim güçtür, belirleyici bir zorbalıktır. Devlet de belli aşamalardan geçiyor ve ona demokratik bir süs kazandırılıyor. Böylece insanların sisteme katılımı sağlanıyor; insan hakları ve hukukun üstünlüğü önemli hale geliyor. Ancak bütün bunlar devletin belirleyiciliği kapsamında gerçekleşiyor. Hukukun üstünlüğü derken hukukun devletin üstünde olduğu kesinlikle anlaşılmıyor. Hukuk muhakkak devletin altında, devletin belirlediği bir alan olarak ortaya çıkıyor. Zira bu modern devlet anlayışında her şeyin sınırını çizen, meşruiyetini belirleyen devlet oluyor. Tabiri caizse herşeye karışan şeriat anlayışından, herşeye karışan devlet anlayışına ulaşılıyor. Şeriatın her şeye karışması ümera ve siyasetin sınırsız gücünü kısıtlamak anlamına geliyor. Çünkü şeriat devletin üstünde ondan bağımsız bir alandır. Ancak modern anlamda hukuk ne kadar etkin olursa olsun devletin altında, devletin belirlediği bir alandır. Devleti de belirleyen kapitalist sistem, artı medya düzeni ve benzeri etkin, etkili ve baskın sınıflardır. Geleneksel devlet anlayışında şeriatın kestiği parmak acımaz. Modern devlet anlayışında geciken adalet adalet değildir, yani adalet hep gecikir ve devlet her şeye burnunu sokar.</p>



<p>Sonuç olarak denilebilir ki İslam tarihinde devleti de hukuku da belirleyen, yönlendiren ilimdir. Burada kastedilen, ilmin siyasete karışması değildir, siyaseti yönlendirmesidir. İslam&#8217;ın bu tarihsel yürüyüşünü bugün de hakim kılmak durumundayız.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/islam-umera-merkezli-degil-ulema-merkezli-bir-tarihsel-yuruyustur/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Gazzalî: Büyük Hesaplaşma -3</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/gazzali-buyuk-hesaplasma-3/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/gazzali-buyuk-hesaplasma-3/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cağfer Karadaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 15 Jun 2021 10:05:51 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Alim]]></category>
		<category><![CDATA[Din]]></category>
		<category><![CDATA[ilim]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=17396</guid>

					<description><![CDATA[Bağdat’tan ayrılan Gazzalin Oğlu, yeni dünyasını Şam’da kurmaya karar vermişti. Şam’ın merkezinde yer alan Emevî Camii’ni mesken tuttu. Uzun sürecek bir düşünce ve hesaplaşma uzletine çekilmişti. Şam’ı seçmesi o dönem siyasi merkezlerden uzak durmak içindi. Her kesimden ve herkesten uzak yeni hayatın rotasını burada çizecekti. Bütün bir hayatını gözden geçirmekti ilk işi. Geriye dönük ciddi bir muhasebeyle işe başladı. Çünkü geçmiş sabit bir gerçeklik olarak zihninde durmaktaydı. Bu sabit gerçekliği dikkate almadan ve onunla hesaplaşmadan yeni bir hayata başlaması imkânsızdı. Geçmişe dönük bu hesaplaşma geleceğe dönük planlarının da açığa çıkmasını sağlayacaktı. Onun niyeti, varolanı tamamen terk etmek değil, varolandan yola çıkarak nasıl bir yapı kuracağını planlamaktı. Zaten onun kafasında hakikat hiçbir zaman yok olmamış ve dönüşüme uğramamıştı. Onun merak ettiği ve anlamakta güçlük çektiği, hakikate rağmen yanlışın nasıl zemin bulduğu, hakikati bilen insanların nasıl bilmiyormuş gibi davrandığıydı? Öyleyse hakikatin insanın dışındaki görüntüsüyle içindeki varlığı arasında ciddi bir çelişki ve tutarsızlık söz konusuydu. Bütün bunları kendi üzerinden ve kendi hayat tecrübesinden yola çıkarak düşünüyor ve söylüyordu. Geçmişe dönük muhasebesi aslında içindeki boşluğu ve dışarıya yansıyan tutarsızlığı gün yüzüne çıkartmıştı. Her gün üç yüz kişilik bir öğrenci kitlesine ders okutuyor, namazında, orucunda ve zekâtında bir kusur bulunmuyordu. Fakat bütün bunlara rağmen içinde &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Bağdat’tan ayrılan Gazzalin Oğlu, yeni dünyasını Şam’da kurmaya karar vermişti. Şam’ın merkezinde yer alan Emevî Camii’ni mesken tuttu. Uzun sürecek bir düşünce ve hesaplaşma uzletine çekilmişti. Şam’ı seçmesi o dönem siyasi merkezlerden uzak durmak içindi. Her kesimden ve herkesten uzak yeni hayatın rotasını burada çizecekti.</p>



<p>Bütün bir hayatını gözden geçirmekti ilk işi. Geriye dönük ciddi bir muhasebeyle işe başladı. Çünkü geçmiş sabit bir gerçeklik olarak zihninde durmaktaydı. Bu sabit gerçekliği dikkate almadan ve onunla hesaplaşmadan yeni bir hayata başlaması imkânsızdı. Geçmişe dönük bu hesaplaşma geleceğe dönük planlarının da açığa çıkmasını sağlayacaktı.</p>



<p>Onun niyeti, varolanı tamamen terk etmek değil, varolandan yola çıkarak nasıl bir yapı kuracağını planlamaktı. Zaten onun kafasında <strong>hakikat</strong> hiçbir zaman yok olmamış ve dönüşüme uğramamıştı. Onun merak ettiği ve anlamakta güçlük çektiği, <strong>hakikate rağmen yanlışın nasıl zemin bulduğu, hakikati bilen insanların nasıl bilmiyormuş gibi davrandığıydı</strong>? Öyleyse hakikatin insanın dışındaki görüntüsüyle içindeki varlığı arasında ciddi bir çelişki ve tutarsızlık söz konusuydu. Bütün bunları kendi üzerinden ve kendi hayat tecrübesinden yola çıkarak düşünüyor ve söylüyordu. Geçmişe dönük muhasebesi aslında içindeki boşluğu ve dışarıya yansıyan tutarsızlığı gün yüzüne çıkartmıştı.</p>



<p>Her gün üç yüz kişilik bir öğrenci kitlesine ders okutuyor, namazında, orucunda ve zekâtında bir kusur bulunmuyordu. Fakat bütün bunlara rağmen içinde bir boşluk hissediyordu. Şeytanın vesveselerinin iç dünyasında hemen ve etkili karşılık bulduğunu görüyordu. Dışarıya yansıyan hayatı mükemmeldi, fakat içerdeki karşılığı ona denk düşmüyordu. Özellikle öğretim hayatının son yıllarında kafasındaki temel ve birincil mesele bu olmuştu. Şimdi Şam’daydı ve aynı mesele zihninde yine önceliğini ve önemini koruyordu.</p>



<p>Öyleyse tekrar başa dönmeliydi. Yüce Yaratanın Kitabına ve Rahmet Nebisi’nin Sünnetine. Tek çare, <strong>Nebevî Hakikati</strong> eksen almaktı. O’nun sünnetinin söze dökülmüş hali olan hadîsler derdini çözmede yol gösterici olabilirdi. Asırlardır ümmetin zihin dünyasını şekillendiren Cibrîl Hadîsi, bu hakikatin özeti gibiydi. Dört soru vardı: İman, İslam, ihsan ve Allah’a teslim olma yani haddini bilme. Bunların tercümesi, zihni şekillendiren inanç, bedene yansıyan ibadetler, içte derinlik oluşturan ihsan ve Allah’ın bilgisinde olana teslimiyetti. Neticede düze çıkmanın ve selamete ermenin anahtarlarıydı bunlar. İnanç ve ibadetler konusunda ne bir tereddüt ne de eksiklik söz konusuydu. Tereddüt vicdan ve izan noktasında ortaya çıkıyordu. Vicdan kişinin içiyle barışık olması, içinin dışına denk düşmesiydi. İzan ise haddini bilme, sınırlarının farkına varma ve her şeyi bilen ve takdir edene teslimiyet göstermeydi.</p>



<p>Demek ki Cibril Hadisi’nin inanç ve eylem boyutları tam olsa da ihsan ve izan kısmı tam yerine oturmamış olabiliyordu. Bu da dünya-ahiret dengesinin zihin planında bozulmasının göstergesiydi. İlk dönem zahitleri bunu fark etmişler ve dünya-ahiret dengesini kurmanın yol ve yöntemini aramışlardı. Çünkü dünya hayatı, uğraşlar ve yarışlar sarmalıydı, insanı bir anda kuşatıyor, sanki ebedî hayatın burada olacağı hissini verebiliyordu. Bu histen kurtulmanın ve ahiret gerçeğini kavramanın yolu, kişinin vicdanını ve izanını diri tutmasına bağlıydı. Allah’ın kendisini gördüğü bilincinde olması, kişinin vicdanını; ölüm ve kıyametin kopma ihtimali de, kime boyun eğmek gerektiği bilincini vermekteydi.</p>



<p>Öyleyse bütün mesele, hayatın ihsan ve izan boyutunu yakalamaktı. Bunun için bugünden geriye giderek <strong>Nebevî hakikate</strong> ve bu hakikatin yansımalarına yaklaşmak gerekiyordu. İhsan ve izan boyutunu en iyi yakalayan kişiler olarak ilk dönem zahitleri dikkatini çekti. Fakat onların da günümüze gelen eserleri yoktu. Hâlbuki o, okuyarak ve yazarak meseleleri halletmeye alışmıştı. Bunun için kitaplara ihtiyacı vardı. Onu da ancak üçüncü ve dördüncü yüzyıl zahitlerinde buldu: Ebû Talib Mekkî ve Hâris Mahasibî. Biri İslam’ın ilk yeşerdiği ve kıblegahı olan Mekke’ye aidiyetiyle, diğeri ise <em>hesaplaşan</em> anlamındaki Muhasibî ismiyle öne çıkıyordu. Bu yönleriyle biri Nebevî hakikatin diğeri de geçmişle hesaplaşmanın sembol ismi olacaktı zihin dünyasında.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/gazzali-buyuk-hesaplasma-3/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Alimler Hakkında Yapılan Değerlendirmelerde İhmal Edilen Birkaç Husus</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/alimler-hakkinda-yapilan-degerlendirmelerde-ihmal-edilen-birkac-husus/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/alimler-hakkinda-yapilan-degerlendirmelerde-ihmal-edilen-birkac-husus/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Murat PADAK]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 14 Jun 2021 10:06:53 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Alim]]></category>
		<category><![CDATA[Din]]></category>
		<category><![CDATA[ilim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=17383</guid>

					<description><![CDATA[Selef dönemindeki âlimleri bugünün ehli sünnet anlayışı ile ölçmeye kalkışırsanız ilginç sonuçlarla karşılaşabilirsiniz. Kimisine Şiî, kimisine Mürcie, kimisine tasavvuf düşmanı, kimisine hadis düşmanı derdiniz. Bugünün kavramları ile dünü sorgulamak, ölçmek ve değerlendirmek yanlıştır.Kelamda Eş’arî’yi, Maturidi’yi ve bunlara müntesip olan âlimleri, bugünün kelam anlayışı ile ölçerseniz çok garip sonuçlar ortaya çıkar.Taberî Tefsirinde geçen bilgileri bugünkü yaygın tefsir manaları ile değerlendirmeye kalkarsanız, ona çok büyük haksızlık edilir. Mesela Ebabil, bir kuş türü ismi değildir ve bir görüşe göre sürü halindeki kuşlar bulaşıcı bir hastalık (çiçek hastalığı) yaydılar…Sahabenin bir kısmı, Hazreti İbrahim’in, kurban etmek istediği oğlunun İsmail değil İshak olduğunu söyler. Birçok tefsirde de bu bilgi geçer. Bugün birisi bu görüşte olduğunu söylese ona Yahudilik yaftası vuracak bir sürü kişi var.Tabiun dönemi bazı âlimlere göre vahşi sığır türleri de kurban olur. Buna kanatlı hayvanlar da dâhildir…İmam Şafiî Şiilikle suçlanmış ve bu suçlama ile yargı önüne çıkmıştır.Ebu Hanife hakkında dönemin bazı büyük âlimleri aleyhte sözler söylemiştir.Fahreddin Razi, tefsirinde dünyanın dönmediğini söyler…Celaleyn Tefsirinde, âlimlerin ittifakıyla dünyanın küre değil, düz olduğu bilgisi geçer.Asırlardır bitmeyen farklı görüşler oldu. Hem de en saygın Sahabeler, en saygın Tabiun, en saygın ilim adamları bunları söyledi… Ama bugün kalıplaşmış tek tip İslami görüş veya anlayış ile herkesi sorguluyoruz. Bugün bir adam &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p></p>



<ol class="wp-block-list"><li>Selef dönemindeki âlimleri bugünün ehli sünnet anlayışı ile ölçmeye kalkışırsanız ilginç sonuçlarla karşılaşabilirsiniz. Kimisine Şiî, kimisine Mürcie, kimisine tasavvuf düşmanı, kimisine hadis düşmanı derdiniz. Bugünün kavramları ile dünü sorgulamak, ölçmek ve değerlendirmek yanlıştır.</li><li>Kelamda Eş’arî’yi, Maturidi’yi ve bunlara müntesip olan âlimleri, bugünün kelam anlayışı ile ölçerseniz çok garip sonuçlar ortaya çıkar.</li><li>Taberî Tefsirinde geçen bilgileri bugünkü yaygın tefsir manaları ile değerlendirmeye kalkarsanız, ona çok büyük haksızlık edilir. Mesela Ebabil, bir kuş türü ismi değildir ve bir görüşe göre sürü halindeki kuşlar bulaşıcı bir hastalık (çiçek hastalığı) yaydılar…</li><li>Sahabenin bir kısmı, Hazreti İbrahim’in, kurban etmek istediği oğlunun İsmail değil İshak olduğunu söyler. Birçok tefsirde de bu bilgi geçer. Bugün birisi bu görüşte olduğunu söylese ona Yahudilik yaftası vuracak bir sürü kişi var.</li><li>Tabiun dönemi bazı âlimlere göre vahşi sığır türleri de kurban olur. Buna kanatlı hayvanlar da dâhildir…</li><li>İmam Şafiî Şiilikle suçlanmış ve bu suçlama ile yargı önüne çıkmıştır.</li><li>Ebu Hanife hakkında dönemin bazı büyük âlimleri aleyhte sözler söylemiştir.</li><li>Fahreddin Razi, tefsirinde dünyanın dönmediğini söyler…</li><li>Celaleyn Tefsirinde, âlimlerin ittifakıyla dünyanın küre değil, düz olduğu bilgisi geçer.</li><li>Asırlardır bitmeyen farklı görüşler oldu. Hem de en saygın Sahabeler, en saygın Tabiun, en saygın ilim adamları bunları söyledi… Ama bugün kalıplaşmış tek tip İslami görüş veya anlayış ile herkesi sorguluyoruz. Bugün bir adam tavuk kurban olur derse kıyamet kopar değil mi? Ama zamanında bu görüş de söylenmiş. İtibar edilir ya da edilmez ayrı mevzu. Ama zamanında muteber âlimlerce söylenmiş.</li><li>Allah’ın isimleri ve sıfatları konusunda Maturidi ve Eş’arî öncesine giderseniz birçoğunun görüşü, bugünkü selefilerin dediği ile uyuşur. Ama bugün bunu söyleyen selefiler, Allah’ın isim ve sıfatları konusunda müşebbihe veya mücessime olmakla itham ediliyor. Halbuki isim ve sıfatları tevil etmeden alan birçok Selef dönemi uleması vardır.</li><li>Bugünkü meşhur görüş olan Sahabenin fazileti sıralaması sonradan yaygınlık kazanmıştır. Selef döneminde Hazreti Ali’nin, Sahabe fazileti sırasında en başta olduğunu söyleyen birçok muteber âlim var. Bugün birisi bunu söylese önce ehli sünnetten çıkarılır ve sonra Şiilikle itham edilir…</li></ol>



<p>Tarihte muteber âlimlerin bugün yerleşmiş düşüncelere aykırı çok görüşleri var. Bunlar zenginliktir. Maalesef bugün kutuplaştırma malzemesi olmuş.</p>



<ol class="wp-block-list" start="13"><li>Bugün, birilerinin hedefi haline gelmemek için çok dikkat ediyoruz. Zira adam bizi ehli sünnetten çıkardı mı gel de yeniden Müslüman olduğunu ispatla! Ehli Sünnet’in kılıcını ve mührünü eline almış ve falan böyle dedi, filan bunu dedi. Bunlar İslam düşmanı, bunlar ehli sünnet düşmanı vesaire vesaire…</li></ol>



<p>İstiyorlar ki kendileri gibi tek tip Müslüman olalım.</p>



<p>Hayır! İslam, birkaç kişinin hobisinden ya da fobisinden ibaret değildir.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/alimler-hakkinda-yapilan-degerlendirmelerde-ihmal-edilen-birkac-husus/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Gazzalî: Büyük Hesaplaşma 2</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/gazzali-buyuk-hesaplasma-2/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/gazzali-buyuk-hesaplasma-2/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cağfer Karadaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 02 Jun 2021 08:37:33 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Kültür - Sanat - Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Alim]]></category>
		<category><![CDATA[ilim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=17358</guid>

					<description><![CDATA[Ertesi gün uyandığında zihni daha berraktı. Bütün bir geçmişini adeta ölçmüş biçmiş ve tartmış vaziyetteydi. Sesli düşünüyordu. Duyanlar onu kendi kendine konuşur sanırdı. Hatta bilmeyenler ağır sarsıntılar altında ciddi bir bunalıma girdiğini bile düşünebilirdi. Ama onun umurunda değildi. Kendi kendine konuşmasını sürdürdü: “Bugüne kadarki durumumu şöyle bir gözden geçirdiğimde, gördüm ki, dünyevî ilişkiler ağı içinde sıkışmış kalmışım. Adeta her tarafımdan sarılmış ve kuşatılmışım. İşlerime baktım en güzeli ve şükredilecek olanı eğitim-öğretimdi. Fakat sanki bunları bile Allah rızası için değil de, makam ve şöhret endişesiyle yapıyormuşum gibiydi…” Evet, sözün bittiği halk tabiriyle dananın kuyruğunun koptuğu yerdi bu nokta. Yeni bir kararın başında, keskin bir dönemecin ucundaydı. Artık burada kalması, kendisi için mukaddes olan eğitim-öğretimi bu şartlar altında sürdürmesi neredeyse imkânsızdı. En büyük endişesi, kararını bildirdiğinde öğrencilerinin yaşayacağı hayal kırıklığı idi. Onu da bir şekilde aşmalıydı. Onlar da dünya hayatının bu yüzünü erken de olsa görmeliydiler. Önce yardımcı konumundaki seçkin öğrencileriyle buluştu. Onlara kararını anlattı. Sanki onlar bütün bunların olacağını biliyor ve bekliyor gibiydiler. Eh, ne olsa Gazzalin Oğlu’nun dizi dibinde yetişmişlerdi. Onların bu hali, görüşme sırasındaki vakur tavırları ve sözleri onu daha bir cesaretlendirdi, kararında biledi. Zaten bazısı da tıpkı onun gibi düşünmüş ve Bağdat’dan ayrılmaya karar vermişti. Onlar da biliyordu &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Ertesi gün uyandığında zihni daha berraktı. Bütün bir geçmişini adeta ölçmüş biçmiş ve tartmış vaziyetteydi. Sesli düşünüyordu. Duyanlar onu kendi kendine konuşur sanırdı. Hatta bilmeyenler ağır sarsıntılar altında ciddi bir bunalıma girdiğini bile düşünebilirdi. Ama onun umurunda değildi. Kendi kendine konuşmasını sürdürdü: “Bugüne kadarki durumumu şöyle bir gözden geçirdiğimde, gördüm ki, dünyevî ilişkiler ağı içinde sıkışmış kalmışım. Adeta her tarafımdan sarılmış ve kuşatılmışım. İşlerime baktım en güzeli ve şükredilecek olanı eğitim-öğretimdi. Fakat sanki bunları bile Allah rızası için değil de, makam ve şöhret endişesiyle yapıyormuşum gibiydi…”</p>



<p>Evet, sözün bittiği halk tabiriyle dananın kuyruğunun koptuğu yerdi bu nokta. Yeni bir kararın başında, keskin bir dönemecin ucundaydı. Artık burada kalması, kendisi için mukaddes olan eğitim-öğretimi bu şartlar altında sürdürmesi neredeyse imkânsızdı. En büyük endişesi, kararını bildirdiğinde öğrencilerinin yaşayacağı hayal kırıklığı idi. Onu da bir şekilde aşmalıydı. Onlar da dünya hayatının bu yüzünü erken de olsa görmeliydiler.</p>



<p>Önce yardımcı konumundaki seçkin öğrencileriyle buluştu. Onlara kararını anlattı. Sanki onlar bütün bunların olacağını biliyor ve bekliyor gibiydiler. Eh, ne olsa Gazzalin Oğlu’nun dizi dibinde yetişmişlerdi. Onların bu hali, görüşme sırasındaki vakur tavırları ve sözleri onu daha bir cesaretlendirdi, kararında biledi. Zaten bazısı da tıpkı onun gibi düşünmüş ve Bağdat’dan ayrılmaya karar vermişti. Onlar da biliyordu ki bu siyasal ve sosyal çalkantı içinde zihni toparlayıp ilim yapmanın pek imkânı kalmamıştı.</p>



<p>Öğrencileriyle buluştu. Ama onlar hiç hazır değildi. En gencinden yaşlısına kadar hepsinde büyük bir burukluk vardı. Öksüz kalmış çocuk gibiydiler. Vedalaşmak ve ayrılmak çok zor oldu. Bir ara kararını değiştirmeyi bile düşündü. Ama şartlar o kadar ağırdı ki, öğrencilerin gözlerindeki yaşlar, yüzlerindeki bulutlar bile o ağırlığı dengeleyecek durumda değildi. Artık kararını değiştirmesinin imkânsız olduğunu anladı ve zor da olsa vedalaşarak ayrıldı.</p>



<p>Öğrencilerine en önemli hediyesi, yine bir Gazzalin Oğlu ismini taşıyan kardeşi Ahmed idi. Ahmed onun yokluğunda yerini dolduracak bir nebze olsun öğrencilerine teselli olacaktı. Hz. Musa’nın yerine kardeşi Hz. Harun’u bırakması gibi gelmişti öğrencilerine. Bu sürpriz, vedayı biraz olsun hafifletmişti. Onlar da Hz. Musa gibi tekrar dönme hissi uyandırmıştı. Örnekler birebir her zaman örtüşmezdi. Kaderin nereye ve hangi maceralara sürükleyeceğini şimdiden kestirmek çok kolay değildi. Ayrılık kesin, dönüş belirsizdi. Bu öyle kırk günlük bir ayrılık gibi de görünmüyordu. Vazifeye şimdilik nokta konmuş, yeni bir ufkun kapısı aralanmıştı. Artık o ufkun son olup olmadığı da belli değildi. Belli olan, Gazzalin Oğlu’nun yeni bir yol ve yön arayışı içinde olduğuydu.</p>



<p>Neydi onu bu yönelişe sürükleyen. Bir vezirin Batınîlerce katledilmesi, bir sultanın şüpheli ölümü böylesi bir etki meydana getirmesi için yeterli miydi? Bu soru zihnini iyice kemirmeye başlamıştı. Bir dostu sormuştu ona bu soruyu. Sormasıyla da kafasına mıhlanması bir olmuştu. Bir sultan neticede dünya sultanıydı ve bir vezir de öyleydi. Yıllardır kendini dine adamış, bütün vaktini dini ilimleri öğretmeye ayırmış bir kişinin hayatını bir siyasî değişimin bu kadar etkilemesi normal miydi? Soru doğru ve son derece mantıklıydı. Ama cevap o kadar kolay değildi. Maalesef etkilemişti. Neticede dünya ahiretin tarlasıydı. Nasıl ki harmanın hasılatı tarlanın düzen ve verimine bağlıysa, ahiretin kurtuluşu da dünyadaki duruşumuza ve yapıp-etmelerimize bağlıydı. İkisini birbirinden ayırmak hayatın dengesini bozar ve zihinlerde tutarsızlık oluştururdu. Bütün bunlar önemliydi ama esas sorunun kaynağını bulmalıydı. Günlerce düşündü ve sonunda gerçek çerçeve zihninde belirdi. Aslında sorun, kendisinin de içinde bulunduğu dönemin âlimlerinin değerlere bakışlarında ve bu değerleri hayata yansıtmalarındaki tutarsızlıklarındaydı. Onların değerleri daraltmaları, dünya lehine döndürmeleri ve bencil bir tavır içine girmeleriydi. Dönemin âlimlerinin zihinlerinde dünya öne geçmiş, ahiret geri planda kalmıştı. Kur’an’da altı kalın çizgilerle çizilen dünya-ahiret dengesi bozulmuştu. Peygamberlerin vârisleri olarak yol göstericiler olması gereken âlimler artık kalmamış, onların yerini, görüntüleri dışında başka bir şey bulunmayan âlim müsveddeleri almıştı. Şeytan bunların birçoğunu tuzağına düşürmüş, bu nedenle de isyan içerisine dalmışlardı. Dünyalık çıkar peşinde koştuklarından, doğruyu yanlış, yanlışı doğru göstermeye başlamışlardı. Artık din ve ilim görüntüde kalmış, yeryüzünü aydınlatan hidayet ışığı onların perdesiyle gölgelenmişti. O kadar ki fitne zamanlarında yargıçların hüküm verirken başvurdukları resmî fetvalardan, medrese öğrencisinin üstün gelmek ve rakibini susturmak için yaptığı kuru tartışmalardan, halkın dikkatini çekmek için vaizlerin kullandığı süslü ve gösterişli cümlelerden başka ilim kalmadığı zannına kapılmıştı halk. Kutlu ilk üç neslin gittiği yol olan ve Yüce Allah’ın Kur’an’da fıkıh, hikmet, ilim, ziya, nur, hidayet ve rüşd diye isimlendirdiği “âhiret yolu ilmi” ise, halk gündeminden dürülüp kaldırılmış, unutulmaya terk edilmişti. Bütün bunları not etmek, yeniden dönüşün, yeni bir hamlenin, bir bilinç dirilişinin kitabını yazmak gerekiyordu.</p>



<p>O bütün bunları aslında daha önceden görmeliydi. Ama içinde bulunduğu sarmal buna engel olmuştu. Şimdi düşündüğünde Tûs, Cürcan, Nişâbur ve Bağdat dörtgeninde tanıdığı dönemin uleması tam da yukarıda resmini çizdiği gibiydi. Sultanın otağı, Büyük Vezir’in yönetim merkezi ve Bağdat halife çevresindeki siyasal ve sosyal yapının işleyişi de benzerdi.</p>



<p>Hakkını inkâr etmemek lazım, bugün bu kavrayışı ve uyanışı kendinde sağlayan, fıkıhtan kelama oradan felsefeye dönemin revaçta ilimlerinden elde ettiği birikimdi. Bunlardan edindiği bilgi ve tecrübe, kendisinde olayların hakikatlerini arama susamışlığı meydana getirmişti. Baktığında zamane âlimlerinin bilimsel noktada ciddi bir kusurları yoktu, dinî ve ahlakî kuralları görünüşte yerine getirmelerinde de bir eksiklik görünmüyordu. Ama yaşanan hayatta bir aksaklık vardı; toplumsal çözülme ve bozulma apaçık bir gerçeklikti. Gidişatta bir yanlışlığın olduğu kesindi. Demek ki sorun yüzeyde değil, derindeydi; görünüşte değil, içerdeydi. Çözüm de buna göre ve oraya yönelik olmalıydı.</p>



<p>Bağdat ortamında zihnini kaplayan bütün bu sorunların tanısını koymak, bir tedavi yöntemi bulmak ve bir çözüme ulaşmak mümkün görünmüyordu. Bu ortamdan çıkmalı, yeni ufuklara açılmalı ve yeni bir çevre bulmalıydı. Belki o zaman zihni daha bir berraklaşır ve çözüm umudu belirirdi. Burada kaldığı sürece aynı yerde dönüp duracak ve bir adım yol alamayacaktı. Tıptı kar fırtınasına yakalanan kişinin farkında olmadan bir daire çizip süratle aynı yerde dönmesi ve bütün gücünü yok edip oracıkta ölmesi gibi. Bu anafordan, bu fasit daireden çıkmalıydı. Ağacıyla, çiçeğiyle, böceğiyle en önemlisi de insanlarıyla yeni bir çevreye açılmalıydı. Bu onun hicretiydi. Büyük medeniyetlerin başlangıcında ve bütün büyük düşüncelerin öncesinde bir hicretin olduğu kesindi. Yeni bir atılım, ancak yeni bir başlangıç ile mümkündü.</p>



<p>Bu düşüncelerle kararını verdi, en son ailesine vedasını yaptı ve ayrıldı. Onları da asla yokluk ve yoksulluk içinde bırakmadı. Bir aile reisi onuruna yakışır şekilde geçimlerini uzun sure karşılayacak imkânı ve rahat edecekleri bir ortamı onlara bıraktı ve ayrıldı. Bu ayrılışta hiçbir dünyalık beklentisi, güç arayışı, dünya güçlerine yaslanma gibi bir dergi yoktu. O zaten bunlardan kaçıyordu. Kararını vermiş, azmetmiş ve sadece Rabbine dayanarak yola koyulmuştu.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/gazzali-buyuk-hesaplasma-2/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ulema, Din ve Riya</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/ulema-din-ve-riya/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/ulema-din-ve-riya/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mücahit Bilici]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 22 Apr 2021 11:47:35 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Alim]]></category>
		<category><![CDATA[Din]]></category>
		<category><![CDATA[Riya]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=17160</guid>

					<description><![CDATA[İlahiyatçıların çok azı dindardır. Hakiki dindarlar dini bilmeyen insanlardır. Dini bildiğin zaman inanman azalıyor. Bu çok net görülüyor. Çünkü hüsnü zanna sahip olanın zannı ona yetiyor. Gerçeğin nefsulemirde ne olduğunun çok fazla bir önemi kalmıyor. Bu yüzden dinin hakikatla ilişkisi yüzeysel ve araçsaldır. Hakikati takip eden bir insanın ortodoks dine yani kitlelere mal olmuş ve kitlelerin vesayetinde kalan ve siyasetle eşgüdüm içinde yürütülen dine inanması mümkün değil. İslam çalışan ve tarihine bakan insanların çoğu İslam diye bildiğimiz, “Allah’ın dini” diye bildiğimiz dinin esas itibariyle kitlelerin dini olduğunu görüyorlar. Bunu eskiden sadece ulema biliyordu. Hadisi çalışıyor, mesela, bakıyor ki çok uydurma hadis var, dinler arası etkileşim var, intihal var, ödünç alma var, taklit var. Bunları gördüğü zaman, yani dinin tarihsel olduğunu gördüğü zaman ulema bir krizle karşılaşıyor, önünde birkaç ihtimal doğuyor. Ya riyadan kaçıp doğruyu söyleyecek ya da maslahat (kamu yararı) deyip işine devam edecek. Kanaatimce bu noktada üç tepki ortaya çıkıyor. Birincisi, bir kısım ulema diyor ki ne yapalım, madem durum böyle ve madem var, böyle kitleler buna muhtaç, bu kitleleri güdeyim ve üzerinde söz sahibi olayım, bunu istismar edeyim. Buna Çiftlikbank modeli diyebiliriz. Eskiden birtakım şeyhler, hocalar, şimdi bir takım TV’de kanaat yapıcısı insanları veya bir takım örgütlenmeler içine &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>İlahiyatçıların çok azı dindardır. Hakiki dindarlar dini bilmeyen insanlardır. Dini bildiğin zaman inanman azalıyor. Bu çok net görülüyor. Çünkü hüsnü zanna sahip olanın zannı ona yetiyor. Gerçeğin nefsulemirde ne olduğunun çok fazla bir önemi kalmıyor. Bu yüzden dinin hakikatla ilişkisi yüzeysel ve araçsaldır. Hakikati takip eden bir insanın ortodoks dine yani kitlelere mal olmuş ve kitlelerin vesayetinde kalan ve siyasetle eşgüdüm içinde yürütülen dine inanması mümkün değil. İslam çalışan ve tarihine bakan insanların çoğu İslam diye bildiğimiz, “Allah’ın dini” diye bildiğimiz dinin esas itibariyle kitlelerin dini olduğunu görüyorlar. Bunu eskiden sadece ulema biliyordu. Hadisi çalışıyor, mesela, bakıyor ki çok uydurma hadis var, dinler arası etkileşim var, intihal var, ödünç alma var, taklit var. Bunları gördüğü zaman, yani dinin tarihsel olduğunu gördüğü zaman ulema bir krizle karşılaşıyor, önünde birkaç ihtimal doğuyor. Ya riyadan kaçıp doğruyu söyleyecek ya da maslahat (kamu yararı) deyip işine devam edecek. Kanaatimce bu noktada üç tepki ortaya çıkıyor.</p>



<p>Birincisi, bir kısım ulema diyor ki ne yapalım, madem durum böyle ve madem var, böyle kitleler buna muhtaç, bu kitleleri güdeyim ve üzerinde söz sahibi olayım, bunu istismar edeyim. Buna Çiftlikbank modeli diyebiliriz. Eskiden birtakım şeyhler, hocalar, şimdi bir takım TV’de kanaat yapıcısı insanları veya bir takım örgütlenmeler içine girip insanları yönlendirenleri bu çerçevede anlayabiliriz. (Bu kötü niyetli ulema kategorisi muhtemelen cehenneme gidecek. Vicdanen şunu diyebilirim: Dine aldanan cennete, dinle aldatan ise cehenneme gitmeli). Dinin esası dine dair ümit ve samimiyet. Bu hüsne dair hüsnüzan ve iyiliğe dair samimi ümit, fıtri dinin temelidir. Onun dışındaki dini kurallar, kurtulmuşluklar bir tarikat edebinden farkı olmayan çoğu bedevi pratikler ve bir ihtiyaca hizmet eden tarihsel bahanelerdir.</p>



<p>İkinci tepki: ikinci ulema kategorisi, bu durumu görünce, yani dinin Allah’ın dini değil de zamanla insanların ve devletin ürettiği beşeri bir ürün olduğunu keşfettiği zaman tahayyürde kalıyorlar, yani hayret ve şaşkınlık içine düşüp şüphe içinde kalıyorlar. Ne yapmalı? Bu kadar insanın imanını yani hüsnü zannını yırtıp atıp bu insanların ahlak dünyasını tehlikeye mi atmalı? Gerçeği söylersem hem beni linç ederler hem de ahiretlerini kaybedecekler diye samimi bir kaygı içine giriyor. Riyaya kendini mecbur hissediyor. Başka bir çözüm bulamadığı için de mevcut akıntıya kendini bırakıyor. İkinci kategorideki ulema bu sınıfa giriyor. Kötü niyetli değil ama çaresiz hisseden riya sürdürücüleri.</p>



<p>Üçüncü kategorideki ulema kısmı ise dinin tarihsel olduğunu keşfettiği zaman dini suçlamamak için kendini suçlar. Der ki benim nazarım bozuldu, nefsim bastırıyor. Hata bende. Bana gösterilen teveccühe layık değilim. Benim aklım aksini dile getirse de dinin hak oluşunda ısrar etmeliyim. Mesela, İslamda bir takım beklenti ve kurumlar var, Mehdi diye bir kurum var. Ümidin şahıslaştırılmış bir formudur. İnsanlar diyor ki “sen mehdi olmalısın”. Bu asrın “müceddidi sensin”. Bu velayet veya mehdiyet beklentileriyle muhatap olan dini liderler aslında avam tarafından tanrılaştırılmak isteniyor. Kitlelerin kendi çıkarı için seni tanrılaştırması karşısında direnmekte zorlanıyor bu kategoridekiler. Tabi olanların ve o zata yönelenlerin arzusu o kişiyi kutsal adam yapmak ve onun şefaatiyle cennet vizesi almak. Said Nursi’ye sen Mehdi’sin diyen talebeleri veya bir şeyhe sen kutbu azamsın diye müridleri mesela. Bu sefer o kişiler diyor ki, İslamdaki o velayet çok büyük evliya olma kurumu mümkün bir şey, fakat ben buna layık kişi değilim. İnsanlar yanlışlıkla bana teveccüh ediyor. İnsanların teveccühüne hürmeten, insanların bu hüsnü zannını kırmayacağım diyerek ama nefsini suçlayarak durumu kurtarmaya çalışıyorlar.</p>



<p>Şimdi yaşadığımız şu: Eskiden sadece ulemanın bildiği ve kitlelere söylemediği, kendi arasında belki konuştuğu gerçeğin artık kitlelerce tecrübe ediliyor oluşunu görüyoruz. İslam bugüne kadar Türkiye’de savunmada olan saldırıya uğrayan bir şey idi, kutsal idi. Şimdi artık savunma durumundan çıkıp meydanda kendi olarak bulunma imkanı buldu ve çöktü. Hangi anlamda söylüyorum, kurumsal olarak çöktü, toplumsal bir kurum olarak dinin Türkiye’de ne olduğu artık ortaya çıktı. Daha çok insan, dinin ne olduğunu öğrenmeye, ne işe yaradığını sorgulamaya başladı.</p>



<p>Son zamanlarda bir Deizm tartışması var. Deizm nedir? Deizm, İslamın kabuk bağlamamış halidir. Deizmi insanlar ezberden kötülemeye çalışıyor, ne olduğunu bilmeden saldırmaya başlıyor. Şunu bilmek lazım: hakikat hiçbir dinin tekelinde değil. Bu tür tavırlarda bir ‘din milliyetçiliği’yle karşı karşıyayız. Bu, gerçekle yüzleşmek istemeyenlerin tarzıdır. Kurtuluşu sadece Müslümanlıkta bilen, başka yerde hakikat olamayacağını telkin eden bu yaklaşım hem fıtrata hem de tarihe aykırı bir yaklaşımdır.</p>



<p>İslamda önce hakikat yok muydu? İslamdan önce Allah yok muydu? Dolayısıyla şunu demeye getiriyorum: Deizm adıyla rast geldiğiniz bu şey aslında islamın kabuk bağlamamış halidir. Fıtri ve sağlıklı olan orijinal dindir. İslam, fıtri dinin bağladığı kabuklardan biridir. Bugün islamın kabuk kısmı çürümüştür ve çöküyor ve çökecektir. İnsanlar fıtrata, Allah’a ve doğaya dönüyorlar. Bu sağlıklı bir gelişmedir. Doğal bir gelişmedir. Bu tevhiddir, hanifliktir. Din ortaya çıktığı zaman çıplak duramıyor hemen kurumsallaşması gerekiyor.</p>



<p>Dinin ilk baştaki kurgusu iyilik, adalet, dayanışmadır. Mesala İslam esas itibariyle bütün varlık için bir ortak öteki olarak Tanrı’yı teklif etmiştir. Buna monoteizm deniyor. Bu kavram islam etiketinden de eskiye gidiyor. Hz. İbrahim’in dini olarak anlatılır. İslam kendisini bir restorasyon olarak sunuyor. Tamamen yeni bir söylemi yok. Bir tür hanifliktir. Hz. Muhammed’in yaptığını bugün yapmak, aslında ruhban sınıflarının, fıkıh doktorlarının uydurup iktidarlarla uyumlu hale getirdiği, kitleleri yönetmek için sürdürdüğü dinin reddedilmesidir. Din diye bugün elde kalan şey, güncellenmesi gereken, çöpe atılması gereken unsurlarla dolu. Bunlar kazayla medyaya yansıyınca insanlar hayrete düşüyor, nasıl böyle şeylerden bahsediliyor diye. Çünkü bu insanlar ezber yapıyor, anlamaları gerekmiyor. Din diye kutsal diye ezber yaptıkları şey yüzyıllar önce ulemanın yaptığı bir kısım yorumlardır. Fani insanların yaptığı değerlendirmelerdir. Bu kural, yorum ve kabullerin dini bir mahiyeti yoktur.</p>



<p>Şimdi bu fıtrata dönüş, deizm olarak kendini gösteriyor veya çok daha radikal bir tepki ateizm olarak kendini gösterebiliyor. Bu kaçınılmaz bir süreçtir ve şunu söyleyeyim; Nietzsche’nin meşhur “Tanrı öldü” ifadesi vardır, bu tabi değişik şekillerde anlaşılan bir şey. Orada söylediği şey şudur aslında: Eskiden beri bize hakikati gösteren bir perspektif olarak din artık varlığını sürdüremiyor. Zira insanlar hakikati öğrendikçe (çünkü bu eleştirel süreçle bağlantılı bir şey) din inanılamaz hale geliyor. Bir çocuğun büyümesi gibidir, buluğ çağına girmesi gibidir. Çocukken inandığın birtakım öcüler, korkutmalar veya faydalı yalanlardan, insanın büyüyüp onun dışına çıkmasıyla, buna artık inanamaz hale gelmesi söz konusudur. Böyle olunca da bu sefer sana yol gösteren insanların o gösterdiği yol veya koyduğu işaretlerin aslında yanlış olduğunu ve bir işe yaramadığını görüyorsun. İşte Tanrı’nın ölmesi demek bu demektir. Buna karşılık ne yapman lazım; kendi içinden o ışığı tekrar doğurman lazım. Yani kolektif bir lamba olan şehir meydanına konan ve bütün dünya bundan ibarettir diyen resmi dinin ışığı sönünce insanlar kendi içlerinden yani doğadan, fıtrattan ve vicdandan dini yeniden üretmek, ışığı yeniden kurmak durumundalar. Bu esas itibariyle içtihat yapmak demektir. Yani herkes kendi dininin müçtehidi olmalıdır. Benim kanaatime göre islamda da nihai amaç budur. Yani özgürlük esastır. İnsanın vicdanı, aklın kullanılması ve kalbinin tatmin olacağı bir şekilde inanması esastır. Eskiden insanlar sürü olarak görüldüğü için güdülme ihtiyacı ve ellerine reçete verilmesi ihtiyacı var idi. Günümüzde de bu devam ediyor. Kitleler her zaman için kendilerine bir reçete verilmesini isterler. Verdiğiniz reçeteler net olmak zorunda; şu da olabilir bu da olabilir, biri şunu demiş diğer bunu demiş demenizi istemezler. Derler ki bana Allah ne istiyor, onu şöyle. O kişi de kendi isteğini, ulema da kendi isteğini Allah’ın emri diye kitlelere veriyor ve kitleler de bunu Allah’ın emri olarak yaşıyorlar. Halbuki bu ulemanın fehmidir.</p>



<p>Bugün dinde yaşanan krizlerin çoğu İslamın hayatla temas etmesinin yol açtığı yangınlardır. Onun için bir sürü çer-çöp müzahrefat yanacaktır, dökülecektir. Bu da sağlıklı gelişmelerdir.</p>



<p>Uzun süre Müslümanlar, dindarlar olarak açlığımıza oruç süsü vermiştik, sanki bir rüyada kendimizi kaybetmiş idik. Şimdi uyanınca insanlar kendilerini bir riyada bulduk. Fakirlikten gelen tevazu, kanaat vs şimdi yerini başka bir şeye bıraktı. Aslında Türkiye’de uluslaşma ve modernleşme yaşanıyor. Elitler arası modernleşme Kemalizm dalgasıyla yaşandı. Şimdi dindarlar, Anadolu&#8217;nun köyleri kasabaları, dindar ve mazbut kültürün içine modernlik girdi ama onlara ait organik bir modernlik yaşanıyor. Türkiye’de belki sanayi değil ama inşaat inkılabı oldu. Müthiş bir süreç yaşanıyor: benlikler uyandı. (…) Dindarlar dünyayı talan eden, ahlak vicdan tanımayan, adalet vs bilmeyen kendi menfaatinden başka bir kutsalı olmayan safi bir benlik ve bencillik olarak ortaya çıktı. Bir süre sonra bu etrafa zarar vereceği için feedback alacak ve mahçup hale gelecek ve bir ego oluşacak. Şu anda belki de Freud’un tabiriyle “id”vari bir moment yaşıyor İslamcılık ve dindarlık. Biraz rezil ve mahçup olunca çekimser bir suret alacak. İşte bu talana katılamayan ve katılmak istemeyen Müslüman gençlerde bir sorgulama yaşanıyor.</p>



<p>Unutmamalı ki din istisnalar hariç hep devletin kontrolünde olageldi. Yani İslam her zaman devletin elinde bir cihaz olarak kalmıştır. İslamda devlet kilisedir. Sünnilik, dinin devlete teslim olmasının kurumsallaşmış halidir. Bu Emevi&#8217;lerden beri böyle olmuştur. Tayyip Erdoğan’ın otoriter rejimi devam eder ise, elbette ki cemaatler rejime tabi olacak. Bazen dine safça kendini kaptıran dini liderler oluyor, onların da kulağını çeker devlet. Onları terbiye etmesini bilir devlet. Buna Nurcular, tarikatçılar hepsi dahildir. Ama insanlar bireyler seviyesinde bir İslami anarşizim diyebileceğimiz bir çizgiye girmeli. Devlete karşı bağımsız, kendi olan, kendi içtihatını yapan, birey olmanın, insan olmanın haysiyet ve onuruna yakışır bir din anlayışı geliştirecek insanlar olacak. Burada anarşizim insanla Allah arasında kimsenin olmamasıdır. İnsanda vicdan ve özgürlük arzusu sönmedikçe ümitvar olmak gerekir.</p>



<p>Din aslında iyiliğin bir metaforudur. İyiliğin bahaneleridir. Hz. Muhammed şunu yapmıştır, şunu demiştir derken anlatılan şey “iyi olun, başkasına zarar vermeyin” gibi çok temel şeyler. Dolayısıyla Hz, Muhammed böyle yapmıştır demek (sünnet) sadece gelenektir. Bunu başka türlü de anlatabilirsiniz. Bu açıdan insanların nazarında İslam bir geleneğe dönüşecek. İslam&#8217;ın içindeki hakikat arayışıdır esas olan, İslam etiketi değil. Hakikati arayanlar için din donmuyor, yok olmuyor. İyilik anlamında devam eder. Elbette ki kitlerin dini de devam edecektir. Biri hakka tabi olanların dinidir, diğeri ise ahiret dahil mali götürmek isteyenlerin dini.<br>.<br>Not: Bu yazı Erdal Daldaban tarafından Mücahit Bilici’nin Ruşen Çakır&#8217;a konuk olduğu “İslamın Güncellenmesi” konulu söyleşisinden derlenmiş, Mücahit Bilici tarafından bazı redaksiyon ve eklemeler ile revize edilmiştir.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/ulema-din-ve-riya/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
