<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>AKP &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/akp/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Mon, 30 Sep 2019 20:32:41 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.10</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>AKP &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Eski AK Parti İstanbul Milletvekili Metin KÜLÜNK: “7 Haziran-1 Kasım Diyenler Rus Uçağının Düşürülmesini De Açıklasın”</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/eski-ak-parti-istanbul-milletvekili-metin-kulunk-7-haziran-1-kasim-diyenler-rus-ucaginin-dusurulmesini-de-aciklasin/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/eski-ak-parti-istanbul-milletvekili-metin-kulunk-7-haziran-1-kasim-diyenler-rus-ucaginin-dusurulmesini-de-aciklasin/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ceyhun BOZKURT]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 01 Sep 2019 13:24:26 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[ABD]]></category>
		<category><![CDATA[AKP]]></category>
		<category><![CDATA[CHP]]></category>
		<category><![CDATA[Rusya]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=12335</guid>

					<description><![CDATA[O dönemde Nusaybin’de güvenlik güçleri PKK terörüyle büyük mücadele verilirken, Brüksel’de kim kiminle görüşüyordu buna da bakmak lazım. İkinci Çözüm Süreci başlığı altında devletin terörle en güçlü mücadele verdiği bir anda ne yapmak istiyorlardı. Zaten birçok stratejileri çökünce 15 Temmuz’u erkene almak zorunda kaldılar. Atlantik ötesinin bütün hedefleri Erdoğan’sız bir Türkiye. 7 Haziran’dan sonra da bunu Erdoğan’ı Külliye’ye hapsetme çalışmalarıyla yapıldı. Bu çalışmalar hala devam ediyor. Hem içeride tarihi gelişmelerden geçiyoruz. Gerek iktidarda bulunan Adalet ve Kalkınma Partisi merkezli olmak üzere siyasetteki gelişmeler gerek güvenlik merkezli içeride ve dışarıda yaşananlar adeta kırılma dönemini yansıtıyor. Bu gelişmeleri hem AK Parti’yi çok iyi tanıyan hem de bölgesel politikalara kafa yoran bir isimle, eski AK Parti İstanbul Milletvekili Metin Külünk ile konuştuk.  ABD’nin politikalarını rasyonel akıl ile anlamının mümkün olmadığını belirten Külünk, AK Parti için de çok konuşulacak sözler söyledi. Washington’u Armagedon’a İnananlar Yönetiyor YÖRÜNGE- Sayın Külünk, öncelikle bölgesel meselelerden başlayalım. Fırat’ın doğusu, İdlib vs. derken ne görüyorsunuz bu fotoğrafta? METİN KÜLÜNK- Bir kere coğrafya kaderdir. Aslında bu yaşadığımız süreç; bir, jeo-politik merkez oluşumuz; iki, jeo-medeniyet merkezi oluşumuz. Hem jeo-politik hem jeo-medeniyet merkeziyiz. İki küresel güç sistemini doğrudan ilgilendiren bir konuda merkez olan bir ülkenin yaşadığı tüm bu süreçler doğaldır. İkinci Dünya Savaşı’ndan &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>O dönemde Nusaybin’de güvenlik güçleri PKK terörüyle büyük mücadele verilirken, Brüksel’de kim kiminle görüşüyordu buna da bakmak lazım. İkinci Çözüm Süreci başlığı altında devletin terörle en güçlü mücadele verdiği bir anda ne yapmak istiyorlardı. Zaten birçok stratejileri çökünce 15 Temmuz’u erkene almak zorunda kaldılar. Atlantik ötesinin bütün hedefleri Erdoğan’sız bir Türkiye. 7 Haziran’dan sonra da bunu Erdoğan’ı Külliye’ye hapsetme çalışmalarıyla yapıldı. Bu çalışmalar hala devam ediyor.</strong></p>
<p class="p1">Hem içeride tarihi gelişmelerden geçiyoruz. Gerek iktidarda bulunan Adalet ve Kalkınma Partisi merkezli olmak üzere siyasetteki gelişmeler gerek güvenlik merkezli içeride ve dışarıda yaşananlar adeta kırılma dönemini yansıtıyor.</p>
<p class="p1">Bu gelişmeleri hem AK Parti’yi çok iyi tanıyan hem de bölgesel politikalara kafa yoran bir isimle, eski AK Parti İstanbul Milletvekili Metin Külünk ile konuştuk.<span class="Apple-converted-space">  </span>ABD’nin politikalarını rasyonel akıl ile anlamının mümkün olmadığını belirten Külünk, AK Parti için de çok konuşulacak sözler söyledi.</p>
<p class="p2"><b>Washington’u Armagedon’a İnananlar Yönetiyor</b></p>
<p class="p1"><b>YÖRÜNGE- Sayın Külünk, öncelikle bölgesel meselelerden başlayalım. Fırat’ın doğusu, İdlib vs. derken ne görüyorsunuz bu fotoğrafta?</b></p>
<p class="p1"><b>METİN KÜLÜNK-</b> Bir kere coğrafya kaderdir. Aslında bu yaşadığımız süreç; bir, jeo-politik merkez oluşumuz; iki, jeo-medeniyet merkezi oluşumuz. Hem jeo-politik hem jeo-medeniyet merkeziyiz. İki küresel güç sistemini doğrudan ilgilendiren bir konuda merkez olan bir ülkenin yaşadığı tüm bu süreçler doğaldır. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan sistem çöktü. Yeni bir sistem arayışı var.</p>
<p class="p1">ABD’nin sistemi 1989’da Soğuk Savaş bittikten sonraki “Tarihin Sonu”, “Tek kutup dünya” tezi çöküşü ve 1990’lı yıllardan sonra dünya sistemine dahil olacak çok fazla güç merkezinin ortaya çıkışı, çok kutuplu bir dünyaya evriliş ve kendi dengesini arayış… Dünya bir yandan bu dengeyi ararken diğer taraftan da konuşmadığımız bir başka taraf var. Ezoterik boyutta dünyayı bir Armagedon’a zorlayış var. Yani Atlantik ötesinde akıl hâkim değil. Ezoterik, Evanjelist bir düşünce biçimi hâkim.</p>
<p class="p2"><b>Evanjelizme Karşı Hz. İbrahim Aklını, Zekasını Merkeze Koymalıyız</b></p>
<p class="p1"><b>YÖRÜNGE- Fundamentalizm mi hakim?</b></p>
<p class="p1"><b>MK-</b> Fundamentalizm ötesi… Dünyaya büyük bir savaşa zorluyorlar. Bu, gerçekçilikle alakası olmayan, irrasyonel, akıl dışı, metafizik diyemeyeceğiz, metafizik ötesi, tamamen şeytanın çocukları dünyayı kıyamete zorlamak istiyorlar. Kıyamete zorlamak noktasında da en kritik yer de bizim coğrafyamız: Mezopotamya ve Anadolu. Bu kadar kritik süreçlerin buluştuğu bir yer. Böyle bir yerde biz Türkiye’yiz, Türkiye Cumhuriyeti devletiyiz. Böyle bir yerde insanlık için de, dijital, yapay zeka devrimi üzerinden insanlığı bekleyen büyük bir kaosu engelleyebilecek de medeniyet merkeziyiz.</p>
<p class="p1">Bütün bunların buluştuğu noktadayız. Onun için de diyorum ki, soğukkanlı olursak Batı uygarlığının, Amerikan hegemonyasının çöküşe geçtiğini görürsek, bir taraftan Batı’nın insansız uygarlık tezine karşı insan ve kalp merkezli bir medeniyetin parametrelerini içeride inşa edip insanla buluştuğu noktaya gelebilirsek; öbür yandan irrasyonel Evanjelizme karşı İbrahim Aleyhisselam’ın aklını ve zekasını merkeze koyarak Nemrut, ateş karşısındaki duruşunu inşa edersek biz buradan yükselerek çıkacağız.</p>
<p class="p1">Aslında Türkiye’nin yükselişi insanlığın yükselişi olacaktır. Olayı sadece enerji hatları, ABD’nin Asya-Pasifik’e geçebilmek için inşa ettiği strateji, Rusya’yı sınırlama, tek başına Doğu Akdeniz’i tutmak üzerinden düşünmek eksik kalır. Evet bunlar var. Ama arkada aklı zorlayan, aşan bir fotoğrafla karşı karşıyayız.</p>
<p class="p2"><b>PKK, Ateşin, Yani Şeytanın Çocuklarıdır</b></p>
<p class="p1"><b>YÖRÜNGE- Kastettiğiniz bu yapı dini kendi politik amaçları için mi kullanmak istiyorlar yoksa cidden buna inanıp mı hareket ediyorlar?</b></p>
<p class="p1"><b>MK-</b> Buna inanan bir güruh var. Ateşin çocukları. Bunlar Mesih’in geleceğine inanıyorlar.</p>
<p class="p1"><b>YÖRÜNGE- Bu arada geçen ormanlarımızı yakan terör örgütü yapılanmasının adı da ateşin çocuklarıydı. </b></p>
<p class="p1"><b>MK-</b> Aslında orman yangınları ile PKK’nın arkasındaki aklın verdiği mesaj Nemrut’un İbrahim Aleyhisselam’a verdiği mesajdır. PKK’nın elemanlarının kullandığı dile bakın. Kendi akılları yetmez buna. O arkasındaki akıl, Türkiye’yi İbrahim olarak gördükleri için, İbrahim Aleyhisselam’ı Nemrut’un ateşle vermek istediği mesajı şimdi PKK üzerinden veriyorlar.</p>
<p class="p1"><b>YÖRÜNGE- Orman yangınları üzerinden de teolojik bir mesaj mı veriliyor?</b></p>
<p class="p1"><b>MK-</b> Evet. Evanjelist akıl Türkiye’yi “yakarız seni” mesajı veriyor. Hz. İbrahim’in ateşe atılması gibi… Dolayısıyla aslında bugün İbrahim Aleyhisselam’ı kıssasını akıl ve kalple bir daha bir daha okumamız gerekiyor. Çünkü orada İbrahim Aleyhisselam’ın ateşin çocuklarına verdiği yanıttaki keskin zekayı, akıl derinliğini fark ettiğimizde ve bizim Allah’a olan teslimiyetimizde endişesizliğimizi yakaladığımızda bir bu cendereden çıkacağız. İster Armagedon’a zorlasınlar ister başka şeye, hiç fark etmez. Ama süreç salt siyaset bilimcilerin, uluslararası ilişkiler uzmanlarının, askeri uzmanların tarif ettikleri gerçeklik sınırları içerisindeki modelle izah edilemeyecek bir noktada.</p>
<p class="p1">Bu karşımızdaki yapının ezoterik inançları var. O inanç gereği olarak her şeyi kullanma temayülündeler. Çok önemli bir şey yakaladınız. PKK, ateşin çocukları. Ateşin çocukları kavramını Nemrut’tan, şeytandan bağımsız olarak düşünürseniz hata edersiniz.</p>
<p class="p1">Dolayısıyla buradaki kavga ateşle toprağın kavgasıdır. Toprak Adem’dir, ateş Adem’e itiraz eden şeytandır. Buradan yola çıkarak bizim Kur’an’daki İbrahim kıssasını tekrar tekrar okumamız gerekiyor. Buna bilim adamları itiraz edebilir.</p>
<p class="p2"><b>ABD Rasyonel Hareket Etse Türkiye’yi Yanına Alır</b></p>
<p class="p1"><b>YÖRÜNGE- Biraz da açalım o zaman? Tam olarak neyi kastediyorsunuz?</b></p>
<p class="p1"><b>MK-</b> İtiraz edeceklere şu soruyu soralım: PKK’nın örgüt elemanlarına ateşin çocukları ismini verme dinamiklerini iyi düşündünüz mü? Gerçeklikle alakası var mı? Bir örgüt nefreti toplayacağını bilmesine rağmen örgütün adına ateşin çocuklarına diyor. Bunu, o eylemi yapan militanlar bilmez. O ismi koyan aklı çözmek lazım. O akıl Golan Tepeleri ile fiili durum oluşturuyor. O akıl Kudüs’ü İsrail’in başkenti ilan ediyor, Türkiye ile gerçeklik dışı bir iletişim kurmaya kalkıyor. Çünkü normal akılda, yani Brzezinski’nin ve Kissinger’in etki alanından kurtulmuş bir ABD’nin kendi doğal çıkarları Türkiye ile çatışmamayı emreder.</p>
<p class="p1"><b>YÖRÜNGE- Neden çatışmamayı emretmesi gerekir?</b></p>
<p class="p1"><b>MK-</b> Çünkü yükselen Çin’in ABD tarafından durdurulamayacağı çok açık. ABD’nin küresel güç sisteminde gücünü koruyabilmesinin temel şartlarından birisi Türkiye ve Türkiye üzerinden İslam ve Türk dünyası ile çatışmasızlıktır. Bu da ancak Türkiye merkezli, İslam ve Türk dünyasının çıkarlarıyla çatışmayacak bir Amerikan politikasını gerektirir. Bunun yanına da Rusya’yı da almaktır.</p>
<p class="p2"><b>Eski Dış Politika Temsilcilerimiz Arap Baharı’nı Okuyamadı</b></p>
<p class="p1"><b>YÖRÜNGE- Zaten Trump’ın G-7’ye Rusya’yı dahil etme hamlesinin perde arkasında Çin’e karşı mücadelesinde Çin’i zayıflatmak olduğu biliniyor.</b></p>
<p class="p1"><b>MK-</b> Nasıl olacak bu? Evanjelizmle çelişiyor. Trump’ın G-7’de Çin’e karşı birlikte olalım tezi, gerçeklik tezidir. Ancak ABD’nin genel politikalarına baktığımızda rasyonaliteyi değil irrasyonaliteyi görüyoruz. Dolayısıyla bu temelde hadiseye bakmalıyız. 2011’den sonraki süreci, Suriye’nin kaos denklemine dahil edilme sürecini bu perspektiften görmeliyiz. Onların görmedikleri şey şuydu: Rusya’nın kendi çıkarları gereği güvenlik hattını en dış çeperde kurma konusunda bu kadar kararlı olacağını ve güçlü duracağını göremediler. O dönem bizim dış politikamızın temsilcisi olan arkadaşlar da görmeliydi. Yani Rusya’nın bu oyunda Libya, Tunus, Mısır gibi hemen teslim olacağını düşündüler. Tersi ihtimali de düşünmeliydiler, ki o ihtimal gerçekleşti. 8 yıl geçti. Şam duruyor yerinde.</p>
<p class="p1"><b>YÖRÜNGE- O zaman Rusya ile iletişim geliştiği dönemden önceki politikaları da eleştirmek gerekir mi? </b></p>
<p class="p1"><b>MK-</b> Tabii ki. Zaten onu söylemeye çalışıyorum. Arap Baharı’nı bir daha geriye dönüp okumaya başladığımızda, halkların kendi kaderlerine tayin hakkına saygımız var, evyallah. Halkın diktatörlüğe karşı çıkışına, demokratik tepkilere saygımız var. Bu konularda hiçbir ihtilaf yok. Ancak sokağı o noktaya taşıyan Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan düzendi. Bu kavga aslında İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Süveyş Kanalı’nda başlamıştı. Akla gelir mi, ABD kanalın millileşmesinde Mısır’ın yanında, İngiltere ve Fransa’nın karşısında durdu. Günümüzdeki durum çerçevesinde Arap Baharı sürecini sakin ve soğukkanlı şekilde bir daha düşünmeliyiz.</p>
<p class="p2"><b>Batı Biat Etmeyenleri Şeytanlaştırma Politikası İzliyor</b></p>
<p class="p1"><b>YÖRÜNGE- İhvan’ın çok büyük hataları oldu mu?</b></p>
<p class="p1"><b>MK-</b> Elbette İhvan’da hatalar yaptı.</p>
<p class="p1"><b>YÖRÜNGE- Sorumu açmak açısından söylüyorum: Özellikle Libya’da biz Kaddafi’ye sahip çıkamadık. Oysa Kaddafi Kıbrıs Barış Harekâtı’ndan tutun da birçok konuda Türkiye’nin yanında yer almış bir liderdi. O gitti Libya’nın durumu ortada. </b></p>
<p class="p1"><b>MK-</b> Daha geriye gidelim, Saddam’ın devrilmesinin ortaya çıkardığı duruma bakın. Saddam diktatördü. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan düzenin ifadesiydi.</p>
<p class="p1"><b>YÖRÜNGE- Savunmak açısından değil ancak diktatör tanımını da biraz açmak gerekir mi? Çünkü emperyalizmin şöyle bir politikası var. Nereyi hedeflese o bölgenin liderine diktatör tanımlaması yapıyor. Daha geriye gidelim, Kurtuluş Savaşımızın lideri, büyük lider Mustafa Kemal Atatürk için bile o dönem diktatör suçlaması yapan emperyalist merkezler vardı. </b></p>
<p class="p1"><b>MK-</b> İtirazım yok bu söylediklerinize. Irak halkıyla iletişimi bakımından söylüyorum. Evet, emperyalizm kendisine teslim olmayan her lideri, insanı ötekileştirme, şeytanlaştırma politikası izliyor.</p>
<p class="p2"><b>Arap Baharı’nda Hedef Türkiye’ydi</b></p>
<p class="p1"><b>YÖRÜNGE- Günümüzde aynı merkezlerde sayın Cumhurbaşkanı’na bu ifadeyi kullananlar da var. </b></p>
<p class="p1"><b>MK-</b> Dünyadaki kurulu düzene itiraz eden herkes onların gözünde ötekidir, şeytandır, kötüdür. Şimdi Saddam’ı yıktılar. Saddam’ı yıkana kadar Kesnizani örgütü aracılığıyla Saddam’ın etrafını boşalttılar, Irak ordusunu çökerttiler, Saddam’ı yıkarken Irak halkına ne mesajı verdiler: Demokrasi. Sonuç, yaklaşık 20 yıldır toparlanamayan bir Irak. Petrolü önünden geçerken sadece bakan bir Irak.</p>
<p class="p1">Kendisi yoksul, petrolün gittiği yerler zengin. Arap Baharı sürecini bu temelde ABD’nin Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Cebelitarık’tan Bab’ül Mendep’e kadar olan bu hatta kurulan düzene itirazı olarak görmek lazım. O düzen iyi miydi? Değildi.</p>
<p class="p1">Kendi halkına zorba, demokrasi, zenginlik, bilim, akıl, refah, eşitlik üretmeyen sistem. İngilizler’in de işine böyle gelmişti. İngilizler o dönem inşa ettikleri düzeni teslim ettikleri kölelerini bütün halklarına yönelik baskılarına tolerans göstermişti.</p>
<p class="p1">Aynen bugün ABD’nin Suudi Arabistan rejimi ile olan ilişkisi gibi. Hesapta Suudi Arabistan bir İslam devleti. Nasıl bir İslam devletiyse, kendi halkına zalim, emperyalizme karşı köle. Saddam çöktü sonuç, Irak paramparça. Libya çöktü. Tunus ortada. Mısır derlenip toparlanamıyor.</p>
<p class="p1"><b>YÖRÜNGE- Sonuç olarak ne görüyorsunuz?</b></p>
<p class="p1"><b>MK-</b> Arap Baharı’nda hedefin Türkiye olduğunu görüyorum.</p>
<p class="p1"><b>Kırılma Noktası 1990</b></p>
<p class="p1"><b>YÖRÜNGE- Arap Baharı hareketlenmeleri, ağırlıklı olarak Doğu Akdeniz’e kıyısı olan ülkelerde gerçekleşti. </b></p>
<p class="p1"><b>MK-</b> Türkiye sadece Doğu Akdeniz değil, bütün olarak kuşatıldı. Ama küresel sistemin anlamadığı ve ikna olmadığı bir şey. Türklerin devlet aklını anlamıyorlar. Bir de bizi İngilizlerin Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra kurup yönettiği devlet(!) olduğumuzu zannediyorlar. Bizim referanslarımız farklı. 100 yıldır boş durmadık biz. Bir büyük devletten bir büyük devlete geçiş sürecinde tüm eksiltmelere rağmen birçok şeyi başardık. Eksikliklerimize rağmen cazibe merkezi olduk, akıl ürettik. Bunu görmedikleri için Arap Baharı sürecinin Türkiye’de devam edeceğini varsaydılar. Ama unuttukları bir şey var. Türkiye 1990’dan itibaren stratejik ortak olmadığını gördü.</p>
<p class="p1"><b>YÖRÜNGE- Kırılma 1990’da mı gerçekleşti. </b></p>
<p class="p1"><b>MK-</b> Bence öyle. 1990’lı yıllar, Birinci Körfez Harekâtı. Türk devleti bu harekâtla aslında ABD ile müttefik olmadığını, iki ayrı güç olduğunu gördü. Aslında bunu daha geriye götürebiliriz. Kıbrıs Barış Harekâtı bizim ABD ile müttefik olmadığımızı çok net gösterdi. Fakat devşirilmiş siyasetçiler, askeri bürokrasisi, kamu bürokrasisi, sermaye içindeki unsurlar Kıbrıs Barış Harekâtından sonraki süreçte yerli ve milli unsurları sürekli baskıladıkları, tasfiye ettikleri ve Ankara’ya yaklaştırtmadıkları için Türkiye ABD ile ayrı hatta olduğunu görmesine rağmen, kendi çıkarları doğrultusunda stratejik hamle yapma kabiliyetini elde edemedi. Ta ki, 1990’lı yıllardan sonra bu iş 36’ncı paralel, Çekiç Güç’ün PKK’yı doğrudan sahiplenmesi, ikincisi Irak’ın haritasının değiştirilmesinin Saddam’ın devrilmesiyle çok açık hale gelince ABD ve NATO ile aynı hatta olmadığını gördü.</p>
<p class="p1"><b>YÖRÜNGE- 12 Eylül darbesi de Türkiye’yi kendi kontrollerinde tutmak için mi yapıldı?</b></p>
<p class="p1"><b>MK-</b> 12 Eylül darbesinin iki ayağı var. Birinci ayak Türkiye’yi NATO çizgisinde tutmak. İkincisi de Türkiye’yi Washington uzlaşısına mecbur etmek.</p>
<p class="p2"><b>ABD Panikledi 15 Temmuz’u Erkene Aldı</b></p>
<p class="p1"><b>YÖRÜNGE- Nedir bu uzlaşı?</b></p>
<p class="p1"><b>MK-</b> Liberalizme teslim etmek, ekonomik olarak kendi dinamikleri üzerinden ayağa kalkan bir Türkiye fotoğrafı yerine küresel sermayeye teslim bir Türkiye ve özelleştirmeler üzerinden devletin ekonomi üzerindeki bütün ağırlığını tüketmenin önündeki engelleri kaldırmak. İlki de dediğimiz gibi Türkiye’yi NATO hattında tutmak. Bunun en önemli göstergesi Yunanistan’ın NATO’nun askeri kanadına dönüşüne onay vermek 12 Eylül yönetimiyle oldu. Sivil yönetimlerin hiçbiri buna izin vermezdi. Geldiğimiz noktada Arap Baharı’nı bir daha konuşmak zorundayız. Türkiye’nin muhkem devlet refleksi dalganın Türkiye’yi sıçramasına izin vermedi. Kobani meselesi sonrasında yaşananlar, Gezi’de yaşananlar bunlar farklı değil ki… En son gelinen noktada da 15 Temmuz yaşandı. Arap Baharı’nı Türkiye içinde başaramadıkları için tezlerinde yenilenmeye gittiler, beklemeye tahammüllerinin olmadığını gördüler. Çünkü Sayın Erdoğan devletin ABD ile aynı yerde olmadığını ve Türkiye’nin kendi milli reflekslerini inşa etmek durumunda tezinin gereğine yönelik çok stratejik adımlar attı. Türkiye’nin kendi jeopolitik merkez olma konumunun gerektirdiği büyük akıl değişimini ve fiziki değişimini gerçekleştirdi. ABD’nin aslında rahatsız olduğu, Türkiye’nin gelecek yüzyıla güçlü bir şekilde hazır olması. Üçüncü havalimanıyla, Avrasya Tüneli, Marmaray, Yüksek Hız Tren hatlarının Doğu-Batı-Kuzey-Güney hatlarında tüm yurdu kuşatması… Türkiye’nin mesajı ben gelecek yüzyıla hazırım. ABD panikledi ve panikleyince tezlerini erkene aldılar. İhtimalle güneydeki tezleri de erkene aldılar.</p>
<p class="p2"><b>Türkiye’nin Savaşsız 5-10 Yıla İhtiyacı Var</b></p>
<p class="p1"><b>YÖRÜNGE- 15 Temmuz’daki FETÖ’cüler gibi mi? Çünkü onlar da panikleyince hareketi erken saate çekmişlerdi. </b></p>
<p class="p1"><b>MK-</b> Aynen, erkene aldılar. Neden? Çünkü Türkiye’nin savaşsız bir 5-10 yıla ihtiyacı var. Bu süreçte Türkiye kendi milli muharip uçağını, insansız tankını üretecek, hava savunma sisteminde Rusya ile füze geliştirme ve üretme kabiliyeti güçlenecek. Hava savunma sistemiyle kendi sınırlarına 600 km’ye kadar koruyabilecek. Örneğin Taşucu’dan baktığınızda Mısır İskenderiye Limanı’na, Akçakale’den baktığınızda Ürdün sınırına, Silopi’den baktığınızda Suud sınırına kadar hattı kontrol alacaksınız. Gelebilecek saldırıları havada göğüsleyebilecek noktaya gelmiş bir Türkiye. Karada insansız tankıyla harekât kabiliyetiyle, denizde altı ve üstünde ürettikleriyle çok güçlü bir Türkiye. Bunlarla birleşmiş, yükselen Çin’in Batı’ya çıkışında en kritik lojistik merkez. Türklerin hafızasını iyi okuyan bir akıl, ‘Türkler ABD’ye kafa tutacak ve çökertecek’ diyor. Michael Rubin’in açıklaması da bunu söylüyor. Dolayısıyla ABD panik halinde.</p>
<p class="p1"><b>YÖRÜNGE- PKK’nın hendek ve barikat kalkışmasını da bu çerçevede değerlendirebilir miyiz?</b></p>
<p class="p1"><b>MK-</b> Nusaybin, Sur, Cizre, Silopi, Yüksekova gibi merkezleri PKK’nın şehir çatışmaları üzerinden teslim alarak, kaymakamlıklara PKK simgelerini çekerek gelişen strateji, bahsettiğimiz sürecin benzeridir. O dönemde Nusaybin’de güvenlik güçleri PKK terörüyle büyük mücadele verilirken, Brüksel’de kim kiminle görüşüyordu buna da bakmak lazım. İkinci Çözüm Süreci başlığı altında devletin terörle en güçlü mücadele verdiği bir anda ne yapmak istiyorlardı. Zaten birçok stratejileri çökünce 15 Temmuz’u erkene almak zorunda kaldılar. Atlantik ötesinin bütün hedefleri Erdoğan’sız bir Türkiye. 7 Haziran-1 Kasım diyenler Rus uçağının düşürülmesini açıklayabildiler mi? Bu, 7 Haziran’dan sonra da Sayın Erdoğan’ı Külliye’ye hapsetme çalışmalarıyla tezahür etti. Bu çalışmalar hala devam ediyor. Milli devlet aklına itiraz ediyorlar.</p>
<p class="p1"><b>Tabanın Erdoğan’a Mesajı</b></p>
<p class="p1"><b>YÖRÜNGE- AK Parti tabanı ne diyor?</b></p>
<p class="p1"><b>MK-</b> Sokakla Cumhurbaşkanımız arasında duygusal ittifak var. Bunun güçlenmesi 15 Temmuz’un arkasındaki aklın işine gelmiyor. Sokak da Cumhurbaşkanımızdan şunu bekliyor: “Biz seni seviyoruz ve destekliyoruz. Stratejik öneme sahipsin. Ama bizi anla. AK Parti’de 15 Temmuz’dan sonra bizim beklediğimiz değişimi yap.” Sayın Cumhurbaşkanımız bu konuda güçlü pozitif bir yanıt verdiğinde karşısındaki gücün şansı yok. Ben Cumhurbaşkanımızın bunu gördüğünü ve okuduğunu düşünüyorum. Buna Türkiye’nin gelecek yüz yıla yürüyüşünde ihtiyaç var. Ayrıca küresel dengenin de ihtiyacı var.</p>
<p class="p1"><b>YÖRÜNGE- Teşkilatta bir değişime mi ihtiyaç var?</b></p>
<p class="p1"><b>MK-</b> Sayın Erdoğan tek başına büyük bir partidir. Ama Sayın Erdoğan’ın lideri olduğu partinin teşkilatlarının çok önemli bir kısmı Sayın Erdoğan’ın milletle kurduğu bu duygusal ittifakın tahkimine yönelik atması gereken adımlarda aynı performansta değil. O zaman ne istiyor teşkilatın tabanı: Sayın Erdoğan’ı kendi mahallesinde, ilçesinde, ilinde görmek istiyor. AK Parti tabanında 15 Temmuz sorgulaması devam ediyor. Sayın Cumhurbaşkanımızdan bütün beklentileri 15 Temmuz esaslı, AK Parti teşkilatlarında büyük restorasyondur, değişimdir. Orta veya küçük ölçekli bir değişimi kabul etmez taban.</p>
<p class="p2"><b>Türk Milletiyle İnatlaşılmaz</b></p>
<p class="p1"><b>YÖRÜNGE- Yıkıp yeniden kurmayı mı kastediyorsunuz?</b></p>
<p class="p1"><b>MK-</b> Hayır, yıkmaktan bahsetmiyorum. AK Parti’de 15 Temmuz’u merkeze koyan büyük değişim döneminin gerekliliğini kastediyorum. Yapılan başarının üstüne gelecek 100 yıl perspektifi… Gelecek 100 yıl perspektifinin hattını bu millet 15 Temmuz gecesi çizdi. Milli bağımsızlık hattı. Dolayısıyla AK Parti teşkilatlarında millet FETÖ ve iltisaklı unsurlarını, rant milliyetçilerini, güç sarhoşlarını görmek istemiyor. Samimiyeti, tevazuyu, milli bağımsızlık çizgisinde Sayın Cumhurbaşkanımızın durduğu yerde duracak kadroları görmek istiyor. AK Parti teşkilatlarında il yöneticiliği yapıp, sandıkta başka partilere oy atanları görmek istemiyor.</p>
<p class="p1"><b>YÖRÜNGE- Böyle kişiler mi var?</b></p>
<p class="p1"><b>MK-</b> Olmama ihtimali var mı? Dolayısıyla Sayın Cumhurbaşkanımız bu büyük değişimi gerçekleştirdiğinde Türkiye’de CHP’nin AK Parti ile yarışabilme kabiliyeti yok. Bu milletin çok önemli bir özelliği vardır. Kendisiyle inatlaşılmasından hoşlanmaz. Kendisiyle de inatlaşırsanız, bu millet gerekirse kendisini çözümsüzlüğe kitler. Değişim gerçekleşmezse, buradan beslenmek isteyenler var.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/eski-ak-parti-istanbul-milletvekili-metin-kulunk-7-haziran-1-kasim-diyenler-rus-ucaginin-dusurulmesini-de-aciklasin/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Toplum İttifakları Benimsedi mi?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/toplum-ittifaklari-benimsedi-mi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/toplum-ittifaklari-benimsedi-mi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cüneyt Toraman]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 02 May 2019 10:30:16 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[31 Mart]]></category>
		<category><![CDATA[Ak Parti]]></category>
		<category><![CDATA[AKP]]></category>
		<category><![CDATA[CHP]]></category>
		<category><![CDATA[Cumhur İttifakı]]></category>
		<category><![CDATA[Millet İttifakı]]></category>
		<category><![CDATA[Seçimler]]></category>
		<category><![CDATA[Yerel Seçimler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=10138</guid>

					<description><![CDATA[Türkiye’de siyasi partiler arasındaki “ittifak”, Başkanlık sisteminin amaçlarına hizmet etmiyor. Yeni sistemin rayına oturması için seçim yasası başta olmak üzere, birçok yasada değişiklik yapılması gerekiyor. Seçimlerden sonra Cumhurbaşkanlığını ve Meclis’te çoğunluğu kazanan Cumhur İttifakı ile bu seçimlerde oylarını artıran, yerel seçimlerde de büyük başarı elde eden Millet İttifakı’nın geleceğini herkes merak ediyor. Yeni sistemde siyasi partilerin “ittifaklarının” birleşmeye değil, partilerin daha da artmasına sebebiyet verecek gibi görünüyor. 31 Mart 2019 tarihinde, “tarihi” seçimlerden birini daha geride bıraktık. Daha doğrusu, Başkanlık sistemi referandumundan sonra biri genel diğeri yerel iki seçim tecrübesi yaşadık. Başkanlık sistemini, bu tecrübelerden sonra yeniden değerlendirmek daha sağlıklı olacaktır. Başkanlık sistemine ilişkin Anayasa paketi gündeme geldiğinde, muhalefet partileri bu öneriye şiddetle karşı çıkmışlar, bu değişikliğin gerçekleşmemesi için kampanya yürütmüşlerdi. Bu değişikliğin demokrasinin sonu olacağını, devletin bütün erklerinin tek kişiye bağlanacağını, tek adam rejiminin hâkim olacağını öne sürmüşlerdi. Bu tartışmalar sırasında; “Mevcut sistemin parlamenter sistem olmadığını, esasen Türkiye’de hiçbir zaman parlamenter sistem uygulanmadığını, 2010 yılına kadar parlamenter sistem görünümlü askeri vesayet sisteminin uygulandığını, 2010 yılından itibaren bu vesayetin FETÖ’nün eline geçtiğini, 2014 yılına kadar devam ettiğini, bu sistemin, dış müdahalelere açık bir sistem olduğunu, siyasi tarihimizde bunun çok sayıda örneği olduğunu, AK Parti’nin önerisinin ‘Başkanlık sistemi’ olduğunu, bu sistemin &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Türkiye’de siyasi partiler arasındaki “ittifak”, Başkanlık sisteminin amaçlarına hizmet etmiyor. Yeni sistemin rayına oturması için seçim yasası başta olmak üzere, birçok yasada değişiklik yapılması gerekiyor. Seçimlerden sonra Cumhurbaşkanlığını ve Meclis’te çoğunluğu kazanan Cumhur İttifakı ile bu seçimlerde oylarını artıran, yerel seçimlerde de büyük başarı elde eden Millet İttifakı’nın geleceğini herkes merak ediyor. Yeni sistemde siyasi partilerin “ittifaklarının” birleşmeye değil, partilerin daha da artmasına sebebiyet verecek gibi görünüyor.</strong></p>
<p>31 Mart 2019 tarihinde, “tarihi” seçimlerden birini daha geride bıraktık. Daha doğrusu, Başkanlık sistemi referandumundan sonra biri genel diğeri yerel iki seçim tecrübesi yaşadık. Başkanlık sistemini, bu tecrübelerden sonra yeniden değerlendirmek daha sağlıklı olacaktır. Başkanlık sistemine ilişkin Anayasa paketi gündeme geldiğinde, muhalefet partileri bu öneriye şiddetle karşı çıkmışlar, bu değişikliğin gerçekleşmemesi için kampanya yürütmüşlerdi. Bu değişikliğin demokrasinin sonu olacağını, devletin bütün erklerinin tek kişiye bağlanacağını, tek adam rejiminin hâkim olacağını öne sürmüşlerdi.</p>
<p>Bu tartışmalar sırasında; “Mevcut sistemin parlamenter sistem olmadığını, esasen Türkiye’de hiçbir zaman parlamenter sistem uygulanmadığını, 2010 yılına kadar parlamenter sistem görünümlü askeri vesayet sisteminin uygulandığını, 2010 yılından itibaren bu vesayetin FETÖ’nün eline geçtiğini, 2014 yılına kadar devam ettiğini, bu sistemin, dış müdahalelere açık bir sistem olduğunu, siyasi tarihimizde bunun çok sayıda örneği olduğunu, AK Parti’nin önerisinin ‘Başkanlık sistemi’ olduğunu, bu sistemin de parlamenter sistem gibi demokratik sistemlerden biri olduğunu, bu sistemlerin her birinin artılarının ve zaaflarının olduğunu, Başkanlık sisteminde, başkanın seçilmesi için %50+1 oy gerektiğinden, <strong>seçimden önce</strong> ittifakın, parlamenter sistemde ise <strong>seçimden sonra</strong> koalisyonun söz konusu olduğunu, Başkanlık sisteminin, toplumu iki kutupta topladığını, seçmenleri ittifaka zorladığını, zaman içinde iki partili bir sisteme evrildiğini, Türkiye’de bu sistemin en fazla CHP’nin işine yarayacağını” belirtmiştim. Bilindiği üzere 16 Nisan 2017 tarihinde, cumhurbaşkanlığı sistemi referanduma sunuldu, %51,41 ‘Evet’ oyuyla yeni bir sisteme geçmiş olduk.</p>
<p><strong>Başkanlık Sistemi Niçin Gündeme Geldi?</strong></p>
<p>Seçim ittifaklarını değerlendirmeye geçmezden önce <strong>bu sistemin niçin gündeme geldiğine</strong> göz atmak gerekir. Esasen, siyasi tarihimizde güçlü liderler, Başkanlık sistemi özlemi içinde olmuşlardır. Süleyman Demirel, Necmeddin Erbakan, Alpaslan Türkeş, Muhsin Yazıcıoğlu, Turgut Özal, başkanlık sistemini savunmuştur.</p>
<p>AK Parti de 2007 yılında “sistem içi operasyonlara” <strong>tepki olarak</strong> “<em>Başkanlık sistemini</em>” gündeme getirmiş, ancak kendi adayının cumhurbaşkanının seçilmesiyle bu konu gündemden düşmüştür. Askeri vesayet sisteminde köklü değişiklikler yapan 2010 referandumundan sonra bu konuyu tekrar gündeme getirmiş, 6 Kasım 2012 tarihinde bu teklifini TBMM Uzlaşma Komisyonu’na sunmuştur. Önerinin Anayasa değişikliği gerektirmesi ve muhalefet partilerinin destek vermemesi nedeniyle bu girişimi sonuçsuz kalmıştır.</p>
<p>AK Parti, 7 Haziran 2015 seçimlerinden sonra bu sistemi yeniden gündeme getirmiştir. Başkanlık sisteminde başkan 5 yıl süreyle halk tarafından seçildiğinden, koalisyonlara gerek kalmayacağını, bunun da istikrara ve ekonomik kalkınmaya destek olacağını dile getiriyordu. Bu gerekçe, 1980 öncesi veya 2002 yılından önceki koalisyonlara tepki olarak dile getirilseydi makul karşılanabilirdi, ancak koalisyonların olmadığı bir dönemde gündeme getirilmesi, bu önerinin arkasında başka sebeplerin olduğunu gösteriyor.</p>
<p>AK Parti’nin, 2016 yılında Başkanlık sistemini yeniden gündeme getirmesini, <strong>2014 Cumhurbaşkanlığı</strong> ve <strong>7 Haziran seçimlerinde</strong> aramak gerekiyor. “Adalet ve Kalkınma Partisi’nin seçim bildirgelerinde Başkanlık sistemi önerisi <strong>ilk kez</strong> Sayın Erdoğan’ın 14 Ağustos 2014’te -Cumhurbaşkanı seçimini kazanmasından sonra- 7 Haziran ve 1 Kasım 2015 seçimlerinde yer almıştır.” (<em>Ertuğrul Günay, Başkanlık önerisi AK Parti belgelerinde ne zaman yer aldı? 20.01.2016, Radikal</em>)</p>
<p><strong>Muhalefet Partilerinin İttifak Denemeleri</strong></p>
<p>2014 Cumhurbaşkanlığı seçimleri, on dört siyasi partinin<sup>1</sup>, tek aday (Ekmeleddin İhsanoğlu) etrafında ittifakına sahne oldu. Saadet Partisi Genel Başkanı Mustafa Kamalak, “<em>Cumhurbaşkanı adaylarının hiçbirinin Milli Görüş’ün ilke ve prensiplerine uymadıkları gerekçesi ile hiçbir adaya oy vermeyeceklerini, seçimlerin ikinci tura kalması durumunda yeniden değerlendirme yapacaklarını ve alacakları kararı kamuoyuyla paylaşacaklarını</em>” söyledi.</p>
<p>Üç adayın yarıştığı birinci turda AK Parti adayı Recep Tayyip Erdoğan %51,79, muhalefetin çatı adayı Ekmeleddin İhsanoğlu %38,4, HDP adayı Selahattin Demirtaş ise %9,8 oy aldı. Erdoğan birinci turda Cumhurbaşkanı seçildi. 16 Nisan’da yapılan referandumda, çatı adayı etrafında ittifak yapan muhalefet blokuna HDP de eklendi.</p>
<p>Başkanlık sistemine geçildikten sonra yapılan 7 Haziran genel seçimlerinde, HDP’nin barajı aşması için destek kampanyaları başladı. HDP, bu seçimlere (bağımsız adaylarla değil) parti olarak katılmaya karar verdi. HDP, kurulduğundan bu yana en yüksek oyunu (%13,2) aldı. AK Parti, %41 oyla 258 milletvekili çıkarabildi. Meclis’te çoğunluk, (2002 yılından itibaren) <strong>ilk kez</strong> muhalefetin (CHP 132, MHP 80, HDP 80 milletvekili ile) eline geçti.</p>
<p>Koalisyon görüşmeleri sırasında MHP’nin, HDP’nin içeriden veya dışarıdan destek vereceği hiçbir hükümet formülüne yanaşmayacağını açıklaması üzerine, “seçimlerin yenilenmesine” karar verildi. AK Parti, 3 Kasım 2015 seçimlerinde yeniden tek başına iktidara geldi. AK Parti’nin <strong>Başkanlık sistemi önerisini</strong>, muhalefet partilerinin 2014 Cumhurbaşkanlığı seçimi ve 7 Haziran seçimlerinde yaptıkları “ittifak” ile ilişkilendirmek daha mantıklı görünüyor.</p>
<p>7 Haziran seçimlerinden sonra PKK’nın terör eylemleri artmaya başladı. Hükümetin PKK’nın saldırılara operasyonlarla karşılık vermesi ve MHP’nin desteğiyle “<strong>yeni bir süreç</strong>” başladı. Devlet Bahçeli’nin HDP’nin içeriden veya dışarıdan destek vereceği her türlü koalisyon formülüne kapılarını kapattığını açıklamasıyla seçimlerin yenilenmesine karar verildi.</p>
<p>Bu arada, MHP içinde muhalefet Devlet Bahçeli’yi tasfiye etmek için harekete geçti. 15 Temmuz darbe teşebbüsü, MHP ile AK Parti arasındaki işbirliğini “stratejik ortaklık” düzeyine taşıdı. Başkanlık sistemi süreci de Devlet Bahçeli’nin davetiyle başladı.</p>
<p>Devlet Bahçeli, 11 Ekim 2016 tarihli grup toplantısında; “<em>Ya Erdoğan Anayasa’nın öngördüğü Cumhurbaşkanlığı yetkilerine çekilsin ya da getirin Başkanlık sistemini Meclis’te oylayalım, PKK, FETÖ’nün başaramadığı çözülmeyi sağlamak için çırpınmaktadır. Hükümete sesleniyorum; arkanızda milletin duası, MHP’nin desteği vardır? O zaman niye duruyorsunuz? Sayın Cumhurbaşkanı, Sayın Başbakan elinizi çabuk tutunuz.”</em> (<em>Habertürk, 11 Ekim 2016</em>)</p>
<p>MHP’nin açık desteği olmasa AK Parti bu teklifi Meclis’e sunamaz, referandumdan geçiremez, 24 Haziran seçimlerinde Cumhurbaşkanlığını (iktidarı), 31 Mart seçimlerinde de elindeki belediyelerin yarısından fazlasını kaybederdi. Dolayısıyla Başkanlık sistemi AK Parti’nin durup dururken gündeme getirdiği bir konu olmayıp, muhalefetin referandumda ve son iki seçimdeki “ittifakına” cevap niteliğindedir. 17-25 Aralık’tan sonra “trenden inen” bazı isimlerin Erdoğan’a cephe alması, “<strong>yeni parti</strong>” söylentileri de başkanlık sistemi önerisinde etkili olmuş olabilir.</p>
<p><strong>İki Turlu Seçimlerde İttifak Sandıkta Oluyor?</strong></p>
<p>Başkanın veya cumhurbaşkanının, halk tarafından seçildiği iki turlu seçimler, birinci turda her partinin kendi adayını çıkarması ve kendi adayına oy vermesi, seçimler ikinci tura kalırsa, birinci turda elenen partilerin ikinci turda kendilerine en yakın gördükleri adaya oy vermesi esasına dayanıyor. Parlamenter sistemde siyasi partilerden biri tek başına hükümet kuracak çoğunluğu elde edemediği takdirde, <strong>seçimden sonra</strong> diğer partilerle koalisyon için uzlaşması gerekiyor. Başkanlık sisteminde ise hükümet kurma yetkisi başkanda olduğundan, uzlaşmanın <strong>seçimden önce</strong> (sandıkta) gerçekleşmesi gerekiyor.  Yarı başkanlık sisteminin uygulandığı Fransa’da son başkanlık seçimlerini örnek verelim. 23 Nisan 2017 tarihinde yapılan <strong>birinci turda,</strong> hiçbir aday %50+1 barajını aşamadı. Fransa’nın sağ kanadını temsil eden Cumhuriyetçiler Partisi adayı François Fillon (%19,90) da sol kanadını temsil eden Jean-Luc Melenchon (%19,69) da ilk ikiye giremedi. İkinci tura, Yürüyüş Hareketi lideri Emmanuel Macron (%23,80) ile aşırı sağcı Ulusal Cephe Partisi lideri Maire Le Pen (%21,50) kaldı. 7 Mayıs 2017 tarihinde yapılan <strong>ikinci tur oylamada</strong>, Macron %65,1 oy alırken, aşırı sağcı Maire Le Pen %34,9’a ulaşabildi. Birinci turda elenen partilerin seçmenlerinden Macron’a %41,21 ilave oy gelirken, Marie Le Pen’e destek %13,49’da kaldı.</p>
<p><strong>Ukrayna’da</strong>, 21 Nisan 2019 tarihinde yapılan birinci turda ünlü komedyen Vladimir Zelenskiy %30,24, mevcut devlet başkanı Proşenko %15,95, eski devlet başkanı Timeşenko %14,2, Rusya yanlısı muhalefet blokunun adayı Yuriy Boyko %9,8 oy aldı. 21 Nisan’da iki adayın yarıştığı <strong>ikinci turda</strong>, Zelenskiy oyların %73,2’sini alırken, Proşenko %25,3 oy alabildi. Zelenskiy, birinci turdaki oyunu, %30’dan %73,2’ye yükseltirken, Proşenko %15,95’ten %25,3’e yükseltebildi.</p>
<p>Her iki örnekte de birinci turda elenen partilerin seçmenlerinin, ikinci turda kendilerine en yakın gördükleri adaya oy verdiğini görüyoruz. Gerek Fransa’da ve gerekse Ukrayna’da, siyasi partilerin birinci turda “kendi adaylarıyla” seçime katıldı, birinci turda elenen partilerin ikinci turda parti mensuplarını serbest bıraktı, siyasi partiler arasında “ittifak” gündeme dahi gelmedi. Bizde ise Başkanlık sistemine geçmeden önce ve sonraki iki seçime, siyasi partilerin ittifakları damga vurdu.</p>
<p><strong>Sistemin Kurgusunda Hata mı Var?</strong></p>
<p>16 Nisan 2017 tarihli referandumda, istikrarlı ve güçlü bir Türkiye için oy verenler, referandumdan sonra gerçekleşen iki seçimin sonuçlarına <strong>anlam veremiyor</strong>. Başkanlık sistemini öneren AK Parti, 24 Haziran genel seçimlerinde Meclis’te çoğunluğunu, 31 Mart yerel seçimlerinde de elindeki önemli belediyeleri kaybetti. Başkanlık siteminin merkez partilerin işine yarayacağı söylendiği halde, %0,25 oy alan partiler bu sistemde hayat bulmaya, %1,34 oy alan Saadet Partisi Meclis’te temsil edilmeye başladı.</p>
<p>Cumhurbaşkanı veya Başkanın halk tarafından seçildiği ülkelerde, birinci turda adaylardan biri salt çoğunluğu elde edemediği takdirde, en fazla oyu alan iki parti dışındaki partiler eleyip, sistemin dışına attığı halde bizde, toplumsal desteği az olan (küçük) partiler bir araya gelerek (ittifak yaparak), <strong>merkezde bulunan en büyük partiyi sistemin dışına </strong>atabiliyor. Bu sonuçlar, sistemin kurgusunda hata olduğunu gösteriyor. 16 Nisan’dan önceki sistem de parlamenter sistemin ruhuna uygun değildi. 1950-57 arasında liste usulü çoğunluk, 1980 sonrası getirilen %10 barajı, küçük partileri sistemin dışına atıyordu.</p>
<p>Başkanlık sistemi, yönetimde istikrarı ve yürütmeyi tahkim eden bir sistem olduğu halde, Türkiye’deki seçim sistemi buna izin vermedi. Başkanlık sisteminde, beş yıl boyunca başkanı değiştirme imkânı olmadığından, başkanın Meclis’te de güçlü olması gerekiyor. Bunu gerçekleştirmenin en etkili formüllerinden biri “<strong>dar bölge seçim sistemi</strong>” ve “<strong>siyasi partilerin ittifaklarına</strong>” yol verilmemesidir.</p>
<p>Türkiye 200 bölgeye ayrılıp, her bölgeden 3’er milletvekili seçilse, başkanın partisi Meclis’te de çoğunluğu elde eder ve Meclis ile hükümet uyumlu olarak çalışabilir. Dar bölge seçim sisteminde, herhangi bir partinin milletvekilliği kazanabilmesi %20’nin üzerinde oy almasını gerektireceğinden, <strong>seçim barajına</strong> da gerek kalmayacaktır.</p>
<p>Bir seçim bölgesinden sadece 3 adayın seçilecek olması, büyük partilerin kendi adaylarını göstermesini ve küçük partilerle ittifak yapmasını anlamsız hale getirecektir. Parlamenter sistemde, yasama organı ile yürütme arasında kriz çıkması durumunda, hükümet istifa edebilir, parlamento içinden yeni bir başbakan ve yeni bir hükümet çıkabilir. Ancak Başkanlık sisteminde başkanın alternatifi olmadığından, yasama ile yürütme farklı partilerde olursa, patlak verecek bir krizin sonuçları çok daha ağır olur.</p>
<p>Parlamentoda çoğunluğa sahip olmayan başkan, vaatlerini gerçekleştiremez. 16 Nisan’dan sonra bu sisteme uygun değişiklikler yapılabilseydi, iki seçimin ve bundan sonra yapılacak seçimlerin sonuçları daha farklı olabilirdi. Güçlü bir yürütme, istikrarlı bir Türkiye için mevcut sistemin, Başkanlık sistemine <strong>uyumlu</strong> hale getirilmesi gerekiyor. Parlamenter sistemde, %35 oy ile seçilen başbakanın sahip olduğu yetkiler, %50’den fazla oyla seçilen başkandan esirgenmemelidir.</p>
<p><strong>Başkanlık Sistemini ve İttifaklar Benimsendi mi?</strong></p>
<p>Cumhurbaşkanlığı sistemine giden yolda, referandum ve iki seçim, yeni sistemin benimsenip benimsenmediği konusunda bize ipucu verebilir. Bu üç tecrübe, referandumdan önce söylenilenler için de test niteliğindedir. CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, AK Parti’nin Başkanlık sistemi önerisine, “Başkanlık sistemini kan dökmeden bu ülkede gerçekleştiremezsiniz” diye cevap vermişti. Son yerel seçimden sonra CHP’nin parlamenter sistemi hiç gündeme getirmemesi, yeni sistemin benimsendiğini gösteriyor.</p>
<p>Başkanlık sistemi de yarı başkanlık sistemi ve parlamenter sistem gibi <strong>demokratik sistemlerdir</strong>. Bu sistemlerin başarısı, toplumdaki demokrasi kültürünün düzeyine ve tercih edilen sistemin toplumun yapısına uygun olmasına bağlıdır. Her iki sistemin artıları olduğu gibi, zaafları da vardır.</p>
<p>AK Parti, mevcut sistemi (vesayet sistemini) ıslah ederek, yeni bir anayasayla, gerçek bir parlamenter sistemi inşa edebilir ya da başkanlık veya yarı başkanlık sistemini tercih edebilirdi. Mevcut sistemin ıslahı yerine başkanlık sistemini önerdi ve halk da buna “onay” verdi. Bu aşamadan sonra “<strong>sistem tartışmasının</strong>” enerji kaybı olduğunu düşünüyorum. Mevcut sistemin aksayan yanlarını tespit edip, bu sisteme uyumlu hale getirilmesi için destek vermemiz gerekiyor.</p>
<p><strong>İttifakların Olumlu Yanları</strong></p>
<p>Son iki seçimde, siyasi partilerin kurdukları “ittifaklar” Başkanlık sisteminin ruhuna uygun olmasa da demokrasi kültürüne katkılarını da görmemiz gerekiyor. Demokrasi, hukuk devletinin egemen olduğu, iktidarın toplumun bütün kesimlerine açık olduğu, paylaşıldığı, (kolayca) el değiştirebildiği, uzak olmayan periyodlarla<sup>2</sup> halkın yönetime katıldığı, yönetenleri denetlediği sistemin adıdır. Başkanlık sistemine bu açıdan baktığımızda, olumlu sonuçlarını görebiliriz.</p>
<p>Başkanlık sistemi en fazla HDP üzerinde etkili olmuştur. 24 Haziran seçimlerinde HDP (seçim barajını aşması için) “alıcı” pozisyonundaydı. 31 Mart seçimlerinde ise bir önceki seçimde aldığı desteğin karşılığını “vermesi” gerekiyordu. Türkiye’nin batısında, kuzeyinde, güneyinde, muhalefet partilerine destek verip vermeyeceği merak konusuydu. Seçim sonuçları, HDP’nin batıda Millet İttifakı adaylarına önemli oranda destek verdiğini gösteriyor. Etnik kimlik üzerinden siyaset yapan HDP’nin <strong>diğer partilere</strong> destek vermesi son derece önemlidir.</p>
<p>HDP seçmenlerinin başka partilere oy vermesi, HDP’yi sisteme entegre etmektedir. Bundan önceki seçimlerde HDP’ye oy verenlerin önemli bir kısmının, Doğu’da ve Güneydoğu’da HDP’ye oy vermemesi, Türkiye’nin üniter yapısına sahip çıkması son derece anlamlıdır. Siyasal iktidar ırkçı bir dil kullansaydı, Kürt seçmenler HDP’nin kucağına itilseydi bugün Doğu’da “<strong>özerkliği</strong>” tartışıyor olacaktık.</p>
<p>Başkanlık sistemi, salt çoğunluğun oyunu gerektirdiğinden, aşırılıkları törpülemekte, partileri merkeze çekmektedir. CHP, Ankara Büyükşehir Belediyesi için MHP kökenli Mansur Yavaş’ı, İstanbul Büyükşehir Belediyesi için camiye giden, Yasin-i Şerif okuyan, (Şişli’de başarılı sonuçlar alan Mustafa Sarıgül’ün versiyonu) Ekrem İmamoğlu’nu aday göstermiştir. AK Parti İzmir Büyükşehir Belediyesi adayının CHP tabanına mesajlar vermesi, partilerin ideolojik kalıplarını esnetmesi olarak görebiliriz. AK Parti’nin adayının mesajlarının, İzmir’de karşı taraftan oy getirmediğinin de altını çizmek gerekir. Bu sistemin, uzun dönemde uç söylemleri merkeze çekeceğini daha fazla göreceğiz.</p>
<p>Bundan önceki sistemde CHP, 1950’den bu yana “tek başına” iktidara gelemedi. Azınlık hükümeti veya koalisyon dönemlerindeki iktidarları da uzun sürmedi. Muhalefet partilerinin olağan yollarla (seçimle) iktidara gelemeyecek olması, bu partileri sandık dışı seçeneklere itiyor, küresel güçler de bunu fırsata çeviriyordu. Başkanlık sistemine geçildikten sonra siyasi partilere ittifak yolunun açılması, muhalefet partilerine “kazanma” umudu aşıladı.</p>
<p>24 Haziran Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Erdoğan’a oy verenlerin %2,60’i muhalefet cephesine geçse, başkanlık seçimi ikinci tura kalacak, belki de muhalefetin adayı kazanacaktı. Son yerel seçimlerde de seçimi kazanan birinci parti ile ikinci parti arasındaki makas, ittifaklar nedeniyle iyice kapandı. AK Parti, birçok yerde oylarını artırmasına rağmen, muhalefet partilerinin ittifakı nedeniyle elindeki belediyeleri kaybetti. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 1994’te parlamenter sistemde %25,19 oyla kazandığı İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ni, (seçimler yenilenmezse) 25 yıl sonra %48,55 oyla kendi getirdiği Başkanlık sisteminde kaybetmiş olacak.</p>
<p>Seçimin ortada olması partiler arasındaki rekabeti artırır, sandığın hakemliğini tahkim eder. Seçimi kazanan adayların bir sonraki seçimde “kaybetme” endişesi, hizmet kalitesini artırır. Seçimi kaybeden bir partinin bir sonraki seçimde kazanma umudu, partileri motive eder, sandık dışı seçenekleri etkisiz hale getirir. İktidar partisi ve muhalefet partisi arasındaki rekabetin, Türkiye’nin bağımsızlığı ve çıkarları konusunda iki cepheyi birbirine yaklaştırması toplumdaki kutuplaşmayı da azaltabilir. Hukuk devletinden ödün vermeyen, istikrarlı ve güçlü bir Türkiye hepimizin özlemi!</p>
<p><strong>İttifaklar Devam Eder mi?</strong></p>
<p>Türkiye’de siyasi partiler arasındaki “ittifak”, Başkanlık sisteminin amaçlarına hizmet etmiyor. Yeni sistemin rayına oturması için seçim yasası başta olmak üzere, birçok yasada değişiklik yapılması gerekiyor. Seçimlerden sonra Cumhurbaşkanlığını ve Meclis’te çoğunluğu kazanan Cumhur İttifakı ile bu seçimlerde oylarını artıran, yerel seçimlerde de büyük başarı elde eden Millet İttifakı’nın geleceğini herkes merak ediyor.</p>
<p>Önümüzdeki dönemde, 16 Nisan’da “Evet” oyu kullananların Cumhur İttifakı blokunda, “Hayır” oyu kullananların da Millet İttifakı blokunda toplanıp toplanmayacağını, iki cephede toplanan siyasi partilerin tek parti çatısı altında <strong>birleşip birleşmeyeceğini</strong> göreceğiz. Ancak yeni sistemde siyasi partilerin “ittifaklarının” birleşmeye değil, partilerin <strong>daha da artmasına</strong> sebebiyet verecek gibi görünüyor.</p>
<p>Son iki seçimde, ittifakların içinde yer alan partilerin tabanı (çoğunluğu), parti yönetimlerinin desteklediği adayları desteklerken, bir kısmı ittifakın adaylarına destek vermedi. Milliyetçi seçmenlerin bir kısmı (Millet İttifakı’nda yer alan) İP’ye, bir kısmı (Cumhur İttifakı’nda yer alan) MHP’ye oy verdi. Önümüzdeki dönemde, Millet İttifakı adaylarına destek vermeyen İP’lilerden MHP’ye, Cumhur İttifakı’na destek vermeyen MHP’lilerden İP’ye geçenler olacaktır. Bundan önceki seçimlerde HDP’ye oy veren muhafazakâr seçmenler AK Parti’ye, sol eğilimli olanlar da CHP’ye oy verdi. İttifakların siyasi kimliği oturuncaya kadar, her iki bloktan diğerine geçişler olacağını gösteriyor.</p>
<p>CHP, sağ seçmenin desteğini alabileceği adaylara yönelirken, partinin “kurucu unsurlarını” da küstürmemeye çalışıyor. CHP’nin başkan adaylarını beğenmeyenler DSP’ye yöneldi. Bu politika, DSP’ye oy akışını devam ettirebilir, (MHP’de olduğu gibi) kopmalar ve yeni parti kurulmasıyla sonuçlanabilir. CHP’li belediye başkanlarının son seçimde kendilerine verilen desteğini korumak için sağ seçmenleri de parti tabanını da memnun etmesi gerekiyor. İcraatlarında tercih yapmak zorunda olan belediyelerin, her iki kesimi memnun etmesi zor görünüyor.</p>
<p>HDP yönetimi “bağımsız” bir görüntü sergilese de 24 Haziran’da Millet İttifakı tarafından desteklendiği, 31 Mart’ta da Millet İttifakı adaylarını desteklediği biliniyor. 31 Mart seçimlerinde Millet İttifakı’na destek veren partiler (HDP dahil), bu ittifakın kazandığı belediyelerde söz sahibi olmak isteyecektir. Türkiye siyasetinde iki zıt kutbu temsil eden İP ve HDP’nin aynı çatı altında kalması zor görünüyor. Söylemler eyleme dönüştükçe, ittifakın bir kanadını mutlu ederken, diğer kanadının tepkisine neden olacaktır. Destek verdiği belediyelerde dışlanırsa HDP’liler, aksi durumda İP’liler, ittifaktan kopacaktır.</p>
<p>AK Parti’ye alternatif olması beklenen İP, 24 Haziran seçimlerinde beklenen başarıyı elde edemediği gibi, yerel seçimlerde de başarılı olamadı. Aynı değerleri benimseyen MHP birçok il ve ilçe belediyesi kazanırken aynı oy oranıyla İP’nin başarısız olması, ittifakın sorgulanmasına yol açtı. Millet İttifakı’na destek veren HDP’nin bu belediyelerdeki etkinlikleri, milliyetçi unsurların İP’den kopmasına ve partinin dağılmasına sebebiyet verebilir. Siyasi tarihimiz, aynı tabandan beslenen birden fazla partinin yaşamasının zor olduğunu gösteriyor. Önümüzdeki dönemde, MHP ve İP aynı çatı altında bir araya gelmezse, ikisinden biri tasfiye olacak.</p>
<p>Refah Partisi’nin değerlerini sahip çıktığını söyleyen Saadet Partisi’nin, Millet İttifakı içinde yer alması ilginç bir durumdur. Partililer, bu ittifaka itiraz etmediklerine göre, partilerinin aday göstermediği yerlerde Millet İttifakı’na oy verdiklerini kabul etmemiz gerekiyor. SP yöneticilerinin, “AK Parti’nin dip dalgayla sarsılacağı, partiden kopanların SP’ye yöneleceği” beklentisi gerçekleşmedi, AK Parti oylarını korudu, SP sıçrama yapamadı. Seçimlerden sonra partiye tepkiler artmaya başladı. Parti yönetimi, bu baskılara daha fazla dayanamaz. SP’nin, yakın bir tarihte Millet İttifakı ndan çıkması, Cumhur ittifakıyla iş birliği yapmasa bile “tarafsız” kalması muhtemel görünüyor.</p>
<p>Önümüzdeki dönemde, herkesin gözü “<strong>Cumhur İttifakı’nın</strong>” üzerinde olacak. Her iki partide, çok sayıda kişinin bu ittifaka karşı olduğunu biliyoruz. AK Parti’nin bundan önceki seçimlerde tek başına kazandığı belediyeleri, son yerel seçimde “ittifaka rağmen” kaybetmesi, bu ittifaka karşı olanların elini güçlendirdi. Bu ittifakın mevcut haliyle bundan sonraki seçimleri kazanması zor görünüyor. Bundan sonraki süreçte iki parti arasındaki ihtilaflar çoğalır, ekonomik kriz ve işsizlik devam ederse, Erdoğan bu ittifaka son verebilir.</p>
<p>İttifakın sona ermesi için AK Parti’nin toplumu kucaklayan “yeni politikalar” üretmesi ve bu boşluğu doldurması gerekiyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın son günlerde gündeme getirdiği “<strong>Türkiye İttifakı</strong>” sözlerinin bahse konu politika değişikliğinin işareti olup olmadığını zamanla göreceğiz. Ancak AK Parti “özgürlükleri” esas alan “reformcu” kimliğine dönerse, başka partilerle ittifak yapmasına ihtiyacı kalmayacaktır.</p>
<p style="font-size: 0.8em;">1 2014 yılında Ekmeleddin İhsanoğlu’nu, 14 siyasi parti (CHP, MHP, DSP, LDP, DP, BTP, BBP, DHP, TSİP, DYP, Kadın Partisi (KP), Halk ve Adalet Partisi (HAP), Toplumsal Uzlaşma Reform ve Kalkınma Partisi (Turk Parti), Büyük Anadolu Kalkınma Hareketi (BAK Parti) desteklemişti.</p>
<p style="font-size: 0.8em;">2 Demokratik ülkelerde seçimler (genellikle) 4 yılda bir yapılmaktadır. Yerel seçimler ile genel seçimler farklı tarihlerde yapıldığından, halk 2 yılda bir yöneticilerini <strong>denetleme imkânına</strong> kavuşmaktadır. Yerel seçimlerin (1995 yılında) 5 yıla çıkarılmasıyla, iki seçim birbirine yaklaşmaya başladı. 16 Nisan’da genel seçimlerin de 5 yıla çıkarılması bu sorunu ortadan kaldıramadı. Bir sonraki seçimin 4,5 yıl sonra yapılacak olması, önemli bir eksikliktir. Halkın <strong>makul sürelerde</strong> yönetime katılması (denetlemesi) için Anayasa’daki genel seçim ve yerel seçim sürelerinin yeniden düzenlenmesi gerekiyor.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/toplum-ittifaklari-benimsedi-mi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Adana Yok Sayılmasın</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/adana-yok-sayilmasin/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/adana-yok-sayilmasin/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 21 Dec 2018 19:01:22 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[adana]]></category>
		<category><![CDATA[AKP]]></category>
		<category><![CDATA[İyi Parti]]></category>
		<category><![CDATA[MHP]]></category>
		<category><![CDATA[Yerel Seçimler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=6617</guid>

					<description><![CDATA[Adana artık sabrın sonuna geldi diyebiliriz. Herkes soluğunu tutmuş Ankara’dan Ak Parti Genel Merkezi’nden gelecek haberi bekliyor. Chp’nin Zeydan Karalar ismini açıklaması ile Adana’da seçimin resmi yavaş yavaş şekillenmeye başladı diyebiliriz. Bu arada İyi Parti yönetimi Adana için Büyükşehir Belediye Başkan adayı açıklamayacağını ilan etti. Yapılan açıklama Adana’da İyi Parti ve Chp’nin İttifakı anlamına geliyor. Zaten bu beklenen bir durumdu. Ancak Ak Parti Yönetimi Büyükşehir ile ilgili olarak henüz bir açıklama yapmış değil. Ak Parti tabanı bu nedenle çok rahatsız. Keza adayın açıklanmadığı her gün zihinlerde ki soru işaretlerini ve dolayısı ile kaygılarının artmasına neden oluyor. Adana için ortada olan bir gerçek var. Adana insanı Ak Parti’den tabanda karşılığı olan makul bir aday istiyor. İthal olmadığı sürece ve Adana’nın dertleri ile hemhal olması yeterli olacaktır. Adana bir Mehmet ÖZHASEKİ veya Binali YILDIRIM kadar marka bir isim olmasa da şehri çekip çevirecek ve projeleri ile Adana’ya vizyon kazandıracak bir aday istiyor. Adana artık iyiden iyiye sos sinyali veriyor. Şehir adeta şehir olmaktan çıkmış bir durumda. Adeta sokaklarında ve caddelerinde yaya ve araç ile hareket edilmiyor. Adana artık nefes alamayan bir şehir durumunda dersek abartmış olmayız. Ortalık yerde afiş ve billboardlarda yazılanlara bakan bir insan, Adana için çok farklı hayaller kurabilir. Daha &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Adana artık sabrın sonuna geldi diyebiliriz. Herkes soluğunu tutmuş Ankara’dan Ak Parti Genel Merkezi’nden gelecek haberi bekliyor. Chp’nin Zeydan Karalar ismini açıklaması ile Adana’da seçimin resmi yavaş yavaş şekillenmeye başladı diyebiliriz.</p>
<p>Bu arada İyi Parti yönetimi Adana için Büyükşehir Belediye Başkan adayı açıklamayacağını ilan etti. Yapılan açıklama Adana’da İyi Parti ve Chp’nin İttifakı anlamına geliyor. Zaten bu beklenen bir durumdu.</p>
<p>Ancak Ak Parti Yönetimi Büyükşehir ile ilgili olarak henüz bir açıklama yapmış değil. Ak Parti tabanı bu nedenle çok rahatsız. Keza adayın açıklanmadığı her gün zihinlerde ki soru işaretlerini ve dolayısı ile kaygılarının artmasına neden oluyor. Adana için ortada olan bir gerçek var. Adana insanı Ak Parti’den tabanda karşılığı olan makul bir aday istiyor.</p>
<p>İthal olmadığı sürece ve Adana’nın dertleri ile hemhal olması yeterli olacaktır. Adana bir Mehmet ÖZHASEKİ veya Binali YILDIRIM kadar marka bir isim olmasa da şehri çekip çevirecek ve projeleri ile Adana’ya vizyon kazandıracak bir aday istiyor. Adana artık iyiden iyiye sos sinyali veriyor. Şehir adeta şehir olmaktan çıkmış bir durumda.</p>
<p>Adeta sokaklarında ve caddelerinde yaya ve araç ile hareket edilmiyor. Adana artık nefes alamayan bir şehir durumunda dersek abartmış olmayız. Ortalık yerde afiş ve billboardlarda yazılanlara bakan bir insan, Adana için çok farklı hayaller kurabilir. Daha açıkçası, adeta Adana insanının gözünün içine baka baka yalan yanlış fotoğraflar paylaşılıyor.</p>
<p>Ulaşımda Dev Hamle diyerek abarttıkları icraat aslında Mavi Bulvar üzerine yapılan bir kemer köprüden ibaret. Yine Burası Venedik Değil, Adana diyerek sunulan fotoğraf karesi ise merkez parkının yanında bulunan iç göle bırakılan sadece iki adet kano tipi tekneden ibaretti. Ancak asıl düşünmemiz gereken Büyükşehir Belediyesine talip aday adaylarından hiç biri bu komediye bırakın eleştiride bulunmayı gündemine dahi getirmiyor.</p>
<p>Adana halkı önceki belediye başkanlarının dönemleri de dahil olmak üzere asla bu denli dalgaya alınmamıştı. Bu seçimde seçmen sandıkta tüm bu yapılmayan icraatlara tepkisini koyacaktır.</p>
<p>Adana için bu seçim çok net bir şekilde olmak ya da olmamak üzerine kuruludur. Bugün Adana sürekli olarak beyin göçü veren bir şehir olmuş ise bu konu ciddi bir şekilde düşünülmelidir. Adana çok ama çok zengin bir toprak yapısına ve insan kaynağına sahip olmasına rağmen bu durumda ise, o vakit bu şehri yönetemeyen belediyelerin başkanları bunun hesabını verebilmelidir.</p>
<p>Bu milleti her seçimde boş vaatler ile kandırmış olan sözde siyasi aktörler için bu seçim büyük bir hayal kırıklığı olacaktır. Sokağın nabzını tutan bir yazar olarak her fırsatta bu gerçekleri kaleme almaya çalışıyorum.</p>
<p>Bunun yanında sokakta ki seçmen, Adana siyasetinin yeniden yapılanmadan düzelemeyeceğini dile getiriyor. Bu yüzden sabırla önce seçimleri ardından ise yeni teşkilat yapılanmalarını dört gözle bekliyorlar diyebiliriz.</p>
<p>Selam ve dua ile…</p>
<p>Korkut Daban</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/adana-yok-sayilmasin/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İttifaklar Gölgesinde 2019 Seçimleri</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/ittifaklar-golgesinde-2019-secimleri/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/ittifaklar-golgesinde-2019-secimleri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Resul Tosun]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 31 Mar 2018 21:50:59 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kapak]]></category>
		<category><![CDATA[2019 Seçimleri]]></category>
		<category><![CDATA[7. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Abdullah Gül]]></category>
		<category><![CDATA[AKP]]></category>
		<category><![CDATA[CHP]]></category>
		<category><![CDATA[Devlet Bahçeli]]></category>
		<category><![CDATA[Erken Seçim]]></category>
		<category><![CDATA[FETÖ]]></category>
		<category><![CDATA[HDP]]></category>
		<category><![CDATA[İP]]></category>
		<category><![CDATA[İttifak]]></category>
		<category><![CDATA[MHP]]></category>
		<category><![CDATA[Nisan 2018]]></category>
		<category><![CDATA[PKK]]></category>
		<category><![CDATA[PYD]]></category>
		<category><![CDATA[Recep Tayyip Erdoğan]]></category>
		<category><![CDATA[Resul Tosun]]></category>
		<category><![CDATA[Seçim]]></category>
		<category><![CDATA[YPG]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1842</guid>

					<description><![CDATA[Kabul etmek gerekir ki eğer Gül, Erdoğan karşısında 2014 şartlarında aday olsaydı seçimi zorlayabilirdi. MHP’nin tavrını açıkça Erdoğan’dan yana koyduğu tarihe kadar Gül’ün bir şansı vardı. Fakat ne zaman ki Devlet Bahçeli, ‘Cumhurbaşkanı adayımız Recep Tayyip Erdoğan’dır.’ dedi. O gün Erdoğan karşısındaki hiçbir adayın şansı kalmadı. Ne Gül’ün ne de başkasının. 2019’da yerel yönetimler, milletvekili ve cumhurbaşkanlığı olmak üzere üç seçim yapılacak. Bu üç seçim içinde şüphesiz en önemlisi cumhurbaşkanlığı seçimidir. Çünkü Türkiye cumhurbaşkanlığı seçimiyle yeni bir evreye girmiş olacak. Parlamenter sistem bütünüyle sona erecek ve adına ‘cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi’ denen ama dünyada başkanlık olarak bilinen sisteme geçilecek. Bu sistem bir taraftan siyasi istikrarı garanti ederken, diğer taraftan kuvvetler ayrılığı ilkesini pekiştirecek (sert kuvvetler ayrılığı), ülke kalkınmasına olumlu katkıda bulunacaktır. Sistem gereği icra erki yasama erkinin güvenoyuna muhtaç olmayacak, yasama erki de parlamenter sistemdeki icranın vesayetinden kurtulacaktır. Detaylar tartışılabilir, ancak başkanlık sisteminin ülkeye kazandıracağı en önemli kazanımlardan biri de kutuplaşmayı törpüleyecek olmasıdır. Malum parlamenter sistemde yüzde 30-40 bandındaki oy oranı ile de hükümetler kurulabiliyor. Oysa başkanlık sisteminde artık çıta yüzde 50+1’e yükselmiştir. Yani cumhurbaşkanlığında baraj yüzde 50+1 olmuştur. Durum böyle olunca başkan adayları ya da partiler ister istemez ittifaklar kurmak zorunda kalacaklardır. Bu da partileri ve partilileri birbirlerine karşı daha &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Kabul etmek gerekir ki eğer Gül, Erdoğan karşısında 2014 şartlarında aday olsaydı seçimi zorlayabilirdi. MHP’nin tavrını açıkça Erdoğan’dan yana koyduğu tarihe kadar Gül’ün bir şansı vardı. Fakat ne zaman ki Devlet Bahçeli, ‘Cumhurbaşkanı adayımız Recep Tayyip Erdoğan’dır.’ dedi. O gün Erdoğan karşısındaki hiçbir adayın şansı kalmadı. Ne Gül’ün ne de başkasının.</strong></p>
<p>2019’da yerel yönetimler, milletvekili ve cumhurbaşkanlığı olmak üzere üç seçim yapılacak. Bu üç seçim içinde şüphesiz en önemlisi cumhurbaşkanlığı seçimidir. Çünkü Türkiye cumhurbaşkanlığı seçimiyle yeni bir evreye girmiş olacak. Parlamenter sistem bütünüyle sona erecek ve adına ‘cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi’ denen ama dünyada başkanlık olarak bilinen sisteme geçilecek. Bu sistem bir taraftan siyasi istikrarı garanti ederken, diğer taraftan kuvvetler ayrılığı ilkesini pekiştirecek (sert kuvvetler ayrılığı), ülke kalkınmasına olumlu katkıda bulunacaktır. Sistem gereği icra erki yasama erkinin güvenoyuna muhtaç olmayacak, yasama erki de parlamenter sistemdeki icranın vesayetinden kurtulacaktır. Detaylar tartışılabilir, ancak başkanlık sisteminin ülkeye kazandıracağı en önemli kazanımlardan biri de kutuplaşmayı törpüleyecek olmasıdır. Malum parlamenter sistemde yüzde 30-40 bandındaki oy oranı ile de hükümetler kurulabiliyor. Oysa başkanlık sisteminde artık çıta yüzde 50+1’e yükselmiştir. Yani cumhurbaşkanlığında baraj yüzde 50+1 olmuştur. Durum böyle olunca başkan adayları ya da partiler ister istemez ittifaklar kurmak zorunda kalacaklardır. Bu da partileri ve partilileri birbirlerine karşı daha dikkatli, daha itinalı ve daha hoşgörülü davranmaya sevk edecektir. Nitekim bugün AK Parti MHP ve BBP arasındaki ittifak bu üç partinin birbirlerine daha dostane yaklaşımlarını sağlıyor. Ayrıca AK Parti, SP’yi de ittifakta görmek istediği için çok ölçülü bir üslup kullanıyor. Yani yeni sistem partilerin birbirlerine karşı sert tutumlarını daha şimdiden yumuşatmıştır diyebiliriz. Aynı esnek tavrı muhalefetteki CHP’nin diğer partilere yaklaşımında da görüyoruz. Dolayısıyla başkanlık sistemi partiler arasında bir dayanışmayı da mecbur kıldığı için kutuplaşmayı törpüleyen bir sistem olarak öne çıkıyor diyebiliriz.</p>
<p><strong>Her Parti Önemlidir</strong></p>
<p>Bir diğer husus da yüzde 50+1 barajı, partileri büyüklüğüne küçüklüğüne bakılmaksızın önemli kılmaktadır. Bırakın yüzde bir oyu, başkanın seçimini bir oy bile etkileyeceği için küçük partiler de artık çok önemli. 1 Kasım 2015 seçimlerindeki tabloya bakıldığında yüzde birin altında oy alan partiler bile cumhurbaşkanlığı seçimlerinde önem arz ediyor. Mesela SP, yüzde 0.68 ile 325 bin 947 oy almış. BBP yüzde 0.54 ile 259 bin 579 oy almış. VP yüzde 0.25 ile 119 bin 196 oy almış. HAK-PAR yüzde 0.23 ile 109 bin 722 oy almış. DYP yüzde 0.03 ile 14 bin 87 oy alarak en küçük parti olmuş. Ama değil mi ki 14 bin oyu var başkanlık sisteminde DYP bile görüşülmesi, konuşulması ve ittifak edilmesi gereken bir parti konumundadır. Başka bir ifadeyle başkanlık seçimi en küçük partiyi bile önemli kılan bir özelliğe sahip görünüyor. Tabii ki ittifaklar cumhurbaşkanın söylediği gibi azami müşterekleri olan partiler arasında gerçekleşebilir ya da gerçekleşmesi daha mantıklıdır. Onun için cumhurbaşkanı cumhur ittifakına başka partileri de beklediğini açıkça söylüyor. SP’nin yüzde 0.68 oy oranıyla gündemde bu kadar fazla kalmasının bir diğer sebebi de budur.</p>
<p><strong>Cumhur İttifakı</strong></p>
<p>Seçimlere bir seneden fazla vakit olmasına rağmen AK Parti ile MHP arasında cumhur ittifakı adı verilen bir ittifak şimdiden kurulmuştur. Bu ittifaka BBP’nin de olumlu yaklaştığı bilinmektedir. Başta SP olmak üzere belki başka partiler de bu ittifaka destek verebilir. Kimi çevrelerin bu bağlamda SP’yi cumhur ittifakından uzaklaştırma gayretleri de gözden kaçmıyor değil. SP’nin kendisine uzatılan eli boş çevirmiş olması da konunun ayrı bir boyutu. Halbuki azami müşterekleri itibariyle AK Parti’ye en yakın parti Saadet Partisi’dir.</p>
<p>SP, Milli Görüş’ü sahiplenmektedir. Ancak Milli Görüş tabanının ezici çoğunluğu bugün AK Parti’yi desteklemektedir. 1995 seçimlerinde Milli Görüş’ün partisi RP, 6 milyon oy alarak (yüzde 21 oranıyla) birinci parti olmuştu. SP’nin son seçimde aldığı oy miktarı ise 325 bin 947 (%0.68) dir. En basit hesapla Milli Görüş tabanının 5 milyon 600 bini AK Parti’yi desteklemektedir! 7 Haziran ya da 1 Kasım seçimleri öncesiydi. CNN Türk, her partinin liderini misafir ediyordu. SP Lideri Mustafa Kamalak Bey’i misafir ettiğinde sorduğu can alıcı sorulardan biri, ‘Saadet neyi yapmak istedi AK Parti yapmadı?’ sorusuydu. Kamalak söyleyecek söz bulamadı, Suriye politikasını ele alarak bir şeyler söylemeye çalıştı. Azami müşterek itibariyle Ak Parti’ye en yakın parti SP derken bunu kastediyorum. SP tabanının beklentilerinin büyük çoğunluğunu AK Parti gerçekleştirdiği için Milli Görüş’ün ezici çoğunluğu bugün AK Parti saflarındadır. Dahası hâlen SP’de olup da oylarını AK Parti’ye veren sağduyulu Milli Görüşçüler de vardır! Cumhurbaşkanı, ‘azami müştereklerimiz bulunan partileri ittifaka davet ediyoruz’ derken bunların başında SP gelir. Ama SP yönetiminin menfi tavrı öylesine sert ki ‘fazla naz âşık usandırır.’ özdeyişini hatırlatıyor. Sonunda cumhurbaşkanına ‘gelmezlerse güle güle’ dedirttiler.</p>
<p><strong>SP’nin Gerekçeleri</strong></p>
<p>SP lideri Karamollaoğlu’nun cumhurbaşkanına verdiği 3 maddelik ittifak cevabı da anlaşılır gibi değil. Karamollaoğlu, AK Parti’yle ittifaka neden sıcak bakmadığını 3 sebebe bina ediyor. Birinci sebep olarak siyaset üslubunu öne sürüyor ve, ‘Biz siyaset üslubunun kamplaştırıcı, kutuplaştırıcı değil kucaklayıcı olması gerektiğine inanıyoruz. Bu olmazsa olmazımız.’ diyor. Bu, AK Parti’nin programında yazılı olan ve savunmakta olduğu ilkelerden biri. İşin garibi davet edip kucaklayan cumhurbaşkanı ‘Deli miyim?’ diyerek reddeden kendisi? Aslına bakılırsa SP’nin bu gerekçesi, kendileri haricindeki herkesin imanını bile sorgulayan bazı radikal SP’liler için geçerli olabilir ama SP’yi ittifaka davet ederek kucaklayan AK Parti için hiç de inandırıcı görünmüyor.Karamollaoğlu, ittifaka sıcak bakmayışının ikinci sebebini ‘İkincisi yönetim anlayışımız. Biz yönetim anlayışında kuvvetler ayrılığı ilkesinin belirlenmesini istiyoruz.’ diyor. AK Parti de başka bir şey istemiyor ki. Kuvvetler ayrılığının temel özelliklerinden biri olan başkanlık sistemini AK Parti savunmuyor mu? Başkanlık sisteminde kuvvetler ayrılığı şimdikinden daha sert değil mi? Varsa eksiklik -ki olabilir- katılır ittifaka ıslah etmeye çalışır. Ama bu gerekçeyle ittifaktan kaçarsa bu tavır inandırıcı olmaz diye düşünüyorum. Üçüncü sebep olarak da diyor ki ‘Yolsuzluk ve israf ile mücadele edilmeli.’ AK Parti’nin yolsuzluğun ve israfın önünü açalım dediğini hatırlamıyorum. Ama iktidar süresi içinde kimi icraatları sebebiyle bu gerekçeyi sunuyor olabilir SP. Yolsuzluk suçtur, SP’nin tespit ettiği yolsuzluğu yargıya taşıyarak gereğini yapması beklenir, ittifaka engel olarak zikretmesi inandırıcı olmaktan uzak görünüyor. İsrafa gelince, yoktur denemez ama ittifaka dâhil olarak israf konusunda da iktidara yol gösterilebilir. İlkeler bazında ‘CHP ve İP ile hemfikiriz’ diyen Karamollaoğlu’nun azami müşterekleri bulunan AK Parti’ye karşı tavrının kendi tabanını bile ikna etmeyeceği kanaatindeyim. Bununla birlikte siyasette dengeler her an değişebilir. Yarının nelere gebe olduğunu bilmiyoruz.</p>
<p><strong>Cumhurbaşkanı Adayları</strong></p>
<p>Şimdiye kadar sadece bir ittifak netleşmiş görünüyor. ‘Cumhur İttifakı’. Adayı da Recep Tayyip Erdoğan. Muhalefet cephesinden İyi Parti, Meral Akşener’i Vatan Partisi de Doğu Perinçek’i aday ilan ettiler. Her iki partinin de cumhurbaşkanı seçecek gücü olmadığı için dostlar alışverişte görsün kabilinden adaylık olarak görünüyor. Asıl beklenen aday ana muhalefet partisi CHP’nin adayıdır. Normalde genel başkanın aday olması gerekir ama genel başkanın aday olmayacağı anlaşılıyor. Hatta tıpkı 2014 seçimlerinde olduğu gibi CHP kökenli bir aday göstermekten çekindikleri anlaşılıyor. CHP perspektifinden bakınca ben bu tavrı doğru buluyorum. Çünkü CHP’nin tabanının tek başına cumhurbaşkanı seçmeye yetmediğini görüyorlar. Bu tercih bir başka gerçeği daha hatırlatmaktadır ki o da toplumun yüzde 70’lere varan kesiminin dindar, muhafazakâr ve milliyetçi vasıflara sahip olmasıdır. Bu vasıflardan uzak bir CHP’linin yüzde 50+1 oy alması mümkün değildir. Bence CHP bu gerçeği gördüğü için geçmişte İhsanoğlu’nu aday gösterdikleri gibi şimdi de kendi tabanlarına ilaveten yüzde yetmişten en az yüzde 20-25 oy alacak bir muhafazakâr aday belirleme eğilimindedirler ki bence siyaseten doğru bir taktiktir. Onun için İlhan Kesici ve Abdullah Gül isimleri sürekli gündemdedir. Hatta İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı için Abdullatif Şener’in ismi bile geçmektedir. Başkanlık sisteminin en önemli kazanımlardan biri de artık CHP gibi milletin değerleriyle buluşmaktan uzak partilerin icra erkinde etkili olamayacaklarıdır.</p>
<p><strong>Abdullah Gül Faktörü</strong></p>
<p>Abdullah Gül Bey, AK Parti’nin kurucusu, ilk başbakanı, bakanı ve cumhurbaşkanıdır. Kişiliği sebebiyle her kesimin beğenisini kazanmış değerli bir şahsiyettir. Ayrıca siyaseti iyi gözlemleyen ve adımlarını ona göre atan, hesap kitap bilen bir siyasetçidir. ‘Cumhurbaşkanı adayıyım.’ demedi ama ‘Kardeşim Erdoğan karşısında aday olmam.’ da demedi. Kapıyı hep açık tuttu. Yakın çevresi de ‘Neden olmasın?’ diyerek adaylık ihtimalini gündemde tuttular. Kabul etmek gerekir ki eğer Gül, Erdoğan karşısında 2014 şartlarında aday olsaydı seçimi zorlayabilirdi.<br />
MHP’nin tavrını açıkça Erdoğan’dan yana koyduğu tarihe kadar Gül’ün bir şansı vardı. Fakat ne zaman ki Devlet Bahçeli, ‘Cumhurbaşkanı adayımız Recep Tayyip Erdoğan’dır.’ dedi. O gün Erdoğan karşısındaki hiçbir adayın şansı kalmadı. Ne Gül’ün ne de başkasının. O güne kadar medyaya imalı açıklamalar yapan Gül dikkat edilirse o günden sonra cumhurbaşkanlığı konusuna hiç girmedi. Hele MHP’nin 18 Mart’ta yaptığı genel kuruldan sonra cumhur ittifakının oyları daha bir derlenip toparlandı.</p>
<p><strong>MHP Toparlandı İttifak Güçlendi</strong></p>
<p>MHP geçen süre içinde özellikle dindar ülkücüleri tasfiye eden bir kadro tarafından idare ediliyor, partiyi Türk-İslam ülküsünden uzaklaştırıyordu. İyi Parti tabanını küskün MHP’liler oluşturuyordu. İyi parti MHP’yi fiilen bölmüştü. Bunu gören Devlet Bey, 18 Mart Kurultayında dindarları küstürenleri tasfiye etti ve öyle bir kurultay konuşması yaptı ki küskün MHP’lilerin neredeyse tamamı yuvaya döndü. MHP kongresinden sonra Devlet Bey’e şiddetle muhalefet eden bazı önemli MHP’liler mealen ‘MHP aslına döndü biz de MHP’ye döndük.’ diyorlardı. Devlet Bey’in, konuşmasının giriş bölümünde, “Türk ve İslam’ın nefes aldığı her yere” selam göndermesi, “Türk-İslam ülküsünün inanmış yürekleri nerede?” diye sorması, kurultayın “Türk-İslam alemine hayırlara vesile olmasını Cenab-ı Allah’tan niyaz etmesi”, “duruşumuz Müslüman Türk milletinin ta kendisidir.” vurgusu, vefaya çağrı yaparken, “imani asaletten” bahsetmesi” ve “Vefası olmayanın milli ve manevi değerlere vedası kat’idir, kesindir.” demesi ülkücüleri can evinden yakalamış görünüyor. Partinin milli duruşuna ‘Yüce Allah’ı şahit’ göstermesi, darbecilerin, ‘Türk-İslam ülküsünü yargılamaya’ kalkıştıklarını hatırlatması, “yolumuz hak yolu, hakikat yolu, Allah yoludur.” dedikten sonra, ‘Göğsümüz imanla kabardı, gözlerimiz heyecanla yaşardı, ihanete inançlarımızdan aldığımız güçle dayandık.’ tespitinde bulunması ve Ahmed Arvasi’nin “İmansız zümreyi yokluk kemirir.” diye başlayan dizelerini okuması ülkücülerin ruhuna işlemiş anlaşılan. “Din tacirlerinden kurtulup, hainleri yok edip, taassup bekçilerini ayıklarsak, Türk-İslam ülküsü Türkiye’nin ve komşu coğrafyaların bayraktarlığı göreviyle İ’lay-ı Kelimetullah mührünü cihana vuracaktır.” deyip konuşmasını tekbirlerle noktalaması, küstürülen dindar MHP’lilerin yuvaya dönmelerine yetip de artmış bile. Gördüğüm kadarıyla, MHP, İP’e kaptırdığı ülküdaşlarının gönlüne bu hamle ile girip, yuvaya döndürmüş ve kongreden gerçekten güçlenerek çıkmıştır. MHP’nin güçlenmesi cumhur ittifakının güçlenmesi demektir!</p>
<p><strong>İttifak Sandığa Yansır mı?</strong></p>
<p>Asıl sorulması gereken soru ‘İttifak sandığa yansır mı?’ sorusudur. Çünkü ittifakları yasal çerçeveye oturtan kanunda cumhurbaşkanlığı seçimleriyle ilgili oy tasnifinde bir boşluk var. Milletvekili seçimlerinde her partinin ne kadar oy alacağı gayet net bir şekilde tespit edilebilecek. Çünkü ittifak kutusunun altında ittifak eden partilerin amblemi olacak ve her seçmen kendi partisine oy verecek.<br />
İttifak partilerinin oyları toplanacak ve toplam oylar barajı geçiyorsa her parti barajı aşmış sayılacak ve partiler aldığı oya göre milletvekili çıkaracak. Bence çok adil ve güzel bir düzenleme. Fakat cumhurbaşkanı seçimlerinde bu netlik olmayacak. Oy pusulasında cumhurbaşkanı adaylarının adı bulunacak, ittifak eden partilerin amblemleri bulunmayacak. Seçmen tercih edeceği adaya oy verecek ama hangi partinin ne kadar oy verdiği belli olmayacak.</p>
<p>Dolayısıyla milletvekili seçiminde kendi partisine oy verip cumhurbaşkanlığı seçiminde başkasına oy verme kapısı açık duruyor. Tıpkı 16 Nisan referandumunda olduğu hangi partinin ne kadar oy verdiği belli olmayacak. Evet referandumda MHP resmen destekledi ama ne kadarı kabul oyu verdi orası meçhul. AK Parti’den ne kadar kabul oyu geldi orası da meçhul. AK Parti ve MHP tabanlarının toplam oyunun yüzde 60’ın üzerinde olması gerekirdi. Durum böyle olunca ittifaklar, cumhurbaşkanlığı seçiminde partilerin oylarını garanti etmiş olmuyor. Cumhurbaşkanlığı seçiminde ittifakların tabana ne kadar yansıdığı bilinemeyeceğinden ‘Tabanda ittifak yok’ söylemini yabana atmamak gerekir.</p>
<p>MHP’nin toparlanmasından sonra cumhur ittifakının oy oranı yüzde 60’ların üzerinde görünüyor. Buna istinaden Devlet Bahçeli, 18 Mart Kurultayında, “CHP, İP, HDP, PKK, FETÖ, PYD, YPG, DEAŞ, DHKP-C ve küresel cinayet şebekesinden müteşekkil ihtilaf ve ihanet bloku, cumhurun karşısında tel tel dağılacak, kaybetmekten başka seçeneği olmayacaktır.’ diyor ama 16 Nisan sonuçları göz önünde bulundurulursa ittifakın diğer partilerle güçlendirilmesi gündemden düşmeyecek diye düşünüyorum.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/ittifaklar-golgesinde-2019-secimleri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Çözüm Sürecinden &#8220;Cumhur İttifakı&#8221;na</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/cozum-surecinden-cumhur-ittifakina/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/cozum-surecinden-cumhur-ittifakina/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Oral ÇALIŞLAR]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 31 Mar 2018 21:47:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kapak]]></category>
		<category><![CDATA[7. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[AKP]]></category>
		<category><![CDATA[Çözüm Süreci]]></category>
		<category><![CDATA[Cumhur İttifakı]]></category>
		<category><![CDATA[Cumhurbaşkanı]]></category>
		<category><![CDATA[Cumhurbaşkanlığı]]></category>
		<category><![CDATA[İttifak]]></category>
		<category><![CDATA[MHP]]></category>
		<category><![CDATA[Nisan 2018]]></category>
		<category><![CDATA[Oral Çalışlar]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1840</guid>

					<description><![CDATA[Demokrasinin derinleştirilmesi, kangren olmuş meselelere el atarak çözüm aramak, seçim kazanmayı zora sokuyor, milliyetçi seçmenden uzaklaşmaya neden oluyordu. Bu nedenle 7 Haziran seçimlerinden sonra iktidar, özellikle devletin yerleşik gelenekleriyle, yani statükoyla zorlu bir dönüşüm kavgasına girmekten uzaklaşmaya başladı. Otoriter sistemle uzlaşmayı tercih eder hale geldi. 2000’li yılların başında Kürt sorununda barışçı çözüme yöneldiğimizde Türkiye’nin formatları değişiyor gibiydi. Devlet, belki de ilk kez, reddettiği kimlikleri kabullenme yönünde önemli bir adım atıyor, red ve inkar politikasının sona ereceği yönünde bir umut yaratıyordu. Başbakan Tayyip Erdoğan’la Ağustos 2005 tarihinde bir grup aydın (Adalet Ağaoğlu, Gençay Gürsoy, Osman Kavala, Mustafa Karaalioğlu, Ali Bayramoğlu, Ahmet Hakan, Nuray Mert, Tayfun Mater, Hakan Tahmaz, Oral Çalışlar, Yücel Sayman, Yılmaz Ensaroğlu) Ankara’da buluştuk. 5 saate yakın süren görüşmede Kürt sorununda barışçı çözüm meselesi üzerinde duruldu. Başbakan, “Kürt sorunu” sözcüğünü alışılmışın dışında telaffuz etti. Kürt meselesinin bir sivil platformla devletin üst düzey yetkilileri arasında serbest görüş alışverişi denemesi olarak ele alınması ezber bozan bir gelişme sayılabilirdi. Erdoğan, ertesi gün Ali Bayramoğlu, Taha Akyol ve beni Diyarbakır gezisine davet etti. Orada yaptığı konuşmada, devletin geçmiş Kürt politikalarını eleştirdi ve yapılanlar için ilk kez kitle önünde özür diledi. O gece uçakta bu gelişmelerin ışığında Erdoğan bize şöyle bir teklifte bulundu: “Sizlerle &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Demokrasinin derinleştirilmesi, kangren olmuş meselelere el atarak çözüm aramak, seçim kazanmayı zora sokuyor, milliyetçi seçmenden uzaklaşmaya neden oluyordu. Bu nedenle 7 Haziran seçimlerinden sonra iktidar, özellikle devletin yerleşik gelenekleriyle, yani statükoyla zorlu bir dönüşüm kavgasına girmekten uzaklaşmaya başladı. Otoriter sistemle uzlaşmayı tercih eder hale geldi.</strong></p>
<p>2000’li yılların başında Kürt sorununda barışçı çözüme yöneldiğimizde Türkiye’nin formatları değişiyor gibiydi. Devlet, belki de ilk kez, reddettiği kimlikleri kabullenme yönünde önemli bir adım atıyor, red ve inkar politikasının sona ereceği yönünde bir umut yaratıyordu.</p>
<p>Başbakan Tayyip Erdoğan’la Ağustos 2005 tarihinde bir grup aydın (Adalet Ağaoğlu, Gençay Gürsoy, Osman Kavala, Mustafa Karaalioğlu, Ali Bayramoğlu, Ahmet Hakan, Nuray Mert, Tayfun Mater, Hakan Tahmaz, Oral Çalışlar, Yücel Sayman, Yılmaz Ensaroğlu) Ankara’da buluştuk. 5 saate yakın süren görüşmede Kürt sorununda barışçı çözüm meselesi üzerinde duruldu. Başbakan, “Kürt sorunu” sözcüğünü alışılmışın dışında telaffuz etti. Kürt meselesinin bir sivil platformla devletin üst düzey yetkilileri arasında serbest görüş alışverişi denemesi olarak ele alınması ezber bozan bir gelişme sayılabilirdi.</p>
<p>Erdoğan, ertesi gün Ali Bayramoğlu, Taha Akyol ve beni Diyarbakır gezisine davet etti. Orada yaptığı konuşmada, devletin geçmiş Kürt politikalarını eleştirdi ve yapılanlar için ilk kez kitle önünde özür diledi. O gece uçakta bu gelişmelerin ışığında Erdoğan bize şöyle bir teklifte bulundu: “Sizlerle yaptığımız beyin fırtınası çok faydalı oldu. Buna benzer sivil platformlar oluşturarak, temel mesele 2000’li yılların başında Kürt sorununda barışçı çözüme yöneldiğimizde Türkiye’nin formatları değişiyor gibiydi. Devlet, belki de ilk kez, reddettiği kimlikleri kabullenme yönünde önemli bir adım atıyor, red ve inkar politikasının sona ereceği yönünde bir umut yaratıyordu.</p>
<p>Bir başka toplantıda Dersim katliamını eleştiren çarpıcı bir konuşma yaptı. Bütün bu süreç boyunca Tayyip Erdoğan’ın en büyük destekçileri, demokrat aydınların yanında, Cumhuriyetin iki köklü mağduru, dindarlar ve Kürtler oldu. Bu dönemde en dokunulmayan konular gündeme geliyor, Alevilik, Ermeni meselesi, Romanlar, azınlık vakıfları tartışılıyor, çalıştaylar düzenleniyor, beklenmedik çıkışlarla Türkiye, çok sesli, renkli bir görüntü veriyordu. Avrupa Birliği ile ilişkiler en iyi dönemini yaşıyor, çözülemeyen Kıbrıs meselesinde Türkiye çözüm üreten taraf oluyordu. Siyasi canlılıkla birlikte ekonomi de iyiye gidiyor, Türkiye bir büyüme ve zenginleşme yaşıyordu. Bu süreç bir doğal koalisyon yaratmıştı. Dindarlar, Kürtler, azınlıklar, demokrat aydınlar bu değişimin motoru olarak sürecin derinleşmesine katkıda bulunuyorlardı.</p>
<p><strong>Muhalefet</strong></p>
<p>MHP ve CHP, bu değişim döneminin muhalifleri olarak öne çıktılar. AB üyeliğine itiraz ve bürokratik yapının direnci, bu alandaki temel tartışma noktaları olarak dikkat çekiyordu. En büyük gerilim 2007 Cumhurbaşkanlığı seçiminde yaşandı. CHP, 367 krizini yaratarak Abdullah Gül’ün seçilmesini engellemek amacıyla Anayasa Mahkemesine başvurdu. Ardından TSK muhtıra yayınladı. Bu kriz, erken seçime ve Cumhurbaşkanlığı seçimininin halk oylamasıyla yapılmasını getiren bir referanduma yol açtı. Ardından yapılan seçimlerde AK Parti daha yüksek oyla seçimleri kazandı. Tam bu sırada AK Parti’nin kapatılması davası gündeme geldi.</p>
<p><strong>Gezi Olayları ve 17-25 Aralık 2013</strong></p>
<p>Ergenekon davaları, iktidar-Gülenciler blokunun, statükoya karşı hamlesiydi. Asker, yargı ve emniyet içindeki ulusalcı güçlere yönelik operasyonlar, muhalefetin direncini kırdı. 10 Eylül 2010 Anayasa değişikliği, iktidarın güçlenmesini sağlarken, bir başka gücün daha boy vermesini beraberinde getirdi. Muhalefet önce Gezi olayları üzerinden iktidarla bir hesaplaşmaya girişti. Ardından Fethullahçılar, Ergenekon operasyonlarından, HSYK içinde yeni elde ettikleri güçten yararlanarak, AK Parti iktidarıyla işbirliğini bozdular. Önce MİT Başkanına yönelik operasyonla başlayan süreç, 17-25 Aralık 2013 darbe girişimiyle zirve yaptı. Artık muhalefet güçleri içine Gülenciler de katılmış oldu.</p>
<p><strong>İlk Kırılma: 7 Haziran Seçimleri</strong></p>
<p>7 Haziran 2015 seçimleri, AK Parti iktidarı için bir dönüm noktası oldu. Kürt meselesinde atılan radikal adımların oylarının düşmesine neden olduğu saptamasında bulunan Erdoğan, milliyetçi oylara yönelik yeni bir strateji denemesine girişti. 1 Kasım’da tekrarlanan seçim bu eğilimini pekiştirdi. Zaman içinde değişimci görüşler aşındı. İktidar olmanın yarattığı muktedirlik duygusu öne çıkmaya başladı. İktidar partisi için, bir zamanlar değişimin ana mottosu olan “çözüm üretmek” artık gerilerde kaldı. Belki bu durumu şöyle yorumlamak daha doğru olur: Demokrasinin derinleştirilmesi, kangren olmuş meselelere el atarak çözüm aramak, seçim kazanmayı zora sokuyor, milliyetçi seçmenden uzaklaşmaya neden oluyordu. Bu nedenle 7 Haziran seçimlerinden sonra iktidar, özellikle devletin yerleşik gelenekleriyle, yani statükoyla zorlu bir dönüşüm kavgasına girmekten uzaklaşmaya başladı. Otoriter sistemle uzlaşmayı tercih eder hale geldi. Tabii bu durum, AB üyeliğinden, insan hakları duyarlılığına ve çoksesliliğe kapalı yeni bir dönemin başlangıcı oldu.</p>
<p><strong>MHP ile İttifak Bir Tercih</strong></p>
<p>15 Temmuz 2016 tarihindeki Gülenci darbe girişimi, değişim sürecinin sonunu getirdi. İktidarın güvenlik endişesi, otoriterleşmeyi kışkırttı. OHAL ve KHK’larla, muhalefeti de hedef alan bir baskı sistemi kuruldu.</p>
<p>MHP, 15 Temmuz’la birlikte muhalefet etmek yerine iktidarla işbirliğine yöneldi. AK Partinin yeni yönelimi de zaten MHP’ye yakınlaşmıştı. MHP, AK Parti’yle birlikte yeni dönemin en etkili aktörlerinden birisi haline geldi. Bir anlamda iktidar oldu. İktidar için MHP ile yapılan ittifak, uzun bir yolculuğun sonu gibiydi. Bu uzun yolculukta Türkiye’de statüko yerinden oynamış, olmaz denilen şeyler olmuş, zengin bir tartışma ve arayış yaşanmıştı. Reformlar döneminde MHP, karşıt pozisyonda durmuş, değişime direnen, demokratikleşmeye tepki gösteren bir yerden siyaset üretmişti. Zaman zaman 367 krizinde olduğu gibi çözüme destek veren çıkışlar yapmıştı. Ancak, kilit konularda tavrı hiç değişmemişti.</p>
<p>“Cumhur İttifakı” bu nedenle büyük ölçüde MHP damgasını taşıyor diyebiliriz. Ancak bu ittifakın kalıcı bir ittifak olduğunu söylemek gerçekçi değil. Çünkü, AK Partiyi AK Parti yapan ve büyüten, değişimci özellikleri oldu. Bir anlamda bu konuda epeyce birikim elde edildi. Tamamen tersi bir noktaya sıkışıp kalması o kadar da mümkün görünmüyor. Türkiye’nin önündeki meseleler, ototiterleşmeyle, OHAL’le halledebilecek sorunlar değil. Kürt meselesi önümüzde duruyor. Türkiye’de değişim isteyen, dışa açık siyaset ihtiyacı duyan ciddi bir potansiyel bulunuyor.</p>
<p>Son 20 yılda büyüyen ve Anadolu’da etkili bir güç haline dönüşen, AK Parti’nin omurgasını oluşturan orta sınıflar da otoriterleşmeden mutlu değil. Onların beklentileri çok sesli bir Türkiye. Bu nedenle, MHP’nin içe kapanmacı milliyetçiliği bu ihtiyaçları karşılayacak bir zihniyete büyük ölçüde kapalı. Yarın yeniden kritik meseleler çözüm için gündeme geldiğinde bu ittifak, ihtiyaçları karşılayacak bir potansiyel olarak zorlanacaktır.</p>
<p>Günler neler gösterecek şimdiden kestirmek zor. İzleyip göreceğiz.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/cozum-surecinden-cumhur-ittifakina/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
