<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>5. Sayı &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/5-sayi/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Sat, 03 Mar 2018 06:51:44 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.9</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>5. Sayı &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Şubat 2018</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/subat-2018/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/subat-2018/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 31 Jan 2018 22:51:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dergide Bu Ay]]></category>
		<category><![CDATA[5. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Şubat 2018]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1665</guid>

					<description><![CDATA[Gürültücü Trump Prof.Dr. Immanuel WALLERSTEIN ABD&#8217;nin &#8220;Terör Ordusu&#8221; Planı Suya Düştü&#8230; Orta Doğu&#8217;da Dengeler Değişiyor Ceyhun BOZKURT Prof.Dr. Edward J.Erickson&#8217;dan Yörünge&#8217;ye Önemli Açıklamalar&#8230; &#8220;Zeytin Dalı Harekatı Amerika&#8217;nın Planını Bozdu&#8221; Cengiz ŞİŞMAN NATO ve Batı, Türkiye&#8217;nin Güvenliğini Tehdit Ediyor Beyazıt KARATAŞ Türkiye&#8217;nin S-400 Macerasının 4 Yüzü Mustafa KİBAROĞLU İran&#8217;da Avrasyacılar ve Batıcıların Muhafazakarlar ile Savaşı Barış ADIBELLİ İran&#8217;ın &#8220;Milli&#8221; Anlayışı Olarak Şiîlik Doç.Dr. Muhammet ALTAYTAŞ Almanya-İran Denkleminde Türkiye Şefik KANTAR SEVAKİN: Kızıldeniz Üzerinde Hâkimiyet Kavgası Mustafa ÖZCAN Darbeye Teşebbüs Terör Suçudur Cüneyt TORAMAN Dijital Dünya Projesi: Bitcoin Ufuk Coşkun Belgeler Işığında Apoletli Medya ve BÇG Aslan DEĞİRMENCİ Erbakan Vakfı Genel Başkanı Dr.Fatih Erbakan Yörünge&#8217;ye Konuştu&#8230; &#8220;Siyaset Bize Erbakan Hocamızdan Miras&#8221; Latif YILDIZ Yaklaşan Tehlike: &#8220;Duygusuz Nesil&#8221; Cemil BAĞLAMA İlerici Okul-Gerici Okul Yrd.Doç.Dr. İbrahim Hakan KARATAŞ Bulgarların İstanbul&#8217;daki Demir Kilisesi Prof.Dr. İsmail TAŞPINAR Türkiye&#8217;de Sivil Havacılık Girişimleri ve Nuri Demirağ Pınar YUMRUTAŞ Ehl-i Sünnet Müslümanların Ana Yoludur Fakat Bizzat Din Değildir Mehmet Ali BÜYÜKKARA İslam ve Kapitalizmin Yayılışı Lütfi BERGEN İstanbul Türkiye&#8217;yi Tehdit Ediyor Rüstem BUDAK Alkış Caiz midir Hocam? Hakan TEMİZTÜRK İlim Adamı ve Şeyh: M.Esad COŞAN Mehmet ERDOĞAN Yazı-Resim Kardeşliği: Hüsn-i Hat Selahattin ÖZKÖK]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><strong>Gürültücü Trump<br />
</strong>Prof.Dr. Immanuel WALLERSTEIN</p>
<p style="text-align: center;"><strong>ABD&#8217;nin &#8220;Terör Ordusu&#8221; Planı Suya Düştü&#8230;<br />
Orta Doğu&#8217;da Dengeler Değişiyor</strong><br />
Ceyhun BOZKURT</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Prof.Dr. Edward J.Erickson&#8217;dan Yörünge&#8217;ye Önemli Açıklamalar&#8230;</strong><br />
<strong>&#8220;Zeytin Dalı Harekatı Amerika&#8217;nın Planını Bozdu&#8221;</strong><br />
Cengiz ŞİŞMAN</p>
<p style="text-align: center;"><strong>NATO ve Batı, Türkiye&#8217;nin Güvenliğini Tehdit Ediyor</strong><br />
Beyazıt KARATAŞ</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Türkiye&#8217;nin S-400 Macerasının 4 Yüzü</strong><br />
Mustafa KİBAROĞLU</p>
<p style="text-align: center;"><strong>İran&#8217;da Avrasyacılar ve Batıcıların Muhafazakarlar ile Savaşı</strong><br />
Barış ADIBELLİ</p>
<p style="text-align: center;"><strong>İran&#8217;ın &#8220;Milli&#8221; Anlayışı Olarak Şiîlik</strong><br />
Doç.Dr. Muhammet ALTAYTAŞ</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Almanya-İran Denkleminde Türkiye</strong><br />
Şefik KANTAR</p>
<p style="text-align: center;"><strong>SEVAKİN: Kızıldeniz Üzerinde Hâkimiyet Kavgası</strong><br />
Mustafa ÖZCAN</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Darbeye Teşebbüs Terör Suçudur</strong><br />
Cüneyt TORAMAN</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Dijital Dünya Projesi: Bitcoin</strong><br />
Ufuk Coşkun</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Belgeler Işığında Apoletli Medya ve BÇG</strong><br />
Aslan DEĞİRMENCİ</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Erbakan Vakfı Genel Başkanı Dr.Fatih Erbakan Yörünge&#8217;ye Konuştu&#8230;</strong><br />
<strong>&#8220;Siyaset Bize Erbakan Hocamızdan Miras&#8221;</strong><br />
Latif YILDIZ</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Yaklaşan Tehlike: &#8220;Duygusuz Nesil&#8221;</strong><br />
Cemil BAĞLAMA</p>
<p style="text-align: center;"><strong>İlerici Okul-Gerici Okul</strong><br />
Yrd.Doç.Dr. İbrahim Hakan KARATAŞ</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Bulgarların İstanbul&#8217;daki Demir Kilisesi</strong><br />
Prof.Dr. İsmail TAŞPINAR</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Türkiye&#8217;de Sivil Havacılık Girişimleri ve Nuri Demirağ</strong><br />
Pınar YUMRUTAŞ</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Ehl-i Sünnet Müslümanların Ana Yoludur</strong><br />
<strong>Fakat Bizzat Din Değildir</strong><br />
Mehmet Ali BÜYÜKKARA</p>
<p style="text-align: center;"><strong>İslam ve Kapitalizmin Yayılışı</strong><br />
Lütfi BERGEN</p>
<p style="text-align: center;"><strong>İstanbul Türkiye&#8217;yi Tehdit Ediyor</strong><br />
Rüstem BUDAK</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Alkış Caiz midir Hocam?</strong><br />
Hakan TEMİZTÜRK</p>
<p style="text-align: center;"><strong>İlim Adamı ve Şeyh: M.Esad COŞAN</strong><br />
Mehmet ERDOĞAN</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Yazı-Resim Kardeşliği: Hüsn-i Hat</strong><br />
Selahattin ÖZKÖK</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/subat-2018/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Editörden : Şubat 2018</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/editorden-subat-2018/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/editorden-subat-2018/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 31 Jan 2018 22:26:59 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Editörden]]></category>
		<category><![CDATA[5. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Şubat 2018]]></category>
		<category><![CDATA[Yörünge Dergi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1661</guid>

					<description><![CDATA[İdareye Vaziyet Ediyoruz Vaziyeti idare etmekle, idareye vaziyet etmek aynı şeyler değildir. Yaşadığımız günler Türkiye’nin idareye vaziyet etmesi şeklinde nitelendirilebilir. Başta ABD ve Batı âlemi olmak üzere tüm emperyalist ülkelerin neden Türkiye düşmanlığı yaptıklarını anlamak için kendimize bakmamız yeterlidir. Malumunuz “emperyal akıl” Türkiye’yi kendi haline bırakmak istemiyor. Şükür ki idarecilerimiz ve halkımız müstevlilerin niyetlerini fark edebiliyor ve onurlu bir milletten beklenen ne ise onu yerine getiriyor. Olup bitenlere bakarak şunu söyleyebiliriz: Bize bir şeyler oluyor. Birkaç gündür yaşadıklarımız titreme nöbetlerinden başka bir şey değil. Ne mutlu bize ki kendimize geliyoruz. Gündemi farklı bakış açılarıyla değerlendirmek de mümkün. Suriye konusunda bugüne kadar yanlış politikalar uygulamamızdan ziyade duruma vaziyet edememenin yani gereken müdahalede geç kalmanın ceremesini çekiyoruz. Hâlbuki önceden deklare ettiğimiz gibi mültecilerin sayısı 100 bine baliğ olduğunda müdahil olabilirdik. Şimdi geç oldu ama güç olmadı diyebiliyoruz. İşte bu noktada alandan gelen müşahedat, farklı tedaileri akla getiriyor. Çok iyi planlanmış sulh ve selamet amaçlı “Zeytin Dalı Harekâtı” önceden tespit edilen hedefleri başarıyla aşarken, tabii ki içte ve dışta tedbiri elden bırakmamak gerekiyor. Ortadoğu’da barışı ancak ve ancak bölgedeki halklar/devletler getirebilir. Küresel emperyalist güçler, hiçbir zaman bölgede barışın olmasını arzulamaz aksine gerçekleşmesini de önlemeye çalışır. Küresel emperyalist güçler, bölgedeki insanlar ve devletler arasındaki &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>İdareye Vaziyet Ediyoruz</strong></p>
<p>Vaziyeti idare etmekle, idareye vaziyet etmek aynı şeyler değildir. Yaşadığımız günler Türkiye’nin idareye vaziyet etmesi şeklinde nitelendirilebilir. Başta ABD ve Batı âlemi olmak üzere tüm emperyalist ülkelerin neden Türkiye düşmanlığı yaptıklarını anlamak için kendimize bakmamız yeterlidir.</p>
<p>Malumunuz “emperyal akıl” Türkiye’yi kendi haline bırakmak istemiyor. Şükür ki idarecilerimiz ve halkımız müstevlilerin niyetlerini fark edebiliyor ve onurlu bir milletten beklenen ne ise onu yerine getiriyor.</p>
<p>Olup bitenlere bakarak şunu söyleyebiliriz: Bize bir şeyler oluyor. Birkaç gündür yaşadıklarımız titreme nöbetlerinden başka bir şey değil. Ne mutlu bize ki kendimize geliyoruz.</p>
<p>Gündemi farklı bakış açılarıyla değerlendirmek de mümkün. Suriye konusunda bugüne kadar yanlış politikalar uygulamamızdan ziyade duruma vaziyet edememenin yani gereken müdahalede geç kalmanın ceremesini çekiyoruz. Hâlbuki önceden deklare ettiğimiz gibi mültecilerin sayısı 100 bine baliğ olduğunda müdahil olabilirdik. Şimdi geç oldu ama güç olmadı diyebiliyoruz. İşte bu noktada alandan gelen müşahedat, farklı tedaileri akla getiriyor. Çok iyi planlanmış sulh ve selamet amaçlı “Zeytin Dalı Harekâtı” önceden tespit edilen hedefleri başarıyla aşarken, tabii ki içte ve dışta tedbiri elden bırakmamak gerekiyor.</p>
<p>Ortadoğu’da barışı ancak ve ancak bölgedeki halklar/devletler getirebilir. Küresel emperyalist güçler, hiçbir zaman bölgede barışın olmasını arzulamaz aksine gerçekleşmesini de önlemeye çalışır.</p>
<p>Küresel emperyalist güçler, bölgedeki insanlar ve devletler arasındaki farklılıkları çatışma ve kaos sebebi kılmak için her türlü çabayı, fitneyi, planı, projeyi bir bir uygulamaya koyuyor. Mezhep, ırk, din gibi unsurları kullanıyor.</p>
<p>Arap-Türk, Şii-Sünni, Arap-Kürt, Türk-Kürt, Fars-Kürt, Laik-Dindar, İran-Arap, İran-Türkiye gibi farklılıkları çatışma unsuru olarak her defasında kullanmaya çalışıyor.</p>
<p>Son olaylarda yine emperyalistler Türkiye’de PKK, Irak’ta Barzani, Suriye’de PYD’yi çatışma sahasına sürmekte ardından sahada yalnız bırakarak çatışmanın derinleşmesini ve farklı alanlara yayılmasını beklemektedir. Amerika, Avrupa, Çin veya Rusya&#8230; Bunların öncülüğünde hiçbir zaman barış olmaz. Bunlara güvenerek yola çıkanlar yolda kalmışlardır. Onların yardım ve desteklerini alanlar çöküş ve yok oluş yaşayacaklardır. Emperyalistlere umut bağlayanlar düş kırıklığına uğrayacaklardır. Küresel güçlerle işbirliği yapanlar engellenmelidir. Bunlarla birlikte savaşanlar etkisiz hale getirilmelidirler. Kürtler içinde Amerika, Avrupa, Çin veya Rusya’ya bel bağlayanlar yok oluşlarını hızlandırmaktadırlar. Ama yok olurken bulundukları yeri de ateşe vererek yok etmektedirler.</p>
<p>Ey sen, bölge insanı, barış, diriliş ve kurtuluş için kıbleni Kâbe’ye yönlendir. Kulağını ezana ver. Dilini Kur’an’a bağla. Ayaklarını bu toprağa bas. Elini kardeşine uzat. Yüzünü hakikate çevir. Kalbini Allah’a teslim etmekten de geri kalma.</p>
<p>Dergimiz elinizdeki bu sayı ile 5. sayısına ulaştı. Her sayımızda olduğu gibi yine Türkiye ortak aklının sözcüsü olmaya çalıştık. Gündemdeki konuları muhtelif bakış açılarıyla farklı kalemlere yazdırdık. İçerden ve dışardan sahasının uzmanı isimlere sayfalarımızda yer verdik. Bu meyanda ülkemizde iyi tanınan Amerikalı Sosyolog Immanuel Maurice Wallerstein, bundan böyle her ay YÖRÜNGE’de yazacak. Şunu bilmenizi isteriz ki keyfiyetin izini sürmeye devam edeceğiz.</p>
<p>Sulh ve selametin egemen olduğu bir dünyada buluşmak dileğiyle&#8230;</p>
<p>&#8211; Adil Gülmez</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/editorden-subat-2018/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Gürültücü Trump</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/gurultucu-trump/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Immanuel Wallerstein]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 31 Jan 2018 21:54:58 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Köşe Yazısı]]></category>
		<category><![CDATA[5. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[ABD]]></category>
		<category><![CDATA[Donald Trump]]></category>
		<category><![CDATA[Immanuel Wallerstein]]></category>
		<category><![CDATA[Şubat 2018]]></category>
		<category><![CDATA[Trump]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1618</guid>

					<description><![CDATA[Trump gürültü çıkarmayı sever. Yaralı bir kaplan gibi sonuna kadar savaşacaktır. Davasına yardımcı olabilecek her şeyi ne kadar rezilce olursa olsun yapmaktan geri durmayacaktır…Trump tehlikeli, zira aynı zamanda karşı konulamaz tutkusu ile ABD’nin sahip olduğu nükleer silahları kullanarak yerine getirmeye hazır olmadığı tehditleri sağa sola savuruyor. Katalonya’daki seçimler hakkında ya da Güneydoğu Asya’da ABD-Çin rekabeti karşısında Avustralya’nın ne yapması gerektiği hususlarında yazacaktım. Her iki konunun da kapitalist dünya sisteminin yakın geleceği için çok önemli olduğunu düşünüyorum. Fakat öyle görünüyor ki herkesin tartışmak istediği şey Trump’ın ne söyleyeceği ve söylediklerinin bir fark yaratıp yaratmayacağı konusu. Trump’ın gerek dostlarının gerekse düşmanlarının merak ettiği en önemli soru şu: “Trump göreve devam edebilir mi?” Önceleri devam edemeyeceğini düşünüyordum ama şimdi fikrim değişti. Sebebi de şu: Mevcut durum hakkında ne biliyoruz? Öncelikle şunu söylemek gerekir ki Trump’ın popülaritesi oldukça düşük hatta yakın zamanda daha da düşebilir. Kendisi popülaritesini düşük gösteren anket sonuçlarının sahte haberler olduğunu iddia ediyor. Buna kendisi de inanmış görünüyor. Trump her zaman egosunu tatmin edecek şekilde hareket eden birisi. Başarısının ölçütünü görevde kalma, 2020’de seçimi yeniden kazanma ve 2024 yılına kadar başkanlık koltuğunda oturma olarak görüyor. Bana göre Trump’ın taktikleri şunlar: Öncelikle olumsuz bile olsa manşetlerden hiç inmek istemiyor. Onun hakkında yazdığım &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Trump gürültü çıkarmayı sever. Yaralı bir kaplan gibi sonuna kadar savaşacaktır. Davasına yardımcı olabilecek her şeyi ne kadar rezilce olursa olsun yapmaktan geri durmayacaktır…Trump tehlikeli, zira aynı zamanda karşı konulamaz tutkusu ile ABD’nin sahip olduğu nükleer silahları kullanarak yerine getirmeye hazır olmadığı tehditleri sağa sola savuruyor.</strong></p>
<p>Katalonya’daki seçimler hakkında ya da Güneydoğu Asya’da ABD-Çin rekabeti karşısında Avustralya’nın ne yapması gerektiği hususlarında yazacaktım. Her iki konunun da kapitalist dünya sisteminin yakın geleceği için çok önemli olduğunu düşünüyorum. Fakat öyle görünüyor ki herkesin tartışmak istediği şey Trump’ın ne söyleyeceği ve söylediklerinin bir fark yaratıp yaratmayacağı konusu.</p>
<p>Trump’ın gerek dostlarının gerekse düşmanlarının merak ettiği en önemli soru şu: “Trump göreve devam edebilir mi?” Önceleri devam edemeyeceğini düşünüyordum ama şimdi fikrim değişti. Sebebi de şu:</p>
<p>Mevcut durum hakkında ne biliyoruz? Öncelikle şunu söylemek gerekir ki Trump’ın popülaritesi oldukça düşük hatta yakın zamanda daha da düşebilir. Kendisi popülaritesini düşük gösteren anket sonuçlarının sahte haberler olduğunu iddia ediyor.</p>
<p>Buna kendisi de inanmış görünüyor. Trump her zaman egosunu tatmin edecek şekilde hareket eden birisi. Başarısının ölçütünü görevde kalma, 2020’de seçimi yeniden kazanma ve 2024 yılına kadar başkanlık koltuğunda oturma olarak görüyor.</p>
<p>Bana göre Trump’ın taktikleri şunlar: Öncelikle olumsuz bile olsa manşetlerden hiç inmek istemiyor.</p>
<p>Onun hakkında yazdığım şu yazıya baksanız, Trump’ın bu amacını benimle bile başardığını farkedersiniz. Trump’ın söylediği az sayıdaki akıllıca şeylerden biri, birçok haber kanalı ve gazetenin onun hakkında yaptığı haberler yüzünden ayakta kaldığı. Trump’a göre, kendisi olmasa bunların birçoğu iflas ederdi.</p>
<p>Ancak devamlı manşetlerde kalmak yeterli değil. Trump, ABD ve dünya kamuoyunu daha da kutuplaştırmaya devam etmek zorunda. Amerikan seçmeni ne kadar kutuplaşırsa, bu Trump’ın o kadar işine geliyor. Şu anda 2016 seçimlerinde Rusya’dan yardım aldığı iddiaları yüzünden muhtemel bir mahkeme suçlamasıyla karşı karşıya. Tabii ki kendisi böyle bir işbirliğini redediyor.</p>
<p>Bu sırada yardakçıları, Trump’ın yasadışı bir şey yaptığına dair kanıt getiren insanlara pervasızca saldırıyorlar. Düsturları herşeyi sonuna kadar inkar etmek ve eleştirenlerin güvenilirliliğine halel getirmek için mümkün olan herşeyi mübah görmek.</p>
<p>Trump görevden azledilebilir mi? Bu olasılık zaman geçtikçe azalıyor. Ve ABD Senatosu, görevden alınması için çoğunluğu sağlasa dahi bu konuya Temsilciler Meclisi karar verecek. Orada da görevden azil için üçte ikilik bir oy çoğunluğu gerekiyor.</p>
<p>2020’de Cumhuriyetçi Parti Trump’ın adaylığını rededebilir mi? Bu da oldukça mantıksız bir seçenek. Zira Trump bağımsız olarak seçimlere katılabilir ve bu da Demokrat Parti’nin seçimleri kazanmasına sebebiyet verir.</p>
<p>Trump karşıtı hareketlerin iki sonucu olacaktır: Trump’ı kayıtsız şartsız destekleyen taraftarları Trump’ı alaşağı etmek isteyen hiçbir siyasetçiyi desteklemeyebilir. Aynı zamanda daha “ılımlı” taraftarları, Trump’ın birçok meseledeki aşırı tutumu yüzünden bir daha kendisine oy vermek istemeyebilir. Her iki durumda da kazanan Demokratlar olacaktır. Bu nedenle bazı uzmanlar aralarda yapılacak seçimlerde Demokrat Parti’nin zafer kazanacağını ileri sürüyorlar. Demokrat Parti’nin seçimi kazanma olasılığı Cumhuriyetçileri birleştirirken, kendilerini bölme riski taşıyor.</p>
<p>Zira Demokratlar hala seçimi kazanma taktiklerinin ne olması gerektiğinde hemfikir değiller. Bilinmesi gereken en önemli şey: Trump’ın bu konularda sessiz kalmayacağıdır. Trump gürültü çıkarmayı sever. Yaralı bir kaplan gibi sonuna kadar savaşacaktır. Davasına yardımcı olabilecek her şeyi ne kadar rezilce olursa olsun yapmaktan geri durmayacaktır. Zaten esasında kişisel gücü de böyle şeylerden gelmektedir. Ben şahsen Trump’ın yeniden seçilmesinin çok bir felaket getireceğini düşünmüyorum.</p>
<p>Birçok kişinin de işaret ettiği gibi şu andaki başkan yardımcısı Mike Pence, ilericiler için Trump’dan daha da kötü bir Başkan olacaktır. Pence, Trump’a nazaran sadece daha az gürültücü biridir. Amerika’nın dışında, dünyanın geri kalan kısmında ise Trump’ın sözünün bir değeri yok. Ancak bizatihi bu gerçek onu çok tehlikeli yapıyor.</p>
<p>Dünya politikasını anlamada kör cehaletten sıyrılıp, konulara biraz vakıf oldukça, daha fazla hata yapmaya başladı. Bundan dolayı her geçen gün kendisinin ve sonraki ABD başkanlarının diplomatik avantaj kazanma şansını kaybediyor.</p>
<p>Trump tehlikeli, zira aynı zamanda karşı konulamaz tutkusu ile ABD’nin sahip olduğu nükleer silahları kullanarak yerine getirmeye hazır olmadığı tehditleri sağa sola savuruyor.</p>
<p>Korkarım ki Trump’ın gürültülerine mahkumuz artık. Ancak bu ilerici davalar için hiç başarı kazanamayacağımız anlamına gelmiyor. Şimdi Trump’ın ne yapabileceğine değil, bizim ne yapıp yapamayacağımıza odaklanmamız gerekiyor.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>ABD’nin “Terör Ordusu” Planı Suya  Düştü&#8230; Orta Doğu’da Dengeler Değişiyor</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/abdnin-teror-ordusu-plani-suya-dustu-orta-doguda-dengeler-degisiyor/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ceyhun BOZKURT]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 31 Jan 2018 21:52:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kapak]]></category>
		<category><![CDATA[5. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[ABD]]></category>
		<category><![CDATA[Afrin]]></category>
		<category><![CDATA[Ceyhun Bozkurt]]></category>
		<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>
		<category><![CDATA[PYD]]></category>
		<category><![CDATA[Şubat 2018]]></category>
		<category><![CDATA[Terör Ordusu]]></category>
		<category><![CDATA[TSK]]></category>
		<category><![CDATA[Zeytin Dalı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1614</guid>

					<description><![CDATA[Afrin’in PYD’den alınmasıyla terör örgütü PKK’nın Akdeniz’e çıkış yolu kapatılacak, Amanoslar üzerinden Türkiye’ye yönelik terör tehdidi minimize edilecek, terör devleti projesine ikinci büyük darbe vurulacak. “ABD’nin, PYD’li teröristlerden oluşacak 30 bin kişilik sınır koruma ordusu kuracağı” haberleri Ortadoğu’da dengeleri değiştirecek itici güce dönüştü. Türkiye artık dünden daha da kararlı. Türkiye İçin Çıkış Noktası: Afrin Yıllar sonra “20 Ocak tarihi neyi ifade ediyor” denildiğinde, “Türkiye’yi ve bölgeyi paramparça etmeyi, Doğu Akdeniz havzasındaki münhasır ekonomi bölgelerini bölge ülkeleri aleyhine ele geçirmeyi amaçlayan bir planın tepelendiği tarihtir” yanıtı verilecektir. Evet, 20 Ocak saat 17.00’de Türk Silahlı Kuvvetleri ve TSK destekli ÖSO güçlerinin Afrin’e dört koldan başlattığı harekat bu kadar tarihi önemdedir. Başta PKK/PYD olmak üzere bölgedeki terör örgütlerini hedef alan harekat, aynı zamanda Suriye’nin toprak bütünlüğüne yönelik önemli bir hamleydi. Harekatın siyasi, askeri, diplomatik aşamaları da Türkiye’nin attığı adımın ne kadar doğru olduğunu göstermekte. Bu önemli harekatın perde arkası ise yıllar öncesinde bu bölgede oluşturulan yapılanmaya dayanıyor. Geçmişten günümüze Afrin’in önemini bilirsek, harekatın önemini de bir o kadar özümseriz, öğreniriz. PKK İçin Afrin’in Önemi PKK terör örgütünün kuruluşundan bu yana en önemli üslenme bölgelerinin başında Suriye’nin kuzeyi geliyordu. Özellikle Suriye kontrolündeki Bekaa Kampı’na giden teröristler bu bölgeyi kullanıyor ve buradan güneye iniyorlardı. Bölgedeki &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Afrin’in PYD’den alınmasıyla terör örgütü PKK’nın Akdeniz’e çıkış yolu kapatılacak, Amanoslar üzerinden Türkiye’ye yönelik terör tehdidi minimize edilecek, terör devleti projesine ikinci büyük darbe vurulacak. “ABD’nin, PYD’li teröristlerden oluşacak 30 bin kişilik sınır koruma ordusu kuracağı” haberleri Ortadoğu’da dengeleri değiştirecek itici güce dönüştü. Türkiye artık dünden daha da kararlı.</strong></p>
<p><strong>Türkiye İçin Çıkış Noktası: Afrin</strong></p>
<p>Yıllar sonra “20 Ocak tarihi neyi ifade ediyor” denildiğinde, “Türkiye’yi ve bölgeyi paramparça etmeyi, Doğu Akdeniz havzasındaki münhasır ekonomi bölgelerini bölge ülkeleri aleyhine ele geçirmeyi amaçlayan bir planın tepelendiği tarihtir” yanıtı verilecektir. Evet, 20 Ocak saat 17.00’de Türk Silahlı Kuvvetleri ve TSK destekli ÖSO güçlerinin Afrin’e dört koldan başlattığı harekat bu kadar tarihi önemdedir.</p>
<p>Başta PKK/PYD olmak üzere bölgedeki terör örgütlerini hedef alan harekat, aynı zamanda Suriye’nin toprak bütünlüğüne yönelik önemli bir hamleydi. Harekatın siyasi, askeri, diplomatik aşamaları da Türkiye’nin attığı adımın ne kadar doğru olduğunu göstermekte. Bu önemli harekatın perde arkası ise yıllar öncesinde bu bölgede oluşturulan yapılanmaya dayanıyor.</p>
<p>Geçmişten günümüze Afrin’in önemini bilirsek, harekatın önemini de bir o kadar özümseriz, öğreniriz.</p>
<p><strong>PKK İçin Afrin’in Önemi</strong></p>
<p>PKK terör örgütünün kuruluşundan bu yana en önemli üslenme bölgelerinin başında Suriye’nin kuzeyi geliyordu. Özellikle Suriye kontrolündeki Bekaa Kampı’na giden teröristler bu bölgeyi kullanıyor ve buradan güneye iniyorlardı. Bölgedeki Kürt nüfusun varlığı da örgüt açısından bazı demografik avantajlar sağlıyordu. Özellikle Ayn el Arap ve Afrin’de yoğun olarak Kürt nüfus bulunması, dönemin Suriye yönetiminin örgüte verdiği destek vs. nedenlerle PKK terör örgütünü bölgede güçlendirmişti. Afrin bölgesi, örgüt açısından çok sayıda avantaj barındırıyordu.</p>
<p>Bölgenin dağlık yapısı, Akdeniz’e açılan kapılardan olması, Türkiye ile Suriye arasındaki Hatay gerilimini kullanması gibi nedenlerle örgüt Amanoslar üzerinden bölgede etkinliğini artırıyor, siyasi gücünü pekiştiriyordu. Irak’ın kuzeyindeki peşmerge destekli partilerin de diğer bölgelerde yoğunlaşması, Afrin’de PKK’nın aradığı boşluğu oluşturmuştu. Ayrıca Afrin önemli bir ekonomi merkeziydi. Afrin’in zeytin, zeytinyağı, un ve şeker üretiminde ciddi bir merkez olması, terör örgütüne mali kaynak sağlamasına yol açtı.</p>
<p>Bu durum yıllar sonra PKK’nın Büyük Ortadoğu Projesi çerçevesinde oluşturduğu KCK’nın Suriye ayağı olarak kurulan PYD döneminde de devam etti. Örgütün Suriye iç savaşı başlamadan önce yığınak yaptığı yerlerden biri de Afrin’di. Bu hazırlıklar, 2011 yılı Mart ayında başlayan gösteriler ve ardından çıkan iç savaşla sonuç vermeye başladı. Terör örgütünün silahlı teröristlerinin 2012 yılı Temmuz’unda ele geçirdiği üç merkezden biri, Hatay’ın hemen dibindeki Afrin bölgesiydi. Bu dönemde terör örgütü PYD, silahlı teröristlerinden oluşturduğu YPG’nin ilanını da yaptı. Artık bölge YPG’li teröristlerin kontrolüne geçmişti.</p>
<p><strong>Koridor Planı Ortaya Çıkıyor</strong></p>
<p>Bu hamlenin üzerinden henüz birkaç ay geçmişti ki, şu an tutuklu bulunan Aysel Tuğluk, esas planın merkezini ve özünü itiraf eden bir yazı yazdı. Tuğluk, Radikal 2 internet sitesinde 21 Eylül 2012 tarihinde yayımlanan “Yeni Stratejik Hamleler” başlıklı yazısında şu ifadeleri kullandı:</p>
<p><em>“Sanırım Washington koridorlarında kavramlar epeyce değişti.</em></p>
<p><em>I- Basra’dan Akdeniz’e ‘Kürt koridoru’ üzerine uzun vadeli planlar tartışılıyor.</em></p>
<p><em>II- Sünniler, Şiiler ve farklı Sünni aktörler arasında Kürtlerin tampon ve denge unsuru olması konuşuluyor.</em></p>
<p><em>III- Ortadoğu’da Hıristiyan azınlıklar ile Kürtler arasında yeni bir ‘seküler merkez’ inşası düşünülüyor.”</em></p>
<p>Koridor demek, Suriye’nin kuzeyindeki üç bölgenin birleştirilmesi ve genişletilmesi hedefinin işaretiydi. Ancak önce buraların sağlamlaştırılması, askeri anlamda tahkim edilmesi gerekiyordu. Örgüt önüne ilk hedef olarak bunu koydu. 2014 yılının Ocak ayında Cezire ve Ayn el Arap’ın yanı sıra Afrin’de kanton yönetimi ilan edilmesi bunun işaretiydi.</p>
<p>Türkiye’nin hassasiyetleri daha çok kaşınmaya başlamıştı. Özellikle Türkiye’de PKK’nın silah bırakmasını esas alan Çözüm Süreci devam ederken yapılan bu hamle, sürece yönelik şüpheleri de artırdı. Örgüt, Türkiye’deki çatışmasızlık sürecini sadece Türkiye içinde değil, Suriye’de de istismar ediyordu.</p>
<p><strong>DAEŞ’in Ortaya Çıkması ve “Kobani” Olayları</strong></p>
<p>Örgüt açısından koridorun birleştirilmesi planı, DAEŞ’in ortaya çıkmasıyla rahatça uygulanmaya başlandı. DAEŞ terör örgütünün kanlı saldırıları gerekçe gösterilerek PYD adım adım toprak işgalini genişletti. Koridor için de ilk hamle Cezire bölgesi ve Ayn el Arap arasındaki Tel Abyad bölgesi işgal edilerek yapıldı.</p>
<p>DAEŞ’in Ayn el Arap’a yaptığı saldırı ile Batı kamuoyunda “seküler Kürt siyasi örgütü” görüntüsü kazandırılan PYD terör örgütü, Türkiye’nin NATO’daki müttefiki ABD’nin büyük askeri desteği ile bu kuşatmayı sonlandırdı. Artık örgütün Batı dünyasında önü açılmıştı. Sadece Kürtlerin yaşadığı topraklar değil, koridor planı ve Ortadoğu’yu yeniden dizayn edecek hamlelerin yapılacağı Arap, Türkmen coğrafyası da örgütün ve akıl hocalarının hedefindeydi.</p>
<p>Türkiye’de Çözüm Süreci’nin sona ermesi ve güvenlik güçlerimizin PKK terör örgütünü adeta ezmesi, PYD’nin de gözünü korkuttu. Ancak üst akıl terör örgütüne yeni rotasını çizmişti.</p>
<p>Herkes, PKK terör örgütünün şehir merkezlerindeki militanlarına indirilen darbelere kilitlenmişken PYD, Afrin ile diğer bölgenin birleştirilmesi için ilk hamleyi yaparak 2016 yılının Haziran ayında Fırat’ın batısına geçerek Münbiç’i işgal etti. Bundan sonraki hamle, Münbiç’in Afrin’le birleştirilmesiydi. PKK/PYD unsurları Suriye’nin kuzeyindeki sözde “Kobani”, “Cezire” kanton yapılarını Afrin’le birleştirmek için güneyde El Bab’ın kuzeyi, Mare ve Tel Rıfat hattını, kuzeyde ise Cerablus ve Azez hattını kullanmak istedi.</p>
<p><strong>Fırat Kalkanı İlk Hançer</strong></p>
<p>Tüm bu süreçte Türkiye, diplomasi ile sorunu çözme yolunu denedi. Başta ABD ile olmak üzere tüm müttefikleri PYD konusunda ikna çalışmaları, içeride de yaşanan bazı gelişmeler ve FETÖ unsurlarının etkinliği nedeniyle sonuç vermedi.</p>
<p>15 Temmuz’da yaşanan işgal girişimi püskürtülünce askeri hamle zamanı gelmişti. O zor dönemde Türk Silahlı Kuvvetleri, 24 Ağustos 2016 tarihinde başlatılan Fırat Kalkanı Harekatı, koridor planının tam ortasına “hançer saplama” olarak değerlendirilebilir.</p>
<p>Yaklaşık 7 ay süren harekat sonucunda Türkiye Cerablus ile El Bab arasındaki yaklaşık 40 km’lik alana yerleşti ve PYD’nin Münbiç’teki teröristleriyle burun buruna geldi. Türkiye koridor planına ilk hançeri saplamıştı. Harekat sona erdikten sonra Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 3 Nisan 2017 tarihinde yaptığı açıklama bugünlerin habercisi gibiydi. Trabzon’da yaptığı konuşmasında terörle mücadele konusuna atıf yapan Erdoğan şunları söylemişti:</p>
<p>“El Bab’ın teröristlerden temizlenmesiyle Fırat Kalkanı harekatının birinci etabı şuanda bitti. Bundan sonra da olacak tabii. Durmak yok yola devam. Diğer bölgelerde de terör örgütlerinin tepelerine binmek için hazırlıklar yapıyoruz. Yeni harekatlara yeni isimler vereceğiz. Baharı bekleyen tüm terör örgütlerine PKK, YPG, DAEŞ, FETÖ’ye çok güzel sürprizlerimiz var. Önümüzdeki aylar Allah’ın izniyle Türk milletinin baharı teröristlerin ise kara kışı olacaktır. Biz terör örgütleri üzerinden kurulan oyunu bozacağız.”</p>
<p>Gerek Erdoğan gerek diğer üst düzey isimler, benzer açıklamaları bu yılın Ocak ayı başına kadar yineledi. Çünkü tehdit devam ediyordu. Fırat Kalkanı harekatı sırasında sık sık çatışmalar çıksa da, Türkiye PYD’nin işgal ettiği bölgelere henüz müdahale etmemişti. Kamuoyunda ağırlıklı olarak iki hedef nokta konuşuluyordu: Münbiç ve Afrin. Türkiye bu konuda ilk hamleyi Afrin ile yaptı. Bu süreçte Türk devleti, diplomasiyi ve Astana süreciyle başlayan bölgesel iletişimi son derece akıllıca uyguladı. Astana sürecinin bir sonucu olarak TSK tarafından İdlib’in kuzeyinde oluşturulan gözlem noktaları kuruldu.</p>
<p>Artık bu bölgede terör örgütünün kaçacağı tek bir yer kalmıştı. İdlib’in doğusunda Halep’e uzanan cep dışında artık bölge güvenlik güçleri tarafından tamamen kuşatıldı. Afrin’in PYD’den alınmasıyla örgütün Türkiye’yi tehdit edecek şekilde Akdeniz’e çıkış yolu kapatılacak, Amanoslar üzerinden Akdeniz’e uzanan terör tehdidi minimize edilecek, koridor planına ikinci büyük hançer saplanacaktı. Bardağı taşıran ise “ABD’nin, PYD’li teröristlerden oluşacak 30 bin kişilik sınır koruma ordusu kuracağı” haberleri oldu.</p>
<p>İşte 20 Ocak 2018 tarihinde başlayan Zeytin Dalı harekatı bu süreçte geldi.</p>
<p><strong>Harekatın Safhaları</strong></p>
<p>Zeytin Dalı Harekatı başladığından bugüne kadar geçen süreçte, harekatın boyutları üzerine çok sayıda değerlendirme, bilgilendirme yapıldı. Başbakan Binali Yıldırım, medya kuruluşlarının temsilcileriyle yaptığı toplantıda Afrin harekatının dört safhada yapılacağını belirtti. Başbakan Yıldırım bu safhaları şu şekilde açıkladı:</p>
<p><em>“Birinci safha bir kere sınırlarımızdan içeri doğru güvenli bir alanın oluşturulması. Azez bölgesinden başlayarak, kuzey batıya doğru, oradan tekrar güney batıya doğru 130 kilometrelik Afrin bölgesinin bir güvenli şerit oluşturulması, derinliği 20-30 kilometre. İlk hedef orada güvenli bir alan oluşturacağız ki ondan sonra terör unsurlarını yok etmek için oraya ayağımızı sağlam basmamız lazım. Daha sonra gerek Afrin merkezinde gerekse diğer bölgelerinde yerleşik bu terör örgütlerinin yok edilmesi için çalışma yapılacak. Sahadaki durum netleştikçe süre de -belirlediğimiz süreler var ama- bu sürelerin tutması, erken olması biraz daha uzaması sahada karşılaşacağımız durumla netleşecek. Güneye kaçıp sivil halkın arasına karışacaklar, orada da belki sivil halkı kalkan olarak kullanacaklar. O bakımdan ikinci, üçüncü, dördüncü safhalar daha titiz çalışmayı gerektirecek. O bakımdan ilk safahatı bizim için çok önemli. Buradan 20-30 kilometrelik bir bandı güvenli alan haline getirdiğimiz zaman sonraki işlerin önemi biraz daha azalıyor. O bir temizlik harekatına dönüşüyor. Orada çok aceleci davranmamıza ihtiyaç yok.”</em></p>
<p>İstihbarat uzmanları, bu açıklamaları “güvenlik güçlerinin ve istihbarat birimlerinin bölgeyi adım adım çalıştığını gösteriyor” şeklinde yorumlamakta.</p>
<p>Bir diğer boyut da harekatın iç ve dış siyasete yansımaları oldu. Özellikle içeride terör örgütüne müzahir yapılar haricinde topyekun bir birliktelik gösterilmesi, ülke içinde ayrıştırmayı körüklemeye çalışanların başarılı olmadığını gösteriyor. Bu durum, Türk milletinin harekatın meşru olduğuna inandığını da gösteriyor.</p>
<p>Türkiye’nin özellikle harekat öncesinde yürüttüğü diplomasi de meyvelerini verdi. Astana sürecini oluşturan ve Suriye’de etkili güç olan Rusya ile İran’ın küçük itirazlar dışında bir hamle yapmaması dikkat çekici. Hatta harekat öncesi Rusya’nın bölgeden askerlerini çekmesi, Türkiye ile Rusya arasında bir anlaşma olduğu şeklinde bir algı oluşmasına neden oldu. Yine Türk jetlerinin teröristlere yönelik hava harekatı yapması da bu çerçevede değerlendirildi.</p>
<p>Böylece, harekat öncesinde “Rusya ile anlaşılmadan bu harekat yapılırsa bölgedeki Rus hava savunma sistemleri, Türk jetlerini vurabilir” yorumları devre dışı kaldı. Üst düzey Rus yetkililerin de Türkiye’den çok ABD’nin Suriye politikalarını çok sert bir dille eleştirmesi de dikkat çekici. Bunların en çarpıcısı Rusya’nın Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un “ABD’nin Suriye’de tek taraflı eylemleri Türkiye’yi çıldırttı” demesi oldu.</p>
<p><strong>ABD’nin Tepkisi Cılız</strong></p>
<p>Harekatın en çok merak edilen yönlerinden bir tanesi de Amerikan yönetiminin göstereceği tepkiydi. Ancak gerek Amerikan yönetiminden gerek Pentagon’dan yapılan açıklamaların, Türkiye’nin haklılığını hedef almaması ve sadece “sükunet” çağrıları içermesi dikkat çekiciydi. En sert tepki “Türkiye’nin DAEŞ’le mücadeleye odaklanması” yönünde oldu. Ancak harekatın üçüncü günü ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı CENTCOM’un Komutanı General Joseph Votel’in Suriye’nin Rakka kentine yaptığı ziyaret dikkat çekti. Bilindiği üzere Rakka şu an terör örgütü PYD-YPG’nin kontrolünde bulunuyor. Votel burada terör örgütü elebaşları ile görüşmeler yaptı. ABD, adeta dolaylı bir mesajla PYD-YPG’nin yanında olduğu mesajı da veriyordu.</p>
<p><strong>Askeri Boyut</strong></p>
<p>Bu yazıyı kaleme aldığımızda harekat henüz dördüncü gününü tamamlamıştı (24 Ocak 2018). Bu dört günde Türk Silahlı Kuvvetleri 3 şehit vermişti. Genelkurmay Başkanlığı’nın açıklamasına göre, harekat sırasında 260 PKK/KCK/PYD-YPG ve DAEŞ’li terörist etkisiz hale getirilmişti.</p>
<p>TSK unsurlarının, Afrin dört bölgeden kuşatması ve belli yerlerde işgal altındaki bölgeleri kurtardığı bilgileri de haber merkezlerine ulaşmaya başladı. Özellikle Burseya Dağı’nın hemen harekatın ilk günlerinde kontrol altına alınması büyük başarı olarak nitelendiriliyor. Burseya Dağı, Azez ile Afrin arasında stratejik bir nokta olarak görülüyordu. Bu dağın teröristlerden temizlenmesi, buradan gelebilecek saldırıların da önüne geçecek.</p>
<p>Ayrıca Türk jetlerinin terör örgütü hedeflerine yönelik son derece başarılı bir operasyon gerçekleştirmesi de dikkat çekici. Özellikle FETÖ gibi bir yapıyı sökmeye çalışan hava kuvvetlerinin başarısı, kara birliklerine büyük güven verdiği söyleniyor.</p>
<p>Yine bölgede Özel Kuvvet ve komando birliklerinin de gerek özel operasyonlar gerek süpürme harekatında etkili olduğu bilgileri ulaştı. Bu unsurlara verilen tank desteği de harekatın başlangıçtaki başarısında etkili olmakta.</p>
<p>Harekatın planlanan çerçevede sürmesi durumunda 2-3 ayda bitebileceği kaydedilirken, PYD-YPG’nin bu bölgede fazla direnemeyeceği ifade ediliyor. Ancak bu konuda en fazla merak edilen ve araştırılan konu ise Afrin ve PYD işgali altındaki diğer bölgelerde bundan sonrasında ne olacağı?</p>
<p><strong>Bundan Sonra Ne Olur?</strong></p>
<p>Ayrı bir makale konusu olabilecek bu soru, tehdidin Afrin kurtarılırsa sona ermeyeceğinin adeta önemli bir göstergesi. Türkiye’nin tam karşısında Suriye topraklarının yaklaşık yüzde 15’ini işgal eden PYD-YPG terör örgütünün varlığının oluşturduğu tehdit, vurguladığımız üzere Afrin’le sınırlı değil. Özellikle PYD’nin kontrol ettiği coğrafyanın kuzeyinde yer alan Ayn el Arap, Tel Abyad ve Kamışlı hattı ile güney doğusunda Rakka’ya inen bölge bu terör örgütünü beslemeye devam ediyor. Türkiye’ye yönelik çok sayıda terör saldırısının merkezi de buralarda. Kamışlı’dan, Ayn el Arap’tan giriş yapan teröristlerin gerçekleştirdiği saldırılar halen hafızalarda. ABD’nin Münbiç dahil olmak üzere çok sayıda bölgede varlığı da kafa yorulan bir başka konu.</p>
<p>Türkiye’nin baskısıyla Zeytin Dalı’na yumuşak tonda tepki vermeyi tercih eden ABD’nin, Münbiç ve Fırat’ın doğusundaki bölgede daha sert bir direnç göstereceği belirtiliyor. Bölgede Amerikan unsurlarının ve üslerinin varlığı da bu tezi kuvvetlendiriyor. Pentagon’dan yapılan açıklamalarda da bunun işaretlerini görebiliyoruz.</p>
<p>PYD-YPG terör örgütünün Afrin’deki unsurlarını sahiplenmeyen ancak diğer terör bölgelerine yönelik bir eleştiri getirilmemesi dikkat çekici. Votel’in sözünü ettiğimiz Rakka ziyareti de yine bu çerçevede dile getirilebilir. Pentagon yalanlasa da bu ülkenin, Türkiye-Suriye sınırındaki Tel Abyad’a yığınak yaptığı yönündeki bilgilerin haberlere yansıması da dikkat çekici.</p>
<p><strong>Şam Yönetimi Detayı</strong></p>
<p>Bir diğer merak edilen konu, Astana sürecinin aktif aktörleri Rusya ve İran’ın sözü edilen bölgelere olası bir harekata yönelik tavrının aynı olup olmayacağı yönünde. Bu noktada kamuoyunda iki görüş öne çıkmakta. Birinci görüşe göre, benzer şekilde yoğun diplomasi yürütülerek bu bölgelere yönelik harekat adım adım planlanabilir.</p>
<p>İkinci görüşe göre ise, bu bölgelere operasyon planlaması, Şam yönetimiyle temas kurularak gerçekleştirilebilir. Bu görüş sahipleri, “böyle bir hamle yapılırsa Rusya ve İran’ın desteği de sağlanır ve PYD militanları bölgeden temizlenirken ABD’nin de bölgeyi terk etmesinin önü açılır” yorumunu öne çıkarıyor. Başbakan Yıldırım’ın gazetecilere yaptığı şu açıklama, önümüzdeki dönemde Şam yönetimiyle ilgili önemli gelişmeler olabileceği yorumlarına neden oldu: “Rejimle de Rusya üzerinden mutabakat sağlandı.</p>
<p>Suriye merkezi hükümeti ile alt düzeylerde konuşuluyor. 7 yıldır yaşadıklarımızı göz önüne alırsak kolay olmuyor. Geldiğimiz noktada rejim de işin parçası. Bunu yok sayamayız.”</p>
<p>Bu açıklama, Zeytin Dalı Harekatı açısından önemli bir diplomasi hamlesi olarak yorumlanırken, “Rejimi yok sayamayız” sözleri basın organlarında “önemli detay” şeklinde yer buldu.</p>
<p>Henüz ilk günlerini yaşadığımız ve gelecekte çok sayıda önemli gelişmeyi tetikleyebilecek Zeytin Dalı Harekatı sürerken, gelecek günler kritik gelişmelere gebe gözüküyor.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Prof. Edward J. Erickson: “Zeytin Dalı Harekatı Amerika’nın Planını Bozdu”</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/prof-edward-j-erickson-zeytin-dali-harekati-amerikanin-planini-bozdu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cengiz Şişman]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 31 Jan 2018 21:50:58 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kapak]]></category>
		<category><![CDATA[5. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Afrin]]></category>
		<category><![CDATA[Amerika]]></category>
		<category><![CDATA[Cengiz Şişman]]></category>
		<category><![CDATA[Edward J. Erickson]]></category>
		<category><![CDATA[İncirlik Hava Üssü]]></category>
		<category><![CDATA[Körfez Savaşı]]></category>
		<category><![CDATA[Nato]]></category>
		<category><![CDATA[PYD]]></category>
		<category><![CDATA[Şubat 2018]]></category>
		<category><![CDATA[YPG]]></category>
		<category><![CDATA[Zeytin Dalı]]></category>
		<category><![CDATA[Zeytin Dalı Harekatı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1607</guid>

					<description><![CDATA[Prof. Edward J. Erickson’dan Yörünge’ye Önemli Açıklamalar&#8230; “Zeytin Dalı Harekatı Amerika’nın Planını Bozdu” Türklerin bu son (Afrin) kararı Amerikalıların ellerini kollarını bağlamış oldu. Amerikalıları zor durumda bıraktı. Çünkü eğer bizim bundan sonra yapacaklarımız Türklerin çıkarlarına ters düşerse, onların yapacağı tek şey İncirlik Hava Üssü’nü kapatmak olacaktır. Eğer burayı kapatırlarsa biz bölgede şu anda yürüttüğümüz operasyonlarımızı sürdüremeyiz. Prof. Edward J. Erickson, askerî ve akademik kariyeri olan önemli bir isim. 1991’de Körfez Savaşı’nda 3. Zırhlı Tümen Topçu Harekat Subayı olarak görev yapan Erickson, İzmir’de NATO subayı olarak da bulunmuş. 1995’te IFOR bünyesinde Saraybosna’da, 2003’te Irak’ın işgalinde 4. Piyade Tümeni’nde, 2007-2008 yılları arasında ise Bağdat’ta Irak Savunma Bakanlığı’nda görev almış. Siyaset bilimi dersleri veren Prof. Erickson, aynı zamanda Osmanlı ve modern Türkiye askerî tarihini en iyi bilen akademisyenlerden birisi. Türkiye’nin PYD-YPG unsurlarına yönelik başlattığı Afrin Zeytin Dalı Harekatı sonrası Prof. Erickson ile Türkiye, ABD ve NATO ilişkilerinin geleceğini konuştuk. Uzman olduğunuz alanlar ışığında sizinle bugün Türkiye’nin son dönemlerde içinde bulunduğu bazı siyasî ve askerî gelişmeleri konuşmak istiyoruz. Ama öncelikle Amerika’nın Ortadoğu’ya olan genel ilgisinden bahsedelim biraz. Hepimizin bildiği petrol ve silahtan başka ne tür bir ilgisi var Amerika’nın Ortadoğu’ya? Değişen şartlar Amerika’nın çıkarlarını burada nasıl etkiledi? Önceleri ilgimizin temelinde tabii ki bir enerji &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Prof. Edward J. Erickson’dan Yörünge’ye Önemli Açıklamalar&#8230;</strong><br />
<strong> “Zeytin Dalı Harekatı Amerika’nın Planını Bozdu”</strong></p>
<p><strong>Türklerin bu son (Afrin) kararı Amerikalıların ellerini kollarını bağlamış oldu. Amerikalıları zor durumda bıraktı. Çünkü eğer bizim bundan sonra yapacaklarımız Türklerin çıkarlarına ters düşerse, onların yapacağı tek şey İncirlik Hava Üssü’nü kapatmak olacaktır. Eğer burayı kapatırlarsa biz bölgede şu anda yürüttüğümüz operasyonlarımızı sürdüremeyiz.</strong></p>
<p><em>Prof. Edward J. Erickson, askerî ve akademik kariyeri olan önemli bir isim. 1991’de Körfez Savaşı’nda 3. Zırhlı Tümen Topçu Harekat Subayı olarak görev yapan Erickson, İzmir’de NATO subayı olarak da bulunmuş. 1995’te IFOR bünyesinde Saraybosna’da, 2003’te Irak’ın işgalinde 4. Piyade Tümeni’nde, 2007-2008 yılları arasında ise Bağdat’ta Irak Savunma Bakanlığı’nda görev almış. Siyaset bilimi dersleri veren Prof. Erickson, aynı zamanda Osmanlı ve modern Türkiye askerî tarihini en iyi bilen akademisyenlerden birisi. Türkiye’nin PYD-YPG unsurlarına yönelik başlattığı Afrin Zeytin Dalı Harekatı sonrası Prof. Erickson ile Türkiye, ABD ve NATO ilişkilerinin geleceğini konuştuk.</em></p>
<p><strong>Uzman olduğunuz alanlar ışığında sizinle bugün Türkiye’nin son dönemlerde içinde bulunduğu bazı siyasî ve askerî gelişmeleri konuşmak istiyoruz. Ama öncelikle Amerika’nın Ortadoğu’ya olan genel ilgisinden bahsedelim biraz. Hepimizin bildiği petrol ve silahtan başka ne tür bir ilgisi var Amerika’nın Ortadoğu’ya? Değişen şartlar Amerika’nın çıkarlarını burada nasıl etkiledi?</strong></p>
<p>Önceleri ilgimizin temelinde tabii ki bir enerji kaynağı olan petrol vardı. Ancak günümüzde işlerin boyutu çok değişti. Amerika bugün enerji ihraç eden ülkelerin başında geliyor. Dünyanın en büyük petrol ihracatçısı olan Suudi Arabistan’la enerji ihracatı konusunda başa baş gidiyoruz ve neredeyse onları geçmek üzereyiz. Dolayısıyla bugünkü ilgimizin temelinde yatan daha önemli başka şeyler var. En önemlilerinden birisi bölgesel istikrarı sağlamak, ikincisi de İran’ın ve Rusya’nın bölgedeki etkisini en aza indirmek. Bence şu anda Amerika’nın bölgeye olan ilgisinin arkasındaki iki temel saik bunlar.</p>
<p><strong>Ortadoğu ülkeleri arasındaki siyasî ve askerî rekabetin yakın bir gelecekte sıcak savaşa dönüşebileceğini düşünüyor musunuz?</strong></p>
<p>Ben açıkçası devletler arasında bir savaş olacağını öngörmüyorum yakın gelecekte. Ancak büyük oyuncular, mesela İran, Suudi Arabistan, Amerika ve Rusya, vekalet savaşlarına devam edecekler. Onun haricinde Amerika ve İran arasında, İsrail ve İran arasında ya da Suudi Arabistan ve İran arasında doğrudan bir sıcak savaş olmaz. Askerî çatışmalar devam edecektir, ama bunlar vâsiler aracılığı ile sürdürülecektir. Bu bağlamda benim için önemli sorulardan bir tanesi Amerika’nın Irak’ta daha uzun süre kalıp kalamayacağıdır. Iraklılar bizim orda kalmamıza izin verecekler mi? İkinci soru da Amerika’nın Suriye’de kalıp kalamayacağıdır. Suriye’de şu an yaklaşık 2.000 Amerikan askeri var ve bizim orada kimse ile tam bir anlaşmamız yok. Rusların Esad rejimi ile anlaşması var ama Amerika’nın yok. Amerika orada dışarıdan bir oyuncu gibi&#8230;</p>
<p><strong>Bu Amerikalılar için hayatî bir soru tabii&#8230;</strong></p>
<p>Tabii ki öyle. Eğer 2010’da olduğu gibi Irak bizim oradan çıkmamızı isterse, o zaman Amerika’nın Suriye’deki pozisyonu da çok kırılgan hale gelecek. Çünkü Suriye’ye ulaşmak için Amerika’nın Irak hava sahasını kullanması gerekiyor. Dolayısıyla şu an Ortadoğu’da Amerika’nın varlığı konusunda Irak anahtar role sahip.</p>
<p><strong>Amerikalılar Irak’ta Ciddi Sorun</strong></p>
<p><strong>Irak Amerika’nın çıkmasını isteyecek mi sizce? Yoksa çok değişkenli bir denklem mi bu hala?</strong></p>
<p>2008, 2009 ve 2010’da Amerika ve Irak arasındaki en önemli konu oradaki Amerikan askerlerinin ve diğer Amerikalıların durumlarıydı. Mesela bir Amerikalı suç işlediğinde Iraklı mahkemeler tarafından mı yoksa Amerikan askerî mahkemesi tarafından mı yargılanacaktı. Bu konularda hiç bir zaman bir anlaşmaya varılamadı. Bugün de durum bundan daha iyi değil. Yani pek çok konuda anlaşmazlıklar sürüyor. Dolayısıyla bence Amerika’nın Irak’ta kalıp kalmaması çok ciddi bir sorun. Görünen odur ki Amerikalılar Irak’ı kademeli olarak terk edecekler ve bir kaç yıl içinde de bizim oradan tamamen çıkmamız istenecek. Çünkü bizim orada daha fazla varlık göstermemizi istemiyorlar.</p>
<p><strong>Bu yüzden mi Amerika Suudi Arabistan’a ve Körfez ülkelerine daha çok yanaşıyor? Yani Irak’tan çıkma durumunda Amerikalıların barınacağı yeni yerlere mi ihtiyacı olacak? Özellikle de askerî açıdan?</strong></p>
<p>Şuan Katar ve Kuveyt’te de askerî üsler var zaten. Ancak bunlar asıl olarak hava üsleri ve lojistik üsler. Savaş çıktığında asker sevkiyatı için uygun yerler. Ama asıl ihtiyacımız olan Irak’ta serbestçe girip çıkabileceğimiz ve içinde hava üssünün de olduğu tam teşekküllü bir askerî üs.</p>
<p><strong>Rusya’nın ve Çin’in bölge üzerinde artan etkisi ile Amerika nasıl başa çıkacak?</strong></p>
<p>Rusya geçen sene Esad rejimi ile bir anlaşma imzaladı. Orada daimî bir askerî üsleri olacak. Biz de geçen Aralık ayında ilk defa İsrail ile daimî bir askerî üs kurmak üzere anlaştık. Bu konu henüz çok fazla basında tartışılmadı. Yani Amerikalıların İsrail’de daimî bir askerî üsleri olacak. Bu bir anlamda İncirlik Amerikan üssünün güneydeki karşılığı olacak.</p>
<p><strong>Bu üs yapılmaya başladı mı?</strong></p>
<p>Okuduklarıma göre Aralık ayında ilk kazma vurulmuş. Ancak nerede olduğunu bilmiyorum.</p>
<p><strong>Biliyorum sizin uzmanlık alanınız değil ama, acaba bu gelişmenin İsrail-Filistin sorunu üzerine etkisi ne olur, bu konuda bir şeyler söylemek ister misiniz?</strong></p>
<p>Şimdiye kadar İsrail ile resmî bir askeri anlaşmamız yoktu. Ancak siyasetçilerimiz her zaman “İsrail bizim müttefikimizdir” tabirini kullanıp durdular. Bu hem Cumhuriyetçiler hem de Demokratlar için geçerli. Şüphesiz ki İsrail ile ortak çıkarlarımız mevcut. İran konusu mesela. Ama Japonya’ya Filipinler’e ya da NATO ülkelerine olduğu şekliyle İsrail’e karşı resmî bir sözümüz ya da yükümlülüğümüz yok. Yeni kurulacak olan tam teşekküllü askerî üs bir anlamda İsrail-Amerikan ilişkilerinin resmiyet kazanması yönünde bir gelişme&#8230; Bir noktada Amerika, İsrail ile resmi olarak güvenlik ya da savunma işbirliği anlaşması yapacak.</p>
<p><strong>Böyle bir işbirliği aslında gayrı resmî olarak hep yok muydu?</strong></p>
<p>Evet vardı. Ama resmî değildi. İşlerin resmiyete dökülmesi Trump yönetiminde hız kazandı. Trump’ın gündeminde sadece Kudüs yok. Buna benzer büyük konular da var. Şimdilik fazla tartışılmıyor ama bence bir kaç yıl içinde herkes İsrail ile yapılacak olan bu savunma paktı hakkında konuşuyor olacak. Bu bir saldırı değil, savunma paktı olacak. NATO’nun 5. Maddesinde olduğu gibi yani.</p>
<p><strong>“Amerika’nın Derdi Kürt Devleti Kurmak Değil”</strong></p>
<p><strong>Şimdi biraz daha kritik konulara geçelim. Türkiye açısından tabii. ABD ve Türkiye iki NATO ülkesi. Ancak ABD, Türkiye’nin terörist grup olarak kabul ettiği PKK’nın bir uzantısı olan PYD-YPG’yi destekliyor. Türkiye bundan rahatsız. İki NATO üyesi bu konuyu nasıl çözecekler?</strong></p>
<p>ABD Suriye’de oyuncu olmak ve gelişmelerin parçası olarak kalmak istiyor. 2014’ten sonra oraya Rusya, İran ve Hizbullah girdi ve Esad’a yardım etmeye başladılar. Eğer oyuncu olarak kalmak istiyorsak bizim de zeminde bir müttefikimizin olması gerekliydi. Önceleri Özgür Suriye Ordusu ile ittifak yaptık. Üyelerinin bazılarını Ürdün’e götürüp eğitim verdik. Ve proje için yaklaşık 300 milyon dolar harcadık. Ama bu proje yürümedi. Daha sonra dönüp yeni değerlendirmeler yaptık ve asıl düşman DEAŞ’a karşı kim bizimle savaşır diye düşünmeye başladık. Ve bu noktada PYD bize en uygun müttefik olarak göründü. Önce onlara eğitim verdik, daha sonra da silah. Böylelikle yeni bir ittifak kurmuş olduk. PYD ile işbirliği yaparak İran ve Rusya’nın etkisini de dengelemiş olduk. Yani bizim asıl derdimiz oradaki Kürt ayrımcılığını desteklemek ya da Kürt devleti kurmak değil. Bizim asıl derdimiz Rusya, İran ve Hizbullah’ın etkisini bölgede en aza indirmek. Anlaşmamıza göre PYD’ye verdiğimiz silahları daha sonra bize geri vereceklerdi. Türkiye’ye de bunun böyle olacağının sözünü vermiştik. Şimdi DEAŞ konusu neredeyse tamamen çözüldü. Ama zannetmiyorum ki PYD bu silahları ABD’ye geri versin. Bu da bir sorun tabii. PYD, Afrin’de de varlık gösteriyor. Türkiye’nin iddiasına göre burada 8-10 bin PYD üyesi konuşlanmış vaziyette. Ancak rakamın bu kadar yüksek olduğunu düşünmüyorum. Ama orada olanların elinde Amerikan silahları da vardır muhtemelen.</p>
<p><strong>Türkiye bu yüzden şu anda Afrin’e askerî operasyon düzenliyor&#8230;</strong></p>
<p>Evet, çünkü onların ellerinde roketler var ve bunları Türkiye’yi taciz etmek için kullanabilirler. Aynen Hizbullah’ın ve Hamas’ın İsrail’e attığı roketler gibi. Türkler şuan Afrin’e gidip oraları temizlemeye çalışıyor. Ama şunu tekrar etmek isterim, Amerika ne bağımsız Kürdistan’ı destekliyor ne de PKK’yı destekliyor. Bizim için PYD sadece DEAŞ’a karşı ittifak ettiğimiz bir güçtü. Benim şahsi görüşüme göre Amerika’nın bu ittifakı baştan itibaren yeterince düşünülmemiş ve yönetilememiş bir operasyondu.</p>
<p><strong>“Amerika Biraz Daha İleri Giderse Türkler İncirlik’i Kapatabilir.”</strong></p>
<p><strong>Sonuçta Türkiye Amerika’nın bütün uyarı ve ihtarlarına rağmen Afrin’e girdi. Türk-Amerikan ilişkileri bundan nasıl etkilenecek?</strong></p>
<p>Ben tarihe bakıyorum. 1974’te Türkiye, Amerika’nın bütün uyarılarına rağmen Kıbrıs Harekatı’nı başlattı, Amerikalılar Türkleri 1990’larda “Kuzey Irak’a girmeyin” diye bir çok defa uyardı. Amerikalılar Türkleri Kardak konusunda “Yunanlıları çok sıkıştırmayın” diye de uyardı. Ancak Türkler, bu uyarıların hiç birini dinlemedi ve kendi çıkarları için ne gerekiyorsa onu yaptılar. Demem odur ki Amerika’nın uyarıları hiç bir zaman Türkleri yapacakları işlerden alıkoymuyor. Türklerin bu son (Afrin) kararı aslında Amerikalıların elini kolunu bağlamış oldu. Onları daha zor durumda bıraktı. Çünkü eğer bizim bundan sonra yapacaklarımız Türklerin çıkarlarına ters düşerse, onların yapacağı tek şey İncirlik Hava Üssü’nü kapatmak olacaktır. Eğer burayı kapatırlarsa biz bölgede şu anda yürüttüğümüz operasyonlarımızı sürdüremeyiz. Suriye’deki operasyon kabiliyetimiz yarı yarıya azalır. Türkler baskıya boyun eğmiyorlar…</p>
<p><strong>Yani şu an Amerikalılar Türklerden daha zor durumda öyle mi?</strong></p>
<p>Evet, Türkiye’nin askerî harekatı bizi çok zor durumda bıraktı. Aslında bence Amerika kendi kendisini çok zor duruma soktu. Afrin’de Türkler halihazırda Ruslarla koordineli çalışıyorlar. Amerikalıların Suriye’de beraber hareket edeceği kimse yok ama Rusların var. Dolayısıyla Türkler olası bir Türk-Rus çatışmasından kaçınmak için şuan Ruslarla işbirliği yapıyor.</p>
<p><strong>Sizce Türkiye bu operasyon sonucunda istediğini elde edebilecek mi?</strong></p>
<p>Bence edecek. Türklerin istediği Dicle’nin batısı ile Hatay arasında güvenli bir bölge oluşturmak. Böylelikle güneyden gelebilecek saldırıları kontrol altına almak. Bunu yapabilecekler gibi görünüyor.</p>
<p><strong>“Türkiye İçin En Kritik Soru: Suriye’de Kalacak mı, Kalmayacak mı?”</strong></p>
<p><strong>Türkiye genel anlamda Suriye’de ne yapabilir ya da yapmalıdır?</strong></p>
<p>Tarihsel olarak Kuzey Irak’ta Kürtlere ne yaptıklarına baktığımızda şunu görürüz ki oraya girdiler, PKK’lıları ve kaynaklarını önemli ölçüde etkisiz hale getirdiler. Ve daha sonra geri çekildiler. Şimdi de Fırat Kalkanı operasyonuyla önce El-Bab’a girdiler, ardından Afrin’e. Bu noktada Türkiye için kritik soru şu olacaktır: “Burada kalmalı mıyım yoksa gitmeli miyim?” Sorun şu ki eğer kalmaya karar verirsen bu çok pahalıya patlayan bir operasyon olur. Çünkü bir yerde uzun süre asker barındırmak, o askerleri geri gönderip tekrar yerine yenilerini getirmek çok maliyetli işlerdir. Ancak Türkiye bölgeden hemen çekilirse de sorun bitmiyor. Yarın öbür gün oralarda YPG’nin tekrar ortaya çıkmayacağının garantisi nedir? PKK olayında böyle olmadı mı? Ya da oralar sonuçta tekrar Suriye’ye ve de dolayısıyla Rusya’ya bırakılmış olmuyor mu? Burada Türkiye’nin uzun vadede güvenliğini sağlayacak olan nedir?</p>
<p><strong>Bu ciddi bir paradoks tabi ki. Kısa dönemde Türkiye açısından çözüm sağlansa da uzun vadede bunun bir garantisi yok.</strong></p>
<p>Aynı şey İsrail’in başına geldi. Güney Lübnan’ı 15 yıl boyunca işgal ettiler. Ve orada kendilerine göre bir tampon bölge oluşturduktan sonra geri çekildiler. Daha sonra da periyodik olarak oralara öncü birlikler gönderip kontrol ettiler. İsrail ordusu bu operasyonlara bir isim bile bulmuştu: “Çimleri biçmek”. Yani çimler uzayınca gidip biçmek gerekiyordu. Şimdi Gazze’de aynı şeyleri yapıyorlar. Türkiye de bu paradoksla karşılaşacak. Orada kalmanın çok maliyetli ve siyasî olarak da tehlikeli bir şey olacağını anlayacaklar. Benim tahminim eğer kalmaya karar verirlerse en geç bir yıl içerisinde geri çekilirler. Ve daha sonra oralara keşif güçleri gönderirler.</p>
<p><strong>Ama kimse kuzey Suriye’de bir “Lübnanlaşma” olmasını istemez herhalde.</strong></p>
<p>Evet. Bu güzel bir benzetme oldu…</p>
<p><strong>Beşar Esad’ın tüm bu olanlara karşı tepkisi ne olur?</strong></p>
<p>Türkiye’nin bu tavrı karşısında Esad’ın çok rahatsız olduğunu tahmin etmek zor değil. Öte yandan bu konunun Türkiye ile Rusya arasında tartışılıyor olmasında da gayet memnundur. Bölgede Amerika hariç hiç kimse silahlı bir YPG varlığı görmek istemiyor. Aslında ironik olarak Türkler bir anlamda Esad’ın işini görüyorlar. Ona iyilik yapıyorlar. Türkler eninde sonunda Kuzey Suriye’den çıkacaklar. Ama bu Esad’ın ordusu yeterince güçleninceye, gelip bölgeyi tekrar kontrol altına alıncaya kadar olmayacak.</p>
<p><strong>Amerika’nın Esad’a karşı tavrı bundan sonra ne olacak?</strong></p>
<p>Obama yönetimi “rejim değişikliği”nden “Esad yakın dönemde çözümün bir parçası ama uzun vadede değil” noktasına geldi. Trump yönetiminin tavrı ise bu konuda daha da belirsiz. Benim tahminim Esad ve Rusya, Suriye’nin kontrolünü yeniden sağlarken Amerika kafasını başka tarafa çevirecek.</p>
<p><strong>“Zeytin Dalı Harekatı Türk Amerikan İlişkileri Etkilemez.”</strong></p>
<p><strong>Rusya Türkiye’ye Zeytin Dalı Operasyonu için neden yeşil ışık yaktı peki? Amaçlarından birisi Türkiye ile Amerika arasında bir gerilim yaratıp Türkiye’yi NATO’dan uzaklaştırmak olabilir mi? Daha da önemlisi Amerikan-Rus soğuk savaşında Türkiye yeni bir savaş alanı haline dönüşebilir mi?</strong></p>
<p>Eğer Putin NATO üyelerinin arasını açmak istiyorsa bunu kesinlikle yapabilir… NATO ittifakını istikrarsızlaştırmak ABD’nin Avrupa’daki pozisyonunu zayıflatır… Ve Zeytin Dalı Operasyonu Amerika ve Türkiye’yi karşı karşıya getirebilir. Afrin’de YPG’nin yanında hiç bir Amerikan gücü yok. Dolayısıyla sahada her hangi bir Türkiye-Amerika çatışması riski yok. Eğer Türkler operasyonu kısa zamanda bitirir ve fazla sivil zayiatına yol açmazlarsa, bunun Amerikan-Türk ilişkilerine bir etkisi olacağını düşünmüyorum.</p>
<p><strong>“15 Temmuz Darbesinin Arkasından Fetullah Gülen Çıkarsa Şaşırmam.”</strong></p>
<p><strong>Şimdi biraz konuyu Türkiye’nin iç meselelerine getirmek istiyorum. Malumunuz yaklaşık bir buçuk yıl önce Türkiye’de başarısız bir darbe girişimi oldu. Türkiye’yi tanıyan bir asker olarak bu darbeyi nasıl değerlendiriyorsunuz? Kim yaptı? Niye yaptı? Hedef kimdi?</strong></p>
<p>Buna çok tatmin edici bir cevabım yok. Son 5-6 yılda Türkiye ordusunun yapısı çok değişti. Genelkurmay Başkanının yetkileri önemli ölçüde azaltıldı ve ordu en genel anlamıyla sivillere bağlandı. Bence 15 Temmuz’da hedef çok net olarak Erdoğan ve onun yakın çevresiydi. Ancak bu, bildiğimiz klasik darbeler gibi değildi. Önceki darbelerin çoğunda Genelkurmay Başkanları işin içindeydi. Ancak bu darbede işin arkasındaki asıl mimar kimdir bilemiyorum. Bu konuda iyi bir cevabım yok maalesef.</p>
<p><strong>Birileri yaptı birileri etti derken, “onlar” dediğimiz kimler olabilir? Malumunuz Türkiye’deki yaygın kabul ve Türkiye’nin resmî tezi darbeyi planlayanın, organize edenin ve sahneye koyanın FETÖ olduğu. Ancak bunu yaparken de dışarıdan yardım aldığı.</strong></p>
<p>Şundan çok eminim ki CIA bu işin içinde yok. FETÖ mü yaptı? FETÖ öyle bir örgüt ki orduya, bürokrasiye, siyasete, medyaya, her yere, kilit mevkilere adamlarını yerleştirdi. Ancak bütün bu organizasyon nasıl bir araya geldi, Fetullah Gülen bunları nasıl koordine etti, bilemiyorum. Darbe çok büyük bir fiyaskoydu. Çok kötü planlanmış ve çok kötü yönetilmişti.</p>
<p><strong>Bu plansızlık ve başarısızlık yüzünden mi CIA kesinlikle bu işin içinde yoktur diyorsunuz?</strong></p>
<p>Evet, CIA ya da başka profesyonel bir ekip bir şekilde yardım etseydi çok daha sofistike ve iyi planlanmış bir darbe ile karşı karşıya kalırdık. Bu beceriksizlik ve sakarlık yüzünden işin içinde profesyonel planlayıcıların olmadığını düşünüyorum. Bütün bu yaşananların arkasından Fetullah Gülen çıkarsa hiç şaşırmam.</p>
<p><strong>Türkiye’deki bir çok insan şu şekilde akıl yürütüyor. Darbeyi FETÖ organize etti ama Amerika’dan da yardım aldı. Zira son 50-60 yılda dünyadaki rejim değişiklerine ve darbelere bakıldığında Amerika bir şekilde işin içinde. Dolayısıyla bu darbede de işin içinde olmalı…</strong></p>
<p>1953’te İran’a, 1961’de Küba’ya baktığımızda, ya da Irak ve Libya’ya baktığımızda Amerika buradaki rejim değişiklerinin içinde. Çok doğru. Ülkemiz maalesef bu konuda kötü bir sicile sahip. Dolayısıyla Türkiye’de bir çok insanın böyle düşünmesi anormal değil. Dışarıdan bakıldığında Amerika işlerini bu şekilde yürütüyor diye düşünülüyor. Bence her konuda bu yaklaşım doğru değil. Ama yine de kim bilir?</p>
<p><strong>“Türkiye, Savunma Sanayiinde Dünya İle Rekabet Edecek Hale Geldi.”</strong></p>
<p><strong>Sizin gibi bir askeri ve aynı zamanda da askerî tarihçiyi bulmuşken biraz da Türkiye’nin askerî kabiliyet ve kapasitesinin sınırlarını konuşmak isabetli olacak kanaatindeyim. Türk Silahlı Kuvvetleri yerli silah üretimini % 60’a çıkartmış durumda. Son dönemlerde Türkiye ile ABD ve bazı Avrupa ülkelerinin ilişkilerindeki gerilimin nedenlerinden birisi bu olabilir mi? Çünkü bu silah piyasasında yeni bir rakip demek aynı zamanda…</strong></p>
<p>Normalde eğer ABD bir ülkeye silah satıyorsa ya da veriyorsa onu bir takım şartlara bağlar. Onun kullanım yerleri ve amaçları bellidir. 1980’lerden başlayarak Türkiye silahlanma açısından kendine yeten özerk bir hale gelmek için çaba göstermeye başladı. Hüseyin Kıvrıkoğlu gibi Genelkurmay Başkanları hep bu özerkliğin peşinde koştular. Ve her türlü silahı kendileri üretmek istediler. Şimdi artık tanklar, savaş helikopterleri, füzeler üretecek düzeye geldiler. Amerika bunun farkında. Türkiye artık Fransa, İngiltere, Brezilya hatta Rusya ve Çin gibi ülkelerle uluslararası silah pazarında rekabet edecek hale gelmeye başladı. Tabii henüz kimse Amerika ile rekabet edecek durumda değil. Zira Amerika’nın üretip sattığı savaş ve nakliye uçakları teknolojik olarak çok daha ileri düzeyde. Türkiye’nin üretip sattıkları ile Amerika’nın üretip sattığı silahlar aynı kulvarda rekabet etmiyorlar. Ama Türkler Ruslarla, Brezilyalılarla, Güney Afrikalılarla, Fransızlarla rekabet halinde. Bizim ürettiğimiz Patriot savunma füzelerini, savaş gemilerini ya da F35 savaş uçaklarını Türkiye belki 20 yıl sonra üretebilecek. Yani şu anda ABD ve Türkiye silah pazarında bir rekabet içinde değil. Dolayısıyla bu konu, Amerika ile Türkiye arasındaki gerilime katkıda bulunabilecek bir konu değil. Ancak Türkiye’nin geldiği bu yerin Rusları, Brezilyalıları ya da Fransızları rahatsız etmediğini söylemek mümkün değil.</p>
<p><strong>Ama bu gelişmeler Türkiye’yi silah pazarında Amerika için potansiyel bir rakip yapmaz mı? Sonuçta her bir silah üreten ülke kendi askerî-endüstriyel kompleksini inşa etmeye çalışıyor.</strong></p>
<p>Tabii tabii. Kesinlikle. Dünyada çok büyük bir silah pazarı var. Ve bu pazar çok karlı bir pazar. Türkler mesela Iraklılara silah satıyorlar. Pakistan ile yeni bir anlaşma imzaladılar. Amerikan silahlarını kullanan bazı ülkeler Türkiye gibi yerlerden silah almayı tercih ediyor; zira bu silahlar, Amerikan silahlarında olduğu gibi her hangi bir koşulla gelmiyor. Sözgelimi şuan Amerika’da Pakistanlılar tarafından parası ödenmiş savaş uçakları bekliyor. Çünkü Amerikan Kongresi uçakların teslimatını hala onaylamadı. Türkler piyasayı yokluyorlar. Görünen o ki Türkiye önümüzdeki 10-15 yıl içinde orta düzey büyüklükte, daha ziyade ikinci ve üçüncü dünya ülkelerine silah satan bir ülke olacak.</p>
<p><strong>“Türkiye’nin Kendini Savunmak İçin S 400’lere İhtiyacı Var.”</strong></p>
<p><strong>Son zamanlarda Türk Silahlı Kuvvetleri silah temininde farklı kaynaklara yöneliyor. (Rusya ile S-400 anlaşması ve Fransa ile ortak füze üretimi vs.) ABD için bu durum bir sorun. Oysa bir NATO ülkesi olan Yunanistan da daha önce Rusya ile benzer bir anlaşma yapmıştı. Türkiye’nin ve Amerika’nın bu tavırlarını nasıl açıklamak gerekir?</strong></p>
<p>S-400 çok yüksek kapasiteli bir savunma sistemi. Hem Stealth hem de daha konvansiyonel füzelere karşı çok etkin. Türkiye’nin şimdiye kadar böyle bir sistemi yoktu. 2011-2012 yıllarında NATO Türkiye’nin güneyine Patriot füzeleri yerleştirdi. Bunlar Amerikan, Alman ve Hollanda füze bataryalarıydı. Bir anlamda Türkiye’nin savunmasını NATO füzeleri yapıyordu. Ancak Türkiye füzeleri kendi satın almak istediğinde Amerika satmadı. Neden olduğunu bilmiyorum. Bu noktada Rusya onlara teklif götürdü. Ve sistemi satın almak için de onlara borç para vermeyi önerdi. Bunlar tabii çok yüksek teknolojiye sahip silahlar. Sofistike işletim sistemleri, kara kutuları falan var. Ama anladığım kadarı ile Ruslar bu sistemleri ve kara kutuları verme taahhüdünde henüz bulunmadılar. Yani bir anlaşma yapıldı ama ödemenin nasıl olacağı, bu kara kutuların verilip verilmeyeceği konuları hala muallakta.</p>
<p><strong>Türkiye açısından bakıldığında bu cazip bir anlaşma mı sizce?</strong></p>
<p>Öyle. Her ne kadar yapmamış olmalarını arzu etsem de, öyle. Eğer İran’dan, Irak’tan ya da Suriye’den balistik füze tehdidi altındaysa o zaman Türkiye’nin buna ihtiyacı var. Yani neden ülkeni savunmak için Amerikan veya Alman ya da Hollanda füzelerine bağlı kalasın ki! Türkiye her zaman her alanda kendine yeten bir ülke olmak istiyor. Türkiye, NATO’da askerî açıdan kendi kendine yeten belki de ender bir iki ülkeden birisi. Diğer ülkelerin hepsi askerî kaynak ve mühimmata sahip olma konusunda işbirliği yapıyor. Önümüzdeki bir iki yıl içerisinde İngiliz ve Fransızlar ortak bir uçak gemisi yapacaklar. Hollanda bütün tanklarını tasfiye etti ve bir savaş durumunda Alman tanklarına güveniyor. Bütün NATO üyeleri masraflarını azaltacak yollar peşinde. Bunun tek istisnası Amerika, Fransa ve Türkiye.</p>
<p>Türkiye stratejik olarak tam bağımsız ve özerk bir ülke haline gelmek istiyor. Uçakları, gemileri, tankları olsun istiyor. Ve bu da askerî siyaset ve stratejilerine uyuyor aslında. Dolayısıyla Ruslarla yapılan anlaşma Türkler açısından mantıklı. Ancak bu, ABD ve NATO için endişe verici, zira çoğu insan bunu Türklerin Rusya merkezli yapılara kaydığı şeklinde yorumluyor. Ben böyle düşünmüyorum. Türkiye pragmatik olarak kendi planlarına uygun silahları satın alıyor.</p>
<p><strong>Son olarak Türkiye-NATO ilişkisine değinelim isterseniz. Bu gelişmeler ışığında ilişkinin geleceği nasıl olacak?</strong></p>
<p>Bence çok değişen bir şey olmayacak. Ancak şöyle bir problem var: Ruslardan alınan bu silahlar NATO savunma sistemi ile uyumlu değil. Eğer Türkiye bunları alırsa ve NATO da Rusya ile savaşa girerse burada bir sorun çıkacak. NATO’nun savunma hattında bir boşluk doğacak. Bu da ciddi bir sorun tabii. Bu arada, Suudi Arabistan, elinde Amerikan Patriotları olmasına rağmen, S-400 sistemini almak için anlaşma yaptı. Aynı şekilde Hintliler ve Çinliler de. Bunlar ilginç gelişmeler&#8230;</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>NATO ve Batı, Türkiye’nin Güvenliğini Tehdit Ediyor</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/nato-ve-bati-turkiyenin-guvenligini-tehdit-ediyor/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Beyazıt Karataş]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 31 Jan 2018 21:48:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Kapak]]></category>
		<category><![CDATA[5. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[batı]]></category>
		<category><![CDATA[Beyazıt Karataş]]></category>
		<category><![CDATA[Güvenlik]]></category>
		<category><![CDATA[Nato]]></category>
		<category><![CDATA[S-400]]></category>
		<category><![CDATA[Şubat 2018]]></category>
		<category><![CDATA[türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Ulusal Güvenlik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1605</guid>

					<description><![CDATA[S-400’ler, yapılacak anlaşmaya uygun olarak Türkiye’nin hava savunma sisteminin üretilmesini temin edecek ve Türkiye-Rusya ilişkilerinde siyasi, askeri, ekonomik boyutun yanı sıra savunma sanayii alanına da katkı sağlayacaktır. Türkiye-NATO/Türkiye-ABD İlişkilerindeki Sorunlar NATO üyesi Türkiye’nin Rusya’dan S-400’leri almaya kadar giden süreci daha iyi anlayabilmek için yeri gelmişken son günlerde gündemde olan Türkiye-NATO/Türkiye-ABD ilişkilerindeki sorunlar ve tartışma konularını bazı yönleriyle ele almakta fayda bulunmaktadır. 04 Nisan 1949’da 12 ülke tarafından imzalanan antlaşmayla kurulan Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (İngilizce: NATO/ North Atlantic Treaty Organization, Fransızca: OTAN/ Organisation du Traité de l’Atlantique Nord) 1952 yılında Türkiye ve Yunanistan’ın, farklı dönemlerde toplam 14 ülkenin ve en son 05 Haziran 2017 tarihinde Karadağ’ın katılmasıyla üye ülkelerin sayısı 29 olan bir askeri işbirliği anlaşmasıdır. Fransa, 1966 yılında NATO’nun askeri kanadından çıkmış, 2009 yılında tekrar dönmüştür. Yunanistan, 1974 Kıbrıs Barış Harekatı’ndan sonra NATO’nun askeri kanadından çıkmış, 1980 yılında dönmüştür. Fransa’nın 1966 yılında NATO’nun askeri kanadından çekilmesine kadar NATO’nun merkezi 1949-1967 yılları arasında Paris’tedir. NATO’nun merkezi 1967 yılından itibaren Brüksel’e taşınmıştır. 25 Mayıs 2017 tarihinde yapılan açılış töreni ile NATO, eski karargâhın yanındaki ana yolun hemen karşısında yer alan yeni karargâhına taşınmıştır. Öncelikle bir yanlış algıyı düzeltelim. Türkiye’de herhangi bir NATO üssü veya ABD üssü yoktur. NATO ve ABD varlığı &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>S-400’ler, yapılacak anlaşmaya uygun olarak Türkiye’nin hava savunma sisteminin üretilmesini temin edecek ve Türkiye-Rusya ilişkilerinde siyasi, askeri, ekonomik boyutun yanı sıra savunma sanayii alanına da katkı sağlayacaktır.</strong></p>
<p><strong>Türkiye-NATO/Türkiye-ABD İlişkilerindeki Sorunlar</strong></p>
<p>NATO üyesi Türkiye’nin Rusya’dan S-400’leri almaya kadar giden süreci daha iyi anlayabilmek için yeri gelmişken son günlerde gündemde olan Türkiye-NATO/Türkiye-ABD ilişkilerindeki sorunlar ve tartışma konularını bazı yönleriyle ele almakta fayda bulunmaktadır.</p>
<p>04 Nisan 1949’da 12 ülke tarafından imzalanan antlaşmayla kurulan Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (İngilizce: NATO/ North Atlantic Treaty Organization, Fransızca: OTAN/ Organisation du Traité de l’Atlantique Nord) 1952 yılında Türkiye ve Yunanistan’ın, farklı dönemlerde toplam 14 ülkenin ve en son 05 Haziran 2017 tarihinde Karadağ’ın katılmasıyla üye ülkelerin sayısı 29 olan bir askeri işbirliği anlaşmasıdır.</p>
<p>Fransa, 1966 yılında NATO’nun askeri kanadından çıkmış, 2009 yılında tekrar dönmüştür. Yunanistan, 1974 Kıbrıs Barış Harekatı’ndan sonra NATO’nun askeri kanadından çıkmış, 1980 yılında dönmüştür.</p>
<p>Fransa’nın 1966 yılında NATO’nun askeri kanadından çekilmesine kadar NATO’nun merkezi 1949-1967 yılları arasında Paris’tedir. NATO’nun merkezi 1967 yılından itibaren Brüksel’e taşınmıştır. 25 Mayıs 2017 tarihinde yapılan açılış töreni ile NATO, eski karargâhın yanındaki ana yolun hemen karşısında yer alan yeni karargâhına taşınmıştır.</p>
<p>Öncelikle bir yanlış algıyı düzeltelim. Türkiye’de herhangi bir NATO üssü veya ABD üssü yoktur. NATO ve ABD varlığı vardır. Türkiye’nin antlaşmalar gereği NATO veya ABD’nin kullanımına tahsis ettiği yerler vardır. Yani Türkiye ev sahibi ülke olarak istediği anda tahsis edilen üs, birlik ve yerleri NATO ve ABD’nin kullanımına kapatabilir.</p>
<p>08-17 Kasım 2017 tarihleri arasında NATO Harp Merkezi-Stavanger Norveç’de icra edilen “Trident Javelin-2017” bilgisayar destekli komuta yeri tatbikatı sırasında özetle; Türkiye’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk ile Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın düşman ülke liderleri olarak gösterilmesi ve NATO’nun böyle bir büyük skandala imza atması, zaten NATO’ya ilişkin hiç de iyi olmayan sicilinin yeniden tartışılmasına, NATO’dan çıkalım görüşünün ağırlık kazanmasına ve Türkiye’deki NATO ve ABD karşıtlığı oranlarının yükselmesine neden olmuştur. NATO tatbikatındaki skandal, NATO’dan çıkalım, çıkmayalım tartışmalarını da beraberinde getirmiştir.</p>
<p>NATO’da mutlaka kalınması gerektiğini savunanlar genel olarak aşağıdaki konuları ön plana çıkarmaktadırlar:</p>
<p>-NATO’da veto hakkımız var. Dolayısıyla NATO, Türkiye aleyhinde herhangi bir karar alamaz. Ayrılmamız durumunda ise Türkiye aleyhinde karar alınabilir, engel olma olanağımızı kendi elimizle yok etmiş oluruz.</p>
<p>-Türkiye, NATO üyesi olduğu için Kıbrıs Rum Kesimi’nin NATO üyeliğini veto etmektedir. Ayrılmamız durumunda Rum kesimi NATO üyesi olur ve Türkiye, Kıbrıs ve Ege sorununda sadece Rum kesimi ve Yunanistan’ı değil, bütün NATO ülkelerini karşısına almış olur.</p>
<p>-NATO’dan ayrılmamız durumunda mevcut silah sistemimiz kendimizi savunmamız açısından yeterli olmaz. Durup dururken dünyanın en gelişmiş silah sistemlerine sahip askeri paktını karşımıza almak akıllıca olmaz.</p>
<p>NATO’dan çıkılması hususunun artık değerlendirilmesi gerektiğini savunanlar ise genel olarak aşağıdaki konuları ön plana çıkarmaktadırlar:</p>
<p>-NATO’yu kâğıt üzerindeki amaçlarına ve görevlerine göre değerlendirmek eksik bir yaklaşımdır. Günümüzde başta ABD olmak üzere tüm NATO üyeleri, gerektiğinde başka başka isimler altında birliktelikler kurarak koalisyonlar yaratarak “NATO teşkilatının adını kullanmadan, NATO sayesinde elde ettikleri imkânları Milli İmkânlar gibi kullanarak faaliyetler, operasyonlar” yürütmektedirler. Dolayısıyla NATO, eşit oy veya veto hakkını kullanmamızın ve NATO üyesi olmanın sağladığı haklardan yoksun bırakan durumlar yaratmaktadır.</p>
<p>-NATO üyelerinin Kıbrıs, Ege ve Adalar konusundaki genel tutumu başından itibaren Yunanistan lehine olmuştur. NATO, Ege Adalarının Yunanistan tarafından silahsızlandırılmasına karşı girişimlerde bulunmadığı gibi NATO tatbikatlarının söz konusu adalarda planlanması için her fırsatta girişimlerde bulunmaktadır.</p>
<p>NATO, Türkiye’ye ait olan ada, adacık ve kayalıkların Yunanistan tarafından işgaline de ses çıkarmamaktadır. NATO, Ege’de iki ülke arasındaki sorunlara taraf olmamaya özen gösteriyormuş gibi davranmasına rağmen her fırsatta Yunanistan lehine Türkiye aleyhine davranışlarda bulunmaktadır.</p>
<p>-Türkiye, yaklaşık 70 yıldır silah sanayiinde dışa bağımlılığı azaltmak için gayret göstermektedir. Türkiye, Kıbrıs Barış Harekâtı sonrası ABD tarafından uygulanan silah ambargosu nedeniyle savunma ihtiyaçlarında yerlilik oranını ve farklı ülkelerle işbirliği yapma faaliyetlerini artırmıştır.</p>
<p>NATO ve ABD en son S-400 örneğinde olduğu gibi Türkiye’nin savunma sanayiinin gelişmesi ve ihtiyaçlarının karşılanmasındaki en büyük engel olarak her zaman karşımıza çıkmaktadır.</p>
<p>-Türkiye’nin soğuk savaş döneminde ve sonrasında NATO’nun barış ve savaş zamanında ikinci büyük askeri gücü olmasına ve bu gücü destekleyebilmek için kaynaklarını harcamasına rağmen, NATO içerisinde arzu ettiği saygınlığı görmediği gibi “gladyo” yapılanmaları nedeniyle demokrasisi zorunlu kesintiye uğratılarak yıkıcı operasyonlara maruz kaldığı, yurtiçi ve yurtdışı belgelerle ispatlanmıştır.</p>
<p>-Türkiye’nin milli menfaatleri ve politikaları ile NATO politikaları her zaman uyumlu olmamıştır. Türkiye, Soğuk Savaş döneminde SSCB’ye karşı NATO üye ülkeleri içerisindeki ikinci büyük ordusu ile önemli görevler üstlenmiş ve fedakârlıklarda bulunmuştur.</p>
<p>Türkiye, NATO şemsiyesi adı altında nükleer silahlara ev sahipliği yapmış, halen İncirlik’te bulunan tahrip gücü artırılmış uçaklardan atılabilen taktik ABD nükleer bombalarına ev sahipliği yapmakta ve açıkça “nükleer hedef” olmaktadır.</p>
<p>-NATO ve ABD, Türk Silahlı Kuvvetleri, diğer bir deyişle NATO’nun ikinci büyük ordusu Ergenekon ve Balyoz gibi kumpas davalarla zayıflatılırken sesini çıkartmamış, 15 Temmuz 2016 ABD-CIA destekli darbe girişimi nedeniyle tutuklanan FETÖ/PDY üyeleri için “en yakın çalışma müttefiklerini kaybettiklerini” söylemişlerdir.</p>
<p>-Yakın zamanda yaşadığımız bir örnekle devam edelim: Şu anda NATO’ya üye 29 ülkenin 28’i DEAŞ’la mücadele altında ABD’nin liderliğindeki koalisyon içerisinde Suriye’dedir. NATO ortada yok ama 28 NATO üyesi ile toplamda yaklaşık 70 ülke ABD liderliğindeki koalisyon içerisinde Suriye savaşına dahil olmaktadır.</p>
<p>-Irak ve Suriye’de açıkça görüldüğü gibi terör örgütü PKK/PYD’ye “benim kara ordum” diyen ve NATO’yu örtülü olarak kullanan ABD yani NATO’nun lider ülkesi sözüm ona DEAŞ’la mücadele altında Türkiye’nin güvenliğini tehdit etmekte ve terör örgütleri ile işbirliği yapmaktadır.</p>
<p>-Türkiye’nin komşularıyla ilişkilerini bozmak için çalışan NATO ve ABD ikiyüzlü politikaları ile insanlık suçu işlemekte ve DEAŞ’la mücadele altında PKK/PYD terör örgütüne yardım etmekte, Türkiye’nin güvenliğini ve bütünlüğünü açıkça tehdit etmektedir. Görüldüğü gibi zaten NATO organizasyonu dışında hareket eden ABD ve NATO üyeleri adeta gözümüzün içine baka baka Türkiye ile alay etmektedir.</p>
<p>-NATO kesinlikle artık güvenilir bir organizasyon değildir. ABD Başkanı Donald Trump’ın 2016 seçim çalışmaları sırasında ifade ettiği gibi DEAŞ terör örgütünü yaratan ABD, NATO’nun lider ülkesidir. NATO ve ABD, daha önce örtülü olarak terör örgütlerine verdiği desteğini artık açıkça yapmaktan kaçınmamaktadır.</p>
<p>-15 Temmuz darbe girişiminin bir numarası FETÖ/PDY lideri 21 Mart 1999 tarihinden itibaren ABD’de yaşamaktadır. Birçok FETÖ/PDY üyesi özellikle NATO üyesi ülkelerden sığınma ve siyasi destek almış, almaya da devam etmektedir.</p>
<p>-NATO üyesi ülkelerin yine büyük bir çoğunluğu ve ABD, PKK/PYD’yi yanına alarak eğitmiş, karadan ve havadan silah yardımı yapmış, hava gücü ile desteklemiş ve desteklemeye devam etmektedir. NATO’yu kullanan ABD, Suriye’de kurduğu üslerle Orta doğu’da kalıcı olmaya ve hakimiyet alanını genişletmeye çalışmaktadır. NATO ve ABD artık Suriye’nin toprak bütünlüğünü ve sonrasında Türkiye ve İran’ın toprak bütünlüğünü hedef almış terör destekçisi potansiyel bir tehdit unsurudur.</p>
<p>-NATO tartışmalarını sadece antlaşma ruhuna uygun akademik olarak yaptığınızda eşit üyelik ve veto hakkınızı ön plana çıkarabilir hatta faydalarını saymakla bitiremezsiniz. Fakat NATO’yu, lider ülkesi ABD’yi, üyelerinin politika ve uygulamalarını birlikte değerlendirmek zorunluluğu kaçınılmazdır. Soğuk Savaş sonrası NATO ve ABD dünyada tek kutuplu kalmanın verdiği cesaretle kendilerine farklı görevler bulmaya başlamıştır. Bu fırsattan istifade ile ABD, NATO’yu hep kendi çıkarları için kullanmaya ve farklı oluşumlar şeklinde görevlendirmeye ve kullanmaya başlamıştır. Yani NATO, ABD’nin oyuncağı hale gelmiştir.</p>
<p>-Türkiye’nin üyesi olduğu 1952 yılından günümüze kadar faydasının yanı sıra zararı daha fazla olan NATO, görevini tamamlamış ve “kirli” bir organizasyon halini almıştır. Artık NATO’dan ayrılmak ve başta komşu ülkeler İran, Irak, Suriye ve Rusya olmak üzere Batı Asya’da yeni ittifaklar kurmak Türkiye’nin öncelikleri arasında olmalıdır. NATO’dan ayrılmaya ilişkin öncelikle askeri kanadından başlayan birçok yöntem uygulanabilir. Bu konuda verilecek kararın Türk halkının isteğini yansıtan bir “referandum” ile yapılması daha uygun olacaktır.</p>
<p><strong>S-400 Uzun Menzilli Yüksek İrtifa Hava Savunma Sisteminin Özellikleri Nelerdir?</strong></p>
<p>2017 yılından itibaren yürütülen görüşmeler ve iki ülke arasında Ocak 2018 ayında ödemeye ilişkin kredi usullerinde varılan anlaşma ile Türkiye Rusya’dan 2.5 Milyar Dolar tutarında 2 sistem, 4 bataryadan oluşan S-400 Uzun Menzilli Yüksek İrtifa Hava Savunma Füzesi satın almaya karar vermiştir. SSCB (Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği) döneminde S-300 füzelerinin üretilmesinden sonra geliştirilmeye başlanan S-400 Uzun Menzilli Yüksek İrtifa Hava Savunma Sistemi, 2007 yılından itibaren Rusya’nın silah envanterinde yer almaktadır.</p>
<p>S-400’ler, sratejik öneme sahip siyasi, ekonomik ve askeri hedefleri korumak için geliştirilen bir hava savunma sistemidir. Dünyadaki en iyi hava savunma sistemlerinden biri olarak nitelendirilen sistem, savaş uçakları, radar tespit ve kontrol uçakları, keşif uçakları, stratejik ve taktik uçaklar, taktik, operasyonel-taktik balistik füzeler, orta menzilli balistik füzeler, hipersonik hedefler ve diğer gelişmiş hava saldırısı araçlarını imha etmek üzere tasarlanmıştır.</p>
<p>Kısa, orta ve uzun menzillerde füzeleri aynı anda kullanabilen S-400’ler, radarı ile 600 kilometre uzaklıktaki hedefi algılama özelliğine sahiptir.</p>
<p>S-400’ler; çok uzun menzilli 40N6 model füzeyle 400 kilometre, uzun menzilli 48N6 model füzeyle 250 kilometre, orta menzilli 9M96E2 model füzeyle 120 kilometre ve kısa menzilli 9M96E model füzeyle de 40 kilometredeki hedefleri vurabilmektedir.</p>
<p>Türkiye’nin sahip olacağı füze adedi ve tiplerinin hangi menzilleri kapsayacağı ve diğer ayrıntılar henüz açık kaynaklara yansımamakla beraber karma menzillere sahip füzelerden satın alınacağı değerlendirilmektedir.</p>
<p><strong>Türkiye S-400 Rus Füzeleri İçin Neden Israrcı Oldu?</strong></p>
<p>ABD ve bazı Batı ülkeleri, PKK/PYD ve FETÖ/PDY ile mücadelede Türkiye’ye karşı iki yüzlü bir politika uygulamakta ve terör örgütlerini destekleyerek ülke güvenliğimizi yıllardır tehdit etmektedir. Türkiye, ABD’nin çeşitli bahanelerle yüksek teknoloji ürünü silahları hatta son yıllarda daha düşük kapasiteli silahları bile satmaktan vazgeçmesi üzerine farklı kaynaklara ve işbirliği yapacağı ülkelere yönelmiştir. Türkiye elbette PKK/PYD’ye kara gücüm diyen, 21 Mart 1999’dan beri FETÖ elebaşına ev sahipliği yapan, 15 Temmuz darbe girişiminin arkasında olan ülke ve ülkelere karşı bazı yaptırımlar uygulayacaktır. Bunlardan birisi de siyasi karar gerektiren S-400 alımıdır.</p>
<p><strong>S-400’Leri Diğer Hava Savunma Sistemlerinden Ayıran Özellikler Nelerdir?</strong></p>
<p>S-400 Uzun Menzilli Yüksek İrtifa Hava Savunma Sistemi, Türkiye’nin gündemine giren diğer uzun menzilli yüksek irtifa hava savunma sistemlerinden imkân ve kabiliyetleri açısından Tablo-1’de mukayeseli olarak görüldüğü gibi genel olarak 2.5 kat daha iyi özelliklere sahiptir.</p>
<p><strong>Türkiye NATO’yu Kendisine Tehlike Olarak mı Görüyor?</strong></p>
<p>Soğuk savaş sürecinin sona ermesinden sonra NATO üyesi ABD ve bazı Batı ülkeleri, bölgesel politikalarında Türkiye’nin ulusal bütünlüğüne karşı eylemler içerisindedirler. Yıllardır bazı NATO üyelerinin PKK/PYD terör örgütüne olan destekleri, Irak ve Suriye’de uyguladıkları politikalar, FETÖ/PDY’ye destekleri, 15 Temmuz’un arkasında durmaları, Barzani’nin sözde referandumuna verdikleri destek ile son olarak Suriye’de ağırlığı PKK/PYD’den oluşacak Irak ve Suriye sınırlarını korumak üzere 30 bin kişilik sınır koruma gücü kuracağını açıklaması açık bir şekilde Türkiye’yi hedef almaktadır. Bu özünde NATO’nun Türkiye’ye karşı düşmanca tutumundan başka bir şey değildir. Elbette Türkiye NATO’nun kendisine tehdit teşkil etmesini sorgulayacaktır. En önemli gösterge: NATO ve Batı, Türkiye’nin toprak bütünlüğüne karşıdır. Artık ittifak ilişkilerinin bu yalın gerçekler karşısında sorgulanması ve ona göre tedbir alınması gereklidir.</p>
<p><strong>S-400’ler NATO İçin Tehlike Mi?</strong></p>
<p>S-400’ler bir hava savunma sistemi olup, saldırı silahı değildir. Türkiye’nin özellikle 1990’lı yıllardan itibaren eksikliğini hissettiği uzun menzilli yüksek irtifa hava savunma sisteminde önemli bir boşluğu dolduracaktır. Çok açık bir şekilde “Ülkemize, Anavatanımıza” tehdit teşkil edecek ve saldıracak düşmanlara karşı kullanılacaktır. Bu şu anlamı taşımaktadır: en çok gündeme getirildiği gibi yani direkt olarak NATO’ya karşı değil, havadan gelebilecek ister halihazır “NATO Üyesi” bir ülkeden olsun, ister olmasın kimden gelirse gelsin “düşman ülke” tehditlerine karşı kullanılacak bir sistemdir.</p>
<p><strong>S-400’ler NATO Sistemleri İle Uyumlu mu? Uyumlu Hale Getirilecek mi? Getirilebilir mi?</strong></p>
<p>Öncelikle bir konunun altına çizmekte fayda var. Teknik uzmanlar çok daha iyi detayları bileceklerdir. Dünyadaki farklı iki sistem yapılacak/yazılacak bir ara yüz vasıtasıyla birbirleriyle uyumla hale getirilebilir. S-400’ler de istenirse NATO sistemi ile birlikte kullanılabilir. Ama S-400 sistemi NATO üyesi olmayan bir ülkeden alındığı için NATO sistemlerine entegre edilmeyecektir. Bu NATO politikalarına aykırıdır. NATO ve ABD bu konudaki tehditkâr açıklamalarına devam etmektedirler. S-400’ler NATO sistemine politik olarak entegre olmaz ama teknik olarak her zaman entegre olması mümkündür. Ayrıca, S-400’lerin milli olarak kullanılması için fiziki ve teknik altyapı çalışmaları yürütülmektedir.</p>
<p>S-400’ler, Türkiye’nin öncelikle stratejik hedeflerinin savunmasında kullanılacak şekilde konuşlandırılacaktır. Yani tehdit değerlendirilmesine uygun olarak Türkiye’nin başkentine, doğu-batı, güney-kuzey her bölgesine konuşlandırılabilir. Sistemlerin hareketli (mobil) olması Türkiye’ye bu harekât elastikiyetini kazandıracaktır.</p>
<p>Türkiye’nin coğrafi özellikleri nedeniyle herhangi bir sistemin yerleştirildiği yer ve coğrafi şartlar S-400’lerin başlangıçta açıklanan teknik değerlerinin arazi şartlarına göre yeniden hesaplanmasını zorunlu kılmaktadır. Haritalarda gösterilen değerler azami olarak alınmış olup, gerçek değerler ise yerleştirilen bölgeye göre değişiklik gösterecektir.</p>
<p>Yalnız unutulmaması gereken bir diğer konu S-400’lerinin kendi öz savunması için başka füze ve uçaksavarlara da ihtiyaç vardır. Yani bu şu demektir: S-400’lerle uyumlu ve onların orta ve alçak hava savunma ihtiyacını karşılayacak ilave hava savunma sistemlerinin alınması kaçınılmaz olacaktır.</p>
<p><strong>15 Temmuz ve Benzeri Olaylarda S-400 Benzeri Hava Savunmasının Önemi Nedir?</strong></p>
<p>15-16 Temmuz 2016 tarihlerinde ABD-CIA destekli FETÖ/PDY darbe girişimi esnasında sadece F-16 uçakları ile yapılan bombalı saldırılarda 68 vatandaşımız şehit, 118 vatandaşımız gazi olmuş olup, Türkiye genelinde ise 249 vatandaşımız şehit, 2196 vatandaşımız gazi olmuştur.</p>
<p>15 Temmuz 2016 saat 23.18’de Emniyet Genel Müdürlüğü Havacılık Daire Başkanlığı bombalanmış, 7 vatandaşımız şehit, 5 vatandaşımız gazi olmuştur.</p>
<p>15 Temmuz 2016 saat 24.00’te Gölbaşı ilçesindeki Emniyet Genel Müdürlüğü Özel Harekât Daire Başkanlığı bombalanmış, 44 vatandaşımız şehit, 36 vatandaşımız gazi olmuştur.</p>
<p>16 Temmuz 2016 saat 00.56’da ve saat 01.18’de olmak üzere Ankara Emniyet Müdürlüğü Binası 2 kez bombalanmış, 2 vatandaşımız şehit, 38 vatandaşımız yaralanmıştır.</p>
<p>16 Temmuz 2016 saat 02.35’te TBMM Bahçesi ve saat 03.24/03.25’te TBMM Yerleşkesi hedef olmak üzere TBMM 2 kez bombalanmış, 32 vatandaşımız gazi olmuştur.</p>
<p>16 Temmuz 2016 saat 03.14/03.15/ 03.17/03.19’da TÜRKSAT yerleşkesi bombalanmıştır.</p>
<p>16 Temmuz 2016 saat 06.19’da Cumhurbaşkanlığı Külliyesi Yakınındaki Köprülü Kavşak ve Otopark bombalanmış, 15 vatandaşımız şehit, 7 vatandaşımız gazi olmuştur.</p>
<p>Darbeye teşebbüs faaliyeti sırasında 25 pilot F-16 uçağı kullanmış, bunlardan 11 pilot 6 hedefe 14 bomba atma faaliyetini gerçekleştirmiş, pilotlardan 2’si İstanbul üzerinde alçak uçuş yapmış, 2’si Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın uçağını takiple görevlendirilmiş, diğer 10 F-16 pilotu da Ankara üzerinde alçak uçuş yapmıştır.</p>
<p>Darbe girişimi sırasında uçak ve helikopterler Türk Hava Sahasını serbestçe kullanmışlar ve başlangıçta herhangi büyük bir engelleme ile karşılaşmamışlardır. Alçak irtifada yapılan helikopter saldırılarına karşı bir derece karşı konulmuş, uçaklar için ise hiçbir şey yapılamamıştır.</p>
<p>Ancak ilerleyen saatlerde darbeci pilotların kullandığı uçak ve helikopterler yine darbe karşıtı pilotların kullandığı uçaklar ile engellenmişlerdir. F-16 uçaklarının yaptığı saldırı ve uçuşlara dikkat çekmemizin amacı; S-400 ve benzeri uzun menzilli yüksek irtifa hava savunma füzelerinin tedarik edilmesiyle sadece yurt dışından gelen düşman hava ve füze saldırılarına karşı değil, 15 Temmuz kalkışmasında olduğu gibi içimizde bulunan hain FETÖ/PDY piyonları gibi hava sahamızda elini-kolunu sallayarak uçanlara karşı da gerektiğinde kullanılması söz konusu olabilecektir.</p>
<p><strong>S-400’ler Türkiye’nin Savunması İçin Yeterli mi?</strong></p>
<p>Hiçbir zaman bir hava savunma sistemi tek başına çözüm olmayacaktır. Çünkü her hava savunma sistemin kendisinin de hava savunma korumasına ihtiyaç vardır.</p>
<p>Buna karşılık Türkiye’nin Rusya ile S-400 anlaşması, hava sahamızın korunması açısından çok önemli bir caydırıcılık sağlayacaktır.</p>
<p>Dünyada silah üreticileri olarak başta ABD, Rusya, İngiltere ve arkasından da Almanya, İtalya olmak üzere hiçbir ülke ürettiği silahların kaynak kodlarını sattığı ülkelerle paylaşma yoluna gitmemektedir.</p>
<p>Teknoloji transferinde kısıtlı transferi ön görmektedirler. Bu sadece Rusya için değil ABD için de geçerlidir. Örnek olarak ABD, kaynak kodlarını veya ileri teknoloji paylaşımına ait bilgileri en yakın müttefiki İngiltere’yle bile paylaşmamaktadır.</p>
<p>Ayrıca, Rus yetkililer de S-400’lerin kaynak kodlarını Türkiye’ye vermeyi düşünmediklerini açıklamışlardır. 2020 yılından itibaren envantere gireceği ifade edilen S-400’ler, yapılacak anlaşmaya uygun olarak Türkiye’nin hava savunma sisteminin üretilmesini temin edecek ve Türkiye-Rusya ilişkilerinde siyasi, askeri, ekonomik boyutun yanı sıra savunma sanayii alanına da katkı sağlayacaktır.</p>
<p>Sonuç olarak başta ABD ve NATO, S-400 anlaşmasının Çin ile olan anlaşmada olduğu gibi yine iptal edilmesini ümitle beklemekte ve Türkiye’ye karşı her türlü baskı ve engelleme yollarını son ana kadar kullanacaklarını açıkça ifade etmektedirler.</p>
<p>Türkiye ve Rusya arasında S-400 tedariğine ilişkin imzalanan anlaşmanın uygulanması bu anlamda Türkiye’nin güvenirliği, güvenliği, uluslararası alanda saygınlığı ve komşu ülkelerle işbirliği açısından da büyük önem taşımaktadır.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Türkiye’nin S-400 Macerasının 4 Yüzü</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/turkiyenin-s-400-macerasinin-4-yuzu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Kibaroğlu]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 31 Jan 2018 21:46:18 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[5. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Kibaroğlu]]></category>
		<category><![CDATA[S-400]]></category>
		<category><![CDATA[Savunma]]></category>
		<category><![CDATA[Şubat 2018]]></category>
		<category><![CDATA[türkiye]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1603</guid>

					<description><![CDATA[ABD’nin ve Avrupalı müttefiklerin ağız birliği yapmışçasına Türkiye’nin önce Çin’den sonra Rusya’dan HSS alma girişimlerine karşı çıkmalarının ardında Soğuk Savaş dönemindeki “Doğu-Batı” ideolojik kamplaşmasının etkilerinin de bulunduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Giriş Türkiye’nin Rusya’dan S-400 hava savunma sistemleri (HSS) satın alması birçok bakımdan tartışmalara neden oldu. Sınırlı sayıda tedarik edilmesi düşünülen HSS’nin Türkiye’nin savunmasına ne derece katkısı olacağı, S-400’lerin Rus yapımı olmasının NATO üyesi Türkiye açısından ne gibi sorunlar yaratacağı, yüksek miktarlarda doğalgaz alımı ve nükleer santral kurulmasından sonra şimdi de ülke savunmasında Rusya’ya bağımlı olmanın hangi sakıncaları doğuracağı gibi konular son iki yılda Türkiye’nin gündemini oldukça meşgul etti. Bu süreçte konu hakkında yorum yapan uzmanlar arasında ciddi görüş ayrılıkları ortaya çıktı. Bir grup uzman S-400 alımının her yönüyle Türkiye’nin çıkarları doğrultusunda atılmış bir adım olduğunu savunurken bir başka grup uzman ise ülkenin HSS ihtiyacı olduğunu kabul etmekle beraber, S-400’lerin Rusya’dan alınacak olmasının Türkiye’nin geleneksel dış politikası ve güvenlik stratejileri bakımından yaratacağı sorunları ön plana çıkarttılar. Bütün bu tartışmalar, Türkiye ile Rusya’nın, en üst düzeyde yürütülen görüşmeler sonrasında S-400 alımı konusunda nihai anlaşmaya varmasını engellemedi. 2017’nin son günlerinde, Türkiye’de Milli Savunma Bakanı Canikli ve Rusya’da savunma sanayi şirketi Rosteh’in Başkanı Çemezov ayrı ayrı yaptıkları açıklamalarla, Türkiye’nin Rusya’dan “4 adet S-400 füze &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>ABD’nin ve Avrupalı müttefiklerin ağız birliği yapmışçasına Türkiye’nin önce Çin’den sonra Rusya’dan HSS alma girişimlerine karşı çıkmalarının ardında Soğuk Savaş dönemindeki “Doğu-Batı” ideolojik kamplaşmasının etkilerinin de bulunduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.</strong></p>
<p><strong>Giriş</strong></p>
<p>Türkiye’nin Rusya’dan S-400 hava savunma sistemleri (HSS) satın alması birçok bakımdan tartışmalara neden oldu. Sınırlı sayıda tedarik edilmesi düşünülen HSS’nin Türkiye’nin savunmasına ne derece katkısı olacağı, S-400’lerin Rus yapımı olmasının NATO üyesi Türkiye açısından ne gibi sorunlar yaratacağı, yüksek miktarlarda doğalgaz alımı ve nükleer santral kurulmasından sonra şimdi de ülke savunmasında Rusya’ya bağımlı olmanın hangi sakıncaları doğuracağı gibi konular son iki yılda Türkiye’nin gündemini oldukça meşgul etti.</p>
<p>Bu süreçte konu hakkında yorum yapan uzmanlar arasında ciddi görüş ayrılıkları ortaya çıktı. Bir grup uzman S-400 alımının her yönüyle Türkiye’nin çıkarları doğrultusunda atılmış bir adım olduğunu savunurken bir başka grup uzman ise ülkenin HSS ihtiyacı olduğunu kabul etmekle beraber, S-400’lerin Rusya’dan alınacak olmasının Türkiye’nin geleneksel dış politikası ve güvenlik stratejileri bakımından yaratacağı sorunları ön plana çıkarttılar.</p>
<p>Bütün bu tartışmalar, Türkiye ile Rusya’nın, en üst düzeyde yürütülen görüşmeler sonrasında S-400 alımı konusunda nihai anlaşmaya varmasını engellemedi. 2017’nin son günlerinde, Türkiye’de Milli Savunma Bakanı Canikli ve Rusya’da savunma sanayi şirketi Rosteh’in Başkanı Çemezov ayrı ayrı yaptıkları açıklamalarla, Türkiye’nin Rusya’dan “4 adet S-400 füze savunma sistemi bataryasını 2,5 milyar dolara satın aldığını” kamuoyuna duyurdular.</p>
<p>Bu noktadan geriye dönüş olması artık beklenmediği için olacak ki S-400 konusu gündemdeki öncelikli yerini başka tartışmalara bıraktı. Bu durum, bir bakıma konu hakkında fikir beyan eden herkesin, ortaya konulan menfi ya da müspet bütün görüşleri gözden geçirerek, Türkiye’nin S-400 almasının gerçekte ne gibi sonuçları olacağını daha dingin bir yaklaşımla değerlendirmesi için önemli bir fırsat teşkil edebilir.</p>
<p>Biz de bu değerlendirmemizde S-400 konusunu dört ayrı boyutuyla ele alıp, gelecek yıllara yönelik ne gibi sonuçlar doğuracağını öngörmeye çalışacağız.</p>
<p>Birinci boyut olarak, Türkiye’nin HSS ihtiyacını karşılamak bakımından S-400 alımının ne gibi katkısı olacağını ele alacağız. İkinci boyutta S-400 tedarikçisi ülkenin Rusya olmasının Türkiye’nin Batı ittifakı içindeki konumunu nasıl etkileyeceğini irdeleyeceğiz. Üçüncü olarak, Rusya ile yapılan S-400 anlaşmasının, Türkiye’nin HSS üretmek için teknoloji transferi yapmasında ne gibi katkıları olabileceğini değerlendireceğiz. Dördüncü olarak da S-400 konusunda yaşanan tartışmanın yoğunluğunun savunma sanayimize insan kaynağı bakımından neler kazandırmış olabileceği konusunu yorumlayacağız.</p>
<p><strong>1.Türkiye’nin HSS İhtiyacı ve S-400</strong></p>
<p>Gündemi uzun süre meşgul eden tartışmanın özünde, Türkiye’nin milyarlarca dolar maliyet yaratacak olan HSS tedarikine gerek olup olmadığı sorusu bulunmaktaydı. Bu sorunun cevabı kısa ve nettir: Evet! Türkiye’nin bulunduğu coğrafyada algıladığı tehditler sebebiyle topraklarının önemli bir bölümünde HSS konuşlandırma ihtiyacı vardır.</p>
<p>Tehditlerin kaynağında, Orta doğu bölgesindeki komşularımızın sahip oldukları hava gücü ve balistik füze kapasitelerinin yanı sıra NATO içinde müttefik olmamıza rağmen Ege Denizi’nde yaşanan krizler sebebiyle bir kaç kez savaşın eşiğine geldiğimiz Yunanistan’ın kapsamlı hava gücü bulunmaktadır.</p>
<p>Peki, Türkiye’nin yakın komşularından algıladığı bu tehdit karşısında S-400 ne ölçüde ülke savunmasına hizmet edebilir? Bu sorunun cevabını S-400 HSS’nin Sovyetler Birliği döneminde ilk olarak geliştirildiği 1970’li yıllarda üstlendiği son derece stratejik rolü hatırlayarak vermek mümkündür.</p>
<p>Soğuk Savaş döneminde Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve Sovyetler Birliği (SSCB) arasında yaşanan nükleer silahlanma yarışında 1960’lı yılların sonları itibarıyla güç dengesi oluşmuştu. Her iki süper gücün de elinde on binlerce nükleer başlık ve onları uzak mesafelere göndermekte kullanılabilecek karada, havada ve denizde konuşlandırılmış balistik füze platformları vardı.</p>
<p>Taraflardan birinin ilk saldırıyı yapması durumunda, diğer tarafın buna karşılık verebilecek “ikinci vuruş yeteneğini” (second-strike capability) korunaklı ortamlarda bulundurma imkânı sebebiyle süper güçler arasında yaşanabilecek bir savaşın kazananı olmaz deniyordu.</p>
<p>Literatürde “nükleer dehşet dengesi” olarak bilinen bu durum sebebiyle, ABD ve SSCB, istenmeyen bir nükleer savaşı engellemek ve karşılıklı güven tesis etmek amacıyla, 1972 yılında Anti Balistik Füzeler (ABM) Antlaşması imzaladılar. ABM Antlaşması’nın en dikkat çeken yaptırımlarından biri her iki tarafın da toprakları üzerinde HSS konuşlandırmayacak olmalarıydı.</p>
<p>Bu durumun istisnası olarak başkentler Washington ve Moskova ile her iki ülkenin kendileri tarafından belirleyecekleri birer kıtalararası balistik füze (ICBM) fırlatma silosunun olduğu bölge çevresine HSS konuşlandırılabilecekti. Bu istisnai durum dışında kalan toprakların tümünde HSS konuşlandırılması ABM Antlaşması ile yasaklanmıştı.</p>
<p>SSCB’nin başkenti Moskova’nın hava savunması için geliştirilen HSS bugün S-300 olarak bilinen ve S-400’lerin de öncülü olan sistemlerdir. Bir başka deyişle, Soğuk Savaş döneminde, nükleer tehdidin en üst seviyede algılandığı yıllarda Sovyetler Birliği’ni yönetenler, olası bir hava saldırısına karşı S-300’lerin korumasına güvenmişlerdi. 1970’li yıllarda geliştirilmiş ilk modellerine nazaran, günümüzde çok daha ileri teknolojik özelliklere sahip olan S-400 HSS’nin, stratejik öneme haiz belli bir coğrafyayı -ki bu başkent Ankara ve İstanbul, İzmir gibi büyük şehirler olabilir, askeri stratejik bölgeler olabilir- havadan kaynaklanan tehditlere karşı etkili bir şekilde savunabilecek olması konusunda akıllarda çok fazla soru işareti kalmamış olması gerekir.</p>
<p>Dolayısıyla her ne kadar iki bataryadan oluşan S-400 HSS alımından söz ediliyor ve bu yönüyle eleştiriliyor olsa da bataryaların mobil olmaları, Türkiye’nin zaman içinde algılayacağı tehditler ve komşularıyla yaşayabileceği krizler sürecinde, hem ülkenin karar verici sivil ve asker yönetici kadrolarının bulunduğu ortamları savunmak hem de karşı taraf üzerinde caydırıcı etki yaratmak açısından bu bataryaları tek başlarına (stand alone) belli bölgelere konuşlandırmak mümkün olabilecektir. Sağlayacağı savunma kapasitesi ve caydırıcılık özelliği sebebiyle, S-400 HSS için ödenen maliyet makul olarak görülebilir.</p>
<p><strong>2. Türkiye’nin NATO Üyesi Olması ve S-400</strong></p>
<p>Rus yapımı S-400 alımı sürecinde yaşanan ve Türkiye’nin NATO ittifakı içindeki yükümlülüklerine vurgu yapan tartışmaların hemen hemen aynısı daha önce Çin yapımı HSS alımı söz konusu olduğunda da yaşanmıştı.</p>
<p>Tartışmaların odağında, Türkiye’ye konuşlandırılacak Çin ya da Rus yapımı HSS’nin NATO tarafından kurulmakta olan ve tüm müttefiklerin topraklarının balistik füze tehdidine karşı savunulmasında etkili olması düşünülen “Füze Kalkanı” (Missile Shield) ile entegre edilemeyecek olması sebebiyle gereksiz olduğu düşüncesi yatmaktaydı.</p>
<p>Türk yetkililerin kullanılacak bir “ara yüz” (interface) ile Türkiye’nin alacağı HSS’nin İttifak’ın Füze Kalkanı ile uyumlu çalışmasının mümkün olduğu görüşünü ortaya koymalarına rağmen NATO yetkilileri teknolojik açıdan mümkün olsa da Türkiye’nin önerisinin siyasi açıdan kabul edilemez olduğunu ifade etmişlerdir.</p>
<p>ABD’nin ve Avrupalı müttefiklerin ağız birliği yapmışçasına Türkiye’nin önce Çin’den sonra Rusya’dan HSS alma girişimlerine karşı çıkmalarının ardında Soğuk Savaş dönemindeki “Doğu-Batı” ideolojik kamplaşmasının etkilerinin de bulunduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.</p>
<p>Türkiye’nin NATO üyesi olduğunu ve Füze Kalkanı’nın en stratejik unsurlarından biri olan radar sistemini kendi topraklarında, Malatya Kürecik’te konuşlandırdığını hatırlatarak S-400 HSS almasıyla adeta İttifak’a ihanet ettiğini öne sürenlere hatırlatılması gereken önemli bir konu bulunmaktadır: Müttefik ülkelerin tüm topraklarını havadan kaynaklanan tehditlere karşı etkili bir şekilde savunacak şekilde yapılandırıldığı söylenen Füze Kalkanı, tüm unsurlarıyla operasyonel hale gelmesi durumunda dahi Türkiye’nin doğu ve güneydoğu bölgeleri, İttifak’ın hava savunmasının dışında kalmaktadır.</p>
<p>Dolayısıyla Füze Kalkanı’nın, Avrupalı müttefikleri, ABD’yi ve Kanada’yı tümüyle savunma kapsamasına almasına karşın Türkiye’nin geniş bir coğrafyasını, milyonlarca insanını ve stratejik tesislerini koruyamayacak olması göz önünde tutulduğunda Türk yetkililerin önlem almak istemesinin anlaşılmayacak bir yanı bulunmamaktadır.</p>
<p><strong>3. Türkiye’nin Teknoloji Paylaşımı Talebi ve S-400</strong></p>
<p>NATO üyesi olan Türkiye’nin, Füze Kalkanı’nın açıkta bıraktığı bölgelerin hava savunması için konuşlandıracağı sistemin İttifak’ın kullanacağı sistemle uyumlu olması tabii ki en ideal durumdur.</p>
<p>Ancak Türkiye’nin bu yöndeki ısrarlı taleplerine duyarsız kalan müttefik ülkeler, son çare olarak önce Çin, sonra Rus HSS üreticileriyle Türk yöneticilerin görüşmelerde bulunmasını anlayışla karşılamalıdır.</p>
<p>Nitekim Türkiye ile Rusya’nın iki yıl süren müzakereler sonucunda 27 Aralık 2017’de nihai anlaşmaya varmalarıyla birlikte NATO müttefikimiz İtalya ve Fransa ortaklığı EUROSAM tarafından üretilen HSS’nin Türkiye’nin istediği şartlarda sağlanmasına olanak veren anlaşma kısa sürede imzalanma aşamasına gelmiş ve 5 Ocak 2018’de Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Fransa ziyareti sırasında imzalanmıştır.</p>
<p>Yıllarca Türkiye’nin ortak teknoloji geliştirme ve üretimde işbirliği talebine olumsuz cevap veren NATO müttefiklerimizin, belki de bir “blöf” olarak gördükleri Çin firması CPMIEC tarafından önerilen HQ-9 için yapılan görüşmelerin sonuçsuz kalması ve Rusya’dan S-400 alımının gerçekleşmesinin hemen ardından Ankara’nın kapısını çalmaları ve anlaşma yoluna gitmeleri, Türkiye’nin alternatif tedarikçiler arayışının ne kadar isabetli bir strateji olduğunu da ortaya koymuştur. Türkiye’nin gerek coğrafi konumu gerek sahip olduğu askeri, ekonomik ve diğer milli güç unsurları ile orta büyüklükte bir güç olduğu göz ardı edilmemelidir.</p>
<p>Bu kapasiteye sahip bir ülkenin savunma ihtiyaçlarını sürekli olarak dış alımlara dayalı olarak sağlaması kabul edilebilecek bir durum değildir. Kaldı ki Türkiye, yakın geçmişte, Kıbrıs Barış Harekâtı’nı gerçekleştirdiği 1970’li yıllarda ve PKK terör örgütü ile en yoğun mücadeleyi yürüttüğü ve en zorlu güvenlik sınamalarından geçtiği 1990’lı yıllarda müttefiklerinin kendisine karşı uyguladığı silah ambargolarına tabi olmuş bir ülkedir. Bu acı tecrübeleri Türk yetkililerin unutmalarını beklemek hata olur.Bu sebeple, Türkiye’nin kendi imkan ve kabiliyetleriyle savunma teknolojilerini geliştirmek istemesi ve uluslararası ihalelerde bu şartı ortaya koyması son derece doğaldır.</p>
<p>Gelişmelerde bu tutumun, Türkiye’nin bundan sonraki savunma sistemleri tedariki süreçlerinde Türk yetkililer tarafından dikkatle gözetileceğine dair güçlü işaretler bulunmaktadır.</p>
<p><strong>4. Savunma Sanayi ve S-400</strong></p>
<p>Savunma sanayii son derece stratejik öneme sahiptir. Bu alanda ortaya konulan ürünler, ülkelerin yalnızca savunma kapasitelerini arttırmalarına katkı yapmakla kalmayıp zaman içinde sivil yaşamdaki kullanılmaları yoluyla, kendilerine yapılmış olan yatırımları kat be kat geri ödeyen ciddi ekonomik büyüklük de yaratmaktadır. Bu durumun pek çok örneği mevcuttur. Günümüzde yaşamımızın vazgeçilmez parçaları haline gelen internet, mobil akıllı telefonlar gibi ortaya çıkan ürün ve hizmetlerin hemen hepsi sivil ortamlarda kullanıma girmelerinden yıllar önce yüksek bütçeli gizli askeri projeler kapsamında geliştirilmiştir. Önemli bir kısmının özellikle istihbarat ve özel kuvvetler birimlerince, ülkelerinin güvenliğini ilgilendiren operasyonlarda kendilerine avantaj sağlayacak şekilde kullanılmış oldukları bilinmektedir. Bu sebeple gelişmiş birçok ülke, ileri düzeyde bilim ve teknoloji geliştiren kurum ve kuruluşlara sahip olmak için çok büyük meblağlar harcamakta, dünyanın hemen her köşesinden, tespit ettikleri en zeki insanları kendi ülkelerine çekecek son derece cazip şartlar yaratmaktadırlar. Savunma harcamaları konusunda ABD, açık ara lider ülke konumunu uzun yıllardır bırakmamaktadır.</p>
<p>2018 yılı askeri harcama bütçesi 825 milyar dolar olan ABD, bu miktarla kendisini takip eden 9 ülkenin harcamalarının toplamı kadar bir savunma bütçesine sahip olmaktadır. Yüzlerce milyar dolar harcama kapasitesi olan ABD, savunma sanayi alanında çalışacak bilim insanlarını öncelikle dünyanın en tanınmış üniversitelerine çekmekte, oradan mezun olmalarını müteakiben araştırma enstitülerinde ve savunma sanayi içinde yer alan şirketlerde istihdam etmek suretiyle bu sektörde kalıcı olmalarını sağlamaktadır. Bu nedenle kendi ülkelerinde benzer imkânlar bulamayan zeki ve yetenekli gençler rotalarını ABD yönüne kırmakta ve o ülkenin daha da güçlenmesine hizmet etmektedirler.</p>
<p>Türkiye gibi bölgesinde ağırlığı olan orta büyüklükteki bir ülkenin bulunduğu coğrafyadan algıladığı tehditlerle baş edebilmesi ve ekonomik açıdan da kalkınması için ABD ve diğer ülkelere beyin göçünü önleyecek şartları süratle oluşturması gerekmektedir.</p>
<p>Türk savunma sanayi alanına yapılacak kapsamlı yatırımlar bu konuda önemli yol kat edilmesine imkân verebilir. S-400 tartışmaları, bir kısmı daha lise çağlarında olan bir kısmı üniversitelerde mühendislik, temel bilimler gibi alanlarda eğitim gören çok sayıda Türk gencinin savunma sanayi alanına ciddi ilgi duymasına ve bu sektörde yer almak için şimdiden girişimlerde bulunmasına yol açacak ve Türkiye’nin uzun vadeli çıkarlarına hizmet etmiş olacaktır.</p>
<p><strong>Sonuç</strong></p>
<p>Yurt içinde ve yurt dışında gündemi uzun süre meşgul eden S-400 HSS’nin Rusya’dan satın alınması sürecine geri dönüp baktığımızda Türkiye’nin bu girişiminin öne çıkan dört boyutunu bu yazımızda ele aldık. İçeriden ve dışarıdan sivil ve asker uzmanların, bürokratların ve siyasilerin çok yönlü eleştirilerine maruz kalan Türkiye’nin S-400 macerasının öne çıkan dört yüzünün de daha sakin bir şekilde değerlendirmesini yaptığımızda, Rusya ile varılan anlaşmanın ülkemiz bakımından kaygılanacak ya da kayıp olduğu düşünülecek yönleri olmadığı görülebilmektedir.</p>
<p>Bilakis planlandığı şekilde sonuçlanırsa topraklarımız üzerinde konuşlandırılacak S-400 HSS, gerek duyulan zamanda ve yerde hem karar verici kadroların bulunduğu bölgeleri ve stratejik öneme haiz tesisleri korumakta hem de saldırı planı olanların caydırılmasında etkili olacaktır. S-400 HSS’nin kamuoyunda çok fazla gündeme gelmeyen bir yönü de Türkiye’nin kâğıt üzerinde müttefiki olan ancak siyasi ve askeri alanda dostane tavırlar içinde olmayan ülkelere karşı da gerektiğinde etkili olarak kullanılabilecek olmasıdır. Sadece bu yönüyle dahi ele alındığında önemli bir hamle olduğu söylenebilir.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İran’da Avrasyacılar ve Batıcıların Muhafazakarlar ile Savaşı</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/iranda-avrasyacilar-ve-baticilarin-muhafazakarlar-ile-savasi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Barış Adıbelli]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 31 Jan 2018 21:44:39 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>
		<category><![CDATA[5. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Ahmedi Nejad]]></category>
		<category><![CDATA[Barış Adıbelli]]></category>
		<category><![CDATA[İran]]></category>
		<category><![CDATA[Şubat 2018]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1601</guid>

					<description><![CDATA[İran’da yaşanan halk ayaklanmasının arkasında aslında İran iç politikasında yaşanan bir güç mücadelesinin olduğu açıktır. İran’da son dönemde güçlü bir şekilde yer alan Avrasyacılar ile muhafazakârlar ve reformcular arasında kıyasıya bir mücadele bulunmaktadır. 28 Aralık 2017 günü İran’ın ikinci büyük ve muhafazakâr kenti olan Meşhed’de bir grup İranlı hayat pahalılığını protesto etti. Yüksek enflasyon ve işsizlik bu protestoların ana nedeni gibi görünüyordu. Özellikle yumurta fiyatlarının iki katına çıkması, yumurtayı İran’daki protesto gösterilerinin simgesi haline getirdi. Protesto gösterileri hızla Meşhed’den diğer İran kentlerine doğru yayılmaya başladı. Özellikle sosyal medyada sürdürülen kampanyaların da etkisiyle gösteriler İranlı gençler arasında hızla yayılarak örgütlü bir halk hareketine dönüşür gibi oldu. Bu andan itibaren protestoların niteliği ve seyri değişmeye başladı. Önceleri hayat pahalılığının protesto edildiği gösteriler, Ruhani yönetiminin bütün politikalarını eleştiren bir şekle büründü. Daha da ileri gidilerek dini lider Ali Hamanei’ye ölüm sloganları atılmaya başlandı. Göstericiler, İran devletine ve rejimine karşı açıkça bir başkaldırı başlatmışlardı. Bu başkaldırı ekonomik ve toplumsal sorunların ötesinde açıkça Ruhani yönetimi ve Hamanei’nin dini otoritesine karşı bir isyan ve sorgulama haline dönüşmüştü ki bu durum açıkça rejime bir başka deyişle, İslam Devrimi’nin temel ilkelerine ve hatta özüne büyük bir başkaldırıydı. Öyle ki bir göstericinin, İran bayrağını gönderden indirerek yırtıp atması, kamu &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>İran’da yaşanan halk ayaklanmasının arkasında aslında İran iç politikasında yaşanan bir güç mücadelesinin olduğu açıktır. İran’da son dönemde güçlü bir şekilde yer alan Avrasyacılar ile muhafazakârlar ve reformcular arasında kıyasıya bir mücadele bulunmaktadır.</strong></p>
<p>28 Aralık 2017 günü İran’ın ikinci büyük ve muhafazakâr kenti olan Meşhed’de bir grup İranlı hayat pahalılığını protesto etti. Yüksek enflasyon ve işsizlik bu protestoların ana nedeni gibi görünüyordu. Özellikle yumurta fiyatlarının iki katına çıkması, yumurtayı İran’daki protesto gösterilerinin simgesi haline getirdi.</p>
<p>Protesto gösterileri hızla Meşhed’den diğer İran kentlerine doğru yayılmaya başladı. Özellikle sosyal medyada sürdürülen kampanyaların da etkisiyle gösteriler İranlı gençler arasında hızla yayılarak örgütlü bir halk hareketine dönüşür gibi oldu. Bu andan itibaren protestoların niteliği ve seyri değişmeye başladı. Önceleri hayat pahalılığının protesto edildiği gösteriler, Ruhani yönetiminin bütün politikalarını eleştiren bir şekle büründü. Daha da ileri gidilerek dini lider Ali Hamanei’ye ölüm sloganları atılmaya başlandı.</p>
<p>Göstericiler, İran devletine ve rejimine karşı açıkça bir başkaldırı başlatmışlardı. Bu başkaldırı ekonomik ve toplumsal sorunların ötesinde açıkça Ruhani yönetimi ve Hamanei’nin dini otoritesine karşı bir isyan ve sorgulama haline dönüşmüştü ki bu durum açıkça rejime bir başka deyişle, İslam Devrimi’nin temel ilkelerine ve hatta özüne büyük bir başkaldırıydı. Öyle ki bir göstericinin, İran bayrağını gönderden indirerek yırtıp atması, kamu mallarına zarar vermesi ve güvenlik güçlerini öldürmesi, eylemcilerin amacının ekonomik sorunlara dikkat çekmekten çok İran’da devleti ve mevcut rejimi ortadan kaldırmaya yönelik olduğu görüldü. Gösteriler sırasında “hayatım Gazze için değil, Lübnan için değil, İran içindir ve Suriye’yi bırak bizi düşün” gibi İran’ın sön dönemde izlemiş olduğu dış politikayı da eleştiren sloganlar atılmıştır. Ayrıca Monarşi lehine sloganların atılması, Şah dönemine vurgularda ve övgülerde bulunulması, ABD’nin uzun süreden beri masa üzerinde tuttuğu İran’da bir rejim değişikliği ile monarşiyi yeniden getirme planlarını da bir kez daha akıllara getirdi.</p>
<p><strong>Yumurta Devrimi</strong></p>
<p>İran’da yaşanan bu son olayların nedenine bakıldığında iki önemli varsayım ortaya çıkmaktadır: Birinci varsayım dini lider Hamanei ve cumhurbaşkanı Ruhani yönetiminin de benimsediği dış güçlerin rolü vurgusudur. Bu varsayıma göre ABD, İsrail ve Suudi Arabistan’ın bu olayların çıkmasında ve yayılmasında katkıları büyük. Hatta İran yönetimi, sosyal medyadan atılan mesajların geldiği merkezleri gösteren bir de harita yayınlayarak, bu mesajların yoğun bir şekilde Suudi Arabistan’dan gönderildiğini kanıt olarak kamuoyuna sundu. İlk etapta ABD ve İsrail, İran’daki protesto gösterilerinde göstericilere destek verdiklerini açıkladılar. İran yönetimi de bu açıklamaları dış güçlerin müdahalesinin bir kanıtı olarak gösterdi. Ancak şu bir gerçek ki ABD ve İsrail için bu gösteriler bir sürpriz oldu ve tabiri caizse hazırlıksız yakalandılar. Trump’ın sadece twitter üzerinden verdiği mesajların dışında ABD’nin herhangi bir fiziki dahli olmadı. Zaten olaylardan bir hafta sonra CIA başkanı Pompeo, İran’daki gösterilerde CIA’in bir rolünün bulunmadığını da açıkladı. Arap dünyasından da ABD’nin beklediği bir destek gelmedi. Zira Arap Baharı’nın daha etkileri sıcakken Arap ülkelerinin İran’ın içişlerine karışma gibi bir tutum takınmaktan kaçındıkları görüldü. Suudi Arabistan bile geri planda durmayı tercih etti.</p>
<p>Arap ülkeleri, bölgedeki bu tür halk hareketlerine verilecek desteğin bir bumerang etkisiyle bir gün kendilerine de dönebileceği tehlikesini gördükleri için rutin söylemlerin ötesine geçmediler. Önlerinde Tunus, Libya, Mısır ve Suriye örnekleri varken Arap dünyasının İran’daki olaylara destek vermesi düşünülemezdi. Örneğin, Mısır, olayları yakından takip etmesine rağmen süreç içerisinde ABD’nin yanında yer almadı. Kısacası Orta doğu ülkeleri, İran’daki olayları İran’ın içişleri olarak gördüler. Bu politik duruş sadece Orta doğu ülkelerinden gelmedi aynı zamanda Türkiye, Rusya, Çin ve Avrupa Birliği’nden de benzer bir tutum ortaya çıktı ve bu ülkeler gösterilerin İran’ın içişleri olduğuna vurguda bulundular.</p>
<p>İlginç olan nokta aslında ABD’nin de İran’daki gösterileri bir stratejik fırsat olarak görmekten çok söylemlerle uzaktan yönlendirme politikasını tercih etmesiydi. Trump yönetiminin böyle davranmasının ardında yatan neden her şeyden önce İran’daki rejim sorununu bizzat İran halkına çözdürmek istemesiydi ve böylece ortaya çıkacak sürecin meşruiyeti de sağlanmış olacaktı. Bir başka deyişle, ABD’ye göre İran’da Şah yönetiminin devrilmesi nasıl İran halkının eliyle olmuş ise günümüzde de İslam Cumhuriyeti bizzat İran halkının eliyle tasfiye edilmeliydi. Böylece hem bölge ülkelerinin hem de İran halkının öfkesini ve nefretini üzerine çekmeden bir rejim değişikliği gerçekleştirilmiş olacaktı.</p>
<p>İran’daki rejim değişikliği demokratik barışçıl bir süreç içerisinde gerçekleşecekti.</p>
<p>İran’daki toplumsal ve ekonomik sorunların kökenine bakıldığında ABD’nin başını çektiği ambargoların etkili olduğu bu gösterilerle bir kez daha görülmüştür.</p>
<p>Ruhani’nin Batı ile yapmış olduğu nükleer anlaşmanın sonucunda en azından ekonomik ambargoların biraz hafiflemesiyle İran halkının refahı da nispeten artacaktı. Ancak Trump, burada iki yüzlü bir politika takip ederek nükleer anlaşmayı yeniden müzakere sürecine soktu ve Aralık 2017’de ilan ettiği ABD’nin yeni Ulusal Güvenlik Stratejisi’nde İran’ı ve Kuzey Kore’yi haydut devletler olarak ilan ederek, ABD’nin dünyadaki iki önemli düşmanından birisi olarak İran’ı hedef tahtasına koydu.</p>
<p>Tüm bu gelişmelerin İran ekonomisine yansımaları doğal olarak pek de iyi olmadı. Dolaysıyla bir taraftan İran halkına umut verirken öte taraftan İran halkını ambargolarla daha da boğmaya çalışan bir Trump gerçeği ortaya çıktı. Aslında Trump’ın bu halet-i ruhiyesi çok da yabancı değil. Kuzey Kore’ye yönelik politikalarının 24 saatte bir değiştiğini unutmamak lazım.</p>
<p><strong>İran İç Politikasında Avrasyacı-Batıcı Denklemi</strong></p>
<p>İran’daki olayların çıkmasına yönelik ikinci varsayım ise daha çok İran iç politikasında yaşanan büyük tartışmalar ve mücadelelerdir. İran’da gerek iç politika, gerekse dış politika 1979’dan Humeyni’nin ölümüne kadarki zaman diliminde Humeyni’nin görüşleri ve bu süreç içerisinde şekillenmiş olan İslam Devrimi’nin temel ilkeleri üzerine bina edilmişti. Örneğin Humeyni liderliğinde yeni İran’ın dünyaya bakışı “Ne batı ne doğu sadece ve sadece İran İslam Cumhuriyeti” söylemi ile adeta milli, bağımsız ve tarafsız bir dış politika olarak belirlenmişti. Batı ve Doğu bloklarına bakış aynı mesafeden ve tarafsızdı. Tek taraf olduğu konu ise ABD ve İsrail düşmanlığıydı.</p>
<p>Ancak Humeyni’den sonra Soğuk Savaş’ın da sona ermesiyle birlikte İran, dış dünyaya bakışındaki o dar kalıbı ortadan kaldırmaya başladı. Dünya ülkeleriyle ilişkilerini geliştirmeye başladı. Ancak yine de Humeyni’nin görüşleri, İslam Devrimi’nin temel ilkeleri ve Şia düşüncesinin kalıpları bu ilişkileri geliştirirken ve yürütürken etkili olmaktaydı. Bu süreç içerisinde İran’daki muhafazakârların yanında daha Batı yanlısı, ılımlı ve reformcu bir yapı da giderek İran politik yaşamında belirmeye başladı. İran iç ve dış politikasında bu sürecin en bariz yansıması, Batı’da eğitim almış, akademik kariyeri olan, reformcu siyasetçi Muhammed Hatemi’nin İran’da cumhurbaşkanı olarak seçilmesi oldu. Artık İran iç politikasında muhafazakârlar ve reformcular olarak iki kanat bulunuyordu ama her şeye rağmen reformcular da İran rejiminin temel kalıpları ve sınırları içerisinde hareket ediyordu.</p>
<p>Ağustos 2005’teki cumhurbaşkanlığı seçimleri İran için dönüm noktası oldu. Bu seçimlerde Mahmud</p>
<p>Ahmedi Nejad, İran cumhurbaşkanlığı görevine seçildi. İlk defa mollaların dışında mesleği inşaat mühendisliği olan sivil bir isim cumhurbaşkanlığına seçilmişti. Muhafazakâr kanada yakın olmasına rağmen Ahmedi Nejad farklı görüşlere sahipti. İran’ın dış politikasına İslam Cumhuriyeti’ni oluşturan dini ilkeler üzerinden değil de jeopolitik bir tanımlama getirdi. Emperyalizmle mücadele, dünyanın ezilen halkları ve sınıfsal farklılıklar gibi söylemleri sık kullanmaya başladı. İsrail’in haritadan silinmesi gerektiği ve Yahudi soykırımının olmadığı gibi İsrail’e karşı en sert söylemleri benimsedi ki bu muhafazakârların bile tepkisini çekti.</p>
<p>Ahmedi Nejad, İran’ın küresel ve bölgesel düzendeki yerini bir Şii hilali veya rejim ihracı gibi sınırlı politikalara hapsetmeyerek, Avrasyacı bir politika benimsedi. Bu bağlamda, Rusya ile başlatılmış olan ilişkileri daha da geliştirme yönünde adımlar attı. Her alanda silahlanmaya hız verdi.</p>
<p>Nükleer programa ağırlık verdi. Göreve gelir gelmez ilk icraatı İran’ı, Rusya ve Çin tarafından kurulan ve bir dönem yeni Varşova Paktı olarak da adlandırılan Şanghay İşbirliği Örgütü’ne gözlemci üye yaparak, Avrasya Bloku’nun bir parçası haline getirdi.</p>
<p>Ahmedi Nejad, ABD karşıtı ülkelerle ilişkilerini geliştirdi. Venezüella devlet başkanı Hügo Chavez ile özel ilişkiler kurdu hatta öldüğünde cenaze törenine katıldı ve tabutunu öptü. Tüm bu gelişmeler muhafazakâr kanadın yoğun tepkisini aldı. Reformcu kanat ise Ahmedi Nejad’ı İran’ın yönünü Batı’dan ayırmaya çalıştığı konusunda eleştiriyordu.</p>
<p>Ahmedi Nejad, geçmişte olan tüm siyasi, diplomatik ve mezhepsel sorunları bir köşeye bırakıp tamamıyla jeopolitik önceliklerden yola çıkarak Türkiye ile ilişkileri de geliştirdi. 2008 yılında İstanbul ziyareti sırasında Sultanahmet Camii’ne Cuma namazına gittiğinde Türk halkı tarafından yoğun bir ilgiyle ve tekbirlerle karşılandı. Şii bir liderin Sünni bir ülkede böyle bir ilgiyle karşılanması Ahmedi Nejad’ın politikalarının mezhepsel ayrılıkların önüne geçerek, jeopolitik gerçekleri dikkate aldığını ve bunda da başarılı olduğunu gösteriyordu. Kuşkusuz İran’ın bu jeopolitik adımına karşı Türkiye’nin olumlu bir yanıt vermesi ve İran’a karşı jeopolitik öncelik üzerinden yaklaşması da İran’ın politikalarını tamamlayıcı nitelikle olmuştur. Ahmedi Nejad’ın Avrasya merkezli jeopolitik gerçeklik üzerine kurulu yeni politikası, Türkiye’den de olumlu tepkiler almıştı. Özellikle Türkiye’de silahlı kuvvetlerde ve Avrasyacı kanatta İran ile işbirliği yapılmasının hayati olduğu güçlü bir şekilde vurgulanmaya başlamıştı. Oysa 1990’larda İran, Türkiye’deki birçok siyasi cinayetin baş faali olarak suçlanmış, 28 Şubat sürecinde İran’ın rolüne işaret edilerek, İranlı diplomatlar istenmeyen kişi ilan edilmişti.</p>
<p>Ahmedi Nejad döneminde Türkiye’de İran’a yönelik tutum değişikliği ve karşılıklı olumlu açıklamalar ABD’yi memnun etmedi. Erdoğan yönetimine karşı ABD’nin yavaş yavaş cephe almasının ana nedenlerinden birisi de Ahmedi Nejad yönetimine karşı gösterilen yakın ilgi ve alaka idi. Türkiye’nin Ahmedi Nejad döneminde artan ilişkilerin bir yansıması olarak tek başına İran’a ambargoya direnmesinin faturası, bugün ABD tarafından Türkiye’ye ödetilmek istenmektedir. Fakat Türkiye’nin ambargolar konusundaki temel yaklaşımı bellidir. Bu yaklaşım tamamıyla insani boyutludur ve İran halkının ekonomik durumuyla ilgilidir. Bunun ne kadar haklı olduğu İran’daki son gösterilerle bir kez daha ortaya çıkmıştır. Öte taraftan, ABD’nin temel bölgesel hesabı, Türkiye gibi sünni ülkelerle şii İran arasında bir mezhepsel ayrışma ve sürtüşme yaratarak bölgede İran’ı yalnızlaştırmak istemeseydi. Fakat Ahmedi Nejad’ın Rusya, Çin ve Türkiye ile Avrasya merkezli yeni politik açılımı, ABD’nin bölgedeki tüm planlarını bozmuş oldu.</p>
<p>Maalesef Ahmedi Nejad’tan sonra 2013 yılında göreve gelen Hasan Ruhani, başta Suriye meselesi bahane edilerek Türkiye ile önemli bir seviyeye gelmiş olan ilişkileri düşük bir seviyeye indirmiştir. Bir başka deyişle Rusya, Çin ve Türkiye yerine yani Avrasya yerine Batı’yı tercih etmiştir. Batı dünyası açıkça söylemese de reformcu Ruhani’ye destek vermiştir. Bu desteğe Obama yönetimi de katkıda bulundu. Açıkça, ABD ve Batı, muhafazakâr bir İran’dan çok Avrasyacı bir İran’dan korkuyorlardı. Ruhani yönetiminin Batı’ya meyilli bakışına cevap vermekte gecikmediler ve reformcuların güçlendirilmesi adına Ruhani yönetimi ile nükleer anlaşmayı imzaladılar. 2017’de Ruhani’nin karşısına Ahmedi Nejad çıktı ama aday olmasına izin verilmedi.</p>
<p>Şimdi gelinen noktada İran’da son yaşanan protesto gösterilerinin arkasında Ahmedi Nejad’ın olduğu söylentileri gündeme geldi. Hatta kendisinin gözaltına alındığı da söylendi ancak avukatları bu iddiaları yalandı. Gerek reformcular, gerekse muhafazakârların ortak algısı bu gösterilerin arkasında Ahmedi Nejad’ın olduğu idi. Devrim Muhafızları doğrudan ve açıktan Ahmedi Nejad’ı suçladı. Tüm bunlara gerekçe olarak da Ahmedi Nejad’ın çeşitli tarihlerde yapmış olduğu konuşmalar ve açıklamalar gösterildi.</p>
<p>Sonuç olarak İran’da yaşanan halk ayaklanmasının arkasında aslında İran iç politikasında yaşanan bir güç mücadelesinin olduğu açıktır. İran’da son dönemde güçlü bir şekilde yer alan Avrasyacılar ile muhafazakârlar ve reformcular arasında kıyasıya bir mücadele bulunmaktadır. Ahmedi Nejad’ın görev süresi boyunca dini lider Hamanei ile anlaşamadığı bilinmektedir. Ahmedi Nejad’ın, milletin parasıdır diye cumhurbaşkanlığı maaşını almadığı, zekât vermeyenlerin sofrasına oturmadığı ve cumhurbaşkanlığı görevindeyken gittiği ülkelerdeki otellerde şaşalı bir karşılama ve ağırlama istemediği rivayet edilmektedir. Gerek cumhurbaşkanı olduğu dönemde gerekse sivil hayatında sade bir yaşantısı olan ve gösterişten uzak olan Ahmedinejat ve destekçileri, mollaları elit olarak görmekte, zenginlik içinde yaşayan halktan kopuk bir sınıf olarak değerlendirmekte ve halkın gündeminden uzak olduklarını düşünmektedir. Tabii ki böyle bir algı, muhafazakâr kanat tarafından kabul edilebilir değildir. Zira Avrasyacı kanat, İslam Devrimi’nin pekiştirilmesinden çok İran’ın jeopolitik avantajlarını kullanarak İran’ın ulusal çıkarlarını korumak ve artırmak istemektedir. Onların idealinde İslam Devrimi’ne ve onun rejimine hizmet etmekten çok İran devletinin yüceltilmesi vardır. Ancak yine de reformcuların aksine Avrasyacı kanadın İslam Devrimi’ne ve cumhuriyetine bağlılığı daha güçlüdür. Buna rağmen Avrasyacı kanatta dini liderliğin ve onun altında kümelenen alt dini yapıların sınıfsal bir ayrıcalık oluşturduğu düşüncesi de hâkimdir. Kuşkusuz bunda Ahmedi Nejad’ın dini bir görevinin olmaması, bir din adamı olmaması da rol oynuyor. Reformcuların nükleer anlaşma ile eli güçlendirilince Avrasyacı kanat gözden düştü, ama gücünü kaybetmedi.</p>
<p>ABD tarafından bakıldığında ise uluslararası ilişkilerin en temel varsayımlarından birisi olan bir devletin hatasının bir başka devlet ya da devletler için fırsat olabileceği gerçeğinden yola çıkan ABD, İran’daki protesto gösterilerini kendisi için bir fırsat olarak gördü. Ancak konjonktür ABD’nin İran’da hamle yapmasına müsaade etmedi. Zira İran’daki protesto gösterilerinin arkasında aslında hayat pahalılığının ötesinde yukarıda da bahsedildiği gibi İran iç politikasındaki siyasi dinamiklerin mücadelesi yatmaktaydı ve bu durum açıkçası ABD’nin ilgi alanın dışındaydı. Bu nedenle ABD, propagandaya yönelik söylemlerin dışında pek fazla adım atmadı. Buna karşın İran’a yönelik İsrail ile ortak geliştirdiği eylem stratejisini de değiştirmedi. ABD, hâlâ İran’daki rejimi bir şekilde yıkmak istemektedir. Bu isteğini gerçekleştirmek için çevreden merkeze doğru ilerleyeceği açıktır. Bunun en önemli göstergesi tam da protesto gösterilerinin hemen öncesinde özellikle Suriye’de etkin olan Kudüs Güçleri’nin başında olan Kasım Süleymani’nin öldürülmesi için İsrail’e yeşil ışık yaktığının medyada yer alması oldu. İran’daki protestoların sonlarına gelindiğinde ABD başkanı Trump, twitter’da yayınladığı mesajda “Yozlaşmış hükümetlerini geri almaya çalışan İran halkına saygı duyuyorum. Zamanı geldiğinde ABD’den büyük yardım göreceksiniz.” diyerek şu anda ABD’nin hiçbir şey yapamayacağını ama uygun bir zamanı kolladığını açıkça itiraf etmiştir. Bu arada nükleer anlaşmadan kaynaklanan yaptırım muafiyetini de 120 gün uzatarak sözde bir jest yapmıştır.</p>
<p>Fakat gerçek şu ki ABD’nin İran’da 1953 yılında İran başbakanı Musaddık’a yapılan CIA destekli bir darbe gibi bugün tekrar bir darbe yapması mümkün değil. Artık ABD için askeri darbeler dönemi sona ermiştir. Kendine yakın askeri kadrolarla ülkelerde iktidar ve yönetim değiştirdiği dönem bitmiştir. Bu gerçeği en iyi 15 Temmuz 2016’da Türkiye’de desteklediği ve halk tarafından başarısızlığa uğratılan darbe girişiminde görmüştür. Yine de ABD, yönetimleri değiştirme politikasından vazgeçmemiş, protesto eylemleri gibi halk hareketlerini desteklemiştir. ABD’nin bu stratejisi yeni değildir. 1960’larda Prag Baharı ile başlayan yönetimleri değiştirme politikası, günümüzde Ukrayna, Gürcistan ve Kırgızistan gibi ülkelerde halk hareketlerini ve protestolarını desteklemek şeklinde kendini göstermektedir.</p>
<p>ABD, bazı ülkelerde halk hareketlerine verdiği destekle Amerikan yanlısı yönetimlerin gelmesini sağlamıştır. Bu ülkelerdeki halk hareketleri genelde bir renk ile anıldığı için uluslararası politikada bu girişimler “renkli devrimler “olarak adlandırılmıştır. Ukrayna, Gürcistan, Kırgızistan gibi ülkelerde renkli devrimler yapan, Orta doğu’da Arap Baharı’nı kendi çıkarları doğrultusunda yönlendiren ABD ve Trump için İran’daki olaylar istedikleri gibi gelişmemiş ve Trump’ın hayalleri bir başka bahara kalmıştır.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İran&#8217;ın &#8220;Milli&#8221; Anlayışı Olarak Şiîlik</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/iranin-milli-anlayisi-olarak-siilik/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Muhammet Altaytaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 31 Jan 2018 21:42:39 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[5. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[İran]]></category>
		<category><![CDATA[İslamcı Bakış]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammet Altaytaş]]></category>
		<category><![CDATA[Şiilik]]></category>
		<category><![CDATA[Şubat 2018]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1599</guid>

					<description><![CDATA[Bin yıldır olduğu gibi bugün de Türkiye ve Türk milleti, devraldığı tarihî mirası ve rolü itibariyle hak ile batıl, iman ile küfür arasındaki kavganın göbeği, İbrahim milletinin itikadî (Ehl-i Sünnet) ve siyasî (Osmanlı/Türk) omurgası, İslâm’ın son yurdu ve imkânıdır. Arapça’da “ş-y-a” kökünden türeyen “Şia”, sözlükte “tâbi olmak, peşinden gitmek, desteklemek, bir kimsenin taraftarı ve yardımcısı olmak” gibi anlamlara gelir. Bir grubu ifade eden “Şia” kavramının tekili “Şiî”dir. “Teşeyyu” ise Şiî olmak ya da Şia’yı müdafaa etmek manasına gelmektedir. Bir mezhep olarak Şia Hz. Peygamber’in (s.a.v.) vefatından sonra imametin nassla Hz. Ali’ye (ra) ve kıyamete kadar onun soyundan gelenlere ait olduğunu savunan ve bu imamların masumiyetini imanın esası hatta merkezi haline getiren toplulukların ortak adıdır. Başlangıçta Hz. Peygamber’in Hz. Ali’ye özel olarak verdiği iddia edilen “gizli ilim” anlayışıyla imamet adeta nübüvvetin devamı haline getirilmiş ve imamların, Allah’la konuşan kişiler (muhaddesûn) olarak diledikleri zaman Allah’tan bilgi alabileceği bir noktaya vardırılmıştır. Dini kaynakların ancak imamlar vasıtasıyla anlaşılabileceği görüşü Hristiyanlığa benzer bir ruhbanlığa yol açmış, “gizli ilim” ve imamların Allah ile sürekli irtibatlı olduğu kabulü ise İslâm inanç ve düşünce tarihinde ortaya çıkan batınî zihniyete, Hz. Ali’ye ulûhiyet isnadına varan aşırı fırkalara ve muharref bir dini anlayışa zemin teşkil etmiştir. Şia, Şiiliğin Hz. Peygamber &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Bin yıldır olduğu gibi bugün de Türkiye ve Türk milleti, devraldığı tarihî mirası ve rolü itibariyle hak ile batıl, iman ile küfür arasındaki kavganın göbeği, İbrahim milletinin itikadî (Ehl-i Sünnet) ve siyasî (Osmanlı/Türk) omurgası, İslâm’ın son yurdu ve imkânıdır.</strong></p>
<p>Arapça’da “ş-y-a” kökünden türeyen “Şia”, sözlükte “tâbi olmak, peşinden gitmek, desteklemek, bir kimsenin taraftarı ve yardımcısı olmak” gibi anlamlara gelir. Bir grubu ifade eden “Şia” kavramının tekili “Şiî”dir. “Teşeyyu” ise Şiî olmak ya da Şia’yı müdafaa etmek manasına gelmektedir.</p>
<p>Bir mezhep olarak Şia Hz. Peygamber’in (s.a.v.) vefatından sonra imametin nassla Hz. Ali’ye (ra) ve kıyamete kadar onun soyundan gelenlere ait olduğunu savunan ve bu imamların masumiyetini imanın esası hatta merkezi haline getiren toplulukların ortak adıdır. Başlangıçta Hz. Peygamber’in Hz. Ali’ye özel olarak verdiği iddia edilen “gizli ilim” anlayışıyla imamet adeta nübüvvetin devamı haline getirilmiş ve imamların, Allah’la konuşan kişiler (muhaddesûn) olarak diledikleri zaman Allah’tan bilgi alabileceği bir noktaya vardırılmıştır. Dini kaynakların ancak imamlar vasıtasıyla anlaşılabileceği görüşü Hristiyanlığa benzer bir ruhbanlığa yol açmış, “gizli ilim” ve imamların Allah ile sürekli irtibatlı olduğu kabulü ise İslâm inanç ve düşünce tarihinde ortaya çıkan batınî zihniyete, Hz. Ali’ye ulûhiyet isnadına varan aşırı fırkalara ve muharref bir dini anlayışa zemin teşkil etmiştir.</p>
<p>Şia, Şiiliğin Hz. Peygamber döneminde doğduğunu iddia etse de tarihi olarak Şia’nın doğuşunu bazıları Hz. Osman bazıları Hz. Ali dönemindeki hadiselerle, bazıları Hz. Hüseyin’in Kerbela’da şehadetiyle (h. 61) başlatırken, diğer bazıları ise hicrî birinci asrın sonlarına kadar ileri götürür. İmamların “nas ve tayinle belirlenmesi ve masumiyeti, vasilik, mehdilik, rec’at” gibi Şia’nın ayırıcı unsuru olan görüşlerin, hicri birinci asrın sonlarına doğru Muhammed b. Hanefiyye’nin vefatından (h. 81) sonra onun etrafında oluşturulan tasavvurlarla ortaya çıktığı söylenebilir.</p>
<p>Keysaniyye ve Kerbiyye gibi fırkalar, onun ölmediği, Medine’nin batısındaki Radvâ dağında yaşadığı, bir gün mehdî olarak geri dönüp hâkimiyetini kuracağı gibi efsanevi tasavvurlarına ilaveten, Sasani kültürü ve Aramî-Hristiyan gelenekten gaybet ve hulul gibi anlayışları devşirerek, İslâmi motiflerle bezemek suretiyle Şia’nın temelini atmış oldular. Öte yandan Kerbelâ Vak‘ası, Ehl-i beyt sevgisi, Hz. Ali ve evlâtlarına duyulan muhabbet ile Farisî asabiyeti ve Emevî düşmanlığı vesile kılınarak sistemleştirilen siyasi ve itikadî bir mezhep olarak Şia’nın geriye doğru örüldüğünü söylemek mümkündür. Bu döneme kadar imamet zincirinde adı geçen imamlardan Hz. Ali dışındaki isimlerin hemen hiçbirinin aktif siyaset içinde bulunmaması da bu tespiti doğrulayan unsurlardan biri olarak zikredilebilir.</p>
<p>İslâm dışı din ve kültürlerden alınan motiflerle örülmüş imamet teorisi itikadın merkezine yerleştirilmek suretiyle, İslâm’ın temelden tahrifine giden bir yola kapı aralanmıştır. Bu sebeple başlangıçtan beri Şia, İslâm dünyasındaki hemen bütün aşırı fırkaların türediği bir zemin olmuştur.</p>
<p>İlâhî ruhun Hz. Peygamber’e, daha sonra Ali ve evlâdına hulûl ve intikali, Allah’ın mahlukata benzetilmesi (teşbih), önceden haber verdiği bazı hadiseler konusunda görüş değiştirmesi (beda), Peygamberliğin ve dolayısıyla dinin tamamlanmadığı ve imamet üzerinden tekâmül ve tabâdülün devam ettiği, imamların gaybı bildiği, mucize gösterdiği, bir kısmının ölmeyip geri döneceği (rec’at) gibi anlayışlar ile nassların tahrifine vesile olan bazı sübjektif ve batınî yorumlar bu bağlamda zikredilebilir. Meselâ Sebeiyye ve Keysaniyye gibi fırkalar, Hz. Ali’nin ilâhlığını, ölümsüzlüğünü ve vasiliğini, Ali evlâdının kutsallığını, gaybı bildiğini, tenâsühü ileri sürmüş; İsmâilîler, İsmâil b. Ca‘fer’in ölmediğini, tekrar dönüp dünyayı ıslah edeceğini, her zâhirin bir bâtını bulunduğunu iddia ederek bâtınî te’vile yönelmiş, yine aynı mezhep altında mütalaa edilen Karmatîler, Bâtınîler, Nizârîler gibi diğer aşırı fırkalar aynı zeminde ortaya çıkmıştır. Yine Bâb Ali Muhammed Şîrâzî’ye bağlı olan Bâbîlik ve müstakil bir din hüviyeti iddiasıyla ortaya çıkmadan önceki Bahâîlik, Hakim Biemrillah’ın uluhiyyetini iddiaya kadar varan Dürzilik, Hz. Ali’nin uluhiyyetini telaffuz eden Nusayrilik gibi aşırı (gâlî) fırkalar hep Şia’nın temelini attığı bu muharref itikadi zeminden türemiştir. Şia’nın bütün bu anlayışlarında, İslâmî kaynaklar yanında Yahudilik ve Hristiyanlığın, Budizm, Brahmanizm, Maniheizm gibi eski Hint dinlerinin, Zerdüştîlik, Maniheizm ve Mecûsîlik gibi kadîm İran dinlerinin, Fars kültürünün, yeni Eflâtunculuğun gnostisizminin etkilerinden bahsedilegelmiştir.</p>
<p><strong>İran’ın Resmi Mezhebi Olarak Şia</strong></p>
<p>Şia şemsiye bir kavram olmasına rağmen zaman zaman, “imametin nass ve tayinle olması gerektiği” inancında olan bütün fırkalar için kullanılan “İmamiyye” de aynı manada kullanılmıştır. İmamların sayısının on iki ile sınırlandırılmasından sonra “İmamiyye” yerine “İsnaaşeriyye” ismi de kullanılmıştır. Günümüzde İran’ın resmi mezhebi olan ve yukarıda zikri geçen aşırı fırkalara göre daha mutedil bir anlayışa sahip olan İmamiyye’nin kurumsallaşması, daha ziyade temel kaynaklarının telif edildiği Şiî Büveyhoğulları (m. 945-1055) dönemine rastlar. Şia’nın önemli hadis âlimleri de bu dönemde yaşamışlardır. Yine Gâdir Hum gününün bayram olarak kutlanmaya başlanması, Kerbelâ’nın umumi yas günü olarak ilan edilmesi de aynı dönemin mahsulüdür. Selçuklular tarafından Büveyhî iktidarına son verilmesinden sonra Şia’nın İslâm dünyasındaki etkisi oldukça azalmıştır.</p>
<p>İran’da Şiiliğin yeniden canlandırılması Safevîler dönemine (m.1501-1737) rastlar. Bu dönemde İslâm coğrafyasındaki Şiî ulema İran’a getirilmiş, Şiilik resmî mezhep olarak kabul edilmiş, ülkedeki diğer mezhebi anlayışlar sistematik bir politika gözetilerek yok edilmiştir. İran’ın günümüze kadar gelen müstakil bir kimliğe kavuştuğu ve günümüzdeki itikadi, siyasi hatta coğrafi çerçevesinin büyük ölçüde çizildiği bu dönemde, aşırı Şiiliği ve on iki imam sevgisini devlet politikası haline getiren Safeviler, bütün diğer mezhep mensuplarını zor kullanarak büyük ölçüde asimile etmişlerdir. Şah İsmail’in devletini kurmak için yürüttüğü askeri ve siyasi faaliyetleri kimlik ve mezhep olarak Şiîliğe dayandırması, kendi anlayışına yakın gördüğü Anadolu’daki Alevî-Bektaşi Türkmen kabilelerinin mezhebi duygularını istismara yeltenmesi, onu Osmanlı ile karşı karşıya getirmiştir.</p>
<p>Şia ile savaşmanın caiz olduğuna dair ulemadan fetva alan Yavuz Sultan Selim, aynı zamanda kendini Ehl-i Sünnet’in mümessili ve müdafii olarak konumlandırmış ve o günden itibaren devam edecek olan Şiî-Safevi İran ile mücadeleyi başlatmıştır. Osmanlı Batıya doğru her adım attığında Şiî Safevîler, Hıristiyanlarla işbirliği içinde Osmanlı’yı doğudan sıkıştırmışlar ve meşgul etmişlerdir. Bu nedenle 16. ve 17. yüzyılda Batılı gezgin ve araştırmacılar tarafından kaleme alınan birçok eserde Şah İsmail ve onun şahsında Farisiler alabildiğine övülmüş hatta onların Hıristiyan olarak hidayete erdiklerinden dahi söz edilmiştir. Dikkate şayan bir diğer husus ise yine aynı kaynaklarca neredeyse Şiiliğin Farisiler, Sünniliğin ise Türklerle özdeşleştirilmesidir.</p>
<p>Daha sonra Kaçar Hanedanlığı (1737-1925) ve Pehlevîler döneminde (1925-1979) İran’da Şiiliğin daha da yerleşmesi temin edilmiştir. 1979 yılında Humeynî’nin önderliğinde gerçekleştirilen “İslâm Devrimi” ile Şia yeni bir safhaya adım atmıştır.</p>
<p>Genel Kelâmî meselelerde Mu‘tezilî düşüncenin yoğun etkisi altında olan İmamiyye’nin kendine mahsus anlayışına göre imamet, nass ve ilahi tayinle olup, nübüvvetin devamıdır; imamlar tıpkı peygamberler gibi mâsum olan ve özel bilgiyle donatılan, kendilerinde olağan üstü haller (mûcize) görülen kimselerdir.</p>
<p>On ikinci imam beklenen mehdîdir. H. 260 (m.874) yılında gaybete girmiş olup halen hayattadır ve bir gün ortaya çıkıp yeryüzünde adaleti sağlayacaktır. Şiî yaklaşımda Kur’an’ın ancak imamlar vasıtasıyla anlaşılabileceği, imâmetin İslâm’ın namaz, zekât, hac ve oruçla birlikte beş temel esasından birini, hatta en önemlisini teşkil ettiği zira imâmetin bu ibadetlerin anahtarı konumunda bulunduğu ifade edilmiştir. Yine ilk üç halife ve onlara destek olan sahabenin büyüklerinin Hz. Ali’nin hakkı olan imameti gayri meşru bir şekilde gasp etmekle büyük bir zulüm ve cürüm işledikleri inancı, tarih boyunca sahabe hakkında tekfire varan ağır suçlamalara neden olmuş, bazı kaynaklarında sahâbeyi mürted sayan rivayetlere yer verilmiştir.</p>
<p>Tarihen sabittir ki Hz. Ali, “hakkı olan” hilafeti elde etmek için ilk üç halife döneminde bir mücadeleye girişmediği gibi onlara bîat etmiştir. İşte bu vaka ile Hz. Ali’nin imamet vasfını telif etmek için bir iman esası olarak “takiyye” ihdas edilmiş, hatta Cafer Sadık’tan “Takiyye benim atalarımın dinidir, takiyyesi olmayanın dini yoktur.” sözü nakledilmiştir. İmamlar mâsum kabul edildiği için on iki imamdan nakledilen söz, fiil ve takrirler Peygamber sözüyle eş değerde görülüp dinin Kur’an’dan sonra ikinci kaynağı sayılmış, böylece fırkanın kendine mahsus bir hadis literatürü oluşmuştur. İmâmete ve Ehl-i Beyt’e yönelik aşırı vurgunun Kur’ân-ı Kerîm’le temellendirilememesi onun sıhhatine yönelik kuşkuların doğmasına yol açmış, hâkim anlayış Kur’an’da ziyade ve noksanlık bulunmadığı yönünde olmakla birlikte kaynaklarda buna aykırı rivayetler de yer almıştır.</p>
<p><strong>Sonuç Yerine</strong></p>
<p>Kelâmî açıdan bakıldığında Hz. Peygamber döneminden beri Müslümanlığın omurgasını temsil eden Sünnî anlayışa göre Şia, “Ehl-i kıble tekfir edilmez” kaidesince, nassta kat’î olarak temelini bulan zarurât-ı diniyyeden birini inkâr etmedikçe, sırf mezhebi mensubiyeti ve anlayışından dolayı tekfir edilmemiş fakat Hz. Peygamber ve ashabının yolu olan “Ehl-i Sünnet” ve Müslümanların kahir ekseriyetinin anlayışı manasındaki “Ehl-i Cemaat”tan bir sapma olarak telakki edildiğinden “Ehl-i bid’at, ehl-i heva, ehli dalâlet” olarak tanımlanmıştır.</p>
<p>Şiîlik ile Sünniliğin birbiriyle aynı hizada iki mezhebi anlayış olduğu, Müslüman kimliğine ilaveten mezhebi mensubiyetin önemsiz hatta gereksiz bir tefrika vesilesi olduğu, mezhepleri yakınlaştırma gibi söylemler modern dönemde ihdas edilmiş olup, aslında gerek fiili gerekse zihnî ve itikadî düzlemde Müslümanın şuurunu ve saf İslâm akidesini bulandırmaya yönelik neticeler doğurduğunu söylemek mümkündür. Zannedildiğinin aksine günümüzde Müslümanlar arasındaki tefrika ve çatışmalarının sebebinin mezhep değil bilakis mezhepsizlik olduğu kanaatindeyiz ki bu bir bahs-i diğerdir.</p>
<p>Bugün Türkiye’de yaşayan müslümanlar olarak bizden gayri hemen herkesin farkında olduğu, bizim gözümüzden kaçırılan gerçek şudur: Bin yıldır olduğu gibi bugün de Türkiye ve Türk milleti, devraldığı tarihî mirası ve rolü itibariyle hak ile batıl, iman ile küfür arasındaki kavganın göbeği, İbrahim milletinin itikadî (Ehl-i Sünnet) ve siyasî (Osmanlı/Türk) omurgası, İslâm’ın son yurdu ve imkânıdır.</p>
<p>Son iki yüzyıl içinde İslâm coğrafyasında Şia’nın önünün açılmasına dair politikalara ilaveten, Osmanlı’nın parçalanmasında önemli bir rol ifa eden Vehhabilikle, daha sonra aynı zeminde ortaya çıkan selefi meşrep radikal hareketlerle, ılımlı anlayışlarla, İslâm tarihini, kültürünü ve ilim geleneğini paranteze alarak doğrudan kaynaklara dönüşe vurgu yapan bazı modernist söylemlerle varılmak istenen neticenin nihayetinde tarih boyunca Müslümanların yüzde doksanını teşkil Ehl-i Sünnet omurgayı parçalama, “sevadu’l-azam” anlayışını ve onun mümessili olan Türkiye ve Türk milletinin merkezi rolünü gözden kaçırmak olduğu söylenebilir. Bahsi geçen İslâmî söylem ve hareketlerin bulundukları bölgelerde Sünnî Müslümanları hedef almaları, bilhassa Türkiye ve Türk milletine karşı tutumları gözden kaçırılmamalıdır.</p>
<p>Hatta 60’lı yıllardan sonra doğan Türkiye’deki “İslâmcı” hareketlerin dahi büyük ölçüde Türkiye dışındaki Hint alt kıtası, Mısır gibi müstemleke coğrafyalardan beslenmesi, bilhassa 1979 devriminden sonra yönünü İran’a çevirmesi de ayrıca dikkate değer bir husustur. İslâmcılık dâhil modern dönemde Türkiye’de ortaya çıkmış Türkçülük, Sosyalizm, Batıcılık gibi hemen bütün ideolojilerin söylem ve ideallerinin merkezinin İran, Orta Asya, Moskova ve Kopenhag gibi Türkiye dışında olması da bu bağlamda zikre değer bir husustur.</p>
<p>Bugünlerde dış müdahale iddialarıyla başlayan rejim karşıtı gösterilerle yeniden gündem olan İran “İslâm Devrimi”nin uluslararası sistemin ve Amerika’nın da dâhil olduğu bir organizasyonun katkısıyla, en azından izniyle gerçekleştiği hususu, Fransa’da iken Humeyni ile Amerika arasındaki pazarlıklar artık açıktan konuşulmaktadır. Dikkat edilirse İran’da da Irak’ta da pekâlâ Batılıların destekledikleri, beraber çalıştıkları seküler rejimler ve liderler var iken, yapılan operasyonlarla her iki ülkede de mezhepçi Şiî yönetimler ikame edilmiştir. Sınırı boyunca konuşlandırılan, kendisini tehdit eden örgütlere rağmen komşusu Suriye’de Türkiye’nin nüfuzunu kırmak için elinden geleni yapan merkezi sistemin, bir yandan yıllardır İran’la mücadele retoriği sürdürürken diğer yandan fiiliyatta İran’ın önünü sürekli olarak açtığı da bir vakıadır.</p>
<p>Son yıllarda İran’ın, Suriye, Lübnan, Yemen, Körfez ülkeleri gibi hemen bölgenin tamamına fiilî ve askeri olarak yerleştirilmesi buna misaldir.</p>
<p>Bir diğer açıdan da tarih boyunca Şiiliğin, üstün gördükleri kendi yüksek medeniyetlerinin, küçümsedikleri “bedevi Araplar” tarafından fethini hazmedemeyen Farisilerin İslâm şemsiyesi altında bir sığınağı, milli anlayışına ve umum Müslümanlığa karşı muhalif tavrına bir mevzi teşkil ettiği de ifade edilmiştir. Gayrimüslim dünyanın, tarih boyunca kullandığı gibi günümüzde de Şia’nın kendine mahsus bu muhalif tavrını İslâm ve Müslümanlar aleyhine kullanmaya devam edeceği anlaşılmaktadır.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Almanya &#8211; İran Denkleminde Türkiye</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/almanya-iran-denkleminde-turkiye/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Şefik Kantar]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 31 Jan 2018 21:40:36 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[5. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[almanya]]></category>
		<category><![CDATA[İran]]></category>
		<category><![CDATA[Merkel]]></category>
		<category><![CDATA[Şefik Kantar]]></category>
		<category><![CDATA[Şubat 2018]]></category>
		<category><![CDATA[türkiye]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1597</guid>

					<description><![CDATA[Bütün mesele, dış politikaya taalluk eden konuları bu günlerde yoğun bir şekilde gündemde olan Sultan Abdülhamit’in soğukkanlılığı, akılcılığı ile hislerden arındırarak ele alabilmektir. İdealizm, duyguların akılla birleştirilmediği yerlerde boş bir hayaller manzumesidir. İç ve dış barışın, kalkınma ve ilerlemenin, milli hedeflere ulaşmanın yolu ideallerimizi hamasetin yörüngesinden çıkarıp aklın çekim alanına sokmaktan geçmektedir. Bu günlerde Almanya’da ilginç bir kaçakçılık davası görülüyor. İran’da sahte banknot fabrikası kurmak için harekete geçen kriminal bir organizasyon adına 22 kamyon dolusu baskı makinesi ve diğer araç gereçler Almanya’da yakalandı. Konunun adi bir kalpazanlık hadisesi mi yoksa İran ekonomisine darbe vurmak için bir komplo mu olduğu konusunda henüz tatmin edici bir bilgi ve açıklama yok. Yine bu günlerde Federal Alman Savcılığı’nın talimatı ile değişik eyaletlerde ‘casusluk faaliyeti şüphesi’ ile 10 İranlının ikametgahlarına baskın yapıldı. Bu konu hakkında da kamuoyunun tatmin edici bir bilgisi henüz yok. Bu baskınlardan üç hafta kadar önce, 2017 yılının son haftasında İran’ın Berlin büyükelçisi, Dış İşleri Bakanlığı’na çağrılmış, deşifre olan İranlı ajan Syed Mustafa H.’nin Sosyal Demokrat Partili (SPD) politikacı ve Alman-İsrail Toplumu eski başkanı Reinhold Robbe hakkında bilgi toplaması protesto edilmiş, İran casusluk faaliyetleri nedeniyle uyarılmıştı. İran’da hükümete ve rejime karşı yoğun protesto eylemlerinin sürdüğü günlerde Almanya’daki muhalifler 1999-2009 yılları arasında görev yapan &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Bütün mesele, dış politikaya taalluk eden konuları bu günlerde yoğun bir şekilde gündemde olan Sultan Abdülhamit’in soğukkanlılığı, akılcılığı ile hislerden arındırarak ele alabilmektir. İdealizm, duyguların akılla birleştirilmediği yerlerde boş bir hayaller manzumesidir. İç ve dış barışın, kalkınma ve ilerlemenin, milli hedeflere ulaşmanın yolu ideallerimizi hamasetin yörüngesinden çıkarıp aklın </strong><strong>çekim alanına sokmaktan geçmektedir.</strong></p>
<p>Bu günlerde Almanya’da ilginç bir kaçakçılık davası görülüyor. İran’da sahte banknot fabrikası kurmak için harekete geçen kriminal bir organizasyon adına 22 kamyon dolusu baskı makinesi ve diğer araç gereçler Almanya’da yakalandı. Konunun adi bir kalpazanlık hadisesi mi yoksa İran ekonomisine darbe vurmak için bir komplo mu olduğu konusunda henüz tatmin edici bir bilgi ve açıklama yok. Yine bu günlerde Federal Alman Savcılığı’nın talimatı ile değişik eyaletlerde ‘casusluk faaliyeti şüphesi’ ile 10 İranlının ikametgahlarına baskın yapıldı. Bu konu hakkında da kamuoyunun tatmin edici bir bilgisi henüz yok. Bu baskınlardan üç hafta kadar önce, 2017 yılının son haftasında İran’ın Berlin büyükelçisi, Dış İşleri Bakanlığı’na çağrılmış, deşifre olan İranlı ajan Syed Mustafa H.’nin Sosyal Demokrat Partili (SPD) politikacı ve Alman-İsrail Toplumu eski başkanı Reinhold Robbe hakkında bilgi toplaması protesto edilmiş, İran casusluk faaliyetleri nedeniyle uyarılmıştı.</p>
<p>İran’da hükümete ve rejime karşı yoğun protesto eylemlerinin sürdüğü günlerde Almanya’daki muhalifler 1999-2009 yılları arasında görev yapan Şahrudi’nin birçok idamın sorumlusu olduğunu iddia ederken, Almanya bunları dikkate almayıp eski bakan üzerindeki koruma tedbirlerini arttırıyordu. Bu davranış, Şahrudi’nin tedavisi bitip memleketine dönerken iyileşmesi için gayret gösteren doktorlar kadar idareciler ve polise de açıkça teşekkür etmesine yol açmıştı. Tüm bunlar artık İran’da rejim ve hükümet karşıtı gösteriler ateşini daha kaybetmeden, hadiseler nedeniyle ölüm vakalarına şahit olurken yaşanmaktaydı ve Ruhani’nin ‘İran’da İslâm bozuluyor’ açıklaması ile ABD Başkanı Donald Trump’ın İran’la yapılan nükleer anlaşmayı zoraki imzalamasının sonrasına denk düşmekteydi. Trump’ın üzerinde ne kadar düşünüldüğü bilinmeyen absürt şovu, İran’ın doğrudan tepkisini çekmişti. Trump’ın tehdidi, İsrail’in tahmin edilebilir alkışı dışında hiçbir ülke tarafından desteklenmeyince işe yaramamış, İran’daki muhalif protesto eylemlerine ve zaman zaman bir ayaklanmayı andıran saldırılara yaslanarak meşruiyet arayan bu hamle sonuçsuz kalmıştı.</p>
<p>Trump, yaygın protestolar nedeniyle İran rejiminin zayıfladığını, uluslararası camianın da insan hakları ihlalleri ve gösterici ölümleri nedeniyle İran aleyhine döneceğini hesaplamış ama yanılmıştı. Rusya ve Çin hemen İran yanlısı bir tutum sergilerken, AB de Trump’ın istediği değişikliklerin yapılmasına lüzum görmediğini açıklayarak İran’ın yanında yer almıştı. Zaten daha Trump’ın çıkışından önce Almanya, İngiltere ve Fransa açıkça ABD’nin söz konusu nükleer anlaşmayı imzalamasını yüksek bir tonda talep etmişlerdi.</p>
<p>ABD, Aralık 2017’nin son haftasında başlayan ve 2018’in ilk haftasında yoğunluk kazanan protestoları fırsata çevirmek isterken tek başına kalmıştı. İran’da yükselen hayat pahalılığına ve genç işsizliğe karşı başlayan protestolara hükümet ve rejim aleyhtarı sloganlar eklenip bazı yerlerde hükümet binalarına saldırılar vuku bulunca heveslenen Trump, adeti olduğu veçhile yine twittera koşmuş, İran’ı tehdit eden bir mesaj yayınlamıştı. 2009 yılında benzer bir protesto yaşamış olan İran’da ve dünya kamuoyunda ‘acaba Arap Baharı benzeri yeni bir süreç mi yaşanacak’ sorusu kafaları kurcalarken, ABD’nin çağrısı ile toplanan Birleşmiş Milletler’de tüm ülkeler ABD karşıtı bir pozisyon aldı. Bu pozisyon alışta, bir ülkenin içinde yaşananlara eğilmenin BM’nin görev alanına girebilmesi için gerekli şartların oluşmaması kadar, Trump’ın güven vermeyen temelsiz ataklarına karşı tavır koyma gerektiği düşüncesinin önemli rol oynadığı açıktır. Kaldı ki bu güne kadar içlerinde güvenlik güçlerinin de bulunduğu 25 kadar ölüye, yüzlerce yaralıya ve binlerce gözaltına mal olan hadiselere karşı İran devletinin tutumu, birçok çevreyi kıskandırır şekilde soğukkanlı olmuş, AB ve Avrupa ülkeleri ise kişi hak ve hürriyetlerinin kullanımındaki hassasiyetleri ön palana çıkarmakla birlikte yangına körükle gitmeme konusunda gayet dikkatli davranmışlardır. İran yönetimi, Tahran, Kirmanşah ve Gorgan gibi büyük yerleşim merkezleri yanında birçok kente yayılan protestoların dış güçler tarafından organize edildiğini, silah, lojistik ve strateji olarak desteklendiğini iddia ederken Mossad’ın eski başkanlarından Halevy, İsrail’i hadiselere karışmaması konusunda uyardı. Gerçekten İran yönetimi protesto hakkına saygılı olduğunu açıklarken karışıklıkların ardında ABD-İsrail-Suud komplosu yattığı yolundaki beyanatlar toplumda etkili olmuş, tüm bunlar Trump’ın mesajı ile birleşince gösteriler Türkiye’deki Gezi tipi bir sürekliliğe dönüşmeden etkisini azaltmıştır. Alman Dış İşleri Bakanı Sigmar Gabriel hadiselerin hemen başında İran’ı uyarıp ‘öldürülen göstericiler ve çok sayıdaki tutuklamalardan’ duydukları endişeyi dile getirmiş, protestocuların toplanma ve barışçıl şekilde fikirlerini açıklama haklarına riayet edilmesini talep etmiştir. Benzer açıklamaları AB dış politika sözcüsü Mogherini yanında İngiltere Dış İşleri Bakanı Johnson ve Fransa Devlet Başkanı Macron da yaptılar. Hatta Ruhani ile bir telefon görüşmesi yapan Macron hürriyetler ve demokrasi konusunda endişelerini dile getirirken Ruhani bu hususlarda muhatabına açık ve net garantiler vermişti. İran’da olaylar devam ederken Avrupa’nın çeşitli yerlerinde göstericileri destekleyen eylemler yapıldı. Almanya’da başta Berlin ve Hamburg olmak üzere bazı kentlerde göçmen İranlılar ve destekçi Almanlar tarafından yürüyüş ve mitingler tertip edildi. Yeşiller, Sol Parti ve başka bir kısım grupların İran’da idam cezasının yürürlükte oluşuna atfen ortaya koydukları sert tutuma karşın kitle partilerinin daha mesafeli açıklamaları ve İran’ın provokasyonlara kapalı tavrı, yaşananların bir İran-Almanya krizine dönüşmesini daha başlangıçta önledi.</p>
<p>Yaşananlar, aralarında hemen her gün büyük kavgalara dönüşebilecek bir hayli konu varken Almanya ile İran münasebetlerinin nasıl istikrarlı bir çizgide gidebildiğini anlayabilmek için önümüze bir hayli ilginç sonuçlar çıkarmaktadır.</p>
<p><strong>Tarihte Almanya-İran Münasebetleri</strong></p>
<p>Kökleri 17. yüzyıla kadar giden Almanya-İran münasebetlerinin o günden bu güne değişmeyen temel özelliği ‘hissiyattan uzak’ ve ‘karşılıklı menfaatler’ üzerine kurulu oluşudur. Hem tarihte hem günümüzde Türkler ve Türkiye bu denklemde önemli bir yere sahiptir. Bilindiği gibi Türklerle Almanların ilk münasebetleri Haçlı Savaşları ile başlar. İran ise Haçlılarla yapılan savaşların hiçbir tarafında yoktur. 1189’da başlayan Üçüncü Haçlı Seferi sırasında, Kutsal Roma-Germen İmparatoru unvanını elinde bulunduran I. Friedrich Barbarossa, ordusu ile birlikte o zamanki Selçuklu başkenti Konya’ya kadar gelmişti. Selçuklu Sultanı II. Kılıçarslan ile Friedrich Barbarossa arasındaki bir anlaşma ile Türkler, Alman ordusunun Kilikya’ya geçişine izin vermişlerdi. Bu anlaşma Türkmenlerin yol boyunca Haçlı ordusuna baskınları ve Haçlıların anlaşmaya aykırı şekilde Konya’ya girmeleri dışında genelde uygulanmıştı. Ancak F. Barbarossa, 1190 yılında, İçel-Göksu ırmağında yıkanırken boğulmuş, bu olaydan sonra başsız kalan Alman ordusu tümüyle dağılmıştı.</p>
<p>Türklerle Almanlar daha sonraki Haçlı seferlerinde de karşı karşıya geldiler; münasebetler kimi zaman savaşla kimi zaman anlaşmalarla yürüdü. Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan sonra düzenlenen Haçlı orduları içerisinde de Alman derebeyliklerine ait birlikler hemen her zaman vardı. Uzun süren bu mücadeleler boyunca Osmanlılar Almanlar ve İranlılar ile yoğun bir temas ve mücadele içerisindeyken Almanlarla İranlıların uzun süre birbirlerinden haberlerinin olmadığını söylesek yanılmış olmayız. Almanların İranlıları tanımaları Türklerle doğrudan alakalı bir hadise üzerinden olmuştur. Bavyeralı bir Alman olan Hans Johann Schiltberger 1394 yılında Macaristan Kralı Siegmund’un yanında Sultan Bayezid’e karşı girişilen bir savaşta esir düşer. Schiltberger, 1402 yılında Bayezid ile Timur arasında Ankara’da yapılan savaşta ise Timur güçlerinin eline düşer. Değişik Türkmen ve Moğol beylerinin esiri olarak oradan oraya dolaştırılan Schiltberger, yıllarca o tarihlerde Türk boylarının hüküm sürdüğü İran topraklarında yaşar. Yıllar sonra firar ederek Kafkaslar ve Moldavya üzerinden 1427 yılında tekrar vatanına döner. Toplam 32 yıl gibi bir süreyi esarette geçiren Schiltberger’in yazdığı hatırat İran hakkında Almanlara doğrudan bilgi veren ilk önemli kaynak olmuştur. Birçok tarihi yanlışa rağmen Almanlar bu hatırat sayesinde hayallerini süsleyecek egzotik bir dünyaya kapı açmış oldular fakat daha ileriye gidemediler. Halbuki aynı dönemde başta İspanyollar olmak üzere bir çok Avrupa ülkesi İran ile doğrudan ilişkiler geliştirme çabasındaydılar. Almanlarla İranlıların devlet olarak ilişkileri I. Şah Abbas’ın 1600 yılında II. Rudolf’a gönderdiği elçi Hüseyin Ali Beg vasıtasıyla başladı. Kaiser II. Rudolf buna 1602 yılında İran’a gönderdiği elçilik heyeti ile cevap verdi. Fakat Prag üzerinden Moskova ve Astrakhan yoluyla Hazar Denizi’ne varan heyetin 8 üyesi Lankaran’a geçtiğinde limanda çıkan fırtına nedeniyle hayatını kaybetti, heyetten sadece bir kişi sağ kaldı. Almanlar bir yıl sonra tekrar bir heyet gönderdiler, bu heyet Tebriz’e varıp Şah Abbas’ın huzuruna çıktı. Bir müddet sonra Şah Abbas’ın Türklere karşı yaptığı bir savaşa da katıldılar ve 1605 yılında zorluklarla dolu bir yolculuktan sonra Almanya’ya döndüler. Karşılıklı gidiş gelişler bundan sonra da devam etti. Kurulan ilişkilerin hedefi iki ülkenin Osmanlılara karşı ortak strateji takip ederek onları Doğu’dan ve Batı’dan baskı altına almaktı. Bunun ne kadar koordineli yürüdüğü üzerinde yeteri kadar belgeye sahip olunmamakla birlikte Osmanlıların Batı’ya doğru yaptıkları her seferle birlikte İran’ın Osmanlı topraklarına yürüdüğü, İran üzerine yürüdüğünde ise Batı’dan baskı altına alınmak istediği tarihi bir gerçektir. Tarihin enteresan hususlarından birisi de Türklerle Almanların resmi ilişkilerinin 18. yüzyılın başında ısınmaya yüz tutmasına rağmen ancak 1763 yılında yani Alman-İran ilişkilerinin başlamasından bir buçuk asır sonra başlamasıdır. Başlangıcından itibaren Osmanlılara endeksli yürüyen ve inişli çıkışlı süreçler izleyen Almanya-İran ilişkilerinde 17 ve 18. yüzyıllarda Hindistan’ın zenginliklerine ulaşmak hedef alınırken, eski dini ve felsefi sistemler ile İran edebiyatı da başlıca ilgi çeken unsurlar oldular. Sömürgeciliğin başlaması ve petrolün değer kazanmasına paralel olarak İran’ı artık bu kategoride değerlendirmeye çalışan Almanya’nın en büyük problemi, İran’a ulaşmak için kullanabileceği yolların karmaşıklığı ve zorluğu idi. Ne Rusya ne Osmanlı ne de Okyanus üzerinden İran’a ulaşmak Almanya için kolay değildi. 1873 yılında Nasreddin Şah’ın Berlin’i ziyareti ve 1885’te resmi temsilciliğin açılmasından sonra İngilizler’e karşı düşünülen uzun vadeli hesaplar çerçevesinde 1906 yılında İran’da ilk Alman okulu açıldı. Buradan mezun olanlar Almanya’ya götürülerek yüksek tahsil görecekler, böylece İran’da Alman yanlısı bir elit oluşacaktı. Bu istenilen şekilde gerçekleşmediği gibi birinci büyük harpte Almanların İran’ı kendilerinin yanında harbe sokma gayretleri de beklenen neticeyi vermedi.</p>
<p><strong>Hitler Döneminde Almanya-İran İlişkileri</strong></p>
<p>Hitler döneminde ekonomik, siyasi ve kültürel ilişkilerde büyük gelişmeler yaşanırken bunların etkisi dini sahada da görülmeye başlandı. 1936 yılında Nazi Almanyası’nın ekonomi bakanı ve Merkez Bankası başkanı İran’ı ziyaret ettiğinde Rıza Pehlevi ve Muhammed Rıza Pehlevi tarafından büyük bir içtenlikle ağırlanmış, veda ederken Hitler selamı ile selamlanmıştı. Bunu 1937 yılında Hitler Gençliği (Hitlerjugend) örgütü liderinin İran’da Rıza Pehlevi tarafından ağırlanması takip etti. 1938 yılına gelindiğinde Almanya, İran’ın Batı’daki en büyük ticari partneri haline gelmişti.</p>
<p>Savaş öncesi bir hayli İranlı politikacının Almanya’ya seyahatleri ve başta Hitler ve Göring olmak üzere önemli Nazi şahsiyetlerce ağırlanmaları meyvelerini vermişti. Almanların nüfuz alanı sadece bunlarla kalmamış dini sahaya da sirayet etmişti. Din adamları vasıtasıyla halk arasında Hitler’in aslında çocukken kayıp olan 12. İmam Hasan el-Askerî’nin oğlu Muhammed Mehdi olduğu propagandası yapılmakta ve taraftar bulmaktaydı. Aynı şekilde Almanya kaynaklı anti-semitik fikirlerin de bir hayli alıcısı mevcuttu. Birbirini karşılıklı besleyen ve özünde Goebbels’in propaganda taktiklerinin izleri görülen bu türden gelişmelerde İranlıların Almanlar gibi üstün ırk kabul edilen aryan ırkına mensup oluşlarının belirgin bir rolü vardı. Resmen savaşa girmemekle birlikte İran, Almanya’nın önemli bir destekleyicisiydi. Bu tutum, müttefiklerin stratejik öncelikleriyle de birleşince 1941 yılında ülkenin İngilizler ve Ruslar tarafından işgalini beraberinde getirdi. Alman taraftarlığı daha açık görülen Şah Rıza sürgüne gönderilirken Muhammed Rıza Pehlevi İngilizler ve müttefikleri tarafından tahta oturtuldu. Savaş sonuna kadar müttefiklerin emrinde hareket eden Şah, daha sonra Batı eksenli ama çok yönlü politikalar izleme gayretinde oldu. Siyasi arenada açık şekilde ABD ve İngiliz etkisi görülürken ticaret ve sanayi alanında Almanya giderek ön plana çıktı. Zamanla değişen şartlar Almanya-İran münasebetlerinin mahiyetini değil sadece şeklini değiştirdi. Almanya’nın teknolojik üstünlüğü, ekonomik gücü, Avrupa ve Dünya politikasındaki rolü İran için cazibesini ayakta tutarken; Almanya için İran köklü devlet geleneğine sahip, petrol ihracatçısı, Şii inancı nedeniyle İslam dünyası içerisinde denge unsuru bir ülke olarak daima önemli oldu. Almanya için İran, Körfez’in ve Hindistan’ın kapısı olması yanında Arap dünyası, Rusya ve Türkiye arasında oluşturulacak dengelerde daima önemli bir ülkeydi. Aynı zamanda petrol savaşlarında İngiltere ve diğer hakim ülkelere karşı güçlü bir kozdu. İki dünya harbinin ateşleyicisi olduğundan ‘suçlu’ hükmünü boynunda taşıyan Almanya, aslında global ve mahalli hiçbir gücün ön planda görmek istemediği bir devletken, güçlü yönlerini ısrarla kullanarak hedeflerine ulaşmakta hep başarılı oldu. Humeyni Devrimi sonrasında ilişkilerin zayıflayacağını hatta kopacağını düşünenlerin kısa sürede yanıldığı görüldü. Almanya bir yandan İran’dan kaçan on binlerce İranlı mülteciye kucak açarken diğer yandan devletten devlete münasebetleri geliştirerek sürdürmeyi başardı. Devrim sonrasında İran’da esen Batı karşıtı rüzgarlardan en az etkilenen ülke Almanya oldu. ABD ve İngiltere’nin devre dışı bırakıldığı denklemde kendisine sağlam bir yer edindi. İran-Irak savaşında her iki tarafa da yakın durması bile bunu zedelemedi. Kurulan yeni rejimi teokratik bir ‘Molla Rejimi’ olarak değerlendirmesine rağmen diyalog yollarını sürekli açık tuttu. İnsan hak ve hürriyetleri, idamlar ve işkence, İsrail düşmanlığı, kadın hakları gibi konularda İran’ı sürekli uyarırken bunu ‘dostların birbirlerine karşı açık olması’ söylemiyle izah etti. İran’ın nükleer enerji ve nükleer bomba üretimi için çabaları, yaygın anti-semitizm ve bir kısım cihatçı örgütlere açık destekleri birçok çevre tarafından sürekli gündemde tutulmasına rağmen Almanya her defasında bu konularda köşeye sıkışmadan ustaca sıyrılmasını becerebiliyordu. Zaman zaman İran’a karşı uygulanan ambargolara uyar göründü ise de birçok kez bunun sözden ibaret kaldığı biliniyor. Büyük Alman sanayi şirketleri İran’da her zaman aktif oldular. Almanya, uluslararası camiada kendisini izole etmeyecek şekilde İran’ın hep yanında durdu. İranlı devrimcilerin ABD elçiliğini basıp diplomatları rehin tuttuğu dönemde bile Almanya-İran ticaret hacminin rekor seviyeye ulaşması hatırlardadır. Almanya, terör suçlamasına muhatap olanlar dahil neredeyse İranlı tüm muhalif grupların Almanya’da faaliyet yürütmesine müsamaha etti, ses çıkarmadı. Almanya’dan alabileceklerini istemek konusunda hassas olan İran, bu hususlarda mutedil davranma yolunu seçerek bu konuları kavga mevzuu yapmayarak ilişkileri krize sokmamaya özen gösterdi. Kendisini mecbur hissettiği zamanlarda operasyonlara başvurmaktan çekinmedi ancak sonunda hep diplomasi galip geldi ve ilişkilerde kesintiye müsaade edilmedi.</p>
<p><strong>Almanya’nın Akılcı Dış Politikası </strong></p>
<p>Arap ülkeleriyle dostluklarından vaz geçmeden, desteklemek zorunda olduğu İsrail’i ürkütmeden, Rusya’yı ve Çin’i fazla endişelendirmeden, Türkiye’yi küstürmeden, en önemlisi ABD ve diğer müttefiklerin kızgınlığına yol açmadan bir İran politikası yürütmenin hiç de kolay olmayacağı açıktır. Ancak sağlam temellere oturmuş Alman dış politik sistemi, derin bir geleneğe sahip İran dış politikası ile uyum içerisinde fincancı katırlarını ürkütmeden, testileri kırmadan bu nazik oyunu başarıyla yürütmektedir. Her iki ülkenin milli menfaatleri bu hassas dengeleri bozmadan işlerini sürdürmelerini mecburi kılmaktadır. İki taraf da iç politik kaygı ve menfaatlerle bu dengenin bozulmasının kolayca onarılamayacak hasarlara yol açacağını bilme sorumluluğuyla hareket etmektedir. Almanya, özünde ‘çağdışı ve totaliter’ olarak nitelendirdiği rejimin varlığını İran’ın iç işi görmekte, hak ihlalleri ve hürriyetler konusunu sürekli gündemde tutmakta ama bunları diplomatik ve ekonomik ilişkilerin önüne geçirmemektedir. Ticarette, bilhassa silah ticaretinde eskiden beri İran-Irak, İran-Suudi Arabistan, İran-İsrail arasındaki dengeyi ısrarla korumaktadır. Daha geniş ele alınınca buna Ürdün, Mısır ve diğer Arap ülkelerini de eklemek mümkündür. Türklere karşı bir pakt oluşturma çabasıyla başlayan Almanya-İran işbirliğinde, geçmişteki gibi günümüzde de dengeler denkleminde yeteri kadar hassas şekilde ele alınmayan dezavantajlı ülkenin Türkiye olduğunu söyleyebiliriz. Elbette Türkiye ve İran günümüzde birbirlerinin düşmanı olmayan, ancak birbirinin rakibi ülkelerdir. Bölgemizde akşamdan sabaha dostların düşmana, düşmanların dosta dönüştüğü bilinmektedir. ABD’nin baskılarıyla hayata geçirilen İran’a yönelik sözde ambargoları delme teşebbüsü iddialarının Türkiye’nin başına ne işler açtığını bu günlerde yaşayarak idrak etmekteyiz. Öte yandan bir ateş çemberinin tam ortasında yer almaktayız. Hal böyle iken, başta NATO ve Avrupa Konseyi olmak üzere bir çok uluslararası organizasyonda yıllardır birlikte olmamıza ve bölgedeki Batı tipi demokratik sisteme sahip yegane ülke olmamıza rağmen Almanya ile ilişkilerimizin bugün içinde bulunduğu durumun nasıl bu çıkmaza sürüklendiğinin çok yönlü ele alınıp değerlendirilmesi gerekmektedir. Almanya-İran ilişkilerinin Almanya-Türkiye ilişkilerinden daha ileri bir noktada oluşu eşyanın tabiatına uygun değildir. Yaşadıklarımızın sorumlusunun Almanya olduğunu söylemek, pratikte bize bir şey kazandırmamaktadır. Dış politikada marifet, karşımızdakilerin negatif tutumlarını pozitife çevirebilmektir. Çatışmaları önlemenin, iyiye yönelebilmenin sihirli anahtarı sadece ve sadece budur. Ülke ve millet menfaatinin adım atmayı gerektirdiği zamanlarda, başkalarından jest beklemek manasızdır.</p>
<p><strong>Türkiye Ne Yapmalı?</strong></p>
<p>Türkiye ve İran, samimi olarak iyi komşuluk ilişkilerini bölgesel ve global ölçekteki işbirlikleriyle devam ettirmek zorunda iki komşu ülkedir. Almanya, hem Avrupa’daki hem Dünya’daki rolü bakımından ekonomik ve teknolojik gücü itibarı ile Türkiye ve İran için hayati önemde bir ülkedir. Üç ülkenin müşterek yürüttükleri faaliyetlerin doyurucu bir seviyede olduğunu söyleyebilmek mümkün değildir. Almanya ve İran arasındaki ekonomik ve teknolojik ilişkilerde Türkiye’nin sadece lüzum hissedildiğinde ‘köprü’ görevi üstlenmesi yeterli değildir. Türkiye, Almanya ve İran her alanda birlikte hareket edebilecekleri mekanizmalar oluşturmak zorundadırlar. Bunlar şu anda yaşanan ve hiçbir ülkeye yararı olmayan, ancak başka ülkeleri sevindirecek sun’î krizleri daha kolay önleyecektir. Milletler şuur altlarında ta mitolojik çağlara kadar giden bazı şeyleri yaşatmaya yatkın olsalar da değişen şartlarda illa menfiliklerin yaşatılmaya çalışılmasının anlamsızlığı ortadadır. Üç ülkenin birlikte hareket etmekle elde edebilecekleri tahminlerin ötesindedir. Türkiye, bu hesabı Almanya ve İran’ın yapmasını beklemeden kendisi yapmalı ve ısrarlı adımlar atmasını bilmelidir. Gezi benzeri hadiseler, suçlu teröristlerin iadesi ve muhalif unsurların desteklenmesi, hak ihlalleriyle alakalı tenkitler gibi konulara gereğinden fazla takılmayıp esasa taalluk eden konuları çıkmaza sokmamak konusunda İran, aslında önümüzde iyi bir örnek olarak durmaktadır.</p>
<p>Türkiye’nin birikimi ve gücü, tüm benzer konuları Almanya’dan ve İran’dan daha kolay ve acısız halletme potansiyeline sahiptir. Bütün mesele, dış politikaya taalluk eden konuları bu günlerde yoğun bir şekilde gündemde olan Sultan Abdülhamit’in soğukkanlılığı, akılcılığı ile hislerden arındırarak ele alabilmektir.</p>
<p>İdealizm, duyguların akılla birleştirilmediği yerlerde boş bir hayaller manzumesidir. İç ve dış barışın, kalkınma ve ilerlemenin, milli hedeflere ulaşmanın yolu ideallerimizi hamasetin yörüngesinden çıkarıp aklın çekim alanına sokmaktan geçmektedir.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
