<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Abdülkadir Özkan &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/abdulkadir-ozkan/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Mon, 01 Jan 2018 14:29:35 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.9</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>Abdülkadir Özkan &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Erdoğan&#8217;ın Rusya Kartı ve Mustafa Kemal</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/erdoganin-rusya-karti-ve-mustafa-kemal/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Abdülkadir ÖZKAN]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 31 Dec 2017 21:39:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Köşe Yazısı]]></category>
		<category><![CDATA[Abdülkadir Özkan]]></category>
		<category><![CDATA[Erdoğan]]></category>
		<category><![CDATA[Putin]]></category>
		<category><![CDATA[Rusya]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1500</guid>

					<description><![CDATA[Türkiye, tam bağımsızlık hedefiyle 1921’lerde olduğu gibi, bugün yeniden egemen dünyanın baskılarına meydan okuyarak ayakta kalmaya çalışıyor. Bugünü inşa ederken dünden ders almak, yerleşik siyaset pratiğimizde pek de alışılageldik bir davranış biçimi olmasa da Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın masaya koyduğu Rusya kartı, Mustafa Kemal örneğinde olduğu gibi dengeleri değiştirebilecek bir hamleye dönüşebilir. Son zamanlarda sıklıkla dile getirilen bir soru var. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Rusya ile yakınlaşma stratejisi, Sultan III. Selim ile başlayan -yaklaşık 250 yıllık- batılılaşma/modernleşme temayülünde sona gelindiğinin bir işareti mi, ABD ve AB ile ilişkilerde hiç olmadığı kadar kırılgan bir dönemden geçen Türkiye artık yönünü Doğu’ya mı dönmeye karar verdi? NATO’nun önemli üyelerinden biri olan Türkiye’nin Rusya ve İran ile yakınlaşması Batılı muhatapları kadar iç siyasette de endişe yaratıyor. Kasım 2015’te düşürülen Rus uçağından sonra Erdoğan ve Putin’in 17 ayda toplam 10 kez yüz yüze görüştüğü dikkate alınırsa endişelerin çok da yersiz olmadığı görülür. Peki ne oluyor iki ülke arasında? Cumhurbaşkanı Erdoğan, neden Rusya kartını masaya sürüyor? Konuyu daha net anlamak adına, pek üzerinde durulmasa da Mustafa Kemal’in Milli Mücadele yıllarında Sovyet Rusya ile hangi stratejik düzlemde yakınlaştığına bakmakta yarar var. Yıl 1917. Ekim Devrimi’nin lideri Vladimir Lenin’in Rusya’da idareyi ele almasının ardından Sovyetler, Rusya’da ve Doğu’da çalışan bütün işçi sınıflarına &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Türkiye, tam bağımsızlık hedefiyle 1921’lerde olduğu gibi, bugün yeniden egemen dünyanın baskılarına meydan okuyarak ayakta kalmaya çalışıyor. Bugünü inşa ederken dünden ders almak, yerleşik siyaset pratiğimizde pek de alışılageldik bir davranış biçimi olmasa da Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın masaya koyduğu Rusya kartı, Mustafa Kemal örneğinde olduğu gibi dengeleri değiştirebilecek</strong><br />
<strong> bir hamleye dönüşebilir.</strong></p>
<p>Son zamanlarda sıklıkla dile getirilen bir soru var. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Rusya ile yakınlaşma stratejisi, Sultan III. Selim ile başlayan -yaklaşık 250 yıllık- batılılaşma/modernleşme temayülünde sona gelindiğinin bir işareti mi, ABD ve AB ile ilişkilerde hiç olmadığı kadar kırılgan bir dönemden geçen Türkiye artık yönünü Doğu’ya mı dönmeye karar verdi?</p>
<p>NATO’nun önemli üyelerinden biri olan Türkiye’nin Rusya ve İran ile yakınlaşması Batılı muhatapları kadar iç siyasette de endişe yaratıyor.</p>
<p>Kasım 2015’te düşürülen Rus uçağından sonra Erdoğan ve Putin’in 17 ayda toplam 10 kez yüz yüze görüştüğü dikkate alınırsa endişelerin çok da yersiz olmadığı görülür.</p>
<p>Peki ne oluyor iki ülke arasında? Cumhurbaşkanı Erdoğan, neden Rusya kartını masaya sürüyor? Konuyu daha net anlamak adına, pek üzerinde durulmasa da Mustafa Kemal’in Milli Mücadele yıllarında Sovyet Rusya ile hangi stratejik düzlemde yakınlaştığına bakmakta yarar var.</p>
<p>Yıl 1917. Ekim Devrimi’nin lideri Vladimir Lenin’in Rusya’da idareyi ele almasının ardından Sovyetler, Rusya’da ve Doğu’da çalışan bütün işçi sınıflarına hitaben önemli bir bildiri yayınladı.</p>
<p>Bildiride önce Müslümanlara inançlarının ve kültürel haklarının dokunulmaz olduğu söyleniyor ardından İstanbul’u Ruslara veren ve Türkiye’nin parçalanmasını ön gören gizli harp anlaşmasının geçersiz olduğu ilan ediliyordu.</p>
<p>Bildirinin en temel çıkarımı ise İstanbul’un Müslümanların elinde kalması gerektiğiydi.</p>
<p>Sovyet Rusya’nın bu girişimi İngiltere’nin hoşuna gitmemişti. 19. yüzyılda Türk bağımsızlığına destek veren İngiltere’nin söz konusu Misak-ı Milli olunca yan çizmesi beklenmedik bir durum değildi.</p>
<p>Hal böyle olunca Türkiye ve Rusya’nın ortak bir stratejide yakınlaşması kaçınılmaz oluyordu. Neticede düşman ortaktı.</p>
<p>Osmanlı topraklarının parçalanmakla karşı karşıya kaldığı bu yıllar, aynı zamanda Anadolu’da başlatılacak Milli Mücadele için maddi ve siyasi destek arayışlarının devam ettiği kritik bir dönemdi.</p>
<p>Takvimler 13 Eylül 1919’u gösterdiğinde Sovyet Rusya’dan önemli bir adım daha geldi.</p>
<p>Sovyet Rusya Hariciye Komiseri Çiçerin, radyoda Türkiye’nin işçi sınıfına hitaben okuduğu bildiride Çarlık Rusyası tarafından İstanbul ve Boğazlar hakkında ileri sürülen bütün taleplerden geri adım atıldığını söylüyordu.</p>
<p>Bildiride en kritik nokta ise Doğu’da emperyalist güçler tarafından ezilen halklara kurtuluşları için gereken desteğin Sovyet Rusya tarafından verileceği müjdesiydi.</p>
<p>Yani Ruslar, egemen dünyaya karşı bağımsızlık mücadelesi veren yeni Türkiye’nin kurtuluş mücadelesinde yanında yer alacağını resmen açıklıyordu.</p>
<p><strong>Mustafa Kemal’in Tutumu</strong></p>
<p>Tam da bu noktada Mustafa Kemal’in Milli Mücadele için Sovyetler’den bedelsiz istenen yardımı sağlamak üzere nasıl konumlandığına dikkat etmek gerekiyor.</p>
<p>Lenin’in böylesi hayatiyet arz eden bir zamanda Türkiye’ye destek fikrinin perde arkasında Türkiye’de sosyal bir devrim gerçekleştirme hayali olduğu da görülüyor.</p>
<p>Ancak son tahlilde Mustafa Kemal’in Rusların bu hamlesine karşı attığı adım, belki de İstiklal Savaşı’nın seyrini değiştiren önemli bir detay olarak kaldı tarih sayfalarında.</p>
<p>Sovyetler, Türklerin istediği yardıma karşılık Türkiye’den toprak talebini ve ideolojik şartları önemli birer taviz olarak tasarlasa da toprak talebi konusunda gösterilen kararlı duruş, Sovyetlerin geri adım atmasına sebep oldu.</p>
<p>1921 yılına kadar devam eden seviyeli ilişkiler, Sakarya Zaferi sonrası stratejik bir hal aldı. Sovyet Rusya’nın zihninde fotoğraf neredeyse netleşmişti: gelecekte Türkiye’yi idare edecek kadroların Mustafa Kemal’in etrafında şekillendiği açıkça görülüyordu. Mustafa Kemal’in süreç içerisindeki teminatları, Rus tarafına güven veren en önemli etkendi.</p>
<p>1921 Aralık ayında Ruslar bedelsiz yardımda bulunmak üzere Ankara’ya bir heyet yolladılar.</p>
<p>Nisan 1920’de başlayan temaslar aradan geçen kısa bir sürenin ardından yerini iki ülke arasında önemli bir stratejik müttefikliğe bırakmıştı.</p>
<p><strong>Stratejik Müttefik Ruslar</strong></p>
<p>Sovyet Rusya’dan yardımın gelmesinden hemen sonra ortaya şu fotoğraf çıktı: Ankara, Milli Mücadele’yi sürdürebilmek için sadece gerekli desteğe ulaşmakla kalmamış aynı zamanda egemen dünyanın baskıcı politikalarını dengeleyecek yeni bir müttefik kazanmış oldu.</p>
<p>Aynı şey Moskova için de geçerliydi. Ruslar da güvenilir bir komşu sayesinde bundan böyle sınırlarını daha da güvende hissedecekti.</p>
<p>Mustafa Kemal’in bu süreçte bütün ideolojik farklılıklara rağmen Sovyetler’le ilişkileri hiç aksatmadan Cumhuriyet’in ilk yıllarına kadar sürdürebilmesi gerçek bir siyasal başarı olarak takdir edilmelidir.</p>
<p>Tam da burada çok kritik bir nokta ortaya çıkıyor. Milli Mücadele’de Sovyet Rusya’nın desteğini almakta her hangi bir beis görmeyen Mustafa Kemal’in beklenenin aksine, savaş sonrası tercihini Doğu değil de Batı’dan yana kullanması, Türkiye’nin batılılaşma/modernleşme serüveni için önemli bir adım olmuştur.</p>
<p>Mustafa Kemal’in bu tercihi Ruslar açısından önemli bir hayal kırıklığıdır. Lenin’in 1924’teki ölümüyle iki ülke ilişkilerinin farklı bir yere savrulduğu anlaşılıyor.</p>
<p>Türkiye’nin NATO’ya giriş sürecinde yaşananların ise Türkiye-Sovyet stratejik ittifakının sonunu getirdiği söylenebilir.</p>
<p><strong>Erdoğan-Putin</strong></p>
<p>Batı dünyasının, egemen güçlere meydan okuyan Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı ve Türkiye’yi yeniden hedefe oturttuğu bugünlerde Rusya ile Kudüs’ün statüsünden enerji işbirliği konularına kadar pek çok alanda yeniden stratejik bir ittifaka gidilmesi, sadece iki ülke açısından değil, bölge dengeleri bakımından da önemli.</p>
<p>Türkiye’nin milli menfaatlerini yakından ilgilendiren bu yeni durumun ilerleyen zamanda Mustafa Kemal’in yaptığı gibi konjonktürel bir ittifakla mı sınırlı kalacağı yoksa Türkiye’nin yön değiştirmesine neden mi olacağı daha net bir şekilde anlaşılacak.</p>
<p>Türkiye, tam bağımsızlık hedefiyle 1921’lerde olduğu gibi, bugün yeniden egemen dünyanın baskılarına meydan okuyarak ayakta kalmaya çalışıyor.</p>
<p>Bugünü inşa ederken dünden ders almak, yerleşik siyaset pratiğimizde pek de alışılageldik bir davranış biçimi olmasa da Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın masaya koyduğu Rusya kartı, Mustafa Kemal örneğinde olduğu gibi dengeleri değiştirebilecek bir hamleye dönüşebilir. Zaman gösterecek.</p>
<p><strong>Detaylı okuma önerisi:</strong> Bakınız, Ali Fethi Okyar’ın oğlu Prof. Dr. Osman Okyar’ın İş Bankası Yayınlarından çıkan kitabı: Milli Mücadele Dönemi Türk-Sovyet İlişkilerinde Mustafa Kemal (1920-1921).</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>ABD’nin Yeni “Musaddık Planı”: Zarrap ve Flynn Dosyası</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/abdnin-yeni-musaddik-plani-zarrap-ve-flynn-dosyasi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Abdülkadir ÖZKAN]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 01 Dec 2017 12:00:39 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Köşe Yazısı]]></category>
		<category><![CDATA[3. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Abdülkadir Özkan]]></category>
		<category><![CDATA[Aralık 2017]]></category>
		<category><![CDATA[Zarrap]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1240</guid>

					<description><![CDATA[1951’de iktidara geldiğinde ilk iş olarak İran petrollerini millileştiren Başbakan Muhammed Musaddık’ın başına gelenler, egemen dünyaya meydan okuyan liderlerin ne tür entrika ve zorluklarla mücadele etmek zorunda kaldığının en net göstergesi aynı zamanda. “1953’te halk tarafından sevilen İran Başbakanı Muhammed Musaddık’ın iktidardan indirilmesinde Birleşik Devletler önemli rol oynadı.” Bu itiraf, 17 Mart 2000’de katıldığı bir toplantıda konuşan, bir dönem adından çokça söz ettiren Amerikan Dışişleri Bakanı Madeleine Albright’tan geldi. 2009 yılında benzer bir çıkışı Başkan Barack Obama da Kahire’de yapmıştı. Albright, Başkan Clinton döneminin önemli isimlerinden. Ailesini Auschwitz’te kaybetmiş bir Nazi mağduru aynı zamanda. Albright’ın yıllar sonra gelen bu itirafı, İran anti-Amerikancılığının perde gerisinde bir Amerikan parmağı olduğunu gösteriyor. CIA’nın 2013 yılında erişime açılan Ulusal Güvenlik Arşivi’nde yer alan detaylar ise Albrigth’ın söylediklerini kanıtlıyor. 1951’de iktidara geldiğinde ilk iş olarak İran petrollerini millileştiren Başbakan Muhammed Musaddık’ın başına gelenler, egemen dünyaya meydan okuyan liderlerin ne tür entrika ve zorluklarla mücadele etmek zorunda kaldığının en net göstergesi aynı zamanda. Amerikan ve İngiliz siyasetinin nüfuz alanlarını genişletmek adına nasıl operasyonel faaliyetlere girişebildiklerini tarih kitaplarından biliyoruz. Ancak İran Başbakanı Musaddık’ın başına gelenler, son 5 yıldır Türkiye için kurgulanan planla çok benzeşiyor. Batı’nın Erdoğan’ın şahsında Türkiye’yi itibarsızlaştırmak için sistematik “yıkım planını” tedavüle soktuğu artık gizlenemeyecek &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>1951’de iktidara geldiğinde ilk iş olarak İran petrollerini millileştiren Başbakan Muhammed Musaddık’ın başına gelenler, egemen dünyaya meydan okuyan liderlerin ne tür entrika ve zorluklarla mücadele etmek zorunda kaldığının en net göstergesi aynı zamanda.</strong></p>
<p><em>“1953’te halk tarafından sevilen İran Başbakanı Muhammed Musaddık’ın iktidardan indirilmesinde Birleşik Devletler önemli rol oynadı.” </em></p>
<p>Bu itiraf, 17 Mart 2000’de katıldığı bir toplantıda konuşan, bir dönem adından çokça söz ettiren Amerikan Dışişleri Bakanı Madeleine Albright’tan geldi. 2009 yılında benzer bir çıkışı Başkan Barack Obama da Kahire’de yapmıştı. Albright, Başkan Clinton döneminin önemli isimlerinden. Ailesini Auschwitz’te kaybetmiş bir Nazi mağduru aynı zamanda. Albright’ın yıllar sonra gelen bu itirafı, İran anti-Amerikancılığının perde gerisinde bir Amerikan parmağı olduğunu gösteriyor. CIA’nın 2013 yılında erişime açılan Ulusal Güvenlik Arşivi’nde yer alan detaylar ise Albrigth’ın söylediklerini kanıtlıyor. </p>
<p>1951’de iktidara geldiğinde ilk iş olarak İran petrollerini millileştiren Başbakan Muhammed Musaddık’ın başına gelenler, egemen dünyaya meydan okuyan liderlerin ne tür entrika ve zorluklarla mücadele etmek zorunda kaldığının en net göstergesi aynı zamanda. </p>
<p>Amerikan ve İngiliz siyasetinin nüfuz alanlarını genişletmek adına nasıl operasyonel faaliyetlere girişebildiklerini tarih kitaplarından biliyoruz. Ancak İran Başbakanı Musaddık’ın başına gelenler, son 5 yıldır Türkiye için kurgulanan planla çok benzeşiyor. Batı’nın Erdoğan’ın şahsında Türkiye’yi itibarsızlaştırmak için sistematik “yıkım planını” tedavüle soktuğu artık gizlenemeyecek kadar açık ve net. New York’ta devam eden Zarrap davası (17-25 Aralık dosyası da denebilir) ve Michael Flynn soruşturması önümüzdeki günlerde Türkiye’nin başını ağrıtacak sadece iki konu başlığı. Gün yüzüne çıkarılmayı bekleyen başka dosyalar da var. Türkiye, kritik bir eşikten geçiyor, belki de bu eşiğin cumhuriyet tarihinin en zor dönemeci olduğunu kabul etmek lazım. Bugün yaşananları daha net görmek ve anlamak için 1953’te Ajax Operasyonuyla  iktidardan indirilen Musaddık’ın başına gelenlere bakalım.</p>
<p><strong>Musaddık Ne Yaptı?</strong></p>
<p>Musaddık 1951’te iktidara geldiğinde ilk icraatı İran petrollerinin millileştirilmesini, kamulaştırılmasını sağlamak oldu. İran petrolleri o güne kadar İngiliz-İran ortaklığı Anglo Persian Oil Company tarafından işletiliyordu. (Bu şirket British Petrol namıyla meşhur BP’nin ta kendisidir.) Musaddık kararlıydı ve dediğini yaptı. İran’ın milli menfaatleri gereği petrolün kamulaştırılması kaçınılmazdı. Millileştirme kararı 1951’de İran Parlamentosu’nda kabul edildi. Ancak İngiltere önce petrol ambargosunu devreye soktu, sonrasında da İran’ı açıktan tehdit etmeye başladı. Musaddık bütün tekliflere kapıları kapattı. MI6’in (İngiliz İstihbarat Servisi) İran’da muhalif gruplar üzerinden bir kalkışma hazırlığı içerisinde olduğunu öğrenen Musaddık, İngiliz Büyükelçisini sınır dışı etmeye karar verdi. Bu da bardağı taşıran son damla oldu. Devreye Amerikan gizli servis elemanları girdi. CIA’nın bölge operasyon şefi Kermit Roosevelt sahne aldı. Önce Musaddık karşıtı muhalifler desteklendi. Yüklü miktarda paralar aktarıldı. Ülke içinde sokak hareketleri finanse edildi. Muhalif medya, akademisyen, siyasetçi, asker, işadamı, sivil toplum Musaddık aleyhine kullanabilecekleri ne kadar “iç unsur” varsa devreye sokuldu. İran riyali, Amerikan doları karşısında değer kaybetmeye başladı. Petrol ambargosuyla ekonomik kriz tırmandırıldı. İran, millileştirdiği petrolüne pazar bulamaz oldu. Ve nihayetinde Tahran sokakları hareketlenmeye başladı. Halk yaşananlardan Musaddık’ı sorumlu tutar oldu. Batı medyasında Musaddık aleyhine itibarsızlaştırma operasyonu başlatıldı. Başlangıçta “ılım ve makul siyasetçi” olarak tanımlanan Musaddık, İngilizlerin tekliflerine yanaşmadığı için artık “dediği dedik” bir otoriter, yolsuzluklara bulaşmış bir diktatördü. Kurgu sağlamdı: ülkesinin petrollerini millileştirmeye çalışan Musaddık, ülkesini dünyadan tedriç eden bir siyasi figür olarak hafızalara kazındı. Şah Rıza’nın da desteğiyle iktidardan indirilmeliydi. Gereken hazırlıklar yapıldı. İran silahlı kuvvetlerinden bir grup harekete geçti. 15 Ağustos 1953’teki askeri darbe Musaddık yanlılarınca bastırıldı. Ancak Kermit Roosevelt ve ekibi umudunu kaybetmedi, 19 Ağustos 1953’te yeni bir kalkışmayla Musaddık iktidardan indirildi. </p>
<p><strong>Komünizm Tehdidi mi?</strong></p>
<p>Bütün bu yaşananlar İran Başbakanı Musaddık’ın başına gelenlerin kısa bir özeti. Son beş yılda Türkiye’de yaşanan kaotik gelişmelerle benzeşiyor olması şaşırtıcı olmasa gerek. İngilizlerin Musaddık konusunda Amerikalıları ikna ederken kullandığı en temel argüman “İran’ın, Rusya’nın kontrolüne girmesinden duydukları endişeydi.” Yani komünizm tehdidi. II. Dünya Savaşı sonrası dünyaya hakim olan yaygın paradigma buydu. Türkiye’nin 1952’deki NATO’ya giriş sürecinde yaşadığı gelişmelerin temelinde de komünizm tehdidi olduğu bilinen bir gerçek. Kritik soru şu: dün Türkiye’yi NATO içinde yer almaya icbar edenler, bugün Rusya ile yakınlaşan Türkiye’yi NATO’dan çıkmaya mı icbar ediyor, yahut bir tür “tedip etme” yöntemi mi uyguluyor? </p>
<p>Norveç’te yaşanan hedef skandalının perde arkasında Türkiye’ye dönük topyekûn bir mesaj olduğu açık. Öyle ki sadece Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın değil de Gazi Mustafa Kemal’in de hedeflerden biri olarak belirlenmiş olması, verilmek istenen mesajın derinliğine işaret ediyor. NATO’da yaşanan skandallar bununla sınırlı değil elbette. </p>
<p>1992’de Çekiç Güç’le ilgili tartışmaların ayyuka çıktığı bir dönemde, NATO tatbikatında (Display Determination–92) Muavenet savaş gemisinin kazaya kurban gitmesi, Amerika’nın Türkiye’ye yönelik bir ikazı olarak okunmuştu. 2006 yılında Ralph Peter’in yayımladığı, NATO Savunma Akademisi’nde kullanılan skandal haritada ise Türkiye’nin doğu ve güneydoğu toprakları Kürdistan ve Ermenistan’a ait bölgeler olarak gösterilmiş, Türkiye’den gelen tepkiler üzerine NATO Genel Sekreterliği bir kez daha özür dilemeyi tercih etmişti. Kritik zamanlarda askeri ve hukuki bahanelerle siyasal mesajlar vermek, Amerikan establisment’ının en belirgin özelliğidir. Bugünlerde New York’ta devam eden Zarrap davası ve Flynn soruşturması uygulamaya konan sistematiğin bir başka boyutuna işaret ediyor. Peki nedir Zarrap ve Flynn dosyalarıyla hedeflenen?</p>
<p><strong>Zarrap Davası ve Flynn Soruşturması</strong></p>
<p>Türkiye’de FETÖ mensubu yargı mensuplarının 17 Aralık 2013’te kalkıştıkları yargı darbesinin, uluslararası hukuka taşınarak Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yönelik bir tehdide dönüştürülmesi bile bu soruya cevap olarak yeter aslında. Oluşturulan gayri meşru dinleme ve sahte deliller üzerinden hazırlanan dosyanın, New York’ta federal bir mahkemeye taşınarak sanıkların serbest bırakılma vaadiyle itirafçılığa/isnat edilen suçları kabule zorlanması, Amerikan hukuk sisteminde meşru bir zemine otursa da sistematik bir soruna işaret etmesi bakımından son derece kritik. Zarrap davasında, savcının son mütalaası dikkate alındığında, sanığın mevcut itiraflarıyla “Türkiye’nin mahkum edilebileceği somut delillere ulaşılamadığı” anlaşılıyor. Bu nedenle Zarrap’ın ifade tutanaklarında anlattığı bir takım örtülü ilişkiler üzerinden davanın başka bir boyuta evrileceğini ve önümüzdeki günlerde tutanaklarda adı geçen kamuya ait ve özel bankalara getirilecek yaptırımların Türkiye’yi ekonomik durgunluğa sokacağını kestirmek zor değil. Uluslararası arenada Türkiye’nin itibarına kastedecek bir algı operasyonu bu. </p>
<p>Michael Flynn soruşturma dosyasına Türkiye’nin dahil edilmiş olması da yürürlükte olan sistematik planının diğer cephesine işaret ediyor. Dosyaya Türkiye’den iki bakanın isminin karışmış olması son derece kritik. Hedeflenen şey Türk siyasetçilerin Amerika’daki sorunlu muhataplarına gayrı meşru tekliflerde bulunabileceklerini dünyaya göstermek. Bir tür itibarsızlaştırma çalışması. Son haftalarda Amerikan medyasında yer alan Türkiye’yle ilgili yorumlardan da anlaşılıyor ki ortaya atılan iddianın gerçekliğiyle ilgilenen kimse yok. Son dönemde Rusya ile yakınlaşan Türkiye’nin Rusya’ya bilgi sızdırdığına inanılan Fylnn ile temas etmiş olması, iddianın en temel delili olarak görülüyor. Amerika’nın en popüler dizilerinden “Designated Survivor”da Türkiye’yi ve özellikle Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı hedef alan senaryo, durumun vahametini ortaya koyuyor. Peki ne olacak?</p>
<p><strong>Haklıyken Haksız Olmak</strong></p>
<p>Türkiye, özellikle 15 Temmuz sonrası yaşananlar konusunda kendisini dünyaya anlatamıyor. Gündem belirleyemiyor. En haklı olduğu konuda bile kurgulanan sistematik planı yok edecek bir strateji geliştiremiyor. İç siyasetteki gelişmeler, 15 Temmuz davalarında yaşanan sorunlar, son   zamanlarda gündemi işgal eden operasyonlar, Türkiye aleyhine oyun kuranların ekmeğine yağ sürüyor. Türkiye, uluslararası arenada her geçen gün yalnızlaştırılıyor. Bölgesel politikalarda da köşeye sıkıştırılmak isteniyor. Türkiye’nin iç dinamikleri kaşınarak toplumsal kalkışma zemini oluşturulmak isteniyor. Erdoğan’ın olmadığı bir Türkiye dizayn etmek için özel projeler geliştiriliyor, siyasete yeni aktörler sokuluyor. Sonuç olarak Amerika, dün Başbakan Musaddık’a yaptıklarını bugün Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yapmak istiyor. İtibarsızlaştırarak siyaset sahnesinden indirmek için özel çaba sarfediyor. Tam burada gözden kaçan önemli bir nokta var: ne dünya 1950’lerin dünyası ne de Türkiye 1950’lerin Türkiye’si. Türkiye, bugün büyük oyunu bozacak cesarette ve güçte. Cumhurbaşkanı Erdoğan hala hiçbir siyasiye nasip olmayacak bir toplumsal kabule sahip. Oynanan oyunu bozmanın bir tek yolu var: toplumsal bütünleşme ve kaynaşma. Türkiye, belki de tarihinin bu en kritik dönemecinden milli ve yerli unsurların işbirliği ve katkısıyla en az yara alarak çıkacaktır.  </p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Erdoğanofobi&#8217;nin Nedeni Siyasal İslamcılıktan Muhafazakar Demokrasi Çıkarılması</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/erdoganofobinin-nedeni-siyasal-islamciliktan-muhafazakar-demokrasi-cikarilmasi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 12 Oct 2017 18:31:53 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[1. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Abdülkadir Özkan]]></category>
		<category><![CDATA[Ekim 2017]]></category>
		<category><![CDATA[Erdoğanofobi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/_demo/?p=1034</guid>

					<description><![CDATA[Araştırmacı-Yazar Abdülkadir Özkan: “Erdoğanofobi’nin Nedeni Siyasal İslamcılıktan Muhafazakar Demokrasi Çıkarılması” Araştırmacı yazar Abdülkadir ÖZKAN’ın ikinci kitabı ERDOĞANOFOBİ geçen hafta kitapçı raflarındaki yerini aldı. Kitap piyasasına hızlı bir giriş yapan Kopernik Kitap tarafından yayınlanan kitap medyada geniş ilgi gördü. Özkan, Hale Kaplan ÖZ’ün sorularını yanıtladı. Erdoğan, çevreyi merkeze dahil etme siyasetiyle Menderes ve Özal ile benzeştirilir. Bu iki önemli siyasi figürün Batı ile ilişkilerde izlediği yol nasıldı? Onlar niçin fobik algılanmadı? Menderes ve Özal, Türk siyasal hayatına damga vurmuş iki önemli liderdir. Devletin halkla bütünleşmesine kapı aralayan, devlet millet kaynaşmasına katkı sağlamış önemli iki siyasî figürdür. Merkez sağ gelenek üzerine oturan siyasal konumlanmaları Menderes ve Özal’ı Erdoğan’dan önemli ölçüde ayrıştırır. Şöyle ki; hem Menderes, hem de Özal, değerlerine bağlı, vatanperver, dindar başbakanlar olarak anılmalarına rağmen İslâmcı olarak kabul edilmezler. Mesela Özal, dindarlığının yanında liberalliği daha öne çıkmış bir isimdir. Menderes ve Özal’ın siyaset yapma biçimleri, söylem siyasetleri, Batılılaşma temayülleri, İslâmcılığın çok ötesinde, tam da siyasetin merkezinde konumlanmalarını sağlamıştır. Bu nedenle Batı, Menderes’i ve Özal’ı hiç bir zaman siyasal İslâm bağlamında bir tehdit ve tehlike olarak algılamamıştır. Bu nedenle fobik bir ortamın oluşmasına da ihtiyaç olmamıştır. Ancak Erdoğan’ı Menderes ve Özal’dan farklı kılan en temel etken sadece Batıda İslâmcı olarak tanımlanan bir &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Araştırmacı-Yazar Abdülkadir Özkan:</strong><br />
<strong> “Erdoğanofobi’nin Nedeni Siyasal İslamcılıktan Muhafazakar Demokrasi Çıkarılması”</strong></p>
<p><em>Araştırmacı yazar Abdülkadir ÖZKAN’ın ikinci kitabı <strong>ERDOĞANOFOBİ</strong> geçen hafta kitapçı raflarındaki yerini aldı. Kitap piyasasına hızlı bir giriş yapan Kopernik Kitap tarafından yayınlanan kitap medyada geniş ilgi gördü. Özkan, Hale Kaplan ÖZ’ün sorularını yanıtladı.</em></p>
<p><strong>Erdoğan, çevreyi merkeze dahil etme siyasetiyle Menderes ve Özal ile benzeştirilir. Bu iki önemli siyasi figürün Batı ile ilişkilerde izlediği yol nasıldı? Onlar niçin fobik algılanmadı?</strong></p>
<p>Menderes ve Özal, Türk siyasal hayatına damga vurmuş iki önemli liderdir. Devletin halkla bütünleşmesine kapı aralayan, devlet millet kaynaşmasına katkı sağlamış önemli iki siyasî figürdür. Merkez sağ gelenek üzerine oturan siyasal konumlanmaları Menderes ve Özal’ı Erdoğan’dan önemli ölçüde ayrıştırır. Şöyle ki; hem Menderes, hem de Özal, değerlerine bağlı, vatanperver, dindar başbakanlar olarak anılmalarına rağmen İslâmcı olarak kabul edilmezler. Mesela Özal, dindarlığının yanında liberalliği daha öne çıkmış bir isimdir. Menderes ve Özal’ın siyaset yapma biçimleri, söylem siyasetleri, Batılılaşma temayülleri, İslâmcılığın çok ötesinde, tam da siyasetin merkezinde konumlanmalarını sağlamıştır. Bu nedenle Batı, Menderes’i ve Özal’ı hiç bir zaman siyasal İslâm bağlamında bir tehdit ve tehlike olarak algılamamıştır. Bu nedenle fobik bir ortamın oluşmasına da ihtiyaç olmamıştır. Ancak Erdoğan’ı Menderes ve Özal’dan farklı kılan en temel etken sadece Batıda İslâmcı olarak tanımlanan bir siyasal gelenekten gelmesi değil, aynı zamanda siyasal söylemleri ve hedefleridir. 2000’lerin başında, özellikle 11 Eylül’den sonra dünyada radikalleşen siyasal İslâm’ın büyük bir tehdit olarak algılanması, Orta Doğu’da değişen dengeler Erdoğan’a yönelik fobinin oluşmasına katkı sağlamıştır.</p>
<p><strong>Karşılaştırma İçin en Doğru İsim Gazi Mustafa Kemal</strong></p>
<p><strong>Ya Atatürk? Onunla kurulabilecek benzerlikleri neler?</strong></p>
<p>Erdoğan’ın karşılaştırılacağı en doğru örnek Gazi Mustafa Kemal’dir. Gazi Mustafa Kemal, Türk devlet geleneğinin son iki yüz yılda yetiştirdiği önemli devlet adamlarından biridir. Tarih sahnesinden çekilmekte olan bir imparatorluğun küllerinden meydana getirdiği Türkiye Cumhuriyeti gerçek bir başarı hikayesidir. Elbette Gazi Mustafa Kemal de hatadan berî bir insan değildir ancak ortaya koyduğu başarı küçümsenmeyecek kadar büyüktür. Erdoğan’ı Gazi Mustafa Kemal ile kıyaslamamın en temel nedeni, Türkiye’nin son 20 yılda, ki bu da yaklaşık 100 yıllık cumhuriyetin beşte biri demektir, yaşadığı demokratikleşme ve modernleşme çabaları, ekonomik kalkınma hamleleri, sosyo kültürel ve sosyo politik dönüşümü Erdoğan döneminde gerçekleştirilmiştir. Siyasetin doğası gereği hata ve kusurları olsa da fotoğrafın bütününde başarılı olmuş, Türkiye’yi egemen güçlerle eşit şartlarda dünya ligine taşımış, iç ve dış saldırılara karşı adeta yeni bir istiklâl mücadelesi veren bir Erdoğan’dan söz ediyoruz. Bu nedenle Erdoğan’ın Türk demokratikleşmesine sağladığı katkıları dikkate almadan bir cumhuriyet tarihi yazılamaz. Erdoğan, Türk siyasetinde önemli bir kilometre taşıdır.</p>
<p><strong>Fobi kelimesini bilinçli olarak kullanıyorsunuz… Çünkü fobiler gerçekte karşılığı olmayan korkulardır. Erdoğan’a karşı nefret söyleminin yaygınlaşması ve onun Batı’da tehdit olarak algılanmasının arka plana baktığınızda ne görüyorsunuz?</strong></p>
<p><strong><em>Devamı Yörünge Dergisi 1. Sayısında (Ekim/2017)</em></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
