<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>afet &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/afet/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Thu, 15 Feb 2024 11:09:00 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.10</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>afet &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Büyük İhmaller, Büyük Felaketler, Büyük Acılar</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/buyuk-ihmaller-buyuk-felaketler-buyuk-acilar/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/buyuk-ihmaller-buyuk-felaketler-buyuk-acilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet BELENKUYU]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 06 Feb 2024 07:50:42 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[afet]]></category>
		<category><![CDATA[Savaş]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18955</guid>

					<description><![CDATA[21. Yüzyılın ilk çeyreğinin sonlarında, 2023’te, ülkemiz Kahramanmaraş merkezli iki büyük deprem felaketi yaşadı.(1) &#160;Resmi kayıtlara göre 50 binden fazla insanımız vefat etti. Yüce Allah’ın takdiri ile meydana gelen deprem hadisesinde, gözle görülen ihmaller sonucu can ve mal kayıplarımız felaketin büyüklüğünü etkiledi. Yüce Allahın takdiri ile o gün o saatte, o bölgelerde o deprem olacaktı. Deprem bölgelerinin meskun mahal olup olmaması, üzerinde yaşayan insanların, diğer canlıların, bitkilerin, su kaynaklarının varlığı veya yokluğu, ne kadarının sonunun ne olacağı hususu, din adamları, yerbilimciler ve siyasetçilerden önce Yüce Allah’ın bilgisi dahilindeydi ve takdir edilen oldu. Bugün her an dünyanın değişik yerlerinde yüksek şiddette depremler yaşanmakta, ancak insan nüfusunun azlığı veya yokluğu nedeniyle gündemimizde yer almamaktadır. (2) İnsanoğlu kendisine verilen akıl ve bilgi birikimi sayesinde, muhtemel yer kabuğu hareketlerini tanımlayarak, deprem haritalarını çıkarmış ve belirli periyotlarda bunların oluşabileceğini öngörür hale gelmiş iken, gerekli tedbirleri almamış olması kendisinin bir ihmali, bir hatasıdır. Yüce Allah geçmişte açık uyarılara rağmen, kendisinin bizim dünyada uymamız için koyduğu itikadi, toplumsal, biyolojik ve fiziksel yasalarına uymada gösterilen ihmallerde, bizlere hastalıklar, savaşlar, sel felaketleri, depremler ve yangınlarla yaptığımız hataların sonucunu acı bir şekilde tattırmıştır. Kur’an-ı Kerim’de ve diğer ilahi kitaplarda, tarihi kaynaklarda, efsanelerde bu tür büyük felaketlere ve acılara, insanlık tarihi &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>21. Yüzyılın ilk çeyreğinin sonlarında, 2023’te, ülkemiz Kahramanmaraş merkezli iki büyük deprem felaketi yaşadı.(1) &nbsp;Resmi kayıtlara göre 50 binden fazla insanımız vefat etti. Yüce Allah’ın takdiri ile meydana gelen deprem hadisesinde, gözle görülen ihmaller sonucu can ve mal kayıplarımız felaketin büyüklüğünü etkiledi.</p>



<p>Yüce Allahın takdiri ile o gün o saatte, o bölgelerde o deprem olacaktı. Deprem bölgelerinin meskun mahal olup olmaması, üzerinde yaşayan insanların, diğer canlıların, bitkilerin, su kaynaklarının varlığı veya yokluğu, ne kadarının sonunun ne olacağı hususu, din adamları, yerbilimciler ve siyasetçilerden önce Yüce Allah’ın bilgisi dahilindeydi ve takdir edilen oldu.</p>



<p>Bugün her an dünyanın değişik yerlerinde yüksek şiddette depremler yaşanmakta, ancak insan nüfusunun azlığı veya yokluğu nedeniyle gündemimizde yer almamaktadır. (2) İnsanoğlu kendisine verilen akıl ve bilgi birikimi sayesinde, muhtemel yer kabuğu hareketlerini tanımlayarak, deprem haritalarını çıkarmış ve belirli periyotlarda bunların oluşabileceğini öngörür hale gelmiş iken, gerekli tedbirleri almamış olması kendisinin bir ihmali, bir hatasıdır.</p>



<p>Yüce Allah geçmişte açık uyarılara rağmen, kendisinin bizim dünyada uymamız için koyduğu itikadi, toplumsal, biyolojik ve fiziksel yasalarına uymada gösterilen ihmallerde, bizlere hastalıklar, savaşlar, sel felaketleri, depremler ve yangınlarla yaptığımız hataların sonucunu acı bir şekilde tattırmıştır.</p>



<p>Kur’an-ı Kerim’de ve diğer ilahi kitaplarda, tarihi kaynaklarda, efsanelerde bu tür büyük felaketlere ve acılara, insanlık tarihi boyunca düçar olduğumuz bildirilmektedir. İnsanoğlu bu tür felaketleri ve acıları yaşamasına rağmen, gerek ferdi olarak mal, şöhret, dünya sevgisi gibi nedenlerle nefislerine, gerekse içtimai olarak idarecilerinin makam sevdası, iktidar hırsı ve adaletsizliklerinin ağır basması sonucu mütemadiyen aynı hataları yapmaya devam etmekte ve aynı sonuçlarla karşılaşmaktadır.</p>



<p>Allah-ü Teâla’nın elçileri bütün bu hatalar konusunda bizleri uyarmış, sonucunun dünya ve ahrette hüsran olacağını bildirmişlerdir. Buna rağmen insanoğlu fert ve cemiyet olarak nefsine uymuş ve cezayı hak etmiştir.</p>



<p>Burada üzerinde duracağımız mesele, tabiatta cereyan eden biyolojik ve fiziki hadiselerin sonucu meydana gelen felaketler ve onlar için alacağımız tedbirlerden çok, manevi ve toplumsal hayatımızda oluşan, devam eden ve onların yıkımlarına neden olacak ihmal ve felaketlerin neden olacağı acılar olacaktır.</p>



<p>&nbsp;&nbsp;*****</p>



<p>Yukarıda da temas edildiği üzere, kendi tarihimizde meydana gelen toplumsal hadiselerin çoğunu tam olarak tahlil etmemiş/edememiş, görmemiz gerekenleri göz ardı etmiş, bunun sonucu da yapılması gerekenleri ihmal etmiş ve devamında yine büyük acılarla karşılamışız.</p>



<p>Tarihimizde yaşadığımız iki büyük savaşı ele alarak, sonuçlarını yukarıda çizmeye çalıştığımız bakış açısından değerlendirmeye çalışalım.</p>



<p>Birincisi “93 Harbi” (3) olarak bilinen ve yaklaşık bir yıl süren Osmanlı &#8211; Rus Savaşı’dır. Bu savaş bütün açıklığı ile anlaşılmadan ve alınacak dersler, ders olarak okutulmadan, sadece başarılı cepheler ve savunmalar öne çıkarılarak, gerçekler göz ardı edilerek, sonuçların tahliline dayalı politikalar üretilmeden ve uygulanmadan geçen her gün, ülkemiz ve ümmet adına kayıptır.</p>



<p>Bu savaşta, liyakatsizlik, ihanet, tedbirsizlik, ağır can ve mal kaybı, askeri ve siyasi başarısızlık, yüz binleri aşan mülteci sorunu, soykırım, savaşa ve siyasete dinlerin ve mezheplerin etkisi, toplumsal kırılmalar, halkta ve siyasi erkanda panik vb. pek çok alınacak dersler vardır.</p>



<p>Özetle 93 Harbi dediğimiz büyük hadise şöyledir:</p>



<p>Osmanlı Devleti’nin devam eden güç kaybından yararlanmak isteyen Rusya ve Batı Avrupa ülkeleri, Osmanlı Devleti&#8217;nde yaşayan Hıristiyanların, insan haklarının çiğnendiği konusunu bahane ederek, Osmanlı’dan toprak talebinde bulunmuşlardı. Bunun reddi üzerine Rusya, Osmanlıya savaş açarak, Balkan cephesinde Romanya’nın kuzey sınırından İstanbul Yeşilköy’e kadar, Kafkas cephesinde ise Erzurum’a kadar ilerleyerek bizi ağır bir yenilgiye uğratmıştır. Savaşın sonunda Ayastefanos (Yeşilköy) antlaşması imzalanmak zorunda kalınmış, ancak Batı Avrupa ülkelerinin (özellikle İngiltere’nin) bu antlaşmanın şartlarından hoşnut kalmamaları sonucu, bu antlaşma geçerliliğini yitirmiş ve yeniden imzalanan&nbsp;Berlin Antlaşması&nbsp;ile&nbsp;Osmanlı Devleti yok olmaktan dönmüştür. Bununla beraber savaşın sonunda, çok fazla toprak kaybetmiş, savaş tazminatı ödemek zorunda kalmış ve Balkanlardaki nüfuzunu önemli ölçüde yitirmiştir.</p>



<p>Savaş sonucu Balkanların ve Kafkasya’nın demografik ve dini yapısı değişmiş, pek çok balkan ülkesinin tarihi şekillenmiştir. Balkanlar’da Romanya ve Sırbistan bağımsız, Bosna-Hersek imtiyazlı bir devlet olarak varlıklarını sürdürürken, Kafkasya’da Batum, Kars, Ardahan Ruslara verilmiştir. Daha ilginci, bize vereceği siyasi destek için Kıbrıs’ın yönetimi geçici olarak İngiltere’ye verilmiş ve maalesef İngiltere Kıbrıs’ı daha sonra bize iade etmemiştir.</p>



<p>Şimdi Türk – İslam tarihinde meydana gelen bu elim hadiselerde yurtlarından edilen yüz binlerce Müslümanın, şehit ve sürgün edilmesinde, sorumlular kimlerdir? Bu büyük felaket ve acının sonunda gerekli dersler alınmış mıdır?</p>



<p>Bu sorunun cevabını ikinci savaş olan 1. Dünya Savaşı’ndaki (4) benzer hadiseleri özetledikten sonra verelim.&nbsp;&nbsp;&nbsp;</p>



<p>1. Dünya Savaşı, 1914-1918 yılları arasında dünyanın çeşitli kıtalarında birçok devletin iki gruba ayrılarak yapılan, Osmanlı Devleti’nin de katılmak zorunda kaldığı savaştır. Bu savaşta Osmanlı Devleti, İttifak Devletleri grubunda yer aldığı için, savaşın sonunda yenilen taraf olarak yine büyük kayıplar vermiştir.&nbsp;</p>



<p>1. Dünya Savaşı’nda Osmanlı Devleti, &nbsp;Çanakkale, Kafkasya, Balkan, Galiçya,&nbsp; Hicaz &#8211; Yemen, Sina &#8211; Filistin, Irak cephelerinde savaşmıştır. Savaştan sonra Osmanlı Devleti, Balkanlardan sonra Irak, Hicaz, Filistin ve Suriye topraklarını kaybetmiş, iyice küçülmüştür. Bu savaşta da, dinin etkisi olmasına rağmen, daha çok siyasi ve ekonomik nedenler etkili olmuş, sonuçları da ona göre şekillenmiş, ancak dini bir kurum olan halifelik gücünü yitirmiş, İngilizlerin Müslüman topraklarda dinin gücünü kırması ve yerel halkları milliyetçilik saikiyle kışkırtması sonucu, milliyete dayalı çok sayıda küçük devletçik oluşturulmuştur. Yine göçler, sürgünler, acılar yaşanmış ve tesiri onlarca yıl sürmüştür.</p>



<p>*****</p>



<p>Yukarıdaki sorumuza dönecek olursak, bu büyük felaketlerin ve acıların sorumluları kimlerdir? Hadi 1. Dünya savaşı bir miktar bizim kontrolümüzün dışında iken, 93 Harbi başlayana kadar, ulema ve devlet erkanı ne yapmıştır? Neden bu felaketler tahmin edilememiştir? Tahmin edildi ise neden tedbir alınmamıştır?</p>



<p>Aslında Osmanlı devlet adamları yapmaya çalıştıkları ıslahat, tanzimat ve diğer bütün iyileştirme hareketlerinde, çok farklı yöntemlerle gidişatı düzeltmeye çalışmışlardır. Ancak bu çözüm arayışları, meseleler dallanıp budaklanıp, topluma zarar vermeye başladığında başlamıştır. Hem önceden tedbir alınmamış ve pek çok ihmal söz konusudur, hem de çözüm ya farklı alanlarda, (askeri alan) aranmış, ya da ağır vergiler veya ağır cezalar verilerek çok katı yöntemler uygulanmıştır.</p>



<p>Bu durumda yöneticiler ile halk arasında bağlar kopmuş, bu güvensiz ortamda savaşlar arka arkaya gelmiş ve devlet bir daha kendine gelememiştir. Halk ise yokluk içinde, yüzyıllarca o cepheden bu cepheye sürülmüş, sırf dininin kurtuluşu saikiyle, nerdeyse her aileden birden fazla şehit vererek, devletin ayakta kalması için uğraşmıştır.</p>



<p>Osmanlıya ve halifeliğe bel bağlayan nice uzak beldelerde Müslüman halk, İngilizlerin, Fransızların, Rusların ve daha başka küffarın zulmüne maruz kalmıştır. &nbsp;&nbsp;Merhum Osman Yüksel Serdengeçti’nin “İmparatorluğa Mersiye” (5) şiirinde sorduğu gibi, “biz neyledik o koskoca elleri?”&nbsp; Önceleri haritamızı kendimiz çizer iken, sonradan bizim topraklarımız cetvelle bölüştürülmüş, İslam’ın tesirini yitirdiği bazı beldelerde, camilerimiz yosun tutmuş, minarelerimiz boynu bükük kalmıştır.</p>



<p>Ayasofya Camii kapalı iken, camiinin açılmasını isteyen Müslümanların fazla telaş ettiğini, “Nasıl olsa Ayasofya’nın bundan sonra kilise olacak hali yok ya!” diye laf edenlere Merhum Necmettin Erbakan, yüzyıllarca varlığını sürdüren Endülüs Emevi Devleti’nin (711- 1090) (6) bugün yerinde yeller estiğini, camilerin yerini kiliselerin aldığını hatırlatmıştır. İstanbul’un ve diğer İslam beldelerinin de her an aynı tehlike ile karşı karşıya olduğuna işaret etmiştir.</p>



<p>*****</p>



<p>Bütün bu hadiseler ışığında günümüze bakacak olursak, Osmanlı’dan yüz yıl sonra Müslümanların durumu kontrollü bir izinle, İmparatorluğun merkezinde nispeten iyi iken İslam coğrafyası, sahipsiz, başıbozuk, birbirinden habersiz, kopuk, her biri yerel ve kendini düşünen küçük emirlikler ve devletçikler halinde, kendi inanç, kültür ve medeniyetinden uzak ve habersiz yaşamaktadır.</p>



<p>Memleketimizde halkımız, son gayretlerle kendi gibi düşündüğü sandığı insanları başa getirmeye çalışmış, fakat mevcut durumda da bir asır önceki gibi büyük ihmaller ve büyük hatalar tekrar edilmektedir. Korkarız ki Yüce Allah’ın toplumsal yasalarına uyulmadığı sürece, yine büyük felaketler ve büyük acılar yaşanacaktır.</p>



<p>Maalesef karar vericilerimiz tarafından ekonomik, siyasi ve kültürel tedbirler alınmamaktadır. Kültürel yozlaşmayı, yoksulluğu, adaletsizliği ve ahlaksızlığı önleyici tedbirleri almada yapılacak her ihmal, bize felaket ve acı olarak geri dönecektir.&nbsp;&nbsp;</p>



<p>Bir misal olarak, kültür ve milli şuur oluşturma cihetinden uygulamalara bakarsak, yapmamız gerekenler ortadadır. Öncelikle tarihimiz şuurlu bir şekilde gençliğimize öğretilmemektedir. Ne yazık ki, hatırlattığımız tarihi olaylar ve genel olarak tarih öğretiminde, İslam tarihi ve Cumhuriyet öncesi dönemler ve olaylara yeterli önem verilmeyip, gerekli dersler çıkarılmamaktadır. Plevne Savunması, Çanakkale veya Kût&#8217;ül-Amârezaferleri kadar, Kafkas cephesinde, Yemen’de, Filistin’de yenildiğimiz; Çanakkale zaferine rağmen, Balkanlar, Hindistan, Mısır gibi nispeten uzak beldeler değil, &nbsp;İstanbul’un, Adana’nın, İskenderun ve pek çok şu an ülkemiz hududu dahilindeki illerin İngilizlerce işgal edildiği,&nbsp; o İngilizlerin bugün uluslararası camiada yine bizim tekerimize taş koymaya çalıştığı anlatılmalıdır.&nbsp;</p>



<p>Öğrencilerimiz sekiz yıl okula devam ettikten sonra, ortaokul sonunda, sadece İnkılap Tarihi’nden sorumlu tutulmaktadır. 14 yaşına kadar temeli oluşmuş kişiliği, sonra nasıl tekrar İslam’dan ve İslam tarihinden haberdar edebiliriz? Biz onları kendi tarihimizden uzak tutarken, gençlerimizi internet ve film platformlarından, putperest tarihleri ballandıra ballandıra anlatan Vikinglerden, Romalılara yabancı kültürlerin bombardımanına terk etmiş oluyoruz.</p>



<p>Bu şuursuzlukla yetişen nesil, yabancı kültürler karşısında ezik, silik ve özgüven mahrumu kişilikler ile dış dünyaya hayran ve emirlerini yapmaya hazır hale geliyor. Devletin yaptığı bu ihmaller yetmiyor, aileler geçim kaygısı omuzlarında, süregelen bilgisizliğin de etkisi ile gençleri kendi haline bırakıyor veya ne yapacağını bilemiyor.</p>



<p>Bu durumda yapılacak şey, bu gidişatın farkında olan, yöneticilerin, eğitimcilerin ve din alimlerinin ortak bir çalışma ile önce şerleri ortadan kaldırmak, sonra yerine hayırlı davranışları ikame etmek suretiyle, yeni bir toplum oluşturmak için harekete geçmeleridir.&nbsp;</p>



<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>



<ol class="wp-block-list"><li>https://tr.wikipedia.org/wiki/ 2023_Kahramanmaraş_depremleri</li><li>https://earthquake.usgs.gov/earthquakes/map</li><li>Miladi: (1877-1878) https://tr.wikipedia.org/wiki/93_Harbi, &nbsp;&nbsp;&nbsp;<br>https://islamansiklopedisi.org.tr/doksanuc-harbi&nbsp;</li><li>https://tr.wikipedia.org/wiki/I._Dünya_Savaşı &nbsp;https://islamansiklopedisi.org.tr/birinci-dunya-savasi</li><li>https://www.antoloji.com/imparatorluga-mersiye-siiri/</li><li>https://islamansiklopedisi.org.tr/endulus</li></ol>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/buyuk-ihmaller-buyuk-felaketler-buyuk-acilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Geçmem Muhannet Köprüsünden…</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/gecmem-muhannet-koprusunden/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/gecmem-muhannet-koprusunden/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mahmut Haldun Sönmezer]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 25 May 2023 10:57:17 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[afet]]></category>
		<category><![CDATA[vicdan]]></category>
		<category><![CDATA[yardım]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18779</guid>

					<description><![CDATA[“İyilik eden mükâfat beklediği an tefecidir.”Cemil Meriç Olay güneybatı vilâyetlerimizden biri olan Aydın’da geçiyor. Trafiğin içine dalmış bir kız kendinden geçercesine bağırıyor. Görenler aklını yitirmiş zanneder. Manzaraya şâhit olanların ilk anda vereceği hükümse şu olur: “Zavallı, sara nöbeti geçiriyor anlaşılan. Yazık, pek de genç…” Polisin hızla olay yerinden uzaklaştırdığı kızımızın ağzından ise o esnada şu inciler dökülüyor: “Cahiller, cahil ordusu.” Bu sözleri neden söylüyor, kim için sarf ediyor?” diye düşünürken şahsın kimliğini öğreniyoruz. İşte o zaman mes’elenin de ne olduğu anlaşılıyor. Hanımefendi(!) bir CHP sempatizanı. Seçim gecesi yaşanan bu hâdise de bir hayal kırıklığının ürünü. Kızımız, korna çalarak seçim zaferini kutlayan iktidar partisi konvoyuna saldırıyor ve mensubu olduğu partinin yaşadığı hezimetin sebebini, kendi partisine oy vermeyen iktidar destekçisi kitlede arıyor. Yıllardan beri iktidar olamamanın, sürekli seçim kaybetmenin, her seferinde sandığa gömülmenin sebep olduğu ezikliğin yansıması hep bunlar. Bunun münferit bir hâdise olduğu da söylenemez. Zîrâ kendi dar çevremizde bile buna benzer örneklerle karşılaşıyoruz sık sık. Bir süre önce yakından tanıdığım bir hanımefendi, 2018 seçimlerinden sonra bir yakınının sosyal medya sayfasında kendi yaşadığı ilçedeki hemşehrileriyle ilgili olarak şöyle bir paylaşım yaptığını söylemişti bana: “……..’ta yaşayan insanların çoğu aptal.” Babası o beldede bir CHP ileri geleni olan bu şahsın tavrıyla yukarıdaki hâdise &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="has-text-align-right"><em>“İyilik eden mükâfat beklediği an tefecidir.”</em><br><em>Cemil Meriç</em></p>



<p>Olay güneybatı vilâyetlerimizden biri olan Aydın’da geçiyor. Trafiğin içine dalmış bir kız kendinden geçercesine bağırıyor. Görenler aklını yitirmiş zanneder. Manzaraya şâhit olanların ilk anda vereceği hükümse şu olur: “Zavallı, sara nöbeti geçiriyor anlaşılan. Yazık, pek de genç…” Polisin hızla olay yerinden uzaklaştırdığı kızımızın ağzından ise o esnada şu inciler dökülüyor: “Cahiller, cahil ordusu.” Bu sözleri neden söylüyor, kim için sarf ediyor?” diye düşünürken şahsın kimliğini öğreniyoruz. İşte o zaman mes’elenin de ne olduğu anlaşılıyor.</p>



<p>Hanımefendi(!) bir CHP sempatizanı. Seçim gecesi yaşanan bu hâdise de bir hayal kırıklığının ürünü. Kızımız, korna çalarak seçim zaferini kutlayan iktidar partisi konvoyuna saldırıyor ve mensubu olduğu partinin yaşadığı hezimetin sebebini, kendi partisine oy vermeyen iktidar destekçisi kitlede arıyor. Yıllardan beri iktidar olamamanın, sürekli seçim kaybetmenin, her seferinde sandığa gömülmenin sebep olduğu ezikliğin yansıması hep bunlar.</p>



<p>Bunun münferit bir hâdise olduğu da söylenemez. Zîrâ kendi dar çevremizde bile buna benzer örneklerle karşılaşıyoruz sık sık. Bir süre önce yakından tanıdığım bir hanımefendi, 2018 seçimlerinden sonra bir yakınının sosyal medya sayfasında kendi yaşadığı ilçedeki hemşehrileriyle ilgili olarak şöyle bir paylaşım yaptığını söylemişti bana: “……..’ta yaşayan insanların çoğu aptal.” Babası o beldede bir CHP ileri geleni olan bu şahsın tavrıyla yukarıdaki hâdise arasında mantalite itibarıyla hiçbir fark yok. Kendisine oy vermeyen kitleyi en bayağı sözlerle yaftalayan, en ağır ve galiz hakaretleri etmeyi hak olarak gören bir zihniyet bu. Suçu asla kendisinde aramayan ve sürekli olarak da muhatabını itham etmeye alışmış bir anlayış. İstediğini alamadığında kin ve nefret kusmaya hazır, vicdanı kararmış bir canlı türüyle karşı karşıyayız. Yüzlerine geçirdikleri kuzu postunun altında dişlerinin arasından kan damlayan hain bir kurt çehresi sırıtıyor. Pusuya yatmış, avının üzerine atılmak üzere bekliyor.</p>



<p>Bu tehlikeli gürûh yıllardan beri hiç durmadan bileniyor. Her seçimden önce savaş baltalarını çıkarıp nara atıyorlar. Seçim geçtikten sonra ise çaresiz, o baltaları tekrar yerine koyuyorlar. Bunların derdi, millete hizmet değil kesinlikle… Tek dertleri var, o da intikam almak. İçlerinden çıkmış ve artık onlarla arasına mesafe koymuş Hulki Cevizoğlu gibi gazeteciler bile bu gerçeği itiraf ediyor. Peki, neyin intikamını alacaklar? Uzun süren muhalefet yıllarının, yıllar boyunca iktidara hasret yaşamanın intikamını mı? Garip ama gerçek&#8230; İşte bunun için milletten vekâlet istiyorlar. Niyetlerini sezen millet de her seferinde onlardan yüz çeviriyor. O yüzden de yalnızca vekile değil, onu iktidara taşıyan kitleye de düşmanlar.</p>



<p>Her küp içindekini sızdırır. Aralarından çıkan birtakım kodamanlar, çıldırının anaforunda yaşadıkları için zaman zaman niyetlerini ifşâ etmekten de geri durmuyor. “Allah yüzünün nurunu almış.” diyebileceğiniz kanadı kırık bir gazeteci müsveddesi bakın ne diyor:&nbsp; “Bunun da bir hesap günü gelecek. Şimdi mağdur biziz. Biz de sizi mağdur edecez elbette.” Soruyoruz hanımefendiye; Bugüne kadar ne tür bir mağduriyet yaşadınız acaba? Şahsen hangi hakkınız iktidar tarafından gasp edildi? Diktatör dediğiniz adama bile aklınıza estikçe küfür eden siz değil misiniz? Doğrusu yaşadıkları tek mağduriyet, hiçbir seçimde ekseriyetin tasvibine mazhar olamamak, iktidar yüzü görememek. O zaman da “Her şey sandık değil.” demeye başlıyorlar. Seçimle ulaşamadıkları iktidara bir takım cingözlüklerle el koymaya çalışıyorlar. Bunların karakterine işlemiş o faşizan ve antidemokratik ruh.</p>



<p>Bu minvalde yine bazı kendini bilmezlerin seçim sonrası sosyal medya üzerinden yaptıkları depremzedeleri hedef alan paylaşımlarına da hiç şaşırmadım. Birileri yadırgasa da ben yadırgamadım. Çünkü akrepten bal yapması beklenmez. Ben de bugüne değin bu zihniyetten memleketin hayrına olacak bir şey beklemedim, beklemiyorum da…</p>



<p>Ne kadar ucuz olduklarını ise ancak böylesine olağanüstü dönemlerden geçerken anlıyor insan. Tıynetlerini tümüyle teşhis edebilmek için, Allah’ın hikmeti, deprem ve seçim gibi iki hâdisenin peşi sıra yaşanması gerekiyormuş meğer. Yaptığı iyiliği başa kakan, deprem yardımını dahi oy şartına bağlayan, insanların mağduriyetlerinden bile menfaat devşirmeye kalkışan, o yüzden de kendisini kalp paradan bile daha adî bir derekeye düşüren bir zihniyetle karşı karşıyayız. Karşılığını alamadığında ise “Zehir zıkkım olsun.” diyecek kadar basitleşen kir ve habâset dolu bir zihniyet.</p>



<p>Ben şaşırmadım, şaşırmıyorum. Siz de şaşırmayın sakın. Bu zihniyet ve türevleri pozitivist ontolojiye mensuptur. Hâliyle varlığa bakışları da o istikamette şekillenmiştir. O yüzden de bu zihniyet sahiplerinden “Halka hizmet, Hakk’a hizmettir.” düstûru çerçevesinde bir tavır sergilemelerini beklemek abes olur. Yani onların defterinde vermeden almak yoktur. Diyebiliriz ki bu duygu, gökyüzündeki andromeda yıldızı kadar uzaktır onlara. Elbette CHP’ye oy veren, köken olarak bu partiye mensup herkesi aynı kefeye koymuyoruz. İçlerinde tamamen bu çerçevenin dışında kalan, benim de tanıdığım çok insan var. Hattâ bazıları da dostum ve büyüğüm. Kısacası biz burada yalnızca bir zihniyete işâret ediyoruz, şahıslara değil. Ve de biz yine sadece o zihniyeti eleştiriyoruz, kişileri değil. Evet, herkesin bilmesi ve tanıması gereken CHP adıyla mâhut milletin öz kültürüne yabancı sakim bir zihniyet yaşıyor bu memlekette. Bizim gayemizse, ciğerlerine kadar gayz ve nefretle dolu o zihniyeti her hâliyle teşhis ve teşhir etmek.</p>



<p>Bu zihniyetin millete hizmet potansiyeli de sıfıra yakın. Tek hobileri festival düzenleyip kermes yapmak. Göze çarpan tek icraatları ise her köşe başına heykel dikmek. Muhalefet anlayışlarında ise aka kara, karaya da ak demek var. Zaten bildikleri de yalnızca ondan ibaret. Fakat ne yazık ki hâlâ birileri “Biz dededen, babadan CHP’liyiz. Böyle geldik, böyle gideriz.” kör mantığı içerisinde bunların kavalını çalmaya devam ediyor. Tabiî kendi kararları, bundan öte bize söz düşmez.</p>



<p>Yine bu zihniyet, ülkemize sığınan Suriyelilere de bir an önce defedilmesi gereken varlıklar gözüyle bakıyor. Kanaatimce, birlikte yaşama kültüründen habersiz, istediğini alamayınca kendi insanına karşı bile acımasız olan bu zihniyetin, üzerine bastığımız topraklardaki varlık sebebinin tartışılması gerekiyor hepsinden önce. Zîrâ içlerinde öğrencilerimin de olduğu, hattâ bazılarını yakından da tanıdığım sığınmacılar ile daha kolay anlaşabildiğimi görüyorum. Büyük çoğunluğu canlarını kurtarmak için Türkiye’ye sığınmış Suriyeliler mi bize uzak, yoksa bu toplumda yaşadığı hâlde depremzedelere yaptığı yardımı, beklediği siyasî desteği alamayınca onların başına kakan hattâ daha da ileriye gidip “Ölsünler.” diyecek kadar zalimleşen bu kokuşmuş zihniyetin sahipleri mi? Acaba hangisi bu toplumun kültürel kodlarına daha yakın?</p>



<p>Fink attıkları sosyal medya mecralarında, “Biz basar gideriz yurtdışına, hayatımızı kurtarırız. Diplomamız var, yabancı dilimiz var. Ama bundan sonra siz bizim için yoksunuz.” diyen şuuraltı bulanık müptezellerin bu ülkeye olan nispet ve aidiyetlerinin sorgulanma zamanı gelmiştir artık.&nbsp;&nbsp;&nbsp;</p>



<p>Kendi siyasî görüşünden olmayana zehirli dilini uzatıp “vatan haini” yaftasını basan fakat ilk fırsatta kapağı hayranı oldukları Batı ülkelerine atmakta hiçbir beis görmeyen bu şahısların mensubiyet iddiası kimlik kartlarının üzerindeki T.C damgasından ibarettir yalnızca. Millete hakaret etmeyi marifet sayan bu klavye kahramanı züppelerin birçoğunun hazır yemekten öte bu millete yaptıkları bir katkı da yoktur ayrıca.</p>



<p>Herhalde bu zihniyete verilebilecek en güzel cevabı şu kıssa fazlasıyla veriyor bize: Ağanın biri, günün birinde bir köprü yaptırır Dicle’nin üstüne. Muradı, davarlarını, marabalarını üzerinden geçirmektir. Gel zaman git zaman, oralardan geçen bir askerî birlik köprünün üzerinden geçecek olur. Üzerindeki silah ve ağırlıklarla köprünün önüne gelir. Ağa askerin önüne dikilerek komutana; “Buraların ağası benim. Köprü benim, mülk benim. Eğer köprüden geçecekseniz, eratın her biri için bir akçe isterim. Bu gece burada konaklamanıza da ancak öyle izin veririm.” der. Komutan hak duygusuna sahip bir âdemdir. İçinden şöyle geçirir: “Ağa haklı. Köprüyü o yaptırdı. Lâkin devletin de öyle bir parası yok.” Daha sonra da bir köprüye bakar bir de suya. Üstünde üniforması, ardında askerleri atlar suyun içine. Hiç ümit etmediği bir durumla karşılaşan ağa şaşkın bir vaziyette bakakalır komutanın yüzüne. Bunun üzerine komutan şöyle der ağaya: <strong><em>“Geçmem muhannet köprüsünden su aparsa beni, yatmam çakal yatağında aslanlar yese beni.”</em></strong></p>



<p>Yakın zamanda yaşadığımız deprem tecrübesi bize bir kez daha göstermiştir ki, bu zihniyete güven olmaz ve de onun ipiyle asla kuyuya inilmez. Ayrıca muhannete de devlet emanet edilmez. O yüzden de bu millet bundan sonra o cihetten gelecek suret-i haktan görünen her türlü teklife karşı komutanın ağaya vermiş olduğu o mânîdar cevabı verecektir nazikçe:</p>



<p><strong><em>“Geçmem muhannet köprüsünden su aparsa beni, yatmam çakal yatağında aslanlar yese beni.”</em></strong></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/gecmem-muhannet-koprusunden/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Deprem Metafiziği – II</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/deprem-metafizigi-ii/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/deprem-metafizigi-ii/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Muhammet Altaytaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 17 Mar 2023 07:14:38 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[afet]]></category>
		<category><![CDATA[deprem]]></category>
		<category><![CDATA[Din]]></category>
		<category><![CDATA[önlem]]></category>
		<category><![CDATA[tedbir]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18701</guid>

					<description><![CDATA[İLÂHİ TAKDİR VE HİKMET AÇISINDAN ÂFETLER Kader ve Sünnetullah Tabiî ve Sosyal Yasalardan mı İbarettir? Sözlükteki “ölçü, miktar” manalarına atıfla Kader’in ve Sünnetullahın “biyolojik, fiziksel ve sosyolojik” tabiat ve toplum yasalarından ibaret olduğu düşüncesi, Aydınlanma metafiziğine ayarlı zihniyetin ürettiği bir anlayıştır. Böylece “Sünnetullahın değişmeyeceği” mealindeki ayetlere de işaretle, sebep sonuç ilişkilerinin zorunlu olduğu mekanik evren tasavvuru kutsanmış olmaktadır. Maalesef günümüzde Kader ve Sünnetullah konusundaki bu muharref anlayış sadece akademik bir tartışma olarak kalmamış, Ortaöğretim Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi ders kitaplarına kadar sirayet etmiş, revaç bulmuştur. Etimolojik olarak “hikmet ve şeriat yolu” manasına gelen Sünnetullah kavramı, Kur’an-ı Kerim’de, “Allah Teâlâ’nın irade ve hikmetine göre tarihe ve toplumlara hükmetmek üzere takdir ettiği değişmez ilahi yasalar” olarak tarif edilmiştir. Âyet-i kerimelerde (Fetih 48/23; Fâtır 35/43) öteden beri süregelen, değişmeyeceği vurgulanan Sünnetullah kavramı, “Kibir ve inatla hakka karşı çıkanların, Allah’ın hükmünü değiştirip dünyada helâkten, ahirette azaptan kurtulamayacağı” (el-Mâtürîdî, Te’vilât), “Peygamberlerini inkâr eden ümmetlere azap indirilmesi” veya “Allah Teâlâ’nın Peygamberlerini kâfirlere karşı galip getirmesi” şeklindeki ilâhî sünnetlerin beyan edildiği bağlamlarda kullanılmıştır (ez-Zemahşeri, Keşşâf). Dikkate değer önemli hususlardan biri de şudur ki, Sünnetullah kavramının geçtiği ayetlerin bağlamında, tabii varlık alanındaki “tabiat kanunları”na dair en ufak bir ipucu bulunmamasıdır. Açıktır ki, Sünnetullah kavramı, modern dönemde anlaşıldığının &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><strong>İLÂHİ TAKDİR VE HİKMET AÇISINDAN ÂFETLER</strong></p>



<p><strong><em>Kader</em></strong><strong> ve <em>Sünnetullah</em> Tabiî ve Sosyal Yasalardan mı İbarettir?</strong></p>



<p>Sözlükteki “ölçü, miktar” manalarına atıfla <em>Kader</em>’in ve <em>Sünnetullah</em>ın “biyolojik, fiziksel ve sosyolojik” tabiat ve toplum yasalarından ibaret olduğu düşüncesi, <em>Aydınlanma</em> metafiziğine ayarlı zihniyetin ürettiği bir anlayıştır. Böylece “<em>Sünnetullah</em>ın değişmeyeceği” mealindeki ayetlere de işaretle, sebep sonuç ilişkilerinin zorunlu olduğu mekanik evren tasavvuru kutsanmış olmaktadır. Maalesef günümüzde <em>Kader</em> ve <em>Sünnetullah</em> konusundaki bu muharref anlayış sadece akademik bir tartışma olarak kalmamış, Ortaöğretim Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi ders kitaplarına kadar sirayet etmiş, revaç bulmuştur.</p>



<p>Etimolojik olarak “hikmet ve şeriat yolu” manasına gelen <em>Sünnetullah </em>kavramı, Kur’an-ı Kerim’de, “Allah Teâlâ’nın irade ve hikmetine göre tarihe ve toplumlara hükmetmek üzere takdir ettiği değişmez ilahi yasalar” olarak tarif edilmiştir. Âyet-i kerimelerde (Fetih 48/23; Fâtır 35/43) öteden beri süregelen, değişmeyeceği vurgulanan <em>Sünnetullah</em> kavramı, “Kibir ve inatla hakka karşı çıkanların, Allah’ın hükmünü değiştirip dünyada helâkten, ahirette azaptan kurtulamayacağı” (el-Mâtürîdî, <em>Te’vilât</em>), “Peygamberlerini inkâr eden ümmetlere azap indirilmesi” veya “Allah Teâlâ’nın Peygamberlerini kâfirlere karşı galip getirmesi” şeklindeki ilâhî <em>sünnet</em>lerin beyan edildiği bağlamlarda kullanılmıştır (ez-Zemahşeri,<em> Keşşâf</em>). Dikkate değer önemli hususlardan biri de şudur ki, <em>Sünnetullah</em> kavramının geçtiği ayetlerin bağlamında, tabii varlık alanındaki “tabiat kanunları”na dair en ufak bir ipucu bulunmamasıdır. Açıktır ki, <em>Sünnetullah</em> kavramı, modern dönemde anlaşıldığının aksine tabiat kanunlarına değil, Allah Teâlâ’nın hikmetine muvafık olarak tarihe, insan ve toplumların davranış tarzlarına dair, daha ziyade tabiatüstü mucizevî müdahalelerine ve öte dünyaya uzanan azabı hakkındaki <em>sünnet</em>lerine delalet etmektedir.</p>



<p><strong>Deprem <em>Sünnetullah</em>la mı <em>Âdetullah</em>la mı Açıklanabilir?</strong></p>



<p>Tarih boyunca Kelam âlimleri, Tevhid’in ve Allah Teâlâ’nın kemal sıfatlarının gereği olarak <em>fail-i muhtar</em> Yaratıcı anlayışına muhalefeti ve mucizeye imkân vermemesi sebebiyle, sebep sonuç ilişkilerinin zorunlu olduğu mekanik bir tabiat tasavvuruna karşı çıkmışlar, tabiattaki işleyişin düzenini <em>Sünnetullah</em> değil, <em>Âdetullah</em> kavramıyla ifade etmişlerdir. Böylece tabiat kanunlarının değişmezliğini savunan kadim filozoflara mukabil Kelamcılar, tabiattaki düzeni kabul etmekle beraber, onu ilâhi takdir ve iradeye bağlayarak mucizeyi, duayı, ilâhi inayet ve yardımı mümkün görmüşlerdir. Şu halde deprem âfetinin, sebep ve sonuçlarıyla tamamen <em>tabiat kanunları</em> çerçevesinde gerçekleşmiş <em>doğal</em> bir hadiseden ibaret olduğu, ilahi takdir ve <em>Kader</em>le alakasının bulunmadığı iddiası İslâm’ın tarif ettiği tevhid akidesiyle bağdaştırılamaz.</p>



<p>İster <em>doğal</em> ister <em>ahlâki kötülük</em> olsun, deprem ve diğer <em>afet</em>ler, Kur’an-ı Kerim’de kavimlerin inkâr, inat ve azgınlıkları sebebiyle uğradıkları helak kıssalarında olduğu gibi <em>Sünnetullah</em> çerçevesinde gerçekleşmiş bir <em>ilahi ceza</em> olarak değerlendirilemez. Zira yine <em>Sünnetullah</em> gereği bu türden helâkler, aynı zamanda bir <em>peygamber </em>ve buna bağlı olarak <em>mucize</em>yi gerekli kılar. Buna binaen deprem, tabiatüstü ve mucizevi ilahi cezanın tecellisi manasındaki, <em>Sünnetullah</em> kavramından ziyade, yukarıda tarif ettiğimiz <em>Âdetullah </em>kavramı çerçevesinde açıklanabilir.</p>



<p><strong>İlâhî Hikmet ve İnsanın Sorumluluğu Bakımından Âfetler</strong></p>



<p>Âdetullah çerçevesinde gerçekleşen depremin sebep olduğu âfet, tabiat kanunları ve insanın kusurları sebebiyle meydana gelmekle beraber, ilahi <em>takdirin/kaderin</em> haricinde olmadığı gibi ilahi <em>hikmet</em>, <em>inayet</em> ve <em>rahmet</em>ten de hâli değildir. Bununla beraber deprem âfeti ilahi ceza olmamakla birlikte insanın kendi elleriyle yaptığı kötülüklerin sonuçlarının bir kısmının, daha dünyada iken kendisine gösterilmesi bakımından da bir <em>uyarı</em> ve <em>ibret</em> vesilesidir.</p>



<p>Musibetlerden bahseden, bazı âyet-i kerimlerde insanın sorumluluğuna dikkat çekilir: “<em>İnsanların elleriyle işledikleri yüzünden karada ve denizde fesat ortaya çıkar. Allah da onlara işledikleri (kusurların) bazısının (sonucunu) tattırır. Umulur ki (işledikleri kusurlardan) dönüverirler</em>.” (Rum 30/41); “<em>Başınıza gelen herhangi bir musibet kendi yapıp ettikleriniz yüzündendir; kaldı ki Allah birçoğunu da bağışlar.</em>” (Şura 42/30).</p>



<p>Bazı âyet-i kerimelerde ise nihayetinde musibetlerin ilâhi <em>takdir/kader</em> tarafından kuşatıldığı ifade edilir; karada ve denizde ne varsa, bir yaprağın düşmesinden yerin karanlıkları içindeki bir daneye kadar, yaş kuru her şeyin O’nun ilminde olduğu ve bir kitapta yazılı bulunduğu (En’âm 6/59) vurgulanır. Benzer şekilde bir başka âyette de: “<em>Yeryüzünde vuku bulan veya başınıza gelen hiçbir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce bir kitapta yazılı olmasın. Kuşkusuz bu Allah’a göre kolaydır. Kaybettiklerinize üzülmeyesiniz ve O’nun size verdikleriyle şımarmayasınız diye (böyle yapmıştır). Allah kendini beğenen, böbürlenen hiç kimseyi sevmez.”</em> (el-Hadîd, 57/22, 23) buyurulmaktadır.</p>



<p>Hem müşahede hem de ilahi beyanlar açısından bakıldığında âfetleri doğrudan ilahi bir ceza olarak değerlendirmek isabetli olmayacaktır. Bir âyette: “<em>Bununla beraber Allah, insanları kazandıkları (günahlar) yüzünden hemen yakalayıverseydi, yeryüzünde hiçbir canlı bırakmazdı. Fakat onları belli bir süreye kadar erteliyor. Nihayet ecelleri gelince gereğini yapar. Şüphe yok ki Allah, kullarını görmektedir.”</em> (Fâtır sûresi 35/45) buyurulmaktadır. Nimetler gibi musibetlerin hikmeti de daha ziyade bir imtihan vesilesi olarak açıklanır: “<em>Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla, bir de mallar, canlar ve ürünlerden eksilterek imtihan ederiz. Sabredenleri müjdele. Onlar ki, kendilerine bir musibet isabet ettiği zaman, ‘Biz Allah&#8217;a aidiz ve biz nihâyet O’na döneceğiz’ derler</em>.” (Bakara sûresi 2/155, 156). Zira iyilikler yanında kötülüklerin de bulunduğu dünya bir <em>ceza ve mükâfat</em> değil, <em>özgür</em> yaratılan insan için bir <em>imtihan</em> yeridir. Bütün amellere karşılık olarak daha dünyada iken ceza ve mükafât beklentisi zannedildiğinin aksine dinî olmaktan ziyade seküler bir anlayıştır.</p>



<p>Şunu da ilave etmek gerekir ki özellikle toplu musibetler yalnızca âfete uğrayan kimseler için değil, toplumun geri kalanı için de bir imtihan vesilesidir. Zira bir hadis-i şerifte, “<em>Mü’minler birbirlerine sevgi ve merhamette, birbirlerini korumakta bir vücuda benzerler. Vücudun bir organı hasta olduğu zaman, diğer organlar da bu sebeple uykusuzluğa ve ateşli hastalığa tutulurlar</em>” (Buhârî, “Edeb” 27; Müslim, “Birr” 66) buyurulmaktadır.</p>



<p><strong><em>Takdir</em></strong><strong>, <em>Tedbir</em>e Mani midir veya </strong><strong>Depremde Yıkımın Sebebi <em>Kader</em> İnancı mıdır?</strong></p>



<p>Temeli tevhid olan inancımıza göre, ister <em>doğal</em> ister <em>ahlâki</em> “kötülük” olsun ister faili belli ister meçhul olsun ister bireysel ister toplumsal olsun, hikmeti anlaşılsın ya da anlaşılamasın, nihayetinde başa gelen bütün <em>musibet</em>ler Allah’ın “<em>bilgisi, iradesi, yaratması </em>ve <em>kitabet</em>i ”yani<em> “Kader ve Kaza”</em>sı dâhilindedir. Suçsuz yere bir insanın kasten öldürülmesinden tutun da trafik kazasından, depremden, kalp krizinden ölmesine kadar her şey, ilahî <em>takdir/kader</em> çerçevesinde gerçekleşmiş bir <em>musibet</em>tir. Türkçemizde, iki aracın çarpışmasına, <em>Kader</em>in tecellisi anlamında <em>Kaza</em> veya <em>âfet</em>lere <em>imtihan</em> anlamında <em>belâ</em> diyoruz mesela. <em>Aydınlanma</em> metafiziğinin mekanist ve tabiatçı kabullerinin tesiri ve insanın tedbir ve sorumluluğunu kaldıracağı iddiasıyla modern zihin, <em>ilahi takdir</em> ile insanî <em>tedbir</em> ve <em>sorumluğu </em>bağdaştıramadığından, musibetleri kader ile irtibatlandırmayı, <em>Kadercilik</em> (Fatalizm, Cebriye) olarak damgalayarak reddetmektedir. İslâm Kelâm geleneğinde Allah’ın <em>ezeli ilmi</em>nin kulun özgürlüğüne mani olmadığı (<em>İlim maluma tabidir</em>) ifade edilmiş, kaderi gerekçe göstererek kulun kendisini temize çıkarması (<em>Kaderle ihticac</em>) caiz görülmemiştir. Tevhidin gereği olan, İslâm inanç esasları arasında yer alan sahih kader anlayışının insanın tedbir ve sorumluluğunu ortadan kaldırması bir yana artırdığını söylemek gerekir. Zira musibetlere sebep olarak, birey ve toplumun canına ve malına zarar veren kimse, kastı ve kusuru ölçüsünde, sadece dünyada değil ahirette de sorumludur.</p>



<p>Bilim ve tekniğin bunca geliştiği çağımızda birkaç yıl önce inşa edilen yapılar yerle bir olurken, <em>Kader</em>e iman eden atalarımızın, deprem başta olmak üzere, tabiat koşullarına direnerek asırlardır ayakta kalan eserleri, camileri, köprüleri vs. bu imanın timsali gibidir. İnsanlar haddini hududunu hatırladıkça, tedbiri arttırdıkça, işlerini düzgün ve sağlam (salih amel) yaptıkça, musibetler topyekün ortadan kalkmasa bile âfetlerin verdiği maddi ve manevi zayiat azalacaktır. Öyleyse iddia edildiği gibi depremde hasarın artmasına sebep olan sahih Kader inancı değil, müstağni ve bencil tavrının ve <em>Aydınlanma</em> metafiziğinin tesiriyle, kâinatı <em>emanet</em> değil <em>mülk</em> olarak gören insanın, haddini hududunu aşması, açgözlülüğü ve ahlâki yozlaşmasıdır. Özenti ve taklit sâikiyle köklerinden uzaklaşmış, arada kalmış toplumlarda bu yozlaşmanın dozunun arttığı da bir vakıadır. Millî kültür ve eğitimimizi sıhhate kavuşturur, tedbirlerimizi arttırırsak depremlerin sebep olduğu, can ve mal kayıplarımız asgari düzeye inecektir.</p>



<p><strong>Deprem mi Öldürür Bina mı?</strong></p>



<p>Bugünlerde “Deprem değil bina öldürür” sözünü dindar kimselerden dahi sıkça işitmekteyiz. Hâlbuki inancımıza göre öldüren ne depremdir ne de bina. Belli bir müddet için hayatı veren de alan da (Muhyî ve Mümît) yalnızca O’dur. Şu halde şöyle demek daha doğru olsa gerektir: “Deprem değil bina ölüme sebeptir”. Zira şahit oluyoruz ki, depremde bazen aynı binada, aynı dairede, hatta aynı yastığa baş koyan iki kişiden biri ölüyor diğeri yaşıyor veya depremden kurtulan kimse aynı gün içinde başka bir sebepten vefat ediyor. Üstelik sapasağlam binalarda insanların her gün ölmekte olduğuna da şahit oluyoruz. Ölüm mukadderdir. Kitab’ta da buyurulduğu üzere er ya da geç, nihayetinde öleceğiz:</p>



<p><em>“Her canlı ölümü tadar. Bir deneme olarak sizi hayırla da, şerle de imtihan ederiz. Ve siz, ancak Biz’e döndürüleceksiniz.” </em>(el-Enbiyâ, 21/35); <em>“Nerede olsanız, sağlam kaleler içinde de bulunsanız, yine ölüm sizi bulur…” </em>(en-Nisâ, 4/78) Müslüman nazarında asıl <em>kötülük</em> ölüm değil, gaflet uykusunda, dalalet ve şaşkınlık içinde bocalayıp dururken, imandan mahrum bir şekilde heba olup gitmektir. Böyle büyük bir felaketten korunmak için Allah bize akıl, irade ve kalp gibi imkânlar bahşetmiştir. Hz. Ali’nin ifade buyurduğu gibi,<strong> “</strong><em>İnsanlar uykudadır, öldüklerinde uyanırlar</em><strong>”. </strong>Allah bizlere ölmeden önce uyanmayı nasip eylesin, âfete uğrayan kardeşlerimize rahmet ve inayetiyle muamele etsin, dünya imtihanımızda bizleri muvaffak kılsın.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/deprem-metafizigi-ii/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Deprem Metafiziği – I</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/deprem-metafizigi-i/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/deprem-metafizigi-i/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Muhammet Altaytaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 13 Mar 2023 11:10:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[afet]]></category>
		<category><![CDATA[deprem]]></category>
		<category><![CDATA[Din]]></category>
		<category><![CDATA[İnanç]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18693</guid>

					<description><![CDATA[Varlığının ve sahip olduklarının kaynağını düşünmeyen, şükretmeyi aklına getirmeyen müstağni karakter, bunlardan bir kısmının kaybı durumunda Yaradan’a isyan eder. Yokluk/ölüm en büyük musibetlerden olduğu gibi varlık/hayat da en büyük nimetlerdendir. Nimeti verene şükre ihtiyaç duymayan inkârcı/nankör, kötülük veya musibetle karşılaştığında Tanrı’ya isyana ve hesap sormaya kalkışmaktadır. Öyle ise kötülük ve musibetlere isyan, ateizme delil olabilmekten ziyade, inkâr ve istiğnanın doğurduğu bir sonuçtur. Kötülük Problemi Açısından Âfetler Kötülük problemi olarak anılan, “mutlak iyi olan bir Tanrı ile dünyada kötülüklerin nasıl bağdaştırılacağı” meselesinin, Antikçağ’dan bu yana düşünce tarihinde tartışılageldiği bilinmektedir. Felsefede daha ziyade kötülük, dinde ise musibet olarak ifade edilen kavram insanın başına ansızın gelen her türlü “felâket, dert, sıkıntı, eziyet, zorluk” anlamlarında kullanılır. “Seyyie, belâ, âfet, şer” kavramları da benzer manaları ifade eder. Âfet deyince, başta ölüm olmak üzere hayatı tehdit eden hadiseler akla gelir; nihayetinde mesele, hayatın ve ölümün manasında düğümlenir. Öncesinden ve sonrasından bağımsız olarak varlığa/hayata mana bulmanın imkânsızlığı hayata, ölüme ve âfetlere kendisini aşan metafizik bir muhteva katmayı zorunlu kılmıştır. Varlığın maddeye (materyalizm), insanın bedene (Darwinizm/Freudizm), bilginin bilime (pozitivizm), hayatın dünyaya (sekülerizm), Tanrı’nın doğaya (Deizm/mekanizm) indirgendiği insan merkezli (antroposentrizm/hümanizm) anlayışa yaslanan, Aydınlanma metafiziğinden itibaren, daha da merkeze gelen kötülük meselesi, giderek ateizmin en meşhur argümanlarından biri haline gelmiştir. &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<figure class="wp-block-pullquote"><blockquote><p>Varlığının ve sahip olduklarının kaynağını düşünmeyen, şükretmeyi aklına getirmeyen müstağni karakter, bunlardan bir kısmının kaybı durumunda Yaradan’a isyan eder. Yokluk/ölüm en büyük musibetlerden olduğu gibi varlık/hayat da en büyük nimetlerdendir. Nimeti verene şükre ihtiyaç duymayan inkârcı/nankör, kötülük veya musibetle karşılaştığında Tanrı’ya isyana ve hesap sormaya kalkışmaktadır. Öyle ise kötülük ve musibetlere isyan, ateizme delil olabilmekten ziyade, inkâr ve istiğnanın doğurduğu bir sonuçtur.</p></blockquote></figure>



<p><strong>Kötülük Problemi Açısından Âfetler</strong></p>



<p><em>Kötülük</em> <em>problemi</em> olarak anılan, “mutlak iyi olan bir Tanrı ile dünyada kötülüklerin nasıl bağdaştırılacağı” meselesinin, Antikçağ’dan bu yana düşünce tarihinde tartışılageldiği bilinmektedir. Felsefede daha ziyade <em>kötülük</em>, dinde ise <em>musibet</em> olarak ifade edilen kavram insanın başına ansızın gelen her türlü “felâket, dert, sıkıntı, eziyet, zorluk” anlamlarında kullanılır. “Seyyie, belâ, âfet, şer” kavramları da benzer manaları ifade eder. Âfet deyince, başta ölüm olmak üzere hayatı tehdit eden hadiseler akla gelir; nihayetinde mesele, hayatın ve ölümün manasında düğümlenir. Öncesinden ve sonrasından bağımsız olarak varlığa/hayata mana bulmanın imkânsızlığı hayata, ölüme ve âfetlere kendisini aşan metafizik bir muhteva katmayı zorunlu kılmıştır. Varlığın maddeye (materyalizm), insanın bedene (Darwinizm/Freudizm), bilginin bilime (pozitivizm), hayatın dünyaya (sekülerizm), Tanrı’nın doğaya (Deizm/mekanizm) indirgendiği insan merkezli (antroposentrizm/hümanizm) anlayışa yaslanan, <em>Aydınlanma</em> metafiziğinden itibaren, daha da merkeze gelen kötülük meselesi, giderek ateizmin en meşhur argümanlarından biri haline gelmiştir. Dünyada bulunan kötülükler, “gücü ve iradesi sınırsız, merhametli bir Tanrı’nın inkârına” delil olarak öne sürülmüştür. Buna göre eğer âdil, kâdir ve merhametli bir Tanrı olsaydı, kötülükleri, haksızlıkları engellemesi gerekirdi. Kötülükleri engelle(ye)mediğine göre tarif edildiği bir Tanrı olmadığı iddia edilmiştir. Özellikle geniş kitleleri etkileyen âfetlerden sonra kötülükmeselesi yeniden alevlenir. Meselâ 1 Kasım&nbsp;1755’te Portekiz’in başkenti Lizbon’da meydana gelen ve 60 ile 100 bin arasında insanın öldüğü tahmin edilen depremden sonra <em>Fransız Devrimi</em>&nbsp;ve&nbsp;<em>Aydınlanma</em>’nın öncü isimlerinden olan Voltaire (ö. 1778), “Depremin ilahi adaletle bağdaşmayacağını, tamamen bir doğa hadisesi olduğunu” iddia etmiş ve bu konuda etkileri günümüze kadar uzanan “Lizbon Felaketi Üzerine Şiir” kaleme almıştır. İlk planda makulmüş gibi görünen, “Kötülüklerle, âdil ve merhametli bir Tanrı’nın bağdaşmayacağı” önermesinin, tarihi vakıa ve insanlık durumu ile karşılaştırıldığında gerçeklikle uyumlu olmadığı görülecektir:</p>



<p>1. <em>Kötülükler/âfetler</em> gibi Tanrı da insanlık tarihinin ve ortak hafızasının evrensel bir gerçekliği olarak hep var olagelmiş ve öyle görünüyor ki var olmaya da devam edecektir. Eğer bu iki gerçeklik, ateistlerin iddia ettiği gibi, birbiriyle mütenakız/çelişik olsaydı bu ikisinin insanlığın ortak tarihi gerçekliğinde ve hafızasında berberce var olmaması, birinin diğerini yok etmesi gerekirdi. Şu halde gerçeklik, ateizmin bu teorik iddiasını geçersiz kılmaktadır.&nbsp;</p>



<p>2. Düşünce tarihinde ve özellikle de varoluş felsefesinde en büyük <em>musibet/kötülük</em> olarak bilinen “ölüm, ıstırap, savaş, âfetler” gibi <em>kaygı</em> ve <em>endişe</em> sebebi olan, insana geçiciliğini, sonluluğunu ve acizliğini hatırlatan <em>sınır durumlar</em>a, basireti açık olarak girdiğinde kişi, bizzat kendi olarak varolma, Hakk ve hakikati fark etme imkânıyla karşılaşır. Bunun için esaslı filozof ve sanatçılar felsefe ve sanat; “Ölmeyi öğrenmektir”, “İflas etmekte iken Tanrı’yı tanımaktır” veya “Ölmeye hazırlanmaktır” demişlerdir. İnsanda ölüm şuuru ve kaygısı olmasaydı, ne din ne felsefe ne de sanatın bulunmayacağı ifade edilmiştir. Ölüm hayatı sonlandırsa da ölüm şuuru hayatı besler. İnsanın hayat bilinci ve kalitesi ancak ölüm şuuru kadardır. Modern dönemde olduğu gibi ölümün örtülmesi, unutulması veya hayattan kovulması aynı zamanda hayatın da öldürülmesine yol açmıştır. İnsanı diğer canlılardan ayıran ölüm şuuru, sonlu ve geçici olan hayatı anlamlandırma ve derinleştirme faaliyetlerinin, dinin, sanatın ve felsefenin en esaslı ve bereketli kaynağı olarak görülmüştür. Özetle başta ölüm olmak üzere, hayatı tehdit eden bütün <em>kötülükler/musibetler</em>, iddia edildiğinin aksine, gerçekte insanı Tanrı’dan uzaklaştırmak bir yana, Hakk’a ve hakikate yönlendirir. Bu sebeple hayatî bir tehlike anında, mesela yer sarsıldığında en seküler görünen insanın bile ağzından ilk önce “Allah, Bismillah” lafızlarının döküldüğüne hep şahit olmuşuzdur.</p>



<p>3. Bütün yıkıcılığına ve dehşetine rağmen su ve ateş gibi deprem de özü itibariyle kötü değildir; ateş yangına, su sele, deprem de yıkıma sebep olup insana zarar verdiğinde <em>kötülük</em> ve <em>âfete</em> dönüşür. Öte yandan su ve ateş gibi depremin yeryüzünde hayatın devamı, toprakların bereketi vs. için ne kadar hayati önemde olduğunu da bilim adamları açıklamaktadır. Şu halde asıl “kötülük” deprem değil, “Hayatı deprem gerçeğini göz ardı ederek inşa etmektir.” Benzer şekilde “kötülük” olarak isimlendirilen, hayatın bir gerçeği olan ölüm ve musibetler de ibretle değerlendirildiğinde bir açıdan büyük bir rahmete, hayatı biyolojik/hayvani düzeyden manevi/insani seviyeye yükseltmeye vesile olabilmektedir. Şu halde, “Sorun ölüm değil, geçici hazları yüce değerlere tercih ederek hayatı ölmeyecekmiş gibi organize etmektir” denilebilir.</p>



<p>4. Tarihi tecrübemiz, hayatın ve ölümün, iyiliğin ve kötülüğün sırrını, hikmetini ve manasını kendi bilgi imkânlarımızla bütünüyle kuşatmaktan aciz olduğumuzun şahididir. Fakat aklımızı ve kalbimizi kullanarak, gerek kâinattaki gerekse Kitab’taki ilahi işaret ve âyetlere kulak kabartarak bu konuda tatmin edici, sağlam bir kanaat ve inanca kavuşma imkânından da mahrum değiliz. Öte yandan Tanrı’yı inkârın, yeryüzündeki kötülükleri ortadan kaldırmadığı ve bize daha tutarlı bir açıklama getirmediği gibi âfetlerin açtığı derin acıları dindirmeye ve yaraları sarmaya da katkı sağlamadığı bilinmekte/görülmektedir. Buna mukabil musibetler konusunda din kadar tutarlı ve tatminkâr bir açıklamaya, ilâhi takdir ve inayete iman kadar sağaltıcı bir devaya henüz şahit olunmamıştır.</p>



<figure class="wp-block-pullquote"><blockquote><p>Aydınlanma metafiziğinden itibaren, daha da merkeze gelen kötülük meselesi, giderek ateizmin en meşhur argümanlarından biri haline gelmiştir. Dünyada bulunan kötülükler, “gücü ve iradesi sınırsız, merhametli bir Tanrı’nın inkârına” delil olarak öne sürülmüştür.</p></blockquote></figure>



<p>Varlığının ve sahip olduklarının kaynağını düşünmeyen, şükretmeyi aklına getirmeyen <em>müstağni</em> karakter, bunlardan bir kısmının kaybı durumunda Yaradan’a isyan eder. <em>Yokluk/ölüm</em> en büyük musibetlerden olduğu gibi <em>varlık/hayat</em> da en büyük nimetlerdendir. Nimeti verene şükre ihtiyaç duymayan inkârcı/nankör, kötülük veya musibetle karşılaştığında Tanrı’ya isyana ve hesap sormaya kalkışmaktadır. Öyle ise <em>kötülük</em> ve <em>musibetler</em>e isyan, ateizme delil olabilmekten ziyade, <em>inkâr</em> ve <em>istiğna</em>nın doğurduğu bir sonuçtur.Buna mukabil varlığının ve sahip olduklarının kaynağının kendisi olmadığını, yaratılmış olduğunu idrak eden mümin ise Yaradan’a minnet ve şükran duyar. Musibetle karşılaşınca da sabreder. Bu sebeple ilk sûresinin ilk ayeti <em>hamd/şükür</em> ile başlayan Kitab’ımızda <em>şükür</em> ile <em>iman</em>, <em>nankörlük</em> ile <em>küfür</em> ve <em>isyan</em> neredeyse eş anlamlı olarak kullanılır. Şu ayet-i kerime ve hadis-i şerifler musibetler karşısında tarif etmeye çalıştığımız mümin ve müteşekkir karakter ile münkir ve müstağni karakterlerin tavrının tasviri gibidir:</p>



<p>&nbsp;“<em>Şüphesiz, kendini müstağni (kendine yeterli) görünce, insan azar/haddini aşar</em>.” (Alak sûresi 6-7)</p>



<p>&nbsp;“<em>İnsanın başı derde girdi mi Biz&#8217;e yalvarır, ama sonra ona tarafımızdan nimet verince: “Ben bilgi ve becerim sayesinde bu serveti elde ettim” der. Hayır! Bu bir imtihandır, ama çokları bunu anlamazlar.</em>” (Zümer sûresi 49)</p>



<p>“<em>Mü’minin durumu gıpta ve hayranlığa değer. Çünkü her hâli kendisi için bir hayır sebebidir. Böylesi bir özellik sadece mü’minde vardır: Sevinecek olsa, (nimete) şükreder; bu onun için hayır olur. Başına bir belâ gelecek olsa, sabreder; bu da onun için hayır olur.”&nbsp;</em>(Müslim, Zühd, 64)&nbsp;</p>



<p>(Devam edecek: “Kader Açısından Âfetler”)</p>



<p><strong>Muhammet Altaytaş</strong>/Prof. Dr., Trakya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/deprem-metafizigi-i/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Deprem ve Bir Büyük Muhasebe</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/deprem-ve-bir-buyuk-muhasebe/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/deprem-ve-bir-buyuk-muhasebe/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mahmut Haldun Sönmezer]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 10 Mar 2023 07:50:52 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[afet]]></category>
		<category><![CDATA[deprem]]></category>
		<category><![CDATA[önlem]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18689</guid>

					<description><![CDATA[“Hayatım boyunca tanıdığım en iyi mühendis ve iş insanı, amcamın oğlu ve ağabeyim Fahrettin Nuri Sönmezer’in aziz hâtırasına hürmetle…” Doksan dokuz Marmara depremi, içine girmek üzere olduğumuz XXI. yüzyılın şafağında bize bir büyük muhasebe yapma fırsatı sunmuştu. Fakat biz onu hakkıyla değerlendiremedik. Yaşadığımız şu son musibetse kanaatimce yine bir rahmet olup bize bu konuda yeni bir fırsat sunuyor. Şayet muhasebemizi doğru yaparsak bu felâketin altından, küllerinden doğan zümrüdü anka kuşu misâli kalkar ve bu işten tahmin edilenin çok ötesinde kârlı çıkarız. Peki, doğru bir muhasebe nasıl yapılır? Tartışılması gerekenin yalnızca deprem olmadığını, onun ancak çıkış noktamız olması gerektiğini fehmedersek mes’eleyi şah damarından yakalamış oluruz. Böylelikle de sadece depremin değil, bütün sıkıntılarımızın da kaynağına inerek bizi bu duruma düşüren en önemli zafiyetimizle yüzleşiriz. Yirmi yıl kadar önce bir ilköğretim okulunun koridorunda şâhit olduğum şu hadise, içine düştüğümüz duruma ilişkin önemli ipuçları veriyor. Öğretmen hanımın kollarına yapışan bir veli, birinci sınıf öğrencisi olan çocuğunun ısrarla sınıfını geçmesini istiyor, âdeta yalvarıyordu. Öğretmen ise bunun mümkün olmadığını, çocuğun bütün gayretlerine rağmen okuma-yazmayı öğrenemediğini, sınıf tekrarı yapması gerektiğini söylüyordu. Şâhit olduğum bu hadisenin bir istisna olduğu düşünülmesin sakın. Okuma-yazmayı öğrenmeden sınıfını geçen yığınla öğrenci var bu memlekette. Bu en temel eksiklik, daha sonraki eğitim aşamalarında &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><em>“Hayatım boyunca tanıdığım en iyi mühendis ve iş insanı, amcamın oğlu ve ağabeyim Fahrettin Nuri Sönmezer’in aziz hâtırasına hürmetle…”</em></p>



<p>Doksan dokuz Marmara depremi, içine girmek üzere olduğumuz XXI. yüzyılın şafağında bize bir büyük muhasebe yapma fırsatı sunmuştu. Fakat biz onu hakkıyla değerlendiremedik. Yaşadığımız şu son musibetse kanaatimce yine bir rahmet olup bize bu konuda yeni bir fırsat sunuyor. Şayet muhasebemizi doğru yaparsak bu felâketin altından, küllerinden doğan zümrüdü anka kuşu misâli kalkar ve bu işten tahmin edilenin çok ötesinde kârlı çıkarız.</p>



<p>Peki, doğru bir muhasebe nasıl yapılır? Tartışılması gerekenin yalnızca deprem olmadığını, onun ancak çıkış noktamız olması gerektiğini fehmedersek mes’eleyi şah damarından yakalamış oluruz. Böylelikle de sadece depremin değil, bütün sıkıntılarımızın da kaynağına inerek bizi bu duruma düşüren en önemli zafiyetimizle yüzleşiriz.</p>



<p>Yirmi yıl kadar önce bir ilköğretim okulunun koridorunda şâhit olduğum şu hadise, içine düştüğümüz duruma ilişkin önemli ipuçları veriyor. Öğretmen hanımın kollarına yapışan bir veli, birinci sınıf öğrencisi olan çocuğunun ısrarla sınıfını geçmesini istiyor, âdeta yalvarıyordu. Öğretmen ise bunun mümkün olmadığını, çocuğun bütün gayretlerine rağmen okuma-yazmayı öğrenemediğini, sınıf tekrarı yapması gerektiğini söylüyordu.</p>



<p>Şâhit olduğum bu hadisenin bir istisna olduğu düşünülmesin sakın. Okuma-yazmayı öğrenmeden sınıfını geçen yığınla öğrenci var bu memlekette. Bu en temel eksiklik, daha sonraki eğitim aşamalarında da gittikçe büyüyor ve liseye gelindiğinde ise artık içinden çıkılması güç bir problemler yumağına dönüşüyor. Ve ondan sonra da hayatımızın her safhasında bir zafiyet olarak sürekli karşımıza çıkıyor.</p>



<p>Üniversite ikinci sınıfta, sınav kâğıtlarımızı okuyan bölüm başkanımızın yetmiş kişilik sınıfa hitâben söylediği şu sözler, bugün bile hafızamdaki canlılığını koruyor: <em>“Üç-dört kişi dışında sınav kâğıtları cümle düşüklüğüyle imlâ yanlışından geçilmiyor. Okuduktan sonra kâğıtları üç ayrı kategoriye ayırdım. İlkokul, ortaokul ve lise seviyesindekiler…”</em>&nbsp;</p>



<p>Hazin tecellî… Bugün Türk Millî Eğitimi bir felâket tablosu arz ediyor. Ve o tablo depremin ortaya çıkardığı manzaradan da daha az dehşetli değil. Fakat yalnızca ehli tarafından bilinip, can ve mal kaybına da yol açmadığı için, durumun vahâmeti toplum tarafından hakkıyla anlaşılamıyor.</p>



<p>Gelin, bu iki felâket tablosu arasındaki ortak paydayı teşhis edelim. Eğer bunu yapabilirsek içine düştüğümüz durumun gerçek müsebbibiyle tanışmış oluruz. İyi temel atılmadan, kolay yoldan talebeye sınıf geçiriliyor ve sadece ilköğretim düzeyinde değil, ileriki eğitim kademelerinde de aynı kolaycılıkla yola devam ediliyor. Ve çocuk her seferinde hak etmeden bir üst sınıfa geçiyor. Bu, artık istisnası az görülen bir kurala dönüşmüş durumda.</p>



<p>Alışmış kudurmuştan beterdir. Tahsil devremizde bizi teslim alan bu kolaycılık ve beleşçilik illeti, hayata atıldıktan sonra da yakamızı bırakmıyor. Bir işi kuralına uygun olarak değil de, kılıfına uydurarak yapma alışkanlığı hızla yayılan bir virüse dönüşerek her işimizde bize yol gösteriyor.</p>



<p>Yıllar önce yaşadığım şu hadise ne demek istediğimi çok iyi anlatır: Bir öğleden sonra telefonum çaldı. Arayan eski bir öğrencimin babasıydı. Erkek kardeşini işe sokmak istiyordu. İşe girebilmek içinse ilkokul diplomasına ihtiyacı vardı. Hâlbuki kardeşi ilkokul dördüncü sınıftan terkti. O yüzden de kendisine göz açıp kapayıncaya kadar bu diplomayı verecek iş bitirici(!) bir müdür arıyordu. Bana, kardeşine bu diplomayı verebilecek birisini tanıyıp tanımadığımı sorduğunda kendisine, bunun mümkün olmadığını, kardeşinin dışarıdan açılan sınavlara girip eksiğini gidermesi gerektiğini söyledim. Birkaç gün sonra yeniden aradı, bunun üzerine kanaatimi tekrar ederek ağzını kapattım ve ayrıca kanunsuz bir şekilde alınacak diplomanın ileride başına ciddî sıkıntılar açabileceğini de sözlerime ekledim. İlerleyen günlerde ise yaşadığım bu tuhaf ve yakışıksız durumu tanıdığım bir müdür arkadaşla paylaştım. Bana şöyle dedi: “Bu tür tekliflere ben de muhatap oluyorum. Hattâ kimisi de yakın çevremden geliyor. Tabiî her seferinde reddediyorum. O zaman da bana; ‘Müdür olmuşsun, bize bir diploma bile veremiyorsun.’ şeklinde garip sitemlerde bulunuyorlar.”</p>



<p>Kısacası bizi yıkan sadece açgözlülüğümüz değil. Nimete bedelini ödemeden, zahmetsizce ulaşma isteği de bir başka etken. İrfan eksikliğiyle cehaletse diz boyu. Kimi zaman da “Başarı detaylarda gizlidir.” prensibine rağmen göz ardı ettiğimiz ayrıntıların bize büyük bedeller ödetebileceğini unutuyoruz. “Ummadık taşın baş yarabileceği” hakikatine sırtımızı dönüyoruz. Zîrâ yaptığımız işin üzerine hassasiyetle eğilmek, biraz daha fazla dikkat ve mesâî sarf etmek nedense ağır geliyor bize. O yüzden de birçok şeyi atlayarak gidiyoruz. Yaşadığımız çatışma ve gerilimlerin bir kısmının kaynağında da ne yazık ki o var.</p>



<p>Yine yıllar önce, hâlen ikametgâhım olan evi satın alırken yaşadığım bir başka tecrübe, iş ciddiyetimizin hangi seviyede olduğunu göstermesi açısından zikre şâyandır. 2005 senesinde bugün oturmakta olduğum evi satın aldım. Pazarlık yapıp müteahhitle fiyat konusunda anlaştık. Üç gün sonra da tapuya gidip muameleyi bitirme hususunda karara vardık. Benim adıma pazarlık yapan amcamın oğlu ve ağabeyim, mühendis Nuri Sönmezer, tapuya giderken bana şu tembihte bulundu: “Satış sözleşmesini imzalamadan önce mutlaka belediyeden onaylı plana bak! Orada aldığın evin numarası yazar, satış sözleşmesindeki numarayla aynı olup olmadığını kontrol et! Şayet numara tutuyorsa ondan sonra imzayı at!” Ve ayrıca şunu da söyledi: “Belediyeden onaylı plana bakan pek yoktur, yüz kişide ikiyi-üçü geçmez. Ama sen mutlaka bak, işini sağlama al!”</p>



<p>Tapuya gelince ilk işim, ilgili memurdan belediyeden onaylı planı istemek oldu. Bir saate yakın bir süre bekledikten sonra arşivden gelen planı önüme koydular. Satış sözleşmesiyle, planı karşılaştırdığımda ise hayrete düştüm. Numaralar birbirini tutmuyordu. Planda benim alacağım evin numarası dört, satış sözleşmesinde yazan numara ise altı idi. Yani beğendiğim evin yanındaki daireyi alıyordum. İşin ilginç olan yanı ise müteahhit de durumun farkında değildi. Satış sözleşmesini hazırlarken belediyeden onaylı plana bakmak lüzumunu hissetmemiş, kendi kafasına göre bir numaralandırma yapmıştı. Nitekim onaylı planı müteahhide gösterince kendisinde de şafak attı ve ilk şaşkınlığı üzerinden atar atmaz da hemen telefona sarılarak ortağını aradı. Çünkü öğleden sonra başka bir kişiye daha satış yapacaklardı. Telefonda şunları söyledi: “Esma Hanımı ara ve kendisine bugün tapuya gelmemesini söyle. Ona satacağımız daireyi daha önce Hüsnü Hocaya satmışız. Bugün ona satış yapamıyoruz. Önce daireyi geri almamız gerekiyor.” Akabinde de benim için yeni bir satış sözleşmesi hazırlandı ve ben de onun altına imzamı attım.</p>



<p>Artık bugün hayatta olmayan kuzenimin iş disiplini ve sağlamcılığı sayesinde sadece bana değil, müteahhidin başkasına yapacağı satışta da büyük bir hatanın önüne geçilmiş oluyordu. Eğer belediyeden onaylı plana bakıp numaraları kontrol etmeseydik, kanuna göre ben komşumun, komşum da benim oturduğum evin sahibi olacaktı. Ve bu durum zamanla aramızda başka sıkıntıların doğmasına da yol açacaktı. Karşılıklı satış bile yapsak, bu her ikimiz için de yeni bir masraf kapısının açılması demekti.</p>



<p>Yalnızca depremin sebep olduğu yıkımı tartışmak, bize topyekûn bir uyanış, silkiniş ve diriliş imkânı sunmaz. Çünkü deprem aysbergin suyun üzerindeki kısmı olup bize ancak içinde bulunduğumuz duruma ilişkin bir fikir verir. Ama hâl-i pür-melâlimizi bütün boyutlarıyla gözler önüne sermez.</p>



<p>Kurtlar Vadisi dizisinde çok sık geçen, benimse hiç beğenmediğim bir replik vardı: “Sonunu düşünen kahraman olamaz.” Bugün yaygın ve örgün eğitim kanalları üzerinden sonunu düşünmeyen, attığı adımın ileride kendisine neye mal olacağını hesap edemeyen, hattâ burnunun ucunu dahi göremeyen nesiller yetiştiriyoruz. O yüzden de tek hamle sonrasına ayarlı, bir poker oyuncusu gibi hayatı şans ve blöf üzerine kurulu, anlık yaşayan adamlar meydanı tutmuş durumda. Nitekim deprem sonrasının sıfırı tüketmiş müteahhitleri de işte o eğitim sisteminin bir ürünü. Hâlbuki gaye, satranç oyuncusu gibi üç-dört hamle sonrasını öngörebilen, atacağı adımın istikbalde kendisine neler getirebileceğini ihtimal dâhilinde bulunduran aklıselim sahibi nesiller yetiştirmek olmalı.</p>



<p>Bugün, içinde yaşadığımız cemiyette kendi muhasebesini yapabilen kaç kişi var ve de kim kendisini onu yapacak kadar da güçlü hissediyor? Gördüğüm kadarıyla toplum, bugün onu göze alabilecek kadar sağlam bir vicdana sahip değil. Hiç kimsenin kendisinde zerre miktarı hata görmemesinden, herkesin suçu bir başkasının üzerine atmaya çalışmasından da anlaşılmıyor mu zaten bu?</p>



<p>Eğer sadece deprem tartışılır ve bütün suç da müteahhitlerin üzerine yamanarak bu dosya kapatılırsa, yaşanan felâketten gerekli ders alınmamış olur. Suçu bütünüyle birilerinin üzerine yıkmak kolaycılık olup cemiyet olarak mesuliyetten kurtulabilmek adına günah keçisi aramaktır.</p>



<p>Sağlam bir temel atılmadan sınıf geçirilen öğrenci ile sağlam bir temel atılmadan dikilen çok katlı bina arasında bir fark var mı? Bence yok. Biri insan öldüren gösterişli tabutlar inşâ ediyor, diğeri ise o tabutların mimarı olan kolaycılık ve sorumsuzluk âbidesi insanları yetiştiriyor. İkisi de istikbale yönelik potansiyel tehditler içeriyor.</p>



<p>Yaşadığımız felâketin iki büyük sorumlusu var: Birincisi hırs ve açgözlülük, diğeriyse ihmal ve umursamazlık… İşini sağlama almama ve adam sendecilik…</p>



<p>Konuyla ilgili uzmanlarımız, depreme ilişkin kanun ve mevzuatımızın Japonya’dakinden geri olmadığını, hattâ bazı açılardan daha bile ileri olduğunu söylüyorlar. Peki, ona rağmen Japonya’da hiçbir binanın çivisi dahi yerinden oynamazken niçin bizde şehirler yer ile yeksan oluyor? İşte tam bu noktada kendimize sormamız gereken bir soru var. Acaba onlarda olup da bizde olmayan nedir?</p>



<p>Suret siretin aynasıdır. Deprem sonrası yaptığı açıklamalarla kamuoyunun dikkatini üzerine çeken Japon mühendis ve deprem uzmanı Yoshinori Moriwaki’nin çehresine dikkatle baktınız mı hiç? Sorumluluk hissinin o çehreye hâkim olduğunu görürsünüz. Ve ben Moriwaki’nin yüzüne baktığımda duyduğum güven hissini, çoğu müteahhit, bürokrat ve siyasetçimizin yüzüne baktığımda ne yazık ki duyamıyorum. İnsanlara meslekleriyle ilgili gösterişli diplomalar verirken manevî formasyonlarını ihmal etmenin bedelini ödüyoruz bugün.</p>



<p>Biz kanun çıkarmadan evvel yapmamız gerekenin insan yetiştirme düzenimizi ıslâh etmek olduğunu unuttuk. İnsanı eğitmeden toplumu yönetemezsiniz. Ve eğitmediğiniz insanları da yalnızca kanunlarla hizâya getiremezsiniz. Çünkü onları hayata geçirenler de insanlar. Yani kanunlara uymak da bizim elimizde, kılıfına uydurmak da…</p>



<p>Doksan dokuz depreminden sonra toplum olarak esaslı bir travma yaşadık. Aradan yirmi üç seneyi aşkın bir zaman geçmesine rağmen ne yazık ki bugün yine onun bir benzerini yaşıyoruz. Çünkü o günden bugüne bir arpa boyu dahi yol alamadık. Şayet o günlerde muhasebemizi doğru yapabilseydik yıllar sonra bugün yeniden aynı şeyleri konuşuyor olmazdık.</p>



<p>Mâzî, eğer okumasını bilirseniz, istikbalin sırlarını size açan bir kitaptır. Ama maalesef biz, bir türlü onu okumasını bilemedik. Eğer bundan sonra da bilemezsek başımıza yağmur gibi yağan bu mihnet ve belalarla bundan sonra da boğuşmaya devam edeceğiz.</p>



<p>Artık eğitim sistemimizin üzerine acilen eğilmek zorundayız. Onu yapmadıkça, ne yıkılan binaların sağlam ve sağlıklı bir analizi yapılabilir, ne de içinde bulunduğumuz durumun hakîkî bir muhasebesi… Şunu unutmayalım ki, başımıza yağan bela ve musibetlerin kaynağı bize gösterilenden çok daha derinlerdedir.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/deprem-ve-bir-buyuk-muhasebe/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İçimdeki Deprem</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/icimdeki-deprem/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/icimdeki-deprem/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[İhsan ÜNLÜ]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 13 Feb 2023 13:30:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[afet]]></category>
		<category><![CDATA[deprem]]></category>
		<category><![CDATA[insanlık]]></category>
		<category><![CDATA[kader]]></category>
		<category><![CDATA[önlem]]></category>
		<category><![CDATA[tedbir]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18659</guid>

					<description><![CDATA[Dün bir pir-i fani ile karşılaştım. “Ne haber”? diye sordu. “Ne olacak işte görüyorsun, her taraf perişan, acı ve kederden başka bir şey yok!” “Öyle deme!” dedi. “Niye ki” dedim. “Güzel bakan güzel görür&#8230;Gönül isterse göz, yılanının zehirine bakar; gönül isterse göz, ibret alacağı şeylere bakar.” diyerek devam etti: “Gül cemalini gösteren Zat-ı Kibriya, yeri zamanı geldiğinde Cebbar ve Celal sıfatıyla tecelli eder de kudret ve azametini gösteriverir.” “Kula düşen nedir?” diye sordum. Derin bir ‘of’ çekip devam etti: “Kula düşen sabır ve tevekküldür.” “Peki tedbir bu işin neresinde” dedim. “Tedbir en başında evlat” deyiverdi ve devam etti. “Deveni sağlam kazığa bağla sonra tevekkül et!” Dememiş miydi Efendimiz (a.s). Konuyu depreme getirdim ve sordum: “Bu işin kaderle ilgisi nedir üstadım?” “Önce şunu bil ki evladım! Rahmeti gazabının çok fevkinde olan Allah Teala kullarına asla zulmetmez. Merhametlilerin en merhametlisi olan Zat-ı Zülcelal onlara tuzak kurmaz. Bilakis verdiği akıl ve iradeyle onların önünü açar, vahiy yoluyla destekler.” “Peki bu belalar neyin nesi?” “Bela dediğin sana bana göre evladım. İnsanoğlu belasını da Mevlasını da kendi eliyle bulur. Bak sonra deprem dediğin ekolojik denge için gazını bazen dışa vuran bir tabiat olayıdır. İnsanlar bu realiteye göre önlemini almayıp can ve mal kaybediyorsa bunun kaderle &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Dün bir pir-i fani ile karşılaştım.</p>



<p>“Ne haber”? diye sordu.</p>



<p>“Ne olacak işte görüyorsun, her taraf perişan, acı ve kederden başka bir şey yok!”</p>



<p>“Öyle deme!” dedi.</p>



<p>“Niye ki” dedim.</p>



<p>“Güzel bakan güzel görür&#8230;Gönül isterse göz, yılanının zehirine bakar; gönül isterse göz, ibret alacağı şeylere bakar.” diyerek devam etti:</p>



<p>“Gül cemalini gösteren Zat-ı Kibriya, yeri zamanı geldiğinde Cebbar ve Celal sıfatıyla tecelli eder de kudret ve azametini gösteriverir.”</p>



<p>“Kula düşen nedir?” diye sordum.</p>



<p>Derin bir ‘of’ çekip devam etti:</p>



<p>“Kula düşen sabır ve tevekküldür.”</p>



<p>“Peki tedbir bu işin neresinde” dedim.</p>



<p>“Tedbir en başında evlat” deyiverdi ve devam etti.</p>



<p>“Deveni sağlam kazığa bağla sonra tevekkül et!” Dememiş miydi Efendimiz (a.s).</p>



<p>Konuyu depreme getirdim ve sordum:</p>



<p>“Bu işin kaderle ilgisi nedir üstadım?”</p>



<p>“Önce şunu bil ki evladım! Rahmeti gazabının çok fevkinde olan Allah Teala kullarına asla zulmetmez.</p>



<p>Merhametlilerin en merhametlisi olan Zat-ı Zülcelal onlara tuzak kurmaz. Bilakis verdiği akıl ve iradeyle onların önünü açar, vahiy yoluyla destekler.”</p>



<p>“Peki bu belalar neyin nesi?”</p>



<p>“Bela dediğin sana bana göre evladım. İnsanoğlu belasını da Mevlasını da kendi eliyle bulur. Bak sonra deprem dediğin ekolojik denge için gazını bazen dışa vuran bir tabiat olayıdır. İnsanlar bu realiteye göre önlemini almayıp can ve mal kaybediyorsa bunun kaderle ve yaratıcıyla ne ilgisi var?”</p>



<p>Biraz nefeslenip devam etti:</p>



<p>“Unutma ki evlat! Bir kavli dua vardır, bir de fiili dua. Fiili dua, işini sağlam yapmaktır. Senin anlayacağın binaları sağlam yapıp sağlam zemine oturtmaktır. Kavli dua da bunun üzerine Allah’tan sıhhat afiyet dilemektir.”</p>



<p>Akif’in deyimiyle, “Bir kere de azmettin mi, artık Allah’a dayan” diyorsun yani.</p>



<p>“Aynen öyle evlat” dedi ve ekledi:</p>



<p>“Bak Akif demişken devamını getirelim mi?”</p>



<p>“Tabi ki memnuniyetle..” dedim.</p>



<p>“Kader, imanın farzlarından biridir&#8230;Tamam&#8230;</p>



<p>Fakat yok onda senin saptırdığın anlam.</p>



<p>Kader; Gerekli şartlar oluştuktan sonra</p>



<p>Mümkün olanın gerçekleşip çıkmasıdır ortaya.”</p>



<p>“Hey gidi koca yürekli şair! Ümmeti uyandırmak için neleri göze aldın, ne bedeller ödedin” deyip bir mısra daha ekleyiverdi:</p>



<p>“Kadermiş!” öyle mi? Haşa bu söz değil doğru:</p>



<p>Belanı istedin Allah da verdi&#8230;Doğrusu bu!”</p>



<p>“Ekrandaki o manzaraları görünce içim acıyor. Haykırmak istiyorum.” dedim bir anda.</p>



<p>“Ölümün yüzü soğuktur evlat” dedi ve yine şairin dizeleriyle cevap verdi:</p>



<p>“Veren de O alan da;</p>



<p>Nedir senden çıkacak?</p>



<p>Gören de bu can senin sanacak!”</p>



<p>“Üstadım hadi birilerini anladım da sabilerin, masumların o soğuk betonların altında kalmasını ve inlemesini bir türlü anlayamıyorum!”</p>



<p>“Bak yavrum! O’nun hikmetinden sual olunmaz. Lakin anladığımız kadarıyla bazen öyle musibetler gelir ki büyük-küçük, haklı-haksız aramaz. Haksız olan belasını bulur ama masum olan telef olmaz. Onların zayi olan malları, kendileri hakkında sadaka; ölümleri de ebedi hayatlarını kazandıracak derecede bir şehadet hükmüne geçer.”</p>



<p>“Peki o çektikleri ızdırap nedir? Yanlarına kar mı kalır!”</p>



<p>“Evlat! Onların o ebedi alemde görüp yaşayacakları yanında, bu çektikleri geçici zahmet ve meşakkatlerin esamesi bile okunmaz. Senin anlayacağın zahmet içinde rahmet; gazap içinde hikmet gizlidir.”</p>



<p>“Bağışlayın beni çok iyi anlayamadım!”</p>



<p>“Biz neyi anladık ki evlat. Anlasak böyle mi olurduk? Unutma! insanlar uykudadır, ölünce uyanırlar.”</p>



<p>“Anlayana sivri sinek saz&#8230;diye boşuna dememişler.” galiba.</p>



<p>“Yaratıcısını unutan insanoğluna Allah, bazen bir virüsle, bazen bir krizle, bazen de böyle musibetlerle kendini hatırlatır. Daha doğrusu kibirden kuleler inşa eden insanlara acziyetini gösterir; azametin gerçek sahibine dikkatleri çeker.”</p>



<p>“Anladın mı şimdi biraz!?” diye sordu.</p>



<p>“Her şey iyi güzel de şu ölüm firkati olmasaydı?” diyesim geliyor üstadım.</p>



<p>“Ölüm, görünüşte ‘firkat’ gibi dursa da aslında o bir ‘vuslat’ tır.” dedi ve ekledi:</p>



<p>“Buradan ayrıldığın kişilere bakarken bir de kimlere kavuşacağını bir düşünsene!”</p>



<p>“İnsanoğlu ölüm varken günah, zulüm işliyor, kul hakkı yiyorsa; bir de ölüm olmasaydı ne olurdu?</p>



<p>Düşünebiliyor musun?”</p>



<p>“Üstat Necip Fazıl’ın dediği gibi; “Budur perde arkasından gelen haber/ hiç çirkin olsaydı ölür müydü peygamber?”</p>



<p>“Eyvallah üstadım, teşekkür ederim bu güzel sohbet için” deyip ayrıldım.</p>



<p>Evet, ben depremin içinde değildim belki ama deprem benim içimdeydi.</p>



<p>Sürekli kıpırdaşan, hareket eden bir şeyler vardı sanki içimde.</p>



<p>‘İçimizdeki depremleri, kafamızdaki çelişkileri, vicdanlarımızdaki soru işaretlerini düzeltmedikçe bu işler düzelmeyecek’ diye kanaat getirdim en sonunda.</p>



<p>Rahmet, minnet ve esenlik dileğiyle&#8230;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/icimdeki-deprem/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>“Ne Oluyor Ya Ne Oluyor?”</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/ne-oluyor-ya-ne-oluyor/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/ne-oluyor-ya-ne-oluyor/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cağfer Karadaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 09 Feb 2023 11:32:07 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[afet]]></category>
		<category><![CDATA[deprem]]></category>
		<category><![CDATA[önlem]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18655</guid>

					<description><![CDATA[Kulaklarımda çınlıyor, küçücük yavrucağın küçücük sesiyle çığlığı: “Ne oluyor ya ne oluyor?” Soruyor, anlamaya çalışıyor. Bilmem kaç saat sonra deprem enkazından çıkarılmış, anlam veremiyor, bildiği birkaç kelimeyle, o küçücük sesiyle haykırıyor. Haydi, cevap verin ey büyükler! Bu soru tam da insanı can evinden vuran, aklı durduran, beyni zonklatan, zihni zorlayan türden. “Ne oluyor ya ne oluyor?” Olan oluyor, hatta oldu da. Ne güller soldu, ne çiçekler dondu, ne yiğitler ne nazeninler hayattan oldu, baharını görmeden, yaza merhaba demeden, güz gülleri gibi gencecik fidanların, ulu çınarların, umut dolu annelerin, dağ misali babaların üstüne, hem karası hem beyazı çöktü dünyanın. Bir taraftan simsiyah beton molozlar, bir taraftan dondurucu bembeyaz karlar. Hangisine dönsen soğuk, betonun sertliği de karın yumuşaklığı da. İkisi birbirine zıt ama etkileri bir ve benzer, ne yumuşağında şefkat ne sertinde merhamet… “Ne oluyor ya ne oluyor?” İşte böyle oluyor! Dünya soğuk yüzünün bütün çeşidini, üşümenin her türlü halini gösteriyor bize: yumuşak, sert, siyah, beyaz… Merhaba diyor sana yavrucak, hayatın başlangıcında. Soğuk bir karşılama. Serti de soğuk, yumuşağı da soğuk; siyahı da soğuk, beyazı da soğuk. Belki de bir şey öğretiyor. Ne karın yumuşak beyazına, ne betonun sert siyahına aldanma! Ama bunlardan kurtulacağını da sanma! Hem bunlar olacak hem sen yaşayacaksın. &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Kulaklarımda çınlıyor, küçücük yavrucağın küçücük sesiyle çığlığı: “Ne oluyor ya ne oluyor?” Soruyor, anlamaya çalışıyor. Bilmem kaç saat sonra deprem enkazından çıkarılmış, anlam veremiyor, bildiği birkaç kelimeyle, o küçücük sesiyle haykırıyor.</p>



<p>Haydi, cevap verin ey büyükler! Bu soru tam da insanı can evinden vuran, aklı durduran, beyni zonklatan, zihni zorlayan türden.</p>



<p>“Ne oluyor ya ne oluyor?” Olan oluyor, hatta oldu da. Ne güller soldu, ne çiçekler dondu, ne yiğitler ne nazeninler hayattan oldu, baharını görmeden, yaza merhaba demeden, güz gülleri gibi gencecik fidanların, ulu çınarların, umut dolu annelerin, dağ misali babaların üstüne, hem karası hem beyazı çöktü dünyanın.</p>



<p>Bir taraftan simsiyah beton molozlar, bir taraftan dondurucu bembeyaz karlar. Hangisine dönsen soğuk, betonun sertliği de karın yumuşaklığı da. İkisi birbirine zıt ama etkileri bir ve benzer, ne yumuşağında şefkat ne sertinde merhamet…</p>



<p>“Ne oluyor ya ne oluyor?” İşte böyle oluyor! Dünya soğuk yüzünün bütün çeşidini, üşümenin her türlü halini gösteriyor bize: yumuşak, sert, siyah, beyaz…</p>



<p>Merhaba diyor sana yavrucak, hayatın başlangıcında. Soğuk bir karşılama. Serti de soğuk, yumuşağı da soğuk; siyahı da soğuk, beyazı da soğuk.</p>



<p>Belki de bir şey öğretiyor. Ne karın yumuşak beyazına, ne betonun sert siyahına aldanma! Ama bunlardan kurtulacağını da sanma!</p>



<p>Hem bunlar olacak hem sen yaşayacaksın. Ne olduğunu nasıl olduğunu, işte böyle düşe kalka, altta kalarak, üste çıkarak, kaçarak ve kovalayarak öğreneceksin! Ama önemli olan aldanmadan, aldatmadan, alta düşmeden, alta düşürmeden, arkada kalmadan, arkadan vurmadan yaşamak.</p>



<p>Ne kar gibi yumuşak ne beton gibi sert olacaksın, ne de bunlara güveneceksin. Çünkü kar erir, beton kırılır. Boşa dememiş atalar: “Ağaca dayanma çürür, duvara dayanma yıkılır, insana dayanma ölür, dayan kul Allah’a dayan!”</p>



<p>Akif sanki bugüne sesleniyor: “Allah’a dayan, sa’ye sarıl, hikmete ram ol, / Yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol.” Yani diyor ki: Allah’a dayan, ama sürekli çalış, çalışman da bilim ve hikmete uygun olsun.</p>



<p>Peki, bütün bunları nasıl anlatabilirim o küçücük yavrucağa, hayatın başlangıcında, baharın henüz ucunda?</p>



<p>&nbsp;Bastığımız sert zemin olan yerin sallandığını, koca koca binaların yıkıldığını, insanların altında kaldığını, üstlerine bir beyaz kefen gibi karların örtüldüğünü…</p>



<p>Ona sorsan, “Bastığımız yer nasıl sallanır? Kocaman bina nasıl yıkılır? İnsan kaçar kurtulur. Kardan kartopu yapılır” der ve geçer.</p>



<p>Al da bu zıtları birleştir. İster alt alta diz, ister yan yana yerleştir, istersen ulu orta serpiştir…</p>



<p>Ben de çıkamadım yavrucuk bu işin içinden.</p>



<p>Ama bir şeyi çok iyi öğrendim, hem eskilerden hem yenilerden, hem gördüklerimden hem öğrendiklerimden: insan ya kaçar ya kovalar, ya dayanır ya savrulur, ya korkar ya umutlanır, ya uzaklaşır ya ulaşmaya çalışır, ya yardımlaşır ya çatışır…</p>



<p>Anlayacağın bütün hayat serüveni bu ve benzeri zıtlıklar içinde akar gider.</p>



<p>Ama bil ki bu dünyada kaçtığın da kovaladığında bir noktada son bulur. Ya onun nefesi ya seninki tükenir.</p>



<p>En acayibini söyleyeyim mi? Deprem olur, en sevdiğimizin toprak altında kaldığına üzülürüz, sonra buluruz, götürür kendi ellerimizle toprak altına koyarız, buna hiç şaşırmayız, hatta üstüne bir taş diker üstüne de ismini yazarız.</p>



<p>Demek ki zıtlıklar birbirini tamamlamayan unsurlar.</p>



<p>Zaten insanın kendisi zıtlıklar harmonisi değil mi? Hem kaçandır hem kovalayan, hem sevendir hem nefret eden… Nefret ettiğinden kaçar, sevdiğinin peşine düşer; eşini, akrabasını, arkadaşını savunur; hasmıyla, düşmanıyla, rakibiyle mücadele eder. Bulur, sevinir; bulamaz, üzülür; bazen de tersi olur: bulur üzülür, bulamaz umutlanır…</p>



<p>Evet, depremler kar gibi, yağmur gibi, bir doğa olayıdır. Eskiler buna <em>adetullah</em> demişler. Yüzyıllardır oluyordu, hala oluyor, olmaya da devam edecek. Bunu önlemek zor, ama önlem almak mümkün. Bundandır uzmanlar “deprem öldürmez, binalar öldürür” derler. Öyleyse depreme değil binaya odaklanmalı. Kışın üşümemek için sıcak mekân ve kalın giysi neyse, deprem için sağlam bina odur.</p>



<p>İşte böyle, deprem bize ne yapmamız ve nereye odaklanmamız gerektiğini öğretiyor. Öğrenelim artık, kurtulalım bu körlükten ve bilmezlikten. Ama olmuyor. Kur’an’da geçtiği gibi “Şüphesiz insan çok zâlim ve câhildir” (33/72). Bilmek istemez de en önce kendine zulmeder, ardından hayıflanır ama iş işten geçer, nice canlar gider, bir şey gelmez elinden, her şey biter, arkasından ancak gözyaşı döker.</p>



<p>Sadece maruz kalanlara değil bütün insanlığa bu felaket acı acı bir gerçeği söylüyor: Çürük bina deprem olmadan da yıkılabilir, ama sağlam yaparsan deprem bile yıkamaz.</p>



<p>Deprem bir şey daha öğretiyor: İman binası da böyledir. Eğer sağlam değilse bırakın şiddetli bir sarsıntıyı, küçücük bir fitne rüzgârıyla bile savrulur ve yok olur…</p>



<p>“Ne oluyor ya ne oluyor?” &nbsp;</p>



<p>Ne güzel soru sordun be çocuk! Keşke biz büyükler de senin saflığında ve masumluğunda bu soruyu sorabilsek ve aynı saflıkta cevap bulabilsek!</p>



<p>İmam Matüridî ne güzel demiş! Hepsini değil, özetini söyleyeyim: “İnsan fıtratını yani yaratılış saflığını korursa, aklını ve duyularını doğru kullanırsa, hem kendini bilir hem de Rabbini”.</p>



<p>Orada olanları koru ey Rabbim! </p>



<p>Ölenlerimize rahmet, yaralılarımıza şifa, kalanlarımıza sabır ve metanet ihsan eyle Allah’ım!</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/ne-oluyor-ya-ne-oluyor/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Afetlere Karşı Hz. Nuh Örneği</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/afetlere-karsi-hz-nuh-ornegi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/afetlere-karsi-hz-nuh-ornegi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Resul Tosun]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 03 Nov 2020 08:20:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[afet]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Nuh]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=16110</guid>

					<description><![CDATA[Öncelikle depremde&#160;hayatını kaybedenlere rahmet&#160;yakınlarına sabırlar diliyorum. İkinci olarak dur durak bilmeden gece gündüz arama kurtarma çalışması yapan&#160;kahramanlara&#160;içtenlikle&#160;teşekkür&#160;ediyorum. Tabii ki en coşkun sevinç enkazdan canlı kurtarılabilen afetzedeleri görmektir. ‘Allah esirgesin’&#160;diye dua ediyoruz ama insan kendisini korumazsa Allah’ın esirgemeyeceğini bilmemiz gerekir. Duanın kabulü için önce&#160;tedbir almak&#160;gerekir ki biz buna&#160;‘fiilî dua’&#160;diyoruz. Kolonu kesilmiş yahut çürümüş bir binada oturup sonra Allah’tan esirgemesini dilemek&#160;Allah ile alay&#160;etmektir. Ben&#160;‘Allah hepimize akıl fikir iz’an versin’&#160;diye dua ediyorum. Çünkü hiçbir tedbir almadan işi Allah’a havale etmek gibi bir aymazlık içindeyiz. Her deprem bu aymazlığımızı yüzümüze vuruyor, yine akıllanmıyoruz. İstanbul için bilim insanlarının tespitlerini dinliyoruz ama kurbanlık koyun gibi o günü bekliyoruz. Bir ilçe belediye başkanı bana aynen şunu söyledi: ‘İlçemizde bir büyük deprem olsa kurtarma çalışması yapmak mümkün olmaz, yapılacak tek iş cesetlerin kokmaması için ilaçlama yapmaktır.’ Evet, zamanında gecekondularla oluşan ilçelerimizin genel durumu böyle. Kentsel dönüşüm&#160;yapılıyor ama çok yavaş ilerliyor. İstanbul’un eski yerleşim birimlerinde de&#160;1999’dan önce yapılmış binalar&#160;için aynı tehlike söz konusu. Çünkü İstanbul&#160;1998 yılına kadar 2. Derecede deprem&#160;bölgesi kabul ediliyordu. Bunun anlamı bina kolanlarının 25 cm. eninde olmasını gerektiriyordu ve binalar ona göre yapılmıştı. Oysa 1999 depreminden sonra İstanbul&#160;1. Derecede deprem&#160;alanı ilan edildi. Bunun anlamı da kolon kenarlarını en az 35 cm. olmasını gerektiriyordu. 1994’ten sonra İstanbul’da &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Öncelikle depremde&nbsp;<strong>hayatını kaybedenlere rahmet</strong>&nbsp;yakınlarına sabırlar diliyorum.</p>



<p>İkinci olarak dur durak bilmeden gece gündüz arama kurtarma çalışması yapan&nbsp;<strong>kahramanlara</strong>&nbsp;içtenlikle&nbsp;<strong>teşekkür</strong>&nbsp;ediyorum.</p>



<p>Tabii ki en coşkun sevinç enkazdan canlı kurtarılabilen afetzedeleri görmektir.</p>



<p><strong>‘Allah esirgesin’</strong>&nbsp;diye dua ediyoruz ama insan kendisini korumazsa Allah’ın esirgemeyeceğini bilmemiz gerekir.</p>



<p>Duanın kabulü için önce&nbsp;<strong>tedbir almak</strong>&nbsp;gerekir ki biz buna&nbsp;<strong>‘fiilî dua’</strong>&nbsp;diyoruz. Kolonu kesilmiş yahut çürümüş bir binada oturup sonra Allah’tan esirgemesini dilemek&nbsp;<strong>Allah ile alay</strong>&nbsp;etmektir.</p>



<p>Ben&nbsp;<strong>‘Allah hepimize akıl fikir iz’an versin’</strong>&nbsp;diye dua ediyorum.</p>



<p>Çünkü hiçbir tedbir almadan işi Allah’a havale etmek gibi bir aymazlık içindeyiz.</p>



<p>Her deprem bu aymazlığımızı yüzümüze vuruyor, yine akıllanmıyoruz.</p>



<p>İstanbul için bilim insanlarının tespitlerini dinliyoruz ama kurbanlık koyun gibi o günü bekliyoruz.</p>



<p>Bir ilçe belediye başkanı bana aynen şunu söyledi: ‘İlçemizde bir büyük deprem olsa kurtarma çalışması yapmak mümkün olmaz, yapılacak tek iş cesetlerin kokmaması için ilaçlama yapmaktır.’</p>



<p>Evet, zamanında gecekondularla oluşan ilçelerimizin genel durumu böyle.</p>



<p><strong>Kentsel dönüşüm</strong>&nbsp;yapılıyor ama çok yavaş ilerliyor.</p>



<p>İstanbul’un eski yerleşim birimlerinde de&nbsp;<strong>1999’dan önce yapılmış binalar</strong>&nbsp;için aynı tehlike söz konusu.</p>



<p>Çünkü İstanbul&nbsp;<strong>1998 yılına kadar 2. Derecede deprem</strong>&nbsp;bölgesi kabul ediliyordu. Bunun anlamı bina kolanlarının 25 cm. eninde olmasını gerektiriyordu ve binalar ona göre yapılmıştı. Oysa 1999 depreminden sonra İstanbul&nbsp;<strong>1. Derecede deprem</strong>&nbsp;alanı ilan edildi. Bunun anlamı da kolon kenarlarını en az 35 cm. olmasını gerektiriyordu.</p>



<p>1994’ten sonra İstanbul’da gecekonduya izin verilmedi. KİPTAŞ gecekonduyu engelledi. Ama 1999’dan önce yapılan binaların hepsi risk taşıyor.</p>



<p>İşin daha garibi 1994’ten önce&nbsp;<strong>İstanbul’un Nâzım Planı</strong>&nbsp;yoktu. Daha da ilginci İBB bu planı yapmak için yola çıktı Mimar Odası önce destek verdi sonra dava açıp yapılan planı iptal ettirdi!</p>



<p>1999 depremi yönetimleri olumlu kararlar almaya da sevk etti.</p>



<p>İBB 1999 depreminden sonra&nbsp;<strong>Afet Koordinasyon Merkezi AKOM’u</strong>&nbsp;kurdu.</p>



<p>2009 yılında hükümet&nbsp;<strong>Afet ve Acil Durum Yönetim başkanlığı AFAD’ı</strong>&nbsp;kurdu. Misyonu<strong><em>“Afet ve acil durumlara ilişkin süreçlerin etkin yönetimi için gerekli çalışmaları yürütmek, ilgili kurum ve kuruluşlar arasında koordinasyonu sağlamak ve bu alanda politikalar üretmek”</em></strong>olan AFAD kurulduğu günden beri de örnek çalışmalar yaptı.</p>



<p>Mesela Van depreminde ilk 6 saatte&nbsp;<strong>binden fazla kurtarma personelini</strong>&nbsp;olay yerine sevk etmiş, 18 gün içinde&nbsp;<strong>75 bin çadır</strong>&nbsp;dağıtmış, 39. Gün afet konutlarını inşaya başlamış ve birinci yılda&nbsp;<strong>15 bin 341 konut teslim</strong>&nbsp;etmiştir.</p>



<p>İçişleri Bakanlığına bağlı olarak çalışan AFAD olay bölgesindeki koordinasyonun da merkezidir. Gerek resmi kurumların gerek belediyelerin gerekse sivil toplum örgütlerinin koordinesi AFAD’a bağlıdır.</p>



<p>İzmir depreminde de aynı hız ve duyarlılığı göstermiştir.</p>



<p>Bu yüzden daha ortada belge verilmesi söz konusu değilken bir siyasetçinin ‘AFAD çadırlarını kullanabilmeniz için evinizin hasarlı olduğunu belgelemeniz gerekiyor. Belediyelerimizin çadırlarını ise ihtiyaç sahibi olduğunu belirten herkes kullanabilir’ diyerek yaptığı ucuz politikaya hem bakan yardımcısı hem de AFAD başkanı cevap vermek zorunda kalmıştır.</p>



<p>Evet, hükümetimiz de belediyelerimiz de afet konusunda ciddi çalışmalar yapıyor. Ancak çalışmalar ağırlıklı olarak kurtarma eksenli.</p>



<p>Oysa asıl yapılması gereken afete hazırlıklı olmaktır.</p>



<p><strong>Kuran-ı Kerim</strong>&nbsp;her zaman ders alacağımız hükümlerle ve öğütlerle doludur.&nbsp;<strong>Hz. Nuh</strong>&nbsp;kıssası afetler hususunda öğütler verir.</p>



<p>Dolayısıyla, afete hazırlıklı olmanın zirve örneği tufan gelmeden gemisini hazırlayan&nbsp;<strong>Hz. Nuh’tur.</strong></p>



<p>Kuran bize Hz. Nuh gibi afetler gelmeden önce hazırlık yapmamızı öğütlüyor.</p>



<p>Elbette ki depreme hazırlıklı olmanın başında&nbsp;<strong>sağlıklı yapılaşma</strong>&nbsp;gelir.&nbsp;<strong>İnsanı deprem değil bina öldürür</strong>&nbsp;gerçeğini bir kez daha yüze yakın canı bedel ödeyerek gördük.</p>



<p>Hükümet ve belediye artık kimsenin gözünün yaşına bakmamalı, depreme dayanıksız evleri tahliye etmeli, yıkıp dayanıklısını yapma kararlılığını göstermeli.</p>



<p>Dikey mimariye artık geçit verilmemelidir. İstanbul’da yeni binalara 4-5 kattan fazla izin verilmeyeceği kararına rağmen gökdelenlerin yükselmesi hayra alamet değil.</p>



<p>Alınacak tedbirleri uzmanlar detayıyla anlatıyorlar. Yetkililer o uyarılara dikkat etmeli ama asıl halk olarak bizlerin&nbsp;<strong>yetkililere kolaylık göstermemiz</strong>&nbsp;gerekir. Aksi takdirde enkazdan hangimiz sağ çıkar hangimizin cansız bedenine ulaşırlar orasını Allah bilir.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/afetlere-karsi-hz-nuh-ornegi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Deprem, Devlet Ricaline de İkazdır!</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/deprem-devlet-ricaline-de-ikazdir/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/deprem-devlet-ricaline-de-ikazdir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Resul Tosun]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 02 Nov 2020 10:05:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[afet]]></category>
		<category><![CDATA[deprem]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=16101</guid>

					<description><![CDATA[Depremi engelleyecek bir tedbir yok. İnsanlık sahip olduğu ileri teknoloji ile de depreme engel olamıyor. İnsanın bilgisinin ve gücünün erişemediği gerçekler var. O gerçekleri evirip çeviren bir güç var. Onun izni olmadan yaprak kımıldamadığına göre, deprem de onun izniyle titriyor. Musibet Hâkimler Hâkimi’nin uyarısını da beraberinde taşıyor. Elbette ki depremin ilahi bir uyarı olarak algılanması&#160;bilimsel gerçekleri göz ardı etmek&#160;anlamına gelmez. Kişinin başkasını rencide etmeksizin depremi ilahi bir ikaz olarak algılayıp dine yönelmesinin kime ne zararı vardır?! Aksine&#160;dine yönelmek&#160;insanın daha mazbut, daha merhametli, daha duygusal, daha fazla empati yapabilen, insan haklarına daha fazla riayet eden, kul hakkını daha fazla gözeten ve&#160;insana daha fazla saygı gösteren&#160;bir fert haline getirir. Bu duygu bilim adamlarının deprem tedbiri olarak anlattıklarını, kişinin içsel bir güdü ile yerine getirmesine yardımcı olur. Mesela&#160;malzemeden çalmanın&#160;kul hakkını ihlal anlamına geldiğini hatırlatıyorsa deprem neden ilahi ikaz olmasın ki. Mesela&#160;rüşvet ile inşaat kontrolünü es geçene&#160;yaptığı işin haram olduğunu hatırlatıyor ve tevbe ettiriyorsa deprem neden ilahi ikaz olmasın ki. Nitekim&#160;Hz. Ömer&#160;zamanında bir deprem olmuş, artçılar devam ederken Hz. Ömer halkı mescide toplamış ve tevbe etmeye davet etmiş topluca tevbe etmişlerdir! Kişinin günahlarından ve hatalarından&#160;tevbe&#160;etmesi hem kendisi için manevi bir faydayı ihtiva eder hem de o hataların bir kez daha işlenmemesi gerçeğini beraberinde taşıdığı &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Depremi engelleyecek bir tedbir yok. İnsanlık sahip olduğu ileri teknoloji ile de depreme engel olamıyor.</p>



<p>İnsanın bilgisinin ve gücünün erişemediği gerçekler var.</p>



<p>O gerçekleri evirip çeviren bir güç var.</p>



<p>Onun izni olmadan yaprak kımıldamadığına göre, deprem de onun izniyle titriyor.</p>



<p>Musibet Hâkimler Hâkimi’nin uyarısını da beraberinde taşıyor.</p>



<p>Elbette ki depremin ilahi bir uyarı olarak algılanması&nbsp;<strong>bilimsel gerçekleri göz ardı etmek</strong>&nbsp;anlamına gelmez.</p>



<p>Kişinin başkasını rencide etmeksizin depremi ilahi bir ikaz olarak algılayıp dine yönelmesinin kime ne zararı vardır?!</p>



<p>Aksine&nbsp;<strong>dine yönelmek</strong>&nbsp;insanın daha mazbut, daha merhametli, daha duygusal, daha fazla empati yapabilen, insan haklarına daha fazla riayet eden, kul hakkını daha fazla gözeten ve&nbsp;<strong>insana daha fazla saygı gösteren</strong>&nbsp;bir fert haline getirir.</p>



<p>Bu duygu bilim adamlarının deprem tedbiri olarak anlattıklarını, kişinin içsel bir güdü ile yerine getirmesine yardımcı olur.</p>



<p>Mesela&nbsp;<strong>malzemeden çalmanın</strong>&nbsp;kul hakkını ihlal anlamına geldiğini hatırlatıyorsa deprem neden ilahi ikaz olmasın ki.</p>



<p>Mesela&nbsp;<strong>rüşvet ile inşaat kontrolünü es geçene</strong>&nbsp;yaptığı işin haram olduğunu hatırlatıyor ve tevbe ettiriyorsa deprem neden ilahi ikaz olmasın ki.</p>



<p>Nitekim&nbsp;<strong>Hz. Ömer</strong>&nbsp;zamanında bir deprem olmuş, artçılar devam ederken Hz. Ömer halkı mescide toplamış ve tevbe etmeye davet etmiş topluca tevbe etmişlerdir!</p>



<p>Kişinin günahlarından ve hatalarından&nbsp;<strong>tevbe&nbsp;</strong>etmesi hem kendisi için manevi bir faydayı ihtiva eder hem de o hataların bir kez daha işlenmemesi gerçeğini beraberinde taşıdığı için&nbsp;<strong>topluma fayda sağlar.</strong></p>



<p>Depremi ister ilahi ikaz kabul edin, ister olağanüstü bir tabiat olayı, ama bal gibi ikazdır.</p>



<p>Herkese gücünün fevkinde bir güç bulunduğunu hatırlatan bir ikazdır.</p>



<p>En önemlisi de&nbsp;<strong>devlet ricaline gereken tedbirleri</strong>&nbsp;alması hususunda önemli bir&nbsp;<strong>ikazdır</strong>.</p>



<p>Bu ikaz sebebiyledir ki unuttuğumuz deprem gerçeğini hatırlıyor ve muhtemel depremler için yeni tedbirler alıyoruz.</p>



<p>Bu ikaz sebebiyledir ki bugün depreme dünkünden daha hazırlıklıyız.</p>



<p>Ancak yine bu ikaz sebebiyledir ki her ne kadar dünkünden daha hazırlıklı olsak da deprem konusunda aldığımız&nbsp;<strong>tedbirlerin maalesef yeterli olmadığını</strong>&nbsp;görüyoruz.</p>



<p>Bu yetersizliği bize hatırlatan depreme ikaz değildir diyebilir miyiz?</p>



<p>İşte İzmir, bize unutmakta olduğumuz deprem gerçeğini bir kez daha hatırlatmadı mı?.</p>



<p>Bilim adamlarının tedbirlerine kulak tıkamamızın ne kadar yanlış olduğunu bir kez daha hatırlatmış olmadı mı?</p>



<p>İnsanı depremin değil&nbsp;<strong>binaların öldürdüğünü</strong>&nbsp;bir kez daha hatırlatmadı mı?</p>



<p>Depreme karşı yeterli tedbir almayanlara acele edin ikazında bulunmadı mı?</p>



<p>Evet, bu ikaza kulak vermeli, bilim adamlarının ve uzmanların önerilerini hayata geçirmeye ve deprem gerçeğiyle her an yüzleşmeye hazır olmalıyız.</p>



<p>Not: Bu yazı, Van depreminden sonra Yeni Şafak gazetesinde, 26 Ekim 2011 tarihte yayınladığım yazının kısaltılmış halidir. Sadece Van yerine İzmir yazılarak günümüze uyarlanmıştır.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/deprem-devlet-ricaline-de-ikazdir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>En Güvenli Sığınak</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/en-guvenli-siginak/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/en-guvenli-siginak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mesut Akdağ]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 02 Nov 2020 08:01:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[afet]]></category>
		<category><![CDATA[Dua]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=16098</guid>

					<description><![CDATA[Hayat, bir deniz misali durgun, dalgalı, fırtınalı geçip gider. Denizin en güvenilir hali durgun olmasıdır. Dalgalı veya fırtınalı zamanlarda gemiler sığınılacak bir liman ararlar. Eğer sığınılacak güvenli bir limanı bulamazlar veya o limana yetişemezlerse koca koca dalgalarla boğuşmak zorunda kalırlar. Hayatımızda ise aynı deniz gibi durgun olarak ifade ettiğimiz anlar, monoton geçen veya mutlu ve sorunsuz yaşadığımız anlardır. Dalgalı veya fırtınalı olarak adlandırdığımız zamanlar ise hastalık hali ve musibetlerle dertlerin üzerimize karabulutlar gibi çöktüğü zamanlardır. Denizde en güvenli, emin ve tehlikesiz yolculuk yapabilmek için denizin durgun olması gerekir. Yaşadığımız hayatımızda ise, denizin tam tersi, en durgun halimiz bizim en tehlikeli anımızdır. Bela ve musibet içinde olduğumuz zamanlar bizim için zor görünür, çile ve ıstırap çekeriz. Fakat, ona göre tedbirimizi alırız. O belaya karşı direniriz çalışırız ve belanın üzerimizden gitmesi için elimizden gelen her şeyi yaparız. Belanın üzerimizden kalkması için fedakârlıkla yapamayacağımız şeyleri yaparız. Azimle üstesinden gelemeyeceğimiz şeylerin üstesinden gelir ve musibeti başımızdan def ederiz. Bunları yaparken çok zahmet çekeriz, acılar yaşarız. Neticede musibet sayesinde hayat direncimiz artarak hayata tutunarak, hayatta kalma mücadelesi vererek hep gelecek tehlikelere karşı dikkat ve dakik içinde oluruz. Bu, bize, hayatta başarılı olmayı ve dimdik ayakta kalmamızı sağlar. Hiçbir derdimizin olmadığı anlarda yani hayatımızı durgun olarak &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Hayat, bir deniz misali durgun, dalgalı, fırtınalı geçip gider. Denizin en güvenilir hali durgun olmasıdır. Dalgalı veya fırtınalı zamanlarda gemiler sığınılacak bir liman ararlar. Eğer sığınılacak güvenli bir limanı bulamazlar veya o limana yetişemezlerse koca koca dalgalarla boğuşmak zorunda kalırlar.<br></p>



<p>Hayatımızda ise aynı deniz gibi durgun olarak ifade ettiğimiz anlar, monoton geçen veya mutlu ve sorunsuz yaşadığımız anlardır. Dalgalı veya fırtınalı olarak adlandırdığımız zamanlar ise hastalık hali ve musibetlerle dertlerin üzerimize karabulutlar gibi çöktüğü zamanlardır. Denizde en güvenli, emin ve tehlikesiz yolculuk yapabilmek için denizin durgun olması gerekir. Yaşadığımız hayatımızda ise, denizin tam tersi, en durgun halimiz bizim en tehlikeli anımızdır. Bela ve musibet içinde olduğumuz zamanlar bizim için zor görünür, çile ve ıstırap çekeriz. Fakat, ona göre tedbirimizi alırız. O belaya karşı direniriz çalışırız ve belanın üzerimizden gitmesi için elimizden gelen her şeyi yaparız. Belanın üzerimizden kalkması için fedakârlıkla yapamayacağımız şeyleri yaparız. Azimle üstesinden gelemeyeceğimiz şeylerin üstesinden gelir ve musibeti başımızdan def ederiz. Bunları yaparken çok zahmet çekeriz, acılar yaşarız. Neticede musibet sayesinde hayat direncimiz artarak hayata tutunarak, hayatta kalma mücadelesi vererek hep gelecek tehlikelere karşı dikkat ve dakik içinde oluruz. Bu, bize, hayatta başarılı olmayı ve dimdik ayakta kalmamızı sağlar.<br></p>



<p>Hiçbir derdimizin olmadığı anlarda yani hayatımızı durgun olarak her türlü beladan, hastalıktan uzak yaşadığımız anlarda ise kendimizi hayatın ritmine uymaktan alıkoyarız. Çünkü, hayatın durgun olması ile monotonluk ve mutlu bir yaşam bizlere tekdüzelik bir hayatı getirir. Her türlü tehlikeden ve endişeden uzak bu tekdüzelik, hayata dair beklentilerimiz ve düşüncelerimiz yavaş yavaş kaybolur ve tamamen bizden çıkar gider. Böylece bizleri bir rehavet kaplar. Bu rehavet de bize kendimizi unutmamızı sağlar. “Biz kimiz? Neyiz? Bu dünyada işimiz ne?” gibi soruların cevaplarını unuturuz. En önemlisi de şeytanın tuzaklarına tam açık hedef oluruz. Şeytanın tüm hilelerine, her tülü desise ve aldatmalarına kanacak ve uyacak hale gireriz. Böylece şeytan, bizleri avlar. Kendisinin kurduğu heva ve heves ağlarına atar ve biz pusuya düşmüş zavallı av vaziyetinde, yaratılışımızın gayesi Allah’a kulluktan uzaklaşmış bir şekilde şeytan, uzaktan bizleri şehvet dalgalarında derinden derine daldırır. O takılı kaldığımız ağlarda çırpındıkça daha da ağlara saplanırız ve dalgalar içerisinde kayboluruz. Aynı denizin ortasında bir anda fırtınaya kapılan gemiler gibi savunmasız ve çaresiz kalırız. Bizi kurtaracak birilerini bekleriz.<br></p>



<p>İnsan yaratılışında savunma mekanizması vardır. İster manevi ister maddi olsun her türlü tehlikede bu savunma mekanizması devreye girer kişiye tehlike sinyali göndererek uyarıda bulunur ve gerekli tedbirlerin alınmasını sağlar. Vücudumuzda bir organımız rahatsızlansa tüm organlar birleşip o organın rahatsızlığını gidermek için seferber olurlar. Herhangi bir yerimiz ağrısa tüm vücudumuz o ağrıyı hisseder. Aynı şekilde insan bir belaya düşerse hemen beyni alarm verir savunma mekanizması devreye girer, insan teyakkuza girerek tüm tehlikelere dikkat kesilir. Adımlarını daha dikkatli atar. O musibetin üzerinden gitmesi için elinden geleni yapar, çalışır, gayret eder ve olumsuz durumu ortadan kaldırmak için var gücüyle çalışır. Bu durum refleks olarak kişinin kendini koruma mekanizması ile kendiliğinden meydana gelmektedir. Üzerindeki belayı defetmek için çabaladığı kadar manevi olarak bir kurtarıcı, bir sığınak, bir medet arar. Tabi ki bu sığınak ve kurtarıcı kendini her daim gören ve gözetleyen Allah-u Azimuşşandır. “O, sizi karada ve denizde gezdirip dolaştırandır. Öyle ki gemilerle denize açıldığınız ve gemilerinizin içindekilerle birlikte uygun bir rüzgârla seyrettiği, yolcuların da bununla sevindikleri bir sırada ona şiddetli bir fırtına gelip çatar ve her taraftan dalgalar onlara hücum eder de çepeçevre kuşatıldıklarını (batıp boğulacaklarını) anlayınca dini Allah’a has kılarak “Andolsun, eğer bizi bundan kurtarırsan, mutlaka şükredenlerden olacağız” diye Allah’a yalvarırlar.”(yunus 10/22) “Onları, (denizde) bir dalga gölgelikler gibi kapladığında, dini Allah’a has kılarak O’na yalvarırlar. Allah, onları kurtarıp karaya çıkarınca, onlardan bir kısmı orta yolu tutar. Bizim âyetlerimizi ise ancak son derece kaypak, son derece nankör olanlar inkâr eder. (Lokman 31/32) Ayet-i Kerimelerde de dara düşenlerin Allah’a nasıl sığındıklarını anlatmaktadır. Bu Allah’a sığınma kişinin kendi idaresi ve isteğiyle olur. O anda Allah’a yönelir. Her şeyi ile tam bir kul olur. Fakat beladan kurtulduğu vakit, vücudu koruma mekanizmasını kaldırdığı gibi Allah’a sığınmayı da bırakır. Gemiye bindikleri zaman dini Allah’a has kılarak O’na dua ederler. Onları kurtarıp karaya çıkardığı zaman ise bir de bakarsın ki, Allah’a ortak koşuyorlar. (Ankebut 29/65)<br></p>



<p>İnsan, derde düştüğü zaman tüm yönüyle maddi ve manevi olarak savunma üretir. Her türlü tedbiri alır. Dertten kurtulduğu an tüm güvenliği ortadan kaldırır. Artık tehlike ortadan kalkmıştır. Onun için savunmaya gerek yoktur. Böylece o monotonluk ve rahatlık insanın maddi ve manevi bilhassa Allah’a sığınma mekanizmalarını rafa kaldırır. Kısa zamanda bir bela gelmezse rafa kaldırılan savunma mekanizmaları tozlanır ve kullanılamaz hale gelir. İşte, bu durum şeytanın tam arayıp da bulamadığı bir fırsat olur. Tamamen savunmasız kalan kişiye gelir ve onu dalalet ağlarına hapseder ve heva, hevesine mahkûm eder.<br></p>



<p>İnsanın şeytanın böyle hilelerine kapılmamak için hep savunma mekanizmalarını açık tutması gerekir. Bir musibet anında tüm vücudumuz ve manevi yönümüz birleşip tehlikeye odaklanıyor. Tehlike geçince de kendimizi rehavete kaptırıyoruz. Halbuki insan bilhassa Müslüman için “Dünyada rahat yoktur.”(A.İbn Hanbel, Zühd, s. 128) hadisinden anlaşılacağı üzere şeytanın aldatmalarından dolayı bu dünya da Müslüman için hiçbir şekilde rahat yoktur. Şeytana karşı en güvenilir sığınağımız Allah’ın dergahına sığınarak kendimizi güven içinde tutabiliriz. “Onlar, inananlar ve kalpleri Allah’ı anmakla huzura kavuşanlardır. Biliniz ki, kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.” (Rad 13/28) aytinde olduğu gibi Allah’ı zikrederek Allah’a sığınacağız. Allah’ı zikretmek demek Allah’ın her an bizimle olduğunu bilip her yaptığımızı gördüğünü idrak ederek O’na ibadet edip kulluk etmektir. Eğer biz Allah’ı hatırlarsak yani zikredersek Allah da bizi anar bizim yanımızda olur. “Siz beni anın, Ben de sizi anayım” (Bakara 2/152),<br></p>



<p>Allah&#8217;a bela anında verdiğimiz sözlerimizi bela gittikten sonra da ibadetlerimizle, kulluğumuzla yerine getirirsek O da bizi şeytana karşı korur. “Siz bana verdiğiniz sözü tutun, Ben de size verdiğim sözü tutayım” (Bakara 2/40) ı<br></p>



<p>Allah’ın bize şeytanın hilelerine ve aldatmalarına karşı korunmak için yardımcı olmasının şartlarını yukarıda bahsettiğimiz hadis açıklıyor. Peygamberimiz (S.A.S) amcasının oğlu genç İbn Abbas’a diyor ki “Allah’ın seni koruyup gözetmesini istiyorsan sen de O’nun koyduğu kuralları koru, bu kuralları çiğneme. Sen O’nun koyduğu kurallara bağlı kalmaya gayret edersen o seni korur, gözetir. En zor zamanlarda hiç ummadığın şekilde sana kapılar açar.”<br></p>



<p>Hasılı kelam Allah’ın senin yanında olmasını istiyorsan sen de O’nun yolunda ol. Sen O’nun yolunda kul olursan O da her an yardım ve desteğiyle, moral ve motivasyonuyla senin yanında yer alır, şeytana karşı korur.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/en-guvenli-siginak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
