<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>4. Sayı &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/4-sayi/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Thu, 01 Feb 2018 05:59:52 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.9</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>4. Sayı &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Kudüs&#8217;te Çare: Yer Gök İntifada</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/kuduste-care-yer-gok-intifada/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Özcan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 31 Dec 2017 21:38:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kapak]]></category>
		<category><![CDATA[4. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Çare]]></category>
		<category><![CDATA[İstanbul Bildirisi]]></category>
		<category><![CDATA[Kudüs]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Özcan]]></category>
		<category><![CDATA[Ocak 2018]]></category>
		<category><![CDATA[Trump]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1498</guid>

					<description><![CDATA[Trump bu yanlış kararıyla birlikte uyuyan devi uyandırmıştır. Arapların deyimiyle ‘rubbe dârretin nâfia’, nice zararlı gibi görünen şey vardır ki faydalıdır. Kudüs’e yönelmek pusulayı doğrultmaktır. Kudüs ümmetin aynası, çekim merkezi, mıknatısıdır. Gitmesek de görmesek de bir köy var uzakta ve o köy bizim köyümüzdür. 1995 yılından beri askıda tutulan Amerikan Elçiliğini Batı Kudüs’e taşıma kararının Trump tarafından işleme konulması sadece Müslümanları değil kimi Amerikalıları da derinden sarstı. Bu kararın akisleri devam ediyor ve suya atılan taş misali sebep olduğu dalgalar halka halka genişleyerek yayılıyor. Bu karar İbrahim Kalın’ın ifadesiyle uykuya gömülü İslam âlemini harekete geçirdi. Durağan suları hareketlendirdi. Bu açıdan kimileri ‘Trump’a ne kadar teşekkür etsek azdır.’ kabilinden değerlendirmeler yapıyorlar. Hoş Trump’ın bizzat kendisi de bu kararın kendisini aştığını anlamış olmalı ki imzaladığı elçiliği taşıma belgesini okurken kekelemiş ve dili sürçmüştür. İmzasını da kargacık burgacık bir şekilde atmıştır. Organları kendisine eşlik etmekten imtina etmiştir. United States ibaresini okurken S harfini Ş harfi ile değiştirmiştir. Bu olsa olsa olayın büyüklüğüne ve vahametine işaret eder. Türkçede ‘can havli’ diye bir deyim vardır bu deyimin paralelinde olayın havli yani sarsıntısı yaşanmıştır. Nitekim eski başbakanlardan Bülent Ecevit, 11 Eylül hadisesinin akabinde olayın büyüklüğü karşısında adeta küçük dilini yutarak Amerika Birleşik Devletleri yerine ‘Birleşik Amerika &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Trump bu yanlış kararıyla birlikte uyuyan devi uyandırmıştır. Arapların deyimiyle ‘rubbe dârretin nâfia’, nice zararlı gibi görünen şey vardır ki faydalıdır. Kudüs’e yönelmek pusulayı doğrultmaktır. Kudüs ümmetin aynası, çekim merkezi, mıknatısıdır. Gitmesek de görmesek de bir köy var uzakta ve o köy bizim köyümüzdür.</strong></p>
<p>1995 yılından beri askıda tutulan Amerikan Elçiliğini Batı Kudüs’e taşıma kararının Trump tarafından işleme konulması sadece Müslümanları değil kimi Amerikalıları da derinden sarstı. Bu kararın akisleri devam ediyor ve suya atılan taş misali sebep olduğu dalgalar halka halka genişleyerek yayılıyor.</p>
<p>Bu karar İbrahim Kalın’ın ifadesiyle uykuya gömülü İslam âlemini harekete geçirdi. Durağan suları hareketlendirdi. Bu açıdan kimileri ‘Trump’a ne kadar teşekkür etsek azdır.’ kabilinden değerlendirmeler yapıyorlar. Hoş Trump’ın bizzat kendisi de bu kararın kendisini aştığını anlamış olmalı ki imzaladığı elçiliği taşıma belgesini okurken kekelemiş ve dili sürçmüştür. İmzasını da kargacık burgacık bir şekilde atmıştır. Organları kendisine eşlik etmekten imtina etmiştir. United States ibaresini okurken S harfini Ş harfi ile değiştirmiştir. Bu olsa olsa olayın büyüklüğüne ve vahametine işaret eder.</p>
<p>Türkçede ‘can havli’ diye bir deyim vardır bu deyimin paralelinde olayın havli yani sarsıntısı yaşanmıştır.</p>
<p>Nitekim eski başbakanlardan Bülent Ecevit, 11 Eylül hadisesinin akabinde olayın büyüklüğü karşısında adeta küçük dilini yutarak Amerika Birleşik Devletleri yerine ‘Birleşik Amerika Devletleri’ ifadesini kullanmıştır. Kısaca Balfour’dan yüz yıl sonraki beyannameyi okurken Trump’ın ağzı burnu yamulmuştur.</p>
<p><strong>Trump’ın Motivasyonları</strong></p>
<p>Trump’ın durduk yerde 1995 yılından beri askıda bulunan söz konusu kararı askıdan indirmesi, neye delalet etmektedir? Niye bu karara işlerlik kazandırmak istedi ve aktif hale getirdi? Onu ne motive etti ve bu kararını hangi motivasyona borçludur? Kararın arkasında ne vardı ve hangi amaç güdülmüştür? Bunlar cevaplanması gereken sorular. Trump öncelikli olarak bu hususta etkin çevrelere seçim vaadinde bulunmuştu. Bu doğru olmakla birlikte tek başına yeterli bir izah değildir. Zira nice konularda sabık başkanlar da halka söz vermişler ve Beyaz Saray’a kurulur kurulmaz sözlerini, vaatlerini unutmuşlardı. Böylece siyaseten doğru olanı (politically correct) yapmışlardı. Trump seleflerinin hilafına neden siyasi olarak yanlış olanı seçti?</p>
<p>Siyasi motivasyon olarak kuyruğu skandallarla kısılan Trump’ın, Yahudi lobisine ihtiyacının giderek arttığı bilinmektedir. Camridge veya Flyyn skandalı Trump’ın peşini bırakmıyor onu siyasi giyotinden ancak güçlü ve nafiz çevreler kurtarabilir. ABD’de ise Siyonist çevrelerden veya AIPAC gibi Yahudi lobilerinden daha güçlüsü yok. Fırtınalı siyasi günlerde Trump güvenli bir limana demir atmak istemiş olabilir. Trump, Yahudi asıllı kumarhaneler kralı ve Las Vegas Sands’ın sahibi Sheldon G. Adelson’dan seçim kampanyası sırasında 20 milyon bağış almıştı. Kimilerine göre bunun diyetini ödüyor. Bu izahı beğenmeyip; bu kadar basit olabilir mi, diyenlere de saygımız var tabii. Netanyahu ile Trump skandallarla boğuşuyor, ülkeleri onların skandallarıyla çalkalanıyor, bu açıdan sırt sırta verip bu badireyi atlatmanın yolunu arıyorlar. Bunun bedeli de galiba Kudüs’le ilgili dondurulmuş kararı buzdolabından çıkarmaktır. Kısaca bütün izah denemelerinde konu gelip İsrail’le ilişkilere dayanıyor. Elçilik kararı Trump’ın siyasi geleceğini kurtaracak can simidi. Ayrıca içeride eşi Sara’dan dolayı sarsıntı geçiren Netanyahu, Trump’ın ansızın estirdiği bu rüzgârla birlikte içerideki muhaliflerine karşı yelkenlerini şişirebilecektir. İktidarda kalmak için savaş çıkarmaktan çekinmeyen siyasiler neden bu yola başvurmasınlar? Türkiye’de arkasını PYD’ye dayayanlar gibi Trump da zor günlerinde arkasını AIPAC’a dayamak istiyor. Böylece teflon gibi altı yanmadan postu kurtarabilir. Yahudiler belki de Trump’ın siyasi geleceğini ve kariyerini kurtarabilirler ama akılsız dosttan fayda olur mu? Ama yatışmaz yapıdaki İsrail’in, çılgınlardan başka dost bulma şansı var mıdır? İsrailli çevreler yine de Trump’ın ipiyle kuyuya inilir mi sorusunun cevabını bir değil iki kez düşünüyorlar. Suudi Arabistan veliahdı Muhammed bin Selman ve Trump’ın ipiyle kuyuya inilir mi sorusu Yahudi mahfilleri en çok meşgul eden hususların başında geliyor. ‘Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olmak da’ var. Nihayetinde bu girişimler, sıfır toplamlı bir sonuca ( zero sum game) götürebilir.</p>
<p><strong>Tarihi Motivasyon</strong></p>
<p>Kimileri bu kararın gerisinde tarihi motivasyonların yattığına inanıyor. 17 sayısı Yahudilerce kutsal kabul ediliyor. Dolayısıyla mühim kararların 17 sayısına denk düşürülmesi (vefk) Yahudi geleneğinin bir parçasıdır. 2 Kasım 2017 tarihi, bundan yüzyıl önce dönemin İngiltere Dışişleri Bakanı Balfour’un Yahudiler namına Lord Arthur Balfour’a yaptığı taahhüdün yüzüncü sene-i devriyesine denk gelmekte idi. Napolyon’dan beri Yahudiler potansiyel olarak sömürgeci güçlerin aracı milleti olarak görülmüş ve İngilizlerle birlikte bu, kuvveden fiile çıkmış, uygulama alanı bulmuştur. Yahudiler Arz-ı Mev’ud’a dönmek istiyor, sömürgeci devletler ise onları ön-şarkta aracı olarak kullanmak istiyorlardı. Arapların deyimiyle Balfour, sahip olmadığı toprakları ehil/layık olmayanlara peşkeş çekiyordu. Araplar zamanla bu topraklarda istenmeyen millet haline gelecekti. Sürekli olarak ‘ Araplar bizi denize dökecekler.’ diye feryat eden, sızlanan Yahudiler de palazlandıkça Arapları çöle sürmek istiyorlardı. Balfour’un kötü şöhretli ve meş’um sözünden sonra Kudüs ve Filistin İngiliz işgali altına girmiştir. 9 Aralık 1917 tarihinde Osmanlı orduları Kudüs’ü terk ederler. 11 Aralık 1917 tarihinde ise Sykes-Picot ortaklığını temsilen bir kolunda müstemlekeler bakanlığı görevlisi oryantalist Massignon diğer kolunda ise kışkırtıcı ajan Lawrance ile birlikte General Allenby Kudüs’e vasıl olmuştur. Keşiş Pierre gibi dini bütün biri olan Allenby ihtiramını göstermek için Kudüs’e yolculuğunu yalın ayak yapmıştır. Yavuz Sultan Selim çölden geçerken ayakkabılarını çıkardığı gibi Allenby de tersi güzergâhta yolculuğunu yalın ayak tamamlamıştır. Profesör Çağrı Erhan gibi isimler bu tarih penceresinden ve aralıktan bakarak olayın gerisinde tarihi motivasyonların bulunduğunu ve Osmanlı’ya nazire yapıldığını savunuyorlar. Zira Trump’ın bu yöndeki kara çarşambaya denk gelen kararı 6 Aralık 2017 tarihinde alınmıştır. Osmanlıların bu toprakları terk etmesinin yüzüncü yıl dönümünde? Bu tesadüfen alınmış bir karar olabilir mi? Karar arifesinde, zihinlerde ve gönüllerde böyle bir bağlantı kurulmuş mudur, yoksa tesadüf müdür? Bu sorular etrafında kimileri tarihi sembolizm üzerinden Trump’ın bu kararını verdiğini ve açıkladığını ifade ediyorlar. Böylelikle şehrin düşüş tarihiyle elçiliği taşıma kararı aynı günlere denk getirilmiştir.</p>
<p><strong>Dini Motivasyon</strong></p>
<p>Bu motivasyonu en yüksek perdeden dile getirenlerden birisi de Cumhurbaşkanı Erdoğan olmuştur. Yahudilere göre Trump, 68 yıllık tarihinde İsrail’e en büyük iyiliği yapmış, en büyük hediyeyi vermiş başkandır. Truman’dan sonra belki de İsrail’i en fazla kollayan başkan olma unvanını hak etmektedir. Zira İsrail’in kurucu babalarından Ben Gurion, ‘Kudüs olmadan İsrail bir hiç, Tapınak Dağı olmadan da Kudüs bir hiçtir.’ demiştir. Bu ifade aslında Garaudy’nin ifadesiyle İsrail’in kurucu mitlerinden birisidir. Hristiyan kökenli yazarlardan birisi olan (el-Hayat yazarı) Cihad el Hazin, Yahudileri Shylock’a benzettiği yazısında Trump’ı da Tevrat’ın hurafelerinden ilham alan, beslenen bir embesil olarak tasvir ederek Evanjeliklere uşaklık yapmakla itham etmektedir. Makalesinde dikkat çeken en önemli hususlardan birisi de yıllardan beri yapılan 63 kazı boyunca Mescid-i Aksa’nın altında ne Birinci ne de İkinci Mabede dair bir kalıntı ve ize rastlanmamış olmasıdır. Kısaca Yahudiler boşa kürek çekiyor, karavana atıyor! Yardımcısı Mike Pence ile birlikte Evanjeliklerle yol arkadaşlığı yapan Trump bu yöndeki kararıyla birlikte Yahudilerin hakkını ihkak etmiş olmuyor bilakis İsra suresinde beraberliklerine vurgu yapılan Mescid-i Haram (Kâbe) ile Mescid-i Aksa arasındaki bağları koparmaya çalışıyor. Aradaki rabıtanın zayıflatılması ikisini de tehlikeye atmaktadır.</p>
<p>Cezayirli Sultan Berkani adlı yazar Harem-i Şerifi idare eden Suudluların gerçekte Aksa’ya sahip çıkmadıklarına değiniyor. Kudüs’teki kutsal mekânlara manevi olarak nezaret eden Ürdün rejimi de Suudi Arabistan’ın İsrail’e yakınlaşarak kutsal mekânların manevi denetimini kendisinin üstlenmek istediğine inanıyor. Bununla birlikte Kudüs nedeniyle itibarsızlaşan Suud yönetiminin Haremeyn’i yönetmesi konusu da sorgulanacak ve buna ehliyetlerinin olup olmadığı tartışmaya açılacaktır. Şimdiden İran ve Katar sorgulama aşamasına gelmiş bulunuyorlar. Kervana başka ülkeler veya maşeri vicdan da katılabilir. Kâbe imamlarından Sudeys’in ‘ABD ile birlikte dünyaya nizamat veriyor, barış ve adaleti sağlıyoruz.’ şeklindeki ifadesi gönüllerde ve zihinlerde yankılanmaya devam ediyor. Hızlı bir biçimde ‘Suudi-Amerika’ terkibi, yerini ‘Suudi İsrail’ terkibine bırakıyor! Tehlikeli bir sürükleniş.</p>
<p>Evanjelikler yükselen siyasi tarihlerinde ilk kez Trump lehinde bu kadar yüksek seviyede oy kullandılar ve tulum çıkardılar. George W. Bush’a bile göstermedikleri teveccühü Trump’a gösterdiler ve reylerini yüzde 81 nispetinde lehinde kullandılar.</p>
<p>(https://www.haaretz.com/israel-news/1.827591). Bush Trump’ı onaylamasa, yalancı ve sahtekâr biri olarak nitelendirse de Evanjelik dostları ayrı telden çalıyor! Evanjelikler dini nedenlerden dolayı Kudüs’ün İsrail’in elinde olmasını istiyorlar ve baskı grubu olarak bu yönde kamuoyu oluşturmaya ve yönetimi etkilemeye çalışıyorlar. Bu yönde Müslümanların haklı tepkilerine de aldırmıyorlar. Bizzat Trump ile yardımcısı Pence, Evanjeliklerin çekirdek kadroları arasında yer alıyorlar. Mike Pence, Trump’ın kararından sonra hem bölge ülkelerini ziyaret etmek hem de ‘mazlum Hıristiyan’ azınlıklarla dayanışmak istiyordu ama Kıpti Ortodoks Kilisesi temsilcilerinin yaptığı gibi Hıristiyan azınlıklardan yüz bulamadı.</p>
<p>Libyalı siyasetçi Abdurrahman Şalgam bu hususta şunları söylüyor: “Trump’ın etkin baskı gruplarına ihtiyacı var. Bunların en güçlüsü de Yahudi çevreler! Bu çevrelere de Kudüs’ten daha büyük hediye ve ödül verilemezdi. Trump da bunu verdi!” Trump meşrebince Yahudilere Christmas hediyesi sunmuştur. Evanjelik çevrelerden Johnnie Moore, Evanjilik topluluk için Kudüs’ün hayati ehemmiyete haiz olduğunu vurgulamaktadır. Trump’ın Beyaz Saray ekibinden sözcüsü Sarah Huckabee Sanders’in babası eski vali Mike Huckabee elçiliğin Kudüs’e nakli konusunda yıllar boyu lobicilik yapmıştır. Trump’tan da Müslümanların tepkilerini önemsememesini istemiştir. Başka bir takıntılı Evanjelik olan Diana Butler Bass da bu kararın önemli olduğunu zira bu kararla birlikte Judeo-Christian (Yahudi-Hristiyan) beraberliğinin tescilleneceğini ve iki âlem arasında tapınak bağının (Temple Mount) sağlanacağını ifade etmiştir. Harem-i Şerif havzasının denetiminin Hristiyan-Yahudi ittifakının eline geçmesini önemsiyorlar. Demek ki Evanjelikler, Kudüs ve Aksa meselesini Yahudi-Hristiyan ittifakının ana damarı ve temeli olarak görüyorlar. Bu da yalancıktan iki de bir Netanyahu’nun teyit ettiği statükonun Hristiyan-Yahudi ittifakı lehine, Müslümanlar aleyhine bozulduğu anlamına geliyor. Evanejliklere göre, Tapınağın yapılması ahir zaman sürecini hızlandıracak ve yeni dönemin perdesini ve faslını açacaktır. Bu açıdan onlara göre Aksa havzasının ele geçirilmesi kevnî yani kainat çapında bir olaydır. Evanjeliklerin gözünde bu kararıyla birlikte Trump, kıyamet sürecini başlatmış ve insanlık tarihinin son safhasını açmış bulunuyor. Bunun taçlanması Harem-i Şerif üzerine Süleyman Tapınağının inşasıyla gerçekleşecektir.</p>
<p>Bush döneminde olduğu gibi Trump döneminde de Beyaz Saray’da siyasi dilden ziyade dini bir dil kullanılıyor. Bu dini dil de Tevrat ağırlıklı. Mesih’in doğum yeri Beytüllahim Belediye Başkanı Anton Selman’a göre Beyaz Saray’daki gibi İsrail Başbakanlığı konutunda da yine siyasi dil yerine Tevrat’a dayalı dini bir dil egemendir. Selman, Hristiyanlığın mesajının muhabbet, sevgi ve adalet olduğunu lakin İsrail’de bunu göremediklerini söylüyor. Evanjelikler ise tam tersini söylüyor: Filistinliler, Arap idaresi yerine Yahudi idaresini yeğlediklerini ileri sürüyorlar. O halde ardı arkası kesilmeyen günlük isyanlar niye? Halbuki gerçekte bu böyle olsa bile söz konusu Arap rejimleri İsrail’in mülhakatı sayılırlar. Demek ki Evanjeliklerin şiarı zulme adalet demek! Anton Selman’ın Haaretz gazetesinde yayınlanan makalesinde, Amerikan dini liderlerinin toprak gaspı için Netanyahu’dan kutsal metinleri istismar etmemesini istedikleri belirtiliyor. Oysa hem Güney Afrika’daki Apartheid rejimin hem de İsrail’in gayri meşru emelleri için dini metinleri alabildiğince kullandıkları, siyasi emellerine alet ettikleri nazara verilmektedir. Nitekim Güney Afrika eski lideri Nelson Mandela’nın torunu Mandela Mandela, siyonist İsrail’in Ürdün nehrinin batı yakasında (Batı Şeria) gerçekleştirilen Siyonist yerleşim inşaatının Güney Afrika Apartheid rejiminin tecavüzlerini andırdığını hatta aştığını belirterek zulmün dini metinler üzerinden aklanamayacağını, takdir edilemeyeceğini ifade ediyor.</p>
<p>Evanjelikler Mesih’in Davud’un tahtına gelip kurulacağı günle alakalı inanç zemininde Yahudilerle bir ortaklıklarının olduğunu düşünüyorlar. Müslümanlar ile Hıristiyanlar Mesih’in tanımında (Teslis) müttefik olmasalar da Yahudiler kökten bir biçimde İsa’nın Mesih olduğunu reddediyorlar. Bu durumda sormak gerekiyor: Evanjelikler Müslümanlarda ne kaybettiler ki onu Yahudilerde buluyorlar? Evanjelik isimlerden Lauria Cardoza-Moore, Trump’ın seçim vaadini gerçekleştirerek sözünün eri çıktığını söylüyor. Lauria Cardoza-Moore’a göre Yahudiler hala Allah ile sözleşmeli yani ahitli bir millet! İşte meselenin temelinde bu yatıyor. Böyle olunca yaptıkları eylemler meşruiyet kazanıyor. Halbuki yeni ahit ve onun ötesinde İslam ile birlikte Yahudilik yürürlükten kalkmış sabık bir vahiy haline gelmiştir. Dolayısıyla statüleri aktif ve geçerli bir din olmaktan ziyade geçmişe ait bir vahiy düzeyinde kalıyor ve ehl-i kitap olarak tanımlanıyor. Lauria Cardoza-Moore adlı fanatik Evanjelik, ‘ABD bu sözleşmenin neresinde?’ sorusuna yine kendisi cevap veriyor: Tam ortasında yani JerUSAlem! (https://www.haaretz.com/opinion/1.827216) Trump idaresinde Evanjelikler inanılmayacak derecede kilit yerdeler! Evanjelikler Ortadoğu’da savaş istiyor; Armegeddon savaşı!</p>
<p><strong>Mesele Siyasi mi Dini mi?</strong></p>
<p>Başta Mahmut Abbas olmak üzere İslam âleminin ileri gelenleri Kudüs meselesine dini bir ihtilaftan ziyade siyasi bir ihtilaf olarak bakıyorlar. Halbuki Beyaz Saray ve İsrail başbakanlık konutunda dini bir dilin hâkim olduğu bilinen bir gerçek. Bu durumda Müslümanlarla hasımları arasında senkronik bir dil kullanılamıyor. Reagan’dan itibaren Beyaz Saray’da 1967 yılından beridir de İsrail siyasetinde dini dil egemen bulunmaktadır.</p>
<p>6 Aralık 2017 tarihinde Trump, her ne kadar Kudüs’ten ya da Batı Kudüs’ten bahsetmişse de dini statü konusunda ihsas-ı reyde bulunmuş ve statükoyu sorgular ifadeler kullanmıştır. Temple Mount ifadesi kullanmıştır. Bu da Mescid-i Aksa/Harem-i Şerif ile ilgili Yahudilerin dini iddialarına arka çıkmaktır. Nitekim daha sonra bağlayıcı ifadeler kullanılmış ve müzakerelerden sonra yani nihai çözüm faslında Ağlama Duvarı’nın İsrail hükümranlığında kalacağı teyit edilmiştir. Bu Amerikan Elçiliğini Batı Kudüs’e taşıma mahiyetini de aşan bir tutumdur. Yahudilerin dini iddialarına arka çıkmaktır. Bu mutasavver Süleyman Tapınağının yapılması çalışmalarına da destek vermektir. Araplar bu durumu izah için bir deyime başvururlar. Mismarı Cuha! Yani Nasreddin Hoca’nın çivisi. Hoca kelepir bir fiyata evini satmaktadır. Müşterilere küçük bir şartı vardır. O da satacağı evin içinde bir çivi bırakacak ve zaman zaman bunu ziyaret edecektir. Lafı mı olur diyen müşteri gafil avlanır ve Hocanın tacizlerinden yılar ve çivili evi gerisin gerisine Hocaya iade eder ya da daha kelepir bir fiyata satar. İsmail Cem de uluslararası mahfiller adına vaktiyle Arafat’tan barış sürecini kurtarmak için küçük bir özveri ister. Bu taviz Harem-i Şerif mahalline küçük bir sinagog kondurmaktır. Trump, Kudüs ziyareti sırasında dindar ve dini bütün bir Yahudi gibi davranmış ve dini ritüelleri icra etmiştir. Dervişin fikri ne ise zikri de odur. Trump’ın uğursuz kararı Evanjeliklere göre bir dönemi açmış bir dönemi kapatmıştır.</p>
<p><strong>Golda Meir’den Nikki Haley’e!</strong></p>
<p>21 Ağustos 1969 tarihinde Avustralyalı fanatik Evanjelik Michael Dennis Rohan Mescid-i Aksayı kundaklar. Bunun sonucunda Salahaddin Minberi olarak anılan yapı ateş alır ve yanar. Rohan, Church of God’a bağlı dini bir fanatiktir. Kundakçı kendince bu eylemiyle birlikte Mesih’in gelişini hızlandırmak istemektedir. Dönemin Başbakanı Golda Meir telaşlanır ve Müslümanların tepkisinden çekinir. Lakin korktuğu başına gelmez. Birinci gün basın önünde yüz hatları asık ve yere düşmüştür. İkinci gün ise rahattır ve gülümsemektedir. Tepkisini şöyle ifade eder: “Eylemin gecesinde sabaha kadar uyuyamadım. Zannediyordum ki Müslümanlar dört koldan İsrail’e akın edecekler. Korkularım boş çıktı…” Rohan’ın izinden giden küresel kundakçı Trump’ın BM Daimi Temsilcisi Nikki Haley de Golda Meir’e özenerek ondan tam 48 yıl sonra aynı dili kullanacaktır: “Gök kubbenin başımıza yıkılacağını zannettik ama boş çıktı.” Trump Rohan’ı izliyor, taklit ediyor. Nikki Haley de Golda Meir’i. Müslümanlar da hemen hemen aynı. Yarım yüzyıldan beri güneşin altında değişen bir şey yok.</p>
<p>Bununla birlikte Müslümanların tepkisi kimi gayri Müslimlerin tepkisinin de gerisinde kaldı. Filistinli Ortodoks Rahip Atallah Hanna İslam ülkelerine çağrıda bulunarak ülkelerindeki Amerikan elçilerini kovmalarını istedi. Marksist Kim İl Jung ise ‘İsrail diye bir devlet yok ki tanımıyorum ki başkenti Kudüs olsun!’ diye köktenci bir çıkış yaptı. Bu noktada İsmail Heniye de aynı sözleri yineledi. Oysa ki teyit edilmeyen iddialara göre, Suudi Arabistan Mahmut Abbas’ı ‘huzura’ çağırdığında ona şu telkini yapmıştır: “Kudüs yerine başkent olarak Ebu Dis’i kabul et.”</p>
<p>İstanbul’da İslam İşbirliği Örgütünün toplantısına Ürdün Kralı İkinci Abdullah’ın katılmaması noktasında da caydırıcı telkinlerde bulunmuşlar. Büyükelçi Nikki Haley Doğu Kudüs meselesine veya statüsüne atıfta bulunmadıklarını sadece elçiliğin nakliyle alakalı bir karar aldıklarını ileri sürmüştür. Bu elbette ki hilafı hakikattir ve tepkileri dindirmek için söylenmiş sözlerden ibarettir. Filistinliler Trump’ın kararını iki devletli formülün tabutuna son çivi olarak görürken (https://www.nytimes.com) Trump barış sürecinin güçlendirilmesi olarak görmekte, Adil Cübeyr de bu hilafı-ı hakikat iddiayı pazarlamaktadır.</p>
<p><strong>Hristiyanlık İki Kampın Arasında</strong></p>
<p>Çekişme Müslümanlarla Yahudiler arasında. Hristiyanlar ise iki kamp arasında bölünmüş vaziyetteler. Büyük çoğunluk kalben ve kalıp olarak Müslümanların yanında. Bununla birlikte İncilci/Evanjelik Hristiyanlar Netanyahu ve İsrail ile birlikte hareket ediyor. Dürtüleri vaktinden önce Mesih’i dünyaya indirmek. Yahudilerin geçmişte yaptıkları yanlışı tekrarlıyorlar. Revizyonist Yahudilik Mesih’ten önce Arz-ı Mev’ud’a dönerek Mesih’in arkalarından geleceğini umuyordu. Şimdi ise senaryoyu değiştirdiler: Mescid-i Aksa’yı yıkarak ve savaş kundakçılığı yaparak sağlamaya çalışıyorlar. Sanki Yehova onların arzuları istikametinde hareket ediyor! Mücadele sahte Davud kampıyla birlikte gerçek Davud kampı veya İslam kampı arasında geçiyor. Hristiyan kitleler bu iki kamp arasında gerilim hattında gidip geliyorlar! Bir tarafta Yahudi-Hıristiyan kampı diğer tarafta Müslüman-Hristiyan ittifakı. Hristiyan-Yahudi ya da Siyonist-Evanjelik ittifakı daha görünür olsa da Müslüman-Hristiyan ittifakı daha derin. Hazreti Ömer ile başlayan bu ittifak Emanname ile Yahudilere karşı kurulmuştur ve o ruh dirilerek Kudüs’ü kurtaracaktır. Evanjelik taban bile tavandaki çılgınların hilafına vicdanları doğrultusunda İsrail değil Filistinlileri tercih ediyor! (http://religionnews.com)</p>
<p><strong>Öbür Yakayı/Kampı Dinleyenler</strong></p>
<p>İslam dünyası siyasi ve toplumsal zeminde kırılganlık arz ediyor. Kudüs davasına yeterince sahip çıkılmıyor. İslam âlemi meselesine sahip çıksa olay büyümeden hal yoluna girebilecek. Bununla birlikte, kitleler nezdinde sağlıklı bir kamuoyu olmadığı gibi İslam âlemini yönetenler arasında da sağlam irade bulunmuyor. Muhammed el Behiy’in dediği gibi ortak bağ ve yönetim anlayışı olmadan her kafadan bir ses çıkıyor. Ortak meseleler ve davalar sahipsiz ve takipsiz kalıyor. Bu durumda Nureddin Zengi-Salahaddin Eyyübi tipli serdengeçti ve samimi liderlerin zuhurunu gözetlemekten başka çare kalmıyor. Aksine son sıralarda çatlak seslerin giderek çok ve gür çıktığına tanıklık edebiliyoruz. Sözgelimi, Londra’da ikamet eden Eşref Saad isimli Mısırlı, Sisi’nin İsrail’le savaşmasının haram olduğunu dahası Allah ve Resulüne ihanet olduğunu zira ortada bağlayıcı anlaşmalar olduğunu ileri sürüyor. Bunun yerine İsrail’le Türkiye’nin savaşmasının daha doğru olacağını söylüyor. Lakin bunun nasıl olacağını, hangi sınırdan gerçekleşeceğini ise cevapsız bırakıyor. Niyeti üzüm yemek değil bağcıyı dövmek! El-Kuds el-Arabi gazetesinin başyazısında da dile getirildiği gibi sorun ne? Sorun Türkiye mi yoksa Kudüs meselesi mi? Katar’ı kuşatanların Türkiye ile ilgili de sorunları var. Eşref Saad’ın ifadeleri bize Beni İsrail’in savaş buyruğu karşısında Musa Aleyhisselama söylediklerini hatırlatıyor: “Sen ve rabbin git ve savaş! Biz buradan kımıldamıyoruz. (Şura/24.)” Şuradan şuraya gitmiyoruz. Yani ne halin varsa gör diyorlar!</p>
<p>Bu hengâmede Sisi taraftarı eski Müftü Ali Cum’a da Filistinlileri yalnız bırakmama babından değil de Yahudilerin karaltılarını ve destekçilerini çoğaltmak babından yani normalleştirmeyi pekiştirmek için Filistin ve Kudüs’e gitmenin vücubiyetinden bahsediyor. Bahreyn heyetinin Trump’ın konuştuğu sıralarda Kudüs’e damlaması örneğinde olduğu gibi. Daha önce de kendisi aynı vecibeyi yerine getirmişti. Bununla birlikte Harem-i Şerif’in avlusunda hadimler, Bahreyn heyetini buyur etmedi ve kapıdan geri çevirdiler. Zira onlar tanrı misafiri değil İsrail’in misafiri idiler. Arap Birliği Genel Sekreteri Ahmet Ebu’l Geyt de Tzibi Livni ile senli benli olduğu günlerde Mısır Dışişleri Bakanı iken Mescid-i Aksa’ya geldiğinde burada Hizbu’t Tahrir üyelerince hiç hoş karşılanmamış ve terliklerle tartaklanmıştı. Bahreyn heyetinin Şii üyelerinden Fadl el Cemri, sebeb-i ziyaretlerini şöyle izah etmiştir: “Bütün din mensuplarına ve inanç gruplarına barış mesajı getirdik. Bizler Bahreyn’de hiçbir dini gruba karşı kin beslemeyiz…” Kısaca zahmet buyurup Yahudileri Filistinlilere sevdirmeye gelmişler. Bahreyn Kralı Halife Bin İsa daha önce de İsrail’e yönelik olarak Arap boykotunun kaldırılması çağrısında bulunmuştu. Heyetle bunu fiiliyata geçiriyor. Bununla birlikte uygunsuz bir zamanı seçmişlerdi, yanlış zamanda bulunuyor, yanlış zeminde duruyorlardı. Bu nedenle bu gezi ‘hem haince hem de ahmakça’ olarak damgalanmıştır.</p>
<p>Bir benzeri dalga kıran hareket de Filistin meselesine en fazla sahip çıkan ülke Cezayir’den geldi. Resmi sufi teşekküller (Şerif Zaviyeleri Sendikası) Cezayir’de yeni cami inşaatlarına israf ve kamu malını heder etmek olarak bakarken Trump’ın kararını isabetli bulmuş ve Yahudilerin, Davud’un şehrinin varisleri olduğunu söylemişlerdir. Adeta bazı Körfez ülkelerindeki avam gibi ‘ God Bless Trump/ Allah Trump’ı takdis etsini’ diyorlar. Esasında bu yaklaşım Kuveytli Abdullah Hedlek’in yaklaşımının izdüşümünden veya yankısından başka bir şey değil. O da Maide Suresinin 21. ayetine dayanarak Allah’ın Kudüs’ü Hazreti Musa’nın diliyle Yahudilere verdiğini iddia etmiştir. Cezayirli sufilere göre Trump bu kararıyla ihkak-ı hak yapmakta yani hak sahiplerinin hakkını teslim etmektedir. Sufiler, Kudüs’ü adaletiyle maruf Hazreti Davud’un kurduğunu ve dolayısıyla bu şehrin onun varisleri olan Yahudilere düştüğünü yani adaletin böyle iktiza ettiğini ileri sürüyorlar. Halbuki Davud’un kademi ve adaleti üzerine olan Hazreti Ömer de zamanında bu şehrin anahtarlarını teslim almış ve burasını İslam beldelerine katmıştır. Adilin mirası yine adile düşmüş, nasip olmuştur.</p>
<p>Cezayirli sufilerin sözcülerinden Nuceym Bin Cevadi, Trump’ın hata etmediğini sadece haklının hakkını teslim ettiğini söylemiştir. Bunlara da dense dense herhalde ‘Müslüman Evanjelikler’ denebilir. Maalesef geçmişte Fransız sömürgeciliğine hizmet edenler şimdi de İsrail-Evanjelik sarmalına hizmet etmekten gocunmuyor, zerrece hicap duymuyorlar.</p>
<p><strong>Çare: Yer Gök İntifada</strong></p>
<p>Bu karanlık gecenin nurlu sabahı yok mu? Ya da bu kısır döngüyü kırmak için nereden başlamalı? Filistin Halk Direniş Komiteleri Sözcüsü Ebu Mücahid müzakere döneminin kapandığını ve mücadele ve mukavemet/direniş dönemine geri dönüldüğünü ifade etmektedir. Bu iki kademeli bir dönüş olabilir. Birincisi, Filistin Otoritesi ile İsrail arasında güvenlik işbirliğinin yürürlüğe girdiği 2004 öncesine dönülmeli. İkinci kademede ise Oslo Süreci ya askıya alınmalı ya da tamamen iptal edilmelidir. Bu da 1993 öncesine dönüş anlamına geliyor. 1993 yılından itibaren müzakere süreci denenmiş lakin arpa boyu yol alınamamıştır. Bu nedenle de bu akim yöntemi gözden geçirmek gerekiyor. Mahmut Abbas, Trump’ın Kudüs kararıyla birlikte ABD’nin adil ve tarafsız bir arabulucu olma vasfını yitirdiğini söylüyor. Bu durumda İsrail’e söz dinletebilecek kapasitede başka bir aktör de kalmıyor o halde geride tek seçenek direniş olarak beliriyor.</p>
<p>Bu durumda tavsiye edilen yöntem yerel olarak Filistin’de küresel olarak da her zeminde intifada. Hatta (Filistin) intifadadan satıhta (tüm dünyada) intifadaya geçmek. Zira Kudüs meselesi sadece Filistinlileri ilgilendirmiyor. ABD’yi ilgilendirdiği kadar ve ondan da öte bütün Müslümanları ilgilendiriyor. Sorun sadece işgal de değil işgalin İslami mukaddesatı sona erdirme plan ve çabalarıdır.</p>
<p>Mahmut Abbas’ın ABD’nin nezih arabuluculuk vasfını kaybettiğine dair sözlerinin ardından Suudi Arabistan yönetimi adına Adil Cübeyr, parazit yaparak ABD’nin güçlü ve vazgeçilmez bir arabulucu olduğunu ileri sürmüştür. Ahlam Müsteganimi adlı yazarın da söylediği gibi dini veya ahlaki açıdan İsrail’in haklı olması demek ABD’nin Kızılderililerden işgal ettiği toprakları geri iade etmesi demektir. Aksine bugünkü Yahudiler ne dini ne de ırki anlamda Beni İsrail’in bir devamı. Kan bağı karışık, inançlar da peygamberlerinden mülhem değil. Beni İsrail enbiyasından tevarüs ettikleri otantik bir inanç değil. Orijinali kalmamıştır. O miras İslam dairesinde ve Müslümanlarda yaşamaktadır. Yahudilerde ise araya katkılar girmiş; duru ve berrak su bulanmıştır.</p>
<p>Ürdün Parlamentosu 1994 yılında varılan Vadi-i Araba Antlaşmasının gözden geçirilmesi veya askıya alınması yönünde bir tavsiye kararı aldı. Bu kararın bir benzerinin Filistinliler tarafından alınması hatta ileri götürülmesi gerekir. Askeri anlamda fiili bir teklif Malezya Birleşik Krallığı tarafından duyurulmuştur. Malezya Savunma Bakanı Hüsemeddin Hüseyin, Kudüs ve Mescid-i Aksa’nın savunması noktasında kendilerine ciddi bir teklifin intikali halinde asker sevkini gündeme alabileceklerini söylemiştir. Bu ileri bir tutumdur.</p>
<p>Murat Yetkin’in de bir yazısında dile getirdiği gibi İslam İşbirliği Örgütü bünyesinde Kudüs davasıyla alakalı olarak Arap olmayan üyelerin tutumu Araplardan daha fazla öne çıkmaktadır. 13 Aralık 2017 İstanbul zirvesiyle alakalı Murat Yetkin şu satırları paylaşmıştır: Aslına bakarsanız bu toplantı öncesinde diplomatik gözlemcilerin beklentisi de fazla değildi. İtiraf edeyim ki benim de beklentim fazla değildi.<br />
Türkiye, İran, Malezya gibi Arap-olmayan Müslüman ülkelerin Kudüs konusunda daha kesin duruşlarının, son zamanlarda ABD-İsrail eksenine daha da yakın duran Suudi Arabistan tarafından sulandırılacağı tahmin ediliyordu. (http://www.hurriyet. com.tr/yazarlar/murat-yetkin).<br />
Bu hususta İran atılgan, Suudi Arabistan çekimser durmakla birlikte her ikisi de milli çıkarlarıyla ilgilenmektedir. Arapların sözbirliği etmişçesine söyledikleri gibi Kasım Süleymani’nin komuta ettiği Kudüs Gücü Ordusu, Kudüs’ün dışında her yerde faal durumdadır. Adıyla ters icraat yapmaktadır. Suudi Arabistan ise terörle mücadele için Uluslararası Askeri İslami Koalisyon kurmuş ama bu ismi var cismi yok kuruluşun hiçbir faaliyeti olmadığı gibi Kudüs’e de himmeti dokunmamaktadır.</p>
<p><strong>Arap Birliğinin Tepkisi</strong></p>
<p>6 Aralık tarihli Trump’ın uğursuz kararından sonra Arap Birliği Teşkilatı dışişleri bakanları düzeyinde konuyu ele almış ve elçiliği taşıma kararının geri alınmasını istemiştir. Kudüs Komisyonu Başkanı Fas Kralı 6’ıncı Muhammed, Trump’dan rica minnet kararı gözden geçirmesini isteyebilmiştir. Buna ilaveten dağ fare doğurmuş, toplantı başkenti Doğu Kudüs olan 1967 sınırlarında bir Filistin devleti kurulması çağrısıyla son bulmuştur.</p>
<p><strong>İstanbul Bildirisi</strong></p>
<p>İstanbul’da 13 Aralık tarihinde yapılan toplantıda da Trump’ın dayanağı olan 1948 toprakları es geçilerek 1967’de işgal edilen topraklar üzerinde bir Filistin devletinin inşası ve ötesinde Kudüs’ün başkent yapılması teyit edilmiştir. Bunun Trump’ın açıklamasından bir farkı var mı ya da onun açıklamasından daha ileri bir tutum mudur?</p>
<p>Öncelikli olarak Trump elçiliği Batı Kudüs’e nakledecek olmakla birlikte müzakereler sonrasında bile Doğu Kudüs’te İsrail’in dini ve milli haklarından bahsetmektedir. İstanbul bildirgesi bunun önünü kapatmaktadır. Zaten kızılca kıyamet bu mesele üzerine kopmaktadır.<br />
Türkiye’de bu meselenin bir yansıması olarak Doğu Kudüs’e elçilik açılması gündeme gelmiştir. Elçilik açılsa bile Filistin devleti ete kemiğe bürünmeden ve başkenti fiili olarak Doğu Kudüs olmadan İsrail işgali altında kalacaktır. Eğreti duracaktır. Dolayasıyla mesele Filistin devletini ete kemiğe büründürmek ve bunun da ötesinde tüm teşekkülleriyle Kudüs’e yerleştirmektir. Elçilik açılması ancak bu durumda anlamlı olabilir. Aksi takdirde muhtar kadar bile hükmü olmayan ve İsrail askerlerince kontrol noktalarında durdurulan Mahmut Abbas’ın otoritesi, Doğu Kudüs’e kadar yansımadan ve şamil olmadan elçilik açılması erken olacaktır. Fiili muhatabı Filistin değil İsrail olacaktır. Filistin devletini kuvveden fiile çıkarmadıkça araba atın önüne çekilmiş olacaktır. İstanbul zirvesinin önemi, karar üzerine dayatılan sessizlik duvarını aşmış ve aşındırmış olmasındadır. Aksi takdirde Araplar, Arap Birliği toplantısı sonuçlarıyla iktifa edebilirlerdi. Türkiye ise haftasında İslam ülkelerini toplayarak onları emri vaki karşısında şahsiyetli duruş takınmaya davet etmiştir. İstanbul’dan Trump’a cevap verilmiştir.</p>
<p><strong>ABD’nin Değersiz Yalnızlığı</strong></p>
<p>Filistin adına Mısır’ın, geçmişte alınan BM kararlarının hilafına hareket edilmemesi noktasında Güvenlik Konseyi’ne verdiği karar tasarısı, 14 üyenin lehte oy kullanmasına karşın ABD tarafından veto edilmiş bulunmaktadır. ABD bu kararıyla BM’ye ve dünyaya meydan okumuştur. Burada izlenebilecek iki yol var: ABD, BM’yi beğenmiyorsa dilediği yere gidebilir. Yeter ki gölge etmesin. BM’yi beğenmiyorlarsa kendi kriterlerine göre özel bir BM teşkilatı kurabilirler ya da çatısı altından çekilirler. Ya da dünya bir olup ABD ile İsrail’i çatısı altından atmalıdır. ABD’nin yalnızlığı ‘değersiz’ bir yalnızlıktır. Öncelikli olarak BM’nin merkezi New York’tan alınmalıdır. İkinci olarak, veto hakkı kaldırılmalı ve yapıya temsili esasa göre işlerlik kazandırılmalıdır. ABD, UNESCO çatısı altında İsrail aleyhinde beğenmediği karar olursa ‘çıkarım ha’ diyerek efeleniyordu. Batı’da Kudüs’ü kurmak diye bir deyim var. ABD Kudüs’ü yıkarak aslında kendisini de yıkıyor. Bu arada Kudüs’ü yeniden kuran 21. yüzyıldaki dünya düzenini de kuracaktır.</p>
<p>Amerikan nüfuzu bütün dünyada intihar etmektedir. Atalar “eceli gelmiş kelp cami duvarına işer.” demişler. İsrailli gazeteci Miron Rapaport, Trump’ın hamlesinin içinin boş olduğunu, İsrail’e hediye ettiği zaferin de çakma olduğunu yazıyor. Kısaca Trump bu diplomatik hamlesiyle Pirus zaferi kazanmıştır. Adı zafer kendisi hezimettir. Buna mukabil Bessam Nasır’ın dediği gibi Kudüs, Müslümanları bir araya getirir ve kirini pasını atar. Mücadele azmi ve birleşme eğilimi onlara manevi sıhhat kazandırır. Sonuç itibarıyla Trump bu yanlış kararıyla birlikte uyuyan devi uyandırmıştır. Arapların deyimiyle ‘rubbe dârretin nâfia’, nice zararlı gibi görünen şey vardır ki faydalıdır. Kudüs’e yönelmek pusulayı doğrultmaktır.</p>
<p>Kudüs ümmetin aynası, çekim merkezi, mıknatısıdır. Gitmesek de görmesek de bir köy var uzakta ve o köy bizim köyümüzdür.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yahudi Siyaset Bilimci Prof. Dr. Norman Finkelstein Yörünge&#8217;ye Konuştu: &#8220;İsrail Yaptıklarının Bedelini Ödemeli&#8230;&#8221;</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/yahudi-siyaset-bilimci-prof-dr-norman-finkelstein-yorunge-ye-konustu-israil-yaptiklarinin-bedelini-odemeli/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 31 Dec 2017 21:37:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kapak]]></category>
		<category><![CDATA[4. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Amerika]]></category>
		<category><![CDATA[Arap]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Erdoğan]]></category>
		<category><![CDATA[Filistin]]></category>
		<category><![CDATA[Gazze]]></category>
		<category><![CDATA[İsrail]]></category>
		<category><![CDATA[Norman Finkelstein]]></category>
		<category><![CDATA[Ocak 2018]]></category>
		<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1496</guid>

					<description><![CDATA[Dış bir güç olmadan İsrail’i yaptıklarından vazgeçirebilecek hiç bir şey yok. Neden vazgeçsinler ki? Çünkü hiç bir bedel ödemiyorlar. Haydut sürüsü gibi her gün yeni bir trajedi yaratıyorlar. Geçenlerde bacakları olmayan Filistinli bir direnişçiyi kafasından vurarak öldürdüler. Hergün başka bir dehşet. Norman G. Finkelstein (d.1953) doktora derecesini, Siyonizm teorileri konulu tezi ile Princeton Üniversitesinden almıştır. Nazi soykırımından kurtulan Yahudi bir ailenin çocuğu olduğundan, ilgisi ve çalışmaları ağırlıklı olarak Nazi katliamı ve İsrail-Filistin meselesi üzerine yoğunlaşmıştır. Bu konularda birçok kitabı vardır. En önemlilerinden bazıları The Holocaust Industry: Reflections on the Exploitation of Jewish Suffering ve son zamanlarda yazdığı Gaza: An Inquest into Its martyrdom’dır. Özellikle İsrail ve Amerika hakkındaki keskin eleştirileri onu akademik kariyerinden etmiştir. Eserleri 50’den fazla dile çevrilmiştir. Trump’ın Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıyan kararının ardından görüştüğümüz Prof. Finkelstein Yörünge’ye önemli açıklamalarda bulundu. Barış Süreci mi Barış Endüstrisi mi? Her ne kadar bugün asıl konumuz Filistin-İsrail meselesi olsa da sizin gibi global bir entelektüeli bulmuşken bazı genel sorularla başlamak istiyoruz. Öncelikle Amerika’nın dünya sistemindeki yeri hakkında ne düşünüyorsunuz? Wallerstein gibi başka birçok kimse bir süper güç olarak Amerika’nın gücünü kaybettiğini hatta çöküşe geçtiğini iddia ediyor. Katılıyor musunuz buna? Eğer çok geniş bir zaman dilimi içinde düşünüyorsak o zaman cevap &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Dış bir güç olmadan İsrail’i yaptıklarından vazgeçirebilecek hiç bir şey yok. Neden vazgeçsinler ki? Çünkü hiç bir bedel ödemiyorlar. Haydut sürüsü gibi her gün yeni bir trajedi yaratıyorlar. Geçenlerde bacakları olmayan Filistinli bir direnişçiyi kafasından vurarak öldürdüler. Hergün başka bir dehşet. </strong></p>
<p>Norman G. Finkelstein (d.1953) doktora derecesini, Siyonizm teorileri konulu tezi ile Princeton Üniversitesinden almıştır. Nazi soykırımından kurtulan Yahudi bir ailenin çocuğu olduğundan, ilgisi ve çalışmaları ağırlıklı olarak Nazi katliamı ve İsrail-Filistin meselesi üzerine yoğunlaşmıştır. Bu konularda birçok kitabı vardır. En önemlilerinden bazıları The Holocaust Industry: Reflections on the Exploitation of Jewish Suffering ve son zamanlarda yazdığı Gaza: An Inquest into Its martyrdom’dır. Özellikle İsrail ve Amerika hakkındaki keskin eleştirileri onu akademik kariyerinden etmiştir. Eserleri 50’den fazla dile çevrilmiştir. Trump’ın Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıyan kararının ardından görüştüğümüz Prof. Finkelstein Yörünge’ye önemli açıklamalarda bulundu.</p>
<p><strong>Barış Süreci mi Barış Endüstrisi mi?</strong></p>
<p><strong>Her ne kadar bugün asıl konumuz Filistin-İsrail meselesi olsa da sizin gibi global bir entelektüeli bulmuşken bazı genel sorularla başlamak istiyoruz. Öncelikle Amerika’nın dünya sistemindeki yeri hakkında ne düşünüyorsunuz? Wallerstein gibi başka birçok kimse bir süper güç olarak Amerika’nın gücünü kaybettiğini hatta çöküşe geçtiğini iddia ediyor. Katılıyor musunuz buna?</strong></p>
<p>Eğer çok geniş bir zaman dilimi içinde düşünüyorsak o zaman cevap kesinlikle evet. İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki Amerika bugünkü Amerika’dan daha güçlü idi. Ama daha kısa dönemli düşünürsek bugün Amerika siyasi, ekonomik ve kültürel alanlarda açık farkla en büyük hegemonik güçtür. Mesela askeri harcamalara baktığımızda Amerika kendisinden sonra gelen 5-6 ülkenin toplamından daha fazla bu alana yatırım yapmaktadır. Aynı şekilde gayri safi milli hasılasına baktığınızda Amerika ile kıyaslanabilecek başka hiç bir ülke yoktur. BM’deki gücüne girmiyorum bile. Dolayısı ile görünebilir bir gelecekte Amerika açık farkla en büyük süper güç olmaya devam edecektir.</p>
<p><strong>Amerika’nın Ortadoğu’daki rolünü nasıl görüyorsunuz? İkinci Dünya Savaşından sonra Amerika her yerde olduğu gibi Ortadoğu’da da en büyük oyun kurucu idi. Ama zamanla burada büyük problemlerle karşılaştı. Son yıllarda ise Amerikalıların çoğu Ortadoğu’ya müdahele konusunda müteredditler. Sanırım bunun en güzel örneği Suriye oldu. Belki de Irak’tan aldıkları dersle oraya tüm güçleri ile girmediler. Ama konu Filistin-Israil meselesi olunca çoğu buraya müdahalede hiçbir zaman tereddüt etmiyorlar. Burada bir paradoks görüyor musunuz?</strong></p>
<p>Aslında ben bir paradoks görmüyorum. İstedikleri zaman her yere giriyorlar. Amerika Afganistan’a girmekte hiç tereddüt etmedi. Ya da Irak’a. Gerçi her ikisi de felaketle sonuçlandı. Ancak bazı durumlar vardır ki hiç bir emperyal güç uzaktan onu tam kontrol edemez. Süriye’ye çok ağır müdahele etmemesinin sebebi orada yapabileceği çok şeyin olmadığını görmesindendi. Çünkü orası kolayca çözülebilecek bir mesele değildi. Bence orda güçlü bir ordunun yapabileceği bir şey yoktu.</p>
<p><strong>Yani mütereddid değildiler daha fazla hesap yapmışlardı diyorsunuz.</strong></p>
<p>Her problem askeri müdahele ile çözülemez. Oraya başka güçlü ülkeler askeri müdahelede bulundu. Ama sonuç ortada.</p>
<p><strong>Amerika’nın Orta Doğu’da kurduğu işbirliklerini nasıl buluyorsunuz? Mesela son yıllarda Suudi Arabistanla kurduğu çok yakın ilişki biçimini?</strong></p>
<p>Amerika’nın Ortadoğu’da işi genel anlamda çok zor. Suudiler’e gelince, Suudi rejimi bir parazitler rejimi. Kuruldukları günden bu yana Suudiler hiç bir şekilde hiç bir alanda dünya kültürüne bilimsel ya da entellektüel anlamda hiç bir katkıda bulunmadılar. Bu çok açık bir hakikattir. Ne kadar kızarsanız kızın İsrail’e baktığınızda nisbeten küçücük bir ülke ama dünya kültürüne ve bilimine katkıları çok. Öte yandan dünyanın en zengin ülkelerinden biri olan ve Allah vergisi doğal kaynaklara sahip Suudi Arabistan’a bakın. Suudilerin insanlık tecrübesine hiç ama hiç, tekrar ediyorum hiç ama hiç katkısı yoktur. Bunlar tam anlamıyla bir parazit rejimdir. Şuan Suudlular dünyanın en sofistike medeniyetlerinden biri olan İran ile mücadele halinde. İran ise Nasralah (Lübnan Hizbullah Lideri) ile işbirliği yapıyor. Nasrallah bugün dünyadaki en akıllı ve sofistike liderlerden birisi. Bu da Amerika ve müttefikleri için önemli bir tehdit oluşturuyor. Suudiler en azından ne kadar aptal olduklarını anlayacak kadar akıllılar. O yüzden de İran’a karşı savaşlarını onların adına, İsrail’in ve İsrail vasıtası ile Amerika’nın yapmasının yollarını arıyorlar.</p>
<p><strong>“Trump’ın Kudüs Kararının Pratikte Hiç Bir Değeri Yok&#8230;”</strong></p>
<p><strong>Pekala şimdi yavaş yavaş asıl konumuzu konuşmaya geçebiliriz. 1990’lardaki Clinton döneminden bu yana Amerikan Başkanları Kudüs’un İsrail’in başkenti olduğunu ve Amerikan Büyükelçiliği’nin Kudüs’e taşınacağını söyledi. Ancak Trump’a kadar hiç kimse bu kadar net konuşmadı. Şimdi ne olacak? Bu kimin işine yarayacak? Ve kimler bu işten zarar görecek?</strong></p>
<p>Önce ne olduğunu tam olarak tesbit edelim. Amerika konsolosluğunu Kudüs’e taşımadı. Pratikte Trump’ın söylediğinin hiç bir değeri yok. Buna sonra değineceğim. Evvela Trump’ın kararının arkasındaki motivasyon nedir ona bakalım. Bir kere bunun arkasında öyle uzun uzadıya düşünülmüş hesap edilmiş bir plan yok. Trump bir şovmen. Gösteri yapmayı çok seviyor. Kendi hakkında şöyle bir imaj oluşturmaya çalışıyor: “Ben konuşmuyorum yapıyorum (I am a doer, not talker).” Amerika sekiz yıl daha buna tahammül edecek. Obama 8 yıl boyunca konuştu. Trump bunun tersini yapmaya çalışıyor. O yüzden de böyle ara ara şovlar olacak. Kudüs konusunda yaptığı da bu şovlardan birisi. Anlaşılan o ki bu hareketi ile Sheldon Adelson gibi büyük bağışçılarının gönlünü almaya çalışıyor.</p>
<p><strong>Adelson hakkında biraz daha bilgi verebilir misiniz? Kimdir Adelson?</strong></p>
<p>Tam bir zırdeli. Gazinocular kralı ve milyarder. Sağcı Siyonist ve İsrail’in en büyük destekçilerinden. Ve de Trump’ın en büyük finansörlerinden. (Cumhuriyetçi parti üyesi Adelson 2016 seçimlerinden önce Trump’ın seçim kampanyalarına 25 milyon dolar vererek tarihteki tek seferde en büyük bağışı yapan kişi olmuştu-Yörünge). Anlaşılan o ki Trump ona olan vefa borcunu ödüyor şimdi. Bunun haricinde başka bir derin ve stratejik bir motivasyon göremiyorum, Trump’ın kararı hakkında.</p>
<p><strong>“BM Kararı, Kudüs’ün İsrail işgali altında olduğunun kabulüdür&#8230;”</strong></p>
<p><strong>Bu kararı nasıl verdi peki? Ve bunun sonuçları ne olacak?</strong></p>
<p>İsrail-Filistin çatışmasının tarihine baktığımızda bu konuda verilen kararların çok önemli sonuçları olmuştur. Ama bu kararlar uzun uzadıya düşünülmüş hesaplanmış şeylerdir. Mesela Balfour Deklarasyonu İngiliz siyaset ve Dışişleri Bakanlığının inceden inceye düşünüp taşınıp kaleme aldığı bir metindir. Oradaki her bir nokta, virgül, kelime uzun ve karmaşık düşünce süzgecinden geçmiştir. Aynı şeyi 1947’deki BM’nin bölünme planı için de söyleyebiliriz. Bu metinler inanılmaz zihinsel ve siyasi enerjinin vakfedildiği kompleks süreçler sonunda ortaya çıkmış şeylerdir. En önemlisi de metinlerin arkasında kurumlar vardır. Dolayısı ile sonuçta bir takım ahlaki ve siyasi sonuçları da hesaba katarlar. Trump’ın kararında ise herhangi kurumsal çaba ya da süreç yok. Ya da kimseye danışmışlık yok. Bazı çevreleri memnun etmek için verilmiş anlık keyfi bir karar var. Öyle olduğundan kalıcı bir etkisi olacağını düşününmüyorum. Zaten Trump kararını açıklar açıklamaz BM Güvenlik Konseyi buna derhal ve oybirliğiyle karşı çıktı. Bu uluslararası oy birliği aslında bir anlamda Kudüs’ün İsrail tarafından işgal edildiğinin kabul edilmesinin de bir göstergesi oldu. İronik olarak Trump’ın kararı da bu algıyı pekiştirdi. Sonuçta bu karar Israil’in elini güçlendirmek yerine zayıflattı.</p>
<p><strong>Bu söylediğiniz çok ilginç. İsrail’in elini niye zayıfaltsın ki?</strong></p>
<p>İlk olarak İsrail zaten 1967’den bu yana Doğu Kudüs’ü sessizce ilhak ediyordu. Trump’ın kararı bu ilhakı hızlandırmayacak tam tersine yavaşlatacak. Çünkü bütün dikkatler oraya çevrilmiş vaziyette şuan. Oysa İsrail bu işi sessizce ve karanlıktaki gölge misali halletmeyi tercih ederdi.</p>
<p><strong>Ama herşeye rağmen Trump’ın açıklamaları şiddet olaylarına yol açtı.</strong></p>
<p>Şiddet orada olağan bir şey. İsrail, Doğu Kudüs’te bir evi yıktığında, ki çoğu zaman yapıyor, benzeri bir şiddet çıkıyor ortaya. İsrail için değişen fazla bir şey yok şiddet açısından. Şimdi bu illegal aktivitelerin üzerine daha parlak bir ışık yöneltilmiş olacak. Dahası önceden söylediğimiz gibi Suudlular İsrail ile ilişki kurmaya çalışıyorlardı. Trump’ın kararı onları da zor durumda bıraktı. Bu noktada Suudi parazitlerinin İsrail ile ittifak etmesi oldukça utanç verici olur herhalde. Konuşmalar uzun süredir devam ediyordu. Suudi parazitlerin hedefi bu ilişkiyi açıktan açığa kurmaktı. Ama bu durumda yapamazlar herhalde. En azından bir müddet yavaştan alırlar. Son olarak Amerikalılar isteseler bile, bu iş o kadar çabuk olamaz. Kudüs’e konsolosluk binası yapmak ve oraya taşımak yıllar alabilir.</p>
<p>Ayrıca Trump, Kudüs İsrail’in başkenti derken şehrin sınırlarını tanımlamadı. Bölünmemiş Kudüs demedi. Yani şehrin belediye sınırları nedir? Neresi İsrail’in, neresi Filistinin belli değil. Dolayısı ile Trump’ın kararında bir sürü muğlaklık var. O yüzden ben kararın pratik/fiziksel bir meseleden ziyade siyasi bir mesele olduğunu düşünüyorum.</p>
<p><strong>“Kararın Arkasında Evanjelistler Değil Yahudiler Var&#8230;”</strong></p>
<p><strong>Bu durumda Trump’ın kararının arkasında Siyonist lobiler ya da Evanjelik lobiler var türü bir indirgemeciliğe gitmiyorsunuz.</strong></p>
<p>Dediğim gibi Sheldon Adelson zırdeli bir Siyonist. Delinin biri. Ona baktığında sanki yaşlanmıs Harvey Weinstein’i görür gibi olursunuz. Eğer Harvey’i bir bulaşık süngeri olarak düşünürsek, Sheldon sabunları gitmiş, eskimiş bulaşık süngerine benzer. Aşırı sağcı İsrail lobisinin Trump’ın kararı üzerinde etkisi var. Ben bunu Evanjelistlere bir borç ödeme olarak görmüyorum. Medya öyle söylüyor zira bu işlere Washington’da Yahudiler karar veriyor demekten utanç duyuyorlar. Yahudi etkisi konusunu sulandırmak için sanki Evanjelistlerin de etkisi varmış gibi gösteriyorlar. Evanjelistlerin İsrail’i destekledikleri bir hakikat. Ancak onların en önemli gündemi jeopolitik konular ya da İsrail değil. Onların birincil gündemleri daha ziyade kültürel konular. LGBT hakları, kürtaj, gay evlilikleri vs. Bu yüzden Trump’ın bunu Evangelistler için yaptığını düşünmüyorum.</p>
<p><strong>“Filistin’deki İşgal Amerika’nın Umrunda Değil&#8230;”</strong></p>
<p><strong>Bütün bunları göz önüne aldığımızda Amerika İsrail-Filistin sorunu konusunda arabuluculuk edebilir mi / etmeli mi?</strong></p>
<p>Amerika Filistin konusunda hiç bir zaman arabulucuk yapmadı ki. Amerika İsrail’in Filistin topraklarını almasını mümkün hale getiren (enabler) güç oldu. Ancak bu Amerika’nın İsrail’in toprak ilhakı konusunda maddi ya da stratejik ilgisi olmadığı anlamına gelmez. Bunun anlamı şudur: Amerika’da çok güçlü bir lobi var. Ve güçlü lobi Amerikan politikasına etki ederek İsrail’in ilhakını kolaylaştırıyor. Bu Amerika’nın doğrudan herhangi bir çıkarı olmadığı konuda geçerli bir mekanizma. Ancak ortada Amerika’nın çok esaslı bir çıkarı olduğunda, mesela Amerika’nın İran ile anlaşması gibi, o zaman işlerin rengi değişiyor. Obama, İran ile görüşmeye başlayınca İsrail lobisi şiddetli bir şekilde buna karşı çıkmıştı. Ama bunlardan hiç birisi Obama’yı durduramadı. Dolayısı ile kritik bir Amerikan çıkarı bahis konusu olduğunda bu lobilerin öyle önemli bir etkisi kalmıyor. Konu İsrail’in işgal ettiği topraklar olunca Amerika’nın burada doğrudan bir çıkarı yok. Dolayısı ile İsrail buraları ilhak etmiş ya da etmemiş Amerika’nın umrunda değil.</p>
<p><strong>Bu durumda Filistinliler’in Amerika’ya arabulucu olarak güven duymaması normal bir duygu herhalde?</strong></p>
<p>Olabilir. Dediğim gibi Amerika İsrail’in yaptıklarını mümkün kılan güç. Amerika çoktandır bu oyunu oynuyor. Aslında oyun da değil, ticari bir iş (business) bu. Barış süreci ticari bir iş yani. Aynı şey Filistin tarafı için de geçerli. Her kesimden insanlar bu işe büyük yatırımlar yapıyorlar. Siyasi açıdan bakıldığında bu ticari işin asıl hedefi barışçıl gibi gözükse de toprak ilhakının üstünü örtmektir.</p>
<p><strong>“Soykırım Endüstrisinden Sonra Şimdi de Barış Endüstrisi mi?”</strong></p>
<p><strong>Barış sürecini ticari bir iş (business) olarak tanımlamanızı biraz daha açabilir misiniz?</strong></p>
<p>Tabi ki. Mesela Saib Arikat gibi Filistinin yönetici eliti olan bir çok parazit düzenli olarak beş yıldızlı otellere giderler, otururlar ve boş boş konuşurlar. Aynı şekilde bu işe daha doğrusu “Barış Endüstrisi”ne adanmış tonlarca kurum, konferans, araştırma, araştırmacı, sivil toplum örgütü, Ramallah’ta satılan topraklar –ki Ramallah şu an dünyanın en pahalı şehirlerinden biri oldu- var. Bu endüstri devasa bir holdinge dönüştü.</p>
<p><strong>Tabi burada Filistin konusunun Ortadoğu siyasetçileri tarafından da kendi siyasi emelleri için her daim kullanıldığını unutmamak gerek. İşler iyi gitmeyince en geçer akçe olan İsrail’e saldırma kartını kullanarak liderler kendi ülkelerindeki saflarını sıklaştırmaya çalışır. Bunu Saddam ve Esad da sürekli yapmıştır.</strong></p>
<p>Evet bu konuyu herkes kendi çıkarı için kullanıyor. Gerektiğinde herkes birbirini Filistin davasını satmakla suçluyor. Ve yine herkes ahlaki bir otoriteymişcesine kendi çıkarları uğruna diğerlerini suçluyor. Bu maalesef böyle.</p>
<p><strong>Şimdi sizi birazcık tarihe götürmek istiyoruz ve oradan tekrar günümüze geleceğiz. Zira ortada bir de zihniyet ve algı meselesi var. 19. yüzyıldan bu yana bir çok Batılı Hristiyan ve Yahudi entellektüel (mesela Alexander Keith, Israel Zangwill, Theodor Herzl gibi), Filistin’e bakarken orayı “insansız bir toprak” olarak gördüler. Yani orada yaşayan insanları pek dikkate almadılar. Bu da daha sonra yapılacak olanlara kısmen bir meşruiyet zemini sağladı. İşin ilginci bu algı ondokuzuncu yüzyılın ortalarında Kutsal Topraklarda Müslüman-Yahudi oranı 40’ta 1 iken dahi genel anlamda benzer idi. Bu algının köklerini nasıl açıklamak lazım?</strong></p>
<p>Bunun birçok sebebi var. Birincisi, Batılılara göre beyaz olmayan insan insan değildi. Beyaz olmayan insanlar sanki bulundukları coğrafyalarda bitki örtüsünün, flora va faunanın bir parçası idi. İkincisi, bu sadece Filistinliler için geçerli değildi. Mesela Avrupalı sömürgeciler bütün Afrika’yı terra nullius (boş topraklar) olarak görüyorlardı. Üçüncü olarak, en sonunda oralarda birilerinin yaşadığını kabul ettiklerinde dahi onları etnik kategorilere indirerek onları aşağı görmeye devam ediyorlardı ve böylelikle onlara bir yanlışlık yaptıklarını hiç düşünmüyorlardı. Amerikalıların batıya doğru göçlerini ele alalım mesela. Ben küçükken Amerika’da okullarda bize Amerika’nın batısının bakir topraklardan ibaret olduğu öğretiliyordu. Orada yerlilerin yaşadıklarını biliyorduk. Ancak onlar yerliler değil vahşilerdi. Onlar oranın flora ve faunasıydı. Nasıl vahşi bir kaplan, aslan ya da ayıya karşı kendimizi müdafamız meşru ise yerlilere karşı mücadele de o kategoride idi. Aynı şekilde Yahudilerin Batı’dan Filistin topraklarına ilk göçmeye başladıklarında oradaki insanları hiçe saymalarına ya da oranın doğal bir bitki örtüsüymüş gibi düşünmelerine şaşırmamak gerek. Yani onlar gerçek insan değildi ve onlara yapılanlar da gerçekte çok yanlış şeyler değildi.</p>
<p><strong>“İsrail Sadece Arapları, Müslümanları Ya Da Filistinlileri “İnsanlıkdışı” Görmez. Onlar Herkese Böyle Davranırlar.”</strong></p>
<p><strong>Sizce bu bakış açısı Filistinliler konusunda günümüzde hala geçerli mi?</strong></p>
<p>İsrail son derece ırkçı, kibirli ve Yahudi-üstün Irkına (Jewish Supremecy) inanan bir devlettir. Onlar sadece Filistinliler’i insanlıkdışı (subhuman and inferior) görmezler, bütün insanları öyle görürler. O yüzdendir ki Netanyahu gidip Amerikan Kongresi’nde konuşurken nerede hata yaptığının bile tam farkında değildi. Resmen Meclis’e dalmış ve Amerikan Başkanı Obama’ya İran tehdidi konusunda ders verir gibi konuşmuştu.</p>
<p>Bu insanlar o kadar terbiyesiz, o kadar ırkçı, o kadar kibirli ve Yahudi üstünlüğüne o kadar inanırlar ki diğer insanlara ve bazı Yahudilere tiksinme ve utançla bakarlar. Netenyahu’nun Kongre’de o şekilde davranmasının temel sebebi kendisinin gerçekten de hasta ve ırkçı oluşudur. Obama’ya sanki kendi kölesiymiş gibi davranmıştı. O yüzden de bazı guruplar konuşmaya katılmayacaklarını söylemişlerdi. Bunlardan bir tanesi de siyahilerin olduğu Kongre gurubu idi. Çünkü onlar neler olduğunu anlamışlardı. Beyaz bir ırkçı ile karşı karşıya olduklarını biliyorlardı. Kongre’de niye öyle davrandığını da biliyorlardı. Çünkü Obama siyahi idi. Netenyahu aynı şeyi Bush’a ya da daha düşük profilli Jimmy Carter’a dahi yapamazdı. Çünkü hiç bir beyaz bu sinir bozucu, Yahudi-Üstün-Irkçısının hakaretlerine müsaade etmezdi. Dolayısıyla İsrail sadece Arapları, Müslümanları ya da Filistinlileri aşağı görmez. Onlar herkese böyle davranırlar.</p>
<p><strong>“Netanyahu, Kaçığın Tekidir”</strong></p>
<p><strong>Çok sert şeyler söylüyorsunuz. Bazıları da tartışmalı tabi&#8230; Bu söylediklerinizin yarısını söyleyenler çok rahatlıkla anti-semitizm ile suçlanabilir. Hem İsrail’i eleştirip hem de anti-semitik olarak yaftalanmamak mümkün mü?</strong></p>
<p>Bazı şeyleri rahatlıkla söyleyebildiğimin ve bu konuda belli bir özgürlüğümün olduğunun farkındayım. Yahudi olmayan birisi bunları söyleyemez. Bunu gayet iyi biliyorum. İşin ilginci şu. Bir İsrailli ile konuştuğunuzda bu söylediklerimin her biri ile hem fikirdir. Bunların hepsinin doğru olduğunu biliyorlar aslında, çünkü bunlar söylenmemiş hakikatler. Ben Yahudiyim ve bunları söyleyecek imtiyazım var, çünkü bunlar doğru. Netanyahu’ya gelince. O sanırım başka bir yerden. Jupiter’den olabilir. Kaçığın teki.</p>
<p><strong>Netenyahu’dan hoşlanmadığınız çok belli.</strong></p>
<p>Kim hoşlanıyor ki.</p>
<p><strong>“Büyük Bir Güç İsrail’e Yaptıklarının Bedelini Ödetmeli&#8230;”</strong></p>
<p><strong>İsrail’de faklı düşünen insanlar da var ama. Hepsini aynı kategoriye koymak doğru mu? Mesela biliyoruz ki hem seküler kanattan gelen hem de dini kanattan gelen anti-Siyonist hareketler var. Ve bunlar İsrail hükümetini her daim eleştiriyorlar. Bunların İsrail’de etki alanı nedir sizce?</strong></p>
<p>Eleştirel kesimin gücü bence çok az. Ve İsrail siyasetine etkileri minimal düzeyde. Kendileri de bunu itiraf ediyorlar zaten. Bu rahatsız olan kesimler çaresiz bir şekilde yabancı bir gücün gelip İsrail’in kendine gelmesini zorlamasını bekliyorlar. Şunun farkındalar ki dış bir güç olmadan İsrail’i yaptıklarından vazgeçirebilecek hiç bir şey yok.</p>
<p>Neden vazgeçsinler ki? Çünkü hiç bir bedel ödemiyorlar. Haydut sürüsü gibi her gün yeni bir trajedi yaratıyorlar. Geçenlerde bacakları olmayan Filistinli bir direnişçiyi kafasından vurarak öldürdüler. Bir kaç gün önce 16 yaşındaki Filistinli aktivist kız Ahed Tamimi’yi tutukladılar. Hergün başka bir dehşet. Ve hiç kimse bir şey yapmıyor. Gangsterler, haydutlar, canavarlar ve katiller olarak hayatlarına devam ediyorlar. Ve yakalarına yapışacak hiç kimse yok.</p>
<p><strong>Sizin gibi, Noam Chomsky gibi Ilan Pappe gibi birçok eleştirel isim var. Yine aynı şekilde 1948 olayları gibi İsrail’in kurucu mitlerini tartışmaya açan “Yeni tarihçiler” de var İsrail’de. Ya da Haaretz gibi İsrail siyasetine eleştirel yaklaşan İsrail’in ikinci büyük gazetesi var. Bunları önemsemiyor musunuz?</strong></p>
<p>Bence bunların toplamı İsrail toplumunun %2’si etmiyor. Aynı şekilde Haaretz’in İsrail toplumu üzerine etkisi olduğunu düşünmüyorum. Haaretz’in okuyucusu İsrail dışında. Yazdıklarının çoğu ile ben de hemfikirim. Problemli bulduklarım da var tabi. Ancak yazdıklarının İsrail toplumunda karşılığı yok. Gazetenin hala ayakta kalmasının sebebi yurtdışı abonelikleri.</p>
<p><strong>“Filistin’de Çözüm Mümkün Değil, İsrail İşgale Devam Edecek&#8230;”</strong></p>
<p><strong>İsrail-Filistin sorununda bir çözüm, bir çıkış var mı? İki tarafın da yapması gereken şeyler var mı?</strong></p>
<p>Hayır. Bu tür durumlarda işlerin biraz evveliyatına bakmak gerekir. Uzun bu süreç sonunda Filistinliler artık umudu kestiler. Kendilerini ihanete uğramış hissediyorlar. Kendilerini çaresiz hissediyorlar. Siyasetten ümitlerini kestiler. Liderleri yok. Kendilerini ifade edebilecekleri organizasyonları yok. Anlamlı ve sürdürülebilir bir direnişleri de kalmadı. Yeterli organize bir direniş olmadığı için de İsrail üzerine bir baskı kuramıyorlar.</p>
<p><strong>Dolayısı ile bir çıkış görmüyorsunuz?</strong></p>
<p>Hayır. Şimdilik şöför koltuğunda İsrail oturuyor.</p>
<p><strong>İki-devletli bir çözüm de çözüm değil?</strong></p>
<p>Hayır bir çözüm yok. Sürekli devam edecek olan bir toprak ilhakı var.</p>
<p><strong>Ne zamana kadar?</strong></p>
<p>Bilemem. Onu tahmin edemem. Herşey olabilir. Mesela bir savaş çıkar. İsrail bunu mazeret olarak kullanıp büyük sayıda Filistinliyi ülkeden sürebililir. Ya da bu statüko çok uzun süre devam edebilir. Unutmayalım ki şu anki statüko yarım asırdır devam ediyor zaten. Dolayısı ile neden bir yarım asır daha devam etmesin ki?</p>
<p><strong>“İslam Ülkeleri Filistin’in Ayakbağı Olmasını İstemiyor&#8230;”</strong></p>
<p><strong>İslam İşbirliği Teşkilatı bu durumda bir şey yapar mı ya da yapabilir mi? Sadece toplanmaktan başka bir güçleri var mı?</strong></p>
<p>Teoride tabii ki güçleri var. Ama pratikte kullanmayacaklardır. Zira teşkilattaki ülkelerin hepsi ABD ile ilişki halinde. Ve bir çoğu da hem ABD hem de İsrail ile ilişki içinde. Ve Filistin konusunun kendi çıkarları söz konusu olduğunda ayakbağı olmasını istemiyorlar.</p>
<p><strong>Bu noktada Türkiye’nin konuya ilgisini tartışmak ilginç olacaktır. Bu mülakat Türkiye’de okunacak. Türklerin ve Türkiye’nin konuya tepkisini nasıl buluyorsunuz? Özellikle de Erdoğanın ilgisini?</strong></p>
<p>Erdoğan tabii ki yardım etmek istiyor. O yüzden Mavi Marmara olayı gerçekleşti. Gazze’deki ambargoyu kaldırmaya çalışıyordu. Bir takım şartlar koydu. Daha sonra İsrail ile de anlaştı. Ama şimdi İsrail ve Mısır ile işbirliği yaptığı günleri arıyor.</p>
<p>Çünkü Erdoğan ve ekibi Suriye konusunda fena yanıldılar. Herşeyin altı ayda olup biteceğini hesap ettiler. Hatta Türkiye’nin güdümünde yeni bir Suriye kurmayı dahi hayal ettiler.</p>
<p><strong>“Filistin Artık Bir Dava Değil, Sadece Trajedir&#8230;”</strong></p>
<p><strong>Yani Erdoğan’ın Filistin konusuna bu kadar eğilmesinin uzun vadede bir etkisini göremiyorsunuz, öyle mi?</strong></p>
<p>Şunu anlamamız lazım. Şu andaki Filistin konusu 1970’lerdeki Filistin konusu gibi değil. O zamanlar Filistin’in sembolik değeri çok yüksekti.</p>
<p>Filistin için mücadele edecek insanlar vardı. Suudi Arabistan bile maddi yardımda bulunuyordu. Arafat’ın kendi gündemini diğer Arap ülkelerine dayatacak kadar gücü vardı. Ama şimdilerde Filistin davasının ve onun sembolik gücünün içi boşaltıldı.<br />
Abbas yöresel diktatörlerden sadece birisi. Etrafına çöreklenmiş bir çok embesil, yozlaşmış ve ahlaksız devlet görevlileri var. O yüzden Filistin artık sadece bir trajedi, bir dava değil.</p>
<p><strong>“Türkiye’nin Çıkarı İsrail, Amerika, Mısır ve Suriye İle İttifak Kurmaktır&#8230;”</strong></p>
<p><strong>Son olarak Türkiye-İsrail ilişkilerini sormak istiyorum. Malum ilişkiler çok eski ve çok derin. Ancak özellikle Davos olaylarından sonra bir türlü normale dönmedi. Özellikle de son haftalarda Erdoğan ve Netenyahu’nun karşılıklı birbirine hakaret etmelerine kadar varan olaylar var. Bu durumda ilişkinin geleceği ne olur?</strong></p>
<p>İlişkinin geleceğini hakaretlerin belirleyeceğini sanmıyorum. İlişkilerin geleceğini karşılıklı çıkarlar belirleyecek. Çünkü hakaretler geçici ama çıkarlar kalıcıdır. Her iki taraf da bölgesel satranç tahtasında hesaplarını yapıp ona göre davranacaktır. Şu anda da Türkiye’nin modus vivendisi ve çıkarı İsrail, Amerika, Mısır ve Suriye ile ittifak kurmaktır.</p>
<p><strong>Teşekkürler. Uzun bir konuşmanın sonuna gelmiş olduk. Bir kaç yıl önce Türkiye’de uzun bir süre geçirdiğinizi biliyoruz. Eminim sizi tanıyanlar sizden bir şeyler işitmek isteyeceklerdir. Son olarak söylemek istediğiniz bir şey var mı?</strong></p>
<p>Son sözlerimi oradaki öğrencilerime söylemek isterim. Sakarya Üniversitesinde bir yıl ders vermiştim. Çok güzel bir tecrübe oldu benim için. Harika öğrencilerim vardı. Ve harika insanlarla tanıştım. Hepsine selamlarımı gönderiyorum.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Dünya Bir Yana İsrail Bir Yana</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/dunya-bir-yana-israil-bir-yana/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yunus Şen]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 31 Dec 2017 21:36:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kapak]]></category>
		<category><![CDATA[4. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Amerika]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Filistin]]></category>
		<category><![CDATA[İsrail]]></category>
		<category><![CDATA[Ocak 2018]]></category>
		<category><![CDATA[Yunus Şen]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1494</guid>

					<description><![CDATA[Ortadoğu’da, geçmişteki statükoyu ve varsayılan bir kapasiteyi anlatan, “Mısır’sız savaş, Suriye’siz barışın olamayacağı”na inanılan günler geride kaldı. Zamanlama açısından bölge konjonktürü uygundu ve Trump bunu da gördü. Tarihin önemli kırılma noktalarından birine zemin oluşturan İngilizce mektubun tamamı 121 kelimeydi. 2 Kasım 1917 tarihli mektubun özünü 68 kelimelik iki cümle oluşturuyordu: “Majesteleri’nin Hükümeti, Filistin’de Yahudi halkı için milli bir yurt kurulmasını olumlu mütalaa etmektedir ve bu amaca ulaşılmasına yardımcı olmak için elinden gelen çabayı gösterecektir. Filistin’de hâlen mevcut Yahudi olmayan halkların toplumsal ve dinî haklarına ya da Yahudilerin diğer ülkelerdeki hak veya politik statülerine zarar verecek hiçbir şeyin yapılmayacağı net bir şekilde bilinmelidir.” Mektubu İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Arthur James Balfour Siyonist hareketin liderlerinden Lord Walter Rothschild’e yazmıştı. Daha sonra “Balfour Deklarasyonu” olarak anılacak mektup Ortadoğu’nun kaderini değiştirecek sürecin ilk kilometre taşı oldu. İngiltere’nin Yahudilere vaat ettiği topraklar hukuken halen Osmanlı’ya aitti ve Filistin’de 600 bin civarında Arap, 55 binden biraz fazla Yahudi yaşıyordu. O tarihte, İngiltere ve Fransa’nın Sykes-Picot anlaşmasıyla Osmanlı’nın Ortadoğu’daki topraklarını aralarında paylaştıkları henüz bilinmiyordu. 1922 yılında, Birleşmiş Milletler’in atası sayılan Milletler Cemiyeti, Filistin’i İngiltere’nin mandasına verdi. Filistin toprakları 25 yıldan fazla İngiliz mandasında kaldı. “İşlemedikleri Cinayetin Bedelini Ödetmek” 1948 yılında bölgede en önemli ikinci kırılma noktası yaşandı. &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Ortadoğu’da, geçmişteki statükoyu ve varsayılan bir kapasiteyi anlatan, “Mısır’sız savaş, Suriye’siz barışın olamayacağı”na inanılan günler geride kaldı. Zamanlama açısından bölge konjonktürü uygundu ve Trump bunu da gördü.</strong></p>
<p>Tarihin önemli kırılma noktalarından birine zemin oluşturan İngilizce mektubun tamamı 121 kelimeydi. 2 Kasım 1917 tarihli mektubun özünü 68 kelimelik iki cümle oluşturuyordu:</p>
<p>“Majesteleri’nin Hükümeti, Filistin’de Yahudi halkı için milli bir yurt kurulmasını olumlu mütalaa etmektedir ve bu amaca ulaşılmasına yardımcı olmak için elinden gelen çabayı gösterecektir. Filistin’de hâlen mevcut Yahudi olmayan halkların toplumsal ve dinî haklarına ya da Yahudilerin diğer ülkelerdeki hak veya politik statülerine zarar verecek hiçbir şeyin yapılmayacağı net bir şekilde bilinmelidir.”</p>
<p>Mektubu İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Arthur James Balfour Siyonist hareketin liderlerinden Lord Walter Rothschild’e yazmıştı. Daha sonra “Balfour Deklarasyonu” olarak anılacak mektup Ortadoğu’nun kaderini değiştirecek sürecin ilk kilometre taşı oldu. İngiltere’nin Yahudilere vaat ettiği topraklar hukuken halen Osmanlı’ya aitti ve Filistin’de 600 bin civarında Arap, 55 binden biraz fazla Yahudi yaşıyordu. O tarihte, İngiltere ve Fransa’nın Sykes-Picot anlaşmasıyla Osmanlı’nın Ortadoğu’daki topraklarını aralarında paylaştıkları henüz bilinmiyordu. 1922 yılında, Birleşmiş Milletler’in atası sayılan Milletler Cemiyeti, Filistin’i İngiltere’nin mandasına verdi. Filistin toprakları 25 yıldan fazla İngiliz mandasında kaldı.</p>
<p><strong>“İşlemedikleri Cinayetin Bedelini Ödetmek”</strong></p>
<p>1948 yılında bölgede en önemli ikinci kırılma noktası yaşandı. İkinci Dünya Savaşı bitmiş, dünya 6 milyon Yahudi’nin Nazilerin gaz odalarında öldürüldüğünü öğrenmişti. Gaz odalarından kurtulan binlerce Yahudi’yi hiçbir ülke istemiyordu. İngiltere hala Filistin’i yönetiyor ve İngiltere’nin Birinci Dünya Savaşı’ndaki dışişleri bakanı Balfour’un deklarasyonu da kullanmak için zemin aradıkları bir koz olarak Yahudi hareketinin elinde bulunuyordu. Yahudi ileri gelenleri Balfour Deklarasyonu’ndan aldıkları güçle, Filistin’e dönme ve nüfusun yüzde 90’dan fazlasını Arapların oluşturduğu topraklarda devlet kurma yönündeki taleplerini yüksek sesle dile getiriyordu. O dönemde Filistin’de yaşayan 1 milyon 200 bin Arap ise, “işlemedikleri bir cinayetin bedelini ödemeye” karşı çıkıyordu. “Hitler’in gaz odalarında doruğa ulaşan Yahudi kıyımı dizisi İslam dünyası tarafından değil, Avrupa’nın Hristiyan ülkelerince sürdürülmüştü.” Haçlı Seferleri sırasında binlerce Yahudi Hristiyanlarca katledilmiş, 1290-1497 arasında Yahudiler İngiltere, Fransa, İspanya ve Portekiz’den sürülmüştü. Dolayısıyla; Araplar, “işlenen cinayetlerin yükü bize değil, bu uluslara yüklenmelidir.” diye itiraz ediyor, topraklarının bölünmesine, paylaştırılmasına karşı çıkıyordu. Filistin topraklarının paylaştırılması için en çok çabayı Amerikan yönetimi gösteriyordu. Dünyanın en önemli ve en etkili Yahudi cemaatinin oy baskısı karşısında kayıtsız kalamayan Amerikalı pek çok siyasetçi, Yahudi devletinin kurulması için kampanya yürütüyordu. Birleşmiş Milletler’in Filistin’in bölünmesi planının en ateşli destekleyicisi başkan Truman’dı. Dışişleri Bakanı George Marshall ve baş politika planlamacısı George Kennan gibi yönetimdeki bazı etkili kişiler, ABD’nin Arap dünyasıyla ilişkilerini tehlikeye atacağı ve Sovyetler’in bölgede etkisini artıracağı gerekçesiyle Filistin topraklarının paylaştırılmasının doğru olmadığını dile getiriyordu. Ama, bu düşünce sonucu etkilemeyecekti.</p>
<p><strong>Filistin’in Bölünmesine Karşı Çıkan Ülkelere Baskı ve Tehdit</strong></p>
<p>Amerikan yönetimi, yerinden edilmiş, gaz odalarından kurtulmuş Yahudilerin de içinde olduğu 250 bin göçmenin en kısa zamanda Filistin’e yerleştirilmesi gerektiğini savunurken, Avrupa’dan gelecek Yahudilere ise kendi kapısını kapatıyordu. O tarihlerde Amerikan Kongresi Avrupa’dan ülkeye gelecek göçmen sayısının artırılması taleplerini tartışmayı bile reddetmişti. 1946 yılının ilk sekiz ayında gaz odalarından kurtulanlardan sadece 4767’sinin Amerika’ya girmesine izin verildi. Amerikan yönetimi ve Filistin’deki Yahudi toplumunun gayri resmi hükümeti olan Yahudi Ajansı, Filistin’in bölünmesine karşı çıkan ülkelere baskı ve tehdit uyguladılar. Amerikan yönetimi, son Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’ndaki Kudüs oylaması (21 Aralık 2017) öncesinde yaptığı tehditlere benzer tehditleri o dönemde de devreye sokmuştu. Amerika Birleşik Devletleri’nde, İsrail’e destek olmanın, Sovyetler Birliği’nin Ortadoğu’daki etkisini artıracağı, Amerika’nın çıkarlarını tehlikeye atacağı görüşü 1960’lara kadar yönetim içindeki bazı kesimler tarafından savunuldu. Kennedy’nin başkanlığı döneminde bu görüş erozyona uğradı. Kennedy yönetimi, Sovyetler’in Mısır, Suriye ve Irak’a artan yardımları karşısında İsrail’in daha fazla desteklenmesi kararını aldı. Sonraki yıllarda Nixon ve Kissinger da Sovyetler Birliği’nin bölgedeki gücünü dengelemek adına İsrail’i artan oranda destekleyen politikalara ağırlık verdi. O dönemden sonra Amerikan yönetimlerinin bugüne kadar sürdürdüğü ‘kayıtsız şartsız’ İsrail desteği hiçbir sonuç üretmeyen cılız tartışmalar ve sorgulamalar dışında kesintisiz olarak devam etti.</p>
<p><strong>Amerika’nın İsrail’i Kurtaran Vetoları</strong></p>
<p>Amerikan yönetimi, devasa askeri ve ekonomik yardımın yanı sıra BM Güvenlik Konseyi’nde İsrail aleyhindeki en kritik kararlarda daimi üye olarak veto hakkını kullandı ve İsrail için can simidi oldu. İsrail lobisinin Amerikan dış politikasındaki etkisini anlatan “The Israel Lobby and U.S. Foreign Policy” adlı kitabının yazarları John J. Mearsheimer ve Stephen M. Walt’ın tespitlerine göre; Washington yönetimi, 1972-2006 arasında İsrail aleyhindeki önemli 42 BM Güvenlik Konseyi kararını veto etti. Bu veto sayısı Güvenlik Konseyi’nin diğer üyelerinin aynı dönemde kullandıkları toplam vetodan daha fazlaydı. Amerikan yönetiminin yine aynı dönemde Güvenlik Konseyi’nde her konuda kullandığı toplam veto sayısının yarısından da fazlaydı. Yani 34 yılda Amerikan hükümeti BM Güvenlik Konseyi daimi üyesi olarak veto hakkının yarısından fazlasını İsrail lehine kullanmıştı. Sadece bu tablo bile ABD yönetimleri için İsrail’in ne denli önemli olduğunu gösteriyor.</p>
<p><strong>İktidar Olup Muktedir Olamamak</strong></p>
<p>Trump birçok vaadle geçen yıl başkan seçildi. Çizdiği başkan adaylığı profili bir işadamı olarak da dikkat çeken kendine özgü iş yapma biçimine uygun, diğer ve önceki başkan adaylarından farklı idi. Başkan seçildikten sonra, dünyanın süper gücü olan ülkeyi yönetmede birlikte çalışacağı insan seçiminde, bunlarla uyumlu çalışma, bunların görevde kalmalarını sağlama konularında, vaadlerini hayata geçirmede ciddi sıkıntıları oldu. Sıkıntıların birçoğunda kendi tercihleri etken olurken, bazıları Amerikan müesses nizamının direncinden kaynaklandı. Trump, iktidar olmuştu ama bir türlü muktedir olamıyordu&#8230;</p>
<p><strong>İlk Yılı Dolmadan Azli Tartışılan Amerikan Başkanı</strong></p>
<p>Kendisini sıkıştıran en temel sorun da seçim sürecinde ekibinin Ruslarla, seçim sonuçlarını etkilediği iddia edilen gizli kapaklı işlere girişmiş olmasıydı. Hem kendisi hem bir dönem kader arkadaşı olan ekibinden bazı üyeler hakkında yürütülen soruşturmalar, göreve getirdiği birçok insanla yollarının kısa sürede ayrılması, bunlardan bazılarının kendisine karşı ifade verecek duruma gelmesi, geçmişte yaşandığı iddia edilen ve kahramanı olduğu cinsel taciz olaylarına Amerikan toplumunun gösterdiği tepkiler, yönetme şeklinin yarattığı rahatsızlıklar, başkanlıktan azledilme tartışmalarının doğurduğu baskılar, çeşitli anketlerin ortaya çıkardığı seçmen desteğinin ciddi oranlarda düşmesi, Trump’ı yönetiminin daha ilk yılı dolmadan bir “beka” sorunuyla karşı karşıya bıraktı.</p>
<p><strong>İsrail Lobisi ve Evanjelistler</strong></p>
<p>Trump’ın, “etkin gücü olan” bir desteğin, desteğinin tazelenmesine ihtiyacı vardı. Bu destek, seçimlerde yanında yer alan İsrail lobisi idi. Trump, seçim sürecinde Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıyan yasayı hayata geçireceğini söylemişti. Daha önceki başkanlar da seçim propagandalarında aynı vaatte bulunmuşlar, ama başkan seçildiklerinde bu vaadi göz ardı etmişlerdi. Trump, önceki başkanlar gibi yapmadı ve yasayı hayata geçireceğini gösteren imzayı attı.</p>
<p>Bu imzayla, Yahudi lobisinin Amerikan Kongresi üzerindeki etkisinden faydalanmayı amaçladı.</p>
<p>Trump’ın kararında Evanjelistler’in etkisini de ciddiye almak gerekiyor. Evanjelistler, Amerikan iç siyasetinde daha çok da Cumhuriyetçiler arasında son derece etkili bir dini yapı. Protestanlığın bir alt kolu olan Evanjelistler, dini nedenlerle Yahudiler ve İsrail’e, İsrail’in politikalarına çok yakınlar. Başkan yardımcısı Pence koyu bir Evanjelist olarak tanınıyor. Mevcut yönetim içinde Evanjelist olan veya onlarla birlikte hareket eden ve karar verme, başkanı etkileme gücüne sahip birçok yönetici olduğu biliniyor. Trump’ın Kudüs kararında Evanjelistlerin etkili olduğu görüşü hakim.</p>
<p><strong>Sadece İsrail Lobisi ve Evanjelist Faktörüyle Açıklanabilir mi?</strong></p>
<p>Trump’ın Kudüs kararını sadece İsrail lobisi ve Evanjelist faktörüyle açıklamak resmin bütününü görmeye yetmez. ABD Başkanı Trump, Ortadoğu’ya yeni bir ‘düzen’ getirmek istiyor. Kendisinin bir süredir Suudi Arabistan, Mısır, Ürdün, İsrail ve Filistin liderleriyle yaptığı görüşmeler, damadı ve danışmanı Jared Kushner ve özel temsilci Jason Greenblatt’ın Ortadoğu’daki temasları, yeni bir düzenin altyapısını oluşturma çabaları olarak dikkat çekiyordu. Suudi Arabistan, Mısır ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin, öne çıktığı kadarıyla İran karşıtlığı üzerinden İsrail’le yakınlıklarının artması, damat Kushner’in Suudi Arabistan veliahtı Muhammed Bin Salman ve İsrail Başbakanı Netenyahu’yla sık görüşmeleri, Suudi Arabistan’ın artık ‘Ilımlı İslam’a yöneleceği açıklamaları ‘yeni düzenin’ hazırlıkları olarak öne çıkıyordu.Trump’ın planladığı düzenin Ortadoğu’ya gelmesi, doğal olarak İsrail’le Filistin arasında kalıcı bir barışın sağlanmasına bağlı. İddia o ki Trump ve çevresi, İsrail’in Filistin’le barış masasına güçlü bir şekilde oturmasından yana. Filistinlilerin daha azına razı olacağı bir durum yaratmak, koşulları İsrail lehine değiştirerek barış masasını kurmak için Trump ve ekibi Kudüs hamlesini yaptı. Kudüs’ü tartışma konusu olmaktan çıkarıp barış müzakerelerini öyle başlatmayı amaçladı.Böyle bir şey mümkün olabilir mi, olamaz mı, belli değil. Beyaz Saray’daki birkaç danışmanla birlikte Trump’ın Ortadoğu politikasına yön verdiklerine inanılan Koushner-Greenblatt ikilisinin tecrübeleri, soruna hakimiyetleri, Ortadoğu barışı gibi son derece karmaşık dengeleri içeren, yüksek hassasiyet ve diplomatik beceri gerektiren bir süreci nasıl yürütebilecekleri de ciddi tartışma konusu.</p>
<p><strong>Kararın Zamanlaması</strong></p>
<p>Arap Baharı’yla birlikte büyük bir türbülansa kapılan bölgede, rejimler sarsıldı, kimileri yıkıldı, ülkeler dağıldı. Öteden beri Filistin ve Kudüs meselesinde en güçlü refleksi gösteren ülkelerden Libya parçalandı, Suriye dağıldı, Irak 2003’ten beri toparlanamıyor. Kendisini Arap dünyasının lideri olarak gösteren Mısır’ın yönetimi, ayakta kalmak için önceki yönetimlerden çok daha fazla bir şekilde Amerikan desteğine muhtaç. Suudi Arabistan, yanına kattığı bazı Körfez ülkeleriyle birlikte, İran karşıtlığı ve bölgenin dizaynı üzerinden İsrail ve ABD’yle işbirliği içinde. Bu şekilde İran’ın bölge genelinde elde ettiği etki gücünü de alt etmeyi planlıyor. Kısaca bazı ülkelerin Trump’ın bu kararına karşı çıkmaya isteği ve niyeti yok hatta gizli onayı var. Bazılarının da sözünü dinletebilecek durumu, gücü ve hali yok. Yani, Ortadoğu’da, geçmişteki statükoyu ve varsayılan bir kapasiteyi anlatan, “Mısır’sız savaş, Suriye’siz barışın olamayacağı”na inanılan günler geride kaldı. Zamanlama açısından bölge konjonktürü uygundu ve Trump bunu da gördü.</p>
<p><strong>ABD’nin En Büyük Sorunu</strong></p>
<p>Trump yönetiminin ve Amerikan müesses nizamının, kimilerine göre derin devletinin son yıllarda daha belirgin hale gelen bir sorunu var. ABD, bugünün dünyasının farkında değil ya da farkında olmak istemiyor. Dünyada yeni güç merkezleri, yeni dinamikler oluştu ve halen oluşmakta. Dünya başka bir dünya oldu ama bu anlamda Amerika eski dünyada kalmış görünüyor. Olan bitenin farkında ama kabul etmek istemiyor, hırçınlaşıyor. Böyle olunca da eski refleksle, sahip olduğu ‘güce’ abanıyor. Sahip olduğu yüksek askeri ve ekonomik gücün büyük oranda hala tek belirleyici olduğuna, olması gerektiğine inanıyor. Sadece, İsrail’le ilgili değil, özellikle Arap Baharı sürecindeki bölge analizlerine, tercihlerine bakıldığında da bir büyük güce uygun düşmeyen tuhaflıklar görülüyor. İzlediği politika büyük oranda stratejik körlük içeriyor.</p>
<p>Bugünün Amerikası’nın yaptıklarına bakıldığında söyle bir tespitte bulunmak herhalde yanlış olmayacak: Amerika’nın gücü var ama gücü oranında aklı yok!</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Evanjelik Hıristiyanlar ve Kudüs</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/evanjelik-hiristiyanlar-ve-kudus/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[İsmail Taşpınar]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 31 Dec 2017 21:35:15 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kapak]]></category>
		<category><![CDATA[4. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Evanjelik Hıristiyanlar]]></category>
		<category><![CDATA[İsmail Taşpınar]]></category>
		<category><![CDATA[Ocak 2018]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1492</guid>

					<description><![CDATA[Evanjelikler’e göre Kubbetü’s-Sahra mescidi, ahir zamanda gerçekleşecek olan kehanetlerin tahakkukunun önündeki engellerden biridir. Bu engelin bir an önce kaldırılması için orayı yıkmak isteyen fanatik Yahudiler’e destek olmak gerekmektedir. 18. yüzyılda İngiltere’de başlayan dinî uyanış döneminde iki Protestan ilahiyatçı olan John Wesley ve George Whitefield öncülüğünde doğmuş olan Evanjelik hareket, çok geçmeden Avrupa anakarasından Jonathan Edwards ve Charles G. Finney aracılığıyla Amerika’ya intikal etmiştir. Yine aynı dönemde İngiltere’de Anglikan Kilisesi çevresinde de taraftar bulan bu hareket, ada ülkesinde John Newton ve William Wilberforce tarafından temsil edilmiştir. Evanjelik Uyanış Hareketi olarak başlayan bu hareket, 19. yüzyılda Amerika’da İkinci Büyük Uyanış olarak Amerikan halkının dini, sosyal, kültürel ve politik hayatının bir parçası olmuş ve zamanla Amerika’nın dönüşümünde önemli bir vasıta olmuştur. Lutherci, Kalvinci, Anglikan ve Püriten mezheplerce oluşturulan gelenekler, Amerika’daki Evanjelik Harekete ilham veren hareketler olmuştur. Çeşitli geleneklerden devşirdiği doktriner esasları, yeni bir vurgu ile kendilerine göre üreten Evanjelikler, özellikle Kitab-ı Mukaddes araştırmalarına ve okumalarına, vaaza, kişisel manevi değişime, kutsanmaya, misyonerlik faaliyetine ve sosyal aksiyona önem vermeleri ile öne çıkmaktadırlar. Amerika’da Evanjelik anlayışın ve hareketin en önemli temsilcileri, Baptistler, Metodistler, Presbiteryenler, Episkopalyenler, Kongregasyonalistler ve Mesih’in Talebeleri adıyla bilinen dini gruplardır. Evanjelikler, Kitab-ı Mukaddes’in hem Yahudiler’e ait olan Eski Ahid hem de Hıristiyanların ekledikleri &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Evanjelikler’e göre Kubbetü’s-Sahra mescidi, ahir zamanda gerçekleşecek olan kehanetlerin tahakkukunun önündeki engellerden biridir. Bu engelin bir an önce kaldırılması için orayı yıkmak isteyen fanatik Yahudiler’e destek olmak gerekmektedir.</strong></p>
<p>18. yüzyılda İngiltere’de başlayan dinî uyanış döneminde iki Protestan ilahiyatçı olan John Wesley ve George Whitefield öncülüğünde doğmuş olan Evanjelik hareket, çok geçmeden Avrupa anakarasından Jonathan Edwards ve Charles G. Finney aracılığıyla Amerika’ya intikal etmiştir. Yine aynı dönemde İngiltere’de Anglikan Kilisesi çevresinde de taraftar bulan bu hareket, ada ülkesinde John Newton ve William Wilberforce tarafından temsil edilmiştir.</p>
<p>Evanjelik Uyanış Hareketi olarak başlayan bu hareket, 19. yüzyılda Amerika’da İkinci Büyük Uyanış olarak Amerikan halkının dini, sosyal, kültürel ve politik hayatının bir parçası olmuş ve zamanla Amerika’nın dönüşümünde önemli bir vasıta olmuştur.<br />
Lutherci, Kalvinci, Anglikan ve Püriten mezheplerce oluşturulan gelenekler, Amerika’daki Evanjelik Harekete ilham veren hareketler olmuştur. Çeşitli geleneklerden devşirdiği doktriner esasları, yeni bir vurgu ile kendilerine göre üreten Evanjelikler, özellikle Kitab-ı Mukaddes araştırmalarına ve okumalarına, vaaza, kişisel manevi değişime, kutsanmaya, misyonerlik faaliyetine ve sosyal aksiyona önem vermeleri ile öne çıkmaktadırlar. Amerika’da Evanjelik anlayışın ve hareketin en önemli temsilcileri, Baptistler, Metodistler, Presbiteryenler, Episkopalyenler, Kongregasyonalistler ve Mesih’in Talebeleri adıyla bilinen dini gruplardır.</p>
<p>Evanjelikler, Kitab-ı Mukaddes’in hem Yahudiler’e ait olan Eski Ahid hem de Hıristiyanların ekledikleri kısım olan Yeni Ahid’in otoritesini kabul ederler ve ona olan özel saygıları vardır. Bu saygıları, kutsal metnin özellikle ahir zamana ilişkin açıklamalarını literal yorumlayacak bir tutumla ifadesini bulmuştur. Bunun yanında, İnciller’in mesajının aktif misyonerlikle Hıristiyan olmayanlara ulaştırılması vazifesiyle manevi olarak ‘yeniden doğuş’un gerçekleşmesi için şahsi gayret, hareketi canlı tutan en önemli motivasyonlardan biridir. Onlara göre kişi İncil’in mesajını uygulayarak hayatını bütünüyle değiştirmelidir. Bu yönüyle ‘değişim’ kelimesi Evanjeliklerin en önemli kavramlarındandır. Bu nedenle her ne kadar diğer Hıristiyan mezhepler de İsa Mesih’in haç üzerinde can vererek öldüğünü kabul etse de bu hareketin ‘kurtuluş doktrini’ni açıklarken bunu ısrarla vurgulamaları onların en önemli özellikleri olmuştur.</p>
<p>Evanjelik Harekete mensup olanların teolojik konulardaki tutumları, temelde Protestan bir çizgiyi takip etse de Kalvincilik’ten Anglikanizm’e, oradan da Arminciliğe kadar farklı ve geniş bir yelpazeden istifade ile oluşturulan bir süreci takip etmiştir. Evanjelikler; Mesih’in haça gerilmesinin kurtarıcı rolünün yanında; kurtuluş ilahiyatı, iman- amel ilişkisi, insanın bireysel kaderi, kutsiyet, irade hürriyeti gibi konularda katı bir anlayışı temsil eden Kalvinciliğe dayanmakla beraber, Armincilik olarak bilinen ve Tanrı’nın iradesi yanında insan iradesine de kısmen yer veren bir yaklaşımı benimsemektedir.</p>
<p>Evanjelikler, kendi hareketlerine katılacak olanları beş aşamalı bir manevi eğitim sürecinden geçirdikten sonra aralarına kabul ederler. Kendilerine katılacak olanlar Hıristiyan olsa dahi ‘din değiştirme’ veya ‘değişim’ olarak tanımladıkları bu tecrübeyi yaşamaları gerekmektedir. Günahkar olduğuna ‘ikna’ olan kişiler, bu durumlarından kurtulmak için ‘çaba’ göstermeli ve nihayet ‘değişimin’ gerçekleşmesi için kendilerini Tanrı’nın merhametine bırakmalıdırlar. ‘Değişim’ sürecini yaşamış olan kişi, Evanjelikler cemaatine ‘kabul edilmiş’ sayılırlar. Böylece, ‘değişim’ tecrübesini yaşayan ve ‘kurtulmuş’ olduğuna inanılan kişiler, son aşama olarak ‘kiliseye üye’ olarak diğer Evanjelikler’le ‘kaynaşmış’ olurlar. Bugün Amerika’da nüfusun %26’sı yani dörtte biri kendini Evanjelik olarak tanımlamaktadır. Evanjelikler, ülkenin en büyük dini grubunu oluşturan Protestanlar’ın ise %56’sını oluşturmaktadır. Amerikan yönetiminde Protestanların gücü dikkate alındığında, aktif misyonerliğe önem veren Evanjelikler’in bu güç içerisinde ne kadar etkin olduklarını anlamak mümkündür. Evanjelikler’in hem Amerikan hem de dünya siyaset gündemine oturması, başlangıçta uzak durdukları ülke siyaseti ile II. Dünya Savaşı’ndan sonra doğrudan ilgilenmeleri sayesinde olmuştur. Ülkedeki ahlaksızlığın, materyalizmin ve ateizmin yaygınlaşmasına karşı hoşnutsuzluklarını yüksek sesle ifade eden Evanjelikler, büyük ve kararlı bir hareket oluşturarak ülke siyasetini etkileyebileceklerini keşfetmişlerdir. Eleştirdikleri durumları düzeltmenin yolunun hükümette yer almaktan geçtiğini fark edecekler ve bunun için siyasete atılmaya karar vereceklerdir. Böylece dış politikadan iç politikaya, sosyal ve politik alanlara kadar, hemen hemen her alanda Evanjelikler’in toplum üzerindeki etkisi artacaktır. Bazı araştırmacıların da dikkat çektiği üzere Evanjelikler’in siyasete girişiyle birlikte ABD adeta adı konulmamış teokratik bir ülke olma yolunda hızlı adımlarla ilerlemektedir.</p>
<p>“Kutsal kitapta yer alan kehanetlerin tamamına ve anlatıldığı şekliyle -yani literal olarak- inanan Evanjelikler, bu konuda Yahudi kutsal kitabı Eski Ahid ile Hırisiyan kutsal kitabı Yeni Ahid arasında bir ayrım gözetmezler. Her iki kitapta da yer alan ahir zamanda gelecek olan kurtarıcı Mesih inancına ve onlarla ilgili gerçekleşeceği haber verilen olayların olacağına kesin iman etmektedirler. Onlara göre, kıyametin kopması an meselesidir. Bu yüzden, uzun vadeli planlar yapmaya gerek yoktur. Bu konuda, dünyada gerçekleşeceğini bekledikleri dehşet verici büyük olaylar zaten gerçekleşmiş durumdadır. Geriye kalan sadece bugünkü Filistin topraklarında gerçekleşeceğine inandıkları Armageddon savaşıdır. Bu savaşın çıkması ise an meselesidir. Nitekim Ortadoğu’daki kargaşa ve felaketler de bunun bir göstergesidir.”</p>
<p>Mesih’in bir an önce gelmesini isteyen Evanjelikler’e göre, Ortadoğu’da her dâim karışıklık, savaş, sosyal ve siyasi sıkıntıların olması gerekmektedir. Dünyadaki Hıristiyanlar’ın dörtte birini oluşturan Evanjelikler’in sahip olduğu bu inanç öyle bir boyut almıştır ki Ortadoğu ülkeleri arasında barış olacağına dair ortaya çıkacak herhangi bir barış umuduna bile müsaade edilmemesi gerektiğine inanmaktadırlar. İsrail’in merkezde olduğu bir Ortadoğu kaosu, Evanjelikler’e göre Tanrı’nın planından başka bir şey değildir. Daha önce de ifade edildiği üzere Evanjelikler’e göre Kutsal Kitap’ta yer alan ahir zamana ilişkin olağanüstü felaketlere dair anlatımlar, literal anlamıyla anlaşılmalıdır. Bu nedenle kıyamet sahnelerinin anlatıldığı Hıristiyan kutsal kitabının Yeni Ahid kısmındaki Yuhanna’nın Vahyi bölümünde yer alan birçok kehanetten biri ve en önemlisi Armageddon savaşıdır. Burası, Kudüs’ün kuzeyinde yer alan Ar-Megiddo bölgesidir. Yani, Megiddo vadisi olarak bilinen yerdir. Vahiy kitabında anlatıldığı gibi Mesih’in gökyüzünden inişi ile birlikte başlayacağına inanılan son savaşın yaşanacağı yerdir. Evanjelikler, Mesih’in Armageddon savaşı öncesinde, savaşı gökyüzünden kendisine inananlarla birlikte tahtlara kurularak izleyeceklerine dair kehanete inandıkları için, bu olayın gerçekleşmesi için Ortadoğu’da bir an önce büyük bir savaşın başlamasını istemektedirler.</p>
<p>Evanjelikler, hem Luka İncili’nde (21/5-36) yer alan ahir zaman kehanetleri hem de Yuhanna’nın Vahyi kitabının 16. Babında anlatıldığı üzere, Armageddon Savaşı’nın İsrailliler ile Kuzey’den, Doğu’dan ve Batı’dan saldıracak olan ‘dünyanın kötü hükümdarları’ arasında gerçekleşeceğine inandıkları için İsrail’e her türlü ‘maddi ve manevi katkı’ sağlamaktadırlar. Evanjelikler’e göre, bu savaşı kazanacak olan İsrailliler’in maddi ve nakdi olarak desteklenmesi gerekmektedir. Bu maksatla, her yıl binlerce Evanjelik, Amerika’da kendi bulundukları bölge veya eyalette ‘İsrail’e Yardım Kampanyası’ adı altında yardım organizasyonları düzenlemektedirler. Bu organizasyonlarda milyonlarca dolar toplanmakta ve İsrail devletine törenlerle teslim edilmektedir. Bu vesileyle her yıl İsrail Başbakanı ‘Hıristiyanlara’ yaptıkları bu yardımlar nedeniyle teşekkür konuşması yapmaktadır.</p>
<p>Luka İncili’nde (21/5-6)) yer alan kehanete göre ahir zamanda meydana gelecek büyük felaketler ve savaşlar esnasında Kudüs’teki Mabed’in yıkılması olayı da yaşanacaktır. İşte Evanjelikler’e göre bu yüzden Mabed’in yeniden inşa edilmesi gerekmektedir. Bu nedenle bugün Kudüs’te Mabed’in olduğu yerde bulunan Kubbetü’s-Sahra ve Mescid-i Aksa binaları yıkılmalıdır. Yerine, İsrailliler yeniden Tapınağı inşa etmelidirler.</p>
<p>Evanjelikler’e göre Kubbetü’s-Sahra mescidi, ahir zamanda gerçekleşecek olan kehanetlerin tahakkukunun önündeki engellerden biridir. Bu engelin bir an önce kaldırılması için orayı yıkmak isteyen fanatik Yahudiler’e destek olmak gerekmektedir. Amerikalı Evanjelikler’le İsrailli fanatik Yahudiler arasındaki karşılıklı destek ve diyaloğun arkasında yatan sebep budur. Her ne kadar Yahudiler bunun gerçek sebebini biliyor olsalar da Grace Halsel’in Tanrı’yı Kıyamete Zorlamak adlı eserinde de belirttiği gibi Yahudiler, Hıristiyanlar’ın bekledikleri Mesih’in geleceğine inanmamaktadırlar veya ‘o gün geldiğinde bakarız’ diye istihza etmektedirler.</p>
<p>Evanjelikler, Luka İncili’nde (21/5-36) anlatılan ahir zamanda vuku bulacak olaylar ile Yuhanna’nın Vahyi kitabında yer alan felaket kehanetlerini birlikte düşünmektedirler. Onlara göre bunların her biri bir şekilde gerçekleşmektedir. Henüz gerçekleşmemiş ‘küresel belaların’ ise, bir an önce gerçekleşmesi için ‘yardım edilmelidir’. Luka’da yer alan söz konusu ifadelere göre ‘Millet millete karşı, ülke ülkeye karşı kalkacak; büyük zelzeleler ve yer yer kıtlıklar ve vebalar olacak; korkunç şeyler ve gökten büyük alâmetler olacak… Yeruşalimi ordularla kuşatılmış gördüğünüz zaman bilin ki onun yıkılması yakındır… Zira bütün yazılmış olanların yerine geleceği ‘öç günleri’ bunlardır… Ve kılıçtan geçirilecekler, bütün milletlere esir olarak götürüleceklerdir ve Milletlerin zamanları doluncaya kadar, Yeruşalim Milletler tarafından çiğnenecektir. Güneşte, ayda ve yıldızlarda alâmetler, denizin ve dalgaların uğultusundan dolayı şaşkınlıkta olan milletlere yeryüzünde sıkıntı olacaktır; insanlar korkudan ve dünyaya gelmekte olan şeyler için beklemekten bayılacaklar; çünkü göklerin kudretleri sarsılacaktır.’ Ve o zaman onlar İnsanoğlunun ‘bulutta’ kudret ve büyük izzetle geldiğini göreceklerdir. Fakat bu şeyler olmağa başlayınca yukarı bakın ve başınızı kaldırın; zira kurtuluşunuz yaklaşıyor. Böylece siz de bu şeylerin vaki olduklarını gördüğünüz zaman bilin ki Allah’ın melekûtu yakındır.’</p>
<p>Yukarıda işaret edilen Yuhanna’nın Vahyi kitabının 15. ve 16. Babında anlatılan belaları gerçekleştirecek olan ‘yedi melek’ ve söz konusu ‘yedi son bela’ kısmında, ahir zamanda gerçekleşecek yedi büyük bela bütün dehşetiyle anlatılmaktadır. Evanjelikler, biri hariç burada anlatılan belaların tamamının gerçekleştiğine inanmaktadır. Bu yüzden de kıyametin kopması an meselesidir. Vahiy kitabında, Evanjelikler’in gerçekleşeceğine inandıkları yedi bela mealen şöyle tasvir edilmektedir: Gökte son yedi belayı taşıyan büyük yedi melek görünür. Tanrı’nın öfkesi bu belalarla son bulacaktır. Yedi melek, Gökteki Tapınak’tan ellerindeki belalarla dışarı çıkar. Tanrı’nın öfkesiyle dolu olan yedi altın tas, yedi meleğe verilir. Daha sonra, Tapınak’tan gür bir ses yükselir ve meleklere ‘gidin ve Tanrı’nın öfkesiyle dolu yedi tası yeryüzüne boşaltın!’ denir. Birinci melek, tası yeryüzüne boşaltır ve insanlarda acı veren yaralar oluşur. Evanjeliklere göre, yeryüzündeki yaygın hastalıklar buna işarettir. İkinci melek, tası denize boşaltır ve deniz ölü kanına benzer kan rengine dönüşür ve içindeki her şey ölür. Evanjelikler bu durumu, kimyevi atıklar nedeniyle denizlerin renginin değişmesi, balıkların toplu ölümü ve özellikle denizlerde boğulan mültecilerin adedinin çokluğu ile açıklamaktadırlar. Üçüncü melek, tasını ırmaklara boşaltır ve ırmaklar kana dönüşür. Evanjelikler, bunu da aynı şekilde kimyevi atıklar nedeniyle akarsularda meydana gelen toplu balık ve canlıların ölümü olarak açıklarlar. Dördüncü melek tasını güneşe boşaltır ve böylece Güneş’in insanları yakması sağlanır. Evanjeliklere göre, ozon tabakasının delinmesi ve iklim değişiklikleri bunun en bariz işaretidir. Evanjelikler, Mesih’in gelişini erteleyeceğine inandıkları için, ozon tabakasının tamiri adına Birleşmiş Milletler’den karar çıkarmak için yapılan çalışmaları engellemektedir. Nitekim birkaç ay önce evanjelik olan Donald Trump’ın Amerika’nın BM’deki çevre koruma anlaşmasındaki imzasını geri çektiğini açıklaması dikkat çekicidir.</p>
<p>Beşinci melek, tasını canavarın tahtına boşaltır. Böylece canavarın egemenliği karanlığa gömülür. Evanjelikler, bu canavarın Babil bölgesindeki yani bugünkü Irak ve civarındaki ülkelerde yer alan ülkelerin yönetimleri olarak yorumlamaktadırlar. Onlara göre, Suriye başta olmak üzere bugünkü Irak ve çevresinde yer alan ülkeler egemenliklerini kaybetmekteler ve zaten birer birer yıkılmaktadır. Altıncı melek tasını büyük Fırat Irmağı’na boşaltır. Böylece Fırat ırmağının suları kurur ve ‘doğudan gelecek orduların’ önü açılır. Evanjelikler, Fırat’ın doğusundan gelen bu savaşçı orduları Amerika’nın düşmanı olan İran olarak yorumlamaktalar.</p>
<p>Yedi belanın altısının gerçekleştiğine inanan Evanjelikler, yedinci belanın gerçekleşmesinin de an meselesi olduğuna inanırlar. Ancak bundan önce ‘ejderha’nın ağzından, ‘üç kötü ruhun çıktığı’ belirtilir. Evanjelikler’e göre bu ‘üç kötü ruh’ bugün İran, Kuzey Kore ve Çin’i temsil etmektedirler. Bunlar, ‘Tanrı’nın büyük gününde olacak savaş için’ bütün dünyanın krallarını toplarlar. Bu ‘üç kötü ruh’ kendilerine destek olacak bütün dünyanın krallarını Armageddon denilen yere toplar. Burası, bugünkü Filistin topraklarında Kudüs’ün kuzeyinde yer alan bir bölgenin adıdır. Evanjelikler’e göre, işte Tanrı’nın savaşı dedikleri büyük savaş veya Armageddon Savaşı burada yapılacak.<br />
Evanjelikler’e göre bu savaşta Luka İncili’nde (21/28-31) belirtildiği üzere Mesih’e inananlar ölmeyecek. Onlar tam da bu savaşın başlamasına ramak kala, göklere kadar inmiş olan Mesih’in yanında kurulmuş olan tahtlara oturtulmak üzere bir anda, gözün açılıp kapanması kadar kısa bir sürede göğe alınacaklardır. Burada, oturdukları tahtlardan Mesih ile birlikte yeryüzündeki savaşı izleme ‘ayrıcalığına’ sahip olacaklarına inanmaktalar. Bu yüzden, Evanjelikler’e göre Armageddon savaşında ‘kötülerle’ savaşacak olan İsraillilere yardım etmek dini bir vazifedir.</p>
<p>Onlar, Mesih’in yeryüzüne inmesinden önce ortamı kötülerden temizlemek için savaşarak ‘Tanrı’nın planının gerçekleşmesine katkıda bulunan’ insanlardır. Bu yüzden Evanjelikler’e göre bugüne kadar Hıristiyanlar tarafından cahillik edilerek ‘Tanrı’nın katili’ diye yaftalanan Yahudiler’e yanlış davranılmıştır. Oysa onlar Tanrı’nın planının tahakkuku için seçilmiş ve oraya yerleştirilmiş bir millettir.<br />
Yuhanna’nın Vahyi kitabına göre; yedinci melek de tasını havaya boşattığında, gökyüzündeki Tapınak’taki tahttan ‘Tamam!’ diye bir ses yükselir. O anda, şimşekler çakar, uğultular ve gök gürlemeleri işitilir. Bundan sonra öyle büyük bir deprem olur ki yeryüzünde insan olalı beri böyle büyük bir deprem görülmemiştir. Vahiy kitabı, yaşanacak dehşeti o kadar korkunç anlatmaktadır ki şöyle der: ‘Büyük kent üçe bölündü. Ulusların kentleri yerle bir oldu. Tanrı büyük Babil’i anımsadı, ona ateşli gazabının şarabını içeren kâseyi verdi. Bütün adalar ortadan kalktı, dağlar yok oldu.</p>
<p>İnsanların üzerine gökten tanesi yaklaşık kırk kilo ağırlığında iri dolu yağdı.’ Evanjelikler, gökten yağacak olan 40 kilo ağırlığındaki doluyu, ‘atom bombasına benzer bir etki yapacak’ bir bomba olarak yorumlarlar. Ancak, onlara göre bunun atom bombası olması mümkün görünmemekte; çünkü atom bombası atılacak olursa Yahudiler de ölür. Bu nedenle bu bomba başka bir şey olmalı diyorlar. Evanjelikler, ‘deprem belası’nı ise bugünkü Süleyman Mescidi’nin yer aldığı Mescid-i Aksâ bölgesindeki Kubbetü’s-Sahra’nın yıkılışına bir işaret olarak görüyorlar. Kubbetü’s-Sahra’nın meydana gelecek büyük bir deprem bombası veya büyük bir sismik hareket ile yıkılacağı kehaneti olarak anlamaktadırlar. Bazıları ise, İsrail’in yapacağı bölgesel çatışmalar esnasında İsrail’e atılacak bir füzenin ‘yanlışlıkla’ Kubbetü’s-Sahra’nın kubbesine yöneleceğini ve camiyi yıkacağına inanmakta ve bunu temenni etmektedirler.</p>
<p>Savaştan sonra, Mesih’in inişi ile birlikte Yahudiler’in önüne iki tercih konulacak: Ya Mesih’i kabul edip Hıristiyan olacaklar ve kurtulanlardan olacaklar ya da kötüler gibi ölüp yok olacaklar. Evanjeliklere göre Kubbetü’s-Sahra yıkılıp yerine Yahudiler’in Tapınağı yapıldıktan sonra, Armageddon savaşı esnasında o da yıkılacaktır. Çünkü Luka İncili’nde (21/5-36) yer alan kehanete göre Mabed yıkılacak ve Kudüs’te taş üstünde taş kalmayacaktır.</p>
<p>Bugün genelde Ortadoğu’da özel olarak da Filistin’de ve Kudüs etrafında olan olayları, Amerika’da yönetimin başına geçen evanjelik Harry S. Truman (1884-1972), Jimmy Carter, Ronald Reagan (1911-2004), George W. Bush, oğul George Bush ve nihayet Donald Trump’ın mensup oldukları inanç çevrelerinden bağımsız düşünmek yanlış olacaktır. Aksine özellikle son zamanlarda Trump’ın, uluslar arası camianın tedirgin olmasına neden olan karar ve uygulamaları bu durumu daha da belirgin hale getirmektedir. En son özellikle ‘Kudüs’ün, İsrail’in ezelî ve ebedî başkenti olduğu’ yönündeki açıklaması ve Büyükelçiliğini buraya taşıması kararı, başta Filistinliler ve bölgedeki ülkeler başta olmak üzere birçok ülkenin tepkisini çekmiştir. Katolik Kilisesi’nin Ruhani reisi olan Papa Francesco bile bu duruma şiddetle karşı çıkmıştır. Ancak bu arada ilginç bazı durumlar da yaşanmıştır. Kudüs’ün İsrail’in başkenti olmasını destekleyen Amerika’lı Hıristiyan Evanjelikler’e destek, hiç beklenmedik ülkelerden gelmiştir. Bunlar: ‘İsrail ile savaşmanın haram olduğunu’ ve ‘Filistin topraklarının Allah tarafından İsrailliler’e verildiğini’ açıklayan Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’dir. Böylece, meşhur Fransız araştırmacı Olivier Roy’un ‘Müslüman evanjelikler’ tespiti doğru çıkmıştır. Roy, bu tespitinde belirttiği gibi İslam dünyasındaki fundamentalistler, bilindiğinin aksine ‘Batı karşıtı’ değildirler. Onların karşıt ve düşman oldukları kimseler kendi dindaşlarıdır yani Müslümanlardır. Böylece Roy’un tespiti doğru kabul edilecek olursa, İslam dünyası ‘nur (?) topu gibi’ iki yeni evanjelik ülkeye sahip olmuştur denebilir. Her yıl iki milyon Hıristiyan’ın ziyaret ettiği Kudüs’e dair Hıristiyanlar’ın ürettikleri bilgi ve açtıkları merkezler ile İslam dünyasının ilgisizliği mukayese edildiğinde, Kudüs ile gerçekten kimlerin ilgilendiği daha iyi anlaşılmaktadır. Birleşmiş Milletler’de büyük bir destekle dünyadaki vicdanın sesine tercüman olan ülkemizin başarısı, en kısa zamanda içeride de karşılığını bulmalı; başta Diyanet İşleri Başkanlığı olmak üzere kurulmasını teklif ettiğimiz ‘Kudüs’le İlişkiler Dairesi’ yanında ciddi araştırma merkezleriyle bu süreç taçlandırılmalıdır.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Roma İmparatorluğu&#8217;ndan Kudüs İmparatorluğu&#8217;na</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/roma-imparatorlugundan-kudus-imparatorluguna/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Anıl Çeçen]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 31 Dec 2017 21:34:06 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kapak]]></category>
		<category><![CDATA[4. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Anıl Çeçen]]></category>
		<category><![CDATA[İsrail]]></category>
		<category><![CDATA[Kudüs]]></category>
		<category><![CDATA[Ocak 2018]]></category>
		<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>
		<category><![CDATA[Roma]]></category>
		<category><![CDATA[Roma İmparatorluğu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1490</guid>

					<description><![CDATA[Önümüzdeki dönemde Türk devleti doğu ve güneydoğu bölgeleri kadar batı kıyılarından da bir bölünme riski ile İsrail’in yeni Kudüs İmparatorluğu projesi sebebiyle karşı karşıya kalacaktır. Yeni dönemde İsrail Orta Doğu’dan daha çok, Akdeniz bölgesi üzerindeki etkinliğini artırarak yol haritasına devam etmek isteyecektir. Dünya tarihinde gelmiş geçmiş imparatorluklar içerisinde en uzun süreli hegemon güç olarak Roma İmparatorluğu en başta gelmektedir. Romalılar hem en büyük dünya gücü olmuşlar hem de uzun süreli bir yönetim ile yer kürenin merkezi denizi olan Akdeniz’i bir iç göl olarak ellerinde tutmuşlardır. Tarihin daha çok üç büyük kıtadan oluşan merkezi bölgesinin tam ortasında yer alan Akdeniz her zaman için dünyanın ortasındaki hegemonya alanı olarak yeryüzü tarihinde etkin bir konuma sahip olmuştur. Üç kıtadan oluşan dünya ana karasının hegemonya altına alınmasında her zaman Akdeniz önde gelen bir yere sahip olmuştur. Böylesine bir jeopolitik konumu olduğu için Akdeniz’in tam ortasında bir çizme gibi sarkan İtalyan yarımadası önde gelen bir yere sahip olmuş ve bu yarımadanının merkezi konumundaki Roma kenti de tarihin en büyük ve güçlü devletinin merkezi olmuştur. Dünya tarihinin sayfaları incelenirken Roma İmparatorluğunun Milattan önceki yüzyıllardan gelerek Milattan sonraki yüzyıllara uzanan macerası açıkça görülebilmektedir. Milattan önce ikibinli yıllarda kurulmuş olan Roma önce bir kent sonra bir şehir devleti &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Önümüzdeki dönemde Türk devleti doğu ve güneydoğu bölgeleri kadar batı kıyılarından da bir bölünme riski ile İsrail’in yeni Kudüs İmparatorluğu projesi sebebiyle karşı karşıya kalacaktır. Yeni dönemde İsrail Orta Doğu’dan daha çok, Akdeniz bölgesi üzerindeki etkinliğini artırarak yol haritasına devam etmek isteyecektir.</strong></p>
<p>Dünya tarihinde gelmiş geçmiş imparatorluklar içerisinde en uzun süreli hegemon güç olarak Roma İmparatorluğu en başta gelmektedir. Romalılar hem en büyük dünya gücü olmuşlar hem de uzun süreli bir yönetim ile yer kürenin merkezi denizi olan Akdeniz’i bir iç göl olarak ellerinde tutmuşlardır. Tarihin daha çok üç büyük kıtadan oluşan merkezi bölgesinin tam ortasında yer alan Akdeniz her zaman için dünyanın ortasındaki hegemonya alanı olarak yeryüzü tarihinde etkin bir konuma sahip olmuştur. Üç kıtadan oluşan dünya ana karasının hegemonya altına alınmasında her zaman Akdeniz önde gelen bir yere sahip olmuştur. Böylesine bir jeopolitik konumu olduğu için Akdeniz’in tam ortasında bir çizme gibi sarkan İtalyan yarımadası önde gelen bir yere sahip olmuş ve bu yarımadanının merkezi konumundaki Roma kenti de tarihin en büyük ve güçlü devletinin merkezi olmuştur. Dünya tarihinin sayfaları incelenirken Roma İmparatorluğunun Milattan önceki yüzyıllardan gelerek Milattan sonraki yüzyıllara uzanan macerası açıkça görülebilmektedir.</p>
<p>Milattan önce ikibinli yıllarda kurulmuş olan Roma önce bir kent sonra bir şehir devleti daha sonra bir ülke devletinin başkenti ve en sonunda da dünyanın merkezi olarak insanlık tarihinde yerini almıştır. Bu nedenle bütün Akdeniz’i kaplayan, Avrupa kıtası ile beraber, Orta Doğu ve Kuzey Afrika topraklarını sınırları içerisinde biraraya getiren bir büyük dünya imparatorluğu, Roma merkezli olarak dünya tarihini sonraki yüzyıllara doğru yönlendirmiştir. Roma kenti giderek küresel bir imparatorluğun merkezi haline gelirken, dünya tarihi için de belirleyici olmuş ve sonraki dönemlerde gündeme gelen oluşumların kaynak noktasını oluşturmuştur. Batı Akdeniz’den gelerek doğu Akdeniz’i işgal eden, bu iç denizi kendi gölü konumuna getiren Romalılar, Akdeniz üzerinden üç büyük kıtaya egemen olmuşlar ve bu nedenle de iki bin yılı aşkın bir süre boyunca egemenliklerini sürdürebilmişlerdir. Şehir devletinden ülke devletine, ülke devletinden imparatorluk devletine geçiş aşamaları yaşandıktan sonra krallık ve cumhuriyet yönetimleri arasında bir bocalama dönemi geçirilmiş ve bundan sonra da tam anlamıyla bir imparatorluk düzeni kurularak dünyanın orta denizi olan Akdeniz çevresinde bir küresel güç odağı oluşturulmuştur. Böylece geleceğin jeopolitik biliminin ilk verilerinin Roma döneminde ortaya çıktığı görülmüş ve sonraki dönemlerdeki devletleşme olgularında bu birikimin yansımaları hissedilmiştir.</p>
<p><strong>Roma Denince Akla Roma Hukuku Gelir</strong></p>
<p>Romalılar imparatorluk çağında o dönemin koşullarına göre çok ileri gitmişler ve gelişmiş bir hukuk sistemi kurarak güçlü devlet yapılarının uzun süreli bir biçimde ayakta kalmasını sağlayacak kurumlaşma sürecine giden yolu açmışlardır. Roma denilince akla önce Roma hukukunun gelmesi de böylesine gelişmiş bir kamu düzeni örgütlenmesinin Romalılar tarafından başarılmış olmasındandır. Roma kenti imparatorluk merkezi olarak böylesine bir büyük kurumlaşmanın öncülüğünü yapmış ve böylece üç kıta üzerindeki geniş hegemonya düzeninin temelleri atılabilmiştir. Roma şehir devleti güçlenerek İtalya yarımadasını ele geçirdikten sonra yayılmaya devam etmiş ve daha sonra Balkanlar ile Anadolu üzerinden Orta Doğu’ya gelerek Milattan yüzyıllar önce kurulmuş bulunan İsrail devletini yıkmıştır. İmparatorluk çağında Romalılar yayılırken dünyanın merkezi alanı olan Orta Doğu’yu da ele geçirmişler ve bu doğrultuda kendilerinden önce merkezi alan devleti olarak kurulmuş olan İsrail devletini yıkmışlardır. Tam da Milat dönüşümünün ortaya çıktığı anda gerçekleşen bu tarihsel olgu daha sonraki dönemlerde gerçekleşen ve dünya gündemini belirleyen siyasal oluşumların tetikçisi olmuş ve bugünlere gelinirken, Roma İmparatorluğunun Orta Doğu’daki İsrail devletini yıkışının sonuçları dünya tarihinin akışını belirlemiştir.</p>
<p>Kudüs merkezli İsrail devleti tarihte üçüncü kez kurulmuştur. İlk Yahudi devleti Yahudilerin Mısır’dan kovulmasından sonra Filistin topraklarında kurulmuş ama bir süre sonra Mezopotamya gücü olarak ortaya çıkan Babil krallığının saldırılarıyla yıkılmış ve Yahudiler için Babil sürgünü dönemi başlamıştır. Babil krallığının yıkılmasından sonra ise ikinci kez İsrail devleti bir yahudi yapılanması olarak yeniden kurulmuş ama Romalıların Orta Doğu’ya gelmeleriyle beraber ikinci kez yıkılmıştır. İkibinyıl önce Roma impartorluğu tarafından yıkılmış olan İsrail devleti yirminci yüzyılın ortalarında Amerikan imparatorluğu tarafından yeniden kurulmuştur. İkibin yıllık rüya ikinci dünya savaşı sonrasında gerçekleşirken bu coğrafyanın tarihsel süreç içerisinde ortaya çıkan siyasal yapılanması altüst edilmiş Müslüman Arap dünyası içerisinde İngiltere ve ABD’nin zorlamalarıyla bir Yahudi devleti olarak İsrail için yer açılmıştır. Yahudiler ikibin yıl sonra eski topraklarına geri dönerken, bu ülkede yüzyıllardır yaşamakta olan Filistinlilerin topraklarına el koymuşlar ve böylece geleceğe dönük olarak bir çatışma ortamı yeniden yaratılmıştır. İsrail’in kurulmasıyla ve Filistinlilerin topraklarına el konulmasıyla başlayan süreç içerisinde tam altmış yıldır Orta Doğu’da savaş devam etmekte, İsrail’e geri dönen yahudiler için sürekli yeni yerleşim merkezleri açılarak Filistin halkının ülkesi elinden alınmakta ve onlara kendi toprakları üzerinde devletlerini kurma hakkı tanınmamaktadır. Dünyanın hiç bir ülkesinde görülmeyen baskı ve terör kutsal topraklar ilan edilen alanda sürekli olarak yaşanmaktadır. Bu çerçevede yüzyıllar sonra kurulmuş olan İsrail, yirminci yüzyılın ikinci yarısında dünya barışının önündeki en büyük engel olarak ortaya çıkmıştır.</p>
<p>Yahudileri ikinci İsrail’i yıkan Romalılar bu topraklardan çıkarmalarına rağmen iki bin yıl sonraki geri dönüşte üçüncü kez gündeme gelen İsrail devleti, Filistinliler ile savaşmaktadırlar. Bir anlamda Romalıların suçunun bedelini Filistinlilere ödetmektedirler. Yarım yüzyılı aşkın bir süredir devam eden çatışmalarda yüzbinlerce Filistinli Siyonizmin pençeleri altında kalarak yaşamını yitirmiş ve bir türlü barış sağlanamamıştır. Milat dönüşümü sırasında Romalıların yokettiği Yahudi devleti yeniden kurulurken, kendisine Kudüs’ü başkent olarak seçmekte ve bu kenti tıpkı Romalıların Roma kentini Akdeniz’in merkezi yaptığı gibi dünyanın orta denizinin merkezi konumuna getirmeğe çaba göstermektedirler. Bir anlamda Roma İmparatorluğunun yerini iki binyıl sonra Kudüs imparatorluğu almağa hazırlanmaktadır. Tarihin garip bir cilvesi olarak dönem değişikliği sırasında roller ve konumlar da değişiklik göstermekte ve eskisinin tamamen zıddı bir durum ortaya çıkmaktadır. Akdeniz ve civarı ikibin beşyüz yıl Roma merkezli olarak yönetildikten sonra, ikibinli yıllarda şimdi de Kudüs üzerinden Akdenizi ve bu orta su gölünü çevreleyen üç kıtayı hegemonya altına alacak yepyeni bir siyasal yapılanmanın bölgeye dayatıldığı görülmektedir.</p>
<p><strong>Akdeniz İmparatorluğuna Doğru</strong></p>
<p>İkinci İsrail’i yıkan Roma imparatorluğunun merkezi olan Roma kenti bugün İtalya Cumhuriyetinin başkentidir. Akdenizin mavi sularının oluşturduğu turistik cennet yörelerinin tam ortasında yer alan İtalyan yarımadasında yer alan ulus devletin merkezi olarak Roma kenti bugün de önemli bir konuma sahip bulunmaktadır. Ne var ki Fransız-Alman ekseninde oluşturulmuş olan Avrupa Birliği kıtasal yapılanması içerisinde yer aldıktan sonra İtalya artık kendi kendini yönetemez bir duruma sürüklenmiş ve daha sonraki aşamada ortak para birimi olarak Euro gölgesinde yer alınca iyice bağımlı bir yapılanmaya ve çöküşe doğru sürüklenmiştir. Geçen yıl ABD üzerinden başlatılmış olan küresel ekonomik kriz dünya bankalar sistemi üzerinden Avrupa kıtasına yönlendirilince önce Akdeniz ülkeleri bu durumdan etkilenmiş ve Avrupa kıtasının bu yoksul ülkeleri ciddi ekonomik sarsıntılar geçirerek çökme noktasına gelmişlerdir. Yunanistan ile patlak veren bu çözülme sürecinde Portekiz, İspanya ve Fransa’dan sonra İtalya da sıraya girmiştir. ABD ve yahudi lobilerinin desteği ile üç dönemdir İtalya’da başbakanlık yapan zengin işadamı ve medya patronu Berlusconi sonunda teslim bayrağını çekerek İtalya’nın da iflas ettiğini açıklamıştır. Euro yüzünden son beş senedir ciddi bir ekonomik durgunluğa mahkum edilmiş olan İtalya, kendini kurtarmak üzere yeniden ulusal para birimi olan lirete geri dönüş için hazırlık yaptığı bir sırada küresel ekonomik krize teslim olarak iflas etmiştir.</p>
<p>İtalyan Cumhuriyetinin iflasını resmen açıklayan başbakan Berlosconi devletini kurtarmak üzere harekete geçmiş ve ilk olarak İsrail’e giderek Kudüs’ü ziyaret etmiştir. Avrupa Birliği üyesi bir ülke olarak İtalya’nın ekonomik çöküşü için çözüm yeri ararken öncelikle birliğin merkezi olan Brüksel’e ya da birliğin güçlü devletlerinin başkentleri olan Paris ile Berlin’e gitmesi gerekirken Avrupa Birliği ile hiç de resmi bağlantısı olmayan İsrail’e gitmesi ve iflas eden İtalyan devletini kurtarmak için yardımı bu küçük ülkeden talep etmesi düşündürücü bir gelişme olarak değerlendirilebilir.</p>
<p>Bugünkü dünya düzeninin görünen yüzünün yanısıra bir de görünmeyen arka yüzünün de olduğunu hatırlatması açısından, İtalyan başbakanının İsrail’e öncelik vermesi önemli ipuçlarını da beraberinde taşımaktadır. Ayrıca dünyanın en büyük patronu olan Amerika Birleşik Devletleri dururken Orta Doğunun en küçük devletine öncelik verilmesinin anlamı üzerinde de durmak gerekmektedir. Dünyanın süpergücü olan ABD’nin başkenti olan Washington’a ya da kapitalist sistemin merkezi olan New York’a giderek ekonomik bataktan çıkışın koşulları ve yöntemleri üzerinde görüşmeler yapacağına, İtalyan başbakanının bu büyük devletleri ve süper güçleri bir yana bırakarak Akdeniz’in en küçük devletini öncelikle ziyaret etmesinin anlamı üzerinde durulması gerekmektedir. Böylesine çelişkili bir görünümün çıktığı aşamada üç dönem başbakanlık yapan zengin işadamı Berlosconi’nin bir bildiğinin olması gerekir.</p>
<p>İki bin yıl önce Roma kenti dünyanın en büyük gücü olarak Filistin topraklarındaki yahudi devleti olan ikinci İsrail’i yıkarken dünya tarihinin iki binli yıllara girdiği yeni aşamada bu kez çöken Roma’nın yardım istemek üzere İsrail’e ve uluslararası hukuka aykırı bir biçimde bu devletin başkenti olarak ilan edilen Kudüs’e yöneldiği görülmektedir. Dün İsrail’i yıkarak haritadan silecek kadar güçlü olan Roma, bugün çökme noktasında yardım ve destek almak üzere Kudüs’e yönelmektedir. Bir anlamda tarihsel roller tersine dönmekte, Akdeniz kıyısında eskiden var olan Roma imparatorluğunun yerini iki bin yıl sonra Kudüs imparatorluğu almaktadır. Eskiden Roma’dan Kudüs’ün yıkılmasının emri çıkarken bugün Roma’dan çıkan irade Kudüs’ten yardım istemek doğrultusunda gündeme gelmekte ve geçmişle çelişen bir çizgiyi ortaya koymaktadır.</p>
<p><strong>Kutsal Kent Kudüs</strong></p>
<p>Üç büyük dinin kutsal kenti olan Kudüs, günümüzde doğu ve batı olarak ikiye bölünmesine rağmen her geçen gün adım adım İsrail işgali altına girmektedir. Uluslararası hukuka göre serbest şehir olarak korunması gereken kutsal Kudüs kenti, zaman ilerledikçe İsrail’in çeşitli atraksiyonları ile Yahudilerin kontrolü altına girmekte ve bu kentte geçmişten bu yana devam eden Müslüman ve Hıristiyan varlığı giderek ortadan kalkmaktadır.</p>
<p>İslam dünyası ve Hıristiyan batı bloku tarafından kabul edilemeyecek böylesine bir işgal tırmanması karşısından birçok ülke tepki gösterirken, İsrail’in dostları ve değişik ülkelerde çok etkin çalışmalar yürütmekte olan Siyonist lobiler İsrail’in bu haksız saldırılarına ve işgal tırmandırmalarına bir şemsiye oluşturarak koruyucu bir tutum izlemektedirler. Küresel sermayenin ve medya kanalları ile siyasal merkezlerin sürekli olarak Siyonist lobiler tarafından ele geçirilmesi ve kontrol altında tutulması nedeniyle, İsrail hiç bir ülkeyi ya da siyasal gücü takmamakta ve bildiğini okuyarak geleceğe dönük Yahudi egemenliğindeki bir dünya devletinin temellerini Akdeniz kıyılarında atmağa çaba göstermektedir. İsrail’in Siyonist yönetimi haksız girişimlerini ve hukuka ters düşen uygulamalarını perdelemek üzere Kudüs kentini öne çıkarmakta ve bu kentin kutsallığının üç büyük din tarafından kabul edilmesini Siyonist hegemonyacı politikalar doğrultusunda çıkarcı bir biçimde kullanmaktadır. İsrail işgalci bir ülke olmasına rağmen Kudüs’ü başkent ilan etmekte ve Tel Aviv’deki devlet yapılanmasını geçici olarak göstermekte, geleceğin dünya devletinin başkenti olarak Kudüs’ü hazırlamaktadır.</p>
<p>Siyonizm’e göre Kudüs önce İsrail’in, sonra Orta Doğu ve Avkdeniz’in en sonunda da dünyanın merkezi olacaktır. Kudüs kentinin kuzeyinde bulunan Siyon tepesinde oluşturulacak yahudi krallığı yeniden bir dünya imparatorluğunu, Kudüs merkezli olarak kuracaktır.<br />
Dünyanın önde gelen bütün devletleri Kudüs’ün İsrail’in başkenti olmasını kabul etmeyerek bu duruma itiraz etmektedirler. Onlara göre İsrail’in merkezi Tel Aviv olarak kalmalı ve üç büyük din açısından kutsal bir kent olan Kudüs serbest bir şehir olarak dünyanın bütün insanlarına açık olmalıdır. Kutsal kitaplarda da kutsallığı dile getirilen bir kent olarak Kudüs’ün serbest bir şehir olarak statüsünün korunması, gerekirse Birleşmiş Milletler yönetimine devredilmesi gerekmektedir. Ne var ki Siyonist İsrail yönetimi bütün bu gerçekleri görmezden gelerek Kudüs üzerindeki işgalci girişimlerini tırmandırmakta ve kentin batısını eline geçirdikten sonra doğu Kudüs’ü de yavaş yavaş kontrolü altına almaktadır.</p>
<p>Filistin devletinin başkenti olarak ilan edilmiş olan Doğu Kudüs’ü Araplara bırakmamakta kararlı görünen İsrail, kentin merkezi alanını da hem yer üstünden hem de yer altından ele geçirmekte, ağlama duvarının yanında büyük Süleyman Mabedini yeniden inşa etmek üzere Mescidi Aksa camisini yeraltından toprak kazıyarak kendiliğinden bir çöküşe doğru sürüklemektedir. İsrail’in artık açığa çıkan bu kötü niyetli girişimlerine İslam ve Hıristiyan din merkezleri karşı çıkmakta ve bu nedenle gelecekte bir din savaşına gidecek olaylar kendiliğinden tırmanmaktadır. Bir üçüncü dünya savaşı ile Armegedon senaryolarını gerçekleştirmek isteyen Siyonist çevreler İsrail’in bu bilinçli ve kararlı girişimlerini açıktan desteklemektedirler. Bu yüzden de dünya ülkeleri adım adım bir üçüncü dünya savaşına doğru sürüklenmektedirler. Armegedon senaryosunun kısa zamanda bir kıyamet olgusuna dönüşeceği konusunda birçok kesim fikir birliği içinde görünmektedir.</p>
<p><strong>İsrail’in Küstahlığı</strong></p>
<p>İsrail tarihinin gelmiş geçmiş en fanatik yönetiminin hükümet olduğu bir aşamada başbakan Kudüs’ü resmen Yahudi devletinin başkenti olarak ilan etmekte ve bunu da üç bin yıl önce kenti yahudilerin inşa ettiği gerekçesine dayandırmaktadır. İsrail’in fanatik siyonist başbakanı Kudüs’ü bir yerleşim yeri olarak değil ama bir yahudi başkenti olarak gördüklerini açıklarken, uluslararası alanda İsrail’e yöneltilen bütün suçlamalara karşı çıkarak bir anlamda küresel alanda herkese ve her kesime meydan okuyordu. Siyonist hegemonya planı doğrultusunda önlerine çıkan bütün engelleri her türlü komplo ve senaryo ile aşmasını bilen İsrail yönetimi, bütün dünyada kendilerine karşı gelişen karşıt eğilimleri ve politikaları ciddiye almadan bildikleri yolda ilerleyeceklerini çekinmeden ilan edebiliyordu.</p>
<p>Bu açıdan gelinen nokta küresel barış ortamının korunabilmesi açısından son derece önem taşımaktadır. Bir tarafta hiç bir engel, hukuk ya da hak tanımayarak Siyonist işgale devam eden İsrail devleti ve onun dünyaya yayılmış olan Siyonist destekçi lobileri diğer yanda da tüm insanlık ve dünya uluslarıyla devletleri karşı karşıya gelmiş durumdadır. Şimdiye kadar her türlü komplo ve senaryonun denenerek uygulanmasıyla gelinmiş olunan aşamada artık her şey açığa çıktığı için göz göre göre bir çılgınlık tırmanışı bütün insanlığın gözleri önünde sürdürülmek istenmektedir.</p>
<p>Dünya savaşlarını Siyonist hedefler için çıkartabilen çılgınlık, Makyavelist bir çizgide yola devam ederken kutsal kent olarak Kudüs’ü öne çıkararak kamuoyunun gözünü boyamağa kalkmaktadır. Bu nedenle de İsrail kavgası ve siyonizm davası bir Kudüs sorunuymuş gibi gösterilmektedir. Kudüs’ün kutsallığının öne çıkarılmasıyla yükselen tepkiler ve eleştirilerin önü kesilmeğe çalışılmaktadır.</p>
<p>Siyonizm’in dünya hegemonyası doğrultusunda her yolu denemekten çekinmeyen İsrail’in güçlü lobileri aracılığı ile Birleşmiş Milletler örgütünü Kudüs’e taşımak üzere harekete geçtiği ve böylece dünyanın merkezini New York’tan Kudüs’e getirmek için çaba sarf ettiği anlaşılmaktadır. Tarihin ortaya koyduğu gibi bütün büyük siyasal güçlerin yükseliş dönemlerini çöküş süreci izlemektedir. Yükselen ABD hegemonyası üzerinden kurulmuş olan İsrail devletinin Amerikan hegemonyasının inişe geçtiği bir aşamada bu ülkedeki Siyonist lobiler üzerinden küresel güç merkezini kutsal kent olan Kudüs’e taşımak üzere girişimlerde bulunduğu anlaşılmaktadır.</p>
<p>ABD’nin başkenti Washington’daki bütün devlet daireleri ve resmi kamu kurumlarının binaları eski Roma İmparatorluğu dönemindeki binalara benzer bir mimari stilde yapılmıştır. ABD’yi kuranlar tarihin en büyük imparatorluğu olan Roma İmparatorluğu gibi bir büyük siyasal gücü ortaya çıkarmak isterlerken, bu büyük devleti kendilerine örnek almışlardır. Yüz yıllık ABD hegemonyasını kalıcı bir siyasal yapılanmaya dönüştürmek isteyen Amerikalıların, küresel emperyalizmlerini yeni bir Roma İmparatorluğu doğrultusunda geliştirmeye çalıştıkları anlaşılmaktadır.</p>
<p>ABD’nin sırtından ortaya çıkan ve her geçen gün ABD gücü ile daha da büyüyen Siyonizm ve İsrail olgularının yakın gelecekte dünyanın alacağı biçimlenmede daha fazla etkili olacağı anlaşılmaktadır. Süper güç olan ABD’nin ordusunu kendi çıkarları ve bölgesel hegemonyası için Orta Doğu’ya getirten İsrail, kendisini en fazla tehdit eden Arap gücü olarak Irak devletinin ortadan kaldırılmasını sağlamış ve şimdi de bu orduyu gene kendisini bölgesel hegemonyada en büyük rakip olarak tehdit eden İran’a karşı kullanmağa çalışmaktadır.</p>
<p>ABD önderliğinde oluşturulan Nato askeri gücünü ve bu örgüt içinde yer alan Türk silahlı kuvvetlerini gene kendi emperyal amaçları doğrultusunda kullanmak isteyen Yahudi devleti, Akdeniz kıyılarında oluşturulacak yeni Roma İmparatorluğunu ABD ya da AB merkezli değil İsrail merkezli olarak oluşturmağa çaba göstermekte ve bu doğrultuda Kudüs İsrail’in başkenti olarak bölgenin merkezi yapılmağa çalışılmaktadır.</p>
<p>İsrail devletinin artık kendisine tüm Orta doğu ülkelerini içine alan merkezi coğrafyada bir kara hakimiyeti politikası değil aksine şimdiye kadar sırtını döndüğü Akdeniz bölgesine yüzünü çevirerek bir deniz hakimiyeti üzerinden Büyük İsrail’i Kudüs İmparatorluğu konumunda yeni Roma İmparatorluğu olarak gerçekleştirmeye çalıştığı anlaşılmaktadır. Bu doğrultuda İsrail’in son yıllarda Akdeniz ülkelerine karşı ilgisi fazlasıyla artmış ve giderek bu ülkelerin içişlerine dolaylı yöntemlerle kendi çıkarları doğrultusunda karışmağa başlamıştır.</p>
<p>Bir Macar Yahudisi olan Sarkozy’nin İsrail güdümündeki Siyonist lobilerin desteği ile Fransa Cumhurbaşkanı yapılmasıyla Avrupa Birliği süreci sona ermiştir. Başkan olmadan Türkiye’nin Avrupa üyeliğine karşı çıkan Sarkozy göreve gelir gelmez, Almanya’ya sırtını dönerek Akdeniz Birliğini gündeme getirmiş ve böylece Akdeniz üzerinden İsrail’e el uzatmıştır. Fransa öncülüğünde bir Latin dayanışması İtalya, İspanya ve Portekiz’i Akdeniz Birliğine çekmiş, AB süreci duraklarken Akdeniz ağırlıklı projeler öne çıkmıştır.</p>
<p>İki binli yıllara girerken, ABD desteği ile İsrail, Fas’ın başkenti Rabat kentinde bir Akdeniz zirve toplantısı düzenleyerek, geleceğe dönük İsrail merkezli bir Akdeniz Birliğinin temellerini atarken Avrupa Birliği de İspanya’nın Barcelona kentinde Euromed toplantısını yaparak İsrail’in Kudüs merkezli Akdeniz projesine karşı çıkmış ve tıpkı Roma İmparatorluğu döneminde olduğu gibi İtalya ve Roma üzerinden bir Akdeniz açılımını hedeflemiştir. Ne var ki ABD’yi yönlendiren Siyonist lobiler ve gene onların denetimi altındaki uluslarası kapitalist sistem böylesine bir gelişmeye izin vermemişlerdir. Sarkozy Fransa’sı ile beraber Berlosconi İtalya’sı de Siyonizmin yönlendirmesi altına girmiş ve bu durum giderek bütün Akdeniz ülkelerini yakından etkilemiştir. Doğu Akdeniz’de yahudilerin tarihsel rakibi olan Yunanlılar ve onların devleti de bu durumdan fazlasıyla etkilenerek bocalamaya başlamışlar ve siyonistler tarafından yapay olarak çıkartılan küresel ekonomik krizin ilk kurbanları arasına girmişlerdir.</p>
<p>Kurulduğu günden bu yana Kıbrıs adası ile jeopolitik karşı kıyı politikaları nedeniyle yakından ilgilenen İsrail, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetini Kürt İsrail’den sonra Türk İsrail görünümünde üçüncü İsrail devletine dönüştürürken, Kıbrıs’ın ötesindeki Girit adası ile de yakından ilgilenerek bu büyük adanın Yunanistan’dan kopartılarak ayrı bir devlet olması için destek vermiş daha da ileri giderek İsrail uçakları ve ordusu için Girit adasını bir askeri üs konumuna getirmiştir.</p>
<p><strong>İsrail’in Ege Adalarına İlgisi</strong></p>
<p>Yunanistan’ın çöküş sürecinde Ege adaları ile yakından ilgilenen İsrail, küresel sermaye üzerinden bu adaları teker teker satın almağa başlamış ve daha da ileri giderek Selanik’in Yunanistan devletinden kopartılarak Makedonya’nın başkenti olması için Siyonist lobileri seferber etmiştir. Üsküp ve Selanik bir araya gelirken Ege’de kıyısı olan bir Büyük Makedonya devleti gelecekte İsrail’e gelmekten çekinen Amerikan ve Avrupa Yahudilerinin gelerek rahatlıkla yerleşebileceği ikinci bir Yahudi devleti olarak hazırlanmaktadır. Böylece Doğu Akdeniz bölgesi İsrail merkezli olarak yeniden düzenlenirken Kudüs başkent olarak öne çıkarılmış ve bu duruma bölge ülkelerinin karşı çıkmasına izin verilmemiştir. Yunanistan’dan kopmakta olan Batı Trakya’nın Doğu Trakya ile birleşerek yeni bir Trakya devleti oluşumuna da yeni Akdeniz yapılanması içinde dolaylı olarak destek verilmiş ve böylece Türkiye’nin de Akdeniz Birliği sürecinde parçalanmasına göz yumulmuştur.</p>
<p>Akdeniz Birliği görünümünde bir Kudüs İmparatorluğu kurulurken bütün doğu Akdeniz İsrail merkezli olarak yeniden düzenlenmeğe çalışılmıştır. Böylesine bir süreçte Türkiye’nin Ege ve Akdeniz bölgelerinin de ayrı siyasal yapılanmalar içerisinde eyaletleşmesine giden yollar açık tutulmağa çalışmış, Avrupa Birliği kriterleri doğrultusunda bu bölgelerin Ankara’dan uzaklaştırılarak birer yeni Akdeniz devleti olarak öne çıkmaları istenmiştir. Bu tür girişimlerin sonucunda Türkiye’de Trakya ve İyonya devletleri konusu tartışılmağa başlanmıştır. İsrail merkezli Kudüs İmparatorluğu oluşumu Türkiye Cumhuriyetini de diğer Akdeniz ülkeleri gibi parçalayarak yeni bir yapılanmaya doğru sürüklemektedir. Katalanya ve Bask devletleri ile İspanya parçalanırken, beşyüz yıl sonra İspanya içerisinden yeni bir Endülüs devleti çıkartılmağa çalışılmakta; Korsika ile beraber Sardunya, Sicilya, Girit ve Kıbrıs adaları tıpkı Malta adası gibi ayrı devletçikler haline dönüştürülerek Akdeniz Birliğinin yeni eyaletleri yapılmak istenmektedir. Ayrıca Po ovasındaki Padanya siyasal oluşumu desteklenerek İtalya’nın da tıpkı İspanya ve Fransa gibi bölünmesinin önü açılmakta ve ortaya çıkacak küçük devletçiklerin birer Akdeniz Birliği eyaleti olarak İsrail merkezli Kudüs imparatorluğunun hegemonya alanı içerisine girmeleri sağlanmak istenmektedir. Avrupa ülkelerindeki Siyonist lobiler İsrail merkezli Akdeniz Birliği için uğraşırlarken, Avrupa Birliği gelişmelere tümüyle geride kalmakta ve diplomatlar birbirlerine rol yaparak zaman kazanmağa çalışmaktadırlar. AB oluşumu içerisinde Bologna sürecinin öne çıkartılması, İtalya üzerinden yeni bir Akdeniz açılımını gündeme getirmiş ve böylece Brüksel ya da Frankfurt merkezli bir Avrupa Birliği oluşumunun geride kalması dolaylı olarak sağlanmıştır. Şimdi Bologna sürecinde yavaş yavaş eski Roma İmparatorluğu döneminde olduğu gibi bir Akdeniz Birliği oluşumu öne çıkartılmaktadır. Akdeniz kıyısındaki ülkelerin ilgisi Avrupa üzerinden Akdeniz bölgesine kayarken İsrail daha aktif bir biçimde devreye girerek bu ülkelere Almanya ve İngiltere’ye karşı Fransa ve İtalya gibi Latin ülkeleriyle işbirliği ekseninde sahip çıkmaktadır. Sarkozy ve Berlusconi artık açıkça Akdeniz üzerindeki yeni İsrail hegemonyasının Avrupa’daki temsilcileri konumuna gelmişlerdir.</p>
<p>Avrupa Birliği biterken Akdeniz Birliği devreye girmekte ve bu süreç bütün Akdeniz ülkelerini İsrail merkezli bir Kudüs imparatorluğu doğrultusunda zorlamaktadır. Akdeniz’de kıyısı olan bütün Avrupa ve Afrika ülkeleriyle beraber Türkiye de bu yeni oluşumun kapsamı içerisine girmektedir. Böylesine bir projeden haberi olan İstanbul ve Ege Yahudilerinin bir kısmının Akdeniz kıyılarına yerleşerek bu yeni oluşum içerisinde yer almağa hazırlandıkları görülmektedir. İflasa sürüklenen Yunanistan’ın adaları üzerinde yeni bir Ege Cumhuriyeti oluşturulmak istenmektedir. Kıbrıslı Rumlar bu Ege adalarına göçe zorlanmaktadır. İspanya, Fransa ve İtalya üzerinden Yunanistan’a gelen parçalanma sürecinin Türkiye’nin Ege ve Akdeniz kıyılarını nasıl etkileyeceğinin şimdiden iyi hesaplanması gerekmektedir. Türkiye’nin iç çekişmeleriyle gayrimüslimlerin ve Türk kimliğini benimsemeyenlerin Ege ve Akdeniz kıyılarında toplanmaları, Türkiye Cumhuriyetinin önce batı bölgelerinden bölünebileceği gerçeğini öne çıkarmaktadır. Önümüzdeki dönemde Türk devleti doğu ve güneydoğu bölgeleri kadar batı kıyılarından da bir bölünme riski ile İsrail’in yeni Kudüs İmparatorluğu projesi sebebiyle karşı karşıya kalacaktır. Yeni dönemde İsrail Orta Doğu’dan daha çok, Akdeniz bölgesi üzerindeki etkinliğini artırarak yol haritasına devam etmek isteyecektir. Ulusal ve üniter Türkiye Cumhuriyetini korumakla görevli, Türk devletinin ve Türk ulusunun ilgili ve yetkili makamlarının bilgilerine saygı ile sunulur.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Dünya Amerika&#8217;dan Büyüktür</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/dunya-amerikadan-buyuktur/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet Akif Ersoy]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 31 Dec 2017 21:32:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kapak]]></category>
		<category><![CDATA[4. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Amerika]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Akif Ersoy]]></category>
		<category><![CDATA[Ocak 2018]]></category>
		<category><![CDATA[türkiye]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1486</guid>

					<description><![CDATA[Filistin yönetimi de kendi tabanının gözünde meşruiyetini kaybetmek istemiyorsa İsrail ile yapmış olduğu anlaşmayı (özellikle güvenlik anlaşması), kendini konumlandırdığı yeri ve bölgesel ilişkilerini gözden geçirmeli. Kudüs’ün Önemi ve Statüsü Bilindiği üzere ABD başkanı Donald Trump’ın Kudüs kararı, Birleşmiş Milletler’in almış olduğu ve kendi ülkesinin de daha önce onaylamış olduğu kararları yok saymak anlamına geliyordu. Bu, uluslararası hukukun apaçık ihlaliydi. İslamiyet, Hıristiyanlık ve Yahudilik açısından kutsal sayılan bu şehrin önemi, BM kararlarında da her zaman için kendini göstermişti. BM Genel Kurulu, 1947 tarihinde 181 sayılı kararı ile Kudüs’ü kendi himayesinde ve silahlardan arınmış bir şehir statüsüne koymuştu. Karara göre bu durum 10 yıl sürecek, sonrasında referandum ile bu statü gözden geçirilecekti. Ancak İsrail tüm bu kararlara rağmen Kudüs’ün Batı bölümünü, Ürdün de şehrin doğu bölümünü kontrol altına aldı. BM buna karşı Kudüs için daha önce belirlemiş olduğu statünün barış için gerekli olduğunu yineledi. Ne Ürdün şehrin doğusundan çekildi ne de İsrail batısından. Üstelik İsrail, Batı Kudüs’te Parlamento ve hükümet binaları açarak, başkenti olduğunu ilan etti. İsrail 1967 savaşı ile bu sefer Kudüs’ün doğu kısmını da işgal etti. BM bunun akabinde bugün sıkça duyduğumuz 252 sayılı kararı aldı. BM bu kararla, İsrail’e işgal ettiği bütün topraklardan geri çekilmesi çağrısında bulundu. Ancak her &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Filistin yönetimi de kendi tabanının gözünde meşruiyetini kaybetmek istemiyorsa İsrail ile yapmış olduğu anlaşmayı (özellikle güvenlik anlaşması), kendini konumlandırdığı yeri ve bölgesel ilişkilerini gözden geçirmeli.</strong></p>
<p><strong>Kudüs’ün Önemi ve Statüsü</strong></p>
<p>Bilindiği üzere ABD başkanı Donald Trump’ın Kudüs kararı, Birleşmiş Milletler’in almış olduğu ve kendi ülkesinin de daha önce onaylamış olduğu kararları yok saymak anlamına geliyordu. Bu, uluslararası hukukun apaçık ihlaliydi. İslamiyet, Hıristiyanlık ve Yahudilik açısından kutsal sayılan bu şehrin önemi, BM kararlarında da her zaman için kendini göstermişti. BM Genel Kurulu, 1947 tarihinde 181 sayılı kararı ile Kudüs’ü kendi himayesinde ve silahlardan arınmış bir şehir statüsüne koymuştu. Karara göre bu durum 10 yıl sürecek, sonrasında referandum ile bu statü gözden geçirilecekti. Ancak İsrail tüm bu kararlara rağmen Kudüs’ün Batı bölümünü, Ürdün de şehrin doğu bölümünü kontrol altına aldı.</p>
<p>BM buna karşı Kudüs için daha önce belirlemiş olduğu statünün barış için gerekli olduğunu yineledi. Ne Ürdün şehrin doğusundan çekildi ne de İsrail batısından. Üstelik İsrail, Batı Kudüs’te Parlamento ve hükümet binaları açarak, başkenti olduğunu ilan etti. İsrail 1967 savaşı ile bu sefer Kudüs’ün doğu kısmını da işgal etti.</p>
<p>BM bunun akabinde bugün sıkça duyduğumuz 252 sayılı kararı aldı. BM bu kararla, İsrail’e işgal ettiği bütün topraklardan geri çekilmesi çağrısında bulundu. Ancak her zaman olduğu gibi bu, sadece çağrı ile sınırlı kaldı ve İsrail’e ciddi bir yaptırım uygulanmadı.</p>
<p>BM, 1980 yılında da İsrail’in Kudüs girişimlerini ve işgalci politikalarını yok sayan kararını yineledi. 478 sayılı bu karar ile İsrail’in uygulamaları uluslararası hukukun ihlali olarak nitelendirildi.</p>
<p>BM’nin kararlarına göre, İsrail bir işgal devletidir ve bu işgal sahasını gün geçtikçe genişletmektedir. BM kararlar yayınlayıp, İsrail’e bu kararlara uyması çağrısında bulunmaktan öteye hiçbir zaman gidemedi. İsrail’in uluslararası kamuoyunu göz ardı ederek davranmasını engellemeye zemin hazırlayacak somut bir adım atamadı. İsrail, Kudüs’ü işgal ettiği ilk günden bu yana şehirdeki demografik yapıyı köklü şekilde değiştirdi.</p>
<p><strong>Trump’ın Kudüs Kararı</strong></p>
<p>ABD başkanı Donald Trump’ın kaos niteliğindeki Kudüs kararının geçmişi 1995’e dayanıyor. Bill Clinton’un başkanlığı döneminde ABD kongresi tarafından alınan kararla, İsrail’deki Amerikan büyükelçiliğinin Kudüs’e taşınması öngörülüyordu. Ancak bu karar her altı ayda bir çıkan bir kararname ile 22 yıl boyunca ertelendi. Peki Trump, göreve gelişinin ilk 6 ayında kararı ertelemesine rağmen, daha sonra önceki yönetimlerin aksine neden böyle bir karar aldı?</p>
<p>Trump, ABD tarihinde son 70 yıldır kongrede ve basınla ilişkilerde en az destek gören başkan konumunda. İç politikada ciddi sıkıntıları var. Onun için Yahudi lobisine ve İsrail’in desteğine ihtiyaç duyuyor. Trump’ın Kudüs kararını iç politika malzemesi olarak kullanmaya çalışması bir yana, bu kararın bu kadar rahat şekilde alınması da işin ayrı boyutu. Trump başkanlık koltuğuna oturduktan hemen sonra Arap dünyasında “Filistin meselesinin çözülmesinde olumlu bir rol oynayabileceği beklentileri” çok yaygındı. ABD Başkanı ilk yurt dışı ziyaretini de bölgeye gerçekleştirdi. Bu da söz konusu beklentileri daha da arttırdı.</p>
<p>Trump’ın ilk yurtdışı ziyareti kapsamında gerçekleştirdiği Suudi Arabistan gezisi, hem Arap dünyasında hem de dünya kamuoyunda büyük yankı uyandırdı. Burada bir ‘’Arap İslam-Amerikan’’ zirvesi yapıldı. Zirveye pek çok İslam ülkesinden katılım oldu. Körfez ülkeleri, “artan İran tehlikesine” karşı Trump’ı bir kurtarıcı olarak görüyor ve Obama döneminde “ABD’nin bölgeyi İran etkisine açması” yanlışından döneceğini öngörüyordu. Sonuçta Trump, daha seçimi kazanmadan İran ile varılan nükleer anlaşmaya karşı çıktığını deklare etmişti.</p>
<p>Körfez ülkeleri, başta Suudi Arabistan olmak üzere “İran” endişesinin giderilmesi için Trump’la tarihi sayılabilecek yüz milyarlarca dolarlık silah anlaşmaları imzaladı.</p>
<p>Trump ise gezisinin bu ayağını bitirip İsrail’e yönelirken, çıktığı iş gezisinden inanılmaz derecede kar elde etmiş bir tüccar gibi sevinçliydi. Ayrıca Trump’ın ‘Kudüs’ kararını açıklamasından önce Mısır ve Suudi Arabistan’a bunu ilettiği ve iki ülkenin buna karşı çıkmadığı yönündeki iddialar İsrail medyasında dile getirildi. Bu arada İstanbul’da İİT zirvesi toplanmışken, İsrail İstihbarat Bakanı Yisrael Katz’ın Suudi Arabistan medyasına verdiği mülakatta Veliaht Prens Muhammed Bin Salman’ı Tel Aviv’e davet etmesi ve Filistin–İsrail görüşmelerinde Suud’a arabuluculuk sinyali vermesi de gözden kaçırılmaması gereken bir ayrıntı. Bazı Arap ülkelerinin İsrail ile “normalleşme” çabaları bugün gelinen süreçte oldukça önemli. Özellikle Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin Filistin yönetimine İsrail ile uzlaşı için baskı yaptıkları, Arap basınında son dönemlerde sıkça karşılaştığımız bir konu. Sonuçta Körfez ülkeleri için İsrail, artan İran tehlikesine karşı müttefik olunabilecek bir güç konumunda değerlendiriliyor. Trump’ın bu kararı almasında İslam coğrafyasının içinde bulunduğu ortam da oldukça etkilidir. “Arap Baharı” denilen süreçle birlikte pek çok Arap ülkesinin içine düştüğü durum herkesin malumu. Müslüman ülkelerin birbirleriyle ekonomik, siyasi ve askeri çatışma alanlarına kadar taşınmış ihtilafları var.</p>
<p><strong>Küresel Mafyaya Tepkiler, İİT Zirvesi ve BM Genel Kurul Kararı</strong></p>
<p>ABD yönetiminin Kudüs kararına karşı verilen en güçlü tepki şüphesiz İstanbul’da Türkiye’nin dönem başkanlığında gerçekleştirilen İslam İşbirliği Teşkilatı olağanüstü zirvesi oldu. İslam ülkeleri, Doğu Kudüs’ü Filistin’in “işgal altındaki başkenti” kabul ederek Filistin meselesinde oldukça tarihi bir karar aldılar. Üstelik bütün dünyaya ve özellikle de Avrupa Birliği’ne “Filistin’in bağımsızlığını ve Doğu Kudüs’ü başkent olarak” tanımaları için çağrı yapıldı. Bu çağrı oldukça önemliydi çünkü Avrupa ülkeleri de Trump’ı yalnız bıraktı. Trump’ın agresif diplomasi dili aynı zamanda yeni güvenlik doktrininin de desteklenmediğini gösteriyordu. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ilk andan itibaren en sert şekilde kararı eleştirmesi, İsrail’e yönelik açıklamaları, ‘Kudüs kırmızı çizgimizdir.’ sözü ve Türkiye öncülüğünde başlattığı yoğun diplomasi, gönülsüz bazı Arap ülkelerini de peşinden sürükledi. İİT zirvesine düşük düzeyde temsilci göndererek ‘katılmış gibi’ yapanlar dahi ‘Doğu Kudüs Filistinin başkentidir.’ kararına itiraz edemedi. İİT zirvesi bu bağlamda bir kıvılcımı ateşleyerek meseleyi BM’ye taşımada önemli bir basamak oldu.</p>
<p>Bu süreçte Erdoğan’ın AB liderleri ve Papa ile yaptığı görüşmeler, Filistin Devlet Başkanı Mahmut Abbas’ın zirve konuşmasında sıklıkla dile getirdiği Kudüs’teki Hristiyanların durumu ve Hristiyan nüfus kuşkusuz uluslararası topluma verilmiş önemli bir mesajdı. Kudüs meselesi bu yolla sadece Arap veya İslam ülkelerinin değil uluslararası hukuka saygı gösteren tüm dünya milletlerinin gündemine taşınmış oldu. ABD’nin kararına dünyadan gelen tepkiler, BM Güvenlik Konseyi oylamasındaki yalnızlığı, tüm dünyayı ‘yardımları keseriz’ tehdidiyle hizaya çekme girişimine rağmen BM genel kurulundan çıkan sonuç ciddi bir göstergeydi. Amerika yakın vadede küresel bir mafya gibi davranmayı terk etmezse yalnızlaşmaya ve antipati toplamaya devam edecek. BM Genel Kurulu ve İİT zirvesinden çıkan sonuç, ABD’nin bu kararından vazgeçmesi için bir baskı unsuru oluşturur mu bununla ilgili şimdiden kesin bir çıkarımda bulunmak zor. Ancak ABD’yi yalnızlaştırdığı âşikar. ABD bu adımıyla bölgesel müttefiklerini de zor durumda bıraktı. Bugün İslam dünyasından yükselen tepkilere bakıldığında, kararı “kapalı kapılar ardında onaylayan” ülkelere de ciddi tepki söz konusu.</p>
<p>Sonuçta 1995 yılında alınan kararın uygulamaya konmamasının bir açıklaması vardı ve ABD bu şekilde, “tarafsız” görünümünü devam ettirmeyi hedefliyordu. Zira “tarafsızlık” ona Ortadoğu konusunda oldukça geniş bir manevra sahası açıyordu. Trump’ın kaos niteliğindeki kararı ve İsrail’in sevinç çığlıkları şüphesiz Ortadoğu dengelerinin yeniden şekillenmesinde çok etkili olacak gibi. Filistinlilerin uzun süredir ABD gözetiminde İsrail ile devam eden görüşmelerden bir sonuç çıkmayacağı ve İsrail ile uzlaşma çabalarının İsrail’e zaman kazandırdığı düşüncesi haklı çıktı.</p>
<p>Filistin yönetimi de kendi tabanının gözünde meşruiyetini kaybetmek istemiyorsa İsrail ile yapmış olduğu anlaşmayı (özellikle güvenlik anlaşması), kendini konumlandırdığı yeri ve bölgesel ilişkilerini gözden geçirmeli. Bunun yanı sıra Filistin davasının en önemli iki aktörü El Fetih ve Hamas arasındaki barışın bir an önce sağlanması da zaruri.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tarihin Kalbi Kudüs</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/tarihin-kalbi-kudus/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Halil Erdoğan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 31 Dec 2017 21:30:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kapak]]></category>
		<category><![CDATA[4. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Halil Erdoğan]]></category>
		<category><![CDATA[Kudüs]]></category>
		<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1483</guid>

					<description><![CDATA[Gerçekten kalıcı bir barış için bu gün bu şartlarda Müslüman, Hıristiyan ve Yahudilerin birlikte yaşayacakları ve bu birlikteliği sağlayacak bir idare anlayışı dışında bir çözüm bulmak mümkün olmadığı gibi bunun dışında bir arayış şehrin siyasi, dini, coğrafi ve demografik arka planına da uymayacaktır. Yerküremiz üzerinde siyasi, dini, kültürel ve ekonomik olarak hemen her devirde dünyanın ağırlık merkezi olmuş coğrafyalar vardır. Ancak hiçbir coğrafya dünyanın maddi ve manevi açıdan merkezi olan Kudüs kadar ehemmiyet arz etmemiştir. Onun bu hususiyeti tarih boyunca büyük istilaları üzerine çekmiş ve bu kutsal şehrin insanlarını bütün Filistin ile birlikte büyük felaketlere boğmuştur. Bu çerçevede, kutsal kitaplara, efsanelere ve tarihe mal olan ilkçağlardan günümüze kadar yaşanan istila hareketleri göz önüne alındığında, Müslümanların Kudüs’ü fethi ve bu kadim şehirdeki varlığı bilhassa dini ve insani değerler açısından büyük bir mana ifade etmektedir. Kudüs meselesi veya Filistin meselesi geniş bir platformda ve çok boyutlu olarak incelendiğinde, bu meselenin günümüzde yaşanan pek çok meseleyle doğrudan ve dolaylı bir ilişkisinin olduğu görülmektedir. Özellikle Siyonist işgal yönetiminin Filistin toprakları üzerindeki varlığını sürdürebilmek için kurduğu bağlantılar, dünyanın değişik bölgelerinde çeşitli krizlere ve sorunlara yol açmıştır. Siyonist devlet aslında Filistin toprakları üzerindeki varlığını bugün İslam ülkelerine hükmeden emperyalist yönetimlere borçludur. Siyonistlerin, işgalci anlayışla geldikleri topraklarda &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Gerçekten kalıcı bir barış için bu gün bu şartlarda Müslüman, Hıristiyan ve Yahudilerin birlikte yaşayacakları ve bu birlikteliği sağlayacak bir idare anlayışı dışında bir çözüm bulmak mümkün olmadığı gibi bunun dışında bir arayış şehrin siyasi, dini, coğrafi ve demografik arka planına da uymayacaktır.</strong></p>
<p>Yerküremiz üzerinde siyasi, dini, kültürel ve ekonomik olarak hemen her devirde dünyanın ağırlık merkezi olmuş coğrafyalar vardır. Ancak hiçbir coğrafya dünyanın maddi ve manevi açıdan merkezi olan Kudüs kadar ehemmiyet arz etmemiştir. Onun bu hususiyeti tarih boyunca büyük istilaları üzerine çekmiş ve bu kutsal şehrin insanlarını bütün Filistin ile birlikte büyük felaketlere boğmuştur. Bu çerçevede, kutsal kitaplara, efsanelere ve tarihe mal olan ilkçağlardan günümüze kadar yaşanan istila hareketleri göz önüne alındığında, Müslümanların Kudüs’ü fethi ve bu kadim şehirdeki varlığı bilhassa dini ve insani değerler açısından büyük bir mana ifade etmektedir.</p>
<p>Kudüs meselesi veya Filistin meselesi geniş bir platformda ve çok boyutlu olarak incelendiğinde, bu meselenin günümüzde yaşanan pek çok meseleyle doğrudan ve dolaylı bir ilişkisinin olduğu görülmektedir. Özellikle Siyonist işgal yönetiminin Filistin toprakları üzerindeki varlığını sürdürebilmek için kurduğu bağlantılar, dünyanın değişik bölgelerinde çeşitli krizlere ve sorunlara yol açmıştır. Siyonist devlet aslında Filistin toprakları üzerindeki varlığını bugün İslam ülkelerine hükmeden emperyalist yönetimlere borçludur. Siyonistlerin, işgalci anlayışla geldikleri topraklarda güçlü bir İslam devletini kendi varlıkları açısından tehdit görüp istememesi Ortadoğu’da yaşanan son gelişmelerin, savaşların aslında en temel nedenidir.</p>
<p>Büyük İsrail’in kapılarını açmayı hedefleyen ‘Yeni Ortadoğu Düzeni’ teorisinin özünde Filistin meselesi vardır. Amaç sömürgeci güçlerin çıkarlarının İslam ülkelerindeki sigortaları olan rejimlerin varlıklarını sürdürmelerini sağlamak ve özellikle Ortadoğu’da İsrail merkezli bir küreselleşmeye gitmektir.</p>
<p>Tüm bunların sonucunda ABD Başkanı Donald Trump, 6 Aralık 2017 tarihinde “Kudüs’ü resmen İsrail’in başkenti olarak tanıma zamanı gelmiştir. Tel Aviv’deki büyükelçiliğimizin Kudüs’e taşınması talimatını verdim.” şeklinde açıklamaları ise bir neden değil aslında Ortadoğu’da on yıllardır yaşanan gelişmelerin bir sonucudur. BM kararlarının aksine alınan bu tek taraflı karar dünyanın değişik coğrafyalarında özellikle de Türkiye’nin başını çektiği İslam dünyasında büyük bir tepkiyi de beraberinde getirdi. Sor(g)umuzu sorarak Kudüs’ün yakın tarihine kısaca bakalım. Müslümanlar Kudüs’le imtihanını kazanacak mı?</p>
<p><strong>Son 10 yılda ne oldu?</strong></p>
<p>2008 yılında Gazze’den İsrail’deki sınır kasabalarına durmaksızın düzenlenen roket saldırıları sonucunda, İsrail’in Mısır’ın da desteğini alarak başlattığı ablukaya daha fazla dayanamayan Gazzeliler, Refah sınırındaki duvarları yıkarak temel ihtiyaçlarını satın alabilmek için Mısır tarafına geçtiler. 11 gün sonra, 3 Şubat’ta Mısır güvenlik güçleri geçişleri yasakladığında, toplamda 800 bine yakın Gazzeli Mısır’a girip çıkmıştı. İsrail’in Gazze Şeridi’ne düzenlediği saldırılarda en az 117 Filistinli hayatını kaybetti, 200 Filistinli de yaralandı. Yaklaşık 800 Filistinlinin evi tahrip edildi.</p>
<p>Aynı yıl içinde Mısır’ın arabuluculuğunda gerçekleşen müzakereler sonucu Hamas ile İsrail arasında altı aylık ateşkes imzalandı. Hamas roket atmama, İsrail de Gazze’ye yönelik ambargoyu kaldırma ve suikastları durdurma sözü vermişti. Hamas ile İsrail arasındaki altı aylık ateşkes sona erdi. Ateşkes sürecinde ambargo hafifletilmediği gibi saldırılar azalsa da kesilmedi.</p>
<p>2009 ocak ayında Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas’ın görev süresi fiilen doldu. Ancak başkanlık seçimleri ertelendi. Hamas hükümetinin İçişleri Bakanı Said Siyam, oğlu, erkek kardeşi ve ailesi ile birlikte İsrail’in füze saldırısında hayatını kaybetti.</p>
<p>31 Mayıs 2010 tarihinde “Rotamız Filistin Yükümüz İnsani Yardım” sloganıyla yola çıkan Gazze’ye Özgürlük Filosu’na İsrail donanması uluslararası sularda saldırdı. Mavi Marmara gemisindeki 9 Türk yardım gönüllüsü şehit edildi. Mavi Marmara katliamının ardından artan uluslararası baskılar karşısında Mısır, Refah Sınır Kapısı’nı üç yıl sonra süresiz olarak açarken; İsrail de 20 Haziran’da ambargoyu hafifletme kararı alarak Gazze’ye girebilecek malların listesini yeniledi.</p>
<p>2 Eylül 2010 tarihinde İsrail’in Gazze’ye saldırması üzerine Aralık 2008’de rafa kaldırılan doğrudan barış müzakereleri, Filistin lideri Mahmud Abbas ile İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu tarafından Washington’da yeniden başlatıldı. 22 Eylül 2010 tarihinde BM İnsan Hakları Konseyi yayınladığı raporda, İsrail’in 9 Türk vatandaşımızın şehit edilmesiyle sonuçlanan Mavi Marmara baskınını “yasadışı, orantısız ve kabul edilemez gaddarlık” olarak nitelendirdi ve Filistin toprağına deniz ablukası uygulamasının “yasadışı” olduğunu belirtti.<br />
23 Eylül 2011’de Filistin Yönetimi, Birleşmiş Milletler’e tam üye ‘devlet’ statüsü kazanmak amacıyla BM Genel Sekreteri Ban ki-Mun’a başvurdu. Filistin, UNESCO Genel Konferansı’nın kararı ile kurumun 194’üncü üyesi oldu. 23 Aralık 2011’de Filistinli gruplar Fetih ve Hamas, uzun süren fikir ayrılıklarının ardından birleşme yolunda önemli bir adım attı. Mısır’ın başkenti Kahire’de yapılan görüşmelerin ardından Hamas, Filistin Kurtuluş Örgütü bünyesine katılma kararı aldı.</p>
<p>30 Kasım 2012’de BM Filistin’e, BM’de üye olmayan gözlemci devlet statüsünü verme kararını aldı. BM Genel Kurulu’ndaki oylamada BMGK’nın beş daimi üyesinden Fransa, Rusya ve Çin bu kararı desteklerken İngiltere çekimser kaldı ABD ise hayır oyu kullanmıştı.<br />
2013 yılının ikinci yarısında İsrail ve Filistinliler arasında ABD öncülüğünde doğrudan barış görüşmelerinin başlayacağı duyuruldu. Görüşmenin konusu İsrail hükümetinin Kudüs’ün bölünmesine karşı çıkmasıydı.</p>
<p>İsrail’in talebi, Kudüs’ün siyasi ve dini merkez olarak 1980’de çıkartılan İsrail Temel Yasası kapsamında “Tam ve birleşik Kudüs İsrail’in başkentidir.” ifadesinden geri atmamaktı. Filistin’in talebi ise Ürdün tarafından işgal edilen, daha sonra 1967 savaşının ardından İsrail’in ilhak ettiği Doğu Küdüs’ün Filistin devletinin başkenti olmasıydı. Dönemin ABD başkanı Barack Obama İsrail’in Doğu Kudüs’ü ilhakını tanımıyordu ve büyükelçiliğini Tel Aviv’de tutuyordu.</p>
<p>30 Kasım 2016’da Rusya, İsrail-Filistin sorunu konusunda açıklama yaptı. Putin, İsrail-Filistin müzakerelerine yeniden başlanması çağrısı yaptı ve 1967 sınırlarına tabi ve başkenti Doğu Kudüs olan bir Filistin devletinin kurulmasını desteklediklerini vurguladı.</p>
<p>Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi de İsrail’in işgali altındaki Filistin topraklarında yasadışı tüm yerleşim faaliyetlerini “hemen ve tamamen” durdurmasını öngören karar tasarısını kabul etti. Güvenlik Konseyi üyesi 15 ülkeden 14’u karar tasarısı için ‘evet’ oyu verirken, veto hakkı bulunan ancak bu hakkı kullanmayan ABD ‘çekimser’ oy kullandı. İsrail BMGK’nın kararına uymayacağını açıklarken ABD’ye çok sert tepki gösterdi.</p>
<p>14 Temmuz 2017’de İsrail polisi Cuma günü sabah saatlerinde Mescid-i Aksa’da silahlı saldırıda bulunduğunu iddia ettiği üç Filistinliyi öldürdü, olayda yaralanan iki İsrail polisi de hayatını kaybetti.</p>
<p>Bu olay üzerine Mescid-i Aksa’nın da içinde bulunduğu Harem el Şerif bölgesine giriş-çıkışlar iki gün boyunca yasaklandı. Açıldığında ise giriş noktalarına metal detektörleri yerleştirildi. Dedektörleri protesto eden Filistinliler, Doğu Kudüs’ün sokaklarında namaz kılmaya başladı.</p>
<p>Gerilim arttı hem Doğu Kudüs’te hem de Batı Şeria’da protestocu Filistinlilere İsrail polisi müdahale etti ve toplamda dört Filistinli şehit edildi. Ardından bir Filistinli, üç İsrailli sivili bıçaklayarak öldürdü.</p>
<p>6 Aralık 2017 tarihinde ise ABD Başkanı Trump, İsrail’in başkenti olarak Kudüs’ü tanıdıklarını belirterek, İsrail ABD Büyükelçiliği’ni Tel Aviv’den Kudüs’e taşıyacaklarını açıkladı.</p>
<p>Washington yönetiminin aldığı tek taraflı karar dünyada da büyük tepkiyle karşılandı. Uluslararası toplum Müslüman dünyasında büyük öfkeye neden olan kararın ardından hemen devreye girdi. Avrupa Birliği ve Birleşmiş Milletler’den Trump’ın kararına karşı açıklamalar geldi.</p>
<p>Trump’un kararına en sert tepki Türkiye’den geldi. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Trump’ın aldığı Kudüs kararının yok hükmünde olduğunu söyledi ve Ortadoğu’da barış ve istikrarı olumsuz etkileyeceğini vurguladı. Erdoğan 13 Aralık’ta İslam İşbirliği Teşkilatı’nı toplantıya çağırdığını açıkladı.</p>
<p>Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın dönem başkanı olduğu 57 üyeli İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) İstanbul’da toplanarak tarihi bir karara imza attı. Zirvede alınan kararları açıklayan Erdoğan, ‘İsrail işgalindeki Doğu Kudüs, Filistin’in başkentidir. Trump’ın kararı hükümsüzdür.” dedi.</p>
<p>Türkiye’nin öncülüğünde Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyine (BMGK) sunulan ve “ABD’nin Kudüs’ü İsrail’in başkenti kabul ettiği” kararın ilgili Birleşmiş Milletler (BM) kararlarına aykırı olması sebebiyle “hukuken geçersiz” sayılmasını öngören tasarı, ABD tarafından veto edildi. 21 Aralık 2017 tarihinde ise yine Türkiye’nin girişimiyle hazırlanan, ABD’nin Kudüs’ü İsrail’in başkent olarak tanıması kararına karşı tasarı BM Genel Kurulunda ezici bir oy çoğunluğuyla kabul edildi. Oylamada 128 kabul, 9 ret ve 35 çekimser oy kullanıldı.</p>
<p><strong>Sonuç</strong></p>
<p>Kudüs, tarih boyunca büyük istila ve katliamlara sahne olmuş ve bazen şehrin tamamının yakılıp yıkılması ve insanlarının tamamının sürgüne gönderilmesi söz konusu olmuştur. Bazen de şehir tahrip edildikten sonra ibret olması için Mabed’in sadece bir duvarı bırakılmış ya da Haçlıların yaptığı gibi şehirdeki bütün insanlar katledilmiştir. Kudüs bütün bunları tarih boyunca fazlası ile yaşamıştır. Üç semavi dini ortak paydasında tutan Kudüs, İslam hakimiyeti dışındaki dönemlerde bu konumunu koruyamamıştır. Gerçekten İslam fethi, diğerlerine göre başka bir mahiyet arz ediyordu. Kudüs ise buna ilk kez tanıklık ediyordu. Kudüs’ün ileri gelenleri ve ruhani lideri ile birlikte şehri gezerken, namazını kılması için Kutsal Mezar Kilisesi gösterilmesine rağmen Hz. Ömer Müslümanların burayı daha sonra Hıristiyanların ellerinden alabilecekleri endişesi ile namazını kilisenin dışında avluda kılmıştır.</p>
<p>Bu durum zımmilere karşı İslam hakimiyetinin nasıl bir veche alacağını daha başlangıçta göstermekteydi. Şehirdeki bütün insanlara din, mezhep, çalışma ve seyahat hürriyeti tanınıyor ve bugünkü manası ile insan temel hak ve hürriyetlerinin genel çerçevesi çizilmiş oluyordu. Hz. Ömer’in Kudüs’ün fethinde ortaya koyduğu bu anlayış 1187 yılında Selahaddin Eyyubi tarafından aynen tekrarlanacaktır. Oysa 1099 yılında Haçlılar Kudüs’ü istila ederken Müslüman ve Yahudilerin hemen hemen tamamını katletmişlerdi.</p>
<p>İslam ve Hıristiyan kaynakları bu konuda adeta birleşirler. Haçlıların ortaya koyduğu bu anlayışı XX. yüzyılın ikinci yarısından beri Kudüs ve Filistin halkı hala çekmeye devam etmektedir. Tarih boyunca Kudüs’e hangi toplum hakim olursa olsun şehrin adı barış ve kutsal sıfatı ile birlikte ifade edilmiştir. Oysa Kudüs ancak Hz. Ömer’in fethiyle tarihinde pek de alışık olmadığı bir barış sürecine girecektir. Bu barışın ruhuna uygun idare anlayışı Eyyubiler, Memluklar ve özellikle Osmanlılar döneminde devam edecektir. Uluslararası siyasal ağırlık merkezi olma konumu ile Kudüs bugün de dünyanın gündemindedir. Her gün kan kaybeden bu bölgenin barışı için uluslararası platformlarda Osmanlı modelinin konuşulması oldukça dikkat çekicidir.</p>
<p>Gerçekten kalıcı bir barış için bu gün bu şartlarda Müslüman, Hıristiyan ve Yahudilerin birlikte yaşayacakları ve bu birlikteliği sağlayacak bir idare anlayışı dışında bir çözüm bulmak mümkün olmadığı gibi bunun dışında bir arayış şehrin siyasi, dini, coğrafi ve demografik arka planına da uymayacaktır.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mescid-i Aksa’nın Altı Oyuluyor</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/mescid-i-aksanin-alti-oyuluyor/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Osman Atalay]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 31 Dec 2017 21:29:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Köşe Yazısı]]></category>
		<category><![CDATA[4. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Mescidi Aksa]]></category>
		<category><![CDATA[Ocak 2018]]></category>
		<category><![CDATA[Osman Atalay]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1481</guid>

					<description><![CDATA[Uluslararası haklar ve düzenlemeler işler hale getirilmeli. Bu çerçevede; 1904 tarihli Lahey konvansiyonunun “kutsal mekânların insanlık tarihindeki yeri dolayısıyla korunması” ve 1907 tarihli Lahey konvansiyonunun “ibadet yerlerinin kuşatılmasının ve bombalanmasının yasaklanması” hükümleri ile işe başlanabilir. Trump’ın, Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıması ve ABD Büyükelçiliği’ni Tel Aviv’den Kudüs’e taşıyacağını açıklaması İslam dünyasında infiale yol açtı. ABD Başkanı Trump’ın Mayıs 2017’deki Kudüs ziyareti, Binyamin Netanyahu kabinesine cesaret vermişti. Ziyaretten kısa bir süre sonra işgalci hükümet kabinesinin, Aksa Camii’nin altında kabine toplantısı yapması çok tehlikeli bir sürecin işaretiydi. 1948 yılında Batı bölgeleri işgal edilen Kudüs’ün, Mescid-i Aksa’nın da bulunduğu Doğu kesimi 1967 yılında Siyonist İsrail’in işgaline girmişti. İsrail, 50 yıldır işgal altında tuttuğu Doğu Kudüs’te dünyanın gözleri önünde “Yahudileştirme politikasını” sürdürdü. İstanbul’da düzenlenen İİT Olağanüstü İslam Zirvesi’nde Doğu Kudüs, Filistin Devleti’nin başkenti ilan edildi. ABD’nin Kudüs’ü İsrail’in başkenti kabul etme kararının ‘hukuken hükümsüz’ ilan edildiği sonuç bildirisinde ABD’ye bu beyanını geri çekmesi çağrısı yapıldı. Bildiride “BM harekete geçmezse BM Genel Kurulu’na gideriz” vurgusu yapıldı. İslam İşbirliği Teşkilatının bu kararı en azından yüreklerimize biraz su serpti fakat hepimizin canını sıkan bir diğer konu Mescid i Aksa’nın altında yıllardır yapılan kazı çalışmaları. Mescid i Aksa’ya ilk saldırı 21 Ağustos 1969 tarihinde gerçekleşmişti. Yahudi bir fanatiğin &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Uluslararası haklar ve düzenlemeler işler hale getirilmeli. Bu çerçevede; 1904 tarihli Lahey konvansiyonunun “kutsal mekânların insanlık tarihindeki yeri dolayısıyla korunması” ve 1907 tarihli Lahey konvansiyonunun “ibadet yerlerinin kuşatılmasının ve bombalanmasının yasaklanması” hükümleri ile işe başlanabilir.</strong></p>
<p>Trump’ın, Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıması ve ABD Büyükelçiliği’ni Tel Aviv’den Kudüs’e taşıyacağını açıklaması İslam dünyasında infiale yol açtı.</p>
<p>ABD Başkanı Trump’ın Mayıs 2017’deki Kudüs ziyareti, Binyamin Netanyahu kabinesine cesaret vermişti. Ziyaretten kısa bir süre sonra işgalci hükümet kabinesinin, Aksa Camii’nin altında kabine toplantısı yapması çok tehlikeli bir sürecin işaretiydi.</p>
<p>1948 yılında Batı bölgeleri işgal edilen Kudüs’ün, Mescid-i Aksa’nın da bulunduğu Doğu kesimi 1967 yılında Siyonist İsrail’in işgaline girmişti. İsrail, 50 yıldır işgal altında tuttuğu Doğu Kudüs’te dünyanın gözleri önünde “Yahudileştirme politikasını” sürdürdü. İstanbul’da düzenlenen İİT Olağanüstü İslam Zirvesi’nde Doğu Kudüs, Filistin Devleti’nin başkenti ilan edildi. ABD’nin Kudüs’ü İsrail’in başkenti kabul etme kararının ‘hukuken hükümsüz’ ilan edildiği sonuç bildirisinde ABD’ye bu beyanını geri çekmesi çağrısı yapıldı. Bildiride “BM harekete geçmezse BM Genel Kurulu’na gideriz” vurgusu yapıldı. İslam İşbirliği Teşkilatının bu kararı en azından yüreklerimize biraz su serpti fakat hepimizin canını sıkan bir diğer konu Mescid i Aksa’nın altında yıllardır yapılan kazı çalışmaları. Mescid i Aksa’ya ilk saldırı 21 Ağustos 1969 tarihinde gerçekleşmişti. Yahudi bir fanatiğin öncülüğünde bir grup Siyonist, Mescid-i Aksa’ya sabotaj düzenleyerek caminin önemli bir kısmını tahrip etmişti. Bunun üzerine bütün İslam dünyası halkları ve liderlerinden çok büyük tepkiler gelmişti. İKÖ bu olay üzerine 22–25 Eylül 1969 tarihlerinde Fas’ın başkenti Rabat’ta ilk kez düzenlenen İslam Zirvesi Konferansı’nda alınan bir kararla kuruldu. Kuruluş gaye ve amacı Kudüs/Mescid-i Aksa olmasına rağmen maalesef bu konu zamanla teşkilatın en zayıf ve ilgisiz olduğu bir başlığa dönüşmüştür.</p>
<p><strong>İsrail Mescid-i Aksa’da Ne Yapmak İstiyor?</strong></p>
<p>İsrail işgal politikası adım adım hedefine doğru ilerliyor. 1948’de işgal, 1969’da Mescid-i Aksa’ya ilk saldırı yapılıyor. Çok geçmeden 1970-72 yılları arasında Mescid-i Aksa’yı çevreleyen surların hemen altında bu kez arkeolojik çalışma adı altında tünel kazılarına başlanılıyor. Yeni kazılar, 1974’ten başlayarak 1976’ya kadar sürdü ve aralarında Ubade bin Samit ile Şeddat bin Evs gibi sahabe kabirlerinin de bulunduğu Müslüman mezarlığının yok edilmesi ile devam etti. Süleyman Mabedi’nin kalıntılarını arama bahanesiyle yürütülen kazılarda 1977 yılından itibaren caminin kadınlar bölümünün tam altına ulaştılar. Ağlama Duvarı yönünden kazılarını sürdüren Siyonistler, 1979 yılında Mescid-i Aksa’yı zemin altından doğu-batı yönünde ikiye böldüler. Yine aynı yıl yapılan resmi açılışla, tünel içinde küçük bir Yahudi ibadethanesi geçici olarak kullanılmaya başlandı. Böylece işgalin ilk 10 yılında Kudüs’ün sembolü durumundaki Mescid-i Aksa’yı yok etme siyasetini sistemli ve sinsi bir şekilde yürüten işgal rejimi, arkeolojik olduğu iddia edilen kazılar sonucunda, Mescid-i Aksa bünyesinde ve çevresindeki tarihi eserleri (camiler, mezarlıklar, medreseler, surlar, tekkeler ve hanlar) ya tamamen yok etmiş ya da kalıcı hasarlar vermiş oldu.</p>
<p>1982 yılından sonra başlayan ikinci aşama yeni kazı ve yıkım çalışmalarında, çevredeki bazı Arap sakinlerinin evleri kamulaştırıldı ya da doğrudan doğruya Yahudi yerleşimcilere verildi. 1994 yılında Siyonist Kudüs Belediyesi “Kudüs 2020” projesini kabul ederek, Aksa’nın çevresindeki Müslüman nüfusun tahliye sürecini hızlandırdı. Ocak 1999 tarihinde Mescid-i Aksa’yı Süleyman Mabedi’ne dönüştürme yolunda İsrail kamuoyunda resmi tartışmalar başlatıldı. Temmuz 2000 tarihinde toplanan İsrail parlamentosu, Kudüs’ün “İsrail’in ebedi başkenti” olduğunu yasa maddesi haline getirdi. Eylül 2000 tarihinde Ariel Şaron tarafından yapılan provokatif Aksa ziyareti, camiye yönelik en cüretkâr saldırılardan biri olarak tarihe geçerken Aksa intifadasının başlamasına neden oldu. Bu süreç içinde 5 binden fazla Filistinli hayatını kaybetti. O tarihten itibaren günün belirli saatlerinde Yahudi grupların cami haremine girmelerine güvenlik desteği ile göz yumulmaya başlandı.</p>
<p>2008 yılı sonundan itibaren Aksa Camii’nin çevresindeki mahalleleri boşaltmaya başlayan Siyonist yönetim, Silvan, Şeyh Cerrah ve Butsan mahallelerinde, Müslümanlara ait çok sayıda evi tahliye ettirdi.</p>
<p>2009 yılında Kudüs Belediyesi aldığı karar ile Doğu Kudüs’te ruhsatsız olduğu gerekçesiyle Filistinlilere ait evlerin yüzde 25’inin yıkılacağını açıkladı.</p>
<p>2011 yılındaki Arap Baharı süreci ise işgalcilere çok büyük fırsatlar sundu. Gelinen aşamada adım adım mescidin içine dahi giren işgal askerleri, bütün harem bölgesini kameralarla donatarak ibadethaneyi tam bir hapishaneye dönüştürdü. İçeriye girerken aranan Müslümanlardan sakıncalı bulunanlar ibadetten alıkonulmakta ve mescit adeta insansızlaştırılmaktadır.</p>
<p>İslam dünyasının içinde bulunduğu manzaranın hali göz önüne alındığında gerçekçi olmak gerekirse İsrail saldırganlığının durdurulması ve Kudüs’ün korunması konusunda İslam ülkelerinin ciddi yaptırım imkânı maalesef yok.</p>
<p><strong>Kudüs İçin Ne Yapmalı?</strong></p>
<p>Batı dünyası ve uluslararası sistem içinde sayıları az da olsa onurlu ve duyarlı siyasetçileri harekete geçirerek, İslam ülkelerinin BM ve UNESCO içinde yeni tartışmalar açması yararlı olacaktır. Hıristiyan ve Müslümanlara ait kutsal mekânların korunması ve imarı konusunda uluslararası güvencenin sağlanması için Kudüslülerin yürüttüğü çabalara hukukçular tarafından destek olunabilir. Uluslararası haklar ve düzenlemeler işler hale getirilmeli. Bu çerçevede; 1904 tarihli Lahey konvansiyonunun “kutsal mekânların insanlık tarihindeki yeri dolayısıyla korunması” ve 1907 tarihli Lahey konvansiyonunun “ibadet yerlerinin kuşatılmasının ve bombalanmasının yasaklanması” hükümleri ile işe başlanabilir.</p>
<p>Filistin, Gazze ve Kudüs için verilen mücadeleyi bu kentte yaşayan Müslümanların ve politikacıların omuzlarına yükleyerek bir çözüme ulaşılamayacağını kabul etmemiz gerekiyor. Bu nedenle sivil inisiyatiflerin ve hukukçuların başını çektiği uzun soluklu projelere başlanmalı, popülist söylem ve girişimlerden uzak, küresel bir mücadele yürütülmelidir. Filistin, Gazze ve Kudüs için verilen mücadeleyi bu kentte yaşayan Müslümanların ve politikacıların omuzlarına yükleyerek bir çözüme ulaşılamayacağını kabul etmemiz gerekiyor. Bu nedenle sivil inisiyatiflerin ve hukukçuların başını çektiği uzun soluklu projelere başlanmalı, popülist söylem ve girişimlerden uzak, küresel bir mücadele yürütülmelidir.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tarihçi Prof. Dr. Halil BERKTAY: &#8220;Biz&#8221; ve Batı Sorunu</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/tarihci-prof-dr-halil-berktay-biz-ve-bati-sorunu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hande YÜCEL]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 31 Dec 2017 21:28:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[4. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[batı]]></category>
		<category><![CDATA[Halil Berktay]]></category>
		<category><![CDATA[Hande Yücel]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1477</guid>

					<description><![CDATA[Batı içinde eleştirel bir Batının varlığı, ırkçılığın, emperyal bakışın, “öteki”ni veya özellikle Doğuyu horlamanın popüler kültürden silinmiş olması anlamına gelmiyor. Tarihçi Prof. Dr. Halil Berktay ile Batı üzerine yaptığımız kapsamlı söyleşimizde bu sayıda Batı’nın kültür dünyamıza etkileri üzerine konuştuk. Bir “biz” adına Batı dışı toplumların modernite-öncesi kültür ve medeniyetlerini idealize etmemek lâzım diyorsunuz. Ama aynı şeyi belki Batıdan da beklemeliyiz. Batı da kendini üstün görmek yerine her kültürün kendi içinde artı ve eksileri olduğunu kabul etmeli. Hiç kuşkusuz. Benim burada (bu röportajın ikinci bölümünde, bkz. YÖRÜNGE, sayı: 3.) söylediğim her şey, bizim Batıyı sorgularken, mesela günümüzün Türkiyeli tarihçi ve sosyal bilimcilerinin Batıyı sorgulamaya kalktığımızda nelere dikkat etmemiz gerektiğiyle ilgili. Madalyonun diğer yüzünde bu, Batı içinden konuşan tarihçi, sosyolog ve antropologların Doğu toplumlarını sorgularken aynı zamanda “kendi”lerini nasıl sorgulamaları gerektiği için de söylenebilir. Ancak bir şey söyleyeyim; tabii bütün Batılılar değil, özellikle Batının siyasi elitleri için değil, hele Donald Trump ve benzerleri için hiç değil ama İngiliz ve Amerikan üniversitelerine; orada dünya tarihiyle ilgilenen ve hem yeryüzünün diğer toplumlarını hem de Batının kendi tarihini bir dünya tarihi vizyonu içinde düşünen iyi, öncü nitelikteki tarihçi ve sosyal bilimcilere bakacak olursak&#8230; Onlarda müthiş bir Batı eleştirisi görebiliyoruz aslında. Türkiye’de yazılmamış (yazılamamış) olup faraza &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Batı içinde eleştirel bir Batının varlığı, ırkçılığın, emperyal bakışın, “öteki”ni veya özellikle Doğuyu horlamanın popüler kültürden silinmiş olması anlamına gelmiyor.</strong></p>
<p><em>Tarihçi Prof. Dr. Halil Berktay ile Batı üzerine yaptığımız kapsamlı söyleşimizde bu sayıda Batı’nın kültür dünyamıza etkileri üzerine konuştuk.</em></p>
<p><strong>Bir “biz” adına Batı dışı toplumların modernite-öncesi kültür ve medeniyetlerini idealize etmemek lâzım diyorsunuz. Ama aynı şeyi belki Batıdan da beklemeliyiz. Batı da kendini üstün görmek yerine her kültürün kendi içinde artı ve eksileri olduğunu kabul etmeli.</strong></p>
<p>Hiç kuşkusuz. Benim burada (bu röportajın ikinci bölümünde, bkz. YÖRÜNGE, sayı: 3.) söylediğim her şey, bizim Batıyı sorgularken, mesela günümüzün Türkiyeli tarihçi ve sosyal bilimcilerinin Batıyı sorgulamaya kalktığımızda nelere dikkat etmemiz gerektiğiyle ilgili. Madalyonun diğer yüzünde bu, Batı içinden konuşan tarihçi, sosyolog ve antropologların Doğu toplumlarını sorgularken aynı zamanda “kendi”lerini nasıl sorgulamaları gerektiği için de söylenebilir.</p>
<p>Ancak bir şey söyleyeyim; tabii bütün Batılılar değil, özellikle Batının siyasi elitleri için değil, hele Donald Trump ve benzerleri için hiç değil ama İngiliz ve Amerikan üniversitelerine; orada dünya tarihiyle ilgilenen ve hem yeryüzünün diğer toplumlarını hem de Batının kendi tarihini bir dünya tarihi vizyonu içinde düşünen iyi, öncü nitelikteki tarihçi ve sosyal bilimcilere bakacak olursak&#8230; Onlarda müthiş bir Batı eleştirisi görebiliyoruz aslında. Türkiye’de yazılmamış (yazılamamış) olup faraza modern emperyalizmi ve sömürge imparatorluklarını eleştiren en iyi kitaplar gene Batıda yazılmış durumda. Britanya İmparatorluğu hakkında bizzat İngiliz tarihçilerin yazdıkları kitaplarda -ki bende çeşitli örnekleri var- sömürge halklara neler çektirildiği konusunda hiçbir bilgi ve eleştiri esirgenmiyor. 1857’deki Büyük Hindistan İsyanı’nı nasıl bastırdığı; 1881-1898 arasında Sudan’daki Mehdi hareketini ezerken neler yaptığı; ya da önce Güney Afrika’yı, sonra oradan hareketle Rodezya’yı (şimdi Zimbabwe) kolonileştirirken ne gibi yöntemlere başvurduğu konusunda her şey ortada; kitaplarda (ders kitaplarında) mevcut. Suç işledikleri için elleri bilekten kesilmiş ve sonra diğer ellerine tutuşturulup fotoğrafı çekilmiş siyahlar var o kitaplarda. Zulme karşı ayaklandıkları gerekçesiyle sıra sıra asılmış siyahların yanında, yüzlerinde lakonik ifadelerle purolarını tüttüren beyazlar var. Esasen en sert, en doktriner anti-emperyalistler de uzun süre hep bir tür (Marksist) Batılı (Hilferding, Lenin, Rosa Luxemburg). İş bununla bitmiyor; edebiyatta güçlü bir emperyalizm eleştirisi söz konusu (Kafka, Ceza Sömürgesi; Joseph Conrad, Karanlığın Yüreği [Heart of Darkness]).</p>
<p>ABD’de benzer bir literatür, beyazların Amerika’nın yerli halkına (“Kızılderili”lere), sonra Afrikalı Amerikalılara (“siyah”lara) neler yaptığını konu alıyor. Akademik literatürün Batı karşısındaki eleştirelliği ise düşünsel alana, ideolojik alana uzanıyor (ırkçılık, Avrupa-merkezcilik, Oryantalizm). Edward Said’in bir yönü Filistin kökenli olması, ama diğer yönü Batı’dan yetişme ve Columbia Üniversitesi’nde İngiliz Edebiyatı profesörü olması.</p>
<p>Antre-parantez, Batı içinde böyle eleştirel bir Batının varlığı, ırkçılığın, emperyal bakışın, “öteki”ni veya özellikle Doğuyu horlamanın popüler kültürden silinmiş olması anlamına gelmiyor. Futbol maçlarına giden geniş kitlelerin bir kısmı hâlâ siyah futbolcular aleyhinde tezahürat yapıyor, “maymun” diye sataşıyor, hakaret ediyor. Trump’ın sosyal tabanının (ve kendisinin) beyaz ırkçılığı, Charlottesville’de ortaya çıktı. Ama bir toplumun okumuş yazmış elitlerinin neler bildiği veya müfredatta, ders kitaplarında, araştırma makalelerinde neler yazdığından söz edecek olursak, bu ciddi Batı eleştirisi Batının kendisinde var. Biz de, dürüst olalım, büyük ölçüde oradan öğreniyoruz. Dolayısıyla ciddi bir Batı ve aynı zamanda ciddi bir Doğu eleştirisi yaparken, kendi kendimizi eleştirirken buluşacağımız ve müttefik alacağımız insanlar onlar. Çok esaslı dünya tarihçileri var, karşılaştırmalı uygarlık tarihçileri var, emperyalizm tarihçileri var. Meselâ Türkiye’de düzenlenecek eleştirel dünya tarihi, uygarlıklar tarihi konferans veya sempozyumlarında mutlak surette olmaları lâzım. Kendi dışına düşman ve kıskanç bir Batıyı değil, insanlığın bilgi ve bilim arayışını, doğruyu arayışını temsil ediyorlar.</p>
<p><strong>Geri dönüş mümkün mü, ya da nostalji geçerli bir duygu mudur tarih araştırmalarında?</strong></p>
<p>İsterseniz bir metafor olarak İstanbul’dan başlayalım. Şimdi ne kadar İstanbul’un nüfusu? 14-15 milyon. Çirkinleşiyor mu? Evet, çirkinleşiyor. Eski İstanbul’u özlüyor muyuz? Evet, ben şahsen özlüyorum. 1961-64 yılları arasında liseye gittiğim İstanbul ancak 1,5 milyondu. İcabında Taksim’den çıkar ve kuzenimin Levent’teki evine Zincirlikuyu üzerinden yürüyerek giderdim. Hoş, sâkin, güzel bir gezintiydi. Bugün mümkün değil; Zincirlikuyu’yu geçemezsiniz, yani Zincirlikuyu’yu tanımak mümkün değil bir kere. Yahya Kemal’in, Orhan Veli’nin, Nâzım Hikmet’in İstanbul’unu elbette özlüyorum sürekli olarak.</p>
<p>Ama geri dönmek, geri getirmek mümkün mü? Hayır, imkânsız. İstanbul’u yüzde 90 oranında küçültemeyiz, var olanı yıkamayız. Böyle bir restorasyon salt mimari açıdan mümkün değil. Ancak daha fazla çirkinleştirmemeye, daha fazla saçmalamamaya dikkat edebiliriz. İtalya’da Floransa’ya 1 saat mesafedeki Siena şehrinin bir şehir meydanı vardır, Il Campo diye bilinen. Bir yamaca oturduğu için hafif eğik bir yarım dairedir; bir tarafında, yarım dairenin çapı gibi duran düz kenarında çan kulesiyle birlikte belediye sarayı vardır; yarım dairenin kavisli çeperinde ise, çepeçevre çeşitli soylu ailelerin sarayları (şehir konakları) yer alır&#8230;</p>
<p><strong>Gittim, biliyorum.</strong></p>
<p>Hah, iyi işte; gittiğinize göre biliyorsunuz, hepsi koyu sarı, turuncu, toprak ve tuğla tonlarında binalardır; üstelik hepsi aynı yüksekliktedir, aşağı yukarı. Hiza, renk ve yükseklik bakımından zarif bir armoni hâkimdir. Çünkü Siena şehri daha 13. yüzyılda, meydanın çevresindeki hiçbir binanın belediye sarayından daha yüksek olamayacağını, ayrıca cephelerin uyumunu da bozmaması gerektiğini emreden bir yasa çıkarmıştır. Adamlar 800 yıl boyunca uymuşlar da buna. Medeniyet devamlılığı, estetik devamlılığı, işte böyle oluyor. Ne yapalım, biz zamanında düşünmemiş, koymamışız. Osmanlı da düşünmemiş ve hele modernizasyon süreçlerinde, Tanzimat’tan bu yana hiç düşünülmemiş böyle bir şey. Bir an önce modernleşme telâşı içinde, şimdi o kadar sözünü ettiğimiz geçmişle bağlantı ve devamlılık sorununu hiç düşünmemiş, sonuçta muazzam bir tahribat yaratmışız (ve yaratmaya devam ediyoruz).</p>
<p>Haydi İstanbul’u geçtim; bir Osmanlı estetiğine dönmek mümkün mü? Ya da bizim için nedir bir Osmanlı estetiği, hiç düşünüyor muyuz? Bir kere hangi yüzyılın, hangi Osmanlı estetiğinden söz ediyoruz? Bursa döneminin estetiği mi; 15-16. yüzyılların, Fatih ve Kanuni çağının estetiği mi? 18. yüzyılın, faraza Nedim’in yaşadığı dönemin estetiği mi, 19. yüzyılın estetiği mi? Ben Osmanlı kültürü ve estetiği diye konuşan, yazıp çizen, bazen deyim yerindeyse gürleyen insanlara bakıyorum da tam olarak hangi estetikten bahsettiklerini anlayamıyorum. Meselâ şiirsel estetik olarak hangisinden söz ediyorlar? Baki’yi mi tercih ederler, Nefi’yi mi, Nedim’i mi, Yahya Kemal’i mi, çok zor bunu kestirmesi. Dahası şöyle bir problem var; kültür ve medeniyetlerin belli bir bütünlüğü, iç tutarlılığı söz konusu. En basiti, şehrin sesleri, kokusu, görüntüsü, hayatın akış hızı ve eldeki malzemeler (taş mı betonarme mi); yürümek mi ata binmek mi, at arabası mı yoksa otomobil, otobüs, troleybüs ve ambülans mı? Mimari, sanat, şiir, hepsi belirli bir hayat tarzı ve temposunun etrafında dönüyor. O insanlar belirli mekânlarda oturuyorlar, belirli şekillerde oturup kalkıyorlar; evleri belirli bir şekilde yapılmış, iki katlı küçük ahşap evler. O modernite öncesi, makina öncesi, motor çağı öncesi şehrin kendine göre bir gürültüsü, daha doğrusu belki kendine göre bir sessizliği, gürültüsüzlüğü var. O ortamda oturup çay içiyor, o ortamda oturup Süleymaniye’yi seyrediyor ve şiir yazıyorlar. Yahya Kemal Kocamustafapaşa şiirinde “Türk’ün asude mizaciyle Bizans’ın kaderi”ni düşlüyor: “Göze çarpar ölüm ayetleri sağdan soldan, / Sarmaşıklar, yazılar, taşlar ağaçlar karışık&#8230;” Ya da Orhan Veli “Urumelihisarı’nda oturmuşum, oturmuş da bir türkü tutturmuşum” diyor veya “İstanbul›u dinliyor[um] gözleri[m] kapalı.” Bunlar başka bir zamana ve yaşam tarzına ait. O şehir yok artık ve o tahayyüller bile mümkün değil. Bizim hayatlarımız inanılmaz derecede hızlı akıyor. Günlerimiz gün ışığı süresiyle sınırlı değil; sabahın 6’sında başlıyor, gecenin 12’si ve sonrasına uzanıyor. Kapitalizm, piyasa, pahalılık, dolar kuru, istihdam kaygısı, iş bulmak, hayatımızı kazanmak&#8230; Bu yoğunluklar her tarafımızı sarmışken, Osmanlı estetiğine dönüş ne ifade ediyor? Dönülemez demiyorum ama muazzam bir sofistikasyon gerektiriyor. Bu bir taklit meselesi değil. Nasıl günümüzde Batıyı taklitten şikâyet ediyorsak, Osmanlı estetiği arayışının da çok ucuz, kitsch ve çok yavan bir taklitçiliğe dönüşmesi tehlikesi var.</p>
<p><strong>Çoğu belediyenin bu hataya düştüğünü görüyoruz; beton binanın üstüne ahşap geçirdin mi Osmanlı konağı oluyor.</strong></p>
<p>Aynen. Ve camiler de böyle. Süleymaniye’yi betonla çoğaltıp sağa sola, diyelim Ataşehir’e veya Çamlıca’nın tepesine irili ufaklı Süleymaniye taklitleri diktiğinizde hatta birine Mimar Sinan Camii dediğinizde ve diğerinin minarelerini (1071 Malazgirt’e atfen) 107.1 metre yüksekliğinde, kubbesini ise (İstanbul’un plaka numarasına atfen) 34 metre çapında yaptığınızda, Osmanlı kültür ve medeniyetiyle bir zamanlar kopan bağımız bu ucuz sembolizmler sayesinde yeniden tesis edilmiş mi oluyor? Şu cami formu üzerinde biraz duralım. Merkezî kubbeli cami formu özel bir İstanbul estetiğidir. Osmanlılar Konstantinopolis’i almadan önce Diyar-ı Rum’da böyle bir gelenekten pek söz edilemez. Beyliklerde bir tek örneği vardır merkezî planlı, tek kubbeli camiin. Selçukluların Anadolu camileri farklıdır. Divriği Ulucami farklıdır. Tek ve muazzam bir kubbenin altında çok büyük, bölünmemiş bir iç mekân yaratmak, esas olarak Ayasofya’dan öğrenilen bir estetiktir. Muhteşem midir; muhteşemdir. Neyle yapılırsa muhteşemdir? Taşla yapılırsa muhteşemdir. Eğer malzemeniz taş ve tuğlaysa, yani bir kemer iki yanından sıra sıra çıkıyorsa, adım adım içeri kıvrılıyorsa ve tepesine kilit taşını oturttuğunuzda artık harç dahi gerekmeksizin bütün taşların içe doğru bastıran ağırlığı sayesinde her şey yerli yerinde duruyorsa, bu büyük bir maharettir. Aynı yarım daire kemeri kendi etrafında 360 derece döndürüp bir kürenin yarısı ölçülerinde bir kubbe elde edebiliyorsanız; bu kubbenin de taş sıralarını adım adım içe bükülecek ve sonunda üzeri kapanıp gene kendi ağırlığıyla yerinde duracak şekilde oturtabiliyorsanız daha da büyük bir maharettir. Taşla yapıldığında bir maharettir, bir emek ve deha eseridir. İster Roma’da Michelangelo’nun San Pietro kubbesinde; ister Floransa Katedrali’nin Brunelleschi tarafından yapılan sekizgen kesitli kubbesinde; ister Anthemius ve İsidorus’un Ayasofya’sında; ister Sinan’ın Süleymaniye’sinde ve Edirne’deki Selimiye’sinde ve diğer bütün hassa mimarlarının yaptığı bütün büyük selatin camilerinde bir emek ve deha eseridir. Betonarme ile, bırakın emek ve dehayı, bir maharet bile değildir.</p>
<p><strong>“Mutlak anlamda geçmişe dönmek mümkün değil.”</strong></p>
<p>Geçmişi nasıl damıtacağımızı ve yeniden kullanacağımızı bulmak için çok öğrenmeye ve çok düşünmeye ihtiyacımız var. Bu büyük bir kültür birikimi ve sofistikasyonu gerektirir. Meselâ 20. yüzyıl başlarının Sedat Hakkı Eldem’in de içinde yer aldığı mimari akımlarına baktığımızda, Osmanlı mimarisinin aynısını değil, ama çeşitli unsur ve motiflerde esintilerini görüyoruz saçaklarda, orantılarda, cephelerde, zarafetin ölçülerinde. Belki budur mesele; önce eski uygarlığı çok iyi bilmek ve tanımak, gerçekten içine girebilmek; sonra onu tekrarlayarak değil ondan esinlenerek yeni bir şey yaratabilmektir. Hep aynı (artık betonarme) kubbe ve hep aynı dört minare; bu hiçbir şey ifade etmiyor. Günümüzde Nedim tarzı gazel yazılabilir mi? Mümkün değil ama belki kısmen Yahya Kemal’in, kısmen Nâzım Hikmet’in yaptığını yapabilir, aruz veznine dayalı Osmanlı şiirinin müzikal ahengini aruz olmadan da yakalamaya çalışabilirsiniz. Bu bir ses, bir musiki meselesidir; bir müzikalite, mısranın akışı, ahengi meselesidir. Bunu ilk defa Yahya Kemal yapıyor, tabii aruz temelinde. İlk defa, 20. yüzyıl başı İstanbul Türkçesinin aruzla pürüzsüz sentezini başarıyor (öyle ki diğer geç 19. yüzyıl denemeleri, faraza Servet-i Fünun’cular veya Edebiyat-ı Cedide’ciler, takır tukur kalıyor yanında). Bazı şiirlerinde Nâzım bunu aruzsuz yapıyor. Çünkü biliyor, çünkü o kültürle temas halinde, çünkü kendisi gençliğinde aruzla şiir yazmış; bundan ötürü biliyor. Şeyh Bedrettin Destanı’na Sedirde al yeşil, dal dal Bursa ipeklisi / duvarda mavi bir bahçe gibi Kütahyalı çiniler, / gümüş ibriklerde şarap, / bakır lengerlerde kızarmış kuzular nar idi diye girdiğinde, hissediyorsunuz gelenekle, divan şiiriyle içsel bağını. Osmanlı konulu modern bir destan yaratabiliyor; o destanın girişinde bütün bir Osmanlı atmosferi yaratabiliyor.</p>
<p>Mutlak anlamda geçmişe dönmek mümkün değil. Şu çok doğru: hoyrat bir modernite, hoyrat bir Tanzimat ve sonra Cumhuriyet modernizmi, bizi Osmanlı kültürel geçmişinden hayli koparmış, bu da belirli bir kültürel fakirleşme, yoksunlaşma ve manevî bir boşluk yaratmış bulunuyor. Buna katılıyorum. Ama çözümün kolay olmadığı kanısındayım. Gidip o geçmiş formları tekrarlamakla aşılmıyor, kopuş veya kesinti. Artık Osmanlıyı seviyoruz, inkâr etmiyoruz demek yetmiyor, Osmanlı estetiğini ihya etmeye. Zaten olduğu gibi ihya edemezsin; ancak yer yer kullanabilirsin. O da olacaksa, nesiller boyu oluşacak yeni bir olgunluğu gerektiriyor.</p>
<p><strong>Tanzimat ve Cumhuriyet reformlarıyla kısa ve kolay yoldan Batılılaşmaya çalışmıştık. Şimdi de benzer bir hatayı geçmişe dönme çabasında yapıyor, aynı kolaycılığa düşüyoruz.</strong></p>
<p>Özellikle kültür ve sanat alanında bizi muazzam sorunlar bekliyor. Tabii bu “biz” meselesiyle de ilgili. Biz kimiz? Çok söylendiğine, yazıldığına, konuşulduğuna tanık oluyorum: “Biz, bizim kültürümüz, bizim geleneklerimiz, bizim öz benliğimiz.” Yani? Biz mesela Orta Asya mıyız, atlı göçebeler miyiz, bozkır imparatorlukları mıyız? Peçenekler veya Uygurlar mıyız ya da Çağatay Hanlığı mıyız? Türk milliyetçiliğinin bazı varyantlarında bu da denenmiş durumda. Bizi efsanevi, tarih öncesi bir Orta Asya’da arayan, 1930’ların resmî Türk Tarih Tezi var, ona Güneş Dil Teorisi gibi başka bir zırvalık eşlik ediyor. Bir de resmi olmayan başka bir Orta Asyacılık var. Meselâ Yusuf Akçura, Cengiz’in büyük Moğol imparatorluğunda arıyor; Nihal Atsız ve takipçileri bizi 6-8. yüzyılların Kök Türk kağanlıklarında arıyor. Herkes bir tür altın çağ arayışı içinde. Nihal Atsız’ın Bozkurtların Ölümü ve Bozkurtlar Diriliyor romanlarında altın çağ diye Kök Türk kağanlıklarını seçmesinin iki nedeni var. Bir, kendisi beyaz ırkçı ve Kök Türkler sarı değil (diyor), yani Moğollar veya Tatarlar gibi sarı ırktan saymıyor (19. yüzyıl fiziksel antropolojisinin kafatası ölçümcülüğü hiç uzak değil, 1930’ların Atatürkçüleri gibi Nihal Atsız’lara da). İki, Müslüman değiller. Çoğu insan farkında olmayabilir Nihal Atsız’ın ne kadar anti-Müslüman ve anti-Arap olduğunun. Örneğin ordudan Arap subayları tokatlayıp dövdüğü için atıldığının. Çok ciddi bir İslâmiyet nefreti var; Almanya’da Nazi ideolojisi ne kadar Hıristiyanlığa karşı pagan boyutlar içeriyorduysa aynı şekilde Nihal Atsız tarzı Orta Asya özlemciliği de İslâmiyete karşı çok kuvvetli, daha bile kuvvetli pagan unsurlar içeriyor. Türk milliyetçi romanının erken dönemlerine baktığımızda karşımıza ilk çıkan Abdullah Ziya Kozanoğlu’nun Kızıl Tuğ’u da buna benzer. Gerçi Kozanoğlu, ömrünün ve kariyerinin bir noktasında saf değiştirdi, Orta Asyacılıktan Osmanlıcılığa geçti. Ama ilk evresinde çok sıkı Orta Asyacıydı ve dikkatli bakıldığında önemli ölçüde anti-İslâm bir konumdaydı. Kentleşmiş Müslüman hayatını uyuşuk ve miskin bir medeniyet olarak görüyordu.</p>
<p>Ey, peki, “biz” neyiz o zaman? Öncelikle hangi dönemin ruhu ve estetiğini arıyoruz ya da bütün bu çağlardan eklektik bir şekilde değişik estetik unsurları mı örnek alacağız? Tabii ikincisi. Seçici olmamız kaçınılmaz. Bütün toplumlar geçmişlerine karşı seçicidir, toptancı değil.<br />
Öyleyse bizim seçiciliğimiz hangi unsurları içerecek? Hangi güzel, vasat ve çirkinleri; hangi iyi, renksiz ve kötüleri birbirinden (nasıl) ayrıştıracak?</p>
<p><strong>“Saflık arayışı olanaksız.”</strong></p>
<p>Tam bu noktada belki altını çizmek lâzım; saflık arayışı olanaksız. Ne bizim geçmişimizde ne de başka herhangi bir toplumun geçmişinde, saf ve bozulmamış bir kültür ve uygarlık “öz”ü mevcut. Hiç el sürülmemiş bir topluluk, hiç değişmemiş bir Müslümanlık, mükemmelliğe ermiş ve artık değişmeyecek bir Türk-İslâm sentezi… asla bulunamaz. Medeniyetler sürekli birbiriyle alışveriş içinde. Dil değişiyor, minyatürler değişiyor, mimari değişiyor, mecazlar değişiyor, yaşam tarzı değişiyor. Karaman Beyi Türkçeyi resmi dil kabul etmiş diye kutlamalar yapılıyor ama kimse bunun arka planını doğru dürüst söylemiyor. Farklı çünkü Anadolu Selçuklularının Konya sarayında Farsça konuşuluyor. En büyük Selçuklu sultanlarının isimleri Keyhüsrev, Keykâvüs, Keykubat; bunlar tamamen Fars isimleri. Mevlânâ Konya’da oturup Farsça şiir yazıyor. Osmanlı muazzam bir Fars ve Arap mirasını devralmış. Şimdi bu kötü mü, iyi mi? 16. yüzyılın başlarında üç rakip devlet ve üç sultan var, birbirleriyle savaşan: Osmanlılar ve Birinci Selim (Yavuz); Safeviler ve Şah İsmail; Memluklar ve Kansu Gavri. Üçü de şiir yazıyor. Hangi dilde? Selim Farsça yazıyor; Şah İsmail Azerî Türkçesiyle yazıyor; Kansu Gavri bir tür Kafkas Türkçesiyle yazıyor. Dönemin kültürel sentezleri öyle ki, bir Şii aşiret tabanıyla İran’da iktidara gelen Şah İsmail kendi çıktığı yörenin Türkçesiyle yazıyor; Yavuz Selim ise güçlü İran kültür dairesinin diliyle yazıyor (onun içindir ki bir Osmanlı tarihçisi Osmanlıcanın yanı sıra iyi Farsça ve Arapça da bilmeli diyoruz). Şimdi bunu bir kirlenme olarak görmeye imkan var mı? Daha önce de söylediğim gibi 20. yüzyılın Kemalist Türk milliyetçiliği, Türkçeyi Arapça ve Farsça “kirlenme”sinden arındırmak için Öz Türkçecilik icad etti, serpintileri bugüne kadar geliyor.</p>
<p>İyi bir İngiliz okulundan çıkma bir genç, biraz sözlük yardımıyla Shakespeare okur ve anlar. Ama bizim gençlerimizin, bırakın daha eski yüzyılları, 20. yüzyıl başı Türk edebiyatını anlaması mümkün değil. Bunun için ne yapıyoruz; sürekli “sade”leştiriyoruz edebiyat klasiklerimizi. Halit Ziya Uşaklıgil’i sadeleştiriyoruz. Hatta Atatürk’ün 1927 Nutuk’unu. Bana göre komiktir, rezalettir bunları “Türkçeleştirmek” zorunda kalmak. Nasıl şehirlerimizi 10-15 yılda bir yıkıp tekrar yapıyorsak, âdeta Türkçeyi de 10-15 yılda bir yıkıp tekrar yapıyoruz.</p>
<p><strong>Müslüman Türklerin geçmişte temasta oldukları diğer kültür ve uygarlıkları bir kirlenme unsuru olarak görmeyeceksek, günümüzdeki kültürel etkileşimleri neden illâ yüzde yüz kirlenme unsuru olarak görelim? Meselâ İngilizceden gelen kelimeler.</strong></p>
<p>Pek çok durumda uygun Türkçe karşılıkları da bulunabilir fakat kolay da değil bu kadar yabancı film, televizyonlarda bu kadar yabancı dizi ve hepsinden önemlisi, dijital teknoloji, internet ve sosyal medya varken. Pek çok sözcük geliyor ister istemez, önlemek mümkün değil gibi geliyor. Azeri Türkçesine herhalde en az yüzde 30-40 oranında Rusça sözcük girmiş olmalı. Çarlık ve Sovyetler döneminde Rus dili, kültürü ve edebiyatıyla böyle bir alışverişleri olmuş. Şimdi bunların hepsini toptan temizlemeye kalksalar, kim bilir Azeri Türkçesi ne duruma düşer? İngiltere’de, 1884’ten bu yana İngiliz dilinin kale muhafızı Oxford English Dictionary’dir (kısaca OED). 1000 küsur yıl boyunca birikmiş 600.000 küsur kelimeyi içerir. Arkasında büyük bir uzmanlar heyeti ve çok ciddî bir editoryal kurul vardır. Her güncellemede lügate girecek yeni İngilizce sözcükleri onlar belirler. Böyle her yıllık güncellemede 1000 dolayında yeni sözcük ve/ya anlam artık İngilizceye yerleşmiş kabul ediliyor ve OED’ye alınıyor. Günlük hayattan gelmiş olabilir, argodan gelmiş olabilir, bilgisayar ve internet kullanımından gelmiş olabilir (surfing, downloading, uploading vb), eski İngiliz sömürgelerinden gelmiş olabilir (Pakistan, Hindistan, Karayipler veya Afrika’dan). Ben şimdiye kadar hiçbir sözcüğün Oxford English Dictionary’den çıkarıldığını bilmiyorum. Yakında katıldığım İbn Haldun Üniversitesi’nin geniş ve kucaklayıcı vizyonları var, sosyal bilimler alanında. Medeniyetler İttifakı diyoruz örneğin, Açık Medeniyet diyoruz. İşte açık medeniyet biraz da budur. Düşünün ki İngilizce sürekli zenginleşiyor ve hiç fakirleşmiyor. Sözcüklerin yanında belirtilir, eskidir, arkaiktir, artık kullanılmamaktadır diye. Ama çıkartmazlar; bu sözcüğün artık İngilizcede yeri yok veya bu sözcük İngilizceyi kirletiyor diye hiçbir şey çıkartılmaz Oxford English Dictionary’den. İngiltere’nin Hindistan ile ilişkisini bir düşünelim: Batı ve Doğu, emperyalist ve sömürge. Ama aynı zamanda iki kültür, iki uygarlık, hem alan hem veren. Bugün İngilizcede çeşitli Hint dillerinden gelen tonla sözcük kullanılmakta.1 Buna karşılık Türkçenin var mı böyle, sürekli büyüyen ve zenginleşen bir lügâti? Tersine her yeni sözlük, fakirleşmede yeni bir aşamayı temsil ediyor. 19. yüzyılda başlayan Redhouse’ların eski basımları, sadece akademik uzmanların vazgeçilmez başvuru hazinesini oluşturuyor.</p>
<p><strong>Türkiye’nin modernleşme serüveninde sanatçı ve aydınların devletin üstten indirgemeci tavrını benimsediğini unutmamak gerek. Dil üzerinden gidecek olursak birçok çeviri eser Öz Türkçe kelimeler yüzünden anlaşılmayacak durumda…</strong></p>
<p>Ben neden çeviri kitap (ister tarih ister roman) okuyamaz oldum, ya da neden hiçbir makalemin başkaları tarafından çevrilmesini istemiyorum? İşte tam da bu yüzden. Öz Türkçe terimler berbat, bu terimlerle örülen üslûp berbat. En ufak bir akıcılığı yok. Yuvarlak değil de köşeli bir tekerlek gibi takıla takıla dönüyor. Kimse bu dersi öğrenmemiş durumda. Oktay Rıfat büyük bir şair olma potansiyeli taşıyordu. Öz Türkçeci oldu ve kurudu, fakirleşti şiiri. Maalesef ben kendimden ve meslektaşlarımdan biliyorum ki bu çeviri sorunları hepimizi çileden çıkarıyor. Öz Türkçe, hele Osmanlı tarihine uygulandığında büsbütün felâket halini alıyor. Bir Osmanlı tarihi metninin biraz Osmanlı/ca kokması; sayfalara, satır aralarına o kokunun sinmiş olması lâzım. “Doğru” başka, “güzel” başka. Bunu gözetmeden yapılan çeviriler doğru ama çirkin olduğundan okunmaz hale geliyor.</p>
<p><strong>Peki, bunun çaresi ne?</strong></p>
<p>Bizde olmayan bir şey: eleştiri. Türkiye’nin bilimsel eleştiri damarları ve pratikleri çok zayıf. Seksen milyonu bırakın; (a) akademiklerin, üniversite camiasının okuduğu ve kulak verdiği ortak dergiler (b) akademik olmayan üst düzey kamusal aydınların okuduğu ortak bilgi ve düşünce dergileri mevcut değil. Böyle dergilerin (telif-tercüme) kitap eleştirisi bölümleri üzerinden irili ufaklı bilimsel konsensüslerin tesisi ve ortak bir çeviri estetiğinin oluşturulması mümkün değil. Piyasaya belirli bir disiplinin ve estetiğin empoze edilmesi mümkün değil. Şimdi hepimiz, Osmanlı tarihine ilişkin kitaplar için dahi, daha çok İngilizce (ve belki biraz da Fransızca) dergileri okuyoruz. Ve tabii Türkçeye çeviriler bunların kapsamına girmiyor. Yani asıl Türkçede öyle tarih dergileri olacak ki, ahbap çavuş ilişkilerine uzak, hatır gönül gözetmeyen, kimsenin gözünün yaşına bakmayan öyle (telif-tercüme) kitap eleştirileri yayınlanacak ki, orada hesabı sorulacak kötü, yanlış ve/ya zevksiz çevirinin. Bir, iki, üç, beş derken, yayınevleri ve editörler alacak mesajı. Gördüğünüz gibi devlet önlemlerine değil, bilimsel eleştiri ve özeleştirinin, sivil toplum mekanizmalarının çalışmasına bel bağlıyorum, çözüm ancak buradan gelebilir. Yoksa, Kemalist geçmişteki gibi Türk Tarih Kurumu veya Türk Dil Kurumu’nun (ve yayınladığı Türk Dili dergisinin) koymaya kalktığı normların, oralardan gelecek talimatların hiçbir faydası olamaz. Öyle müdahaleler, kendi bilgisizlik ve seviyesizlikleri içinde, kendi estetiksizlikleri içinde, düzelteceklerine berbat eder.</p>
<p>Bakın, çok ciddi kültürel sorunlarımızın olduğu aşikâr. Bunların çaresi, aslında Türkiye’de yeni bir entelijansiyanın yaratılması. Bu, nesiller alacak. Çalışmakla, öğrenmekle, ürün vermekle olacak bir şey. Örneğin yeni bir Osmanlı estetiği, ancak yeni yeni ressam ve mimar, sanat ve mimarlık tarihçisi nesillerin gelip geçmesiyle oluşabilir. Belki içlerinden çıkarsa birkaç kişi çıkar, böyle kitsch olmayan esinti ve sentezlere uzanabilecek. Oraya giden yolda, farklı kesimlerin birbiriyle konuşabilir hale gelmesinin çaresi, belki bu tür ortak entelektüel, bilimsel, akademik girişimler. Şuna peşinen niyet etmek lâzım: illâ birimizin ak dediğine kara demeyeceğiz, hiçbir meseleye böyle bir dar kafalılıkla yaklaşmayacağız, düzgün eleştiriyi ortak bir dille yapmaya ve dinlemeye, anlamaya çalışacağız. Birbirimizle konuşmak için yeni bir dil yaratmalıyız. Bu tartışmanın bir parçası da geçmişten ne alacağımız. Her “biz” şu veya bu şekilde tarihten süzülmüş bir varlıktır. O içinden süzülüp gelmekte olduğumuz tarihe karşı nihilist, inkârcı, reddiyeci ve yasakçı olmamaya çok dikkat etmek zorundayız. Bütün geleneklerle ilişki, ne yasaklanmalı, ne zorla kabul ettirilmeli. Benim sosyo-ekonomik ve kültürel kökenlerim alla franca. Ama fanatik bir alla franca’cı değilim ve ayrıca alla franca olan her şeyi sevdiğim, Batının her şeyine hayran olduğum da söylenemez. Bir tarihçi olarak Batının hegemonyasının nasıl ve hangi açılardan eleştirdiğim de açık, bugün Türkiye’nin neresinde yanında durduğum da. Kültürel tercihlerimde de belirli bir seçicilik söz konusu.</p>
<p>Meselâ ben rock ve pop sevmem pek; en azından kulak vermem ve dolayısıyla şarkı sözcüklerini de bilmem. Kendi neslimin Beatles ve Rolling Stones’unu dahi kaçırmışımdır bu yüzden. Caz da dinlemem fazla. Ben başka bir şeyin içinde büyüdüm. Dinlersem klasik Batı müziği dinlerim. Özetle, ben bir seçicilik örneğiyim. Kendi seçimlerimi, tercihlerimi yapmışım ve yapıyorum. Bırakın herkes kendi seçiciliğini yapsın serbestçe. Sonuç olarak toplumun bütününün seçiciliği, birey ve grupların seçiciliklerinden oluşur. Topluma iyi ve güzel şeyler, kaliteli şeyler sunarsanız, toplum zamanla bunları ayırt etmeyi öğrenir. Başka bir şeye de bel bağlayamayız. Kültür alanında başka umudumuz da yoktur diye düşünüyorum. Herhangi bir saflığın, olmayan bir saflığın, bir saflık teorisi ve modelinin peşinde koşamayız.<br />
Benim eleştirdiğim, şikâyet ettiğim yasakçılığın ya da tek tipçiliğin, topluma empoze edilmek istenen kültürel cenderenin geçmişte dünyadaki en sert örneği (neyse ki uzun ömürlü olamayan) Faşizm ve Nazizm. Sonra Sovyetler Birliği’nde Stalin ve Çin’de Mao dönemleri (Kültür Devrimi). Türkiye’deki en sert örneği ise Kemalizm ve Tek Parti rejimi. Kemalist kültür devrimi denemesi dediğimiz şey 1930’larda Türk Tarih Tezi, Güneş Dil Teorisi, ezanın Türkçe okunması, Öz Türkçecilik, radyolarda alaturka müzik yasağı… Hepsi bir bütün. Şimdi bunun karşısında başka türlü bir yasakçılığa, başka türlü bir basitçiliğe düşmemek lâzım.</p>
<p>Türklerin ve/ya Müslümanların, ya da isterseniz Türk-Müslüman medeniyetinin ve meselâ Osmanlıların, Avrupa-merkezci, Oryantalist bir yaklaşımda hakkının yendiği çok açık. İslâm da küçümsenmiş, Osmanlı da (hem birlikte, hem ayrı ayrı). İslâmiyet için fatalist, bağnaz, gerilik kaynağı, aşırı bölüşümcü ve dolayısıyla kapitalizm potansiyelinden (Protestan ahlâkının bir benzerinden) yoksun denmiş.<br />
Osmanlı için, kâh steplerden gelen yıkıcı bir barbarlık seli denmiş, kâh klasik İslam’ın taklidi ve tekrarı denmiş, kâh sırf Bizans taklidi denmiş, kâh hiçbir kültürel orijinalitesi ve medenî hayatiyeti olmayan, tamamen yıkıcı ve askerî bir emperyalizme indirgenmiş.</p>
<p>Bu önyargılara karşı, tarihte biz de varız, bizim de insanlığa katkılarımız oldu, biz de başka medeniyetlerle etkileşime ve alışverişe girdik, biz de orijinal bir kültür dairesi oluşturduk, bizden de Batıya giden ve tekrar Batıdan bize gelen şeyler var, derken bizim de son iki yüz yılda üzerimizde tepinildi, ezildik ve çiğnendik, dışlandık ve ötekileştirildik&#8230; demek, temelde haklı ve gerekli. Ama bunların hepsinin doğru olması, “biz”i bugün ne tanımlıyorsa onun da otomatik olarak haklılığı anlamına gelmiyor.</p>
<p><strong>Peki, haklılığını nasıl ispat etmeli Müslüman Türk medeniyeti?</strong></p>
<p>Bu, genel lâflarla olmaz; ihtisaslaşmayla, mütehassıslıkla olur. Hamasetle olmaz, çok çalışmakla olur. Herkesin kendi alanında, kendi işini doğru yapmasıyla olur. Bana göre bunun akademi alanında, bilim alanında, tarih alanında en büyük ve en başarılı mücadelesini, yakın zamanda kaybettiğimiz Halil İnalcık verdi. İnalcık’ın 100 yaşına, neredeyse ölüm döşeğine kadar uzanan tarihçilik pratiği, esas olarak buradan bütün bu saydığım dışlanmışlıktan, hakkı yenmişlikten, ötekileştirilmişlikten, küçümsenmişlikten, tarihteki yeri ve payının hiçe sayılmışlığından motive oldu. Meslek hayatı ve yazdıkları Oryantalizme, Batı-merkezciliğe karşı bir isyandır aslında. Ama aynı zamanda bilimin icaplarına riayet eden bir isyandır. Palavra değildir. Hamaset değildir. Ruhunun bir yerinde motivasyonunu buradan alır. Ama sonra başka bir düzleme sıçrar.</p>
<p>Onun içindir ki hiçbir kolaycılık, hiçbir ucuzculuk görmüyorum Halil İnalcık’a baktığımda. Çıkıp yirmi kere, elli kere, yüz kere “biz önemliyiz, biz önemliyiz.” diye bağırsanız ne yazar? Siz o disiplinin içinde, o malzemeyle, doğrudan birincil kaynaklara hâkimiyetinizle, meselâ ipek ticaretinde Bursa’nın rolü üzerine bir makale yazacaksınız ya da Osmanlının Balkanlarda yayılma başarısının ardındaki politikaları aydınlatacaksınız ya da timar sisteminin Osmanlı öncesi toprak düzenleriyle nasıl eklemlendiğini göstereceksiniz (ve bu arada “Hıristiyan sipahi”leri bulup çıkaracaksınız) ya da ateşli silâhların yayılması ve Celâlî isyanlarını Yeniçğ sarsıntılarının genel çerçevesi içine oturtacaksınız ki Osmanlı nasıl bir toplumdu, nasıl bir ekonomiydi, nasıl bir devletti, herkesçe anlaşılabilir bir elle tutulurluk kazansın, bunlar akademide yerleşsin, kabul edilsin. Halil İnalcık, hem Osmanlının (ve belki, Osmanlının şahsında genel olarak Doğunun) hakkının verilmesini sağlama dürtüsünün hem de bunun evrensel bilim normlarına riayet ederek nasıl yapılabileceğinin emsalsiz bir örneğidir.<br />
Son yıllarında en önemi katkısı saydığı çift-hane kavramını ele alalım. Bir an geldi; İnalcık Osmanlı köylü tarımını çift-hane sistemi olarak tanımladı. Böylece Osmanlı İmparatorluğu’nun sui generis’liğine, egzotize edilmişliğine son verdi. Osmanlı tarım ve köylü toplumunu yeryüzündeki bütün köylü toplumları içinde tanınabilir bir yere oturttu. Ayrıca savının kendinden önceki Batı sosyal bilimler literatürü ile bağlantısını da kurdu. Sovyetler Birliği’nde Çayanov vardır, 1920’lerin ve 30’ların ünlü köylü ekonomisi teorisyeni. Stalin terörünün kurbanlarındandır. Çayanov’un “köylü emeğine dayalı aile çiftliği” (the peasant family-labor farm) kavramlaştırması vardı. Halil İnalcık sadece çift-hane sistemini ortaya atmakla kalmadı, bunu yeryüzünde ilk ben söyledim havalarına girmeksizin, Çayanov’un “köylü emeğine dayalı aile çiftliği”nin Osmanlı halinin çift-hane sistemi olduğunu gösterdi. Evrenselliğini kurdu; Batı bilim adamlarının yerlerinde doğrulup dinleyeceği şekilde evrenselliğini kurdu, onların anlayabileceği bir örnek verdi ve herkes anladı Halil İnalcık’ın ne dediğini. Çünkü kültürler-arası tercüme işini, teorik terminoloji sistemleri arasında tercüme işini, birimler-arası tercüme işini çok başarılı bir şekilde yerine getirdi. “Nasıl söylersem anlarlar?” çok önemli bir mesele. Kendi kendimize mi konuşuyoruz; çok yönlü, çok taraflı bir sohbet içinde miyiz? Halil Hoca bunun son derece farkındaydı; asla kendi kendine sayıklamıyordu.</p>
<p><strong>“Halil İnalcık kültürel bir sentezdi.”</strong></p>
<p>Halil İnalcık, Osmanlı divan şiirini de bilir ve severdi, halk şiirini de bilir ve severdi, alaturka musiki ya da klasik Türk musikisini de bilirdi ve severdi, klasik Batı müziğini de bilirdi ve severdi. Halil Hoca da kültürel bir sentezdi kendi başına. O da seçiciliklerini yapmıştı, o da açık bir medeniyetti. Diğer kişinin ismini vermeden, bir anekdot anlatacağım Halil İnalcık’tan. 1940’ların sonları, İnalcık doktorasını bitirmiş ve ünlü tarihçi Paul Wittek’in Osmanlı tarihi seminerlerine katılmak için Londra’ya gitmiş. Tabii Londra klasik müziğin büyük merkezlerinden biri, Halil Hoca da kaçırmıyor özellikle Covent Garden konserlerini. O sırada bir başka Türk tarihçi de Londra’da. Aşağı yukarı aynı nesilden. Otuz küsurlarında iki genç adam. Halil Hoca yalvarıyor, bak böyle kendini kapatma, gel beraber konsere, Covent Garden’a gidelim, bak Handel performansları var diyor (İngilizlerin Handel performansları meşhur, yüzlerce kişilik dev koro ve orkestralarla). Batı medeniyeti nedir, sanatsal gücü nerededir, bunu görürsün biraz. Bin bir dereden su getirse de “gâvur müziğidir, bizimle ilgisi yoktur.” diyor o diğer kişi; kendini kapatıyor ve gelmeyi reddediyor.</p>
<p>İşte burada itiraz, itirazdan öte geçemiyor; anti-tez, senteze dönüşemiyor. Halil İnalcık Batı medeniyetinin kulu kölesi mi? Adamın bütün duruşu, “biz/im” gördüğü Osmanlının tarihteki yerinin iadesi üzerine kurulu. Ama aynı zamanda çok yönlü bir adam, dışa açık bir adam, medeniyetleri kendi içinde kapalı ve birbirini dışlayan birimler olarak görmüyor. Osmanlı hakkında da rahatça şunu yazabiliyor: Osmanlı devleti eski İslâm, İran, İlhanlı ve Bizans geleneklerinin bir sentezidir (1973). İki kuşak önce, bir diğer çok değerli tarihçimiz Fuat Köprülü için böyle bir kabul söz konusu olamaz. Onun bakış açısına göre ya İslâm ya Bizans. Öyle ki Osmanlının pek Bizans’tan etkilenmiş olamayacağını ispatlamak için neredeyse 200 sayfalık kitap boyutlarında bir makale yazıyor: “Bizans  müesseselerinin Osmanlı müesseselerine tesiri üzerine bazı mülahazalar” (1931). Halil İnalcık ise benim Türkçeye çevirdiğim 400 küsur sayfalık Osmanlı İmparatorluğu’nun Ekonomik ve Sosyal Tarihi -1 (1994) kitabında, Osmanlı gümrük vergileri ve bölgelerinin nasıl olduğu gibi Bizans’tan alındığını uzun uzadıya anlatıyor. Hiçbir kompleksi olmadan anlatıyor. Hatta bunun üzerine Batıya karşı şöyle bir pozisyon aldığını da görüyoruz: (mealen) “Siz ne diyorsunuz? Roma’nın esas mirasçıları aslında Roma yıkıldıktan sonra Batıda kurulan Germen krallıkları değildir. Bizans üzerinden Osmanlı daha çok tevarüs etmiştir Roma’nın emperyal geleneğine.” Burada medeniyetlerin kesişim ve etkileşimlerine ilişkin çok sofistike bir tavır var. Tabii Türkiye’de Yunan ve Roma uygarlıklarına karşı bir düşmanlık da söz konusu. Oysa İnalcık çok farklı bir anlayışı temsil ediyor.</p>
<p>Özetle, Halil İnalcık örneği çok şey söylüyor bana. Siyasetten bahsetmiyorum, tamamen kültür ve medeniyetler planında konuşuyorum. Bu çerçevede, nasıl hem belirli bir anlamda “biz”ci olabiliriz, hem de açık fikirliliği muhafaza edebilir, nihilizme kapılmayabiliriz? Bunun ve somut “hak arama”nın ne kadar profesyonelce yapılabileceğinin önemli bir örneğini oluşturuyor.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Amerika&#8217;da, Türkiye&#8217;nin Egemenlik Hakkı Yargılanıyor!</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/amerikada-turkiyenin-egemenlik-hakki-yargilaniyor/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cüneyt Toraman]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 31 Dec 2017 21:27:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[4. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Amerika]]></category>
		<category><![CDATA[cüney toraman]]></category>
		<category><![CDATA[Ocak 2018]]></category>
		<category><![CDATA[türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[zarrab]]></category>
		<category><![CDATA[zarrab davası]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1475</guid>

					<description><![CDATA[Mülkilik ilkesine göre; kural olarak her devlet kendi ülkesinde (karada, denizde/kara sularında, hava sahasında) işlenen suçlarda yargılama yapabilir. Tabiiyet (uyrukluk/vatandaşlık) ilkesine göre, her devlet, vatandaşlık bağıyla kendisine bağlı olan kişileri yargılama yetkisine sahiptir. Bu iki temel kural, devletlerin egemenlik hakkının ve eşitlik ilkesinin gereği olarak kabul edilmiş ilkelerdir. Türkiye’deki 17/25 Aralık operasyonunun kilit isimlerinden Reza Zarrab, Miami’de tutuklandığında “Zarrab davası” olarak gündeme gelen, daha sonra Halkbank genel müdür yardımcısı Mehmet Hakan Atilla’nın tutuklanması üzerine ek iddianamelerle güncellenen “ABD Hakan Atilla’ya karşı” davası, 28 Kasım’da Amerika’da görülmeye başladı. Üç-dört hafta sürmesi beklenen duruşma süreci başladığında, bütün medya kuruluşları kameralarını bu davaya yöneltti ve en küçük ayrıntıları bile naklen yayınlamaya başladı. Dünya kamuoyu, iddianamede sanıkların ne ile suçlandıklarını, davanın delillerini, jüri seçimini, Zarrab’ın tanık olarak verdiği ifadeleri, yargılama sonunda mahkemenin verebileceği kararları tartışıyor. Bu davanın içeriği elbette önemli ama üzerinde durulması gereken, bu davanın kendisi, hukuki dayanağı ve hukuki meşruiyeti olmalıdır. Bu yazıda, bu davada gözden kaçan/kaçırılan milletlerarası hukuk boyutunu dile getirmeye çalışacağım. Bir davadan söz ettiğimize göre, üzerinde durulması gereken ilk husus, devletin “yargı yetkisi”dir. Yargı yetkisi, hukuk veya ceza bütün davaların ön koşuludur. Bir mahkemenin yargı yetkisi yoksa yargılama da yapamaz. Ceza hukuku devletlere iki konuda yargılama yetkisi vermektedir. Bunlardan &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Mülkilik ilkesine göre; kural olarak her devlet kendi ülkesinde (karada, denizde/kara sularında, hava sahasında) işlenen suçlarda yargılama yapabilir. Tabiiyet (uyrukluk/vatandaşlık) ilkesine göre, her devlet, vatandaşlık bağıyla kendisine bağlı olan kişileri yargılama yetkisine sahiptir. Bu iki temel kural, devletlerin egemenlik hakkının ve eşitlik ilkesinin gereği olarak kabul edilmiş ilkelerdir.</strong></p>
<p>Türkiye’deki 17/25 Aralık operasyonunun kilit isimlerinden Reza Zarrab, Miami’de tutuklandığında “Zarrab davası” olarak gündeme gelen, daha sonra Halkbank genel müdür yardımcısı Mehmet Hakan Atilla’nın tutuklanması üzerine ek iddianamelerle güncellenen “ABD Hakan Atilla’ya karşı” davası, 28 Kasım’da Amerika’da görülmeye başladı. Üç-dört hafta sürmesi beklenen duruşma süreci başladığında, bütün medya kuruluşları kameralarını bu davaya yöneltti ve en küçük ayrıntıları bile naklen yayınlamaya başladı. Dünya kamuoyu, iddianamede sanıkların ne ile suçlandıklarını, davanın delillerini, jüri seçimini, Zarrab’ın tanık olarak verdiği ifadeleri, yargılama sonunda mahkemenin verebileceği kararları tartışıyor. Bu davanın içeriği elbette önemli ama üzerinde durulması gereken, bu davanın kendisi, hukuki dayanağı ve hukuki meşruiyeti olmalıdır. Bu yazıda, bu davada gözden kaçan/kaçırılan milletlerarası hukuk boyutunu dile getirmeye çalışacağım.</p>
<p>Bir davadan söz ettiğimize göre, üzerinde durulması gereken ilk husus, devletin “yargı yetkisi”dir. Yargı yetkisi, hukuk veya ceza bütün davaların ön koşuludur. Bir mahkemenin yargı yetkisi yoksa yargılama da yapamaz. Ceza hukuku devletlere iki konuda yargılama yetkisi vermektedir. Bunlardan birincisi mülkilik diğeri tabiiyettir. Mülkilik ilkesine göre; kural olarak her devlet kendi ülkesinde (karada, denizde/kara sularında, hava sahasında) işlenen suçlarda yargılama yapabilir. Tabiiyet (uyrukluk/vatandaşlık) ilkesine göre, her devlet, vatandaşlık bağıyla kendisine bağlı olan kişileri yargılama yetkisine sahiptir. Bu iki temel kural, devletlerin egemenlik hakkının ve eşitlik ilkesinin gereği olarak kabul edilmiş ilkelerdir. Amerika’daki davanın iddianamesinde, Amerika topraklarında işlenen bir suç iddiası söz konusu değildir. Davaya konu fiillerin, Türkiye’de, İran’da, BAE, vs. işlendiği iddia edilmektedir. Aynı şekilde, yargılanan kişilerin, ABD vatandaşı olduğu iddiası da söz konusu değildir. Amerika ülke sınırları dışında ve Amerikan vatandaşı olmayan kişilerin yargılanması söz konusudur. Bu konu, milletlerarası hukukun alanına girdiğinden, bu kapsamda değerlendirmek gerekir.</p>
<p>Milletlerarası hukukun ana kaynağı, (egemen eşit) devletlerin kendi özgür iradeleriyle taraf oldukları ve imzaladıkları uluslararası sözleşmelerdir. Milletlerarası hukukun kuralları, esas itibariyle, devletlerin kendi özgür iradeleriyle imzaladıkları sözleşmelerden meydana gelmektedir. Sözleşmenin bulunmadığı alanlarda, teamül/örf ve adet, milletlerarası hukukun genel ilkeleri, uluslararası sözleşmelere istinaden kurulan kuruluşların kararları (BM Güvenlik Konseyi vs.), yargı ya da hakem kararları (BM Adalet Divanı vs.), bilimsel içtihatlar olarak kabul görmektedir. Milletlerarası hukukta, milletlerarası hukukun genel ilkeleri (bunların bir kısmı ius cogens –emredici- niteliktedir), devletlerin egemen eşitliği, tehdit veya güç kullanmama, sınırların dokunulmazlığı, devletlerin toprak bütünlüğü (bağışıklık), uluslararası anlaşmazlıkların barışçıl çözümü, iç işlerine karışmama, insan haklarına saygı, halkların ve ulusların kendi kaderini tayin, uluslararası taahhütlerin iyi niyetle uygulanması temel ilkelerdendir. Milletlerarası hukuk, devletlerin egemen eşitliğinin güvencesidir. Yani milletlerarası hukuk, zorlamaya/baskıya değil, devletlerin özgür iradelerine dayanmaktadır. Devletlerin egemenlik yetkisi, bazı hallerde (insan hakları mahkemesi, uluslararası ceza mahkemesi, gibi) sınırlamaya maruz kalsa da, bu sınırlamalar, yine devletlerin kendi istek ve iradeleriyle gerçekleşmektedir. Davaya Türkiye açısından yaklaştığımızda, Türkiye ABD adli makamlarına Türk vatandaşlarını yargılama yetkisi vermemiştir. Devletin yetkili makamlarının davaya yönelik itirazları, böyle bir rızanın da olmadığını göstermektedir.</p>
<p>Milletlerarası hukuktan örneklerle, konu daha net anlaşılacaktır. Türkiye’de, Lotus-Bozkurt davası bütün hukuk fakültelerinde öğretilmektedir. Fransa bandıralı Lotus isimli ticaret gemisi, Midilli açıklarında Bozkurt isimli Türk yolcu gemisine çarpar ve kazada Bozkurt gemisinden 8 yolcu ve mürettebat ölür. Türkiye, Lotus gemisi kaptanını tutuklar ve hakkında dava açar. Fransa Türk mahkemelerinin yargılamasına itiraz eder ve uyuşmazlık Uluslararası Daimi Adalet Divanı’na intikal eder. Divan, “açık denizde meydana gelen kaza nedeniyle yapılan yargılama Fransa’nın egemenlik hakkına müdahale niteliğinde olmadığından” Türk mahkemelerinin yetkili olduğuna karar verir. İran-Irak savaşı sırasında, İran’dan petrol yüklü tanker Basra Körfezine seyir halinde iken Irak’a ait savaş uçakları ateş açar, üç denizci ölür tanker zarar görür. Tanker sahibi, Türkiye’de Irak Arap Cumhuriyeti aleyhine tazminat davası açar. Yerel mahkeme, devlet aleyhine dava açılamayacağından davanın reddine karar verir, Yargıtay da onama kararı verir. (Yargıtay 4.HD 17.03.1986 tarih E:1985-9190 K:1986-2436). T.C. Milli Savunma Bakanlığı, SSCB’ye ait Xacah adlı savaş gemisinin bakanlığa ait Meltem adlı hücumbota çarpması nedeniyle, SSCB aleyhine (Türkiye’de) dava açar. Yerel mahkeme, yabancı devlet aleyhine dava açılamayacağına karar verir. Yargıtay bu kararı da onamıştır. (Yargıtay 4.HD 12.10.1987 tarih E:1987-7309 K:1987-7373). Birleşik Krallık, R. V. Horseferry Magistrates Court ex parte Bennet Davasında, Bennet, “1989 tarihli suçluların iadesi kanununa ve uluslararası hukuk düzenlemelerine aykırı bir şekilde Güney Afrika’dan İngiltere’ye getirildiğini” iddia eder.</p>
<p>Lordlar kamarası, yürütmenin, bir başka devlet nezdindeki hukuka aykırı ve uluslararası hukuk düzenlemelerini ihlal eder nitelikteki yetkilerini kötüye kullanma eylemi sebebiyle, mahkemenin de davaya bakmakta yetkisiz olduğuna karar verir. Bazı Yunanistan vatandaşları, ikinci dünya savaşı sırasında Alman devletinin işlediği insani hukuk ihlallerinden zarar görenlerin zararlarının karşılanması amacıyla İtalya yerel mahkemelerinde, Almanya aleyhine dava açar. Yunan mahkemelerinin Almanya aleyhine verdiği kararlarının İtalya’da tanınmasını ve tenfizini ister. İtalyan Mahkemeleri, taleplerin kabulüne karar vererek, İtalya’da Alman devletinin mülkü olan illa Vigoni’ye haciz işlemi uygular. Almanya, İtalya’yı, Adalet Divanı’na şikayet eder. Adalet Divanı, 3 Şubat 2012 tarihli devletin yargısal bağışıklıkları (muafiyetleri) davasında, devletin yargı bağışıklığının, BM sözleşmesinin 2 paragraf 1 düzenlemesine dayandığını belirterek, devletlerin egemen eşitliği prensibinin uluslararası hukuk düzeninin en temel ilkelerinden biri olduğunu ifade etmiştir.</p>
<p>Milletlerarası hukukun amacı, güçlünün haklı olduğu bir sistem yerine, haklının güçlü olduğu, devletlerin eşitliğine dayanan ve egemenlik haklarına saygı gösterilen bir hukuk düzeni inşa etmektir. Böyle bir düzen, bütün devletler bu ilkelere riayet ettiğinde gerçekleşebilir. Bazı devletler, özellikle ABD ve İsrail, çıkarları gerektirdiğinde, milletlerarası hukuku çiğnemekten kaçınmamaktadır. Birleşik Devletler Temyiz Mahkemesi, Alvarez-Machain davasında, Birleşik Devletler uyuşturucu ile mücadele biriminde görevli bir şahsın öldürülmesi sebebiyle yargılanan Meksika vatandaşı Machain’in, uluslararası hukuk kuralları ihlal edilerek Meksika’dan kaçırılmasını, mahkemenin yargı yetkisini etkileyen bir durum olarak görmemiştir. Eichmann davasında, İsrail’in, İsrail Özel Kuvvetleri’nin kaçırdığı Arjantin vatandaşı Adolph Eichmann’ı yargılaması üzerine, Arjantin, egemenlik hakkı ihlal edildiği gerekçesiyle İsrail’i kınamıştır. BM Güvenlik Konseyi’ne başvurarak, Eichmann’ın iadesini talep etmiştir. Arjantin başvurusunu geri çektiği için karar verilememiştir. Hava korsanları, Tel Aviv’den Paris’e hareket eden Fransız uçağını kaçırarak Uganda Entebbe havaalanına indirmiştir. İsrail, rehineleri kurtarmak için operasyon düzenlemiş, birçok kişi ölmüştür. Uganda, egemenlik hakkını ihlal ettiği, bazı vatandaşları öldüğü ve uçağı zarar gördüğü için İsrail’i BM Güvenlik Konseyi’ne şikayet etmiş, ancak hiçbir karar için çoğunluk sağlanamamıştır. Amerika, 2001 yılında 11 Eylül saldırısında zarar gören ABD vatandaşlarının teröre destek veren ülkeler aleyhine dava açmasına imkan veren, “Terörizmin Destekçilerine Karşı Adalet Yasası” (JASTA) ile bir kez daha, milletlerarası hukuku tanımadığını göstermiştir. Amerika, milletlerarası bir sözleşmeye ve yetkiye dayanmaksızın, 1977 tarihli Uluslararası Acil Ekonomik Güç Yasası’na (IEEPA) dayanarak, başka ülke vatandaşları (Türk vatandaşları) hakkında soruşturma başlatmış, dava açmıştır. Bu davada bazı kişilerin isimlerinin geçmesi, kişilerin yargılandığını göstermez.</p>
<p>Milletlerarası hukukun temel ilkeleri ve örnekler dikkate alındığında, bu dava, milletlerarası hukuka açıkça aykırıdır. Bu davanın, milletlerarası sözleşme ile kurulan (UCM başta olmak üzere) uluslararası mahkemelerin görev alanına girmediği de tartışmaya yer vermeyecek kadar açıktır. Bu davada yargılanan Türkiye’nin egemenlik hakkıdır.</p>
<p>Amerika’daki davanın hukuki bir temeli (meşruiyeti) olmamakla birlikte, kendi içerisinde de tutarsızdır. Savcı, davasını (iddianameyi), 1977 tarihli Uluslararası Acil Ekonomik Güç Yasası’na dayandırdığına göre, bu yasanın amacını ve uygulama sürecini dikkate almak gerekir. Bu yasa, 1977 yılında, Carter’ın başkanlığı sırasında patlak veren İran Rehine Krizi’ne cevap olarak çıkarılmıştır. Bu yasa, yabancı bir kaynaktan olağandışı ve alışılmadık bir tehdidi bertaraf etmek amacı ile ABD Başkanı’na ulusal acil durum ilanı yaptıktan sonra ticareti düzenleme, ABD vatandaşlarının ve ABD’de yerleşik yabancıların yurtdışındaki malvarlıklarını dondurma (bloka etme) yetkisi vermektedir. Bu yasa, Amerika’da faaliyet gösteren kuruluşlar (bankalar), Amerika’da ikamet eden yabancılar, ABD vatandaşları için çıkarılmıştır. Yasanın uygulama süreci de bunu doğrulamaktadır. Bu yasa kapsamında, ambargoyu deldikleri iddiasıyla, Lloyds, Barclays, HSBC, S.Chartered (İngiltere), Credit Suisse (İsviçre), Australia-NZ (Avustralya), ING Bank (Hollanda), Bank of Tokyo (Japonya), RBS (İskoçya), Intesa (İtalya), BNP Paribas (Fransa), Clearstream (Lüksemburg), Credit Agricole (Fransa), Commerzbank (Almanya) birçok bankaya para cezası kesilmiş, çoğu uzlaşmayla sonuçlanmıştır.</p>
<p>Uluslararası raporlar, Amerika’nın ambargosunun birçok ülke tarafından delindiğini göstermektedir. Amerika’nın tek taraflı bir ambargo kararının başka devletler için bağlayıcı bir yanı bulunmamakla birlikte, US Energy Information Administration isimli kuruluşun Şubat-Haziran 2011 dönemini kapsayan raporuna göre, İran’dan, Çin günde 543 bin varil, Avrupa Birliği (AB) 450 bin varil, Japonya 341 bin varil, Hindistan 328 bin, Güney Kore 244 bin, Türkiye 183 bin varil petrol ithalatı gerçekleştirmiştir. Türkiye’den kat kat fazla petrol ithal eden ülkeler hakkında soruşturma dahi söz konusu olmazken ABD savcılarının sadece Türkiye ve Türk vatandaşları hakkında soruşturma başlatması bu davanın en önemli tutarsızlıklarından biridir.</p>
<p>Bu davada, ambargo muafiyetine ilişkin anlaşmalar da dikkate alınmamıştır. 2013 yılı Haziran ayında, ABD, Rusya, Fransa, İngiltere, Çin ve Almanya’nın oluşturduğu altı ‘süper güç’ İran’la masada anlaşarak, nükleer programa başladığından bu yana ambargo altında ezilen İran’a sınırlamaları yumuşatacağını açıkladı. 2012 ve 2013 yılları için Türkiye’nin de dâhil olduğu dokuz ülkeye ambargolardan kısmi muafiyet kararı alınmıştı.</p>
<p>Yine Uluslararası Araştırmacı Gazeteciler Konsorsiyumu (ICIJ), “Panama Belgeleri” olarak adlandırılan gizli belgeleri dünya kamuoyu ile paylaştı. Bu kurum, Panama’da, uluslararası ölçekte faaliyet gösteren binlerce irili ufaklı “Off Shore” olarak da bilinen kıyı-ötesi şirketin/bankanın trilyonlarca doları akladığını, yaklaşık 21 ila 31 trilyon doların bu yöntemlerle temizlendiğini ve uluslararası finansal sisteme yeniden dahil edildiğini ortaya çıkarmıştı.</p>
<p>Bu belgelerin, büyük kısmı vergi kaçakçılığı, azımsanmayacak bir kısmı gayrimeşru işlerden elde edildiği, trilyonlarca dolar kara paranın aklama bilgilerini içerdiği, bu işleri yapanların neredeyse %70’ini Amerikalı şirketler/bankalar oluşturduğu halde, ABD yargısı, bununla ilgili soruşturma dahi başlatmamıştı.</p>
<p>Davanın konusu ne olursa olsun, bir davayı güvenilir kılan yegane unsur, yargılamanın “adil ve tarafsız” olmasıdır. Amerika’daki davanın soruşturmasını, (FETÖ’nün desteklediği senatör Schumer’in danışmanı) New York Güney Bölgesi Savcısı Preet Bharara yürütmüştür. Bharara’nın tweeter’da 7 bin olan takipçi sayısı, soruşturma başlattıktan sonra FETÖ desteğiyle 300 bine ulaşmıştır. Davanın hakimi Richard Berman,  2014 yılında FETÖ›nün İstanbul›da düzenlediği sempozyuma katılan ve 17-25 Aralık operasyonu nedeniyle FETÖ’cü hakim ve savcıların tutuklanmasını eleştiren ve destek veren biridir. Bu davanın bilirkişisi Osman Zeki Canıtez, Bylock kullanıcısı olduğu tespit edilen ve hakkında yakalama kararı bulunan 17/25 Aralık soruşturmasının da bilirkişisidir. Savcı, (21.03.2016 tarihli) ilk iddianamede sanık olarak gösterdiği Reza Zarrab’ı, EK iddianameyle tanık haline getirmiştir. 15 Temmuz darbe teşebbüsü kapsamında tutuklanan Amerika konsolosluk çalışanı Metin Topuz’un cep telefonunda, Zarrab Amerika’ya gitmeden önce “Türkiye aleyhine konuşacağına” ilişkin whatsapp mesajları, Zarrab’ın Türkiye’de iken “ikna” edildiğini, savcının, bu işbirlikçiyi sanık gibi göstererek kamuoyunu aldattığını göstermektedir. Zarrab’ın, akrabasıyla yaptığı telefon görüşmesinde, “Amerika’da hapis yatmamak için yalan söylemek zorunda olduğuna” ilişkin beyanları, davayı güvensiz hale getirmektedir.</p>
<p>Amerika’daki savcılara pazarlık yetkisi verilmesi, yargının en önemli defolarından biridir. Ceza yargılaması, davanın taraflarının eşitliği (silahların eşitliği) ve hakimin tarafsızlığı üzerine inşa edilmiştir. Davanın taraflarından birinin ABD olduğu bir davada, silahların eşitliği ve hakimin tarafsızlığı söz konusu olamaz.</p>
<p>Ceza yargılamasının en önemli unsurlarından biri delillerdir. Hiçbir mahkeme, denetleme imkanına sahip olmadığı bilgi ve belgeleri delil olarak kullanmaz. Bu davanın delillerinin tamamına yakını, başka bir ülkede (Türkiye’de) yasa dışı yollarla elde edilmiş, üzerinde oynandığı için (soruşturmayı yapan kişilerin) dava konusu yapıldığı dinleme kayıtlarından oluşmaktadır. Ceza yargılamasında bu tür bilgi, belge ve kayıtların kanıt değeri bulunmamaktadır.</p>
<p>Amerika’daki dava, milletlerarası hukuka açıkça aykırı olduğu gibi, kendi içinde de tutarsızdır. Amerika’daki bu davanın açılma sebebi, Türkiye ile ABD ilişkilerinin bozulmasıdır. Amerika Türkiye’yi, önemli bir üs olarak görmekte, hükümetlerin sorgulamadan itaat etmesini beklemektedir. 17/25 Aralık operasyonu, (FETÖ/ABD işbirliğiyle) yargı eliyle hükümeti düşürme projesidir. Bu operasyon başarısız olunca, başbakanı uluslararası ceza mahkemesinde yargılatmaya yönelik MİT Tırları operasyonu uygulamaya konulmuştur. Bu da başarısız olunca, önce OHAL, peşinden sıkıyönetim ilan ettirilerek ordunun yönetime el koymasını sağlamak için, taşeron terör örgütlerine Türkiye’nin çeşitli şehirlerindeki bombalı terör eylemleri yaptırılmış, güneydoğuda hendek kazdırılmıştır. Bu plan da başarısız olunca, terör skalasının en tepesinde yer alan “darbe teşebbüsü” gerçekleştirilmiştir.</p>
<p>Amerika’daki davada, İran’a yönelik ambargonun 2011 ve 2012 yıllarında delindiği iddia edilmesine rağmen ABD’nin, 2012 yılından darbe teşebbüsünün başarısız olduğu tarihe kadar 5 yıl beklemesi, bu tarihten önceki operasyonların arkasında ABD’nin olduğunu göstermektedir.</p>
<p>Amerika’nın İran ile anlaşıp 2016 yılının ocak ayında İran’a ambargoyu kaldırdıktan sonra böyle bir soruşturma yürütmesi kendi içerisindeki çelişkilerden biridir. İran’daki Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden birkaç ay sonra Türkiye’deki 17/25 Aralık operasyonu, İran’ın eski Cumhurbaşkanı Ahmedinejad’ın yolsuzlukla suçlanması, ambargo döneminde çeşitli ülkelere petrol satan işadamlarından (Zarrab ile birlikte çalışan) Zencani’yi tutuklaması, ABD-İran işbirliğinin çok önceye dayandığını göstermektedir. ABD bu davayı, ambargoyu delenleri cezalandırmak için değil, Türkiye’ye diz çöktürmek amacıyla kullanmaktadır. ABD’nin en büyük gelir kaynağı, silah ve petroldür. Türkiye’nin kendi silahını kendi üretmesi, Rusya ile S-400 füze savunma sistemi konusunda anlaşması, petrol ve doğalgaz boru hattı anlaşmaları, Rusya ve Müslüman ülkelerle yakınlaşması, Amerika’nın çıkarlarını tehdit etmektedir. 17/25 Aralık, (Ak Partiyi değil) “hükümeti düşürüp” başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ı etkisiz hale getirme operasyonudur. Soruşturma dosyasındaki iddiaların hiç biri özel yetkili mahkemelerin görevine girmediği halde, ÖYM ve FETÖ tarafından yürütülmüştür. Kamuoyu, soruşturma dosyasındaki kimi kayıtların gerçek olduğuna inansa da, yetkisiz ÖYM ve FETÖ savcılarının yürüttüğü soruşturma yargılamaya esas alınamaz. Ergenekon, Balyoz, Şike, Tahşiye, Selam Tevhid vs. dosyalarını geçersiz hale getiren hususların tamamı, 17/25 Aralık dosyasında da vardır.</p>
<p>17/25 Aralık soruşturmasını yürütenlerin birinci hedefi, bu soruşturmayı iddianameye ve davaya dönüştürmekti. Eğer bunu gerçekleştirebilselerdi, bu davadaki bilgi ve belgeler, Amerika’daki davada da delil niteliğini haiz olacaktı. FETÖ’nün saldırısını bekleyen hükümetin anında karşılık vermesi, üretilen belgelerin davaya dönüşmesine fırsat vermemiştir. FETÖ soruşturmaları başladığında, bu örgütün hakim ve savcılarının yürüttüğü soruşturma ve davaların çoğunun kumpas olduğu ortaya çıkmıştır. Soruşturmayı terör örgütünün yürütmesi, deliller üzerinde tahrifat yapması, sahte delil üretmesi, soruşturmaları temelden hükümsüz hale getirmiştir. Bu sonuçtan, “suç işleyenlerin” de yararlanması kaçınılmazdır. Amerika’daki dava, 17/25 Aralık operasyonunun gerçek mimarının da ABD olduğunu tescillemiştir. FETÖ’ye yönelik soruşturmaların başlamasıyla seslerini kısanlar, Amerika’daki davayla birlikte seslerini tekrar yükseltmeye başlamışlardır. 17/25 Aralık soruşturmasının merkezinde, zannedildiği gibi bakanlar, bakan çocukları değil, Halkbank ve Başbakan vardır. Amerika’daki davanın hedefi de Halkbank ve Cumhurbaşkanıdır. Bu dava, 17/25 Aralık soruşturmasının devamıdır. Eğer bir yolsuzluk varsa, bunu araştırma ve soruşturma yetkisi sadece Türkiye’ye aittir. Yasal mevzuat çerçevesinde, dava zamanaşımı sona erinceye kadar her zaman araştırma ve soruşturma yapabilir. Amerika’da kişiler değil, Türkiye’nin egemenlik hakkı yargılanmaktadır. Türkiye’deki bütün siyasi partiler, STK’ların, meslek kuruluşları, üniversiteler, hukuk kurumları, barolar, Türkiye’nin egemenlik hakkına sahip çıkmalı, ABD’nin müdahalesine güçlü bir şekilde itiraz etmelidir. Bu davaya itiraz etmeyenler, bu tercihleriyle, Amerika’nın (bundan böyle) Türk vatandaşlarını yargılama yetkisini kabul etmiş sayılacaklarını unutmamalıdır.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
