<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Ali K. Metin &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/ali-k-metin/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Mon, 22 Jul 2019 11:27:25 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.9</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>Ali K. Metin &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>15 Temmuz Siyaseti</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/15-temmuz-siyaseti/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/15-temmuz-siyaseti/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 22 Jul 2019 11:27:25 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Köşe Yazısı]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[15 Temmuz]]></category>
		<category><![CDATA[Ali K. Metin]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=11920</guid>

					<description><![CDATA[15 Temmuz, iktidar aygıtını daha keskin, daha somut halkçı politikalar izleme sorumluluğuyla yüz yüze getirmeli. İktidar, halkın refah ve huzurunu gözeten büyük açılımları mutlaka yapmalı. Bunu, hem bir vefa hem de siyasette tebarüz ettirilmesi gereken ilke ve değerler adına yapmak gerekiyor. Tarihi yapanlar biraz da onu yazanlardır. Yazılmayan tarih neredeyse yok hükmündedir. Tarihi galiplerin yazdığı söylenegelmiştir. Büyük ölçüde doğru olmakla beraber, galiplerin gücü ve sözü de bir yere kadar geçerlidir. Gerçeklerin izini sürmeye çalışan insanlar kah arkeolojiye gider, kah arşivleri karıştırır, kah bütüncül okuma-araştırma metotlarıyla vs. bizi tarihin bilmediğimiz hakikatleriyle yüz yüze getirebilir.  Bu yüzden tarih, arkasında hem acımasız hem de son derece netameli birtakım gerçekleri barındırır. Tarihte hiçbir şey bize anlatıldığı kadar yalın, net bir şekilde vuku bulmamıştır. Biz insanlar onu, nispeten görece bir bakış açısıyla kurgular, eğer bükeriz. Dolayısıyla tek bir tarih yoktur. Hatta bireysel tarihlerimiz içinde bile tarihe farklı muameleler yaptığımız olur. Mesela, dün “şanlı tarih” hamasetini eleştirmekte olan bir çok İslamcı, bugün konjonktürün etkisi altında birer Yahya Kemal halefi olup çıktılar. Bunu aslında çok da yadırgadığımı söyleyemem, zira ‘tarih yapma’ zarureti karşısında gerçeklerle kurduğumuz ilişki daha siyasi bir pragmatizme evrilmek zorunda kalabiliyor. Tarihi siyasetten arındırmak gibi bir bönlüğe muhtemelen hiçbirimiz razı gelmez. İki şey hariç: Bilim &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>15 Temmuz, iktidar aygıtını daha keskin, daha somut halkçı politikalar izleme sorumluluğuyla yüz yüze getirmeli. İktidar, halkın refah ve huzurunu gözeten büyük açılımları mutlaka yapmalı. Bunu, hem bir vefa hem de siyasette tebarüz ettirilmesi gereken ilke ve değerler adına yapmak gerekiyor.</p>
<p>Tarihi yapanlar biraz da onu yazanlardır. Yazılmayan tarih neredeyse yok hükmündedir. Tarihi galiplerin yazdığı söylenegelmiştir. Büyük ölçüde doğru olmakla beraber, galiplerin gücü ve sözü de bir yere kadar geçerlidir. Gerçeklerin izini sürmeye çalışan insanlar kah arkeolojiye gider, kah arşivleri karıştırır, kah bütüncül okuma-araştırma metotlarıyla vs. bizi tarihin bilmediğimiz hakikatleriyle yüz yüze getirebilir.  Bu yüzden tarih, arkasında hem acımasız hem de son derece netameli birtakım gerçekleri barındırır. Tarihte hiçbir şey bize anlatıldığı kadar yalın, net bir şekilde vuku bulmamıştır. Biz insanlar onu, nispeten görece bir bakış açısıyla kurgular, eğer bükeriz. Dolayısıyla tek bir tarih yoktur. Hatta bireysel tarihlerimiz içinde bile tarihe farklı muameleler yaptığımız olur. Mesela, dün “şanlı tarih” hamasetini eleştirmekte olan bir çok İslamcı, bugün konjonktürün etkisi altında birer Yahya Kemal halefi olup çıktılar. Bunu aslında çok da yadırgadığımı söyleyemem, zira ‘tarih yapma’ zarureti karşısında gerçeklerle kurduğumuz ilişki daha siyasi bir pragmatizme evrilmek zorunda kalabiliyor. Tarihi siyasetten arındırmak gibi bir bönlüğe muhtemelen hiçbirimiz razı gelmez. İki şey hariç: Bilim ve sanat. Her ikisi için de hakikatten ödün vermemek gibi temel bir koşul söz konusu. Aksi halde, bunların kendi varoluş sebepleriyle çelişmeleri kaçınılmaz olacaktır.</p>
<p>Hamasete ve kof romantizme teşne bir sanat bu minval çelişkileri ne kadar zuhur ettirirse, angaje bir bilim de aynı akıbetle karşı karşıya kalacaktır. Resmi tarih bu yüzden güven verici değildir. Resmi ideolojinin bakış açısı ve isterleriyle yoğrulmuştur. Diyeceğim, Kemalist bir anlatı ile İstiklal Harbini veya Cumhuriyet tarihini anlamaya çalışmak bizi sadece aptallaştırır. Ama bu, İslamcı bir anlatının doğru olacağı anlamına da gelmez. Bu konuda iş, hakiki bilim adamalarına ve hakiki sanatçılara düşüyor. Bununla beraber, ne bilim adamının ne de sanatçının nesnelliğinden tam anlamıyla emin olabiliriz. Ne yazık ki gerçekler, hiçbir disiplinin ve hiçbir öznenin teminatı altına sokulamaz. Burada bilim adamının veya sanatçının dürüstlüğünü aşan bir öznellik söz konusu olabiliyor. Yakup Kadri’nin Yaban romanında İstiklal Harbi’nin bir kesitine, Ankara’sında Cumhuriyetin ilk dönemine dair gerçeğe yakın bir resim görebiliyoruz belki. Fakat Kemalist bakış açısının törpülemelerini de çok açık şekilde fark etmek mümkün. Yine de belki hiçbir tarih kitabı, hayata, insana ve toplumsal ilişkilere dair gerçeği bu romanlar kadar ihsas edemiyor. Roman, tarih biliminin bıraktığı boşlukları doldurmakla kalmıyor, onu kısmen tashih edici bir rol de oynuyor. Bilimin üzerinden atladığı insan gerçeğini bize somut koşullar içersinde takdim ederken, hakikatin göründüğü kadar düz ve yalın olmadığını fark ettiriyor. Küçük Ağa, Kurt Kanunu romanlarında ise, söz konusu hakikati daha başka boyutlarıyla görüyor, boşlukları daha iyi doldurabiliyoruz. Böylelikle tarih biliminden farklı olarak roman, bize gerçeği kesitler halinde ve ucu açık şekilde veriyor; insan gerçeğinin ayrıntılarda olduğuna dikkatimizi çekiyor. Bu gerçekler tabii ki ancak gerçek sanat eserlerinde sahici bir şekilde tebarüz etmektedir. Bunu olsa olsa kaygısı hakikat olan bir sanatçı yapabilir. Kimse, bugün mesela Diriliş dizisinden tarihi hakikatlere nüfuz etme adına bir fayda ummamalı. Lakin Kemal Tahir’in Devlet Ana’sı, bize tarih biliminin anlatmakta aciz kaldığı gerçekleri açık hale getirebiliyor. Diriliş’teki popülizm gerçeği ne kadar tahrif etmekteyse, hakiki bir roman da, aksine, gerçeğe ve tarihin ruhuna o kadar sadık kalabiliyor. Biri tamamen siyaset yapıyor, siyasete hizmet ediyor, öbürü ise gerçekten ödün vermemeyi bir aydın ve sanatçı sorumluluğu olarak ortaya koyuyor. Biri trol ruhu (hamaset) ile diğeri aydın ve sanatçı ruhuyla tefrik oluyor. Ancak gayeleri ve sahip oldukları misyonlar birbirinden çok farklı. İlkiyle ilgili hakikat beklentimiz yok, toplumsal ve milli hassasiyetleri epik bir anlatıyla pekiştirsin yeter diye düşünüyoruz. Esas ve hatta tek belirleyici siyasal önceliklerimiz oluyor.</p>
<p><strong>15 Temmuz simsarları </strong></p>
<p>15 Temmuz gecesiyle ilgili olarak henüz siyasal koşulları göz ardı edecek bir soğukkanlılık ve nesnellik içinde konuşmaya zamanımız olmadı. Gerek dış gerekse iç siyaset açısından tedirgin edici nitelikteki siyasal unsurlar, bizi ihtiyatlı bir tavır izlemeye mecbur etmektedir. Bundan kastım, 15 Temmuz ruhuna halel getirmemeye yönelik bir dikkati korumaya her zaman özen göstermektir. 15 Temmuz direnişi, gerçekten de bu milletin yüzünü ağartacak, şeref duyacağı bir halk hareketi oldu. Bu yüzdendir ki, CHP’nin “kontrollü darbe” gibi saçmalıklarına prim vermeyi zül addediyor ve sadece gülüp geçiyoruz. O gece belki beceriksizce planlanmış, belki de palas pandıras başlatılmak zorunda kalınmış bir darbe teşebbüsünde bulunulduğu çok aşikar. Kontrollü darbe safsataları, ya aklını komplo teoriyle bozmuş ya da işte iktidarı yıpratmak adına her yalana ve hileye başvurmaktan çekinmeyen zavallı solcularımızın bir işgüzarlığından ibaret. FETÖ’nün “amaç için her şey mubah” anlayışı orada da var ve zaten onları yer yer dahi olsa bir araya getiren ortak özellikleri bu. 15 Temmuz darbe teşebbüsü, Arap Baharı’nın rüzgarıyla Türkiye’yi kendi kontrolleri altına almak isteyen dış güçler ile bundan bir şekilde faydalanmaya muhtaç ve hazır duruma gelmiş muhtelif odakların en azından birbirlerini motive ederek destekledikleri organizasyonuydu. Lakin siyasal konjonktür, bu organizasyona doğrudan dahil olmaya imkan vermeyecek kadar riskli unsurlar içeriyor ve FETÖ, bulunduğu nokta bakımından ateşe sürülmek için kullanılacak iyi bir maşaydı. FETÖ’nün çaresizliği ulusalcı-Kemalist kesim de dahil birer fırsat olarak kullanılmak istendi. Şayet o gece darbe teşebbüsü farklı bir seyir izlese ve başarılı olabilseydi, meydanlar muhtemelen AK Parti iktidarından yılmış usanmış hazımsız solcuların, Kemalistlerin ve FETÖ’cülerin pervasızlıkları ve şenlikleriyle gümbürdeyecek, kıyamet kopacaktı.</p>
<p>Fakat bekledikleri gibi olmadı. Darbe teşebbüsünün fark edilmesi planları alt üst etti. Fakat halkın direnişi olmasaydı ne olurdu, öngörmemiz sanıyorum zor. Darbecilere karşı polisin ve darbe karşıtı askerin mukavemetiyle sonuç ne olurdu, pek de bilemeyiz. Cumhurbaşkanımızın halkı meydanlara çağırmasına sebep bu bilinemezlik hali miydi, o da işin ayrı bir tarafı. Lakin üzerinde durulması gereken noktalardan biri olduğu yadsınamaz. Bununla beraber, bizi en fazla ilgilendiren 15 Temmuz ruhunu yani o gece halk tarafında aslında ne olup bittiğini doğru anlamaktır. Darbeden medet umanlar bir tarafa; onlar Yeni Kapı’da veya başka şekillerde darbe karşıtlığı takiyeleriyle ne poz verirse versinler, işin gerçeğini biliyoruz. 15 Temmuz gecesi meydanlarda muhafazakar, İslamcı ve ülkücülerden başkaları parmakla gösterilecek kadar vardıysa bile, bunların CHP veya HDP içindeki nispeten dindar ruhlu marjinaller olduklarını söyleyebiliriz.</p>
<p><strong>Gerçek direnişçiler </strong></p>
<p>15 Temmuz direnişinin gerçek, samimi neferleri kimlerdi? 15 Temmuz ruhu diye bir şeyden bahsediyorsak, sorulması gereken bu ruhu harekete geçiren duygu ve sebepler neydi? O gece, insanlar hangi ruh halleri içinde, neler yapıyordu? Bunu biz, sanıyorum ne 15 Temmuz belgesellerinden ne gazete köşelerinden ne de akademik araştırmalardan tam anlamıyla öğrenebileceğiz. Bize bunlar içimizde ne olup bittiğini söyleyemeyecek, olayları anlatacak ama 15 Temmuz’un insanlarını, insan gerçeklerini anlatmakta büyük ihtimalle yetersiz kalacaklar. Anlatılanlar, şiirler de dahil işin belli bir tarafını ve boyutunu anlatmakla iktifa edecek, 15 Temmuz ruhundaki destansı yönleri temellük etmeye matuf bir gayretin eseri olacaktır. Bunda esasen bir tuhaflık da yoktur. Ancak 15 Temmuz ruhunun gerçek sahipleri kimlerdi sorusu, bizi düşündürmeli ve bu anlamda ayırabilirsek eğer sapla samanı ayırmalıyız. Çünkü şu bir gerçek: hiçbir şey göründüğü kadar açık ve yalın değil. Hiçbir şey gazete ve televizyonlarda anlatıldığı gibi dümdüz değil. Bu anlamda gerçekler rahatsız edicidir, çünkü ezberlerimizi ve konforumuzu bozar.</p>
<p>Bunun için, henüz daha meydanlara çıkmadan, henüz askeri bir darbe teşebbüsünden bahsedildiği, darbe metninin televizyonlarda okunmaya başlandığı o ilk anlarda ne hissettiğimiz hakikat açısından çok ama çok önemli. O hisler bizim asıl gerçeğimizi ele verecektir çünkü. Darbeyle kim neyi kaybetmekte, başımıza ne gelmektedir? İktidar imkanları ve konforu tehlikeye düşecek olanların duyduğu kaybetme endişesi, o an demokrasiye ve milli iradeye yönelik saldırıya duyulan öfkeden daha mı az şiddetliydi acaba? İnsanların kalbini yarıp göremeyeceğimizden, denebilir ki zahirde olan neyse gerçek odur. Ancak zahire inanabilmemiz için, bütün resme bakmamız, buradaki millet ruhunu veya idealizmi başka alanlarda da görebilmemiz lazım. Bu ruh veya idealizm meydanlarda kalıyor şayet koltuklara, makamlara, günlük hayatımıza değin yansımıyorsa orada mutlaka başka bir gerçekten kuşku duymak gerekir. Bu yüzden, insanlar o an ilk neyin endişesine düştülerse, derin hakikat de orada aranmalıdır.</p>
<p>Buradan baktığımızda, 15 Temmuz ruhunun gerçek sahipleri, ne devletle ne de iktidar odaklarıyla alacağı vereceği olan sıradan insanlardır. Bizim sadece güzel ve saf halkımızdır. Darbeciye kafa tutan işçi, esnaf, memur kardeşlerimiz, ölümü göze almış cesur kardeşlerimiz, şehitlerimizdir. O ilk an,  kimden geldiğini henüz anlayamadığı darbe teşebbüsünü davasına ve milli iradeye yönelik bir tehdit, bir zorbalık diye algılayan samimi dava sahipleridir. AK Parti’yi ve Tayyip Erdoğan’ı bitirme teşebbüsünü gerek davası gerekse ülkesinin istikbali açısından büyük tehlike gören halk çocuklarıdır. Kazan’da samanlığını ateşe veren köylümüz, inşaat ustası Süleyman Tok, Taksim Meydanı’na kocasının kamyonuyla yürüyen Şerife Boz. Bunlar; hesap kitap içinde olmayan halkımız 15 Temmuz ruhunun gerçek kahramanlarıdır. Gerisi nedir? Mesela siyasetçi, bürokrat, iş adamı, müteşebbis vs., gerisinin gerçek kahramanlar olduklarına kendi adıma şahadet edemem, hele tribünlerden konuşanlarına hiç edemeyiz, ama meydanlara gövdesini ve yüreğini koyanlar başka. 15 Temmuz’dan bile nemalanma gayretkeşliği içindeki trollerle bizim saf, temiz, davası için ölmeyi bilen, liderine ve dinine sahip çıkmaktan başka meselesi olmayan halkımızı yan yana koymak dahi büyük terbiyesizliktir. Bu anlamda 15 Temmuz, ancak bir roman, bir sinema ile anlatılabilecek nitelikte kompleks bir gerçekliğe sahiptir.</p>
<p><strong>Vefa borcu ve tarz-ı siyaset  </strong></p>
<p>Fakat her şeyden daha önemlisi, devletin 15 Temmuz konusunda tam da bu saf ve temiz halka bir vefa borcu olduğunu unutmamasıdır. Halkımızın bir beklentiyle bunu yapmadığını biliyoruz, ancak bu işte bir hak meselesi varsa, o da öncelikle halkın hakkı olmak gerekir. O bakımdan 15 Temmuz, iktidar aygıtını daha keskin, daha somut halkçı politikalar izleme sorumluluğuyla yüz yüze getirmeli. İktidar, halkın refah ve huzurunu gözeten büyük açılımları mutlaka yapmalı. Bunu, hem bir vefa hem de siyasette tebarüz ettirilmesi gereken ilke ve değerler adına yapmak gerekiyor.</p>
<p><strong>Ali K. Metin/Star-Açık Görüş</strong></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/15-temmuz-siyaseti/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Halkın Bilgeliği</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/halkin-bilgeligi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/halkin-bilgeligi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 23 May 2019 08:11:30 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Yörünge Dergi]]></category>
		<category><![CDATA[Ali K. Metin]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=10669</guid>

					<description><![CDATA[Büyük Resimde Halkın Bilgeliği Var Oysa seçim sonuçlarının ortaya koyduğu büyük resme baktığımızda infiale sebep olacak bir durum yoktur. Ne Ankara ve İstanbul’un kaybedilmesi ne de CHP belediyelerindeki sayısal artış AK Parti’ye olan genel halk desteğinin azaldığı anlamına gelmiyor. AK Parti’nin yüzde 44, Cumhur İttifakı’nın yüzde 52 oyu, iktidarın devam etmesi anlamında halk desteğinin aynen sürdüğünü ortaya koyuyor. AK Parti kadrolarının ve tabanının belediyelerin kaybedilmesini bu kadar mesele etmesi anlamsız değilse de gereksizdir. Bunun; aksine olarak bir iktidar ve Türkiye meselesi haline getirilmesinden kuşkulanmak gerekir. Ankara ve İstanbul gibi büyük şehir belediyelerindeki rant kaynaklarının kaybedilmesi –iktidar mahfillerinin olabilir ama– halkın bir sorunu değildir. Hatta demokrasi göstergeleri ve siyaset dengeleri açısından 20 bin oyla kazanmak neyse kaybetmek de odur. Bu bağlamda kazanmakla kaybetmek arasında bir fark yoktur denebilir. Buna karşılık, Güneydoğu illerinde Kürt halkının AK Parti’ye teveccühünü göstermeye başlaması bu seçimin en önemli sonuçlarından biridir. Asıl görmemiz gereken budur. Bu açıdan, AK Parti 31 Mart seçimlerinin gerçek galibi sayılabilir. Ankara, İstanbul belediyelerine odaklı bir seçim değerlendirmesinin büyük resimle ilgili bir yanılsamaya yol açmasına izin vermeyecek bir feraset içinde hareket etmek, manipülatörlere bu süreçte prim vermemek gerekiyor. Manipülatörlerin söz konusu yanılsamayı empoze etmekten vazgeçmeyecekleri malum, ancak bundan çıkarı olanlar bellidir: Bir, iktidarsızlık &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Büyük Resimde Halkın Bilgeliği Var</strong></p>
<p>Oysa seçim sonuçlarının ortaya koyduğu büyük resme baktığımızda infiale sebep olacak bir durum yoktur. Ne Ankara ve İstanbul’un kaybedilmesi ne de CHP belediyelerindeki sayısal artış AK Parti’ye olan genel halk desteğinin azaldığı anlamına gelmiyor. AK Parti’nin yüzde 44, Cumhur İttifakı’nın yüzde 52 oyu, iktidarın devam etmesi anlamında halk desteğinin aynen sürdüğünü ortaya koyuyor.</p>
<p>AK Parti kadrolarının ve tabanının belediyelerin kaybedilmesini bu kadar mesele etmesi anlamsız değilse de gereksizdir. Bunun; aksine olarak bir iktidar ve Türkiye meselesi haline getirilmesinden kuşkulanmak gerekir. Ankara ve İstanbul gibi büyük şehir belediyelerindeki rant kaynaklarının kaybedilmesi –iktidar mahfillerinin olabilir ama– halkın bir sorunu değildir. Hatta demokrasi göstergeleri ve siyaset dengeleri açısından 20 bin oyla kazanmak neyse kaybetmek de odur. Bu bağlamda kazanmakla kaybetmek arasında bir fark yoktur denebilir.</p>
<p>Buna karşılık, Güneydoğu illerinde Kürt halkının AK Parti’ye teveccühünü göstermeye başlaması bu seçimin en önemli sonuçlarından biridir. Asıl görmemiz gereken budur. Bu açıdan, AK Parti 31 Mart seçimlerinin gerçek galibi sayılabilir. Ankara, İstanbul belediyelerine odaklı bir seçim değerlendirmesinin büyük resimle ilgili bir yanılsamaya yol açmasına izin vermeyecek bir feraset içinde hareket etmek, manipülatörlere bu süreçte prim vermemek gerekiyor. Manipülatörlerin söz konusu yanılsamayı empoze etmekten vazgeçmeyecekleri malum, ancak bundan çıkarı olanlar bellidir: Bir, iktidarsızlık kompleksi içindeki CHP solu; iki, FETÖ’cü madrabazlar. Üçüncü olarak Amerikan emperyalizmini de buraya dâhil etmek icap eder.</p>
<p>Diğer taraftan, iktidar partisinin kaybetmeyi hazmedecek bir olgunluk içinde davranması demokrasinin de şartıdır. 31 Mart’taki kimi kayıpların, AK Parti’de daha önce gündeme gelmiş ancak yüzeysel bir şekilde değerlendirildiğini düşündüğümüz değişim ihtiyacını bir kere daha gündeme getirmesi gerekiyor. AK Parti bir maraton koşucusu olarak kendisini ispatlamış, bu yönüyle zaten ümit kaynağı olmaya devam edebilmektedir. Bütün problemlerine rağmen halktan aldığı desteği kaybetmemesi onun bu ümidi ve duyguyu vermiş olmasından ileri gelmektedir. Belki de hemen bugün itibariyle şahsi ve iç çekişmelerin bir yana bırakılarak yeni bir kucaklaşma, yeni bir “sessiz devrim” sürecinin başlatılması gerekiyor. Başta Tayyip Erdoğan bu sürecin asıl faili olma mesuliyetini üstlenmeli. Seçim öncesi yaptığı “trenden inenler” göndermelerine rağmen, süreç bunu gerektiriyor. Hayal kurduğumuz düşüncesi ise gerçekten acı verici bir durum. İnsan ve düşünce potansiyelimizin heder edilmesi iktidara neyi kaybettirir, ayrı mesele; ancak Müslümanca var olma ısrarını bugün itibariyle AK Parti’de somutlaştırmak isteyen Türkiye halkının kaybetmemesi bizim gerçek meselemizdir.</p>
<p>Halkımız AK Parti’ye güvenmeye, ondan yana ümitli olmaya devam etmekte; bu bir gerçek. Ancak daha samimi, daha dürüst, titiz ve cesur olmak zorunda olduğunu da ona hatırlatmaktan geri durmuyor. Bir baba şefkatiyle adeta vuruyor ama öldürmüyor.</p>
<p>Eline sağlık, evet, sevgili halk! Peki ama şimdi sormazlar mı, bu böyle daha nereye kadar? Kanaatim odur ki yani ben ben isem, halkımızı biraz olsun tanımışsam eğer, bu gördüğümüz AK Parti’ye onun yeni sessiz devrimler için yaptığı son ihtarlardan biridir. Ve de hadise esas anlamıyla sanki bundan ibarettir.</p>
<p>Ali K. Metin</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/halkin-bilgeligi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Aynı Kumaştan Giyinmek</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/ayni-kumastan-giyinmek/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/ayni-kumastan-giyinmek/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 22 May 2019 08:48:58 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Yörünge Dergi]]></category>
		<category><![CDATA[Ali K. Metin]]></category>
		<category><![CDATA[Kutuplaştırma]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=10634</guid>

					<description><![CDATA[31 Mart seçim sonuçlarını doğru şekilde okuyor muyuz, öncelikle bu konuda ikna (edici) olmamız gerekiyor. Muhalefetin elde ettiği başarıyı nasıl değerlendireceğimiz, buna karşılık iktidar bloğunun bilinen kayıplarından hangi sonuçlara varılabileceği soruları etrafında net bir düşünce ve tavır ortaya konulmaması, fırsat ve infial peşindeki kamuoyu manipülatörlerinin tam da aradıkları ortamı onlara sağlamış olacaktır. Hepsinden önemlisi, İslami hassasiyetleriyle tebarüz eden kesimlerin iktidar partisine yönelik uzun süreden beri yapmaları gereken ve yapma ihtiyacı duydukları eleştirilerini 31 Mart seçim sonuçları üzerinden yoğunlaştırmaları -konjonktürel bakımdan- pek öyle akıl kârı bir iş sayılmaz. Buna karşılık, iktidar partisinin kaybetmesi dahası muhalefet konumuna çekilmesi gerektiğini düşünenler için hadiseye daha farklı bakılabilir, gerçekten de İslamcı, muhafazakâr bazı kesimler iktidar partisindeki dejenerasyona karşı başka çarenin kalmadığı fikrinde olabilirler. Hatta genel anlamıyla siyasetten şimdilik ümit kesme noktasına gelinmiş, yeni bir toplumsallaşma merhalesini yaşamak üzere siyaset dışı alternatifler geliştirme önerisi önümüze getiriliyor olabilir. Bunu kendi adıma saygıyla karşılarım. Siyasetin lütfettiği çıkar imkânlarına tevessül etmemesiyle ayrıca takdire şayan bulurum. İslamcılığı giderek buharlaştıran ve hatta gözden düşüren bir iktidardansa, İslam ruhunu ve değerlerini bütün diriliğiyle muhafaza edecek toplumsal bir güç, bir safiyet alanı oluşturmak yeğdir diye bakılabilir. Bu, yine de bizim yazımızın sınırları dışına çıkan fakat üzerine ciddiyetle düşünmemiz gerekli başka bir meseledir. Ne &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>31 Mart seçim sonuçlarını doğru şekilde okuyor muyuz, öncelikle bu konuda ikna (edici) olmamız gerekiyor. Muhalefetin elde ettiği başarıyı nasıl değerlendireceğimiz, buna karşılık iktidar bloğunun bilinen kayıplarından hangi sonuçlara varılabileceği soruları etrafında net bir düşünce ve tavır ortaya konulmaması, fırsat ve infial peşindeki kamuoyu manipülatörlerinin tam da aradıkları ortamı onlara sağlamış olacaktır.</p>
<p>Hepsinden önemlisi, İslami hassasiyetleriyle tebarüz eden kesimlerin iktidar partisine yönelik uzun süreden beri yapmaları gereken ve yapma ihtiyacı duydukları eleştirilerini 31 Mart seçim sonuçları üzerinden yoğunlaştırmaları -konjonktürel bakımdan- pek öyle akıl kârı bir iş sayılmaz.</p>
<p>Buna karşılık, iktidar partisinin kaybetmesi dahası muhalefet konumuna çekilmesi gerektiğini düşünenler için hadiseye daha farklı bakılabilir, gerçekten de İslamcı, muhafazakâr bazı kesimler iktidar partisindeki dejenerasyona karşı başka çarenin kalmadığı fikrinde olabilirler. Hatta genel anlamıyla siyasetten şimdilik ümit kesme noktasına gelinmiş, yeni bir toplumsallaşma merhalesini yaşamak üzere siyaset dışı alternatifler geliştirme önerisi önümüze getiriliyor olabilir. Bunu kendi adıma saygıyla karşılarım. Siyasetin lütfettiği çıkar imkânlarına tevessül etmemesiyle ayrıca takdire şayan bulurum.</p>
<p>İslamcılığı giderek buharlaştıran ve hatta gözden düşüren bir iktidardansa, İslam ruhunu ve değerlerini bütün diriliğiyle muhafaza edecek toplumsal bir güç, bir safiyet alanı oluşturmak yeğdir diye bakılabilir. Bu, yine de bizim yazımızın sınırları dışına çıkan fakat üzerine ciddiyetle düşünmemiz gerekli başka bir meseledir.</p>
<p>Ne ki buradan dahi bakıldığında, bugün iktidar olgusu etrafında ne olup bittiğini anlamamız son derece önemli. Kendi doğrularımızın bile tutsağı olmayacak bir ferasete ihtiyacımız var. Konu İslamcıların rant ve çıkar kaynaklarını kaybetmesine irca edilebilecek kadar basit değil. İslamcı, muhafazakâr özellikleriyle bilinen, bölgesinde oyun kurucu olma iddiası ve çabasına sahip bir iktidarın alaşağı edilmesiyle ilgili hayati bir meseledir. Beka meselesi diye bir şey varsa eğer, o da budur. Zayıf, istikrarsız, üst akıl tarafından yönetilebilir, NATO’nun maşası haline getirilmiş bir Türkiye! Dış güçler tarafından istenen budur.</p>
<p>Yazık ki toplumu kutuplaştırmaya dayalı iktidar siyaseti, Türkiye’nin bu noktaya gelmesinde önemli bir paya sahip. Bunun altını çizmek zorundayız. Kutuplaştırma siyasetinin Türkiye’ye de iktidar partisine de zarar vereceğini idrak edemeyen AK Parti stratejistleri, kimlerse onlar, çok ironik bir şekilde FETÖ’nün karıştırıcı ve çatıştırıcı metodolojisinden fazlaca etkilenmiş gözüküyorlar. Kutuplaştırma siyasetinin AK Parti’nin bindiği dalı kesmesine yol açması ise tam anlamıyla trajik bir durum olacaktır.</p>
<p>Dışarıdaki ve içerdeki güç odaklarının menfaat ortaklığından faydalanmak FETÖ’vari siyasetin ana karakteri ve formülü haline gelmiş gözüküyor. 31 Mart seçimlerinde bu kirli siyaset neredeyse tavan yaptı. Organizatörlerin kimler olduğunu bilecek durumda değiliz ancak CHP’de dikkate değer bir derinlik kazanan söz konusu siyaset, başından sonuna kendisini ifşa eden tezahürler veriyor.</p>
<p>Mansur Yavaş da Ekrem İmamoğlu da tıpkı Ekmeleddin İhsanoğlu gibi CHP’ye dayatılmış, CHP’liler tarafındansa düşmanımın düşmanı dostumdur anlayışıyla kerhen kabul edilmiş, FETÖ kriterleriyle tipikleşen nevzuhur siyasetçiler. Dolayısıyla CHP popülizmini karaktersizleşmeyle mücessem hale getiren kurmaca figürlerdir.</p>
<p>FETÖ açısından gayet tabii diye düşünebileceğimiz bu nevi gelişmeler CHP açısından gerçekte akıllara durgunluk verici bir “zillet” anlamına gelmektedir. AK Parti’nin çöpe attığı, tasfiye ettiği fesat unsurlarından nemalanma refleksi ve acizliği CHP’yi zelil bir duruma düşürmüş, mağduriyet söylemlerinden kendisine bir iktidar stratejisi üretmeye çalışmıştır.</p>
<p>Zinde kuvvetlerden artık ümidini yitiren CHP, sivil darbe imkânlarını elde etmek için her yola başvurmayı adeta mübah saymaktadır. FETÖ’nün CHP için bir adalet, hukuk meselesi olduğunu düşünmek hakikaten gülünç bir durum olmalı. Olsa olsa o, kullanışlı bir cihazdan ibarettir. Popülizm sarmalı ve iktidarsızlık kompleksi (duygusu), CHP’yi muhalefetin dalgalı sularında yılana sarılacak kadar zavallı bir hale getirmiştir.</p>
<p>Ajitasyon, bizdeki solun kronik hastalıklarından biridir gerçi ama Ekrem İmamaoğlu’nun seçim öncesi çizdiği mazbut ve soğukkanlı tavrın ardından, yangından mal kaçırır bir tavırla Anıtkabir defterine İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı unvanıyla imza atma ve görüntü verme gayretkeşliği, diğer taraftan mazbata isteme konusundaki ısrarcılığı, FETÖ’vari kurmacaların ve provokatörlüğün muhtemel tezahürleri olarak dikkat çekmektedir. Hülasa, FETÖ’nün kumaşıyla CHP kumaşı arasında ilginç benzerliklerin olduğu görülebiliyor.</p>
<p>Her taşın altında FETÖ parmağı arama paranoyasına kapılmamız yanlış. Lakin dışarıdaki güç odaklarıyla CHP’li, İyi Parti’li organizatörler arasında FETÖ’nün oldukça işe yarar bir role sahip olabileceğini dikkate aldığımızda, seçim sonuçlarını daha doğru bir yerden görebileceğizdir. İktidarsızlık komplesi (iktidar açlığı) içindeki CHP solunun (tabanının) bu meseleye soğukkanlılıkla bakmasını asla beklemiyoruz. Bu oyunun başından beri, konuya sonuç odaklı bakma eğilimi CHP tabanında büyük ölçüde etkili olmaktadır. Radikal sol bile artık sonucu yani AK Parti iktidarından kurtulmayı birinci mesele haline getirmiş bulunuyor. HDP solu için hakeza yine öyle. Siyaseti (iktidarı) her şeye rağmen önemseyen ve solun dışında duranların düşebileceği en büyük yanılgıyı işte tam da burada aramamız lazım.</p>
<p>Türkiye’deki siyaseti konvansiyonel anlamıyla sağ-sol kutuplaşması üzerinden okumayı ne yeterli ne de doğru bulduğumu söyleyebilirim. Ancak reel parametrelerden hareketle bakacak olduğumuzda, sağ ve sol siyasetin “kimlik” kodları üzerinden temel bir ayrışma içersinde olduğunu yadsımamız pek mümkün değil. Siyasetteki büyük kavga esas itibariyle buradan kopmaktadır. İşin ekonomi-politik boyutuyla ilgili dikkatleri umursamayacak değiliz. Aksine bu dikkati çok daha baskın hale getirecek bir siyaset bilinciyle mücehhez olmak gerekiyor. Bununla beraber, bugün siyaset dünyasındaki kutuplaşmanın merkezinde “kimlik” kavgasının olduğunu biliyor, kendi içinde (muhalefet bloğu içindeki) birtakım aykırı unsurların ise siyasi ikbal uğruna yahut arka-plandaki sınıfsal-ekonomik mahiyete sahip gizil dinamiklerin etkisiyle kimlik meselesini talileştirdiklerini tahmin edebiliyoruz. Bu tutumu yadırgamak zorunda değiliz belki ancak hangi mesele, dava ve iyilik lehine kimlik mücadelesinin belirleyici olma özelliğini kaybettiğini sorgulamak zorundayız. Zira Türkiye’nin iç siyasetini belirleyen dinamikler açısından kabul edelim ki kavga en temelde kimlik kavgası niteliğini taşımakta; iktidar nimetlerinden faydalanabilmenin yolu -görece bile olsa- bu kavgaya taraf/dâhil olmaktan geçmektedir. AK Parti iktidarı döneminde kimlik olgusu bu minval daha da belirleyici hale gelmiş, kimlik siyasetine bağlı kutuplaşma süreci epeyce derinleşmiştir. Kavganın derinindeki temel faktör budur.</p>
<p>FETÖ gibi marazi yapıların konjonktürel durum sebebiyle konuyu bu zaviyeden ele almaları elbette beklenemez. Bunlar, siyasetten atılması gereken birer ifrazat olduklarını her geçen gün iyice kanıtlamışlardır. Lakin Türkiye’nin siyasetini şekillendirmede hâlâ güç odakları tarafından kullanılmaya devam edildiğini de görebiliyoruz. Büyük resme baktığımızda 15 Temmuz ile 31 Mart seçimleri arasındaki benzerlik bizi şaşırtıyor. Kurmaca ve organizasyonun dibini göremiyor ama mantığını ve tezahürlerini bütün açıklığıyla tefrik edebiliyoruz.</p>
<p>Seçim sonuçları üzerinden bu kirli oyun muhtemelen sürdürülecek. CHP’nin Ankara, İstanbul gibi şehirleri alması iktidarsızlık kompleksini teskin etmede bir nebze etkili olacak, bir özgüven tetiklemesi yapacaktır kuşkusuz. Ama AK Parti’ye karşı olan öfkeyi ve tahammülsüzlüğü ortadan kaldırmayacaktır. Bu başarıyı yeni bir fırsata dönüştürme yönündeki eğilimlerine gün gün yeni kapılar aralayacak, ajitatif alışkanlıklarla iktidarı yıpratmanın yol ve yöntemlerini deneyip duracaklardır. FETÖ’nün komplocu zihniyetiyle CHP solunun ajitatif karakteri bu süreçte mutlu izdivaçlarını sürdürerek, görünen o ki daha fazla iç içe geçecektir.</p>
<p>ALİ K. METİN</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/ayni-kumastan-giyinmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Geleceğini Arayan Siyaset</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/gelecegini-arayan-siyaset/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/gelecegini-arayan-siyaset/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ali Metin]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 30 Jun 2018 22:19:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[10. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Ali K. Metin]]></category>
		<category><![CDATA[Araştırma]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset Felsefesi]]></category>
		<category><![CDATA[Temmuz 2018]]></category>
		<category><![CDATA[Toplumsal Hegemonya]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=2315</guid>

					<description><![CDATA[Makro bir dönüşüme, bir dönüştürme projesine ihtiyaç var ve bunu sağlamanın yolu da kültürel iktidarı dahası hegemonyayı temin etmekten geçiyor. Gayet basit: sessiz devrimlerin yerini artık kültürel devrimlerin alması gerekmekte. Yeni Türkiye’yi inşa edebilmek için zamanın ruhuyla örtüşen bir büyük dönüşüm vizyonuna ihtiyaç var. Buysa tek başına siyasal iktidardan beklenilmeyecek bir iş. İktidar Ama Ne İçin? Kültürel ve sosyal açıdan bizatihi iktidar kavramının kendisiyle hesaplaşacak bir gelişme düzeyinin henüz oldukça gerisindeyiz. İktidarın kutsallaştırılması şeklinde değil elbette -bu artık tarihin gerilerinde kalmış bir ilkellikten ibarettir- ancak iktidar olgusunun toplumsal fay hatları oluşturacak kadar şiddetle önemsenmesi pek sağlıklı bir durum sayılamaz. İyi ve kötünün, başarı ve başarısızlığın, mutluluk ve mutsuzluğun iktidar gücüne bağlı olması, başka deyişle iktidar değişikliğinin bu manada toplumun kayda değer bir kesimi üzerinde sarsıntılar yaratması, siyasetin ve dolayısıyla devlet gücünün toplumu kucaklayıcı bir işleyişe hiç de sahip olamadığını gösterir. İktidar alanı toplumsal alandaki cepheleşmenin bir tarafı haline geldikçe hegemonik yapı tabiatıyla daha da şeditleşerek ayrıştırıcı bir muhtevaya bürünecektir ama sorun, sadece kimlik siyasetine bağlı hukuki ve siyasi içerikli kayıplar veya baskılardan ibaret sanılmamalı. İktidarın başlı başına bir rant kaynağı haline gelmesine bağlı olarak iktidar aygıtı artık ekonomik ve sosyal gücü temerküz ettirmenin doğrudan veya dolaylı bir aracı olmaya başlamakta, &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Makro bir dönüşüme, bir dönüştürme projesine ihtiyaç var ve bunu sağlamanın yolu da kültürel iktidarı dahası hegemonyayı temin etmekten geçiyor. Gayet basit: sessiz devrimlerin yerini artık kültürel devrimlerin alması gerekmekte. Yeni Türkiye’yi inşa edebilmek için zamanın ruhuyla örtüşen bir büyük dönüşüm vizyonuna ihtiyaç var. Buysa tek başına siyasal iktidardan beklenilmeyecek bir iş.</strong></p>
<p><strong>İktidar Ama Ne İçin?</strong></p>
<p>Kültürel ve sosyal açıdan bizatihi iktidar kavramının kendisiyle hesaplaşacak bir gelişme düzeyinin henüz oldukça gerisindeyiz. İktidarın kutsallaştırılması şeklinde değil elbette -bu artık tarihin gerilerinde kalmış bir ilkellikten ibarettir- ancak iktidar olgusunun toplumsal fay hatları oluşturacak kadar şiddetle önemsenmesi pek sağlıklı bir durum sayılamaz. İyi ve kötünün, başarı ve başarısızlığın, mutluluk ve mutsuzluğun iktidar gücüne bağlı olması, başka deyişle iktidar değişikliğinin bu manada toplumun kayda değer bir kesimi üzerinde sarsıntılar yaratması, siyasetin ve dolayısıyla devlet gücünün toplumu kucaklayıcı bir işleyişe hiç de sahip olamadığını gösterir. İktidar alanı toplumsal alandaki cepheleşmenin bir tarafı haline geldikçe hegemonik yapı tabiatıyla daha da şeditleşerek ayrıştırıcı bir muhtevaya bürünecektir ama sorun, sadece kimlik siyasetine bağlı hukuki ve siyasi içerikli kayıplar veya baskılardan ibaret sanılmamalı. İktidarın başlı başına bir rant kaynağı haline gelmesine bağlı olarak iktidar aygıtı artık ekonomik ve sosyal gücü temerküz ettirmenin doğrudan veya dolaylı bir aracı olmaya başlamakta, böylece toplumdaki iktidar arzusunu maksimize etmektedir. Sonuç olarak buradan, iktidar fetişizmiyle tebarüz eden bir tür hastalıklı bir yapı ortaya çıkmaktadır.</p>
<p><strong>Eğitim Faktörü İslamcılığın Yükselişinde Belirleyici Oldu</strong></p>
<p>Bunun toplumsal ve siyasal açıdan marazi bir durum olduğunu söylememiz ne kadar doğruysa, tersi diyebileceğimiz türden iktidara kayıtsız ve bigâne kalışın da yine bir sorun olduğunu tespit etmek gerekir. Esasen toplumdaki bilinç düzeyi yükseldikçe iktidar olgusunun ve ilişkilerinin daha fazla sorgulanmaya başladığı bir gerçek. Örneğin etnik milliyetçilik rüzgârlarının ardında bile beğenelim beğenmeyelim bu gerçek yatmaktadır. Sadece o değil Türkiye özelinde bugün muhafazakârlığın ve İslamcılığın siyasal yükselişinden bahsedebiliyorsak, bu hiç şüphesiz toplumun nispeten alt katmanlarının eğitim ve kültürel alandaki tırmanışları sayesinde olmuştur. Muhafazakâr sessiz çoğunluğun sosyal ve siyasal hiyerarşideki yükselişinde eğitim ve kültür düzeyinin birinci derecede rol oynadığı yadsınamaz. Bu rolün ifası, kimlik bilincinin gelişmesiyle olduğu kadar kültür düzeyindeki artışa paralel şekilde muhafazakâr öznelerin kazandığı özgüvenle de alakalı. Sessiz çoğunluğun, elitlerin/beyaz Türklerin iktidarını sorgulama ihtiyacı ve kabiliyetini gösterecek düzeye gelmesiyle siyasetin “rengi” yavaş yavaş değişmeye başlamıştı. Kimliğin siyasete, oradan da iktidara ve devlete taşınması, eğitim ve kültür alanındaki yükselişten bağımsız bir süreç olarak kabul edilemez. Muhafazakâr siyasetin başarısı sessiz çoğunluğun oy gücüne indirgenemeyecek birtakım temellere ve dinamizme sahip. DP iktidarından başlayarak AK Parti öncesi diğer merkez sağ partilerin iktidar gücünü, sessiz çoğunluğun oy gücüyle izah etmek belki mümkün. Ancak AK Parti, seleflerinden farklı olarak sessiz çoğunluğa handiyse yeni bir kimlik ve kişilik kazandırmak suretiyle onu siyasetin hegemonik bir öznesine dönüştürmüş, reaksiyonerlikten çıkarıp aksiyoner bir konuma doğru taşımış bulunuyor. Muhafazakarlık ve İslamcılık, görece ve nispeten muğlak bir şekilde de olsa siyasetin şimdi kurucu unsurları mesabesindedir. Dahası kazandığı hegemonik güç, sistemi daha derin ve kalıcı bir şekilde dönüştürmeye yönelik bir iştahı da kendi gözeneklerinde barındırmaktadır.</p>
<p><strong>İktidar Mantalitesi ve Kimlik Siyasetiyle Yüzleşmenin Önemi</strong></p>
<p>Sessiz çoğunluğun gösterdiği iktidar kabiliyeti ve başarısı önemli. Bunu sahip olduğu kimlik bilinci üzerinden yapması ise -tümüyle pragmatizme teşne olmama bakımından- belki daha da önemli. Böylece ruhsal ve zihinsel bir tekâmül sergileyebilmektedir. Buna bağlı olarak o, kültürel iktidarı inşa edecek bir yeterlilik gösteremese bile en azından sandık üstünlüğü üzerinden bir kimlik siyaseti yürütmeyi becerebilmekte. Fakat söz konusu kimlik siyaseti onun aynı zamanda bir zafiyeti olma tehlikesini de içeriyor. Kimlik siyaseti ile özgürlüğüne kavuşan ve çok boyutlu (siyasi, bürokratik, sosyal, kültürel, ekonomik) bir gelişme olanağı yakalayan sessiz çoğunluğun, iktidarı tam anlamıyla bir tahakküm ve rant alanı olarak görme, kullanma ihtimali de söz konusu. Sessiz çoğunluğun rövanşist reflekslerinin ve geleneksel devlet algısıyla yoğrulmuş iktidar mantalitesinin siyaseti nereye götüreceğini tahmin etmek pek kolay değil. Nitekim milli ve yerli söylemi üzerinden oluşturulan hegemonik yapı ile geçmişte kaldı diyebileceğimiz Kemalist hegemonya arasındaki benzerlik hayra alamet değil. AK Parti’nin Kemalizme teslim olduğu iddiaları elbette fazlaca afaki. Fakat milli-yerli söyleminin içerdiği hegemonik bakış açısı, bugün ciddi bir sorun olarak karşımızda durmaktadır. Oysa artık sessiz çoğunluk olmaktan çıkmış muhafazakâr ve İslamcı kesimlerin iktidar kavramıyla yüzleşmesi, geleneksel hegemonik anlayışın değiştirilmesi gerekiyor. Siyasal iktidarı veya devleti bir “tahakküm öznesi” olarak görmemiz halinde sorun ciddidir. Bugün artık daha yeni bir siyaset anlayışından söz etmek zorundayız. Değilse muhafazakâr siyasetin/kesimlerin sadece anakronik bir iktidar ve devlet anlayışına sahip olduklarından değil, kültürel ve sosyal anlamda yeterli gelişme düzeyine ulaşamadığından da söz edilebilir. Mesele toplumun kültürel gelişmişlik seviyesinden izole edilemeyecek bir mahiyet içeriyor. Bu ise muhafazakâr/İslamcı siyasetin kendisini iktidar alanlarıyla sınırlamayan bir toplumsallaşma gücüne kavuşturmasıyla tebellür edecek bir hususiyeti işaret etmektedir. Başka deyişle iktidarın, siyasetin özneleri açısından bir amaç değil araç olması gerekir. “İktidar için iktidar” arzusu, iktidar sahipleri için olduğu kadar, iktidardan muhtelif şekillerde beslenme beklentisine sahip olanlar için de siyaseti marazileştirici bir etken niteliği taşımaktadır.</p>
<p>Dolayısıyla iktidar aygıtını (devleti), ele geçirilmesi ve kendisiyle topluma şekil verilmesi gereken bir güç kaynağı gibi görme alışkanlığından kurtulmak gerekiyor. Bunun hem siyasal kültürle hem de devletin dönüştürülmesiyle ilgili bir problem olduğu aşikâr. Garson veya hakem devlet ideali, sosyal barış ve huzuru sağlamanın önemli bir anahtarı olarak görünüyor. Bu bakımdan siyaseti/iktidarı bir hegemonya aracı haline getirmek yerine her anlamda hak, adalet ve huzurun teminatı kılacak bir projeksiyonla ihya etmek zorundayız.</p>
<p><strong>“Toplumsal Hegemonya”nın Sınırlarında</strong></p>
<p>Kimliklerin inkâr edilmesi ne kadar yanlışsa kimlik siyasetinin inkârı da bizi aynı şekilde yanlışa ve çatışmacı bir anlayışa götürür. Hegemonik siyaset her halükarda kutuplaştırıcı ve dışlayıcı bir perspektiften beslenir. Oysa bu tarz siyaset, artık bir meşruiyet krizi içine girmeye başlamıştır. Bunu fark edilememesi, siyasete 2023, 2053 vizyonuyla yön verme kabiliyeti ve gücünün kısa zaman sonra yitirilmesini beraberinde getirecektir. Bu anlamda iktidar olmanın başka, “hegemonya”nın başka şeyler olduğunu iyi anlamak gerekir. AK Parti iktidarı büyük ölçüde muhafazakâr kesimlerin “toplumsal (sayısal) hegemonyası”nın bir sonucuydu. Elitist, kültürel hegemonyaya karşı toplumsalın bir yükselişi ve/veya isyanı olarak ortaya çıktı. Fakat söz konusu toplumsalın bir sabite olmadığını ve iktidar süreciyle birlikte niteliksel değişimlere maruz kaldığını hiçbir şekilde göz ardı etmemeli. Hatta bu değişim, muhafazakâr kesimin iktidardan bağımsız olarak modernleşmeyi daha derin ve yoğun bir şekilde tecrübe etmesi sonucu artı bir ivme de kazanmakta. Buna bağlı olarak toplumsal (sayısal) hegemonyanın kültürel hegemonyayla desteklenmesi giderek daha zorunlu hale gelmektedir.</p>
<p>Bu yüzden kültürel iktidarın sorunsallaştırılması siyasi iktidar açısından muhtemel bir krizin öngörüsü olarak anlaşılabilir. Bizatihi bu sorunsallaştırmanın yapılması bile hiç şüphesiz hem bir farkındalığı hem de bir kaygıyı dile getirmesi bakımından kıymeti haiz bir şey. Konu basit ve bildik anlamıyla “Asım’ın nesli” olmaktan da çıkıyor. Zira bir ahlak, tavır ve bilinç sembolü olarak Asım’ın nesli bugün yok diyemeyiz. Fakat bunun yetmediğini, işin sadece imanlı ve ahlaklı bir nesil yetiştirmekten ibaret olmadığını görüyoruz. Hatta belki sorunun mevcut Asım prototipinde olabileceğinden şüphe etmemiz lazım. İmam-Hatip okullarının 400’lerden 1500’lere kadar çıkarılmasıyla meselelerin halledilebileceğini düşünmek belli ki büyük bir safdillik olur. Daha açık ve doğru bir deyişle, karşı karşıya olduğumuz durum, şahidi olduğumuz Asım neslinin içinden çıkamayacağı bir çıkmaz gibidir.</p>
<p><strong>Sessiz Devrimden Sonrası Henüz Muamma</strong></p>
<p>Muhafazakâr/İslamcı siyasetin önü bugün hegemonya üretememe, değer inşa edememe sorunuyla tıkanmış gözüküyor. Kültürel iktidar sorunu bunun bir tespiti ve dışavurumu olarak gündeme gelmektedir. Sorunun siyasal iktidar tarafından dile getirilmesine önemli ölçüde bu tıkanma sebep olmuştur denilebilir.</p>
<p>AK Parti’nin “sessiz devrim” süreci referanslarını nereden alıyordu diye sorduğumuzda, buna muhafazakâr veya İslamcı değerleri adres verme imkanı pek mümkün gözükmüyor. Gelinen nokta açısından bakılacak olduğunda bilhassa İslamcı düşünce ve siyasetin mevcut tabloyu içine sindirebileceği kolay kolay iddia edilemez. AK Parti muktedir konuma geldiği andan itibaren tam da sosyal ve siyasal dönüşüm projesi/stratejisi anlamında bir belirsizlik kriziyle karşı karşıya gelmiştir denebilir. Devletçi, millici ve kalkınmacı söylemlerle bu krizi aşma çabası reel-politik açısından elbette rasyonel bir karşılığa sahip. Fakat bunun en azından AK Parti’nin ruhundaki İslamcı temayülleri soğurabilmesi pek mümkün değil. Bu yüzden siyasal iktidar tarafından yapılan kültürel iktidar sorgulaması sadece kültür alanına dair bir sorunsallaştırma olarak anlaşılmamalı. Aslında makro bir dönüşüme, bir dönüştürme projesine ihtiyaç var ve bunu sağlamanın yolu da kültürel iktidarı dahası hegemonyayı temin etmekten geçiyor. Gayet basit: sessiz devrimlerin yerini artık kültürel devrimlerin alması gerekmekte. Yeni Türkiye’yi inşa edebilmek için zamanın ruhuyla örtüşen bir büyük dönüşüm vizyonuna ihtiyaç var. Buysa tek başına siyasal iktidardan beklenilmeyecek bir iş. Ancak siyasal iktidarın devamlılığı belli bir aşamadan sonra değer üretmekle kaim hale gelmektedir. Devletçi, millici, kalkınmacı politikalar biraz da konjonktürel sebeplerle bu zorunluluğu şimdilik ikinci plana itmiş durumda. Ne var ki zamanın ruhu bunu önümüzdeki süreçte daha acil bir konuma getirecek, İslamcı siyasetle kitlelerin beraberliğini bir yol ayrımına doğru götürecektir.</p>
<p><strong>Büyük Dönüşümün Şartı: Kültürel Hegemonya</strong></p>
<p>Bunun için kültürel hegemonyanın siyasal iktidar açısından giderek daha elzem, daha vazgeçilmez hale geleceğini iyi görmek gerekir. Söz konusu hegemonyanın tamamen iktidar refleksleriyle inşa edilemeyeceğini ise unutmamalı. Bu hegemonyayı kuracak olan toplumsal ve kültürel değerler nihayetinde iktidar gücünden bağımsız, daha rasyonel, aynı zamanda daha tabii bir inkişafın ürünü olacaktır. Jakoben, elitist modernleşme politikalarının başarısızlığı, bu anlamda ders alınması gereken tarihsel bir tecrübe olarak önümüzde durmakta. İktidar olmakla muktedir olmak arasındaki farkın sadece “sistem” sorunu olmadığını bugün daha iyi anlayacak bir noktaya doğru gelmiş bulunuyoruz.</p>
<p>Lukacs’ın dediği gibi politika sadece araçtır, hedefse kültürdür. İktidara atfettiğimiz hükümranlık gücü kültürel ve entelektüel güçten yoksun kaldığı takdirde bir istikbal vaat edemeyecektir. Muhafazakâr/İslamcı siyaset bugün reel dünyanın koşullarıyla sınırlanmış bir görüntü ortaya koyuyor. Bu sınırların aşılabilmesi için tam anlamıyla kültürel hegemonyayı kuracak bir zihin gücüne ve üstünlüğüne ihtiyaç var. Siyasal iktidarın bu konuda bir farkındalığa sahip olması her şeye rağmen önemli bir şans. Her halükarda İslamcılığı irrasyonel politika ve projelerle ayağa düşürmeden realize etme becerisi ve titizliğini göstermek icap eder. Evet bu kolay değil, belki bazı riskleri göze almadan olabilecek bir şey olarak da gözükmüyor ancak belli bir ruh ve istikamet beraberliğini muhafaza edebilmemiz halinde İslamcı düşüncenin emeklemekten çıkıp yürümeye başladığı günleri pekala ümit edebiliriz. Yeter ki “zamanın ruhu”nu kavrayıcı/kuşatıcı perspektiften bir İslam aydınlanmasını yaşayabilelim.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/gelecegini-arayan-siyaset/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
