<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>3. Sayı &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/3-sayi/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Wed, 06 Dec 2017 20:19:02 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.9</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>3. Sayı &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>ABD’nin Yeni “Musaddık Planı”: Zarrap ve Flynn Dosyası</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/abdnin-yeni-musaddik-plani-zarrap-ve-flynn-dosyasi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Abdülkadir ÖZKAN]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 01 Dec 2017 12:00:39 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Köşe Yazısı]]></category>
		<category><![CDATA[3. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Abdülkadir Özkan]]></category>
		<category><![CDATA[Aralık 2017]]></category>
		<category><![CDATA[Zarrap]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1240</guid>

					<description><![CDATA[1951’de iktidara geldiğinde ilk iş olarak İran petrollerini millileştiren Başbakan Muhammed Musaddık’ın başına gelenler, egemen dünyaya meydan okuyan liderlerin ne tür entrika ve zorluklarla mücadele etmek zorunda kaldığının en net göstergesi aynı zamanda. “1953’te halk tarafından sevilen İran Başbakanı Muhammed Musaddık’ın iktidardan indirilmesinde Birleşik Devletler önemli rol oynadı.” Bu itiraf, 17 Mart 2000’de katıldığı bir toplantıda konuşan, bir dönem adından çokça söz ettiren Amerikan Dışişleri Bakanı Madeleine Albright’tan geldi. 2009 yılında benzer bir çıkışı Başkan Barack Obama da Kahire’de yapmıştı. Albright, Başkan Clinton döneminin önemli isimlerinden. Ailesini Auschwitz’te kaybetmiş bir Nazi mağduru aynı zamanda. Albright’ın yıllar sonra gelen bu itirafı, İran anti-Amerikancılığının perde gerisinde bir Amerikan parmağı olduğunu gösteriyor. CIA’nın 2013 yılında erişime açılan Ulusal Güvenlik Arşivi’nde yer alan detaylar ise Albrigth’ın söylediklerini kanıtlıyor. 1951’de iktidara geldiğinde ilk iş olarak İran petrollerini millileştiren Başbakan Muhammed Musaddık’ın başına gelenler, egemen dünyaya meydan okuyan liderlerin ne tür entrika ve zorluklarla mücadele etmek zorunda kaldığının en net göstergesi aynı zamanda. Amerikan ve İngiliz siyasetinin nüfuz alanlarını genişletmek adına nasıl operasyonel faaliyetlere girişebildiklerini tarih kitaplarından biliyoruz. Ancak İran Başbakanı Musaddık’ın başına gelenler, son 5 yıldır Türkiye için kurgulanan planla çok benzeşiyor. Batı’nın Erdoğan’ın şahsında Türkiye’yi itibarsızlaştırmak için sistematik “yıkım planını” tedavüle soktuğu artık gizlenemeyecek &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>1951’de iktidara geldiğinde ilk iş olarak İran petrollerini millileştiren Başbakan Muhammed Musaddık’ın başına gelenler, egemen dünyaya meydan okuyan liderlerin ne tür entrika ve zorluklarla mücadele etmek zorunda kaldığının en net göstergesi aynı zamanda.</strong></p>
<p><em>“1953’te halk tarafından sevilen İran Başbakanı Muhammed Musaddık’ın iktidardan indirilmesinde Birleşik Devletler önemli rol oynadı.” </em></p>
<p>Bu itiraf, 17 Mart 2000’de katıldığı bir toplantıda konuşan, bir dönem adından çokça söz ettiren Amerikan Dışişleri Bakanı Madeleine Albright’tan geldi. 2009 yılında benzer bir çıkışı Başkan Barack Obama da Kahire’de yapmıştı. Albright, Başkan Clinton döneminin önemli isimlerinden. Ailesini Auschwitz’te kaybetmiş bir Nazi mağduru aynı zamanda. Albright’ın yıllar sonra gelen bu itirafı, İran anti-Amerikancılığının perde gerisinde bir Amerikan parmağı olduğunu gösteriyor. CIA’nın 2013 yılında erişime açılan Ulusal Güvenlik Arşivi’nde yer alan detaylar ise Albrigth’ın söylediklerini kanıtlıyor. </p>
<p>1951’de iktidara geldiğinde ilk iş olarak İran petrollerini millileştiren Başbakan Muhammed Musaddık’ın başına gelenler, egemen dünyaya meydan okuyan liderlerin ne tür entrika ve zorluklarla mücadele etmek zorunda kaldığının en net göstergesi aynı zamanda. </p>
<p>Amerikan ve İngiliz siyasetinin nüfuz alanlarını genişletmek adına nasıl operasyonel faaliyetlere girişebildiklerini tarih kitaplarından biliyoruz. Ancak İran Başbakanı Musaddık’ın başına gelenler, son 5 yıldır Türkiye için kurgulanan planla çok benzeşiyor. Batı’nın Erdoğan’ın şahsında Türkiye’yi itibarsızlaştırmak için sistematik “yıkım planını” tedavüle soktuğu artık gizlenemeyecek kadar açık ve net. New York’ta devam eden Zarrap davası (17-25 Aralık dosyası da denebilir) ve Michael Flynn soruşturması önümüzdeki günlerde Türkiye’nin başını ağrıtacak sadece iki konu başlığı. Gün yüzüne çıkarılmayı bekleyen başka dosyalar da var. Türkiye, kritik bir eşikten geçiyor, belki de bu eşiğin cumhuriyet tarihinin en zor dönemeci olduğunu kabul etmek lazım. Bugün yaşananları daha net görmek ve anlamak için 1953’te Ajax Operasyonuyla  iktidardan indirilen Musaddık’ın başına gelenlere bakalım.</p>
<p><strong>Musaddık Ne Yaptı?</strong></p>
<p>Musaddık 1951’te iktidara geldiğinde ilk icraatı İran petrollerinin millileştirilmesini, kamulaştırılmasını sağlamak oldu. İran petrolleri o güne kadar İngiliz-İran ortaklığı Anglo Persian Oil Company tarafından işletiliyordu. (Bu şirket British Petrol namıyla meşhur BP’nin ta kendisidir.) Musaddık kararlıydı ve dediğini yaptı. İran’ın milli menfaatleri gereği petrolün kamulaştırılması kaçınılmazdı. Millileştirme kararı 1951’de İran Parlamentosu’nda kabul edildi. Ancak İngiltere önce petrol ambargosunu devreye soktu, sonrasında da İran’ı açıktan tehdit etmeye başladı. Musaddık bütün tekliflere kapıları kapattı. MI6’in (İngiliz İstihbarat Servisi) İran’da muhalif gruplar üzerinden bir kalkışma hazırlığı içerisinde olduğunu öğrenen Musaddık, İngiliz Büyükelçisini sınır dışı etmeye karar verdi. Bu da bardağı taşıran son damla oldu. Devreye Amerikan gizli servis elemanları girdi. CIA’nın bölge operasyon şefi Kermit Roosevelt sahne aldı. Önce Musaddık karşıtı muhalifler desteklendi. Yüklü miktarda paralar aktarıldı. Ülke içinde sokak hareketleri finanse edildi. Muhalif medya, akademisyen, siyasetçi, asker, işadamı, sivil toplum Musaddık aleyhine kullanabilecekleri ne kadar “iç unsur” varsa devreye sokuldu. İran riyali, Amerikan doları karşısında değer kaybetmeye başladı. Petrol ambargosuyla ekonomik kriz tırmandırıldı. İran, millileştirdiği petrolüne pazar bulamaz oldu. Ve nihayetinde Tahran sokakları hareketlenmeye başladı. Halk yaşananlardan Musaddık’ı sorumlu tutar oldu. Batı medyasında Musaddık aleyhine itibarsızlaştırma operasyonu başlatıldı. Başlangıçta “ılım ve makul siyasetçi” olarak tanımlanan Musaddık, İngilizlerin tekliflerine yanaşmadığı için artık “dediği dedik” bir otoriter, yolsuzluklara bulaşmış bir diktatördü. Kurgu sağlamdı: ülkesinin petrollerini millileştirmeye çalışan Musaddık, ülkesini dünyadan tedriç eden bir siyasi figür olarak hafızalara kazındı. Şah Rıza’nın da desteğiyle iktidardan indirilmeliydi. Gereken hazırlıklar yapıldı. İran silahlı kuvvetlerinden bir grup harekete geçti. 15 Ağustos 1953’teki askeri darbe Musaddık yanlılarınca bastırıldı. Ancak Kermit Roosevelt ve ekibi umudunu kaybetmedi, 19 Ağustos 1953’te yeni bir kalkışmayla Musaddık iktidardan indirildi. </p>
<p><strong>Komünizm Tehdidi mi?</strong></p>
<p>Bütün bu yaşananlar İran Başbakanı Musaddık’ın başına gelenlerin kısa bir özeti. Son beş yılda Türkiye’de yaşanan kaotik gelişmelerle benzeşiyor olması şaşırtıcı olmasa gerek. İngilizlerin Musaddık konusunda Amerikalıları ikna ederken kullandığı en temel argüman “İran’ın, Rusya’nın kontrolüne girmesinden duydukları endişeydi.” Yani komünizm tehdidi. II. Dünya Savaşı sonrası dünyaya hakim olan yaygın paradigma buydu. Türkiye’nin 1952’deki NATO’ya giriş sürecinde yaşadığı gelişmelerin temelinde de komünizm tehdidi olduğu bilinen bir gerçek. Kritik soru şu: dün Türkiye’yi NATO içinde yer almaya icbar edenler, bugün Rusya ile yakınlaşan Türkiye’yi NATO’dan çıkmaya mı icbar ediyor, yahut bir tür “tedip etme” yöntemi mi uyguluyor? </p>
<p>Norveç’te yaşanan hedef skandalının perde arkasında Türkiye’ye dönük topyekûn bir mesaj olduğu açık. Öyle ki sadece Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın değil de Gazi Mustafa Kemal’in de hedeflerden biri olarak belirlenmiş olması, verilmek istenen mesajın derinliğine işaret ediyor. NATO’da yaşanan skandallar bununla sınırlı değil elbette. </p>
<p>1992’de Çekiç Güç’le ilgili tartışmaların ayyuka çıktığı bir dönemde, NATO tatbikatında (Display Determination–92) Muavenet savaş gemisinin kazaya kurban gitmesi, Amerika’nın Türkiye’ye yönelik bir ikazı olarak okunmuştu. 2006 yılında Ralph Peter’in yayımladığı, NATO Savunma Akademisi’nde kullanılan skandal haritada ise Türkiye’nin doğu ve güneydoğu toprakları Kürdistan ve Ermenistan’a ait bölgeler olarak gösterilmiş, Türkiye’den gelen tepkiler üzerine NATO Genel Sekreterliği bir kez daha özür dilemeyi tercih etmişti. Kritik zamanlarda askeri ve hukuki bahanelerle siyasal mesajlar vermek, Amerikan establisment’ının en belirgin özelliğidir. Bugünlerde New York’ta devam eden Zarrap davası ve Flynn soruşturması uygulamaya konan sistematiğin bir başka boyutuna işaret ediyor. Peki nedir Zarrap ve Flynn dosyalarıyla hedeflenen?</p>
<p><strong>Zarrap Davası ve Flynn Soruşturması</strong></p>
<p>Türkiye’de FETÖ mensubu yargı mensuplarının 17 Aralık 2013’te kalkıştıkları yargı darbesinin, uluslararası hukuka taşınarak Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yönelik bir tehdide dönüştürülmesi bile bu soruya cevap olarak yeter aslında. Oluşturulan gayri meşru dinleme ve sahte deliller üzerinden hazırlanan dosyanın, New York’ta federal bir mahkemeye taşınarak sanıkların serbest bırakılma vaadiyle itirafçılığa/isnat edilen suçları kabule zorlanması, Amerikan hukuk sisteminde meşru bir zemine otursa da sistematik bir soruna işaret etmesi bakımından son derece kritik. Zarrap davasında, savcının son mütalaası dikkate alındığında, sanığın mevcut itiraflarıyla “Türkiye’nin mahkum edilebileceği somut delillere ulaşılamadığı” anlaşılıyor. Bu nedenle Zarrap’ın ifade tutanaklarında anlattığı bir takım örtülü ilişkiler üzerinden davanın başka bir boyuta evrileceğini ve önümüzdeki günlerde tutanaklarda adı geçen kamuya ait ve özel bankalara getirilecek yaptırımların Türkiye’yi ekonomik durgunluğa sokacağını kestirmek zor değil. Uluslararası arenada Türkiye’nin itibarına kastedecek bir algı operasyonu bu. </p>
<p>Michael Flynn soruşturma dosyasına Türkiye’nin dahil edilmiş olması da yürürlükte olan sistematik planının diğer cephesine işaret ediyor. Dosyaya Türkiye’den iki bakanın isminin karışmış olması son derece kritik. Hedeflenen şey Türk siyasetçilerin Amerika’daki sorunlu muhataplarına gayrı meşru tekliflerde bulunabileceklerini dünyaya göstermek. Bir tür itibarsızlaştırma çalışması. Son haftalarda Amerikan medyasında yer alan Türkiye’yle ilgili yorumlardan da anlaşılıyor ki ortaya atılan iddianın gerçekliğiyle ilgilenen kimse yok. Son dönemde Rusya ile yakınlaşan Türkiye’nin Rusya’ya bilgi sızdırdığına inanılan Fylnn ile temas etmiş olması, iddianın en temel delili olarak görülüyor. Amerika’nın en popüler dizilerinden “Designated Survivor”da Türkiye’yi ve özellikle Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı hedef alan senaryo, durumun vahametini ortaya koyuyor. Peki ne olacak?</p>
<p><strong>Haklıyken Haksız Olmak</strong></p>
<p>Türkiye, özellikle 15 Temmuz sonrası yaşananlar konusunda kendisini dünyaya anlatamıyor. Gündem belirleyemiyor. En haklı olduğu konuda bile kurgulanan sistematik planı yok edecek bir strateji geliştiremiyor. İç siyasetteki gelişmeler, 15 Temmuz davalarında yaşanan sorunlar, son   zamanlarda gündemi işgal eden operasyonlar, Türkiye aleyhine oyun kuranların ekmeğine yağ sürüyor. Türkiye, uluslararası arenada her geçen gün yalnızlaştırılıyor. Bölgesel politikalarda da köşeye sıkıştırılmak isteniyor. Türkiye’nin iç dinamikleri kaşınarak toplumsal kalkışma zemini oluşturulmak isteniyor. Erdoğan’ın olmadığı bir Türkiye dizayn etmek için özel projeler geliştiriliyor, siyasete yeni aktörler sokuluyor. Sonuç olarak Amerika, dün Başbakan Musaddık’a yaptıklarını bugün Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yapmak istiyor. İtibarsızlaştırarak siyaset sahnesinden indirmek için özel çaba sarfediyor. Tam burada gözden kaçan önemli bir nokta var: ne dünya 1950’lerin dünyası ne de Türkiye 1950’lerin Türkiye’si. Türkiye, bugün büyük oyunu bozacak cesarette ve güçte. Cumhurbaşkanı Erdoğan hala hiçbir siyasiye nasip olmayacak bir toplumsal kabule sahip. Oynanan oyunu bozmanın bir tek yolu var: toplumsal bütünleşme ve kaynaşma. Türkiye, belki de tarihinin bu en kritik dönemecinden milli ve yerli unsurların işbirliği ve katkısıyla en az yara alarak çıkacaktır.  </p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kahraman Pelerinli Vesayet Bekçisi!</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/kahraman-pelerinli-vesayet-bekcisi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Aslan DEĞİRMENCİ]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 01 Dec 2017 11:30:21 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Köşe Yazısı]]></category>
		<category><![CDATA[3. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Aslan Değirmenci]]></category>
		<category><![CDATA[Kasım 2017]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1288</guid>

					<description><![CDATA[Siyasi pazarlama ve toplum mühendisliği ile 28 Şubat’ta askeri vesayete karşı direnç gösterdiği iddia edilen Meral Akşener üzerine yeni projeler inşa edilmeye devam ediliyor. Ancak temel sağlam olmayınca, inşaat sağlıklı yürümüyor, umutlarda artçı sallantılar sürüyor. Gerçeğin ortaya çıkmasıyla beraber deprem ve yıkım kaçınılmaz! O gerçeklerden biri de Akşener’in 28 Şubat’ın kahramanlarından değil, aktörlerinden birisi olduğudur! Siyasi pazarlama ve toplum mühendisliği ile 28 Şubat’ta askeri vesayete karşı direnç gösterdiği iddia edilen Meral Akşener üzerine yeni projeler inşa edilmeye devam ediliyor. Ancak temel sağlam olmayınca, inşaat sağlıklı yürümüyor, umutlarda artçı sallantılar sürüyor. Gerçeğin ortaya çıkmasıyla beraber deprem ve yıkım kaçınılmaz! O gerçeklerden biri de Akşener’in 28 Şubat’ın kahramanlarından değil, aktörlerinden birisi olduğudur! Yıl 1997… Çankaya Köşkü’nde MGK toplantısı başlamıştır. Gerilim yüksektir. Direnen Erbakan Hoca yalnız da olsa sözünü esirgememekte; askeri vesayetin sunduğu materyallere itiraz etmektedir. Tutanaklar bu tezimizi doğruluyor. Tutanaklar yıllarca kahraman kostümü giydirilen Akşener için aksini gösteriyor. Direnmek Yerine Destek Akşener’in 28 Şubat 1997 günü öğleden sonra başlayan ve 9.5 saat süren tarihi MGK toplantısında cuntanın dayattığı 18 maddeye ve cunta yapısına karşı sarf ettiği sözler gündemden kaçırılıyor. İrtica üzerine cunta heyeti akla mantığa sığmayan iddialar gündeme getirirken, rejim aleyhtarı olduğu öne sürülen faaliyetler masaya getirilirken, toplantıda olan İçişleri Bakanı Meral &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Siyasi pazarlama ve toplum mühendisliği ile 28 Şubat’ta askeri vesayete karşı direnç gösterdiği iddia edilen Meral Akşener üzerine yeni projeler inşa edilmeye devam ediliyor. Ancak temel sağlam olmayınca, inşaat sağlıklı yürümüyor, umutlarda artçı sallantılar sürüyor. Gerçeğin ortaya çıkmasıyla beraber deprem ve yıkım kaçınılmaz! O gerçeklerden biri de Akşener’in 28 Şubat’ın kahramanlarından değil, aktörlerinden birisi olduğudur!</strong></p>
<p>Siyasi pazarlama ve toplum mühendisliği ile 28 Şubat’ta askeri vesayete karşı direnç gösterdiği iddia edilen Meral Akşener üzerine yeni projeler inşa edilmeye devam ediliyor.</p>
<p>Ancak temel sağlam olmayınca, inşaat sağlıklı yürümüyor, umutlarda artçı sallantılar sürüyor. Gerçeğin ortaya çıkmasıyla beraber deprem ve yıkım kaçınılmaz! O gerçeklerden biri de Akşener’in 28 Şubat’ın kahramanlarından değil, aktörlerinden birisi olduğudur!</p>
<p>Yıl 1997… Çankaya Köşkü’nde MGK toplantısı başlamıştır. Gerilim yüksektir. Direnen Erbakan Hoca yalnız da olsa sözünü esirgememekte; askeri vesayetin sunduğu materyallere itiraz etmektedir. Tutanaklar bu tezimizi doğruluyor. Tutanaklar yıllarca kahraman kostümü giydirilen Akşener için aksini gösteriyor.</p>
<p><strong>Direnmek Yerine Destek</strong></p>
<p>Akşener’in 28 Şubat 1997 günü öğleden sonra başlayan ve 9.5 saat süren tarihi MGK toplantısında cuntanın dayattığı 18 maddeye ve cunta yapısına karşı sarf ettiği sözler gündemden kaçırılıyor. İrtica üzerine cunta heyeti akla mantığa sığmayan iddialar gündeme getirirken, rejim aleyhtarı olduğu öne sürülen faaliyetler masaya getirilirken, toplantıda olan İçişleri Bakanı Meral Akşener, sessiz kalmayı, başını sallayarak desteklemeyi tercih ederken, toplantı sonuna doğru; “Biz, yeni atanan emniyet müdürlerine talimatları verdik. </p>
<p>Aynı şekilde gelecek haftalarda da valilerle bir toplantı yapıp dikkatlerini tekrar çekeceğiz, konuyu hassasiyetle, dikkatle takip edeceğiz” diyordu. Bu sözleri ile Akşener’in cuntaya direnmek yerine, destek verdiği, yeni atadığı emniyet müdürlerini askeri vesayetin dayattığı baskıyı millete uygulamaları için kodladığı, cuntanın taleplerini valilerle de paylaşıp; gereğini yapacağını beyan ettiği anlaşılıyor.</p>
<p><strong>MGK Toplantısında Kurabiye Keyfi</strong></p>
<p>MGK toplantısında MGK Genel Sekreteri Emekli Orgeneral İlhan Kılıç’a yakın oturan Akşener, masada gerilim tırmandığında müdahil olmak yerine kurabiye yiyordu. Üstelik İlhami Kılıç’ın ikram ettiği kurabiyeleri büyük bir iştahla yiyor; yetmiyor yıllar sonra bir söyleşisinde “İlhami Kılıç çok babacan biriydi.” diyordu. Türkiye tarihine “post modern darbe” olarak geçen ve toplum ile siyaset üzerinde derin postal izleri bırakan 28 Şubat’ın mimarlarından olan Kılıç’ı öve öve bitiremiyordu!</p>
<p><strong>Örtülü ve Açık Operasyonlar</strong></p>
<p>Hatırlanacağı üzere; Necmettin Erbakan’ın başbakanlığında kurulan REFAHYOL koalisyon hükümeti, dönemin komutanları ve Cumhurbaşkanı Demirel’in verdiği destek ile iktidardan indirilmişti. Demirel örtülü operasyonlarda cunta karargahının hep yanında durmuş, yürütülen psikolojik harekâtın bir parçası olmuştu. </p>
<p>Akşener de, Demirel ile oldukça yakınlaşmıştı! Hatta Emniyet müdürleri taslak kararnamesini Erbakan’a onaylatan Akşener, Demirel’in isteği üzerine gizlice değiştirmişti. Bu o günlerde büyük krize neden olsa da karmaşık sosyal ve siyasal atmosferden dolayı medyanın dikkatini çekmemişti! Akşener, sessiz sedasız, emniyet teşkilatının yapısında Başbakan Erbakan’dan habersiz önemli değişikliklere imza atmaya devam etti. Devlet teamüllerine aykırı şekilde emniyette görevden almalar aralıksız sürdü.</p>
<p><strong>Hiç Boş Durmadı</strong></p>
<p>MGK’nın aldığı skandal kararların savunuculuğunu hemen her platformda üstlenen Akşener, gazetecilerin sorularına, “kesinlikle askerin bir dayatması olarak görülmemelidir.” şeklinde cevaplar verdi. “İrtica ile mücadele” adı altında milletin değerlerine savaş açan kararları meşru gören Akşener, İmam Hatip okullarını vesayet altına almak için de boş durmadı. İlk ve orta dereceli okullar için 25 Kasım 1996’da Bakanlar Kurulu’na sunduğu taslak düzenleme ile harekete geçti. Planı gören ve anlayan Refah Partisi’nin karşı koyuşu sayesinde düzenleme hayata geçirilmedi.</p>
<p><strong>Akşener’in Verdiği Uygulama Emri</strong></p>
<p>Dönemin İçişleri Bakanı Meral Akşener’in 28 Mart günü valilik ve emniyet müdürlüklerine yazdığı uygulama emri var ki; cuntanın “Şeriat geliyor!” şeklindeki sun’i korku politikasına tam destek anlamına geliyordu. Uygulama emrinde tarikatlara baskı isteniyor, okullarına müdahale, yurtlarına işlem yapılması emri veriliyordu. (O dönem tüm tarikat ve cemaatler bu operasyonlara maruz kalırken FETÖ’nün de önü açılıyordu.) </p>
<p>Medreselerin, Kur’an Kursları’nın da mülki amirlerce yakından izlenmesi, gerektiği takdirde kapatılması istenen uygulama emrinde; dernek ve vakıfların derhal gözlem altına alınması, irticai faaliyette bulunan yöneticiler hakkında yasal takibata girişilmesi emri yer alıyordu. </p>
<p><strong>Milleti Kafese Alma Girişimi</strong></p>
<p>Hatta söz konusu emirde, “Kamu kurum ve kuruluşları ile belediyelere, aşırı dinci kesimden veya yasa dışı örgütlerden muhtemel sızmaların önlenmesi için, personel alımı ve çalıştırılmasının devamlı takip edilmesi, sızan bu tip personelin işine son verilmesi…” ifadelerine yer veriliyor, “Ülke sorunlarının çözümünü “millet” kavramı yerine “ümmet” kavramı bazında ele alarak sonuçlandırmayı amaçlayan ve bölücü terör örgütüne de aynı bazda yaklaşarak onları cesaretlendirici girişimler önlenmelidir.” denilerek, Müslümanlar bölücü ilan ediliyordu!</p>
<p>Söz konusu genelge, İçişleri Bakanı Meral Akşener tarafından Cumhurbaşkanlığına, Başbakanlığa, Bakanlığının tüm birimleri ile illerin valiliklerine gönderiliyordu. </p>
<p>Kısa süre sonra İçişleri Bakanlığı tarafından Refah Partisi’ne ait belediyelere soruşturma başlatılıyordu. </p>
<p>Refah Partisi, ‘irtica’ ve ‘laiklik karşıtlığı’ gibi abes iddialarla linç edilmeye çalışılıyorken, Akşener imzalı genelge ile yüzlerce Refah Partili belediye emniyet tarafından gözlem altına alınıyordu. </p>
<p>Tepkiler yükseliyordu. Haklarını arayanlar doğal olarak eylemler düzenliyor, küçük çaplı toplantılarda bir araya geliyorlardı.  Yürüyüşler ve hatta toplantılar da Akşener tarafından yasaklanıyor, hak mücadelesi verenler hakkında 15 Hazirandan itibaren soruşturmalar açılıyordu.</p>
<p><strong>Tanklara Direnmek Yerine Siyasete Direndi</strong></p>
<p>28 Şubat’ın sembol isimlerinden Bekir Yıldız meselesi var birde… </p>
<p>Yıldız, 30 Ocak 1997’de Sincan Belediyesi “Kudüs Gecesi”nde sahneye konulan oyundaki “cihat” vurgusuyla hedef oldu. Tanklar, Sincan sokaklarında yürürken Bekir Yıldız belediye başkanıydı. </p>
<p>İçişleri Bakanı Meral Akşener, tanklar siyasetin üzerinden geçerken, Bekir Yıldız’ı görevden uzaklaştırdı. Daha sonra ise Bekir Yıldız tutuklanarak cezaevine konuldu. </p>
<p><strong>Sivil Siyasete İhanet</strong></p>
<p>Gelelim 28 Şubat ile yüzleşme ve hesaplaşma dönemine. Cunta mahkeme önündeydi. Yargılama sürecinde, 28 Şubat sürecinde sürekli gündeme getirilen Emekli Korgeneral Çetin Saner’in Akşener’e yönelik “Yağlı Kazığa Oturturum.” sözleri mahkeme gündemine getirildi. </p>
<p>Tabii Akşener’e o sözler hatırlatılıp, “Şikâyetçi misiniz?” diye soruldu. İddianamede mağdur müşteki gözüken 28 Şubat sürecinin İçişleri Bakanı, Çetin Saner’den “yağlı kazık” sözleri nedeniyle şikayetçi olmadı. </p>
<p>Algılar çöktü, gerçek o gün daha da belirginleşti. Sivil siyaseti savunduğu iddia edilen Akşener, kayıt dışı siyasete hizmet ettiğini, bu yolda gerektiği takdirde en ağır hakaretleri bile sindirebileceğini görmemizi sağladı! </p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tarihçi Prof.Dr. Halil Berktay: &#8220;İslâmî hareket, Batı&#8217;da nelere itiraz ettiğini biliyor, sıra alternatifini üretmekte&#8221;</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/tarihci-prof-dr-halil-berktay-islami-hareket-batida-nelere-itiraz-ettigini-biliyor-sira-alternatifini-uretmekte/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hande YÜCEL]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 01 Dec 2017 11:00:57 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[3. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Aralık 2017]]></category>
		<category><![CDATA[Halil Berktay]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1292</guid>

					<description><![CDATA[Önceki sayıda Batı dünyasında yaşanan krizlerin tarihsel kökenlerini anlatan Tarihçi Prof. Dr. Halil Berktay ile Batı dünyasına yönelecek eleştirileri ve alternatifleri konuştuk. Geçtiğimiz ay yaptığımız röportajda, Batı ile dünyanın kalanı arasındaki kuvvet dengesinin geçmişteki kadar eşitsiz ve dengesiz (âdetâ bir uçurum şeklinde) olmadığını: dünyada Batının hegemonyası ve mirasına karşı şu veya bu ölçüde direnişlerin, sorgulamaların, kafa tutmaların baş gösterdiğini anlatmıştınız. Batı hegemonyasının zayıflamasının beraberinde getirdiği alternatif nedir ya da bir alternatif var mı? Bir kere, dünya tarihine serinkanlı bir bakışımızın olması lâzım; farklı zamanlarda öne çıkan ve gerileyenler var, eşitsiz gelişim (İngilizcede unequal development) dediğimiz şey. İlelebed ayakta ve herkesten, her şeyden üstün kalmak olanaksız. Uygarlıklar yükseliyor ve çöküyor; onlardan beslenen başka uygarlıklar yükseliyor ve çöküyor. İnsanlık tarihinin ağırlık merkezi kâh oraya kâh buraya kayıyor. Meselâ bir dönem dünya ekonomisinin merkezi Akdeniz oluyor, sonra bir dönem Hint Okyanusu oluyor, sonra bir dönem Atlas Okyanusu oluyor. Bugün ise dünya ekonomisinin ağırlık merkezi Pasifik ekonomik bölgesi. Türkiye’de pek konuşulmuyor bu, ama Pasifik ekonomik bölgesini gözünüzün önüne getirin; bir tarafında Amerika ve Kanada’nın batı kıyıları, Silikon Vadisi, en ileri teknolojili endüstrileri; diğer tarafta ise Japonya, Çin ve Hindistan; daha güneyde Endonezya ve Filipinler&#8230; Sırf nüfuslarını düşündüğümüzde neredeyse dünyanın yarısı ediyor. Pasifikten önce Atlas &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em>Önceki sayıda Batı dünyasında yaşanan krizlerin tarihsel kökenlerini anlatan Tarihçi Prof. Dr. Halil Berktay ile Batı dünyasına yönelecek eleştirileri ve alternatifleri konuştuk.</em></p>
<p><strong>Geçtiğimiz ay yaptığımız röportajda, Batı ile dünyanın kalanı arasındaki kuvvet dengesinin geçmişteki kadar eşitsiz ve dengesiz (âdetâ bir uçurum şeklinde) olmadığını: dünyada Batının hegemonyası ve mirasına karşı şu veya bu ölçüde direnişlerin, sorgulamaların, kafa tutmaların baş gösterdiğini anlatmıştınız. Batı hegemonyasının zayıflamasının beraberinde getirdiği alternatif nedir ya da bir alternatif var mı?</strong></p>
<p>Bir kere, dünya tarihine serinkanlı bir bakışımızın olması lâzım; farklı zamanlarda öne çıkan ve gerileyenler var, eşitsiz gelişim (İngilizcede unequal development) dediğimiz şey. İlelebed ayakta ve herkesten, her şeyden üstün kalmak olanaksız. Uygarlıklar yükseliyor ve çöküyor; onlardan beslenen başka uygarlıklar yükseliyor ve çöküyor. İnsanlık tarihinin ağırlık merkezi kâh oraya kâh buraya kayıyor. Meselâ bir dönem dünya ekonomisinin merkezi Akdeniz oluyor, sonra bir dönem Hint Okyanusu oluyor, sonra bir dönem Atlas Okyanusu oluyor. Bugün ise dünya ekonomisinin ağırlık merkezi Pasifik ekonomik bölgesi. Türkiye’de pek konuşulmuyor bu, ama Pasifik ekonomik bölgesini gözünüzün önüne getirin; bir tarafında Amerika ve Kanada’nın batı kıyıları, Silikon Vadisi, en ileri teknolojili endüstrileri; diğer tarafta ise Japonya, Çin ve Hindistan; daha güneyde Endonezya ve Filipinler&#8230; Sırf nüfuslarını düşündüğümüzde neredeyse dünyanın yarısı ediyor. </p>
<p>Pasifikten önce Atlas Okyanusuydu büyük coğrafi keşifler çağında, ondan önce Hint Okyanusu, ondan önce de Akdeniz… Sürekli yer değiştiriyor yani; ülkelerin durumu ve konumu da değişiyor. Sanayi Devriminin beşiği, 19. yüzyılın “üzerinde güneş batmayan” imparatorluğunun efendisi İngiltere, bugün ikinci, hattâ üçüncü sınıf bir güç. Bu değişimlerin kaçınılmazlığını ve dolayısıyla olağanlığını idrak etmek başlı başına önemli. Donmuş bir “altın çağ” idealine sarılmamak bakımından. </p>
<p>Biliyorsunuz, ben solcu bir geçmişten geldiğim için bir zamanlar Marksizmin ve sosyalist hareketin yaşadıkları ile bugün ister dünyada, ister Türkiye’de İslamiyetin ve İslâmcılığın yaşadıkları arasındaki benzerlikler beni çok ilgilendiriyor. </p>
<p>Marksizmin ve sosyalistlerin düştüğü tuzaklara, yaptığımız yanlışlara Müslümanlar düşmesin, İslâmî hareket düşmesin istiyorum.</p>
<p>Bir zamanlar Marksizm, belirli bir eşitlik ve hakkaniyet iddiasıyla; eşitsizliğin, baskı ve sömürünün kalmadığı bir sosyal adalet arayışıyla ortaya çıkmıştı. Her ne kadar Fransız Devrimi ve diğer 19. yüzyıl devrimleriyle kanun önünde eşitlik gerçekleşmiş veya gerçekleşecek gibi olsa da bu, yeterli değildir; sosyal ve ekonomik eşitlik olması gerekir. Politik demokrasi yeterli değildir; sosyal demokrasi olması gerekir. Diyordu ki; imtiyazlı sınıfların, kanun önünde farklı yetki veya yetkisizliklerle birbirlerinden ayrılan hukuki sınıfların ortadan kalkması yetmez, diyordu; bütün sosyo-ekonomik sınıfların ortadan kalkması gerekir. </p>
<p><strong>“Marksizmin çöküşünden sonra eşitlik ve adalet arayışının temsilcisi İslamiyet oldu”</strong></p>
<p>Zaman bunların birer illüzyon olduğunu gösterdi. Bunlar mümkün değilmiş, en azından bu yolla mümkün değilmiş; bir “işçi sınıfı” (?) ihtilâli ve sonra sosyalizmin zorla, cebir ve şiddetle, yukarıdan aşağı kurulması yoluyla mümkün değilmiş. Fakat şu var; 150 yıl boyunca Marksizm (veya daha doğru bir deyimle Marksist sosyalizm), bütün insanlığın gözünde değilse de önemli bir kesiminin gözünde, belirli bir eşitlik ve hakkaniyet arayışını temsil etti. Derken çöktü ve yerini başka bir eşitlik ve adalet arayışı olarak; mevcut haksızlıklardan şikâyet eden bir diğer büyük ve kitlesel ideoloji, bir dünya görüşü, bir inanç sistemi olarak İslâmiyet aldı. Ben “Batı’ya İslâm medeniyeti dışında bir medeniyet meydan okuyuşu yok” diyen arkadaşlarımın, meslekdaşlarımın bu ifadesine katılmıyorum. Ama şöyle söylenirse katılırım; Marksizmin de çöküşünden sonra, klasik liberalizm ve onun türevleri dışında alternatif ideoloji kalmadı; o liberalizmi de bir kenara koyarsak, makro planda insanlığın eşitlik, adalet ve hakkaniyet özlemine sahip çıkmaya çalışan, İslâmiyetten başka bir ideoloji kalmadı. </p>
<p><strong>Peki bu, laiklerin dindarlarla ilişki kurmasını kolaylaştırıyor mu, yoksa hiç farketmiyor mu?</strong></p>
<p>Kendimden örnek vermek gerekirse, Türkiye’nin en alla franca kesimlerinden ve üstelik de Marksist sol gelenekten gelen birisi olarak, ne yapıyorum bugün, örneğin İbn Haldun Üniversitesi’nde; veya neden iki yıldır 24TV’de Zeynep Türkoğlu ile program yapabiliyorum? Pratik ve kestirme cevabı şu: Çünkü İslamiyetten ve Müslümanlardan korkmuyorum; beraber olmaktan, bir toplantıda birlikte oturmaktan, bir üniversiteyi beraber dizayn ediyor olmaktan, ya da güncel olayları birlikte tartışmaktan korkmuyorum. Çünkü benim için “öteki” değil bu kişiler. Ben karşımdakileri insan olarak görüyorum, akademik olarak görüyorum, entellektüel olarak görüyorum. Ve bu her şeyin üstüne çıkıyor. Ötekileştirmiyorum, ötekileştirmediğim için de korkmuyorum. Hiçbir yabancılık veya yadırgılık duymuyorum.</p>
<p>Bir adım ötede, daha düşünsel bir boyut da var. Ben geçmişte Batının hegemonyasını Marksist çerçevede, Leninist bir anti-emperyalizm çerçevesinde sorguladım. Şimdi ortada doğru dürüst bir Marksist sol kalmadı. Şahsen de dünya kapitalizmine karşı anti-emperyalist bir devrim hayali içinde değilim. Fakat enteresan olan şu ki, bugün bu hegemonyanın kültürel tezahürlerini, uygarlık bazındaki tezahürlerini Müslüman entellektüeller sorguluyor. Müslüman aydın ve akademisyenlerin Batı medeniyeti ve hegemonyasını sorgulayışlarında, yirmi otuz yıl önceki kendi Marksist sorgulayışımın bir uzantısı veya benzerini görüyorum. Bu yüzden de yabancılık duymuyorum. Türkiye’nin benim içimden geldiğim kesimlerinin önemli bir bölümü, o eski Marksist sorgulamadan vazgeçtikleri gibi, onun yerine hiçbir şey de koymamış durumdalar. Olduğu gibi kabulleniyorlar, çünkü İslamiyetin “tehdidi”ne karşı bir melce olarak görüyor ve sığınma ihtiyacı hissediyorlar. Hepsi demiyorum, ama birçoğu için bu ciddi bir ihtiyaç. Örneğin Amerika’nın Trump yönetiminden önce veya sonra İslam dünyasına yaptıkları, ya da Türkiye’nin maruz kaldığı çeşitli haksızlık, müdahale veya yarı- müdahale girişimleri, eskiden olsa ve güçlü bir sol hareket olsa kıyamet kopardı, ama şu an hiç ses çıkmıyor. Çünkü Türkiye’de Kemalist, laik ve sol kesimler kendilerini o kadar yeni ve o kadar okkanın altına gitmiş hissediyorlar ki, iş dışarıdan bir kurtarıcı aramalarına kadar varıyor. Bu da Batı sorunsalına duyarlılığı büyük ölçüde yok ediyor. Bu açıdan biraz yalnız kalmış durumdayım. </p>
<p><strong>Marksizmin kapitalizme ve Batı’ya meydan okumasına kıyasla, İslâmiyetin meydan okuması bugün ne durumda?</strong></p>
<p>Yukarıdaki ön-açıklamalardan sonra şuna işaret etmek istiyorum; ilk röportajda da sormuştum, muarız ve muteriz olmak yeter mi diye. Yetmeyeceğini imâ ediyorum. Örneğin Marksizm, aslında sadece kapitalizme itiraz ve reddiye olarak başladı; kapitalizmin eski fotoğrafçı deyimiyle “arabı”ydı, negatifiydi yola çıktığında. Sosyalist sistemin kendisi nedir, nasıl işleyecek; kimse bunu ortaya koymaya kalkmadı, tâ 1920 ve 30’lara kadar. Kapitalizm kötüydü, çünkü özel mülkiyet ve özel mülkiyete dayalı piyasa ekonomisi kötüydü, çünkü sosyo-ekonomik eşitsizlikleri iyice çığırından çıkarıyordu. Sosyalizmin kapitalizme tepkisi böyle başladı. Ana fikir buydu; kapitalizm kötüdür özel mülkiyet, özel teşebbüs ve piyasa ekonomisinden dolayı. Öyleyse sosyalizm nasıl olacak? Marx ve Engels de dahil kimse, çok uzun süre, çok basit bazı şeylerin ötesinde, sosyalizm şöyle olacak diyemedi. Sadece şu kadarını söyleyebildiler; özel mülkiyet yerine bütün toplumun kollektif mülkiyeti olacak. Bütün toplumun ürettiği zenginlikler, küçük bir azınlığın değil, gene bütün toplumun olacak&#8230; Peki, bütün toplumun kollektif mülkiyeti nasıl bir şeydir; bunun hukuki formülü ne olacak; müesseseleri, kurumsal biçimlenişi nasıl olacak? Hiç. Piyasa ekonomisi olmayacak, kâr uğruna boğazlaşma olmayacak; ya ne olacak? Toplum, her türlü ekonomik faaliyeti gene bütün toplumun lehine rasyonel bir şekilde planlayacak&#8230; Bunun da nasıl olacağını kimse söylemedi çok uzun süre. </p>
<p>Hattâ bir şey söylememenin teorisi yapıldı; ortalıkta henüz sosyalist bir pratik yok(tu) ki söylensin dendi. Bir zamanların Sovyet el kitaplarında, sosyalizm sözlükleri veya ansiklopedilerinde, hattâ doğrudan Lenin’in Marx, Engels ve Marksizm konulu makalelerinde söylediklerine bakın, hep aynı şey: (mealen) “Geçmişte yeni üretim tarzı hep eskisinin bağrında beliriyordu. Sosyalizmin ise kapitalizmin bağrında (rahminde) şekillenmesi mümkün değildi(r). Dolayısıyla Marksizmin kurucuları çok genel anahatları dışında bir şey söyleyemezlerdi bu konuda. Söylemeye kalkmaları bilime aykırı olurdu, kehanet olurdu.” </p>
<p><strong>“Marksizm’in Kehaneti”</strong></p>
<p>Ya, öyle mi? Henüz sosyalizmin pratiği yokken gene de mutlaka kapitalizmden iyi ve üstün olacağını nereden biliyoruz o zaman? Bu sorunun Marksizmde cevabını bulmak olanaksız. Marx ve Engels sosyalizmin somut şeklini göremiyorlardı, ama gene de üstün olacağını biliyorlardı hangi bilimsellik; şimdi bu tepeden tırnağa kehanet değil mi? Bir kere muazzam bir tutarsızlık söz konusu. Fakat Marx problemin büyüklüğünün belki sadece ömrünün sonuna doğru, örneğin 1875’te yazdığı Gotha Programının Eleştirisi metninde farkına vardı.  İş sosyalizmin tam nasıl işleyeceğini tarif etmeye geldiğinde, sosyalizmi kapitalizmden ayrıştırmanın ne kadar zor olduğunu görür gibi oldu. Uyardı: öyle devrimden sonra hemen kapitalizmin taban tabana zıddı bir sosyalizm olacağını sanmayın. Yumuşattı, şekere buladı bu fikri: sosyalizm kendi içinde iki aşamaya ayrılacak. İlk şamasında sosyalizm, henüz kendi ayakları üzerinde duruyor olmayacak. Bu safhada kapitalizmin birçok özelliği devam edecek. Örneğin “ücret biçimi” (the wage-form) devam edecek. Bir başka deyişle, işçiler özel kapitalistlerden değilse bile artık kamuya ait olan fabrikalardan ücret almaya devam edecek. Ama bu biçimsel görüntüye aldanmayın, zira bu artık kapitalist bir öz taşımayacak. Kaçınılmaz, çünkü bütün toplumsal hasılanın herkese kişi  bazında bölüştürülmesi gibi bir ütopya pratikte olanaksız. Emekçiler millî gelirin bir kısmını (ücretleriyle satın alabildikleri) bireysel tüketim olarak, bir kısmını da (işçi devletinin bedava sağladığı eğitim, sağlık vb hizmetleri üzerinden) kollektif tüketim olarak temellük edecekler. Fakat burada bile toplum adına hareket eden kamu otoritesi herşeyi vermeyecek aslında. Bir kısmını alıkoymaya ve yatırıma dönüştürmeye devam edecek. Sakın bunu da kapitalistlerin artı-değeri kâra dönüştürmesiyle karıştırmayın; işçilerin ücretleri için olduğu gibi bu da artık kapitalist birikim değil sosyalist birikim karakteri taşıyacak&#8230; Eski Yunan Sofistlerine taş çıkartacak bu öz-biçim ayırımlarının üzerine örttüğü Hegelci retorik aracılığıyla Marx ne yapmaya çalışıyordu acaba? Sosyalizmin kapitalizmden farkını mı ispatlıyordu? Yoksa aslında pek farklı olmayacağını teoriyle kamufle edilmiş biçimde itiraf mı ediyordu? </p>
<p><strong>Marx’tan sonra sosyalizm, Lenin ve Stalin’le mi ete kemiğe büründü, maddî bir gerçekliğe dönüştü?</strong></p>
<p>Lenin’den çok Stalin demek daha doğru olur. Çünkü yakından baktığımızda, Lenin de bilmiyordu aslında, sosyalist ekonominin nasıl bir şey olacağı ve nasıl yönetilebileceğini. Klasik Marksist teorinin etkisiyle onda da, herşeye el koyma, toptan müsadere ve millîleştirme, sonra da eşitlikçi bölüşümcülük anlayışları hâkimdi. Nitekim 1917-21 arasına bu yaklaşım damgasını vurdu. Sonradan buna Savaş Komünizmi adı verildi; yani (mealen) “biz çalışan, işleyen bir sosyalizmin böyle olmayacağını tabii biliyorduk ama İç Savaş koşulları yüzünden bu çok geniş müsaderelere ve cebrî bölüştürmeciliğe zorlandık” demeye getirildi. Pek öyle değildi; kanımca bu da “derhal komünizm” anlayışından geri çekilmeyi mazur göstermeye yönelik bir apolojiden ibaretti.  </p>
<p>Öyle veya böyle, 1920’ler ve 30’larda sosyalizmi asıl icat eden Stalin oldu. Devletleştirilmiş bir sanayi, ticaret ve bankacılık sektörü; o zamana kadar küçük üretimin hâkim olduğu tarımın (güya ikna yoluyla ve gönüllülükle, ama gerçekte zorla) kollektifleştirilmesi; hepsinin üzerinde, GOSPLAN’dan en aşağılara kadar uzanan emredici bir merkezî planlama  sisteminin yükselmesi&#8230; Bu kurumsal “çözüm”leri Stalin önermek ve uygulamakla kalmadı; aynı zamanda teorileştirdi, Marksizm’in yeni ortodoksisine sımsıkı yerleştirdi. Öyle ki, bu andan itibaren bu model Marksizm açısından biricik doğru sosyalizm sayıldı ve bundan her sapma “revizyonizm”le bir görüldü. 1945 sonrasında Sovyet nüfuzuna giren bütün Doğu Avrupa “halk demokrasileri”nde, 1949 sonrasında Çin’de, 1950’lerden itibaren Kuzey Kore ve Kuzey Vietnam’da, ardından Küba’da tekrar tekrar aynı model, aynı dogma uygulandı. Sonuç da hep kapitalizme göre daha iyi değil daha kötü oldu. Ancak Mao 1976’da öldükten ve Sovyetler de 1989-90’da çöktükten sonradır  ki, 1980’lerden itibaren Çin’de, zamanla Vietnam’da ve yakın zamanda Küba’da  bile, bu katı Stalinist cendereyi esnetip gevşeten, çok daha piyasacı ve özel mülkiyetçi politikalara geçilebildi. </p>
<p>Alışılmış kalıpların “içeriden” dilini papağan gibi tekrarlayan bir Marksizm ve sosyalizm tarihinden, daha “dışarıdan,” objektif ve ikonoklastik bir Marksizm ve sosyalizm tarihine geçişler yapmış olduk bu suretle. Geçelim; ana konumuz olan İslâmiyet ve Batı sorunsalına dönelim. </p>
<p>İslâmî öncellerden gelen ve büyük ölçüde Müslüman tabanına yaslanmayı sürdüren AK Parti (en azından bazı kesimleriyle) Batı’ya alternatif bir İslâm medeniyeti arayışı içinde.  Gelgelelim, nasıl sosyalizmin kapitalizmi sorgulayışı sadece bir itirazla başladı ve uzun süre (hemen bütün 19. yüzyıl boyunca) öyle kaldıysa, bugün İslâmiyet ve/ya İslâmcılık da Batı karşısında aynı durumda. Marksizmin bıraktığı boşluğu doldurmaya girişen bir eşitlik ve adalet arayışı olarak İslâmî hareket, Batı’da nelerden hoşlanmadığını veya nelere itiraz ettiğini kısmen de olsa biliyor, ama alternatifinin ne olabileceğini bilmiyor (henüz). Şimdilik bu aşamadayız. Bundan ileriye gidebilecek mi, ya da bir şeyin negatifinden hareketle pozitifini yaratalım derken benzer hatalara mı düşecek; bunu önümüzdeki onyıllarda göreceğiz.</p>
<p>Bu hatâlara düşmemek için Batı’nın serüvenini iyi okumak gerekiyor. </p>
<p>Batı’yı tartışır ve konuşurken, Batı’nın merkezde olduğu bir dünya tarihini ele alırken, nelere dikkat etmemiz lâzım?</p>
<p>Şimdi birincisi, başlı başına bir dil ve terminoloji meselesi var. Bu konuyu konuşurken öyle bir sözcük hazinesine başvuruyoruz ki, hepsi değer yargılarıyla sarılıp sarmalanmış durumda. Şu terimlerden kaçınmak mümkün değil: imparatorluk, emperyal ve emperyalist, kolonyal ve kolonyalist, post-emperyal ve post-kolonyal, tahakküm, hakimiyet, hegemonya. Hepsi kötü/lük yüklü; başka türlü algılanması (örneğin imparatorlukların objektif bir kategori olarak düşünülmesi) olanaksız. Devam edelim; daha uzun ibareler var: Batının dünyanın diğer köşe ve bölgelerinin üzerinde yükselişi; öteki kültür ve uygarlıkların kapılarını zorlayarak yıkması ve girip hegemonyası altına alması gibi özetlemeler, âdetâ bugün de hâlâ intikamını almaya çalışmamız gereken bir haydutluğu, bir kriminaliteyi çağrıştırıyor. Madalyonun diğer yüzünde, Batı modernitesinin eşiği(miz)e dayanmasından önceki kültür ve uygarlıkları(mız) dediğimiz anda, bir zamanlar yerli olan şeylerin yıkılmış olmasına hayıflanmaya başlıyoruz. Zalime karşı mazlum, gaddara karşı mağdur oluyoruz. Bozkır imparatorlukları, İslâmiyet ve/ya klasik İslâm diyarları, Selçuklu veya Osmanlı gibi isimler, sırf birer isim olmakla kalmıyor; kamuoyunda, medyada veya ders ortamında hep “biz”i çağrıştırıyor. 19. yüzyıl çerçevesinde alla franca ve alla turca iki sosyo-kültürel kesimi anlatıyor. Ama daha anlamlarını açıklamadan bile, ilki yabancılığı ve yabancıları, ecnebileri, Avrupalıları beyaz adamı ve onların ikincisine, alla turca’ya, yani “biz”e neler empoze ettiklerini akla getiriyor. Modernleşme ve Batılılaşma süreçlerinde, kültürel kopuş ve kırılmalar kaçınılmaz. Ama böyle kesintilerden “keşke olmasaydı” demeden ve dedirtmeden söz etmek neredeyse olanaksız. Bu da, bunların henüz yaşanmamış olduğu bir zamana geri dönebilir miyiz türü nostaljik özlemleri beraberinde getiriyor. 19. yüzyıl Tanzimat reformlarından ya da 20. yüzyıl Cumhuriyet inkılâplarından söz ederken meselâ Batı kültürü, Batı bilimi, Batı tipi okullar ve eğitim tarzı vb. dediğimizde, bazı kesimlerin zihninde pozitif, bazılarında ise negatif çağrışımlar uyanıyor. </p>
<p>Türkiye’nin kültürel ve siyasi kutuplaşmalarına öyle ki, bu terminoloji bizi durduğumuz yere göre bazı şeyleri mutlaka kötü, bazı şeyleri mutlaka iyi diye düşünmeye şartlandırıyor. Batı ile dünyanın kalanını karşı karşıya getirmiş olan bu tür olay ve süreçleri, sadece Türkiye’de değil, dünyanın hemen her yerinde ve hemen her dilde objektif ölçüler içinde tartışmak çok zor. Halbuki tarihte ne olduğunu analitik bir biçimde incelemek istiyorsak, objektif bir yaklaşım tutturabilmemiz lâzım. Nötr olarak yapabilmemiz lazım. Ama başlı başına terminoloji karşımıza muazzam bir engel olarak çıkıyor. Bunun içindir ki, bu röportajın ilk bölümünde ısrarla “hiçbir değer yargısı olmadan söylüyorum” demek ihtiyacını duyuyordum.</p>
<p><strong>“Batı modernitesi, girdiği birçok toplumun kendi kültürüne dair pek bir şey bırakmayabiliyor.”</strong></p>
<p>İkincisi, özellikle şu verdiğim “karşılaşma” örneklerine bakalım. Batı henüz çıkagelmeden, dünyanın diğer bölgelerinin modernite-öncesi kültür ve medeniyet daireleri şurada yanyana duruyor. Derken Batı gelip çarpıyor onlara; Steven Spielberg’in uzaylılarla olacağını tahayyül ettiği gibi bir encounter, bir karşılaşma, boy ölçüşme ve eklemlenme noktası oluşuyor.. Karayiplerin yerlilerine gelip çarpıyor, Azteklere çarpıyor, İnkalara çarpıyor, Kuzey Amerika’nın yerli halklarına çarpıyor; Afrika ülkelerine, Kuzey Afrika’nın Arap ülkeleri ve halklarına çarpıyor; Çin’e çarpıyor, Hindistan’a çarpıyor; Avustralya ve Yeni Zelanda’ya çarpıyor, Güneydoğu Asya’ya çarpıyor; Ortadoğu’ya ve İslâm âlemine çarpıyor, Osmanlı’ya çarpıyor, İran’a çarpıyor. Ve hakikaten, aradaki kuvvet dengesi veya dengesizliğine göre Batı modernitesi, girdiği bir çok toplumun kendi kültürüne dair pek bir şey bırakmayabiliyor pek çok durumda. Londra’da Victoria and Albert müzesi vardır, âdetâ özellikle 19. yüzyıla ve Britanya İmparatorluğu ile kolonilerine odaklanmış. Çok geniş antropoloji ve etnoloji bölümlerini içerir. İngiltere’nin sömürgeleştirdiği Afrika halklarının Batı ile temas ânından itibaren neler üretmeye çalıştıklarının, yerli kültürlerin nasıl yıkıma uğradığının ve onun yerine ne koymaya çabaladıklarının, bazen insanı ağlatacak kadar trajik ve dramatik örneklerini o bölümlerde görebilirsiniz.</p>
<p>Kendi dinsel inanışlarına dair ahşaptan oydukları heykelcikler kalmamıştır da İngiliz ordusunun metal artıklarından ya da Coca Cola kutularından, otomobil lastiklerinden veya başka kalıntılardan kendilerine bir sanat üretmeye çalışmışlardır örneğin. Bunlara bakarak kendi kendine acıma ve hayıflanma (self-pity) duygularıyla sürüklenmek çok mümkün. Şark olarak, Afrikalılar olarak, Müslümanlar olarak veya Türkler ve Türkiye Türkleri olarak kendimize acımamız, kendimizi tamamen mağdur ve mazlum hissetmemiz, tarihin bu dönüm noktasını tamamen bir ak-kara ilişkisi gibi görmemiz çok mümkün. </p>
<p><strong>Öyle değil mi? Ya da alternatifi nedir? Batıyla temas öncesi duruma nasıl bakmayı öneriyorsunuz? İdealize etmemek mi lâzım?</strong></p>
<p>Buna karşı şöyle bir tarihselliği korumakta yarar var: O tâyin edici temas ânı öncesinde dünyanın diğer toplum ve kültürleri pir-ü pak mıydılar? Zemzem suyuyla mı yıkanmışlardı? İdeal bir insanlık halini mi temsil ediyorlardı? Onların muazzam eşitsizlikleri, zulüm ve hiyerarşileri, bugün kabul edemeyeceğimiz davranışları söz konusu değil miydi? Batılılar çok zalimdi de onlar çok mu barışçıydılar? Dünyanın o diğer bölgelerinin halklarının encounter öncesindeki (veya daha uzak geçmişteki), bizim “kendi geçmişimiz” saydığımız kültürleri (bugüne göre) çok mu üstün ve ileriydi?  </p>
<p>Çok basit bir örnek verebilirim, dil üzerinden. Günümüz Türkçesinden önce Osmanlı Türkçesi, ondan önce Eski Anadolu Türkçesi (veya Anadolu Ortaçağ Türkçesi) onun da gerisinde Çağatayca ve diğer Orta Asya lehçeleri var. Meselâ bugün hangisini tercih ederiz; hangisi bize en işlek, en zengin, en kıvrak anlatım ve iletişim aracını sunar? Bana göre, 20. yüzyılın ilk yarısının İstanbul Türkçesi; Yahya Kemal’in, Nâzım Hikmet’in ve Orhan Veli’nin paylaştığı Türkçe, belki benzersizdir bu açıdan. </p>
<p>Medeniyetler arası ilişkilerin, hem alanı hem vereniyle hepsini zenginleştiren bir tarafı vardır. Geç dönem Osmanlı ve Meşrutiyet Türkçesi de, Arpça ve Farsça dahil Osmanlıların etkileşimde olduğu bütün diğer kültür dairelerinden bir şeyler alarak 20. yüzyıla süzülmüştü. Gelgelelim 1930’larda öyle bir öztürkçecilik başgösterdi ki, tasfiye etmeye kalktı bu birikimi. Önemli ölçüde etti de. Yazık oldu; Türkçe bir ölçüde fakirleşti bu yüzden. Ama bugün bile, (mealen) “ne kadar eski ve geri olursa o kdar saf ve iyi olur” zannedenler mevcut. Önlerine Çağatayca bir metin veya Eski Anadolu Türkçesi ile yazılmış bir metin konsa ne kadarını anlayabilirler, çok şüpheli. Yunus Emre tek istisna bu açıdan. Kıssadan hisse, sırf bizim olsun diye saf ve bozulmamış bir geçmiş arayarak, hiçbir yabancı elin değmediği bir geçmiş arayarak nereye gidebiliriz? </p>
<p>Başka kültürlere de bakalım. Bazı Afrika yerlilerinin, Borneo veya Hawaii yerlilerinin geçmişinde yamyamlık var, insan eti yemek var. Aztek ve İnkalar desek, geçmişlerinde canlı insan kurban etmek var tanrılarına. Mezoamerika savaşlarının önemli bir amacı karşı tarafın soylularından, klan ve kabile şeflerinden esir alıp sonra onları kendi tanrılarına kurban etmek. Sonra belirli bir yortu, dinsel bir tören zamanı yaklaşınca besledikleri esirleri çıkarıp dolaştırıyor, çeşitli işkenceler uyguluyor, korku gösterip göstermediğine bakıyor, ölüm öncesinde erkekliğini sınıyorlar. Sonra da biliyorsunuz, rahipleri kurbanın diri diri göğsünü yararak hâlâ atan kalbini çıkartıyor ve tanrılara adıyorlar. Anlatması bile zor kan ve şiddet olayları. Ama yani İspanyol conquistador’ları, fetih taşeronları, bütün o Pizarro’lar, Cortes’ler, Aguirre’ler vb zalimdi de yerliler çok mu saf ve masumdu? Yenilmiş, ezilmiş ve kahredilmiş olmaları bu soruyu ortadan kaldırmıyor. Geleneksel Hindu kültüründe suttee veya sati âdeti var. Özellikle yukarı kast’lardan güçlü ve zengin bir erkek, diyelim bir raca veya mihrace öldüğünde, nâşı yakılırken dul karısı da kocasıyla birlikte diri diri yakılıyor. Bu da onların “bizim kendi kültürümüz” dediği şeyin bir parçası. İngiliz sömürge yönetimi 19. yüzyılda bu âdeti yasaklamaya çalışıyor. Modernite müdahale ediyor ve zorla kaldırtıyor diye, sati’nin savunulacak yanı var mı? </p>
<p><strong>Osmanlı toplumunda ceza hukuku ve cezalandırma yöntemleri</strong></p>
<p>Osmanlı toplumunda ceza hukuku ve cezalandırma yöntemleri olarak ne vardı; kimse bunlardan konuşmuyor. Hemen bütün cezalar fizikseldi bir kere; esire, suçluya, mahkûma eza ve cefa çektirmeyi içeriyordu. Modernite öncesi devletlerde, bizim bugün bildiğimiz hapis (belirli süreler için hürriyetinden yoksun bırakma) cezaları çok nadirdir; ya önemli savaş esirleri (fidye alınıncaya kadar) zindanda tutulur, ya (işkenceyle) sorgulanacak şüpheliler, ya da idamı bekleyenler. Başka bir deyişle, hapis çoğu zaman idama giden yolda kısa bir aşamadır. Osmanlı toplumu, kültürü ve medeniyeti de bu genellemenin dışında değil. Şiddet günlük hayatın her ânında mevcut. Cezalarda, aşağıdan yukarı uzanan bir acı ve dehşet ıskalası söz konusu. Kadılar en basit “âdi” suçlar için çoğu zaman değnek sayısına karar veriyor. Bu da falaka demek, ki başınıza gelmediyse tasavvur etmesi zordur; binlerce insan gibi ben de 12 Mart’ta yatırıldığım için biliyorum ne demek olduğunu. Bir aşama sonra, kafasını kesiyor ve mızrak  ucunda dolaştırıyorlar. Oradan, kancaya geçirme veya kazığa oturtma gibi fecaatlere doğru tırmanıyor. İlkinde, balık iğnesine yem takar gibi insanı büyük ve sivri bir kancaya takıyorlar. Zavallıyı iki büklüm katlayıp bağlıyor; kancayı kalçalarından sokup böğründen çıkararak yukarı çekiyor, asıp bırakıyorlar. İkincisinin, yani kazığa oturtmanın ne demek olduğunu biliyor musunuz? Kurban her kimse, sucuk gibi bağlanıp yere yatırılıyor, uzun ve sivri uçlu, iyice yağlanmış bir ahşap kazık, bu işin tekniğini çok iyi bilen bir cellat tarafından usul usul (affedersiniz) makadından içeri sokuluyor. Hayatî iç orgnlarına hemen ölümcül zarar vermemesi, ya da büyük damarlardan birini kesmemesi, maksimum süre maksimum ızdırap vermesi gerekiyor. Belki midesine kadar makattan soktuktan sonra, şişe geçirilmiş gibi olan zavallıyı dikiyor, kazığı da hazırlanmış bir çukura gömüyor, o vaziyette bırakıyorlar. Mahkûm kendi ağırlığıyla yavaş yavaş aşağılara kayıyor o kazığın üzerinde; tersten söyleyecek olursak, kazık vücudunun içinde santim santim yükseliyor ve öldürüyor. </p>
<p>Batıdaki çarmıha germe yönteminin karşılığı gibi. Çarmıha germe Hıristiyanlıktan önce Roma’da vardı. O da bir medeniyetti kuşkusuz. Hem de büyük bir medeniyet. Ama işte o kültür ve medeniyet, gladyatör dövüşleri ile çarmıh germeyi de içeriyordu. Nâsıralı İsa’yı da çarmıha gererek idam ettikleri içindir ki, çarmıhın şekli, yani haç, Hıristiyanlığın kutsal sembolü  oldu. Geçelim. Ellerinden, kollarından, ayak bileklerinden çarmıha çivilenen mahkûm, nasıl kendi ağırlığıyla sarkarak ölüyorduysa, kazığa oturtmada da bunun başka bir şekli söz konusuydu.</p>
<p>Osmanlı tarihinde saltanat uğruna kardeş ve evlât katli de var tabii; azledildikten sonra idam da edilen sadrazamlar ise onlarla sayılıyor. Durup düşünmemiz lâzım, bunların anlamını. Özel olarak Osmanlının diğer modernite-öncesi toplumlardan çok daha fazla şiddet içerdiğini söylemeye çalışmıyorum. Modernite-öncesi bütün toplumlar muazzam miktar ve biçimlerde şiddet içeriyor. Ortaçağda Avrupa’da işkencenin daniskası var. Kerpetenle tırnak çekmeler; kollarından, bileklerinden asıp kendi ağırlığıyla vücudu germeler (strappado). İşkence çarkı (rack) veya dolabına (wheel) bağlayarak vücudunu çekip uzatmak, bütün eklemlerinin teker teker kopmasını seyretmek&#8230; Orada da var korkunç işkenceler. Ama yalnız orda değil; benim söylemek istediğim, meselâ Osmanlı’da da olduğu. Şunu söyleyebiliyor muyuz: Batının getirdiği her şey yüzde 100 kötüydü de bizim her şeyimiz yüzde 100 iyiydi? Böyle bir şey söz konusu mu? Bunu demek olanaksız. Bunu hatırlatmak bakımından söylüyorum.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ak Parti&#8217;nin Atatürk Hamlesi</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/ak-partinin-ataturk-hamlesi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Alper Görmüş]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 01 Dec 2017 10:33:25 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Köşe Yazısı]]></category>
		<category><![CDATA[3. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Ak Parti]]></category>
		<category><![CDATA[Aralık 2017]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürk]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1296</guid>

					<description><![CDATA[“Millîlik” siyasetinin “Atatürk hamlesi” biçiminde topluma sunulan son sürümünü basitçe bir 2019 seçim yatırımı olarak düşünmek yanıltıcı olabilir. Bu izah tarzı sadece ülke içini konuşuyor olsaydık ikna edici olabilirdi. Fakat AK Parti iktidarının ve Erdoğan’ın çok daha uzun vadeli bölgesel hedeflerini ve iddialarını da analize kattığımızda işin rengi değişiyor. Serbestiyet’teki Yeni AKM: Muhafazakâr taban kızacak ama küsmeyecek başlıklı son yazım (9 Kasım), AK Parti’nin, kendi “çekirdek” tabanının hoşuna gitmeyecek işler yaptığında dahi, o tabanın partilerine küsmediklerine dairdi. Çünkü AK Parti kurmayları seçim kazanmanın yegâne yolunun kendi “çekirdek” tabanlarının dışından da oy almak olduğunu biliyorlardı ve kendi tabanlarıyla bu yönde işin başında zımnî bir anlaşma imzalamışlardı&#8230; AK Parti’nin yeri geldiğinde kendi tabanının yüreğini soğutacak, onları coşturacak siyaset dilini bir kenara bırakıp, tabanına bütünüyle zıt söylemlerle oy istemesine rağmen o tabandan hiç oy kaybetmemesinin sırrı buradaydı. AK Parti, şimdiye kadarki seçimleri, a) kendi çekirdek tabanının tamamının oylarını alarak, b) başka partilerin çekirdek tabanlarının dışında kalan kabaca yüzde 25’lik “siyasetsiz” seçmenlerin de neredeyse tamamının oylarını alarak kazandı.Tekrar etmekte fayda var: Uzun iktidar yılları boyunca ve çok sayıda seçimde AK Parti’nin siyasi-ideolojik söylemleri kendi çekirdek tabanının duymaktan hoşlanacağı bir içerikte olmadı. AK Parti bütün seçimlerde dilini, siyasetsiz seçmenleri ürkütmeyecek bir tarzda kurdu ve buna &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>“Millîlik” siyasetinin “Atatürk hamlesi” biçiminde topluma sunulan son sürümünü basitçe bir 2019 seçim yatırımı olarak düşünmek yanıltıcı olabilir. Bu izah tarzı sadece ülke içini konuşuyor olsaydık ikna edici olabilirdi. Fakat AK Parti iktidarının ve Erdoğan’ın çok daha uzun vadeli bölgesel hedeflerini ve iddialarını da analize kattığımızda<br />
işin rengi değişiyor.</strong></p>
<p>Serbestiyet’teki Yeni AKM: Muhafazakâr taban kızacak ama küsmeyecek başlıklı son yazım (9 Kasım), AK Parti’nin, kendi “çekirdek” tabanının hoşuna gitmeyecek işler yaptığında dahi, o tabanın partilerine küsmediklerine dairdi. Çünkü AK Parti kurmayları seçim kazanmanın yegâne yolunun kendi “çekirdek” tabanlarının dışından da oy almak olduğunu biliyorlardı ve kendi tabanlarıyla bu yönde işin başında zımnî bir anlaşma imzalamışlardı&#8230; AK Parti’nin yeri geldiğinde kendi tabanının yüreğini soğutacak, onları coşturacak siyaset dilini bir kenara bırakıp, tabanına bütünüyle zıt söylemlerle oy istemesine rağmen o tabandan hiç oy kaybetmemesinin sırrı buradaydı.</p>
<p>AK Parti, şimdiye kadarki seçimleri, a) kendi çekirdek tabanının tamamının oylarını alarak, b) başka partilerin çekirdek tabanlarının dışında kalan kabaca yüzde 25’lik “siyasetsiz” seçmenlerin de neredeyse tamamının oylarını alarak kazandı.Tekrar etmekte fayda var: Uzun iktidar yılları boyunca ve çok sayıda seçimde AK Parti’nin siyasi-ideolojik söylemleri kendi çekirdek tabanının duymaktan hoşlanacağı bir içerikte olmadı. AK Parti bütün seçimlerde dilini, siyasetsiz seçmenleri ürkütmeyecek bir tarzda kurdu ve buna rağmen  kendi tabanından tepki almadı. (Bunu, partilerinden sadece kendi yüreklerini soğutacak sözler duymak isteyen, ancak böyle bir söylemin içinde huzur bulabilen ve tabii o sarhoşluk içinde bu şekilde hiçbir seçimin kazanılamayacağını bir türlü idrak edemeyen Cumhuriyet Halk Partisi tabanıyla kıyaslayın.)</p>
<p><strong>AKM Hamlesi ve AK Parti Tabanı</strong></p>
<p>Son yazımda işte bütün bunları dile getirmiş, AK Parti’nin çekirdek tabanının, geçtiğimiz hafta sunumu yapılan yeni Atatürk Kültür Merkezi’ne ilişkin duyguları olumsuz olsa da bu duygunun partilerine küsme ve oy vermeme noktasına varmayacağını öne sürmüştüm. </p>
<p>Fakat yeni AKM hamlesi, AK Parti’nin kendi çekirdek tabanının dışında kalan toplumsal kesimleri etkileme ve mümkünse onlardan oy alma stratejisi içinde daha radikal bir adıma işaret ediyor.  Çünkü neticede, Sabah gazetesi yazarı Hilal Kaplan’ın ifade ettiği gibi, “Cumhurbaşkanımızın dediğinin aksine (&#8230;) muhtemelen sadece elit bir grubun opera dinlemek ve sergi gezmek için geldiği bir mekân”dan söz ediyoruz. Son yazımın sonunda yer alan “gelecek yazı notu”nda işte bu radikalliğe işaret etmiş, nedenini bir cümleyle çıtlatmış, ayrıntılarını bu yazıya bıraktığımı söylemiştim:     </p>
<p>“Yeni AKM, Hilal Kaplan’ın bence de doğru bir biçimde tespit ettiği gibi sadece laik kesime yönelik bir proje&#8230; Simgesel önemi apaçık (Taksim, Gezi Parkı vb.) bu dev projenin kuvveden fiile böyle bir tercihle çıkmasının bir nedeni var: AK Parti’nin ‘yerli ve milli’ siyaseti&#8230;”</p>
<p><strong>Atatürk Hamlesi: “Millîlik” Siyasetinin Son Türevi </strong></p>
<p>Atatürk’ün ölüm yıldönümü olan 10 Kasım’ın hemen öncesinde ve o gün şahit olduğumuz bir dizi gelişme, “Yeni Atatürk Kültür Merkezi” hamlesinin, çok daha geniş “Atatürk hamlesi”nin bir parçası olduğunu gösterdi: Önce AK Parti Gençlik Kolları bütün partililere Anıtkabir’i ziyaret etmeleri çağrısında bulundu, arkasından Cumhurbaşkanı Erdoğan Atatürk’le ilgili olarak, partisine yeni bir perspektif sunan konuşmasını yaptı ve Atatürk’ü sahiplendi.</p>
<p>Ben, AK Parti’nin laik kesimleri hedefleyen Atatürk hamlesinin, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 2015 seçimleri öncesinde ilan ettiğini düşündüğüm “millîlik” siyasetinin doğrudan uzantısı olduğu kanaatindeyim. Düzenli okurlar hatırlayacak: İlk olarak Temel saflaşmanın ekseni değişiyor: Laiklik yerine ‘millî’lik başlıklı yazılarımda (Serbestiyet, 17, 20 ve 25 Ocak 2016) öne sürdüğüm gibi, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, son iki yıldır laiklik eksenli reel siyasi saflaşmanın yerine “millîlik” eksenli yeni bir saflaşma oluşturabilme gayreti içinde olduğunu düşünüyorum.</p>
<p>Peki, içerde Gülenciler ve Kürt siyaseti, dışarıda ise Batı tarafından sıkıştırılan iktidarın, bunların üçüne de sempati beslemeyen laik sosyolojiyle ittifak arayışlarının bir yansıması olan “millîlik” siyaseti devlette ve toplumda bir karşılık bulabildi mi? Geçtiğimiz aylarda kaleme aldığım iki muhasebe yazısında (Serbestiyet, 11 ve 14 Eylül 2017), bu soruya “devlet” ve toplum düzeyleri için iki farklı cevap vermiştim:</p>
<p>“Bence, iktidarın ‘millîlik’ çağrısı, Cemaat-Kürt siyaseti-Batı karşıtlığı zemininde devlet bürokrasisi içinde (ordu dahil) bir karşılık buldu. Fakat aynı sonuç, laiklik ve seküler yaşam tarzı konularında endişe taşıyan sivil kesimlerle onların siyasi temsilcileri içinde bir karşılık bulmadı.” </p>
<p>Hatta muhasebe yazılarının ikincisinin sonunda, bundan sonra da karşılık bulamayacağı kanaatimi dile getirmiştim: “’Yerli ve millî’ tutmadı ve tutmayacak. Çünkü laiklik-dindarlık eksenli siyasi mücadelenin laiklik tarafında yer alanların, onun dışındaki herhangi bir pozisyonu, İslamofobilerini aşındıracak ölçüde benimsemeleri mümkün değil.”</p>
<p><strong>Atatürk Hamlesi Taktik mi, Strateji mi?</strong></p>
<p>“Millîlik” siyasetinin “Atatürk hamlesi” biçiminde topluma sunulan son sürümünü basitçe bir 2019 seçim yatırımı olarak düşünmek yanıltıcı olabilir. Bu izah tarzı sadece ülke içini konuşuyor olsaydık ikna edici olabilirdi. Fakat AK Parti iktidarının ve Erdoğan’ın çok daha uzun vadeli bölgesel hedeflerini ve iddialarını da analize kattığımızda işin rengi değişiyor. Topluma “beka” kaygısı biçiminde sunulan bu bölgesel hedefler, ülke içinde sadece AK Parti’ye oy verenlerin rızalarıyla sürdürülemez. İşte bu nedenle, “millîlik” siyasetinin ve onun en radikal sürümü olan Atatürk hamlesinin 2019’dan sonra tedavülden kaldırılacağı yönündeki görüşler pek gerçekçi durmuyor. Peki, laiklik-dindarlık eksenli siyasi mücadelenin laiklik tarafında yer alanların, onun dışındaki herhangi bir pozisyonu İslamofobilerini aşındıracak ölçüde benimsemeleri mümkün değilse, bu gayret niye? Erdoğan ve AK Parti neden ısrar ediyor?</p>
<p>Benim cevabım şöyle: Demek ki laik kesimdeki katılığın bu söylemlerle kırılabileceğine inanıyorlar; bugün değilse yarın. Böyle olunca, Erdoğan ve AK Parti’nin laik kesimlere yönelik sempati hamlelerinin önümüzdeki dönemde yoğunlaşarak devam edeceğini güvenle öne sürebiliriz. Laik kesimlerin “millîlik” siyasetinin çekim alanına girmemekteki ısrarları ve hassasiyet alanlarını yine “laiklik”, “hayat tarzı kaygıları” temaları üzerinden oluşturmaları, Erdoğan ve AK Parti’nin bundan sonraki hamlelerinin akıbeti hakkında bir fikir veriyor ama, belli ki laik kesimi etkileme çabaları uzunca bir süre daha bitmeyecek.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Öykünerek &#8220;Atatürkçülük&#8221;</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/oykunerek-ataturkculuk/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Nurbanu İnan]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 01 Dec 2017 10:33:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Köşe Yazısı]]></category>
		<category><![CDATA[3. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Aralık 2017]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürk]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürkçülük]]></category>
		<category><![CDATA[Nurbanu İnan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1301</guid>

					<description><![CDATA[Hayatın her alanında artık kendini göstermeye başlayan İslamcılar, sosyal hayatta da artık her alanda kendilerini görünür kılıyorlar. Öyle ki, sosyetenin gittiği sahil şeridi içkili mekanların ‘İslami’ versiyonları icat edildi ve oralarda boy gösterebilmek bir statü biçimi oldu. Eskiden dini hassasiyetler yüzünden yapılmaması gereken, geri durulması gereken pek çok alan artık ‘İslamcılara’ mubah oldu. Yeni yaklaşım, hayatın her alanında olmaktı. Cumhuriyet dönemi modernleşmesinde bazı birbirinin zıddı sorumluluklar ve zorunluluklar vardı. Batı hegemonyası tümüyle reddedilirken, sömürge olmamanın, gelişmiş olmanın, medeni olmanın tek yolu Batılılaşma idi. Bir yandan Türk sanat müziği, folk müzik yerini klasik Batı müziğine, yöresel yemekler yerini, Fransız yemeklerine bırakırken diğer taraftan sömürge olmamaya direniliyordu. Gelişmiş olmanın tek yolu onlara, onlar gibi olduğumuzu ispat etmekti. Güzellik yarışmalarına kızlarımızı yolluyor, yarışma ilanlarında bunun bir ‘milli sorumluluk’ olduğunu gazetelerimizle halka duyuruyorduk. Amacımız Türklerin ve özellikle kadınların İslam’dan nasıl özgürleştirildiklerini ve nasıl da Batılı gibi görünebildiklerini bütün dünyaya göstermekti. Tam da bu yüzden modernleşmeye ve Cumhuriyet’e, dini hassasiyetleri sebebiyle direnen, yerel kalmak isteyen halk, Cumhuriyet kurulduğundan bu yana Atatürk’le ve Atatürkçülük’le ve hatta Atatürk üzerinden “güç devşiren” Kemalistlerle hep mesafeli oldu; bu nedenle milli bayramlarda camlara bayrak asmak bile yalnızca seküler bir kesimin tekelinde kaldı. Osmanlı’yı marşlarda “işte bugün bir meclis kuruldu, sonra &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Hayatın her alanında artık kendini göstermeye başlayan İslamcılar, sosyal hayatta da artık her alanda kendilerini görünür kılıyorlar. Öyle ki, sosyetenin gittiği sahil şeridi içkili mekanların ‘İslami’ versiyonları icat edildi ve oralarda boy gösterebilmek bir statü biçimi oldu. Eskiden dini hassasiyetler yüzünden yapılmaması gereken, geri durulması<br />
gereken pek çok alan artık ‘İslamcılara’ mubah oldu.<br />
Yeni yaklaşım, hayatın her alanında olmaktı.</strong> </p>
<p>Cumhuriyet dönemi modernleşmesinde bazı birbirinin zıddı sorumluluklar ve zorunluluklar vardı. Batı hegemonyası tümüyle reddedilirken, sömürge olmamanın, gelişmiş olmanın, medeni olmanın tek yolu Batılılaşma idi. </p>
<p>Bir yandan Türk sanat müziği, folk müzik yerini klasik Batı müziğine, yöresel yemekler yerini, Fransız yemeklerine bırakırken diğer taraftan sömürge olmamaya direniliyordu. Gelişmiş olmanın tek yolu onlara, onlar gibi olduğumuzu ispat etmekti. Güzellik yarışmalarına kızlarımızı yolluyor, yarışma ilanlarında bunun bir ‘milli sorumluluk’ olduğunu gazetelerimizle halka duyuruyorduk. </p>
<p>Amacımız Türklerin ve özellikle kadınların İslam’dan nasıl özgürleştirildiklerini ve nasıl da Batılı gibi görünebildiklerini bütün dünyaya göstermekti.</p>
<p>Tam da bu yüzden modernleşmeye ve Cumhuriyet’e, dini hassasiyetleri sebebiyle direnen, yerel kalmak isteyen halk, Cumhuriyet kurulduğundan bu yana Atatürk’le ve Atatürkçülük’le ve hatta Atatürk üzerinden “güç devşiren” Kemalistlerle hep mesafeli oldu; bu nedenle milli bayramlarda camlara bayrak asmak bile yalnızca seküler bir kesimin tekelinde kaldı. Osmanlı’yı marşlarda “işte bugün bir meclis kuruldu, sonra hemen padişah kovuldu” diye anan anlayış, halkın büyük bir kesimini sistematik bir şekilde ötekileştirdi. </p>
<p>Kimileri için Kurtuluş Savaşı gazisi, varlığımızı borçlu olduğumuz tartışılmaz kahraman olan Atatürk, kimileri için padişahı ülkeden süren, hilafetle birlikte dini ortadan kaldırmak isteyen, devrimlerle halkın dini ve milli değerlerine kasteden bir “sorun” olarak görüldü. </p>
<p>Her iki taraf için de bu fikirler tartışmaya açık değildi ve sorgulamak, dönemin şartlarını anlamak ya da ciddi anlamda eleştirebilmek hiçbir zaman mümkün olmadı.</p>
<p>Kendini Cumhuriyet’e ve değerlerine hep mesafeli hisseden İslami kesimde, değişen dengeler ve farklılaşan hayat  &#8211; eskiden sosyal hayatın içinde başörtüsü, sakal, ya da sadece belli bir kesimi temsil ettiğinden ötekileştirilen insanların sosyal hayatta artık aktif oluşu- ile birlikte yeni bir “Atatürkçülük” temayülü ortaya çıktı. Görmeye alışık olmadığımız; başörtülü kızların Anıtkabir paylaşımları, ellerine Atatürk posterleri alan sakallı gençler sosyal medyada Cumhuriyet Bayramı mesajlarıyla kendini göstermeye başladı. Peki ne oldu da muhafazakar kesiminin bütün değer yargılarına ters düştüğüne inanılan “Cumhuriyet ve Atatürk” ideolojisi bir anda normalleşti? Cumhuriyet döneminin şartlarına ve o dönem dünyadaki modernleşme kavramlarını hangi ara okuduk ve gördük de başka bir çıkar yol olmadığına, ya da aslında Cumhuriyet’in bizim değerlerimizle çok da uyumlu bir idare biçimi olduğuna; bayrağın, bayramın hepimizin olduğuna karar verdik?</p>
<p>Hayatın her alanında artık kendini göstermeye başlayan İslamcılar, sosyal hayatta da artık her alanda kendilerini görünür kılıyorlar. Öyle ki, sosyetenin gittiği sahil şeridi içkili mekanların ‘İslami’ versiyonları icat edildi ve oralarda boy gösterebilmek bir statü biçimi oldu. Eskiden dini hassasiyetler yüzünden yapılmaması gereken, geri durulması gereken pek çok alan artık ‘İslamcılara’ mubah oldu. Yeni yaklaşım, hayatın her alanında olmaktı. </p>
<p>Cumhuriyetçiler, Atatürkçüler ne yapıyor ve nasıl yaşıyorsa artık onlar da yapabilirdi. Ve perde açıldı, tek tek eksik olan, yasak olan, 28 Şubat ve öncesi döneme ait yapılamayanlar artık yapılır oldu. </p>
<p>Yasakçı bir annenin evinde salona almadığı çocuk, şimdi başka bir evdeydi ve bu evde her şey serbestti. Cumhuriyet modernleşmesinde nasıl Batılı gibi olmak medenileşmenin, gelişmişliğin göstergesi ise yeni dönemde de “sekülerleşmek” karşı kesime biz de artık “sizin gibiyiz” mesajı mı içeriyor?  </p>
<p>Günün sonunda keşfettiğimiz Atatürkçülük bütün bu gelişmelerin bir bileşeni mi? İçi dolmamış, üzerine düşünülmemiş, sadece ‘mış gibi’ yaparak, “Öykünerek Atatürkçülük”… Yüzyıl sonra geldiğimiz nokta bu mu?</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Suudi Arabistan Ateşle Oynuyor</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/suudi-arabistan-atesle-oynuyor/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ghassan Faruki]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 01 Dec 2017 10:13:52 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Köşe Yazısı]]></category>
		<category><![CDATA[3. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Aralık 2017]]></category>
		<category><![CDATA[Suudi Arabistan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1307</guid>

					<description><![CDATA[“Asrın anlaşması” olarak lanse edilen planın detaylarında, kendisini İslam Dünyası’nın lideri konumunda gören Suudi Arabistan’ın milyonlarca sünni Müslüman adına İsrail’i tanıyacağı ve böylelikle Filistin dosyasını da dönüşü olmaz bir şekilde kapatmayı planladığı iddiaları çok ciddi bir yer tutuyor. Suudi Arabistan, hiç kuşkusuz tarihinin en çalkantılı dönemlerinden birine bu günlerde sahne oluyor. Kelimenin tam anlamıyla bir fiyasko haline gelen Yemen savaşından yakasını henüz kurtaramamışken, başlattığı Katar krizinde de Türkiye’nin müdahil oluşuyla baltayı taşa vuran Riyad, enine boyuna etüd etmediği ve çıkış planını hazırlamadığı ucu açık bir krize daha Lübnan atağıyla kendini teslim etmiş görünüyor. Taht uğruna gözünü kırpmadan her türlü maceraya kolayca atılan 32 yaşındaki Veliaht Prens Muhammed bin Selman, Suudi Arabistan’a hükümran olmanın en önemli şartlarından biri sayılan ABD’nin desteğini arkasına alabilmek için Abudhabi Veliahtı Muhammed bin Zayed’in de desteğiyle yıllardır esaslı bir hazırlık yapıyor. BAE’nin Washington Büyükelçisi Yusuf Uteybe’nin hacklenen emailinden ortaya saçılan bilgiler, Abudhabi’nin bir kaç yıldır Washington’da Muhammed bin Selman için ciddi bir lobi faaliyeti yürüttüğünü ortaya çıkardı. Bu çabalar fayda vermiş olacak ki, Washington “teröre karşı savaşta” bölgedeki en sağlam müttefiklerinden biri olarak kabul ettiği S. Arabistan eski İçişleri Bakanı ve Veliaht Prens Muhammed bin Nayif’in bir gece operasyonuyla devre dışı bırakılmasına ses çıkarmadı. Tüm yaşananlardan &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>“Asrın anlaşması” olarak lanse edilen planın detaylarında, kendisini İslam Dünyası’nın lideri konumunda gören Suudi Arabistan’ın milyonlarca sünni Müslüman adına İsrail’i tanıyacağı ve böylelikle Filistin dosyasını da dönüşü olmaz bir şekilde kapatmayı planladığı iddiaları çok ciddi bir yer tutuyor.</strong></p>
<p>Suudi Arabistan, hiç kuşkusuz tarihinin en çalkantılı dönemlerinden birine bu günlerde sahne oluyor. Kelimenin tam anlamıyla bir fiyasko haline gelen Yemen savaşından yakasını henüz kurtaramamışken, başlattığı Katar krizinde de Türkiye’nin müdahil oluşuyla baltayı taşa vuran Riyad, enine boyuna etüd etmediği ve çıkış planını hazırlamadığı ucu açık bir krize daha Lübnan atağıyla kendini teslim etmiş görünüyor. Taht uğruna gözünü kırpmadan her türlü maceraya kolayca atılan 32 yaşındaki Veliaht Prens Muhammed bin Selman, Suudi Arabistan’a hükümran olmanın en önemli şartlarından biri sayılan ABD’nin desteğini arkasına alabilmek için Abudhabi Veliahtı Muhammed bin Zayed’in de desteğiyle yıllardır esaslı bir hazırlık yapıyor. </p>
<p>BAE’nin Washington Büyükelçisi Yusuf Uteybe’nin hacklenen emailinden ortaya saçılan bilgiler, Abudhabi’nin bir kaç yıldır Washington’da Muhammed bin Selman için ciddi bir lobi faaliyeti yürüttüğünü ortaya çıkardı. Bu çabalar fayda vermiş olacak ki, Washington “teröre karşı savaşta” bölgedeki en sağlam müttefiklerinden biri olarak kabul ettiği S. Arabistan eski İçişleri Bakanı ve Veliaht Prens Muhammed bin Nayif’in bir gece operasyonuyla devre dışı bırakılmasına ses çıkarmadı. Tüm yaşananlardan Muhammed bin Selman’ın bu çevrelerde kendisine duyulan güveni pekiştirmek adına, milyarlarca doların yanı sıra İsrail &#8211; Filistin meselesi başta olmak üzere birçok konuda Washington ve Tel Aviv lehine tavizler verdiği anlaşılıyor.</p>
<p>Geçtiğimiz Ekim ayında ABD Başkanı Donald Trump’ın damadı ve danışmanı olan ve halihazırda İsrail-Filistin arasındaki barış görüşmelerini ihya etme projesini yürüten Yahudi asıllı Jared Koshner’in Riyad’a 4 günlük gizli bir ziyaret gerçekleştirdiği, Muhammed bin Selman’la sabahlara dek Ortadoğu’nun geleceği üzerine hesaplar yaptığı biliniyor. Nitekim İran’a karşı atılacak adımların yanı sıra bu görüşmelerde İsrail-Filistin sorunu için de nihai bir çözüm planının görüşüldüğü bilgisi uluslararası basında genişçe yer buldu. </p>
<p>“Asrın anlaşması” olarak lanse edilen planın detaylarında, kendisini İslam Dünyası’nın lideri konumunda gören Suudi Arabistan’ın milyonlarca sünni Müslüman adına İsrail’i tanıyacağı ve böylelikle Filistin dosyasını da dönüşü olmaz bir şekilde kapatmayı planladığı iddiaları çok ciddi bir yer tutuyor. </p>
<p>Suudi Arabistan’ı yönetenler her ne kadar kendilerini sünni İslam dünyasının lideri olarak görüp İsrail’le muhtemel bir el sıkışmada, bu eylemi tüm İslam dünyası adına gerçekleştireceklerini vaad etseler de İsrail’in kendine has yöntemleriyle S. Arabistan rejiminin İslam coğrafyasındaki ederini hesap ettiği ve bu liderlik söyleminin aslında kuru bir iddiadan öte geçmediğini kestirdiğini söylemek zor değil. Ne var ki İslam’ın doğduğu topraklara ve Haremeyn-i Şerifeyn’e sahip bir devlet oluşu hasebiyle Riyad’ın İsrail’i tanıması, 40 yıl önce Kahire’nin veya çeyrek asır önce Amman’ın tanımasından, psikolojik nedenlerle daha büyük bir anlam ifade ediyor Tel Aviv için.</p>
<p>Aslında Suudi Yönetimi’nin kıymeti kendinden menkul bu tarz liderlik söylemleri bir ilk değil. 2015 yılında NATO’nun İslam dünyasındaki versiyonunu ihdas edecekleri iddiasıyla ilk kez ortaya çıkan Suudiler, yayımladıkları bildiride de devlet başkanlarına ya da hükümetlere haber verme gereği dahi görmeden birçok Müslüman ülkeyi bu mevhum pakta dâhil etmişlerdi. Çok değil sadece geçtiğimiz Mayıs ayında Riyad’da Trump’ın katılımıyla yapılan “ABD-İslam dünyası” zirvesine katılım sürecinin de aynı minval üzere gerçekleştiği, çoğu liderin Riyad’a geliş amacını dahi sonradan öğrendiği konusunda makaleler yayımlandı. Saad Hariri ve Mahmud Abbas da hatırlanacağı üzere geçtiğimiz günlerde aynı usulle Riyad’a çağrılmış, Hariri istifa ederken Abbas dayatmaları kabul etmemişti.</p>
<p>Bölgede gün geçtikçe etkin bir konuma sahip olan İran’ın Arap dünyası üzerindeki etkisini kırmak için İsrail’le her türlü işbirliğine hazır olduğunu açıklayan Riyad’ın, bu yeni açılımın toplumsal alt yapısını hazırlamak adına aylardır hummalı bir çalışma yürüttüğünü, bu plana karşı çıkması kuvvetle muhtemel birçok din adamı ve düşünürü aylar önce sosyal mecralarda yazmaktan men ettiğini de hatırlatalım.</p>
<p>Bu bağlamda S. Arabistan’ın Filistin konusundaki hassasiyetiyle bilinen Katar’ın El Cezire kanalını kapatmak maksadıyla çıkardığı krizin perde arkası ve bu konuda niçin bu denli ısrarcı olduğu da açıklık kazanmış oluyor.</p>
<p>Arap dünyasının iki uzak ucu olarak kabul edilen ve yüzyıllardır darb-ı mesel halinde ismi zikredilen iki beldesi Şam ve Yemen, kelimenin tam anlamıyla yanıyor. Hikmet yoksunu politikaları ve savaşma ahlakından nasibini almamış saldırganlığıyla Suudi Arabistan, bu yangınların kiminin başlamasında, kimininse harlanmasında büyük rol oynadı. Tablo böyleyken ve bölgedeki “İbrahimce tavır sahipleri” yanmak üzereyken, ‘Yâ Nâru kûnî berden ve selâmen’ diyebilecek kudrette bir Türkiye’ye duyulan ihtiyaç her geçen gün daha ziyade kendisini belli ediyor.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Lübnan ve Hizbullah</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/lubnan-ve-hizbullah/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[İrfan Sapmaz]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 01 Dec 2017 10:11:15 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Köşe Yazısı]]></category>
		<category><![CDATA[3. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Aralık 2017]]></category>
		<category><![CDATA[Hizbullah]]></category>
		<category><![CDATA[Lübnan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1313</guid>

					<description><![CDATA[Hizbullah lideri Hasan Nasrallah’a toplumun bütün kesimlerinde büyük sempati duyuluyor. Kısacası ülkede her ne kadar askeri, ekonomik ve siyasi açıdan ciddi bir güç elde etmesinden endişe edenler varsa da Hizbullah, Lübnan’ın İsrail karşısındaki tek caydırıcı gücü olarak görülüyor. Beyrut denilince akıllara geliveren iki şey var: Birincisi Ortadoğu’nun Paris’i olarak görülmesi. İkincisi ise iç savaşlarla anılması. Başbakan Saad Hariri’nin Suudi Arabistan ziyareti sırasında beklenmeyen istifasıyla tüm gözler yeniden Ortadoğu’nun bu yaklaşık 5 milyonluk nüfusu olan ülkesine çevrildi. Aslında ülke 5 milyonluk bir nüfusa sahip ancak dünyanın her yerine yayılmış toplamda 19 milyona yakın Lübnanlının olduğu da unutulmamalı. Tüm dünyada olduğu gibi Lübnan’da da herkesin öğrenmek istediği bir şey var: Hariri, neden Suudi Arabistan’da istifa etti? Hariri, istifanın gerekçesini “güvenlik nedeni” olarak açıklarken, perde arkasında konuşulanlar ise tamamen farklı. Her şeyden önce Hariri’nin Suudi Arabistan ile olan milyar dolarlık iş ilişkileri söz konusu. Suudi Arabistan’ın Lübnan’da Hizbullah’ı, ABD ve İsrail işbirliği ile yok etme planlarından bahsediliyor. Ortadoğu’nun yeni bir harita ile şekillendirilme projeleri var. İran’ın bölgede Şii hilalini hayata geçirebilmek için Hizbullah’ı Lübnan’da kullanmak istediği gibi daha pek çok senaryodan bahsediliyor. Gazeteci olarak geldiğimiz başkent Beyrut’ta yaklaşık bir haftadır ülkenin ve bölgenin nabzını tutmaya çalışıyoruz. Son olayların arkasında yatan nedenleri öğrenmeye çaba &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Hizbullah lideri Hasan Nasrallah’a toplumun bütün kesimlerinde büyük sempati duyuluyor. Kısacası ülkede her ne kadar askeri, ekonomik ve siyasi açıdan ciddi bir güç elde etmesinden endişe edenler varsa da Hizbullah, Lübnan’ın İsrail karşısındaki tek caydırıcı<br />
gücü olarak görülüyor.</strong></p>
<p>Beyrut denilince akıllara geliveren iki şey var: Birincisi Ortadoğu’nun Paris’i olarak görülmesi. İkincisi ise iç savaşlarla anılması. Başbakan Saad Hariri’nin Suudi Arabistan ziyareti sırasında beklenmeyen istifasıyla tüm gözler yeniden Ortadoğu’nun bu yaklaşık 5 milyonluk nüfusu olan ülkesine çevrildi. Aslında ülke 5 milyonluk bir nüfusa sahip ancak dünyanın her yerine yayılmış toplamda 19 milyona yakın Lübnanlının olduğu da unutulmamalı. </p>
<p>Tüm dünyada olduğu gibi Lübnan’da da herkesin öğrenmek istediği bir şey var: Hariri, neden Suudi Arabistan’da istifa etti? </p>
<p>Hariri, istifanın gerekçesini “güvenlik nedeni” olarak açıklarken, perde arkasında konuşulanlar ise tamamen farklı. Her şeyden önce Hariri’nin Suudi Arabistan ile olan milyar dolarlık iş ilişkileri söz konusu. Suudi Arabistan’ın Lübnan’da Hizbullah’ı, ABD ve İsrail işbirliği ile yok etme planlarından bahsediliyor. Ortadoğu’nun yeni bir harita ile şekillendirilme projeleri var. İran’ın bölgede Şii hilalini hayata geçirebilmek için Hizbullah’ı Lübnan’da kullanmak istediği gibi daha pek çok senaryodan bahsediliyor.</p>
<p>Gazeteci olarak geldiğimiz başkent Beyrut’ta yaklaşık bir haftadır ülkenin ve bölgenin nabzını tutmaya çalışıyoruz. Son olayların arkasında yatan nedenleri öğrenmeye çaba gösteriyoruz. Üst düzey yetkililer kamera karşısına geçip konuşmak istemiyorlar. Çünkü konuşulunca ülkede bulunan Şii, Sünni, Hristiyan, Dürzi gibi kesimlerin veya 18’e yakın mezhep gruplarının yeni bir çatışmaya girme endişesinden dolayı taraflar konuşmamayı seçiyorlar. </p>
<p>Saad Hariri’nin ülke dışında bulunması ve yeniden ülkesine döneceği yönündeki açıklamaları, tüm gözleri Hariri’ye çevirmiş durumda. Hariri ile birlikte aslında tüm dikkatler Suudi Arabistan’a ve Kraliyet ailesine çevrilmiş durumda. Ayrıca Hariri’nin Suudi Arabistan’da rehin olup olmadığı da tartışmaların odağında yer alıyor. </p>
<p>Hariri, sık sık rehin olmadığı ve en kısa zamanda ülkesine döneceği yönünde açıklamalar yapsa da bu konuda kimseyi ikna edebilmiş değil. En azından kendi ülkesinde böyle düşünülmüyor. Bazı kesimler Hariri’nin Suudi Arabistan vatandaşı olması ve bu ülke ile çok büyük miktarlardaki ticari ilişkileri nedeniyle orada rehin kaldığına inanıyor. </p>
<p>Bazı kesimler ise ABD ve dolayısıyla İsrail baskısı yüzünden Suudi Arabistan’ın Hariri üzerinden Lübnan’ın en büyük güç merkezi olarak bilinen Hizbullah’ı yok etme planları bulunduğuna ve Hariri’nin bu ağır siyasi baskı altında ezildiğine kanaat getirmiş durumda. </p>
<p>Bütün bunlar bir yana Lübnan’da yaptığımız tüm görüşmelerden edindiğimiz izlenim, ABD’nin ve İsrail’in Suudi Arabistan ile birlikte Hizbullah’ın silahsızlandırılması için planlar yaptığı yönünde. Ancak İsrail’in Hizbullah’ı vurma yönünde pek istekli olmadığı da konuşuluyor. </p>
<p>Çünkü son olarak 2006 yılındaki çatışmalarda İsrail, Hizbullah’ın kolay bir lokma olmadığını gördü. Yeni bir savaşta Hizbullah’ın elinde bulunduğuna inanılan yaklaşık 100 bin füze ile İsrail’e büyük zararlar vereceği, işte bu nedenle de İsrail’in yeni bir çatışmadan yana olmadığı görüşleri ağır basıyor Lübnan’da.</p>
<p>Hizbullah, kendi Şii taraftarları dışında tüm kesimler içerisinde de bir saygınlık kazanmış durumda. İsrail’e karşı olası bir savaş için en caydırıcı güç olarak görülüyor Hizbullah. Öte yandan artık Lübnan halkı savaşmak istemiyor. İç savaşların yaraları sarılmış, Beyrut ve çevresi yeniden canlanmaya başlamış. Turizm gelirlerinde artış var. Ve halk kesinlikle savaş istemiyor. </p>
<p>Hizbullah lideri Hasan Nasrallah’a toplumun bütün kesimlerinde büyük sempati duyuluyor. Kısacası ülkede her ne kadar askeri, ekonomik ve siyasi açıdan ciddi bir güç elde etmesinden endişe edenler varsa da Hizbullah, Lübnan’ın İsrail karşısındaki tek caydırıcı gücü olarak görülüyor. </p>
<p>Suriye’de iç savaş, başta hemen sınır olan ülkenin tüm sebze, meyve gibi ürünlerini yetiştiren Bekaa vadisini vurmuş. Bu tüm ülkeye yansımış. Ülkenin şu durumdaki tek kara çıkış kapısı olan Suriye’deki savaştan Lübnan halkı hiç memnun değil. Çünkü ülke ticareti bu savaştan ciddi şekilde etkileniyor. Bekaa vadisinden yaklaşık 30 dakika sonra Şam’a istedikleri zaman inebilen Lübnan halkı, bir an önce Suriye’de savaşın bitmesini istiyor. Ve Suriye ile yeniden ticaretini canlandırmak için çaba harcıyor.  2006 savaşı ülke için o kadar büyük bir yıkıma sebebiyet vermiş ki artık Lübnan halkı tüm kesimleri ile bu topraklar içerisinde barış içinde yaşamak mecburiyetinde olduklarını anlamış. Ülkede hala pek çok yerde günde ancak 6 veya 8 saat elektrik verilebiliyor. Geri kalan zamanlarda ise halk, elektrik ihtiyacını jeneratörler ile karşılıyor. Halk, savaş ekonomisinden ülke liderlerinin ciddi menfaatler elde ettiklerini görmüş. Ülke yönetimini ellerinde bulunduran kesimlerin kendi grupları için çıkarlar elde ettiklerine şahit olduklarından dolayı artık halk kesinlikle sadece etnik veya mezhepsel farklılıklardan dolayı ülkede savaş olmasını istemiyor. </p>
<p>Kısacası Lübnan barışın tadını almış. Her ne kadar ABD, İsrail ve Suudi Arabistan, İran’ı cezalandırmak için Hizbullah üzerinden bir oyun kurmaya çalışsalar da, Hizbullah’ı tamamen silahsızlandırmanın ve cezalandırarak ortadan kaldırmanın imkânsız olduğunu biliyorlar. Ve buna göre ülke içerisinde yeni ve farklı siyasetler üretmeye çalışıyorlar. </p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Filistin&#8217;in Efsanevi Lideri Yaser Arafat</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/filistinin-efsanevi-lideri-yaser-arafat/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Osman Atalay]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 01 Dec 2017 10:01:11 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>
		<category><![CDATA[3. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Aralık 2017]]></category>
		<category><![CDATA[Filistin]]></category>
		<category><![CDATA[Yaser Arafat]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1316</guid>

					<description><![CDATA[Arafat 1958’de El Fetih’i kurar. Örgütün, İsrail topraklarına düzenlediği vur-kaç eylemlerinde bizzat yer alır. 1967 Arap-İsrail Savaşı’ndan sonra artık bir efsane haline gelir. Mısır lideri Cemal Abdül Nasır, bu genç adamı desteklemeye başlar ve onu Mısır heyetinin bir üyesi olarak Sovyetler Birliği’ne götürür. Filistin’in simge ismi Yaser Arafat, İsrail devletine karşı yürütülen Arap direnişinde sağcı, solcu, Müslüman, Hıristiyan, Şii ve Sünni herkesin saygısını kazanmış bir liderdi. 1929 yılında dünyaya geldi. Asıl adı Muhammed Yaser Abdülrahman Abdülrauf. Fakat dünya onu takma adı Arafat ile tanıdı. Anne tarafı Kudüslü olan Arafat, ailesinin yedi çocuğunun altıncısıdır. Babası, Gazzeli. Mısır’ın başkenti Kahire’de tekstil ticaretiyle uğraşıyor. Arafat birçok defalar, annesinin memleketi Kudüs’te doğduğunu dile getirse de araştırmalar doğum yerinin Kahire veya Gazze olabileceğini ortaya koyuyor. 1933 yılında, Arafat henüz 4 yaşındayken, annesini kaybeder. Yedi çocuğuna tek başına bakmakta zorlanan babası, onu ve küçük kardeşini, eşinin Kudüs’te yaşayan akrabalarının yanına gönderir. 1937’den itibaren ise Arafat ve küçük kardeşinin bakımını ablaları üstlenir. 1994’te Nobel Barış Ödülü’nü alırken herkes onu, Filistin lideri Yaser Arafat olarak tanımaya başlar. Enerjik kişiliğiyle çevresindekileri kolayca etkileyebilen Arafat, Kahire Üniversitesi’nde okurken, Filistinli Öğrenciler Birliği’nin lideri seçilir. Uluslararası toplantılarda Filistin sorununun sözcülüğünü yapmaya başlar. Üniversiteden sonra kısa bir süre Kuveyt’te inşaat mühendisliği yapar. Arafat &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Arafat 1958’de El Fetih’i kurar. Örgütün, İsrail topraklarına düzenlediği vur-kaç eylemlerinde bizzat yer alır. 1967 Arap-İsrail Savaşı’ndan sonra artık bir efsane haline gelir. Mısır lideri Cemal Abdül Nasır, bu genç adamı desteklemeye başlar ve onu Mısır heyetinin bir üyesi olarak Sovyetler Birliği’ne götürür.</strong></p>
<p>Filistin’in simge ismi Yaser Arafat, İsrail devletine karşı yürütülen Arap direnişinde sağcı, solcu, Müslüman, Hıristiyan, Şii ve Sünni herkesin saygısını kazanmış bir liderdi. 1929 yılında dünyaya geldi. Asıl adı Muhammed Yaser Abdülrahman Abdülrauf. Fakat dünya onu takma adı Arafat ile tanıdı. Anne tarafı Kudüslü olan Arafat, ailesinin yedi çocuğunun altıncısıdır. Babası, Gazzeli. Mısır’ın başkenti Kahire’de tekstil ticaretiyle uğraşıyor. Arafat birçok defalar, annesinin memleketi Kudüs’te doğduğunu dile getirse de araştırmalar doğum yerinin Kahire veya Gazze olabileceğini ortaya koyuyor.</p>
<p>1933 yılında, Arafat henüz 4 yaşındayken, annesini kaybeder. Yedi çocuğuna tek başına bakmakta zorlanan babası, onu ve küçük kardeşini, eşinin Kudüs’te yaşayan akrabalarının yanına gönderir. 1937’den itibaren ise Arafat ve küçük kardeşinin bakımını ablaları üstlenir.</p>
<p>1994’te Nobel Barış Ödülü’nü alırken herkes onu, Filistin lideri Yaser Arafat olarak tanımaya başlar. Enerjik kişiliğiyle çevresindekileri kolayca etkileyebilen Arafat, Kahire Üniversitesi’nde okurken, Filistinli Öğrenciler Birliği’nin lideri seçilir. Uluslararası toplantılarda Filistin sorununun sözcülüğünü yapmaya başlar. Üniversiteden sonra kısa bir süre Kuveyt’te inşaat mühendisliği yapar. Arafat 1958’de El Fetih’i kurar. Örgütün, İsrail topraklarına düzenlediği vur-kaç eylemlerinde bizzat yer alır. 1967 Arap-İsrail Savaşı’ndan sonra artık bir efsane haline gelir. Mısır lideri Cemal Abdül Nasır, bu genç adamı desteklemeye başlar ve onu Mısır heyetinin bir üyesi olarak Sovyetler Birliği’ne götürür.</p>
<p><strong>Filistinlileri Birleştirdi</strong></p>
<p>Böylece adı artık uluslararası arenada da duyulmaya başlayan Arafat, bütün Filistin örgütlerini çatısı altında toplayarak Filistin Kurtuluş Örgütü’nün başına geçer. İki önemli ilkeye, sıkı sıkıya sarılır: Bu ilkelerden birincisi, Filistin hareketini, herhangi bir Arap ülkesinin denetimi altına sokmamaktı. Bu nedenle, Suriye Devlet Başkanı Hafız Esad’la, sürekli karşı karşıya gelir, İkinci önemli ilkesiyse, komünistlerden, radikallere kadar farklı Filistinli grupları bir arada tutmaktı. Bunun için de, onların disiplinsizliğe varan davranışlarına göz yummasıyla eleştiri dahi alır. Filistinli grupların bu disiplinsizliği, Ürdün’de iç kargaşaya yol açarken, Ürdün güvenlik güçleriyle, Filistin örgütleri arasında yaşanan kanlı çatışmalar, tarihe, “Kara Eylül” olarak geçer. Filistin Kurtuluş Örgütü, Ürdün’den Lübnan’a taşınmak zorunda kalır. Ancak bu gelişme, Lübnan’daki etnik dengeleri bozar. Patlayan iç savaş, yıllarca sürerken İsrail, kargaşa içindeki Lübnan’ı işgal eder. Arafat, o günlerde, o zamanların savunma bakanı Ariel Şaron’un elinden kurtulmak için, sürekli hareket eden bir araçta yaşamak zorunda kalır ve sonunda Lübnan’dan ayrılır. Arafat için zor yıllar başlamıştır ve hareketine bu kez Tunus kucak açar. Arafat, en yakın arkadaşı Ebu Cihad’ı da, İsrail özel kuvvetlerinin yaptığı bir baskında, Tunus’ta kaybeder.</p>
<p>1987’de Filistinlilerin direnişi sokağa dökülür. İntifada yani “direniş” hareketinin en sıcak günlerinde Arafat, tarihi bir adım atar. 1988’de Filistin Devleti’nin kurulduğunu ilan eder. Bu ilandan bir ay sonra yine tarihi açıklamalar yapar. İsrail’in, “güvenlik içinde var olma hakkını tanıdıklarını” ve “teröre karşı olduklarını” söyler. Bu açıklamadan birkaç saat sonra Amerikan yönetimi, Filistin Kurtuluş Örgütü’nü, Ortadoğu sorununun taraflarından biri olarak tanıdığını ilan eder. Bu politik tutum, Arafat’a büyük prestij kazandırırken diğer yandan Körfez Savaşı’nda, Kuveyt’i işgal eden Saddam Hüseyin’in yanında yer alması, petrol zengini körfez ülkelerinden gelen ekonomik desteğin sona ermesine sebep olur. Savaştan sonra Beyaz Saray’ın taraflara bastırmasıyla Ortadoğu barışı için görüşmeler başlar. Madrit’te, Oslo’da yürütülen görüşmeler, 1993’te sonuç verir. Oslo’da varılan, Washington’da imzalanan anlaşmayla İsrail Başbakanı İzak Rabin ve Filistin lideri Yaser Arafat, Nobel Barış Ödülü’ne layık görülür. </p>
<p>Arafat, bir yıl sonra eskiden gizlice girdiği Gazze’ye bu kez Filistin yönetimi başkanı olarak girer. Çabaları hep Filistin devletini kuracak olan nihai anlaşmayı sağlamak içindir. 2002 Şubat ayının ortalarında çıkan bir çatışma yüzünden yine Şaron tarafından ev hapsinde tutulmaya başlayan Yaser Arafat, Parkinson hastalığı ile de mücadele etmek zorunda kalır.</p>
<p>Filistin yönetiminin merkezi olan konutu 2 yıl abluka altında tutan İsrail güçleri, burayı birçok kez tanklarıyla da hedef alır. Arafat 2004’te hastalanır ve grip teşhisi konulur. Filistin yönetimi yetkilileri, Arafat’ın abluka altındaki evinde yaptığı toplantılardan birinde kustuğunu açıklar.</p>
<p>İsrail’in izin vermesi ile Fransa’nın başkenti Paris’te bir hastaneye götürülen Arafat, 11 Kasım 2004’te hayata gözlerini yumar. Arafat’ın Kudüs’e defnedilmesi yönündeki vasiyeti, İsrail işgali nedeniyle gerçekleşemez. Ramallah’a defnedilen Arafat’ın ölüm nedeni ise tartışma konusu olamaya devam ediyor. Arafat’ın zehirlendiği iddialarını araştıran İsviçreli bilim adamları, cesedinden örnekler alarak incelemelerde bulunur. Bunun neticesinde bilim adamları Filistin liderinin zehirlendiğinden yüzde 83 oranında emin olduklarını açıklar. Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas da geçen yıl yaptığı bir açıklamada Arafat’ın ölümüyle ilgili soruşturmanın devam ettiğini belirterek, “Yakında katilleri açıklayacağız ve herkes dehşete düşecek.” demişti. Hayatının son günlerine kadar Arafat, Filistinlilerin en güçlü lideri olmaya devam eder, Ayrıca Arafat’ın Filistin toplumu ve siyaseti üzerindeki etkisi bugün de hala canlılığını korumaktadır. Ramallah’ta geçen yıl Arafat’ın yaşamından izler taşıyan ve özel eşyalarının sergilendiği bir müze açıldı.</p>
<p><strong>Liderlik Özellikleri</strong></p>
<p>Yaser Arafat’ın tarihi, direnmenin, mücadelenin ve azmin hikâyesidir. Onun uzun hikâyesi bağımsızlık mücadelesinin de önemli bir örneğidir. Tüm dünyada ve Ortadoğu’da barış, adalet ve özgürlük için mücadele edenlerin ve özellikle Filistin halkının en önemli hikâyelerindendir. Onun ismi mazlumların, ezilenlerin, vatansız bırakılanların kodu gibi anılmaktadır. Onun mücadelesi, dünyada eşitlik ve adalet talebinin meşruluğunun ve haklılığının bir nevi somut ifadesidir. Yaser Arafat, sık sık Filistin Devrimi ile evli olduğunu vurgulayarak ve başında siyah-beyaz kefiyesi, üzerindeki askeri giysisi, belinde Colt tabancasıyla ilginç bir figür olarak, milyonlarca insanın belleğine yerleşir.</p>
<p>Kefiyesini, Filistin haritası şeklinde bağlayacak kadar simgesel davranan Arafat, örgüt içi iktidar mücadelelerinde tam anlamıyla kavgacı bir liderdir. Filistin kimliğini koruması ve hayatını Filistin’in varlığı için adaması, Yaser Arafat’a tüm Filistinli ulusal ve İslami partiler arasında da saygınlık kazandırmıştır. Filistin halkının tüm nesilleri için bir ilham kaynağı olup, direnç ve kurtuluş savaşının sürdürülmesinin motive kaynağıdır. 1974’de Birleşmiş Milletler’de yaptığı konuşmada “Bugün bir elimde zeytin dalı, diğer elimde özgürlük savaşçısının silahını tutuyorum. Zeytin dalını elimden düşürmeyin.” diyen Arafat‘ın arkasından emperyalistlerin ve onların işbirlikçilerinin döktükleri gözyaşlarının kocaman bir yalan olduğu artık bilinmektedir. Arafat, Filistin’in özgürlüğünün emperyalistlerin ve işbirlikçilerinin timsah gözyaşlarında değil, işgal altındaki halkının bağımsızlık mücadelesinde ancak yaşayacağını Filistinlilere kabul ettirmiş bir liderdir. Arafat, liderliği süresince en çok İslam ülkeleri liderleriyle sorunlar yaşadı, İslam ülkelerinden beklediği desteği hiçbir zaman görmedi. Kamuoyunda Filistin davasına verdikleri sözde destek yanında İsrail ile yürüttükleri gizli ilişkiler, Arafat’ın liderliğini yıpratıyordu. Yaşamının son yıllarında Filistin’de büyüyen İslami yapılara karşı kesin tutum içerisinde olmayışı ciddi eleştirilere sebep oldu. 1991 Madrit Konferansı,1993 Oslo ve 2000 Camp David Zirve anlaşmalarında birçok tavizler verdiği gerekçesiyle liderliği sol örgütler tarafından sorgulanmıştı. Ölümünün ardından Filistin mücadelesinde sol ve laik guruplar ciddi bölünmelere giderek zayıfladılar, Hamas’ın siyasi arenadaki yükselişi Filistin mücadelesinde tek siyasi güç olan FKÖ’nün yanında Hamas’ı da sahneye çıkarmış oldu Arafat’ın en önemli özelliği pratik siyasi zekâsı, iç ve dış dengeleri iyi gözetmesi ve bu dengelerde kolayca pozisyon alması olarak bilinir. Uzun vadeli planlar ve kurumsal oluşumlar noktasında zayıflıkları, liyakatten ziyade sadakati ön planda tutması, otokratik yönetim tarzı ise siyasi rakiplerince en çok eleştirilen yanı olmuştur. Ölümünün 13. yılında Ramallah’ın farklı noktalarından gelen çok sayıda kişi, Arafat’ın mezarının başında ona dualar etti. Anma etkinliğinde konuşan Fetih Hareketi Başkan Yardımcısı Mahmud el-Alul, Arafat’ı “müstesna bir lider” şeklinde nitelendirerek, onun tüm dünyada özgürlük hareketlerine ilham kaynağı olduğunu söyledi. </p>
<p>Alul, Arafat’ın benimsediği “başkenti Doğu Kudüs olan 1967 sınırlarında bağımsız bir Filistin devleti kurulması hedefi” üzerinde yürümeye devam ettiklerini vurguladı. Bugün Filistin halkı, Arafat’ı hatası ve savabı ile hayatını Filistin mücadelesine adamış bir lider olarak kabul etmiş vaziyette.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Aralık 2017</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/aralik-2017/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/aralik-2017/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 01 Dec 2017 08:18:12 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dergide Bu Ay]]></category>
		<category><![CDATA[3. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Kasım 2017]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1359</guid>

					<description><![CDATA[ABD’nin Yeni “Musaddık Planı”: Zarrap ve Flynn Dosyası Abdülkadir ÖZKAN Avrasya: Kâbus mu Seçenek mi? Ceyhun BOZKURT Rus Düşünür Prof. Dr. Aleksandr Dugin Yörünge’ye Konuştu: “Çözüm: Ankara-Moskova-Tahran Ekseni” Mehmet PERİNÇEK Bir Rus Rüyası Olarak Avrasyacılık Şefik KANTAR Avrasya’da Türkiye ve Rusya Anıl ÇEÇEN Avrasya/cılık mı, Turan/cılık mı? Erol CİHANGİR Kahraman Pelerinli Vesayet Bekçisi! Aslan DEĞİRMENCİ Tarihçi Prof. Dr. Halil BERKTAY: “İslâmî hareket, Batı’da nelere itiraz ettiğini biliyor, sıra alternatifini üretmekte” Hande YÜCEL AK Parti’nin Atatürk Hamlesi Alper GÖRMÜŞ Öykünerek “Atatürkçülük” Nurbanu İNAN Suudi Arabistan Ateşle Oynuyor Ghassan FARUKİ Yeni Suudi Arabistan Mustafa ÖZCAN Lübnan ve Hizbullah İrfan SAPMAZ Filistin’in Efsanevi Lideri Yaser Arafat Osman ATALAY Çin’in Uzun Yürüyüşü Barış ADIBELLİ Atatürk, Cumhuriyet ve TEOG İbrahim Hakan KARATAŞ Âkif: Biyo-Bibliyografik Detaylar Osman SELVİ Nobel: Ödül mü, Siyasal Lütûf mu? Pınar YUMRUTAŞ Huzur İslam’da Ama Müslümanlar Huzursuz Mustafa ÖZEL İslâm ve İnsan Hakları Teorisi Lütfi BERGEN]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><strong>ABD’nin Yeni “Musaddık Planı”: Zarrap ve Flynn Dosyası</strong><br />
Abdülkadir ÖZKAN</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Avrasya: Kâbus mu Seçenek mi?</strong><br />
Ceyhun BOZKURT</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Rus Düşünür Prof. Dr. Aleksandr Dugin Yörünge’ye Konuştu: “Çözüm: Ankara-Moskova-Tahran Ekseni”</strong><br />
Mehmet PERİNÇEK</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Bir Rus Rüyası Olarak Avrasyacılık</strong><br />
Şefik KANTAR</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Avrasya’da Türkiye ve Rusya</strong><br />
Anıl ÇEÇEN</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Avrasya/cılık mı, Turan/cılık mı?</strong><br />
Erol CİHANGİR</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Kahraman Pelerinli Vesayet Bekçisi!</strong><br />
Aslan DEĞİRMENCİ</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Tarihçi Prof. Dr. Halil BERKTAY: “İslâmî hareket, Batı’da nelere itiraz ettiğini biliyor, sıra alternatifini üretmekte”</strong><br />
Hande YÜCEL</p>
<p style="text-align: center;"><strong>AK Parti’nin Atatürk Hamlesi</strong><br />
Alper GÖRMÜŞ</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Öykünerek “Atatürkçülük”</strong><br />
Nurbanu İNAN</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Suudi Arabistan Ateşle Oynuyor</strong><br />
Ghassan FARUKİ</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Yeni Suudi Arabistan</strong><br />
Mustafa ÖZCAN</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Lübnan ve Hizbullah</strong><br />
İrfan SAPMAZ</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Filistin’in Efsanevi Lideri Yaser Arafat</strong><br />
Osman ATALAY</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Çin’in Uzun Yürüyüşü</strong><br />
Barış ADIBELLİ</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Atatürk, Cumhuriyet ve TEOG</strong><br />
İbrahim Hakan KARATAŞ</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Âkif: Biyo-Bibliyografik Detaylar</strong><br />
Osman SELVİ</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Nobel: Ödül mü, Siyasal Lütûf mu?</strong><br />
Pınar YUMRUTAŞ</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Huzur İslam’da Ama Müslümanlar Huzursuz</strong><br />
Mustafa ÖZEL</p>
<p style="text-align: center;"><strong>İslâm ve İnsan Hakları Teorisi</strong><br />
Lütfi BERGEN</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/aralik-2017/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İslâm ve İnsan Hakları Teorisi</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/islam-ve-insan-haklari-teorisi-2/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/islam-ve-insan-haklari-teorisi-2/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 01 Dec 2017 08:12:07 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[3. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Aralık 2017]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan Hakları]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1357</guid>

					<description><![CDATA[Bu makale, Batılı ideolojilerin meşruiyet krizine girdiği dönemlerde tedavüle sokulan bir meşruiyet diskurunun (insan hakları teorisinin) dünya halklarını yönlendirme becerisi gösterdiğini anlatmak amacıyla kaleme alınmıştır. İnsan Hakları Teorisinin İslâmî Değerlerle Uzlaşma Problemi: A) İnsan Hakları Teorisinde Hak Sayılan İlkeler İslâm Hukuku Açısından Emniyet Konusudur: Müslüman entelektüeller arasında insan hakları söylemi genelde müspet bir yaklaşımla ele alınmıştır. Recep Şentürk’e göre Arapça hukuk terimleri, ismet, men, hürmet erken dönemlerden itibaren birbirinin yerine kullanılmıştır. Yazara göre âdemiyyet terimi, fıkıhçılar tarafından evrensel bağlamda hem erkekleri ve hem kadınları, hem Müslümanları ve hem de gayrimüslimleri içeren ‘insanlık’ı belirtmek için kullanılır. Arapçada bir erkeğe ‘âdemî’ denirken bir kadına ‘âdemiyye’ denir. Mastar-sıfat olan âdemiyyet, bir insan veya Âdem’in çocuğu olmaya delalet eder. “İnsan haklarının dayandırıldığı evrensel bir kategori olarak ‘âdemiyyet’, Hanefi düşüncesinin bir özelliğidir. (Şentürk, 2017: 35). Yazara göre ismet’e hak kazanan birinin modern insan hakları hukukunda ‘temel haklar’ veya ‘indirgenemez haklar’ denen şeyden yararlandığı hususunda Müslüman hukukçular mutabık. Bu haklar da şunlardır: 1) Yaşam hakkı (ismetü’n-nefs, ismetü’n-dem), 2) Mülkiyet hakkı (ismetü’l-mal), 3) Din özgürlüğü hakkı (ismetü’d-din), 4) Düşünce özgürlüğü hakkı (ismetü’l akl), 5) Aile kurma ve çocuk edinme hakkı (ismetü’n-nesl), 6) Şeref hakkı (ismetü’l-ırz). Yazar klasik kaynaklarda ırz ve nesil hakkının tek madde olarak düşünüldüğünü, kendisinin &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Bu makale, Batılı ideolojilerin meşruiyet krizine girdiği dönemlerde tedavüle sokulan bir meşruiyet diskurunun (insan hakları teorisinin) dünya halklarını yönlendirme becerisi gösterdiğini anlatmak amacıyla kaleme alınmıştır.</strong></p>
<p><strong>İnsan Hakları Teorisinin İslâmî Değerlerle Uzlaşma Problemi:</strong></p>
<p><strong>A) İnsan Hakları Teorisinde Hak Sayılan İlkeler İslâm Hukuku Açısından Emniyet Konusudur: </strong></p>
<p>Müslüman entelektüeller arasında insan hakları söylemi genelde müspet bir yaklaşımla ele alınmıştır. Recep Şentürk’e göre Arapça hukuk terimleri, ismet, men, hürmet erken dönemlerden itibaren birbirinin yerine kullanılmıştır. Yazara göre âdemiyyet terimi, fıkıhçılar tarafından evrensel bağlamda hem erkekleri ve hem kadınları, hem Müslümanları ve hem de gayrimüslimleri içeren ‘insanlık’ı belirtmek için kullanılır. Arapçada bir erkeğe ‘âdemî’ denirken bir kadına ‘âdemiyye’ denir. Mastar-sıfat olan âdemiyyet, bir insan veya Âdem’in çocuğu olmaya delalet eder. “İnsan haklarının dayandırıldığı evrensel bir kategori olarak ‘âdemiyyet’, Hanefi düşüncesinin bir özelliğidir. (Şentürk, 2017: 35). Yazara göre ismet’e hak kazanan birinin modern insan hakları hukukunda ‘temel haklar’ veya ‘indirgenemez haklar’ denen şeyden yararlandığı hususunda Müslüman hukukçular mutabık. Bu haklar da şunlardır: 1) Yaşam hakkı (ismetü’n-nefs, ismetü’n-dem), 2) Mülkiyet hakkı (ismetü’l-mal), 3) Din özgürlüğü hakkı (ismetü’d-din), 4) Düşünce özgürlüğü hakkı (ismetü’l akl), 5) Aile kurma ve çocuk edinme hakkı (ismetü’n-nesl), 6) Şeref hakkı (ismetü’l-ırz). Yazar klasik kaynaklarda ırz ve nesil hakkının tek madde olarak düşünüldüğünü, kendisinin tasnifinin gayeci (amaç) bir yaklaşımla yapıldığını ifade eder (Şentürk, 2017: 36). Yazara göre bunların ‘hak’ olarak diğer haklarla karşılaştırıldığında farklı bir statüsü vardır. “Fukaha bu tür haklara onurlu bir insan hayatının onlarsız imkânsız olması anlamında en temel ve devredilemez haklar olduklarını göstermek için, kelime anlamıyla ‘aksiyomatik haklar’ anlamına gelen ‘zarûriyyât’ adını vermiştir.” (Şentürk, 2017: 36-37). Dolayısıyla bu haklar aynı zamanda ‘hukukun amaçları’ (makasidü’ş-Şeri’a) olarak da adlandırılır. (Şentürk, 2017: 37).</p>
<p>Yazarın klasik fıkıhtan getirdiği kavramlar doğru ise de onları tertil metodunun tartışmalı neticelere yol açacağı söylenebilir. Öncelikle klasik fıkıhta ‘beş emniyet-zarûriyyât-ı hamse-makãsıd-ı hamse’ kavramlarıyla ifade edilen beş ana ilke ‘hak’ değil, ‘emniyet’tir. Kavramsal anlamda beş ilkenin ‘hak’ değil de ‘emniyet’ olarak kabulünün hukukî bir gerekçesi vardır. Bir ilkenin ‘hak’ olarak tanımlanması, hak sahiplerinin onu talep edebilmesi neticesini doğurur. Örneğin mülkiyet ‘hak’ olarak kabul edilirse mülk sahibinin hakkının ihlal edilmesi halinde yargı merciine başvurması istenmektedir. Fakat aynı mülk eğer ‘emniyet’ olarak kabul edilirse hak sahibi hakkının ihlali halinde mülkünün korunmasını talep etmese de devletin o mülkü emniyet altına alması mükellefiyeti vardır. Bu hadise, Hızır kıssasında duvarın ayağa kaldırılması örneğinde görülmektedir. Müslüman entelektüellerin klasik fıkhın kavramlarını Batılı insan haklarının ‘hak’ kavramına uyumlu bir nazarla okumalarında tartışmalı neticelere vardıkları söylenebilir. Recep Şentürk’e göre İslâm toplumunun hicretle kurulduğu ilk tarihlerden beri hak kavramı İslâm hukuku ve felsefesinde mevcuttu. Arapçada ‘hakk’ kelimesi, ‘hak’ anlamına gelmektedir. Fakat bu kavramın ‘gerçeklik, gerçek haberler, doğru yol, gerçek bilgi, hakiki inanç, gerçek delil, vakıa, adalet, görev’ gibi anlamları da vardır (Şentürk, 2017: 37). Yazara göre Klasik İslâm hukukunda insan hakları, hukukü’l-âdemiyyîn ve hukukü’n-nâs olarak adlandırılır (Şentürk, 2017: 38). “Modern İslâm hukuk söyleminde standart terim, hukukü’l-insandır. Kişi hakları iki farklı kategoriye ayrılmıştır: Kazanılmış (mükteseb) ve kazanılmamış (gayrimükteseb). Bugün ‘doğal haklar’ dediğimiz kazanılmamış haklar (..) üzerinde durduğumuz şeydir. Bu terimler (hukukü’l-âdemiyyîn ve hukukü’n-nâs), ihlali suçun mağduru, yargıç veya siyasi otorite tarafından affedilmeyen kamu haklarını belirten, kelime anlamı ‘Allah’ın hakları’ olan, hukuku’llah’ın zıddı olarak kullanılır.” (Şentürk, 2017: 38).</p>
<p>Yukarıdaki alıntıda da görüleceği üzere yazar ‘emniyet’ olarak ele alınması gereken kavramları ‘hak’ olarak tasnif ettiğinden yanlış bir neticeye varmaktadır. </p>
<p>Yazarın “İhlali suçun mağduru tarafından affedilmeyen’ dediği haklar içinde kasten yaralama, cana kıyma suçu da vardır. Bu suç, can emniyeti kapsamında değerlendirilmesi gerekirken yazar ‘yaşam hakkı’ kapsamında ele almaktadır. Oysa mağdur veya mağdur yakınları İslâm hukukuna göre bu suçun failini affedebilir.</p>
<p><strong>B) İnsan Hakları Teorisinin Laiklik Temeli: İnsan Hakları bildirge ve sözleşmeleri laik esaslıdır. Nitekim bu hususu Ali Köse şöyle dile getirmektedir:</strong></p>
<p>“İnsan hakları kavramının din ile irtibatının olduğu reddedilemez. Fakat dünyanın ve özellikle de Batı’nın bu konuda mutlak ilişkilendirme gibi bir düşüncesi yoktur. Batı’nın ortaya koyduğu beyannameler dini referans taşımamaktadır. Çünkü Batı’da insan hakları söylemi başlangıçta kilise tahakkümüne karşı seküler bir söylem olarak ortaya çıkmış, din ile insan haklarının bir karşıtlık taşıdığı izlenimi bugüne kadar devam etmiştir. Fakat gerek klasik gerekse modern dönem İslâm âlimleri insan haklarını sürekli din temelinde ele almışlardır.” (Köse, 2009: 65).</p>
<p>Jan Hijarpe’ye göre ise İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi (İHEB)’nin ruhu ile ‘İslâmî alternatifler’ arasındaki ihtilafın esası ima yoluyla değinilen laiklik meselesidir.<br />
Hijarpe’ye göre iki temelden kaynaklanan problem bulunmaktadır: 1) Şeriat, vahiy kaynaklı bir ilahî kanun ve otorite kabul edildiğinde İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ndeki beşerî kaynak ve otoriteyle bağdaşmaz; 2) Bu ilahi kanun, sadece mü’min birey, ailesi ve mü’minler cemaati  için bir nizam olmanın ötesinde, bütün insanlar için ilahi otoritenin gönderdiği değerler bütünü olarak görüldüğünde yine söz konusu beyannameyle uyuşmaz. (Hijarpe, 1998: 172).</p>
<p>Hijarpe’ye göre İHEB, her şeyden önce, açıkça zikredilmese de laiklik esasına dayanmaktadır. Laiklik yaklaşımında, din veya dini inançlar, toplum veya devlet için bir nizam olarak kabul edilemez. Kanunlar dinin hâkimiyetinden bağımsız ve beşerîdir. Bir kanun hukukî yaptırım gücünü insanlar kabul ettiği takdirde kazanır. Bu bakımdan bir kanun yürürlüğe konduktan sonra kanun olarak zikredilebilir. O ilahî veya kutsal karakterde veya zamanın dışında değildir. Ayrıca kanun din ayrımı yapılmaksızın herkese eşit uygulanır. İdarî otoritenin kaynağı halkın iradesidir; ilahî değil, beşerîdir (Hijarpe, 1998: 173).</p>
<p>Recep Şentürk ise İslâm fıkhını ‘cemaatçiler’ ve ‘evrenselciler’ olarak iki ekol ile tasnif etmekte ve Ebu Hanife-Hanefilik dışındaki ekollerin ‘âdemiyyet / insanın insan olmaktan kaynaklı ismeti’ kapsamı dışında kalan fıkıh teorisine bağlı olduklarını ileri sürmektedir. Buna göre cemaatci ekoller insan haklarının beş çekirdek hakkını sadece Müslümanlara has kılmaktadır. Oysa Hanefi-evrenselci ekol, Serahsi’nin de çalışmalarına yansıdığı gibi ‘âdemiyyet’ yani kafir-mü’min bütün insanların ‘insan’ olmaklığını teslim eder ve insanoğluna Âdem’in çocukları’ nazarıyla bakar. Bu varsayımda Allah’ın merhameti, inayeti evrenseldir. Öyleyse Allah’a inanmayanlar da dahil olmak üzere tüm insanlar dokunulmaz ve değerlidir (Şentürk, 2017: 252-253). Ancak Şentürk’ün bu varsayımı meseleyi sadece mağduriyet (saldırılma) riski açısından ele almaktadır. Yazarın ‘evrenselci ve âdemiyyetci’ saydığı Hanefi ekol örneğin Müslüman bir kadının ‘kafir-müşrik’ bir erkekle evlenmesi ihtimalini nasıl değerlendirmektedir? İnsan hakları teorisinde insanın aile kurması bir hak olarak kabul edilmiştir. Ancak insan hakları teorisi için insan zorla aynı dinden bir insanla evlenmeye de zorlanamaz. Oysa din (dinler) aynı dinden insanlar arasındaki evliliği ailenin meşruiyetinin gereği saymaktadır. Anlaşılacağı üzere Recep Şentürk’ün teorize etmeye çalıştığı evrensel hak çerçevesiyle insan hakları teorisi çatışmalıdır.</p>
<p><strong>C) İnsan Hakları Teorisinde Hürriyet ve İslâm:</strong></p>
<p>Jan Hijarpe’ye göre ‘Din Hürriyeti’, İslâmî nazarla ele alındığında insan hakları teorisinin hukuk önünde eşitlik ilkesini ihlal eder. Zira dinî bir ‘din hürriyeti’ yaklaşımında insanlar en azından bazı hususlarda kendi dini kanaatlerine uygun hukuk sistemlerine başvurma hakkına sahiptir. Bu durumda insan haklarının hukuk önünde eşitlik ilkesini hayata geçirmek imkânı bulunmamaktadır. Aynı şekilde İslâmî hukuk sisteminde gayrimüslimler ile Müslümanlar aynı hukuka tabî olmadığı gibi kadınlar ile erkekler de mesela şahitlik, miras gibi konularda aynı hukuka tabi değildir. Din hürriyetinin insan hakları teorisi merkezinde tanımlanması halinde dini hukukunu belirleyici sayan ‘hürriyet’ tasavvurlarının ayrımcılık ilkesini zedelediği söylenebilecektir (Hijarpe, 1998: 173). </p>
<p>Nitekim Recep Şentürk de Hijarpe’nin işaret ettiği hususu ‘İslâmî insan haklarının din hürriyeti’ örneği anlamında öne çıkarmaktadır:</p>
<p>“İslâmî yönetim altındaki her cemaat, millet sisteminden yararlanır: Yahudiler, Kıptîler, Ermeniler, Ortodokslar, Mecusîler, Hindular ve Budistler. Böylesi çoklu sistem, hangi din ve gelenekten geldiğine bakmaksızın farklı yasal sistemlerin meşruiyetini sağlamak için evrensel bir hukuk felsefesine ihtiyaç duydu. Böylece, Müslüman bir grup fıkıhçı, farklı yasal sistemlerin eş zamanlı olarak çatışmadan faaliyet gösterebileceği bir şemsiye, hukukî bir çerçeve oluşturmayı gerekli gördü. Millet sistemi olarak adlandırılan bu uygulama, İslâm tarihinin başından itibaren tüm Müslüman devletler tarafından benimsendi.” (Şentürk, 2017: 169-170). </p>
<p>Şentürk’ün bu noktada gözden ırak tuttuğu husus insan haklarının hareket noktası olan ‘eşitlik’ ilkesinin zedelenmesi halidir. Zira örneğin Katolik hukukunda boşanma söz konu edilememektedir. İslâm hukukunda talâk istisnalar dahilinde yalnız erkeğin hakkı olarak ortaya çıkmaktadır. ‘Din hürriyeti’nin insan hakları teorisi bakımından anlamı herkesin dilediği inancı zorlama olmaksızın kabul etmesi değildir. Din hürriyeti, insan hakları teorisi bakımından, insan teklerinin hukuk önündeki eşitliğini merkeze alarak yeniden tanımlanmıştır. Bu kavramı (din hürriyeti) dinlerin diğer dinlere zorlama yapmadığı anlamıyla ele almak bu kez insanlar arasında eşitliğin bozulmasına yol açmaktadır.</p>
<p><strong>D) İslâm Hukuku’nun Hükümlerinin İnsan Hakları Karşısındaki Durumu:</strong></p>
<p>Jan Hijarpe’ye göre İslâm hukukunun hükümleri İslâm ne derece eşitlikçi ve hürriyetçi olsa da insan hakları teorisiyle çatışmalıdır. Hijarpe bu başlıkta bazı İslâm hukuku ilkelerini ele alarak kıyaslama yapmaktadır. </p>
<p>a) Kur’an’da köleler, köle hakları ve köle ticareti ile ilgili hükümler vardır. Bu kurum pratikte yasaklansa bile teoride tamamen kaldırılamaz. İnsan hakları teorisine göre şekillenen dünya, köleliği bir insanlık statüsü saymamakta, köle edinmeyi bir hak olarak kabul etmemektedir.</p>
<p>b) Geleneksel İslâm ceza kurallarından olan kısas, kırbaçlama, recm, hırsızın bileğini kesme gibi cezalar, insan hakları teorisince zalim, gayrî insanî ve aşağılayıcı nitelikte sayılmaktadır.</p>
<p>c) Geleneksel İslâm muhakeme usûlü ve cezalarında Müslim ile gayrimüslim arasında ayrımlar bulunmaktadır. Söz gelişi katl konusunda Müslümana uygulanan hükümle gayrimüslime uygulanan hüküm farklıdır. Müslüman dahi olsa kadın ile erkek için de farklı hukukların bulunması da bu ayrımın farklı katmanlarda üretildiğini göstermektedir. Hudut, diyet ve kısas cezaları 1979’da İran devrimi ve 1983’te Sudan devrimi ile yeniden yürürlüğe konmuştur. Müslümanların teoride ‘eşitlik’ fikrini desteklemeleri toplumsal değişimler halinde ve pratikte bireyler arasında ayrımcılık taşıyan bu hükümleri savunmasına mani değildir.</p>
<p>d) Müslüman fakihlere göre Müslüman kadınların gayrî müslim bir erkekle evlenmesi haramdır. Bunun dışında evlilik hukuku kapsamında kadın ve erkeğe farklı haklar ve sorumluluklar verilmiştir. Bunun yanında erkeğe gerekçesiz boşanma hakkı tanınmıştır. Bütün bunlar ‘eşitlik’ fikrinin ihlalidir.</p>
<p>e) İslâm hukuku gayrî müslimlere din ve hukuk sistemlerinin gereğine göre hareket etme ve İslâm’a ihtida etme ‘özgürlüğü’ tanıdığı halde, İslâm’a girdikten sonra irtidat etmeyi yasaklamıştır. Bu anlamda din özgürlüğü genel değildir. İslâm din özgürlüğünü, Ehl-i Kitap adını verdiği zımnî statüsündeki insanlara vermiştir.</p>
<p>f) İslâm hukukunda yönetici olabilmenin, resmî veya gayrî resmi makamlara yükselmenin şartı ‘takva’dır. Takva ise İslâmî kriterlerle belirlenmektedir. Bu da din özgürlüğünü sınırlandırdığı gibi eşitlik ilkesine aykırıdır.</p>
<p>g) Bugün Müslüman ülkelerin çoğunda aile hukuku dışında seküler hukuk egemen durumda ise de bazı İslâm ülkelerinde ‘şeriat’ bir esas kabul edilmekte ve hattâ ‘yasamanın temel kaynağı’ sayılmaktadır. Bu durum da insan hakları teorisiyle çatışmalıdır (Hijarpe, 1998: 173).</p>
<p><strong>E) İslâm Hukuku’nun Hükümlerinin İnsan Haklarına Uyumlu Olarak İçtihada Tutulması Meselesi:</strong></p>
<p>İnsan haklarının İslâm hukuku ile ilişkisinin problemli olduğu meselesi Müslüman entelektüellerce de teslim edilmektedir. Nitekim Recep Şentürk, kitabında ‘İnsan ve İnsan Hakları: Tartışmalı Bir İlişki’ şeklinde bir başlık açmıştır (Şentürk, 2017: 170). Şentürk’e göre zaten İslâm hukukçularının kâhir ekseri ‘cemaatci’ yaklaşımı nedeniyle insan hakları teorisini benimsememektedir. Ancak kendisinin dâhil olduğunu ifade ettiği ‘evrenselci’ fıkıh ekolü, insan hakları kavramını desteklemektedir. O’na göre evrenselci fakihler temel aldıkları nazariyeyi savunmak bakımından şu delillere dayanır: a) İnsanlığı yaratmaktaki maksat, insanlığı imtihan ve davranışlardan sorumlu tutmak, tekliftir. İnsanlığa hürriyet ve dokunulmazlık (ismet) verilmezse bu ilahî amaç gerçekleşmez; b) Allah yarattığı varlıkların zarar görmesini istemez. Bu nedenle insan korunmalıdır; c) İslâmî kaynaklarda insanın saldırıya uğraması ve katli yasaktır. Diğer yandan savaş sırasında gayrîmüslim de olsa kadınların, çocukların ve din adamlarının korunması gerekir; d) Kâfirler Müslümanlara saldırmadıkça Müslümanlar onlar için tehdit değildir; e) Cihat bir taarruz değil, savunma savaşıdır. Saldırmadıkça kâfirler dokunulmazdır; f) Savaşmanın gayesi düşmanları imha etmek değil, gerektiğinde vergi alarak dünya barışını temin etmektir; g) Bir savaş için meşru neden saldıranlara karşı kişi dokunulmazlığını, kutsallığını korumaktır. Düşmanın kâfir olması savaş sebebi değildir. Barış halinde herkes dokunulmazlıktan yararlanır; h) Müslüman olmayanlara İslâm’ı öğrenmeleri için şans verilmelidir. Bu da ancak dokunulmazlık halinde olabilir; i) Dinde zorlama yoktur. Bu delillerin hepsi, evrensel insan kavramına ve dünya genelinde İslâm’ın diğer insanlarla arasındaki sosyal ilişkilerine dayanır (Şentürk, 2017: 171-173). </p>
<p>Görüldüğü üzere Şentürk, insan haklarını ‘saldırmazlık’ meselesinde ele almakta hukuk önünde ‘bireysel eşitlik’ ve ‘bireyin tüm dinlere, otoritelere, kültürlere, insanlara karşı özgürlüğü’ kapsamında ele almamaktadır. Yukarıdaki tasnifinde merkezî rol üstlenen ‘İslâm’ın kâfirlere saldırmayacağı’ yaklaşımı Kur’an’da anlatılan Süleyman kıssası nazara alındığında (27 Neml 31) dayanak özelliğini yitirmektedir. Musa (as) da Mısır’dan çıktığında kavminin savaşmasını istemişti (5 Maide 21). Dolayısıyla İslâm’ın ‘kâfirler saldırmadıkça Müslümanlar kâfirlere saldırmaz’ şeklinde bir fıkıh getirdiği doğru değildir. Kaldı ki eğer böyle bir fıkhın varlığı hakikat ise İslâm Endülüs’e, Avrupa’nın içlerine ve Orta Asya’ya nasıl yayılmıştır? İnsan hakları teorisi, bu teoriyi kabul eden yazarları İslâmî hükümleri içtihatlarla yeniden ele almaya zorlamaktadır. Nitekim Hüseyin Kâzım Kadri’nin ‘İnsan Hakları Beyannamesi’nin İslam Hukukuna Göre İzahı’ adlı kitabında, İslâmî hükümleri örf gibi değerlendirip reformize etmeye çalıştığı görülmektedir. Hüseyin Kâzım Kadri iki yaklaşım geliştirmektedir. 1) İslâm fıkhının ‘âdet muhakkemdir’ ve ‘âdete bina kılınan hükümler zamanın ihtilâfı ile muhtelif olabilir’ kaideleri âdetlerin değişmesiyle bazı hükümlerin de değişebileceğini bildirmektedir. İmam Yusuf’a göre âdetleri teyit suretinde varit olan ‘nas’1ar itiyadın değişmesiyle kaldırılabilir. Arap âdetine göre varit olan ‘nas’1ar vardır ki her hangi bir İslâm kavminin Arap âdetlerine ittibaı tecviz edilemez. Tesettür yani örtünmek meselesi bunun bir misalidir. Kadınları örtünmeği âdet edinmemiş olan bir İslâm kavmi, âdetini muhafaza etmekle dinden çıkmış olmaz. “Bu mesele ‘nas’ ile âdet taaruz ettiği zaman hangisi tercih olunur?” davasına taallûk eder. Hazreti Ömer, kıtlıktan dolayı bazı adamların hırsızlığa mecbur olacaklarını düşünmüş ve valilere gönderdiği bir emirde ‘Bu fevkalâde hal bertaraf oluncaya ve bir ikinci emir verilinceye kadar hırsız hakkındaki şer’î hükmün tatbik edilmemesi’ni bildirmişti; 2) Müellifin ikinci yaklaşımı hükmün geçici olarak kaldırılmasına değil içtihatla tamamen kaldırılmasıyla ilgilidir: “İslâm şeriatında erkeğin miras hissesi kadına nisbetle bir misli fazladır. Ailenin hayatını temin erkeğe düştüğü surette böyle bir hüküm cari olabilir. </p>
<p>Fakat hal ve vaziyet değişir ve her hangi bir sebeple kadının da iştirakine ihtiyaç hâsıl olursa onun da mirastan müsavi hisse almasına ne mâni kalır? Bununla din mi inkâr edilmiş veya imanın hükümleri mi bozulmuş olur? Bilâkis İslâm Şeriatının ahkâmı zamanın ve mekânın değişmesi ile ahenkli olmuş olur ve dinin mevzuatı ile içtimaî tahavvüller telif edilerek din ve şeriat daima mütevazin bulunur.” (Kadri, 1949: 41-42).</p>
<p>Hüseyin Kâzım Kadri’ye göre “Bilâkis ‘dinin her asırda yenileştirilmesi lüzumu’ ve dinin zaman ve mekânın ilcaatı ile ve hayatın inkilâpları ile denk bulundurulması ve ihtiyacının temini dünyanın sonuna kadar cereyanı zarurî olan ‘içtihad’ın bir gayesidir.” (Kadri, 1949: 43). Müellif, “Dinin insan haklarına ait beyanlarından ve âlemi düzeltmek hususundaki hü-kümlerinden hiç bir suretle tegafül edilmemek ve peygamberlerin varisleri olan âlimlerin dinin hükümlerini korumak yollarında mücahededen, didişmekten geri durmamak lâzım gelirdi.” (Kadri, 1949: 44)  diyerek insan hakları teorisini savunur. Hüseyin Kâzım Kadri, örf ile şerî hükümleri birbirine benzeştirmektedir. Mecelle’nin madde 39: “Ezmânın tebeddülü ile ahkâmın tağayyürü inkâr edilemez-Zamanın değişmesi ile bazı hükümlerin değişmesi inkâr olunamaz.” hükmü  “Örfe dayalı hükümler de bu örfün değişmesiyle değişir.” anlamındadır. Nitekim müellifin eserinde “Hazreti Ömer’in ‘Müt’a’yı kaldırması ve ‘bana müt’a eden bir erkekle bir kadın getirecek olursanız, zina etmiş olmaları dolayısıyla recmederim’ demesi bunun başka bir delilidir.” cümlesi (Kadri, 1949: 41) kendi savunduğu görüşle çelişmektedir. Âdet olan müt’a, şerî hüküm karşısında kabul edilmemiştir. Ahmet Akgündüz, Mecelle madde 39 kapsamında yukarıdaki yaklaşım hakkında şu değerlendirmeyi yapar: </p>
<p>“Kur’an ve sünnetin açık olarak ifade ettiği şer’i hükümler hiç bir şahıs ve kurumun tasdikine gerek olmaksızın geçerlidir ve bütün Müslümanlar için bağlayıcıdır. Bunlarda kanun koyucu Allah veya peygamberidir. Bütün Müslüman hukukçuların ittifakı ile yani icma’ ile sâbit olan içtihadî hükümler de aynı şekilde bütün Müslümanları bağlar. İşte burada ilahî kaynaklı yasama faaliyeti ile günümüzdeki yasama gücü arasında önemli bir fark ortaya çıkmaktadır. İslâm hukukunda yasama organı Kur’an ve sünnette yer alan hükümlere aykırı yasama faaliyetlerinde bulanamaz. Halbuki günümüzdeki lâik yasama gücü, kendi iradesi olan en yüksek yasayı, Anayasayı bile kendi iradesiyle değiştirebilir. İslâm Hukukunda sultan-halife ve padişah da dahil, her Müslümanı bağlayan bu çeşit hükümlere şer’i hükümler şer’-i şerif veya şer’î hukuk denmiştir. Bunun anlamı, sayılanların dışındakilerin şer’î olmadığı demek değildir, belki herkesi bağlayan ve aksine hüküm vaz’ı mümkün olmayan hükümler manasını ifade etmektedir.” (Akgündüz, 16.09.2009).</p>
<p>Hüseyin Kâzım Kadri’nin Hazreti Ömer’in kıtlıktan dolayı bazı adamların hırsızlığa mecbur kalmalarını düşünerek hırsız hakkındaki şer’î hükmün tatbik edilmemesini bildirmesiyle ilişkili olarak vardığı sonuç isabetli değildir. Burada Halife, hükmü değiştirmekte değildir. Kıtlık halinde elinde fazladan su, yiyecek olanların bunu kıtlığa maruz kalanlarla paylaşmaması konu edilmiştir. Kıtlık, hicret edilmekle dahi marazından kurtulmanın imkân dışı olduğu bir âfet halidir. Müellifin bu ârızî hali, ‘zamanın değişmesi’ kapsamında ele alması hukukî değildir. </p>
<p><strong>Sonsöz:</strong></p>
<p>Bu makalede insan hakları teorisinin İslâmî tasavvurla çeliştiği hususu dile getirilmiştir. Müslüman entelektüeller de bu çelişmenin farkında olarak ‘İslâmî Evrensel İnsan Hakları Bildirgesi’ olarak kabul edilebilecek bazı metinler yayımlamışlardır. 1981 yılında Dünya İslâm Kongresi (DİK) tarafından hazırlanan Evrensel İslâm İnsan Hakları Bildirgesi bir UNESCO celsesinde ilan edilmiştir. Bu bildirgede yirmi üç başlıkta temel hak ve hürriyet sayılmıştır. İslâm Konferansı Örgütü (İKÖ) de 1979’da bu meseleyi gündemine almış ve 1980’de İslâm’da İnsan Hakları Projesi’ni ortaya koymuştur. Bu rapor 1990 yılında tamamlanmış ve XIX. İslâm Konferansı’nda İslâm’da İnsan Hakları Kahire Beyannamesi ismiyle yayımlanmıştır (Şentürk, 2017: 124-125). Müslüman entelektüellerde Veda Hutbesi’nin insan hakları metni olduğu düşüncesi hâkimdir. Müslümanlar Batılı insan hakları belgelerinin tekâmülünü ve hakların sürekli artmasını bir eksiklik saymaktayken Batılı hak teorisyenleri de İslâm’ın getirdiği hakların ‘donukluğu’na vurgu yapmaktadır. İslâm dünyasında ortaya çıkan belgelerde ‘ebeveyn hakları’, ‘akraba hakları’, ‘bedenin selâmeti hakkı’, ‘öldükten sonraki haklar’, ‘tabiî çevre hakkı’, ‘sosyal çevre hakkı’, ‘faizden korunma’, ‘adalet’, ‘eşlerin hakları’ gibi haklar bulunmakta olup bu haklar BM belgelerinde veya AİHS kapsamındaki belgelerde yer almamaktadır (Şentürk, 2017: 109).</p>
<p>Makalede İslâm dünyasındaki ‘İslâm hakları metinleri’ne ilişkin bir inceleme yapılmamıştır. Ancak ‘insan’ kavramının İslâm dininin ‘insan’ tasavvuruyla benzeşmediği vurgulanmıştır. Batılı insan hakları söyleminin uygulamadan doğan aksaklıkları hakkında da makale söz söylememiştir. Batı’nın kitlesel imha silahlarının ‘insan hakları’na aykırı olduğu, Batı’nın küresel suç örgütlerine silah satmasının ‘suça iştirak’ sayılacağı gibi hususlara değinilmemiştir. </p>
<p>BM’nin Bosna gibi ülkelerde soykırıma uğratılan Müslümanlar için ‘insan hakkı’ gözetmediği, veto hakkı bulunan ülkeler arasında Müslümanların temsil edilmediği gibi konular da makalede yer almamıştır. </p>
<p>Ancak makale Batı’da insan hakları teorisinin ortaya atılmasının tesadüf sayılamayacağına dair bir tez ileri sürülmektedir. İnsan hakları teorisinin dünya gündemine gelmesi II. Dünya Savaşı’nın bitimiyle ve Batı’nın küresel insan imhasıyla ilişkilendirilmelidir. Batı, insan hakları teorisini hayata geçirmek için çok yönlü projeler uygulamaktadır. Makalede teorinin 1945 sonrasında dünyaya demokrasi ihraç ettiği, 1995 sonrasında ise Batı-dışı toplumların geleneksel toplum değerlerini çözecek ‘insan-kadın-çocuk’ kimliği icat ettiği hususuna vurgu yapılmıştır.  </p>
<p>Müslüman entelektüellerin meseleyi ‘hak’ düzleminde ele almaları yeni bir adalet teorisi inşa etmeyi imkânsız kılmaktadır. Bu kapsamda örneğin ‘yaşama hakkı’ gibi bir kavrama değil ‘can emniyeti’ kavramına vurgu yapılması gereği giderek düşünsel çabalardan kopmaktadır. </p>
<p>İnsan hakları teorisinin ve AİHS hak katalogunun tek tek gözden geçirilerek analitik incelemeye tabi tutulması gerekmektedir. </p>
<p>Müslümanların teoriyi ya hiç eleştirmeden benimsemesi ya da teoriyi eleştirirken dahi ‘hak’ kavramına odaklanması problemi büyütmektedir.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/islam-ve-insan-haklari-teorisi-2/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
