<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Akıl &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/akil/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Fri, 28 Jan 2022 12:48:12 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.10</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>Akıl &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Aklın Bulanıklığı Üzerine</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/aklin-bulanikligi-uzerine/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/aklin-bulanikligi-uzerine/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yavuz KÖKTAŞ]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 28 Jan 2022 12:48:10 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>
		<category><![CDATA[ruh]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18068</guid>

					<description><![CDATA[Gözle bir mukayese yapalım. Öncelikle ifade edelim ki, gören ruhtur, göz değil. Tamamen maddi yapıdan oluşan gözün görme olayını gerçekleştirmesi mümkün gözükmüyor. Görme eylemi, içinde bilinci barındıran bir eylemdir. Gözün bilinçle alakası yoktur. Hayvanın da gözü var, ama insanın gördüğü gibi göremiyor. Tabii gözün her görme eylemi &#8220;görmek&#8221; değildir. İnsanın gözü vardır ama kördür; kulağı vardır ama sağırdır. Olabilir mi? Olabilir. Zira görülmesi gerekeni görmemek işitilmesi gerekeni duymamak gözün bilinçli hareket etmediği ve bulanıklaştığı anlamına gelir. Evet, göz sadece ruhun görme olayını gerçekleştirmesi için bir sebeptir. Göz bulanık görürse sebepte bozukluk ortaya çıktı demektir. Bu durumda uygun bir gözlük takar, gözdeki görme sorununu gideriz. Göz maddi olduğu için gözdeki bozukluğu gideren gözlük de maddidir. Şimdi gelelim akla. Düşünen ruhtur, akıl değil. Akıl düşünmenin aracıdır. Akıl da, ruh da soyuttur. Ruhun soyutluğu akla göre fersah fersah ileridedir. Aklın soyutluğu maddenin içinde, madde ile sınırlı gerçekleşir. Ruhun soyutluğu ise maddeden bağımsız, ama madde ile irtibatlı bir soyutluluktur. Ruh gayptandır. Denilebilir ki, akıl soyuttur ama manevi/ruhani değildir. Göz örneğinde olduğu gibi maddede, manaya ve gayba açılan bir kapı yoktur. Ancak akılda manaya ve gayba açılan bir kapı vardır. Akıl mana ve madde arasında orta bir yerdedir. Bir taraftan akıl soyutlama yoluyla eşyayı maddi &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Gözle bir mukayese yapalım. Öncelikle ifade edelim ki, gören ruhtur, göz değil. Tamamen maddi yapıdan oluşan gözün görme olayını gerçekleştirmesi mümkün gözükmüyor. Görme eylemi, içinde bilinci barındıran bir eylemdir. Gözün bilinçle alakası yoktur. Hayvanın da gözü var, ama insanın gördüğü gibi göremiyor. Tabii gözün her görme eylemi &#8220;görmek&#8221; değildir. İnsanın gözü vardır ama kördür; kulağı vardır ama sağırdır. Olabilir mi? Olabilir. Zira görülmesi gerekeni görmemek işitilmesi gerekeni duymamak gözün bilinçli hareket etmediği ve bulanıklaştığı anlamına gelir. Evet, göz sadece ruhun görme olayını gerçekleştirmesi için bir sebeptir. Göz bulanık görürse sebepte bozukluk ortaya çıktı demektir. Bu durumda uygun bir gözlük takar, gözdeki görme sorununu gideriz. Göz maddi olduğu için gözdeki bozukluğu gideren gözlük de maddidir.</p>



<p>Şimdi gelelim akla. Düşünen ruhtur, akıl değil. Akıl düşünmenin aracıdır. Akıl da, ruh da soyuttur. Ruhun soyutluğu akla göre fersah fersah ileridedir. Aklın soyutluğu maddenin içinde, madde ile sınırlı gerçekleşir. Ruhun soyutluğu ise maddeden bağımsız, ama madde ile irtibatlı bir soyutluluktur. Ruh gayptandır. Denilebilir ki, akıl soyuttur ama manevi/ruhani değildir.</p>



<p>Göz örneğinde olduğu gibi maddede, manaya ve gayba açılan bir kapı yoktur. Ancak akılda manaya ve gayba açılan bir kapı vardır. Akıl mana ve madde arasında orta bir yerdedir. Bir taraftan akıl soyutlama yoluyla eşyayı maddi boyutundan çıkarır. Diğer taraftan akıl asla eşyanın maddi boyutundan dışarı çıkamaz. Zira beş duyuya bağımlı olarak hareket eder ve beş duyu üzerine bina edilmiş her şey Yine o beş duyunun kendisi gibi mahsusattan bir parçadır. Yine akıl ruhun düşünme eylemini gerçekleştirmesi için bir sebeptir. Akıl bulanıklaşırsa (perdelenirse) düşünme eylemini tam anlamıyla gerçekleştiremiyor demektir. Aklın net görebilmesi için ne yapılması gerekiyor? Gözlük gibi maddi bir şey aklın bulanıklığını giderebilir mi? Elbette aklın bulanıklığı maddi bir şeyle giderilemez. Çünkü akıl maddi bir şey değildir. Bununla birlikte aklın maddeye düşkünlüğü, maddeye mahkumiyete ve akıl tutulmasına dönüşebilir. İşte bu aklın bulanıklaşmasıdır.</p>



<p>Aslında aklın, üzerinde düşündüğü üç alan vardır:</p>



<ol class="wp-block-list"><li>Akıl, maddeyi düşünür; yiyecek-giyecek üretir; ev-araba yapar. Oysa hayvan da bunları basit düzeyde de olsa gerçekleştiriyor. Buna &#8220;hayvan aklı&#8221; diyelim. Akıl sadece bunları düşünürse bulanıklaşır. Aslı vazifesini perdelemiş olur.</li><li>Akıl, soyutlar, soyut olanı düşünür; felsefe yapar, bilim üretir, tartışır, sonuçlar çıkarır. Buna da &#8220;zihnin aklı&#8221; diyelim. Aklın temel vazifesi bu mudur? Aklın önemli vazifelerinden biri budur, ama aklı bu vazife ile sınırlamak doğru mudur?</li><li>Akıl, inanır, güvenir, bağlanır, anlam verir, hisseder, sever, arzu eder. Bu akla da &#8220;kalbin aklı&#8221; diyelim. Bu akıl türü felsefeyi de bilimi de aşar. Peki akıl kime inanacak, güvenecek, bağlanacak ve nasıl anlam verecektir? Kendisi gibi olana mı, kendisini aşana mi? İki insanı bile bir araya getirseniz kendi akıllarını beğenirler, dolayısıyla kendilerine inanıp kendilerine bağlanmış olurlar. Kendisi gibi olana bağlanan akıl, bulanıklaşır. Bu noktada bulanıklığı aşmanın yolu üst bir akıl seviyesine çıkabilmektir. Hayvan aklını, zihnin aklı; zihnin aklını da kalbin aklı seviyesine çıkarmak gerekir. Hayvan aklıyla zihnin aklını sorgulamak ve yargılamak saçma olduğu gibi zihnin aklıyla da kalbin aklını sorgulamak ve yargılamak saçma olur.</li></ol>



<p>Üst akıl, kalbin aklıdır, onun da kaynağı vahiydir, Allah&#8217;ın yaratılışa kodladığı değerlerdir. Aklın, üst/temel değerleri üretmesi mümkün değildir. Akıl bu değerleri hazır bulur. Bir yerde insan varsa o yerde değerler de muhakkak vardır. İşte akıl bu değerlere bağlanırsa bulanıklığı gidermiş olur. Hatta akıl bu temel değerlere bağlandıktan sonra ikincil değerleri üretmeye de bir kapı aralamış olur. O zaman denilebilir ki, akıl üst/temel değerleri üretemez, ancak bu değerlere bağlı olarak ikincil düzeydeki değerleri üretebilir.</p>



<p>Bu akıl türleri birbirine zıt değildir, sadece birbirlerini tamamlarlar. Üçüncü akıl türü hepsini kapsar, hepsinin dayanağı, sığınağı, kaynağı ve ilham vericisidir. Ancak birinci akıl türünde takılıp kalınırsa oldukça eksik bir durum ortaya çıkar.<br>Evet, birinci akıl türü ile dünyamızı imar ederiz.<br>İkinci akıl türüyle dünyamızı nasıl imar edeceğimizi düşünür, tartışır, bir sonuca varırız.<br>Üçüncü akıl türü ile dünyamızı nasıl imar edeceğimize bir çerçeve, bir paradigma, bir zihniyet, bir bakış açısı, bir yaklaşım tarzı belirlemiş oluruz. İşte burada paradigma veya medeniyetler gündeme gelmektedir. Örneğin batılı paradigma sekülerdir. Zihnin aklı üzerine kuruludur. Batılı medeniyet maddi medeniyettir. Bu şu demektir: Batılı medeniyet aklın soyutlama aşamasını geçememiştir. Bir üst mertebeye yükselememiştir. Onun için bakışı her zaman eksik kalacaktır.<br>O zaman demek ki, en önemli husus dünyayı imar noktasında maddeyi de soyutluluğu da aşan manevi bir paradigmaya, bir dünya görüşüne ihtiyacın olmasıdır.</p>



<p>Sonuç olarak bu noktada şunu da ifade etmemiz gerekir: Akıl şayet sadece maddeye gömülürse karşımıza kaba teknolojik dünya çıkar. Akıl şayet sadece soyutluluğa gömülürse hayat sevimsiz, sıkıcı, baskıcı ve bıktırıcı olmaya başlar. Akıl sadece ruhani olana gömülürse hayattan kopuk, işlevlerini yerine getiremeyen bir pozisyona düşer. Yani akıl sadece maddeye gömülürse bulanıklaşmaz, aynı zamanda ruhani olana gömülürse de bulanıklaşmaya başlar. Maddeye ve soyutluluğa takılıp kalan aklı, bulanıklaşmaktan kurtaracak olan, ahlak, maneviyat ve ibadettir. Şayet ruhani olana gömülen bir akıl varsa onu bu durumdan kurtaracak olan da eline kazma kürek verip toprağı eşelemesini sağlamaktır.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/aklin-bulanikligi-uzerine/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hakikatin Keşfi -1-</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/hakikatin-kesfi-1/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/hakikatin-kesfi-1/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cağfer Karadaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 02 Jul 2021 11:54:36 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>
		<category><![CDATA[gerçek]]></category>
		<category><![CDATA[Hakikat]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=17468</guid>

					<description><![CDATA[Perde açılmadan hakikat görülmez, hakikat görülmeden de anlaşılmaz. Bu görmeyi sadece baş gözüyle görmekle de sınırlandırmamak lazım. Zira baş gözüyle gördüğün kalbin ışığıyla aydınlanır, aklın hükmüne göre anlam kazanır. Bu yüzden perdenin açılması bazen dış dünyadaki somut varlıkların beş duyuyla en, boy ve derinliklerinin kavranması anlamına gelirken bazen de kalbin, aklın, vicdanın ve fikrin imkânlarıyla varlığı, mahiyeti ve özü keşfetmektir. Bir üçüncü yol ise, ilahî kaynaktan gelen haber bilgisidir. Bu, Kitap ve Sünnet bilgisidir. Bu bilgiyle duyu ötesindeki ve zahirin arkasındaki hakikatten haberdar olunur. Çünkü duyular, şeylerin bir yönünü, bir yönden kavrarken akıl kıyasla bütününü, kalp varlığını ve varlık nedenini, ilahî haber ise varlığın hakikatini kavramamızı sağlar. Bir de duygular var. Bizi kıpır kıpır hale getiren, yerimizde durdurmayan, sürekli bir yerlere sürükleyen, gaz verip tozu dumana katan… Bu duyguları akıl freniyle gerekli yerde gerektiği kadar durdurmazsak ya yoldan çıkarız ya uçurumdan uçarız. Gerekli yerin ve gerektiği kadarın ölçüsü ilahi haberde saklıdır. Demek ki neymiş? Duygular harekete geçirir, duyular veri sağlar; akıl durmaya ve yürümeye karar verir; kalp ışık tutar ve önünü aydınlatır, ilahî haber ise ölçü koyar ve istikameti gösterir. &#160; Duyguları öne çıkarmak kalbi perdeler, vicdanı kör eder, aklı karıştırır, fikri işlemez hale getirir; duyuları öne çıkarmak zahirin sığlığına &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Perde açılmadan hakikat görülmez, hakikat görülmeden de anlaşılmaz. Bu görmeyi sadece baş gözüyle görmekle de sınırlandırmamak lazım. Zira baş gözüyle gördüğün kalbin ışığıyla aydınlanır, aklın hükmüne göre anlam kazanır. Bu yüzden perdenin açılması bazen dış dünyadaki somut varlıkların beş duyuyla en, boy ve derinliklerinin kavranması anlamına gelirken bazen de kalbin, aklın, vicdanın ve fikrin imkânlarıyla varlığı, mahiyeti ve özü keşfetmektir. Bir üçüncü yol ise, ilahî kaynaktan gelen haber bilgisidir. Bu, Kitap ve Sünnet bilgisidir. Bu bilgiyle duyu ötesindeki ve zahirin arkasındaki hakikatten haberdar olunur. Çünkü duyular, şeylerin bir yönünü, bir yönden kavrarken akıl kıyasla bütününü, kalp varlığını ve varlık nedenini, ilahî haber ise varlığın hakikatini kavramamızı sağlar.</p>



<p>Bir de duygular var. Bizi kıpır kıpır hale getiren, yerimizde durdurmayan, sürekli bir yerlere sürükleyen, gaz verip tozu dumana katan… Bu duyguları akıl freniyle gerekli yerde gerektiği kadar durdurmazsak ya yoldan çıkarız ya uçurumdan uçarız. Gerekli yerin ve gerektiği kadarın ölçüsü ilahi haberde saklıdır. Demek ki neymiş? Duygular harekete geçirir, duyular veri sağlar; akıl durmaya ve yürümeye karar verir; kalp ışık tutar ve önünü aydınlatır, ilahî haber ise ölçü koyar ve istikameti gösterir. &nbsp;</p>



<p>Duyguları öne çıkarmak kalbi perdeler, vicdanı kör eder, aklı karıştırır, fikri işlemez hale getirir; duyuları öne çıkarmak zahirin sığlığına mahkûm eder; aklı öne çıkarmak bencilliği, başına buyrukluğu ve istikametsizliği özendirir; kalbi öne çıkarmak ise duygu ve vicdan haramilerinin iştahını kabartır. Öyleyse üç temel bilgi kaynağı olan <strong>duyular, akıl ve ilahî haber</strong> eşzamanlı birlikte kullanılmalıdır. Bunun anlamı, beş duyunun verileri mutlaka vicdan ve akıl süzgecinden geçirilmeli, ilahî haber ölçüsüne vurulmalıdır. Böylece hareketin ve sükûnetin dengesi bulunur, yürümenin ve durmanın ahengi yakalanır; görev bilinir, bilinç gelişir, hedef çizilir, istikamet üzere yola girilir; azimetle gelen desteğe güvenilir; sonrası gözde pırıltı, kulakta müjde, kalpte sürur, her yer pür nur; ne geçmişe üzüntü ne gelecekten ürküntü…</p>



<p>Yeter ki sen, umut ve kaygı dengesini tuttur, kalbini güzelliklerle doldur, yolun ortasını buldur, emin ol varacağın yerin nimeti boldur, Sahibi senden hoşnuttur…</p>



<p>Bütün bu ölçüler kimseye haksızlık yapılmasın, kimse görünene aldanmasın, görünmeyen hakkında ahkâm kesmesin; algılar olguları şekillendirmesin, yalanlar dolaşıma girmesin, öz ile söz ayrı düşmesin; vicdan haramileri meydanı boş bulmasın, fırsatçıya imkân doğmasın, ortam sahtekârlar ve tamahkârlara kalmasın, hırslılar tepişip kanaatkârlar ezilmesin; garibanlar aç ve açıkta bırakılmasın, güçsüzler haksızlığa uğramasın, güçlüler zalim olmasın diyedir.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/hakikatin-kesfi-1/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Akılla Temellendirilmeyen İman Koftur &#8211; 2</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/akilla-temellendirilmeyen-iman-koftur-2/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/akilla-temellendirilmeyen-iman-koftur-2/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Beşir İSLAMOĞLU]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 10 May 2021 08:31:01 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=17235</guid>

					<description><![CDATA[Geçen haftaki makalemizde “kocakarı itikadı” ve “az bilmenin daha kıymetli olduğu” varsayımı üzerinde bir miktar durmuş ve bu varsayımların Kur’an tarafından asla onay alamayacağını belirtmeye çalışmıştık.Bu haftaki yazımızda da “iman” kavramının epistemolojik değeri, akıl, bilim/ilim ve tefekkürle ilişkisi üzerinde durmaya çalışacağız. Bakalım, akılla temellendirilmeyen, kof bir karıkoca imanı, Kur’an tarafından onay alacak mı? Müslümanlar olarak, bütün mevzularımızı “vahiy ve akıl” merkezli ele almak zorundayız. Vahiy ve akıldan bağımsız hiç bir mevzu/konu, bizi sağlıklı sonuçlara götüremez. Geçen yazıda da belirttiğimiz gibi, Kur’an; baştan sona ilme, akla, tefekküre, tedebbüre, hikmete, kanıta yer vermektedir. Kur’an’da bilenlerle bilmeyenlerin eşit olamayacakları, bilmeyenlerin zikir ehline (ilim ehline, alimlere) sorması gerektiği, ilmi dikkate almayıp zanlarıyla hareket edenlerin ve bilgisizce tartışanların uyarıldığı, kendilerine ilim verilenlerin ve ilimde derinleşenlerin derecelerinin yükseltildiği belirtmektedir. Kur’an mesajı bakımından bütün bunların, (aklı kullanmanın, tefekkürün, bilginin ve bilme faaliyetinin), ne kadar önemli olduğu ayan beyan ortada dururken, alternatif iman provalarıyla –mesela kocakarı imanı ile- hakikate varmaya çalışmak, asla sağlıklı bir netice kazandırmaz. Dolayısıyla ilim olmadan, akıl kullanılmadan, “iman akılla temellendirilmeden” iyi/sağlam bir imana sahip ve iyi/muttaki bir Müslüman olamayacağımızı bilmemiz gerekir. İslam dininin en büyük yorumcuları olan Ebu Hanife ve Maturidi “vahiy gelmemiş olsa bile, akıl, iyi ve kötüyü, faydalı ve zararlıyı bilir” diyerek &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Geçen haftaki makalemizde “kocakarı itikadı” ve “az bilmenin daha kıymetli olduğu” varsayımı üzerinde bir miktar durmuş ve bu varsayımların Kur’an tarafından asla onay alamayacağını belirtmeye çalışmıştık.<br>Bu haftaki yazımızda da “iman” kavramının epistemolojik değeri, akıl, bilim/ilim ve tefekkürle ilişkisi üzerinde durmaya çalışacağız. Bakalım, akılla temellendirilmeyen, kof bir karıkoca imanı, Kur’an tarafından onay alacak mı?</p>



<p>Müslümanlar olarak, bütün mevzularımızı “vahiy ve akıl” merkezli ele almak zorundayız. Vahiy ve akıldan bağımsız hiç bir mevzu/konu, bizi sağlıklı sonuçlara götüremez.</p>



<p>Geçen yazıda da belirttiğimiz gibi, Kur’an; baştan sona ilme, akla, tefekküre, tedebbüre, hikmete, kanıta yer vermektedir. Kur’an’da bilenlerle bilmeyenlerin eşit olamayacakları, bilmeyenlerin zikir ehline (ilim ehline, alimlere) sorması gerektiği, ilmi dikkate almayıp zanlarıyla hareket edenlerin ve bilgisizce tartışanların uyarıldığı, kendilerine ilim verilenlerin ve ilimde derinleşenlerin derecelerinin yükseltildiği belirtmektedir.</p>



<p>Kur’an mesajı bakımından bütün bunların, (aklı kullanmanın, tefekkürün, bilginin ve bilme faaliyetinin), ne kadar önemli olduğu ayan beyan ortada dururken, alternatif iman provalarıyla –mesela kocakarı imanı ile- hakikate varmaya çalışmak, asla sağlıklı bir netice kazandırmaz. Dolayısıyla ilim olmadan, akıl kullanılmadan, “iman akılla temellendirilmeden” iyi/sağlam bir imana sahip ve iyi/muttaki bir Müslüman olamayacağımızı bilmemiz gerekir.</p>



<p>İslam dininin en büyük yorumcuları olan Ebu Hanife ve Maturidi “vahiy gelmemiş olsa bile, akıl, iyi ve kötüyü, faydalı ve zararlıyı bilir” diyerek akla büyük önem atfetmişlerdir. Kelam alimleri de “akıl ile nakil tearruz ederse (çatışırsa), akıl evvel (asıl itibar kabul edilir), nakil tevil olunur” demişlerdir.</p>



<p>Bilmek gerekir ki başta ayetler olmak üzere “akıl dışı, aklın alanı dışında” hiçbir teklif yoktur. Allah, biz insanlara her ne teklif ediyorsa (bizleri bilgilendirip mükellef kılıyorsa) tümünün muhatabı akıldır. Gaybın da şehadetin de muhkemin de müteşabihin de muhatabı akıldır. Onun için önce akledip anlamalı, sonra da inanıp güvenmeliyiz.</p>



<p>Ayetler ışığında konuya yaklaştığımızda, iman mefhumunun akılla temellendirildiği açıkça görülecektir. Mesela, İbrahim as, ahiret günü insanların yeniden diriltileceğine inandığı halde, bu imanın (kabulün) akılla aydınlatılmasını istemektedir.</p>



<p>“İbrahim, “Rabbim! Ölüyü nasıl dirilteceğini bana göster” demişti. Rabbi ona, “inanmadın mı” diye sorunca, İbrahim, “hayır (elbette inandım); fakat kalbimin tatmin olması için (görmek istedim)” demişti.” (Bakara 260)</p>



<p>Bir ayette de Allah’ın peşi sıra başka ilahlara tapmakta olanların, akıllarını kullanmadıklarından dolayı şirke düştükleri belirtilmektedir: “İbrahim, “Allah’ın peşi sıra size hiçbir yarar ve zarar veremeyen şeylere hala tapacak mısınız” demişti. Size de tapmakta olduklarınız şeylere de yazıklar olsun! Hala aklınızı kullanmayacak mısınız?” (Enbiya 67)</p>



<p>Diğer bir ayette, Allah, kendi gücünü ve yetkisini dile getirirken, bu gücün, ancak aklı kullanmakla kavranabileceğini şöyle bildirmektedir:<br>“Allah, sizin için işitme duygusu, gözler ve kalpler yaratandır. Sizi yeryüzünde çoğaltıp yayandır. Yaşatan ve öldürendir. Sonuçta sadece O’nun huzurunda toplanacaksınız. Gecenin ve gündüzün birbiri ardınca değişmesi yalnızca O’na aittir. Aklınızı kullanmayacaksınız!” (Müminun 78-80)</p>



<p>Görüldüğü gibi Allah, her şeyin yaratıcısı ve sahibi olduğu halde, aklını kullanmayanların, rahatlıkla bir takım sahte/düzmece ilahlara tapabileceklerini haber vermektedir. Allah ile birlikte başka ilahlara tapmadan sağlam bir imana sahip olabilmek için aklın aktif olması istenmektedir. Dolayısıyla her neye ve kime inanıyorsak onun, mutlaka vahiy ve akıl temelli olması gerekir.</p>



<p>Yani imanımız (kabullerimiz), vahye, akla ve takvaya uygun olmak zorundadır. Aksi takdirde bazı kimseler, imanımız içerisine Allah ile beraber pek çok sahte ilah yerleştirerek, onlara kul olmamızı sağlayarak bizi aldatabilirler. İşte, bazı kimselerin özlem duyduğu kocakarı imanı, bu gibi tehlikeler taşımaktadır. Yani, aldatılmaya, içine Allah’la beraber başka varlıklar katmaya oldukça müsait bir imandır.</p>



<p>Hülasa; vahiy, akıl ve takva temelinde nitelikli bir iman/inanç istiyorsak, bu kocakarı benzeri iman/inanç değil, bilgiye (ilme/bilime), hikmete dayalı aktif bir iman/inanç olmalıdır Zira neye ve kime inandığımızı “adımız gibi” bilmezsek, her an inancın temel kaide ve prensiplerinin dışına çıkabiliriz.</p>



<p>Tabi ki “doğru bilgi” yetmez, doğru bilgiyle birlikte imanın mutlaka salih amelle beslenmesi lazım. Yani, taassup, taklitçilik, bağnazlık, riyakarlık gibi olumsuz eylemlerden uzak, tamamen iyi niyet, ihlas, sadakat, sevgi, samimiyet, teslimiyet, hasenat, fedekarlık gibi olumlu aktivitelere sahip olmalıdır. Yani sahip olduğumuz iman, hem duygusal, hem de sosyal anlamda ahlak kaidelerine uymak zorundadır.</p>



<p>Kısaca, iman ve dindarlığı daraltıcı bir “dini darlık” olarak değil, aksine akla dayalı “dini bilgelik” olarak görmek gerekir. Binaenaleyh, Kur’an hakikatleri ve akıl merkezli hareket ederek, Rabbimize, kendimize, bütün insanlara ve bütün evrene karşı dürüst, adil, ahlaklı ve samimi olmak, kibir ve husumetten, başkasını aşağı, hor ve hakir görmekten uzak durmak zorundayız.</p>



<p>Evet, bütün duyuların merkezi -manevi olarak- akıldır; akılın merkezi de kalptir. Kalpleri körelmiş olanlar, akıllarını çalıştıramazlar. Akıl çalışmadan ne göz görür, ne kulak duyar, ne de kalp tasdik eder.</p>



<p>“Bütün bu söylenenlerde akledecek kalbi olan veya bilinçli bir şekilde kulak veren bir kimse için alınacak dersler vardır.” (Kaf 37)</p>



<p>Selam ve muhabbetlerimle…</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/akilla-temellendirilmeyen-iman-koftur-2/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Vahiy ve Akılla Temellendirilmeyen İman Koftur</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/vahiy-ve-akilla-temellendirilmeyen-iman-koftur/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/vahiy-ve-akilla-temellendirilmeyen-iman-koftur/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Beşir İSLAMOĞLU]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 01 May 2021 08:59:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>
		<category><![CDATA[İman]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=17191</guid>

					<description><![CDATA[Bu haftaki makalemi akıl-iman ilişkisine tahsis etmek üzere planladım. Yazıma başlamadan, televizyon programlarından tanıdığım ve beğeni ile izlediğim Vahdettin İnce’nin “kocakarı itikadı” başlığıyla bir yazısı sosyal medyada karşıma çıktı. “Tevafuk oldu” diyerek yazıyı okudum. Vahdettin İnce, yazısının ana fikrini son cümlesinde şöyle belirtmektedir: “Kocakarı itikadı”, kocakarıların inandıkları her şeye inanmak demek değildir; inandığın şeye onlar gibi inanmaktır.”Bu son cümlesini söylemeden önce de şöyle demektedir: “Bir çok İslam aliminin, özellikle kelam ve felsefe alanında eserler veren ve rakipleriyle cerbezeli tartışmalara giren alimlerin son günlerinde geçmişte savundukları fikirlerinden pişman oldukları ve “kocakarı itikadı”nı benimsedikleri rivayet edilir. Bu rivayetleri hep kuşkuyla karşılardım.…Ta ki şu korona belası kapıyı bize kapattırana kadar…”Yazı okunduğunda, Vahdettin Hoca’nın da “Kocakarı itikadı”na teslim olduğu açıkça görülecektir. Açıkça belirtmek isterim ki tarihi süreç içerisinde bazı ulemanın hayatlarının sonuna doğru her şeyden vaz geçip “Kocakarı itikadı” denilen itikadı benimsemesi, söz konusu bu itikadın doğru bir itikat olduğunu asla göstermez. Sahih bir itikadı, gelenekten, atalardan ve kocakarılardan değil, Allah’ın bize öğrettiği ayetlerden öğrenmekle mükellefiz. Birileri hayatı boyunca dile getirdiği fikirlerinden, yaptığı zikzaklardan ve bir türlü içine sindiremediği malumattan rahatsızlık duyarak “gerisin geriye” dönebilir veya yaşadığı çelişkili hayattan tat alamayabilir; ama bu tutum, hiçbir şekilde onları haklı kılamaz. Vahdettin Hoca, “Kocakarı itikadı”, kocakarıların &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Bu haftaki makalemi akıl-iman ilişkisine tahsis etmek üzere planladım. Yazıma başlamadan, televizyon programlarından tanıdığım ve beğeni ile izlediğim Vahdettin İnce’nin “kocakarı itikadı” başlığıyla bir yazısı sosyal medyada karşıma çıktı. “Tevafuk oldu” diyerek yazıyı okudum.</p>



<p>Vahdettin İnce, yazısının ana fikrini son cümlesinde şöyle belirtmektedir: “Kocakarı itikadı”, kocakarıların inandıkları her şeye inanmak demek değildir; inandığın şeye onlar gibi inanmaktır.”<br>Bu son cümlesini söylemeden önce de şöyle demektedir: “Bir çok İslam aliminin, özellikle kelam ve felsefe alanında eserler veren ve rakipleriyle cerbezeli tartışmalara giren alimlerin son günlerinde geçmişte savundukları fikirlerinden pişman oldukları ve “kocakarı itikadı”nı benimsedikleri rivayet edilir. Bu rivayetleri hep kuşkuyla karşılardım.<br>…Ta ki şu korona belası kapıyı bize kapattırana kadar…”<br>Yazı okunduğunda, Vahdettin Hoca’nın da “Kocakarı itikadı”na teslim olduğu açıkça görülecektir.</p>



<p>Açıkça belirtmek isterim ki tarihi süreç içerisinde bazı ulemanın hayatlarının sonuna doğru her şeyden vaz geçip “Kocakarı itikadı” denilen itikadı benimsemesi, söz konusu bu itikadın doğru bir itikat olduğunu asla göstermez. Sahih bir itikadı, gelenekten, atalardan ve kocakarılardan değil, Allah’ın bize öğrettiği ayetlerden öğrenmekle mükellefiz. Birileri hayatı boyunca dile getirdiği fikirlerinden, yaptığı zikzaklardan ve bir türlü içine sindiremediği malumattan rahatsızlık duyarak “gerisin geriye” dönebilir veya yaşadığı çelişkili hayattan tat alamayabilir; ama bu tutum, hiçbir şekilde onları haklı kılamaz.</p>



<p>Vahdettin Hoca, “Kocakarı itikadı”, kocakarıların inandıkları her şeye inanmak demek değildir; inandığın şeye onlar gibi inanmaktır” diyor. “Onlar gibi inanmak” dediği husus, herhalde “onlar gibi teslimiyet gösterelim” demek istemektedir; ancak kabul etmek gerekir ki “teslimiyet” gösterilen kocakarı itikadı, öyle masum ve makul bir inanç değil, aksine beraberinde sorunlar taşımaktadır. Niçin, derseniz?</p>



<p>Her şeyden önce itikat/iman, asla belirsizlik kabul etmez; ilme ve kanıta dayanması lazım. Kişi, kime ve neye inandığını adı gibi bilmesi ve asla kuşkuya düşmemesi gerekir. Bunu da ancak Allah’ın ayetlerinden öğrenebilir. Mesela Allah inancı, yüzlerce ayette bütün açıklığıyla öğretilmektedir. Eğer “Kocakarı itikadı” denilen itikat ile bu iş olsaydı -ki o itikat, bilgisiz ve bilinçsiz ve kof bir itikattır- Allah, kendisini yüzlerce ayette anlatmazdı. Demek ki bir şeye/varlığa teslim olmak yetmiyor; hangi şeye/varlığa inanıyorsak, onu bütün ayrıntılarıyla bilmemiz ve kuşku duymadan kabullenmemiz gerekir.<br>Yine, konuyla ilgili sıkça dile getirilen bir diğer husus da “dini en az bilenlerin, daha dindar oldukları” ile ilgili kanaatin bulunmasıdır.</p>



<p>Peki, bu fikir nereden çıktı, neden kaynaklanmaktadır?<br>Sebep: Bazı İlahiyat diplomasına sahip olanların, ibadetlere karşı lakayt davranmış olmaları.<br>Sonuç: “İlahiyatçılar (dini bilenler) böyle lakayt davranıyorlarsa, az bilip onunla amel etmek daha iyidir.”<br>Hatta bazı kimseler, “genellikle çok bilenler sapıtıyor, şeytan da çok biliyordu; ama amel etmiyordu” veya “benim ninemin itikadı İlahiyat profesöründen daha güçlüdür” diyerek, az bilmenin daha kıymetli olduğunu vurgulamaktadırlar.</p>



<p>Yüksek sesle belirtmek isterim ki hem “kocakarı itikadı” hem de “az bilmenin daha kıymetli olduğu” varsayımı, Kur’an tarafından asla onay almaz. Müminler için mutlak doğru ölçü ve referans Kur’an olduğuna göre, Kur’an’ın onaylamadığı bu temelsiz varsayımları ciddiye alamayız. Kur’an, baştan sona ilme, akla, tefekküre, tedebbüre yer vermektedir. Yüzlerce ayette ilme/bilmeye, aklı kullanmaya, tefekküre atıf yapılmakta ve alternatif fikirler ortaya atanların, fikirlerini kanıtlamalarını istemektedir.</p>



<p>Kur’an, bilenlerle bilmeyenlerin kesinlikle bir olmayacağını, kendi hakikatlerini kavrayanların ve kendisine hakkıyla saygı duyanların ancak alimler olduğunu, dolayısıyla bilmeyenlerin zikir ehline (ilim ehline, alimlere) sorması gerektiğini açıkça vurgulamıştır.</p>



<p>Yine Kur’an, ilmi dikkate almayıp zanlarıyla hareket edenleri ve bilgisizce tartışanları uyarırken, kendilerine ilim verilenlerin ve ilimde derinleşenlerin derecelerini yükselttiğini belirtmektedir.<br>Ayrıca Kur’an, bilgisizce hareket edenleri “cahiliye” olarak nitelerken, buna karşılık “Rabbim, ilmimi arttır!” diye Allah’a yakarmamızı öğütlemektedir.</p>



<p>Nebi as da “alimler peygamberlerin varisleridir” buyurarak, ilmin ne derece önemli olduğunu belirtmiştir.</p>



<p>Kur’an mesajı bakımından bütün bunların, (aklı kullanmanın, tefekkürün, hikmetin, bilginin ve bilme faaliyetinin), ne kadar önemli olduğu ayan beyan ortada dururken, alternatif iman provalarıyla hakikate varmak mümkün değildir. Dolayısıyla ilim olmadan, akıl kullanılmadan, “iman akılla temellendirilmeden” iyi/sağlam bir imana sahip ve iyi/muttaki bir Müslüman olamayacağımızı bilmemiz gerekir.</p>



<p>“imanı akılla temellendirilme” mevzusu müminler için hayati bir öneme haiz olduğu için, bu mevzuyu bir sonraki yazımızda ayetlerin ışığında sürdürmeye devam edeceğiz, inşallah!</p>



<p>Selam ve Muhabbetlerimle…</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/vahiy-ve-akilla-temellendirilmeyen-iman-koftur/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İbn Rüşd Müktesebatının Temeli Akıldır</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/ibn-rusd-muktesebatinin-temeli-akildir/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/ibn-rusd-muktesebatinin-temeli-akildir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Beşir İSLAMOĞLU]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 05 Apr 2021 10:39:30 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>
		<category><![CDATA[İbn Rüşd]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=17057</guid>

					<description><![CDATA[Geçen hafta İmam Gazali’yi kısaca tanıtmaya çalıştık. Bu hafta da Gazali’ye “tehafütü tehafüti’l felasife” adlı eseriyle reddiye yazan ve hem İslam dünyasını ve hem de Avrupa fikriyatını büyük ölçüde etkileyen İbni Rüşd’ün paradigması (felsefesi) üzerinde kısaca duracağız. Muhammed bin Ahmed bin Rüşd, 1126 yılında Kordoba’da doğdu. (1198 yılında, 72 yaşında Fas’ta vefat etti.) Dedesi ve babası kadı/hakim olunca, (Kordoba’da) kendisi erken yaşlarda ilim tahsiline başladı ve yüksek zekası ve kavrayışı ile herkesin dikkatini çekti. Fıkıh, hadis, felsefe, kelam, tıp, matematik, tabiat ilimleri, siyaset okudu. Filozofluk yanında kadılık ve tabiplikte de ün yaptı. İbn Rüşd’e göre insan, aklı sayesinde insandır ve tüm varlıklardan üstündür. Akıllı olması ona büyük imkan sağlamaktadır. Onun için aklını kullanarak varlıktaki düzeni düşünüp anlamaya çalışması, yaratılışının amacıdır. Bunun için de doğru bilgi, doğru eylem ve öncesinde de sağlam bir zihniyet ve yönteme ihtiyaç vardır. İbni Rüşd, aklı merkeze alarak kıyas ve tevil yöntemini kullanarak yol almaya çalışan bir düşünürdür. Ona göre vahiy ile akıl uyum halindedir. Bu uyum, ya doğrudan ayetlerin zahirinden anlaşılan mana ile veya hakikatin birliği ilkesine dayalı olarak yapılan te’villerle gerçekleşir. Hakikat tek olduğuna göre dini söylem ile felsefi söylem arasındaki farklılık, hakikatin anlatılması ve açıklanması noktasında her ikisinin dayandığı ilkeler ve kullandığı yöntemlerden &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Geçen hafta İmam Gazali’yi kısaca tanıtmaya çalıştık. Bu hafta da Gazali’ye “tehafütü tehafüti’l felasife” adlı eseriyle reddiye yazan ve hem İslam dünyasını ve hem de Avrupa fikriyatını büyük ölçüde etkileyen İbni Rüşd’ün paradigması (felsefesi) üzerinde kısaca duracağız.</p>



<p>Muhammed bin Ahmed bin Rüşd, 1126 yılında Kordoba’da doğdu. (1198 yılında, 72 yaşında Fas’ta vefat etti.) Dedesi ve babası kadı/hakim olunca, (Kordoba’da) kendisi erken yaşlarda ilim tahsiline başladı ve yüksek zekası ve kavrayışı ile herkesin dikkatini çekti. Fıkıh, hadis, felsefe, kelam, tıp, matematik, tabiat ilimleri, siyaset okudu. Filozofluk yanında kadılık ve tabiplikte de ün yaptı.</p>



<p>İbn Rüşd’e göre insan, aklı sayesinde insandır ve tüm varlıklardan üstündür. Akıllı olması ona büyük imkan sağlamaktadır. Onun için aklını kullanarak varlıktaki düzeni düşünüp anlamaya çalışması, yaratılışının amacıdır. Bunun için de doğru bilgi, doğru eylem ve öncesinde de sağlam bir zihniyet ve yönteme ihtiyaç vardır.</p>



<p>İbni Rüşd, aklı merkeze alarak kıyas ve tevil yöntemini kullanarak yol almaya çalışan bir düşünürdür. Ona göre vahiy ile akıl uyum halindedir. Bu uyum, ya doğrudan ayetlerin zahirinden anlaşılan mana ile veya hakikatin birliği ilkesine dayalı olarak yapılan te’villerle gerçekleşir. Hakikat tek olduğuna göre dini söylem ile felsefi söylem arasındaki farklılık, hakikatin anlatılması ve açıklanması noktasında her ikisinin dayandığı ilkeler ve kullandığı yöntemlerden kaynaklanmaktadır.</p>



<p>İbn Rüşd’e göre, hakikat hakikate zıt olmayacağına göre, akılla elde edilen bilgi ve delillerle, vahiy yoluyla elde edilen bilgi ve deliller asla birbirine ters düşmez. İkisi birbirinin destekler. Aklın onayladığını veya ret ettiğini, vahiy iptal etmez, destekler.</p>



<p>İbni Rüşd’e göre vahiy ile aklı, din ile felsefeyi karşı karşıya getirip çatıştırmak, kavga ettirmek, hakikat adına kabul edilir bir durum değildir; çünkü İslam’da din, akıl, hikmet, hakikat, şeriat, ilim ve bilim ayrımı yoktur. Bu ayrımı yapanlar, İslama, dolayısıyla Müslümanlara büyük zarar vermektedirler. Müslümanların pek çok alanda geride kalmasının temel nedeni de budur.</p>



<p>İbn Rüşd, din ve felsefe ilişkisini ele alırken şunu söyler: Felsefenin amacı, var olanlar üzerinde düşünmek ve onları Allah’ın varlığına delaletleri bakımından incelemektir. Kur’an’da geçen i’tibar, nazar, teakkul, tefekkür, tefakkuh gibi kavramlar da dinin doğru bir şekilde anlaşılmasını kolaylaştıran unsurlardır. Zaten dinin amacı, Allah’ı ve bütün yaratılanları burhana dayanarak bilinmesini ve doğru bir şekilde anlaşılmasını sağlamaktır. Onun için de kıyas metodunu te’vil yoluyla çalıştırmaktan başka çare yoktur.</p>



<p>İbn Rüşd, “Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle davet et; onlarla en güzel şekilde tartış” (Nahl 125) ayetini esas alarak, insan ilişkilerinde hikmet, öğüt ve cedel yöntemlerinin kullanılması gerektiğini söyler. Ona göre akıl, burhan yöntemini kullanır; vahiy ise, hem akla, hem hayale ve hem de hisse hitap eder; dolayısıyla o, akıl yürütme (burhan), diyalektik (cedel) ve retorik (hitabet) yönteminin üçünü birden kullanarak sonuca varmaya çalışır.<br>Burhana dayalı akıl yürütme belirli bir varlık hakkında, belirli bir bilgi sağladığı gibi, din de aynı varlık hakkında ya bilgi verir veya o konuda bir şey söylemez. Şayet burhanın verdiği bilgi ile dinin verdiği bilgi birbirine ters düşerse, tek çözüm dinin verdiği bilgiyi te’vil etmektir. (doğru anlaşılmasını sağlamaktır)</p>



<p>İbn Rüşd’e göre Allah’ın sıfatları ve Allah’a yön, mekan ve organ isnat eden ayetler hakkında akıl yürütmek faydasızdır. Mahiyetleri bilinemez; zira Allah, göklerin ve yerin nurudur.</p>



<p>İbn Rüşd’ün düşünce ve metodu, İslam dünyasından ziyade Avrupa Hıristiyanlığını sarsmış ve iki karşıt gruba ayırmıştır. Bir grup, aklı ve bilimi öne çıkartırken, diğer grup da dini öne çıkartarak aklı mahkum etmeye çalışmıştır. Aklı ve bilimi esas alan Batılı bilim adamları, İbni Rüşd’ün eserlerinden yararlanarak/etkilenerek “İbn Rüştçülük hareketi” diye bir hareket başlattılar ve Avrupa’da modern bilim ve düşüncenin (Rönesans) oluşumunda etkili oldular.</p>



<p>İbn Rüşd’ün düşüncesi ve metodu kendi dönemini ve daha sonra Batı dünyasını büyük ölçüde (müsbet anlamda) etkilediği halde, Gazali ile giriştiği “tahaffüt” (tutarsızlık) tartışmalarında Osmanlı ulemasının –maalesef- Gazali’den yana tavır alıp burhanı devre dışı bırakması, İbn Rüşd’ün düşünce ve metodunun İslam dünyasının gelişmesine katkı sağlamasını engellemiştir. (Kay. İslam Ansk.)</p>



<p>Tezim o dur ki İslam dünyasının gelişmesini, ilim/bilimde ilerlemesini ve adalet üzere hareket etmesini istiyorsak, burhana dayalı müktesebattan (mesela, İbni Rüşd’den) yararlanmaktan, vahyin ve aklın rehberliğinde “hikmet” merkezli hareket etmekten başka çaremiz yoktur. Aksi takdirde İslam dünyası olarak ne gelişme kaydedebiliriz ne de adaleti sağlayabiliriz.</p>



<p>“Allah, hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet verilirse, ona pek çok hayır verilmiş demektir. Ancak aklını kullananlar düşünüp öğüt alırlar.” (Bakara 269)</p>



<p>Selam ve muhabbetlerimle…</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/ibn-rusd-muktesebatinin-temeli-akildir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Akla Operasyon Çeken Bir Toplum İflah Olur Mu?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/akla-operasyon-ceken-bir-toplum-iflah-olur-mu/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/akla-operasyon-ceken-bir-toplum-iflah-olur-mu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Beşir İSLAMOĞLU]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 17 Aug 2020 08:01:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan]]></category>
		<category><![CDATA[Toplum]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=15512</guid>

					<description><![CDATA[Allah, kendisine muhatap olarak seçtiği insana her şeyi kavrayabilecek bir güç /akıl vermiştir. Bu güç/akıl, bir paket halindedir. Bu paket içerisinde kalp, görme, işitme, düşünme gibi iletişim araçları da vardır. İnsan bu paketle Rabbinin talimatlarını anlamaya çalışır ve hayatını sürdürür Ben, paketin tamamına akıl diyorum; zira tümünü akıl yönetiyor. Akıl, insanı insan yapan güçtür. Hem Allah’ın insanlara hitabı olan Kur’an’ın muhatabıdır, hem de diğer varlıklarla sağlıklı iletişim sağlamada yetkilidir. Bilindiği gibi, akıl Kitap’tan önce yaratılmıştır. Sonradan yaratılan kitap, akla havale edilmiştir. Dolayısıyla akıl faal hale getirilmeden hitabın/vahyin/sözün anlaşılması mümkün değildir. Onun içindir ki akıl; düşünmenin, idrakin, kavramanın, fıkhın, bilmenin, bilimin merkezi kabul edilmiştir. Kur’an Kitab’ının ilk muhatabı olan Muhammed as, -Kur’an’ın emriyle- aklı merkeze alarak hareket etti ve yirmi üç yıl gibi kısa bir sürede Kur’an İslamını hakim kıldı. Ardından, içlerinde az denilebilecek kadar düşünürler/bilginler, aklı merkeze alarak Kur’an’ın direktifleri doğrultusunda ilim üretmeye devam ettiler. (Hz. Ömer, Hz. Ali, Hz. Aişe, Abdullah b. Abbas, Abdullah b. Mes’ud, Hasan Basri, Ebu Hanife gibi) Vahyin ve onu anlayan aklın hakim olduğu her dönemde Müslümanlar her alanda zirvedeydiler (pik yaptılar); ancak vahyin yerine haşeviye (rivayet kültürü) ve muhafazakarlık hakim olunca, gerilemeye başladılar ve dünyanın üçüncü sınıfı duruma düştüler. Aklın hakim olduğu dönemlerde Felsefede &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Allah, kendisine muhatap olarak seçtiği insana her şeyi kavrayabilecek bir güç /akıl vermiştir. Bu güç/akıl, bir paket halindedir. Bu paket içerisinde kalp, görme, işitme, düşünme gibi iletişim araçları da vardır. İnsan bu paketle Rabbinin talimatlarını anlamaya çalışır ve hayatını sürdürür</p>



<p>Ben, paketin tamamına akıl diyorum; zira tümünü akıl yönetiyor. Akıl, insanı insan yapan güçtür. Hem Allah’ın insanlara hitabı olan Kur’an’ın muhatabıdır, hem de diğer varlıklarla sağlıklı iletişim sağlamada yetkilidir.</p>



<p>Bilindiği gibi, akıl Kitap’tan önce yaratılmıştır. Sonradan yaratılan kitap, akla havale edilmiştir. Dolayısıyla akıl faal hale getirilmeden hitabın/vahyin/sözün anlaşılması mümkün değildir. Onun içindir ki akıl; düşünmenin, idrakin, kavramanın, fıkhın, bilmenin, bilimin merkezi kabul edilmiştir.</p>



<p>Kur’an Kitab’ının ilk muhatabı olan Muhammed as, -Kur’an’ın emriyle- aklı merkeze alarak hareket etti ve yirmi üç yıl gibi kısa bir sürede Kur’an İslamını hakim kıldı. Ardından, içlerinde az denilebilecek kadar düşünürler/bilginler, aklı merkeze alarak Kur’an’ın direktifleri doğrultusunda ilim üretmeye devam ettiler. (Hz. Ömer, Hz. Ali, Hz. Aişe, Abdullah b. Abbas, Abdullah b. Mes’ud, Hasan Basri, Ebu Hanife gibi)</p>



<p>Vahyin ve onu anlayan aklın hakim olduğu her dönemde Müslümanlar her alanda zirvedeydiler (pik yaptılar); ancak vahyin yerine haşeviye (rivayet kültürü) ve muhafazakarlık hakim olunca, gerilemeye başladılar ve dünyanın üçüncü sınıfı duruma düştüler.</p>



<p>Aklın hakim olduğu dönemlerde Felsefede Farabi, İbni Tüfeyl, İbni Rüşd, İbni Sina gibi düşünürler yetişirken, Kelam ilminde İmam Maturidi, Kadı Abdulcebbar gibi alimler yetişerek Kur’anın öngördüğü inancı öğretmeye çalıştılar.</p>



<p>Yine Tefsir ilminde Fahrettin Razi, Zemahşeri, Kadı Beyzavi gibi müfessirler yetişirken, usul ve fıkıhta Ebu Hanife, Şatibi ve ibnül Kayyum el-Cevzi gibi fakihler yetişmiştir.<br>Yine kimya ve tıp biliminde Cabir b. Hayyan, Ebu bekir er-Razi yetişirken, matematikte ve astronomi ilminde Harezmi, Biruni gibi bilim adamları yetiştiler.</p>



<p>Evet, aklın merkezde ve iktidarda olduğu yıllarda (Özellikle Me’mun, Mutasım döneminde) Darul Hikem (Hikmet, bilgi evi) gibi büyük bir kütüphane ve araştırma merkezleri kuruldu ve dünyaya bilim üretmeye çalıştılar; ancak erken zamanlarda akla ve rey’e karşı başlatılan rivayetçi-muhafazakar damar, Ahmet b. Hanbel öncülüğünde ve Abbasi halifesi Mütevekkil tarafından iktidar yapıldı ve düşünmeyi, akli araştırmayı ve bilim üretmeyi engelledi.</p>



<p>800’lü yılların ortalarında başlatılan akıl ve felsefe (düşünme) düşmanlığı, Gazali’nin felsefeyi terk ederekek muhafazakarların yanında yer almasıyla pik yaptı. O büyük Gazali, artık akıl ve felsefeyle uğraşanları dinsiz ve İslam düşmanı olarak ilan ediyordu ve yetiştirdiği talebe ve yazdığı eserlerle öylesine bir güce ulaştı ki günümüze kadar iktidarını sürdürdü. Ona karşı sesini yükseltenler, hep cılız kaldı ve susturuldu; halen de susturulmaya çalışılmaktadır. Onun içindir ki İslam dünyasında yaklaşık bin yıldır akıl, mantık ve felsefe düşmanlığı devam etmektedir. Koca Fatih döneminde bile mantık ve felsefenin okutulmasına izin verilmedi ve okuyanlar öldürüldü.</p>



<p>Akla ve düşünsel üretime operasyon çekenler, esasen Kur’an’a operasyon çekmiş oldular; zira Kur’an, düşünmeyi, aklı kullanmayı ve üretmeyi istemektedir. Zaten akıl ve düşünce hapsedilince, Kur’an’da hayattan uzaklaştırılarak raflara kaldırıldı. Sadece belli gün ve gecelerde mevtalara hediye edilmek üzere okundu. Kur’anın mesajı hayattan koparıldıktan sonra artık geride ne kaldı ki!</p>



<p>Onun içindir ki eğer İslam toplumları olarak dirilmek ve dünyaya düzen vermek istiyorsak, yeniden –ilk dönemlerde olduğu gibi- Kur’an’ın, “niçin akletmiyorsunuz” talimatını dikkate alarak, Kur’an’ı, aklı, düşünmeyi, mantık ve felsefeyi, bilimi rehber edinmemiz gerekir. Başka da çıkış yolumuz yoktur; Bu değerler yerine bin yıllık hikaye, haşeviye, İsrailiyat, asabiyet gibi masallarla oyalanırsak, ne Allah’a ne de insanlığa vereceğimiz bir cevabımız olacaktır.</p>



<p>Bilelim ki Kur’an ve onun muhatabı olan aklı rehber edinmeyip operasyon çekenler (itibarsız kılanlar) asla iflah olmazlar ve insanlığa verecekleri ve insanlığı diriltecek bir yasaları (ilkeleri) de olmayacaktır.</p>



<p>Selam ve muhabbetlerimle…</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/akla-operasyon-ceken-bir-toplum-iflah-olur-mu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
