<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>ABD &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/abd/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Mon, 13 Jul 2026 08:54:19 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.9</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>ABD &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Lindsey Graham Sonrası Washington: Orta Doğu&#8217;da Yeni Bir Dönem mi Başlıyor?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/lindsey-graham-sonrasi-washington-orta-doguda-yeni-bir-donem-mi-basliyor/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/lindsey-graham-sonrasi-washington-orta-doguda-yeni-bir-donem-mi-basliyor/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Adil GÜLMEZ]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 13 Jul 2026 08:54:19 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>
		<category><![CDATA[ABD]]></category>
		<category><![CDATA[Amerika]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=20173</guid>

					<description><![CDATA[Amerikan siyasetinde bazı isimler vardır ki görevleri ve unvanlarıyla değil, kurdukları ilişkiler ağı ve kriz dönemlerinde üstlendikleri rollerle hatırlanırlar. Cumhuriyetçi Senatör Lindsey Graham da uzun yıllar boyunca bu isimlerden biri oldu. Graham, yalnızca Güney Carolina&#8217;yı temsil eden bir senatör değildi. O, ABD dış politikasında müdahaleci (internationalist) Cumhuriyetçi çizginin en etkili temsilcilerinden biri, İsrail&#8217;in Washington&#8217;daki en güçlü siyasi destekçilerinden biri ve Körfez ülkeleriyle kurduğu yakın temaslar sayesinde bölgesel diplomasinin perde arkasındaki önemli aktörlerinden biriydi. Bu nedenle Graham&#8217;ın siyasi sahneden çekilmesi, yalnızca Amerikan iç siyaseti açısından değil, Orta Doğu&#8217;nun geleceği bakımından da dikkatle analiz edilmesi gereken bir gelişmedir. Cumhuriyetçi Parti İçindeki Denge Unsuru Lindsey Graham, John McCain ve Joseph Lieberman ile birlikte uzun yıllar Amerikan küresel liderliğini savunan &#8220;Three Amigos&#8221; olarak anıldı. Bu çizgi, ABD&#8217;nin askerî gücünü ve ittifaklarını uluslararası düzenin temel dayanaklarından biri olarak görüyordu. Ancak Donald Trump&#8217;ın yükselişiyle Cumhuriyetçi Parti içinde farklı bir yaklaşım güç kazandı. &#8220;Önce Amerika&#8221; anlayışı, dış müdahaleler yerine iç ekonomik önceliklere odaklanmayı savunuyordu. Graham, bu iki yaklaşım arasında köprü kurabilen nadir siyasetçilerden biriydi. Trump üzerinde etkili olabilmesi, Cumhuriyetçi Parti içindeki ağırlığını daha da artırıyordu. İsrail İçin Stratejik Bir Kayıp Graham&#8217;ın en güçlü siyasi bağlarından biri İsrail ile kurduğu yakın ilişkilerdi. Gazze Savaşı boyunca verdiği güçlü destek &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Amerikan siyasetinde bazı isimler vardır ki görevleri ve unvanlarıyla değil, kurdukları ilişkiler ağı ve kriz dönemlerinde üstlendikleri rollerle hatırlanırlar. Cumhuriyetçi Senatör Lindsey Graham da uzun yıllar boyunca bu isimlerden biri oldu.</p>
<p>Graham, yalnızca Güney Carolina&#8217;yı temsil eden bir senatör değildi. O, ABD dış politikasında müdahaleci (internationalist) Cumhuriyetçi çizginin en etkili temsilcilerinden biri, İsrail&#8217;in Washington&#8217;daki en güçlü siyasi destekçilerinden biri ve Körfez ülkeleriyle kurduğu yakın temaslar sayesinde bölgesel diplomasinin perde arkasındaki önemli aktörlerinden biriydi.</p>
<p>Bu nedenle Graham&#8217;ın siyasi sahneden çekilmesi, yalnızca Amerikan iç siyaseti açısından değil, Orta Doğu&#8217;nun geleceği bakımından da dikkatle analiz edilmesi gereken bir gelişmedir.</p>
<p>Cumhuriyetçi Parti İçindeki Denge Unsuru</p>
<p>Lindsey Graham, John McCain ve Joseph Lieberman ile birlikte uzun yıllar Amerikan küresel liderliğini savunan &#8220;Three Amigos&#8221; olarak anıldı. Bu çizgi, ABD&#8217;nin askerî gücünü ve ittifaklarını uluslararası düzenin temel dayanaklarından biri olarak görüyordu.</p>
<p>Ancak Donald Trump&#8217;ın yükselişiyle Cumhuriyetçi Parti içinde farklı bir yaklaşım güç kazandı. &#8220;Önce Amerika&#8221; anlayışı, dış müdahaleler yerine iç ekonomik önceliklere odaklanmayı savunuyordu.</p>
<p>Graham, bu iki yaklaşım arasında köprü kurabilen nadir siyasetçilerden biriydi. Trump üzerinde etkili olabilmesi, Cumhuriyetçi Parti içindeki ağırlığını daha da artırıyordu.</p>
<p>İsrail İçin Stratejik Bir Kayıp</p>
<p>Graham&#8217;ın en güçlü siyasi bağlarından biri İsrail ile kurduğu yakın ilişkilerdi.</p>
<p>Gazze Savaşı boyunca verdiği güçlü destek ve İran&#8217;a yönelik sert açıklamaları, onu Tel Aviv yönetiminin Washington&#8217;daki en güvenilir müttefiklerinden biri hâline getirdi.</p>
<p>Başbakan Binyamin Netanyahu&#8217;nun Graham&#8217;ı &#8220;İsrail&#8217;in en büyük dostlarından biri&#8221; olarak nitelendirmesi de bu ilişkinin düzeyini göstermektedir.</p>
<p>İsrail açısından mesele yalnızca güçlü bir destekçinin kaybedilmesi değildir. Graham, Senato&#8217;daki konumu sayesinde güvenlik yardımlarının ve savunma bütçelerinin geçirilmesinde etkili bir isim olarak görülüyordu.</p>
<p>İran Politikası Değişir mi?</p>
<p>Lindsey Graham, uzun yıllar boyunca İran&#8217;a yönelik &#8220;maksimum baskı&#8221; politikasının en güçlü savunucuları arasında yer aldı.</p>
<p>İran&#8217;ın nükleer programı, bölgesel nüfuzu ve vekil güçleri konusunda sert tutum alınmasını savundu; askerî seçeneğin masada tutulması gerektiğini sık sık dile getirdi.</p>
<p>Onun yokluğu, Washington&#8217;da İran politikasının tamamen değişeceği anlamına gelmez. Ancak Kongre içinde bu çizgiyi aynı ağırlıkla savunabilecek isimlerin sayısının azalması, diplomasiye daha fazla alan açabilecek yeni dengelerin oluşmasına katkı sağlayabilir.</p>
<p>Körfez Dengeleri</p>
<p>Graham&#8217;ın etkisi yalnızca İsrail ile sınırlı değildi.</p>
<p>Suudi Arabistan başta olmak üzere Körfez ülkeleriyle uzun yıllar kişisel ilişkiler geliştirdi. ABD-Suudi Arabistan savunma iş birliği, İbrahim Anlaşmaları&#8217;nın genişletilmesi ve İran&#8217;a karşı ortak güvenlik mimarisi oluşturulması yönündeki girişimlerde aktif rol oynadı.</p>
<p>Ancak bu ilişkiler her zaman sorunsuz değildi. Zaman zaman Riyad yönetimine sert uyarılarda bulundu, özellikle İran politikası konusunda daha fazla sorumluluk üstlenmesini istedi.</p>
<p>Bu nedenle Graham&#8217;ın ayrılması, Körfez başkentleriyle Washington arasındaki gayriresmî diplomasi kanallarında da bir boşluk oluşturabilir.</p>
<p>Cumhuriyetçi Parti Nereye Gidiyor?</p>
<p>Belki de en önemli soru budur.</p>
<p>Bugün Cumhuriyetçi Parti içinde J.D. Vance gibi isimlerin temsil ettiği daha temkinli ve iç önceliklere odaklanan yaklaşım giderek güç kazanıyor.</p>
<p>Bu yeni çizgi, Çin&#8217;i ABD&#8217;nin temel stratejik rakibi olarak görürken, Orta Doğu&#8217;daki askerî angajmanın azaltılmasını savunuyor.</p>
<p>Bu eğilim güç kazandıkça Washington&#8217;un Ortadoğu politikası da daha seçici, daha maliyet odaklı ve daha sınırlı bir askerî müdahale anlayışına evrilebilir.</p>
<p>Netice itibariyle tek bir siyasetçinin ayrılması elbette ABD&#8217;nin dış politikasını kökten değiştirmez. Amerikan dış politikası, kurumlar, Kongre, Pentagon, Dışişleri Bakanlığı ve başkanlık makamı arasında şekillenen çok katmanlı bir süreçtir.</p>
<p>Bununla birlikte bazı isimler, kurumların ötesinde etkiler oluşturabilir. Lindsey Graham da uzun yıllar bu isimlerden biri olarak öne çıktı.</p>
<p>Onun yokluğu, İsrail&#8217;in Kongre&#8217;deki en etkili savunucularından birini kaybetmesi, Körfez diplomasisinde kişisel ilişkilere dayalı önemli bir kanalın zayıflaması ve Cumhuriyetçi Parti içinde daha müdahale karşıtı yaklaşımların güç kazanması bakımından dikkatle izlenmesi gereken bir gelişmedir.</p>
<p>Önümüzdeki dönemde Washington&#8217;un Orta Doğu politikası yalnızca Beyaz Saray&#8217;ın tercihleriyle değil, Cumhuriyetçi Parti içindeki bu ideolojik dönüşümün hangi yönde ilerleyeceğiyle de şekillenecektir. Lindsey Graham&#8217;ın yokluğu, bu dönüşümün hızını ve yönünü etkileyebilecek unsurlardan biri olarak değerlendirilebilir.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/lindsey-graham-sonrasi-washington-orta-doguda-yeni-bir-donem-mi-basliyor/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İçselleştirilen Batılı/Beyaz İktidarın Vesayetçi Zihniyeti ve Milli Beraberlik Meselesi</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/icsellestirilen-batili-beyaz-iktidarin-vesayetci-zihniyeti-ve-milli-beraberlik-meselesi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/icsellestirilen-batili-beyaz-iktidarin-vesayetci-zihniyeti-ve-milli-beraberlik-meselesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[E.Lâle Demirtürk]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 16 Apr 2025 13:09:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[ABD]]></category>
		<category><![CDATA[ırkçı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=19293</guid>

					<description><![CDATA[Yeni sömürgecilik döneminde Batı (Kıta Avrupası) ve özellikle de ABD, Batılı/beyaz üstünlükçü zihniyeti içselleştirerek beyaz Anglo-Sakson kimliğini adeta vekaleten kullanan Batıcı grupların üzerinden nüfuzunu pekiştirmektedir. Bu düşünceyi ve bakış açısını içselleştiren ay­dın ve okumuş kesim açısından beyaz Amerikalı gibi davranmak ve toplumumuzun meselelerine bu açıdan bakmak idealinin, adeta kültürümüzün referans kodları ha­line gelmesi Amerika’nın değerler sisteminin Türk kültürü­ne nüfuzu şeklinde yorumlanmalıdır. Oysa ki, bu ideali iç­selleştiren Batı taklitçilerinin ya da Mahmut Rişvanoğlu’nun ifadesiyle, “dış güçlerin ve içteki yerli misyonerlerin”[1] bu noktada gözden kaçırmamaları gereken husus, ABD’nin bu ba­kış açısını 3. Dünya coğrafyasında bulunan toplumlar ve Türkiye’yi görünürde müttefik ve fakat gerçek anlamda hasım görmeyi normal kılan ırk­çı değerlerden bağımsız bakmadığı, anlamadığı ve Batı’dan “eksik” etiketiyle algıla­dığı gerçeğidir. Konuya farklı bir bakış açısından bakarak yeni bir soru alanı açmak gerektiğini düşünüyorum. Bir an durup da, Tür­kiye’de Batı taklitçisi (Batıcı) beyaz Amerikalı gibi davranan ve düşünen bir kişinin (kişilerin) kültürel bakımdan Türk ya da Türk toplumuna ait olmayı reddeden ve benim “per­formatif beyazlık”[2] (performative whiteness) pratiği olarak nitelendirdiğim, yani kendini beyaz Amerikalı sayacak taklitçi bir bakış açısı ve davranış biçimini benimseyenlerin bulunma­sı, ABD’de beyaz üstünlükçü söylemin kurgulanması ve bu­nun dünyada yaygınlaşarak küreselleştirilmesi çabaları hakkında tam olarak ne söy­ler? Bu içselleştirme aslında ABD’nin &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Yeni sömürgecilik döneminde Batı (Kıta Avrupası) ve özellikle de ABD, Batılı/beyaz üstünlükçü zihniyeti içselleştirerek beyaz Anglo-Sakson kimliğini adeta vekaleten kullanan Batıcı grupların üzerinden nüfuzunu pekiştirmektedir. Bu düşünceyi ve bakış açısını içselleştiren ay­dın ve okumuş kesim açısından beyaz Amerikalı gibi davranmak ve toplumumuzun meselelerine bu açıdan bakmak idealinin, adeta kültürümüzün referans kodları ha­line gelmesi Amerika’nın değerler sisteminin Türk kültürü­ne nüfuzu şeklinde yorumlanmalıdır. Oysa ki, bu ideali iç­selleştiren Batı taklitçilerinin ya da Mahmut Rişvanoğlu’nun ifadesiyle, “dış güçlerin ve içteki yerli misyonerlerin”<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a> bu noktada gözden kaçırmamaları gereken husus, ABD’nin bu ba­kış açısını 3. Dünya coğrafyasında bulunan toplumlar ve Türkiye’yi görünürde müttefik ve fakat gerçek anlamda hasım görmeyi normal kılan ırk­çı değerlerden bağımsız bakmadığı, anlamadığı ve Batı’dan “eksik” etiketiyle algıla­dığı gerçeğidir. Konuya farklı bir bakış açısından bakarak yeni bir soru alanı açmak gerektiğini düşünüyorum. Bir an durup da, Tür­kiye’de Batı taklitçisi (Batıcı) beyaz Amerikalı gibi davranan ve düşünen bir kişinin (kişilerin) kültürel bakımdan Türk ya da Türk toplumuna ait olmayı reddeden ve benim “per­formatif beyazlık”<a href="#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a> (performative whiteness) pratiği olarak nitelendirdiğim, yani kendini beyaz Amerikalı sayacak taklitçi bir bakış açısı ve davranış biçimini benimseyenlerin bulunma­sı, ABD’de beyaz üstünlükçü söylemin kurgulanması ve bu­nun dünyada yaygınlaşarak küreselleştirilmesi çabaları hakkında tam olarak ne söy­ler? Bu içselleştirme aslında ABD’nin anaakım beyaz egemen yaşam tarzı ile emperyal politikala­rını da içselleştirmekle bir tutulabilir. Türkiye Cumhuriyeti tarihini Batı paradigmaları ile ele alan ve Batı’nın “totaliter/faşist” Türki­ye stereotipi ve fantazisine dayalı algının bir tezahürü olarak “Zulüm 1453’de başladı” şeklinde bir Bizansvari duruş ser­gileyen ırkçı klişeler içine sıkıştırılan bir mesele haline ge­tirenler, postkolonyal eleştirmen Gayatri C. Spivak’ın ifade­siyle, “kutsanmış cehalet, kolonyal hakimiyetten ayrılamaz”<a href="#_ftn3" name="_ftnref3">[3]</a> gerçeğini ortaya koymaktadır.<a href="#_ftn4" name="_ftnref4">[4]</a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Afrika asıllı Amerikalı akademisyen Amber Jamila Musser, günümüzde Amerika’da yaşanan son duruma dair kendisiyle 8 Şubat 2025 tarihinde yapılan bir röportajda, genel anlamda insanların ve özellikle de siyahların Amerikan toplumu gibi ırkçı ve ataerkil toplumlarda “baskıcı bir iktidarı deneyimlemenin” şekilllendirdiği norm ve değerlere dayanan bir hayat tarzını yaşadıklarına işaret etmektedir. Ona göre, böyle yaşamanın verdiği alışkanlıklar neticesinde çoğu zaman bilinçsizce de olsa “içselleştirilen tahakküm” (internalized oppression) ile beraber kendimizi sevmekten çok baskı uygulayanlara sevgi ve merhamet duygusu geliştirebiliyoruz. Oysa ki bu toplumsal kurumlaşmanın verdiği ırkçılık aslında “yapısal” (sistematik) olması itibarıyla, “sosyoekonomik eşitsizlikler, eğitimde fırsat eşitliği, emlak satılırken beyazların tercih edilmesi sonucunda ortaya çıkan eşitsiz iskan sorunu ve iş yaşamında uygulanan ırkçı pratikler” kişilerden kaynaklanmayan yapısal sorunlar olarak teşhis edilirse, kişilerin içselleştirdikleri baskı ve tahakküme gönüllü boyun eğişleri neticesinde beyazları kendilerinden daha fazla sevmeye yol açan öz-nefret duygularından da özgürleşme sağlanabilecektir.<a href="#_ftn5" name="_ftnref5">[5]</a></p>
<p>Aslında bu gönüllü boyun eğmeye dair teşhis ve tespiti, benim de içselleştirilen Batılı/beyaz iktidar olarak nitelendirdiğim şekliyle yakın tarihimizden bir olayla örneklendirmek mümkündür. II. Meşrutiyet’in ilanından sonra tertiplenen 31 Mart Vakası (13 Nisan 1909) ile II. Abdülhamid’i tahttan indirme olayının ardında bulunan Siyonist projenin işbirlikçileri arasında İngiltere ve Almanya’nın bulunduğu gerçeğini unutmamak gerekiyor: Ender Korkmaz’ın belirttiği gibi “31 Mart Vakası Türk demokrasi tarihinin ilk darbesidir ve bu anlamda sonuncusu 2016’daki darbe girişimine uzanan askeri darbeler zincirinin ilk halkasıdır.”<a href="#_ftn6" name="_ftnref6">[6]</a> Bu kaotik döneme ışık tutan Süleyman Kocabaş, <em>Osmanlı İmparatorluğu’nu Yıkanlar: Jön Türkler, Komitacılar, Siyonistler</em> (2018) kitabında, bu kurgulanan sözde irtica olayının biraz öncesine giderek Batıcı hayranlığına somut bir örnek vermektedir. 1908 Jön Türk İhtilali olarak adlandırılan II. Abdülhamid’e II. Meşrutiyet’i ilan ettirmek üzere başlattıkları isyanı hatırlatmaktadır: 10 Temmuz 1908 tarihinde Balkan dağlarına çıkan Enver, Resneli Niyazi ve Eyüp Sabri beylerin emrinde bulunan askerî birlikler ve onlara katılan sivil gönüllüler bu kalkışma ile istediklerini elde etmişler ve 24 Temmuz 1908’de II. Meşrutiyet ilan edilmiştir. O tarihlerde Jön Türkler’in arasındaki İngiliz yanlısı sivil unsurlar, bu ilanın İngilizlerin desteğiyle olduğuna inanmaları nedeniyle İngilizlere derin bir hayranlık duymuşlardır. Bunun neticesinde, İngiltere’den atanarak Londra’dan İstanbul’a 31 Temmuz 1908’de gelen İngiliz büyükelçisi Gerard Lowther’e ’”büyük tezahüratta bulunmuşlardı.” Kocabaş, bu olayı Ali Haydar Mithat’ın <em>Hatıralarım</em> (1946) eserinden bir alıntıyı aktararak betimlemektedir: “Sirkeci Garı’nda bekleyen gençler, ‘Sir G. Lowther’in arabasının hayvanlarını (atlarını) sökerek, arabayı ta sefarethaneye kadar bizzat çekmişlerdi.’”<a href="#_ftn7" name="_ftnref7">[7]</a> Ancak Batılıların Türklere bakış açısını belirtmek için şunu da eklemek gerekiyor: “Hiç beklemediği bu olay karşısında İngiliz büyükelçisi neye uğradığını şaşırmış, aynı gün Londra’ya çektiği telgrafta, arabasını çeken Jön Türkler’i, “politik tecrübeden yoksun, aralarında birlik bulunmayan iyi niyetli çocuklar topluluğu” diye tasvir etmişti.”<a href="#_ftn8" name="_ftnref8">[8]</a></p>
<p>Günümüzde kendisini Jön Türkler ile özdeşleştiren bazı siyasi yorumda bulunan kişiler, 1908 yılında yaşanan bu olayda ortaya konan Batıcı teslimiyetçiliğin ya da içselleştirilmiş Batıcı iktidar anlayışı ile süregelen ve ülke tarihimizde zaman zaman darbelerle açığa vurulan mandacı görüşün, “büyükelçinin arabasını çeken atları söküp arabayı kendi kollarıyla” çeken zihniyetin ete kemiğe bürünmüş hali olduklarının bile farkında olmadan harekete geçebilmektedir. Örneğin, Amerikan CNN televizyon kanalının ardından İngiliz yayın kuruluşu BBC’ye Türkiye’yi şikâyet ederek yaptığı açıklamada &#8220;İngiltere bizi yalnız bıraktı. Kendimizi yalnız bırakılmış hissediyoruz&#8221; diyen ana muhalefet partisi lideri ile onun bu fikirlerine destek veren Batıcı kesim geçmişten ders çıkarmalıdır. Ancak tarihe bu mandacı zihniyetin ya da Batılı/beyaz zihniyetin ürettiği talepler çerçevesinden bakılınca,İngiltere’nin Türkler karşısındaki üstenci tavrını da hatırlamak bugünü anlamak açısından fayda sağlayacaktır: İngiltere başbakanı William E. Gladstone’un (1809-1898) geçmiş dönemlerde İngiliz parlamentosunda eline Kuran’ı alarak ifade ettiği bakış açısının da Türklerin Batı’dan soyutlanarak ele alınmasını bir devlet geleneği olarak benimseyen İngiltere yönetiminin halen nasıl bir perspektiften baktıklarının da bir işareti olarak görülmelidir: “Türkiye bu kitapla yürüdükçe medeniyete zararlıdır.”<a href="#_ftn9" name="_ftnref9">[9]</a> Aslında günümüzde Batı’dan paradoksal biçimde toplumu demokratikleştirme adına müdahale talep eden siyasi kişilerin zihinlerini işgal eden İngiliz ve ABD mandacılığını, çoğu zaman iyi niyetle başlattıkları ve fakat tehlikeli bir durumu davet edeceğinin bilincine varmadıkları  içselleştirilmiş Batıcı iktidar duygusu içerisinde dile getirmektedirler.</p>
<p>Diğer bir deyişle ifade etmek gerekirse, Oğuzhan Bilgin’in şu sözlerini hatırlamanın fayda sağlayacağı kanaatindeyim: “Politik olarak da Türk ve İslam kimliğine siyasi kimlik olarak sahip çıktıkları için milliyetçiler ve muhafazakârlar Batıcıların nefret nesnesi haline geliyor. Çünkü doğrudan veya dolaylı olarak her türlü olumsuzluğun kaynağı olarak bu kimlikler görülüyor. Self-kolonyal bir psiko-kültürü ideolojik ve siyasal bir farklılaşma gibi görüyoruz sadece.”<a href="#_ftn10" name="_ftnref10">[10]</a> Batıcıların nefretini celbeden toplumsal hayatı paylaştıkları grupları tanımaları için tarih okumaları yapmaları da gerekmektedir; Ali Kurdoğlu’nun şu ifadesini çok kıymetli buluyorum: “Tarihi ve kendi tarihini bilmeyenler tarih olurlar.”<a href="#_ftn11" name="_ftnref11">[11]</a> 1915 Çanakkale Savaşı’na İngiltere lehine propaganda eseri yazmak için gelen İngiliz şair ve yazar John E. Masefield bu satırları yazarken bile Kurdoğlu’nun Türkçe’mize kazandırdığı <em>Gelibolu</em> kitabında Türklerin kahramanlığını kabullenmek zorunda kalmıştır: “Karanlık bastı, fakat ne dinlenme vardı ne de ara veriliyordu.Türkler, imanlarının gücüyle haykırarak geceleyin dalga dalga ortaya çıktılar; ötekiler/müttefik askerleri karanlıkta çalılıklar arasından gizlice ve yavaş yavaş sıvışıp kaçtılar, vuruldular veya süngülendiler ve sürüne sürüne geri çekildiler ya da görülüp gizlice yaklaşıldı ve öldürüldüler.”<a href="#_ftn12" name="_ftnref12">[12]</a> Alman casuslarının “Türkler son kurşunlarını atıyorlardı ve eğer biz ileri harekete geçseydik onlar teslim olacaklardı” sözlerini şöyle yalanlamaktadır: “Onların (Türklerin) aralarında asla ne teslim olmadan söz ediliyordu, ne de böyle bir şey akıllarına geliyordu; böyle yiğit ve kahraman herhangi bir orduda böyle şey olamazdı.”<a href="#_ftn13" name="_ftnref13">[13]</a></p>
<p>Bu yiğitlik tarihte oluşan bir tecrübeyi çağrıştırmaktadır. Nitekim Tufan Gündüz’ün de belirttiği üzere Yavuz Sultan Selim (1520-1566) devrinde kazanılan zaferler ile birlikte “kızılelma” denen bir kavram dillendirilmeye başladı: “<em>Kızılelma’ya dek gideriz</em>!” Bu anlamda, “kızılelma, aslında güneşin batışını simgeliyor ve güneş her nerede batıyorsa oraya kadar asker sürmek anlamına geliyordu. Bunun askeri dilde karşılığı sefer yolunda uzak kavramını ortadan kaldırmak demekti. Ordu kendisini yenilmez görüyor ve bu güçle akından akına, seferden sefere koşuyordu.” Tarihte kazanılan zaferlerin ve yapılan fetihlerin hepsi “Kızılelma’nın manevi etkisini devam ettiriyordu.”<a href="#_ftn14" name="_ftnref14">[14]</a> Kızılelma kavramını, tarihsel akış içinde Türk dünya hâkimiyetinin ülküsü olarak ele alan Gündüz, <em>Türk Cihan Hâkimiyeti Ülküsü: Kızılelma</em> (2023) kitabında bu ülkünün devam ettiğine dair güncel bir örnek verir: “Cumhuriyet döneminde özellikle Türkçü/Milliyetçi aydınların dilinde zafer günlerine çağrı, büyük ülkü, kahramanlık destanının ana parçası, çözülme ve çöküşten kurtulmanın tek çaresi gibi tanımları yapılarak yeni bir ruh oluşturulmaya çalışmıştı. Ancak hiçbiri Türk ordusunun 2018 yılında Kuzey Suriye’ye yaptığı Zeytin Dalı Harekâtı sırasında bir gazetecinin tankın üzerinde hazırlık yapan bir askere sorduğu soru kadar tesirli ve yeni bir uyanışın habercisi olmadı. Gazeteci, “<em>Nereye gidiyorsunuz</em>?” diye sorunca asker, “<em>Kızılelma’ya</em>!” cevabını verdi. Bu söz 1683’ten beri Türk askerinin dilinden dökülen, “<em>tam da yerinde söylenen</em>” en gerçekçi ifadeydi. Bu sözler, yüzyıllardır siyasî, sosyal, ekonomik, askerî buhranlarla boğuşan ve mücadele etmekten bıkmayan Türklerin kendilerine duydukları özgüvenin yansımasıydı. Bu özgüven öylesine güçlü bir ilhama dönüştü ki askerî sanayide yapılan atılımlarda da kendisini gösterdi. Türkiye’de üretilen ilk insansız savaş uçağına Kızılelma adı verildi.”<a href="#_ftn15" name="_ftnref15">[15]</a> Günümüzde de görüldüğü üzere, askerinin ve devletinin yanında durarak Batı’nın ve onun yerli işbirlikçilerinin kuşatmacı politikaları altında karşısına çıkarılan bütün engellere rağmen,  kendilerini devleti ve milleti ile ayrılmaz bir varlık olarak gören Türkler yılmadan ve istikametten şaşmadan milli ideallerinin açtığı yollarına hızla ve azimle devam ediyorlar: “Bununla birlikte yeni Kızılelma anlayışı her ne kadar kaynağını tarihten alsa da artık konjonkturel bir anlayışı emrediyor. Bazen ülkenin çağdaşlaşması ve kalkınması, bazen sanayi ve teknolojinin gelişmesi için politikalar üstü gayret gösterilmesi, bazen de Türk ordusunun psikolojik olarak kendisini yenilmez bir güç olarak görmesi yeni Kızılelma olarak kendisini, belirgin hâle getiriyor. Türkler şimdi uzak ufuklara kalkınmış bir ülke, yenilmez bir ordu ve müreffeh ve çağdaş bir toplum meydana getirmenin yollarını bulmak için bakıyor. Bu yüzden Kızılelma yeni bir tarife ihtiyaç duyuyor. “Kızılelma neresidir?” sorusu “Kızılelma nedir?” sorusu ile birlikte cevaplanmayı bekliyor.”<a href="#_ftn16" name="_ftnref16">[16]</a></p>
<p>Bu arayış da aslında geçmişi birbirinden kopuk olaylar şeklinde okumak yerine, bütüncül bir tarih anlayşına bağlı olarak oluşturulacak tarih bilincimizin Türk milletinin devamlılığı gerçeğini canlı tutmak ve aynı zamanda milli ideallerimizle bütünleşerek manevi beraberlik duygusu içinde yaşamak şeklinde anlaşılmalıdır. Vahdettin Engin’in de belirttiği gibi Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti’ni birbirinden ayrı oluşumlar olarak görmek yerine, tarihi bir bütün olarak görecek bir perspektif ışığında, Osmanlı’nın kurumlarında yapılan değişiklikler neticesinde yapılan modernleşme çalışmalarının Cumhuriyet’e dönüşme tecrübesini meydana getirdiğini gören “tarihi devamlılık” paradigmasını kullanmak önemlidir. Nitekim modernleşme çalışmaları III. Selim dönemi ile başlayarak II. Mahmud, Sultan Abdülmecid (Tanzimat ilanı) ve daha sonraları da Meşrutiyet ile devam ederek nihayetinde Batı devletlerinin kolonyal yaklaşımlarına bağlı olarak pek çok meselenin yanında “Filistin meselesi”<a href="#_ftn17" name="_ftnref17">[17]</a> gibi meseleler ile de boğuşmak zorunda bırakılan II. Abdülhamid’in kendi döneminde “reformlar yapmış ve oradan da Cumhuriyet’e giden bir değişim ve dönüşüm yaşanmıştır.” Tarihte bütün amaç devleti daha güçlü kılmak ve giderek refah ortamının sağlandığı bir toplum yaratmak olduğundan dolayı, dünya siyasetinde de önemli aktörlerden birisi haline gelen Türkiye devleti, geçirdiği Türk modernleşmesi yoluyla “<em>tarihi devamlılık</em>” sürecinin hikâyesini yazmayı başarmıştır.”<a href="#_ftn18" name="_ftnref18">[18]</a> Nitekim tarihimizi bu devamlılık esası üzerinden gören Mehmet Fuad Köprülü, Osmanlı devletinin kuruluşunun anlamını “Anadolu Türklüğünün tarihi yürüyüşü” olarak tanımlarken, bu devletin “Anadolu Türklüğünün XIII-XIV. asırlardaki” siyasi ve toplumsal gelişiminden doğan yeni bir sentez, yeni bir <em>tarihi terkip</em>” olduğu görüşünü dile getirmektedir.<a href="#_ftn19" name="_ftnref19">[19]</a></p>
<p>Esefle söylemek gerekir ki, ABD’nin gölgesi özellikle son dönemlerde Orta Doğu ve Türkiye Cumhuriyeti coğrafyası üzerine düştüğünden beri, Batı tarafından kan, gözyaşı ve yıkım bölge halklarının kaderi gibi gösterilmeye çalışılsa da, yenilmeyi asla kabul etmeyen kahramanların yaşattığı tarih ve kültür mirasını devralma suretiyle, onların düşmanla baş etme stratejilerini kendine şiar edinen şanlı Türk milletini diri tutma mücadelesi özü itibarıyla umutlu/zafer dolu bir geleceği her daim yeşerterek barındıran zorlu ve çileli bir yoldur. Bu yolda mesafe alma uğrunda milli birlik, beraberlik ve dayanışma ruhunu yaşam tarzı olarak benimseyerek içinde yer aldığımız kutlu devlet davası yürüyüşü, sadece milletimizin geleceği açısından değil, aynı zamanda gönül coğrafyamızı oluşturan Türk Dünyası ile el ele çalışarak hayata geçirilmek zorundadır. Buna bağlı olarak özellikle 11-13 Nisan 2025’de düzenlenen ve bütün dünyaya söyleyecek sözü olduğunu daha çok vurgulayan Antalya 4. Diplomasi Forumu’nda öne çıkan dünyayı kucaklayan diplomasi zeminini canlı tutmak milli ideallerimizi küreselleştirmek olarak değerlendirilmelidir. Batı devletleri ve bütün mazlumlar ile birlikte haysiyet eşitliğini temin ve tesis edici ilişkiler kurma hedefi güden bir Türkiye Cumhuriyeti devletinin bölgesel ve küresel liderliğinde insani değerler üreten insan-merkezli jeostratejik perspektiften dünyayı yeniden inşa etme tasavvurunu gerçekleştirmek son derece büyük bir önem taşımaktadır. Bu anlamda, Türk milletinin değerlerinin içini boşaltan ve milli beraberliğimizi bozmaya yönelik tarihsel süreçte Batı oryantalizmini olduğu kadar bu fikirleri içselleştirerek kendi toplumuna ve insanına Batıcı gözüyle bakış açısını yerleştirmeye çabalayan yerli oryantalizmi teşhis ve dekolonize ederek etki alanlarını sınırlamanın anahtarı, kendimize doğru yürüyüş yapmak suretiyle kendi hikâyemize geri dönüş yolculuğunda bizim olanı sahiplenmemizde ve atalarımızın değerleri ile kuşanarak hareket etmemizde yatmaktadır. Diğer bir deyişle, hikâyemizi yeniden inşa etmenin temeli Türkiye Cumhuriyeti devletinin ve Türk milletinin bekası uğrunda çizilen istikameti belirleyen Kızılelma ülküsü doğrultusunda zihinlerimizi Batıcı perspektiften özgürleştirme çabasıyla ve bu ülküye güncel küresel koşulların belirlediği yeni anlamları ekleyerek düşünmek ve gelecek nesillere medeniyet mirasımızı bırakmak amacıyla yaşamakta yatmaktadır.</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> Mahmut Rişvanoğlu, <em>Saklanan Gerçek: Kurmancılar ve Zazaların Kimliği I</em>, (Ankara: Tanmak Yayınları, 1994), 541.</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> E. Lâle Demirtürk, <em>African American Novels in the Black Lives Matter Era: Transgressive Performativity of Black Vulnerability</em> <em>as Praxis in Everyday Life </em>(Lanham, MD: Lexington Books, 2019), 171.</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a> Gayatri C. Spivak, “Subaltern Studies: Deconstructing Historiography”, içinde <em>In Other Worlds: Essays in Cultural Politics</em>, (New York: Routledge, 1988), 199.</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4">[4]</a> E. Lâle Demirtürk, <em>ABD’nin Beyaz Egemen İktidar Projesi: </em><em>Küresel Bir Güvenlik Sorunu,</em> (İstanbul: Kopernik Kitap, 2024), 36,37. Bu ilk iki paragraf bu kitapta irdelenmektedir.</p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5">[5]</a> George Yancy, “Remember What Audre Lorde Told Us: The Oppressor Doesn’t Determine What’s True”, interview with Amber Jamila Musser. <em>Truthout</em>, February 8, 2025. Çevrimiçi. Erişim Tarihi: 9 Şubat 2025. <a href="https://truthout.org/articles/remember-what-audre-lorde-told-us-the-oppressor-doesnt-determine-whats-true/">https://truthout.org/articles/remember-what-audre-lorde-told-us-the-oppressor-doesnt-determine-whats-true/</a>.</p>
<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6">[6]</a> Ender Korkmaz, <em>31 Mart Vakası: Belgeler ve Tanıklarla</em>, (İstanbul: Kronik Kitap, 2025), 343.</p>
<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7">[7]</a> Süleyman Kocabaş, <em>Osmanlı İmparatorluğu’nu Yıkanlar: Jön Türkler, Komitacılar, Siyonistler</em>, (İstanbul: Yakın Plan Yayınları, 2018), 118.</p>
<p><a href="#_ftnref8" name="_ftn8">[8]</a> Süleyman Kocabaş, “İngiliz Büyükelçisinin Arabasını Kendi Kollarıyla Çektiler”, <em>Derin Tarih Dergisi</em>, Sayı 99 (Haziran 2020). Çevrimiçi. Erişim Tarihi: 9 Nisan 2025.</p>
<p><a href="https://www.derintarih.com/tarih-sasirtir/ingiliz-buyukelcisinin-arabasini-kendi-kollariyla-cektiler/">İngiliz Büyükelçisinin Arabasını Kendi Kollarıyla Çektiler – Derin Tarih</a>.</p>
<p><a href="#_ftnref9" name="_ftn9">[9]</a> Ahmet İhsan Tokgöz, <em>Matbuat Hatıralarım</em>, Ed. Bengü Vahapoğlu, (İstanbul: Kapı Yayınları, 2023), 211.</p>
<p><a href="#_ftnref10" name="_ftn10">[10]</a> Oğuzhan Bilgin, “Nefret Rejimi”, <em>Akşam Gazetesi</em>, 10 Nisan 2025. Çevrimiçi. Erişim Tarihi: 12 Nisan 2025. <a href="https://www.aksam.com.tr/yazarlar/oguzhan-bilgin/nefret-rejimi/haber-1560522">https://www.aksam.com.tr/yazarlar/oguzhan-bilgin/nefret-rejimi/haber-1560522</a>.</p>
<p><a href="#_ftnref11" name="_ftn11">[11]</a> Ali Kurdoğlu, “Önce Birkaç Söz”, içinde John Masefield, <em>Gelibolu</em>, Çev. Ali Kurdoğlu, (İstanbul: Hece Yayınları, 2025), 15.</p>
<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12">[12]</a> John Masefield, <em>Gelibolu</em>, Çev. Ali Kurdoğlu, (İstanbul: Hece Yayınları, 2025), 53.</p>
<p><a href="#_ftnref13" name="_ftn13">[13]</a> Masefield, <em>Gelibolu</em>, 62, 63.</p>
<p><a href="#_ftnref14" name="_ftn14">[14]</a> Tufan Gündüz, <em>Türklerin Kısa Tarihi</em>, (İstanbul: Yeditepe Yayınevi, 2023), 207.</p>
<p><a href="#_ftnref15" name="_ftn15">[15]</a> Tufan Gündüz, <em>Türk Cihan Hâkimiyeti Ülküsü: Kızılelma,</em> (İstanbul: Yeditepe Yayınevi, 2023), 241-242.</p>
<p><a href="#_ftnref16" name="_ftn16">[16]</a> Gündüz, <em>Türk Cihan Hâkimiyeti Ülküsü: Kızılelma,</em> 142.</p>
<p><a href="#_ftnref17" name="_ftn17">[17]</a> II. Abdülhamid ile Siyonist Lider Theodore Herzl arasındaki görüşmelerin belgeleri için bkz. Vahdettin Engin, <em>Pazarlık: İkinci Abdülhamid ile Siyonist Lider Dr. Theodore Herzl Arasında Geçen “Filistin’de Yahudi Vatanı” Görüşmelerinin Gizli Kalmış Belgeleri</em>, (İstanbul: Yeditepe Yayınları, 2022).</p>
<p><a href="#_ftnref18" name="_ftn18">[18]</a> Vahdettin Engin, <em>Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Tarihi Devamlılık</em>, (İstanbul: Yeditepe Yayınları, 2022), 13, 14.</p>
<p><a href="#_ftnref19" name="_ftn19">[19]</a> Mehmet Fuad Köprülü, <em>Osmanlı İmparatorluğu’nun Kuruluşu</em>, Haz. Orhan Köprülü, (İstanbul: Alfa Yayınları, 2022), 163.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/icsellestirilen-batili-beyaz-iktidarin-vesayetci-zihniyeti-ve-milli-beraberlik-meselesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Amerika&#8217;nın Dünyayı Sömürgeleştirme Felsefesi-1</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/amerikanin-dunyayi-somurgelestirme-felsefesi-1/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/amerikanin-dunyayi-somurgelestirme-felsefesi-1/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet HATUNOĞLU]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 04 Jul 2023 11:07:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Kültür - Sanat - Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[ABD]]></category>
		<category><![CDATA[Savaş]]></category>
		<category><![CDATA[sömürge]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18809</guid>

					<description><![CDATA[II. Dünya Savaşı çıktığında ABD&#8217;nin elinde 33 Milyar dolarlık altın vardı.O dönemde altın rezerv paraydı ve basılan paranın karşılığı altın olarak bulundurmak gerekiyordu. ABD II. Dünya Savaşı&#8217;nda çok büyük riske girdi.Savaş bittiğinde ellerinde sadece 4 Milyar dolarlık altın kalmıştı. Büyük riske girilmiş varını yoğunu savaşa harcamış olan ABD savaşı kazanınca hem bu harcananları hem de dünyada yeni bir ekonomik düzen kurması gerekiyordu.Tabii bizimkilerin bu kurulacak yeni düzenden haberleri bile yoktu.Birazda İsmet Paşa&#8217;nın Almanlara göz kırpması bizimkileri biraz korkutmuştu.İsmet Paşa ve ordudan birçok subay Adolf Hitler bıyığı bırakmıştı ve tüm dünya bunu biliyordu. Burada Mareşal Fevzi Çakmak&#8217;ı rahmetle anmak lazım, o olaylara hakimdi ve Almanlara asla güvenilmesi gerektiğini biliyor Trakya&#8217;yı boydan boya Almanlara karşı savunma mevzi olarak hazırlamıştı. Savaşı kazananlar tarafında iki görüş ortaya çıktı.Birincisi Bretton Woodsİkincisi Keynesyen. Bu konu o kadar önemli ki,Biz eğitim müfredatı olarak Osmanlı Hanedanı ve Cumhuriyetin ilk yıllarındaki tarihten ileri gidemedik. Ne çok ileri gidebiliyoruz ne çok yakına gelebiliyoruz. W.Churchill&#8217;ün bir sözü var…&#8220;Ne kadar geriye bakarsanız, o kadar ileriyi görebilirsiniz.&#8221; Bu konuda yazmaya devam edeceğim..]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>II. Dünya Savaşı çıktığında ABD&#8217;nin elinde 33 Milyar dolarlık altın vardı.<br>O dönemde altın rezerv paraydı ve basılan paranın karşılığı altın olarak bulundurmak gerekiyordu.</p>



<p>ABD II. Dünya Savaşı&#8217;nda çok büyük riske girdi.<br>Savaş bittiğinde ellerinde sadece 4 Milyar dolarlık altın kalmıştı.</p>



<p>Büyük riske girilmiş varını yoğunu savaşa harcamış olan ABD savaşı kazanınca hem bu harcananları hem de dünyada yeni bir ekonomik düzen kurması gerekiyordu.<br>Tabii bizimkilerin bu kurulacak yeni düzenden haberleri bile yoktu.<br>Birazda İsmet Paşa&#8217;nın Almanlara göz kırpması bizimkileri biraz korkutmuştu.<br>İsmet Paşa ve ordudan birçok subay Adolf Hitler bıyığı bırakmıştı ve tüm dünya bunu biliyordu.</p>



<p>Burada Mareşal Fevzi Çakmak&#8217;ı rahmetle anmak lazım, o olaylara hakimdi ve Almanlara asla güvenilmesi gerektiğini biliyor Trakya&#8217;yı boydan boya Almanlara karşı savunma mevzi olarak hazırlamıştı.</p>



<p>Savaşı kazananlar tarafında iki görüş ortaya çıktı.<br>Birincisi Bretton Woods<br>İkincisi Keynesyen.</p>



<p>Bu konu o kadar önemli ki,<br>Biz eğitim müfredatı olarak Osmanlı Hanedanı ve Cumhuriyetin ilk yıllarındaki tarihten ileri gidemedik.</p>



<p>Ne çok ileri gidebiliyoruz ne çok yakına gelebiliyoruz.</p>



<p>W.Churchill&#8217;ün bir sözü var…<br>&#8220;Ne kadar geriye bakarsanız, o kadar ileriyi görebilirsiniz.&#8221;</p>



<p>Bu konuda yazmaya devam edeceğim..</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/amerikanin-dunyayi-somurgelestirme-felsefesi-1/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>ABD ile Dostsan Düşmana Gerek Yoktur</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/abd-ile-dostsan-dusmana-gerek-yoktur/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/abd-ile-dostsan-dusmana-gerek-yoktur/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gündüz Demirhan]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 21 Nov 2022 14:49:17 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Savunma]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[ABD]]></category>
		<category><![CDATA[Amerika]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18577</guid>

					<description><![CDATA[Çoğu kişi izlememiştir… Hollywood camiası tarafından sanki &#8216;Türk tarihine hediye olsun&#8217; diye çekilmiş olan “Osmanlı Subayı” diye bir film var. Van’da bir misyoner hastanesine gelen idealist hemşire Lillie, Ermeni çetelere karargah olduklarını öğrenince şöyle demişti:“Dünyayı değiştirebileceğime inanıyordum.” Bu konuya döneceğim… İnsan bu, belki de sadece kendini değiştirebilir… Veya değişime şahit olur. Önce araya bir fıkra… Sonra önemli bir konudan bahsedeceğim… Bir genel müdür, zordaki şirketin hesaplarını incelemek ve çözüm bulmak üzere bir iktisatçı, bir işletmeci ve bir muhasebeciyi sırayla mülakata çağırır… Sorar:“Bu şirketin kötüye giden durumunu nasıl değiştirilir?”İktisatçı;“Efendim her şeyden önce maliyetler gereğinden fazla yüksek; ara girdileri yerli malı seçersek karımız da o oranda artar, iyi yönde bir değişim olur” der.İşletmeci;“Efendim bilançoda görünene göre likiditemiz gereğinden az. Bence yapılacak en mantıklı şey ucuz kredi almak olacaktır” der.Muhasebeci ise soruyu duyunca, hemen perdeleri kapatır ve sessizce sorar:“Efendim siz, hesapların nasıl olmasını istiyorsanız, söyleyin; ona göre değiştiririz.” Değişir mi? İyi bilirim, hep değişir. 90’ı yıllarda ABD&#8217;li bir NATO generali, kurumsal dergilerindeki makalesinde şunları yazmıştı:“NATO içindeki Türkiye’nin askeri gücünün artması endişe verici.” Bunlar çok iyi müttefik iken, yetkili kalemlerden çıkan sözlerdi…Önceki yıl, özel mavi beyaz CIA uçağı ile Türkiye’yi ziyaret eden ABD heyeti de aynısını söyledi… Tabii ki, Türkiye’de değil, Fransa’da… Bir süredir &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Çoğu kişi izlememiştir… Hollywood camiası tarafından sanki &#8216;Türk tarihine hediye olsun&#8217; diye çekilmiş olan “Osmanlı Subayı” diye bir film var. Van’da bir misyoner hastanesine gelen idealist hemşire Lillie, Ermeni çetelere karargah olduklarını öğrenince şöyle demişti:<br>“Dünyayı değiştirebileceğime inanıyordum.”</p>



<p>Bu konuya döneceğim…</p>



<p>İnsan bu, belki de sadece kendini değiştirebilir… Veya değişime şahit olur.</p>



<p>Önce araya bir fıkra… Sonra önemli bir konudan bahsedeceğim…</p>



<p>Bir genel müdür, zordaki şirketin hesaplarını incelemek ve çözüm bulmak üzere bir iktisatçı, bir işletmeci ve bir muhasebeciyi sırayla mülakata çağırır… Sorar:<br>“Bu şirketin kötüye giden durumunu nasıl değiştirilir?”<br>İktisatçı;<br>“Efendim her şeyden önce maliyetler gereğinden fazla yüksek; ara girdileri yerli malı seçersek karımız da o oranda artar, iyi yönde bir değişim olur” der.<br>İşletmeci;<br>“Efendim bilançoda görünene göre likiditemiz gereğinden az. Bence yapılacak en mantıklı şey ucuz kredi almak olacaktır” der.<br>Muhasebeci ise soruyu duyunca, hemen perdeleri kapatır ve sessizce sorar:<br>“Efendim siz, hesapların nasıl olmasını istiyorsanız, söyleyin; ona göre değiştiririz.”</p>



<p>Değişir mi? İyi bilirim, hep değişir.</p>



<p>90’ı yıllarda ABD&#8217;li bir NATO generali, kurumsal dergilerindeki makalesinde şunları yazmıştı:<br>“NATO içindeki Türkiye’nin askeri gücünün artması endişe verici.”</p>



<p>Bunlar çok iyi müttefik iken, yetkili kalemlerden çıkan sözlerdi…<br>Önceki yıl, özel mavi beyaz CIA uçağı ile Türkiye’yi ziyaret eden ABD heyeti de aynısını söyledi… Tabii ki, Türkiye’de değil, Fransa’da… Bir süredir sesi soluğu çıkmayan Macron ile yapılan görüşmede tekrar söylendi bu sözler.</p>



<p>Şimdilerde ise kaçınılmaz olan gerçekleşti.</p>



<p>Bir devletin ABD gibi bir dostu varsa düşmana gerek yoktur. Çünkü, “ABD’nin çıkarları bütün kanunların ve her türlü insani erdemin üzerindedir” ki, bu çıkarların asıl sahibi, küresel şeytani sermayedir. Ve bu kural, sınır tanımamaktadır.</p>



<p>Siyaseti yakından izleyen hemen herkes iyi bilir ki; Türkiye’de ki darbe ve darbe girişimlerinin, 15 Temmuz da dahil hangisi mevzu olursa olsun, hemen hepsinin iki ortak özelliği vardır:</p>



<ol class="wp-block-list"><li>CHP yönetimi, tabanı değilse de, zihniyet olarak, bütün darbelerin yanında yer almıştır.</li><li>ABD derin devleti bütün darbelerin planlayıcısı olmuştur.</li></ol>



<p>İtiraz eden mi var? O zaman dinleyin.</p>



<p>ABD’nin son 50 yılında imzası bulunan Henry Kissinger’a 90’lı yıllarda sorarlar:<br>“Amerika, nasıl bu kadar güçlü olabildi?”<br>Kissinger şöyle cevaplar:<br>“Bizler Amerika olarak içimizdeki vatan hainlerini bulur ve temizleriz. Diğer ülkelerdeki vatan hainlerini de bulur, kahraman yapar, onları ülkelerinde önemli yerlere getiririz.”</p>



<p>Şeytani küresel sermaye ile elde edilen sırlarının temeli işte budur…</p>



<p>Türkiye’de gizli veya açıktan medyaya, eğitim sektörüne ve kültürel yapıya yatırımlar yaparak bu gücü elde ediyorlar… Bazen vakıflar vasıtası ile birilerini besleyerek, bazen suikast, tehdit ve şantajla ve bazen de gönüllü ajanlarla bu işi yapıyorlar…</p>



<p>Ocak 2020 itibari ile Türkiye’de 120 bin dernek ve 5 binden fazla vakıf faaliyet göstermekteydi. Bu derneklerin çoğu dolaylı yollardan küresel şeytani sermaye tarafından destekleniyor olsa da, bazıları da doğrudan yabancı STK&#8217;lara aitti…</p>



<p>Mesela… Bunlardan kuruluş amaçları tüzüklerinde açıkça yazanlardan bir kaçı…</p>



<ul class="wp-block-list"><li>ABD &#8211; German Marshall Fonu; Ermeni Türk diyaloğu için fonlama yapıyor. Ermeni iddialarına yakın söylem ve araştırmalara milyon dolarlar ödedi. Bu ödemeyi alanlardan biri de Orhan Pamuk…</li><li>Adalet için Lezbiyen Vakfı; LGBTQI fonlaması yapıyor. O sektörün mensupları sadece fuhuş ile para kazanmıyor.<br>Avrupa Kültür Vakfı; sanat ve medya dünyasından bazılarını, batı kültürünü öven projelerde destekliyor.</li><li>Berghof Vakfı; devletten bağımsız silahlı grupların politik aktör olma yolunda geçiş süreçleri araştırmalarına milyon dolarlar ödedi… Tüzüğündeki kuruluş amacı bu… Gizli saklı bilgi değil… Yani KCK türü yapılanmaların beyin takımını besledi.</li><li>Clinton Vakfı; dini ve mezhepsel uzlaşmazlık alanlarında araştırma yapanlara hala milyon dolarlar ödemeye devam ediyor.</li><li>Demokrasi için Kazanım Fonu; muhalif demokratik görüşlerle ilgili eğitim sektöründe yatırımları var.<br>Gelişen Pazar Vakfı; ABD Çin İngiltere ortak fonlaması ile yeni bilimsel geliştirmeleri inceliyor. Amacı bu… Ya da gerçek yüzü ile yeni icatlara, buluşlara el koymaya çalışan küresel şeytani sermaye kolu…</li><li>JP Morgan Chase Vakfı; gençlerin bilimsel çalışmaları hakkında araştırmalara sular seller gibi para döküyor.</li><li>Küresel Finans Fonu; kendilerini kültürel varlıkların etrafındaki toplulukların kalkınmasına adamış bir fon olarak ifade ediyorlar. Yani tarihi eser kaçakçılığı ve arazi mafyasının finansörleri…</li></ul>



<p>Daha demokrasi ve siyaset içerikli onlarca vakıf var ki, “Türkiye nasıl federal yapı ile yönetilebilir?” konulu araştırma yazılarına açıktan para ödüyorlar.</p>



<p>Hatay, Gaziantep ve Diyarbakır… Türkiye’deki yabancı vakıfların hemen hepsinin şubesi bulunan üç şehir… Bunlar 50 yıldan fazladır ülkemizde ve bu şehirlerde faal çalışıyorlar…</p>



<p>Şaşırmadık değil mi? Göz önündeki kürdan ve arkadaki orman meselesi…</p>



<p>İşte bu yapıyı göz ardı etmezsek, hazırlıklı olursak, savunma mekanizmalarımızı bilinçlendirirsek gelecek bizim olur.</p>



<p>Devlet bunları biliyor ama devlet denilen mekanizmanın yönünü halk belirler. Biz ne isek, devlet eninde sonunda o olmak zorunda kalır… Biz hırsız olmadan devlet hırsız olmaz… Devleti uzaydan gelenler yönetmiyor.</p>



<p>Yine fıkra ile bitireyim yazıyı…</p>



<p>Fıkra bu ya… Türk büyüğü Temel, Yahudi ve Kürt Reşo, üç arkadaş… Ölmüşler… Üçü bir gömülüyor. Derken Temel’in tabutu hareket etmiş. Açmışlar, yaşıyor…<br>“Temel, hayırdır sen ölmedin mi?”<br>“Öldiiim… Öbür taraftan geleyrum.”<br>“Eee nasıl kurtuldun?”<br>“Anlatayım… Orada da düzen burası gibi. Baktım her şey aynen devam ediyor. Kapıdaki bekçiye on bin lira rüşvet verdim, dünyaya döndüm.”<br>“Öyleyse Yahudi ile bizim Reşo ne oldu?”<br>“Yahudi üç bin lira rüşvet vermek için pazarlık ediyordu. Bizim Kürt Reşo da, en son, ‘bana ne devlet ödesin’ deyip duruyordu. Onları beklemeden çıktım geldim.”<br>…<br>…<br>Benden anlatması, sizden anlaması efendim.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/abd-ile-dostsan-dusmana-gerek-yoktur/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>ABD Sıraya Koydu &#8211; (Ukrayna &#038; Avrupa &#038; Yunanistan)</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/abd-siraya-koydu-ukrayna-avrupa-yunanistan/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/abd-siraya-koydu-ukrayna-avrupa-yunanistan/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cevat YEK]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 14 Sep 2022 07:48:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Savunma]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[ABD]]></category>
		<category><![CDATA[Nato]]></category>
		<category><![CDATA[Savaş]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18458</guid>

					<description><![CDATA[ABD dünyanın tek horozu olma işini kafaya iyice takmış vaziyette. Önce Ukrayna’ya verdiği gaz ve kısmi ve sözde destek ile onun başını yemeye odaklandı. Ardından aynı programın devamı mahiyetinde Avrupa’yı gazladı adamlar gaz sıkıntısı çekmeye başladı. Bu süreçte yaşanan gelişmeler Türkiye’yi ve stratejisini haklı çıkardı. Sadece ABD merkezli bir dış politikanın sonuçları her iki adres için de pahalıya mal oldu, olmaya devam ediyor. Rusya’nın karşısında olmaktan başka bir strateji olmamasının en ilginç bahanesi de NATO. NATO bir silah gücü ortaklığı olarak işlevini kaybedeceği için tedbir almak zorunda kalan ABD derin devleti tüm bu planları yaparken arada kendi başkanına da sürprizler yapabiliyor. Yani başkana rağmen kararlar ya da uygulamalar olabiliyor. Çünkü ABD de en az diğer ülkeler kadar hatta belki de daha fazla bir derin yapıdan mustarip. Başkanların aldıkları birkaç siyasi karar dahi eninde sonunda ABD derin devletinin hesaplarıyla örtüşecek şekle, hüviyete kavuşup sonra yürürlüğe giriyor. Hele bir temsilciler meclisi var ki iktidarın ona muhalif karar alması neredeyse imkânsız. Tramp döneminde daha çok göze batan bu süreçler şimdilerde daha nahif bir hal almış durumda. O da başkanın öncekine göre biraz daha ağır davranan bürokrat yapısından kaynaklanıyor. Şimdi sırada Yunanistan var. Bir yanda adalar, bir yanda deniz mili meselesi bir yanda Kıbrıs. &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>ABD dünyanın tek horozu olma işini kafaya iyice takmış vaziyette. Önce Ukrayna’ya verdiği gaz ve kısmi ve sözde destek ile onun başını yemeye odaklandı. Ardından aynı programın devamı mahiyetinde Avrupa’yı gazladı adamlar gaz sıkıntısı çekmeye başladı. Bu süreçte yaşanan gelişmeler Türkiye’yi ve stratejisini haklı çıkardı. Sadece ABD merkezli bir dış politikanın sonuçları her iki adres için de pahalıya mal oldu, olmaya devam ediyor. Rusya’nın karşısında olmaktan başka bir strateji olmamasının en ilginç bahanesi de NATO.</p>



<p>NATO bir silah gücü ortaklığı olarak işlevini kaybedeceği için tedbir almak zorunda kalan ABD derin devleti tüm bu planları yaparken arada kendi başkanına da sürprizler yapabiliyor. Yani başkana rağmen kararlar ya da uygulamalar olabiliyor. Çünkü ABD de en az diğer ülkeler kadar hatta belki de daha fazla bir derin yapıdan mustarip. Başkanların aldıkları birkaç siyasi karar dahi eninde sonunda ABD derin devletinin hesaplarıyla örtüşecek şekle, hüviyete kavuşup sonra yürürlüğe giriyor.</p>



<p>Hele bir temsilciler meclisi var ki iktidarın ona muhalif karar alması neredeyse imkânsız. Tramp döneminde daha çok göze batan bu süreçler şimdilerde daha nahif bir hal almış durumda. O da başkanın öncekine göre biraz daha ağır davranan bürokrat yapısından kaynaklanıyor. Şimdi sırada Yunanistan var.</p>



<p>Bir yanda adalar, bir yanda deniz mili meselesi bir yanda Kıbrıs. Diğer tarafta Akdeniz ve gaz araştırma alanı mavi vatan. İsrail, Mısır ve Yunanistan bu konuda çelme takmaya çalıştı ama başaramadılar ve abilerini çağırdılar. ABD hem Yunanistan’da hem de Suriye’de terör yapılarıyla ortak tatbikatlar yaparak acemi Yunan yöneticilerini gazlayarak adeta kışkırtma yapıyor. Gelinen noktada bu coğrafyada az savaş varmış gibi bir de çift cepheden Türkiye’yi sıkıştırarak netice almayı hedefliyor.</p>



<p>Maalesef Türkiye muhalefeti bunları görmüyor ya da özellikle gözlerden kaçırmak istercesine Çanakkale köprüsünde geçen araç muhalefetiyle iki bin yirmi üç için hazırlık yaparken ABD’ye göz kırpıyor. Sosyalist ve Marksist PKK ve uzantıları ile aynı cenahın başka bir evladı merkez sol ve uç sol partiler bile bu konuda ABD yanlısı bir tutum sergilemekten imtina etmiyor.</p>



<p>Savaş kendi topraklarından binlerce kilometre uzakta olacağı için sadece silah satarak değil güç olan ya da olma yolunda ilerleyen herkesi bir şekilde savaşla zayıf düşürmek isteyen bir ABD’nin tek derdi kendi menfaati. Ve bunu sadece Türkiye devletinin fark ediyor oluşu hem Avrupa için hem de tüm dünya için inanılmaz bir tehlikeyi de barındırıyor.</p>



<p>Ufku dar devlet yöneticilerinin önce kendi ülkelerine zarar verdikleri bu kadar ortadayken sorumsuzlukla siyaset yapan devlet adamları sorun çözmek yerine üretmeye odaklanınca elbette her an bir savaş daha patlak verebilir. Bir gece ansızın gelebiliriz cümlesini tüm dünyaya öğretmek zorunda kalmak pek hoş olmasa da özellikle adaların durumunu yeniden ele almayı gerektirecek bir sürece evirilmesi mümkün olabilir mi bilinmez.&nbsp;</p>



<p>O halde şöyle söyleyelim. </p>



<p>Wait and see…</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/abd-siraya-koydu-ukrayna-avrupa-yunanistan/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Amerika’nın Dili</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/amerikanin-dili/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/amerikanin-dili/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ömer ALÇEP]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 30 Aug 2021 10:17:42 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[ABD]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=17649</guid>

					<description><![CDATA[Müslümanları birbirine düşürüp karşı karşıya getirdikten sonra birbirlerini öldürecek kadar vahşileştiren Batı, ABD, Rusya ve Çin bu durumu “iç çatışma” olarak adlandırmaktadır. Oysa İslam, Müslümanlar arasında meydana gelen bu tür tartışmalara fitne adını vermektedir. Batıya göre iç çatışma ; suçlu suçsuz, ihtiyar genç, çocuk kadın olduklarına bakmaksızın karşı taraf olarak adlandırılan gruptan güç yettiği kadar fazla kişi öldürebilmektir. Ne kadar vahşi değil mi? Oysa İslam’ın tarifine göre Müslümanların arasında meydana gelen bu tür kargaşalar fitnedir. Fitne ile iç çatışma arasında en temel fark, doğru ile yanlışın ayırt edilmediği fitne anında en doğru tutum, o esnada öldüren değil ölen olmaktır, zulmeden değil, zulme uğramaktır. Ayakta isek oturmak, yürüyorsak durmak, oturuyorsak da uyumak en hayırlı iş olarak görülmektedir. Suriyeli ve Afganlı kardeşlerimiz başta olmak üzere tüm kardeşlerimize “ neden ülkelerinde savaşmadılar da buraya kaçıp geldiler?” demek inancımıza uygun bir yaklaşım değildir. Kiminle savaşacak, kimi öldürecekler? Kardeşini, komşusunu, akrabasını, din kardeşini….? Olur mu böyle ? Karşısında dinine düşman kafir yok ki! Kavga, çoğu zaman babadan kalan mirasta olduğu gibi devlet imkanlarının paylaşılması ihtilafıdır… Sorunu Türkiye üzerinden anlatmak istersek konu daha iyi anlaşılır. 28 Şubat sürecinde bizler ne yaşadıysak Mısır, Suriye, Libya, Irak, Yemen ve daha başka İslam ülkeleri aynı sorunu yaşadılar ve yaşamaktadırlar. &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Müslümanları birbirine düşürüp karşı karşıya getirdikten sonra birbirlerini öldürecek kadar vahşileştiren Batı, ABD, Rusya ve Çin bu durumu “iç çatışma” olarak adlandırmaktadır. Oysa İslam, Müslümanlar arasında meydana gelen bu tür tartışmalara fitne adını vermektedir. Batıya göre iç çatışma ; suçlu suçsuz, ihtiyar genç, çocuk kadın olduklarına bakmaksızın karşı taraf olarak adlandırılan gruptan güç yettiği kadar fazla kişi öldürebilmektir. Ne kadar vahşi değil mi?</p>



<p>Oysa İslam’ın tarifine göre Müslümanların arasında meydana gelen bu tür kargaşalar fitnedir. Fitne ile iç çatışma arasında en temel fark, doğru ile yanlışın ayırt edilmediği fitne anında en doğru tutum, o esnada öldüren değil ölen olmaktır, zulmeden değil, zulme uğramaktır. Ayakta isek oturmak, yürüyorsak durmak, oturuyorsak da uyumak en hayırlı iş olarak görülmektedir.</p>



<p>Suriyeli ve Afganlı kardeşlerimiz başta olmak üzere tüm kardeşlerimize “ neden ülkelerinde savaşmadılar da buraya kaçıp geldiler?” demek inancımıza uygun bir yaklaşım değildir. Kiminle savaşacak, kimi öldürecekler? Kardeşini, komşusunu, akrabasını, din kardeşini….? Olur mu böyle ? Karşısında dinine düşman kafir yok ki! Kavga, çoğu zaman babadan kalan mirasta olduğu gibi devlet imkanlarının paylaşılması ihtilafıdır…</p>



<p>Sorunu Türkiye üzerinden anlatmak istersek konu daha iyi anlaşılır. 28 Şubat sürecinde bizler ne yaşadıysak Mısır, Suriye, Libya, Irak, Yemen ve daha başka İslam ülkeleri aynı sorunu yaşadılar ve yaşamaktadırlar. O günlerde bizler “ Allah Göstermesin!” de kiminle savaşacaktık? Merhum Necmettin Erbakan hocamız bunun bir fitne olduğunu anlamış ve bir devlet adamına da yakışır şekilde hepimizi sükûnete davet etmiştir. O gün meydanlara inseydik, Mısır’da olanlar Türkiye’de olacaktı. Ancak ferahlatıcı biçimde yıllar sonra da olsa o gün milletimizi ateşin içine çekmeye çalışanlar bugün hesap vermektedirler. Seksen yaşında bile Çevik Bir, Çetin Doğan hapse girmektedirler. Sabır ne güzeldir!</p>



<p>Ne yazık ki İslam ülkelerinde meydana gelen fitneler Batının iç çatışma dili ve kurallarıyla çözüme kavuşturulmak isteniyor. Olmaz! Batının iç çatışma kuralları çok vahşi ve acımasızdır. Orada Sukunete davet yoktur! Daha fazla kan dökmek ve en vahşi biçimde adam öldürmek asıl hedeftir.</p>



<p>Bir de dikkat çeken en önemli hata ise, bizlerin televizyonlarında bile kullanılan dil ve yorumlar ne yazık ki fitneye göre değildir. Buna göre Afganistan’da çok terör örgütü vardır. Bunun anlamı, sokakta gördüğünüz her kişi için “bu hangi terör örgütünden acaba?&#8221; algısı oluşturulmaktadır. Toptan bir millet terörle iltisaklı gösterilmektedir. Bu adil midir?</p>



<p>Bu noktada sormak gerekmez mi? Afganistan&#8217;ı terör bataklığına dönüştüren Biden, Trump, Obama, Cilinton, ve Bush’u seçen Amerika halkı çok mu masumdur? Mesela seçimlerde size Irak, Suriye, Libya Yemen, Afganistan başta olmak üzere iç çatışmaları sonlandırmanız için oy veriyoruz diyen var mı? Neden yok acaba? Bu yönüyle bakıldığında işgal edip bu hale getiren zalimler mi, yoksa mazlum hale düşen Afgan halkı mı daha kusurludur?</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/amerikanin-dili/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Biden Neden &#8220;Soykırım&#8221; Dedi?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/biden-neden-soykirim-dedi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/biden-neden-soykirim-dedi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hüsamettin İnaç]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 14 Jun 2021 10:09:38 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[ABD]]></category>
		<category><![CDATA[Biden]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=17385</guid>

					<description><![CDATA[Biden iktidarının açmazları ve Soykırım yalanına/yılanına sarılma… Biden neden ‘Soykırım’ dedi?Amerikan Başkanı Joe Biden’ın 1915 olaylarını soykırım olarak nitelendirmesi, vaka ve aktör analiz yapan siyasi analistler tarafından, çok da sürpriz olarak karşılanmadı. İlk kez 1981’de Ronald Reagan tarafından başka birtakım olaylarla birleştirilerek, 1915 olayları için soykırım ifadesi kullanılmıştı. Daha sonraki başkanların tamamı Ermenice ‘büyük trajedi’ anlamına gelen Meds Yeghen ifadesini kullanmayı tercih etmişlerdi. Ancak bu defa Biden, soykırım iddiasını kabul edeceğini bir gün öncesinden Cumhurbaşkanı Erdoğan’a telefonda paylaştı. Tabii ki Cumhurbaşkanımız bu kararın tarihsel, bilimsel, vicdani ve ahlaki prensiplere muvafık olmadığını aktardı. Ne var ki ABD Başkanı ve Amerikan Kongresi’nin tarihi gerçeklerle ve ahlaki ilkelerle hareket ettiğini söylemek mümkün değildi. Sadece olayın Türk tarafına yumuşatılarak yansıtılması için Osmanlı Ermenileri ve Konstantinapol gibi ibareler kullanılarak algı operasyonu yapılmıştı. Peki diğer başkanlar ABD’de etkili olan Ermeni lobilerini üzmeyecek ve Türk tarafını da tam olarak tepkiye sevk etmeyecek orta bir yol tuttururken Biden’ı bu şekilde davranmaya iten sebep ya da sebepler nelerdi? Bunların başında kuşkusuz 9 Kasım 2020 tarihinde Azerbaycanlı kardeşlerimizin 44 günlük savaşı kazanarak Ermenistan’dan haklarını almalarıyla ortaya çıkan yeni Güney Kafkasya jeopolitiği oluşturmaktadır. Zira AB ve ABD desteğiyle o makama getirilen ancak savaş esnasında destek sağlanmayan Paşinyan yönetimine ve Ermenistan’a karşı &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><strong>Biden iktidarının açmazları ve Soykırım yalanına/yılanına sarılma…</strong></p>



<p>Biden neden ‘Soykırım’ dedi?<br>Amerikan Başkanı Joe Biden’ın 1915 olaylarını soykırım olarak nitelendirmesi, vaka ve aktör analiz yapan siyasi analistler tarafından, çok da sürpriz olarak karşılanmadı. İlk kez 1981’de Ronald Reagan tarafından başka birtakım olaylarla birleştirilerek, 1915 olayları için soykırım ifadesi kullanılmıştı. Daha sonraki başkanların tamamı Ermenice ‘büyük trajedi’ anlamına gelen Meds Yeghen ifadesini kullanmayı tercih etmişlerdi. Ancak bu defa Biden, soykırım iddiasını kabul edeceğini bir gün öncesinden Cumhurbaşkanı Erdoğan’a telefonda paylaştı. Tabii ki Cumhurbaşkanımız bu kararın tarihsel, bilimsel, vicdani ve ahlaki prensiplere muvafık olmadığını aktardı. Ne var ki ABD Başkanı ve Amerikan Kongresi’nin tarihi gerçeklerle ve ahlaki ilkelerle hareket ettiğini söylemek mümkün değildi. Sadece olayın Türk tarafına yumuşatılarak yansıtılması için Osmanlı Ermenileri ve Konstantinapol gibi ibareler kullanılarak algı operasyonu yapılmıştı.</p>



<p>Peki diğer başkanlar ABD’de etkili olan Ermeni lobilerini üzmeyecek ve Türk tarafını da tam olarak tepkiye sevk etmeyecek orta bir yol tuttururken Biden’ı bu şekilde davranmaya iten sebep ya da sebepler nelerdi? Bunların başında kuşkusuz 9 Kasım 2020 tarihinde Azerbaycanlı kardeşlerimizin 44 günlük savaşı kazanarak Ermenistan’dan haklarını almalarıyla ortaya çıkan yeni Güney Kafkasya jeopolitiği oluşturmaktadır. Zira AB ve ABD desteğiyle o makama getirilen ancak savaş esnasında destek sağlanmayan Paşinyan yönetimine ve Ermenistan’a karşı bir vefa borcu yerine getirilmek istenmektedir. Zira Rum ve Ermeni lobilerine oldukça yakın olan ve hatta yakın çevresi tarafından ‘Bidenopolos’ olarak adlandırılan yeni ABD Başkanı, ilk defa senatör seçildiği günden beri (1972) Türkiye karşıtı her türlü provokasyonun bizzat içinde yer aldı. Hatta 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı sonrasında hayata geçirilen Amerikan ambargosunun hazırlayıcılarının başında Biden gelmekteydi. Buna ilaveten en son 15 Temmuz 2016’da yaşadığımız iç savaş girişiminin mimarı ve FETÖ’nün ABD’deki en büyük hamisi de gene Biden’dan başkası değildi. Unutmayalım ki hâlihazırda sürdürdüğümüz ve şehitler vermeye devam ettiğimiz Kuzey Irak’a yönelik Pençe Harekatı da aslına Biden’ın beslediği PKK ve YPG teröristlerine karşı yapılmaktaydı.</p>



<p>Ancak bu defa, ABD-Türkiye ilişkilerini zehirleyeceği kesin olarak bilinen bu kararı hiç tereddüt etmeden tatbik etmesinin en büyük nedeni, Güney Kafkasya’da Türkiye’nin lehine oluşacak ve geri döndürülmesi çok zor olan moral ve askeri üstünlüğün oluşmaya başlaması oldu. Nitekim Karabağ Zaferinin ilk kutlaması için Bakü’de buluşan Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Cumhurbaşkanı Aliyev, içinde Azerbaycan, Türkiye, Rusya, İran, Gürcistan ve hatta bu süreçte barış anlaşmasına sadık kalması ve kalıcı barışı tesis istikametinde hareket etmesi kaydıyla Ermenistan’ın yer alacağı bir örgüt kurulmasını gündemlerine taşıdılar. Bu süreçte ağır bir yenilgi yaşayan ve bölge gerçeklerini kavramaya başlayan Paşinyan da bu öneriye sıcak bakma ve barış anlaşmasını uygulama eğilimi göstermekteydi. Zaten her iki Cumhurbaşkanının da ifade ettiği gibi Ermenistan rasyonel politikalar uygulamaya başlarsa Türk-Ermeni sınırı açılacak, karşılıklı insani, ticari ve siyasi ilişkiler başlayacak ve açlık ve fakirlik içinde inim inim inleyen üç milyon Ermeni, daha önce hiç sahip olmadıkları bir konfor ve huzur ortamına kavuşacaktı.</p>



<p>Rusya ve Türkiye’yi birbirine yakınlaştıran, İran’ı insani bir politika izlemeye zorlayan ve Ermenistan’ı da etkisi altına alan bu olumlu havanın tam da bu aşamada dağıtılması gerekmekteydi. İşte bu sözde soykırım ilanı sözünü ettiğimiz bu kazanımları berhava edecek potansiyele sahipti. Nitekim bugün geldiğimiz noktada daha başka parlamentolar da Biden’la benzer bir yol izlemeye başlarken öte yandan dünyanın farklı bölgelerinde yaşayan Ermeniler de, Türklere saldırma, provokatif eylemlere karışma ve faşizan şiddeti tırmandırma hususunda bildiğimiz tavırlarını sergilemede gecikmediler.</p>



<p>Haddizatında yeni bir dünyanın inşa edilmeye başlandığı hâlihazır konjonktürde ABD’nin Türkiye’ye çok ihtiyacı var. Rusya ve Çin’i rakip ve düşman ilan eden ABD’nin yanına Türkiye’yi almadan bu güçlerle mücadele etmesi imkân dâhilinde görülmüyor. Öte yandan hegemon güç olma iddiasını gün geçtikçe kaybeden ABD’nin Ortadoğu’da, Akdeniz’de, Karadeniz’de, Kafkasya ve Kuzey Afrika’da varlığını sürdürmesi de Türkiye ile yeni dönemde kuracağı ilişkilerle çok alakalı. Bu durumun farkında olan ABD, bu ilişkileri normalleştirmeyi çok istiyor. Ancak bu barışı ve ittifakı tamamen kendi öncelikleri temelinde kurmak istiyor. Türkiye’nin 15 Temmuz 2016’dan itibaren kurguladığı yerli, milli ve ulusal çıkarlarını önceleyen aktif dış politikası ABD’nin hayal ettiği ilişki modalitesinin inşasına imkân vermiyor. Tam da bu nedenle CAATSA yaptırımlarını genişleterek, Türk ekonomisini çökertmeye yönelik adımlar atarak, Türkiye’nin hava savunmasında çok ihtiyaç duyduğu F16 modernizasyonuna mani olarak Türkiye’ye diz çöktürmeye çalışıyor. Bu sayede ilişkileri ABD ile ilk temasın kurulduğu ve Türkiye’yi teslim alan 1947 dönemine çekmek istiyor.</p>



<p>ABD’nin hayalinde kurguladığı ilişki biçimi, Türkiye’nin her türlü ABD direktifini sorgulamadan kabullenmesi ve kendi öncelikleri yerine müttefiklerinin çıkarlarını esas alan bir dış politika benimsemesi. Bunun bir yansıması olarak ABD, Suriye&#8217;nin kuzeyinde terör devleti kurarak Türkiye’yi parçalamaya niyetlenen, toplumdaki bölünme noktalarını kaşımak ve muhalefeti yeniden dizayn etmek suretiyle kaos ve kargaşa ortamı oluşturmayı benimseyen yaklaşım ve amaçlara hizmet eden bir yönetim görmek istiyor. Öyle ki bu ‘ideal’ iktidar, Rusya ile yakınlaşmayacak, Çin’le ticaret yapmayacak, hava sahasını müdafaa için S400 almayacak, sınır ötesi operasyon yapmayacak ve FETÖ/PKK/YPG ile asla mücadele etmeyecek. Tüm bunlara ilaveten Afganistan’dan Afrika’ya kadar NATO kapsamında hizmetlerini eksiksiz yerine getirecek, Doğu Akdeniz ve Karadeniz’de haklarını aramayacak, Kafkasya ve Türk dünyasıyla asla iletişime geçmeyecek, Kuzey Kıbrıs’ı federasyon girdabında Rumlara teslim edecek, adaları silahlandıran ve tüm Adalar Denizinde hakimiyet iddiasında bulunan Yunanistan’a bilakaydüşart boyun eğecek.</p>



<p>Sonuç olarak ABD, hayalindeki Türkiye’ye ulaşana kadar elindeki her vasıtayı kullanarak Türkiye’yi itibarsızlaştırmaya ve her bakımdan zayıflatmaya çalışacak. Tüm bunların farkında olan ve ABD’ye asla taviz verme niyeti bulunmayan Türk devlet aklının, Haziran Ayında gerçekleşecek NATO Zirvesine kadar beklemeyi ve Biden’la ilk temasın ardından rasyonel bir plan dâhilinde beklenen adımları birbiri ardınca atması bekleniyor.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/biden-neden-soykirim-dedi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Müslümanlar 6. Filoya Secde Ettiler mi?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/muslumanlar-6-filoya-secde-ettiler-mi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/muslumanlar-6-filoya-secde-ettiler-mi/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Resul Tosun]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 18 May 2021 07:20:18 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[6. Filo]]></category>
		<category><![CDATA[ABD]]></category>
		<category><![CDATA[dindar]]></category>
		<category><![CDATA[Solcu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=17292</guid>

					<description><![CDATA[Dindar kesime karşı önyargılı çevrelerin gerçekle alakası olmayan kimi ezberleri var. Bu ezberlerle zaman zaman dindarları itham edip duruyorlar. Bu ezberlerinden biri de &#8216;Solcular&#160;6. Filoya&#160;karşı mücadele verirken, dindarlar&#160;6. Filoya secde etti&#8217;&#160;yalanıdır. Bu şimdilik burada dursun. Seküler kesimin sözcülerine ve kalem erbabına baktığınız zaman dünya Müslümanlarının ABD güdümünde olduğu ezberlerini tekrarladıklarını görürsünüz. İslam ülkelerindeki kimi yönetimler veya kanaat önderleri ABD&#8217;yi savunmuş olabilir. Ama İslamî bilinç sahibi hiçbir Müslüman ve hiçbir İslamî hareket emperyalizmin hiçbir rengine asla teslim olmamıştır, olmaz.&#160;İslamî hareketler Allah&#8217;tan başkasının önünde eğilmeyi asla kabul etmemişlerdir, etmezler de. Dolayısıyla Rusya&#8217;ya da ABD&#8217;ye de aynı ölçüde tavır koymuşlardır. Türkiye&#8217;deki&#160;İslami düşünce ve hareketler&#160;de emperyalizmin her türlüsüne &#8220;hayır&#8221; demiştir, &#8220;hayır&#8221; demektedir. Tekrar&#160;6. Filoya secde&#160;konusuna dönecek olursak. Bu iddia hem tartışma programlarında karşımıza sık sık çıkıyor hem de kimi medya organlarında ısıtılıp ısıtılıp önümüze konuyor. Bir de 6. Filoya karşı cemaat halinde namaz kılanların fotoğrafını ekleyince seküler kesim buna zaten inanıyor; dindar kesim de tabii ki bu fotoğraftan olumsuz etkileniyor. En son&#160;14 Mayıs Cuma&#160;günü yine -ismi lazım değil- bir gazetede bu iddia fotoğraflı bir şekilde yer aldı. Yine ismi lazım değil bir sanatçı&#160;İkizdere&#160;olaylarıyla ilgili kendisine&#160;Kudüs&#160;üzerinden sitem eden birine,&#160;&#8220;Sizin abileriniz 6. Filo&#8217;ya karşı namaz kılarken Deniz Gezmiş Filistin için savaşıyordu&#8221;&#160;diye cevap vermiş. O gazete de &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Dindar kesime karşı önyargılı çevrelerin gerçekle alakası olmayan kimi ezberleri var.</p>



<p>Bu ezberlerle zaman zaman dindarları itham edip duruyorlar. Bu ezberlerinden biri de &#8216;Solcular&nbsp;<strong>6. Filoya</strong>&nbsp;karşı mücadele verirken, dindarlar&nbsp;<strong>6. Filoya secde etti&#8217;</strong>&nbsp;yalanıdır.</p>



<p>Bu şimdilik burada dursun.</p>



<p>Seküler kesimin sözcülerine ve kalem erbabına baktığınız zaman dünya Müslümanlarının ABD güdümünde olduğu ezberlerini tekrarladıklarını görürsünüz.</p>



<p>İslam ülkelerindeki kimi yönetimler veya kanaat önderleri ABD&#8217;yi savunmuş olabilir. Ama İslamî bilinç sahibi hiçbir Müslüman ve hiçbir İslamî hareket emperyalizmin hiçbir rengine asla teslim olmamıştır, olmaz.<strong>&nbsp;İslamî hareketler Allah&#8217;tan başkasının önünde eğilmeyi asla kabul etmemişlerdir, etmezler de.</strong></p>



<p>Dolayısıyla Rusya&#8217;ya da ABD&#8217;ye de aynı ölçüde tavır koymuşlardır.</p>



<p>Türkiye&#8217;deki&nbsp;<strong>İslami düşünce ve hareketler</strong>&nbsp;de emperyalizmin her türlüsüne &#8220;hayır&#8221; demiştir, &#8220;hayır&#8221; demektedir.</p>



<p>Tekrar&nbsp;<strong>6. Filoya secde</strong>&nbsp;konusuna dönecek olursak. Bu iddia hem tartışma programlarında karşımıza sık sık çıkıyor hem de kimi medya organlarında ısıtılıp ısıtılıp önümüze konuyor.</p>



<p>Bir de 6. Filoya karşı cemaat halinde namaz kılanların fotoğrafını ekleyince seküler kesim buna zaten inanıyor; dindar kesim de tabii ki bu fotoğraftan olumsuz etkileniyor.</p>



<p>En son&nbsp;<strong>14 Mayıs Cuma</strong>&nbsp;günü yine -ismi lazım değil- bir gazetede bu iddia fotoğraflı bir şekilde yer aldı.</p>



<p>Yine ismi lazım değil bir sanatçı&nbsp;<strong>İkizdere</strong>&nbsp;olaylarıyla ilgili kendisine&nbsp;<strong>Kudüs</strong>&nbsp;üzerinden sitem eden birine,&nbsp;<strong>&#8220;Sizin abileriniz 6. Filo&#8217;ya karşı namaz kılarken Deniz Gezmiş Filistin için savaşıyordu&#8221;&nbsp;</strong>diye cevap vermiş.</p>



<p>O gazete de 6.Filoya karşı namaza durmuş cemaat fotoğrafı ile bu yalanı tekrarlamış.</p>



<p>İslamî kesimi eleştirenlerin en önemli özelliklerinden biri de&nbsp;<strong>İslam&#8217;ı bilmiyor olmalarıdır</strong>. Cuma hutbesi namazdan önce okunur, sonra namaz kılınır ama onların sözcüleri &#8216;Hutbeyi dinlememek için Cuma namazını kılıp çıktıklarını&#8217; söyleyebiliyorlar.</p>



<p>İşte hutbeyi dinlemeden Cuma namız kılma iddiası ne kadar isabetliyse Müslümanların 6. Filoya karşı namaz kıldıkları iddiası da o kadar isabetlidir.</p>



<p>Az biraz ilmihal bilgisine sahip olsalar namazın şartlarından birinin kıbleye yani&nbsp;<strong>Kâbe&#8217;ye yönelmek&nbsp;</strong>olduğunu bilirler.</p>



<p>Tabi hemen akla gelen soru &#8216;6. Filoya yönelmiş cemaat fotoğrafı neyin nesidir?&#8217; şeklinde olacaktır.</p>



<p>Doğrudur o fotoğraf vardır, ama Müslümanlar 6. Filoya secde etmek için oraya gitmiş değillerdir.</p>



<p>O dönemde M. Şevket Eygi merhumun teşvikiyle&nbsp;<strong>büyük kalabalıklarla sabah namazı kılınırdı</strong>. (<em>1969 yılında 6.filo İstanbul&#8217;a gelmiş boğaza demir atmıştı.)</em></p>



<p>O fotoğraftaki cemaat Dolmabahçe camiine sığmayıp dışarı taşan sabah namazının cemaatidir. Hepsi kıbleye dönmüştür. 6. Filo gemisi de kıble istikametinde demir attığı için sol basın o fotoğrafı &#8216;İslamcılar 6. Filoya secde etti.&#8217; diyerek suiistimal etmiştir.</p>



<p>(Benzer bir edepsizliği geçtiğimiz yıllarda bir cola şirketi yapmıştı. Bir Müslüman cola şirketinin adı yazılı bir buzdolabının önünde namaz kılarken, secdedeki resmini almışlar ve Müslümanlar colaya secde ediyor reklamı yapmışlardı da şiddetli tepki görmüşlerdi.)</p>



<p>Bir başka fotoğraf da yine Taksim&#8217;e mitinge giden kalabalığın namaz için girdiği camiye sığmayıp dışarı taşan kısmıdır. Kâbe&#8217;ye doğru namaz kılmaktadırlar.</p>



<p>6. Filo gemisi orada diye kıble değiştirilmez ki!</p>



<p>Ama ideolojik yaklaşım,&nbsp;<strong>fikrî namusu ortadan kaldırmakta</strong>&nbsp;ve maalesef &#8216;dindarlar 6. Filoya secde ettiler&#8217; diyecek kadar seviye aşağılara çekilmektedir.</p>



<p>Hülasa, Müslümanlar ABD gemisine secde etmediler, etmezler de. Camiye sığmayan cemaatin dışarıya taşan resmini 6. Filo ile birleştirip Müslümanları ABD&#8217;ye secde etti diye yaftalamak&nbsp;<strong>eğerbilerek kasten yapılıyorsa şerefsizliktir</strong>. Bilmeyenlere de bu yazı kapak olsun.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/muslumanlar-6-filoya-secde-ettiler-mi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Amerika&#8217;nın Zor Kışı</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/amerikanin-zor-kisi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/amerikanin-zor-kisi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Firuz Türker]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 19 Feb 2021 14:32:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[ABD]]></category>
		<category><![CDATA[pandemi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=16784</guid>

					<description><![CDATA[Amerika&#8217;nın Texas eyaleti komple karanlıkta. Adamlar o kadar özgüvenli ki elektrikler hiç kesilmediği için evleri bacasız yapmışlar. Ama şimdi elektrikleri kesik. Sadece o kadar mı ya? Sular da kesik. Kaloriferler de yanmıyor çünkü elektrikli sistemler çalışmıyor. Benzin istasyonları çalışmıyor, marketlerin yazar kasaları vs vs… ABD Zor bir kış geçiriyor. Başka bazı yerlerde de sorunlar var. Soğuktan ölenler olmuş. Yaşı kırkın üzerinde olanlar hatırlar; eskiden bunlar bizde olurdu. Batılı ülkelere gıptayla hatta kıskanarak bakar bunun kader olduğuna inanırdık. Onlar bizim hayallerimizde hep karınları tok; arabaları jipleri olan; eğlenceye, okuma yazmaya, spora bolca vakit ayırabilenler olarak resmedilmişti. Bizse zavallı bir Ortadoğu ülkesi idik. Sözde bağımsızlığı ve bayrağı olan ama bayrağı esir, ordusu onların emrinde, hükümet daireleri babalarının evi gibiydi. Onların zenginliği bizim yoksulluğumuzdu. Hastaneye, karakola, mahkemeye, &#8216;Allah düşürmesin&#8217; denirdi hep. Şimdi polis suçluyu yakalıyor, karakoldan önce tıbbi kontrole götürüyor, TV lerde polise kafa tutan tutana. &#8216;Enişteme söylerim ha…!&#8217; Batılı ülkelerin Corona karşısındaki durumları da fecaat. Pandemiyle baş edemiyorlar. Üstelik hepsinin de ekonomileri küçülüyor; halkları ekonomik sıkıntıdan dolayı hükümetlerinin aldığı pandemi kararlarına baş kaldırıyor. Onlar geçmişte aynı bizim kafamıza resmedildiği gibi çok iyiydiler de şimdilerde bu durumlara düştüler, düşürüldüler mi yoksa bizim kafalarımıza nakşedilen o &#8216;mutlu dünya insanları&#8217; bir illüzyon muydu buna tam &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Amerika&#8217;nın Texas eyaleti komple karanlıkta. Adamlar o kadar özgüvenli ki elektrikler hiç kesilmediği için evleri bacasız yapmışlar. Ama şimdi elektrikleri kesik. Sadece o kadar mı ya? Sular da kesik. Kaloriferler de yanmıyor çünkü elektrikli sistemler çalışmıyor. Benzin istasyonları çalışmıyor, marketlerin yazar kasaları vs vs…</p>



<p>ABD Zor bir kış geçiriyor. Başka bazı yerlerde de sorunlar var. Soğuktan ölenler olmuş. Yaşı kırkın üzerinde olanlar hatırlar; eskiden bunlar bizde olurdu. Batılı ülkelere gıptayla hatta kıskanarak bakar bunun kader olduğuna inanırdık. Onlar bizim hayallerimizde hep karınları tok; arabaları jipleri olan; eğlenceye, okuma yazmaya, spora bolca vakit ayırabilenler olarak resmedilmişti. Bizse zavallı bir Ortadoğu ülkesi idik. Sözde bağımsızlığı ve bayrağı olan ama bayrağı esir, ordusu onların emrinde, hükümet daireleri babalarının evi gibiydi. Onların zenginliği bizim yoksulluğumuzdu. Hastaneye, karakola, mahkemeye, &#8216;Allah düşürmesin&#8217; denirdi hep. Şimdi polis suçluyu yakalıyor, karakoldan önce tıbbi kontrole götürüyor, TV lerde polise kafa tutan tutana. &#8216;Enişteme söylerim ha…!&#8217;</p>



<p>Batılı ülkelerin Corona karşısındaki durumları da fecaat. Pandemiyle baş edemiyorlar. Üstelik hepsinin de ekonomileri küçülüyor; halkları ekonomik sıkıntıdan dolayı hükümetlerinin aldığı pandemi kararlarına baş kaldırıyor. Onlar geçmişte aynı bizim kafamıza resmedildiği gibi çok iyiydiler de şimdilerde bu durumlara düştüler, düşürüldüler mi yoksa bizim kafalarımıza nakşedilen o &#8216;mutlu dünya insanları&#8217; bir illüzyon muydu buna tam emin değilim. Belki bu durumlara geçmişte de düşüyorlardı ama biz onları &#8216;cennetin krallıkları&#8217; olarak görmeye mi şartlandırılmıştık.</p>



<p>Velhasıl şimdi ya iyi durumlarından bu günkü durumlarına düştüler ya da o illüzyonun perdesi yırtıldı. Ya da biz artık onların durumlarına hayretlerle şaşacak kadar yoksul, bağımlı ve köle değiliz. Başı dik bir millet olduk. Onların durumlarına bakıp geçmişteki ezilmişliğimizin acısını çıkarır olduk. Otobanlar, köprüler, tüneller, boğazı alttan geçişler, metrolar, dünyanın sayılı havaalanlarından biri, dört bir yanda şehir hastanelerimiz, millet bahçeleri, elektrikli yerli otomobilimiz, modern stadyumlarımız, kayak merkezlerimiz, kıskançlıkla bakılan savunma sanayimiz, uzay programımız, dünya çapında artan saygınlığımız…. İnşallah bunlar başımızı döndürmez de daha da ileri gideriz.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/amerikanin-zor-kisi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Amerika&#8217;nın Sobelendiği An</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/amerikanin-sobelendigi-an/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/amerikanin-sobelendigi-an/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Firuz Türker]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 17 Feb 2021 06:56:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Savunma]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[ABD]]></category>
		<category><![CDATA[PKK]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=16763</guid>

					<description><![CDATA[PKK elindeki 13 rehineyi canice katlettiğinde ortaya FETÖ türü bir yalan salındı. Aslında onları öldüren PKK değildi. Bu işi rehineleri kurtarıyoruz diye operasyon yapan Türk silahlı güçleri yapmıştı. Mağara bilerek bombalanmış, rehineler bu bombalamada ölmüş ve suç PKK ya yüklenmişti. Yani PKK masum, Türkiye devleti güçleri caniydi. Amerika&#8217;dan da bu yalanı teyit eder biçimde bir açıklama geldi; &#8216;Eğer PKK yapmışsa kınıyoruz&#8217; türünden. Sonrasında kanıtlar ortaya çıktı. Otopsi raporları; sağ ele geçirilen bir teröristin itirafları; şehitlerin ailelerinin açıklamaları; Ve en nihayetinde milli savunma ve içişleri bakanlarının mecliste, olayın iç yüzünü anlatan bugünkü açıklamaları. Bunların üzerine Türkiye&#8217;den Amerikan açıklamasına yönelik sert ve yoğun tepkiler. Bu durum karşısında Amerika çark etti. Olayı PKK nın yaptığını kabul ettiklerini söylediler. Hatta Amerikan elçisi, Milli Savunma Bakanına taziye ziyaretinde bulunmayı talep etti. Neydi bu telaşın ve geri adım atmanın sebebi? Bana göre -kim bilir ne tür kirli hesaplarla- atıldı bu geri adım. Çünkü apaçık boşa düşmüşlerdi. Büyük ihtimalle bu işin talimatı Amerika&#8217;dan verildi. Olayın sorumluluğunun Türkiye&#8217;nin üzerine yıkılması planı da oradan geldi. Bu yalan önce batı ülkelerinde yayıldı. Ardından onların hınk deyicileri pozisyonundaki HDP milletvekilleri ve PKK yı aklama çabası içinde olanlarca dillendirildi. Türkiye devleti de bu yalanı yayamaya çalışanlara karşı müsamahasız bir takibat başlattı. Pek &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>PKK elindeki 13 rehineyi canice katlettiğinde ortaya FETÖ türü bir yalan salındı. Aslında onları öldüren PKK değildi. Bu işi rehineleri kurtarıyoruz diye operasyon yapan Türk silahlı güçleri yapmıştı. Mağara bilerek bombalanmış, rehineler bu bombalamada ölmüş ve suç PKK ya yüklenmişti. Yani PKK masum, Türkiye devleti güçleri caniydi. Amerika&#8217;dan da bu yalanı teyit eder biçimde bir açıklama geldi; &#8216;Eğer PKK yapmışsa kınıyoruz&#8217; türünden.</p>



<p>Sonrasında kanıtlar ortaya çıktı. Otopsi raporları; sağ ele geçirilen bir teröristin itirafları; şehitlerin ailelerinin açıklamaları; Ve en nihayetinde milli savunma ve içişleri bakanlarının mecliste, olayın iç yüzünü anlatan bugünkü açıklamaları. Bunların üzerine Türkiye&#8217;den Amerikan açıklamasına yönelik sert ve yoğun tepkiler.</p>



<p>Bu durum karşısında Amerika çark etti. Olayı PKK nın yaptığını kabul ettiklerini söylediler. Hatta Amerikan elçisi, Milli Savunma Bakanına taziye ziyaretinde bulunmayı talep etti. Neydi bu telaşın ve geri adım atmanın sebebi?</p>



<p>Bana göre -kim bilir ne tür kirli hesaplarla- atıldı bu geri adım. Çünkü apaçık boşa düşmüşlerdi. Büyük ihtimalle bu işin talimatı Amerika&#8217;dan verildi. Olayın sorumluluğunun Türkiye&#8217;nin üzerine yıkılması planı da oradan geldi. Bu yalan önce batı ülkelerinde yayıldı. Ardından onların hınk deyicileri pozisyonundaki HDP milletvekilleri ve PKK yı aklama çabası içinde olanlarca dillendirildi. Türkiye devleti de bu yalanı yayamaya çalışanlara karşı müsamahasız bir takibat başlattı. Pek çok kişi ve sosyal medya hesabı mercek altına alındı. Göz altına alınanlar oldu.</p>



<p>Bu yalan ilk değildi ki. Rahmetli Cemal Kaşıkçı&#8217;nın katlinde de böyle yapılmak istendi. Dahası; 7 Şubat MİT operasyonunda, 17-25 Aralıkta, Uludere katliamında, MİT TIR ları olayında, Türkiye&#8217;nin DEAŞ&#8217;a yardım ettiği yalanında, ve de 15 Temmuz hain darbe girişimine tiyatro diyerek de böyle yapılmak istendi. Hatta Rus uçağının düşürülmesi olayında da. Bütün bunlar planlı olarak bir merkez tarafından yapılıyor. Kimi zaman FETÖ, kimi zaman PKK, kimi zaman başka kullanışlı ahmaklar kullanılıyor. Şimdiye kadar çok şükür Türkiye bütün bu komploları açığa çıkarmayı, boşa düşürmeyi başardı. Ama bunları planlayan ve uygulamaya koyanlarda bırakın utanma ve arlanmayı, onun yerine büyük bir pişkinlik, aymazlık ve ahlaksızlık var.</p>



<p>Bu işlerin arkasında Türkiye&#8217;ye kefen biçmeye çalışan Amerika&#8217;daki bir klik var. Bunların sahadaki en tanınmış ismi Bred Mc Gurk. CENTCOM da bu işin içinde. Hatta şimdiki yeni ABD dışişleri bakanı Antony Blinken de Türkiye için &#8216;sözde müttefik&#8217; diyerek bu kervana katılmıştır. Yeni başkan Biden&#8217;ın ise ülkemiz hakkındaki art niyetlerini daha seçilmeden önce yaptığı açıklamalarda öğrenmiş idik.</p>



<p>Bu nedenle Türkiye Amerika&#8217;ya savaş ilan edecek değil. Ama önümüzde sıkıntılı uzun bir süreç var. Onlar oyun kuracak biz bozacağız. Ne zamana kadar? Türkiye&#8217;nin kolay lokma değil, sert bir kaya olduğunu anlayıp kendi dertleri ile uğraşmaya düşünceye kadar. Hak karşısında batılın kazandığı görülmemiştir.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/amerikanin-sobelendigi-an/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
