<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>aile &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/aile/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Thu, 27 Aug 2026 09:09:27 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.9</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>aile &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>İdare Etmek Yönetmek Değildir</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/idare-etmek-yonetmek-degildir/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/idare-etmek-yonetmek-degildir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Korkut Daban]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 26 Aug 2026 14:06:16 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[aile]]></category>
		<category><![CDATA[Yönetim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=20253</guid>

					<description><![CDATA[Başta Siyaset Bilimi olmak üzere hayatın birçok aşamasında özellikle Yönetim Bilimi alanında farklı tecrübeler ve yaşanmış hikayelerle karşı karşıya geliyoruz. Toplumu oluşturan en küçük yapı olan Aile her konuda olduğu gibi bu hususta yine başlangıç, daha doğrusu çıkış noktası olmaktadır. Bu nedenledir ki insan için Yönetim Becerisi Aile Reisliği ile başlar! Bir Evi Yönetmekte güçlük çeken bir insanın Hayatın farklı boyutlarında dolayısıyla Yönetim Süreçlerinde başarılı olması biraz hayalcilik olur. Keza İdare etmek Yönetmek demek değildir! Yani hayatın olağan akışına kendisini ve sorumluluk duyduğu mecraları teslim eden kimseler, en iyi ihtimalle İdareci olurlar! Yönetici vasfına sahip kimseler, aynı şekilde, Liderlik Ruhuna sahip modellerdir. İşte Yönetici ile İdareci arasında ki fark bu noktada ortaya çıkmaktadır. İdareci isminden de anlaşılacağı üzere, görev almış olduğu sorumluluk alanı ile ilgili en ufak bir inisiyatif ve risk almayan insan modelidir. Bu yüzdendir ki Resmi ve Özel İşletmeler için İdareci bulmak çok kolay iken Yönetici bulmaları nispeten daha zor olmuştur. Oturduğu koltukta Görev Tanımları dışına çıkmayacak veya kendisine gelecek olan talimatı uygulamaktan başka bir fark ortaya koymayan kişilerin toplumuna herhangi bir fayda sağlaması mümkün olmamaktadır. Yönetici ile İdareci arasında ki başka bir nüans şudur! Yönetici olmak istiyorsanız yönetecek İnsanlar yetiştirmeniz gerekirken, İdareci olmak isteyenlerin ise herhangi bir &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Başta Siyaset Bilimi olmak üzere hayatın birçok aşamasında özellikle Yönetim Bilimi alanında farklı tecrübeler ve yaşanmış hikayelerle karşı karşıya geliyoruz.</p>
<p>Toplumu oluşturan en küçük yapı olan Aile her konuda olduğu gibi bu hususta yine başlangıç, daha doğrusu çıkış noktası olmaktadır.</p>
<p><strong>Bu nedenledir ki insan için Yönetim Becerisi Aile Reisliği ile başlar!</strong></p>
<p>Bir Evi Yönetmekte güçlük çeken bir insanın Hayatın farklı boyutlarında dolayısıyla Yönetim Süreçlerinde başarılı olması biraz hayalcilik olur.</p>
<p><strong>Keza İdare etmek Yönetmek demek değildir!</strong></p>
<p>Yani hayatın olağan akışına kendisini ve sorumluluk duyduğu mecraları teslim eden kimseler, en iyi ihtimalle İdareci olurlar!</p>
<p><strong>Yönetici vasfına sahip kimseler, aynı şekilde, Liderlik Ruhuna sahip modellerdir. İşte Yönetici ile İdareci arasında ki fark bu noktada ortaya çıkmaktadır.</strong></p>
<p>İdareci isminden de anlaşılacağı üzere, görev almış olduğu sorumluluk alanı ile ilgili en ufak bir inisiyatif ve risk almayan insan modelidir.</p>
<p><strong>Bu yüzdendir ki Resmi ve Özel İşletmeler için İdareci bulmak çok kolay iken Yönetici bulmaları nispeten daha zor olmuştur.</strong></p>
<p>Oturduğu koltukta Görev Tanımları dışına çıkmayacak veya kendisine gelecek olan talimatı uygulamaktan başka bir fark ortaya koymayan kişilerin toplumuna herhangi bir fayda sağlaması mümkün olmamaktadır.</p>
<p><strong>Yönetici ile İdareci arasında ki başka bir nüans şudur! Yönetici olmak istiyorsanız yönetecek İnsanlar yetiştirmeniz gerekirken, İdareci olmak isteyenlerin ise herhangi bir şekilde personel yetiştirme ihtiyacı doğmamaktadır!</strong></p>
<p>Bu yüzdendir ki başta Siyasi Partiler ve Bürokrasi olmak üzere Yönetim Süreçlerinde başarılı figürlerin çoğunun kendi hür ve özgür iradesi ile kararlar aldığını gözlemleriz.</p>
<p>Buradan hareket ile deyim yerindeyse, her Yöneticinin kendi karakteristik yapısına mahsus bir “Yoğurt Yeme Tarzına” sahiptirler.</p>
<p>Özellikle resmi ve kamu kurumlarında çoğu zaman İdareci Profilinde insanlar Yönetim Makamlarına tercih edilmek suretiyle Atanmış olurlar!</p>
<p>Buna mukabil sorumluluk gerektiren Siyasi Parti Teşkilatları ve benzeri kurumsal yapılarda Motivasyon sağlayacak ve çalışacağı takımı oluşturma yetkisine sahip figürlerin Yönetici Özelliğine sahip olmaları gereklidir.</p>
<p><strong>Bu yüzdendir ki herhangi bir Kurumda görev alan Yönetim Kadrosu hakkında konuşurken “Bu Adam Sadece İşi İdare ediyor” derler!</strong></p>
<p>O nedenledir ki Kurumlarda, işleri idare edecek değil Kurumları Koordine edecek ve yönetecek yetkinliklere sahip Yöneticiler tercih edilmektedir.</p>
<p>Bugün Türkiye’de başarılı olmuş Kamu ve Özel Kurum İşletmelerinin Yönetici kadrosuna baktığınızda, Yönetim ve Koordinasyon becerisi yüksek Yönetici Profilleri ile karşılaşırsınız!</p>
<p>Bu yüzdendir ki tek hedefi koltuğa oturup “Durumu İdare Etmeyi” vazife edinen Yöneticilerin yer aldığı Kurum ve Müesseselerin her geçen gün kan kaybettiğine tanık olmaktayız.</p>
<p><strong>Kimse üzerine alınmasın alınmak isteyene de herhangi bir sözümüz olmayacaktır!</strong></p>
<p>Bugün Türkiye’de gerek Siyasette gerekse Bürokraside Makam sahiplerinin ciddi anlamda başarısızlıklar yaşamasının en canlı örnekleridir diyebiliriz!</p>
<p>Bir Siyasi Partinin Şehir bazında bir tane dahi Belediye Kazanamamış olması bunu ispatlar!</p>
<p><strong>Bir Sendika Başkanının sadece mevcut pozisyonunu koruması ve aktif üyelerinin haklarını gereğince savunamaması yine net bilgi olarak karşımıza çıkar!</strong></p>
<p>Günümüzde bu hususta asıl tartışılması gereken verimlilik ve performans iken, aksine, salt Üye Sayıları ve İstatistiksel bir takım istatsstistiki veriler üzerinden yapılan analizler müesseselerin başarısızlıklarını sadece “Halının Altına Süpürmelerine” neden olmaktadır.</p>
<p>Ez cümle yanlış tercih edilmiş Yöneticilerden kaynaklı başarısızlık hikayeleri yine onlara referans olan kişiler tarafından kapatılmaya çalışılmaktadır!</p>
<p><strong>Günün sonunda kaybeden ise bu kamuya mal olmuş müesseselere gönül veren Samimi Dava Neferleri olmaktadır.</strong></p>
<p>Kendisini temsil etmekte yetersiz bu insanları çoğu zaman savunmak zorunda kalmak gibi zorlu sınavlarla karşı karşıya kalmaktadırlar!</p>
<p><strong>Bu durum, Yağmur ve Tarla Sahibi İlişkisi misali vicdanlara ciddi zarar vermekte çoğu zaman ise açılan yaralar dikiş tutmaz bir hale gelmektedir.</strong></p>
<p>Bu nedenle diyoruz ki her İdareci Yönetici olamayacağı gibi, İdare edenlerin gölgesinde kalanların gelişimi de mümkün olmamaktadır! Kötü Yönetici sadece kendine değil aynı zamanda yanında çalışanlar için de zararlı olmaktadır.</p>
<p><strong>Bu noktada, Yazımızın başlığı zihinlerde muhakkak anlam ve karşılık bulacaktır!</strong></p>
<p>O yüzden diyoruz ki, “İdare etmek Yönetmek değildir!”</p>
<p><strong>Selam Ve Dua İle…  </strong></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/idare-etmek-yonetmek-degildir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yüce Allah’ın Kurduğu Yapıya Saygı</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/yuce-allahin-kurdugu-yapiya-saygi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/yuce-allahin-kurdugu-yapiya-saygi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cağfer Karadaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 09 May 2023 05:58:42 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[aile]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18762</guid>

					<description><![CDATA[Yüce Allah evreni yaratmış, orada belli yapılar ve ilişki ağları oluşturmuştur. Evren içerisinde akıllı ve iradeli yarattığı insanı erkek ve kadın cinsiyeti olarak belirlemiş, aralarında tesis edilen evlilik bağıyla insanlığın varlığını ve sürekliliğini sağlamayı murat etmiştir. Diğer bir deyişle Yüce Allah insanı bir kadın ve bir erkek olarak yaratmış, insan neslinin bu iki zıt cinsiyetin hukuk çerçevesinde birlikteliğinden doğacak çocuklarla devam etmesini dilemiştir. Erkekle kadının bir araya gelmesi aileyi, ailelerin bir araya gelmesi de kabileleri ve milletleri oluşturmuştur. Bu topluluklar ve kurumsal yapılar, insan neslinin hem varlığının hem de sürdürebilirliğinin sebebi ve güvencesi kılınmıştır. Nitekim “İnsanı sudan/nutfeden yaratan, onun için akraba ve hısımlık bağı kuran Yüce Allah’tır. Senin Rabbin her şeye güç yetirendir” (Furkân 25/54) ayetinde insanın yaratılışı ve etrafında oluşan akrabalık ve hısımlık bağları ifade edilmektedir. Bu bağlarla oluşan birlikteliğin doğal sonucu olarak başta aile olmak üzere diğer toplumsal yapıların meydana gelir. Buna göre toplumun en küçük yapı taşı olan aile kurumunun amacı erkekle kadını sadece cinsel bir amaçla birleştirmek değil, bilakis insanlığın devamını sağlamak ve doğacak çocukların bakım ve güvenliğini temin etmektir. Bu güvenliğin sağlanmasında bazen aile de yeterli olmamakta bu yüzden ailelerin bir araya gelmesiyle oluşan akraba topluluklarına ihtiyaç duyulmaktadır. Bu topluluklara Araplar kabile derken Türkler boy &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Yüce Allah evreni yaratmış, orada belli yapılar ve ilişki ağları oluşturmuştur. Evren içerisinde akıllı ve iradeli yarattığı insanı erkek ve kadın cinsiyeti olarak belirlemiş, aralarında tesis edilen evlilik bağıyla insanlığın varlığını ve sürekliliğini sağlamayı murat etmiştir. Diğer bir deyişle Yüce Allah insanı bir kadın ve bir erkek olarak yaratmış, insan neslinin bu iki zıt cinsiyetin hukuk çerçevesinde birlikteliğinden doğacak çocuklarla devam etmesini dilemiştir.</p>



<p>Erkekle kadının bir araya gelmesi aileyi, ailelerin bir araya gelmesi de kabileleri ve milletleri oluşturmuştur. Bu topluluklar ve kurumsal yapılar, insan neslinin hem varlığının hem de sürdürebilirliğinin sebebi ve güvencesi kılınmıştır. Nitekim “İnsanı sudan/nutfeden yaratan, onun için akraba ve hısımlık bağı kuran Yüce Allah’tır. Senin Rabbin her şeye güç yetirendir” (Furkân 25/54) ayetinde insanın yaratılışı ve etrafında oluşan akrabalık ve hısımlık bağları ifade edilmektedir. Bu bağlarla oluşan birlikteliğin doğal sonucu olarak başta aile olmak üzere diğer toplumsal yapıların meydana gelir.</p>



<p>Buna göre toplumun en küçük yapı taşı olan aile kurumunun amacı erkekle kadını sadece cinsel bir amaçla birleştirmek değil, bilakis insanlığın devamını sağlamak ve doğacak çocukların bakım ve güvenliğini temin etmektir. Bu güvenliğin sağlanmasında bazen aile de yeterli olmamakta bu yüzden ailelerin bir araya gelmesiyle oluşan akraba topluluklarına ihtiyaç duyulmaktadır. Bu topluluklara Araplar <em>kabile</em> derken Türkler <em>boy</em> ifadesini kullanmışlardır. Kabile/boy, dayanışma ve yardımlaşma kültürünün oluştuğu ve sürdürüldüğü bir yapının adıdır. İslam’da bu yapının korunması, akrabalık bağlarının canlı tutulması anlamına gelen <em>sıla-i rahim</em> kavramıyla ifade edilir. Bu bağları kesenler veya ihmal edenler şiddetli bir şekilde kınanır (Bakara 2/27; Nisâ 4/1). Çünkü akrabalık ilişkisi kan bağına göre oluştuğundan bu yapıyı kuran bizzat Yüce Allah’tır. Bu bağın kesilmesi, O’nun iradesine ve takdir ettiği fıtratına aykırı davranmak anlamına gelir.</p>



<p>Öte yandan insanın güvenliği hususunda bazen kabile birlikteliği bile yeterli olmamakta, milletler ve devletler şeklinde daha büyük organizasyonlara ihtiyaç duyulmaktadır. Nitekim “Ey insanlar! Sizi bir erkek ve kadından yarattık, tanışasınız diye sizi milletlere ve kabilelere ayırdık. Allah katında en değerli olanınız, ona itaatsizlikten en çok sakınanızdır (أتقىكم). Allah her şeyi hakkıyla bilmektedir ve her şeyden haberdardır” (Hucurât 49/13) ayetinde kadın ve erkekten oluşan aile ve onların bir üst kurumsal yapısı olan kabile ve millet ifade edilmektedir. Kur’an’da <em>liteârafû</em> (لتعارفوا) olarak geçen ve “<em>tanışasınız</em> <em>diye”</em> tercüme edilen kavram sadece kuru bir tanışma değil; Allah’ın kurduğu nesep ilişkisini bilme ve dikkate almanın yanında <em>maruf</em> yani <em>iyilik</em> üzere yardımlaşma ve dayanışmaya işaret eder. Ayetin sonundaki <em>takva</em> vurgusu ise bu şekilde verilmiş anne, baba, aile, kabile ve millet gibi biyolojik bağlar üzerinden övünç ve üstünlük çıkartılamayacağını ifade eder. Çünkü Allah katında üstünlük ancak <em>takvayla</em> yani Allah’a itaatsizlikten sakınma ve buyruklarını gözetmekle gerçekleşir. (Matüridî, <em>Te’vilâtü’l-Kur’ân</em>, Mizan Yayınları, XIV, 76-77; Zemahşerî, el-<em>Keşşâf</em>, el-Mektebetü’t-Tevfikiyye, IV, 407; Safedî, <em>Keşfu’l-esrâr</em>, İSAM, IV, 132; Razî, <em>et-Tefsîru’l-Kebîr</em>, İhyau’Turasi’l-Arabî, XXVIII, 128).</p>



<p>Demek oluyor ki bütün bu yapılar insanlığın devamı için Yüce Allah’ın takdir ettiği hem başlangıç noktası hem de güvenlik şemsiyesidir. Bu konum veya yapılar kişilerin kazandığı değil, hazır bulduğu ortam, imkân ve şartlardır. Bunlar üzerinden bir <em>üstünlük</em> iddiası da doğru değildir, çünkü bu yapıların içinde bulunmak Allah’ın takdiriyledir. Bir insanın doğarken anne, baba, aile, kabile ve milletini seçmesi söz konusu değildir; dolayısıyla kendi katkısı veya etkisi bulunmayan bir yapıyı övünç veya üstünlük malzemesi yapması, anlamsız ve beyhude bir gayrettir. Ancak Allah’ın iradesiyle oluşmuş olmaları dolayısıyla bu yapılara saygı duyulur ve varlıklarının korunmasına özen gösterilir.</p>



<p>Anılan yapılar aynı zamanda fertler ve gruplar arasında sağlıklı ve dengeli bir işleyişi sağlamak için hiyerarşi, kanun, kural, gelenek ve görenek gibi düzenlemelere ihtiyaç duyar. Çünkü toplum içerisinde ilişkileri düzenleyen ve sınırları tayin eden diğer bir deyişle hak ve sorumlulukları belirleyen kurallar olmadan insanların bir arada yaşaması ve sürdürülebilir bir iletişim zemini oluşturması mümkün değildir. Çünkü her toplumda doğal olarak bir yardımlaşma ve çatışma ikilemi bulunmaktadır. Bu gerçek doğrultusunda Yüce Allah peygamberler göndererek söz konusu yardımlaşma ve çatışma ikileminin adalet ve hakkaniyet çerçevesinde düzenlenmesini bildirmiştir. (Şehristanî, <em>Nihâyetü’l-ikdâm</em>, s. 238).</p>



<p>Nitekim “otorite, kanun ve nizam olmadan insanların bir arada yaşaması mümkündür” şeklindeki anarşistlerin iddiaları ütopik bir söylemden öteye geçememiştir. Zira bugün dahi bu toplumsal yapıların ve kuralların önemi zihinlerdeki yerini korumakta ve hayattaki işlevsel değerini sürdürmektedir. Bu gerçeği kavrayamayan bazı toplumlar, toplumun en küçük yapı taşı olan ailenin çözülmesi sonucu nasıl vahim sonuçların doğduğu, nüfus artışının eksiye düştüğü, ölenlerin sayısının doğanlardan fazla olduğu acı gerçeğiyle yüzleşmektedirler. Sözgelimi “AB üyesi 28 ülkede 2018 yılında ölümlerin sayısı doğumları geçmiştir. AB’de bu dönemde toplam 5,3 milyon ölüm, 5 milyon doğum gerçekleşmiştir. AB&#8217;nin nüfus artışı yaklaşık 1,1 milyon göçmenden kaynaklanmıştır.” (bk. <a href="https://www.aa.com.tr/tr/dunya/abnin-nufusu-513-5-milyon-oldu/1527828">https://www.aa.com.tr/tr/dunya/abnin-nufusu-513-5-milyon-oldu/1527828</a>; 19.04.2023; 15:02).</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/yuce-allahin-kurdugu-yapiya-saygi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kızılcık Şerbeti</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/kizilcik-serbeti/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/kizilcik-serbeti/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Prof.Dr. Zeki Bayraktar]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 09 May 2023 05:10:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[aile]]></category>
		<category><![CDATA[Dizi]]></category>
		<category><![CDATA[TV]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18768</guid>

					<description><![CDATA[Show TV’deki bu dizi temsil ettiği iki farklı sosyolojik kesim arasındaki empatiyi arttırarak toplumsal barışa katkı sağlayabilirdi ancak sunduğu senaryo ve takdim ettiği karakterler yüzünden bu şansını kaybetmiş görünüyor, en azından şimdilik. Dizinin senaryosu zengin muhafazakar dindar bir aile ile seküler bir aile arasında geçen hikayelere dayandırılıyor, bu yüzden aslında toplumun neredeyse tamamına hitap ediyor(du), spektrumu buna müsaitti yani ama oluşturduğu asimetrik kurgular ve gerçeklikten kopuk senaryolar nedeniyle bu temsil kabiliyetini kaybetti. Kaybetti, çünkü Türkiye’de boğazda yalıda oturacak kadar zengin olan kaç muhafazakar dindar aile var? Diyelim ki 2-3 aile var, bunların hangisi kızını 4 yıl yurtdışında, Amerika’da okutacak ama buna rağmen burada onu sokağa çıkarmayacak kadar bağnaz davranacak? Evet, dizilerdeki senaryolar gerçek olgularla kurgular arasında zikzak çizer, hatta bazen varolan asimetriler egzejere edilerek (aşırı abartılarak) net bir kontrast oluşturulur ki dikkat çeksin ve mesaj verilebilsin, ama gerçeklikten bağınızı tamamen kopartırsanız, senaryonuz imgesel bir kurguya dönüşür ve etkisini yitirir. Örneğin dinen domuz etinin haram olması ve toplumumuzda bundan daha da belirleyici olan kültürel İslam nedeniyle domuza karşı muhafazakar dindar camiada varolan hassasiyete bir vurgu yapmak ve bu hassasiyet üzerinden bir çatışma üretmek istiyorsunuz, bunu anladık ama bunu daha gerçekçi bir şekilde sunabilirdiniz, Türkiye’de hangi anne adayı doğacak bebeğinin odasını hazırlarken &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Show TV’deki bu dizi temsil ettiği iki farklı sosyolojik kesim arasındaki empatiyi arttırarak toplumsal barışa katkı sağlayabilirdi ancak sunduğu senaryo ve takdim ettiği karakterler yüzünden bu şansını kaybetmiş görünüyor, en azından şimdilik.</p>



<p>Dizinin senaryosu zengin muhafazakar dindar bir aile ile seküler bir aile arasında geçen hikayelere dayandırılıyor, bu yüzden aslında toplumun neredeyse tamamına hitap ediyor(du), spektrumu buna müsaitti yani ama oluşturduğu asimetrik kurgular ve gerçeklikten kopuk senaryolar nedeniyle bu temsil kabiliyetini kaybetti.</p>



<p>Kaybetti, çünkü Türkiye’de boğazda yalıda oturacak kadar zengin olan kaç muhafazakar dindar aile var? Diyelim ki 2-3 aile var, bunların hangisi kızını 4 yıl yurtdışında, Amerika’da okutacak ama buna rağmen burada onu sokağa çıkarmayacak kadar bağnaz davranacak?</p>



<p>Evet, dizilerdeki senaryolar gerçek olgularla kurgular arasında zikzak çizer, hatta bazen varolan asimetriler egzejere edilerek (aşırı abartılarak) net bir kontrast oluşturulur ki dikkat çeksin ve mesaj verilebilsin, ama gerçeklikten bağınızı tamamen kopartırsanız, senaryonuz imgesel bir kurguya dönüşür ve etkisini yitirir.</p>



<p>Örneğin dinen domuz etinin haram olması ve toplumumuzda bundan daha da belirleyici olan kültürel İslam nedeniyle domuza karşı muhafazakar dindar camiada varolan hassasiyete bir vurgu yapmak ve bu hassasiyet üzerinden bir çatışma üretmek istiyorsunuz, bunu anladık ama bunu daha gerçekçi bir şekilde sunabilirdiniz, Türkiye’de hangi anne adayı doğacak bebeğinin odasını hazırlarken dört duvarı da tepeden tırnağa kadar domuz resimleriyle donatır?</p>



<p>Dizi her iki tarafın da olumlu yönlerini ön plana çıkararak toplumsal barışa gerçekten katkı sunabilirdi, örneğin kadına yönelik şiddete karşı seküler kesimde daha fazla var olan hassasiyete vurgu yapar ve bunun olumlu yönlerini işlerken (ki bu kısmen yapıldı), muhafazakar dindar kesim için de kermesler üzerinden yapılan yardımlar, infaklar ve hayırseverlik daha fazla ön plana çıkarılabilir ve bunun da olumlu sosyal sonuçları işlenebilirdi. Yani her iki kesimin birbirini daha iyi anlamasına ve empati yapmasına yarayacak senaryolar sunulabilir ve toplumsal barışa katkı yapılabilirdi ama böyle yapılmadı, hatta kasıtlı asimetriler oluşturuldu, örneğin seküler taraftaki Kıvılcım öğretmen daima kurallara riayet eden, hiç kimseye haksızlık yapmayan ve hatta kendisine zarar verecek olsa bile ilkeli davranan bir öğretmen figürü olarak takdim edilirken, muhafazakar kaynana (Pembe), her şeye müdahele eden, kızının da gelinin de huzurunu bozan, tipik baskıcı ve huzur bozucu bir kaynana olarak takdim edildi. Muhafazakar taraftaki kadınlar &nbsp;tipik ev kadını ve ev kızı rolleri ile takdim edilirken hatta Amerika’da üniversite eğitimi alan Nursema bile tipik ev kızı rolü ile ön plana çıkarılırken, seküler taraftaki Kıvılcım, eğitimli bir kadın ve ilkeli bir öğretmen olarak takdim ediliyor. Hatta &nbsp;her iki tarafın lise çağındaki aktörlerinde de ön yargılı cinsiyetçi asimetriyi görüyoruz; muhafazakar tarafın liseye giden çocuğu Batuhan(erkek) olurken, seküler tarafın liseye giden çocuğu Çiçek(kız) oluyor. Niye tersi değil mesela?</p>



<p>Yani muhafazakar tarafın aktörlerinde tipik geleneksel cinsiyetçi roller aynen devam ettiriliyor ve pekiştiriliyor. Nursema üniversite eğitimini Amerika’da alan bir kız olduğu yani en az dört yıl yurtdışında ailesinden uzak ve tek başına yaşadığı halde (ki Nursema’nın. üniversite eğitimini aldığını ana senaryoda değil başlangıçta sadece bir cümlede görüyoruz) annesi Pembe hanım onu neredeyse sokağa çıkarmıyor ve hat sergisini engelliyor, böyle bir asimetrik realite olabilir mi?</p>



<p>Dahası Nursema, sosyoseksüel etkinliği düşük bireylerde gördüğümüz bir davranış sergiliyor, ona böyle bir rol biçiliyor; karşısına çıkan ilk karşıt cinse (Umut’a) aşık oluyor! (Sosyoseksüel etkinlik her iki cinsin bir arada bulunduğu ve birlikte sosyal etkinlikler sergilediği, örneğin karma eğitim gibi etkinlikleri niteleyen teknik bir terimdir, sosyoseksüel etkinliği düşük olan kadınlar karşılaştıkları ilk erkekten duygusal olarak etkilenirken, erkekler de kadınlardan gelen sosyal mesajları cinsel mesajlar olarak algılarlar, çünkü düşük sosyoseksüel etkinlikleri nedeniyle cinsel algı eşikleri düşer ve sosyal mesajları hatalı yorumlayarak cinsel mesaj olarak algılarlar).</p>



<p>Dizide her iki tarafın da olumlu yönlerini ele alan tek senaryo seküler taraftaki Korkmaz anne ile muhafazakar taraftaki Mustafa arasında gerçekleşen yardımlaşmadır; ama ne yazıkki bu yardımlaşma bile seküler taraf lehine çarpıtılan bir asimetri ile sunuluyor; yardım/destek Korkmaz anneden geliyor ve Mustafa’nın (mental yapı/IQ açısından) özel bir konumu bulunuyor.</p>



<p>Muhafazakar taraftaki bozguncu gelinin üstlendiği roller, oyunlar, hasetlikler ve o camiada cereyan eden büyüler, entrikalar vs de cabası…</p>



<p>Ama dizinin belki de en tehlikeli tarafı, toplumumuzda zaten var olan cinsiyetçi hatalı kültürel kodlamaları direkt ve dolaylı mesajları ile besliyor olması; ahlakı cinsel ahlaka indirgemesi, cinsel ahlakı ve namusu da kadına özgülemesi. Böylece kadını mülk olarak gören ve kadına yönelik şiddeti besleyen bu hatalı kültürel şemaları desteklemiş olması.</p>



<p>Pembe hanım ve Fatih, hamile olan Doğa’nın dışarıya çıkarken giydiği kıyafetine müdahale ederlerken, aynı akşamın sonunda Fatih başka bir kızla hemen yatağa giriveriyor!</p>



<p>Tabi bu arada Pembe hanım da gelini Doğa’ya yaptığı uyarılarla bu sonucu adeta peşinen hazırlanmış oluyor!</p>



<p>Senaryonun devamı nasıl gelecek bilemiyoruz ama muhtemelen Pembe hanım Doğa’ya “bak gördün mü, senin yüzünden oldu bu, ben söylemiştim sana” diyecek, öyle dedirtilecek!</p>



<p>Evin kızı Nursema’nın sokağa çıkmasına müsaade edilmezken, hat sergisine müdahale edilirken, evin oğlu Fatih’in evlilik öncesinde hamile bıraktığı bir kızla evlenmesine anlayış gösteriliyor!</p>



<p>Aynı durum/mesaj Nursema’nın zorla evlendirildiği muhafazakar psikopat erkeğin yaşamında da bolca görülüyor.</p>



<p>Çünkü nasılsa kültür namusu kadına özgü bir kavram olarak kodlamıştır ve dizi de bu hatalı kültürel şemayı sonuna kadar desteklemektedir.</p>



<p>Ömer’in Kıvılcım’la evlilik öncesinde yatması ve Abdullah beyin dizinin kaçık (ama harbi) kızı Alev’le arasındaki duygusal yakınlaşma için de benzer şeyler söylenebilir. Bu arada modern kesimdeki Alev karakteri üzerinden bile (hasbi, içten ve yardımsever fiilleri nedeniyle) sempatik mesajlar veriliyor.</p>



<p>Aynı mesajlar Doğa’nın Nursema’ya yaptığı yardımlar üzerinden, Nursema’nın daha önce düşman olduğu Doğa ve Alev’e karşı minneti ve hayranlığı üzerinden de veriliyor. Nursema, anne-babasının yaptığı baskılardan, Amerika’da aldığı, ailesinin ona sağladığı bu eğitim sayesinde değil de modern kesimden gelen yardım sayesinde kurtuluyor, Doğa ve Alev’den gelen modern himmet sayesinde özgürleşiyor!</p>



<p>Dizideki tüm çiftler, Abdullah-Pembe, Fatih-Doğa, Ömer-Kıvılcım, Abdullah-Alev ve daha sonra da muhtemelen Batuhan-Çiçek arasındaki olası ilişki… tümü benzer cinsiyetçi mesajları veriyor. Umut’un davranışları nedeniyle şimdilik buna uymayan tek ilişki Nursema ile Umut’un ilişkisi, lakin bunun da nereye evrileceği ve nasıl sonuçlanacağını henüz bilmiyoruz.</p>



<p>Fatih’in hamile olan eşini anında aldatması ve bunun görsel olarak (rahatsız edici sahneler eşliğinde) izleyiciye sunulmas -bana göre- çok ciddi bir etik problem, çünkü seçilen konu ve karakterler nedeniyle muhafazakar dindar izleyici ekrana çekiliyor ve aniden böyle bir sahneye maruz bırakılıyor, bu bir bakıma izleyicinin tuzağa düşürülmesi ve aldatmanın normalleştirilmesidir(normalleştirme çabası). Bu bizim “görsel ve işitsel maruziyet terapisi” dediğimiz bir normalleştirme yöntemini çağrıştırıyor(biz bu yöntemi cinselliği tabu olarak gören ve cinsel sorunlarını kendi aralarında konuşamayan çiftlerde kullanırız mesela; cinsellikle ilgili terimleri kullanamayan, bundan korkan çiftleri karşımıza alır ve bilgilendirme yaparız ve bu terimleri sıklıkla kullanırız, onları bu terimlere maruz bırakırız, bizim bu terimleri rahatlıkla kullandığımızı ve kıyametin de kopmadığını gören çiftler bu sayede bunlara ünsiyet kazanır ve bunu kendi aralarında da konuşmaya başlarlar).</p>



<p>Dizilerdeki bu sahneler de benzer bir işlev görüyor ve izleyici nezdinde bu fiilleri (aldatmayı) zamanla normalleştiriyor.</p>



<p>Kızılcık şerbeti de bunu yapıyor, orijinal senaryoda böyle bir sahne var mıydı yoksa bunu birkaç hafta önce RTÜKten alınan cezaya karşı bir intikam olarak mı koydular (hadi verebiliyorsan buna da ceza ver de görelim der gibi), bilemiyorum ama dizi toplumsal barışa katkı yapma şansını kaybettiği gibi ahlaki olarak zarar vermeye de başlamış görünüyor.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/kizilcik-serbeti/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ailenin Yozlaştırılması ve Evlatlık</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/ailenin-yozlastirilmasi-ve-evlatlik/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/ailenin-yozlastirilmasi-ve-evlatlik/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cağfer Karadaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 19 Sep 2022 07:10:39 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[aile]]></category>
		<category><![CDATA[evlatlık]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18473</guid>

					<description><![CDATA[Modern zamanlarda armutla elmanın aynı kefeye konulduğu gelişmelere şahit olmaya başladık. Mahiyet, renk, tat, tür, cins ve cinsiyet farkının yok sayıldığı ve her şeyin birbirine karıştırılıp bir torbaya boca edildiği gelişmeler gündemi işgal etti. Bazen de tam zıttı gelişmeler: Kıyasın, farklılığın, farkındalığın ve tanımlamanın abartıldığı; farklılıklar üzerinden ayrımcılık ve ötekileştirme oluşturulduğu; her grubun, her türün ve her cinsin bir diğerine veya karşıtına düşman kılındığı sahneler ortaya çıktı. Bunun en kötü örneği bir yönüyle kadın erkek arasındaki cinsiyet farkının yok sayılması öteki yönüyle ise kadın-erkeğin birbirine düşman kılınması. İlginç olan bu iki zıt düşüncenin aynı şahıslarda aynı anda tezahür etmesi ve dillendirilmesi… Ne yazık ki, bu çağda insan doğasına uygun, hukukî ve ahlakî esaslar çerçevesinde aile değil, aynı cinsiyetten/eşcinsel kişilerin birlikteliğinden sözde/yapay aile garabeti ortaya çıktı. Böylece ailenin nasıl yozlaştırılabileceğinin en çarpıcı ve çarpık örneği sahnelenmiş oldu. Çocuk edinmeyi doğal yolla değil, mağazadan çanta alır gibi sahiplenme yoluyla elde edileceği garabetini de duyar hale geldik. Hani çocuğu olmayan eşleri anlayabiliyorum da, eşcinsel iki erkeğin veya iki kadının bir araya gelip sözde aile kurup evlatlık edinmeye kalkışmalarını anlayamıyorum, bunu insan doğasına sığdıramıyorum. Bu gidişatın bir başka çarpık yönü, çocuğun bir mal ve meta olarak görülmesi. “Çocuk benim değil mi? İster aldırırım ister &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Modern zamanlarda armutla elmanın aynı kefeye konulduğu gelişmelere şahit olmaya başladık. Mahiyet, renk, tat, tür, cins ve cinsiyet farkının yok sayıldığı ve her şeyin birbirine karıştırılıp bir torbaya boca edildiği gelişmeler gündemi işgal etti. Bazen de tam zıttı gelişmeler: Kıyasın, farklılığın, farkındalığın ve tanımlamanın abartıldığı; farklılıklar üzerinden ayrımcılık ve ötekileştirme oluşturulduğu; her grubun, her türün ve her cinsin bir diğerine veya karşıtına düşman kılındığı sahneler ortaya çıktı.</p>



<p>Bunun en kötü örneği bir yönüyle kadın erkek arasındaki cinsiyet farkının yok sayılması öteki yönüyle ise kadın-erkeğin birbirine düşman kılınması. İlginç olan bu iki zıt düşüncenin aynı şahıslarda aynı anda tezahür etmesi ve dillendirilmesi…</p>



<p>Ne yazık ki, bu çağda insan doğasına uygun, hukukî ve ahlakî esaslar çerçevesinde aile değil, aynı cinsiyetten/eşcinsel kişilerin birlikteliğinden sözde/yapay aile garabeti ortaya çıktı. Böylece ailenin nasıl yozlaştırılabileceğinin en çarpıcı ve çarpık örneği sahnelenmiş oldu.</p>



<p>Çocuk edinmeyi doğal yolla değil, mağazadan çanta alır gibi sahiplenme yoluyla elde edileceği garabetini de duyar hale geldik. Hani çocuğu olmayan eşleri anlayabiliyorum da, eşcinsel iki erkeğin veya iki kadının bir araya gelip sözde aile kurup evlatlık edinmeye kalkışmalarını anlayamıyorum, bunu insan doğasına sığdıramıyorum.</p>



<p>Bu gidişatın bir başka çarpık yönü, çocuğun bir mal ve meta olarak görülmesi. “Çocuk benim değil mi? İster aldırırım ister doğururum” söylemi. Bu adeta Nemrut’un öldürme ve yaşatma konusunda Tanrı’yla yarışmaya kalkışmasına benzemekte. İnsanın mal gibi görülemeyeceği, ana rahmine düştüğü andan itibaren insanî, dinî ve hukukî haklarının olduğu bilinmek istenmeyen bir cehalet dönemine girdik sanki. Bunun benzeri “vücut benim değil mi? İstediğimi yaparım” söylemidir. Bu da kişinin bilerek veya bilmeyerek kendisini meta haline dönüştürmesi, kendi vücuduna tuval muamelesi yapılmasına izin vermesidir.</p>



<p>Şu anda feministlerin ve cinsiyetsizlik savunucularının hedefinde tam da biyolojik aile vardır. Tabi ki bu ilk adımdır. Burada durmayacak, ardı sıra diğer aidiyetlere sıra gelecek ve sonuçta topyekûn insanlığın temeline dinamit konulacaktır. Zaten cinsiyetsizliğin ilerleyen adımı hayvanla insan arasındaki farkın inkârıdır. Evrim efsanesi/senaryosu buna iyi bir zemin hazırlamıştır. Artık insan gibi giydirilen hayvanların veya hayvan gibi yaşamaya özenen insanların olduğu bir çağdayız.</p>



<p>Peki, bu başarılabilir mi? Hiç mümkün değil. Anarşizm, bunun gibi insanlığa karşı kalkışmaların fiyasko olacağının tarihteki adı ve deneyimidir. Şayet bu kalkışmalara karşı dinî, ahlakî ve hukukî bir duruş sergilenmezse, başta aile olmak üzere bütün aidiyetlere bu gidişatın ciddi zararlar verebileceği son derece açıktır.</p>



<p>Bu gelişmelere bakınca İslam’ın evlatlık kurumunu kaldırmasının ne kadar isabetli ve hikmetli olduğu daha iyi anlaşılmaktadır. Çünkü günümüzde evlatlık kurumu bu tür sözde aile oluşumlarına meşruiyet kazandırma aracı kılınmaya başlanmıştır. Yüce Allah insanoğlunun ifsat ve isyanda ne denli ileri gidebileceğini bildiğinden Rahmet Peygamberi üzerinden bu kurumu kaldırmış ve bununla biyolojik aileyi hukukî bakımdan koruma altına almıştır. (bk. Cağfer Karadaş, “Hz. Peygamber’in Hz. Zeyneb’le Evliliği”, <em>Kafama Takılanlar 2</em>, Ankara: DİB Yayınları 2022, s. 128-136).</p>



<p>Evlatlık kurumumun bu çağdaki kadar istismar edildiği bir dönem her halde görülmemiştir. Müşrikler evlatlığı siyasî, askerî ve kabile itibarını artırıcı bir faktör olarak kullanıyorlardı. Ayrıca <em>tebenni</em> denilen tek taraflı sadece erkek çocukların evlat edinilmesi söz konusuydu. Bu uygulama haksız ve ayırımcı olduğundan, biyolojik aile yapısına tehdit teşkil ettiğinden ve kişisel haklara zarar verdiğinden kaldırılmıştır. Çünkü bu yolla birileri kazanırken gerçek aile bireyleri mağdur ve mahrum olabiliyorlardı. Bu yüzden İslam, çocukların biyolojik ailesine nispet edilmesi hükmünü getirmiştir. (Ahzab 33/5).</p>



<p>Bir başka husus ise müşrik toplumlarda kadınlar ve yetimlerin ezilmesidir. Sadece Kur’an’ın <em>kadınlar</em> anlamına gelen Nisâ Suresi okunsa, o dönemde ezilen, hakları yenilen ve dışlanan bu iki kesimin durumu görülebilir. Bu sûrede ortaya konulan hükümlerle ailenin tanımı yapılmış, kadınların ve yetim çocukların hakları zikredilmiş ve biyolojik aidiyete bağlı miras konusu netleştirilmiştir. Böylece biyolojik aile ve aidiyetler hukukî koruma altına alınmıştır. Ayrıca Yüce Allah sûrenin başında kadın ve erkek şeklinde sadece iki cinsiyet olduğunu açıkça belirtmiştir.</p>



<p>Kur’an’da ilk yaratılan Hz. Âdem ve Hz. Havva’dan sıkça bahsedilmesinin hikmeti sadece onların ilk insanlar olduğunu açıklama değil, insan cinsiyetinin erkek ve kadından ibaret olduğunu beyandır. Evrim düşüncesinin aksine Yüce Allah, onları en baştan insan olarak yaratmış ve insan neslinin çoğalmasını iki karşı cinsin birlikteliğine bağlamıştır.</p>



<p>Bugün ise çağdaş denilen ülkelerinde yaşanan garabet ortadadır. Kanuna uydurularak birçok aileden çocuklar zorla koparılmakta ve koruyucu aile sayılan kişilere verilmektedir. Verilen aileler içinde eşcinsel türden sözde aileler de bulunmaktadır. Çünkü onlara göre aile “cinsiyeti ne olursa olsun iki veya daha çok kişinin bir araya geldiği yapı” şeklinde anlaşılmaktadır. Sonuç itibariyle bu anlayış doğal biyolojik aile kurumunu yozlaştırmanın ötesinde, insanlığın doğallığını dejenere etmeye ayarlı bir sözde yapı doğurmuştur.</p>



<p>Öte yandan evlatlığın henüz bebeklik evresinde gerçekleşmesi ve kişinin gerçek ailesini tanımaması, bir başka vahim boyutu oluşturmaktadır. Bu şekilde evlatlık verilen ve ileri yaşlarda gerçek anne-babasını öğrenen kişilerin nasıl bir psikolojik sarsıntı geçirdikleri bu deneyimi yaşayan ve görenlerin malumudur.</p>



<p>Muhtaç ve yetim çocukların korunmasına gelince bunun insan doğasına, hukuka, ahlaka ve dine uygun olması gerekir. Bunun adına “koruyucu aile” denmesinde bir sakınca yoktur. Yetimlere ve muhtaçlara yönelik bu tür himaye faaliyetleri her dönemde olagelmiştir. Buna karşı olmak bir yana, İslam yetimlerin korunmasını en başından teşvik etmiştir. Daha da ötesi dinimiz yetimlerin ve muhtaçların itilip kakılmasını, sözle bile olsa incitilmesini günah saymıştır.</p>



<p>Koruyucu aile olmak için evlatlık edinilmesi gerekli ve şart değildir. Burada dikkat edilecek hususlar, belli yaştan itibaren mahremiyet konusuna ihtimam gösterilmesi, korunan çocuğun gerçek/biyolojik ailesinin yok sayılmaması, eğer hayattaysalar ve sakıncalı bir durum da yoksa onlarla irtibatının bir şekilde sağlanması, hayatta değillerse çocuğun uygun bir tarzda bilgilendirilmesidir. Bu çocuğun ileride yaşayacağı ağır travmanın önüne geçmenin bir yoludur.</p>



<p>Sonuç olarak doğal farklılıklar ne ötekileştirme ve düşmanlaştırma aracı olmalı ne de söz konusu farklılıklar yok sayılmak suretiyle insanın ve ailenin doğallığının yozlaştırılmasına vesile kılınmalıdır. İnsan doğallığına karşı bu aşırılığın ve çarpıklığın önüne geçmek, hem fertlerin hem toplumların hem de devletlerin belki en birinci görevidir.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/ailenin-yozlastirilmasi-ve-evlatlik/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Popüler Hayvan Sevgisinde Materyalist Etkiler</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/populer-hayvan-sevgisinde-materyalist-etkiler/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/populer-hayvan-sevgisinde-materyalist-etkiler/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet BELENKUYU]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 29 Jun 2022 13:55:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[aile]]></category>
		<category><![CDATA[hayvan]]></category>
		<category><![CDATA[materyalizm]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18316</guid>

					<description><![CDATA[21. yüzyılın başlarında popüler trendler halinde dünya gündemine sürülen akımların çoğu, materyalist dünya görüşünün, ilahi dinlerin kutsadığı değerleri eritme ve yok etmeye yönelik uygulamalarıdır. &#160;Aile, kadın, çocuk, hayvan hakları ve çevre konularını yeniden gündeme getirerek, geleneksel yapıların bunlara değer vermediği, bu nedenle bu yapılardan bir an önce kurtulmamız gerektiği fikri insanların zihnine yerleştirilemeye çalışılmaktadır. Bunu yaparken önce kilisenin bütün günahları diğer dinleri de kuşatacak şekilde genişletilmekte, sonrada insanların merhamet duyguları da hoyratça sömürülmektedir. Bu yazımızda sadece “hayvan sevgisinin alevlendirilmesinde materyalizmin etkisi”ni ele almaya çalışacağız.&#160; *** Güncel hayvan sevgisinin arkasında pek çok neden yatmaktadır. Bir kısmı mevcut uygulamalara tepkiden&#160; kaynaklanırken, bir kısmı da psikolojik duyguları tatmin amaçlıdır. &#160; Sirk hayvanları, gösteri yunusları, ayı oynatma, horoz,&#160; köpek dövüşü, deve güreşi, at arabası ve faytonlara koşulan atlara yapılan eziyet ve kötü muameleye tepkiler hayvan sevgisini tetiklemiştir. Yine kara ve deniz trafiğinde zarar gören kara ve deniz hayvanları ile çevre kirliğinden, sindirilemeyen yabancı madde ve zehirlenme nedenleriyle ölümler ve bilinçsiz avlanma, hayvan sevgisinin yükselmesinde önemli nedenlerdir. &#160;Diğer yandan yalnızlaşan ve bencil modern insan, kendisine tepki veren, eleştiren ve kendisiyle eşit olan insanlardan dost edinmek yerine; her istediğini yerine getiren, sadık ve sahibine muhtaç hayvanları dost edinme yolunu tutmuştur. Böylece bir yandan yalnızlığını giderirken, diğer &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>21. yüzyılın başlarında popüler trendler halinde dünya gündemine sürülen akımların çoğu, materyalist dünya görüşünün, ilahi dinlerin kutsadığı değerleri eritme ve yok etmeye yönelik uygulamalarıdır. &nbsp;Aile, kadın, çocuk, hayvan hakları ve çevre konularını yeniden gündeme getirerek, geleneksel yapıların bunlara değer vermediği, bu nedenle bu yapılardan bir an önce kurtulmamız gerektiği fikri insanların zihnine yerleştirilemeye çalışılmaktadır. Bunu yaparken önce kilisenin bütün günahları diğer dinleri de kuşatacak şekilde genişletilmekte, sonrada insanların merhamet duyguları da hoyratça sömürülmektedir. Bu yazımızda sadece “hayvan sevgisinin alevlendirilmesinde materyalizmin etkisi”ni ele almaya çalışacağız.&nbsp;</p>



<p>***</p>



<p>Güncel hayvan sevgisinin arkasında pek çok neden yatmaktadır. Bir kısmı mevcut uygulamalara tepkiden&nbsp; kaynaklanırken, bir kısmı da psikolojik duyguları tatmin amaçlıdır. &nbsp;</p>



<p>Sirk hayvanları, gösteri yunusları, ayı oynatma, horoz,&nbsp; köpek dövüşü, deve güreşi, at arabası ve faytonlara koşulan atlara yapılan eziyet ve kötü muameleye tepkiler hayvan sevgisini tetiklemiştir. Yine kara ve deniz trafiğinde zarar gören kara ve deniz hayvanları ile çevre kirliğinden, sindirilemeyen yabancı madde ve zehirlenme nedenleriyle ölümler ve bilinçsiz avlanma, hayvan sevgisinin yükselmesinde önemli nedenlerdir.</p>



<p>&nbsp;Diğer yandan yalnızlaşan ve bencil modern insan, kendisine tepki veren, eleştiren ve kendisiyle eşit olan insanlardan dost edinmek yerine; her istediğini yerine getiren, sadık ve sahibine muhtaç hayvanları dost edinme yolunu tutmuştur. Böylece bir yandan yalnızlığını giderirken, diğer yandan değer verilme, sahip olma, güç sahibi olma, kontrol etme, bir şeyin efendisi olma, yapmadığında sorumluluk hissetmeme, yaptığından hesap vermeden serbest hareket etme gibi duygularını tatmin amaçlı hayvan beslemektedir.</p>



<p>Bu ikinci akıma petshop ve veterinerlik merkezli geniş bir kapitalist bir yapının da destek verdiğine şahit oluyoruz. Çünkü evcil hayvan demeyelim (atlar ve koyunlar da evcildir, yabani değil) yeni nesil hayvan beslemede, onların mamalarından, kıyafetlerinden, aşılarından köpek bakıcılığına kadar, meraklısı olmayanın şaşıracağı pek çok ticari alan var. Pek çok petshop sitesinde, bir sosyal sorumluluk projesi ve hayvan haklarına link var. O sektöre girmeden muhtemelen hayvanları televizyondan izleyen bireyler, birden hayvansever oluvermektedir. Öyle abartılı durumlar var ki insanın inanası gelmiyor. Mesela bir kedi için açılan instagram sayfasını ellibin bin kişi takip edebiliyor. (1) Bu aile, bu kediyi aile bireylerinden biri olarak görüyor.</p>



<p>Evin içinde köpek besleme adeti, mayo ile denize girme, kadın erkek karışık düğün eğlencesi yapma,&nbsp; doğum günü kutlama gibi toplum hayatına hızla giren ve yerleşen önemli değişikliklerden birisidir. Maalesef toplumun önemli bir kesimi, elindeki İslam gibi bir kalkanı kaybettiği için Batı’dan gelen rüzgârlara çok açık bir konumda bulunuyor. &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;</p>



<p>Modern hayvanseverlik öyle bir hal aldı ki, konuya eleştirel bir bakış açısı sergileyenler sorgusuz sualsiz hayvan düşmanı, duygusuz ve vicdansız ilan ediliveriyor. Geçtiğimiz yüzyılda şehirleşme olmadan insanlar daha çok hayvanlarla iç içe yaşıyorlardı ve hayvanlara bu kadar eziyet edilmiyor, insan eliyle bu kadar hayvan katliamı yapılmıyordu. Köylerimizde insanlar sadece kedi köpek, at değil, kuşlar, arılar, fareler, kaplumbağalar, yılanlar, akrepler, kelebekler ve sayamadığımız birçok hayvanla iç içe yaşıyorlardı. Bu popüler hayvanseverlere bu hayvanların adını ansak, korkudan tüyleri ürperiyor. Bu nasıl hayvanseverliktir? Hayvanlar sadece kedi, köpek, akvaryum balığı ve muhabbet kuşundan mı ibarettir? Birkaç yıl öncesine kadar şehir ve kasabalarda insanlar kenar mahallelerde kendilerine ait bahçelerde tavuk, keçi ve inek besleyerek, hem yiyecek artıklarını değerlendiriyor hem de süt ve süt ürünleri, et ve yumurta ihtiyaçlarını karşılıyorlardı. Kötü kokunun dışında fazla zararı yoktu. Bu hayvanlar gruplar halinde başıboş dolaşarak insanlara saldırmıyordu. Ama belediyeler alınan kararlarla bu hayvanların beslenmesini yasakladılar. Fakat şu anda şehirlerde, sokaklarda köpeklerin bir kısmı başıboş sürüler halinde sahipsiz dolaşırken, yüzlercesi de balkonlarda yalvarır gibi havlayarak ilgi ve yardım bekliyor. Oysa hayvanat bahçelerinde kilometrelerce koşma yeteneğine sahip kedigiller cinsinden aslan, kaplan ve leoparların kafeslere kapatılması, nasıl bu hayvanlara eziyet ise köpeklerin de evlere, balkonlara kapatılıp günde birkaç saat volta atmaya müsaade edilen mahkum gibi dolaştırılarak haklarının verildiğini düşünmek de doğru bir yaklaşım değildir.&nbsp;</p>



<p>Tabiat bütün hayvanlarıyla ve bu hayvanların birbirine bağı ile tabiattır. Kediler, köpekler ve kuşlar doğal ortamlarında yaşayarak, tabiatın yaşamasına ve dolaysıyla kendilerinin hayatlarını sürdürmeye katkı sağlıyorlar. Sadece evde yaşayanlara değil, sokakta yaşayanlara bile karışan modern insan, hayvanseverlik adına onlara zarar veriyor. Mesela yazın sokağa mama bırakıyor. Oysa sokaktaki kediler, köpekler ve kuşlar avlanma yeteneğine sahiptir. Yaz günleri fare ve böcek gibi birçok avlanacak hayvan ve yenebilecek meyve türü vardır ve bu hayvanlar onlarla beslenir. Sen sokağa hazır mama bırakırsan, onların yeteneğini köreltirsin ve mama vermediğinde onları açlığa sürüklersin. Yani yaz günü sokak ve yabani hayvana yiyecek vermek zararlı, su vermek faydalıdır. Tam tersine kışın yiyecek azaldığında da yiyecek vermek faydalı, su bırakmak faydasızdır. &nbsp;&nbsp;</p>



<p>***</p>



<p>Günümüz hayvanseverliğinin boyutları ve niteliği tartışılmaya başlandığında, bireylerin dünya görüşünü göz ardı etmemek gerekir. Geleneksel anlayışta olanlar, hayvanları “Allahın sessiz kulları”(2) vb tanımlayıp, “caminin kapılarını kedilere açan hoca”, “ayakkabısı ile köpeğe su verip cennete giden kadın” (3) örneklerini öne sürerken, inançsız kesim sınırları hayli geniş tutarak ve insanları hayvanların gelişmiş hali kabul ederek, işi tamamen farklı boyuta çekiyor. İşin fıkhi boyutunu, geleneksel ve dini açıdan bakışta yer alan pek çok yanlışı bir kenara bırakarak ana konuya dönecek olursak, önce materyalizmin insan tanımlarına bakmamız gerekir.</p>



<p>Pek çok materyalist filozof insanı “düşünen, konuşan, araştıran, öğrenen, araç yapan hayvan” olarak tanımlamışlardır. Bu açıdan baktığımızda, dine savaş açan materyalist anlayış, önce insanı hayvanlarla eşitleme, sonra insanı İslam’a göre Allah’ın temsilcisi konumundan uzaklaştırıp, sıradanlaştırma (buna hayvanlaştırma da diyebiliriz) çabasına girmiştir. Böylece insanlar Allah inancından uzaklaştırılarak, dinin bireysel ve toplumsal hayattaki etkisi azaltılacaktır.</p>



<p>Aslında insandan inanç alındığında geriye kalan varlık, tabiatta hayvanlardan daha değersiz bir canlıdır. Öyle ki artık o, bencil, ürettikleriyle başka canlılara ve tabiata katkısı olmayan, sadece tüketip tabiatı hor kullanan bir varlık olacaktır. Yeryüzünden insanı tümüyle kaldırsak, hayvanlar ve bitkiler için bir besin kaybı, onların hayati fonksiyonlarını altüst edecek düzeyde atmosferde ve iklimde değişiklik söz konusu olmayacaktır. Fakat hayvanları ve bitkileri kaldırırsak, hayat olmayacaktır. O halde insan, sadece hayvani boyutuyla yaşasa şu anki hayvanlar kadar faydası olmayacak, varlığı bir anlam ifade etmeyecektir. Onu değerli kılan düşünmesi ve inanmasıdır. Yani insanı hayvani boyuta indirmek, aslında seküler anlamda da dünyanın dengelerinde bir anlam ifade etmeyecektir. Sadece daha aç gözlü, saldırgan, bencil varlıklar olarak birbirini ve tabiatı tahrip edecek, canlı ve akıllı silahlara dönüşmesi kolaylaşacaktır.</p>



<p>Bu küresel etkilerin dışında, yerel sol ve materyalist anlayışta da benzer fikirlere rastlamak mümkündür. Nazım Hikmet’in “Kadınlarımız” (4) şiirindeki “Türk kadınının sofradaki yeri, öküzden sonra gelir.” dizelerinde ve benzer ifadelerde, kadının değeri başka değersiz bir meta, hayvanla kıyaslanmış, kadın ondan da değersiz ilan edilmiştir. Bu fikrin arka planında hayvan, hayvan olduğu için değil para kazandırdığı için daha değerlidir.&nbsp; Bu feodal yapının (ağa/gelenekler/din) gözünde para (sermaye / öküz) o kadar değerlidir ki, onun uğruna bırakın normal işçiyi/yabancıyı, kişi kendi karısını bile harcar ve değer vermez” görüşü toplum zihnine kazınmaya çalışılmıştır.</p>



<p>Özet olarak, sadece hayvanseverlik değil, yazının başında belirttiğimiz akımlar kendiliğinden gündemimize gelmiyor, belirli bir hedef için, karmaşık ve çok boyutlu bir plan çerçevesinde gündeme oturtuluyor.<br>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-<br>(1) Link yazının yayın tarihinde kontrol edilmiştir ve profil halen geçerlidir.<br>(2) Hadis olduğu sanılan ama hadis olmayan ifade.<br>Bknz: https://sorularlaislamiyet.com/rabbim-der-ki-hayvanlar-benim-sessiz-kullarimdir-simdi-zulme-susuyorlar-ama-hesap-gunu-konusacaklar</p>



<p>(3) İlgili hadisler: https://sorularlaislamiyet.com/kopege-su-veren-kadinin-cennete-kediyi-ac-ve-susuz-birakan-kadinin-da-cehenneme-gitmesi-ilgili</p>



<p>(4) <strong>Kadınlarımız</strong><br>………..<br>Ve kadınlar<br>bizim&nbsp;kadınlarımız:<br>……….<br>ve soframızdaki yeri<br>öküzümüzden sonra gelen<br>……………<br>(N. Hikmet Ran)<br>Kendisi bürokrat bir ailede yetişmiş, köylüleri muhtemelen babasının valiliğinde uzaktan tanıyan Nazım Hikmet Ran, (sonradan Türkiye’den Rusyaya gidince Polonyalı dedesi Konstanty Borzęcki /Mustafa Celaleddin Paşa’nın soyadını almış ve o soyadla ölmüştür) kendi hayal dünyasında, Türk köylüsünün kadınlarına öküzünden sonra yer verdiğini düşlemiş ve Türk gençlerini sosyalist fikirleriyle aydınlığa kavuşturacağını düşünmüştür. Maalesef kendi gibi farklı etnik kökenden olmadığı halde, özbeöz pek çok Türk evladı buna inanmıştır. Şiirde Akşehir’den Afyon’a yürüyen kağnıları anlattığına göre, muhtemelen babası Konya valisi iken, bu yöreleri “bir valinin oğlu kadar” tanımıştır.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/populer-hayvan-sevgisinde-materyalist-etkiler/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Aile Gerçeği ve Vazgeçilmezliği</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/aile-gercegi-ve-vazgecilmezligi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/aile-gercegi-ve-vazgecilmezligi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cağfer Karadaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 30 May 2022 14:13:52 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[aile]]></category>
		<category><![CDATA[Ebeveyn]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18278</guid>

					<description><![CDATA[Aile insan için olmazsa olmaz ihtiyaç ve zorunluluktur. Bu gerçeklik, yüzyılların tecrübesiyle sabit olduğu gibi Yüce Allah’ın ilahî bildirimleriyle de tasdik edilmiştir. İlk insanlar olan Hz. Âdem ve Hz. Havvâ’nın kadın ve erkek olarak yaratılması ve bir aile kuracak şekilde donatılması bunun göstergesidir. Geçmişten bugüne hemen her toplumda aile kurumu var olmuş ve hala varlığını sürdürmektedir. Bugün özellikle modern dünyada yaşanan psikolojik ve sosyolojik insani krizlerin en temel nedeni, zihinlerin yapay ve sanal gündemlerle meşgul edilerek zihniyetlerde meydana gelen boşalma ve yerinin dijital oyunlarla parlatılmış sanal ütopyalarla doldurularak aile kurumunun zayıflaması ve ailevî değerlerin aşınmasıdır. Aile kurumunun tekrar güçlendirilmesi ancak bireylerin inanç, eylem ve ahlak bakımından tutarlı bir zihin yapısına kavuşturulması, desteklenmesi ve sürdürülebilir doğal/fıtrî insanî ortamın oluşturulmasına bağlıdır. İslam’ın aileye verdiği önemin göstergesi Kur’an’da bize örnek gösterilen peygamberlerin hayatlarında ve Yüce Allah’ın kendi yegâneliğini ve müstağniliğini anlattığı ayetlerde kimi zaman doğrudan kimi zaman dolaylı olarak ifade edilmiştir. Hz. Âdem’den Hz. Muhammed Mustafa’ya (sav) kadar birçok peygamberin aile hayatlarından verilen kesitler doğrudan anlatmanın örnekleridir. Bu anlatımlarda sağlam aile kurumunun nasıl olması gerektiğinin yanında aile içinde meydana gelebilecek problemlere işaret edilmiş ve çözüm yolları gösterilmiştir. Kur’an kıssalarını okurken rahatlıkla bunları görmek mümkündür. Öte yandan Nisâ Sûresinde aile bireylerinin görev, sorumluluk ve &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Aile insan için olmazsa olmaz ihtiyaç ve zorunluluktur. Bu gerçeklik, yüzyılların tecrübesiyle sabit olduğu gibi Yüce Allah’ın ilahî bildirimleriyle de tasdik edilmiştir. İlk insanlar olan Hz. Âdem ve Hz. Havvâ’nın kadın ve erkek olarak yaratılması ve bir aile kuracak şekilde donatılması bunun göstergesidir. Geçmişten bugüne hemen her toplumda aile kurumu var olmuş ve hala varlığını sürdürmektedir. Bugün özellikle modern dünyada yaşanan psikolojik ve sosyolojik insani krizlerin en temel nedeni, zihinlerin yapay ve sanal gündemlerle meşgul edilerek zihniyetlerde meydana gelen boşalma ve yerinin dijital oyunlarla parlatılmış sanal ütopyalarla doldurularak aile kurumunun zayıflaması ve ailevî değerlerin aşınmasıdır. Aile kurumunun tekrar güçlendirilmesi ancak bireylerin inanç, eylem ve ahlak bakımından tutarlı bir zihin yapısına kavuşturulması, desteklenmesi ve sürdürülebilir doğal/fıtrî insanî ortamın oluşturulmasına bağlıdır.</p>



<p>İslam’ın aileye verdiği önemin göstergesi Kur’an’da bize örnek gösterilen peygamberlerin hayatlarında ve Yüce Allah’ın kendi yegâneliğini ve müstağniliğini anlattığı ayetlerde kimi zaman doğrudan kimi zaman dolaylı olarak ifade edilmiştir. Hz. Âdem’den Hz. Muhammed Mustafa’ya (sav) kadar birçok peygamberin aile hayatlarından verilen kesitler doğrudan anlatmanın örnekleridir. Bu anlatımlarda sağlam aile kurumunun nasıl olması gerektiğinin yanında aile içinde meydana gelebilecek problemlere işaret edilmiş ve çözüm yolları gösterilmiştir. Kur’an kıssalarını okurken rahatlıkla bunları görmek mümkündür. Öte yandan Nisâ Sûresinde aile bireylerinin görev, sorumluluk ve haklarının ayrıntılı olarak anlatılmasının yanında ailesiz kalan yetim çocukların bakımı, büyütülmesi ve yetiştirilmesinin önemi vurgulanmıştır.</p>



<p>Ailesiz kalan çocuklara bu kadar önem verilmesi aslında ailenin önemine işarettir. Çünkü çocuğun yaşayacağı en doğal ortam ailedir. Bu doğal ortamın korunmasının önemi, bugün dahi babasız, annesiz veya her ikisinden mahrum çocukların yaşadıkları psikolojik ve sosyal problemlere bakarak anlaşılabilir.</p>



<p>Bir başka açıdan aile, hak ve sorumlulukların kavrandığı, öğretildiği ve kişiliklerin kazanıldığı ilk ortamdır. Ailenin yaşaması, hak ve sorumlulukların öğrenilmesini, karşılıklı tanınmasını ve sürdürülmesini beraberinde getirecektir. Günümüz dünyasında yaşanan hak ve sorumluluk karmaşası ve sorumluluktan kaçan bireylerin artış göstermesi aile kurumunun zayıflığıyla açıklanabilir. Bu zayıflık neticesinde aile yerini bireysellikler almış, varoluş ve başarı bunun üzerinden kurgulanır olmuştur. Artık modern dünyada sorumluluk almadan hak etme, çalışmadan kazanma, kurgu dünyasındaki “bir el çırpma veya burun kıvırmayla” pembe dünyalara açılma hayalleri ön plana çıkmıştır.</p>



<p>Yüce Allah’ın yegâneliği ve müstağniliğinin anlatıldığı İhlas Suresinde ise aile kurumunun yapısı ve önemi dolaylı yoldan anlatılmaktadır. Bu surede ailenin en önemli unsurları olan anne-baba, çocuk ve eş tek tek sıralanmakta, birbirleriyle irtibat ve ihtiyaç noktalarına değinilmektedir. Surenin başında ifade edilen Allah’ın birliği tamda bu unsurların birbirine ihtiyacından ve insanların biricik olamayacaklarından yola çıkılarak anlatılmıştır. Daha açık ifadeyle Allah ile insan arasındaki en temel fark insanın aileye muhtaç olması, Yüce Allah’ın ise böyle bir ihtiyacının bulunmamasıdır. Aile aynı zamanda insanın başlangıcını ve sonunu göstermektedir. Aile de doğan çocuk başlangıcı ifade ederken yaşlanan anne baba sonluluğa işaret etmektedir. Çocuğun varlığını sürdürebilmesi için anne-babaya ihtiyaç duyması ile anne-babanın yaşlandığında ve bitkin düştüğünde çocuklara ihtiyaç duyması, daha da önemlisi neslin devamı için bunun gerekli olması insanoğlunun bir ihtiyaç sarmalı içinde yaratıldığının göstergesidir.</p>



<p>İşte bu surede Yüce Allah, insanın en yakın tecrübe alanı olan kendisi üzerinden örnek vererek birliğini, yegâneliğini ve müstağniliğini ifade etmiştir. Dikkatli bir şekilde baktığında insan kendi gerçekliğini, ailenin gerekli ve zorunlu bir ihtiyaç olduğunu anlar ve son noktada Yüce bir Yaratıcı ve Yöneticinin varlığını kavrar. Demek ki aileyi kavramak ve ona olan ihtiyacı görmek hem kul olma bilincine ermeye hem de Yüce Allah’ın varlığını ve birliğini bilmeye götürmektedir. Halkımızın “Yalnızlık ancak Allah’a mahsustur” sözü tarihî bir tecrübenin ifadesi olmasının yanında İhlas Suresindeki “<em>Allah birdir, hiçbir şeye ihtiyaç duymayan, anne-baba ve çocuğu bulunmayan ve kendine denk eşi olmayan</em>” mealindeki ayetlerin bir tercümesidir. Çünkü insan topluluk içinde yaşayan, her şeye muhtaç olan, varlığı anne-babaya bağlı bulunan, çocuk yapmak suretiyle neslinin devamını sağlayan ve bunu da kendi cinsinden karşıt bir eşle yapabilen bir varlıktır. Öyleyse kendi gerçekliğini bilen hem Rabbini hem de aile gerçeğini ve önemini kavrar.</p>



<p>Aile yapısındaki bozulmalar veya aileyi meydana getiren unsurlar arasındaki uyumsuzluklar, kurumsal yapının işleyişine zarar vermesinin yanında insanın varlığını tehdit eden bir boyuta ulaşmasını da beraberinde getirir. Kur’an’da Lut kavminden çeşitli vesilelerle sıkça bahsedilmesi aile kurumunun korunmasına yöneliktir. Bugün modern dünyada Lut kavminin içinde bulunduğu insan doğasına aykırı yaklaşımın normalleştirilmesi hatta teşvik edilmesi başta aile kurumu olmak üzere insan neslinin devamına zarar vermeye adaydır. Bu ve benzeri gelişmeler neticesinde modern dünyada tehlikeli boyuta ulaşmış nüfus gerilemesi de buna işaret etmektedir. Artık bir zamanlar moda olan <em>nüfus planlaması</em> gündemden düşmüş, yerini <em>nüfusu artırmaya yönelik önlemler ve çağrılar</em> almaya başlamıştır.</p>



<p>Adını koymak gerekirse dünya genelinde olduğu gibi ülkemiz insanın yaşadığı en önemli sorun, insanın doğallıktan/fıtrattan uzaklaşması ve parçası olduğu aile kurumundaki yozlaşmadır. Aile içerisinde özellikle gençlerin yeni ve farklı olana temayülleri, yozlaşmanın hem nedeni hem de tetikleyici unsurudur. Aslında bu yeni ve farklı olana yönelme doğal bir temayüldür, ancak bu temayül olumlu ve yararlı olana yönlendirilmezse olumsuz ve zararlı olana kendiliğinden kanalize olması kaçınılmazdır. Sonuç olarak insanın doğumuna, yaşamasına, yetişmesine ve kişilik kazanmasına zemin teşkil eden ailenin vazgeçilmez olduğu aşikârdır. Nitekim Yüce Allah’ın Nisa Suresinin hemen başında “<em>insanı kadın ve erkek olarak aynı cinsten yarattığı ve o ikisinden diğer insanları meydana getirdiği</em>” (en-Nisâ 4/1) ifadesi insanı yaratmasıyla birlikte onun aile kurmasını da takdir ettiğini göstermektedir. Bu durumda aile insan için biyolojik, psikolojik ve sosyolojik bir gerçeklik ve zorunluluktur. Hz. Âdem ve Hz. Havvâ’nın anne babasız, Hz. İsa’nın ise babasız yaratılışı adetullahın dışında mucizevî bir olay olduğuna göre olağan olan yaratılış bir erkek ve kadının bir araya gelmesiyle gerçekleşir. Aile kurmaksızın çocuk meydana getirmek her ne kadar biyolojik olarak mümkünse de toplumsal olarak hala olağan kabul edilmeyen ve çocuğun sorumluluğunu karşılamada yeterli görülmeyen bir durumdur. Çünkü günümüzde sadece cinsel birlikteliği yerine getirmek gibi nedenlerle yapılan evliliklerde bile çocuk yapmaktan kaçınma eğilimi gözlemlenmektedir. Kürtajın bir hak gibi sunulmasının ve normalleştirilmesinin en temel nedeni işte bu sorumluluk ve tahammülden kaçmadır. Hâlbuki insanı insan yapan kolaylığı istemesi ve hak ettiğini elde etmesi kadar sorumluluğunu ve görevini bilmesi ve gerektiğinde zorluklara karşı tahammül göstermesidir.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/aile-gercegi-ve-vazgecilmezligi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İnsanca Yaşamanın Ön Koşulu, Nesil Emniyetidir</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/insanca-yasamanin-on-kosulu-nesil-emniyetidir/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/insanca-yasamanin-on-kosulu-nesil-emniyetidir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Beşir İSLAMOĞLU]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 22 Jun 2021 11:28:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[aile]]></category>
		<category><![CDATA[Çocuk]]></category>
		<category><![CDATA[genç]]></category>
		<category><![CDATA[Nesil]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=17427</guid>

					<description><![CDATA[İnsanların, şeref ve haysiyetleriyle yaşayabilmeleri için yaratılıştan kendilerine verilen haklarına sahip çıkmaları gerekir. Bu haklar özetle can (sağlıklı yaşama), mal (kazanç, iş), din (inanç, ibadet), akıl (sağlıklı düşünme) ve nesil (insanca kalma) özgürlüğü ve emniyetidir. Allah, bu temel hakların korunmasını insanlara tevdi etmiştir. Başta devlet olmak üzere toplum, aile ve her birey bu haklara sahip çıkmalıdır. Bilindiği gibi Allah, insan haklarına büyük önem vermektedir. İnsanlar, “insanca” yaşasınlar diye Kur’an indirmiş, elçiler göndermiş ve evreni hizmetlerine vermiştir. Ardından, insanlara taşıyabileceği yükümlülükler verilmiştir. Toplum bu yükümlülüklerini yerine getirdiği takdirde barış, güven ve huzur içinde yaşayacaktır.Bu makalemizde insanın temel haklarından biri olan “nesil emniyeti” üzerinde durmaya çalışacağız. Nesil; döl, soy, nesep, zürriyet, sülale, kuşak ve insan demektir.Nesil; çocuk, birey, aile, toplum, ümmet ve millet demektir. Nesil emniyeti de bütün bunların yani “insanın” izzet ve şerefinin, namus ve haysiyetinin korunması, yaratılışına uygun yaşamlarının sağlanmasıdır. Nesil; aynı zamanda fıtrat/yaratılış amacına ve düzene uymak demektir. Yani, yaratılış kanunlarına uygun bir şekilde doğmak, yaşamak ve kıyamete kadar insan yaşamının kutsiyetini korumaktır.Fıtrat/hilkat bozulursa nesil bozulmuş olur; nesil bozulursa fıtrat/hilkat bozulmuş olur; zira bunlar, Allah tarafından iç içe konulmuş hayati esaslardır. M. Akif, nesillerin bekasının önemini şu beytinde ne kadar güzel ifade eder!“Hilkat ne kar arar, ne zarar; bekayı &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>İnsanların, şeref ve haysiyetleriyle yaşayabilmeleri için yaratılıştan kendilerine verilen haklarına sahip çıkmaları gerekir. Bu haklar özetle can (sağlıklı yaşama), mal (kazanç, iş), din (inanç, ibadet), akıl (sağlıklı düşünme) ve nesil (insanca kalma) özgürlüğü ve emniyetidir. Allah, bu temel hakların korunmasını insanlara tevdi etmiştir. Başta devlet olmak üzere toplum, aile ve her birey bu haklara sahip çıkmalıdır.</p>



<p>Bilindiği gibi Allah, insan haklarına büyük önem vermektedir. İnsanlar, “insanca” yaşasınlar diye Kur’an indirmiş, elçiler göndermiş ve evreni hizmetlerine vermiştir. Ardından, insanlara taşıyabileceği yükümlülükler verilmiştir. Toplum bu yükümlülüklerini yerine getirdiği takdirde barış, güven ve huzur içinde yaşayacaktır.<br>Bu makalemizde insanın temel haklarından biri olan “nesil emniyeti” üzerinde durmaya çalışacağız.</p>



<p>Nesil; döl, soy, nesep, zürriyet, sülale, kuşak ve insan demektir.<br>Nesil; çocuk, birey, aile, toplum, ümmet ve millet demektir. Nesil emniyeti de bütün bunların yani “insanın” izzet ve şerefinin, namus ve haysiyetinin korunması, yaratılışına uygun yaşamlarının sağlanmasıdır.</p>



<p>Nesil; aynı zamanda fıtrat/yaratılış amacına ve düzene uymak demektir. Yani, yaratılış kanunlarına uygun bir şekilde doğmak, yaşamak ve kıyamete kadar insan yaşamının kutsiyetini korumaktır.<br>Fıtrat/hilkat bozulursa nesil bozulmuş olur; nesil bozulursa fıtrat/hilkat bozulmuş olur; zira bunlar, Allah tarafından iç içe konulmuş hayati esaslardır. M. Akif, nesillerin bekasının önemini şu beytinde ne kadar güzel ifade eder!<br>“Hilkat ne kar arar, ne zarar; bekayı nesle bakar hep, bekayı nesli sorar.”</p>



<p>Nesil emniyetini korumak sadece ailenin omuzlarına yüklenecek bir yük olmamakla beraber, birinci derecede aileye düşmektedir; zira Yüce Kur’an Müminlere, “kendinizi ve ehlinizi (ailenizi) ateşten koruyun” diyerek, bireylerin haklarının korunmasını aileye tevdi etmiştir. Aziz Nebi’miz de bu konuda sorumluluk taşıyanları uyarırken, “hepiniz çobansınız, hepiniz sürünüzden mesulsünüz” demektedir. Dolayısıyla aile büyüklerine büyük sorumluluklar yüklenmektedir.</p>



<p>Ailelerin, çocuklarına iyi bir din eğitimi aldırmaları ve İslam ahlakına göre yetiştirmeleri dinen zorunludur. İslam ahlakı, çocukların yetiştirilmesinde su ve hava kadar önemlidir; asla ihmale gelmez. İhmal edildiği takdirde çocuk cahiliye mikrobu kapar, oradan da topluma sirayet eder ve top yekun toplumu bozar. 0 Halde çocukları önemsemek ve İslam ahlak ve terbiyesine göre yetiştirmek gerekir ki sağlıklı nesiller yetiştirilmiş olsun; aksi takdirde sürekli birbirimizi suçlayıp dururuz.</p>



<p>Allah, hiçbir şeyi ve hiç kimseyi amaçsız ve sorumsuz yaratmamıştır. Her yaratılanın bir amacı ve bir görevi vardır. İnsan olarak bizlerin de görev ve sorumlulukları vardır. Bir anlamda çoban ve sürü konumundayız. Hem yönetiyoruz, hem de yönetiliyoruz. Yani hem eğitim veriyoruz, hem de eğitiliyoruz. İnsan başta kendisinden, sonra ailesinden ve sonra da toplumdan sorumludur. Bu sorumluluklar yüce Yaratıcı tarafından kendisine “emanet” edilmiştir. Dolayısıyla nesil emniyeti üzerinde durmaya çalışırken, asıl üzerinde durulması gereken husus, “eminlik ve güven” olmalıdır.</p>



<p>Emniyet; korku ve endişelerden uzak, güvenlik ve huzur içerisinde yaşamaktır. Emniyet içerisinde yaşayabilmek için “emanetlere” sahip çıkmak gerekir. Emanet de bir kimseye muhafaza edilmesi için bırakılan bir mal/eşya olduğu gibi, insanın başta akıl ve sağlığı olmak üzere namus ve şerefi, ailesi, sorumlu olduğu diğer toplum bireyleri, kendisine tevdi edilmiş görevi de emanet kapsamındadır. Allah’ın insanlara bıraktığı emanetler olduğu gibi, insanın insana bıraktığı emanetler de olmaktadır. Nesil de bir emanettir. Bu emanet öylesine önemlidir ki onun korunmasını Allah insanlara emanet etmiştir. dolayısıyla insanlar gözleri gibi bu emanete sahip çıkmalıdırlar.</p>



<p>Yüce Kur’an, “emanetlerinize ve ahitlerinize sahip çıkın” diyerek emanetlere büyük önem vermektedir. Muhammed as da toplum içindeki güvenirliliğinden dolayı “Muhammedül emin” sıfatını kazanmış ve emanete sahip çıkmayanlara münafıklık sıfatını uygun görmüştür.</p>



<p>Emanet, güven demektir. Bir insan emanetine ne ölçüde sahip çıkarsa o ölçüde emindir, güvenilirdir. Yani güvenilir olması demek, hem kendisine bırakılan emanetlere hiçbir zarar vermeden sağlam bir şekilde sahip çıkması ve istendiği zamanda iade etmesi, hem de insanın aklına, gözüne, kulağına, diline, eline beline sahip çıkarak doğru ve hayra uygun kullanmasıdır; zira bütün bunlar da Allah tarafından doğru ve amacına uygun kullanmak üzere emanet edilmiştir. Emaneti korumak farzdır. Bu farziyete binaen “Emaneti korumayanın imanı, ahdinde durmayanın dini yoktur” ifadesi kayıtlara geçmiştir.</p>



<p>Yüce Kur’an emanetlerin önemine vurgu yaparken şöyle buyurmaktadır: “Biz emanetleri göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklemekten çekindiler, (sorumluluğundan) korktular. Onu insan yüklendi. Doğrusu o çok zalim, çok cahildir.” (Ahzab,72)</p>



<p>Emanetin (sorumluluğun), insandan daha güçlü ve dayanıklı olan gök, yer ve dağlara teklif edilmesi, onun ne kadar ağır ve önemli olduğunu belirtmek içindir. Esasen insan bu emaneti taşıyabilecek yetenek, güç ve kabiliyete sahiptir. Eğer öyle olmasaydı, haşa, Allah insana haksızlık etmiş olurdu. Tabi ki Allah, insanlara haksızlık etmez; ancak insanlar görev ve sorumluluklarını yerine getirmeyerek kendilerine haksızlık etmektedirler. Bu da cahilce hareket etmelerinden kaynaklanmaktadır.</p>



<p>Kur’an, “Müfsitler, fırsat buldu mu yeryüzünde ortalığı fesada verir, ekinleri tahrip eder ve nesilleri bozmak için çalışır. Allah bozgunculuğu sevmez” (Bakara, 205) buyurarak, nesli korumayanların bozguncu olduğunu, işleri fesada götürdüğünü belirtmektedir.</p>



<p>Nesil emniyetine sahip çıkmanın yollarından biri, kadın ve erkeğin iffetini ve namusunu korumasıdır. Namus ve iffetin korunması demek, kadın ve erkeğin Kur’an ölçülerine göre hareket etmesi demektir. Nur suresinde nesli bozan adımlara dikkat çekilmiş ve bunlardan uzak durulması istenmiştir.</p>



<p>İslam dini, nesil emniyeti konusunda titiz davranarak nikahı çok önemser ve süt kardeşliğinden evlat edinmeye kadar her konuda hükümler koyar. Bu hükümlere uyulmadığı takdirde akıbetin kötü olacağı haber verir.</p>



<p>Çağımızda tıbbi gelişmelerle ortaya çıkan tüp bebek gibi nesli ilgilendirecek konularda son derece hassas olmak zorundayız. Çocuk sahibi olmak elbette arzu edilir; ancak bunu meşru yollarla kazanmak gerekir. Bazı peygamberlerin bile çocuk sahibi olamadıklarını göz önüne getirerek takdire boyun eğmek gerekir. Yapılacak şey, neslin sağlıklı yaşamasına zarar vermeden meşru tedavi yollarına başvurmaktır.</p>



<p>Bilinmelidir ki İslam öğretileri dışında bir hayat, Kur’an’ın ifadesiyle cahiliyedir; zira cahiliye, İslam dışı sistem, inanç, ahlak kuralları, düşünce ve yaşantı biçimidir. Cahiliye eski çağlara veya belli dönemlere ait bir sistem değildir. İnsanlar Allah’tan uzak yaşadığı sürece cahiliye devam etmiş olacaktır. Cahiliye Resulullah as’dan önce var olduğu gibi, bugün de modern bir şekilde hayatiyetini sürdürmektedir. Cahiliye bugün genç kızları, kadınları reklamlara, ticarete, her türlü ihtiraslara peşkeş çekmektedir.</p>



<p>Fuhşun yaygın olduğu günümüzde Müslüman ailelere büyük görevler düşmektedir. Namus, şeref ve iffetiyle yaşamak, çoluk çocuğunu İslam ahlakıyla yetiştirmek oldukça zorlaşmıştır. Müslümanlar ateş çukurunun kenarında yaşayacak hale gelmişlerdir. Televizyon, internet ve benzeri görüntüler adeta evlerimizi ve işyerlerimizi istila etmiştir. Bu görüntülerin büyük bir kısmı maalesef Müslüman aile yapısını da ifsat etmektedir, nesilleri bozmaktadır. Bunlara başta devlet ricalinin ve sivil toplum kuruluşlarının müdahale etmesi ve alternatif programlar hazırlamaları kendilerine düşen hayati bir yükümlülüktür.<br>Müslüman ailelerinin bireyleri de ifsat edici programlara karşı önlem almaları ve aile fertlerini bu ifsat edici programlara karşı duyarlı hale getirmeleri elzemdir. Aksi takdirde bu gemide olan iyi kötü bütün insanlar izzetini kaybederek -tarihteki örnekleri gibi- yok olup gideceklerdir.</p>



<p>“Nihayet onların ardından öyle bir nesil geldi ki bunlar salatı/ibadeti bıraktılar, nefislerinin arzularına uydular. Bu yüzden, gelecekte sapıklıklarının cezasını çekeceklerdir.” (Meryem, 59)</p>



<p>Mümin olduğunu iddia edenler, nesli korumaya yönelik Allah’ın hükümlerine riayet etmek, iffet ve namusa leke getirecek her türlü düşünce ve davranışlardan kaçınmak zorundadırlar. Batı’dan veya Doğu’dan gelsin, her türlü aile ve nesil emniyetini bozucu düşünce ve hareketlere karşı mücadele vermek zorundadırlar.</p>



<p>Müminler, aile mefhumuna, dolayısıyla nikah akdine önem vermelidirler. Resmiyet kazanmayan hiçbir nikah ve birliktelikten yana olmamalıdırlar. Nikahı önemsiz görerek veya namusa göz dikerek kızları ve kadınları iffetsizliğe yönlendirmeye çalışan kimselerle sürekli mücadele halinde olmalıdırlar.</p>



<p>Son zamanlarda kimi televizyon programlarında teşhir edilen nikah dışı birliktelikler, nesli bozmakta ve aile mefhumunu ayaklar altına almaktadır. Televizyondaki bu tür programların amacı ne olursa olsun, nikahsızlığı, hayasızlığı, iffetsizliği teşhir edip sıradanlaştırdığı için, kutsal olan Müslüman aile yapısına açık bir tehdit oluşturmaktadır. Devlet ricali, acilen ailenin kutsiyetini muhafaza edecek kanunlar çıkartıp bu hayasızlığa köklü bir çözüm getirmezlerse, büyük bir vebal altında kalacaklarını unutmamalıdırlar; zira bu hayasızlık, zamanla tüm topluma sirayet edecek ve çepeçevre kuşatacaktır.</p>



<p>Daha yarım asır önce, evli ve artı çocuk sahibi bir kadını kabul eden bir erkek (veya tersi), asla toplum içerisinde dolaşamazdı; ama günümüz medyası, her türlü rezaleti görselleştirerek sıradanlaştırdı ve herkesi bu rezalete seyirci hale getirdi. Bu rezaleti yok etmek ve bir daha görmemek için, ilgili devlet ricalini göreve çağırıyoruz. Devlet ricali bu hayasızlığı ortadan kaldırmazlarsa, her türlü hayasızlığın ve ortaya çıkan kavgaların, ölümlerin baş sorumlu olacaklardır.</p>



<p>Hülasa, nesli ve dolayısıyla insanlığı korumak istiyorsak yüce yaratıcının öğretileriyle hareket etmek zorundayız; zira İslam hükümlerinin olmadığı yerde izzetli ve şerefli yaşamak zordur. İnsan hakları, demokrasi, barış, özgürlük, hümanizm gibi içi boşaltılmış sloganlarla bir yere varılamaz. İçi boşaltılmış bu kavramları dillerinden düşürmeyenlerin, adaletsizliği, adalet boyasıyla nasıl boyayarak yutturmaya çalıştıklarını, güçsüz kalanlara nasıl zulmettiklerini ve yeryüzünü nasıl ifsat ettiklerini bütün dünya izlemektedir.</p>



<p>Konuyu İbrahim as’ın Kur’an’da geçen şu duasıyla tamamlayalım:<br>&#8220;Ey Rabbimiz! Bizi sana boyun eğenlerden kıl, neslimizden de sana itaat eden bir ümmet çıkar, bize ibadet usullerimizi göster, tövbemizi kabul et; zira, tövbeleri çokça kabul eden, çok merhametli olan ancak sensin.&#8221; (Bakara 128)</p>



<p>Selam ve muhabbetlerimle…</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/insanca-yasamanin-on-kosulu-nesil-emniyetidir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Baba Kokusu</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/baba-kokusu/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/baba-kokusu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Korkut Daban]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 25 May 2021 08:32:21 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Kültür - Sanat - Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[aile]]></category>
		<category><![CDATA[Dizi]]></category>
		<category><![CDATA[TV]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=17327</guid>

					<description><![CDATA[İnsan denilen kamil varlığın hayatında her dönemin ayrı bir anlamı ve her yaşın farklı bir güzelliği vardır muhakkak. İnsanın ömrünün bölümlerini Mevsimler misali diye yorumlayabiliriz. Bu dünyada Anne Rahminden Kabre kadar süren bir yolculuk. Kimi zaman düşüp hüzün denizlerinde boğulmaktan kurtulup yeniden ayağa kalkıp yürüdüğümüz uzun ince bir yol hikayesi. Çocukluğunu doyasıya yaşamadan genç olup kaşla göz arasında baba olmuş erkek çocuklarının son hikayesidir Baba olmak. Rabbinin kısmet ettiği bir imkân veya lütuf olarak&#160; kabul edebiliriz. Sözüm Âlemlerin Sultanı iki cihan serveri efendimiz Hz. Muhammed S.A kaderini yaşayan baba sevgisinden mahrum kalmış kardeşlerimize değil. Onlardan peşin peşin özür dilemek istiyorum! İnancımız ve kültürümüz bunu gerektirir. Yüreği İman dolu Babalarımız, asla babasız çocukların yanında bizleri sevip kucaklarına almadılar. Öksüz ve Yetimler her daim başımızın tacı oldular. Olması gerektiği gibi! Bugünkü yazımın ilham kaynağı TRT 1&#8217;de Cumartesi akşamları yayınlanan &#8220;Gönül Dağı&#8221; isimli dizi film oldu. Ailece İzlemenizi şiddetle tavsiye ediyorum. Her sahnesi âdeta bir ders niteliğinde. Bir adım ileri gidiyorum Milli Eğitim Bakanlığının izlenmesini tavsiye etmesi gereken bir eser diyorum. Emin olun haftalarca sınıfta anlatamadığımız kavramları sadece bir bölümde insanlarımıza aktarmak mümkün diyebilirim. Baba kokusu filmde yıllarca babasına küs yaşamış bir kızın duygu dünyasını anlatıyor. Bizlerin henüz hayatta iken kıymetini bilemediğimiz annelerimizin &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>İnsan denilen kamil varlığın hayatında her dönemin ayrı bir anlamı ve her yaşın farklı bir güzelliği vardır muhakkak.</p>



<p>İnsanın ömrünün bölümlerini Mevsimler misali diye yorumlayabiliriz. Bu dünyada Anne Rahminden Kabre kadar süren bir yolculuk. Kimi zaman düşüp hüzün denizlerinde boğulmaktan kurtulup yeniden ayağa kalkıp yürüdüğümüz uzun ince bir yol hikayesi.</p>



<p>Çocukluğunu doyasıya yaşamadan genç olup kaşla göz arasında baba olmuş erkek çocuklarının son hikayesidir Baba olmak. Rabbinin kısmet ettiği bir imkân veya lütuf olarak&nbsp; kabul edebiliriz.</p>



<p>Sözüm Âlemlerin Sultanı iki cihan serveri efendimiz Hz. Muhammed S.A kaderini yaşayan baba sevgisinden mahrum kalmış kardeşlerimize değil. Onlardan peşin peşin özür dilemek istiyorum! İnancımız ve kültürümüz bunu gerektirir.</p>



<p>Yüreği İman dolu Babalarımız, asla babasız çocukların yanında bizleri sevip kucaklarına almadılar. Öksüz ve Yetimler her daim başımızın tacı oldular. Olması gerektiği gibi!</p>



<p>Bugünkü yazımın ilham kaynağı TRT 1&#8217;de Cumartesi akşamları yayınlanan &#8220;Gönül Dağı&#8221; isimli dizi film oldu. Ailece İzlemenizi şiddetle tavsiye ediyorum. Her sahnesi âdeta bir ders niteliğinde. Bir adım ileri gidiyorum Milli Eğitim Bakanlığının izlenmesini tavsiye etmesi gereken bir eser diyorum. Emin olun haftalarca sınıfta anlatamadığımız kavramları sadece bir bölümde insanlarımıza aktarmak mümkün diyebilirim.</p>



<p>Baba kokusu filmde yıllarca babasına küs yaşamış bir kızın duygu dünyasını anlatıyor. Bizlerin henüz hayatta iken kıymetini bilemediğimiz annelerimizin ve babalarımızın aslında ne denli kıymetli olduklarını hatırlatıyor. Kusura bakmayın ama sadece 365 gün içinden bir gün seçip Anneler ve Babalar günü olarak kutlamak deyim yerinde ise Günah Çıkarmak gibi bir kutlama oluyor.</p>



<p>Bizleri dokuz ay karnında, sonrasında yüreğinde taşıyan Cennet Müjdecisi Annelerimizle bizleri bir ömür sırtında taşıyan Babalarımızı 1 güne sığdırmak en hafifinden insafsızca bir yaklaşım olur.</p>



<p>Hani hep konuşulur ya &#8220;Evlat Kokusu&#8221; diye! Peki siz hiç &#8220;Baba Kokusu&#8221; nedir duydunuz mu? Muhakkak ki hepimizin evlatları dünyanın en güzel çiçeklerinden daha güzel kokar dahası Cennetteki İrem Bahçeleri ile eşdeğer görürüz.</p>



<p>Oysa &#8220;Baba Kokusu&#8221; öyle midir! Yorgun bir savaşçı misali heybetli bir bedendir. Kurak topraklar misali Nasır tutmuş ellerinin saçınıza, yanağınıza dokunuşu sizi dünyanın en mutlusu yapar. Ya da açlık kokan dudaklarıyla alnınıza kondurulan bir buse. Var mı yeryüzünde bundan daha değerli bir hediye?</p>



<p>Ne kadar büyümüş olursanız olun siz onun Aslan Oğlusunuzdur! Belki de çocuklarınız boyunuz kadar olmuştur. Hatta dede bile olmuş olabilirsiniz. Bu söyleyeceğim ifade sizlere ağır gelebilir ama gerçek tamda bu cümlede gizlidir.</p>



<p>&#8220;Babanız hayatta ise siz henüz Baba olmamışsınızdır.&#8221;</p>



<p>Yakın zamanlarda Babalarını Hakkın Rahmetine uğurlayan kardeşlerime söylediğim gibi.</p>



<p>Ne kadar büyürseniz büyüyün sizler ancak Babanız vefat ettikten sonra Baba oluyorsunuz! Bu inkar edilmeyecek bir gerçek. Babanız varken sizin Babalığınız sadece kimlik üzerinde kalıyor. Ne zamanki başınız dara düştüğünde danışacak bir insan arıyorsunuz ve bulamıyorsunuz o vakit anlıyorsunuz ki artık sizde &#8220;Baba&#8221; olmuşsunuz.</p>



<p>Hayat bu gerçeği tüm acımasızlığı ile yüzünüze vuruyor. Tıpkı saçınıza düşen ilk kar tanesi misali. Belki de o vakit büyümenin çok fazla güzel bir husus olmadığını düşünmeye&nbsp; başlıyorsunuz. Hep çocuk kalma hayalleri kaplıyor dört bir yanınızı.</p>



<p>Bu vesileyle Hakkın Rahmetine kavuşmuş cümle babalarımıza Cenabı Allah&#8217;tan Rahmet diliyorum. Rabbim bizleri de rahmetiyle anılan kullarından eylesin inşallah.</p>



<p>Kimisi arabasının ardına kimisi gönlüne &#8220;Babam Sağ olsun&#8221; yazdırır. İhtiyar Anne-Baba ile yaşlanan kullar Allah katında mükafat sahibidirler. Çoğu vakit Cenabı Allah o mübarek yaşlıların yüzü suyu hürmetine bizlere merhamet eder. Yaşlılar bulundukları hanelere zenginlik ve bereket getirirler.</p>



<p>Bu yüzden Babanız henüz hayatta iken Evlat olmanın kıymetini bilin. Yok Babanız vefat etmiş ise Evlatlarınıza&nbsp; Babalık etmenin kıymetini bilin derim.</p>



<p>Sevdiklerimize henüz hayatta ve yanımızda iken muhabbet göstermek en büyük zenginliktir.</p>



<p>Lütfen Üç Günlük Dünyamızı Üç Otuz Paraya Feda Etmeyelim.</p>



<p>Rabbim bizleri bu güzelliklerden mahrum ve uzak eylemesin inşallah.</p>



<p>Selâm ve dua ile&#8230;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/baba-kokusu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bir Kıssa Üzerinden Ailedeki Sevgi Dilinin Önemi Üzerine</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/bir-kissa-uzerinden-ailedeki-sevgi-dilinin-onemi-uzerine/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/bir-kissa-uzerinden-ailedeki-sevgi-dilinin-onemi-uzerine/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet SÜRMELİ]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 28 Feb 2021 11:22:40 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[aile]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Yusuf]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=16864</guid>

					<description><![CDATA[Kur’an-ı Kerim, Yusuf kıssasının gayba ait olduğunu, okuma yazma bilmeyen ümmi birinin bunları anlatamayacağını belirterek Hz. Muhammed’in peygamberliğine bir delil olarak sunmuştur. Bu kıssada Kureyşli müşriklere şu mesaj verilmiştir: Nasıl ki Yusuf kıskanç kardeşleri tarafından kovulmuş, sonra peygamberlik ve devlet yönetimi verilerek başarılı olmuşsa; Hz. Muhammed de Kureyşli soydaşları ve akrabaları tarafından işkence yapılıp kovulsa bile hicretle beraber zafere ulaşacaktır. Yusuf Peygamber gibi O da devlet kuracak ve dinini iktidara taşıyacaktır.Surede kıssanın anlatımı bittikten sonra Yüce Allah, kendisine şirk koşmanın haramlığına değinir. Kıyametin kopmasının ve ahiret gününün gerçek olduğu haber verilir. İnsanlar, Allah’ı tespih ederek onu anmaya ve her türlü eksik nitelendirmelerden uzak tutmaya çağrılır. İlahî yardımın tüm peygamberlere geldiği gibi Hz. Muhammed’e de geleceği haber verilir. Kur’an-ı Kerim’in Allah’ın vahyi olup mutlak doğruyu haber veren bir kitap oluşunu açıklayan ayetle sure son bulur. Yusuf Suresi bizim çıkarımlarımıza göre altı bölümden oluşmuştur. Hz. Yusuf’un hayatını ve mücadelesini daha iyi anlayabilmek, doğru analiz edebilmek için bu bölümleri açıklamakta yarar görüyoruz: Bölüm: 1-3. Ayetler. Kur’an’ın Arapça oluşu ve kıssanın güzelliği ile ilgili hatırlatmalarda bulunulur.Bölüm. 4-18. Ayetler. Hz. Yusuf’un aile çevresi ve kardeşleri vasıtasıyla başına gelenler anlatılır.Bölüm. 19-34. Ayetler. Mısır’daki sürgün hayatı ve saray günleri ele alınır.Bölüm. 35-54. Ayetler. Zindandaki hapis günleri üzerinde &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Kur’an-ı Kerim, Yusuf kıssasının gayba ait olduğunu, okuma yazma bilmeyen ümmi birinin bunları anlatamayacağını belirterek Hz. Muhammed’in peygamberliğine bir delil olarak sunmuştur. Bu kıssada Kureyşli müşriklere şu mesaj verilmiştir: Nasıl ki Yusuf kıskanç kardeşleri tarafından kovulmuş, sonra peygamberlik ve devlet yönetimi verilerek başarılı olmuşsa; Hz. Muhammed de Kureyşli soydaşları ve akrabaları tarafından işkence yapılıp kovulsa bile hicretle beraber zafere ulaşacaktır. Yusuf Peygamber gibi O da devlet kuracak ve dinini iktidara taşıyacaktır.<br>Surede kıssanın anlatımı bittikten sonra Yüce Allah, kendisine şirk koşmanın haramlığına değinir. Kıyametin kopmasının ve ahiret gününün gerçek olduğu haber verilir. İnsanlar, Allah’ı tespih ederek onu anmaya ve her türlü eksik nitelendirmelerden uzak tutmaya çağrılır. İlahî yardımın tüm peygamberlere geldiği gibi Hz. Muhammed’e de geleceği haber verilir. Kur’an-ı Kerim’in Allah’ın vahyi olup mutlak doğruyu haber veren bir kitap oluşunu açıklayan ayetle sure son bulur.<br></p>



<p>Yusuf Suresi bizim çıkarımlarımıza göre altı bölümden oluşmuştur. Hz. Yusuf’un hayatını ve mücadelesini daha iyi anlayabilmek, doğru analiz edebilmek için bu bölümleri açıklamakta yarar görüyoruz:</p>



<ol class="wp-block-list"><li>Bölüm: 1-3. Ayetler. Kur’an’ın Arapça oluşu ve kıssanın güzelliği ile ilgili hatırlatmalarda bulunulur.</li><li>Bölüm. 4-18. Ayetler. Hz. Yusuf’un aile çevresi ve kardeşleri vasıtasıyla başına gelenler anlatılır.</li><li>Bölüm. 19-34. Ayetler. Mısır’daki sürgün hayatı ve saray günleri ele alınır.</li><li>Bölüm. 35-54. Ayetler. Zindandaki hapis günleri üzerinde durulur.</li><li>Bölüm. 55-101. Ayetler. Hz. Yusuf’un devlet yönetimi ve uygulamaları işlenir.</li><li>Bölüm. 102- 111.ayetler. Kıssadan alınması gereken ibretlere vurgular yapılır.</li></ol>



<p>Kıssada kalabalık bir ailede yetişen Hz. Yusuf ve kardeşlerinin durumları, babaları ile olan münasebetleri ve eğitimleri ayrıntılı biçimde anlatılır. Ailedeki çocukların sevgi dillerine bakarsak babadan çocuklara, çocuklardan da babaya doğru tam bir saygı ve sevgi dili hâkim. Kur’an’ın bu dili nakletmesindeki amaç, muhataplarını ideal olarak gördüğü bu dile yönlendirmektir. Örneklendirecek olursak Hz. Yusuf, babasına konuşurken; “Ey babacığım!..”[1] diye saygı ve muhabbet dolu cümle kalıbıyla söze başlamış, Hz. Yakub da; “Ey oğulcuğum, Yavrucuğum!..”[2] diye karşılık vermiştir. Belki Türkçe’de bunların karşılığı; “canım, ciğerim, kuzum” kelimeleridir. Kur’an bu sevgi ve saygı dilini kullanarak Müslümanlarda alışkanlık yapmasını istemiştir. Fakat daha önemli bir husus ise çocukların başta babaları olmak üzere aralarında canlı bir iletişimin olmasıdır. Öyle ki Hz. Yusuf örneğinde olduğu gibi çocuklar gördükleri rüyaları bile babalarına anlatabiliyor ve güzellikleri aile içerisinde paylaşıyorlar.[3] Baba da çocuğunun rüyasını ciddiyetle dinledikten sonra onu çok güzel bir şekilde yorumlamıştır. Kur’an Hz. Yakub’un yapmış olduğu bu rüya yorumunu şöyle anlatmıştır:</p>



<p>“وَكَذَلِكَ يَجْتَبِيكَ رَبُّكَ وَيُعَلِّمُكَ مِن تَأْوِيلِ الأَحَادِيثِ وَيُتِمُّ نِعْمَتَهُ عَلَيْكَ وَعَلَى آلِ يَعْقُوبَ كَمَا أَتَمَّهَا عَلَى أَبَوَيْكَ مِن قَبْلُ إِبْرَاهِيمَ وَإِسْحَقَ إِنَّ رَبَّكَ عَلِيمٌ حَكِيمٌ”</p>



<p>“Çünkü (rüyanda sana gösterilene bakılacak olursa) demek ki Rabbin seni de (peygamber olarak) seçecek; sana olayların iç yüzünü görüp yorumlamayı öğretecek; tıpkı ataların İbrahim ve İshak&#8217;a olan nimetini her bakımdan tamamladığı gibi sana ve Yakub&#8217;un soyuna verdiği nimeti de her bakımdan tamamlayacaktır. Gerçekten de senin Rabbin her şeyi bilir, her hükmünde tam isabet eder.”[4] Ailesinin ve çocuklarının durumlarına vakıf olan baba bu nitelikli çocuğunun rüyasını diğer kardeşlerine anlatmamasını söylemiştir.[5] Çünkü kardeş de olsalar çocuklar arasındaki haset davranışlar fitnelere sebep olabilir. Unutmayalım ki “veli de olsa insandan çıkacak en son kötü huy hasettir.”</p>



<p>[1] Yusuf 12 / 4.</p>



<p>[2] Yusuf 12 / 5.</p>



<p>[3] Bk. Yusuf 12 / 4.</p>



<p>[4] Yusuf 12 / 6.</p>



<p>[5] Bk. Yusuf 12 / 5.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/bir-kissa-uzerinden-ailedeki-sevgi-dilinin-onemi-uzerine/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ailemizin Huzur ve Selameti İçin</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/ailemizin-huzur-ve-selameti-icin/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/ailemizin-huzur-ve-selameti-icin/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet SÜRMELİ]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 07 Feb 2021 12:27:27 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[aile]]></category>
		<category><![CDATA[Huzur]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Müslüman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=16709</guid>

					<description><![CDATA[Dinimiz, erkeğin ve kadının karşılıklı sevgilerinin ve saygılarının bir tezahürü olarak temiz, kerih kokulardan uzak, düzgün giyimli, ağız-diş temizliği tam ve birbirlerine ilgili olmalarını ister. Cinslerin nefret edecek davranışlardan uzak olmalarını tavsiye eder. Bunları üzerinde tecelli ettirerek Müslümanlara örnek olan Peygamber Efendimiz, güzel kokular sürünmüş, dişlerini günde beş defa temizleyerek her türlü rahatsızlık verici kokudan uzak durmuştur. Evine girdiğinde ve geceleyin namaza kalktığında işe dişlerinin temizliği ile başlamıştır. Çevresinde dişleri sararmış ve saçı başı dağınık kimseleri gördüğünde temizlikle ilgili tavsiyelerde bulunmuştur. İsrafa kaçmadan temiz ve düzgün giyinmeyi âdet edinmiştir. Cuma günü ise Müslümanların bayramı olması itibarıyla daha özenli giyinmiştir. Varlıklı ama kendine bakmayan kimseleri gördüğünde onları hoş karşılamamıştır. Allah’ın verdiği nimetlerin kullarının üzerinde görülmesini söylemiştir.Hz. Peygamber (sav), “Yüzüne bakıldığı zaman insana sürur / mutluluk veren zevcenin kişinin en büyük serveti”[1] olduğunu belirtmiştir. Sürur kaynağı olan eşlerin bu özelliklerini kazanmada elbette kocalarına karşı madden ve manen güzel görünmelerinin de etkisi vardır. Peygamber efendimiz, sahabesine düzenli ve tertipli olmayı öğretmiş ve dağınıklığa karşı onları uyarmıştır. Kaynaklarda şöyle bir olay rivayet edilir. Elleri erkek eli gibi nasırlaşmış bir hanım sahabiyeye Peygamber Efendimiz; “Sizler ellerinize kına sürmüyorsunuz ve elleriniz erkek eli gibi oluyor.”[2] uyarısını yapmıştır. Bu uyarıyla Resulullah (sav), kadınların kocalarına karşı bakımlı olmalarının &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Dinimiz, erkeğin ve kadının karşılıklı sevgilerinin ve saygılarının bir tezahürü olarak temiz, kerih kokulardan uzak, düzgün giyimli, ağız-diş temizliği tam ve birbirlerine ilgili olmalarını ister. Cinslerin nefret edecek davranışlardan uzak olmalarını tavsiye eder. Bunları üzerinde tecelli ettirerek Müslümanlara örnek olan Peygamber Efendimiz, güzel kokular sürünmüş, dişlerini günde beş defa temizleyerek her türlü rahatsızlık verici kokudan uzak durmuştur. Evine girdiğinde ve geceleyin namaza kalktığında işe dişlerinin temizliği ile başlamıştır. Çevresinde dişleri sararmış ve saçı başı dağınık kimseleri gördüğünde temizlikle ilgili tavsiyelerde bulunmuştur. İsrafa kaçmadan temiz ve düzgün giyinmeyi âdet edinmiştir. Cuma günü ise Müslümanların bayramı olması itibarıyla daha özenli giyinmiştir. Varlıklı ama kendine bakmayan kimseleri gördüğünde onları hoş karşılamamıştır. Allah’ın verdiği nimetlerin kullarının üzerinde görülmesini söylemiştir.<br>Hz. Peygamber (sav), “Yüzüne bakıldığı zaman insana sürur / mutluluk veren zevcenin kişinin en büyük serveti”[1] olduğunu belirtmiştir. Sürur kaynağı olan eşlerin bu özelliklerini kazanmada elbette kocalarına karşı madden ve manen güzel görünmelerinin de etkisi vardır. Peygamber efendimiz, sahabesine düzenli ve tertipli olmayı öğretmiş ve dağınıklığa karşı onları uyarmıştır. Kaynaklarda şöyle bir olay rivayet edilir. Elleri erkek eli gibi nasırlaşmış bir hanım sahabiyeye Peygamber Efendimiz; “Sizler ellerinize kına sürmüyorsunuz ve elleriniz erkek eli gibi oluyor.”[2] uyarısını yapmıştır. Bu uyarıyla Resulullah (sav), kadınların kocalarına karşı bakımlı olmalarının önemine atıfta bulunmuştur. Bu olaydan ayrı olarak şu rivayeti de paylaşmayı çok önemsiyoruz. Hz. Peygamber (sav) evine geldiğinde, eşi Hz. Ayşe’nin yanında üstü başı dağınık, pejmürde görünümlü ve bakımsız bir hanım görmüştür. Resulullah, bu hanımın kim olduğunu eşine sorduğunda Annemiz; Osman b. Mazun’un eşi Havle bt. Hâkim olduğunu söylemiştir. Hz. Peygamber (sav), dağınıklığının nedenini sorduğunda ise Havle’den şu cevabı almıştır: “Kocam Osman geceleri namaz kılıyor, gündüzleri oruç tutuyor (benimle ilgilenmiyor). Dolayısıyla kendime bakmamın bir sebebi yoktur.” Bunun üzerine Peygamber (sav), kardeşim diye hitap ettiği Osman’ı çağırmış ve onun şahsında şu evrensel uyarıyı yapmıştır: “Ey Osman! Allah Teâlâ bizlere ruhbanlar gibi yaşamayı farz kılmadı. Senin için örnek ben değil miyim? Allah’a yemin ederim ki Allah’tan en çok korkanınız benim; Allah’ın koyduğu sınırlara en çok riayet edeniniz de benim.”[3] Bu uyarısıyla Peygamberimiz, erkeklerden de hanımları hayata küstürecek davranışlardan uzak durmalarını istemiştir. Haımların, kadınlık görevlerini ihmal etmesi ne kadar yanlış ise erkeklerin de kocalık görevlerini ihmal etmesi; eşine ve yuvasına karşı ilgisiz olması o kadar yanlıştır.</p>



<p>Bahsetmiş olduğumuz düzen, tertip ve bakımlı olmak karşılıklıdır. Kadın için de, evin reisi erkek için de geçerlidir. Dağınıklık, ter ve ağız kokuları ki buna ağır nikotin kokularından soğan sarımsak kokularına kadar bütün kötü kokular girer, çirkin görünüm ve çiftleri birbirlerinden soğutan anormal davranışlar, karşılıklı nefretle ilgiyi başkalarında aramaya sevk edebilir. Kısacası, ihtimali az da olsa fuhşa yol açabilir. Böyle bir duruma düşmemek; dünyayı ve ahireti mahvetmemek için karşılıklı haklar ve evlilik sınırları iyi gözetilmelidir. Kadın baktığı zaman kocasında bütün mükemmellikleri; erkek de baktığı zaman hanımında bütün güzellikleri ve mükemmellikleri görebilmelidir. Kimse dışarda bir şey aramamalıdır. Bütün yönleriyle eşler birbirlerine yetmelidirler.</p>



<p>[1] Ebu Davut, 3, Zekât, 32, H. no: 1664, II / 306.</p>



<p>[2] Ahmed, Müsned, VI / 437.</p>



<p>[3] Abdürrezzak, Musannef, H. no: 10375, VI / 168; Ahmed, Müsned, VI / 226.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/ailemizin-huzur-ve-selameti-icin/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
