<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Ahlak &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/ahlak/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Thu, 27 Apr 2023 10:40:23 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.10</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>Ahlak &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Gerçek Ayrıntılarda Gizlidir</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/gercek-ayrintilarda-gizlidir/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/gercek-ayrintilarda-gizlidir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mahmut Haldun Sönmezer]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 27 Apr 2023 10:40:21 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[Anadolu]]></category>
		<category><![CDATA[CHP]]></category>
		<category><![CDATA[Edep]]></category>
		<category><![CDATA[İrfan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18752</guid>

					<description><![CDATA[“Ya olduğun gibi görün, ya da göründüğün gibi ol!”                                                              Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Aşağıdaki hâdiseyi, 2017’de kaybettiğimiz bir millet sevdalısı olan merhûm Ahmet Er Beyefendi’den dinlemiştim. Yıllar önce Ahmet Er, bir valiyle beraber Anadolu’da bir köyü ziyaret eder. Köyde birkaç saatliğine bir ailenin evine misafir olurlar. Ahmet Er, eve girerken ayakkabılarını çıkarır. Valiyse buna lüzum görmez. Misafirlik bitip evden ayrıldıktan sonra ise vali, Ahmet Er’e dönüp evin hanımıyla ilgili şöyle der: “Yahu Ahmet Bey! Sohbet esnasında köylü kadın dikkatle sizi dinliyordu, yani kulağı sizdeydi. Ama bakışları da hep benim ayaklarımdaydı. Neden ayaklarıma bakıyordu, anlayamadım.” O gün Ahmet Er Bey, bahsi kapatırken mükedder bir ruh hâli içinde derin bir “ah” çekmiş ve akabinde de şöyle demişti: “İşte biz bunu başaramadık. Bir Anadolu kadını niçin valinin ayaklarına bakar, onu bilen valilere sahip olamadık.”* Evet, ne yazık ki valinin iz’an ve irfanı(!) kadının bakışlarındaki mânâyı sökmeye yetmemiştir. O yüzden de anlam veremediği bu durum karşısında şaşkındır. Böyle bir şahıs belki devletin valisi olabilir ama asla devlet adamı olamaz. Zîrâ millet adamı olmadan devlet adamı olunmaz. Ayrıca mesuliyetini taşıdığı insanların hissiyatına bu denli yabancı bir şahsın onların derdiyle hemhal olması da beklenemez. Kılıçdaroğlu’nun ayakkabılarıyla seccâde üzerinde verdiği poz kamuoyunun gündemine oturdu. Hayli tartışıldı ve daha &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="has-text-align-right"><strong><em>“</em></strong><em>Ya olduğun gibi görün, ya da göründüğün gibi ol!</em><strong><em>”</em></strong><br>                                                              <em>Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî</em></p>



<p>Aşağıdaki hâdiseyi, 2017’de kaybettiğimiz bir millet sevdalısı olan merhûm Ahmet Er Beyefendi’den dinlemiştim.</p>



<p>Yıllar önce Ahmet Er, bir valiyle beraber Anadolu’da bir köyü ziyaret eder. Köyde birkaç saatliğine bir ailenin evine misafir olurlar. Ahmet Er, eve girerken ayakkabılarını çıkarır. Valiyse buna lüzum görmez. Misafirlik bitip evden ayrıldıktan sonra ise vali, Ahmet Er’e dönüp evin hanımıyla ilgili şöyle der: “Yahu Ahmet Bey! Sohbet esnasında köylü kadın dikkatle sizi dinliyordu, yani kulağı sizdeydi. Ama bakışları da hep benim ayaklarımdaydı. Neden ayaklarıma bakıyordu, anlayamadım.” O gün Ahmet Er Bey, bahsi kapatırken mükedder bir ruh hâli içinde derin bir “ah” çekmiş ve akabinde de şöyle demişti: “İşte biz bunu başaramadık. Bir Anadolu kadını niçin valinin ayaklarına bakar, onu bilen valilere sahip olamadık.”*</p>



<p>Evet, ne yazık ki valinin iz’an ve irfanı(!) kadının bakışlarındaki mânâyı sökmeye yetmemiştir. O yüzden de anlam veremediği bu durum karşısında şaşkındır. Böyle bir şahıs belki devletin valisi olabilir ama asla devlet adamı olamaz. Zîrâ millet adamı olmadan devlet adamı olunmaz. Ayrıca mesuliyetini taşıdığı insanların hissiyatına bu denli yabancı bir şahsın onların derdiyle hemhal olması da beklenemez.</p>



<p>Kılıçdaroğlu’nun ayakkabılarıyla seccâde üzerinde verdiği poz kamuoyunun gündemine oturdu. Hayli tartışıldı ve daha da tartışılacağa benzer. Bu davranışın arkasında bir sûiniyet aramaksa yanlış olur. Zîrâ kasıtlı bir durum yok ortada. Tamamıyla dikkatsizliğin eseri. Fakat şunu da ifade edelim ki, dikkatsizlik olarak tanımladığımız bu durum, büyük bir resmin yalnızca küçük bir parçası. Ayrıca tartışılması gereken de kesinlikle Kılıçdaroğlu değil. Kendisinin de mensubu olduğu milletin hissiyatına yabancı sakim bir zihniyetin masaya yatırılması gerekiyor. Tartışma onun üzerinden yürürse, işte ancak o zaman büyük resmi görme imkânına kavuşuruz.</p>



<p>Bana göre köylünün evine sellemehüsselâm giren vali portresiyle, sayın cumhurbaşkanı adayımızın seccâde üzerindeki pozu arasında bir fark yok. Her ikisinin de kaynağında yabancılaşma var. Özüne, içinden çıktığı topluma yabancı olma hâli. Kültürünün mukaddeslerinden habersiz yaşama, ısrarla onlardan uzak durma psikolojisi. İşte burada asıl tartışılması gereken de o.</p>



<p>Bazı CHP yanlısı kalemler, konunun çok büyütüldüğünü, ortada bir art niyet olmadığını, ayrıca özür de dilendiğini, kısacası artık bu mes’elenin kapanması gerektiğini söylüyorlar. Fakat konu bir türlü kapanmıyor. Neden mi? Çünkü mes’ele yalnızca seccâdenin üzerine ayakkabıyla basmaktan ibaret değil de ondan.</p>



<p>O fotoğraf karesi, bir kez daha bu zihniyetin dinî konular karşısındaki kayıtsızlığını ortaya koydu. Hissizlik ve duyarsızlığını belgeledi. Ve tabiî cehaletini de… Hem de cumhurbaşkanı adayının kısa bir süre önce muhafazakâr çevrelere yönelik olarak yaptığı barışma-helâlleşme çağrılarına rağmen…</p>



<p>Psikolojide “algıda seçicilik” denilen bir kavram var. Kişi neye önem veriyorsa, hangi değer duygu ve düşünce dünyasında yer etmişse, algıları da ona göre şekillenir. Dikkat ve ilgi alanına girenleri görür, girmeyenleri ise pas geçer. Hattâ çoğu zaman farkına bile varmaz.</p>



<p>Algılarınız milletin değerlerine karşı kapalıysa, pot üstüne pot kırarsınız. O zaman helâlleşme çağrınız da havada kalır. Bu zihniyetin en büyük handikabı, milletin değerleriyle barışık olmaması. Barışamamasının altında yatan sebepse onları kendisine yakıştıramaması. Varlığı açısından bir zül olarak görmesi. İkrâh edercesine uzak durmaya çalışması. Bir şeye karşı alerjiniz varsa, onunla nasıl barışırsınız? Tam aksine uzak durmaya çalışırsınız. Eğer gerçekten barışmak istiyorsanız, öncelikle iç dünyanızda ona karşı beslediğiniz menfî duyguyu yenmek zorundasınız. Nitekim zaman zaman bu zihniyet sahiplerinin ağzından dökülen “Bidon kafalı, göbeğini kaşıyan adam, benim oyum çobanın oyuyla bir olur mu?” türünden hezeyanlar, bu hakikati bütün çıplaklığıyla gözler önüne sermiyor mu? Bir zamanlar bir CHP ideoloğunun söylediği “İslâmiyet denince aklıma çorap kokusu gelir.” sözü ne yazık ki bu yapı içinde hâlâ yaşamaya devam ediyor.</p>



<p>Milletvekili olduğu dönemde mecliste diyanet bütçesi görüşülürken CHP’li vekil arkadaşlarına bu bapta konuşulacak başka hususlar da olduğunu, onların da müzâkere edilmesi gerektiğini söyleyen İlâhiyatçı Yaşar Nuri Öztürk’e bu zihniyet sahiplerinin verdiği cevap şu olur: “Biz laik adamız, böyle din-min mes’eleleriyle uğraşmayız. Laikler bunlarla uğraşmaz. Biz gidelim rakı içmeye.”</p>



<p>Yaşar Nuri Öztürk gibi kişisel özellikleri itibarıyla seküler kesimlere hayli yakın, o kesimlerin de âdeta kendisinden gördüğü bir isim dahi bu yapı içerisinde bunalmış, içine girdiği o lâdînî anlayışı makul bir zemine çekemeyeceğini görmüştür. Nihayetinde de bu kesimin dine karşı olan lâkaydîsi karşısında yanardağ gibi infilâk etmiştir.</p>



<p>Evet, algılarınız neye dönükse onu fark edersiniz. Meclis başkanı olduğu dönemde İsmail Kahraman, 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı dolayısıyla Meclis Genel Kurulu’nda yaptığı bir konuşmada Atatürk’ten bahsetmeyince, CHP sıralarında kızılca kıyamet kopmuş, milletvekillerinin her biri ateş topuna dönmüştü. Çünkü dikkatleri ona dönüktü. Fakat bu zihniyetin, Atatürk ve sözde laikliğe akortlu dikkati, hiçbir zaman için milletin mukaddeslerine dönük olmadı. Çünkü duygu dünyalarında ona yer yoktu.</p>



<p>Ne kadar dine yakın görünmeye çalışırsanız çalışın, yol kazasına uğramaktan kurtulamazsınız. Bunun için camiye gitseniz, dergâha yüz sürseniz, ellerinizi semaya açıp iftar sofralarında dua ve niyâzda bulunsanız bile, detay gibi görülebilecek bir mes’elede sergilediğiniz duyarsızlık sizi hemen ele verir. Yani ansızın takke düşer, kel görünür. Çünkü gerçek çoğu zaman ayrıntılarda gizlidir. Sizin dikkatinizse arka planınız zayıf olduğundan, onları kuşatmaya yetmez.</p>



<p>“Evelallah, bu konuları biz de biliriz.” demeye çalışırken o dünyaya ne kadar yabancı olduklarının tescilidir bu. İslâm kültüründen, cemiyetin referanslarından, yaşanan İslâmî hayattan ne denli uzak olduklarının fotoğrafıdır. Kelimenin tam anlamıyla bir yabancılaşma örneğidir. Pratiklerinin olmaması bir yana, ne yazık ki teoriden de habersizler. Zihinlerinde o âleme ilişkin bir anlam dünyası yok. O yüzden de nerede, nasıl davranılacağını bilmiyorlar.</p>



<p>CHP’yi kuran irade ile onların muakkıbı olan bugünkü elit(!) kadro arasındaki temel fark da burada ortaya çıkıyor: Geçmiştekiler bilir ama yaşamazlardı. Bugünküler ise bilmediklerini yaşamaya çalışıyor.</p>



<p>Bu zihniyete mensup elitlerin kahir ekseriyeti aynı hastalığa giriftar. Problem kesinlikle bilip de yaşamamaktan kaynaklanmıyor. Keşke öyle olsaydı. Çünkü yaşamayan değil, bilmeyen insan bu kadar basiretsiz olur. Gaf üstüne gaf yapmalarının sebebi de o zaten. Çünkü bilmeye, öğrenmeye istekli değiller. Ayrıca hiçbir zaman için de olmadılar.</p>



<p>Uzun yıllar önce bu zihniyetin sözcüsü mevkiindeki bir gazeteci eskisinin İsmet Paşa’yı dindar göstermek için söylediği; “İsmet Paşa aslında çok dindar biri idi. Laiklik açısından hassas olduğu ve dini gösteriş vesilesi yapmamak için kendileri Cuma namazını evinde gizlice ve yalnız başına kılardı.” lakırdısıyla yine bu zihniyete mensup olan günümüz siyasî figürlerinden birinin miting meydanında sarf ettiği; “Ben beş vakit namaz kılıyor falan değilim ama her gün Allah’a şükür on beş yaşından beri Cuma namazı kılıyorum.” herzesi dünden bugüne bu yapı içinde hiçbir şeyin değişmediğini gösteriyor.</p>



<p>Camiye gitme alışkanlığı olmayan, namaz kılmayan bir adam dahi cenaze geçerken ayağa kalkar. İçinden çıktığı sosyal dokuyu tanır ve nasıl davranacağını bilir. Bu zihniyetse bu konularda tepeden tırnağa cahil. O yüzden de hiç durmadan toplumun sinir uçlarına dokunuyor.</p>



<p>Bu çukurdan çıkabilmekse sanıldığı kadar kolay değil. Format atmak gerekiyor. Tabiî öncesinde ise esaslı bir mıntıka temizliğine ihtiyaç var. Zîrâ onu yapmadan format atamazsınız. Onu yapabilmekse oldukça zor. Kemalizm, laiklik, irticâ gibi içini dolduramadıkları, kendilerinin bile mânâsından habersiz oldukları bir yığın defoyu temizlemek hiç de kolay değil.</p>



<p>Eğer milletle gerçekten barışmak istiyorsanız evvelemirde onun hissiyatına derin bir vukufunuzun olması gerekir. Ondan sonra da Hak huzurunda kozmik bir tövbe yapıp kendinizi yeniden inşâ etmek zorundasınız. Şayet bunları yapmadan milletle helâlleşebileceğinize inanıyorsanız, bilin ki bu çok büyük bir yanılgıdır.</p>



<p>Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi seccâde üzerinde verilen poz, büyük bir resmin küçük fakat anlamlı bir parçası. Eğer bu zihniyetin bugüne kadar olan sabıka kaydı yalnızca ondan ibaret olsaydı, kimse bundan dolayı yargılanmazdı. Ama kazın ayağı öyle değil.&nbsp;</p>



<p>Bugün bu güruhun yapmaya çalıştığı ise kendisini ait hissetmediği bir dünyayı taklit etmeye çalışmak. Hâlbuki taklidin bile başarılı olması, kişinin taklit etmeye çalıştığı varlığa benzemeyi gerçekten istiyor olmasına bağlı. Bu zihniyetse bugüne kadar beğenmediği, kerih gördüğü ve hattâ bir zamanlar baskı ve cebir yoluyla kendisine benzetmeye çalıştığı bir kesime benzemeye çalışıyor. Hem de ne için? Oy uğruna…&nbsp;</p>



<p>Devlet tiyatrolarının belirli dönemlerde sahnelediği mevsimlik oyunlar vardır. Birkaç ay süren bir temsilden sonra oyun sahneden kaldırılır. Bu benzeme gayretinin de mevsimlik bir parodiden hiçbir farkı yok. Yani seçim sonrası yine eski tas eski hamam…&nbsp;</p>



<p>Fukaralık yalnızca maddî konulara has bir kavram değil. İnsanoğlu tavır ve davranış itibarıyla da fukara olabilir. Kendi kültürünün mukaddesleri önünde ise bu kadrolar fazlasıyla fukaradır. Millî-manevî mukaddeslerin şekillendirdiği şahsiyet tipi karşısında ise sadece bir zavallıdır.</p>



<p>Ey milletin değerleriyle kavgalı zihniyet; ya olduğun gibi görün, ya da göründüğün gibi ol! Ama üzerine oturmayan bir kıyafeti sakın giymeye kalkma. Çünkü üzerinde eğreti duran o kıyafetle olsan olsan ancak bir mizah ögesi olursun.</p>



<p>Şu da çok iyi bilinsin ki bu aziz millet, içinde art niyet barındırmasa, tümüyle cehaletin eseri dahi olsa, ayakkabılarıyla seccâdenin üzerine basan bir zihniyeti kesinlikle kendisine baş yapmayacaktır.</p>



<p>* Ahmet Er Bey’i ilk defa 5 Kasım 1995 günü Kütahya Kültür Sarayında gerçekleşen Büyük Birlik Partisi Kongresi’nde dinledim. Vali ile ilgili anekdotu da o gün kendisinden işittim. Rahmeten vasia…</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/gercek-ayrintilarda-gizlidir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>&#8220;Dindar Ahlaksız; Dinsiz Ahlaklı Olabiliyor&#8221; Söylemi</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/dindar-ahlaksiz-dinsiz-ahlakli-olabiliyor-soylemi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/dindar-ahlaksiz-dinsiz-ahlakli-olabiliyor-soylemi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yavuz KÖKTAŞ]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 05 Aug 2022 13:35:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[Deist]]></category>
		<category><![CDATA[Din]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18370</guid>

					<description><![CDATA[Bu mesele günümüzün can alıcı meselelerinden bir tanesi. Neden diye sorulursa, buna cevap olarak belki gerçek belki algıdır, bilemiyorum dindarım diyenlerde ahlaksızlaşmanın artması gösterilmekte&#8230; Hatta o kadar ki bu durum ateist olmaya veya deistleşmeye malzeme kılınmakta&#8230; Burada ciddi karıştırmaların yapıldığı kanaatindeyim. Sırasıyla gitmek gerekirse şunları diyebilirim: 1. Değerler ile ahlak karıştırılıyor. Ahlakın kaynağı nedir diye sorulursa &#8220;değerlerdir&#8221; diye cevap verilebilir. Peki değerlerin kaynağı nedir? Düğüm noktası soru budur. Aşağıda buna değineceğim. Devam edelim: Değerler ahlakın kendisi değil kaynağıdır. Zira değerler insanın olduğu yerde hazır olarak vardır. İnsan bunları sosyal veya kültürel olarak icat etmemiştir, edemez de&#8230; Nerede bir insan gerçekliği varsa değerler otomatik olarak oraya iner. Siz bunu değerlerin fıtri olduğu şeklinde ifade edebilirsiniz. Ahlaka gelince, o bir tercih meselesidir. Bir yerde tercih varsa ahlak tezahür eder demektir. Değerler ise bir tercih meselesi değildir. Onlar özümüze, yaratılışımıza, fıtratımıza kodlanmıştır. Ahlak değerlerin tercih ile amele dönüşmesidir. Ahlak ile amel iç içedir. Amele, davranışa dönüşmeyen ahlak, ahlak değildir. Ve ahlakın ortaya çıkabilmesi için muhakkak kişilerin ve olayların olması gerekmektedir. Ama değerlerin varlığı için bir olayın yaşanması gerekmez. (Tabii imtihan sırrı gereği bu değerler boşuna değil. Murad-ı ilahi gereği bir şekilde muhakkak varlıkta zuhur ederler) Örnek verelim: Doğruluk Adalet Merhamet Bunlar değerlerdir. Bu &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Bu mesele günümüzün can alıcı meselelerinden bir tanesi. Neden diye sorulursa, buna cevap olarak belki gerçek belki algıdır, bilemiyorum dindarım diyenlerde ahlaksızlaşmanın artması gösterilmekte&#8230; Hatta o kadar ki bu durum ateist olmaya veya deistleşmeye malzeme kılınmakta&#8230;</p>



<p>Burada ciddi karıştırmaların yapıldığı kanaatindeyim. Sırasıyla gitmek gerekirse şunları diyebilirim:</p>



<p>1. Değerler ile ahlak karıştırılıyor. Ahlakın kaynağı nedir diye sorulursa &#8220;değerlerdir&#8221; diye cevap verilebilir. Peki değerlerin kaynağı nedir? Düğüm noktası soru budur. Aşağıda buna değineceğim. Devam edelim: Değerler ahlakın kendisi değil kaynağıdır. Zira değerler insanın olduğu yerde hazır olarak vardır. İnsan bunları sosyal veya kültürel olarak icat etmemiştir, edemez de&#8230; Nerede bir insan gerçekliği varsa değerler otomatik olarak oraya iner. Siz bunu değerlerin fıtri olduğu şeklinde ifade edebilirsiniz. Ahlaka gelince, o bir tercih meselesidir. Bir yerde tercih varsa ahlak tezahür eder demektir. Değerler ise bir tercih meselesi değildir. Onlar özümüze, yaratılışımıza, fıtratımıza kodlanmıştır. Ahlak değerlerin tercih ile amele dönüşmesidir. Ahlak ile amel iç içedir. Amele, davranışa dönüşmeyen ahlak, ahlak değildir. Ve ahlakın ortaya çıkabilmesi için muhakkak kişilerin ve olayların olması gerekmektedir. Ama değerlerin varlığı için bir olayın yaşanması gerekmez. (Tabii imtihan sırrı gereği bu değerler boşuna değil. Murad-ı ilahi gereği bir şekilde muhakkak varlıkta zuhur ederler) Örnek verelim:</p>



<p>Doğruluk</p>



<p>Adalet</p>



<p>Merhamet</p>



<p>Bunlar değerlerdir. Bu değerler soyuttur, manevidir, metafiziktir. Bir kişiye de bağlı değildir. Bir topluma da bağlı değillerdir. Evrenseldirler. Bu değerler tercih ile amele dönüştüğünde ahlak adına alırlar:</p>



<p>Doğru dürüst (kişi)</p>



<p>Adil (kişi)</p>



<p>Merhametli (kişi)</p>



<p>Kısaca doğruluk değer; doğru olmak ise ahlaktır. Adalet değer adil olmak ise ahlaktır. Merhamet değer merhametli olmak ise ahlaktır.</p>



<p>Bunun sonucu şudur: Değerler ancak &#8220;din&#8221; ile kaim olur. &#8220;Din&#8221; varsa değerler var olabilir. &#8220;Din&#8221;siz, değerler var olamaz. &#8220;Din&#8221;siz, değerlerin bir izahını yapmak da mümkün değildir. Burada &#8220;din&#8221;den kasıt detayları olan şeriat değil, varlığa esma-ı hüsna&#8217;sı ile tecelli eden Allah&#8217;ın kendisidir. Esma-ı hüsna değerlerin varlığının ta kendisidir. Demek ki değerlerin kaynağı Allah&#8217;tır; başkası da düşünülemez. Öyleyse şunu demek durumundayız:</p>



<p>&#8220;Din&#8221;siz ahlak -zor olsa da- mümkündür, olabilir (ki aşağıda bunu da ayrıca inceleyeceğiz) ama &#8220;din&#8221;siz değerler asla var olamaz. Zira dindar güzel değerleri tercih etmeyerek ahlaksız davranabilir; dinsiz ise güzel değerleri tercih ederek ahlaklı olabilir. Burada dinsizin düşünmesi gereken şey ahlaklı davrandığında bile neye göre ahlaklı davrandığının farkında olmasıdır. İşte ateistin aslında farkında olmadığı budur. Şu veya bu sebeple güzel değerleri tercih ettiğinde bile bu değerlerin farkında değildir; bu değerlerin kaynağının farkında değildir. Ateistin değerleri yaratması, icat etmesi, sonradan oluşturması mümkün değildir. Sadece var olanları harekete geçirmesi, tercih etmesi ve eyleme dönüştürmesi mümkündür.</p>



<p>2. Ateist ahlaklı olabilir, dedik. Ortada değerler var, bunlardan güzel olanı seçip ahlaklı davranabilir. Burada da karıştırılan ya da ihmal edilen bazı noktalar var. Ahlaklı olmak şekilsel olarak bazı değerleri davranış haline getirmek midir? Örneğin, kişi birine yardım ediyor. Görünüşte bu ahlaki bir davranıştır. Ancak bu yardımı kendini beğenmek veya övülmek ya da bir başka menfaat için yahut kendisi yardıma muhtaç olduğunda kendisine yardım edilsin diye yapıyor. Bunu bilmemiz çoğu kere mümkün değil. Dahası kurumsallaşmış dev ilaç sanayi&#8230; Dahası insanlar rahat etsinler diye icat edilen dev teknolojiler&#8230; Bunlar görünürde insanlığa fayda temin ediyor. Peki bu yapılanlar ahlaki midir? Biz biliyoruz ki bunun arkasında para kazanmak var, Batı merkezcilik var, sömürmek var, insanlığı kendine muhtaç bırakmak var. Böyle olduğunda kişi veya kurumlar için ahlaki davranıyorlar diyebilir miyiz? Herhalde ahlaki davranmış olmazlar. Bir davranışın ahlaki olabilmesi için evrensel bir ilkeye bağlanması gerekiyor. Bu ilke nedir? Bu ilke para, fayda veya mutluluk olabilir mi? Yahut ateistin iddia ettiği gibi &#8220;ben&#8221;lik veya &#8220;toplumsal kabuller&#8221; olabilir mi? Bunlar değişkenlik arz edeceğinden dolayı evrensel olamazlar; evrensel olamadıkları için de ahlâkın bağlanabileceği bir ilke sayılamazlar. Burada ahlakı evrenselleştiren tek ilke Allah&#8217;tır, Allah&#8217;ın rızasıdır. Bir müslümanın dahi Allah&#8217;ın rızasını gözetmeden ortaya koyacağı bir davranış ahlaki olmayacaktır. Demek ki Müslüman dahi bir davranış ortaya koyarken Allah&#8217;ın rızasını değil de başka şeyleri kast ederse yaptığı ahlaki değildir. Müslümanın bu yaptığı dahi ahlaki olmadığında ateistin yaptığı ahlaki nasıl kabul edilecektir?! Görünürde ahlaki davranmak ahlaklı olmak değildir.</p>



<p>O halde şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Ateist ahlaklı olabilir diyorsak bu halis ahlaklı olduğu anlamında değildir. Görünürde ahlaklı olabileceği anlamındadır. İşte tam bu noktada Müslümanları üçe ayırırsak mesele netleşir:</p>



<p>Halisane yani sırf Allah için ahlaklı olanlar,</p>



<p>Riya, menfaat, fayda ve benzeri düşüncelerle görünürde ahlaki davrananlar,</p>



<p>Katıksız ahlaksızlık yapanlar.</p>



<p>Burada gerçek anlamıyla ahlaki davrananlar ilk sıradaki insanlardır. Diğerleri ya görünürde ahlaklıdır ya da ahlaksızdır. Sonuçta ikisi de ahlaki davranmamıştır. Ateistin ilk anlamıyla ahlaklı olması mümkün olmadığına göre sonuçta o da ya görünürde ahlaklıdır ya da ahlaksızdır. Böyle olduğunda ise ateist gerçek anlamda ahlaklı davranmış olmaz.</p>



<p>Geriye şöyle bir sorun kalır: Ateist, yine de hiçbir beklenti içine girmeksizin, içinden herhangi bir farklı düşünce geçirmeksizin salt iyilik yapabilir ve ahlaki davranabilir. Şayet böyle bir şey varsa burada dinin etkisi söz konusudur.  Şu veya bu sebeple dinin taklidi söz konusudur. Bunun başka türlü izahı mümkün değildir. Şu örnek üzerinden bunu açıklamam gerekirse: Örneğin Batı kendi değerlerini evrenselleştirmek istemiştir. Aslında bu dini değerlerin taklidinden başka bir şey değildir. Din kendini evrensel olarak sunar. Batı dinin evrenselliği yerine kendi seküler değerlerinin evrenselliğini koymuştur. Bu dini taklit veya dinden rol çalma yahut dinden etkilenmedir. İşte ateist de dediğimiz düşüncelerle hareket ederse muhtemelen kültürel olarak dinin onun üzerinden bir etkisi söz konusudur. Ateist haksız yere adam öldürmeyi kötü görüyorsa, salt vicdanından dolayı değil, asırlardır birike gelen dinin toplumu etkilemesi ve yönlendirmesinin de bir sonucudur. Ateist, tecavüzü kötü görüyorsa salt vicdanından dolayı değil, asırlardır birike gelen dinin toplumu etkilemesi ve yönlendirmesinin de bir sonucudur. İnsanlığın dinden kaynaklı bu birikimi olmasa bugün kötü görülen şeylerin hemen yarın iyi görülmesinin önünde hiçbir engel olmaz. </p>



<p>Selam ve dua ile.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/dindar-ahlaksiz-dinsiz-ahlakli-olabiliyor-soylemi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sütü Suyla Yıkamak!</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/sutu-suyla-yikamak/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/sutu-suyla-yikamak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ömer ALÇEP]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 10 Jun 2021 14:24:37 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[iman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=17371</guid>

					<description><![CDATA[&#8220;Nasılsa Halife Ömer görmez&#8221; diyerek, annesinin kızından süte su katmasını istemesine kızının; &#8221; Halife Ömer görmez de Allah da mı görmez!&#8221; diyerek itiraz etmesini, sağda-solda ve özellikle gençliğe salya, sümük ağlayarak anlatan bazı kişiler, tencerenin tamamını süt yerine suyla doldurmakla meşguller. Hatta sorsanız, sütü yıkadıklarını bile iddia edebilirler… Böyleler, toplumu ilgilendiren hususlarda bile &#8220;telefonla konuşmuştuk, bir araya geldiğimizde etraflıca tahlil etmiştik, siz de hakikati biliyorsunuz &#8221; diyerek söze başladığınızda muhatabınız üç maymunu oynayabilir ve &#8221; ikimizin arasında bir meseleydi, mahrem ortamın konusuydu&#8221; diyerek Allah&#8217;ın da şahit olduğu konuşmaları ve süte su katma taleplerini inkar edebilmektedirler…Kamuyu ilgilendiren işler özel statüye tabi değilse iki kişi arasında konuşulmaz…Mesela, köy camisinin minaresini yıkan imam &#8220;sorunu ev ahalisiyle konuşsun&#8221; denilemez. Çünkü yıkılan, köylülere ait caminin minaresidir. İyi bilmeliyiz ki bugün toplumumuzda hem Halife Ömer&#8217;in döneminde süte su katan &#8220;anneler&#8221; varlığını koruyor, hem de annesine Allah&#8217;ın her yapılan işe şahit olduğunu söyleyen, ölüm ve hesap gününe inanan &#8220;kızlar&#8221; da varlıklarını koruyorlar. Bu örnekte süte su katan kişi &#8220;anne&#8221; olarak gösterilse de bu sembolik anlatım tarzıdır. Çünkü bunun bazen baba, bazen hacı, bazen de kız veya erkek çocuk olabileceğini hatta hafız veya dindar iddiasında olanların arasından çıkabileceğini asla unutmamalıyız. Kendisine zarar vereceğini düşünür ve çıkarlarına uygun düşmezse &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>&#8220;Nasılsa Halife Ömer görmez&#8221; diyerek, annesinin kızından süte su katmasını istemesine kızının; &#8221; Halife Ömer görmez de Allah da mı görmez!&#8221; diyerek itiraz etmesini, sağda-solda ve özellikle gençliğe salya, sümük ağlayarak anlatan bazı kişiler, tencerenin tamamını süt yerine suyla doldurmakla meşguller. Hatta sorsanız, sütü yıkadıklarını bile iddia edebilirler…</p>



<p>Böyleler, toplumu ilgilendiren hususlarda bile &#8220;telefonla konuşmuştuk, bir araya geldiğimizde etraflıca tahlil etmiştik, siz de hakikati biliyorsunuz &#8221; diyerek söze başladığınızda muhatabınız üç maymunu oynayabilir ve &#8221; ikimizin arasında bir meseleydi, mahrem ortamın konusuydu&#8221; diyerek Allah&#8217;ın da şahit olduğu konuşmaları ve süte su katma taleplerini inkar edebilmektedirler…Kamuyu ilgilendiren işler özel statüye tabi değilse iki kişi arasında konuşulmaz…Mesela, köy camisinin minaresini yıkan imam &#8220;sorunu ev ahalisiyle konuşsun&#8221; denilemez. Çünkü yıkılan, köylülere ait caminin minaresidir.</p>



<p>İyi bilmeliyiz ki bugün toplumumuzda hem Halife Ömer&#8217;in döneminde süte su katan &#8220;anneler&#8221; varlığını koruyor, hem de annesine Allah&#8217;ın her yapılan işe şahit olduğunu söyleyen, ölüm ve hesap gününe inanan &#8220;kızlar&#8221; da varlıklarını koruyorlar.</p>



<p>Bu örnekte süte su katan kişi &#8220;anne&#8221; olarak gösterilse de bu sembolik anlatım tarzıdır. Çünkü bunun bazen baba, bazen hacı, bazen de kız veya erkek çocuk olabileceğini hatta hafız veya dindar iddiasında olanların arasından çıkabileceğini asla unutmamalıyız.</p>



<p>Kendisine zarar vereceğini düşünür ve çıkarlarına uygun düşmezse , kapalı odalarda &#8220;süte su katılmasını istediğinin, harama helal dediğinin , hak ve hukuk bilmediğinin&#8221; ifşasını asla istemez. Bu nedenle de sakallı Hüsnü, Kasketli Memo gibi gizli konuşulan yerlerde konuşulanları mahrem ilan ederler. Çünkü, bu sözlerin yayılması sosyal medyadaki paylaşımları ile yaptıkları arasındaki uçurumu ortaya çıkaracaktır. Sırf korkusu budur! Çok sıkışınca da sütü yıkıyorduk da diyebilirler…</p>



<p>Böyleler, bir yandan süte su katarken öbür yandan da sosyal medya sayfalarından süte su katmanın ne kadar kötü olduğunun vaazlarına devam ederler. Sanısınız ki süte su katanlar hep karşıda, alt kat komşuda veya arka mahallenin sakinleri arasında veya yurtdışında yaşamaktadırlar.</p>



<p>Madem ki Allah korkusu, öldükten sonraki hesap, Allah&#8217;ın görmesi ve şahitliği bazılarımızı süte su katmaktan alıkoymuyor o halde başka bir çözüm bulmaya ne dersiniz?</p>



<p>Var mısınız? Bir karar alalım… Bugüne kadar ve bundan sonra kapalı odalar arkasında süte su katma ahlaksızlığını kim teklif ederse onu ifşa edelim. Nasılsa Allah işitiyor ve görüyor…Hesap günü de var…Buna da iman etmişiz zaten!</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/sutu-suyla-yikamak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İlke, Ahlak ve İkiyüzlük: -Pilavdan Dönenin Kaşığı Kırılsın-</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/ilke-ahlak-ve-ikiyuzluk-pilavdan-donenin-kasigi-kirilsin/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/ilke-ahlak-ve-ikiyuzluk-pilavdan-donenin-kasigi-kirilsin/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Prof.Dr. Zeki Bayraktar]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 16 Dec 2020 06:37:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[erkek]]></category>
		<category><![CDATA[kadın]]></category>
		<category><![CDATA[linç]]></category>
		<category><![CDATA[Sosyal Medya]]></category>
		<category><![CDATA[Taciz]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=16437</guid>

					<description><![CDATA[Uğraş alanlarından biri de Cinsel Fonksiyon Bozuklukları/Cinsellik olan bir Ürolog akademisyen olarak, cinsellik, cinsel taciz, cinsel saldırılar/tecavüzler, cinsel suçlar, kadın cinayetleri, kadın hakları, İstanbul Sözleşmesi ve kadının beyanı gibi netameli konularda yazdığımı -ve hatta bu  yazılarım nedeniyle ne tür eleştirilere/hakaretlere maruz kaldığımı, nasıl ‘’kadın tarafgirliği’’ ile itham edildiğimi- beni takip eden herkes bilir( aslında sadece hakkaniyetli olmak istiyorum, bu benim için en iyisi çünkü ben bir erkeğim ve iki kızım var). Bu bağlamda Edebiyat dünyasındaki taciz iddiaları/ifşaları hakkındaki yazıları da fırsat buldukça takip ettim. Ve cinsel tacizle itham edilen ünlü bir erkek yazarı, kendisini ‘’eril faillik’’ ifadesi ile savunması -yaptıklarını kabul eden ama bu ifade ile örtmeye çalışması- nedeniyle ‘’eril faillik mi? İlk kez duydum, ‘’maskülen eylem’’ mi desek yoksa ‘’androjenik aktivitete’’ mi?(ürologca) Neyse ne, havalı lafızlar aramaya gerek yok, bildiğimiz ‘’cinsel taciz’’ işte…’’ diyen bir twit atarak eleştirdim.&#160; Ardından da bunun ‘’eril fallik’’, ‘’maskülen mallık’’ olduğunu ifade eden bir yazı yazdım. Yani anılan erkek yazarı kendi üslubum çerçevesinde şiddetli bir şekilde eleştirdim.&#160; Geçtiğimiz Pazar günü (13/12/2020) de bu yazar hakkında ifşalarda bulunan kadın yazarların neler dediklerini/yazdıklarını -daha detaylı bir şekilde- okudum (hem Milliyet gazetesindeki haberden hem de başka sayfalardan). Ve o zaman da gördüm ki, bu kadınların içinde çok &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Uğraş alanlarından biri de Cinsel Fonksiyon Bozuklukları/Cinsellik olan bir Ürolog akademisyen olarak, cinsellik, cinsel taciz, cinsel saldırılar/tecavüzler, cinsel suçlar, kadın cinayetleri, kadın hakları, İstanbul Sözleşmesi ve kadının beyanı gibi netameli konularda yazdığımı -ve hatta bu  yazılarım nedeniyle ne tür eleştirilere/hakaretlere maruz kaldığımı, nasıl ‘’kadın tarafgirliği’’ ile itham edildiğimi- beni takip eden herkes bilir( aslında sadece hakkaniyetli olmak istiyorum, bu benim için en iyisi çünkü ben bir erkeğim ve iki kızım var).</p>



<p>Bu bağlamda Edebiyat dünyasındaki taciz iddiaları/ifşaları hakkındaki yazıları da fırsat buldukça takip ettim. Ve cinsel tacizle itham edilen ünlü bir erkek yazarı, kendisini ‘’eril faillik’’ ifadesi ile savunması -yaptıklarını kabul eden ama bu ifade ile örtmeye çalışması- nedeniyle ‘’eril faillik mi? İlk kez duydum, ‘’maskülen eylem’’ mi desek yoksa ‘’androjenik aktivitete’’ mi?(ürologca) Neyse ne, havalı lafızlar aramaya gerek yok, bildiğimiz ‘’cinsel taciz’’ işte…’’ diyen bir twit atarak eleştirdim.&nbsp; Ardından da bunun ‘’eril fallik’’, ‘’maskülen mallık’’ olduğunu ifade eden bir yazı yazdım. Yani anılan erkek yazarı kendi üslubum çerçevesinde şiddetli bir şekilde eleştirdim.&nbsp;</p>



<p>Geçtiğimiz Pazar günü (13/12/2020) de bu yazar hakkında ifşalarda bulunan kadın yazarların neler dediklerini/yazdıklarını -daha detaylı bir şekilde- okudum (hem Milliyet gazetesindeki haberden hem de başka sayfalardan). Ve o zaman da gördüm ki, bu kadınların içinde çok onurlu davrananlar -cinsel tacizi fark eder etmez ilişkiyi kesenler-&nbsp; olduğu gibi kadınlık onurunu zedeleyecek şekilde davranan -maruz kaldıkları cinsel tacizlere rağmen sırf yazılarını/öykülerini yayınlatabilmek, yayın dünyasına girebilmek için bu iğrenç tacizlere -ahlaksızlıklara-göz yuman ve görüşmelerini sürdüren ama bunu 10 yıl sonra ifşa edince de ‘’o zaman çocuktum, anlayamamıştım’’ diyerek yalan konuşan/ilave ahlaksızlık yapan- kadınların da var olduğunu gördüm(kendi beyanlarına dayanarak). Bunun üzerine akşam geç saatlerde şu twiti attım;</p>



<p>Edebiyat dünyasındaki taciz ifşasında gördüğüm şu; ahlaksız kadınlar ahlaksız erkekleri ifşa ediyor(müşterek ahlaksızlıklarını). Sadece zaafları farklı, biri yazarlık hırsına yeniliyor diğeri libidosuna(bu bir genelleme değildir, somut olgu içindir).‘’Zinaya yaklaşma’’(17/32)</p>



<p>Benim bu twitte ifşada bulunan tüm kadınları kast etmediğim çok açıktı. Çünkü&nbsp; &#8220;insanlar çıldırdı, İstanbul&#8217;da bir seri katil 3 kişiyi öldürdü&#8221;&nbsp; cümlesinde olduğu gibi nasıl ki bu haberle&nbsp; dünyadaki bütün insanların çıldırdığı ifade edilmiyor, giriş cümlesinden sonra asıl haber 2. cümlede veriliyor burada da böyle bir giriş cümlesi kullandım. Ayrıca olayı daha ilk cümlemde -konuşulan vakalarla yani- Edebiyat dünyası ile sınırlamış, ikinci cümlemde de ‘’biri yazarlık hırsına yeniliyor diğeri libidosuna’’ diyerek yazarlık hırsına yenilen bir kadından yani tekil bir özneden bahsediyorum. Üstelik bunu teyit etmek maksadıyla ‘’bu bir genelleme değildir, somut olgu içindir’’ parantezini de açarak.</p>



<p>Ama başta OdaTV, Cumhuriyet ve BirGün gazetesi olmak üzere sol tandanslı bazı TV ve gazeteler; &#8220;İslamcı profesör ifşa hareketi başlatan kadınları suçladı&#8221;(OdaTV), &#8220;Medipol&#8217;ün profesörü, tacizleri ifşa eden kadınlara &#8216;ahlaksız&#8217; dedi!’’(Cumh, BirGün) manşetini atarak linç kampanyası başlattılar, ibeni hedef tahtasına yerleştirdiler, hem de haberin metnine -benim bu twitimle ne alakası varsa- fosfor gibi parlayan şu renkli cümleleri de iliştirerek. Ki fosforlu hedef tahtası parlasın ve linç için hazır kıta bekleyen tayfaya davetiye çıksın;</p>



<p>‘’Sağlık Bakanı Fahrettin Koca&#8217;nın kurucusu olduğu Medipol Üniversitesi&#8217;nden skandal bir &#8220;yorum&#8221; geldi.’’</p>



<p>‘’Prof.Dr.Zeki Bayraktar&#8217;ın Facebook hesabında da, AKP&#8217;li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ayrıntısı dikkat çekiyor. Bayraktar&#8217;ın geçmişte bir hastane açılışında, Erdoğan&#8217;la birlikte çekilmiş fotoğraflarını paylaştığı görülüyor.’’(tabi haberin içinde bu fotoğraflar da var).</p>



<p>Twiti manipüle et, manşeti çek, hedef tahtasını fosforla boya ve linçi başlat!</p>



<p>Ve buna da gazetecilik de!</p>



<p>Bu gaze(ci)teler –‘’bu bir genelleme değildir, somut olgu içindir’’ detayını içeren bu twitten böyle bir genelleme yapılamayacağını anlayamayacak kadar okur-yazar mı değiller yoksa defalarca yaptıkları ilkesizliği bu sefer bir kez de benim üzerimden mi&nbsp; yaptılar, bilemiyorum, lakin her halükârda ilkesizce yürüttükleri -sözde- gazetecilik (tetikçilik!) faaliyetlerine bir yenisini daha ekledikleri, bunları biriktirdikleri bagajlarına yeni bir levha daha çaktıkları kesin. Dün gün boyunca kimi ne oluyor diye kimi geçmiş olsun diye gelen telefon ve mesajlar nedeniyle beni biraz uğraştırmış oldular ama işte hepsi bu kadar, &#8220;vız gelir, tırıs gider.’’ Ayrıca ben bu açıklamamı da zaten onlar için değil -çünkü buna değmezler- bazı şeyleri tam anlayamamış olabilecek dostlarım için yapıyorum.</p>



<p>Esasa gelirsek; Ben bu twitimi bazı arkadaşlarımın ‘’-devamını okumazlarsa- ilk cümlen manipüle edilebilir’’ uyarısını dikkate alarak -yeniden atmak üzere silmiştim zaten. Ama madem sildim yargı kararlarını beklemek daha doğru olur diyerek tekrar atmadım. Bu savunamayacağım bir şeyi yazdım anlamına gelmiyor. Çünkü ben o twiti bir belgeye -kastettiğim kadının beyanına- dayanarak atmıştım ama tabi ki detay vermemiştim. Şimdi mecburen vereceğim (zaten bunların tümü adı geçen kadının kendi yazısındaki beyanlarıdır*). Çünkü bazıları masum/mağdur bir kadına iftira atmakla suçladı beni. Özellikle bu isimlerin aşağıda ilk yorumda linkini vereceğim kastettiğim kadının yazısını okumalarını rica ediyorum, tabi eğer mideleri kaldırıyor ise! Peki kim bu kadın? Ve ben neden ona da ahlaksız dedim?</p>



<p>Üniversite (Boğaziçi) mezunu bir kadın-yazar(NK), 23 yaşından itibaren yarı tanrı gibi görüyordum dediği -Ankara’nın Kafka’sı diye nitelenen- evli bir erkek yazar ile -yazıları için- görüşmeye başlıyor. Ama bir süre sonra bu erkek yazarın -mideniz kaldırıyorsa detaylarını aşağıdaki linkten yani kadının kendi yazısından okuyabileceğiniz mide bulandırıcı, iğrenç- cinsel tacizlerine maruz kalmaya başlıyor. Fakat bu kadın, -benimle karısından gizli bir şekilde görüşüyordu dediği bu erkeğin- bu cinsel tacizlerine rağmen bu görüşmelerine devam ediyor. Çünkü yazılarını/öykülerini yayınlatmak ve -onun sayesinde- yayın dünyasında bir yer edinmek istiyor. 10-12 yıl sonra bu ifşayı yapınca da o zaman bunların cinsel taciz olduğunu anlayamamıştım, çocuktum diyor (23, 24 yaşında üniversite mezunu bir kadın, detaylarını linkte okuyacağınız tacizlerin taciz olduğunu anlayamamış!).</p>



<p>Şimdi konumunu, kariyerini kullanarak tacizde bulunan bu olgudaki erkeği ahlaksız ilan edeceğiz de -yazarlık hırsı nedeniyle bu tacizlere katlanan/rıza gösteren- bu kadını ahlaklı mı ilan edeceğiz? Bu kadının bu tavrı için bu bir ahlaksızlık değildir diyebilecek tek bir kişinin çıkabileceğini sanmıyorum, varsa buyursun yorum yapsın? Bunu özellikle sosyal medyada çemkiren, hakaret eden kişilere söylüyorum; haydi cesaretinizi göreyim!</p>



<p>Bakın mesela aynı şahsı ifşa eden bir başka kadın, gayet onurlu bir şekilde, hem de 14 yaşında yani çocukken aynı şahsa nasıl davranıyor? -komşuları olduğu için evlerine gittiğinde- ‘’Seks özgürlüktür’le başlayan cinsel içerikli konuşmalar nedeniyle evden nasıl çıktığımı hatırlamıyorum.’’ diyor. Ve bir daha görüşmüyor onunla (Milliyet). Bu kadın çocuk yaşta iken bu konuşmalardan bile hemen anlıyor durumu ve terk ediyor evini ama NK 23 yaşında bir üniversite mezunu olarak (üstelik olayları gözleme ve betimleme yeteneği ortalamadan yüksek bir yazar olarak) maruz kaldığı bunun bin katı görsel ve sözel tacizlerin taciz olduğunu anlayamıyor, öyle mi? Niye? Çocukmuş o zaman!</p>



<p>Problemli beyana sahip bir başka kadın da PB; ‘’Bana cinsel saldırıda bulunmasını 2011 yılı olarak hatırlıyorum… Adımın onunla yan yana yazılması, fotoğraflarımızın yan yana konması midemi bulandırıyor.’’ diyor ama 2012’de yayımlanan bir kitabında ilgili kişiye (eril faile) bir öykü ithaf etmiş. Bu durumu kitabı yayınevine gönderdikten sonra tacize uğradım, kitap 1 yıl sonra yayınlandı’’ şeklinde izah etmeye çalışıyor. Lakin bu hiç inandırıcı değil. Çünkü kitaplar artık eski usul matbaa dizgilerle basılmıyor(dijital baskı var) ve çıktıları da daktilo ile yazmıyoruz, yayınevine Word veya pdf halinde e-posta ile gönderiyoruz. Ve kitap baskıya girmeden 1 dakika öncesine kadar da istediğiniz düzeltmeyi yapabiliyorsunuz. Örneğin benim şu anda baskı aşamasında olan 2 kitabım var ve nerede ise her gün gözüme çarpan 1-2 minik düzeltmeyi yapıyorum ve gönderiyorum. PB de bunu rahatlıkla yapabilirdi. Hem&nbsp; ‘’Adımın onunla yan yana yazılması, fotoğraflarımızın yan yana konması midemi bulandırıyor.’’ diyeceksin hem de kendi emeğin olan kitabında -mideni bulandıran- o ismin bulunmasına müsaade edeceksin, bunu silmeyeceksin, öyle mi? Neden? İşte PB’nin itiraf cümlesi geliyor; ‘’Bu ithafı kaldırmanın beraberinde getirebileceği açıklama yapma ihtimali, olası bir neden sorusu bile o sırada kaldırabileceğim bir şey değildi.’’ Demek ki bu ithafı kaldırabilmek için yeterince&nbsp; zamanı vardı ama ya kitabı basılmaz ve kariyeri zarar görürse ne olacak, öyle değil mi? Cinsel taciz var ama kariyer de var değil mi?</p>



<p>Gördüğünüz üzere ciddi problemler var. Ama eğer mideniz kaldırıyorsa benim asıl kastettiğim NK’nın şu yazısını okuyun da bir haksızlık yapıp yapmadığıma siz karar verin.</p>



<p>Benim bulunduğum noktadan baktığımda&nbsp; (tabi yargı da bu olayın böyle gerçekleştiğini teyit ederse, ki bu zor da olabilir çünkü ciddi bir gecikme var), bu olgudaki eril fail de ahlaksız dişil fail de ahlaksız. Ama eğer bu kesinleşmezse bu durumda NK’nın yalancı ve müfteri olduğu ortaya çıkar ki bu da bir ahlaksızlıktır, zira ahlak cinsel ahlaktan ibaret değildir.&nbsp;</p>



<p>Bazı çevreler ‘’buradaki tacizci erkek ahlaksız ama -sırf yazarlık kariyeri için bu tacizlere ses çıkarmayan, bu iğrenç tacizlere katlanan- kadın ahlaksız değil’’ diyorsa, onlar da benim için ahlaksızdır ve bu ahlaksızların bana saldırması benim için bir üzüntü vesilesi değildir. Ben Allah izin-imkan verdikçe onları rahatsız etmeye,&nbsp; dertlerinin kadın hakları, cinsel taciz-tecavüz, cinayet vs olaylarını azaltmak-önlemek olmadığını, bunları istismar ettiklerini, sadece sonuçlar üzerinden bağırdıklarını ama sebepler konusunda zerre miktar bir çözüm üretmediklerini, benim gibi üretmeye çalışan insanları da boğmaya çalıştıklarını gayet iyi biliyorum, ama ben söylemeye ve iki yüzlülüklerini yüzlerine vurmaya devam edeceğim. Çünkü ben bunu başta Allah rızası için&nbsp; (tabii&nbsp; twitime ayet ekledim diye dalga geçen insanların bu ifademe de bozulacaklarını biliyorum ama&#8230; hem bir Tıp profesörü nasıl ayet paylaşabilir!, değil mi?) ondan sonra kendim ve en cok da kızlarım için istiyorum. Bu nedenle de diyorum ki; &#8220;pilavdan dönenin kaşığı kırılsın.&#8221;</p>



<p>Bu arada destek için arayan, soran, mesaj atan dostlarım da müsterih olsunlar, ben çok rahatım, hepsine teşekkür ederim.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/ilke-ahlak-ve-ikiyuzluk-pilavdan-donenin-kasigi-kirilsin/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ahlak ve Hukuk Normlarına Bağlı Bir Toplum: Mümkün Mü ve Nasıl?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/ahlak-ve-hukuk-normlarina-bagli-bir-toplum-mumkun-mu-ve-nasil/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/ahlak-ve-hukuk-normlarina-bagli-bir-toplum-mumkun-mu-ve-nasil/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Halit ÇALIŞ]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 05 Dec 2020 03:44:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[Hukuk]]></category>
		<category><![CDATA[Toplum]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=16322</guid>

					<description><![CDATA[Cemiyet hayatının keyfiliklerden arındırılması önemli bir idealdir. Toplumsal ilişkiler, yetki kullanımı, devlet yönetimi bütünüyle ahlak ve hukuk normlarına göre şekillenmeli, buna aykırı herhangi bir tasarrufa ve tavra asla imkan tanınmamalı, kimsenin imtiyazı olmamalı, keyfilik müsamaha görmemelidir. Peki bu idealin realize edilmesi mümkün müdür? Bunun yöntemi ve gerekleri nelerdir? Her türlü tavır ve tasarrufta din, ahlak ve hukuk normlarına bağlılığı sağlamanın başlıca üç yolu vardır: Vicdan ya da bireysel erdem anlayışı ve sorumluluk bilinci: Bireylerin, kimsenin hatırlatmasına, denetimine gerek duymadan fıtratında mündemiç erdem duygusu, hak anlayışı ve sorumluluk bilinciyle hareket etmesi. Hakkı olmayana iltifat etmemek, alın teriyle kazanmak, bilgi ve maharet gibi edinimleriyle statü edinmek, haksızlık etmemek ve haksızlığa rıza göstermemek. Bu durum Müslümanlar açısından ele alındığında, ahiret inancı ve hesap bilincini de eklemek gerekir. Sosyal dışlanma, itibar görmeme. Toplum, yerleşik kurallar ve uygulamalara aykırı tutum ve tasarrufları asla müsamaha ile karşılamaz, bünyeye tutunmasına izin vermez. Bu nevi tavır sahiplerini de dışlar, onları her türlü sosyal itibardan mahrum bırakır. &#8220;Ya toplumsal normlara harfiyen uyar, böylece bu toplumun şerefli bir mensubu olarak var olursun, ya da kendine yeni bir yurt bulursun.&#8221; şeklinde tezahür eden toplumsal refleks.Tavizsiz uygulanan hukuki mevzuat: Yasal mevzuat herkese karşı oldukça katı biçimde uygulanır, kişilere/gruplara göre mevzuat uygulamasına ve &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Cemiyet hayatının keyfiliklerden arındırılması önemli bir idealdir. Toplumsal ilişkiler, yetki kullanımı, devlet yönetimi bütünüyle ahlak ve hukuk normlarına göre şekillenmeli, buna aykırı herhangi bir tasarrufa ve tavra asla imkan tanınmamalı, kimsenin imtiyazı olmamalı, keyfilik müsamaha görmemelidir.</p>



<p>Peki bu idealin realize edilmesi mümkün müdür? Bunun yöntemi ve gerekleri nelerdir?</p>



<p>Her türlü tavır ve tasarrufta din, ahlak ve hukuk normlarına bağlılığı sağlamanın başlıca üç yolu vardır:</p>



<ol class="wp-block-list"><li>Vicdan ya da bireysel erdem anlayışı ve sorumluluk bilinci: Bireylerin, kimsenin hatırlatmasına, denetimine gerek duymadan fıtratında mündemiç erdem duygusu, hak anlayışı ve sorumluluk bilinciyle hareket etmesi. Hakkı olmayana iltifat etmemek, alın teriyle kazanmak, bilgi ve maharet gibi edinimleriyle statü edinmek, haksızlık etmemek ve haksızlığa rıza göstermemek.</li></ol>



<p>Bu durum Müslümanlar açısından ele alındığında, ahiret inancı ve hesap bilincini de eklemek gerekir.</p>



<ol class="wp-block-list" start="2"><li>Sosyal dışlanma, itibar görmeme. Toplum, yerleşik kurallar ve uygulamalara aykırı tutum ve tasarrufları asla müsamaha ile karşılamaz, bünyeye tutunmasına izin vermez. Bu nevi tavır sahiplerini de dışlar, onları her türlü sosyal itibardan mahrum bırakır. &#8220;Ya toplumsal normlara harfiyen uyar, böylece bu toplumun şerefli bir mensubu olarak var olursun, ya da kendine yeni bir yurt bulursun.&#8221; şeklinde tezahür eden toplumsal refleks.</li><li>Tavizsiz uygulanan hukuki mevzuat: Yasal mevzuat herkese karşı oldukça katı biçimde uygulanır, kişilere/gruplara göre mevzuat uygulamasına ve değişikliğine gidilmez.</li></ol>



<p>Erdemli bir toplumsal yapılanma için bunlardan hiçbirisi tek başına yeterli değildir. Sözgelimi her hal ve şartta erdem insanı olma ve hukukun dışına çıkmamanın, dış yönlendirmeler, müdahaleler ve kısıtlamalar yerine doğrudan içten gelen bir benimsemeye ve motivasyona dayanması elbette fevkalade önemlidir. Esasen burada, karşılaşılması muhtemel olumsuz durum ve yaptırımlardan ziyade, sırf doğru ve gerekli olduğu için normlara bağlılık söz konusudur ki, bu insanlık bakımından oldukça ileri/üstün bir seviyeyi ifade eder. Ne var ki, bütün bireylerden ve her zaman bu şekilde davranmasını beklemek gerçekçi değildir, dış denetim de zorunludur.</p>



<p>Medine-i fazıla ve medeniyet iddiası noktasında, toplumun ruh köklerine sinmiş, adeta manevi şahsiyetini şekillendiren ve bu sebeple sıkı bağlılık gösterdiği değerlerinin bulunması ve buna aykırı tutumları tepkiyle karşılaması hem gereklidir, hem de önemli bir kazanımdır. Meşru mazeretleri bulunmamasına rağmen zor zamanda Müslümanlarla birlikte hareket etmemeleri sebebiyle üç sahabiye uygulanan boykot, bu açıdan çok önemlidir. Bu mahiyette başka örnekler de vardır.</p>



<p>Toplumların tarihi süreçleri ve günümüz gerçekliği, çok yönlü iç ve dış faktörü bağlı olarak toplumun her zaman, yerleşik normlarına aykırı tutum sahiplerini dışlama yoluna gitmediğini, çizgi dışı tavır ve tasarrufların normal hatta bazen olumlu karşılık bulabildiğini göstermektedir. Dolayısıyla ahlak ve hukuk normlarına bağlı sosyal düzen konusunda, toplumsal dışlanma da tek başına yeterli olmamaktadır.</p>



<p>İmtiyazlara yer vermeyen ve tavizsiz uygulanan, sosyal bünyeye uygun hukuk mevzuatı, toplumun maddi imarı yanında, asgari düzeyde de olsa ahlak değerlerine bağlılığı temin noktasında da çok etkindir. Burada başgösterebilecek en büyük zaaf/olumsuzluk, kurala bağlılığın, hukuki-cezai yaptırıma maruz kalma endişesinden kaynaklanmasıdır. Buna bağlı olarak kişiler, hukuki denetimin olmadığı ortamlarda (ev içi, yurt dışı gibi) ahlak ve hukuk normlarını ihlal etmekte bir sorun görmeyeceklerdir.</p>



<p>Bu noktada, kişilerin çıkarlarının devletin çıkarlarıyla özdeş olduğu, dolayısıyla devletin güçlü olması için yasal mevzuata sıkı bağlılık gösterilmesinin gerekliliği eğitimle sağlanabilir. Nitekim batılılar bu anlamda eğitimlidirler. Ancak bu aynı zamanda ahlaklı olduklarını göstermez. Eğitimli olmak ile ahlaklı olmak arasında gereklilik ilişkisi yoktur. Dolayısıyla gönülden bir benimsemeyle sırf doğru ve gerekli olduğu için norma bağlılık gösterme sağlanamadığı sürece, zahirde kanunlara bağlılık bir noktaya kadar işlevsel olabilecektir.</p>



<p>Şu halde ahlak ve hukuk normlarına bağlı erdemli bir toplum için, bu üç yolun, bir sacayağı oluşturacak şekilde birlikteliği gerekmektedir. Birisinin eksikliği, telafisi mümkün olmayan boşluklara ve aksaklıklara sebep olmaktadır.</p>



<p>Bu oldukça zor ve esaslı meselede, başta ülkemiz olmak üzere Müslüman coğrafya acaba nasıl bir tablo sunmaktadır? İdeale ne ölçüde yakınız?</p>



<p>Temel ve bir o kadar da zor bir mesele olduğunu söyledik. Ümitvar olmalıyız; yoldayız ve iyi olacağız inşallah.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/ahlak-ve-hukuk-normlarina-bagli-bir-toplum-mumkun-mu-ve-nasil/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tekfirin Ahlaki Boyutu</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/tekfirin-ahlaki-boyutu/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/tekfirin-ahlaki-boyutu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 03 Jun 2019 08:20:40 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[Tekfir]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=11026</guid>

					<description><![CDATA[Tekfirin ahlâkî boyutu/ لا تقل أنا الحقّ قل أنا حقّ Kanaatimizce bu boyut oldukça önemlidir. Bir din, medeniyet ve ideolojide “ahlak” yoksa onun bir kıymeti harbiyesi yoktur. Bu nedenle bütün eylem ve söylemlerin etki ve sürekliliğini belirleyen onun ahlaki zeminidir. Hz. Peygamber’in bu konudaki hassasiyeti bilinmektedir. Resulullah “güzel ahlakı tamamlamak üzere gönderildim” buyurur. Kur’an her fırsatta “maruf/iyi/güzele vurgu yapar. Tekfir kültürü, beraberinde “nefret”, “intikam”, “ötekileştirme” ve “yok sayma”yı getirir. Bunlar da bütün diyalog kapılarını örten ahlâkî sorunlardır. Burada Kur’an üslubu yol göstericidir. Kur’an, Firavun, Karun ve Ebû Leheb gibi küfrü ile temayüz eden ve herkesçe bilinen birkaç şahıs dışında açıktan isim vererek kâfirleri belirlemiştir. Firavun, Hz. Musa’ya daha öncekilerin durumunu sorarken “Onlar gelip geçmiş bir ümmettir. Onların kazandıkları kendilerinin, sizin kazandıklarınız sizindir. Siz onların yaptıklarından sorumlu tutulacak değilsiniz. (Bakara, 141) şeklinde cevap verir. Bu ayetten çıkarılabilecek en önemli ders, “yanlışı teşhir etme” yerine “doğruyu inşa etme”ye odaklanmaktır. Çünkü Hz. Musa, Firavun’un ecdadının küfrü ile değil on yıllarca çölde onların torunları ve İsrailoğullarının imanlarına emek harcadı. Aynı durum Hz. Peygamber’in hayatında da somutlaşmıştır. O, Müslüman olmadıklarını bildiği halde münafıkları belirlememiştir. Nefret ve ötekileştirmeyi zorunlu olarak doğuran tekfirin ahlaki boyutunu, diğer tüm boyutlardan daha fazla dikkat edilmesi gerekir. Aslında tekfir anlayışı toplumlara &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Tekfirin ahlâkî boyutu/ </strong>لا تقل أنا الحقّ قل أنا حقّ</p>
<p>Kanaatimizce bu boyut oldukça önemlidir. Bir din, medeniyet ve ideolojide “ahlak” yoksa onun bir kıymeti harbiyesi yoktur. Bu nedenle bütün eylem ve söylemlerin etki ve sürekliliğini belirleyen onun ahlaki zeminidir. Hz. Peygamber’in bu konudaki hassasiyeti bilinmektedir. Resulullah “güzel ahlakı tamamlamak üzere gönderildim” buyurur. Kur’an her fırsatta “maruf/iyi/güzele vurgu yapar. Tekfir kültürü, beraberinde “nefret”, “intikam”, “ötekileştirme” ve “yok sayma”yı getirir. Bunlar da bütün diyalog kapılarını örten ahlâkî sorunlardır.</p>
<p>Burada Kur’an üslubu yol göstericidir. Kur’an, Firavun, Karun ve Ebû Leheb gibi küfrü ile temayüz eden ve herkesçe bilinen birkaç şahıs dışında açıktan isim vererek kâfirleri belirlemiştir. Firavun, Hz. Musa’ya daha öncekilerin durumunu sorarken “Onlar gelip geçmiş bir ümmettir. Onların kazandıkları kendilerinin, sizin kazandıklarınız sizindir. Siz onların yaptıklarından sorumlu tutulacak değilsiniz. (Bakara, 141) şeklinde cevap verir. Bu ayetten çıkarılabilecek en önemli ders, “yanlışı teşhir etme” yerine “doğruyu inşa etme”ye odaklanmaktır. Çünkü Hz. Musa, Firavun’un ecdadının küfrü ile değil on yıllarca çölde onların torunları ve İsrailoğullarının imanlarına emek harcadı.</p>
<p>Aynı durum Hz. Peygamber’in hayatında da somutlaşmıştır. O, Müslüman olmadıklarını bildiği halde münafıkları belirlememiştir. Nefret ve ötekileştirmeyi zorunlu olarak doğuran tekfirin ahlaki boyutunu, diğer tüm boyutlardan daha fazla dikkat edilmesi gerekir. Aslında tekfir anlayışı toplumlara egemen olan “ötekileştirme” kültürünün dini yansımasıdır.</p>
<p>Yukarıda yer alan لا تقل أنا الحقّ قل أنا حقّifadesi asrımızın önemli dava adamları ve kelamcılarından birine aittir. Üstat Bediüzzaman’a (ö. 1960) ait olduğunu duyduğum bu söz “sadece ben haklıyım değil ben haklıyım söyle” anlamını ifade eder. Çünkü “sadece ben haklıyım” ifadesi, başkalarının haklılık cihetlerini tamamen ortadan kaldırır. Ancak “ben hak” üzereyim ifadesi, başkalarının da haklılıklarına tezat değildir.</p>
<p><strong>Sonuçlar:</strong></p>
<p><strong>a)</strong>Literal ve dar anlamda tekfir belli dini gruplara özgüdür. Ancak geniş anlamda tekfir, bütün dünyanın sorunu olduğu gibi İslam dünyasındaki neredeyse bütün farklı grupların (sağ/sol/laik/ateist/gelenekçi/modernist/tarihselci) sorunudur.</p>
<p><strong>b)</strong>Tekfir, ilmî, fikrî, felsefî ve dinî bütün inşa hamlelerini ortadan kaldırır.</p>
<p><strong>c)</strong>Tekfir, bir kültür haline geldiği zaman kimsenin can, mal ve ilmi güvencesi kalmaz.</p>
<p><strong>d)</strong>Tekfir “ötekileştirme” kültürünün bir sonucudur. Bunun dini alandaki tezahürü “kâfir/müşrik/mürted/oryantalist”, siyasi alandaki tezahürü “vatan haini/düşman/diktatör/baskıcı/egemen”, aydın çevrelerdeki tezahürü “gerici/yobaz/dinci/DEAŞÇI”, Batı toplumlarındaki tezahürü “Akılsız/Hürafeci/Doğulu” şeklindedir.</p>
<p><strong>e)</strong>Bu konuda yapılması gereken en önemli husus, bütün “tekfir” ve “ötekileştirme” boyutlarını terk etmektir. Birinden diğerin geçmekle “tekfir” kültürü terk edilmiş olmuyor.</p>
<p><strong>f)</strong>Bütün olumsuz durumlara rağmen her kesim ve gruptan hakka, hukuka riayet eden ve her türlü tahkir edici söylemlerden uzak duran şahsiyetler de vardır. Onlar bu eleştirilerden muaftır ve onların en büyük gayretleri ise düşünen, idrak eden ve tesamühü ön plana çıkaran birey ve toplumları inşa etmektir.</p>
<p><strong>Sözün Özü:</strong></p>
<p>-Asıl Derdimiz Başkasının Küfrü Değil İmanımız Olmalıdır.</p>
<p>&#8211; We must be deeply concerned with our faith and not disbelief to others.</p>
<p>&#8211; يجب أن يكون جلّ همّنا إيماننا وليس كفر الآخرين</p>
<p>&#8211; ما باید عمیقا با ایمان خودمان إهتمام باشیم و نه کفر شدن به دیگران</p>
<p>&#8211; Pıwestê em ne bı küfra xelkı bı imânâ xû elexedâr bıbın.</p>
<p><strong>Erkan Baysal Bingöl Üniversitesi Araştırma Görevlisi</strong></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/tekfirin-ahlaki-boyutu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
