<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>6. Sayı &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/6-sayi/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Sat, 31 Mar 2018 20:43:39 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.9</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>6. Sayı &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Mart 2018</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/mart-2018/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/mart-2018/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 03 Mar 2018 06:45:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dergide Bu Ay]]></category>
		<category><![CDATA[6. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Mart 2018]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1758</guid>

					<description><![CDATA[Yirmi Birinci Yüzyıl Jeopolitiği: Değişkenlik Heryerde Prof. Dr. Immanuel WALLERSTEIN Hikmetsiz Dindarlık Tehlike Saçıyor İsmail AKYÜZ Prof. Dr. Mehmet Görmez’den Önemli Açıklamalar&#8230; “Din Taraftar Toplama Aracı Değildir” Adil GÜLMEZ Maddî İktidar ve Manevî Otorite Arasında Özkan ÖZTÜRK Bir Referans Olarak Mehdî ve Mehdîlik Mahmut ÇINAR Yeniden Yapılanma Sürecinde Cemaatler Mustafa ÖZCAN Vazgeçilmez İnsan Yoktur Prof. Dr. M. Esat COŞAN Din, Devlet, Diyanet ve Cemaatler Mustafa ÖZEL Alevi Dedelerin İtibarsızlaştırılması Hamit AKTÜRK Tarihçi Prof. Dr. Halil BERKTAY: “Erdoğan İçin MHP İle İttifak Hayatî Önem Kazandı.” Hande YÜCEL Afrin Sahasında Satranç Hamleleri Ceyhun BOZKURT Afrin’e Düşen Çanakkale Gölgesi Nermin TAYLAN Türkiye’nin Yeni Güvenlik Konsepti Deniz DEMİR PKK-PYD-YPG’ye Destek Veren ABD Suç İşliyor! Cüneyt TORAMAN Yardımcı Doçentlik Tartışması Üzerinden Türkiye’de Akademiyi Anlamak İbrahim Hakan KARATAŞ Patani’de Son Durum ve Madinah Al-Salam Projesi Mehmet Fatih ÖKE Fransız İhtilali ve Katolik Tarikatların Akıbeti Prof. Dr. İsmail TAŞPINAR Haberin Sınırı, Sınır Ötesinin Haberi Hakan TEMİZTÜRK Kültür Politikalarının Şirazesi ve Geleceğimiz Ali METİN Kabir Taşlarına Dönen Kentler İbrahim YILDIRIM Huzur Sokağı’nın Hareketli Yazarı: Şule Yüksel Şenler İsmail Fatih CEYLAN]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><strong>Yirmi Birinci Yüzyıl Jeopolitiği: Değişkenlik Heryerde</strong><br />
Prof. Dr. Immanuel WALLERSTEIN</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Hikmetsiz Dindarlık Tehlike Saçıyor</strong><br />
İsmail AKYÜZ</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Prof. Dr. Mehmet Görmez’den Önemli Açıklamalar&#8230;</strong><br />
<strong> “Din Taraftar Toplama Aracı Değildir”</strong><br />
Adil GÜLMEZ</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Maddî İktidar ve Manevî Otorite Arasında</strong><br />
Özkan ÖZTÜRK</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Bir Referans Olarak Mehdî ve Mehdîlik</strong><br />
Mahmut ÇINAR</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Yeniden Yapılanma Sürecinde Cemaatler</strong><br />
Mustafa ÖZCAN</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Vazgeçilmez İnsan Yoktur</strong><br />
Prof. Dr. M. Esat COŞAN</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Din, Devlet, Diyanet ve Cemaatler</strong><br />
Mustafa ÖZEL</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Alevi Dedelerin İtibarsızlaştırılması</strong><br />
Hamit AKTÜRK</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Tarihçi Prof. Dr. Halil BERKTAY:</strong><br />
<strong> “Erdoğan İçin MHP İle İttifak Hayatî Önem Kazandı.”</strong><br />
Hande YÜCEL</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Afrin Sahasında Satranç Hamleleri</strong><br />
Ceyhun BOZKURT</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Afrin’e Düşen Çanakkale Gölgesi</strong><br />
Nermin TAYLAN</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Türkiye’nin Yeni Güvenlik Konsepti</strong><br />
Deniz DEMİR</p>
<p style="text-align: center;"><strong>PKK-PYD-YPG’ye Destek Veren ABD Suç İşliyor!</strong><br />
Cüneyt TORAMAN</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Yardımcı Doçentlik Tartışması</strong><br />
<strong> Üzerinden Türkiye’de Akademiyi Anlamak</strong><br />
İbrahim Hakan KARATAŞ</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Patani’de Son Durum ve</strong><br />
<strong> Madinah Al-Salam Projesi</strong><br />
Mehmet Fatih ÖKE</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Fransız İhtilali ve Katolik Tarikatların Akıbeti</strong><br />
Prof. Dr. İsmail TAŞPINAR</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Haberin Sınırı, Sınır Ötesinin Haberi</strong><br />
Hakan TEMİZTÜRK</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Kültür Politikalarının Şirazesi ve Geleceğimiz</strong><br />
Ali METİN</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Kabir Taşlarına Dönen Kentler</strong><br />
İbrahim YILDIRIM</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Huzur Sokağı’nın Hareketli Yazarı: Şule Yüksel Şenler</strong><br />
İsmail Fatih CEYLAN</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/mart-2018/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Editörden : Mart 2018</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/editorden-mart-2018/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/editorden-mart-2018/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 03 Mar 2018 06:43:35 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Editörden]]></category>
		<category><![CDATA[6. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Adil Gülmez]]></category>
		<category><![CDATA[Mart 2018]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1744</guid>

					<description><![CDATA[Mezhepler ve Cemaatler Gerilim Oluşturmamalı Mezhepler Müslüman kimliğinin mütemmim bir cüzüdür. İctihat makamına erişmeyen müslüman bir fert için “mezhepsiz” olmak bir nevi nakısadır. Mezheplerin ayrıştırıcı bir unsur olarak görülmemesi gerekir. Ayrıca bir gerilim ve çatışma sahası şeklinde de algılanmamalıdır. Ne var ki günümüz İslam aleminde mezheplerin “ötekileştirme” hatta kavga sebebi sayıldığı da bir vakıadır. Müslüman bireyi bu istismar sahasından çekip kurtarmak gerekiyor. İşte bu nokta Diyanet İşleri Başkanlığı’nın varlık nedeni olmalıdır. Diyanet’e yüklenen görev mihrab ve minber hizmetleri ile sınırlandırılamaz. Diyanet elzemdir. Hilâfetin kaldırılması, tekke ve zaviyelerin kapatılması, devletin dininin İslam olduğu ibaresinin anayasadan çıkarılması sonrasında yeni bir döneme girilmiştir. Yeni terminoloji “mülk u devlet” olarak kalmış; millet, devlet zemininden dinini de alıp sosyal hayatın içine doğru çekilmiştir. Yrd. Doç. Dr. Özkan Öztürk’ün tespitlerine göre: “Eğer Diyanet İşleri Başkanlığı olmasa idi bu itizal ve kopuşun daha derin olacağı aşikârdır. Bu arada yaşanan küskünlükler, sosyal hayata çekilen dinî zümrelerde birçok müspet veya menfi durumu, imkân veya zaafı ortaya çıkarmış, devlet dışına atılan dinî zümrelere başka güçlerin müdahalesi olmuş, yeni gerçeklikler ortaya çıkmıştır. Seküler devletle din ilişkileri türlü devirlerden geçmiş, en son 15 Temmuz badiresine sebep olmuş, şaşırtıcı olarak dini temsil ettiği söylenen bir cemaatin seküler, seküler olduğu ifade edilen bir devletin &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Mezhepler ve Cemaatler Gerilim Oluşturmamalı</strong></p>
<p>Mezhepler Müslüman kimliğinin mütemmim bir cüzüdür. İctihat makamına erişmeyen müslüman bir fert için “mezhepsiz” olmak bir nevi nakısadır. Mezheplerin ayrıştırıcı bir unsur olarak görülmemesi gerekir. Ayrıca bir gerilim ve çatışma sahası şeklinde de algılanmamalıdır. Ne var ki günümüz İslam aleminde mezheplerin “ötekileştirme” hatta kavga sebebi sayıldığı da bir vakıadır. Müslüman bireyi bu istismar sahasından çekip kurtarmak gerekiyor.</p>
<p>İşte bu nokta Diyanet İşleri Başkanlığı’nın varlık nedeni olmalıdır. Diyanet’e yüklenen görev mihrab ve minber hizmetleri ile sınırlandırılamaz. Diyanet elzemdir. Hilâfetin kaldırılması, tekke ve zaviyelerin kapatılması, devletin dininin İslam olduğu ibaresinin anayasadan çıkarılması sonrasında yeni bir döneme girilmiştir. Yeni terminoloji “mülk u devlet” olarak kalmış; millet, devlet zemininden dinini de alıp sosyal hayatın içine doğru çekilmiştir. Yrd. Doç. Dr. Özkan Öztürk’ün tespitlerine göre: “Eğer Diyanet İşleri Başkanlığı olmasa idi bu itizal ve kopuşun daha derin olacağı aşikârdır. Bu arada yaşanan küskünlükler, sosyal hayata çekilen dinî zümrelerde birçok müspet veya menfi durumu, imkân veya zaafı ortaya çıkarmış, devlet dışına atılan dinî zümrelere başka güçlerin müdahalesi olmuş, yeni gerçeklikler ortaya çıkmıştır. Seküler devletle din ilişkileri türlü devirlerden geçmiş, en son 15 Temmuz badiresine sebep olmuş, şaşırtıcı olarak dini temsil ettiği söylenen bir cemaatin seküler, seküler olduğu ifade edilen bir devletin (?) ve ona sahip çıkan milletin de din adına tepkiler verdiğine şahit olunmuştur. Demek ki din ve devlet ilişkileri hassas bir denge üzerinde gitmektedir. Anlaşılıyor ki bu bağlam karışıklığının, yer bulamamanın, çatallanmanın, küskünlüklerin acıları devlete de dine de zarar vermektedir. Öyle görünüyor ki ikiz kardeşlerin birbirlerini yok etmeye girişmeyeceği bir düzleme olan ihtiyaçta her iki yöne de bakabilen Diyanet İşleri Başkanlığı’na her zamankinden büyük vazifeler düşmektedir.”</p>
<p>Diyanet Hakem Konumunda Olmalı</p>
<p>Diyanet İşleri Başkanlığı’nın misyonu konusunda Dr. Necdet Subaşı şöyle diyor: “Diyanet İşleri Başkanlığı sadece mezhep konusunda değil toplumun gündelik tercihleri konusunda da o tercihlerden herhangi birine somut olarak taraf olmamak gibi bir eğilimi kurumsal olarak korumak zorundadır. Yani bu, şu anlama geliyor: Siyasal anlamda siyasi çekişmelere taraf olmamalı. Mezhebî anlamda taraf olmamalı, kültürel anlamda taraf olmamalı. Bu onu mezhepler üstü bir konuma mı taşıyor yoksa mezhepler arası bir tercih yapmayarak bir anlamda İslam’ın daha temel, en temel ilkelerini referans kabul ederek o ilkeler çerçevesinde toplumdaki farklı dinî, mezhebî eğilimleri koruyan, kollayan, onları meşrulaştıran bir yerde mi durduruyor? Bunları iyi anlamak gerekiyor. Benim kişisel kanaatim çok farklı dinî yorumların yer aldığı, dinî üslup ve terminolojinin farklılaştığı bir coğrafyada yaşıyoruz. Diyanet İşleri Başkanlığı örneğin dine çok farklı perspektiflerle bakagelmiş bir gelenek içerisinde, Hanefi bir gelenek içerisinde, Şafii bir gelenek içerisinde daha değişik dinî terminolojilerle buluşmuş Müslümanların içlerinden birine yakın durması, onlardan birini himaye etmesi, onlardan birinin kurumsal güçlenmesine katkıda bulunması toplumsal barış, toplumsal birlik açısından son derece sıkıntılı sonuçlar doğuracaktır. Zira dinin tek bir mezhebe indirgenmesinin, dinin ülke üzerinde tek bir meşruiyet üzerinden yorumlanmasının da toplumdaki muvazeneyi, dengeyi önemli ölçüde yıpratacağı kanaatindeyim.”<br />
Hakan Temiztürk, televizyon haberciliği üzerine kaleme aldığı incelemesinde şöhret girdaplarında başı dönen ekran yüzlerine belletici dersler veriyor. Diyanet İşleri Eski Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez, kendisine yönelttiğimiz soruları cevaplandırırken konunun uzmanı akademisyenler de kapak dosyamıza ışık tutan yazılar kaleme aldılar.<br />
Yeni sayılarda buluşmak dileğiyle…</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/editorden-mart-2018/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yirmi Birinci Yüzyıl Jeopolitiği: Değişkenlik Heryerde</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/yirmi-birinci-yuzyil-jeopolitigi-degiskenlik-heryerde/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/yirmi-birinci-yuzyil-jeopolitigi-degiskenlik-heryerde/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Immanuel Wallerstein]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 03 Mar 2018 06:41:39 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Köşe Yazısı]]></category>
		<category><![CDATA[21. Yüzyıl]]></category>
		<category><![CDATA[6. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Amerika]]></category>
		<category><![CDATA[Immanuel Wallerstein]]></category>
		<category><![CDATA[Japonya]]></category>
		<category><![CDATA[Mart 2018]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1742</guid>

					<description><![CDATA[Amerikanın yaptırım gücünü anlamak için şimdi bu ülkelerin son yirmi yıldaki davranışlarına bakalım. “Yirmi yıl” diyorum, çünkü bu durum Donald Trump’ın başa geçmesinden çok evvel ortaya çıkmaya başladı. Trump sadece Amerika’nın yaptırım kabiliyetini daha fazla köreltti. Yapısal krizde olan modern dünya sisteminin en değişkenlik gösteren yeri tartışmasız jeopolitik arenadır. Hiçkimse bu arenaya mutlak hakim olma ihtimalinin yanına dahi yaklaşamıyor. Son hegemonik güç olan Amerika Birleşik Devletleri uzun süredir çaresiz bir dev gibi kıvranıyor. Problem çıktığında onu imha etmekte başarılı ama durumu kontrol altına almakta değil. Hâlâ başkalarının uyması beklenen kuralları koyuyor, ancak kimse bu kuralları takmıyor. Uluslararası baskılara rağmen, kendi çıkarlarına uygun hareket etmeye devam eden bir dizi ülke var. Dünyanın farklı yerlerine bir göz atmak, Amerika’nın istediklerini yaptıramadığını kolayca kanıtlamaya yeter. Rusya ve Çin, ABD dışında en güçlü askeri güce sahip iki ülke konumunda. Daha önceleri, Amerika’nın yaptırımlarına maruz kalmamak için dikkatli bir şekilde hareket etmek zorundadaydılar. Soğuk Savaş söylemine bakılırsa sanki dünyada birbiriyle mücadele halinde olan iki eşit jeopolitik kamp vardı. Ancak gerçek çok daha farklıydı. Soğuk Savaş söylemi hakikatte ABD’nin tek hegemon olduğu gerçeğini maskeliyordu. Şimdi ise gerçek 180 derece değişti. Amerika Birleşik Devletleri jeopolitik önceliklerinin devamı için Çin ve Rusya ile işbirliği yapmak mecburiyetinde. Amerika Birleşik &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Amerikanın yaptırım gücünü anlamak için şimdi bu ülkelerin son yirmi yıldaki davranışlarına bakalım. “Yirmi yıl” diyorum, çünkü bu durum Donald Trump’ın başa geçmesinden çok evvel ortaya çıkmaya başladı. Trump sadece Amerika’nın yaptırım kabiliyetini daha fazla köreltti.</strong></p>
<p>Yapısal krizde olan modern dünya sisteminin en değişkenlik gösteren yeri tartışmasız jeopolitik arenadır. Hiçkimse bu arenaya mutlak hakim olma ihtimalinin yanına dahi yaklaşamıyor. Son hegemonik güç olan Amerika Birleşik Devletleri uzun süredir çaresiz bir dev gibi kıvranıyor. Problem çıktığında onu imha etmekte başarılı ama durumu kontrol altına almakta değil. Hâlâ başkalarının uyması beklenen kuralları koyuyor, ancak kimse bu kuralları takmıyor.</p>
<p>Uluslararası baskılara rağmen, kendi çıkarlarına uygun hareket etmeye devam eden bir dizi ülke var. Dünyanın farklı yerlerine bir göz atmak, Amerika’nın istediklerini yaptıramadığını kolayca kanıtlamaya yeter.<br />
Rusya ve Çin, ABD dışında en güçlü askeri güce sahip iki ülke konumunda. Daha önceleri, Amerika’nın yaptırımlarına maruz kalmamak için dikkatli bir şekilde hareket etmek zorundadaydılar. Soğuk Savaş söylemine bakılırsa sanki dünyada birbiriyle mücadele halinde olan iki eşit jeopolitik kamp vardı. Ancak gerçek çok daha farklıydı. Soğuk Savaş söylemi hakikatte ABD’nin tek hegemon olduğu gerçeğini maskeliyordu.</p>
<p>Şimdi ise gerçek 180 derece değişti. Amerika Birleşik Devletleri jeopolitik önceliklerinin devamı için Çin ve Rusya ile işbirliği yapmak mecburiyetinde.</p>
<p>Amerika Birleşik Devletleri’nin sözümona güçlü müteffiklerine bir bakalım. Hangisinin “en yakın” müteffik olduğu ya da hangisinin “en uzun süreden bu yana” Amerikan müteffiki olduğu konusunda kelime oyunları yapabiliriz. Bazıları için bu müttefik İngiltere ve İsrail olabilir hatta bazıları Suudi Arabistan da diyebilir. Ya da Japonya, Güney Kore, Kanada, Brezilya ve Almanya gibi eski güvenilir ortaklarından oluşan bir liste hazırlayalım. Ve bu müttefiklere de “iki numaralar” diyelim.</p>
<p><strong>Trump, Amerika’yı Köreltti</strong></p>
<p>Amerikanın yaptırım gücünü anlamak için şimdi bu ülkelerin son yirmi yıldaki davranışlarına bakalım. “Yirmi yıl” diyorum, çünkü bu durum Donald Trump’ın başa geçmesinden çok evvel ortaya çıkmaya başladı. Trump sadece Amerika’nın yaptırım kabiliyetini daha fazla köreltti. Mesela Kore yarımadasındaki durumu ele alalım. Amerika Birleşik Devletleri, Kuzey Kore’nin nükleer silahlardan vazgeçmesini istiyor. Bu, Amerika’nın uzun yıllardan beri devam eden geleneksel politikası. Sözkonusu politika Bush ve Obama’nın başkanlığı döneminde de aynıydı. Trump iktidarında da aynı politika sürdürülüyor. Farklı olan amaca ulaşmada kullanılan metodlar. Daha önceleri Amerikan politikası diplomasi ile birlikte yaptırımları da kullanıyordu. Diplomasiye müracatın sebebi, çok fazla tehdit etmenin bir süre sonra kendi kendini etkisiz hale getiren bir silah olduğu düşüncesi idi. Ancak Trump bunun tam tersine inanıyor. Açık tehditler savurmayı en büyük silahı olarak görüyor.</p>
<p>Ancak Trump’ın günü gününü tutmuyor. Bir gün Kuzey Kore’yi yok etmekle tehdit ederken, ertesi gün Japonya ve Güney Kore’yi hedef tahtasına oturtuyor. Mesela oralardaki ABD silahlı varlığının devam edebilmesinin masrafları için Japonya ve Güney Kore’nin mali desteğinin yetersiz olduğunu söylüyor. Dolayısıyla, bu ülkeler, Amerika’nın gidip gelen bu söylemleri yüzünden Amerika’nın kendilerini koruyup korumayacağından emin olamıyorlar.</p>
<p>Japonya ve Güney Kore ise Amerika ile sorunlarını zıt yöntemlerle çözmeye çalışıyorlar. Japonya, (değişen) ABD taktiklerine karşı halkın tam desteğini vadederek ABD ile ortaklığın sürmesini amaçlıyor. ABD’yi memnun ederek daha önce aldığı teminatların devamlılığını sağlamaya çalışıyor. Güney Kore ise farklı bir taktik kullanıyor. ABD’nin taleplerini göz ardı ederek Kuzay Kore ile yakın diplomatik ilişkilerini sürdürüyor. Kuzey Kore rejimi ile arasını iyi tutarak iki ülke arasındaki tansıyonun artmasını önlemeye çalışıyor.</p>
<p>Bu taktiklerden her hangi birinin işe yarayıp yaramayacağı belli değil. Şu an için kesin olan şu ki Amerika Birleşik Devletleri durumu kontrol altına alamıyor. Güney Kore ve Japonya, Birleşik Devletlerin ne yapacağını tam olarak kestiremedikleri için kendi konumlarını güçlendirmek adına gizliden gizliye nükleer silahlanma yoluna gidiyorlar. Amerika Birleşik Devletleri’nin tavrının sürekli değişkenlik arzetmesi tepkilere yol açıyor ve bu da Amerika’nın gücünün daha da zayıflamasına sebebiyet veriyor.</p>
<p><strong>Kaotik Zigzagların Düzeni</strong></p>
<p>Aynı şekilde Endonezya’dan Mağrip’e kadar uzanan ve İslam dünyası olan adlandırılan yerlerdeki çetrefilli durumları ele alalım; özellikle de Suriye’deki durumu. Bölgede olan ya da bölgede çıkarı olan her büyük gücün asli bir “düşmanı” (ya da düşmanları) var. Suudi Arabistan ve İsrail için bu düşman İran. İran için Amerika Birleşik Devletleri, Mısır için Müslüman Kardeşler, Türkiye için Kürtler ve Irak rejimi için Sünniler. İtalya için ise göçmen akışını kontrolden çıkaran El-Kaide. Peki Amerika Birleşik Devletlerinin asli düşmanı kim? Kim bilir? Herkesin asıl endişe ettiği şey de bu. ABD şu anda iki çelişkili önceliğe sahip gibi görünüyor. Bir gün Kuzey Kore’yi bir takım yaptırımlarla dize getirmek isterken ertesi gün Doğu Asya’da Amerikan müdahelesini sona erdirmek ya da en azından bölge için yapılan harcamalarını kısmak istiyor. Her iki durumda da Amerika’nın sözünün ağırlığı giderek azalıyor.</p>
<p>Dünyanın diğer bölgelerinde de durum bundan çok farklı değil. Buradan çıkarılacak en önemli ders, Amerika Birleşik Devletleri’nin çöktüğü ve hali hazırda başka bir hegemonun ortaya çıkmadığı. Bu durum da dünya düzeninin genel kaotik zigzaklarına bir yenisini daha ekliyor. Değişkenlik diye bahsettiğimiz hadise de bu.</p>
<p>Bu tabii ki büyük bir tehlike. Kaotik bir düzende nükleer kazalar, hatalar ya da çılgınlıklar bir anda herkesin, özellikle de dünyadaki askeri güçlerin zihnini en çok meşgul eden şey haline gelebilir. Söz konusu tehlike ile nasıl başa çıkılacağı kısa vadedeki en önemli jeopolitik meseledir.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/yirmi-birinci-yuzyil-jeopolitigi-degiskenlik-heryerde/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hikmetsiz Dindarlık Tehlike Saçıyor</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/hikmetsiz-dindarlik-tehlike-saciyor/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/hikmetsiz-dindarlik-tehlike-saciyor/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[İsmail Akyüz]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 03 Mar 2018 06:39:03 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kapak]]></category>
		<category><![CDATA[6. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Dindarlık]]></category>
		<category><![CDATA[İsmail Akyüz]]></category>
		<category><![CDATA[Mart 2018]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1740</guid>

					<description><![CDATA[Din adına ortaya çıkan densizlerin kepazeliklerini telmih yoluyla bile anlatmaya gerek yok. Zira kerahet tavsif edilemez. Edilirse münkirin reklamı olur. Üryaniliğin haram, tesettürün ise farz olduğunu bu Millet pek âlâ bilir. Bir faninin elinin öpülmesinin bir başka faniye ahirete taalluk eden bir getirisinin olmayacağını ya da Yüce Mevlâ’nın mağfireti olmadan kimsenin ahiretteki makamının belli olmayacağını Müslüman halkımız irfan nazarıyla anlar. Zaman zaman nükseden, musap olduğumuz bir boyun ağrısıdır din-devlet ilişkilerimiz. Zannetmeyin ki geçmişte bu saha dikensiz bir gül bahçesiydi. Hayır, gün geldi dinî hissiyatın oluşturduğu kalabalıklar ülke güvenliğini tehdit eder boyutlara ulaştıklarında hüzünle hatırlanan bedeller ödettirdiler/ödediler. Gün geldi her iki alanın önderleri muhabbet sofralarına birlikte oturdular. Din-devlet ilişkilerinin barış düzleminde ilerlemesi şüphesiz emniyet ve huzur ikliminin tüm ülkeyi etkisi altına alması demekti. Buna mukabil taraflardan herhangi birinin haddini aşarak karşı tarafa müdahil olması fitne ve fesadın bir karabasan gibi tüm memleketi kapsaması demekti. Bu ülke, bu millet fetret dönemlerinden çok çekti. Tarihimiz, yüzümüzü ağartan şanlı levhalarla dolu olduğu kadar gönüllerimizin burkulup gözyaşlarına gark olduğu hüzün tablolarıyla da doludur. Meşum, meşhur 15 Temmuz hadisesi muayyen anlayışlara has bir ihanet olmayıp farklı tezahürlerle her an tekerrür edebilecek bir vukuattır. Din adına ortaya çıkan densizlerin kepazeliklerini telmih yoluyla bile anlatmaya gerek görmüyorum. Zira &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Din adına ortaya çıkan densizlerin kepazeliklerini telmih yoluyla bile anlatmaya gerek yok. Zira kerahet tavsif edilemez. Edilirse münkirin reklamı olur. Üryaniliğin haram, tesettürün ise farz olduğunu bu Millet pek âlâ bilir. Bir faninin elinin öpülmesinin bir başka faniye ahirete taalluk eden bir getirisinin olmayacağını ya da Yüce Mevlâ’nın mağfireti olmadan kimsenin ahiretteki makamının belli olmayacağını Müslüman halkımız irfan nazarıyla anlar.</strong></p>
<p>Zaman zaman nükseden, musap olduğumuz bir boyun ağrısıdır din-devlet ilişkilerimiz. Zannetmeyin ki geçmişte bu saha dikensiz bir gül bahçesiydi. Hayır, gün geldi dinî hissiyatın oluşturduğu kalabalıklar ülke güvenliğini tehdit eder boyutlara ulaştıklarında hüzünle hatırlanan bedeller ödettirdiler/ödediler. Gün geldi her iki alanın önderleri muhabbet sofralarına birlikte oturdular.</p>
<p>Din-devlet ilişkilerinin barış düzleminde ilerlemesi şüphesiz emniyet ve huzur ikliminin tüm ülkeyi etkisi altına alması demekti. Buna mukabil taraflardan herhangi birinin haddini aşarak karşı tarafa müdahil olması fitne ve fesadın bir karabasan gibi tüm memleketi kapsaması demekti. Bu ülke, bu millet fetret dönemlerinden çok çekti. Tarihimiz, yüzümüzü ağartan şanlı levhalarla dolu olduğu kadar gönüllerimizin burkulup gözyaşlarına gark olduğu hüzün tablolarıyla da doludur.</p>
<p>Meşum, meşhur 15 Temmuz hadisesi muayyen anlayışlara has bir ihanet olmayıp farklı tezahürlerle her an tekerrür edebilecek bir vukuattır. Din adına ortaya çıkan densizlerin kepazeliklerini telmih yoluyla bile anlatmaya gerek görmüyorum. Zira kerahet tavsif edilemez. Edilirse münkirin reklamı olur. Üryaniliğin haram, tesettürün ise farz olduğunu bu Millet pek âlâ bilir. Bir faninin elinin öpülmesinin bir başka faniye ahirete taalluk eden bir getirisinin olmayacağını ya da Yüce Mevlâ’nın mağfireti olmadan kimsenin ahiretteki makamının belli olmayacağını Müslüman halkımız irfan nazarıyla anlar. Hâl böyleyken dinî kisveli kişilerin ortaya koydukları suretâ dinî hezeyanlar ancak ve ancak İslâm’a garazkâr bakan hastalıklı tiplerin salih ve sahih cemaatlere dil uzatmalarına vesile olur.</p>
<p>Tarih boyunca sorunlu bir alan olarak süre gelmiş Devlet-Cemaat ilişkilerinin bugün popülaritesi artan bir takım hikmetsiz dinî yapılar nedeniyle yeni bir sorun alanı olarak tanımlanması artık bir denetim mekanizmasının ihdas edilmesini zorunlu kılıyor. Bu konuda Diyanet İşleri Başkanlığı vatandaşların beklentilerine uygun olarak harekete geçip, din bezirgânı marazî tiplerle Allah dostu salih Mü’minleri ve cemaatleri tefrik ederek herkese müstahak olduğu şekilde davranmalıdır. İslâm kisvesiyle ortaya çıkıp rezalet işleyenlerle mücadele Diyanet’in görevi olduğu gibi, sahih din anlayışlarının önünü açıp korumak da onun görevidir.</p>
<p><strong>Din Ve Devlet Arasında Cemaat Olmak</strong></p>
<p>Geleneksel manada Sünni İslam’ın son büyük temsilcisi sayabileceğimiz Osmanlı Devleti/Toplumu’nda toplumsal hayatın şekillenmesinde İslam, kuşkusuz en büyük rolü oynamıştır. Hukuktan ekonomiye, eğitimden sanata, aile hayatından devlet yönetimine kadar neredeyse tüm sosyal ilişkilerin en önemli belirleyicisi, İslam anlayışı çerçevesinde şekillenen ilkeler olmuştur. En üstten (padişah) en alta (halk) kadar toplumun tüm katmanlarına ana rengini veren İslam anlayışı ise temelde iki kaynaktan beslenmiş ve dinamizmini devam ettirmiştir: Fıkıh ve Tasavvuf. Bu kaynaklar aynı zamanda Osmanlı’daki dinî kurumsallaşma bağlamında ikili bir yapıyı ortaya çıkarmıştır: biri resmî/kitabi dini temsil eden ve ulemanın şekillendirdiği medrese çevreleri; diğeri de sivil/folk dini temsil eden ve sufilerden oluşan tarikat çevreleri. Her ne kadar devlet yönetiminde “kalemiye” olarak adlandırılan ve oldukça geniş yetkileri bulunan bir sınıf etkili olsa da fıkıh ve tasavvuf tüm toplum katmanlarının olduğu gibi hangi mevkide olursa olsun bütün yöneticilerin de beslendiği iki ana kaynak olmuştur. Bu anlamda Fıkıh ve Tasavvuf, yaslandıkları bin yıllık gelenekle Osmanlı toplumsal yaşamında değer üreten ve toplumu bu değerler kümesi etrafında toplayan en güçlü iki kaynak olarak varlıklarını devam ettirmiştir.</p>
<p><strong>Şeriatsız Hakikat Olmaz</strong></p>
<p>Osmanlı’yı geleneksel manada Sünni İslam’ın son büyük temsilcisi yapan şey aslında yukarıda bahsedilen üç sınıfın (ilmiye, sufiye, kalemiye) yüzyıllar boyunca birbirini beslemesi, desteklemesi ve tamamlaması olmuştur denebilir. Bazı istisnalar sayılmazsa Osmanlı’nın kurmuş olduğu Sünni çatı nakil, akıl ve keşf direkleri üzerinde yükselerek uzun süre Müslümanlar için yegâne model olmuştur. Osmanlı tarihinde Fıkıh, Tasavvuf ve siyasetin iç içe geçtiği örnekler oldukça fazladır. Her şeyden önce hükümdarlığın meşruiyeti Şeyhülislam’ın onayına dayanmakta, padişahlar tüm kararlarını bir şekilde İslam şeriatına uydurmak zorundadır. Bununla birlikte bir şeyhe intisap ederek tarikata mensup olan Sultan sayısı da oldukça fazladır. On yedinci yüzyılda patlak veren medrese-tekke çatışması bir tarafa bırakılacak olursa tasavvufun uzun bir dönem medrese çevrelerini de etkilediği bilinmektedir. Mesela Osmanlı’nın ilk Şeyhülislamlarından ve en büyük fıkıhçılarından biri olan Molla Fenârî, Osmanlı Devleti’nde tasavvufa ilgi duyan ilmiye mensuplarının önde gelenlerinden olmuştur. Tasavvufî düşüncelerinin şekillenmesinde Muhyiddin İbnü’l-Arabî’nin tesiri olmuştur. İbnü’l-Arabî’ye nispet edilen Ekberiyye mektebinin görüşlerini Anadolu’da temsil eden âlimler arasında yer almış, İbn Arabi’nin öğrencisi olan Sadrettin Konevi’nin Miftahü’l-Gayb isimli oldukça ağır eserine kalın bir şerh yazmıştır. Yine Osmanlı’nın büyük fıkıhçılarından olan Davud-u Kayseri, kurucusu olduğu İznik Medresesinde İslami ilimlerin yanı sıra İbn Arabi’nin Füsusü’l-Hikem adlı tasavvufi eserini okutmuştur. Osmanlı toplumunda kabul gören ve geniş kitlelere ulaşabilen tasavvufi akımlar da genel manada “Şeriatsız hakikat olmaz” düsturuyla hareket ederek İslam Fıkhının sınırlarını aşmamışlar; aşanlar da toplum tarafından kabul görmemiştir.</p>
<p>Meseleye din devlet ilişkileri açısından bakıldığında iki kurumun birbirini tamamladığı, dinin devleti meşrulaştırırken devletin de dini himaye ettiği görülmektedir. Henüz sekülerleşmenin başlamadığı dönemlerde İslam, bütün hayatı kuşatan bir sistem olarak görüldüğünden (ki “ed-Din” de zaten budur) hukuktan eğitime, sanattan ticarete, bireyler arasındaki ilişkilerden devlet işlerine kadar toplumsal hayatın tamamı İslami ilkelerle bezenmiş bütüncül bir bakış açısıyla (Tevhid) düzenlenerek her yönüyle “Müslüman” bir toplum inşa edilmiştir. Dolayısıyla Osmanlı toplumsal muhayyilesinde din ve devlet birbirinden bağımsız iki ayrı olgu olarak değerlendirilmediğinden din ve devlet arasında bir gerilim söz konusu olmadığı gibi devletin dini olanla ilgilenmesi (düzenleme/denetleme/ihdas-ilga etme) hiçbir zaman bir sorun olarak algılanmamıştır.</p>
<p>Mezkûr özellikleriyle Osmanlı toplum yapısı, Sünni İslam anlayışının en parlak örneklerinden biri olarak tarihteki yerini almıştır. Bu anlamda (Sünni) İslam anlayışının biçimlendirdiği toplumsal yapısıyla son (ve belki de en büyük) devlet/toplum olan Osmanlı, son iki yüzyılında yaşanan tüm modernleşme ve batılılaşma çabalarına rağmen Cumhuriyet kurulana dek İslami kimliğini muhafaza etmiştir.</p>
<p><strong>Sekülerleşme</strong></p>
<p>İlmi, siyasi, askeri, ekonomik ve kültürel olarak yaklaşık bin yıl boyunca “Doğu”dan esen rüzgarlar 15-16. yüzyıllardan itibaren tersine dönerek Batı’dan esmeye başlamış ve yaklaşık bir asır içerisinde önünde durulması imkansız bir kasırgaya dönüşmüştü. Roma’nın ihtişamlı günlerinin ardından Avrupa’ya çöken “karanlık”, Ortaçağ’ın hatırlanmak dahi istenmeyen yüzyıllar olarak yaşanmasına sebep olmuştu. Rönesans, Reform ve Aydınlanma dönemlerinin ardından Batı, tarih sahnesine hiç olmadığı kadar güçlü bir şekilde yeniden çıkıyordu. Kuşkusuz Avrupa için bu karanlık çağın en önemli aktörü Kilise ve kilise etrafında gelişen Hıristiyanlık düşüncesiydi (Skolastik). Gerçekten de Ortaçağ Avrupa’sı din adına türlü baskı, zulüm ve işkencelere şahit olmaktaydı. Akıl hastaları 1488 yılında Edirne’de yapımı tamamlanan bimarhanede hastalığının türüne göre farklı makamlarda icra edilen musiki ve farklı çiçek kokularıyla rehabilite edilirken aynı tarihlerde Edirne’nin birkaç yüz kilometre batısında aynı akıl hastaları, içine şeytan girdiği gerekçesiyle diri diri yakılmaktaydı. Elbette Sünnetullah gereği zulüm baki olamazdı; mazlum olan gayrimüslim olsa bile. Dine (kiliseye) karşı on beşinci yüzyılda Rönesans ile başlayan meydan okuma, on altıncı yüzyılda Reform ile devam ederken on yedinci ve on sekizinci yüzyıllarda Aydınlanma ile nihai hedefine ulaştı ve din toplumsal hayatı biçimlendiren/denetleyen/yöneten bir kurum olmaktan çıkarak vicdani ve bireysel bir olgu haline geldi. Batı din ile (Hıristiyanlık/Katolisizm/Skolastik) hesaplaşmış ve onu toplumsal hayat için bir referans olmaktan çıkararak oldukça ağır bir ceza kesmişti. Bahsedilen yüzyıllarda Avrupa bir taraftan coğrafi keşifler (sömürgeleştirme) aracılığıyla ekonomik olarak hızla güçlenip bilimsel gelişmeler aracılığıyla teknik ve askeri anlamda büyük bir üstünlük sağlarken diğer taraftan toplumsal hayatı da yeniden inşa etmeye başlamıştı. Bu yeniden-inşa sürecinde elbette dinin ve dini olanın hiçbir belirleyiciliği bulunmamaktaydı: Hukuk, ekonomi, eğitim, sanat, siyaset; tüm kurumlar pozitivist/materyalist/darvinist/hümanist bir zeminde yeniden oluşturuluyor, paramparça edilen kavramlar eskisinden çok farklı anlamlarda yeniden bir araya getiriliyordu. Kuşkusuz bu süreçten en zararlı çıkan din (Hıristiyanlı/Kilise) olmuştu. Toplumsal hayat üzerindeki etkisi tamamen ortadan kalkarak güçlü seküler bürokrasi karşısında daracık bir alana hapsedilmişti. Yüzyıllar boyunca derebeyleri ve krallar, meşruiyetini dinden (kilise) alırken sürecin sonunda kiliselerin varlıkları devletin kendilerini tanıyarak yasal statü vermesine bağlı hale gelmişti.</p>
<p>Zaten tarih boyunca Avrupalılar dinle sağlıklı bir ilişki kuramamıştı. Hıristiyanlığın ortaya çıkış ve yayılma döneminde Romalılar ilk Hıristiyanları şiddetle bastırmış, Ortaçağda kilise adına sayısız işkence ve cinayete şahit olunmuş, modern dönemde ise din tamamen işlevsiz bir kurum haline dönüştürülmüştü.</p>
<p>Avrupa’daki gelişmeler ilk başlarda İslam dünyasının pek dikkatini çekmemiştir. Ancak on sekizinci yüzyıldan itibaren Avrupalılar karşısında alınan askeri yenilgiler, Osmanlı’nın bir iç muhasebe yapmasına sebep olmuş ve “yenilik” fikri kendini göstermeye başlamıştır. İlk mağlubiyetler askeri olduğundan işe ordunun batılı tarzda yeniden teşekkül ettirilmesiyle başlanmıştır. Ancak kısa sürede meselenin sadece orduyu modernize ederek çözülecek basitlikte olmadığı anlaşılmış, “tekniklerini alalım medeniyetlerini almayalım” çaresizliğinin/safdilliğinin ardından sırasıyla eğitim ve hukukta batılılaşma adımları atılmaya başlanmıştır. Böylece sekülerleşme (toplumsal hayatı dini referanslardan arındırarak bilim ve akıl aracılığı ile biçimlendirme) Osmanlı toplumunda yavaş yavaş kendini hissettirmeye başlamıştır. Ancak Müslüman toplumların din (İslam) ile kurduğu ilişki biçimi Avrupalıların Hıristiyanlık ile kurduğu ilişkiden çok farklı olduğu için Osmanlı modernleşmesinde “din ile hesaplaşma” düşüncesi en azından genel bir kabul olarak son ana kadar umumi bir yaklaşım haline gelmemiştir. Bununla birlikte modernleşme adına hayata geçirilen her uygulama Müslüman Osmanlı devletini/toplumunu adım adım sekülerleşmeye (toplumsal hayatı dinden uzaklaştırmaya) götürmüştür. Bu anlamda Osmanlı’nın son dönemlerinde din-toplum-devlet ilişkileri bağlamında kaçınılmaz bir ikilik ortaya çıkmıştır: bir tarafta medreseler diğer tarafta batılı tarzda eğitim veren mektepler; bir tarafta şer’i mahkemeler diğer tarafta nizamiye mahkemeleri; bir tarafta Meclis-i Mebusan diğer tarafta Kanun-i Esasi. Süreç her ne kadar dinin (dini olanın) aleyhine işliyor olsa da cumhuriyet kurulana kadar Osmanlı Devleti’ne/toplumuna ana rengini veren unsur İslam olmaya devam etmiştir.</p>
<p>O zamana kadar nispeten yavaş ve “sağlıklı” bir şekilde devam eden modernleşme çabaları Cumhuriyetle birlikte büyük kırılmalara sebep olacak devrimlere “inkılâp etmiştir”. Millî Mücadele yıllarında Halifeliği kurtarmak adına halktan destek alan Cumhuriyetin kurucuları, cumhuriyetin kurulmasının üzerinden henüz bir yıl geçmeden halifeliği kaldırmakla kalmamış topluma ana rengini veren İslam’ı toplumsal hayatın her alanından (hatta bireysel hayattan bile) çıkarma gayretine girmiştir. Bu anlamda cumhuriyet ile birlikte topluma/devlete ana rengini veren unsur artık laiklik olmuştur. Cumhuriyet sonrası devrim yasaları/inkılaplar anlaşılmadan Türkiye’deki din-toplum devlet ilişkilerini anlamlandırmak mümkün görünmemektedir. Zira Osmanlı toplumunda din (İslam’ın doğası gereği) hayatın her alanına sirayet ettiğinden yapılan her inkılap dinin toplumdan biraz daha uzaklaşmasına sebep olmuştur. Bu anlamda bütün inkılapların ayrı ayrı incelenmesi gerekmekle birlikte aşağıdaki dört kanunun din(İslam)-devlet-toplum ilişkilerini kökten değiştirecek yenilikler getiren düzenlemeler olarak özellikle üzerinde durulması gerekmektedir. Bunlardan üçü cumhuriyetin ilan edilmesinin (29 Ekim 1923) üzerinden altı ay geçmeden (3 Mart 1924) çıkarılarak hızlı bir şekilde hayata geçirilmiştir:</p>
<p>429 Sayılı Şeriye ve Evkaf ve Erkânı Harbiyei Umumiye Vekâletlerinin İlgasına Dair Kanun,<br />
430 Sayılı Tevhidi Tedrisat Kanunu<br />
431 Sayılı Hilafetin İlgasına ve Hanedanı Osmaninin Türkiye Cumhuriyeti Memaliki Haricine Çıkarılmasına Dair Kanun</p>
<p>Şer’iye ve Evkaf Vekaleti’nin kaldırılması alelade bir düzenleme değildir. Osmanlı bürokratik modernleşmesinin bir parçası olarak Şeyhülislamlık müessesesinin yerine kurulan bu vekalet, aslında devletin İslami kimliğinin en önemli temsilcisi olarak ortaya çıkmıştır. Zira eğitim, yükseköğretim, vakıflar, yüksek yargı gibi toplumsal hayatın en önemli kurumlarının işlerini yürüten ve tüm referansını İslam’dan alan Vekalet, aynı zamanda kanunların İslam’a uygunluğunu denetleme gibi (fetva) önemli bir işlevi yerine getirmiştir. Bu vekaletin ilgası ile birlikte devlet artık İslami kimliğinden tamamen “kurtulmuştur”. Şer’iye ve Evkaf Vekaleti’nin görevleri ise yeni kurulan bakanlık, başkanlık ve müdürlükler arasında paylaştırılarak medreseler Millî Eğitim Bakanlığı’na bağlanmış, vakıfların mülkiyeti ve gelirleri Vakıflar Genel Müdürlüğüne devredilmiş, din hizmetleri ise adeta “kuşa çevrilen” Diyanet İşleri Başkanlığı’na tevdi edilmiştir. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın görev tanımı “dinin itikat, ibadet ve ahlakla ilgili işlerini yürütmek” olarak yapılmış olmasına rağmen 1931 yılında çıkarılan bir kanunla Vakıflar Umum Müdürlüğüne devredilen camiler ve din görevlileri ancak 1950 yılında çıkarılan 5634 sayılı kanunla yeniden Diyanet İşleri Başkanlığı’na bağlanmıştır. Hilafet’in kaldırılması ise zaten İslami kimliğini kaybetmiş olan yeni devletin artık İslam dünyası ile de özel bir ilişkisinin olmayacağını göstermiştir. Tevhidi Tedrisat Kanununa dayanılarak altı ay kadar sonra da İslami bilginin üretildiği/aktarıldığı en önemli kurumlar olan medreseler kapatılmış ve bin yıllık ilmi gelenek sona erdirilmiştir.</p>
<p>Mezkûr kanunlar resmi/kitabi dini (fıkıh) toplumsal hayatın dışına atarken yaklaşık iki sene sonra (30 Kasım 1925) çıkarılan 677 Sayılı “Tekke Ve Zaviyelerle Türbelerin Seddine ve Türbedarlıklar ile Birtakım Unvanların Men ve İlgasına Dair Kanun” ile birlikte sivil dini hayat da (tasavvuf) kurumsal olarak ortadan kaldırılmıştır. Böylece cumhuriyetin kurulmasının üzerinden iki sene geçmeden devlet İslami referanslardan tamamen arındırılmış, toplumun ise beslendiği dini kaynaklar kurutulmaya çalışılmıştır. Artık 1928 yılına kadar anayasanın ikinci maddesinde yazılı bulunan “Türkiye Devleti’nin dini İslam’dır.” fıkrasının romantizmden öte bir anlamı kalmamıştır. Türkiye’deki din-toplum-devlet ilişkilerini kökten değiştiren bu kanunlar İslami kimliğin yitirilmesine sebep olmakla kalmamış aynı zamanda bin yıldan uzun sürede inşa edilen Sünni çatının tamamen çökmesine neden olmuştur.</p>
<p><strong>Tarikatların Cemaatlere Dönüşmesi</strong></p>
<p>Yüz yıla yaklaşan cumhuriyet tecrübesinde diğer tüm kurumların yaşadığı değişim/dönüşüm kuşkusuz dini grupları da etkilemiştir. Esasında dini grup ifadesi yaşanan modernleşme/sekülerleşme tecrübesinin sonucu olarak ortaya çıkan yeni bir ifadedir. Zira geleneksel toplum yaşantımızda dini olmayan bir gruptan söz etmek mümkün değildir: zaten toplum başlı başına dinidir. Bugün kullanılan dini grup ifadesi ise laik devlet ve seküler toplum olmanın bir gereğidir.</p>
<p>Günümüzde toplumsal hayata yön veren en önemli kurum olan devlet/hukuk/bürokrasi, dini referanslardan tamamen uzak biçimde oluşturulmuş, din toplumsal hayat üzerindeki hâkim konumunu kaybetmiştir. Resmi olarak dini ilkelerden uzaklaşılmakla kalınmamış, devrim kanunları ile sivil dini oluşumlar da yasaklı hale getirilmiştir. Ancak tarihsel tecrübe yasa(k)larla dini oluşumların ortadan kaldırılamayacağını göstermiştir. Zira Tekke ve zaviyelerin kapatılmasının ardından tarikatların bir kısmı faaliyetlerine son verirken önemli bir kısmı “yeraltına” inerek varlıklarını bir şekilde devam ettirmiştir. Laikliğin en sert biçimde uygulandığı tek partili yıllarda hayatta kalma mücadelesi veren tarikatlar çok partili siyasi hayata geçilmesinin ardından yeniden gün yüzüne çıkmaya, ekonomik ve insan kaynaklarını hızlı bir şekilde artırmaya başlamışlardır. Ancak gerek mevcut yasal düzenlemeler gerekse iletişim ve ulaşım alanında yaşanan gelişmeler tarikatların önemli bir kısmının mahiyet değiştirerek “cemaatler”e dönüşmesine sebep olmuştur. Tekke ve zaviyelerin kapatılmasından beri bir sorun olan Tarikatlar/cemaatler meselesi üzerindeki tartışmalar günümüze kadar devam etmiştir. 15 Temmuz’da yaşanan darbe girişiminin ardında dini grup görünümlü bir suç şebekesinin olmasının Türkiye’deki dini grupları/cemaatleri yeniden tartışmaların odağı haline getirmesi bir tarafa, cemaatler konusu farklı boyutlarıyla ele alınması gereken ve mevcut anlayış ve uygulamalarla kısa vadede çözümü zor görünen bir mesele olarak karşımızda durmaktadır. Bu bağlamda dini yaşantının kısıtlanması noktasında en sert tedbirlerin alındığı tek partili yıllarda dahi insanların tarikatlara/cemaatlere hangi motivasyonla rağbet ettiğinin ortaya konulması aslında günümüze kadar devam eden cemaatler sorununun anlaşılması açısından oldukça önemli görünmektedir.</p>
<p>Bir toplumda yönetici elitlerin dini kimlikten vazgeçme iradesinde olması halkın da böyle düşündüğü anlamına gelmemektedir. Zira böyle olsaydı bugün hiçbir dini grubun bulunmaması, dini eğitim veren müesseselerin tamamen ortadan kalması gerekirdi. Ancak devletin din eğitimini tamamen yasakladığı 1930’lu ve 1940’lı yıllarda dahi insanlar bu yasaklara uymamış gizli ve riskli de olsa dini eğitimi ve yaşam tarzını muhafaza etmeye gayret etmiştir. Tam bu noktada tarikatlar/cemaatler yasaklı olmalarına rağmen oldukça önemli bir rol oynamıştır. Her ne kadar devlet dini kimlikten vazgeçmişse de toplumun önemli bir kısmı dini kimliğini muhafaza etmek istemiş ve bunun için de tek seçenek olan tarikatlara/cemaatlere meyletmiştir. Nitekim uzun yıllar boyunca dini eğitim gizli kapaklı bu cemaatler tarafından sürdürülmüştür. Özellikle şehirleşmenin arttığı 1960’lardan itibaren kırsal kesimlerden şehir merkezlerine göç eden dindar Anadolu insanı, beraberinde getirdiği dini/geleneksel değerleri şehrin öğütücü etkisinden korumak yahut içerisine düştüğü amansız yalnızlığı ortak değerler etrafında birleşen benzer durumdaki insanlarla dindirmek için dini grupları önemli bir sığınak olarak görmüştür. Her şeyden öte insanlar cemaatle kıldığı bir namazın öncesinde yapılan dini sohbetten istifade etmek, sonrasında okunan evrad, zikir, ilahi vb. ile manevi açlığını gidermek, en sonda yapılan duaya samimiyetle “amin” diyerek huzur ve sekinete kavuşmak amacıyla tarikatlara/cemaatlere yönelmişlerdir.</p>
<p><strong>Diyanet’in Yapısı</strong></p>
<p>Din hizmetlerini remi olarak yürütmesi için kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı ise ne Şeyhülislamlık müessesesinin yerini doldurabilmiş ne de yasaklanan tarikatların manevi atmosferini oluşturabilmiştir. Bu anlamda Diyanet İşleri Başkanlığı’na haksızlık da etmemek gerekmektedir. Zira bu kurumun tarihsel olarak taşıması gereken sorumluluk ve üstlenmesi gereken misyon ile devletin kuruma biçtiği rol birbirinden son derece uzaktır. Diyanet her ne kadar en sıkıntılı dönemlerde bile geleneksel İslam anlayışından ödün vermemeye gayret etmiş, Osmanlı’dan devraldığı ilmi mirası büyük ölçüde muhafaza etmiş ve (Türkçe ezan uygulaması meselesi sayılmazsa) dinde reform denemelerine alet olmamayı başarmış olsa da neticede bütçesi, personel sayısı, görev ve sorumlulukları, faaliyet alanları ve sınırları siyasi irade tarafından tayin edilen siyasi bir kurumudur. Son yıllarda din/dar-devlet ilişkilerinde yaşanmış/yaşanmakta olan büyük (müspet) değişim ile Diyanet İşleri Başkanlığı mahiyet ve faaliyet anlamında eskisinden çok daha güçlü ve itibarlı bir kurum haline gelmiş olsa da mevcut haliyle bu değişimin yapısal değil ancak fonksiyonel olduğu görülmektedir.</p>
<p>Bu anlamda devlet yapısal olarak yani anayasal ve yasal olarak hala pozitivist/materyalist/darvinist/hümanist bir zihniyet temeli üzerinde oturmaktadır. Değişimin fonksiyonel/konjonktürel olması ise mevcut hükümetin dini değer ve ilkelerle savaş halinde olmaması; bilakis yüz yıldır toplumsal hayatın dışında tutulmaya çalışılan bu değerleri canlandırma gayreti içerisinde olması ile ilgilidir. Ancak bu anlamda elde edilen kazanımların muhtemel bir hükümet ve buna bağlı olarak zihniyet değişiminde tümüyle elden gitmesi işten bile değildir. Dolayısıyla yapısal bir değişim gerçekleştirilmeden tarikatların/cemaatlerin Diyanet’in; devletin denetimine tabi tutulması, üzerinde uzunca düşünülmesi gereken son derece riskli bir uygulama olacaktır.</p>
<p><strong>Tarikatların Denetimi</strong></p>
<p>Böyle bir adım her şeyden önce dini grupların yasal bir zemine kavuşturulmasını ardından da devletin belirleyeceği şartları taşıyanların akredite olmasını gerektirmektedir. Bu da dini grupların öncelikle tasnifini gerekli kılmaktadır. Ülkede sadece Sünni tarikat/cemaatlerin olmaması; Şii, Caferi, Alevi, Bektaşi toplulukların bulunması, bunun da ötesinde gayrimüslimlerin de birçok cemaat/tarikatının olması meseleyi içinden çıkılmaz hale getirmektedir. Kendi içlerinde bir bütünlüğü olmayan bu çok parçalı dini yapıların yasal statüye kavuştuktan sonra elde etmesi gereken birtakım haklar ortaya çıkacaktır. Bunların başında da kendi ibadethanelerini açma/yönetme ve din görevlilerini yetiştirme (ve hatta belki de nihai olarak kendi hukuk kurallarını uygulama) meseleleri gelecektir. Bunun son derece dramatik örneklerini Avrupa’da yaşayan gurbetçiler tecrübe etmiş/etmektedirler. Bu anlamda Diyanet İşleri Başkanlığı her ne kadar tatmin edici olmaktan uzak olsa da en azından Türkiye Müslümanlarının birliğini temsil etmekte, din eğitimi ve hizmetlerinde belli bir standardı sağlamaktadır. Dolayısıyla sorun mevcut şartlarda çözümsüz görünmektedir. Devletin dini kodlarına geri dönmesi ve Sünni çatıyı yeniden oluşturması kısa (hatta uzun) vadede mümkün görünmediğinden eğer bahsedilen adımların atılması düşünülecekse öncelikle çok sağlam ve tüm detayları hesaplanmış yapısal düzenlemeler yapmak gerekmektedir.</p>
<p><strong>Cemaatlerin Kurumsallaşması</strong></p>
<p>Netice olarak Cumhuriyet dönemi modernleşme anlayışının dini ve dindarları katı bir şekilde dışlaması, tasavvuf/tarikat geleneğinin de etkisiyle dindarların bir kısmının modern dönemin şartları gereği yeni dinî formlar olarak ortaya çıkan cemaatlere yönelmesine sebep olmuştur. İlk teşekkül dönemlerinde cemaatler din eğitimini ve müşterek dinî yaşantının devamını öncelemiş, ilerleyen yıllarda şehirleşme, ulaşım ve iletişim imkânlarının artması ve yumuşayan laiklik anlayışının ortaya çıkardığı görece rahatlamayla tabanlarını genişleterek kurumsallaşmış ve eğitim başta olmak üzere medya, finans, yardım kuruluşları gibi farklı alanlarda faaliyet göstermeye başlamıştır. Dinî gruplar olarak yasal bir zemini bulunmayan cemaatler dernek ve vakıf gibi sivil toplum kuruluşları, özel okullar, yardım kuruluşları, yayınevleri, medya kuruluşları, finans kurumları gibi legal oluşumlar aracılığı ile faaliyet göstermektedir. Dinî gruplarla ilgili tek yasal düzenleme ise 1925 tarihli tekke ve zaviyelerin kapatılmasına dair kanundur. Tarihsel tecrübe yasaklamanın bir işe yaramadığını, sosyal bir olgu olan dinî grupların bir şekilde varlığını devam ettirdiğini göstermiştir. Yasaklama ve yok sayma aynı zamanda denetim imkânını ortadan kaldırarak dinî grupların farklı mecralara yönelmesine sebep olmaktadır. Cemaatler her ne kadar modern döneme ait bir olgu olsa da genel olarak tasavvuf/tarikat ve fıkıh geleneğinden büyük ölçüde etkilendikleri ve bu geleneğin cemaatler üzerindeki en güçlü denetim mekanizmasını oluşturduğu görülmektedir.</p>
<p>Bu anlamda cemaatlerin gelenekle bağını güçlendirecek mekanizmaların ve kurumsal süreçlerin inşa edilmesi, FETÖ gibi oluşumların, hikmetsiz dinî yapıların ortaya çıkmaması ve acı tecrübelerin bir daha yaşanmaması için elzem görünmektedir. Bunun için tarihsel tecrübe, sosyal realite ve çağın gerekleri göz ardı edilmeden din-toplum-devlet ilişkilerinin bir kez daha gözden geçirilerek yeniden yapılandırılması gerekmektedir. Bu gibi hususlar meselenin daha çok kamu otoritesinin sorumluluğuyla ilgili alanını teşkil etmektedir.</p>
<p>Cemaatlerle herhangi bir ilgisi bulunan bireyler için ise en başta yapılması gereken kendilerini yakın gördükleri dinî gruplardaki uygulamaların İslami ilkeler etrafında şekillenen geleneksel anlayışla örtüşüp örtüşmediğini kontrol etmektir. Unutulmamalıdır ki lidere/şeyhe itaat mutlak değil, İslam’ın temel ilkeleriyle mukayyettir. Bu anlamda en temel iki kaynak olan Kur’an ve Sünnetteki ilkelere ve bu ilkelerin biçimlendirdiği geleneğe yabancı anlayış ve uygulamalar, Müslümanların bireysel ve toplumsal hayatında faydadan çok zarara yol açmaktadır.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/hikmetsiz-dindarlik-tehlike-saciyor/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Prof. Dr. Mehmet Görmez’den Önemli Açıklamalar&#8230; Din Taraftar Toplama Aracı Değildir</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/prof-dr-mehmet-gormezden-onemli-aciklamalar-din-taraftar-toplama-araci-degildir/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/prof-dr-mehmet-gormezden-onemli-aciklamalar-din-taraftar-toplama-araci-degildir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Adil GÜLMEZ]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 03 Mar 2018 06:37:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kapak]]></category>
		<category><![CDATA[6. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Adil Gülmez]]></category>
		<category><![CDATA[Din]]></category>
		<category><![CDATA[Mart 2018]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Görmez]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1738</guid>

					<description><![CDATA[Makasıd dinin ruhu, hikmet imanın kalbi, ahlak ahkamın aklıdır. Bu ruh, bu kalp, bu akıl, dinin rahmeti ile buluştuğunda bütün yüzyılların kalbi mutmain olacaktır. Kalpler ancak Allah’ı zikirle mutmain olur. Son zamanlarda toplumsal yapımız için tehlike saçan bir “hikmetsiz din söylemleri” sorunuyla yüz yüzeyiz. Bir tarafta yanlış din anlayışları sebebiyle gençlerin zihninde oluşan tereddütler, diğer tarafta din istismarı yapan çevreler. FETÖ ve DEAŞ tehlikesi bir yanda, mehdiyeti istismar edenler, dini duyguları maddi çıkarlarına alet edenler diğer yanda. Tüm bu konuları hem entelektüel birikim hem de bürokratik tecrübe bakımından yetkin bir isimle konuştuk. Diyanet İşleri Eski Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez, 21. yüzyılda din, din istismarı, Diyanet İşleri Başkanlığı ve vizyonu, ahlak, hikmet, irfan, ilim ekseninde gerçekleşen söyleşimizde sorularımıza içtenlikle cevap verdi. 21. yüzyılda din algısı ve dinî hareketler hakkında neler söylenebilir? Dine yeni yaklaşımlar, teopolitik söylemler, dinin anlaşılmasında, yaşanmasında ve temsilinde yeni algılama biçimleri söz konusu. Dinin fıkhi ve geleneksel yönüne ilaveten makasıd ve hikmet boyutu ön plana çıkıyor gibi. Bu konuda neler söylemek istersiniz? 20. Yüzyılın Mirasından 21. Yüzyıla Din Anlayışları 21. yüzyılda din algısı ve dini hareketler hakkında değerlendirme yapabilmek için 20. yüzyılın hatta 19. yüzyılın dine dair yaşadıklarını doğru okumak gerekir. Zira son iki yüzyılda insanlık büyük &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Makasıd dinin ruhu, hikmet imanın kalbi, ahlak ahkamın aklıdır. Bu ruh, bu kalp, bu akıl, dinin rahmeti ile buluştuğunda bütün yüzyılların kalbi mutmain olacaktır. Kalpler ancak Allah’ı zikirle mutmain olur.</strong></p>
<p><em>Son zamanlarda toplumsal yapımız için tehlike saçan bir “hikmetsiz din söylemleri” sorunuyla yüz yüzeyiz. Bir tarafta yanlış din anlayışları sebebiyle gençlerin zihninde oluşan tereddütler, diğer tarafta din istismarı yapan çevreler. FETÖ ve DEAŞ tehlikesi bir yanda, mehdiyeti istismar edenler, dini duyguları maddi çıkarlarına alet edenler diğer yanda. Tüm bu konuları hem entelektüel birikim hem de bürokratik tecrübe bakımından yetkin bir isimle konuştuk. Diyanet İşleri Eski Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez, 21. yüzyılda din, din istismarı, Diyanet İşleri Başkanlığı ve vizyonu, ahlak, hikmet, irfan, ilim ekseninde gerçekleşen söyleşimizde sorularımıza içtenlikle cevap verdi.</em></p>
<p><strong>21. yüzyılda din algısı ve dinî hareketler hakkında neler söylenebilir? Dine yeni yaklaşımlar, teopolitik söylemler, dinin anlaşılmasında, yaşanmasında ve temsilinde yeni algılama biçimleri söz konusu. Dinin fıkhi ve geleneksel yönüne ilaveten makasıd ve hikmet boyutu ön plana çıkıyor gibi. Bu konuda neler söylemek istersiniz?</strong></p>
<p><strong>20. Yüzyılın Mirasından 21. Yüzyıla Din Anlayışları</strong></p>
<p>21. yüzyılda din algısı ve dini hareketler hakkında değerlendirme yapabilmek için 20. yüzyılın hatta 19. yüzyılın dine dair yaşadıklarını doğru okumak gerekir. Zira son iki yüzyılda insanlık büyük oranda dini sorgulayarak geçirdi. Yaşadığı tüm acıların faturasını dine çıkardı. Dünyanın batı yakası kiliseden gördüğü tüm kötülükleri hiçbir ayırım yapmadan dine mal etti.</p>
<p>Doğu-Müslüman yakası ise bütün gecikmişliklerin, geri kalmışlıkların, tembelliklerin suçunu dine yüklemeye kalkıştı. İlahi, aşkın olan her şey pozitivizm, materyalizm uğruna feda edildi. Bilim, felsefe teknoloji alanında gördüğü ışıklar insanların gözünü kamaştırdı. Ama yine de varlığı, kainatı, insanı, hayatı mebde ve meadı anlamlandıramadı insan. Anlamdan uzaklaştı. İki dünya savaşını, işgalleri, sömürgeleri, zulümleri önleyemedi. Güce dönüşen bilgi insanın aleyhine işledi.</p>
<p>20. yüzyıl din ile ilgili bütün olumsuzluklarını 21. yüzyıla devretti. Modernizmin bütün meydan okumalarına postmodern bir laubaililik katarak devretti. Din konusundaki çarpıtılmış bilgileri, algıları, cehaletleri olduğu gibi devretti. Dahası dinden kurtulma çabalarını, dinin, tarihin, medeniyetin sonunu ilan ederek devretti.</p>
<p><strong>Makasıd Dinin Ruhu, Hikmet İmanın Aklıdır</strong></p>
<p>Hiçbir öngörü tutmadı. Din bütün gücüyle tarihe, hayata geri döndü. Ancak bu sefer tabii haliyle hakikate dönüşüne izin verilmedi. Küresel köy kendisine uygun bir din icat etmek için çaba gösterdi. İfade ettiğiniz gibi dinin anlaşılmasında, yaşanmasında, temsilinde yeni algılama biçimleri ortaya çıktı. Bazıları dini kendi hakikatinden koparacak yollara saparken, bazıları da zamanın, hayatın dışına taşıma teşebbüsünde bulundu. Bazı talepler terörize edildi ve din şiddetin, katliamın öldürmenin aracı haline getirilerek itibarsızlaştırılması hedeflendi.</p>
<p>Sorunuzun sonunda ifade ettiğiniz husus maalesef henüz gerçekleşmedi yani dinin makasıd ve hikmet boyutu ön plana çıkmadı. Zira makasıd dinin ruhu, hikmet imanın aklıdır. Bu ruh, bu akıl, dinin rahmeti ile buluştuğunda bütün yüzyılların kalbi mutmain olacaktır. Zira kalpler ancak Allah’ı zikirle mutmain olur.</p>
<p><strong>Din anlayışları farklı bazı çevrelerin birbirlerine karşı kullandıkları dil hakkında neler düşünüyorsunuz? Gelenekçi-modernist karşıtlığı yer yer tekfire varan bir problem alanı oluşturuyor. Ehl-i sünneti dinin kendisi olarak konumlandırıp, ehl-i sünnetçilik yapanların, yenilikçi anlayışları tam bir dışlamacılık anlayışıyla ötekileştirmesi ehl-i sünnetin genel usullerine de aykırı değil mi? Öte yandan gerilimi tırmandıran ve modernist söylemlerle geleneği dışlayan, mahkûm eden yaklaşımlarla dini ve din anlayışını kendi doğrularına inhisar ettirenlerin varlığı da malumunuz. Bu gerilim ve karşıtlık ortamından çıkış konusunda neler yapılabilir? Geçmişte dini yorumların farklılığından kaynaklanan sorunlar nasıl çözülmüş?</strong></p>
<p><strong>Geleneği Olmayanın Geleceği de Olmaz</strong></p>
<p>20. yüzyılın dine dair biriktirdiği öfkesi, 21. yüzyılın acziyeti din diline de yansıdı. Biz Müslümanlara da bulaştı. Din konusunda bilgi ne kadar kıt ve yetersiz olursa dil o kadar sert ve kaba olur. Hikmeti kaybeden hâkim sadece ahkâm keser. Asıl sorun 21. yüzyılın idrakine İslam’ın rahmetini nasıl anlatacağız? Dini, kendisine büyük mesefa koyan çağla nasıl buluşturacağız, din ile hayat arasında doğru ilişkiyi nasıl kuracağız? Bu konularda aciz kalanlar çok kötü bir dil ile birbirlerini yaraladılar, çok acizler silaha sarıldı, en aciz kimseler katletmeye vardırdı. Hakikat tekelciliği yapan ruhani diktatörler zuhur etti. Elbette dinin peygamber, sahabe ve tarih boyunca medeniyetler kuran müntesiplerinin inşa ettiği sahih gelenek önemlidir.<br />
Geleneği olmayanın geleceği de olmaz. Ancak dini tarihin, hayatın dışına taşıyan gelenekçilik bizzat gelenek tarafından da zemmedilmiştir. “Her yenilik bidat, her bidat dalalet, her dalalet ateştedir.” ifadesi basmakalıp tekrarlanan bir klişedir. Aynı şekilde modernliği hakikatin kaynağı olarak gören bir modernizm, dinin tarihini, kültürünü yaşanmışlığını yük sayan bir modernizm de kabul edilemez. Tekfir hastalığı modern bir ötekileştirmedir. İslam’ın sahih geleneği her türlü tekfiri reddetmiştir. Ebu Hanife, el-Fıkhu’l-Ekber’de der ki: “Her kim tenzile iman ederse, tevil ile tekfir edilemez.”<br />
Ehl-i Sünnet bir mezhep değildir. Ehl-i Sünnet Hz. Peygamber ve ashabının bize bıraktığı doğru, orta, mutedil yol demektir. Anayolun adıdır. Neo-selefi bir söylemle Ehl-i sünnet hamisi kesilenler bilerek veya bilmeyerek Ehl-i sünneti ve bilhassa onun rey ve dirayet mektebini selefileştirme tavrı içindedirler. Bu marjinal söylemler, irfan mektebine dahi farklı yollarla sızma çabası içindedir. Hiç kimse dinin hamisi değildir. Dinin hamisi, Allah’tır. İslam dünyasında büyük zulümler, büyük katliamlar, büyük fitneler yaşanırken yaptığımız hiçbir dini tartışmanın hakikat terazisinde hiçbir değeri yoktur. Biz en şaz, en aykırı görüşleri ademe mahkum etmeyen, en kıymetli kitaplarımızda o görüşleri zikrederek süreklilik kazandırmış bir medeniyetin çocuklarıyız. Hakikate ulaşmak için en dokunulmaz kürsünün ilim ve akademi kürsüsü olması gerektiğine inananlardanım. Ancak İslam coğrafyasının içinden geçtiği acıları, trajedileri dikkate almalıyız. İslam ümmetinin hakikat ve adaletten uzaklaşma temayülleri yaşarken Kur’an mahluk mudur değil midir diye tartışan seleflerimizin durumunu hatırlamalıyız. Yahut haçlılar Kudüs’ü işgal edip, Şam’a yaklaştıklarında; Bağdat Moğollar tarafından işgal edilirken Allah’ın esma ve sıfatları üzerinden birbirlerini tekfir eden alimlerimizin konumuna düşmemeliyiz.</p>
<p><strong>Türkiye’de FETÖ, İslam dünyasında DEAŞ gibi kötü örneklere bakıldığında dinî konuların, özellikle mehdilik gibi başlıkların istismar edilmesiyle din hakkında olumsuz kanaatler artabiliyor. Bu bağlamda Diyanet İşleri Başkanlığı öteden beri çalışmalar yaptı, yapıyor. Ancak dini istismar eden çevrelere yönelik, yaptırımlar içeren bazı girişimler ve önleyici çalışmalar da gerekmiyor mu? Örneğin son günlerde isminden çokça sözedilen bir takım problemli tiplemelere neden müdahale edilemiyor?</strong></p>
<p><strong>Din, Taraftar Toplama Aracı Değildir</strong></p>
<p>Öncelikle yanlış bile olsa farklılık arz eden din anlayışları ile açıkça yapılan din istismarını birbirinden ayırmak gerekir. Yanlış din anlayışlarıyla sadece ilim ve hikmetle mücadele edilmeli ancak din istismarına karşı behemehal zecri tedbirler alınmalıdır. Zira bu coğrafyada artık din emniyeti, dini istikrar, en az can emniyeti kadar önemli bir milli güvenlik meselesidir. FETÖ ve 15 Temmuz ihanet teşebbüsü, bu coğrafyada din kullanılarak üretilen şiddet ve terör, her türlü din istismarına karşı müteyakkız olmamızı zorunlu kılıyor. Din özgürlüğü ile din istismarını birbirinden ayırmak gerekiyor. İstismarın en kötüsü, en çirkini, en aşağılık olanı din istismarıdır. Ülkemizin bir din istismarı pazarına dönüşmesine asla izin verilmemelidir. Görevde iken de yüksek sesle ifade ettiğim gibi sahte bal satanlarla ilgilendiğimiz kadar sahte din tüccarları ile ilgilenmiyoruz. Sonra da başımıza büyük musibetler geliyor. Her inanan insanın en masum dini tezahürlerinin suç olarak değerlendirildiği, irtica ile yaftalandığı zamanlarda bunları ayırmak zordu. Ancak bugün kötü ile mücadeleden geri durmak için hiçbir mazeretimiz yoktur. Herkes bilmelidir ki din, taraftar toplama aracı değildir.</p>
<p>DEAŞ’ın militanlarına cennet vaat etmesi ne kadar din istismarıysa bir tarikatın kendi müntesiplerine cennet vaat etmesi aynı derecede din istismarıdır. Benim elimi öperseniz cennete gidersiniz, sizi cehenneme götürürken ben falan tarikatın şu kolundanım derseniz, sizi salıverirler hezeyanlarını dinlemedik mi? Allah ete kemiğe büründü benim şeyhim olarak göründü hezeyanını duymadık mı bu ülkede? Kendilerine manevi güçler atfederek insanları aldatmak din istismarı değil mi? Materyalizmin en büyük silahı olan nudizmi meşrulaştırarak iffetsizliği ve hayasızlığı, mehdiyet altında takdim etmediler mi bu güzel ülkede? Bütün bunlar din istismarı değil de nedir?</p>
<p><strong>Diyanet YenidenYapılandırılmalı</strong></p>
<p>Diyanetin yapacaklarına gelince yaşadığım tecrübelere dayanarak söyleyebilirim ki Diyanet, mevcut statüsü ve müktesebatıyla mevcut dili ve üslubuyla bunların üstesinden gelmekte çok zorlanmaktadır. Her şeyden önce Diyanet’in her açıklaması siyasetin müdahalesi olarak algılanmaktadır. Daha yeni kurulan genişletilmiş istişare heyetinin bu konuları çok daha geniş bir şekilde ele alması zarureti olduğunu ifade etmek isterim.</p>
<p><strong>“Su-i misal emsal teşkil etmez” ama kötü örnekler üzerinden tüm cemaatler ve bütün dindarlar töhmet altında bırakılabiliyor. Ülkemizde bir cemaat ve tarikat sorunu var mı? Cemaat ve tarikatların devlete ve devletin cemaat ve tarikatlara bakışı konusunda son dönemde yaşananları da göz önünde tutarak neler söylemek istersiniz?</strong></p>
<p><strong>Ümmetin Vahdetini Parçalayan Bir Yapıya Cemaat Denmez</strong></p>
<p>Dini meselelerde maalesef su-i misal emsal teşkil ediyor. Tabii ki ihlas ve samimiyetle hizmet eden ile aldatanı birbirinden ayırt etmek gerekiyor. Tasavvuf bir gönül terbiyesi olarak bu topraklarda İslam çağrısının ve dini hayatın mayasıdır. Ancak ilimsiz, hikmetsiz, marifetsiz tarikat yola koymaz, yoldan çıkarır. Abdulkadir Geylani’nin meşhur bir sözü vardır: “Eğer bir şeyhte beş vasıf olmazsa o, insanları cehalete götüren bir deccale dönüşür.” Birinci vasfı alim ve arif olmaktır. Gönüllülük, fütüvvet ruhu, Rıza-i Bari gibi gayelerden sapan dini yapı, cemaat olmaktan çıkar. Ümmetin vahdetini parçalayan bir yapıya cemaat denmez.</p>
<p>Tarikat ve cemaatler Müslüman toplumların bir realitesidir. Yasakla bir yere varılmaz. Ancak görevde iken de sık sık ifade ettiğim gibi her cemaat ve her tarikat toplumun huzuruna bir sözleşme ile çıkmalıdır. Yaptığı, yapacağı ve yapmayı düşündüğü bütün hizmetlerini topluma deklare etmeli, dayandığı İslami ilkeleri, prensipleri ilan etmelidir. Her bir yapı kendini bu sözleşme ile sınırlamalı, bu sözleşme tabiri caizse onun anayasası olmalıdır. Bilhassa İslam’ın inanç ve ahlak ilkelerine sadakat esas olmalıdır.</p>
<p><strong>Türkiye’de dinî istismarı önlemek konusunda öteden beri bazı çalışmalar yapılmış. Örneğin Osmanlı’nın son döneminde Meclis-i Meşayih düzenlemeleri var. Bu konu politik tazammunları açısından muhataralı bir alan olmakla beraber günümüzde de bir şekilde el atılması gereken bir konu değil mi? Dinle ilgili tartışmaların bir otorite kanalıyla denetim altında tutulması gerekmiyor mu? </strong><strong>Diyanet İşleri Başkanlığı özellikle medyadaki din tartışmalarına müdahil olabilir mi? Yoksa “çağın ruhu bunu gerektiriyor, artık denetim ve kontrol çok zor.” diyerek bu alanı olduğu şekliyle bırakmak mı lazım?</strong></p>
<p>Meclis-i Meşayih bir devlet müdahelesi değil, bir iç düzenlemedir. Ancak Meşihat eliyle yapılmıştır. Kısa bir süre de olsa istismarları önlemiştir. Ancak kalıcı hale getirilememiştir. Yine de elimizde bir örnek olarak durmaktadır. Bizzat kendileri tarafından belirlenecek bir ilmi ve ahlaki denetim mekanizmasının zarureti ortadadır. Bu mekanizma sadece sözünü ettiğim sözleşmeye sadakati murakabe etmelidir. Az önce de ifade ettiğim gibi Diyanet yapısal sorunlarını çözmeden, ilmi ve entelektüel müktesebatını yükseltmeden tek başına bu görevi yapamaz. Nitekim Diyanet 15 Temmuz’dan sonra, Olağanüstü Din Şurası’nı toplamış ve bu şurada 42 kişilik genişletilmiş istişare heyetini kurmuştur. Bu kurul eski Başkanları, eski Din İşleri Yüksek Kurulu Başkanlarını ve toplumun saygı duyduğu hocaları bünyesine almıştır. Bu kurulun görev verdiği bir komisyon bütün dini yapılarla görüşmeler yapmıştır. Bunun nasıl neticeleneceğini beklememiz gerekiyor.</p>
<p><strong>Dinle ilgili tartışmalarda şahıslardan kaynaklanan problemler yanında usul ve metodoloji sorunları da öne çıkıyor. Dinî yorumlar konusunda usul açısından yeni ve özgün çalışmalara ihtiyaç var gibi. “Sünnet ve Hadisin Anlaşılması ve Yorumlanmasında Metodoloji Sorunu” başlığıyla doktora çalışması yapmış bir akademisyen olarak bu konuda neler söylemek istersiniz?</strong></p>
<p><strong>Ahkâm Kesen Fetvalara Değil, Hikmetli Öğütlere İhtiyacımız Var</strong></p>
<p>Din tartışmaları hiçbir zaman bu kadar usulden, metodolojiden hatta tartışma adabından, ihtilaf ahlakından kopmamıştır. Usul derken hem dini metinleri anlamak için inşa edilen usul ilimlerini, hem din ile varlık, hayat, kainat arasındaki ilişkileri hem de dil ve üslubu kastediyorum. Dijital iletişim devrimi ile her türlü bilgiye ulaşmak çok kolaylaştı. Ancak doğru bilgi ile yanlış bilgiyi birbirinden ayıracak kriterler, bilgiyi salih amele dönüştürerek usul yok oldu. Malumatımız arttıkça cehaletimiz artmaya başladı. En kötü mühendislik, cehalet mühendisliğidir. Cehalet mühendisliği bilgi yükleyerek cahil bırakmaktır, enformatik bir cehalettir. Bizim bilgi tasavvurumuzu üç kelime birlikte ifade eder: İlim, hikmet ve marifet.</p>
<p>Din doğru bilgiye dayanmak zorundadır. Sahih ilim olmazsa, iman da ibadet de sahih olmaz. Dinin anlatım dili ise hikmet dilidir. “Allah’ın yoluna hikmetle çağır.” buyuruluyor. Usulsüz füru bilgisi ne kadar yanlışsa, hikmetsiz hüküm bilgisi de o kadar yanlıştır. Ahkâm kesen fetvalara değil, hikmetli öğütlere ihtiyacımız var. Zira fetva kazai değil, diyanidir. Akıl ve felsefe olmadan hikmet olmaz. Hikmetsiz konuşanların akıl ve felsefe düşmanlığı bundandır. Gazzali der ki: “Akıl, Allah’ın nurundan bir parçadır.” Yine der ki “akıl içten gelen bir vahiy, vahiy dıştan gelen bir akıldır.” Akıl vahiy dengesini kurmak için İslam medeniyeti bir kütüphane dolusu kitabı miras bırakmıştır. Bu mirastan mahrum olanlar “aklı kenara koymadan cennet olmaz.” dediler. Oysa Kur’an bunun tersini söylüyor. İnsanlar ateşe doğru giderken “biz peygamberi dinleseydik ve aklımızı kullansaydık cehennem ehlinden olmazdık.” diyeceklerdir.</p>
<p>Türkiye’de ve İslam dünyasında dinî açıdan sorun alanı olarak gördüğünüz başlıklar nelerdir? Öncelenmesi ve bir an önce çözüme kavuşturulması için çalışmalar yapılması gereken konular ve bunların nasıl çözülebileceğine dair önerileriniz nelerdir?</p>
<p><strong>İman Emana, İslam Selama Dönüşmelidir</strong></p>
<p>Öncelikle yapılması gereken imanın emana, İslam’ın selama dönüşmesi gerekliliğidir. Barış ve güvenlik olmadan hiçbir şey olmaz. Bizi birleştirmeye gelen İslam’ın yanlış anlayışlarımızın kurbanı olması, İslam üzerinden sürekli parçalanmaya devam edişimiz, ümmetin arasında vahdeti tesis edemeyişimiz en büyük sorundur. Değer ve ahlak üreten bir dindarlığa sahip olamayışımız en önemli meselemizdir. Yeryüzünde adaleti ayakta tutmakla mükellef kılınmış bir ümmetin kendi arasında adaleti tesis edememesi bütün insanlığa ve bütün varlığa rahmeti taşımakla sorumlu tutulmuş bir ümmetin kendi arasında dahi merhameti yerleştirememiş olması en önemli sorun alanlarıdır. Dahası coğrafyamızda zulmün egemen olması, dinin şiddet üreten bir unsur olarak algılanması kabul edilebilecek bir husus değildir. Şüphesiz bütün bunlarda coğrafyamızın küresel güçlerin çatışma alanlarına dönüşmesinin payı unutulmamalıdır. Ancak bizden kaynaklanan hususları da unutmamak gerekir. Bütün peygamberler bir kötülükle bir musibetle karşılaştıklarında “Allahım biz kendimize zulmettik.” , “Allahım ben kendime zulmedenlerden oldum.” diyerek öz eleştiri yapmışlardır. Oysa bugün biz Müslümanlar başımıza ne gelirse gelsin “Allahım onlar bize zulmettiler.” diyoruz. Suçu başkasına atarak kurtulamayız.</p>
<p><strong>Ahlak, Dinin Ruhu ve Gayesidir</strong></p>
<p>Dijital dünyada her türlü bilgiye ulaşmak kolay oldu. İnternet ortamındaki dini bilginin büyük kısmı sorunludur. Eğitim sistemlerimiz bilgi yüklemekten çıkıp doğru bilgi ile yanlış bilgiyi ayırt edecek metotları vermelidir. Sahih dini bilgi sorunu en önemli sorun haline geldi. Ahlak meselemize tekrar vurgu yapmak isterim. En kötü sekülerizm, dinin ahlaktan ahlakın dinden ayrılmasıdır. Dinin ahlaktan ayrılması dinin kendisinden ayrılmasıdır. Ahlak, dini ahkâmın aklıdır. Dinin ruhu ve gayesidir. Allah Resulü: “Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim.” buyurmuştur.<br />
Dindarlığı ibadet-i mersumeye yani şekli ibadetlere hasretmekle olmaz. Bir yazarımızın ifadesiyle sol elle yemek yemenin günah olduğuna inandığımız kadar yetim hakkına girmenin, yalan söylemenin, iftira atmanın günah olduğunu kabul edip yaşadığımız zaman ahlak sorununu çözmüş oluruz. Bütün bunları önce İslam anlayışımızı tashih ederek, din eğitimi ve insan yetiştirme düzenlerimizi gözden geçirerek gerçekleştirebiliriz. Kültürel olanla dini olanı ayırarak, dinin sabiteleri ile değişkenlerini tespit ederek düzeltme yoluna girebiliriz.</p>
<p><strong>Ülkemizde farklı anlayışlarla da olsa “Diyanet İşleri Başkanlığı olmasa da olur.” diyebilenler var? Sizce Diyanet İşleri Başkanlığı olmasa ne olur? Bu yönde sol ve liberal çevrelerle bazı dindar çevreler tarafından dile getirilen talepleri nasıl karşılıyorsunuz?</strong></p>
<p><strong>Türkiye’nin Bekası İçin Üç Müessese Önemlidir</strong></p>
<p>Ben şahsen din üzerinden sürekli bölünen bu coğrafyada Türkiye’nin bekası için üç müesseseyi önemli görüyorum. Dini bilimlerle tabii fen bilimlerini ayırmayan İmam Hatip Liseleri, İslami ilimlerle felsefi sosyal bilimleri ayırmayan İlahiyat Fakülteleri, din hizmetlerini tarihteki sürekliliği ile tanzim eden Diyanet İşleri Başkanlığı. Ancak bugün her üç müessese de mevcut halleri, konumları ve programları ile bize yetmemeye başladı. Her üçü de altmışlı yetmişli yılların dünyasına hitap etmeye devam ediyor. 21. yüzyılın meydan okumalarını dikkate alarak, coğrafyamızda yaşadığımız acıları ve trajedileri göz önünde bulundurarak ve bugünkü genç kuşakların yaşadığı büyük kopuşları düşünerek her üç müessesenin hem yapılarını hem programlarını hem de kullandıkları dil ve uslubu değiştirmeleri elzemdir.</p>
<p><strong>Menderes’in Hazırlattığı Diyanet Kanunu</strong></p>
<p>Diyanet İşleri Başkanlığını, Türkiye Cumhuriyeti’nin İslam’la kurmak istediği varoluşsal ilişkinin devamı olarak görüyorum. Ancak Türkiye’de her siyasi anlayışın, her düşüncenin, her ideolojinin kendine göre bir Diyaneti oldu. Dini ihtiyaçlarımızı, sorunlarımızı, coğrafyamızı ve geleceğimizi dikkate aldığımızda Diyanetin mevcut yapısı, statüsü ve konumuyla bu devasa sorunları çözmesi mümkün değildir. Bugünkü Diyanet, mevzuatı ve yapısı itibari ile 60 ihtilalinin kurduğu Diyanettir. Sn. Cumhurbaşkanımızın ülkemizi dünyaya açması ile birlikte öncelikle 2007 &#8211; 2017 yılları arasında Diyanet bütün dünyaya açıldı. Kaybettiğimiz nice kardeşlikleri yeniden tesis etmeye başladı. Orta Asya ve Balkanların yanında, Afrika, Latin Amerika, Pasifik Asya’da önemli hizmetler yapmaya başladı. Dünyadaki bütün Müslüman azınlıklara ulaşmaya, din eğitimi ve din hizmetleri alanlarındaki tecrübelerini yeryüzündeki bütün kardeşleriyle paylaşmaya başladı. Diyanet bütün bunları, konumunu, yasal sınırlarını ve mevzuatı aşmaya çalışarak yaptı. Milletimizin katkıları, Diyanet Vakfı’nın lojistik desteğiyle yapmaya çalıştı. Bu durum, Diyanet’in milletimiz nezdinde ve bütün dünyada kazandığı konum ile Türk mevzuatı içinde 657’ye tabi konumu arasında büyük mesafeler oluşturdu. Bu mesafe yeni bir reform ile kapatılmadan, geleceğin Diyaneti kurulmadan bütün bu sorunlarımızı mevcut haliyle çözmesini bekleyemeyiz. Ben şahsen başkanlığım döneminde hep bu çaba içinde oldum ancak muvaffak olamadım. 1952’de rahmetli Adnan Menderes’in Ali Fuat Başgil’e hazırlattığı muhteşem bir Diyanet kanunu var önümüzde. Eğer o kurulabilseydi inanın Diyanet sadece Türkiye’deki boşlukları değil, coğrafyada oluşan dini otorite boşluğunu da dolduracak kıvama gelirdi.</p>
<p><strong>Türkiye’deki din anlayışının İslam dünyasına bakan yönüyle sahip olduğu imkânlar ve kısıtlar bakımından neler söyleyebilirsiniz? Diyanet İşleri Başkanlığı son dönemlerde hem yurt içinde hem de yurt dışında güzel açılımlar sağladı. Yayın faaliyetlerine ağırlık verdi. Sahip olduğu potansiyeli de göz önünde tutarsak sizce yeni dönemde ne tür çalışmalar yapmalı? Gönül coğrafyamıza yönelik çalışmalar bakımından değerlendirme yaptığınızda Diyanet İşleri Başkanlığı’nın üzerine düşeni yeterince yaptığını söyleyebilir misiniz?</strong></p>
<p><strong>Dinle ve Din Eğitimiyle İlgili Kurumlar Kendilerini Yenilemeli</strong></p>
<p>İslam evrensel bir dindir. Irklara milletlere, coğrafyalara göre tasnif edilemez. Arap İslamı, Türk İslamı, Berberi, Fars İslamı diye farklı İslamlar olmaz. Ancak her milletin bir anlayışı, yaklaşımı olabilir. Bizim İslam anlayışımızın arkasında üç büyük medeniyet tecrübesi vardır. Biri Orta Asya’da Maveraünnehir Medeniyeti. İbn Sina ile Buhari’yi, Farabi ile Ahmed Yesevi’yi birlikte çıkaran, akli ilimlerle nakli ilimleri ayırmayan, İslami ilimlerle felsefeyi tasavvufla birlikte inşa eden büyük bir gelenek. İkinci tecrübe, Selçuklu tecrübesidir. Bilhassa ilim alanında sahip olduğumuz Selçuklu tecrübesi küçümsenemez. Nizamiye medreseleri, Cüveyniler, Gazzaliler, bu dönemin eserleridir. Üçüncü tecrübe ise büyük Osmanlı tecrübesidir. Osmanlı tecrübesi bu anlayışı evrensel hale getiren büyük tecrübedir. Cumhuriyet döneminde yaşadıklarımız ise bize daha farklı tecrübeler kazandırmıştır.<br />
Bugün yapılması gereken bütün bu tecrübeleri birleştirerek asrın idrakine hitap etmektir. Bir önceki sorunuza cevap verirken de ifade ettiğim gibi Diyanet başta olmak üzere zikrettiğim kurumlar mevcut halleriyle bu büyük gelenekleri güncelleyerek geleceğimizi kurmakta zorlanırlar. Bir yeniden yapılanma hayati önem arz etmektedir. Ve ben bu yenilenmeyi bir beka meselesi olarak görüyorum.<br />
Tarihte vahdeti sağlayan büyük müesseselerin bıraktığı boşluğu doldurmak için her ülke kendi çaresine baktı. Mısır, Ezher Şeyhliğini ihdas etti. Tunus, Zeytune’ye benzer bir rol verdi. Malezya, Pakistan ve İran bütün İslam Dünyasına hitap eden birer uluslararası İslam Üniversitesi kurdu. Suudi Arabistan, Rabıta’yı kurdu. İran, Velayet-i Fakih adı altında bir rehberlik oluşturdu. Ancak bunların hiçbirisi o tarihteki boşluğu dolduracak vahdeti sağlayamadı. Bugün bu tarihi boşlukları din hizmeti yürüten kurumlardan çok, doğru bilgi üreten, alim yetiştiren ilmi müesseselerle doldurmak daha doğrudur.</p>
<p>Türkiye, hem ilahiyat fakültelerinde üretilen bilgiyi dünya ile paylaşamadı hem de İslam dünyasının bu çağın sorunlarını çözecek alim yetiştirme ihtiyacına karşılık verecek ilmi müesseleri kuramadı. Bugün İslam’ın makul, mutedil, medeniyetler kuran anayolunu ihya edecek, Doğu’ya da Batı’ya da hitap edecek ilim merkezlerine ihtiyaç var. Bugün bu ihtiyacı karşılamak İslam dünyasının umudu haline gelen, Kudüs’ü en çok himaye eden, arkasında Maveraünnehir, Selçuklu ve Osmanlı tecrübesi olan Türkiye’ye daha çok yakışır diye düşünüyorum.</p>
<p><strong>Din-devlet ilişkileri bağlamında çok hassas bir yerde duran Diyanet İşleri Başkanlığı, özellikle din anlayışlarının farklılığı sebebiyle kararsız durumda kalan insanlara yönelik neler yapabilir? Genel anlamda Türk insanı çatışmacı ve sorunlu yaklaşımlarla yüz yüze geldiğinde dinî otorite olarak Diyanet İşleri Başkanlığı’na bakıyor. Bu konuda Diyanet İşleri Başkanlığı kendisinden beklenenlere cevap verebiliyor mu?</strong></p>
<p><strong>Dijital Vaizler Dönemi ve Kaybolan Tevazu</strong></p>
<p>Bugün sadece ülkemizde değil bütün islam diyarlarında bir vaaz ve fetva karmaşasının yaşandığı muhakkaktır. Çatışmacı ve sorunlu bir din dili kullanıyoruz. İslam dünyasında büyük acılar ve felaketler yaşanırken din adamlarının çözüm aramayı bırakıp, bilinçaltında kalan tarihsel ihtilafları körükleyerek toplumları bölmesi en büyük tehlikedir.<br />
Dijital kürsülerine kurulan medya vaizlerinin nasih ve emin sıfatlarını bir tarafa bırakarak tarihte kalmış ihtilafları, düşmanlıkları ekranlara veya sosyal medya hesaplarına taşıyarak bir din ve mezhep kavgası başlatması, her birinin kendi mecrasından mevzi ve taraftarlar edinip diğer tarafa acımasızca saldırması ahlaksızlıktır. En önemlisi de devletlerin ve medeniyetlerin çöküş ve çözülüş dönemi tartışmaları diyebileceğimiz anlamsız, faydasız, beyhude tartışmaların genç nesillerin bilinçlerini yaralaması, zihinlerini ve kalplerini işgal etmeleridir.</p>
<p>Esefle belirteyim ki bütün bunlar oldu. Sadece tekke, dergah kürsülerinden değil, dijital medya kürsülerinden şii-sünni, sufi-selefi, ehl-i hadis-ehl-i kur-an, tarihte yaşanmış ne kadar ihtilaf varsa gündeme taşıdılar. Hem de tartışma adabını ve ihtilaf ahlakını bir tarafa bırakarak&#8230; Mezhep ihtilafları, Kerbela savaşları, tekfir hastalıkları evimizde, masamızda, cep telefonlarımızda boy göstermeye başladı. Herkesin söz söylediği bir alan oldu internet. Yüzlerce yanlış bilgi ve o bilgiler ışığında inşa edilen algılara hiçbir şeyin kendisi olmadığı, her şeyin abartıldığı bir dünya, hakikat değil sanal bir dünya, imaj reklam ve propaganda dilinin hakim olduğu bir dünya&#8230; Biz Müslümanlar son iki asrın bütün değişimlerine hazırlıksız yakalandığımız gibi buna da hazırlıksız yakalandık. Dinin internet ortamına taşınması süreci nasıl olacaktı? Dinin hakikatleri sanal bir alemde nasıl ifade edilecekti? Her an internet ortamlarına aktarılan bilgi nasıl denetlenecekti? İrşad, davet ve tebliğ dili imaj reklam ve propaganda dili ile nasıl ifade edilecekti? Oyun, eğlence ve alay üzerine kurgulanan sosyal medya ortamlarında dinin hakikatleri nasıl anlatılacaktı? Bütün bunlarla ilgili hiç bir hazırlığımız yoktu. Bugün internette mevcut olan dünya bilgi varlığı içinde İslam bilgi varlığı sıhhat ve doğruluk açısından ciddi sorunlar taşımaya devam ediyor. Biz bütün bunları düşünecek zaman ararken hız çağının getirdiği dijital dünya hükmünü icra etti. Bütün İslam dünyasında sanal alemin ürettiği ve her türlü denetimden uzak dini bilgiler insanlığı kuşattı. Hatta bu sanal alemin ürettiği dini grup ve organizasyonlarla sanal dini cemaatler oluştu. Bu dini cemaatlerin müritleri, mürşidleri, şeyhleri, vaizleri, kürsüleri oldu.</p>
<p>İslam dünyasının umudu haline gelen ülkemiz bundan azade olacak değildi. Özellikle son on beş yılda din konusunda tanınan özgür ortamlardan istifade eden nice insan internet ortamında dijital bir kürsüden insanlara din anlatmaya başladı. Tarih ilk defa bir dakikalık ilginç fetvalara şahit oldu. Bu durum camide, tekkede, dergahta, vaaz vermeye benzemiyordu. Vaizlerimizin nasih ve emin sıfatlarını sanal alemde korumaları güçtü. Mahviyeti görsellikle ifade etmek, ihlas ve samimiyeti reklam ve propaganda diliyle fon müziği eşliğinde korumak imkansızdı.</p>
<p>Hikmet ve mev’iza-i hasene üslubunu reytinglere feda etmemek zordu. En önemlisi dijital kürsülere kurulan vaizlerin her şeyi ama her şeyi bilmesi gerekiyordu. Düşünmeye araştırmaya fırsat verilmiyordu. Bu mecra bilmiyorum demeyi, bilmiyorum diyeni kabul eden bir mecra değildi. Bu mecra, alimde olması gereken tevazuyu reddediyordu. Her şeyi biliyor olmanın kibrine kapılmayı zorunlu kılıyordu.</p>
<p>Bütün bu zorlukların farkında olsun olmasın İslam dünyasında nice hocalarımız, vaizlerimiz, din anlatıcıları bu zor olanı seçtiler ve her biri bir dijital kürsüye kurularak dini anlatmaya başladı. Hiç birinin elinde bu yeni vaazın bir adabı, bir usulü yoktu. Her biri kendi adabını ve usulünü, dilini, üslubunu kendisine göre şekillendirmeye başladı.</p>
<p>İşte sizin sorunuzda ifade edilen çatışmacı sorunlu söylemler bu şekilde ortaya çıktı. Bu küresel bir sorundur. Bu hal karşısında Diyanet tek başına ne yapabilir? Diyanet, bu polemiklere katılmayı bugüne kadar doğru bulmadı. Ben de doğru bulmadım ancak bu Diyanet’in ve Din İşleri Yüksek Kurulu’nun hiçbir şey yapmayacağı anlamına gelmez.</p>
<p>Din İşleri Yüksek Kurulu önce fetvanın dilini, üslubunu gözden geçirmelidir. Camide kullandığımız dil tıpkı cami gibi daima kuşatıcı olmalıdır. Dışardaki din tartışmaları asla minbere taşınmamalıdır.<br />
Bilgi takip kurulları oluşmalı. İlahiyat fakültelerinden yardım almalı. Bunlar çok düşünüp de yapmakta zorlandığımız hususlar olmuştur. Biz kendi dönemimizde, nöbetimizde bu kadar yapabildik. İnşallah bizden sonraki kardeşlerimiz hem bizim eksik bıraktıklarımızı tamamlar, hem de yapamadıklarımızı en güzel şekilde icra mevkiine koyarlar.<br />
Bu konulardan iki yıl önce başlayan bazı çalışmaların neticelendiğini zannediyorum. Bizden sonra görevi alan bütün kardeşlerimize rıza-i Bari’ye uygun muvaffakiyetli çalışmalar niyaz ediyorum.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/prof-dr-mehmet-gormezden-onemli-aciklamalar-din-taraftar-toplama-araci-degildir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Maddî İktidar ve Manevî Otorite Arasında</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/maddi-iktidar-ve-manevi-otorite-arasinda/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/maddi-iktidar-ve-manevi-otorite-arasinda/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Özkan Öztürk]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 03 Mar 2018 06:35:02 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kapak]]></category>
		<category><![CDATA[6. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Maddi İktidar]]></category>
		<category><![CDATA[Manevi Otorite]]></category>
		<category><![CDATA[Mart 2018]]></category>
		<category><![CDATA[Özkan Öztürk]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1736</guid>

					<description><![CDATA[Sünnî gelenek velâyet, hilâfet ve saltanat arasındaki ilişkileri çatışmalı da olsa yürütmek gibi bir dengeyi tercih ederken, şiayı oluşturan damar ise velayetle hilafeti birleştirdiği iddiası ile, bilgi ve kudret arasındaki kopuşa itiraz olarak imamet kavramı etrafında iddialar ortaya atmıştır. Tarih boyunca manevî otorite ile, maddî iktidar arasındaki çekişmeler böylece devam edegelmiştir. Asr-ı saadette Hz. Peygamber (s.a.s.) kendi zâtında hem dini hem de siyaseti temsil etmekteydi. Fiilleri manevî otoritesinden kaynaklanmakta, uyguladığı maddî iktidar da bu otoriteden ayırt edilemeyecek bir siyasete tekabül etmekteydi. Hz. Peygamber’den (s.a.s.) sonra Müslümanlar bir yol ayrımı ile karşı karşıya kaldılar. Önlerinde, manevî otorite ile maddî iktidar arasındaki kopuş ve çatallanma durmakta idi. Şer’î bilgiye dair liyakat ve maddî iktidarı temsil eden güç odaklarının birbirinden uzaklaşmaya başlaması ile yeryüzü otoritesinin hangi tarafta kalması gerektiği sorunu belirginleşmişti. Aslında bu durum, mezhep ve meşrepleri bir arada tutan Hz. Peygamber’in (s.a.s.) varlığının inşa ettiği teklik ve merkezîliğin ortadan kalkması, din (ahkâm-ı şer‘iyye) ve siyaset (ahkâm-ı sultâniyye) arasında çatışma döneminin başlaması demekti. Artık bir yandan manevî otoriteyi temsil eden, velayet iddiasında olan şahıslar ve zümreler ortaya çıkacak, diğer yandan da maddî iktidarı temsil eden, siyaset ve güç sahibi sultanlar yönetim iddiasında bulunacaklardı. Raşit halifeler zamanında, temsil ettikleri manevî otorite sebebiyle bu dağılma &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Sünnî gelenek velâyet, hilâfet ve saltanat arasındaki ilişkileri çatışmalı da olsa yürütmek gibi bir dengeyi tercih ederken, şiayı oluşturan damar ise velayetle hilafeti birleştirdiği iddiası ile, bilgi ve kudret arasındaki kopuşa itiraz olarak imamet kavramı etrafında iddialar ortaya atmıştır. Tarih boyunca manevî otorite ile, maddî iktidar arasındaki çekişmeler böylece devam edegelmiştir.</strong></p>
<p>Asr-ı saadette Hz. Peygamber (s.a.s.) kendi zâtında hem dini hem de siyaseti temsil etmekteydi. Fiilleri manevî otoritesinden kaynaklanmakta, uyguladığı maddî iktidar da bu otoriteden ayırt edilemeyecek bir siyasete tekabül etmekteydi. Hz. Peygamber’den (s.a.s.) sonra Müslümanlar bir yol ayrımı ile karşı karşıya kaldılar. Önlerinde, manevî otorite ile maddî iktidar arasındaki kopuş ve çatallanma durmakta idi. Şer’î bilgiye dair liyakat ve maddî iktidarı temsil eden güç odaklarının birbirinden uzaklaşmaya başlaması ile yeryüzü otoritesinin hangi tarafta kalması gerektiği sorunu belirginleşmişti. Aslında bu durum, mezhep ve meşrepleri bir arada tutan Hz. Peygamber’in (s.a.s.) varlığının inşa ettiği teklik ve merkezîliğin ortadan kalkması, din (ahkâm-ı şer‘iyye) ve siyaset (ahkâm-ı sultâniyye) arasında çatışma döneminin başlaması demekti. Artık bir yandan manevî otoriteyi temsil eden, velayet iddiasında olan şahıslar ve zümreler ortaya çıkacak, diğer yandan da maddî iktidarı temsil eden, siyaset ve güç sahibi sultanlar yönetim iddiasında bulunacaklardı. Raşit halifeler zamanında, temsil ettikleri manevî otorite sebebiyle bu dağılma çok belirgin olmasa da Hz Osman’dan (r.a.) sonra artık manevî otoritenin karşısına dikilen iddialı bir maddî iktidar gerçeği ile karşı karşıya kalınmıştır. Sünnî gelenek velâyet, hilâfet ve saltanat arasındaki ilişkileri çatışmalı da olsa yürütmek gibi bir dengeyi tercih ederken, Şia’yı oluşturan damar ise velayetle hilafeti birleştirdiği iddiası ile bilgi ve kudret arasındaki kopuşa itiraz olarak imamet kavramı etrafında iddialar ortaya atmıştır. Tarih boyunca manevî otorite ile maddî iktidar arasındaki çekişmeler böylece devam edegelmiştir. Hilafetin Kureyşiliği tartışması peygamberlik sonrası dönemin ilk kırılması olmuştu. Tarihsel gerçekliğe baktığımızda bu çatışmayı maddî iktidar cihetinin kazandığını söyleyebiliriz. Sultânlar hilafet ve dinî liyakati de tahtları altına almışlardır. Fakat bu hiçbir zaman mutlak bir zafer olmayacaktır. Bu konuda sultanlar tarih boyunca dinî zümrelere yönelik tasarruflarda bulunmuşlardır. “Manevî ve maddî yönetim kimin hakkıdır?” sorusu ile başlayan tartışma, ilk dönemlerde manevî otorite sahiplerine dinî-siyasî bir statü olarak Ehl-i beyt, Haşîmilik ve Seyyidlik itibarlarının verilmesi gibi vasıtalarla “manevî saygınlık” zemininde çözülmeye çalışılsa da bu itibarların maddî iktidara yönelik “liyakat”a evrilmemesi için de her türlü tedbir alınacaktır.</p>
<p><strong>Din ve Devlet Kardeşliği</strong></p>
<p>İlişkiler tarihsel olarak sürgit devam ederken her iki akış, zaman zaman çatışsa da birbirine paralel yataklar bulmuşlardır. Gazzâlî, bahsettiğimiz tekli iktidar gövdesindeki parçalanmadan iki ikiz kardeşin doğduğu teşbihinden hareketle din ve devlet nispetleri arasındaki hiyerarşiyi çok güzel betimler. Ona göre “Din ve devlet ikiz kardeştir.” Artık manevî otorite ve maddî iktidar ikiliği/ayrılığı, siyasetin esas fenomenidir ve ikizlik/benzerlik sebebiyle de bu iki nispet arasında uygun temel, hiyerarşi değil denklik olmalıdır. İkisi de birbirinden kopamaz. Gazzâlî’nin ikilik ve ikizlik üzerinden işaret ettiği manevî rejim ile maddî rejim arasındaki ilişkinin doğasına dair hassas denge her zaman sorunsuz yürümemiş, kantarın topuzunun bir taraftan yana ağır bastığı olmuştur.</p>
<p>Osmanlı devirlerine gelindiğinde manevî otorite ile maddî iktidar arasındaki ilişkileri analiz etmek bir hayli emek gerektirir. Her devirde gelgitli olan bu ilişkiye, teorik çözümler arayan birçok eser yazılmış, uygun terminolojik zemin geliştirilmeye çalışılmıştır. Osmanlı Devleti, kuruluşunda Gazzâlî’nin ifade ettiği ikiz kardeşlerin doğasında ortaya çıkan ayrılık ve benzerlik durumunu yeni bir nizama dökerek, birliktelik ve belki de bağımlılık temelli bir tavırla sürdürülebilir kılmaya çalışmıştır. Bu perspektiften hareketle din u devlet, mülk u millet birlikteliği esas olarak görülmüştür. Bu ilişkide mülkü sultanlar, dini ise ulema ve sûfîler temsil etmiştir. Osmanlı devletinin kuruluş döneminde aşiret, devlet, medrese ve tarikat arasında iç içe geçmiş olan ilişkiler ağı, ortak bir sinerjiye dönüşse de zamanla birbirine göre mesafeli ve hassas bir dengeye doğru evrilmiştir. Osmanlı’nın tarihsel olarak devraldığı geleneğin temel formları, sultanın merkezde olduğu ve temel iktidar gövdesini inşa ettiği bir sistemi öngörmekte olduğundan zamanla aşiret devlete, beylik sultanlığa, fakılık da kadılık ve şeyhülislamlığa dönüşmüştür. Osmanlı nizamı, nizayı dışlayan bir kurumsallığı yakaladıkça büyümüştür. Kabilenin hanedana dönüşmesi ve medresenin de sistemin içerisinde yer almasına karşın sûfîler kurumsallıktan en son nasibini alan zümre olacaktır.</p>
<p><strong>Bâtınî Sultanların Otoritesi</strong></p>
<p>Sûfîler tarih boyunca devlete itaate vurgu yapmışlar ve sultanın iktidar gölgesi altında yer almışlardır. Sultana itaati bir gereklilik olarak görmüşler ve itaati âlemde gâye ve nizâmı gerçekleştiren temel siyâsetin âleti olarak değerlendirmişler ve bunu her vesile ile sultanlara ifade etmişlerdir. Nitekim Kaygusuz Abdal, Mısır’a vardığında Mısır padişahının bir gözünün kör olduğunu duyunca dervişlerine bir gözlerini pamukla kapatmalarını emretmiş ve sultana “Sultanum, bizüm âdetimüz oldur ki, kangı beldeye vardukda ol vilâyetün padişahına mûtî oluruz ve her kangı dıraht-ı münteha sâyesinde karar kılduksa âna hayır dua ederiz. Hâlâ sizin taht-ı hükümetinizde gelüb size tâbi oluruz.” demiştir. Yine itaata vurgu yapan Sarı Abdullah Efendi, “vücûd-ı selâtîn vech-i arzda zill-i Hüdâ ve sebeb-i âsâyiş-i berâyâ olub itâ‘ati vâcib olduğunda şekk u imtira‘ yokdur.” derken, İsmail Hakkı Bursevî ise bu hakikati “cemî‘ siyâsât-ı şer‘iyye ve nevâmis-i hikemiyye riyâset u inkiyâd üzrerine mebnidir.” şeklinde dile getirir. Fakat bu sultanlarla ilişkinin sadece bir boyutudur. İtaat derlerken bir taraftan da padişahların yalnızca zâhirî saltanatlarının olduğuna da vurgu yapmaya devam etmişlerdir. Peygamberlerin insanların hem bâtınları hem zahirleri üzerinde hükmü ve otoritesi (taslît) olduğunu, sultanların tasallutunun ise sadece insanların zâhiri üzerine olabileceğini ve sultanların peygamberlerin koydukları kanunları (siyâsât-ı şer‘iyye) uygulamakla mesul olduklarını belirtmişlerdir. Bu siyasetlerinde, genelin ve zâhirin (siyâset-i amme) sultanlara itaat etmelerine vurgu yapmışlardır. Ama insanların bâtınları üzerinde bir başka siyasetin geçerli olduğu iddiası ile öne çıkmaktan da vaz geçmemişlerdir. Nitekim âlimlerin ve âriflerin (ulemâ-yı billah) otoritesi vardır ki bu insanların özeli üzerinde bir iktidardır. Bu ilim sahipleri bâtında ulû’l-emr olarak otorite sahipleridir.</p>
<p>Hemen hemen bütün sûfî zümreler bir yandan sultanlara itaatten bahsetseler de kendilerinde tecelli eden hilâfetin ilâhî isimler (esmâ) bilgisi ile icra edilen bir tasarruf olduğuna sıklıkla vurgu yapamaya devam etmişlerdir. Böylece otoritelerinin, maddî iktidarın nesneler (eşyâ) üzerindeki sınırlı gücünün ötesinde olduğunu devamlı vurgulamışlardır. Hatta bazı sûfilere göre sultanların saltanatı bile maddî otorite üzerindeki bir merci olan velilerin mânevî iktidarlarının işâret ve tayini (nefes-i evliyâ) ile gerçekleşir. Mesela bazılarına göre Osmanoğullarının saltanatı, dönemin kutbu olan Hacı Bektâş-ı Velî’nin iktidarıyla gerçekleşmiştir. Yine saltanatı Osman Gâzî’ye, Şeyh Seyyid Ebu’l-Vefâ el-Bağdâdî’nin verdiği, Kumral Bâbâ gazaya giderken Osmân Gâzî’ye kıyamete kadar devam edecek bir devlet ihsan edildiğini müjdelediği, Orhan Gâzî’nin Vefâiyye ile irtibatı olan Geyikli Baba’dan saltanatına dair dua aldığı ve Bursa hisarının kapısının önüne bir kavak fidanı diktiği, Fatih Sultan Mehmet’e Belgrat’ı fethedemeyeceğini söyleyen Otman Baba ile karşılaşmalarında sultana “Tiz cevap ver ki sultan sen misin yohsa ben miyim?” diye sorduğu ve Fatih’in ise “Padişah sensin ve sırr-ı Hüdâsın… babacuğum” dediği onun da “Hây şöyle bil ki padişah benem. Sen değilsin.” dediği, Eşrefoğlu Rûmî’nin halifesi ve damadı Abdurrahim Tirsî’nin II. Beyâzıt’tan sonra Osmanlı tahtına kimin cülûs edeceğine dair Resulullah’ın (s.a.s.) beyanını ifade etmesi, Şeyh İsâ Saruhânî’nin hilafet ve saltanatın Osmanoğulları’nda kalıp kalamayacağını verdiği haberler gibi menâkıbnâmelerde geçen onlarca örnek sûfîlerin kendi otoritelerini sultanların üzerinde bir tahakkukla ilişkilendirdiklerine delil teşkil eder. Bu tavrın, bir yandan sûfîlerin kendilerini iktidarın kaynağı olarak görüp, iktidara kendi konumlarını hatırlatma, öte yandan da maddî iktidara itaat vurgusu ile sultanların gönlünü alma, halk muhayyilesinde sultanları ve kendilerini meşrulaştırma gibi iki taraflı bir işlev gördüğü söylenebilir. Gazzâlî’nin bahsettiği ikiz kardeşlerin, karşılıklı olarak birbirini meşrulaştırması olarak da değerlendirilebilir. Fakat belirtmek gerekir ki zaman zaman bu iktidar alanları arasında yani maddî sultanlar ile manevî sultanlar arasında kendi ontolojilerine işaretle bazı çatışmalar da olmuştur. Bu çatışmalar temelde üç izlekte devam etmiştir. İlki iktidarın kaynağına yönelik tartışma ve dolayısıyla kutbiyyetin devletin de üzerinde bir hükümle, âlemdeki sultanlık olduğu iddiaları üzerinden gerçekleşmiştir. Özellikle Hamzavî Melâmîlik, kutbiyyet söylemi ve vahdet-i vücûdu ifade tarzlarının saltanatla ve halkın itikadî vechesi ile çatışması sebebiyle cezalandırılmış en önemli zümredir. İkincisi ise sosyal nizamın bozulmasına yönelik kaygı oluşturan şeyhlerin öldürülmesi veya sürgüne gönderilmelerine yönelik tedbirlerdir. Başta Melâmî, Halvetî zümreler olmak üzere Celvetî, Bektâşî, Nakşî sûfîler de bundan nasibini almışlardır. Özellikle Osmanlı Devleti’ne manevî saltanat cephesinden yükseltilen en önemli itirazlardan biri de Niyâzî-i Mısrî’nindir. Yine Bursevî’nin 25 sene kutupluk yaptığını söylediği şeyhi Osman Fazlî-i İlâhî’nin sürülmesi de benzer kaygılarla olmuştur. Bazen de “âlemin kutbu” kabul edilen nice meşâyihin kellesi alınmıştır. III. Murad’ın Revân seferi esnasında öldürülen Şeyh Rûmî’nin başına gelenlerin sebebi, bağlılarının sayısının devleti korkutacak nispette büyümesi olarak yorumlanmıştır. Üçüncüsü ise dinî ortodoksinin dışına çıktıkları için cezalandırılan şeyhler ve tarikatlardır. Neticede devlet ve saltanata dair mistik yorumların “ele avuca sığmaz oluşu” tabiidir ki her zaman tenkid ve tartışmaları, koğuşturmaları ve sürgünleri beraberinde getirmiştir.</p>
<p>Siyaset hakkında ulemanın ürettiği şer‘î değerlendirmeler, çerçevesi belli olan ve umumen kabul edilen bir referans sistemine sultanları davet ederken, keşfe dayalı sûfî yöntemin doğası ve bunun halkın hissiyatı üzerindeki cezbesi ise devleti her zaman düşündürmüştür. Sûfîler bu sebeple bir taraftan imkân cihetinden devletin gayrı resmi bir uzvu gibi çalışırlarken, zaaf cihetinden de nüfuz ve prestijleri ile tehlike oluşturabilmekteydiler. Sultanlar ve şeyhler arası ilişkiler aslında karşılıklı olarak birbirlerine müspet ya da menfî tesîr ettikleri bir durum arz eder. Bu ilişki terazisinin kefesi gittikçe sultanlar yönünde ağırlaşmış ve sultanların kuvvetli olduğu bir patronaj ilişkisine doğru evrilmiştir. Fakat ne şeyhler sultanın mutlak manada kulu olmuş ne de sultanlar onların mutlak otoritesinin altındaki bir müritliği seçmişlerdir. Her dönemde Osmanlı Devleti’nin tarikatlar üzerindeki hâkimiyeti esas olmuştur. Sûfîler ise devletle ne sürekli kavga etmişler ne de devamlı sulh içerisinde olmuşlardır.</p>
<p><strong>Zâhirî Sultanların Zaferi</strong></p>
<p>19. yüzyıla gelindiğinde sosyal zümreler ve iktidar arası ilişkilerin yeniden düzenlenmeye başlandığına şahit oluyoruz. Hem siyasette, hem toplumsal alanda merkezîliğin arandığı, tek bir iktidar otoritesi altında bütünleşme temayüllerinin arttığı ve millileşme ve modernleşme hareketlerinin de ivmesini yükselttiği bir devirde tekkelerin ve sûfî zümrelerin bundan nasibini almaması düşünülemezdi. Merkezîleşmek, bazı zümre ve kurumların ıslahı, tasfiyesi veya yeniden nizama bağlanması ile yönetimdeki dağınıklığın ortadan kaldırılması, idare ve kontrol sistemleri inşa edilmesi yönünde bir tutum olarak gelişiyordu. Artık gelenekleşen devlet yapısı yeni dinamiklere cevap vermemekte, batılı rakiplerle mücadele için yeterli güç sağlamamakta idi. Bu doğrultuda âyânların tasfiyesi, askeri kurumların yeniden dizayn edilmesine ek olarak bir taraftan da tarikatlar yeni bir ıslahat programı altında düzenlenecekti. Tekke ve tarikatlar dahi kendini sorgulamakta ve ihtiyaçlar doğrultusunda yenilenme arayışı göstermekteydi. III. Selim ile başlayan yeni düzen fikri, dinin de devlet kontrolüne girmesi, millileşmesi, padişaha ve Ehl-i sünnet inançlarına bağlı bir düzleme çekilmesi yönünde tasarruflar öngörüyordu. Bu yaklaşım daha sonra dinî muhalefet ve farklılıkların bir tür fesat olarak değerlendirilmesi sürecine doğru evrildi. II. Mahmud dönemine gelindiğinde devlet, ordu ve din alanındaki zümre ve hareketleri kontrol altına almak ve var olan kurumlarını devlet hiyerarşisine eklemlemek yönünde bir teşebbüse başvurdu. Yeniçerilik ve onunla birlikte Bektaşiliğin lağvedilmesi bu konuda gerçekleşen en önemli icraatlardandır. Yine vakıf mülkleri tek bir kurumsal yetki altında toplandı. Sonrasında ise dinî vazife ve sıfatlar artık devletin kontrol ettiği ve dağıttığı memurluk sistemine eklemlendi. Bu durum, teorik düzlemde büyük bir değişime işaret eder. Çünkü Meclis-i Meşâyıh’ın kurulması ile neticelenecek bu süreçte, zâhirin bâtının hükmü altında olduğu kadim anlayışı tersine çevrilecek, şeyhlerin padişaha bağlı bir memur olan şeyhulislâm tarafından atandığı bir sisteme geçilecektir. Bu, zâhirin apaçık bir zaferi olarak görülebilir. Artık padişahları dünya mülkü için kutublar vazifelendirmez. Tam tersi bir durum olarak şeyhler ilâhî teyid ile değil, padişahın memuru olan şeyhulislâmın ataması ile meşru vazife alma imkânını bulurlar.</p>
<p><strong>Meclis-i Meşâyıh: Bâtın Sultanlığından, Şeyhülislam Uhdesine</strong></p>
<p>Yeniçeriliğin 1826’da Sultan II. Mahmud tarafından ortadan kaldırmasıyla tarikatların ruhu ile birleşen bir iktidarın hayatiyeti son buldu. Bektaşiliğin tasfiyesi sonrası sair tarikatlar siyâsî tasarrufların yeni nesnesi haline geldi. Devlet, bazen Bektaşî tekkelerine Nakşî şeyhler atarken, bazen de İstanbul’daki tekkelerde görevli Nakşî-Halidî şeyhlerini, etrafındaki zevatın sayısal olarak çoğalması sebebiyle potansiyel tehlike görerek sürgün etti. Tekkelere yönelik kontrol, devletin yeni teşkilatlanması üzerinden inşa edilmeye çalışıldı. Şeyhler arasından başta şeyhu’l-meşâyıhlık veya reisu’l-meşâyıhlık sıfatıyla manevî büyüklüğü kabul edilen kimseler seçildi. Bunlar tarikat içi veya tarikatlar arası meselelerin çözümü için devlet tarafından görevlendirildi. Tarikatlara bazı vazifeler verilmeye başlandı. Tarikatların nizamı için, şeyhlerden gelen bazı tavsiye ve şikâyetlerden de istifade edildi. Mesela şeyhlerin talebi ile ilk olarak 1208/Ağustos 1793 tarihli fermanla, şeyhlerden oluşan bir meclis teşekkül ettirilmiştir. Bu meclisin ana görevi itikadı bozuk olan şeyhlerin saraya bildirilmesi, izinsiz ve usulsüz tekke açanların engellenmesi olmuştur. Bu ferman ile İstanbul’da ve hususen Eyüb, Galata ve Üsküdar gibi ilçelerde tekke açmak ve usul erkân sürmek için itikadı sahih ve muttaki olmak yanında tanınmış meşâyıhdan izin alma gerekliliği getirilmiştir. Şeyhlerin devlet kadrosuna geçmelerine yönelik ilk ısınma denemeleri bunlardır.</p>
<p>Daha sonra 1227/1812 tarihli ferman ile her tarikatın pîrinin medfun olduğu tekkenin o tarikatın merkezi kabul edilmesi ve merkez tekkenin postnişininin o tarikatın sair tekkelerinden de sorumlu olması, herhangi bir şeyhlik makamının boş kalması durumunda yerine atanacak şeyhin merkez tekke şeyhinin teklifi, sair meşâyih-i kirâm ile yapılan istişareler ve şeyhulislamlık makamının görüşünün alınması ile gerçekleşebileceği ferman olunmuştur. Bu ferman ile önce tekkeler kendi içlerinde merkezîleştirilmiş ve şeyh atamaları merkez tekke meşâyihine ve şeyhülislamlığa bağlanmıştır. Bununla tekkeler şeyh atama konusunda bağımsızlıklarını yitirmiş ve devlet hiyerarşisine eklemlenmişlerdir. Devlet böylece şeyhleri vazifelendirerek tekkeleri hem kontrol etmek hem de onlara nizam vermek gibi maslahatları gözetmiştir. Öte yandan tekke vakıflarının 1241/1826 tarihinde kurulan Evkâf-ı Hümâyûn Nezareti’ne bağlanması ile tekkeler malî bağımsızlıklarını kaybetmişlerdir. Bu düzenleme ile tekkeler iktisadî olarak da devlete bağlanmış, tekke şeyhleri devletten maaş alan bir memur konumuna gelmişlerdir. 1283/1866 tarihinde geldiğimizde ise Şeyhülislam Mehmet Refik Efendi tarafından verilen arz tezkiresinde, Meclîs-i Meşâyıh’ın bil-fiil icracı olacak şekilde yeniden tesis edilmesi talebi dile getirilmiş ve bunun üzerine 1283/1866 tarihli bir irade ile Meclîs-i Meşâyıh kurulmuştur. İlk reisi Mevlevî şeyhi Osman Selahaddin Dede olan Meclîs-i Meşâyıh’da Sadiyye, Kadiriyye, Sünbüliyye, Halvetiyye ve Nakşibendiyye’den birer temsilci bulunmaktaydı. 1874’te yapılan bir düzenlemeyle Rifaiyye’den de bir temsilci alınarak meclisin üye sayısı altı olmuştur. Üye sayısı zaman zaman ikiye düşmüş, bazı dönemlerde de yediye çıkarılmıştır.</p>
<p><strong>Son Perde</strong></p>
<p>Meclîs-i meşâyıh ile birlikte, tarikat ve tekkelerin kontrolüne yönelik teşebbüsler artmıştır. Bu duruma bazı itirazlar olmuşsa da büyük bir direnme gösterildiği söylenemez. Padişahın emri ile Osmanlı Devleti’ndeki bütün tekkeler şeyhülislamlığın bir alt dairesi olan Meclîs-i Meşâyıh’a bağlanmıştır. Alınan kararlar ve yapılan atamaların tamamı meşihât makamının onayından geçmekte, bütün maddî tasarruflar da Evkâf-ı Hümâyûn nezaretine havale edilmekteydi. Meclîs-i Meşâyıh ise bir reisin çevresindeki azalardan oluşan, bir nizamnâmesi bulunan ve Anadolu’da kendilerine bağlı encümenliklerin bulunduğu, talimatnâme yayınlayan idarî bir organa dönüşmüştür. Meclis-i Meşâyıh’ın uhdesinde olan işler, şeyhlik, zaviyedarlık, türbedarlık gibi tekke kadrolarına atamalar yapmak, atanan kişilerin ehliyetlerini tespit etmek, şeyh çocuklarının eğitimleri ve seyr u sülûklarının tamamlanması konusunda tedbirler almak, tekke mülklerinin vakfiyelerine uygun kullanımını takip etmek ve tahsisatı ile ilgili düzenlemeler yapmak, vefat eden şeyhlerin hanım ve çocuklarının barınma ve iaşesi konusundaki tasarruflarda bulunmak, harap tekkelerin yeninden inşasını sağlamak, tekkelerin iaşe giderlerine yardımcı olmak, şeyhlere mali yetkileri konusunda mühürler vermek, şeyhlerin hilafetlerini tasdik etmek, hilafetlerine göre atanmalarını, atandıkları tekkenin zikir ve ayinlerini icra etmelerini sağlamak, tekkeler dışında evlerde ve camilerde yapılan zikir ve ayinlere müdahale etmek, meşâyıh-ı kirâmın maddî ve manevî şeref haklarını korumak, tekkelerin temizliği ve bulaşıcı hastalıklardan korunması için tedbirler almak, ilmi çalışmalar yapmak için dergi yayınlamak ve ilmî bir cemiyet oluşturmak gibi işlerle sınırlı kalmıştır.</p>
<p>Meclîs-i Meşâyıh, Şeyhülislâmlık müessesesinin kaldırıldığı döneme kadar şeriatın zâhirinin hükmü altında yani Bâb-ı Meşihat’ta faaliyetlerini yürütmüştür. Yeni cumhuriyetle birlikte şeyhülislamlık suretindeki zâhir ortadan kalkınca, zâhir kaydına bağlanan bâtınî referanslar da hem sosyal hayattan hem de devletten çekilmiştir. Gazzâlî’nin ifadesi ile ikiz kardeşlerden biri artık sahnede yoktur. Din u devletten dinin düşmesi, mülk u milletten de milletin düşmesi gibi bir yolun önünü açmıştır. Hilâfetin kaldırılması, tekke ve zaviyelerin kapatılması, devletin dininin İslam olduğu ibaresinin anayasadan çıkarılması sonrasında ise yeni bir döneme girilmiştir. Yeni terminoloji “mülk u devlet” olarak kalmış; millet, devlet zemininden dinini de alıp sosyal hayatın içine doğru çekilmiştir. Eğer Diyanet İşleri Başkanlığı olmasa idi bu küskünlük ve kopuşun daha derin olacağı aşikârdır. Yaşanan küskünlükler, sosyal hayata çekilen dinî zümrelerde birçok müspet veya menfi durumu, imkân veya zaafı ortaya çıkarmış, devlet dışına atılan dinî zümrelere başka güçlerin müdahalesi olmuş, yeni gerçeklikler ortaya çıkmıştır. Seküler devletle din ilişkileri türlü devirlerden geçmiş, en son 15 Temmuz badiresine sebep olan süreç gerçekleşmiş, şaşırtıcı olarak dini temsil ettiği söylenen bir cemaatin seküler, seküler olduğu ifade edilen bir devletin (?) ve ona sahip çıkan milletin de din adına tepkiler verdiğine şahit olunmuştur. Demek ki din ve devlet ilişkileri hassas bir denge üzerinde gitmektedir. Anlaşılıyor ki bu bağlam karışıklığının, yer bulamamanın, çatallanmanın, küskünlüklerin acıları devlete de dine de zarar vermektedir. Öyle gözüküyor ki ikiz kardeşlerin birbirlerini yok etmeye girişmeyeceği bir düzlemde her iki yöne de bakabilen Diyanet İşleri Başkanlığı’na her zamankinden ağır ve önemli vazifeler düşmektedir.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/maddi-iktidar-ve-manevi-otorite-arasinda/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bir Referans Olarak Mehdî ve Mehdîlik</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/bir-referans-olarak-mehdi-ve-mehdilik/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/bir-referans-olarak-mehdi-ve-mehdilik/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mahmut Çınar]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 03 Mar 2018 06:33:18 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kapak]]></category>
		<category><![CDATA[6. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[FETÖ]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. İsa]]></category>
		<category><![CDATA[Mahmut Çınar]]></category>
		<category><![CDATA[Mart 208]]></category>
		<category><![CDATA[Mehdi]]></category>
		<category><![CDATA[Müslüman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1734</guid>

					<description><![CDATA[Şia’ya göre Hz. İsa, Mehdînin yardımcısı; Ehl-i sünnet tasavvuf çevrelerine göre ise Mehdî, Hz. İsa’nın yardımcısı olarak düşünülmüştür. Hz. İsa, Hıristiyanlar tarafından da beklendiği için sadece Müslümanlar tarafından beklenen kurtarıcı, Mehdî’dir. İnsanoğlu, fıtratı gereği yaptığı her türlü faaliyetin meşru bir zeminde olmasını bekler. Özellikle dinî faaliyetler söz konusu olduğu zaman, bu husus biraz daha önem kazanır. Zira din, sadece insanın dünyasını değil aynı zamanda ebedi hayatı olan ahiret yurdunu da etkilemektedir. Buna bağlı olarak insan, dinî faaliyetlerinde, daha da hassas davranarak, bulunduğu zeminin sağlam ve meşru olmasını ister. Kuşkusuz dinî hayat, bireysel etkinliklerin yanı sıra toplu olarak ve cemaat halinde yapılması gereken unsurlar da içermektedir. Yüce Allah’ın: “İyilik ve takvâ hususunda yardımlaşın, günah ve haksızlık yolunda yardımlaşmayın.” ve “Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı yapışın; bölünüp parçalanmayın.” ayetleri, müminlerin dinî faaliyetlerini birlikte yapmalarını ön gören referanslardan sadece iki tanesidir. Bunun neticesinde tarih boyunca mezhepler, tarikatlar, cemaatler ve diğer sosyal gruplar ortaya çıkmıştır. Söz konusu grupların büyük çoğunluğu ilk anda tamamen iyi niyetle ve dinî kaygılarla ortaya çıkmakta ve her alandaki referanslarını dinden aldığını iddia etmektedir. Bu iddialarında çoğu zaman samimi olduklarını kabul etmek mümkündür. Ancak ilerleyen dönemlerde varlığını muhafaza etmek ve bunu genişleterek sürdürebilmek için, muhataplarını ikna etmek üzere güçlü referanslar &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Şia’ya göre Hz. İsa, Mehdînin yardımcısı; Ehl-i sünnet tasavvuf çevrelerine göre ise Mehdî, Hz. İsa’nın yardımcısı olarak düşünülmüştür. Hz. İsa, Hıristiyanlar tarafından da beklendiği için sadece Müslümanlar tarafından beklenen kurtarıcı, Mehdî’dir.</strong></p>
<p>İnsanoğlu, fıtratı gereği yaptığı her türlü faaliyetin meşru bir zeminde olmasını bekler. Özellikle dinî faaliyetler söz konusu olduğu zaman, bu husus biraz daha önem kazanır. Zira din, sadece insanın dünyasını değil aynı zamanda ebedi hayatı olan ahiret yurdunu da etkilemektedir. Buna bağlı olarak insan, dinî faaliyetlerinde, daha da hassas davranarak, bulunduğu zeminin sağlam ve meşru olmasını ister. Kuşkusuz dinî hayat, bireysel etkinliklerin yanı sıra toplu olarak ve cemaat halinde yapılması gereken unsurlar da içermektedir. Yüce Allah’ın: “İyilik ve takvâ hususunda yardımlaşın, günah ve haksızlık yolunda yardımlaşmayın.” ve “Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı yapışın; bölünüp parçalanmayın.” ayetleri, müminlerin dinî faaliyetlerini birlikte yapmalarını ön gören referanslardan sadece iki tanesidir. Bunun neticesinde tarih boyunca mezhepler, tarikatlar, cemaatler ve diğer sosyal gruplar ortaya çıkmıştır.</p>
<p>Söz konusu grupların büyük çoğunluğu ilk anda tamamen iyi niyetle ve dinî kaygılarla ortaya çıkmakta ve her alandaki referanslarını dinden aldığını iddia etmektedir. Bu iddialarında çoğu zaman samimi olduklarını kabul etmek mümkündür. Ancak ilerleyen dönemlerde varlığını muhafaza etmek ve bunu genişleterek sürdürebilmek için, muhataplarını ikna etmek üzere güçlü referanslar arar. İşte tam da bu süreçte, Allah’ın hidayette kıldığı ve mutlak zafer vaad ettiği düşünülen “Mehdî” gibi figürler ön plana çıkar.</p>
<p>Kuşkusuz insanlığın inanç tarihi, ilk insan olan Hz. Âdem ile başlamıştır. Onun ilk çocuklarından itibaren hak – batıl çatışması da tarih sahnesine çıkmıştır. Kur’ân’da: “Dinlerini parçalayıp -her bir grubun kendindekini beğendiği- fırkalara ayrılanlardan olmayın.” ayetinde işaret edildiği gibi, her şahıs ve grup kendisinin hak yolda olduğunu düşünerek bunu başkalarına da kabul ettirme gayreti içine girmiştir.<br />
İnsanlık tarihi boyunca hem bu alanda hem de diğer beşeri etkinlik alanlarında birçok defa büyük kitlesel kargaşa ve bunalımlarla karşı karşıya kalınmış, bu dönemlerde kendilerine hem dinî alanlarda hem de dünyevî iktidar alanlarında rehberlik edecek birilerini bulma arayışına girilmiştir. Bu arayış, başta kutsal metinler olmak üzere zaman zaman inanç, düşünce ve kültürel kaynaklar tarafından da beslenmiştir. Tevrat ve İncil’de zikredilen ve bir gün vazifesini tamamlamak üzere ortaya çıkması beklenen kurtarıcı “Mesih” etrafında beslenen beklentiler; Azteklerde “Quatzalcoatl”, Eski Mısır’da “Ameni”, Hinduizm’de “Kalki”, Budizm’de “Maytreya”, Mecûsîlikte “Saoşyant” şeklinde isimlendirilmiştir.</p>
<p><strong>Mehdi ve Mesih</strong></p>
<p>Müslümanlar arasında da Hz. Peygamber’in vefatından kısa bir süre sonra, henüz Sahabeden bazılarının hayatta olduğu dönemlerden itibaren meydana gelen bunalımlarla birlikte, dinî meşruiyet problemi ortaya çıkmış, bu problemle eş zamanlı olarak “Mehdî” ve “Mesih” inancı da gündeme girmiştir. Şu var ki diğer dinlerde kıyâmete yakın bir zamanda ortaya çıkarak, zulüm ve haksızlıkla dolan yeryüzüne, adalet ve hakkaniyeti doldurması beklenen kurtarıcı, bir tek şahsiyet olarak tasavvur edildiği halde, Müslümanlar arasında biri Hz. İsa diğeri Mehdî olmak üzere, iki şahsiyet şeklinde tasavvur edilmiştir. Ancak her ne kadar iki şahsiyet şeklinde tasavvur edilmiş ise de her ikisi birbirine destek olacak şekilde düşünülmüş, Şia’ya göre Hz. İsa, Mehdînin yardımcısı; Ehl-i sünnet tasavvuf çevrelerine göre ise Mehdî, Hz. İsa’nın yardımcısı olarak düşünülmüştür. Hz. İsa, Hıristiyanlar tarafından da beklendiği için sadece Müslümanlar tarafından beklenen kurtarıcı, Mehdî’dir.</p>
<p>Hz. Peygamber’in vefatından sonra Müslümanların fethettikleri İran ve Roma hinterlandında, karşılaştıkları kültür ve inanç toplulukları arasında “Vaadedilen kurtarıcı” (müncî-i mev‘ud) beklentisi, oldukça canlı bir şekilde varlığını sürdürmekteydi. Özellikle Yahudilik ve Hıristiyanlıktaki “Mesih” inancı ile Mecûsîlikteki “Saoşyant” inancı, Müslümanlarla iç içe yaşayan Roma ve Pers halkları tarafından yaşatılmakta idi. Bu topraklarda (Kûfe ve Basra gibi) yaşayan Müslümanlar arasında da kaos dönemlerinde bu inançlara benzer şekilde Mehdîlik anlayışının giderek yaygınlık kazandığı görülmektedir. Ancak bilinen anlamıyla birtakım “Messianik/Mesihçi” anlamların yüklenerek kullanılması, Muaviye b. Ebû Süfyân’ın (ö. 60/680) vefatından hemen sonra ortaya çıkan kargaşa ortamına denk gelmektedir. Özellikle Hz. Hüseyin’in (ö. 61/680) Kerbelâ’da hunharca katledilmesi, ümmet içerisinde ciddi üzüntü ve bunalımlara sebep olmuş, onun intikamını almak için çeşitli arayışlar içine girilmiştir. Bu çerçevede Emevîlerin III. Halifesi Muaviye b. Yezid’in vefatı üzerine meydana gelen otorite boşluğu esnasında Kûfe’de ortaya çıkan Muhtar es-Sakafî tarafından, Hz. Hüseyin’in baba bir kardeşi Muhammed b. Hanefiyye (ö. 71/691) için “Beklenen kurtarıcı” anlamında “Mehdî” tabiri kullanılmıştır. Muhtar, siyasi meşruiyetini sağlama almak için böyle bir yönteme başvurmuştur. Gerçekten de Ehl-i Beyt vurgusunu ön plana çıkararak siyasî hedeflerine ulaşmada önemli ölçüde taraftar bulmuştur. Daha sonraları Emevîlerin Horasan Valisi Abdurrahman b. Muhammed b. el-Eş‘as (ö. 85/704) ve Emevî Halifesi Ömer b. Abdülaziz (ö. 101/720) için de Mehdî denilmiştir. Abbasîler hilafeti uhdelerine aldıktan sonra ilk halife es-Seffah (ö. 136/754) kendisinin Muhammed b. Hanefiyye’nin mehdîlik misyonunu taşıdığını öne sürmüş, kardeşi Mansûr (ö 158/775) ise bu anlayıştan istifade etmek üzere oğluna el-Mehdî adını vermiştir. Diğer taraftan bunlara karşı Ehl-i Beyt merkezli muhalefetin önderliğini yapan ve “Nefsüzzekiyye” olarak da meşhur olan Hz. Hasan’ın torunu Muhammed b. Abdullah’a da akrabaları tarafından “Mehdî” denilmiştir.</p>
<p><strong>Mustafa Kemal Mehdi miydi?</strong></p>
<p>Bunların yanında daha başka birçok şahsiyet hakkında da bu tabir kullanılmakla beraber özellikle İmâmiyye (İsnâ aşeriyye) Şiası tarafından Hasan el-Askerî’nin oğlu olan ve on ikinci imam olarak kabul elden Muhammed el-Mehdî için bu tabir kullanılmış, günümüze kadar yaşadığına ve zuhur edeceği günü beklediğine inanılmıştır. Günümüzde yaşayan bu ekole mensup çevreler tarafından, oldukça canlı bir şekilde bu inanç yaşatılmakta ve bu doğrultuda siyasi, iktisadî, mimarî, ictimâî ve fikri olarak hayatın her alanında düzenlemeler yapılmaktadır. “Mehdîlik” söz konusu olduğunda, onların temel inanç esasları arasında da yer aldığı için ilk akla gelen bu ekolün anlayışıdır. Bununla beraber Ehl-i Sünnet ekolü içerisinde de kriz dönemlerinde ortaya çıkarak ümmetin en azından belirli bir kesimini kurtarmaya çalışan şahsiyetler için bu tabir kullanılmıştır. Mehdî b Tûmert, Timûrtaş b. Nevin ve Abdülaziz b. Muhammed b. Suûd bu isimlerden birkaçıdır. Anadolu’da da kurtuluş savaşı esnasında, vatanı düşman işgalinden kurtarması, söz konusu kaos ortamını bitirmesi yönüyle Mustafa Kemâl için de “Mehdî” tabiri kullanılmıştır.</p>
<p>Ayrıca Kadıyânîlik, Bahâîlik, Bâbîlik gibi birtakım marjinal gruplar da buna benzer anlayışlar üzerine kurulmuş, ancak daha sonra bu anlayışlarını oldukça derin dinî/fikrî temeller üzerinde geliştirmeye başlamışlardır. Günümüzde de bazen birey olarak bazen de topluluk (cemaat) olarak mehdîlik iddiasında bulunan çevrelere rastlanılmaktadır. Bunların tamamı incelendiğinde işin dinî-teorik boyutundan daha çok, güncel siyasî ve içtimâi beklentilerin ön plana çıktığı görülmektedir. Günümüzde FETÖ gibi yapılanmaların yanı sıra bir takım marjinal gruplar da mehdîlik inancı üzerinden meşruiyet aramakta ve bu doğrultuda taraftar toplamaya çalışmaktadır. Bu yönteme başvurmalarının en önemli nedeni, mehdî için tasavvur edilen güçlü otorite ve hiç kimsenin onun kılıcına karşı gelememesi ile onun hidayette olduğuna dair yaygın anlayıştır. Böylelikle başta taraftarları olmak üzere, insanları ikna ederek, ortamı lehlerine çevirme çabası içine girmektedirler. Ancak Hz. Peygamber’in vefatının üzerinden bu kadar zaman geçmesine rağmen, söz konusu iddiayla ortaya çıkan hiç kimse bu hedefine ulaşmamıştır. Bundan sonra da ulaşmayacaktır. Başka bir açıdan değerlendirildiğinde mehdîlik hakkında şunları kaydetmek mümkündür: Mehdîlik sadece Şia’da beş temel esastan biri olan “İmâmet” esasının kapsamında değerlendirildiğinden dolayı akîdenin bir parçasıdır. Ehl-i sünnet tasavvuf çevreleri ile bir kısım Selefîler de mehdîlik inancına sahip olmakla beraber, bunların hiçbiri bunu akidevî bir mesele olarak görmemektedir. Ehl-i Sünnet akaid ve kelam eserlerine baktığımızda büyük çoğunluğu bu konuya değinmemiş, özellikle müteahhirûn döneminde yazılan eserlerde ya kıyametin alametleri arasında ya da imâmet bahsinde hiçbir detay vermeden sadece Şia’ya cevap vermek için konuya yer verilmiştir. Mehdîlik için Kur’ân’dan hiçbir delil olmadığı gibi, Buharî, Müslim ve İmâm Mâlik gibi büyük hadis müelliflerinin eserlerinde de herhangi bir rivayet bulunmamaktadır. Bununla beraber en meşhur sünen sahipleri olarak bilinen Ebû Dâvud, Tirmizî ve İbn Mâce ile Ahmed b. Hanbel, eserlerine mehdîlik hakkında pek çok rivâyeti almışlardır.</p>
<p><strong>Mehdiliğin Makul Zemini</strong></p>
<p>Bütün bunları dikkate aldığımızda mehdîliğin farklı boyutlarda da olsa makûl bir zemininin bulunduğunu görmekteyiz. Şöyle ki ümmetin siyasî, iktisadi, fikrî, ictimâî ve dinî alanlarda kaos yaşadığı dönemlerde elinden tutarak söz konusu krizin aşılmasında önderlik yapan şahsiyetlere lafzî anlamına bağlı olarak “Mehdî” denilmesinde herhangi bir sakınca yoktur. İlk dönemlerde de bu anlamda kullanılmıştır. Ancak Peygamberleri bile geride bırakan bir takım özelliklerle donatılmış yarı ilahî bir şahsiyetin ahir zamanda ortaya çıkıp yeryüzünü adalet ve hakkaniyetle dolduracağına dair elimizdeki kaynaklar yeterli değildir. Ayrıca bu anlamı bir grup veya cemaate yüklemenin de her hangi bir geçerli delili yoktur. Kaldı ki “cemaat” tabiri ümmetin tamamını kapsayacak anlamda kullanılmış, ümmetin içinde belirli bir kesimle sınırlı olarak İslam tarihinin hiçbir döneminde kullanılmamıştır. Dolayısıyla belirli bir şahıs için olduğu gibi belirli bir grup için de bu tür anlayışların beslenmesi ümmetin parçalanması, tefrikanın yayılması, kendisi gibi düşünmeyenleri ötekileştirme gibi sonuçları beraberinde getireceğinden oldukça tehlikelidir. Bu tür eğilimler içerisinde bulunan çevrelerin tarih boyunca kendilerinden olmayanları dışladıkları ve onlara zarar verdikleri açıktır. Buna bağlı olarak herhangi bir şahıs ya da grubu değerlendirirken, onun iddialarından daha çok ne yaptıklarına, ne yapmak istediklerine ve günlük hayatlarındaki davranışlarına bakarak değerlendirme yapmak gerekir. Allah’ın hidayete erdirdiği bir zat veya onun etrafında bulunan insanlar, Allah’ın açıkça haram kıldığı fiillere yaklaşmadıkları gibi, aksine bununla mücadele ederler.</p>
<p>Bütün ümmetin Kur’ân’da açıkça ifade edildiği gibi Kur’ân ve Sünnet’ten başka hiçbir dinî otoriteyi mutlak olarak kabul etmeyen, bunların dışında kalan herkes ve her kurumun tartışmaya açık olduğunun farkında olması en doğru ve en garantili olanıdır. Ayrıca ümmetin tamamı veya bir kısmının işlerini uhdesine alan bir şahs-ı mânevîden bahsedilecekse, bu şahs-ı mânevî yine ümmetin bizzat kendisidir.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/bir-referans-olarak-mehdi-ve-mehdilik/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yeniden Yapılanma Sürecinde Cemaatler</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/yeniden-yapilanma-surecinde-cemaatler/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/yeniden-yapilanma-surecinde-cemaatler/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Özcan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 03 Mar 2018 06:31:02 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[6. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Cemaat]]></category>
		<category><![CDATA[Din İlimleri]]></category>
		<category><![CDATA[Mart 2018]]></category>
		<category><![CDATA[Müslüman]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Özcan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1732</guid>

					<description><![CDATA[Tarih, çöküntü asırlarından birine daha tanıklık ediyor. İmam Gazali hicri 5’inci, miladi 11’inci asırda kaleme aldığı Din İlimlerinin İhyası adlı eserinde ( İhyau Ulumuddin) bu toplumsal hastalıklara agah olmuş ve bunları teker teker sayarak tedavi yollarını göstermiştir. Keza bu hususta teşhislerini ve tedavi yollarını ‘El Beyan ve’l Tebyin fi Gurur el Halki Ecmain’ adlı müstakil eserinde toplamıştır. Yeni bir çağın başında, yeni bir yapılanma zorunluluğu karşısında cemaatler! İslam dünyası eski deyimle bir inhitat/dekadans/ çöküntü döneminden geçiyor. Bu da külli bir muhasebe ve yenilenmeyi gerektiriyor. İnsanlar hasta olduğu gibi topluluklar, cemaatler, cemiyetler ve devletler de hastalanabilir. Bu hastalık bazen tedaviye cevap verir, vermediğinde ise tabii ömrünü tamamlar. İbni Haldun’un ifadesiyle devletler de tüzel kimlikler olarak canlı organizmalara benzer. Doğar, gelişir, büyür ve ölürler. Bugün Arap dünyası baştanbaşa büyük bir buhran geçiriyor. Devletler iflasın eşiğine gelmiş, başarısız devletler kümesine düşmek üzere. Bazıları ise çoktandır müzmin bir şekilde başarısız devletler kümesinde bulunuyor. 1991 yılından beri Somali, 2011 yılından beri Yemen keza Libya gibi ülkeler bu kategoriye girebilir. Cezayir gibi petrol zengini ülkeler bile bu kategorinin çok uzağında değiller. Durum zannettiğimizden de kötü ve ciddi. Diğerleri de sıralarını bekliyorlar. Bu arazlar bir dönemin sonuna gelindiğini gösteriyor. Birleşik kaplar teorisi gereği devletlerin çöküşü esasında devleti &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Tarih, çöküntü asırlarından birine daha tanıklık ediyor. İmam Gazali hicri 5’inci, miladi 11’inci asırda kaleme aldığı Din İlimlerinin İhyası adlı eserinde ( İhyau Ulumuddin) bu toplumsal hastalıklara agah olmuş ve bunları teker teker sayarak tedavi yollarını göstermiştir. Keza bu hususta teşhislerini ve tedavi yollarını ‘El Beyan ve’l Tebyin fi Gurur el Halki Ecmain’ adlı müstakil eserinde toplamıştır.</strong></p>
<p>Yeni bir çağın başında, yeni bir yapılanma zorunluluğu karşısında cemaatler!</p>
<p>İslam dünyası eski deyimle bir inhitat/dekadans/ çöküntü döneminden geçiyor. Bu da külli bir muhasebe ve yenilenmeyi gerektiriyor. İnsanlar hasta olduğu gibi topluluklar, cemaatler, cemiyetler ve devletler de hastalanabilir. Bu hastalık bazen tedaviye cevap verir, vermediğinde ise tabii ömrünü tamamlar.</p>
<p>İbni Haldun’un ifadesiyle devletler de tüzel kimlikler olarak canlı organizmalara benzer. Doğar, gelişir, büyür ve ölürler. Bugün Arap dünyası baştanbaşa büyük bir buhran geçiriyor. Devletler iflasın eşiğine gelmiş, başarısız devletler kümesine düşmek üzere. Bazıları ise çoktandır müzmin bir şekilde başarısız devletler kümesinde bulunuyor.</p>
<p>1991 yılından beri Somali, 2011 yılından beri Yemen keza Libya gibi ülkeler bu kategoriye girebilir. Cezayir gibi petrol zengini ülkeler bile bu kategorinin çok uzağında değiller. Durum zannettiğimizden de kötü ve ciddi. Diğerleri de sıralarını bekliyorlar. Bu arazlar bir dönemin sonuna gelindiğini gösteriyor. Birleşik kaplar teorisi gereği devletlerin çöküşü esasında devleti devlet yapan devlet altı iç dinamiklerin de çöktüğünün göstergesidir. Bu anlamda İslami cemaatler, cemiyetler, meşrep ve mezheplerin de bu hastalıklardan kurtulamadığını, fazlasıyla payını aldığını söyleyebiliriz. Aksi takdirde, canlılığını muhafaza eden devlet altı yapıların devletin bünyesini, çatısını muhafaza ve takviye etmeleri gerekirdi.<br />
Bu açıdan üst yapının çökmesi alt yapının da sağlıklı işlemediğini gösterir. Toplum düzeni çöktüğünde devlet altında kalır. Sözgelimi, SSCB çökerken Gorbaçov’un ifadesiyle toplum düzeni, içkinin ve boşanmanın girdabında çökmüş ve ülke, ABD ile sadece uzay alanında rekabet edebilir halde idi. Öteki bütün alanlarda çökmüş ve iflas etmişti. Yürüyemeyen bir adamın uçması ne anlam ifade edebilir?</p>
<p>Arapların ‘dau’l ümem’ dedikleri bir deyim vardır. Milletlerin hastalıkları anlamına gelir. Milletlerin hastalıkları fiziki olmasa da bulaşıcıdır, birinden ötekine geçer. Pozitif unsurlar da öyledir. Birbirini etkiler ve etkilenir. İmam Rabbani’nin deyimiyle fikirlerin birbirine katılımı, eklenmesi ve birbirini aşılaması (telahuku efkar) her boyutta geçerlidir.</p>
<p>Medeniyetler nöbetleşe olarak birbirinden aktararak gelişirler. Hiçbiri sıfırdan başlamamıştır. Savaşlar ve yıkımlar olsa da insanlar birbirinden pozitif kalıcı özellikler de devşirmişlerdir. İslam dünyası da ‘dau’l ümem’ denilen milletlerin hastalıklarına yakalanmıştır. Arap ülkeleri bugün geneli itibarıyla ya başarısız ülkeler kümesindedir ya da olma yolundadır.</p>
<p>Tarih içinde de bu tür siyasi veya sosyolojik dönemler yaşanmıştır. Tarih, çöküntü asırlarından birine daha tanıklık ediyor. İmam Gazali hicri 5’inci, miladı 11’inci asırda kaleme aldığı Din İlimlerinin İhyası adlı eserinde ( İhyau Ulumuddin) bu toplumsal hastalıklara agah olmuş ve bunları teker teker saymış ve tedavi yollarını göstermiştir. Keza bu hususta teşhislerini ve tedavi yollarını ‘El Beyan ve’l Tebyin fi Gurur el Halki Ecmain’ adlı müstakil eserinde toplamıştır. Burada her meslek erbabının, her meşrebin, cemaatin ve meslek grubunun illetlerine, hastalıklarına temas etmiş ve önerilerini dile getirmiştir.</p>
<p>Bağdatlı Vaiz İbnü’l Cevzi de Telbisü İblis adlı eserinde ve sair eserlerinde bu hastalıklara özellikle sufi toplulukların illet ve hastalıklarına temas etmiştir. Bazen cemaatler değerlerine ve özüne yabancılaşmaktadır. Kendisinden geriye ismi ve resmi kalmaktadır. Bunu Şazeliye tarikatı ve Darkaviye kolu üzerinden gözleyen ve yozlaşma aşamalarını kademe kademe takip ederek kayda geçiren isimlerden birisi Abdulmecid es Sağir isimli Faslı yazardır. Fas da Maveraünnehir gibi tarikatların doğduğu ve serpildiği münbit yataklardan, ocaklardan birisidir. Nakşibendilik nasıl ki Buhara Semerkand hattında, havzasında gelişmişse Şazeliyye tarikatı ve benzerleri de Fas merkezli olarak serpilmişlerdir. Bununla birlikte zamanla bazı tarikatlar içten içe çökmüş ve çürümüştür.</p>
<p>19’uncu ve 20’inci asırda Ömer Muhtar, Abdulkadir el Cezairi gibi tekke çıkışlı kahramanların hilafına Batı Afrika havzasında ve kuşağında tarikatların ekserisi emperyalizmin kontrolüne, güdümüne girmişlerdir.</p>
<p>Abdulmecid es Sağir ‘İşkaliyyetü Islah el fikri’s Sufi’ isimli eserinde Darkaviye tarikatının gelişimine ışık tutuyor ve süreç içinde bozuluşunu gözlemliyor. Çıkardığı sonuçları da bizlerle paylaşıyor. Bu yolla bir tekkenin aşamalı bozuluşuna şahit oluyor ve tanıklık ediyorsunuz.</p>
<p>Osmanlı’nın yıkılmasıyla birlikte kurulu ve kurumsal dini yapılar ve bu yapıyla bağlantılı cemaatler de sona eriyor. Tasavvuf sadece Türkiye’de değil İslam dünyasının genelinde kabuğuna çekiliyor, sadece izleri kalıyor. İslami mimari gibi harabeleri kalıyor. Safevilik, Erdebili tekkesi üzerine gelişmesine rağmen zamanla tarikatlere yabancılaşıyor ve onları yasaklıyor veya en azından baskı altına alıyor. Şiiliği resmi bir mezhep ve anlayış haline (tek paradigma) getiriyor. Vehhabilik de davetten devlet şekline büründükten sonra Arabistan toprakları üzerinde tek paradigma haline geliyor, tarikatlara ve kendi dışındaki anlayışlara savaş açıyor. Aynen Safeviler gibi. Bağdat ile Fas arasında kalan ve Arap dünyasında tasavvufi hareketlerin ana merkezini temsil eden Kahire ise tasavvuftan kopmamakla birlikte fazlasıyla dejenerasyondan payını almıştır. Temsil ettiği tasavvufi çizgi folklorik bir düzeye inmiştir.</p>
<p>Bozulmayla birlikte halkı, hakka irşattan kopuyor ve uzaklaşıyor. Bugün Ezher Şeyhi Ahmet Tayyip ile eski Müftü Ali Cum’a tasavvufi bir gelenekten geliyor olmalarına karşın özellikle Ali Cum’a darbe sürecinde Sisi’nin amigosu gibi davranmıştır. Muhammed Kutup bazı yazılarında Bekriye ailesinden Tarikat Şeyhleri Meşihatı Başkanı Muhammed Tevfik Bekri’nin İngilizlerle samimi ilişkilerini nazara vermiştir. Bugün 2011 verilerine göre Mısır’da 76 tarikat kolu faaliyet göstermekte ve toplam mensuplarının sayısı 15/16 milyonu bulmaktadır.</p>
<p>Türkiye’de tarikatlar ve tekkeler resmen kapatıldığında durum Batı Afrika ülkelerinden pek farklı değildir. Tasavvufi cereyanlar laçkalaşmış, özüne yabancılaşmıştı. Senusilik gibi emperyalizme karşı hareket eden tasavvufi cereyanlar hariç geride kalanlar sömürge güçleriyle muvazaalı ilişkiler içine girmişler ve bu suretle ruhunu kaybeden içi boş yapılara dönüşmüşlerdir.</p>
<p>Osmanlı çökerken sadece devlet çökmemiş aynı zamanda dini yapılar ve kurumlar da çökmüştür.</p>
<p>Bu süreçte klasik İslami hareketlerle birlikte teceddüt yanlısı yenilikçi hareketler iki zıt hat ve çizgi şeklinde gelişmişlerdir. Tekke mektep ayrışması gibi kadimciler kendi içlerine çekilmişler yenilikçiler ise genellikle Batının yörüngesinde seyretmişler ve Batılılaşmanın ‘İslami şubesi’ görünümü kazanmışlardır. İkisinin ortasında kalan sofistike karakterli çok az sayıda çizgi kalıcı olabilmiştir. Hindistan’da Ebu’l Hasen en Nedvi’nin yetiştiği Lucknow’daki Daru’n Nedve çizgisi gibi.</p>
<p>İslami camia yenilikçiler ile kadimciler arasında iki kısma bölünmüşlerdir. Yenilikçi hareketler emperyalizm sonrasında uç vermişler ve yeni dini ve İslami anlayışı temsil eder duruma yükselmişlerdir.</p>
<p>Muhammed Abduh ve Reşid Rıza ekolünü temsil eden akımlar Endonezya’dan Cezayir’e kadar geniş bir alana uzanmış, tesiri altına almıştır. Endonezya’da Muhammediye Hareketi ile Cezayir’de Bin Badis hareketi veya Cemiyetü Ulema’il Müslimin, Muhammed Abduh ekolünün civar alanda yansımalarından ibarettir.</p>
<p>Türkiye’de Bediüzzaman çizgisi ile Mısır’da Müslüman Kardeşler hareketi kısmen Cemaleddin Afgani, Muhammed Abduh ekolünden etkilenmiştir.</p>
<p>Müslüman Kardeşler uzlaşmacı bir çizgiyi temsil etmeleri cihetiyle yer yer Selefilik ile Tasavvuf gergefinde kalmışlardır. Selefilik ile İhvan’ı birleştiren Sururiye ( merhum Muhammed Surur Zeynelabidin) gibi yeni akımlar da zuhur etmiştir. Buna mukabil Müslüman Kardeşler Selefiliğe siyasi bir katkı ve devinim getirmişler ama Selefilikten de bazen tasavvuf karşıtlığı devşirmişlerdir. Suriye Müslüman Kardeşler hareketi de aksine Said Havva, Abdulfettah Ebu Gudde ve Muhammed Hamid ekseninde tasavvufla barışık bir hat çizmiştir.</p>
<p>Osmanlı sonuna doğru, müesses ve döneme özgü dini anlayış ve kurumların solduğu gibi günümüzde mevcut İslami anlayış ve hareketlerin de miatlarını doldurduklarına dair genel bir kanaat oluşmaya başlamıştır. Artık kendilerinden beklenen işlevi yerine getiremiyorlar. Çekici değil yük haline gelmişlerdir. Yeni bir bozulma ve yeniden kuruluş dönemiyle karşı karşıya bulunuyoruz. Bunun İslami alana ve cemaatlere yansıması da kaçınılmaz olacaktır.</p>
<p>100 yılı geçen bir zamandır; Bediüzzaman’dan önce de sonra da tasavvufun kurumsal döneminin kapandığını söyleyenler eksik olmamıştır. Hatta Gazali’den beri şeyhlerin kibrit-i ahmerden daha nadirü’l vücut oldukları ileri sürülmüştür. Osmanlı’nın son dönemlerinde Kuşadalı İbrahim Halveti (1845) kurumsal tasavvuf döneminin kapandığını ifade etmiştir. Esasında her asırda müçtehidin olacağını savunanlar gibi şeyhin de olacağını aksi takdirde İslam’ın salahiyetinin kalkacağını söyleyenler de olmuştur. Bununla birlikte İslam’ın içinde bir nevi fetret asırları da vardır. Nasıl Allah her asır için bir müceddit tekeffül etmişse şeyhler için de böyledir ve hiçbir asır şeyhten hali kalmaz diyenler de vardır. Maliki fukahasından Ahmet Zeruk ders alınacak şeyhlerin kalmadığını ve adimü’l vucut olduklarını söylemiştir. Buna mukabil, Darkavi/Şazeli geleneğinden gelen İbni Acibe, İbni Zeruk’u haklı bulmakla birlikte bunu genelleştirmenin doğru olmadığını savunmuştur.</p>
<p>Herhalde şeyhlerin yetersizliği ve kalitesizliği zamanla artmış ve hakiki mürşitler hiç veya kibrit-i ahmer hükmünde olmuşlardır. Nadir olan da yok hükmündedir ve bundan dolayı bazıları meseleyi tamim etmiştir. Lakin İbni Acibe’nin buna dair yorumu orta yolu temsil etse gerektir. Ahmet Zeruk tarikat evradı ve zikri yerine Kur’an ve sünnete tabi olmanın yeteceğini savunmuş ve diğerlerinden de yüz çevirmek gerektiğini söylemiştir.</p>
<p>Ahmet Zeruk’tan 100 yıl sonra Hamalı Şeyh Muhammed el Hamid günümüzde gerçek şeyhin kalmadığına hükmetmiştir. Şeyh Hamid sadece teberrük yani fahri şeyhlerinin kaldığını ifade etmiş ve tarikat evradı yerine salavat getirilmesini tavsiye etmiştir. Tarikat döneminin kapandığı fikri zamanla anonim hale gelmiştir. Son Mevlevi postnişinlerinden ve çelebilerden Veled Çelebi İzbudak, 2 Eylül 1925 tarihinde tekke ve zaviyelerin kapatılmasıyla birlikte tarikatların zamanının dolduğuna ve işlevini kaybettiğine inanarak şu rübaiyi döktürmüştür:</p>
<p><em>Hak ehli olunca içimizden mefkud</em><br />
<em> Cahiller edince arş-ı irşada suud</em><br />
<em> Beyhude figan etmeyelim layıktır</em><br />
<em> Dergahlarımız boş idi oldu mesdud…</em></p>
<p>28 Şubat sürecinden sonra değişen İslamcılarla ilgili şöyle bir tespit aktarılmıştır: Aslında 28 Şubat bahane oldu. İslamcıların birçoğu değişime önceden teşne ve hazırdı. 28 Şubat süreci fırsat oldu. Doğrusu tekkelerin bir kısmı içten kapanmıştı ve yasak kararıyla birlikte sadece dış kapıya kilit vurulmuştur. Lakin, tarikatlar kapanmakla yerleri doldurulabilmiş değildir.</p>
<p>Osmanlı’nın yıkılmasıyla birlikte tasavvuf sonrası bir döneme girilmiştir. Ara dönemde veya fetret döneminde yeni yapılar oluşmuştur. Tasavvufi hareketler kabuğuna çekilerek yeni dönemde yer altına inmişlerdir. Özellikle asıllarıyla bağını muhafaza eden müteşerri tasavvufi hareketler hedef alınmıştır. Tasavvufi hareketler genellikle nefis tezkiyesini ele almakta ve sosyolojik zeminde kitle tezkiyesinden uzak durmaktadır. İslami hareketler ise kitle tezkiyesini ele alırken nefis terbiyesi ve tezkiyesini ihmal etmiş veya unutmuş görünmektedir. Nitekim, Müslüman Psikologların Çıkmazı gibi kitaplara imza atan ve Freud’a karşı davranışçı tedavi yöntemini geliştiren Sudanlı tanınmış psikolog Malik Babekir Bedri son derece karizmatik bir kişilik sergileyen ve dahi olarak tasvir edilen Hasan Turabi’nin en temel eksiğinin nefis terbiyesi ve tezkiyesi olduğunu söylemiştir. Erken dönemde onunla yollarını ayıran Malik Babekir Bedri, Turabi’nin İslami eğitime ve terbiyeye önem vermediğini sadece adam devşirmekle ilgilendiğini söylemiştir. Adam ve para toplamaktan kitleleri ıslah etmeye vakit kalmamıştır. Son sıralarda duygusal zeka ile birlikte ahlaki zeka da psikologların gündemini işgal ediyor. Hasan Turabi gerçekten de entelektüel, zeki ve onun ötesinde karizmatik bir şahsiyetti. Bununla birlikte ne yazık ki geride olgun bir deneyim ve tecrübe bırakamamıştır. Malik Babekir Bedri hocanın da vurguladığı gibi otoriteye ulaşmış lakin otoriteye ulaşmak ne kendisine ne de Sudan’a tam olarak yar olabilmiştir. Kendisi Bedri hocanın hilafına sufi olmasa bile Müslüman Kardeşler Suriye kolu liderliğinde Mustafa Sıbai’nin yerini alan İsam Attar da Malik Babekir Bedri hoca gibi kitle tezkiyesinden önce nefis terbiyesinin ve tezkiyesinin geldiğini söylemektedir. Aachen’da çıkardıkları Raid dergisinin bir sayısında kaleme aldığı makalesinde ümmetin hastalıklarını sayıp dökenlerin kendi hastalıklarını görmediklerini ifade etmiştir. Arapların ifadesiyle, ‘sahip olmayan başkasına ne verebilir ki (fakidu’ş şey’i la yütihi)?’</p>
<p>Tasavvufa meşrep gereği karşı olan ilmiye Selefiliğinin kurucu ismi Nasirüddin Elbani de tezkiye meselesine dikkat çekenlerden. Bir defasında şöyle demiştir: İslam devletini önce kalbinizde kurun sonra o afakta hariçte kurulur, teşekkül eder.</p>
<p>Tasavvuf terbiye ve tezkiye esaslı olduğundan dolayı şefkat mesleğidir. Bu da siyaset mesleğinin hilafına adam harcamayı değil korumayı esas alır. Siyaset alemi dünyayı ve kasveti temsil ederken tasavvuf ahirete bakar ve onunla ilgilendiğinden incelikler/rakaik ilmini temsil eder ve bu yüzden yumuşak ve insani karakterlidir. Bunu en iyi temsil eden tarihi kare Şeyh Galip’in kucağına ve dizinin dibine yatan koca cihan padişahı Üçüncü Selim Han’dır. Huzuru şeyhin eteklerinde bulmuştur. Daha doğrusu dünya huzursuzluğundan ahiret dinginliğine, genişliğine kaçmıştır. Rebii Bin Amir’in Rüstem’e dediği gibi. Peygamberi siyaset dışında siyaset çıkar üzerine kuruludur ve kasvet üretir. Tasavvuf ise riyazat, diğerkamlık ve fedakarlık üzerine kuruludur. Birisinin tarzı almak iken ötekininki vermektir. Bugün siyasi karakterli cemaatler kitleyi tezkiye ederken kendi egolarını şişiriyorlar!</p>
<p>Halit Bin Velid, selam veren bir gayri Müslimi iman etmediğine kanaat getirerek öldürmesi üzerine Peygamberimiz tarafından azarlanmış ve bunun üzerine ‘keşke bu azarı işittikten sonra Müslüman olsaydım’ diye iç geçirmiştir. Kuralsız bir din olmaz. Yöntem yanlışsa varılan yer doğru olmaz.</p>
<p>Usulcülerin güzel bir tabiri vardır: “Vusülsüzlük usulsüzlüktendir” derler. Hadiste de “iş ehline verilmezse kargaşayı ve kıyameti bekleyin” denilmektedir. İslam, Makyavelli tarzını benimsemez ve dolayısıyla yöntemi ve kriterleri vardır. Bu kriterler aşıldığında zafer hezimete dönüşür. Hasan el Benna, Beşinci Kongre Risalesinde bu meseleye temas eder. Benimsedikleri ve seçtikleri yolun uzun da olsa en güvenli yol olduğunu beyan eder. Özellikle de acilciler ve hamaset erbabına uyarıda bulunur. Tedriciliğe dayanan yöntem konusunda şunları söylemekten kendini alamaz: “ Erkekliğin ve mertliğin şanı sabır, sebat, ciddiyet ve sistematik çabadır. Sizden kim olgunlaşmamış meyveyi vaktinden evvel dalından almak ve çiçeği koparmak isterse ben hiçbir halde onunla birlikte olmam. Onlar (hamasetçiler, acilciler) için hayırlı olan bizim davamızı ve mesleğimizi bırakıp kendilerine yeni bir adres, uygun bir meşrep ve meslek aramalarıdır …”</p>
<p>Burada mühim bir noktaya temas etmektedir. Yani yöntem farklılığı kamp değişikliği mertebesindedir. Eskilerin deyimiyle oyunun kuralını değiştiren, galip olsa da manen mağluptur. İslami hedefe ancak İslami tarzla ulaşılır. Cemaatler Marksistlerin, Kapitalistlerin veya sömürgecilerin yöntemini benimseyemez, kullanamaz. Aksi takdirde kendisi kalamaz, dönüşür, başkalaşır. Bunu biraz vülgarize ederek anlatacak olursak, geçmişte sufi meşrep olduğu halde günümüzde Şii meşrep hale gelen bir Kadiri şeyhi vaktiyle Osmanlıyı yüceltmek için Ömer Lütfi Barkan’ın, ‘Kolonizatör Türk Dervişleri’ makalesiyle coşmuş ve şunları söylemekten kendisini alamamıştır: Atalarımız sömürünün de en iyisini yapmışlardır! Halbuki burada kastedilen bu değildir ve dervişlerin ön açması ve gönül fethetmeleri kastedilmiştir. Kasıt bu olsa bile tarihi gerçeklere uymamaktadır ve tarihi zaviyeden hilaf-i hakikattir. Esas olan gönül fethidir, Emeviler gibi toprak fethi değil. Toprak fethi gönül fethini izlemelidir. Aksi zulüm olur.</p>
<p><strong>Cemaat ölçüleri</strong></p>
<p>Cemaatlerin sağlıklı bir yönteme sahip olması gerektiği gibi aynı zamanda sağlam ölçüleri de olmalıdır. Sözgelimi, günümüzde mahalli ve yerel sınırları aşmış Müslüman Kardeşler hareketi ile Risale-i Nur hareketi bazı kriterler ve ölçüler getirmiştir.</p>
<p>Birincisi, Müspet ve yapıcı hareket. Din başkalarının aleyhine kullanılamaz. Bu prensip hem ihlası hem de adanmayı gerektirmektedir. Bu açıdan Bediüzzaman Risale-i Nur anlayışının ittihad-ı İslam mefkuresine bile alet edilmemesini istemektedir. Bu İslami değerleri ve düsturlarını menfi zeminde kullanmayı engeller. Ölçüler, İslam davetçilerine sorumluluk bilinci aşılar.</p>
<p>İkincisi, Doğru İslamiyet ve İslamiyetin doğrusuna vurgulamak. Risale-i Nur ile Hasan el Benna’nın Risalelerinin ortaya koyduğu gibi sonuç olarak İslamı anlama ve anlatma bir beşeri çabanın ürünüdür. İçtihatlar bütünüdür. Bu nedenle de işe başlamadan evvel doğrusunu eğrisinden ayırmak gerekir. Yoksa çabalar boşa gider, boşa kürek çekilmiş olur. Enerji heder edilir. Bu açıdan İslami anlayışlar doğru anlamalara konu olduğu kadar yanlış anlamalara da konu olabilir. Bu yanlış anlamalar ise doğru hedefe götürmez. Bu açıdan en temel mesele yapılan işin doğruluk veya yanlışlığını test ve tespit etmek, meseleye bu noktadan başlamaktır. Yanlış başlangıç, ilk düğmeyi yanlış iliklemekle eş değerdir.</p>
<p>Mısırlı Muhammed Gazali, ‘Min eyne nebde?/ Nereden başlamalı?’ adlı eserinde yumurtayı nereden kırmalı sorusunun cevabını arar. Bunun cevabı doğru İslamiyet ve İslamiyetin doğrusunu bulmaktır. Bununla birlikte Hasan el Benna’nın cemaat anlayışı ve uygulamaları Risale-i Nur kriterlerine uymaz. Hedef birliği olmasına rağmen arada süreç birliği yoktur. Her ikisinde de fertten başlayan ümmete ve hatta insanlık dairesine uzanan tedriciliğe dayalı bir vizyon vardır. Bununla birlikte çalışma esasları, prensipleri pek de birbirine benzemez. Risale-i Nur eser/külliyat eksenli yani prensip eksenli Müslüman Kardeşler ise ‘mürşit’ yani lider eksenlidir. Bediüzzaman kitlelerin önüne çıkmayan merdümgiriz bir kişiliği temsil ederken, Hasan el Benna aksine kitleleri teshir eden bir hatiptir.</p>
<p>Bağdat’ta yayınlanan ed Difa dergisinden İsa Abdulkadir isimli zat iki cemaat arasındaki farkı altı maddede toplar, ele alır. Bunların en temellerinden birisi Risale-i Nur talebelerinin doğrudan siyasetle ilgilenmemeleridir. Bu yolda maksada ulaşmak için cemiyet teşkil etmemeleridir. Cemaat adına kitlesel hareketlerden, mitinglerden ve ekonomik kurum ve yapılar kurmaktan kaçınmalarıdır. İsa Abdulkadir bazı farkları şöyle sıralar (kısaltılarak alınmıştır):</p>
<p>Birinci fark: Nur talebeleri siyasetle iştigal etmez, siyasetten kaçıyorlar. Eğer siyasete mecbur olsalar, siyaseti dine âlet yapıyorlar, tâ ki siyaseti dinsizliğe âlet edenlere karşı dinin kutsiyetini göstersinler. Siyasî bir cemiyetleri asla mevcut değil. İhvan-ı Müslimîn ise, memleket ve vaziyet sebebiyle siyasetle, din lehinde iştigal ediyorlar ve siyasî cemiyet de teşkil ediyorlar.</p>
<p>İkinci fark: Nurcular, Üstadlarıyla içtima etmiyorlar ve etmeye de mecbur değiller. Kendilerini Üstadlarıyla içtimaa mecburiyet hissetmiyorlar. Ders almak için beraber bulunmaya lüzum görmüyorlar. Belki koca bir memleket bir dershane hükmünde, Risale-i Nur kitapları onların eline geçmekle, üstad yerine onlara bir ders verir. Herbir risale, bir Said hükmüne geçer. İhvan-ı Müslimîn ise, umumî merkezlerde mürşid ve reisleriyle görüşmek, emirler ve dersler almak için ziyaretine giderler. Ve o umumî cemiyetin şubelerinde de o büyük üstadla, naibleriyle ve vekilleri hükmündeki zatlarla yine görüşürler, ders alırlar, emir alırlar. Hem umumî merkezlerde çıkan ceride ve mecellelerin fiyatını verip, alıp, onlardan ders alıyorlar.</p>
<p>Üçüncü fark: Nur talebeleri, aynen, âli bir medresenin ve bir üniversite darülfünununun talebeleri gibi, ilmî muhabere vasıtasıyla ders alıyorlar. Büyük bir vilâyet bir medrese hükmüne geçer. Birbirini görmedikleri, tanımadıkları ve uzak oldukları halde birbirine ders veriyorlar ve beraber ders okuyorlar.</p>
<p>Dördüncü fark: Bütün Nurcuların bu çok taifelerinin umumen bütün maksatları, Kur’ân-ı Mecîdin hidayetinden ve hakaik-i imaniye ile nurlanmaktan ibarettir. Bütün çalışmaları ilim ve irfan ve hakaik-i imaniyeyi neşretmektir. Bundan başka bir şeyle iştigal ettikleri bilinmiyor. Amma İhvan-ı Müslimîn ise: Gerçi onlar da Nurcular gibi ulûm-u İslâmiye ve marifet-i İslâmiye ve hakaik-i imaniyeye temessük etmek için insanları teşvik ve sevk ediyorlar; fakat vaziyet, memleket ve siyasete temas iktizasıyla, ziyadeleşmeye ve kemiyete ehemmiyet veriyorlar, taraftarları arıyorlar.</p>
<p>Beşinci fark: Hakikî ihlâslı Nurcular, menfaat-i maddiyeye ehemmiyet vermedikleri gibi, bir kısmı, âzamî iktisat ve kanaatle ve fakirü’l-hal olmalarıyla beraber, sabır ve insanlardan istiğna ile ve hizmet-i Kur’âniyede hakikî bir ihlâs ve fedakârlıkla; ve çok kesretli ve şiddetli ehl-i dalâlete karşı mağlûp olmamak için ve muhtaçları hakikate ve ihlâsa dâvet etmekte bir şüphe bırakmamak için ve rızâ-yı İlâhîden başka o hizmet-i kudsiyeyi hiçbir şeye âlet etmemek için, bir cihette hayat-ı içtimaiye faydalarından çekiniyorlar. Amma İhvan-ı Müslimîn ise: Onlar da hakikaten maksat itibarıyla aynı mahiyette oldukları halde, mekân ve mevzu ve bazı esbap sebebiyle, Nur talebeleri gibi dünyayı terk edemiyorlar. Azamî fedakârlığa kendilerini mecbur bilmiyorlar.”</p>
<p>Buradaki yöntem farkları sonuç farklarını da beraberinde getirmektedir. Bunlardan birisi cemiyet ifadesidir. Osmanlı’nın son dönemlerinde cemiyet denilince ve siyasetle birlikte anılınca İttihat ve Terakki akla gelirdi. Onların özellikleri ise komitacılık ve totaliter bir anlayıştır. Dolayısıyla Müslüman Kardeşlerin biat alma merasimleri vesaire İttihatçıların cemiyete girerken yemin etme törenlerini andırmaktadır. Bu merasimlerde ve ötesinde askeri bir disiplin söz konusudur. Keza Özel Birim denilen birim de silahlı faaliyetleriyle anılan bir yapıdır ve zamanla kontrolden çıkmış; Hasan el Benna’nın suikastına ardından da Cemaatin yasaklanmasına neden olmuştur. Yine aynı anlayışın bir devamı ve sonucu olarak Müslüman Kardeşler 1952 Nasır darbesine destek vermişlerdir. Bunun olumsuz akisleri ve yansımaları da bilahare Cemaatin peşini bırakmamıştır.</p>
<p>Kısaca Müslüman Kardeşler doğrudan bir siyasi veya askeri komita olmamakla birlikte Cemaat anlayışının yanlış tanımlanması, yapılandırılması nedeniyle içinde böyle bir eğilimi de barındırmış ve bu da travmatik yol kazalarına neden olmuş ve çile dönemlerini celp etmiştir. Bir başka eğilim ise totaliterleşme eğilimidir. Hiçbir cemaat kendisini külli anlamda İslam’ın yerine koyamaz. Fikren veya yapı olarak bu iddiayı taşıdığında, başkalarına hayat hakkı tanımayacak ve totaliter eğilimler kazanacaktır. Hasan el Benna’nın iyi niyetinden şüphe edilemez ama cemaatin misyonuyla alakalı külli bir diriliş hedefi ortaya koymuştur. Beşinci Kongre Risalesinde Müslüman Kardeşler davasının kapsayıcı ıslah fikri olduğunu belirtmektedir. Bu ise genelde cemaat veya hareket anlamında ben merkezli ve zımni olarak çatışmacı bir yaklaşımdır. Ötekileri dışlamaya götürebilir. Zamanla cemaati veya yapıyı İslam’ın yerine geçirme veya devletin yerine ikame gibi eğilimler kontrolden çıkarak kendi zeminine zarar vermektedir.</p>
<p>Cemaatlerin doğrudan siyasete katılmaları onları zamanla hizip haline getirir. Mısır’da Cemiyetü’ş Şer’iyye siyaseti izler ama içine girmez. Keza cemaat eksenli ticari kurumlar cemaat içinde rekabet damarlarını kızıştırır, ihlası kırar ve haksızlıklara neden olur. Dolayısıyla cemaatlerin üç beyazı; doğrudan siyaset, ticaret ve şiddet sarmalıdır. Cemaatlerin maddi anlamda güçlenme tutkuları onları asabiyet anlayışına götürür bu da hizipleşmeye yol açar ve hadiste uyarıldığı gibi ‘esere’ yani yandaş kayırmasına yol verir. Bu Emevileşme emaresi ve eğilimidir. ‘Esere’ yandaşları güçlendirme ve karşıtları siyasi rüşvetle tarafına geçirme anlayışı ve tarzıdır. Devletler gibi cemaatler de hata eder. Devleti yönetenlerin yanlış yapması gibi cemaatleri yönetenler de yanlış yapabilir. Yanlış yapmamanın garantisi yoktur. Cemaatler hakkın ve haklının ve halkın hizmetinde olduklarından dolaylı devlet karşısında özerk olmak ve kalmak durumundadırlar. Devletle mümkün mertebe çatışmamayı esas alsalar da bağlılıkları doğrudan hakkadır. Bu devlete karşı kalkışma veya profesyonel muhalefeti gerektirmez. Ne devletin kontrolüne girmeli ne de devletin yerine geçmelidirler.</p>
<p>Manipülasyon ve muvazaadan kaçınmalılar: Sözgelimi, Mısır’da Enver Sedat sola karşı İslami camiayı yanına çekmek istediğinde Müslüman Kardeşlere ‘önünüzü açalım’ diye bir teklif götürür. Ömer Telmisani bu muvazaaya yaklaşmayınca bu ihale Cemaat-ı İslamiye diye kurulan bir yapının üzerine kalır ve bu yapının içinden çıkanlar da daha sonra devlete savaş açarlar ve bu yapının çekirdeği hükmündeki Tanzim el Cihad, Enver Sedat’ı öldürür. Bu yasak ve derin ilişki veya muvazaa iki tarafa da zarar vermiştir. Keza Fuat Doğu, Türkiye’de sola karşı dalga kıran olabilmesi için üniversitelerde Seyyid Kutup’un kitaplarının okunmasını, yayılmasını teşvik ettiklerini söyler. Seyyid Kutup yaşadığı dönemde teorik olarak Msır’da Marksist düşüncenin korkulu rüyasıdır. Hariçte ise İslami kesimlerin Marksistlere karşı hüccetidir. Mısır’daki Cemaat-ı İslamiye gibi Yeniden Milli Mücadele akımı da içeride Fuat Doğu’nun yardımlarına mazhar olmuştur. 12 Eylül sonrasında darbeci paşalar da kendileriyle işbirliği yapacak dini gruplar ararlar. Mehmet Kutlular’ın hatıratına göre kendilerinin de kapılarını çalarlar ama ‘yüz bulamayınca’ bu ihale Fethullah Gülen’in üzerine kalır. Bu örnekler cemaatlerin neden hem özerk hem de ölçülü kalması gerektiğini gösteren ibretli deneyimlerdir.</p>
<p>Amaç, ne devletle sürtüşmek ne devletin yerini almaktır. Hayat boşluk kaldırmayacağı için devlet fonksiyonlarını kaybettiğinde elbette sosyolojik yapılar geçici olarak bu siyasi boşluğu doldururlar. Bu eşyanın tabiatıyla alakalı bir durumdur. Bu, zorlama ile kurguyla değil, ihtiyaçla taayyün eder.</p>
<p>Bediüzzaman ve İsa Abdulkadir’in temas ettiği ayrışma çizgisi İhvan arasında daima münakaşa ve çekişme mevzusu olmuştur. Abdussettar Milici gibi İhvan mensupları 2005 sonrasında ısrarla siyasi alandan davet alanına çekilmeyi teklif etmişlerse de Muhammed Mehdi Akif gibiler ‘ cenaze levazımatçılığı bile yapsak artık siyasetçi damgası yemiş durumdayız bu işin geri dönüşü yok. Adımız siyasi alanla anılıyor bu saatten sonra yolumuzu değiştirdiğimize kimse inanmaz’ demiştir. Davet alanındaki melekeleri kurumuş veya gerilemiş olsa da bir koltukta iki karpuz taşıma alışkanlığından vazgeçememişler ve sonuç itibarıyla süreç onları 25Ocak/11 Şubat 2011’e taşımıştır. Gannuşi ise davet ile siyasetin arasını ayırmış ve siyaset lehine daveti üç talakla boşamıştır. Hala Mısır kanadı iki alanın birlikte yürütülmesi gerektiğine inanıyor. Muhammed Mehdi Akif meselenin doğru veya yanlışlığına bakmadan saplantılı bir cevap vermiştir. Bu cevap teorik değil pratik bir cevaptır. Son olarak Sisi tarafından içeri tıkılan İhvan kökenli Güçlü Mısır Partisinin Başkanı Abdulmünim Ebu’l Fütuh fırtınalı tartışmaların yaşandığı günlerde bu doğrultuda, ‘bir cemaat bir ülkeyi yönetemez’ demiştir. Bu askeri bir zümrenin ülkeyi yönetmesi gibidir. O günlerde Ebu’l Fütuh, Müslüman Kardeşleri uyarmış ama gelişmelerin önünü kesememiştir. Değişimin parçası olacaklarını ama kendisi veya tamamı olamayacaklarını bunun imkan dışı olduğunu söylemiştir.</p>
<p>Ebu’ Fütuh geçmişte İhvan’ın liberal kanadını temsil eden isimlerden biri olsa da bu konudaki uyarılarında haklı olduğu ortaya çıkmıştır. Bununla birlikte Ayat Oraby gibi İhvan’ın Ortodoks çizgisini temsil edenler Ebu’l Fütuh’u yerden yere vuruyorlar. Bu da ayrı mesele.</p>
<p>Türkiye’de de 15 Temmuz ile birlikte anılan bir yapı (FETÖ) fiiliyatta ve pratikte ‘bir cemaat bir devleti yönetir’ anlayışını temsil etmiştir. Bu da büyük rahneler ve yaralar açmıştır. Siyasi tekelleşme kutuplaşmayı da beraberinde getirir. Halbuki, İslam davası güneş gibidir kimseyi dışlamaz ve cemaatler de hidayet rehberleri olarak bu anlayışın dışına çıkamazlar. Bu açıdan kendilerini bütün görenler bütünü parçalar, parça görenler ise bütünü tamamlarlar.</p>
<p>Nitekim cahiliye döneminde bir tamirat sonrasında Hacer el Esved’in yeniden yerine yerleştirilmesi arifesinde kabileler bu şerefi kimseye bırakmak istemezler.</p>
<p>Bunun üzerine Kabe’ye ilk gelen kişiyi hakem kılma kararı alırlar. Talihlerine ‘emin’ olarak bildikleri Hazreti Muhammed (s.a.v.) çıkar ve Hacerü’l Esved’in bir yaygı ve sergi üzerine konulmasını ve her kabileden bir temsilcinin ucundan tutarak bu suretle taşın eski yerine yerleştirilmesini teklif eder. Bunu uygun görürler ve kavga meselesi bu durumla birlikte kaynaşma meselesi haline gelir. Bu gibi umumi ve şeref meselesi işler bütün Müslümanların veya insanların muavenetiyle icra edilir.</p>
<p>Fikri olarak Hizbu’t Tahrir gibi bir takım hareketlerin totaliter karakter taşıdığı ileri sürülmüştür. Doğruyu kendi tekelinde gören hareketler büyük çapta totaliter eğilimler taşır ve baskın karakterini çevreye de yansıtırlar. Bu da şura esasını gölgeler. Onların şuraya atfettikleri anlam keyfidir. Emevilerin biat anlayışını tek yanlı hale getirmeleri gibi zamanla şura anlayışı da yönetici lehine yorumlanmıştır.</p>
<p>Mısır’da Şükrü Mustafa akımı çıktığında kendilerine Cemaatü’l Müslimin/Müslüman Topluluk adını verdiklerinde karşılarına İsam Attar gibi düşünürler çıkmıştı. Bu tanımlama veya isimlendirmenin yanlış olduğunu ve kendileri açısından Müslüman topluluklardan bir topluluk (cemaatü’n minel Müslimin) ifadesini kullanmalarının daha uygun olacağını söylemişti.</p>
<p>Burada bazıları İslamiyeti tekeli altına almak istemektedir bu da totaliter yaklaşımları besler. Camia içinde gereksiz çatışma ortamlarını tetikler. İkinci kategoride ise hakikati veya doğruyu tekellerine almak isteyenler vardır. Bu da ilmi istibdada götürür. Hakikat kimsenin tekelinde değildir. Hakikat soyuttur somuta indiğinde renklenir ve dallanır, budaklanır. Bu açıdan İmam Şafiî bu tekel meselesinde şunları söylemiştir. ”Benim mezhebim, esas aldığım görüş doğrudur ama yanlış olma ihtimali vardır. Muarız anlayış yanlıştır ama doğru olma ihtimali vardır…”</p>
<p>Kliklerin ‘tek hak meşrep benim meşrebimdir, tek doğru benim doğrumdur’ anlayışı niza ve çatışma kapısını aralayacaktır.” Bu, ancak İslam ümmetinin toplamı üzerinden söylenebilecek bir sözdür. Parçalar bütün adına bunu söyleyemez.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/yeniden-yapilanma-surecinde-cemaatler/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Vazgeçilmez İnsan Yoktur</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/vazgecilmez-insan-yoktur/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/vazgecilmez-insan-yoktur/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 03 Mar 2018 06:29:18 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kültür - Sanat - Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[6. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Cemaat]]></category>
		<category><![CDATA[Hakikat]]></category>
		<category><![CDATA[İktibas]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[M Esad Coşan]]></category>
		<category><![CDATA[Mart 2018]]></category>
		<category><![CDATA[Vazgeçilmez]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1730</guid>

					<description><![CDATA[“İslam’da cemaatle beraber olunması tavsiye edilir. Cemaatle beraber olmak “hakla”, “hakikatle” beraber olmaktır! Tek başına olsa bile, hakikatle beraber olan cemaattir. Hakikatten kopmuş olanlar, milyonlarca da olsa tefrikadadır.” “Bugün maalesef tüm İslâm âlemi emperyalist güçlerin sultası altındadır. Kuş uçurtmazlar, takip ederler&#8230; Hem de kendisi takip etmez&#8230; Amerika seni John’la takip etmez, Smith’le takip etmez. Adı senin benim gibi olan Müslümanla takip eder; canına okur. O milletin içinden çıkmış hain vasıtasıyla takip eder ve millete en büyük zararı, kendi içinden çıkmış insanlara yaptırır. Parayla satın alır, ajan edinir ve öyle kullanır.” “Böyle birtakım insanlara, organizasyonlara körü körüne bağlanmayın! Her birinize istiklâl tavsiye ediyorum. Hür olun, hizmeti kendiniz tespit edin, yapmaya çalışın!” “Emperyalistlerin türlü oyunları var. İslâm, bir kimsenin hizmetiyle yürüyecek hâle gelirse, o kimseyi yok ederler, öldürürler, satın alırlar, tehdit ederler. Ne yapmak lâzım? Hizmeti yaygınlaştırmak lâzım, herkesin lider olması lâzım. “Tek lider, vazgeçilmez insan&#8230;” diye bir şey olmaz. Bakın, Filistinli çocuklarla niye başa çıkamıyorlar? Hepsi lider.” “Bir lidere, tek hocaya, tek ekibe bağladığı bir yığın insanı, böyle üzüm salkımını sapından tutar gibi, istediği yere götürüyor!” “Onun için, teşkilât kurdurtuyorlar; teşkilâtın başına kendi adamlarını &#8211;hain bir kimseyi&#8211; koyuyorlar. Öteki insanların hepsini, üzüm salkımı gibi oraya buraya götürüyorlar.” “Müsaadeli, ağabeyli, bilmem neyli &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>“İslam’da cemaatle beraber olunması tavsiye edilir. Cemaatle beraber olmak “hakla”, “hakikatle” beraber olmaktır! Tek başına olsa bile, hakikatle beraber olan cemaattir. Hakikatten kopmuş olanlar, milyonlarca da olsa tefrikadadır.”</strong></p>
<p>“Bugün maalesef tüm İslâm âlemi emperyalist güçlerin sultası altındadır. Kuş uçurtmazlar, takip ederler&#8230; Hem de kendisi takip etmez&#8230; Amerika seni John’la takip etmez, Smith’le takip etmez.<br />
Adı senin benim gibi olan Müslümanla takip eder; canına okur. O milletin içinden çıkmış hain vasıtasıyla takip eder ve millete en büyük zararı, kendi içinden çıkmış insanlara yaptırır. Parayla satın alır, ajan edinir ve öyle kullanır.”</p>
<p>“Böyle birtakım insanlara, organizasyonlara körü körüne bağlanmayın! Her birinize istiklâl tavsiye ediyorum. Hür olun, hizmeti kendiniz tespit edin, yapmaya çalışın!”</p>
<p>“Emperyalistlerin türlü oyunları var. İslâm, bir kimsenin hizmetiyle yürüyecek hâle gelirse, o kimseyi yok ederler, öldürürler, satın alırlar, tehdit ederler. Ne yapmak lâzım? Hizmeti yaygınlaştırmak lâzım, herkesin lider olması lâzım.</p>
<p>“Tek lider, vazgeçilmez insan&#8230;” diye bir şey olmaz. Bakın, Filistinli çocuklarla niye başa çıkamıyorlar? Hepsi lider.”</p>
<p>“Bir lidere, tek hocaya, tek ekibe bağladığı bir yığın insanı, böyle üzüm salkımını sapından tutar gibi, istediği yere götürüyor!”</p>
<p>“Onun için, teşkilât kurdurtuyorlar; teşkilâtın başına kendi adamlarını &#8211;hain bir kimseyi&#8211; koyuyorlar. Öteki insanların hepsini, üzüm salkımı gibi oraya buraya götürüyorlar.”</p>
<p>“Müsaadeli, ağabeyli, bilmem neyli hizmet olmaz&#8230; Tâbî olmayın kimseye! Bana da tabi olmayın! Bana tabi olursanız, beni sıkıştırırlar. Ondan sonra, “Sen bu adamlarına şöyle yap!” derler.</p>
<p>İslâm’a, Allah’ın emrine tabi olun! Allah’ın dinine hizmet edin! Tek başınıza olsanız da, hakla beraber olun! O zaman İslâm kalkınır; başka türlü kalkınamaz!</p>
<p>“Aa, efendim, dirlik, düzenlik, birlik, beraberlik, organizasyon bozulmasın” diyorlar.</p>
<p>“Her biriniz İslâm için, kendinizin dünyada kalmış tek adam olduğunuzu düşünün. Ama senin gibi aynı hedefe yürüyen başka insanlar varsa; onlarla da işbirliği yap! Yapmıyorsa, silkele at be! Sen onu sırtında taşımak zorunda mısın? Beni sırtında taşımak zorunda mısın? Kimse kimseye hürriyetini vermesin! Hürriyet aziz şeydir.<br />
İnsan, ancak Allah’a kul olur. “Allahım! Ancak sana kulluk eder ve yalnız senden yardım dileriz” (5 Mayıs 1990)</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/vazgecilmez-insan-yoktur/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Din, Devlet, Diyanet ve Cemaatler</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/din-devlet-diyanet-ve-cemaatler/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/din-devlet-diyanet-ve-cemaatler/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa ÖZEL]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 03 Mar 2018 06:27:53 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[6. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Cemaat]]></category>
		<category><![CDATA[Devlet]]></category>
		<category><![CDATA[Din]]></category>
		<category><![CDATA[Diyanet]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Mart 2018]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Özel]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1728</guid>

					<description><![CDATA[Batıdaki din-devlet ilişkilerinin yeni bir biçim kazanması, batı dışındaki ülkeleri, toprakları, coğrafyayı derinden etkiledi. Bunların başında İslam dünyası gelmektedir. İslam dünyasının başında da Türkiye gelmektedir. Çünkü en büyük kırılma, yüzyıllardır Müslümanların hizmetkârlığını ve hamiliğini yapan bu topraklarda gerçekleşmiştir. Dinin varlığı kadar, onun yorumlanması ve buna bağlı olarak yaşanması da önemlidir. Bu “yorumlanması” ve “yaşanması” konusu, teknik ve tarihî olarak mezhep, tarikat, meşrep ve benzeri adlandırılmalarla günümüze ulaşmıştır. Peygamberimizin ahirete irtihalinden bu yana tek bir anlama, yorumlama ve yaşama biçimi olmamıştır. Bu durum, İslam’ın zenginliğinin bir göstergesi olarak kabul edilmelidir. Esefle belirtilmelidir ki, zenginlik olarak nitelendirdiğimiz bu husus, tarih içinde zaman zaman sertliklere, kavgalara, hatta savaşlara yol açmıştır. Mutedil yaklaşım ve anlayışlar, yerlerini, şiddet yanlısı ve karşısındakine hayat hakkı tanımayanlara bırakmak zorunda kalmışlardır. Günümüzün yaygın kavramlarından biri olan çoğulculukla adlandırabileceğimiz bu zenginlik, etkin ve egemen olduğu dönemlerde topluma nefes aldırmış, onun kendisini yenilemesine, gelişmesine, güçlenmesine zemin teşkil etmiştir. Aksi durumlarda ise küllî bir çöküşün habercisi, en temel belirleyici etken olmuştur. İslam, varlığı gereği, örgütlü bir toplumu öngörür. İslam toplumu, Ümmet-i Muhammed, örgütlü bir yapıdır, öyle olmak zorundadır. Kendi mensupları arasındaki ilişkiden, emr-i bil maruf nehy-i anil münkerden, komşuya sahip çıkmaya kadar birçok mesele, insanı merkeze alan, insanı önemseyen, toplumu güçlendirmeye sahip çıkan &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Batıdaki din-devlet ilişkilerinin yeni bir biçim kazanması, batı dışındaki ülkeleri, toprakları, coğrafyayı derinden etkiledi. Bunların başında İslam dünyası gelmektedir. İslam dünyasının başında da Türkiye gelmektedir. Çünkü en büyük kırılma, yüzyıllardır Müslümanların hizmetkârlığını ve hamiliğini yapan </strong><strong>bu topraklarda gerçekleşmiştir.</strong></p>
<p>Dinin varlığı kadar, onun yorumlanması ve buna bağlı olarak yaşanması da önemlidir. Bu “yorumlanması” ve “yaşanması” konusu, teknik ve tarihî olarak mezhep, tarikat, meşrep ve benzeri adlandırılmalarla günümüze ulaşmıştır. Peygamberimizin ahirete irtihalinden bu yana tek bir anlama, yorumlama ve yaşama biçimi olmamıştır. Bu durum, İslam’ın zenginliğinin bir göstergesi olarak kabul edilmelidir.</p>
<p>Esefle belirtilmelidir ki, zenginlik olarak nitelendirdiğimiz bu husus, tarih içinde zaman zaman sertliklere, kavgalara, hatta savaşlara yol açmıştır. Mutedil yaklaşım ve anlayışlar, yerlerini, şiddet yanlısı ve karşısındakine hayat hakkı tanımayanlara bırakmak zorunda kalmışlardır. Günümüzün yaygın kavramlarından biri olan çoğulculukla adlandırabileceğimiz bu zenginlik, etkin ve egemen olduğu dönemlerde topluma nefes aldırmış, onun kendisini yenilemesine, gelişmesine, güçlenmesine zemin teşkil etmiştir. Aksi durumlarda ise küllî bir çöküşün habercisi, en temel belirleyici etken olmuştur.</p>
<p>İslam, varlığı gereği, örgütlü bir toplumu öngörür. İslam toplumu, Ümmet-i Muhammed, örgütlü bir yapıdır, öyle olmak zorundadır. Kendi mensupları arasındaki ilişkiden, emr-i bil maruf nehy-i anil münkerden, komşuya sahip çıkmaya kadar birçok mesele, insanı merkeze alan, insanı önemseyen, toplumu güçlendirmeye sahip çıkan anlayışın birer tezahürüdür.</p>
<p>Müslümanların yaşadığı topraklarda hüküm süren devletler, geçmişte reayalarına, tebaalarına belli bir teşkilatlanma olanağı sağlamıştır. Bu teşkilatlanma, elbette modern anlamda bir teşkilatlanma değildi. Belli bir hiyerarşi, belli görev ve sorumluluklar içeriyor, sosyal, kültürel, hatta siyasal hedefler yüklüyordu. Batıdaki din-devlet ilişkilerinin yeni bir biçim ve biçem kazanması, batı dışındaki ülkeleri, toprakları, coğrafyayı derinden etkiledi. Bunların başında İslam dünyası gelmektedir. İslam dünyasının başında da Türkiye gelmektedir. Çünkü en büyük kırılma, yüzyıllardır Müslümanların hizmetkârlığını ve hamiliğini yapan bu topraklarda gerçekleşmiştir. Din bir bütün olarak toplumsal hayatın dışına itilmeye çalışılmıştır. Toplumsal hayatı bir biçimde örgütleyen yapılar dışlanmaya, yok sayılmaya çalışılınca, bunlara mensup olan kişiler, farklı ve değişik refleksler geliştirerek varlıklarını sürdürmeyi başarmışlardır. Ancak bu durum, farklı ve istenmeyen sonuçların da ortaya çıkmasına yol açmıştır.</p>
<p><strong>İman, Eman, Emniyet</strong></p>
<p>İslam dininin en temel özelliklerinden biri, açıklıktır, göründüğü gibi olmaktır, içi dışı bir olmaktır. Çünkü İslam’ın esası imandır, emandır, emniyettir, güvendir. Bu da sadece ve sadece kendinizi çevrenize, insanlara olduğunuz gibi gösterebilirseniz vücut bulabilir. Gizlilik, İslam’ın asla kabul edemeyeceği bir tarzdır. Çünkü tebliğ (anlatma) ile temsil (yaşama), bir bütündür. Bir şey söyleyip başka bir şey yapamazsınız. İslam buna izin vermez, imkân tanımaz.</p>
<p>Cumhuriyetle birlikte Türkiye’de yaşananlar, bazı Müslüman çevreleri ister istemez dinin öngörmediği, tecviz etmediği tutum ve davranışlara sevk etmiştir. Bu da İslam’ın öğrenilip yaşanmasında onmaz sorunlara, telafisi zor sonuçlara sebebiyet vermiştir. Bugün yaşanan problemlerin temelinde Cumhuriyet sonrasında uygulanan yanlış din politikaları yatmaktadır. İnsanlık kadar eski, tarihin en güçlü ve en etkin kurumunu karşıya almak, yapılabilecek en büyük yanlıştı. Ve bu, yapıldı. Son birkaç yüzyılda yaşananlar gösterdi ki, dini yok sayan, dini dikkate almayan hiçbir anlayış ve hareket, başarılı olamaz. Çünkü din, insanı ve toplumu ayakta tutan yegâne kurumdur.</p>
<p>İşte bu sebeple toplumda din-devlet, buna bağlı olarak da toplum-devlet ilişkileri, olumsuz bir hal aldı. Devletin baskıcı ve öteleyici tutumu, dinle ilişkisi güçlü olan, dine kişisel hayatlarında daha çok yer vermek isteyenler arasında ayrılığa, çatışmaya yol açtı. Bir yandan devlet bu kişileri ve bunların tesis ettikleri kurumları gözetlemeye, kontrol etmeye, yön vermeye çalışırken öte yandan söz konusu kişiler de devlet kurumlarında etkin pozisyonlara gelmenin gerekliliğine inanarak kişilik ve kimliklerini gizleme, örtme, bastırma yolunu bir yöntem haline getirdiler. Her iki taraf da bu tavrını kontrollü bir şekilde sürdürdü. Modern hayattaki gelişmelerle birlikte iletişim akıl almaz biçimde yaygınlaşıp güçlenince dinî yapı ve organizasyonlar da bundan faydalandılar. Siyasî erke, devlete, siyasî kurumlara dâhil olmaya, buradan güç devşirmeye yöneldiler.</p>
<p><strong>Dini, Cemaatlere Bırakmamak</strong></p>
<p>Zaman zaman şöyle tartışmalar da gündemde kendine yer buldu: “Devlet, Diyanet İşleri Başkanlığı da dâhil olmak üzere dinle ilgili her türlü işten uzak dursun!” Şu denmek isteniyordu: “Devlet, dini ve dinle ilgili işleri, cemaatlere bıraksın.” Bu, devletin asla kabullenemeyeceği bir şeydi. Toplumu madden ve manen ayakta tutan, kültürünü, kimliğini inşa eden, bireysel ve toplumsal ilişkilerde oldukça belirleyici olan bir kurum, kesinlikle topluma bırakılamazdı. Uzun yıllar çeşitli tonlarda tartışılan bu mevzu, elbette söz konusu talebi gündeme getirenlerin istediği biçimde sonuçlanmadı.</p>
<p>İslam, din-devlet ayrımını kabul etmemekle birlikte, Peygamberimizin ahirete irtihalinden beri, devleti yönetenlerle (ümerâ: siyasiler) dini yönetenler (ulemâ: dini bilgiyi üretenler) arasının çok sıcak olmadığı bilinen bir gerçektir. Hangisinin esas temsilci olduğu konusu, daima tartışılmıştır. Osmanlının tarih sahnesinden indirilmesinden sonra oluşan siyasi harita, Müslüman ahali ile yöneticiler arasındaki mesafeyi daha da açtı. Daha önce görülmeyen haller zuhur etti. İslam dünyasındaki din-devlet ilişkileri çeşitlilik arz etti. Ama en farklı olan, Türkiye’de idi. Devlet, 5 Şubat 1937’de kendini lâik ilan etmişti. Daha önce, 30 Kasım 1925’te, Tekke ve Zaviyelerin Kapatılması Kanunu çıkarılmıştı. Bu iki mesele, Müslüman kesimlerin örgütlenmelerini sıkıntıya sokuyordu. Dolayısıyla insanlar bir biçimde yer altına itilmişlerdi. Toplumsal akış, kendine mutlaka bir yol buluyordu. Dağda bayırda, kenarda köşede çeşitli oluşumlar meydana gelmiş, ehliyetli ehliyetsiz kişiler bunlara vaziyet eder olmuştu. Devlet de bir biçimde buna rıza gösteriyordu. Eğitimsiz ve temsil kabiliyeti olmayan insanların dinle birlikte anılmaları, temayüz etmeleri, hatta dini temsil eder hale gelmeleri, dini değersizleştirdiği için içten içe buna destek bile olunuyordu. Bunun toplumsal, kültürel, son zamanlarda gördüğümüz üzere siyasal bir sorun hale dönüşeceği öngörülememişti ya da öngörülmek istenmemişti. Sağlam ve gerçek bilgiye yaslanmayan, gizli kapaklı işler çeviren kişi ve kurumların, toplumu bir travmaya dönüştürdüğü artık görüldü.</p>
<p>Yapılacak ilk iş, devletin dinle, İslam’la olan klasik ilişkisinden vazgeçmesidir. Bu ilişki tarzının anlamsızlığı, yersizliği, temelsizliği ayan beyan ortadır. Toplumla, toplumun değerleriyle, kültürüyle, daha doğrusu bunları oluşturan İslam diniyle çatışarak, kavga ederek bir yere varılamayacağı görülmüştür. Ardından bir an evvel, az önce yukarıda bahsettiğimiz Tekke ve Zaviyelerin Kapatılması Kanunu kaldırılmalıdır. Müslüman kesimlerin örgütlenebileceği bir mevzuat düzenlenmeli, yasal bir zemin oluşturulmalıdır. İletişimin ve bilgi akışının bu kadar hız kazandığı bir zamanda, insanların haberleşmelerinin, iletişimlerinin önüne geçmek, imkânsızdır. Her şeyin sınırının kalktığı bir dönemde, eski alışkanlık ve yöntemler işe yaramamaktadır. Osmanlı devletinde 1866’da Şeyhülislâmlığa bağlı olarak kurulan Meclis-i Meşâyıh’a benzer, daha kapsamlı, daha kuşatıcı bir kuruma şiddetle gereksinim vardır. Bu kurum, uzun tarihî tecrübeyi ve günümüz gerçeklerini dikkate alarak insanımızın kişilik ve kimliğinin oluşmasına katkı sağlayacak bir yetkiyle donatılmalıdır. Ülkemize, dolayısıyla İslam âlemine yeni bir soluk aldıracak böyle bir düzenleme, acil bir ihtiyaçtır. Eskiyle kıyas edilemeyecek bir biçimde, akıl almaz bir hızda değişen dünyada ayakta kalmanın yegâne yolu, devletin toplumuyla bütünleşmesi, kucaklaşmasıdır. Burada dikkat edilmesi gereken nokta, devlet Müslümanlara örgütlenme, kendini ifade etme olanağı sunarken, bu örgütlü yapılar arasında ahenk ve uyumu sağlarken İslam’ı araçsallaştırmaktan uzak durmasıdır. Burası, gayet hassas bir husustur.</p>
<p>Böyle bir niyet ve temayülün istenmeyen sonuçlara neden olacağı tarihen sabittir. Türkiye, kendine mahsus şartlarda en iyisini yapmak mecburiyetindedir. Bekamız buna bağlıdır vesselam.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/din-devlet-diyanet-ve-cemaatler/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
