<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Adil Gülmez &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/adil-gulmez/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Wed, 15 Jan 2020 08:08:11 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.9</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>Adil Gülmez &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Soner Yalçın’ın Kitaplarını Kimler Yazıyor?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/soner-yalcinin-kitaplarini-kimler-yaziyor/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/soner-yalcinin-kitaplarini-kimler-yaziyor/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 15 Jan 2020 08:08:11 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Adil Gülmez]]></category>
		<category><![CDATA[SonerYalçın]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=13451</guid>

					<description><![CDATA[Bilmiyorum, bilseydim bu yazıyı kaleme almazdım. Yine de bana sorarsanız Hüseyin Soner Yalçın için şöyle derim: Onun alametifarikası çokça kullandığı komplo teorileridir. Fabrikatörün tezgâhında yetişmiş biri olduğunu ürettiği sayısız komplo teorisinden anlamak mümkün. Bu işler böyledir. Sen onun-bunun hakkında sayısız komplo teorisi üretirsen birileri de senin hakkında hesapsız komplo teorileri üretir. Rakamı tam olarak bilmiyorum ama Yalçın. 30 küsur kitap yazmış. Ortalama her biri 400 sayfa olsa 12 binden fazla sayfa sayısı eder. Araştırmacı bir yazar olduğu söyleniyor. Yazdığı kitapların her bir sayfasının şekil alması için bir gün araştırma yaptığını varsaysak bu kitapları yazması ona 30 yılı aşkın bir süre lazım. Adam dinlenmemiş, tatile gitmemiş, hastalanıp ara vermemiş, arkadaşlarıyla eğlenmemiş, sadece çalışmış desek ancak böyle olur. Kimsenin böyle bir hayatının olamayacağına göre bir &#8220;araştırmacı yazar&#8221; için 30 küsur kitap yazmış olmak nereden baksan 50 yıl alması gerekir. Hüseyin Soner Yalçın zaten 55 yaşında. Bir yandan da habire köşe yazısı yazıyor ve ona vakit ayırıyor. Otuzdan fazla kitap yazmış olması bana biraz garip geliyor, sizce de öyle değil mi? Bizatihi Yalçın, bu minvalde bir açıklama yaparsa birlikte öğrenmiş olacağız. *** Etrafımızda akşamdan sabaha ne olacağını kestiremediğimiz bir vasatta ben niye Soner Yalçın’ı konu ediniyorum? Açıklayayım. Geçen günlerde bir yazı yayınladı. Her &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bilmiyorum, bilseydim bu yazıyı kaleme almazdım.</p>
<p>Yine de bana sorarsanız Hüseyin Soner Yalçın için şöyle derim:</p>
<p>Onun alametifarikası çokça kullandığı komplo teorileridir. Fabrikatörün tezgâhında yetişmiş biri olduğunu ürettiği sayısız komplo teorisinden anlamak mümkün. Bu işler böyledir. Sen onun-bunun hakkında sayısız komplo teorisi üretirsen birileri de senin hakkında hesapsız komplo teorileri üretir.</p>
<p>Rakamı tam olarak bilmiyorum ama Yalçın. 30 küsur kitap yazmış.</p>
<p>Ortalama her biri 400 sayfa olsa 12 binden fazla sayfa sayısı eder.</p>
<p>Araştırmacı bir yazar olduğu söyleniyor.</p>
<p>Yazdığı kitapların her bir sayfasının şekil alması için bir gün araştırma yaptığını varsaysak bu kitapları yazması ona 30 yılı aşkın bir süre lazım.</p>
<p>Adam dinlenmemiş, tatile gitmemiş, hastalanıp ara vermemiş, arkadaşlarıyla eğlenmemiş, sadece çalışmış desek ancak böyle olur.</p>
<p>Kimsenin böyle bir hayatının olamayacağına göre bir &#8220;araştırmacı yazar&#8221; için 30 küsur kitap yazmış olmak nereden baksan 50 yıl alması gerekir.</p>
<p>Hüseyin Soner Yalçın zaten 55 yaşında.</p>
<p>Bir yandan da habire köşe yazısı yazıyor ve ona vakit ayırıyor.</p>
<p>Otuzdan fazla kitap yazmış olması bana biraz garip geliyor, sizce de öyle değil mi?</p>
<p>Bizatihi Yalçın, bu minvalde bir açıklama yaparsa birlikte öğrenmiş olacağız.</p>
<p>***</p>
<p>Etrafımızda akşamdan sabaha ne olacağını kestiremediğimiz bir vasatta ben niye Soner Yalçın’ı konu ediniyorum?</p>
<p>Açıklayayım.</p>
<p>Geçen günlerde bir yazı yayınladı.</p>
<p>Her zaman olduğu gibi makaleyi Oda tv Sözcü gazetesinden naklen verdi.</p>
<p>Geçmişine öykünmüş olacak ki yazısında Maocu Komünist Çin’e methiyeler düzmüş.</p>
<p>Olabilir, adam aidiyetini belli etmiş, diyebilirsiniz.</p>
<p>Ancak öyle değil.</p>
<p>Çin’den ve komünist yöneticilerinden sıtayişle bahsedeceğim derken kel alaka kurarak imam hatiplileri diline dolamış.</p>
<p>Merak edenler için yazının linkini zaruretten buraya yazıyorum:  <a href="https://odatv.com/imam-hatipli-olmayani-yeteneksiz-sayanlar-bu-mucizeyi-merak-ediyor-mu-02012039.html">https://odatv.com/imam-hatipli-olmayani-yeteneksiz-sayanlar-bu-mucizeyi-merak-ediyor-mu-02012039.html</a></p>
<p>Makalenin içeriğini teğet geçiyorum.</p>
<p>İmam hatipliler hakkında zımni yersiz mesnetlerle dolu.</p>
<p>Aslında zahiren imam hatiplileri suçlayan ifadeler yok.</p>
<p>Çinli komünistlerin faziletlerinden dem vurarak imam hatipli olmayanları yeteneksiz görenlere laf sokmuş oluyor, sanki “kabiliyet” denen cibilliyeti sadece imam hatiplilere has bir özellik olarak görenler varmış gibi.</p>
<p>Her zaman ki gibi yeterli araştırmayı yapmamış, önüne servis edilen yazıya bir iki dokunmuş bu arada kel alaka bir başlık atmış deyip istihfaf ederek geçebilirsiniz.</p>
<p>Ben burada bir ayrıntıyı izhar edeceğim.</p>
<p>Mezkûr yazıda sözü edilen kitap Giray Fidan’ın çevirisiyle <strong>Kopernik Kitap</strong> isimli yayınevi tarafından Ağustos 2019’da yayınlanan bir eser.</p>
<p>Anladık ta ne var bunda, dediğinizi duyar gibiyim.</p>
<p>Olan şu: Yalçın’ın Komünist Çin’i yücelteyim derken kel alakalı bir şekilde imam hatiplilere değer verenlere laf sokmaya çalışmıştı ya.</p>
<p>İşte o kitabı yayınlayan Kopernik Kitap’ın sahibi de bir imam hatip lisesi mezunu.</p>
<p>Ha, bir şey daha Yalçın’ın imam hatip nefreti neden bu kadar koyu?</p>
<p>İnsan üzerine makale yazdığı kitabın yayınevinden hiç söz etmez mi?</p>
<p>Soner Yalçın bu, bildiğiniz gibi.</p>
<p>Adil Gülmez</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/soner-yalcinin-kitaplarini-kimler-yaziyor/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Editörden Mayıs 2019</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/editorden-mayis-2019/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/editorden-mayis-2019/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 02 May 2019 11:23:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Editörden]]></category>
		<category><![CDATA[Adil Gülmez]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=10155</guid>

					<description><![CDATA[Emperyalistlerin Askeri Olmayalım Önce bir saptama yapalım. Bir ülke için (ve söz konusu ülke Türkiye ise) tüm alanlarda stratejik bir ortak olduğumuz herhangi bir devlet yok. Bazı alanlarda işbirliği yapmanın her iki taraf için de faydalı olabileceği taktik hedefler olabilir. 20. yüzyılda yaşanan iki dünya savaşının ardından bugün küresel hegemonyanın yeni bir paylaşıma, dolayısıyla yeni bir savaşa ihtiyacı var. Paylaşım ve savaş ister taktiksel olsun isterse stratejik yeni işbirliklerine ihtiyaç duyar. Yaşadığımız coğrafyada olan bitenin özeti bu. Soğuk Savaş dönemlerinden tevarüs eden paktlar ile yeni savaşlar/paylaşımlar yapmak ne kadar mümkün? Zamanın şartları icabı dâhil olduğumuz ittifaklar olsa olsa konjonktürel beraberlikler olarak değerlendirilebilir. Bizim kendisinden söz ederken stratejik müttefikimiz dediğimiz devletlerin bizleri hiçbir zaman stratejik ortak olarak görmedikleri çok açık. Aksi söz konusu olsa idi maliyetine ortak olduğumuz savaş uçaklarının tesliminde bu kadar sorun çıkarılır mıydı?   Türkiye’nin ABD-AB/NATO sevdasının “duygusal” yönünü de hatırla(t)makta yarar var. Yabancı sermaye Borsa’yı coşturan sıcak parayı çekti mi, Başbakanlığın önünde kasa atan adam görüntüleri çıkıverir birden ortaya. Nazım Hikmet, Kore’ye gönderilen Türk askeri için “23 Sentlik Asker” şiirini yazmıştı, o hesap! Bir ülke için stratejik önemi haiz olan bir silah coğrafi, tarihi ve dini hiçbir ortak yönü olmayan bir başka ülke için nasıl stratejik ortaklık &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Emperyalistlerin Askeri Olmayalım</strong></p>
<p class="YG-Yazlar"><span lang="TR">Önce bir saptama yapalım. Bir ülke için (ve söz konusu ülke Türkiye ise) tüm alanlarda stratejik bir ortak olduğumuz herhangi bir devlet yok. Bazı alanlarda işbirliği yapmanın her iki taraf için de faydalı olabileceği taktik hedefler olabilir. </span></p>
<p class="YG-Yazlar"><span lang="TR">20. yüzyılda yaşanan iki dünya savaşının ardından bugün küresel hegemonyanın yeni bir paylaşıma, dolayısıyla yeni bir savaşa ihtiyacı var. Paylaşım ve savaş ister taktiksel olsun isterse stratejik yeni işbirliklerine ihtiyaç duyar. Yaşadığımız coğrafyada olan bitenin özeti bu. </span></p>
<p class="YG-Yazlar"><span lang="TR">Soğuk Savaş dönemlerinden tevarüs eden paktlar ile yeni savaşlar/paylaşımlar yapmak ne kadar mümkün? Zamanın şartları icabı dâhil olduğumuz ittifaklar olsa olsa konjonktürel beraberlikler olarak değerlendirilebilir. </span></p>
<p class="YG-Yazlar"><span lang="TR">Bizim kendisinden söz ederken stratejik müttefikimiz dediğimiz devletlerin bizleri hiçbir zaman stratejik ortak olarak görmedikleri çok açık. Aksi söz konusu olsa idi maliyetine ortak olduğumuz savaş uçaklarının tesliminde bu kadar sorun çıkarılır mıydı?  </span></p>
<p class="YG-Yazlar"><span lang="TR">Türkiye’nin ABD-AB/NATO sevdasının “duygusal” yönünü de hatırla(t)makta yarar var. Yabancı sermaye Borsa’yı coşturan sıcak parayı çekti mi, Başbakanlığın önünde kasa atan adam görüntüleri çıkıverir birden ortaya. Nazım Hikmet, Kore’ye gönderilen Türk askeri için “23 Sentlik Asker” şiirini yazmıştı, o hesap!</span></p>
<p class="YG-Yazlar"><span lang="TR">Bir ülke için stratejik önemi haiz olan bir silah coğrafi, tarihi ve dini hiçbir ortak yönü olmayan bir başka ülke için nasıl stratejik ortaklık öznesi olabilir? F-35 savaş uçakları bir silah olmanın ötesinde, bugün Trump’ın “Amerika’yı yeniden büyük yapma” iddiasının en önemli halkalarını oluşturan istihdamı ve refahı artırma hedeflerini temin edecek stratejik bir ürün. </span></p>
<p class="YG-Yazlar"><span lang="TR">Üretici firma Lockheed Martin’in yalnızca proje ortağı 13 ülkeye satmayı planladığı, çoğunluğu A tipi F-35 uçaklarının sayısı 4 bin 500. En ucuz model olan F-35A tipi savaş uçağının birim fiyatının 89 milyon dolar olduğu göz önüne alınırsa, Amerikan savunma sanayiinin, Amerikan ekonomisinin ve Trump’ın 2020 başkanlık seçimi için bu projeden beklentilerinin boyutu da daha iyi kavranabilir.</span></p>
<p class="YG-Yazlar"><span lang="TR" style="letter-spacing: -.1pt;">Gelinen nokta itibariyle bir kısım aydınlarımız şöyle ifadeler kullanıyorlar: “Türkiye’nin ait olduğu coğrafyada kendi dünyasını kurmasının zamanı gelmiştir, bölgedeki komşularıyla Batı’nın önüne set çekecek siyasî, askerî ve iktisadî bir organizasyona gitmesi kaçınılmaz olmuştur, Türkiye’nin Batı ile oynadığı oyunun sürdürülebilirliği kalmamıştır.”</span></p>
<p class="YG-Yazlar"><span lang="TR">Emperyalizme asker olmamak için yeni vizyonumuz olmalıdır. “Yeni bir dünya kurulur ve Türkiye bu dünyada yerini alır” sözü çağcıl ve doğru bir tespit değildir. Batı bloğundan itizal eden Türkiye’nin gidip kendine yer bulacağı blok Avrasya bloğu olabilmesi için o ittifakı oluşturan ülkelerle stratejik hedeflerimizin örtüşmesi gerekmektedir. </span></p>
<p class="YG-Yazlar"><span lang="TR">Unutmayalım ki Rusya ve Çin gibi ülkelerle tarihten tevarüs eden anlaşmazlıklarımız hâlâ diridir. Bizim terörist dediğimiz silahlı örgütler onların nezdinde meşru hak arayıcılarıdır. Ne Rusya ve ne de Çin, PKK’yı terör örgütü olarak görmemektedirler. Dolayısıyla Batı bloğundan ayrılacak isek bazı hedeflerimizin örtüştüğü ülkelerle taktiksel ortaklıklar geliştirerek yolumuza devam edebiliriz.</span></p>
<p class="YG-Yazlar"><span lang="TR">Yeni bir dünya kurulacaksa Türkiye, o dünyanın içinde öncü, lider kurucu olmalıdır. </span></p>
<p class="YG-Yazlar"><span lang="TR">Gelecek sayımızda buluşmak dileğiyle…</span></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/editorden-mayis-2019/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Diğer Partilerden Aday Aparmak</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/diger-partilerden-aday-aparmak/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/diger-partilerden-aday-aparmak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 25 Oct 2018 09:53:59 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Adil Gülmez]]></category>
		<category><![CDATA[Yerel Seçimler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=3189</guid>

					<description><![CDATA[ADİL GÜLMEZ YAZDI&#8230; 2019 YEREL SEÇİMLERİNDE ÇOK KONUŞULACAK OLAY Daha önce olmuş netekim. Önümüzdeki yerel seçimlerde neden olmasın? Ankara’dan Melih Gökçek MHP adayı, Mansur Yavaş da AK Parti adayı olsun! Abdüllatif Şener, CHP’den milletvekili oldu da ne oldu? İlk başta biraz yadırganır sonra araziyle uyumlu hale gelirler. Metal yorgunluğu kılıfıyla kendi partilerinden istifa ettirilen seçilmiş başkanlar kaybettikleri makamlarını yeniden geri almak için başka partilerden aday olsalar çok mu yadırganırlar? Hiç sanmıyorum. Politikanın doğasında var böyle şeyler. Son birkaç gündür yaşananlar Demirel’in bu sözü söylerken ne kadar haklı olduğunu tekrar gösterdi.Ne demişti rahmetli büyüğümüz: “siyasette 24 saat uzun bir zamandır.” Geçtiğimiz günler için de bu sözün ne kadar doğru bir yorum olduğunu anlayacak durumlar yaşadık. Paylaşılan anket sonuçlarından da görünen o ki, seçmenlerin tercihleri pek değişmiyor. Bu durumda partilerin önündeki en etkili çözüm rakip partilerden aday aparmak. Önümüzdeki yıl mart ayında yapılacak 2019 yerel seçimlerine damgasını vuracak olay bu. Yadırganır ama alışılır da Hatırlayalım bir partinin karşı partilerden aday aparması yeni bir şey değil. Benzer örnekler siyasi tarihimizde ziyadesiyle mevcut. Son milletvekili seçimlerinde CHP, AK Parti’nin kurucu kadrosundan bir isim olan Abdüllatif Şener’i Konya’dan aday gösterip Meclis’e girmesini sağlamadı mı? Yine aynı CHP bu işi daha önce de yapmıştı. Biliyorsunuz 2014 &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>ADİL GÜLMEZ YAZDI&#8230;</strong><br />
<strong>2019 YEREL SEÇİMLERİNDE ÇOK KONUŞULACAK OLAY</strong></p>
<p><strong>Daha önce olmuş netekim. Önümüzdeki yerel seçimlerde neden olmasın? Ankara’dan Melih Gökçek MHP adayı, Mansur Yavaş da AK Parti adayı olsun! Abdüllatif Şener, CHP’den milletvekili oldu da ne oldu? İlk başta biraz yadırganır sonra araziyle uyumlu hale gelirler.</strong></p>
<p>Metal yorgunluğu kılıfıyla kendi partilerinden istifa ettirilen seçilmiş başkanlar kaybettikleri makamlarını yeniden geri almak için başka partilerden aday olsalar çok mu yadırganırlar? Hiç sanmıyorum. Politikanın doğasında var böyle şeyler. Son birkaç gündür yaşananlar Demirel’in bu sözü söylerken ne kadar haklı olduğunu tekrar gösterdi.Ne demişti rahmetli büyüğümüz: “siyasette 24 saat uzun bir zamandır.”</p>
<p>Geçtiğimiz günler için de bu sözün ne kadar doğru bir yorum olduğunu anlayacak durumlar yaşadık. Paylaşılan anket sonuçlarından da görünen o ki, seçmenlerin tercihleri pek değişmiyor. Bu durumda partilerin önündeki en etkili çözüm rakip partilerden aday aparmak. Önümüzdeki yıl mart ayında yapılacak 2019 yerel seçimlerine damgasını vuracak olay bu.</p>
<p><strong>Yadırganır ama alışılır da</strong><br />
Hatırlayalım bir partinin karşı partilerden aday aparması yeni bir şey değil. Benzer örnekler siyasi tarihimizde ziyadesiyle mevcut. Son milletvekili seçimlerinde CHP, AK Parti’nin kurucu kadrosundan bir isim olan Abdüllatif Şener’i Konya’dan aday gösterip Meclis’e girmesini sağlamadı mı? Yine aynı CHP bu işi daha önce de yapmıştı. Biliyorsunuz 2014 yerel seçiminde, uzun yıllar MHP’den Beypazarı’nda belediye başkanlığı yapmış Mansur Beyaz’ı Ankara Büyükşehir Belediyesi için aday gösterebilmişti. Ancak Mansur Beyaz’la muvaffak olup başkanlığı kazanamadı, bu konu bir bahsi diğer.</p>
<p>Burada önemli olan başka partilerden aday ayartmanın o partinin tabanı tarafından kabul görüp görmemesi. Kendi partileri içinden değil de başka bir parti ismiyle tanınan adaylara parti bünyesinden önce bir tepki oluşsa da bu istemezük tavrı sonra yadırganma aşamasına, daha sonra da “adam sen de ha Ali Mehmet, ha Mehmet Ali” anlayışına dönüşüyor.</p>
<p>Etik olarak yadırgansa da maalesef bu durum böyle. Örneklendirirsek bir çok misali gözler önüne serebiliriz. Mesela 2002 genel seçimlerinde AK Parti de daha önce başka partilerde siyaset yapmış isimleri listesinden Meclis’e sokmuş, hatta içlerinden Erkan Mumcu’yu kültür bakanlığına da getirmişti.</p>
<p>Önümüzdeki yerel seçimlerde Melih Gökçek’in MHP’de Ankara Büyükşehir Belediye başkan dayı olup olmayacağı, partilerin ve aday göstermeye hazırlandıkları siyasi kimlikli kişilerin kendi bilecekleri bir iş. Beş ay sonra yapılacak yerel seçimin öncekilerden farklı bir zeminde geçeceğini ve bu seçimlere aparılan adayların damgasını vuracakları bir seçim olacağını tahmin etmek hiç de güç değil.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/diger-partilerden-aday-aparmak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Editörden Ekim 2018</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/editorden-ekim-2018/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/editorden-ekim-2018/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 30 Sep 2018 23:00:42 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Editörden]]></category>
		<category><![CDATA[Haberler]]></category>
		<category><![CDATA[Adil Gülmez]]></category>
		<category><![CDATA[Ekim 2018]]></category>
		<category><![CDATA[Yörünge Dergisi Ekim Sayısı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=2816</guid>

					<description><![CDATA[Dünyevileşmenin Çaresi Ahiret İnancıdır Dünyevileşmek, başka bir ifadeyle dünya ve içindekileri sevmek ve istemek fıtridir. Mal, mülk, makam, mevki ve çocuk sahibi olmak her insanın isteyebileceği dünyalıklardır. Sahip olduklarımızı maksuda ermek için bir araç olarak kullandığımızda hem dünyadan zevk alır hem de ahirete yatırım yapmış oluruz. Dünyalıkları istemeyi bir amaç haline getirirsek, o zaman dünya mutsuzluğu ile beraber ahirette de hüsrana uğrayanlardan oluruz. Son yıllarda bazı Müslümanlar, tam anlamıyla bir sınıf atlama hamlesi gerçekleştirdiler. Mal, mülk, araba, kabarık banka hesabı, pahalı hobiler edindiler. Onların çocukları da büyüdü, spor araba, pahalı aksesuar düşkünü oldular, parayla okudukları özel okullarda, aldıkları yarım yamalak eğitimleriyle bir şey oldum havasına girdiler. Aslında din ve maddecilik, birbirlerinin zıddı konumunda. Eskinin İslamcıları, sırf bu yüzden komünizm karşıtı gibi davranıp taraftar toplamayı başarıyorlardı. Fakat bizim yeni İslamcılar, bu iki kavramı da bir araya getirmeyi başardılar. Hem maddeci hem manacı olmayı becerdiklerini düşünüyorlar. Kaza ve kadere iman ediyorlar fakat kaza yaptıktan sonra ilk düşündükleri şey arabayı kaç liraya eski haline getirebilecekleri oluyor. ‘Allah Korusun’ yazdırdıkları camın takılı olduğu arabanın fiyatı ile kalitelerini eş tutuyorlar. Kollarındaki sahte saatler, sırf onların kolunda olduğu için katbekat fazla değerli oluyor sanıyor ve bundan haz duyuyorlar. 19. yüzyıl materyalist düşünce modeli, beraberinde sekülerizmi de &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Dünyevileşmenin Çaresi Ahiret İnancıdır</strong></p>
<p>Dünyevileşmek, başka bir ifadeyle dünya ve içindekileri sevmek ve istemek fıtridir. Mal, mülk, makam, mevki ve çocuk sahibi olmak her insanın isteyebileceği dünyalıklardır. Sahip olduklarımızı maksuda ermek için bir araç olarak kullandığımızda hem dünyadan zevk alır hem de ahirete yatırım yapmış oluruz. Dünyalıkları istemeyi bir amaç haline getirirsek, o zaman dünya mutsuzluğu ile beraber ahirette de hüsrana uğrayanlardan oluruz. Son yıllarda bazı Müslümanlar, tam anlamıyla bir sınıf atlama hamlesi gerçekleştirdiler. Mal, mülk, araba, kabarık banka hesabı, pahalı hobiler edindiler. Onların çocukları da büyüdü, spor araba, pahalı aksesuar düşkünü oldular, parayla okudukları özel okullarda, aldıkları yarım yamalak eğitimleriyle bir şey oldum havasına girdiler.</p>
<p>Aslında din ve maddecilik, birbirlerinin zıddı konumunda. Eskinin İslamcıları, sırf bu yüzden komünizm karşıtı gibi davranıp taraftar toplamayı başarıyorlardı. Fakat bizim yeni İslamcılar, bu iki kavramı da bir araya getirmeyi başardılar. Hem maddeci hem manacı olmayı becerdiklerini düşünüyorlar. Kaza ve kadere iman ediyorlar fakat kaza yaptıktan sonra ilk düşündükleri şey arabayı kaç liraya eski haline getirebilecekleri oluyor. ‘Allah Korusun’ yazdırdıkları camın takılı olduğu arabanın fiyatı ile kalitelerini eş tutuyorlar. Kollarındaki sahte saatler, sırf onların kolunda olduğu için katbekat fazla değerli oluyor sanıyor ve bundan haz duyuyorlar. 19. yüzyıl materyalist düşünce modeli, beraberinde sekülerizmi de getirdi. Biz de ümmet olarak bu sekülerizmin girdabına kapılmak suretiyle tedrici olarak yozlaştık ve ciddi bir dejenerasyon evresine girdik. Yaklaşık 300 yıldır devam eden bu evre, ümmet olarak bizi o hale getirdi ki artık dünyaya Müslümanca bak(a)mıyoruz. Son yıllarda ise itikadi ve ameli bir kriz yaşıyoruz. Sekülerizm, bir diğer adı ile dünyevileşmek; hayatın bütün alanları ile kendini dünyanın çekiciliğine kaptırmaktır. Dünya merkezli düşünmek ve nihai hedef olarak dünya kazanımlarını elde etmektir. Bu hastalığa müptela olanlar hayata ve olaylara akl-ı selim ile bakmaz/bakamaz. Dünyevileşme, beraberinde bireyselleşmeyi de getiriyor. Toplumun içtimai hayatını sarsan dünyevileşme hastalığı, insanları kimlik ve kişilik kaybına uğrattığı gibi, bireyselleştirmeye de sürükler. Sadece kendini, ailesini, refahını, yaşam standardını düşünür. Dolayısıyla toplumsal yozlaşmayı, sosyolojik kaymayı yaşayarak, İslam âleminde yaşanan acı ve vahşetler karşısında duyarsızlaşır. Zaten dünya emperyalizmi de İslam âlemi için böyle bir yaşam biçimini arzular. Kapitalizmin egemen olduğu, eşyanın insana hükmettiği ve emperyalizmin güdümünde bir dünyada yaşıyoruz. İslam âleminde Müslümanların kolektif bir çalışma yap(a)mamaları için emperyalistler hem fikri hastalıkları hem de dünyevileşme hastalığını İslam âleminde yaygınlaştırıyorlar. Böylece Müslümanlar, ebedi hayatlarının şekilleneceği hesap gününü unutup geçici dünya keşmekeşine daldılar. Bu vaziyet yüzyıllardır devam ederek bir yaşam biçimi halini aldı.</p>
<p>Peki, bu yaşam biçiminden nasıl kurtulacağız? Öncelikle dünyaya, Müslümanca bakmalıyız. Kendi iç âlemimiz ile muhasebe yapıp, dünyaya olan bakış açımızı değiştirmeliyiz. “Ben ve Dünya” merkezli bir hayattan kurtulup, “Biz ve Hesap günü” merkezli bir hayat için tefekkür ederek çıkış yolları aramalıyız. Bunu da dünyevileşmeye karşı iktisat, kanaat ve tevekkül zırhını giyerek başlamalıyız. Bu bakış açısını yakaladığımızda hem Allah (cc) ile irtibatlı bir dünya anlayışına sahip olmuş hem de dinimizi ayakta tutmuş oluruz. Hz. Mevlana’nın Mesnevi’de dediği gibi; “Nasıl ki geminin su üzerinde olması, geminin yürümesine yardımcı oluyorsa Allah (cc) ile irtibatlı bir dünya anlayışı da dinin ayakta durmasına yardımcı olur.” Bir başka ifade ile ‘Gemi’nin batmaması ve yol alması, suyun üzerinde olması şartına bağlıdır, eğer gemiyi su ile doldurursan, geminin batması kaçınılmaz olur. Dolayısıyla Allah’ın istediği pencereden dünyaya bakarsak, dünyayı içimize değil menzilimize varmak için bastığımız toprak gibi görmüş oluruz. O zaman dünyamız, mamur olacağı gibi hesap gününde de izzet sahibi oluruz.</p>
<p>Hesap gününde izzet sahibi olma temennisi ile…</p>
<p>Adil Gülmez</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/editorden-ekim-2018/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sosyolog Dr. Emin Yaşar Demirci’den Yörünge’ye Açıklamalar</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/sosyolog-dr-emin-yasar-demirciden-yorungeye-aciklamalar/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/sosyolog-dr-emin-yasar-demirciden-yorungeye-aciklamalar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Adil GÜLMEZ]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 30 Jun 2018 22:39:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[10. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Adil Gülmez]]></category>
		<category><![CDATA[Emin Yaşar Demirci]]></category>
		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[Seçimler]]></category>
		<category><![CDATA[Temmuz 2018]]></category>
		<category><![CDATA[türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye'nin Geleceği]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=2331</guid>

					<description><![CDATA[Sosyolog Dr. Emin Yaşar Demirci’den Yörünge’ye Açıklamalar: “Seçmen Türkiye’nin Geleceğini Onayladı” 24 Haziran seçimlerinde Türkiye’nin geleceği oylanmıştır ve Türkiye’nin geleceği onaylanmıştır. Ben 100 yılın seçimi yerine 200 yılın seçimi diyorum. Osmanlı modernleşmesinden beri evrimleşen parlamenter siyasal sistemin yerine başkanlık sitemi getirilmektedir. Bu kendi başına radikal bir dönüşümdür. Bu dönüşümün ince ayarları ile sistemin tam olarak yerleştirilmesi zaman alacak olsa da dönüşümün kendisi gerçekleşmiştir. Türkiye’nin kaderini belirleyecek bir seçim sonrasında bu seçimin önemini ve sonuçlarının nasıl okunması gerektiğini Sosyolog Dr. Emin Yaşar Demirci’ye sorduk. İbn Haldun Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Öğretim üyesi olan Sayın Demirci, seçim sonuçlarını ve gelecek öngörülerini Yörünge’ye değerlendirdi. Seçmen Beka Sorununu Gördü 24 Haziran seçimlerine içte ve dışta vatandaşların yoğun ilgi göstermesini hangi parametrelerle açıklayabiliriz? Ülkemizde siyasi katılım her zaman yüksek olmuştur ve nadiren %80’nin altına düşmüştür. Bu seçimlerdedeki katılım %87’yi aşan bir oranla önceki seçimlerdeki katılım oranının üzerinde gerçekleşmiştir. Detaya girmeden açıklamak gerekirse bu durum demokratik sistemin ve demokrasi kültürünün toplum hayatımızda güçlü bir karşılığı olduğuna ve millet iradesinin meclise yansıması açısından ülkemizdeki seçimlerin demokratik meşruiyetine işaret etmektedir. Yine bu son seçimdeki katılım oranının ayrı bir anlamı da vardır. Özellikle son üç yılda her yıla bir seçimin düştüğü, neredeyse seçim yorgunu haline gelmiş bir ülkede bu düzeyde &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Sosyolog Dr. Emin Yaşar Demirci’den Yörünge’ye Açıklamalar:<br />
<strong>“Seçmen Türkiye’nin Geleceğini Onayladı”</strong></p>
<p><strong>24 Haziran seçimlerinde Türkiye’nin geleceği oylanmıştır ve Türkiye’nin geleceği onaylanmıştır. Ben 100 yılın seçimi yerine 200 yılın seçimi diyorum. Osmanlı modernleşmesinden beri evrimleşen parlamenter siyasal sistemin yerine başkanlık sitemi getirilmektedir. Bu kendi başına radikal bir dönüşümdür. Bu dönüşümün ince ayarları ile sistemin tam olarak yerleştirilmesi zaman alacak olsa da dönüşümün kendisi gerçekleşmiştir.</strong></p>
<p><em>Türkiye’nin kaderini belirleyecek bir seçim sonrasında bu seçimin önemini ve sonuçlarının nasıl okunması gerektiğini Sosyolog Dr. Emin Yaşar Demirci’ye sorduk. İbn Haldun Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Öğretim üyesi olan Sayın Demirci, seçim sonuçlarını ve gelecek öngörülerini Yörünge’ye değerlendirdi.</em></p>
<p><strong>Seçmen Beka Sorununu Gördü</strong></p>
<p><strong>24 Haziran seçimlerine içte ve dışta vatandaşların yoğun ilgi göstermesini hangi parametrelerle açıklayabiliriz?</strong></p>
<p>Ülkemizde siyasi katılım her zaman yüksek olmuştur ve nadiren %80’nin altına düşmüştür. Bu seçimlerdedeki katılım %87’yi aşan bir oranla önceki seçimlerdeki katılım oranının üzerinde gerçekleşmiştir. Detaya girmeden açıklamak gerekirse bu durum demokratik sistemin ve demokrasi kültürünün toplum hayatımızda güçlü bir karşılığı olduğuna ve millet iradesinin meclise yansıması açısından ülkemizdeki seçimlerin demokratik meşruiyetine işaret etmektedir. Yine bu son seçimdeki katılım oranının ayrı bir anlamı da vardır. Özellikle son üç yılda her yıla bir seçimin düştüğü, neredeyse seçim yorgunu haline gelmiş bir ülkede bu düzeyde bir katılımın gerçekleşmiş olmasının üzerinde durulmalıdır. Bu seçimlerde seçmen kendisine vaat edilenler arasından bir tercih yapmamış, ülkenin içinde bulunduğu iç ve dış tehditler karşısında yaşanan beka sorununa sahip çıkmıştır. Yurt dışında yaşayan vatandaşlarımız arasındaki yüksek katılımı da bununla izah edebiliriz. Yurt dışı vatandaşlarımızın ülkelerinin beka sorununa sahip çıkmalarının ve geleceğinde söz sahibi olmak istemelerinin üzerinde de ayrıca durulmalıdır.</p>
<p><strong>Sistemin Radikal Dönüşümü</strong></p>
<p><strong>Bu seçimlerinin Türkiye ve Dünya açısından önemi nedir? Bazıları bu seçim için 100 yılın seçimi diyorlar.</strong></p>
<p>24 Haziran seçimlerinde Türkiye’nin geleceği oylanmıştır ve Türkiye’nin geleceği onaylanmıştır. Ben 100 yılın seçimi yerine 200 yılın seçimi diyorum. Osmanlı modernleşmesinden beri evrimleşen parlamenter siyasal sistemin yerine başkanlık sitemi getirilmektedir. Bu kendi başına radikal bir dönüşümdür. Bu dönüşümün ince ayarları ile sistemin tam olarak yerleştirilmesi zaman alacak olsa da dönüşümün kendisi gerçekleşmiştir. 24 Haziran seçimlerinin dünya için önemini büyük güçlerin Türkiye üzerine kurdukları planların çökmesi olarak anlayacak olursak “büyük güçlerin bir kez daha başarısız olduklarını” söyleyebiliriz. Ama bu eşyanın doğasında olan bir durum. Burada durmayacakları kesin. Ancak her defasında başarısız olmaları da kaçınılmaz. Esas olan, dünyanın geri kalanı için olumlu bir anlamı ve önemi var mıdır sorusudur ki bu sorunun cevabı yeni sistem içerisinde ülkemizi nereye getirebileceğimize bağlıdır. Bu hususta olumlu konuşabildiğimiz ölçüde 24 Haziran seçimlerinin, egemenler dışındaki dünya için de bir anlamı olduğunu söyleyebileceğiz.</p>
<p><strong>Liderlerin propaganda sürecinde kullandıkları seçim dilini nasıl buldunuz? Kullanılan iletişim argümanlarını da göz önüne aldığımızda her şey yolunda gitti diyebilir miyiz? Liderlerin ve partilerin propaganda performanslarını değerlendirebilir misiniz?</strong></p>
<p>Hızlı ve kısa süren bir seçim dönemi yaşadık. İyi de oldu. Zaman zaman sertleşse de üslup geçmişe kıyasla daha makuldu. Aynı şeyi sosyal medya platformları için söyleyemeyeceğim. Sosyal medyanın dili son derece saygısız, üslüpsuz, hiç bir kuralı ve kutsalı olmayan ahlaksız bir dildi. Gelecekte bu dilin nereye evrileceğini kaygıyla izliyorum. Liderlerin ve partilerin performansları sonuçlarda kendi göstermekte. Sayın Cumhurbaşkanı bu hususta rakipsiz olduğunu bir kez daha teyit etti. Muharrem İnce’nin performansını da yabana atmamak gerek. Bu seçimler siyasi hayatımıza yeni bir lider kazandırdı. Kılıçdaroğlu’nun günleri sayılı diyebiliriz.</p>
<p><strong>Seçimlerde sandıktan çıkan sonucu belirleyen unsurlar sizce nelerdir?</strong></p>
<p>Seçim vaatlerinin sonuçlar üzerindeki etkisinin asgari olduğunu düşünüyorum. Belki bu konuda bir alan çalışması yapmak ve seçim vaatlerinin tercihler üzerindeki etkisini ölçmekte fayda var. Sonucu belirlemede vaatlerden ziyade partilerin gelecek için çizdikleri vizyon daha etkili oldu. Zaman zaman geçmişi, onun olumsuzluklarını hatırlatmaya çalışan tartışmalar olduysa da bunun seçmen nezdinde çok fazla karşılığı olduğunu düşünmüyorum. Kısaca partilerin gelecekle ilgili vizyonları yarıştı ve bu hususta en inandırıcı olan ise ipi göğüsledi.</p>
<p><strong>25 Haziran’da Türkiye artık yeni bir sisteme geçiyor. Yeni sistemle demokrasi kültürümüz daha da artacak diyebilir miyiz?</strong></p>
<p>Bu biraz da bizim demokrasiden ne anladığımız, ondan ne beklediğimizle ilgilidir. En başta şu hususu hatırlatmakta fayda var: Demokrasi mükemmelin değil, mümkünün sistemidir. Demokrasiyi önemli kılan da bu eksikliğidir. Bu eksik sistemin içinde yaşamaya, yaşatmaya çalıştığımız mükemmellerimizle mümkünü yakalamaya çalışırız. Bunu kabullendiğimiz, içselleştirdiğimiz oranda da demokrasi kültürümüz daha çok gelişir. Yeni sistemin ince ayarlarıyla daha köklü bir demokrasi kültürü geliştirebiliriz.</p>
<p><strong>İttifakların Geleceği</strong></p>
<p><strong>İttifakların geleceği ne olacak? Seçim sürecindeki ittifaklar, koalisyonlara evrilebilir mi?</strong></p>
<p>İttifaklar konusunda biraz farklı düşünmekteyim. %10 barajının zorunlu bir sonucu olarak ortaya çıkan ittifaklar barajı anlamsız kılmıştır. Barajın olmadığı bir seçim sistemi olsaydı tablo bugünkünden daha farklı olmazdı. Hatta daha olumlu bir tablo ile karşılaşabilirdik. En başta seçim başında kurulan ittifakla iktidarın eli önceden bağlanmazdı. İktidar, seçim sonrasındaki muhtemel ittifak imkanlarıyla kendisine daha geniş bir manevra alanı kurabilirdi. Ben ittifakı iktidarın önündeki en önemli problem alanı olarak görmekteyim. İnşallah yanılırım.</p>
<p><strong>Seçim meydanları 24 Haziran’dan sonraki Türkiye için nasıl mesajlar verdi? Meydanların dilinden akıllarda kalanlar sizce nelerdir?</strong></p>
<p>Muhalefetin seçim dili karşıtlık ve red üzerine kurulu olduğu için akılda kalan bir mesajı olduğunu düşünmüyorum. Vaatlerin seçmen üzerinde çok fazla etkisi olmadığını daha önce söylemiştim. Önemli olan iktidarın nasıl bir gelecek vizyounu çizdiği ile ilgilidir. Bu hususta inandırıcı olduğu ölçüde de başarılı oldu.</p>
<p><strong>Anket Şirketleri Temenni Satıyor</strong></p>
<p><strong>Seçim öncesi açıklanan anket sonuçlarını, sandık sonuçlarıyla karşılaştırdığımızda neler söyleyebiliriz? Neden Türkiye’de tahminleri tutmayan anket şirketleri kepenk indirmiyor?</strong></p>
<p>Bu seçimler söz konusu olduğunda, anketlerin pek yanıldığı söylenemez. Şu an önde gelen araştırma şirketlerinin sonuçlarına bakıyorum oldukça isabetli tahminler yapmışlar. Bu biraz da geçmişten ders almalarından, daha temkinli davranmalarından kaynaklanıyor. Tabii sonuçlar konusunda muhteşem şekilde yanılmakta ısrar eden araştırma şirketleri de var. Ancak onlar tahmin yapmıyorlar, temennide bulunuyorlardı ki işin başından beri onları tanıyor biliyoruz. Kepenk kapatmıyorlar çünkü müşterilerine tahmin değil temenni satıyorlar. Temenniler üzerinden maniplasyon satıyorlar. İşleri ve işlevlerı farklı.</p>
<p><strong>Bazı dinî çevreler, cemaatler ve mütedeyyin siyasi oluşumların bu seçimlerde Ak Parti’ye özellikle mesafeli durmalarını nasıl açıklayabilirsiniz?</strong></p>
<p>Mütedeyyin cevrelerin, cemaatlerin neden AK Parti’ye mesafeli durduklarını bilmem mümkün değil. Araştırmak gerekir. Ancak bu mesafenin aslında olumlu bir şey olduğunu düşünüyorum. Din söz konusu olduğunda Hz. Ali’ye atfedilen şu sözü hatırlarım: “Ulemanın makbulü ümeraya uzak durandır, ümeranın makbulü ise ulemaya yakın olandır.” Ben mezkur çevrelerin siyasi iktidarlara her zaman bir dirsek mesafesinde durmaları gerektiğini düşünürüm. Bu onları daha özgür ve daha sivil kılacaktır. İkdidarlara karşı takınılan mesafeli tutum ise bu çevrelerin birbirlerine olan mesafelerini azaltacaktır.</p>
<p>Seçim sonuçları gösteriyor ki seçimden önce öngörülen partiler arası oy kaymaları pek gerçekleşmedi. İYİ Parti’nin MHP’nin oylarından çoğunu alacağı iddia ediliyordu. Sonuçlar itibarıyla pek böyle gözükmüyor. Seçimlerde hangi parti hangi partiden oy devşirdi sizce?</p>
<p>Seçim sonuçları detaylı olarak incelenmeden bu hususta değerlendirme yapmak doğru olmaz. Ancak sonuçlara kabaca bakacak olursak partiler arasında büyük kaymalar olmadığı görünüyör. İYİ Parti’nin MHP’den, beklenen ölçüde olmasa da bir miktar oy devşirdiği söylenebilir. AK Parti’den İYİ Parti ve MHP’ye, MHP’den İYİ partiye, CHP’den İYİ Parti ve HDP’ye sınırlı oy kaymaları olduğu söylenebilir. Ancak bunlar afaki iddialar olur. Oy kaymalarının hangi ölçü ve ölçekte olduğunun ayrıca araştırılması gerekir.</p>
<p><strong>Demokrasi Şöleni</strong></p>
<p><strong>Bu seçimlerde Türkiye olarak tüm dünyaya örnek olacak bir demokrasi şöleni yaşadığımız/yaşattığımız söylenebilir mi?</strong></p>
<p>Seçimler büyük bir olgunluk içinde geçti. Kayda değer bir olay meydana gelmedi. Seçim sonrası tartışmalar da aynı olgunlukta devam ediyor. En büyük rakip konumundaki Sayın Muharrem İnce, büyük bir olgunlukla yenilgiyi, kabul etmiş, seçim süreci ve sonuçların meşruiyetinin tartışılmasına fırsat vermemiştir. Seçim sonrası kutlamalarda aynı olgunluk ve nezaket içinde gerçekleşmiştir. Sayın Cumhurbaşkanımızın gerek İstanbul’da gerekse Ankara’da halka hitaplarında kullandığı üslup son derece dikkatli ve kuşatıcı olmuştur. Kısaca bir ülkenin kaderini belirleyecek bir seçim huzur ve barış içinde gerçekleşmiştir. Aynı derecede kader belirleyici nitelikte bir seçim ve sonucu herhangi bir batı ülkesinde bile bu kadar olgunlukla karşılanmazdı. Halkımız ve ülkemizle bu hususta gurur duyabiliriz. Bu ülkede demokratik kültür herhangi bir batılı gözlemcinin algılayabildiğinin ötesinde yerleşmiş ve kök salmıştır.</p>
<p><strong>Beka Sorunu</strong></p>
<p><strong>Erken seçimin gerekçesi olarak gösterilen Türkiye Cumhuriyeti’nin bekası sorunu sandık sonuçlarına bakarak halkımız tarafından anlaşılmış diyebilir miyiz?</strong></p>
<p>Bu ülkenin son bir yılı, son iki yılı, son üç yılı, bunu 2012 yılına kadar geri götürebiliriz, hep olağanüstülükler içinde geçmiştir. 2012 yılında devletin kılcal damarlarına kadar nüfuz etmiş çetenin ilk başkaldırışı ile başlayan süreç, ülkeyi aynı çetenin darbe girişimine kadar götürmüştür. Bu darbe girişimi bize ne büyük badireler içinden geçtiğimizi bütün çıplaklığı ile göstermiştir. Bir an durup düşünelim: Allah korusun, darbe girişimi amacına ulaşsaydı bugünkü halimiz ne olurdu? En iyimser ihtimalle ülke bir kaç parçaya bölünür, tarafların birbirleri ile muhtemel çatışmalarını bahane eden dış güçler duruma müdahale ederler, yaratılan fiili durumun ardından ülkenin en zengin, gelişmiş bölgeleri batı ile bütünleştirilirken geri kalan bölgeleri ise kendi aralarında didişen çatışma kuşağına dönüştürülürlerdi. Tam bir kâbus hali ki bu aslında en iyimser senaryo. Maazallah darbe girişimi başarıya ulaşmış olsaydı bu iyimser senaryodan daha kötüsü başımıza gelebilirdi. Yıllar sürecek korkunç bir iç savaş girdabında milyonlarca insanımızı kaybedebilirdik. Gidecek yeri olmayan on milyonlar ise mülteci bile olamazlardı. 15 Temmuz sabahı bu ülke böyle bir felaketin eşiğinden dönmüş, kâbustan uyanmıştır. O yüzden 15 Temmuz şehitleri ve gazileri hakkındaki duygularımıza ancak Mehmet Akif’in mısraları tercüman olabilir: “Bedr’in arslanları ancak bu kadar şanlı idi”. Onlar Bedr’in, Çanakkale’nin, Milli mücadalenin arslanlarının bilinciyle ülkenin kaderine sahip çıkarak bizi bir felaketin eşiğinden kurtarmıştır. Bu bir tesadüf değildir. Bu ülke halkının sahip olduğu tarih bilincinin bir tezhürüdür. Bu bilinç Bedir’de, Çanakkale’de, Milli mücadelede olduğu gibi zor zamanlarda tezahür ederek kendi geleceğine sahip çıkar. Seçimlerde tercihlerimizi bu tarihi bilincin rehberliğinde gerçekleştirdik.</p>
<p><strong>24 Haziran seçimlerinde oy kaybına uğrayan partilerin kaybetme nedenleri nelerdir? Buna karşılık oy sayısını artıran partilerin cumhurbaşkanı adaylarının oylarını artırma sebepleri nelerdir?</strong></p>
<p>Bu soruyu bir önceki soruya ve cevabına geri dönerek cevaplamaya çalışayım. Bu seçimin iki galibi var. Sayın Cumhurbaşkanı ve Devlet Bahçeli. Bu iki ismi öne çıkaran husus 15 Temmuz sonrası ülkenin maruz kaldığı tehditleri zamanında algılamaları ve ortak bir tepki geliştirebilmeleridir. Devletin ve ülkenin maruz kaldığı tehditler karşısında her iki siyasi lider, aralarında daha önce var olan rekabeti bir kenara bırakarak bir araya gelebilmişler, ortak bir politika geliştirebilmişlerdir. Diğer partiler ise bu konuda yeterince hassasiyet gösterememiş, siyasi rekabetleri yüzünden FETÖ tehdidi karşısında net bir tavır gösteremeyerek zaafiyete düşmüşlerdir. Kanaatim odur ki memleketin beka sorunu karşısında yeterli hassasiyet gösterilmesi durumunda diğer partiler de daha iyi bir sonuç elde edebilirlerdi.</p>
<p><strong>İttifakların Faydaları ve Zararları</strong></p>
<p><strong>Seçim öncesi gerçekleştirilen ittifaklar ve sandıktan çıkan sonuçlar gözü önüne alındığında parlementoda koalisyon oluşumları gerçekleşebilir mi? Yeni oluşacak parlamentoda Ak Parti, milletvekili sayısı açısından sorunlar yaşayabilir mi? Önümüzdeki günlerde kurulacak kabinede Milliyetçi Hareket Partisi’ne mensup yeni bakanların görev alacağı söylenebilir mi?</strong></p>
<p>İttifaklar konusundaki düşüncemi önceki sorulardan birinde açıklamıştım. İttifaklar yerine ittifaklara ihtiyacın olmayacağı barajsız bir seçim sistemini tercih ederim. Sebebine gelince: Öncelikle seçim öncesinde kurulacak ittifaklar, seçim sonrasında iktidar olmaları durumunda tarafları birbirlerine mecbur kılmaktadır. İttifak yapan tarafların her zaman uyum içinde çalışacağını kimse garanti edemez. Bunun yanında seçim öncesi ittifaklar tarafların birbirlerine karşı bloklaşmalarına ve sertleşmelerine yol açar. Oysa barajsız bir sistemde taraflar birbirlerini muhtemel bir iktidar ortağı olarak göreceğinden üsluplarında daha makul ve yapıcı tavır geliştireceklerdir düşüncesindeyim. Tabii bu ideal bir durumdur ki olaylar çoğu zaman ideal duruma göre gelişmezler. Kısaca bu husustaki düşüncelerimde yanılma ihtimalinin yüksek olduğunu peşinen kabul etmeliyim. Bu konuyu kapamadan bir hususun altını çizmekte fayda görüyorum: Seçim sonuçları barajın fiilen bir işlevi olmadığını gösterdi. Diğer sonuçlar bir tarafa barajsız bir seçim sisteminde HDP’nin kürt seçmen üzerindeki tekeli kırılacak, göründüğünden çok daha çoğulcu özellikler gösteren Kürt seçmenlerin tercihleri meclise yansıyacaktır. Bu durumun Kürt sorununun çözümünde daha kolay mesafe almamıza katkı sağlaycağını düşünmekteyim.</p>
<p><strong>Sizce 24 Haziran seçimlerini bir cümle ile ifade etmek gerekirse sandıklarda seçmen hangi mesajı verdi?</strong></p>
<p>Seçmenin mesajının ne olduğu her seçim sonrasının en çok tartışılan konusudur. Tartışmaya konu mesaj sayısı ise neredeyse tartışmaya taraf muhataplar kadar çoktur. Yani her tartışmacının kendine ait bir “seçmen ne mesaj verdi” görüşü vardır. Bu görüşlerin çok azı bir diğeri ile örtüşür. Bunun sebebi seçmen diye mesaj verebilen gerçek bir kişinin olmayışıdır. Bizim seçmen dediğimiz farklı kaygıları, beklentileri, umutları, korkuları olan ve farklı saiklerle sandığı gidip tercihte bulunan insanlardan oluşur. Seçmen tercihlerinin hiç biri diğerinin aynısı değildir. Çoğu zaman birbirleri ile çelişen, bir diğerine indirgenemez tercihlerdir. Bu durumu bazı siyaset bilimciler “demokrasinin imkânsızlığı” tezi ile ifade etmeye çalışırlar. Teorik olarak doğru gibi görünen bu tezin pratikte karşılığı yoktur. Herşeye rağmen işleyen bir demokrasi vardır. Sebebine gelince: her ne kadar tercihler birbirleri ile çelişen, birbirlerine indirgenemez tercihler olsa da tercihlerin bir birleri ile kesişme noktalarında oluşan tercih kümeleri vardır. Bizim demokratik tercih dediğimiz şey aslında bizim en çok tercih ettiğimiz gerçekleşmese de gerçekleşenin ikinci, üçüncü,….. on beşinci, tercihler arasında olmasıdır. Kısaca demokratik tercihte bizim için mükemmel olan değil, mümkün olan gerçekleşir. Bizim seçmenin mesajı dediğimiz şey, bu mümkün tercihlerin kesişme noktalarında oluşan tercih kümelerine getirdiğimiz yorumlardır. Aslında seçmenin bir mesajından çok, tercih kümelerine getirdiğimiz yorumlar söz konusudur. Bu ise ayrı bir beceri, birikim ve sezgiyi gerekli kılar. Gerçeğe en yakın yorum sahipleri o tercih kümelerine en uygun politikaları geliştirme becerisine sahip olacaklardır. Buraya kadar yapılan tartışmaların ışığında seçmen ne mesaj verdi sorusuna cevap verecek olursak: Seçmen tercihlerini istikrar, beka, gelecek vizyonu ile ilgili kesişme noktalarında yoğunlaştırmış, kendisini bu beklentilere en uygun politikaları üreteceğine inandıran tarafları ise iktidara taşımıştır. Seçmenin mesajı şüphesiz bunlarla da sınır değil. O mesajların neler olduğunu anlamak ve ona göre politikalar üretmek gelecek seçimlerde başarılı olmak isteyen siyasi aktörlerin en başta gelen ihtiyacıdır. Beş yıl sonraki seçimin muhtemel galibinin şimdiden bu mesajlar üzerinde çalışmaya başladığını düşünüyorum.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/sosyolog-dr-emin-yasar-demirciden-yorungeye-aciklamalar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Editörden Haziran 2018</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/editorden-haziran-2018/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/editorden-haziran-2018/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 31 May 2018 23:20:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Editörden]]></category>
		<category><![CDATA[9. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Adil Gülmez]]></category>
		<category><![CDATA[Haziran 2018]]></category>
		<category><![CDATA[Sayı 9]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=2183</guid>

					<description><![CDATA[Türkiye’nin Zor Seçimi Malum ülkemiz bir seçim atmosferinden geçiyor. Böyle zamanlarda politikacıların sıklıkla dile getirdikleri bir söylem vardır: “Bu seçim gerçekten çok önemli” Seçmenlerin bir kısmı bu iddialara inanarak gereğini yaparken diğer kısmı ise başka saiklerle kendi bildiğini okur. Konu tercih meselesidir. Tercih aynı zamanda mesuliyeti gerektirir. Kim neyi tercih ederse sonucuna katlanır. 24 Haziran seçimlerinde 16 Nisan 2017’de kabul edilen Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ni hayata geçireceğiz. Bu açıdan baktığımızda bir seçmen olarak siyasetçiler gibi bizler de “bu seçimler gerçekten çok önemli” diyebiliriz. Türkiye’nin siyasi hayatı 1946 yılından sonra farklı bir evreye geçti. Yeni geçilen çok partili siyasetin ilk seçimlerinde bir garabete imza atılarak açık oy, gizli tasnif sistemi uygulandı. Bu garip uygulamayla milletin tercihi ne yönde oldu sorusu doğru cevabını bulamazken, milli şef yönetiminin ömrü 4 yıl daha uzatılmış oldu. 1950 seçimlerinde “yeter, söz milletin” refleksini gösteren halk, demokrasi için kara bir leke olan hileli yönteme gereken cevabı vermiş oldu. 1950 ile 60 yılları arasında yapılan 3 seçimde de “söz milletin” kararı başarılı oldu ve halkın tercih ettikleri bu ülkeyi yönetti. Fakat milletin oyunu alarak iktidara gelemeyeceklerini anlayanlar çıkış yolunu demokrasi dışı yöntemlerde arayarak 27 Mayıs 1960’da silah zoruyla ülke yönetimini vesayet altına aldılar. Yeter, söz milletindir diyen demokrasi kahramanı &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Türkiye’nin Zor Seçimi</strong></p>
<p>Malum ülkemiz bir seçim atmosferinden geçiyor. Böyle zamanlarda politikacıların sıklıkla dile getirdikleri bir söylem vardır: “Bu seçim gerçekten çok önemli” Seçmenlerin bir kısmı bu iddialara inanarak gereğini yaparken diğer kısmı ise başka saiklerle kendi bildiğini okur. Konu tercih meselesidir. Tercih aynı zamanda mesuliyeti gerektirir. Kim neyi tercih ederse sonucuna katlanır.</p>
<p>24 Haziran seçimlerinde 16 Nisan 2017’de kabul edilen Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ni hayata geçireceğiz. Bu açıdan baktığımızda bir seçmen olarak siyasetçiler gibi bizler de “bu seçimler gerçekten çok önemli” diyebiliriz.</p>
<p>Türkiye’nin siyasi hayatı 1946 yılından sonra farklı bir evreye geçti. Yeni geçilen çok partili siyasetin ilk seçimlerinde bir garabete imza atılarak açık oy, gizli tasnif sistemi uygulandı. Bu garip uygulamayla milletin tercihi ne yönde oldu sorusu doğru cevabını bulamazken, milli şef yönetiminin ömrü 4 yıl daha uzatılmış oldu. 1950 seçimlerinde “yeter, söz milletin” refleksini gösteren halk, demokrasi için kara bir leke olan hileli yönteme gereken cevabı vermiş oldu. 1950 ile 60 yılları arasında yapılan 3 seçimde de “söz milletin” kararı başarılı oldu ve halkın tercih ettikleri bu ülkeyi yönetti. Fakat milletin oyunu alarak iktidara gelemeyeceklerini anlayanlar çıkış yolunu demokrasi dışı yöntemlerde arayarak 27 Mayıs 1960’da silah zoruyla ülke yönetimini vesayet altına aldılar. Yeter, söz milletindir diyen demokrasi kahramanı Menderes’i darağacına gönderdiler. Askeri darbeyle iktidarı ele geçiren vesayetçilerin kendi hâkimiyetlerini idame ettirebilmek için hazırladıkları anayasaya karşı çıkan Süleyman Demirel’in önüne bu kez vesayetçiler, Menderes’in darağacında sallanan fotoğraflarını koydular. O da sonraki yıllarda alışkanlık haline getireceği o meşhur dirayetsiz ritüelini yaptı ve şapkasını alıp gitti.</p>
<p>Seksenli yıllarda vesayetçiler milletin tercihini bir kez daha taciz ederek yeniden ülkeyi kontrolleri altına aldılar. Buna karşılık halk da bu sefer darbeci vasilerin karşısına merhum Turgut Özal’ı çıkararak bu ülkenin gerçek sahibinin millet olduğunu bir kez daha ispatladı.</p>
<p>Ancak düzen temelden, köklü bir değişikliğe uğramadığı için 1946’da tek partili sisteme geçen ülkede taşlar bir türlü yerine oturmamıştı. Merhum Erbakan’ın liderliğinde yeniden kendine gelen ülkede vesayetçiler sistemde manipüle edebilecekleri delikler bulmakta gecikmediler ve meşum 28 Şubat sürecini bu ülkenin başına bela ettiler. Çok çileli-hileli geçen 28 Şubat sürecinden sonra milletin cevabı Recep Tayyip Erdoğan ile vücut buldu.</p>
<p>Halka rağmen memleketin gerçek sahibi olma hakkını kendinde görenler, yöntem ve kimlik değiştirerek bu kez 15 Temmuz’da bu ülkeyi işgale kalkıştılar. Her şeyi göze alan bağımsızlık yanlısı güçler, meydanlara çıkıp dış güçlerin maşası hainleri geri püskürterek özgür iradelerine sahip çıktılar.</p>
<p>İşte şimdi yeniden bir tercih yapmanın eşiğindeyiz. Çok partili hayatımızda birçok açıdan yenilikler getiren bir seçim yapacağız. Vasiliği elden bırakmayan, bunun için ülkemizi işgal etmek isteyen dış güçlerle işbirliği dahi yapabilenlere bu sefer fırsat vermeyecek bir sisteme bu seçimle geçeceğiz. Tercih elbette milletin.</p>
<p>Erken seçimin kaçınılmaz olduğunu Nisan 2018 tarihli Yörünge dergisinin 7. sayısına açıklayarak dikkatleri celbeden ANAR Başkanı Dr. İbrahim Uslu’nun 24 Haziran seçimiyle ilgili değerlendirmeleri yine gündemi belirleyecek.</p>
<p>Hayırlısı neyse o olsun ülkemiz ve tüm dünya için&#8230;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/editorden-haziran-2018/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Editörden Mayıs 2018</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/editorden-mayis-2018/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/editorden-mayis-2018/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 30 Apr 2018 23:05:16 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Editörden]]></category>
		<category><![CDATA[8. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Adil Gülmez]]></category>
		<category><![CDATA[Mayıs 2018]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=2004</guid>

					<description><![CDATA[Seçim Ciddi Bir İştir 2019 seçimlerinin erkene alınma ihtimalini geçen sayıda öngörmüştük: “Cumhuriyetin 100. yılına az bir zaman kala kabul edilen Cumhurbaşkanlığı sistemi, MHP – AK Parti arasındaki ittifakın (cumhur ittifakı) yasal bir zemine oturmasıyla önemli bir evreye girmiş bulunuyor. Cumhuriyet tarihinin belki de en önemli dönüm noktası olarak kabul edilen yeni sistem, milliyetçi – muhafazakâr oyları temsil eden iki büyük siyasi partinin zımni koalisyonuyla artık seçime hazır.” (Yörünge Nisan 2018) Bir ülkenin seçimleri gerçekleştirebilmesi için başta gelen şart, o ülkenin siyasi atmosferinin “müsait” olmasıdır. Yörünge dergisi olarak Türkiye’nin bu kıvamı yakaladığını görmüş ve misyonumuz iktizasınca tespitimizi efkâr-ı umumiyeye arz etmiştik. Tahminlerimiz havada kalmadı ve MHP lideri Devlet Bahçeli kendisinden beklenilen açıklamayı yaparak bir anda Türkiye’yi seçim vasatına dâhil etti. Bahçeli kendisinden beklenilen açıklamayı yapmıştı ama sürpriz yaparak kamuoyunu şaşırtan isim, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan oldu. Zira 24 Haziran tarihini hiç kimse ön görememişti. 2019’da yapılması beklenen seçimler için belirlenen 24 Haziran 2018 tarihi, tahmin edilen tarihlerden de erken gelmişti. Peki, erkene alınacağı görülebilen seçim tarihi neden öngörülen tarihlerden daha erkene alındı? Türkiye için ufukta bir yangın görülüyordu da mal mı kaçırılıyordu? Yoksa bazı ufak – tefek marjinal partiler henüz toparlanamamışken onlar erken doğuma mı zorlanacaktı? Sonra da ne yapalım, &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Seçim Ciddi Bir İştir</p>
<p>2019 seçimlerinin erkene alınma ihtimalini geçen sayıda öngörmüştük: “Cumhuriyetin 100. yılına az bir zaman kala kabul edilen Cumhurbaşkanlığı sistemi, MHP – AK Parti arasındaki ittifakın (cumhur ittifakı) yasal bir zemine oturmasıyla önemli bir evreye girmiş bulunuyor.<br />
Cumhuriyet tarihinin belki de en önemli dönüm noktası olarak kabul edilen yeni sistem, milliyetçi – muhafazakâr oyları temsil eden iki büyük siyasi partinin zımni koalisyonuyla artık seçime hazır.” (Yörünge Nisan 2018)<br />
Bir ülkenin seçimleri gerçekleştirebilmesi için başta gelen şart, o ülkenin siyasi atmosferinin “müsait” olmasıdır. Yörünge dergisi olarak Türkiye’nin bu kıvamı yakaladığını görmüş ve misyonumuz iktizasınca tespitimizi efkâr-ı umumiyeye arz etmiştik. Tahminlerimiz havada kalmadı ve MHP lideri Devlet Bahçeli kendisinden beklenilen açıklamayı yaparak bir anda Türkiye’yi seçim vasatına dâhil etti. Bahçeli kendisinden beklenilen açıklamayı yapmıştı ama sürpriz yaparak kamuoyunu şaşırtan isim, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan oldu. Zira 24 Haziran tarihini hiç kimse ön görememişti. 2019’da yapılması beklenen seçimler için belirlenen 24 Haziran 2018 tarihi, tahmin edilen tarihlerden de erken gelmişti.<br />
Peki, erkene alınacağı görülebilen seçim tarihi neden öngörülen tarihlerden daha erkene alındı? Türkiye için ufukta bir yangın görülüyordu da mal mı kaçırılıyordu? Yoksa bazı ufak – tefek marjinal partiler henüz toparlanamamışken onlar erken doğuma mı zorlanacaktı? Sonra da ne yapalım, yapacak bir şey yok mu denilecekti? Hiç zannetmiyorum. 24 Haziran tarihi açıklandıktan sonra mütemadiyen farklı açıklamalar serdediliyor, anlamsız ve asılsız gerekçeler üretiliyor. Bazıları basbayağı komplo teorisi bazıları da aslı – astarı olmayan tezviratlar. Bir kere daha altını çizelim: Seçimler ciddi bir iştir. Fantastik ve basit komplo teorileriyle, siyasi ayak oyunlarıyla izah edilebilecek bir mesele değildir.<br />
Yörünge’nin Nisan 2018 tarihli 7. sayısında kapak dosyasında Halime Kökçe’nin vurguladığı gibi: “Beka meselesini çözmek dediğimizde anlaşılması gereken sadece coğrafi olarak parçalanma ihtimalini bertaraf etmek değil sosyolojik farklılıkların ideolojikleşmesini önleyecek bir siyasal kültür de oluşturabilmektir.” Daha açık ifade etmek gerekirse Türkiye’nin Erdoğan’ın liderliğini riske atma lüksü yok. Erken seçim, muhalefetin saikleri ne olursa olsun Türkiye’nin menfaatlari çerçevesinde tartışılmalı ve devletin yeniden yapılandırılması, kamu kurumlarının hızlı ve verimli çalışması, insan kaynaklarının etkinleştirilmesi ve revize edilmesi anlamında gündeme alınmıştır. Yoksa seçimler 2019’da da olsa farklı bir sonuçla karşılaşacağımıza dair bir ihtimal ya da öngörü söz konusu değildir.<br />
Yörünge’nin 8. sayısında seçimle ilgili analizler yanında Türkiye’yi Orta Doğu’da bekleyen yeni süreçlerin değerlendirildiği yazılar da bulacaksınız. Ceyhun Bozkurt’un yazısında uzman görüşleriyle bölgesel savaşa dikkat çekilirken; Mustafa Özcan’ın Türkiye-Mısır ilişkilerini tarihten alıp günümüze kadar getiren yazısı, Orta Doğu’ya yeniden şekil verme arzularını ABD-Rusya denkleminde ve Türkiye, İran, Mısır, Suudi Arabistan’ın hâkim olma ilişkileri ekseninde değerlendiriyor.<br />
Bu sayımızda en dikkat çekici değerlendirmeler, Erol Mütercimler röportajında yer alıyor. NATO koridorlarında hareketlilik görüldüğü için erken seçim kararı alındığını ve bunun isabetli bir karar olduğunu belirten Mütercimler, yeni süreçte Orta Doğu’nun karışacağına ve oluk oluk kan akacağına dikkat çekiyor. Ayrıca Türkiye’nin erken seçim kararı başta olmak üzere son girişimlerinin harita çizicileri rahatsız ettiğini vurguluyor.<br />
Erkenden de önceye alınan 2019 seçimleri Türkiye için hayırlara vesile olsun&#8230;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/editorden-mayis-2018/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Editörden Nisan 2018</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/editorden-nisan-2018/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/editorden-nisan-2018/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 31 Mar 2018 22:02:18 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Editörden]]></category>
		<category><![CDATA[7. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Adil Gülmez]]></category>
		<category><![CDATA[Nisan 2018]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1850</guid>

					<description><![CDATA[Maziye Avdet ve Halde Tevakkuf Muhaldir Geçen sayımızda (Mart 2018) yer alan Diyanet İşleri Eski Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez ile yaptığımız söyleşi umumi bir teveccühe mazhar oldu. Asansörde halvet, çocuk yaştaki kızların evlenip evlenmemesi gibi günümüz insanına tuhaf gelen din kaynaklı anlayışları gündeme getirerek fitne kazanını kaynatmaya yeltenenlere nasihat edici mahiyette sözler söyledi Görmez hocamız. Ortamın gerilmesini ve gündemin gereksiz yere meşgul edilmesini göz önüne alırsak günümüz Türk toplumu böyle bir zamanda bu tuzağa düşmemeliydi diyesi geliyor insanın. Zira millet olarak bu nizaların yabancısı değiliz. Bakınız meşhur münevverlerimizden Namık Kemal, yaklaşık bir buçuk asır önce şöyle yazmış: “İstikbalimiz emindir. Çünkü ‘Kad tetegayyere’l-ahkâm bi- tebeddüli’l-ezmân’ kâide-yi fıkhiyyesi hükmünce âlemin her cihetinde zuhur eden âsâr-ı terakkiyâtı telâkkiye memur olduğumuz için bize göre maziye avdet veya hâlde tevakkuf câiz değildir.” (Osmanlı Modernleşmesinin Meseleleri 1, Dergah Yayınları, s. 40.) 103. yılını yâd ettiğimiz Çanakkale Zaferi, Mart ayında en çok konuştuğumuz konulardan biriydi. Ne var ki Çanakkale Zaferi hala anlatılamamıştır. Anlatılamamasının nedenlerinden biri de anlaşılamamış olmasıdır. Çanakkale Savaşı’nda Osmanlı Devleti’nin Harbiye Nazırı Başkomutan Enver Paşa da o günkü matbuatın savaşı hakkıyla halka yansıtamadığından yakınıyordu. Acaba Çanakkale’nin gölgesinin düştüğü Afrin’e yönelik Zeytin Dalı Harekâtı’na halkın müzaheretini türlü sebeplerle anlayamayan müstağriblere Ziya Gökalp’in haykırdığı gibi şöyle &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Maziye Avdet ve Halde Tevakkuf Muhaldir</strong></p>
<p>Geçen sayımızda (Mart 2018) yer alan Diyanet İşleri Eski Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez ile yaptığımız söyleşi umumi bir teveccühe mazhar oldu. Asansörde halvet, çocuk yaştaki kızların evlenip evlenmemesi gibi günümüz insanına tuhaf gelen din kaynaklı anlayışları gündeme getirerek fitne kazanını kaynatmaya yeltenenlere nasihat edici mahiyette sözler söyledi Görmez hocamız. Ortamın gerilmesini ve gündemin gereksiz yere meşgul edilmesini göz önüne alırsak günümüz Türk toplumu böyle bir zamanda bu tuzağa düşmemeliydi diyesi geliyor insanın.</p>
<p>Zira millet olarak bu nizaların yabancısı değiliz. Bakınız meşhur münevverlerimizden Namık Kemal, yaklaşık bir buçuk asır önce şöyle yazmış: “İstikbalimiz emindir. Çünkü ‘Kad tetegayyere’l-ahkâm bi- tebeddüli’l-ezmân’ kâide-yi fıkhiyyesi hükmünce âlemin her cihetinde zuhur eden âsâr-ı terakkiyâtı telâkkiye memur olduğumuz için bize göre maziye avdet veya hâlde tevakkuf câiz değildir.” (Osmanlı Modernleşmesinin Meseleleri 1, Dergah Yayınları, s. 40.)</p>
<p>103. yılını yâd ettiğimiz Çanakkale Zaferi, Mart ayında en çok konuştuğumuz konulardan biriydi. Ne var ki Çanakkale Zaferi hala anlatılamamıştır. Anlatılamamasının nedenlerinden biri de anlaşılamamış olmasıdır. Çanakkale Savaşı’nda Osmanlı Devleti’nin Harbiye Nazırı Başkomutan Enver Paşa da o günkü matbuatın savaşı hakkıyla halka yansıtamadığından yakınıyordu. Acaba Çanakkale’nin gölgesinin düştüğü Afrin’e yönelik Zeytin Dalı Harekâtı’na halkın müzaheretini türlü sebeplerle anlayamayan müstağriblere Ziya Gökalp’in haykırdığı gibi şöyle demek mi gerekiyor?</p>
<p>O, orada senin için kanını,<br />
Seve seve dökerken ey şair!<br />
Sen ne için ona birkaç ânını,<br />
Vakfederek yazmıyorsun bir şiir.</p>
<p>Gün gelir, unutturulan Çanakkale Zaferi’ni bir Japon hatırlatır bize: “Sizin Çanakkale’niz on Hiroşima eder!” Dönemin Başbakanı Turgut Özal zamanında gerçekleşmiş bir olay şöyle anlatılır: Japon eğitim uzmanları gelmiş ve ülkemizin eğitim sistemini incelemiş, Özal’ın bürokratlarının da hazır bulunduğu bir ortamda raporlarını sunmuş ve sonuç olarak şunu söylemişler: “Sizin eğitim sisteminizde millî ruh yok!” Turgut Özal’ın, “Nasıl?” sorusu üzerine şunu anlatmışlar: “Biz Japonya’da okula başlayacak çocuklarımıza millî ruh şoklaması yaparız. Onları önce toplu halde hızlı trenlere bindirir, dev fabrikalarımızı, teknoloji merkezlerimizi gezdirir, ülkemizin gücünü gösteririz. Sonra da bu yavrularımızı alır Hiroşima ve Nagazaki’ye götürür, orada atom bombası atılan ve yıllardır ot dahi bitmeyen alanları gösterir ve deriz ki: “Eğer siz çalışmaz, bilinçlenmez ve az önce gördüğünüz teknolojiye sahip olmak için gayret etmezseniz, sonunuz böyle olur.” Bürokratlardan biri atılır: “Ama bizim Hiroşima’mız yok ki!” Japon uzmanın cevabı tokat gibidir: “Sizin Çanakkale’niz on Hiroşima eder!”</p>
<p>Zaferler sonrasında o zaferi kazanan milletlerin tarihinde yeni bir dönüm noktası yaşanır. Afrin zaferi Türkiye için bu vasatı oluşturmuştur. Kıvam tutmuş seçim kaçınılmaz olmuştur.</p>
<p>Kapak dosyamızda Cumhur İttifakı’nı ve erken seçimi ele aldık. Birbirinden değerli analizler içeren bu dosyada özellikle ANAR Başkanı Dr. İbrahim Uslu’nun erken seçimle ilgili değerlendirmeleri dikkat çekiyor. Dergi matbaa sürecindeyken yaşanan bir son dakika gelişmesinde AK Parti sözcüsü Mahir Ünal, (28.03.2018) “Ramazan bayramından sonra muhtemelen Haziran ayı sonunda büyük kongremizi yapacağız.” açıklamasını yaptı.Yörünge’nin kapak dosyasındaki öngörülerle bu açıklamanın çakışması okuyucularımızın dikkatinden kaçmayacaktır.</p>
<p>Haydi Türkiye, seçime…</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/editorden-nisan-2018/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Editörden : Mart 2018</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/editorden-mart-2018/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/editorden-mart-2018/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 03 Mar 2018 06:43:35 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Editörden]]></category>
		<category><![CDATA[6. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Adil Gülmez]]></category>
		<category><![CDATA[Mart 2018]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1744</guid>

					<description><![CDATA[Mezhepler ve Cemaatler Gerilim Oluşturmamalı Mezhepler Müslüman kimliğinin mütemmim bir cüzüdür. İctihat makamına erişmeyen müslüman bir fert için “mezhepsiz” olmak bir nevi nakısadır. Mezheplerin ayrıştırıcı bir unsur olarak görülmemesi gerekir. Ayrıca bir gerilim ve çatışma sahası şeklinde de algılanmamalıdır. Ne var ki günümüz İslam aleminde mezheplerin “ötekileştirme” hatta kavga sebebi sayıldığı da bir vakıadır. Müslüman bireyi bu istismar sahasından çekip kurtarmak gerekiyor. İşte bu nokta Diyanet İşleri Başkanlığı’nın varlık nedeni olmalıdır. Diyanet’e yüklenen görev mihrab ve minber hizmetleri ile sınırlandırılamaz. Diyanet elzemdir. Hilâfetin kaldırılması, tekke ve zaviyelerin kapatılması, devletin dininin İslam olduğu ibaresinin anayasadan çıkarılması sonrasında yeni bir döneme girilmiştir. Yeni terminoloji “mülk u devlet” olarak kalmış; millet, devlet zemininden dinini de alıp sosyal hayatın içine doğru çekilmiştir. Yrd. Doç. Dr. Özkan Öztürk’ün tespitlerine göre: “Eğer Diyanet İşleri Başkanlığı olmasa idi bu itizal ve kopuşun daha derin olacağı aşikârdır. Bu arada yaşanan küskünlükler, sosyal hayata çekilen dinî zümrelerde birçok müspet veya menfi durumu, imkân veya zaafı ortaya çıkarmış, devlet dışına atılan dinî zümrelere başka güçlerin müdahalesi olmuş, yeni gerçeklikler ortaya çıkmıştır. Seküler devletle din ilişkileri türlü devirlerden geçmiş, en son 15 Temmuz badiresine sebep olmuş, şaşırtıcı olarak dini temsil ettiği söylenen bir cemaatin seküler, seküler olduğu ifade edilen bir devletin &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Mezhepler ve Cemaatler Gerilim Oluşturmamalı</strong></p>
<p>Mezhepler Müslüman kimliğinin mütemmim bir cüzüdür. İctihat makamına erişmeyen müslüman bir fert için “mezhepsiz” olmak bir nevi nakısadır. Mezheplerin ayrıştırıcı bir unsur olarak görülmemesi gerekir. Ayrıca bir gerilim ve çatışma sahası şeklinde de algılanmamalıdır. Ne var ki günümüz İslam aleminde mezheplerin “ötekileştirme” hatta kavga sebebi sayıldığı da bir vakıadır. Müslüman bireyi bu istismar sahasından çekip kurtarmak gerekiyor.</p>
<p>İşte bu nokta Diyanet İşleri Başkanlığı’nın varlık nedeni olmalıdır. Diyanet’e yüklenen görev mihrab ve minber hizmetleri ile sınırlandırılamaz. Diyanet elzemdir. Hilâfetin kaldırılması, tekke ve zaviyelerin kapatılması, devletin dininin İslam olduğu ibaresinin anayasadan çıkarılması sonrasında yeni bir döneme girilmiştir. Yeni terminoloji “mülk u devlet” olarak kalmış; millet, devlet zemininden dinini de alıp sosyal hayatın içine doğru çekilmiştir. Yrd. Doç. Dr. Özkan Öztürk’ün tespitlerine göre: “Eğer Diyanet İşleri Başkanlığı olmasa idi bu itizal ve kopuşun daha derin olacağı aşikârdır. Bu arada yaşanan küskünlükler, sosyal hayata çekilen dinî zümrelerde birçok müspet veya menfi durumu, imkân veya zaafı ortaya çıkarmış, devlet dışına atılan dinî zümrelere başka güçlerin müdahalesi olmuş, yeni gerçeklikler ortaya çıkmıştır. Seküler devletle din ilişkileri türlü devirlerden geçmiş, en son 15 Temmuz badiresine sebep olmuş, şaşırtıcı olarak dini temsil ettiği söylenen bir cemaatin seküler, seküler olduğu ifade edilen bir devletin (?) ve ona sahip çıkan milletin de din adına tepkiler verdiğine şahit olunmuştur. Demek ki din ve devlet ilişkileri hassas bir denge üzerinde gitmektedir. Anlaşılıyor ki bu bağlam karışıklığının, yer bulamamanın, çatallanmanın, küskünlüklerin acıları devlete de dine de zarar vermektedir. Öyle görünüyor ki ikiz kardeşlerin birbirlerini yok etmeye girişmeyeceği bir düzleme olan ihtiyaçta her iki yöne de bakabilen Diyanet İşleri Başkanlığı’na her zamankinden büyük vazifeler düşmektedir.”</p>
<p>Diyanet Hakem Konumunda Olmalı</p>
<p>Diyanet İşleri Başkanlığı’nın misyonu konusunda Dr. Necdet Subaşı şöyle diyor: “Diyanet İşleri Başkanlığı sadece mezhep konusunda değil toplumun gündelik tercihleri konusunda da o tercihlerden herhangi birine somut olarak taraf olmamak gibi bir eğilimi kurumsal olarak korumak zorundadır. Yani bu, şu anlama geliyor: Siyasal anlamda siyasi çekişmelere taraf olmamalı. Mezhebî anlamda taraf olmamalı, kültürel anlamda taraf olmamalı. Bu onu mezhepler üstü bir konuma mı taşıyor yoksa mezhepler arası bir tercih yapmayarak bir anlamda İslam’ın daha temel, en temel ilkelerini referans kabul ederek o ilkeler çerçevesinde toplumdaki farklı dinî, mezhebî eğilimleri koruyan, kollayan, onları meşrulaştıran bir yerde mi durduruyor? Bunları iyi anlamak gerekiyor. Benim kişisel kanaatim çok farklı dinî yorumların yer aldığı, dinî üslup ve terminolojinin farklılaştığı bir coğrafyada yaşıyoruz. Diyanet İşleri Başkanlığı örneğin dine çok farklı perspektiflerle bakagelmiş bir gelenek içerisinde, Hanefi bir gelenek içerisinde, Şafii bir gelenek içerisinde daha değişik dinî terminolojilerle buluşmuş Müslümanların içlerinden birine yakın durması, onlardan birini himaye etmesi, onlardan birinin kurumsal güçlenmesine katkıda bulunması toplumsal barış, toplumsal birlik açısından son derece sıkıntılı sonuçlar doğuracaktır. Zira dinin tek bir mezhebe indirgenmesinin, dinin ülke üzerinde tek bir meşruiyet üzerinden yorumlanmasının da toplumdaki muvazeneyi, dengeyi önemli ölçüde yıpratacağı kanaatindeyim.”<br />
Hakan Temiztürk, televizyon haberciliği üzerine kaleme aldığı incelemesinde şöhret girdaplarında başı dönen ekran yüzlerine belletici dersler veriyor. Diyanet İşleri Eski Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez, kendisine yönelttiğimiz soruları cevaplandırırken konunun uzmanı akademisyenler de kapak dosyamıza ışık tutan yazılar kaleme aldılar.<br />
Yeni sayılarda buluşmak dileğiyle…</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/editorden-mart-2018/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Prof. Dr. Mehmet Görmez’den Önemli Açıklamalar&#8230; Din Taraftar Toplama Aracı Değildir</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/prof-dr-mehmet-gormezden-onemli-aciklamalar-din-taraftar-toplama-araci-degildir/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/prof-dr-mehmet-gormezden-onemli-aciklamalar-din-taraftar-toplama-araci-degildir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Adil GÜLMEZ]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 03 Mar 2018 06:37:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kapak]]></category>
		<category><![CDATA[6. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Adil Gülmez]]></category>
		<category><![CDATA[Din]]></category>
		<category><![CDATA[Mart 2018]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Görmez]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1738</guid>

					<description><![CDATA[Makasıd dinin ruhu, hikmet imanın kalbi, ahlak ahkamın aklıdır. Bu ruh, bu kalp, bu akıl, dinin rahmeti ile buluştuğunda bütün yüzyılların kalbi mutmain olacaktır. Kalpler ancak Allah’ı zikirle mutmain olur. Son zamanlarda toplumsal yapımız için tehlike saçan bir “hikmetsiz din söylemleri” sorunuyla yüz yüzeyiz. Bir tarafta yanlış din anlayışları sebebiyle gençlerin zihninde oluşan tereddütler, diğer tarafta din istismarı yapan çevreler. FETÖ ve DEAŞ tehlikesi bir yanda, mehdiyeti istismar edenler, dini duyguları maddi çıkarlarına alet edenler diğer yanda. Tüm bu konuları hem entelektüel birikim hem de bürokratik tecrübe bakımından yetkin bir isimle konuştuk. Diyanet İşleri Eski Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez, 21. yüzyılda din, din istismarı, Diyanet İşleri Başkanlığı ve vizyonu, ahlak, hikmet, irfan, ilim ekseninde gerçekleşen söyleşimizde sorularımıza içtenlikle cevap verdi. 21. yüzyılda din algısı ve dinî hareketler hakkında neler söylenebilir? Dine yeni yaklaşımlar, teopolitik söylemler, dinin anlaşılmasında, yaşanmasında ve temsilinde yeni algılama biçimleri söz konusu. Dinin fıkhi ve geleneksel yönüne ilaveten makasıd ve hikmet boyutu ön plana çıkıyor gibi. Bu konuda neler söylemek istersiniz? 20. Yüzyılın Mirasından 21. Yüzyıla Din Anlayışları 21. yüzyılda din algısı ve dini hareketler hakkında değerlendirme yapabilmek için 20. yüzyılın hatta 19. yüzyılın dine dair yaşadıklarını doğru okumak gerekir. Zira son iki yüzyılda insanlık büyük &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Makasıd dinin ruhu, hikmet imanın kalbi, ahlak ahkamın aklıdır. Bu ruh, bu kalp, bu akıl, dinin rahmeti ile buluştuğunda bütün yüzyılların kalbi mutmain olacaktır. Kalpler ancak Allah’ı zikirle mutmain olur.</strong></p>
<p><em>Son zamanlarda toplumsal yapımız için tehlike saçan bir “hikmetsiz din söylemleri” sorunuyla yüz yüzeyiz. Bir tarafta yanlış din anlayışları sebebiyle gençlerin zihninde oluşan tereddütler, diğer tarafta din istismarı yapan çevreler. FETÖ ve DEAŞ tehlikesi bir yanda, mehdiyeti istismar edenler, dini duyguları maddi çıkarlarına alet edenler diğer yanda. Tüm bu konuları hem entelektüel birikim hem de bürokratik tecrübe bakımından yetkin bir isimle konuştuk. Diyanet İşleri Eski Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez, 21. yüzyılda din, din istismarı, Diyanet İşleri Başkanlığı ve vizyonu, ahlak, hikmet, irfan, ilim ekseninde gerçekleşen söyleşimizde sorularımıza içtenlikle cevap verdi.</em></p>
<p><strong>21. yüzyılda din algısı ve dinî hareketler hakkında neler söylenebilir? Dine yeni yaklaşımlar, teopolitik söylemler, dinin anlaşılmasında, yaşanmasında ve temsilinde yeni algılama biçimleri söz konusu. Dinin fıkhi ve geleneksel yönüne ilaveten makasıd ve hikmet boyutu ön plana çıkıyor gibi. Bu konuda neler söylemek istersiniz?</strong></p>
<p><strong>20. Yüzyılın Mirasından 21. Yüzyıla Din Anlayışları</strong></p>
<p>21. yüzyılda din algısı ve dini hareketler hakkında değerlendirme yapabilmek için 20. yüzyılın hatta 19. yüzyılın dine dair yaşadıklarını doğru okumak gerekir. Zira son iki yüzyılda insanlık büyük oranda dini sorgulayarak geçirdi. Yaşadığı tüm acıların faturasını dine çıkardı. Dünyanın batı yakası kiliseden gördüğü tüm kötülükleri hiçbir ayırım yapmadan dine mal etti.</p>
<p>Doğu-Müslüman yakası ise bütün gecikmişliklerin, geri kalmışlıkların, tembelliklerin suçunu dine yüklemeye kalkıştı. İlahi, aşkın olan her şey pozitivizm, materyalizm uğruna feda edildi. Bilim, felsefe teknoloji alanında gördüğü ışıklar insanların gözünü kamaştırdı. Ama yine de varlığı, kainatı, insanı, hayatı mebde ve meadı anlamlandıramadı insan. Anlamdan uzaklaştı. İki dünya savaşını, işgalleri, sömürgeleri, zulümleri önleyemedi. Güce dönüşen bilgi insanın aleyhine işledi.</p>
<p>20. yüzyıl din ile ilgili bütün olumsuzluklarını 21. yüzyıla devretti. Modernizmin bütün meydan okumalarına postmodern bir laubaililik katarak devretti. Din konusundaki çarpıtılmış bilgileri, algıları, cehaletleri olduğu gibi devretti. Dahası dinden kurtulma çabalarını, dinin, tarihin, medeniyetin sonunu ilan ederek devretti.</p>
<p><strong>Makasıd Dinin Ruhu, Hikmet İmanın Aklıdır</strong></p>
<p>Hiçbir öngörü tutmadı. Din bütün gücüyle tarihe, hayata geri döndü. Ancak bu sefer tabii haliyle hakikate dönüşüne izin verilmedi. Küresel köy kendisine uygun bir din icat etmek için çaba gösterdi. İfade ettiğiniz gibi dinin anlaşılmasında, yaşanmasında, temsilinde yeni algılama biçimleri ortaya çıktı. Bazıları dini kendi hakikatinden koparacak yollara saparken, bazıları da zamanın, hayatın dışına taşıma teşebbüsünde bulundu. Bazı talepler terörize edildi ve din şiddetin, katliamın öldürmenin aracı haline getirilerek itibarsızlaştırılması hedeflendi.</p>
<p>Sorunuzun sonunda ifade ettiğiniz husus maalesef henüz gerçekleşmedi yani dinin makasıd ve hikmet boyutu ön plana çıkmadı. Zira makasıd dinin ruhu, hikmet imanın aklıdır. Bu ruh, bu akıl, dinin rahmeti ile buluştuğunda bütün yüzyılların kalbi mutmain olacaktır. Zira kalpler ancak Allah’ı zikirle mutmain olur.</p>
<p><strong>Din anlayışları farklı bazı çevrelerin birbirlerine karşı kullandıkları dil hakkında neler düşünüyorsunuz? Gelenekçi-modernist karşıtlığı yer yer tekfire varan bir problem alanı oluşturuyor. Ehl-i sünneti dinin kendisi olarak konumlandırıp, ehl-i sünnetçilik yapanların, yenilikçi anlayışları tam bir dışlamacılık anlayışıyla ötekileştirmesi ehl-i sünnetin genel usullerine de aykırı değil mi? Öte yandan gerilimi tırmandıran ve modernist söylemlerle geleneği dışlayan, mahkûm eden yaklaşımlarla dini ve din anlayışını kendi doğrularına inhisar ettirenlerin varlığı da malumunuz. Bu gerilim ve karşıtlık ortamından çıkış konusunda neler yapılabilir? Geçmişte dini yorumların farklılığından kaynaklanan sorunlar nasıl çözülmüş?</strong></p>
<p><strong>Geleneği Olmayanın Geleceği de Olmaz</strong></p>
<p>20. yüzyılın dine dair biriktirdiği öfkesi, 21. yüzyılın acziyeti din diline de yansıdı. Biz Müslümanlara da bulaştı. Din konusunda bilgi ne kadar kıt ve yetersiz olursa dil o kadar sert ve kaba olur. Hikmeti kaybeden hâkim sadece ahkâm keser. Asıl sorun 21. yüzyılın idrakine İslam’ın rahmetini nasıl anlatacağız? Dini, kendisine büyük mesefa koyan çağla nasıl buluşturacağız, din ile hayat arasında doğru ilişkiyi nasıl kuracağız? Bu konularda aciz kalanlar çok kötü bir dil ile birbirlerini yaraladılar, çok acizler silaha sarıldı, en aciz kimseler katletmeye vardırdı. Hakikat tekelciliği yapan ruhani diktatörler zuhur etti. Elbette dinin peygamber, sahabe ve tarih boyunca medeniyetler kuran müntesiplerinin inşa ettiği sahih gelenek önemlidir.<br />
Geleneği olmayanın geleceği de olmaz. Ancak dini tarihin, hayatın dışına taşıyan gelenekçilik bizzat gelenek tarafından da zemmedilmiştir. “Her yenilik bidat, her bidat dalalet, her dalalet ateştedir.” ifadesi basmakalıp tekrarlanan bir klişedir. Aynı şekilde modernliği hakikatin kaynağı olarak gören bir modernizm, dinin tarihini, kültürünü yaşanmışlığını yük sayan bir modernizm de kabul edilemez. Tekfir hastalığı modern bir ötekileştirmedir. İslam’ın sahih geleneği her türlü tekfiri reddetmiştir. Ebu Hanife, el-Fıkhu’l-Ekber’de der ki: “Her kim tenzile iman ederse, tevil ile tekfir edilemez.”<br />
Ehl-i Sünnet bir mezhep değildir. Ehl-i Sünnet Hz. Peygamber ve ashabının bize bıraktığı doğru, orta, mutedil yol demektir. Anayolun adıdır. Neo-selefi bir söylemle Ehl-i sünnet hamisi kesilenler bilerek veya bilmeyerek Ehl-i sünneti ve bilhassa onun rey ve dirayet mektebini selefileştirme tavrı içindedirler. Bu marjinal söylemler, irfan mektebine dahi farklı yollarla sızma çabası içindedir. Hiç kimse dinin hamisi değildir. Dinin hamisi, Allah’tır. İslam dünyasında büyük zulümler, büyük katliamlar, büyük fitneler yaşanırken yaptığımız hiçbir dini tartışmanın hakikat terazisinde hiçbir değeri yoktur. Biz en şaz, en aykırı görüşleri ademe mahkum etmeyen, en kıymetli kitaplarımızda o görüşleri zikrederek süreklilik kazandırmış bir medeniyetin çocuklarıyız. Hakikate ulaşmak için en dokunulmaz kürsünün ilim ve akademi kürsüsü olması gerektiğine inananlardanım. Ancak İslam coğrafyasının içinden geçtiği acıları, trajedileri dikkate almalıyız. İslam ümmetinin hakikat ve adaletten uzaklaşma temayülleri yaşarken Kur’an mahluk mudur değil midir diye tartışan seleflerimizin durumunu hatırlamalıyız. Yahut haçlılar Kudüs’ü işgal edip, Şam’a yaklaştıklarında; Bağdat Moğollar tarafından işgal edilirken Allah’ın esma ve sıfatları üzerinden birbirlerini tekfir eden alimlerimizin konumuna düşmemeliyiz.</p>
<p><strong>Türkiye’de FETÖ, İslam dünyasında DEAŞ gibi kötü örneklere bakıldığında dinî konuların, özellikle mehdilik gibi başlıkların istismar edilmesiyle din hakkında olumsuz kanaatler artabiliyor. Bu bağlamda Diyanet İşleri Başkanlığı öteden beri çalışmalar yaptı, yapıyor. Ancak dini istismar eden çevrelere yönelik, yaptırımlar içeren bazı girişimler ve önleyici çalışmalar da gerekmiyor mu? Örneğin son günlerde isminden çokça sözedilen bir takım problemli tiplemelere neden müdahale edilemiyor?</strong></p>
<p><strong>Din, Taraftar Toplama Aracı Değildir</strong></p>
<p>Öncelikle yanlış bile olsa farklılık arz eden din anlayışları ile açıkça yapılan din istismarını birbirinden ayırmak gerekir. Yanlış din anlayışlarıyla sadece ilim ve hikmetle mücadele edilmeli ancak din istismarına karşı behemehal zecri tedbirler alınmalıdır. Zira bu coğrafyada artık din emniyeti, dini istikrar, en az can emniyeti kadar önemli bir milli güvenlik meselesidir. FETÖ ve 15 Temmuz ihanet teşebbüsü, bu coğrafyada din kullanılarak üretilen şiddet ve terör, her türlü din istismarına karşı müteyakkız olmamızı zorunlu kılıyor. Din özgürlüğü ile din istismarını birbirinden ayırmak gerekiyor. İstismarın en kötüsü, en çirkini, en aşağılık olanı din istismarıdır. Ülkemizin bir din istismarı pazarına dönüşmesine asla izin verilmemelidir. Görevde iken de yüksek sesle ifade ettiğim gibi sahte bal satanlarla ilgilendiğimiz kadar sahte din tüccarları ile ilgilenmiyoruz. Sonra da başımıza büyük musibetler geliyor. Her inanan insanın en masum dini tezahürlerinin suç olarak değerlendirildiği, irtica ile yaftalandığı zamanlarda bunları ayırmak zordu. Ancak bugün kötü ile mücadeleden geri durmak için hiçbir mazeretimiz yoktur. Herkes bilmelidir ki din, taraftar toplama aracı değildir.</p>
<p>DEAŞ’ın militanlarına cennet vaat etmesi ne kadar din istismarıysa bir tarikatın kendi müntesiplerine cennet vaat etmesi aynı derecede din istismarıdır. Benim elimi öperseniz cennete gidersiniz, sizi cehenneme götürürken ben falan tarikatın şu kolundanım derseniz, sizi salıverirler hezeyanlarını dinlemedik mi? Allah ete kemiğe büründü benim şeyhim olarak göründü hezeyanını duymadık mı bu ülkede? Kendilerine manevi güçler atfederek insanları aldatmak din istismarı değil mi? Materyalizmin en büyük silahı olan nudizmi meşrulaştırarak iffetsizliği ve hayasızlığı, mehdiyet altında takdim etmediler mi bu güzel ülkede? Bütün bunlar din istismarı değil de nedir?</p>
<p><strong>Diyanet YenidenYapılandırılmalı</strong></p>
<p>Diyanetin yapacaklarına gelince yaşadığım tecrübelere dayanarak söyleyebilirim ki Diyanet, mevcut statüsü ve müktesebatıyla mevcut dili ve üslubuyla bunların üstesinden gelmekte çok zorlanmaktadır. Her şeyden önce Diyanet’in her açıklaması siyasetin müdahalesi olarak algılanmaktadır. Daha yeni kurulan genişletilmiş istişare heyetinin bu konuları çok daha geniş bir şekilde ele alması zarureti olduğunu ifade etmek isterim.</p>
<p><strong>“Su-i misal emsal teşkil etmez” ama kötü örnekler üzerinden tüm cemaatler ve bütün dindarlar töhmet altında bırakılabiliyor. Ülkemizde bir cemaat ve tarikat sorunu var mı? Cemaat ve tarikatların devlete ve devletin cemaat ve tarikatlara bakışı konusunda son dönemde yaşananları da göz önünde tutarak neler söylemek istersiniz?</strong></p>
<p><strong>Ümmetin Vahdetini Parçalayan Bir Yapıya Cemaat Denmez</strong></p>
<p>Dini meselelerde maalesef su-i misal emsal teşkil ediyor. Tabii ki ihlas ve samimiyetle hizmet eden ile aldatanı birbirinden ayırt etmek gerekiyor. Tasavvuf bir gönül terbiyesi olarak bu topraklarda İslam çağrısının ve dini hayatın mayasıdır. Ancak ilimsiz, hikmetsiz, marifetsiz tarikat yola koymaz, yoldan çıkarır. Abdulkadir Geylani’nin meşhur bir sözü vardır: “Eğer bir şeyhte beş vasıf olmazsa o, insanları cehalete götüren bir deccale dönüşür.” Birinci vasfı alim ve arif olmaktır. Gönüllülük, fütüvvet ruhu, Rıza-i Bari gibi gayelerden sapan dini yapı, cemaat olmaktan çıkar. Ümmetin vahdetini parçalayan bir yapıya cemaat denmez.</p>
<p>Tarikat ve cemaatler Müslüman toplumların bir realitesidir. Yasakla bir yere varılmaz. Ancak görevde iken de sık sık ifade ettiğim gibi her cemaat ve her tarikat toplumun huzuruna bir sözleşme ile çıkmalıdır. Yaptığı, yapacağı ve yapmayı düşündüğü bütün hizmetlerini topluma deklare etmeli, dayandığı İslami ilkeleri, prensipleri ilan etmelidir. Her bir yapı kendini bu sözleşme ile sınırlamalı, bu sözleşme tabiri caizse onun anayasası olmalıdır. Bilhassa İslam’ın inanç ve ahlak ilkelerine sadakat esas olmalıdır.</p>
<p><strong>Türkiye’de dinî istismarı önlemek konusunda öteden beri bazı çalışmalar yapılmış. Örneğin Osmanlı’nın son döneminde Meclis-i Meşayih düzenlemeleri var. Bu konu politik tazammunları açısından muhataralı bir alan olmakla beraber günümüzde de bir şekilde el atılması gereken bir konu değil mi? Dinle ilgili tartışmaların bir otorite kanalıyla denetim altında tutulması gerekmiyor mu? </strong><strong>Diyanet İşleri Başkanlığı özellikle medyadaki din tartışmalarına müdahil olabilir mi? Yoksa “çağın ruhu bunu gerektiriyor, artık denetim ve kontrol çok zor.” diyerek bu alanı olduğu şekliyle bırakmak mı lazım?</strong></p>
<p>Meclis-i Meşayih bir devlet müdahelesi değil, bir iç düzenlemedir. Ancak Meşihat eliyle yapılmıştır. Kısa bir süre de olsa istismarları önlemiştir. Ancak kalıcı hale getirilememiştir. Yine de elimizde bir örnek olarak durmaktadır. Bizzat kendileri tarafından belirlenecek bir ilmi ve ahlaki denetim mekanizmasının zarureti ortadadır. Bu mekanizma sadece sözünü ettiğim sözleşmeye sadakati murakabe etmelidir. Az önce de ifade ettiğim gibi Diyanet yapısal sorunlarını çözmeden, ilmi ve entelektüel müktesebatını yükseltmeden tek başına bu görevi yapamaz. Nitekim Diyanet 15 Temmuz’dan sonra, Olağanüstü Din Şurası’nı toplamış ve bu şurada 42 kişilik genişletilmiş istişare heyetini kurmuştur. Bu kurul eski Başkanları, eski Din İşleri Yüksek Kurulu Başkanlarını ve toplumun saygı duyduğu hocaları bünyesine almıştır. Bu kurulun görev verdiği bir komisyon bütün dini yapılarla görüşmeler yapmıştır. Bunun nasıl neticeleneceğini beklememiz gerekiyor.</p>
<p><strong>Dinle ilgili tartışmalarda şahıslardan kaynaklanan problemler yanında usul ve metodoloji sorunları da öne çıkıyor. Dinî yorumlar konusunda usul açısından yeni ve özgün çalışmalara ihtiyaç var gibi. “Sünnet ve Hadisin Anlaşılması ve Yorumlanmasında Metodoloji Sorunu” başlığıyla doktora çalışması yapmış bir akademisyen olarak bu konuda neler söylemek istersiniz?</strong></p>
<p><strong>Ahkâm Kesen Fetvalara Değil, Hikmetli Öğütlere İhtiyacımız Var</strong></p>
<p>Din tartışmaları hiçbir zaman bu kadar usulden, metodolojiden hatta tartışma adabından, ihtilaf ahlakından kopmamıştır. Usul derken hem dini metinleri anlamak için inşa edilen usul ilimlerini, hem din ile varlık, hayat, kainat arasındaki ilişkileri hem de dil ve üslubu kastediyorum. Dijital iletişim devrimi ile her türlü bilgiye ulaşmak çok kolaylaştı. Ancak doğru bilgi ile yanlış bilgiyi birbirinden ayıracak kriterler, bilgiyi salih amele dönüştürerek usul yok oldu. Malumatımız arttıkça cehaletimiz artmaya başladı. En kötü mühendislik, cehalet mühendisliğidir. Cehalet mühendisliği bilgi yükleyerek cahil bırakmaktır, enformatik bir cehalettir. Bizim bilgi tasavvurumuzu üç kelime birlikte ifade eder: İlim, hikmet ve marifet.</p>
<p>Din doğru bilgiye dayanmak zorundadır. Sahih ilim olmazsa, iman da ibadet de sahih olmaz. Dinin anlatım dili ise hikmet dilidir. “Allah’ın yoluna hikmetle çağır.” buyuruluyor. Usulsüz füru bilgisi ne kadar yanlışsa, hikmetsiz hüküm bilgisi de o kadar yanlıştır. Ahkâm kesen fetvalara değil, hikmetli öğütlere ihtiyacımız var. Zira fetva kazai değil, diyanidir. Akıl ve felsefe olmadan hikmet olmaz. Hikmetsiz konuşanların akıl ve felsefe düşmanlığı bundandır. Gazzali der ki: “Akıl, Allah’ın nurundan bir parçadır.” Yine der ki “akıl içten gelen bir vahiy, vahiy dıştan gelen bir akıldır.” Akıl vahiy dengesini kurmak için İslam medeniyeti bir kütüphane dolusu kitabı miras bırakmıştır. Bu mirastan mahrum olanlar “aklı kenara koymadan cennet olmaz.” dediler. Oysa Kur’an bunun tersini söylüyor. İnsanlar ateşe doğru giderken “biz peygamberi dinleseydik ve aklımızı kullansaydık cehennem ehlinden olmazdık.” diyeceklerdir.</p>
<p>Türkiye’de ve İslam dünyasında dinî açıdan sorun alanı olarak gördüğünüz başlıklar nelerdir? Öncelenmesi ve bir an önce çözüme kavuşturulması için çalışmalar yapılması gereken konular ve bunların nasıl çözülebileceğine dair önerileriniz nelerdir?</p>
<p><strong>İman Emana, İslam Selama Dönüşmelidir</strong></p>
<p>Öncelikle yapılması gereken imanın emana, İslam’ın selama dönüşmesi gerekliliğidir. Barış ve güvenlik olmadan hiçbir şey olmaz. Bizi birleştirmeye gelen İslam’ın yanlış anlayışlarımızın kurbanı olması, İslam üzerinden sürekli parçalanmaya devam edişimiz, ümmetin arasında vahdeti tesis edemeyişimiz en büyük sorundur. Değer ve ahlak üreten bir dindarlığa sahip olamayışımız en önemli meselemizdir. Yeryüzünde adaleti ayakta tutmakla mükellef kılınmış bir ümmetin kendi arasında adaleti tesis edememesi bütün insanlığa ve bütün varlığa rahmeti taşımakla sorumlu tutulmuş bir ümmetin kendi arasında dahi merhameti yerleştirememiş olması en önemli sorun alanlarıdır. Dahası coğrafyamızda zulmün egemen olması, dinin şiddet üreten bir unsur olarak algılanması kabul edilebilecek bir husus değildir. Şüphesiz bütün bunlarda coğrafyamızın küresel güçlerin çatışma alanlarına dönüşmesinin payı unutulmamalıdır. Ancak bizden kaynaklanan hususları da unutmamak gerekir. Bütün peygamberler bir kötülükle bir musibetle karşılaştıklarında “Allahım biz kendimize zulmettik.” , “Allahım ben kendime zulmedenlerden oldum.” diyerek öz eleştiri yapmışlardır. Oysa bugün biz Müslümanlar başımıza ne gelirse gelsin “Allahım onlar bize zulmettiler.” diyoruz. Suçu başkasına atarak kurtulamayız.</p>
<p><strong>Ahlak, Dinin Ruhu ve Gayesidir</strong></p>
<p>Dijital dünyada her türlü bilgiye ulaşmak kolay oldu. İnternet ortamındaki dini bilginin büyük kısmı sorunludur. Eğitim sistemlerimiz bilgi yüklemekten çıkıp doğru bilgi ile yanlış bilgiyi ayırt edecek metotları vermelidir. Sahih dini bilgi sorunu en önemli sorun haline geldi. Ahlak meselemize tekrar vurgu yapmak isterim. En kötü sekülerizm, dinin ahlaktan ahlakın dinden ayrılmasıdır. Dinin ahlaktan ayrılması dinin kendisinden ayrılmasıdır. Ahlak, dini ahkâmın aklıdır. Dinin ruhu ve gayesidir. Allah Resulü: “Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim.” buyurmuştur.<br />
Dindarlığı ibadet-i mersumeye yani şekli ibadetlere hasretmekle olmaz. Bir yazarımızın ifadesiyle sol elle yemek yemenin günah olduğuna inandığımız kadar yetim hakkına girmenin, yalan söylemenin, iftira atmanın günah olduğunu kabul edip yaşadığımız zaman ahlak sorununu çözmüş oluruz. Bütün bunları önce İslam anlayışımızı tashih ederek, din eğitimi ve insan yetiştirme düzenlerimizi gözden geçirerek gerçekleştirebiliriz. Kültürel olanla dini olanı ayırarak, dinin sabiteleri ile değişkenlerini tespit ederek düzeltme yoluna girebiliriz.</p>
<p><strong>Ülkemizde farklı anlayışlarla da olsa “Diyanet İşleri Başkanlığı olmasa da olur.” diyebilenler var? Sizce Diyanet İşleri Başkanlığı olmasa ne olur? Bu yönde sol ve liberal çevrelerle bazı dindar çevreler tarafından dile getirilen talepleri nasıl karşılıyorsunuz?</strong></p>
<p><strong>Türkiye’nin Bekası İçin Üç Müessese Önemlidir</strong></p>
<p>Ben şahsen din üzerinden sürekli bölünen bu coğrafyada Türkiye’nin bekası için üç müesseseyi önemli görüyorum. Dini bilimlerle tabii fen bilimlerini ayırmayan İmam Hatip Liseleri, İslami ilimlerle felsefi sosyal bilimleri ayırmayan İlahiyat Fakülteleri, din hizmetlerini tarihteki sürekliliği ile tanzim eden Diyanet İşleri Başkanlığı. Ancak bugün her üç müessese de mevcut halleri, konumları ve programları ile bize yetmemeye başladı. Her üçü de altmışlı yetmişli yılların dünyasına hitap etmeye devam ediyor. 21. yüzyılın meydan okumalarını dikkate alarak, coğrafyamızda yaşadığımız acıları ve trajedileri göz önünde bulundurarak ve bugünkü genç kuşakların yaşadığı büyük kopuşları düşünerek her üç müessesenin hem yapılarını hem programlarını hem de kullandıkları dil ve uslubu değiştirmeleri elzemdir.</p>
<p><strong>Menderes’in Hazırlattığı Diyanet Kanunu</strong></p>
<p>Diyanet İşleri Başkanlığını, Türkiye Cumhuriyeti’nin İslam’la kurmak istediği varoluşsal ilişkinin devamı olarak görüyorum. Ancak Türkiye’de her siyasi anlayışın, her düşüncenin, her ideolojinin kendine göre bir Diyaneti oldu. Dini ihtiyaçlarımızı, sorunlarımızı, coğrafyamızı ve geleceğimizi dikkate aldığımızda Diyanetin mevcut yapısı, statüsü ve konumuyla bu devasa sorunları çözmesi mümkün değildir. Bugünkü Diyanet, mevzuatı ve yapısı itibari ile 60 ihtilalinin kurduğu Diyanettir. Sn. Cumhurbaşkanımızın ülkemizi dünyaya açması ile birlikte öncelikle 2007 &#8211; 2017 yılları arasında Diyanet bütün dünyaya açıldı. Kaybettiğimiz nice kardeşlikleri yeniden tesis etmeye başladı. Orta Asya ve Balkanların yanında, Afrika, Latin Amerika, Pasifik Asya’da önemli hizmetler yapmaya başladı. Dünyadaki bütün Müslüman azınlıklara ulaşmaya, din eğitimi ve din hizmetleri alanlarındaki tecrübelerini yeryüzündeki bütün kardeşleriyle paylaşmaya başladı. Diyanet bütün bunları, konumunu, yasal sınırlarını ve mevzuatı aşmaya çalışarak yaptı. Milletimizin katkıları, Diyanet Vakfı’nın lojistik desteğiyle yapmaya çalıştı. Bu durum, Diyanet’in milletimiz nezdinde ve bütün dünyada kazandığı konum ile Türk mevzuatı içinde 657’ye tabi konumu arasında büyük mesafeler oluşturdu. Bu mesafe yeni bir reform ile kapatılmadan, geleceğin Diyaneti kurulmadan bütün bu sorunlarımızı mevcut haliyle çözmesini bekleyemeyiz. Ben şahsen başkanlığım döneminde hep bu çaba içinde oldum ancak muvaffak olamadım. 1952’de rahmetli Adnan Menderes’in Ali Fuat Başgil’e hazırlattığı muhteşem bir Diyanet kanunu var önümüzde. Eğer o kurulabilseydi inanın Diyanet sadece Türkiye’deki boşlukları değil, coğrafyada oluşan dini otorite boşluğunu da dolduracak kıvama gelirdi.</p>
<p><strong>Türkiye’deki din anlayışının İslam dünyasına bakan yönüyle sahip olduğu imkânlar ve kısıtlar bakımından neler söyleyebilirsiniz? Diyanet İşleri Başkanlığı son dönemlerde hem yurt içinde hem de yurt dışında güzel açılımlar sağladı. Yayın faaliyetlerine ağırlık verdi. Sahip olduğu potansiyeli de göz önünde tutarsak sizce yeni dönemde ne tür çalışmalar yapmalı? Gönül coğrafyamıza yönelik çalışmalar bakımından değerlendirme yaptığınızda Diyanet İşleri Başkanlığı’nın üzerine düşeni yeterince yaptığını söyleyebilir misiniz?</strong></p>
<p><strong>Dinle ve Din Eğitimiyle İlgili Kurumlar Kendilerini Yenilemeli</strong></p>
<p>İslam evrensel bir dindir. Irklara milletlere, coğrafyalara göre tasnif edilemez. Arap İslamı, Türk İslamı, Berberi, Fars İslamı diye farklı İslamlar olmaz. Ancak her milletin bir anlayışı, yaklaşımı olabilir. Bizim İslam anlayışımızın arkasında üç büyük medeniyet tecrübesi vardır. Biri Orta Asya’da Maveraünnehir Medeniyeti. İbn Sina ile Buhari’yi, Farabi ile Ahmed Yesevi’yi birlikte çıkaran, akli ilimlerle nakli ilimleri ayırmayan, İslami ilimlerle felsefeyi tasavvufla birlikte inşa eden büyük bir gelenek. İkinci tecrübe, Selçuklu tecrübesidir. Bilhassa ilim alanında sahip olduğumuz Selçuklu tecrübesi küçümsenemez. Nizamiye medreseleri, Cüveyniler, Gazzaliler, bu dönemin eserleridir. Üçüncü tecrübe ise büyük Osmanlı tecrübesidir. Osmanlı tecrübesi bu anlayışı evrensel hale getiren büyük tecrübedir. Cumhuriyet döneminde yaşadıklarımız ise bize daha farklı tecrübeler kazandırmıştır.<br />
Bugün yapılması gereken bütün bu tecrübeleri birleştirerek asrın idrakine hitap etmektir. Bir önceki sorunuza cevap verirken de ifade ettiğim gibi Diyanet başta olmak üzere zikrettiğim kurumlar mevcut halleriyle bu büyük gelenekleri güncelleyerek geleceğimizi kurmakta zorlanırlar. Bir yeniden yapılanma hayati önem arz etmektedir. Ve ben bu yenilenmeyi bir beka meselesi olarak görüyorum.<br />
Tarihte vahdeti sağlayan büyük müesseselerin bıraktığı boşluğu doldurmak için her ülke kendi çaresine baktı. Mısır, Ezher Şeyhliğini ihdas etti. Tunus, Zeytune’ye benzer bir rol verdi. Malezya, Pakistan ve İran bütün İslam Dünyasına hitap eden birer uluslararası İslam Üniversitesi kurdu. Suudi Arabistan, Rabıta’yı kurdu. İran, Velayet-i Fakih adı altında bir rehberlik oluşturdu. Ancak bunların hiçbirisi o tarihteki boşluğu dolduracak vahdeti sağlayamadı. Bugün bu tarihi boşlukları din hizmeti yürüten kurumlardan çok, doğru bilgi üreten, alim yetiştiren ilmi müesseselerle doldurmak daha doğrudur.</p>
<p>Türkiye, hem ilahiyat fakültelerinde üretilen bilgiyi dünya ile paylaşamadı hem de İslam dünyasının bu çağın sorunlarını çözecek alim yetiştirme ihtiyacına karşılık verecek ilmi müesseleri kuramadı. Bugün İslam’ın makul, mutedil, medeniyetler kuran anayolunu ihya edecek, Doğu’ya da Batı’ya da hitap edecek ilim merkezlerine ihtiyaç var. Bugün bu ihtiyacı karşılamak İslam dünyasının umudu haline gelen, Kudüs’ü en çok himaye eden, arkasında Maveraünnehir, Selçuklu ve Osmanlı tecrübesi olan Türkiye’ye daha çok yakışır diye düşünüyorum.</p>
<p><strong>Din-devlet ilişkileri bağlamında çok hassas bir yerde duran Diyanet İşleri Başkanlığı, özellikle din anlayışlarının farklılığı sebebiyle kararsız durumda kalan insanlara yönelik neler yapabilir? Genel anlamda Türk insanı çatışmacı ve sorunlu yaklaşımlarla yüz yüze geldiğinde dinî otorite olarak Diyanet İşleri Başkanlığı’na bakıyor. Bu konuda Diyanet İşleri Başkanlığı kendisinden beklenenlere cevap verebiliyor mu?</strong></p>
<p><strong>Dijital Vaizler Dönemi ve Kaybolan Tevazu</strong></p>
<p>Bugün sadece ülkemizde değil bütün islam diyarlarında bir vaaz ve fetva karmaşasının yaşandığı muhakkaktır. Çatışmacı ve sorunlu bir din dili kullanıyoruz. İslam dünyasında büyük acılar ve felaketler yaşanırken din adamlarının çözüm aramayı bırakıp, bilinçaltında kalan tarihsel ihtilafları körükleyerek toplumları bölmesi en büyük tehlikedir.<br />
Dijital kürsülerine kurulan medya vaizlerinin nasih ve emin sıfatlarını bir tarafa bırakarak tarihte kalmış ihtilafları, düşmanlıkları ekranlara veya sosyal medya hesaplarına taşıyarak bir din ve mezhep kavgası başlatması, her birinin kendi mecrasından mevzi ve taraftarlar edinip diğer tarafa acımasızca saldırması ahlaksızlıktır. En önemlisi de devletlerin ve medeniyetlerin çöküş ve çözülüş dönemi tartışmaları diyebileceğimiz anlamsız, faydasız, beyhude tartışmaların genç nesillerin bilinçlerini yaralaması, zihinlerini ve kalplerini işgal etmeleridir.</p>
<p>Esefle belirteyim ki bütün bunlar oldu. Sadece tekke, dergah kürsülerinden değil, dijital medya kürsülerinden şii-sünni, sufi-selefi, ehl-i hadis-ehl-i kur-an, tarihte yaşanmış ne kadar ihtilaf varsa gündeme taşıdılar. Hem de tartışma adabını ve ihtilaf ahlakını bir tarafa bırakarak&#8230; Mezhep ihtilafları, Kerbela savaşları, tekfir hastalıkları evimizde, masamızda, cep telefonlarımızda boy göstermeye başladı. Herkesin söz söylediği bir alan oldu internet. Yüzlerce yanlış bilgi ve o bilgiler ışığında inşa edilen algılara hiçbir şeyin kendisi olmadığı, her şeyin abartıldığı bir dünya, hakikat değil sanal bir dünya, imaj reklam ve propaganda dilinin hakim olduğu bir dünya&#8230; Biz Müslümanlar son iki asrın bütün değişimlerine hazırlıksız yakalandığımız gibi buna da hazırlıksız yakalandık. Dinin internet ortamına taşınması süreci nasıl olacaktı? Dinin hakikatleri sanal bir alemde nasıl ifade edilecekti? Her an internet ortamlarına aktarılan bilgi nasıl denetlenecekti? İrşad, davet ve tebliğ dili imaj reklam ve propaganda dili ile nasıl ifade edilecekti? Oyun, eğlence ve alay üzerine kurgulanan sosyal medya ortamlarında dinin hakikatleri nasıl anlatılacaktı? Bütün bunlarla ilgili hiç bir hazırlığımız yoktu. Bugün internette mevcut olan dünya bilgi varlığı içinde İslam bilgi varlığı sıhhat ve doğruluk açısından ciddi sorunlar taşımaya devam ediyor. Biz bütün bunları düşünecek zaman ararken hız çağının getirdiği dijital dünya hükmünü icra etti. Bütün İslam dünyasında sanal alemin ürettiği ve her türlü denetimden uzak dini bilgiler insanlığı kuşattı. Hatta bu sanal alemin ürettiği dini grup ve organizasyonlarla sanal dini cemaatler oluştu. Bu dini cemaatlerin müritleri, mürşidleri, şeyhleri, vaizleri, kürsüleri oldu.</p>
<p>İslam dünyasının umudu haline gelen ülkemiz bundan azade olacak değildi. Özellikle son on beş yılda din konusunda tanınan özgür ortamlardan istifade eden nice insan internet ortamında dijital bir kürsüden insanlara din anlatmaya başladı. Tarih ilk defa bir dakikalık ilginç fetvalara şahit oldu. Bu durum camide, tekkede, dergahta, vaaz vermeye benzemiyordu. Vaizlerimizin nasih ve emin sıfatlarını sanal alemde korumaları güçtü. Mahviyeti görsellikle ifade etmek, ihlas ve samimiyeti reklam ve propaganda diliyle fon müziği eşliğinde korumak imkansızdı.</p>
<p>Hikmet ve mev’iza-i hasene üslubunu reytinglere feda etmemek zordu. En önemlisi dijital kürsülere kurulan vaizlerin her şeyi ama her şeyi bilmesi gerekiyordu. Düşünmeye araştırmaya fırsat verilmiyordu. Bu mecra bilmiyorum demeyi, bilmiyorum diyeni kabul eden bir mecra değildi. Bu mecra, alimde olması gereken tevazuyu reddediyordu. Her şeyi biliyor olmanın kibrine kapılmayı zorunlu kılıyordu.</p>
<p>Bütün bu zorlukların farkında olsun olmasın İslam dünyasında nice hocalarımız, vaizlerimiz, din anlatıcıları bu zor olanı seçtiler ve her biri bir dijital kürsüye kurularak dini anlatmaya başladı. Hiç birinin elinde bu yeni vaazın bir adabı, bir usulü yoktu. Her biri kendi adabını ve usulünü, dilini, üslubunu kendisine göre şekillendirmeye başladı.</p>
<p>İşte sizin sorunuzda ifade edilen çatışmacı sorunlu söylemler bu şekilde ortaya çıktı. Bu küresel bir sorundur. Bu hal karşısında Diyanet tek başına ne yapabilir? Diyanet, bu polemiklere katılmayı bugüne kadar doğru bulmadı. Ben de doğru bulmadım ancak bu Diyanet’in ve Din İşleri Yüksek Kurulu’nun hiçbir şey yapmayacağı anlamına gelmez.</p>
<p>Din İşleri Yüksek Kurulu önce fetvanın dilini, üslubunu gözden geçirmelidir. Camide kullandığımız dil tıpkı cami gibi daima kuşatıcı olmalıdır. Dışardaki din tartışmaları asla minbere taşınmamalıdır.<br />
Bilgi takip kurulları oluşmalı. İlahiyat fakültelerinden yardım almalı. Bunlar çok düşünüp de yapmakta zorlandığımız hususlar olmuştur. Biz kendi dönemimizde, nöbetimizde bu kadar yapabildik. İnşallah bizden sonraki kardeşlerimiz hem bizim eksik bıraktıklarımızı tamamlar, hem de yapamadıklarımızı en güzel şekilde icra mevkiine koyarlar.<br />
Bu konulardan iki yıl önce başlayan bazı çalışmaların neticelendiğini zannediyorum. Bizden sonra görevi alan bütün kardeşlerimize rıza-i Bari’ye uygun muvaffakiyetli çalışmalar niyaz ediyorum.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/prof-dr-mehmet-gormezden-onemli-aciklamalar-din-taraftar-toplama-araci-degildir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
