<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Abdullah İnce &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/abdullah-ince/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Sat, 30 Jun 2018 12:53:21 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.9</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>Abdullah İnce &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>“Yeni Türkiye”de Toplumun Siyasetten Beklentileri</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/yeni-turkiyede-toplumun-siyasetten-beklentileri/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/yeni-turkiyede-toplumun-siyasetten-beklentileri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Abdullah İnce]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 30 Jun 2018 22:21:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[10. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Abdullah İnce]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[Temmuz 2018]]></category>
		<category><![CDATA[Toplum ve Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[Yeni Türkiye]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=2317</guid>

					<description><![CDATA[Toplumun siyasetten beklentileri arasında şüphesiz en önemli konulardan biri etnik, dini, kültürel farklılıkları barış içinde bir arada yaşatacak zeminin güçlendirilmesidir. Yakın dönemde Türkiye etnik ayrımcılığa ve din istismarına dayalı terör yapılanmaları ile uğraşmak zorunda kalmış ve bu konuda büyük riskler de alarak önemli bir mesafe kat etmiştir. “Eski Türkiye” kavramı Ak Parti döneminde ortaya çıkan siyasi ve toplumsal gelişmelere işaret etmek üzere, 2002 öncesi dönemi tanımlayan bir kavramdır. Bu kavramın karşıtı olarak “yeni Türkiye” ise 2002 sonrası dönemi resmetmektedir. Yeni Türkiye kavramsallaştırması bir taraftan geçmişin sınırlandırıcı özelliklerinden kurtulmaya işaret ederken bir taraftan da geleceğe dair umutlara ve umutların filizlendiği ortama gönderme yapmaktadır. Geniş anlamda düşünüldüğünde eski Türkiye kavramsallaştırması, öncelikle halkına yabancılaşmış yönetim anlayışlarının, modernliği tepeden inmeci bir şekilde dayatmasını ifade etmektedir. Eski Türkiye uygulamalarının uç noktası İslam’ın kamusal görünürlüğünü sınırlandıran düzenlemelere kadar uzanmıştır. Bu sebeple eski Türkiye, dini alan başta olmak üzere yasakları, baskıyı ve ötekileştirmeyi ifade eden bir kavram olarak kullanılmaktadır. Eskiden Yeniye Değişenler Eski Türkiye’de “köylü milletin efendisidir” söylemine rağmen, bilhassa Atatürk sonrası dönemde, halkına yabancılaşmış ve onun iradesine saygı duymaktan uzak bir anlayışın izlerini görmek mümkündür. Siyasi olarak eski Türkiye’yi daha çok başarısız ve toplum kesimlerine kulak vermeyen siyasetçilerin biçimlendirdiğini ifade etmek mümkündür. Bu bakış açısına göre &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Toplumun siyasetten beklentileri arasında şüphesiz en önemli konulardan biri etnik, dini, kültürel farklılıkları barış içinde bir arada yaşatacak zeminin güçlendirilmesidir. <em>Yakın dönemde Türkiye etnik ayrımcılığa ve din istismarına dayalı terör yapılanmaları ile uğraşmak zorunda kalmış ve bu konuda büyük riskler de alarak önemli bir mesafe kat etmiştir.</em></strong></p>
<p><em>“Eski Türkiye” kavramı Ak Parti döneminde ortaya çıkan siyasi ve toplumsal gelişmelere işaret etmek üzere, 2002 öncesi dönemi tanımlayan bir kavramdır. Bu kavramın karşıtı olarak “yeni Türkiye” ise 2002 sonrası dönemi resmetmektedir.</em></p>
<p>Yeni Türkiye kavramsallaştırması bir taraftan geçmişin sınırlandırıcı özelliklerinden kurtulmaya işaret ederken bir taraftan da geleceğe dair umutlara ve umutların filizlendiği ortama gönderme yapmaktadır. Geniş anlamda düşünüldüğünde eski Türkiye kavramsallaştırması, öncelikle halkına yabancılaşmış yönetim anlayışlarının, modernliği tepeden inmeci bir şekilde dayatmasını ifade etmektedir. Eski Türkiye uygulamalarının uç noktası İslam’ın kamusal görünürlüğünü sınırlandıran düzenlemelere kadar uzanmıştır. Bu sebeple eski Türkiye, dini alan başta olmak üzere yasakları, baskıyı ve ötekileştirmeyi ifade eden bir kavram olarak kullanılmaktadır.</p>
<p><strong>Eskiden Yeniye Değişenler</strong></p>
<p>Eski Türkiye’de “köylü milletin efendisidir” söylemine rağmen, bilhassa Atatürk sonrası dönemde, halkına yabancılaşmış ve onun iradesine saygı duymaktan uzak bir anlayışın izlerini görmek mümkündür. Siyasi olarak eski Türkiye’yi daha çok başarısız ve toplum kesimlerine kulak vermeyen siyasetçilerin biçimlendirdiğini ifade etmek mümkündür. Bu bakış açısına göre halk ne kadar az şey bilirse o kadar kolay yönetilebilir. Daha somut alanlara bakıldığında eski Türkiye’de, siyasi istikrarsızlıklar toplumu canından bezdirmekte, yüksek faiz ve enflasyon oranları ekonomik hayatı felç etmekte, (1991 yılında Süleyman Demirel’in ifadesine göre) Türkiye senede ancak 30 km otoyol yapabilmekte, öğrenciler 60, 70 kişilik sınıflarda ders görmekteydi. Diğer taraftan eski Türkiye fotoğrafında başörtüsü problemi, katsayı sorunu başta olmak üzere özgürlük sorunları öne çıkan görüntülerdi.</p>
<p>Yeni Türkiye kavramsallaştırması şüphesiz her şeyin güllük gülistanlık olduğu bir dönemi ve her yönden iyi olan toplumsal özellikleri ifade etmemektedir. Bu anlamda kavrama biraz da özlem yüklenmiştir. Ancak eski Türkiye’den farklı unsurlara işaret etmek üzere kullanılan bu kavramın içini dolduracak epeyce gelişmeden söz edilebilir. Özgürlükler noktasından bakıldığında yeni Türkiye’de başörtüsü problemi fiilen çözülmüş, katsayı problemi ortadan kalkmış, devlet yıllardır yüzleşmekten çekindiği “Kürt meselesi”, Alevi vatandaşların talepleri gibi konularla doğrudan yüzleşmeye karar vermiştir. Bu süreçte ülkenin Başbakanı vatandaşlarından dersim olayları sebebiyle özür dilemiştir. Eski Türkiye’nin yasakları bir dönem bireylerin İslami bir hayat yaşamak ve dini eğitim almak için ülke dışına çıkmasını gerektirmişken, (bkz. Kurucu, 2017.) yeni Türkiye’de bunun tam aksi gelişmeler yaşanmakta ve Türkiye mazlumların sığınağı olan güvenli bir liman olmaktadır.</p>
<p>Yeni Türkiye’nin ekonomik ve teknolojik manzarasına bakıldığında; Türkiye uzun bir süreden sonra ilk defa IMF’ye olan borcunu sıfırlamış, TL’den 6 sıfır atmış, 11 yılda 17.000 km bölünmüş yol yapabilmiş, sağlık alanındaki yatırımları ile göz doldurmuş, yaşam kalitesini ve ortalama insan ömrünü uzatmış bir ülke olarak anılmaya başlanmıştır. İnternet kullanımının hızla yaygınlaştığı yeni Türkiye’de bilgisizliğin yerini haberdarlık almış, iletişim araçları ve ulaşım imkânları artmış, uçağa binmek orta ve alt sınıflar için bir özlem olmaktan çıkarak tercih konusu haline gelmiştir. Yeni Türkiye artık kendi tankını, savaş gemisini, helikopterini, insansız hava aracını ve eğitim uçağını yapabilmekte, daha ilerisine dair umutlarını canlı tutabilmektedir.</p>
<p><strong>Yeni Türkiye’nin Siyasi ve Toplumsal Çehresi</strong></p>
<p>Yeni Türkiye’nin siyasi özelliklerine bakıldığında ilk olarak halkın içinden ve halkın dilini konuşan bir siyasetin hâkim olmaya başladığını ifade etmek mümkündür. Bu çehrenin bütün siyasi partilere yansıyan bir durum olduğu ifade edilebilir. Şüphesiz bu süreçte bütün bu gelişmeleri sınırlı sayıda siyasi aktöre mal etmek yeni Türkiye’yi oluşturan unsurlara yapılmış bir haksızlıktır. Örneğin Türkiye’de farklı toplum kesimlerinin Avrupa Birliği standartlarını yakalama konusundaki arzu ve çalışmaları etkili bir unsurdur. Bütün bu çabaların sonucu olarak askeri vesayetin gerilemesi önemli bir kazanım olarak ortaya çıkmıştır. Böylesi bir gelişmenin ortaya çıkmasında siyasetin yakın döneme kadar “öteki” olarak görülen kesimlerle ittifak yapması ve çevreyi merkeze taşıması etkili bir unsur olmuştur. Bu süreç “öteki”nin devletle barışması hatta zamanla devleti sıkı bir şekilde sahiplenmesiyle sonuçlanmıştır.</p>
<p>Elbette yeni Türkiye kavramsallaştırması bir ölçüde küresel gelişmelerle de ilgilidir. Özal sonrası dönemde ekonomi başta olmak üzere birçok alanda dünya ile etkileşime girilmesi, yeni Türkiye’ye has bazı özelliklerin belirmeye başladığı yıllardır. Dünya ekonomileri ile bütünleşen ekonomik modelin toplumsal hayatta etkisini hissettirmesi, yeni Türkiye’nin kısmen tüketim kalıpları üzerinden biçimlen(diril)mesine de sahne olmuştur. Kapitalizmin ikinci aşaması sayılabilecek <em>“tüketim toplumunda”</em> artık modayı takip etmemekle gericiliği tescillenmek istenen sosyal kesimler kendi modasını üretmiş, <em>“tesettür defileleri”</em> düzenlemek sıradan bir eylem haline gelmiştir. Bu süreçte kimliğin tanımlayıcı unsuru olarak beliren <em>tüketim tercihleri ve tüketim merkezli yaşam tarzları</em> <em>farklı sosyal kesimleri aynı mekânlarda buluşturmuştur.</em> Kapitalist üretim modelinin kendini güncellemesiyle birlikte tüketim tercihleri, ideolojik farklılıkların önüne geçerek gündelik hayat pratikleri bağlamında Türkiye’de toplumun iki farklı kutbunu -dindarlar ve laikler- AVM’lerde bir araya getirmiştir.</p>
<p>Yeni Türkiye’nin toplumsal çehresini oluşturan önemli unsurlardan biri de kır-kent dengesinin kent lehine ve dengesiz bir şekilde değişmesidir. Cumhuriyet’in ilk yıllarında yaklaşık %20’ye %80 olan kır-kent dengesi tersine bir hal almış hatta kır yaşamının özelliklerini taşıyan yerleşim birimleri neredeyse ortadan kalkmıştır. Kentleşme, yeni ilişki biçimlerini öne çıkarmaktadır. Geleneksel hayat biçiminde öne çıkan birincil ilişkiler yerini bireysel tercihlerin öne çıktığı bir ilişki biçimine bırakmış, bireycilik önemli bir olgu olarak belirmiş, bu süreçte din bile bireysel tercihin konusu olabilmiştir (bkz. Deizm tartışmaları).</p>
<p><strong>Yeni Türkiye’de Seçkinlerin Değişimi</strong></p>
<p>Pareto’ya göre bütün seçkinler zamanla çöker, geriler ve yıpranırlar ancak onların yerlerini yenilerine bırakmaları her zaman sorunlu olur. Yeni Türkiye’nin seçkinleri, çevreden merkeze yürüyen kesimler olmuştur. Bu anlamda TÜSİAD’ın eski Türkiye’yi temsil eden bir kurum olarak nitelenmesi bir tesadüf değildir. Bu olgu Türkiye’de ortaya çıkmaya başlayan yeni elitlere de işaret etmektedir.</p>
<p>Çevrenin merkeze yürüyüşünün hikâyesi biraz uzundur. Çok partili hayata geçiş dönemine kadar götürülebilecek bu süreçte Süleyman Demirel her ne kadar bazı kesimlerce “köylülüğün” sembolü olarak tanımlansa da “köylü” yıllarca ülke siyasetinde etkin bir figür olarak yerini aldı. Özal, merkezin çevreye yürüyüşünde diğer önemli bir figür oldu. Türkiye’de öteki olarak tanımlanan ve merkezden uzak tutulan “Nakşi” bir aileden gelen Özal’ın, başta ekonomi politikaları olmak üzere, politik tercihleri merkezin çevreye yürüyüşünü kolaylaştırdı. Ak Parti ile ortaya çıkan yeni seçkinler bu sürecin tamamlayıcı halkası oldular. Ancak “seçkinlerin değişimi” sürecinde elitlerin yerinden edilmişlik hissi hep kendini hissettirdi. Yeni seçkinlerde ise dâhil oldukları yeni sınıfa uyum sorunları baş gösterdi. Şüphesiz yeni Türkiye’nin en belirgin özelliklerinden biri de halkın ilk defa bir inisiyatif alarak askeri darbeyi önlemesidir. Bu gelişme Türkiye tarihinde bir ilk olduğu gibi bundan sonrasına dair bir umut olarak da okunabilir. Yeni Türkiye’de halk artık kazanımlarına sahip çıkmaktadır.</p>
<p><strong>Yeni Türkiye Eski Türkiye’ye Özlem Duyar mı?</strong></p>
<p><em>“Yeni Türkiye, ilkeler ve zihniyetler bakımından Eski Türkiye’nin rayından çıkmış bir taklidi. Eski Türkiye’yi özleyenler demokrasi elden gittiği için değil kendi iktidarları gerilediği için Yeni Türkiye’ye muhalifler. Bu yüzden henüz yaşam tarzı savunusundan öteye geçip yapıcı ve eşitlikçi bir demokratik ütopya ortaya koyamadılar”. (Özkul, www.birikimdergisi.com).</em></p>
<p>Bu soruya cevap verebilmek için eski Türkiye’de öne çıkan “irtica” kavramına müracaat edilebilir. İrtica kavram olarak geri dönüşü istemek anlamına gelmektedir. Ancak kavram çoğunlukla dinsel gericilik bağlamında bir etiketleme biçimi olarak ortaya çıkmaktadır. Hâlbuki geriye dönüşü istemek dinsel bir organizasyonun talebi olarak ortaya çıkabileceği gibi din ile ilişkisi olmayan ya da kendini bu çerçevede tanımlamayan sosyal yapıların özelliği olarak da ortaya çıkabilir.</p>
<p>Kavramın asli anlamına bağlı kalarak düşünüldüğünde “irtica” söylemine aşina olan Türkiye toplumunda geriye dönüşü istemek, artık toplum kesimlerinin arzu etmeyeceği bir taleptir. Diğer bir deyişle eski Türkiye’ye dönüşün imkânı kalmamıştır. <em>Hatta yeni Türkiye’nin tanımlayıcı özellikleri bile bilhassa genç nesil tarafından “eskimeye yüz tutmuş” olarak görülebilir.</em> Zira onlara göre eski Türkiye tecrübe edilmemiş, eski kuşakların serzenişlerinden ibaret bir manzaradır. Kaldı ki artık dünyanın küçük bir köy olarak tanımlandığı, iç siyasetin dış siyasetten bağımsız düşünülemeyeceği, bireylerin haberdarlık düzeyinin her geçen gün arttığı bir dünyada, toplumsal talepleri belirleyen unsurlar küresel gelişmelerden bağımsız düşünülemez. Türkiye’nin bu günlerde yaşadığı siyasi ve ekonomik gelişmeleri de böyle okumak mümkündür.</p>
<p><strong>Yeni Türkiye’de Toplumun Siyasetten Beklentileri</strong></p>
<p>Toplumun siyasetten beklentilerinin başında siyasetin parçalı yapısının ortadan kalkması gelmektedir. Şüphesiz bu konu toplumun önüne konacak siyasi alternatiflere bağlı olarak gelişecektir. Ancak Türkiye’nin yeni tecrübe ettiği “Başkanlık Sistemi” bu beklentiyi tetikleyen bir unsur olmaktadır. Tabii ki toplumun bu konudaki beklentisini belirleyen farklı unsurlar da söz konusudur. Bunların başında <em>toplumsal refah seviyesini kaybetmeme arzusu</em> gelmektedir. Türkiye’nin yakın tarihinde tecrübe ettiği koalisyonlar ve siyasi istikrarsızlık süreçlerinin sonucunda kaybeden hep toplum olmuştur. Türkiye sermayesinin küresel sermaye ile iç içe geçen yapısı toplumun ideolojik<br />
konuları es geçerek ekonomik gerekçelere bağlı tercih yapmasını beraberinde getirecektir. İdeoloji partilerini ve diğer ideolojik yapılanmaları zorlayacak olan bu toplumsal yönelim, toplumun siyasetten beklentilerini biçimlendiren önemli bir husus olarak belirecektir.</p>
<p>Toplumun siyasetten beklentileri arasında şüphesiz en önemli konulardan biri etnik, dini, kültürel farklılıkları barış içinde bir arada yaşatacak zeminin güçlendirilmesidir. <em>Yakın dönemde Türkiye etnik ayrımcılığa ve din istismarına dayalı terör yapılanmaları ile uğraşmak zorunda kalmış ve bu konuda büyük riskler de alarak önemli bir mesafe kat etmiştir.</em> Ancak sonuç olarak bu iki konu Türkiye’de toplumun gerilmesine önemli ölçüde etki etmiştir. Seçim sonrası kimin seçildiğinden daha ziyade toplumsal gerginliğin azaltılması yönünde atılacak adımlar gündelik hayatta belirleyici olacaktır. <em>Eğitim, Türkiye’de önemli bir “sorun” olarak varlığını sürdürmektedir.</em> Yeni üniversitelerin açılması, liseye geçiş sistemindeki değişiklikler, eğitimde kalite sorunu Türkiye’de siyasi karar mercilerinin önünde külli bir problem olarak varlığını sürdürmektedir. Ancak seçim sürecine girilen bu günlerde başkan adaylarının ve siyasi partilerin bu konulara dair somut fikir ve önerilerinin olmaması ya da “cılız” bir şekilde dillendirilmesi, sorunun daha da problemli bir hal alacağının göstergesidir. <em>Hâlbuki toplum niceliksel artışa paralel olarak nitelik sorununun bir an önce çözülmesini beklemektedir.</em></p>
<p>Toplumun siyasetten beklentisinin yoğun olduğu alanlardan biri de şüphesiz uluslararası gelişmeler karşısında Türkiye’nin alacağı tavır ve süreci nasıl yöneteceğidir. Türkiye dışında ortaya çıkan ama etkileri toplum nezdinde derinden hissedilen uluslararası gelişmeler, Türkiye’nin beka sorununu da toplumun gündeminde tutacaktır.</p>
<p>Dolayısıyla siyasetten beklentilerin başında Türkiye’nin tercihini ne yönde yapacağı, ortaya çıkan gelişmelere nasıl tepki vereceği, oyun kurucu rolünün nerelere kadar uzanacağı konuları gelmektedir. Bu sürecin yönetilmesinde toplumla daimi bir şekilde iletişim kuran, nabzını tutabilen siyasi liderlik kadar uluslararası diploması konusunda tecrübeli bir kadro, yeri geldiğinde risk alabilen ama gerektiğinde geri çekilmeyi bilen bir yönetim anlayışı ön plana çıkacaktır.</p>
<p><em>“Yeni binyıla girdiğimiz bu dönemde dünyadaki siyasal ve sosyal değişimin baş döndürücü hızı ve önceden kestirilemeyen yönü “siyasetin yerleşik çerçevesini ve koşullarını” şiddetle aşındırmaktadır. Ulusal devlet, ulusal kimlik ve ulusal ekonomi gibi kavramlar toplumsal ve siyasal değişimi açıklamada yetersiz kalmaktadır” </em>(Özbudun ve Keyman, 2003: 303). Yeni Türkiye’de ortaya çıkan sosyal değişim toplumsal kimliğin tanımlayıcı unsurlarında farklılıklar ortaya çıkarmış, dini özgürlükler başta olmak üzere, özgürlükler yeni Türkiye’nin tanımlayıcı özellikleri olarak öne çıkmıştır. Böylesi bir toplumsal yapıda siyasetin başarısını belirleyen temel unsur değişimi iyi okuyabilmesidir. Dolayısıyla değişimi okuyamayan, özgürlüklerin kısıtlandığı eski Türkiye’ye ait paradigmaların toplumsal beklentiyi karşılama imkânı zayıf görünmektedir.</p>
<p><strong>Kaynaklar</strong><br />
<strong>Ali Ulvi Kurucu</strong>, Hatıralar I, II, III, IV, Hazırlayan: M. Ertuğrul Düzdağ, Med Yayınları, İstanbul, 2017.<br />
<strong>Barış Özkul</strong>, Eski Türkiye-Yeni Türkiye, Birikim Dergisi, 20 Ağustos 2017, http://www.birikimdergisi.com/haftalik/8474/eski-turkiye-yeni-turkiye#.WwSEakiFPIU (Erişim Tarihi: 21.05.2018.)<br />
<strong>Ergun Özbudun ve Fuat Keyman</strong>, “Türkiye’de Kültürel Küreselleşme Aktörler, Söylemler, Stratejiler” Bir Küre Binbir Küreselleşme, Çağdaş Dünyada Kültürel Çeşitlilik, Editörler: Peter L. Berger- Samuel Huntington, Çeviren: Ayla Ortaç, Kitap Yayınevi, İstanbul, 2003.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/yeni-turkiyede-toplumun-siyasetten-beklentileri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Gösteri Toplumunda Gençlik Deizme Kayar mı?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/gosteri-toplumunda-genclik-deizme-kayar-mi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/gosteri-toplumunda-genclik-deizme-kayar-mi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Abdullah İnce]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 30 Apr 2018 21:45:26 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[8. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Abdullah İnce]]></category>
		<category><![CDATA[Deizm]]></category>
		<category><![CDATA[Gençlik Deizme Kayıyor mu]]></category>
		<category><![CDATA[Gösteri Toplumu]]></category>
		<category><![CDATA[Mayıs 2018]]></category>
		<category><![CDATA[Toplum ve Din]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1969</guid>

					<description><![CDATA[&#8220;Gençlik deizme kayıyor&#8221; tartışmaları bir yönelim ya da değişime işaret etmesi bakımından anlamlı bir tartışma olabilir. Ancak konu sosyolojik bağlamından koparılarak dindarların değişimini ıskalayacak şekilde sadece gençlik dönemine has bir tartışma olarak yürütüldüğünde verimsiz bir noktaya ulaşma ve gençleri etiketleme riski barındırmaktadır. “Modern üretim koşullarının egemen olduğu toplumlarda yaşam, uçsuz bucaksız bir gösteriler yığını olarak sunulur… Gösteri kendini asla sorgulanamayacak olan geniş ve ulaşılamaz bir gerçeklik olarak sunar. Tek mesajı şudur: “Görünen şey iyidir; iyi olan görünür.” &#8230;Gösteri zincirlenmiş bir modern toplumun kâbusudur.” (Guy Debord, 1996: 13,16.) Aslında Ne Oluyor? Gençlik Deizme Kayıyor mu? Bir süredir “gençlik deizme kayıyor” söylemi medyada yer buluyor. Konya’da bazı sivil toplum kuruluşlarının gerçekleştirildiği bir çalıştayda konu ile ilgili bazı tespitler yapılarak önerilerde bulunuldu. Medyada konu ile ilgili değerlendirme ve görüşler yer aldı. Öncelikle bu iddianın olgusal boyutuna bakmak gerekmektedir. Birinci olarak “Gerçekten gençler arasında deizm yayılmakta mıdır?” sorusunun cevabını vermek gerekir. Bir konuda değişiklik olduğunu iddia edebilmek için elimizde geçmişe ait bir veri olmalıdır. Hâlihazırda Türkiye’de deizme inanmanın istatistiki boyutuna ilişkin somut bir veri bulunmamaktadır. Dolayısıyla “gençler arasında deizm artıyor” iddiası ispata muhtaç bir tespittir. Meselenin gündeme geliş biçimine bakıldığında en fazla bir yönelimin işaretleri sayılabilecek bazı öngörülerin olgusal gerçeklik gibi sunulduğu ve öngörüye &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>&#8220;Gençlik deizme kayıyor&#8221; tartışmaları bir yönelim ya da değişime işaret etmesi bakımından anlamlı bir tartışma olabilir. Ancak konu sosyolojik bağlamından koparılarak dindarların değişimini ıskalayacak şekilde sadece gençlik dönemine has bir tartışma olarak yürütüldüğünde verimsiz bir noktaya ulaşma ve gençleri etiketleme riski barındırmaktadır.</strong></p>
<p>“Modern üretim koşullarının egemen olduğu toplumlarda yaşam, uçsuz bucaksız bir gösteriler yığını olarak sunulur… Gösteri kendini asla sorgulanamayacak olan geniş ve ulaşılamaz bir gerçeklik olarak sunar. Tek mesajı şudur: “Görünen şey iyidir; iyi olan görünür.” &#8230;Gösteri zincirlenmiş bir modern toplumun kâbusudur.”<br />
(Guy Debord, 1996: 13,16.)</p>
<p><strong>Aslında Ne Oluyor? Gençlik Deizme Kayıyor mu?</strong></p>
<p>Bir süredir “gençlik deizme kayıyor” söylemi medyada yer buluyor. Konya’da bazı sivil toplum kuruluşlarının gerçekleştirildiği bir çalıştayda konu ile ilgili bazı tespitler yapılarak önerilerde bulunuldu. Medyada konu ile ilgili değerlendirme ve görüşler yer aldı. Öncelikle bu iddianın olgusal boyutuna bakmak gerekmektedir. Birinci olarak “Gerçekten gençler arasında deizm yayılmakta mıdır?” sorusunun cevabını vermek gerekir. Bir konuda değişiklik olduğunu iddia edebilmek için elimizde geçmişe ait bir veri olmalıdır. Hâlihazırda Türkiye’de deizme inanmanın istatistiki boyutuna ilişkin somut bir veri bulunmamaktadır. Dolayısıyla “gençler arasında deizm artıyor” iddiası ispata muhtaç bir tespittir. Meselenin gündeme geliş biçimine bakıldığında en fazla bir yönelimin işaretleri sayılabilecek bazı öngörülerin olgusal gerçeklik gibi sunulduğu ve öngörüye dayalı bir değişime işaret etmenin ötesine taşındığı görülmektedir. Buna göre sanki deizm Türkiye’de gençler arasında yaygın bir inanış gibi sunulmaktadır. Deizme kayma söyleminin İmam-Hatip Liseleri söz konusu edilerek dillendirilmesi ise ayrıca tartışılması gereken ve gerçeklikle örtüştüğü oldukça şüpheli bir görüştür. İkinci olarak da bazı yazarların ve çalıştaya katılan öğretmenlerin de dile getirdiği gibi gençlerden bazıları “deist olduklarını” ifade etmektedirler. Bu noktada ise deizmin ne olduğu, gençler tarafından ne kadar bilindiği ve deist olduklarını düşünen gençlerin görüşlerinin deizm inancı ile ne kadar uygunluk gösterdiği önemli bir sorudur.</p>
<p><strong>Kesin Olan Şey Türkiye’de Dindarların Değişimidir</strong></p>
<p>Bütün bu sorulardan sonra böyle bir tartışmanın varlığını nasıl anlamlandırmak gerekir. Gençlerin deist olup olmadıkları ve deizm inanışının yaygınlığı tartışmaya açık bir konu olmakla birlikte kesin olan şey Türkiye’de toplumun değişmesidir. Gençlik de bu değişimin bir parçasıdır. Bir diğer deyişle Türkiye’de toplumun -daha özel olarak dindarların- değişmesine bağlı olarak ortaya çıkan sosyolojik gerçekliği “gençler deist oluyor” diyerek izah etmek kolaycı bir yaklaşımdır. Bu durumda bahsi geçen tartışma ile birlikte daha yakından incelemeye değer konu Türkiye’de dindarların değişimi ve dindarlığın ne yöne evrildiğidir. Türkiye’de dindarlığın arttığı yönündeki görüşler sosyolojik olarak incelendiğinde dindarlığın arttığını iddia etmek yerine dindarlığın kamusal ve kurumsal temsilinin artmasına bağlı olarak görünürlüğünün artması daha izah edilebilir bir görüştür. Bunun sebepleri arasında Türkiye’de kır-kent dengesinin yüksek oranda kent lehine değişmesi, siyasi değişime bağlı olarak dindarların temsil gücünün artması, dini kurumların gelişmesi, dini özgürlüklerin önündeki engellerin kalkması ile zaten var olan toplumsal bir gerçekliğin görünürlük kazanması sayılabilir. Türkiye’de dindarlığın geçmişe oranla görünürlük kazanması başlangıcı 1980’lere kadar götürülebilecek bir sürecin sonucudur. Bahsi geçen yıllardan itibaren “öteki” olarak tanımlanan dindar kitle toplumsal süreçlerde yer almış, toplumsal temsil ve ekonomik güç kazanmasıyla birlikte de siyasal alanda daha aktif bir şekilde kendini göstermiştir.</p>
<p><strong>Gösteri Toplumunda Dindarlık ve Dindarlığın Aldığı Yeni Biçimler</strong></p>
<p>Debord, yukarıda bir paragrafını alıntıladığımız “Gösteri Toplumu“ isimli kitabında kapitalizmin biçimlendirdiği tüketim ilişkilerinin ülke ve ideoloji ayırt etmeksizin bir gösteri biçimi yarattığını iddia ederek bu durumun kaçınılmaz bir şekilde dünyanın tek bir pazar haline gelmesiyle sonuçlanacağını ileri sürmektedir. 1980’lerden itibaren ekonomik refahın arttığı Türkiye’de dindarların değişimi bu çerçevede ele alınabilir. Debord’un yaklaşımını sürdürecek olursak medyada ve kamusal alanda görünürlüğü artan dindarlık temsilleri, dindar yaşamı geride bırakmaya başlamıştır. Bu süreçte olmak yerine görünmek, içini doldurmak yerine kurumsal yapılanmalarının gelişmesi, dindarlığı tanımlayan unsurlar haline gelmiştir. Dindarlığın bu biçimi, dindarların olduğundan fazla görünmesine ve yeni ortaya çıkan kültürel, siyasal ve ekonomik iktidara hazırlıksız yakalanmasına sebep olmuştur. Diğer bir ifadeyle İslam ile sekülerleşmenin bir arada tecrübe edildiği Türkiye’de ekonomik, sosyal ve siyasal değişime bağlı olarak kamusal alanda görünürlük kazanan İslami kesim bu süreci iyi değerlendirememiştir. Bu süreçte İslami aidiyetler ile kimlikler dönüşmüş ve çeşitli eleştirilerin konusu olmuştur. Dindarların sosyal değişimi bağlamında getirilen önemli eleştirilerden biri, tüketim kültürünün etkilerinin baskın bir şekilde hissedildiği Türkiye toplumunda, dini değer ve sembollerin içinin boşaldığı eleştirisidir. Bunun bir örneği olarak örtünme pratiği de gösterişçi bir biçim almış, dindarların bir kısmı tesettürü görünmemeye karşıt bir biçimde görünürlüğün bir simgesi olarak kullanmıştır (Özbolat, 2014.). Dindar kesimin olduğundan fazla görünmesi, olmak yerine görünmeyi tercih eden bir yöne evrilmesi, yeni nesil açısından rol model sorununu gündeme getirmiştir. Zira bireyin kimliğini oluşturma sürecinde “kim olduğu” sorusuna cevap ararken en fazla ihtiyacı olan şey rol modeldir. Bu noktada artık Türkiye’nin elitleri arasında yerini alan, iktidar alanlarında söz sahibi olan dindarların; bazı dini yaşantı ve özelliklerine, kullandığı din diline ve din eğitimi anlayışlarına yakından bakmak yararlı olacaktır.</p>
<p><strong>Din Anlayışımız, Yöntemlerimiz ve Din Dilimiz Gençlere Hitap Etmiyor</strong></p>
<p>Türkiye’de dindar kesimin yetişkin kuşağı, bir ölçüde kendi dünyevileşme süreçlerinin sonucu yaşadığı dini hassasiyet kaybını çocuklarında telafi etmek istemektedir. Ancak modern toplumun bir üyesi olan yetişkin dindar kuşağının, modern toplumun diğer üyeleri gibi, yapacak çok işi vardır. Bu durum bir taraftan aile içi ilişkilerde çocuklara yönelik ilgi eksikliğini ortaya çıkarırken bir taraftan da kent hayatının da etkisi ile otantikliği kaybolan dini eğitim süreçlerinde hizmet alımını gündeme getirmiştir. Böylesi bir süreç, çocuklarını dindar olarak yetiştirmek isteyen ailelere cevap vermek üzere resmi ya da sivil din eğitimi kurumlarını somut göstergelerle ortaya konabilecek, kısa vadede sonuçları görünebilecek dini hizmetlere yöneltmiş olmalıdır. Ailelerin bir an önce çocuklarında görmek istedikleri, din eğitimi kurumlarının ise bir an önce vermek istedikleri dindarlık biçimi gençlerin bedenine ne kadar uygundur? Gençler böyle bir yaklaşımı ne kadar anlamlı bulmaktadır? Gençlerin bugün biraz kendini ispat sadedinde biraz da dönemsel özellikleri gereği tepkisel olarak yaklaştıkları din anlayışlarının onlara ne kadar hitap ettiği, bu süreçte uygulanan yöntemlerin ne kadar uygun olduğu esasında yetişkinlerin acilen cevaplaması gereken sorular arasındadır. Medyada yer alan bilgilere göre hareket edilecek olursa (Bkz. Emeti Saruhan, Gerçek Hayat, “Anne Ben Deist Oldum”) aileler ve dini kurumlar, yeni neslin ihtiyaçlarını karşılamak, onları anlamak, onların dilini konuşmak yerine kendi çağlarına uygun, kendi önceliklerini yansıtan biçimsel bir dindarlığı dayatmış görünmektedir. Aksi halde deist olduğunu söyleyen bir gencin “Yolda şarkı söylerken seke seke yürüyebilmek istiyorum. İslam buna izin vermiyor” sözleriyle ifade edilebilecek tepkisini izah etmek güçleşmektedir. Başa dönecek olursak “gençler deist oluyor” söyleminden daha gerçek olan durum eskiden gençleri tatmin eden din dili, dini bilgi, yaklaşımlar ve dindarlığın temsil biçimleri bugünün gençlerine hitap edememektedir. Dindarların gündelik hayatına, çalışma hayatına, aile ilişkilerine bakıldığında inançla hayat arasındaki yarıklar daha ilginç görüntüler ortaya çıkarmaktadır. Gündelik hayatlarında gayet modern bir görüntü sergileyen dindar aileler, çocuklarına her türlü modern-maddi imkânı sağlamakta ancak söz konusu dindarlık olunca gençlere geleneksel kalıpları sunmaktadır. Böyle bir yaklaşım biçiminin doğal sonucu olarak gençler gözlerinin önündeki modern gerçeklik ile inşa edilmek istenen dindarlık arasında zihinsel uzlaşı sağlayamamaktadır.</p>
<p><strong>Modern “Medya Vaizleri” ve Dini Temsil Sorunu</strong></p>
<p>Gençliğin dine bakışında etkili olan bir diğer unsur, zaman zaman katı bir söylem kullanan bazen de cedelci bir üslupla reyting savaşına kurban giden dini tartışmalardır. Yukarıda bahsi geçen “Gençlik ve İnanç Çalıştayı Sonuç Raporu”na da yansıdığı gibi “medya vaizleri” eliyle yürütülen, bir sonuç almak ya da gönle hitap etmek yerine gençliğin kafa karışıklığını besleyen bu tür dini temsil biçimleri din adamlarına olan güveni sarsmaktadır. Bu programlarda ya dinin sınırlarını zorlayacak derecede esnek ya da yaşanması zor, katı din söylemi gençliğin şüphelerle boğuşmasına, din adamlarına, din kurumuna ve dindarlara olan güvenine halel getirebilmektedir. Popülarite ve sosyal ilişkilerinden güç alarak din adına konuşan bireyler, bu gücü söylemlerine yansıtmakta, bir süre sonra birçok alanda fikir beyan eden kanaat önderleri rolüne soyunmaktadır. Uzmanı olmadığı konularda fikir beyan eden bu kişiler, söylemleriyle bir süre sonra siyasetin diline evrilmekte, sonuç olarak din dilini kullanarak özgün örnekler inşa eden din adamları yerine siyasetin dilini benimseyen sıradan medya aktörleri ortaya çıkmaktadır.</p>
<p><strong>Bir de Dışsal Faktörler Var</strong></p>
<p>Gençler de toplumun diğer kesimleri gibi toplumsal hayatı biçimlendiren etkilere maruz kalmaktadır. Bu bağlamda gençliğin inanç ve pratiklerini belirleyen diğer hususlara da değinmek gerekmektedir. İslam dünyasının dört bir yanında ortaya çıkan toplumsal kargaşalar, etnik ve mezhebi çatışmalar, gençlerde yarınlarının ne olacağına, İslam’ın toplumsal vaatlerinin gerçekliğine dair şüpheler uyandırmış olmalıdır. İçinden geçtiği dönem gereği gençlerin bu türlü şüpheleri belirli ölçüde doğal karşılanabilir. Hatta doğru yönlendirildiğinde dini şüpheler bireyin dini gelişiminde bir basamak olabilir. Ancak FETÖ ve DAEŞ gibi yapılanmaların oluşturduğu sarsıntı, gençliğin şüphelerini ve travmanın boyutlarını arttıracak boyutlara ulaşmış olmalıdır. Türkiye’deki dindarlığın kentleşme sürecinde ortaya çıkan bireysellik ve bunun gençlere etkisi açısından da değerlendirilmesi gerekir. Sosyolog Simmel’e göre birincil ilişkilerin baskın olduğu kasabada, bireyler tanıdıklarıyla daha fazla karşılaşır ve olumlu ilişkiler kurar. Mekâna düşen insan sayısının arttığı kentte, kitlenin tamamına yetecek içsel bir enerjiye sahip olmak mümkün değildir. Bu sebeple bir süre sonra dışımızdakilere karşı mesafe koyarız. Bu mesafelilik hali aynı zamanda güvensizlik telkin eder. Bu sebeple modern kent güvensizliğin mekânıdır. Gençlik döneminin en önemli özelliklerinden biri de gençlerin ben olma durumunun toplum tarafından onaylanmasıdır. Bu süreç en açık biçimde aile içi ilişkilere yansımaktadır. (Er)gen(ç)lik döneminde gençler birey olduklarının kabul edilmesini ve kendilerine saygı duyulmasını beklemektedirler. Modern kentte ortaya çıkan bireysellik, bireyin kendini gerçekleştirmesi anlamında birey olma halinin ötesine geçerek, yaş grubu sınırlaması olmaksızın toplumun her kesiminde gözlenen bir süreç olmaktadır. Bu bağlamda modern dönemin karakteristik özellikleri bireysel dindarlık yönelimleri doğurmakta, bu süreçte İslami ilkeler bile bireysel bir tercihin konusu haline gelmektedir. Böylesi bir süreçte dini inanç biçimi gençler için bir tercih konusu haline dönüşebilmektedir. Böyle olunca toplumsal süreçlerin bireyselliği teşvik ettiği bir vasatta bireysel dindarlık gençlik için bir seçenek olarak değerlendirilebilmektedir. Ancak gençlik için söz konusu edilebilecek bu hususun toplum bütünü için de farklı şekillerde söz konusu olabildiği gözden kaçırılmamalıdır. Diğer bir deyişle toplumsal değişmenin bir göstergesi olarak bütün toplum kesimleri için söz konusu edilebilecek bir tespitin gençlere has bir özellik olarak sunulması gençliği etiketlemekten öte bir anlam ifade etmeyecektir.</p>
<p><strong>Peki Gençler Ne Yapsın?</strong></p>
<p>Türkiye’de dindarların yaşadığı değişim, dünyevileşme, dini temsil sorunu, din adamlarının sarsılan otoritesi göz önünde bulundurulduğunda “gençlik deizme kayıyor” tartışmalarının sosyal değişme ve onun oluşturduğu travmalar boyutunda ele alınması daha uygun görünmektedir. “Gençler deist oluyor” söylemi bir sürece işaret etme açısından anlamlı ancak gerçekliğin tamamını ifade etmeyen bir yaklaşım biçimidir. Bir bütün olarak dindarların yaşadığı değişimi daha iyi analiz edebilmek için Weber’in Protestan ahlakının kapitalizmi doğurmasına yönelik teorisi analiz biçimi olarak yardımcı olabilir. Buna göre asıl sorulması gereken soru “Acaba Türkiye’de son dönemde ortaya çıkan din yorumları ve dini yaşantı biçimleri seküler bir toplumun inşasına giden süreci mi hazırlamaktadır?” ya da “Türkiye’de seküler bir toplum dindarlar eliyle mi gerçekleştirilmektedir?” soruları daha anlamlı görünmektedir. Diğer bir boyuttan meseleye bakıldığında bahsi geçen tartışmanın kentleşen dindarlığın görünümleri olduğu ileri sürülebilir. Simmel’e göre kentler belirli bir büyüme sınırını aştıktan sonra bireylerin diğer bireylerden bağımsız olması anlamında yalıtılmışlık, mesafelilik ve güvensizlik ortaya çıkar. Bu sürecin sonunda kozmopolitan yapılar üretilir ve bu tür ilişkiler toplum tarafından desteklenir. Kimsenin kimseyi tanımadığı bu kozmopolitan yapılarda bireysellik ön plana çıkar. Kozmopolitan yapı bireye kişiliğini fark ettirecek davranış kalıpları sergilemeyi telkin eder. Bu durumda da birey toplumsal çevrenin ilgisini çekecek kasıtlı tuhaf, sıra dışı şeylere yönelir. Zira kozmopolitan, yalıtılmış, mesafeli yapıda “farklı olma” fark edilir olmayla eşdeğer bir şekilde özsaygıyı arttıran bir unsurdur (Simmel, 2013: 97.). Debord’un da dediği gibi bu yapıda “Görünen şey iyidir; iyi olan görünür.” Son olarak yukarıda bir kısım gerekçelerini ortaya koymaya çalıştığımız gibi Türkiye’de dindarların din anlayışları, gençliğe yönelik dini talepleri, dinin medyadaki temsili, dindarlığın biçimsel göstergelere yönelmesi, dindarlığın kurumsal temsilinin ve görünürlüğünün artmasına rağmen içinin boşaldığı eleştirileri, acaba bir “din yorgunluğu” mu var sorusunu anlamlı hale getirmektedir. İlk defa Dr. Necdet Subaşı tarafından kullanılan bu kavram gençlik özelinde neye tekabül etmektedir? “Gençlik deizme kayıyor” tartışmaları bir yönelim ya da değişime işaret etmesi bakımından anlamlı bir tartışma olabilir. Ancak konu sosyolojik bağlamından koparılarak dindarların değişimini ıskalayacak şekilde sadece gençlik dönemine has bir tartışma olarak yürütüldüğünde verimsiz bir noktaya ulaşma ve gençleri etiketleme riski barındırmaktadır.</p>
<p>Kaynaklar<br />
<strong>Abdullah Özbolat</strong>, “Tüketim Bağlamında Dindarların Dönüşümü”, Birikim Dergisi, 12 Kasım 2014, http://www.birikimdergisi.com/guncel-yazilar/1127/tuketim-baglaminda-dindarligin-donusumu. Erişim Tarihi: 25.04.2018.<br />
<strong>Emeti Saruhan</strong>, “Anne Ben Deist Oldum” Gerçek Hayat, 2 Nisan 2018, http://www.gercekhayat.com.tr/dosya/anne-ben-deist-oldum/, Erişim Tarihi: 25.04.2018.<br />
<strong>Guy Debord</strong>, Gösteri Toplumu ve Yorumlar, Çevirenler: Ayşen Ekmekçi-Oktay Taşkent, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 1996.<br />
<strong>George Simmel</strong>, Modern Kültürde Çatışma, Çevirenler: Tanıl Bora- Nazile Kalaycı- Elçin Gen, İletişim Yayınları, İstanbul, 2013.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/gosteri-toplumunda-genclik-deizme-kayar-mi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>&#8220;Türk İslam&#8217;ı&#8221; İslam&#8217;ın Neresinde?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/turk-islami-islamin-neresinde/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/turk-islami-islamin-neresinde/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Abdullah İnce]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 31 Mar 2018 21:12:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[7. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Abdullah İnce]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Nisan 2018]]></category>
		<category><![CDATA[Türk İslamı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1815</guid>

					<description><![CDATA[“Türkiye’de İslam tecrübesi” olarak da isimlendirebileceğimiz “Türk İslam’ı”nın temel özelliklerinden biri Doğu ile Batının kesiştiği bir zeminde inşa edilmiş olmasıdır. Coğrafi konumun bir sonucu olarak Türkiye’de İslam, bir taraftan doğu-İslam toplumlarının geleneksel düşünüş biçimine sahip bir geleneği sürdürürken bir taraftan da Batı ile sürekli bir etkileşim içinde olmuştur. “Türk İslam’ı” kavramının teorik, tarihsel-sosyolojik ve ideolojik olmak üzere üç boyutundan söz edilebilir. İslam’ın iki temel kaynağı olan Kur’an ve Sünnet’in kendisi, farklı İslam yorumlarının temel kaynağıdır. Kur’an’ın kendisi, anlaşılmak ve yorumlanmak istemiş, onun açılımı ve pratize edilmiş hali olan Sünnet ise Müslümanların davranışlarını standart, değişmez tek bir kalıba dökmek yerine farklı yorum ve yaşam biçimlerine kapı aralayan ancak ana omurgayı oluşturacak ve koruyacak davranış kalıpları üretmeyi istemiştir. Bu sebeple bu iki kaynaktan beslenen, pratik yaşam açısından İslam’ın temel ilkelerini göz ardı etmeyecek farklı düşünce, yaşam tarzı ve biçimler rahmet olarak görülmüştür. Din (İslam) ilahi iradenin muradı açısından vahiy kaynaklı bir sistem olmakla birlikte gönderildiği toplumun kültür, gelenek, örf ve adetlerine göre kalıba girer. Diğer bir deyişle din, sosyolojik boyutu ile sonuç olarak toplumda hayat bulur. Dinin toplumsallaşması sürecinde din, toplumu dönüştürür. Ancak özellikle dinin yorumlanması, kalıba dökülmesi, bir yaşam tarzı halini alması toplumdan bağımsız gerçekleşemez. Bu sebeple Peygamberler kendi toplumunun dilini &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>“Türkiye’de İslam tecrübesi” olarak da isimlendirebileceğimiz “Türk İslam’ı”nın temel özelliklerinden biri Doğu ile Batının kesiştiği bir zeminde inşa edilmiş olmasıdır. Coğrafi konumun bir sonucu olarak Türkiye’de İslam, bir taraftan doğu-İslam toplumlarının geleneksel düşünüş biçimine sahip bir geleneği sürdürürken bir taraftan da Batı ile sürekli bir etkileşim içinde olmuştur.</strong></p>
<p>“Türk İslam’ı” kavramının teorik, tarihsel-sosyolojik ve ideolojik olmak üzere üç boyutundan söz edilebilir.</p>
<p>İslam’ın iki temel kaynağı olan Kur’an ve Sünnet’in kendisi, farklı İslam yorumlarının temel kaynağıdır. Kur’an’ın kendisi, anlaşılmak ve yorumlanmak istemiş, onun açılımı ve pratize edilmiş hali olan Sünnet ise Müslümanların davranışlarını standart, değişmez tek bir kalıba dökmek yerine farklı yorum ve yaşam biçimlerine kapı aralayan ancak ana omurgayı oluşturacak ve koruyacak davranış kalıpları üretmeyi istemiştir. Bu sebeple bu iki kaynaktan beslenen, pratik yaşam açısından İslam’ın temel ilkelerini göz ardı etmeyecek farklı düşünce, yaşam tarzı ve biçimler rahmet olarak görülmüştür.</p>
<p>Din (İslam) ilahi iradenin muradı açısından vahiy kaynaklı bir sistem olmakla birlikte gönderildiği toplumun kültür, gelenek, örf ve adetlerine göre kalıba girer. Diğer bir deyişle din, sosyolojik boyutu ile sonuç olarak toplumda hayat bulur. Dinin toplumsallaşması sürecinde din, toplumu dönüştürür. Ancak özellikle dinin yorumlanması, kalıba dökülmesi, bir yaşam tarzı halini alması toplumdan bağımsız gerçekleşemez. Bu sebeple Peygamberler kendi toplumunun dilini konuşmuş, onların içinde yaşamıştır.</p>
<p>İslam coğrafyasının genişlemesi esnasında Müslümanlar farklı etnik, dini ve kültürel unsurlarla karşılaşmışlar, bu süreçte karşılaştıkları sosyal yapılarla kültürel alış-verişe girmişlerdir.</p>
<p>İslam’ın asli kaynaklarının insan gerçekliğini göz önünde bulundurması, farklı kültürlerle etkileşim süreci, zaman içerisinde İslam’ın farklı coğrafyaların, kültürlerin ve dönemlerin ihtiyacına uygun olarak yorumlanması ihtiyacını doğurmuştur. Sonuç olarak İslam, farklı kültürler, coğrafyalar ve anlayışlar içinde büyük bir zenginlik oluşturacak şekilde sürekli yeniden üretilmiştir.</p>
<p>Türklerin yaşadığı coğrafya olan Anadolu, Selçuklulardan başlayarak Osmanlıda zirveye çıkmış bulunan ve Türkiye ile sürdürülen bir İslam anlayışı doğurmuştur. Bu süreçte Türklerin geçmişten getirdikleri anlayışları, gelenekleri, alışkanlıkları, insan ve toplum görüşleri, coğrafya ve tarihten de izler taşıyacak şekilde İslami çerçevede yeniden üretilmiştir.</p>
<p>Özellikle Osmanlıda daha gelişmiş bir temsili oluşan İslam’ın, Türk kültür ve anlayışına uygun yorumu, Osmanlının kültürel ve siyasi etkinliğine de bağlı olarak, İslam dünyasında etkili olmuş, hilafetin Osmanlıya geçişi ile birlikte temsil gücü daha da artmıştır. Bu sebeple İslam’ın kültür, medeniyet, siyaset ve toplumsal görünüm açısından önemsenecek bir yorumunu içeren Osmanlı İslam anlayışı ve uygulaması yakından ele alınmayı hak etmektedir. Kuruluş dönemi Osmanlı tecrübesinde, dinin eski Türk kültürüyle iç içe geçmiş mistik boyutu daha fazla ön plana çıkmaktadır. Bu olgunun Türklerin göçebe kültürle iç içe geçmiş yaşam tarzıyla ilişkili olduğu ifade edilebilir. Ancak devletin sınırları büyüdükçe, farklı kültürlerle karşılaşıldıkça, kurumsallaşma süreci arttıkça dinin kısmi bir serbest yorumu olarak görülebilecek din anlayışı giderek yerini ilmi gelenekle iç içe geçmiş yorumlara bırakmıştır. Devletin daha sistematik bir yapıya büründüğü bu süreçte kurumsal yapılanmanın geliştirilmesi ihtiyacı bu yönelimin temel gerekçelerinden biri sayılabilir. Bu sebeple İslam ülkelerinin diğer bölgelerindeki örneklerden de etkilenerek Osmanlı İslam tecrübesinin giderek kitabi din anlayışını benimsediği ve sürdürmeye çalıştığı görülmektedir. Medreselerin gelişme süreci bunu ortaya koymaktadır.</p>
<p>Ancak bütün bu gelişmelere rağmen, özellikle halk tabanında, Osmanlı İslam anlayışında önemli bir etkisi olan dinin mistik yorumu hep varlığını sürdürmüştür. Diğer bir deyişle Osmanlı İslam tecrübesi, dinin kurumsal-kitabi temsilcisi olan medreseleri geliştirme yönünde çaba sarf ederken, sivil dinin temsilcisi olan tekkeleri de kendi mecrasında kalmak kaydıyla desteklemiştir.<br />
Osmanlı toplumunda tekkeler geniş halk kesimlerinin dini hayatını biçimlendiren kurumsal yapılar olarak varlığını sürdürmüş, halkın dini bilgilenmesi, sosyal ihtiyaçlarının karşılanması, devletle toplum arasında aracılık edilmesi gibi önemli görevleri yerine getirmiştir. Devlet yöneticileri ise siyasi olarak sorun teşkil etmediği müddetçe bu yapıları desteklemişler, zaman zaman kendileri tekkelerin müdavimi olmuşlar, feyiz almışlar, topluma bu yapılar üzerinden ulaşmışlardır.</p>
<p>Dinin kitabi boyutu ile mistik boyutunun birbirini gözetecek şekilde varlığını sürdürmesi, halk kesimlerinin dini yaşam tarzlarını özgürce sürdürmelerine vesile olurken “çizgi dışı” dini yapılanmaların durumu hakkında son sözü, kitabi dinin temsilcisi olan “medrese” söylemiştir. Bir başka açıdan bakıldığında kitabi dinin temsilcisi medreseler, toplumsal konsensüsün ne üzere sağlanacağı konusunda bir karar mekanizmasına işaret etmektedir. Sivil dinin temsilcisi olarak varlığını sürdüren tasavvufi yapılanmalar ise kurumsal din eğitiminden uzak, geleneksel yaşam biçimini sürdüren ve dini, duygusal bir coşkunlukla yaşamak isteyen halk kitleleri için dinin “dar” ve “katı” yorumlarına karşı bir alternatif olarak varlığını sürdürmüştür.<br />
Osmanlı idaresi, siyasi olarak toplumu “Millet sistemi” esasına göre yönetmiş, her dinî topluluğun kendi içinde özgürce yapılanmasına ve yaşam tarzını sürdürmesine müsaade etmiştir. Millet esasına dayalı yönetim biçimi, devletin güçlü olduğu dönemlerde fazla sorun teşkil etmemiş fakat devletin zafiyete düştüğü son dönemde bu yönetim biçimi bazı sorunlar ortaya çıkarmıştır. İslam’ın hâkim ton olduğu Osmanlı İslam tecrübesinde devlet siyasi olarak sorun teşkil etmediği müddetçe, etnik ve dinî unsurların dilleri başta olmak üzere, kendi kültür unsurlarını koruyup sürdürmesine müdahale etmemiştir.</p>
<p>Osmanlı idaresi altında yüzyıllarca yaşayan etnik unsurlar, dinini değiştirmeye zorlanmamış, dillerini konuşmaya devam etmişlerdir. Bahsi geçen coğrafyada yüzyıllarca yaşayan etnik unsurların dillerini hala konuşmaya devam etmeleri bunun açık göstergelerinden biridir. Aynı dönemdeki diğer devletlerin uygulamalarına bakıldığında hukukunun ve toplumsal hayatının temeline İslam’ı koyan Osmanlı siyasi sisteminin, özgürlükçü tutumlarının öne çıktığı açıkça görülebilir.</p>
<p>“Türkiye’de İslam tecrübesi” olarak da isimlendirebileceğimiz “Türk İslam’ı”nın temel özelliklerinden biri Doğu ile Batının kesiştiği bir zeminde inşa edilmiş olmasıdır. Coğrafi konumun bir sonucu olarak Türkiye’de İslam, bir taraftan doğu-İslam toplumlarının geleneksel düşünüş biçimine sahip bir geleneği sürdürürken bir taraftan da Batı ile sürekli bir etkileşim içinde olmuştur. Çünkü Türkiye coğrafi etkileşim bağlamında, Batı kültürü ile İslam kültürünün karşılaşmasının gerçekleştiği ilk mekân olmaktadır.</p>
<p>Türkiye coğrafyasında ortaya çıkan İslam anlayışı, bu olgusal gerçekliğin etkisi ile her zaman alternatif üretme, eleştirilere muhatap olma ve Batı ile fikri, siyasi, gündelik pratikler açısından yüzleşmeyi zorunlu kılmaktadır.</p>
<p>Bu zorunluluk, geleneği sürekli yeniden inşa etme ameliyesini diri tutmakta, içine kapanmayı engellemekte aynı zamanda teyakkuzda olmayı gerekli kılmaktadır.</p>
<p>“Türk İslam’ı” olgusunun bir başka boyutu da dil, söylem vb. açısından meseleye yaklaşıldığında “yerlilik”tir. Her kavram belirli bir kültür dairesinde ortaya çıkar ve içinden çıktığı kültürün izlerini taşır. Türk İslam’ı kavramını bu boyutuyla da değerlendirmek gerekir.</p>
<p>Buna göre dinin toplumsal bağlamda yorumlanması, yerli bir dilin belirli bir nispette dikkate alınmasını ve “dinin yorumunun” dinin aslından koparılmadan, anlaşılır bir çerçevede ortaya konmasını gerektirir. Ancak yerlilik söylemi bir taraftan İslam’ın coğrafi bağlam ile bağını kurmayı içeren bir kavram iken diğer taraftan belirli ölçüde ayrışmayı çağrıştırmaktadır. Bu bağlamda yerlilik söylemi, dinin dil ile ilişkisinin kurulmasının ötesine geçerek, yerelleşme ve ötekileştirici bir dile dönüşme riski taşımaktadır. “Türk İslam’ı”nın dinin coğrafya, toplum ve sosyal gerçeklikle bağını kurmanın ötesine geçen bu biçimi, doğal olarak bir projeyi çağrıştırmaktadır.</p>
<p>Bir proje olarak “Türk İslam’ı”nın devletin siyasi birliğinin tehlikeye girmesi, Batıya yenilmişlik hissi, sadece Osmanlı ile sınırlı olmayan uluslaşma süreci gibi unsurlardan bağımsız değerlendirilemeyeceği aşikârdır. Diğer bir deyişle Türk İslam’ının özel bir formu sayılabilecek bu arayış, Türk aydınının o dönemdeki düşünsel krizini ve arayışını yansıtmaktadır.</p>
<p>“İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı” sayılan bu dönemde Türk aydını “Türkiye Nasıl Kurtarılabilir?” sorusunu sormuş ve buna cevap olarak “Osmanlıcılık, İslamcılık, Turancılık ve Batıcılık” cevaplarını vermiştir. En azından doğuşu açısından değerlendirildiğinde bu ideolojilerin hepsi devleti kurtarmanın ideolojik zeminini oluşturmaya yönelik teşebbüslerdir.</p>
<p>Bu açıdan bakıldığında doğuşu itibarıyla “Türk İslam’ı” da bir arayışın ürünü ve yansıması olarak anlamlandırılabilir. Ancak her toplumsal projede olduğu gibi bu teşebbüste de doğal sınırların dışına çıkılabilmiştir. Osmanlının son yüzyılında teorik zeminine dair izlerin görüldüğü “Türk İslam’ı” söylemi, daha sonra bir projeye dönüşmüştür. Buna göre İslam kendi bağlamından koparılmakta, ulus inşası sürecinde işlevsel bir argüman olarak konumlandırılmaktadır. Bu yaklaşım başlangıçta Türkçe ezan ve Türkçe hutbe ile sınırlı iken daha sonra Türkçe ibadet teşebbüslerine kadar uzanmıştır.</p>
<p>Osmanlının son yüzyılında ortaya çıkan “bir proje olarak Türk İslam’ını” İslam’ın kültür, coğrafya ve toplumla etkileşimi sonucu ortaya çıkan doğal süreçten ayrı tutmak gerekir. İkinci örnek dinin tarihsel ve toplumsal süreçte ortaya çıkabilecek ve “İslam’ın Türk tecrübesi” ile sınırlı olmayan bir olguya işaret ederken, birincisi, olguyu bağlamından koparıp dine özel bir misyon yükleme (yeni bir ulus inşası sürecinde dine işlevsel bir rol biçme) ve biçim verme, dolayısıyla dini doğal sürecinden koparma yönünde bir teşebbüs olarak değerlendirilebilir.</p>
<p>Tarihsel-toplumsal tecrübe bağlamında bakıldığında dinlerin karşılaştıkları farklı kültürler ile etkileşime girmesi, onu dönüştürmesi, ondan etkilenmesi dinin toplumsallaşması sürecinin doğal bir tezahürüdür.</p>
<p>Bu tür bir etkileşim biçimi dinin toplumsal hayata katılmasının ve sosyolojik kurumlarla etkileşime girmesinin bir örneğini teşkil eder.</p>
<p>İslam dini, insan tabiatına uygun bir din olarak, toplumsal gerçekliği dikkate alması sebebiyle sonuç olarak böyle bir süreçten hep zenginleşerek ve kendini daha güçlendirerek çıkmıştır. Ancak dine dışarıdan müdahale olarak okunabilecek “dine biçim verme” içerikli (Türkçe ezan, camilere sıra koyma, Türkçe ibadet teşebbüsü vb.) uygulama ve tercihler ise “bir proje olarak Türk İslam’ı”nın başarısız olmaya mahkûm olduğunu göstermektedir.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/turk-islami-islamin-neresinde/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
