<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>28 Şubat &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/28-subat/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Tue, 07 Dec 2021 11:33:42 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.9</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>28 Şubat &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>İçine Mi Sindirememiş!</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/icine-mi-sindirememis/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/icine-mi-sindirememis/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ömer ALÇEP]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 07 Dec 2021 11:33:34 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[28 Şubat]]></category>
		<category><![CDATA[Dava]]></category>
		<category><![CDATA[Temel Karamollaoğlu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=17946</guid>

					<description><![CDATA[Niye ki! Saadet Partisi’nin lideri Karamollaoğlu, 28 Şubat 1997&#8217;de, başta Erbakan hocamız olmak üzere tüm dindarlara dünyayı dar eden generallerin yargılanmasını ve ceza almalarını içime sindiremiyorum buyurmuş…Hem de nerede biliyor musunuz? Yine yalan ve iftiralarıyla zulmün basın ayağını oluşturan Halk Tv’de…!!! Hey Allah’ım hey…! Karamollaoğlu neden böyle söylüyor? Kendisi, ya o dönemde bedel ödeyenlerden biri değildir ya da yaşının bir hayli ilerlemesi nedeniyle temsil ettiği camianın o dönemde yaşadıklarını hatırlayamamaktadır…Kimin adına bu merhamet! O günler de zulüm yaşayanlardan biri de benim. Bana yaşattıklarına mukabil aldıkları cezayı içine sindiremiyormuş. Niye ki! Bir yandan ortaklardan biri olan Kılıçdaroğlu, geçmişteki birçok zorbanın ve 28 şubat generallerinin milletimize yaptığı kötülükler için helallik istiyor, öte yandan diğer ortak Karamollaoğlu ise temsil ettiği partinin içinde olan veya olmayan tüm zulme uğrayanlar adına, 28 şubat generallerinin hapse girmelerini içine sindiremediğini söylüyor. Kısaca Kılıçdaroğlu’nun yapılan zulümler için toptan helallik istemesine, Karamollaoğlu da partisinin içindeki ve dışındaki tüm zulme uğrayanlar adına “helal olsun” diyor…Böylelikle, siyasi bir projenin parçaları bir araya gelerek tamamlanmış oluyor. İslam’a göre ne Kılıçdaroğlu’nun toptan tüm zalimler adına helallik isteme hakkı var, ne de Karamollaoğlu’nun tüm mazlumlar adına buna olumlu cevap verip helal olsun deme hakkı vardır! Bu iş vekaletle olacak iş değildir. İlle de helallik &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Niye ki!</p>



<p>Saadet Partisi’nin lideri Karamollaoğlu, 28 Şubat 1997&#8217;de, başta Erbakan hocamız olmak üzere tüm dindarlara dünyayı dar eden generallerin yargılanmasını ve ceza almalarını içime sindiremiyorum buyurmuş…Hem de nerede biliyor musunuz? Yine yalan ve iftiralarıyla zulmün basın ayağını oluşturan Halk Tv’de…!!! Hey Allah’ım hey…!</p>



<p>Karamollaoğlu neden böyle söylüyor?</p>



<p>Kendisi, ya o dönemde bedel ödeyenlerden biri değildir ya da yaşının bir hayli ilerlemesi nedeniyle temsil ettiği camianın o dönemde yaşadıklarını hatırlayamamaktadır…Kimin adına bu merhamet! O günler de zulüm yaşayanlardan biri de benim. Bana yaşattıklarına mukabil aldıkları cezayı içine sindiremiyormuş. Niye ki!</p>



<p>Bir yandan ortaklardan biri olan Kılıçdaroğlu, geçmişteki birçok zorbanın ve 28 şubat generallerinin milletimize yaptığı kötülükler için helallik istiyor, öte yandan diğer ortak Karamollaoğlu ise temsil ettiği partinin içinde olan veya olmayan tüm zulme uğrayanlar adına, 28 şubat generallerinin hapse girmelerini içine sindiremediğini söylüyor. Kısaca Kılıçdaroğlu’nun yapılan zulümler için toptan helallik istemesine, Karamollaoğlu da partisinin içindeki ve dışındaki tüm zulme uğrayanlar adına “helal olsun” diyor…Böylelikle, siyasi bir projenin parçaları bir araya gelerek tamamlanmış oluyor.</p>



<p>İslam’a göre ne Kılıçdaroğlu’nun toptan tüm zalimler adına helallik isteme hakkı var, ne de Karamollaoğlu’nun tüm mazlumlar adına buna olumlu cevap verip helal olsun deme hakkı vardır! Bu iş vekaletle olacak iş değildir. İlle de helallik olacaksa, zalim doğrudan doğruya zulmettiği mazluma giderek gasp ettiği haklarını kendisine iade ederek bunu bireysel olarak yapmalıdır.</p>



<p>İtiraf etmeliyim ki, uzun süredir helallik müessesesi unutulmuş haldeydi. Ak Parti’nin ve Ak Partililerden uzun zamandır duymadığımız helalleşme kavramının Kılıçdaroğlu vasıtasıyla olsa da gündeme gelmesi ve unutulmaması bakımından önemlidir.</p>



<p>Herhalde Ak Parti ve Ak Partililer helallik gerektirecek kul hakkı ihlaline hiç girmediklerine inanıyorlar…</p>



<p>Öyle mi acaba?</p>



<p>Hapse giren generaller, 28 Şubat 1997&#8217;de El Ezher&#8217;den aldığımız diplomalarımızı iptal etmişlerdi. Bu süreç 5 yıl devam etti. Ancak, 2002 yılından 2016 yılına kadar da 14 yıl boyunca Ak Parti iktidarında bu haksızlık devam etmiştir. Kılıçdaroğlu 5 yıl için helallik istiyor ama Ak Parti 14 yıl gecikme için helalliğe ihtiyaç duymuyor.</p>



<p>Ben derim ki, helallik kavramına sahip çıkalım ve gereğini önce biz yerine getirelim. Birçok şeyde yaptıkları gibi bunu da elimizden almasınlar…</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/icine-mi-sindirememis/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Siyasi Mühendisler Devrede!</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/siyasi-muhendisler-devrede/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/siyasi-muhendisler-devrede/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ömer ALÇEP]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 12 Sep 2021 05:15:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[28 Şubat]]></category>
		<category><![CDATA[Seçim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=17685</guid>

					<description><![CDATA[Yazık! Siyasi arenada ve basında uzun süredir ne konuşuluyor biliyor musunuz? CHP’nin şu kadar, İyi Parti’nin ise bu kadar seçmeni var. Kimseye çaktırmayalım ama PKK ilişkili HDP’nin de oyu şu kadarsa elde var birle Cumhurbaşkanı kim olur? Millet İttifakının çözmesi gereken matematik problemi budur! Bir de elde kim olmalı ki, yukarıda saydığımız birbirinin zıddı partilerin seçmenlerini, legal illegal örgütlerin destekçilerini bir araya toplasın ve Cumhurbaşkanı seçilsin. Anlaşılması çok güç havuz probleminin bir başka tarafı da budur… Bu bir projedir. Başında kim vardır?Milletimiz bu işin neresindedir? Bu yaklaşım tarzı seçmene hakaret değil midir? Siyasi mühendisler o partiden veya bu partiden seçmeni bir araya toplayıp başına da bir lider monte etmek istiyor. Bu kabul edilebilir bir durum mudur? Milletimizin aklı hangi liderin etrafında toplanacağına yetmiyor mu? Meraya veya yaylaya götürülecek o komşu veya bu komşunun koyunları mı bu millet! Demokrasilerde olması gereken içlerinden karizmatik bir lider çıkartmalarıdır. O da konuşacak, projelerini anlatacak, geçmişinde yaptığı başarılı çalışmalarından örnekler verecek, dinleyenleri ikna edecek ve güven verdikten sonra da bu yolla seçimle iş başına gelecek. Böyle bir lider ancak siyasi bakımdan çok güçlü olur. Varsayalım ki birbirinin zıddı oylarla millet ittifakı, çok az bir oy farkıyla iktidar olsun…Bu durumda Ak Parti ve MHP %49 oy &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Yazık!</p>



<p>Siyasi arenada ve basında uzun süredir ne konuşuluyor biliyor musunuz?</p>



<p>CHP’nin şu kadar, İyi Parti’nin ise bu kadar seçmeni var. Kimseye çaktırmayalım ama PKK ilişkili HDP’nin de oyu şu kadarsa elde var birle Cumhurbaşkanı kim olur? Millet İttifakının çözmesi gereken matematik problemi budur!</p>



<p>Bir de elde kim olmalı ki, yukarıda saydığımız birbirinin zıddı partilerin seçmenlerini, legal illegal örgütlerin destekçilerini bir araya toplasın ve Cumhurbaşkanı seçilsin. Anlaşılması çok güç havuz probleminin bir başka tarafı da budur…</p>



<p>Bu bir projedir. Başında kim vardır?Milletimiz bu işin neresindedir?</p>



<p>Bu yaklaşım tarzı seçmene hakaret değil midir? Siyasi mühendisler o partiden veya bu partiden seçmeni bir araya toplayıp başına da bir lider monte etmek istiyor. Bu kabul edilebilir bir durum mudur? Milletimizin aklı hangi liderin etrafında toplanacağına yetmiyor mu? Meraya veya yaylaya götürülecek o komşu veya bu komşunun koyunları mı bu millet!</p>



<p>Demokrasilerde olması gereken içlerinden karizmatik bir lider çıkartmalarıdır. O da konuşacak, projelerini anlatacak, geçmişinde yaptığı başarılı çalışmalarından örnekler verecek, dinleyenleri ikna edecek ve güven verdikten sonra da bu yolla seçimle iş başına gelecek. Böyle bir lider ancak siyasi bakımdan çok güçlü olur.</p>



<p>Varsayalım ki birbirinin zıddı oylarla millet ittifakı, çok az bir oy farkıyla iktidar olsun…Bu durumda Ak Parti ve MHP %49 oy alarak tek blok halinde çok güçlü bir muhalefete dönüşecek demektir. En büyük parçası CHP’nin yüzde 22 oy aldığı ittifak çok zayıf bir iktidar demektir. Bu durumda da lideri arkasında halk desteği olan karizmatik güçlü bir değildir. Böylesine güçlü bir muhalefet karşısında millet ittifakı bir hafta iktidarda kalması mümkün müdür? Öyle anlaşılıyor ki denenmesi halinde tiyatro seyredeceğiz demektir. Hele de o bloğun başında yılların çok tecrübeli siyasetçisi Cumhurbaşkanımız Erdoğan varsa…</p>



<p>Macera aramaktır bu yol…</p>



<p>28 şubat sürecinden biliyoruz ki benzeri yönden derme çatma bu tür iktidarlara destek veren tüm liderler ve partileri ülkeye zarar vererek başarısız olup kısa sürede siyasi arenadan tasfiye oldular. Şimdi bazıları hayatta olmasa da 28 şubat sürecinde millet iradesiyle çoğu siyasetin dışına düşmüşlerdi. Böyle bir süreçten de Ak Parti ve çok güçlü lideri Erdoğan doğdu.</p>



<p>Havuz problemiyle doğan iktidarlar zaman kaybı dışında başka da bir işe yaramazlar.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/siyasi-muhendisler-devrede/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Önce Özür Dilesinler</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/once-ozur-dilesinler/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/once-ozur-dilesinler/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Resul Tosun]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 31 Aug 2021 13:52:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[28 Şubat]]></category>
		<category><![CDATA[Darbe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=17658</guid>

					<description><![CDATA[28 Şubat sürecinde Türkiye&#8217;nin uğradığı zarar ve dindarların maruz kaldığı mağduriyet hiçbir darbe döneminde yaşanmadığı kadar fazlaydı. Evet, silah kullanılmamıştı&#160;post modern bir darbeydi&#160;ama özellikle dindarlar hiçbir dönemde bu kadar hak ihlaline maruz kalmamışlardı. Emperyalistler&#160;Türkiye&#8217;de Erbakan gibi dindar bir başbakandan rahatsızdılar. Özellikle ABD Türkiye&#8217;nin yönünün doğuya döndüğü gerekçesiyle çıkarlarının halel gördüğü endişesine kapılmış ve&#160;işbirlikçileri eliyle demokrasiye balans ayarı çekmişti. Bu ayar Amerikancı askerlerin kontrol ve koordinesinde çekilmiş ve Türkiye sadece&#160;ekonomide 390 milyar dolar zarara uğratılmıştı. Bu zararın bedelini toplum olarak hep birlikte ödedik. Ayrıca milletin moral değerlerine karşı yürütülen amansız müdahale ile&#160;dindar kesim cumhuriyet tarihinin en büyük mağduriyetine maruz kaldı. 28 Şubat sürecinde&#160;Refah Partisi&#160;peşinden&#160;Fazilet Partisi&#160;kapatıldı. 21 vakfın kapısına kilit vuruldu. 396&#160;diyanet görevlisine disiplin cezası verildi&#160;128&#8217;i görevden alındı. 331 emniyet mensubu&#160;hakkında inceleme başlatıldı,&#160;210 vali ve kaymakam&#160;hakkında rapor hazırlandı. 1.635&#160;subay, astsubay&#160;ordudan atıldı. 11.000 öğretmen&#160;istifa ettirildi.&#160;3.527 öğretmen ise atıldı. 4.625 MEB personeli&#160;ve&#160;33.271 öğretmen&#160;kılık kıyafet gerekçesiyle fişlendi. 569 askeri personel ve 639 sivil personel atıldı. 2.500 subay ast subay YAŞ kararıyla ihraç edildi. 1 milyondan fazla&#160;memura değişik cezalar verildi. 600.000 başörtülü öğrenci&#160;okuluna giremedi. Bugün Afganistan&#8217;daki kadın haklarından bahseden kesim o zaman bu uygulamayı alkışlıyordu! 12 milyon öğrenci&#160;katsayı sebebiyle istediği okula giremedi. Bir neslin hayatını kararttı 28 Şubat süreci. 1.732 Kuran kursu kapatıldı. 7.355 yayın toplatıldı. &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>28 Şubat sürecinde Türkiye&#8217;nin uğradığı zarar ve dindarların maruz kaldığı mağduriyet hiçbir darbe döneminde yaşanmadığı kadar fazlaydı. Evet, silah kullanılmamıştı&nbsp;<strong>post modern bir darbeydi</strong>&nbsp;ama özellikle dindarlar hiçbir dönemde bu kadar hak ihlaline maruz kalmamışlardı.</p>



<p><strong>Emperyalistler&nbsp;</strong>Türkiye&#8217;de Erbakan gibi dindar bir başbakandan rahatsızdılar. Özellikle ABD Türkiye&#8217;nin yönünün doğuya döndüğü gerekçesiyle çıkarlarının halel gördüğü endişesine kapılmış ve&nbsp;<strong>işbirlikçileri eliyle demokrasiye balans ayarı çekmişti.</strong></p>



<p>Bu ayar Amerikancı askerlerin kontrol ve koordinesinde çekilmiş ve Türkiye sadece&nbsp;<strong>ekonomide 390 milyar dolar zarara uğratılmıştı</strong>. Bu zararın bedelini toplum olarak hep birlikte ödedik.</p>



<p>Ayrıca milletin moral değerlerine karşı yürütülen amansız müdahale ile&nbsp;<strong>dindar kesim cumhuriyet tarihinin en büyük mağduriyetine maruz kaldı.</strong></p>



<p>28 Şubat sürecinde&nbsp;<strong>Refah Partisi</strong>&nbsp;peşinden&nbsp;<strong>Fazilet Partisi</strong>&nbsp;kapatıldı.</p>



<p>21 vakfın kapısına kilit vuruldu.</p>



<p><strong>396</strong>&nbsp;diyanet görevlisine disiplin cezası verildi&nbsp;<strong>128&#8217;i görevden alındı.</strong></p>



<p><strong>331 emniyet mensubu</strong>&nbsp;hakkında inceleme başlatıldı,&nbsp;<strong>210 vali ve kaymakam</strong>&nbsp;hakkında rapor hazırlandı.</p>



<p><strong>1.635&nbsp;</strong>subay, astsubay&nbsp;<strong>ordudan atıldı.</strong></p>



<p><strong>11.000 öğretmen</strong>&nbsp;istifa ettirildi.&nbsp;<strong>3.527 öğretmen ise atıldı.</strong></p>



<p><strong>4.625 MEB personeli</strong>&nbsp;ve&nbsp;<strong>33.271 öğretmen</strong>&nbsp;kılık kıyafet gerekçesiyle fişlendi.</p>



<p>569 askeri personel ve 639 sivil personel atıldı.</p>



<p><strong>2.500 subay ast subay YAŞ kararıyla ihraç edildi.</strong></p>



<p><strong>1 milyondan fazla</strong>&nbsp;memura değişik cezalar verildi.</p>



<p><strong>600.000 başörtülü öğrenci</strong>&nbsp;okuluna giremedi. Bugün Afganistan&#8217;daki kadın haklarından bahseden kesim o zaman bu uygulamayı alkışlıyordu!</p>



<p><strong>12 milyon öğrenci</strong>&nbsp;katsayı sebebiyle istediği okula giremedi.</p>



<p>Bir neslin hayatını kararttı 28 Şubat süreci.</p>



<p><strong>1.732 Kuran kursu kapatıldı.</strong></p>



<p>7.355 yayın toplatıldı.</p>



<p>Bu sayılar artırılabilir. Bu uygulamaların tamamının&nbsp;<strong>gerekçesi irtica idi</strong>. İrtica milletin moral değerlerinin adı olmuştu.&nbsp;<strong>Asıl gerekçe ise Müslüman halkın dinine olan bağlılığıydı.</strong></p>



<p><strong>28 Şubat süreci</strong>&nbsp;siyasetten eğitime, ordudan ekonomiye İslam&#8217;la ilişkili ne varsa hepsine açık savaş açmıştı ve&nbsp;<strong>kendi itiraflarıyla bir post modern darbeydi.</strong></p>



<p>O günlerde çok mutluydular, &#8216;<strong>bin yıl devam edecek&#8217;</strong>&nbsp;diyorlardı.</p>



<p><strong>Allah onların bu mekrini başlarına geçirdi.</strong></p>



<p>Millet bu sürece tepkisini önce 2002 de AK Parti&#8217;yi iktidara taşıyarak koydu.&nbsp;<strong>AK Parti</strong>&nbsp;iktidarı da milletin verdiği görevi yerine getirdi ve bir yığın mücadeleden sonra&nbsp;<strong>darbecilerin yargılanması sağlandı.</strong></p>



<p><strong>12 Eylül, 28 Şubat ve 15 Temmuz</strong>&nbsp;darbecilerinin yargılanması&nbsp;<strong>Türk demokrasi tarihinin sessiz devrimlerinden biridir.</strong></p>



<p>Ve nihayet 28 Şubat darbecilerinin kesinleşen mahkûmiyetleri infaz edilmeye başladı.</p>



<p>Bazı meslektaşlarımızın merhamet duygusu kabarmış olmalı ki 80 yaşının üstündeki bu zevatın cumhurbaşkanlığınca affedilmesini gündeme getirdi ve konu tartışılmaya başlandı.</p>



<p>Evet, sağlıkları cezaevinde kalamayacak kadar kötüleşen mahkûmların cumhurbaşkanı tarafından affedilmesini öngören&nbsp;<strong>bir yasal uygulama var.</strong></p>



<p>Elbette ki bu yasa o zevat için de geçerlidir. Ancak son karar cumhurbaşkanındadır.</p>



<p>Yalnız, ortada bu zevatın yaptıklarından pişman olmadıkları, af da istemedikleri şeklinde&nbsp;<strong>bir meydan okuma var.</strong></p>



<p>Hatta birinin karar kesinleşince bavulunu toplayıp kendi ayaklarıyla giderek teslim olması o meydan okumanın ayrı bir tezahürüdür. Doğrusu onun bu şekilde hareket etmesi kendi davasına sadakati açısından takdir edilecek bir davranıştır. Ama bir bölümünü yukarda saydığım ihlallerin, mağduriyetlerin ve zararların sorumlusu olduğu göz önünde bulundurulursa cezayı hak ettiği kanaati hâkim olur.</p>



<p>Bir meydan okuma da avukatlarından geliyor. Diyor ki avukatları:<strong>&nbsp;&#8220;Af, işlenmiş suça karşı işleme konur, işlenmemiş bir suçun affı olmaz. Benim tanıdığım komutanlar kesinlikle bu affı istemezler&#8221;</strong></p>



<p>28 Şubat sürecinin faillerinin ve avukatlarının yaklaşımı böyle. Adamlar suç işlememiş!</p>



<p>Aslında bu zevat bu meydan okumayı bırakıp&nbsp;<strong>&#8216;Evet biz haksızlık ettik, yanlış yaptık, millete haksızlık ettik, devleti zarara uğrattık.&#8217;&nbsp;</strong>diyerek&nbsp;<strong>milletten özür dileseler</strong>, inanın ben de adli tıptan sağlık şartları cezaevinde kalmalarına uygun değil raporu verilenler hakkında cumhurbaşkanının af yetkisini kullanmasını düşünürüm, tavsiye de edebilirim.</p>



<p>Ama hâlâ &#8216;suçumuz yok özür de dilemeyiz af da istemiyoruz&#8217; diyorlarsa Cumhurbaşkanının da yapacağı bir şey yok demektir!</p>



<p>Çeksinler cezalarını!</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/once-ozur-dilesinler/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Gün 28 Ay Şubat Yıl 97: Vicdanların Buz Kestiği Bir Günün Hikâyesi</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/gun-28-ay-subat-yil-97-vicdanlarin-buz-kestigi-bir-gunun-hikayesi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/gun-28-ay-subat-yil-97-vicdanlarin-buz-kestigi-bir-gunun-hikayesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cağfer Karadaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 28 Feb 2021 15:59:10 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[28 Şubat]]></category>
		<category><![CDATA[postmodern]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=16775</guid>

					<description><![CDATA[Soğuktur Şubat günleri. Başı da soğuk sonu da. Oynaktır biraz da sonu. Bir 28 olur bir 29. Şu post modern darbenin o güne denk gelmesi tesadüf müdür acep? Tesadüf müdür, kurtların şehre inmesi o günlerde? Koyunların büzüşmesi, kuzuların meleşmesi, mazlumun ensesinde zalimin soğuk nefesi. Bütün bunlar tesadüf müdür? Yoksa sabitesi olmayan kafalara göre yapılmış bir ayarlama mıdır bu? Söyleyin akyazmalı nineler, alyazmalı anneler, başı önünde halalar ve teyzeler, utangaç tazeler… Siz söyleyin ki suları kaplayan buzlar kırılsın, çatıları tutan karlar erisin, sokakları örten puslar silinsin, kurt ile kuzu ayırt edilsin… Sizin yüreğinizdir her şeyi ısıtan, buzları eriten, soğukları sıcak kılan, karanlıkları ışıtan… Bakmayın sizin yazmanıza, örtünüze, giysinize söz söyleyenlere, laf atanlara, takılanlara… Onlar aynanın karşısına geçip kendi kültürlerine, değerlerine ve medeniyetlerine yabancılaşmış kafalarına baksınlar. Efendilerinin karşısındaki ezik ruh hallerini görsünler… Bakmayın! Neticede Allah’ın dediği olur. Onların davası dünyada kalır, ya çürür kaybolur, ya yanar kül olur, zamanın yelinde savrulur. Oldu da nitekim. Sizin duruşunuz kaldı, yüreğinizdeki sevgi, vicdanınızdaki sızı, içinizdeki umut ışığı&#8230; Şubatın soğuğuna razıydık. “Kış kışlığını göstermeli” derlerdi eskiler. Şubat da soğuğunu gösterecekti elbet. Zaten tecrübeliydik ona ve hazırdık. Ama soğuktan buz kesen vicdanlara değil; kaskatı olmuş kalplere, donmuş yabancılaşmış suratlara, yad yabanla tıkanmış kulaklara, kapkara is çökmüş gözlere, &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Soğuktur Şubat günleri. Başı da soğuk sonu da. Oynaktır biraz da sonu. Bir 28 olur bir 29. Şu <em>post modern darbe</em>nin o güne denk gelmesi tesadüf müdür acep? Tesadüf müdür, kurtların şehre inmesi o günlerde? Koyunların büzüşmesi, kuzuların meleşmesi, mazlumun ensesinde zalimin soğuk nefesi. Bütün bunlar tesadüf müdür? Yoksa sabitesi olmayan kafalara göre yapılmış bir ayarlama mıdır bu?</p>



<p>Söyleyin akyazmalı nineler, alyazmalı anneler, başı önünde halalar ve teyzeler, utangaç tazeler… Siz söyleyin ki suları kaplayan buzlar kırılsın, çatıları tutan karlar erisin, sokakları örten puslar silinsin, kurt ile kuzu ayırt edilsin…</p>



<p>Sizin yüreğinizdir her şeyi ısıtan, buzları eriten, soğukları sıcak kılan, karanlıkları ışıtan…</p>



<p>Bakmayın sizin yazmanıza, örtünüze, giysinize söz söyleyenlere, laf atanlara, takılanlara… Onlar aynanın karşısına geçip kendi kültürlerine, değerlerine ve medeniyetlerine yabancılaşmış kafalarına baksınlar. Efendilerinin karşısındaki ezik ruh hallerini görsünler…</p>



<p>Bakmayın! Neticede Allah’ın dediği olur. Onların davası dünyada kalır, ya çürür kaybolur, ya yanar kül olur, zamanın yelinde savrulur.</p>



<p>Oldu da nitekim. Sizin duruşunuz kaldı, yüreğinizdeki sevgi, vicdanınızdaki sızı, içinizdeki umut ışığı&#8230;</p>



<p>Şubatın soğuğuna razıydık. “Kış kışlığını göstermeli” derlerdi eskiler. Şubat da soğuğunu gösterecekti elbet. Zaten tecrübeliydik ona ve hazırdık. Ama soğuktan buz kesen vicdanlara değil; kaskatı olmuş kalplere, donmuş yabancılaşmış suratlara, yad yabanla tıkanmış kulaklara, kapkara is çökmüş gözlere, ruhu yabancılaşmış bedenlere, içi boşalmış cesetlere hiç hazır değildik.</p>



<p>Sakın karıştırmayın! Bizler öyle rakamlarda, günlerde, aylarda uğursuzluk arayanlardan değiliz. Eşyada ne şeamet ararız ne de keramet, Hakk’ın yarattığında vardır bir hikmet, yeter kişide olsun güzel bir niyet, Allah nasip eder hem hidayet hem istikamet. Bizler bunu bilir, buna inanırız. &nbsp;O yüzden ne aylardan Şubat’a ne günlerden 28’e takılıp kalırız. O günün kendisine değil o günde olanlara; vicdansızlıklara, kalpsizliklere, ciğersizliklere ve ruhsuz hallere bakarız. Rakam ve gün takıntılarının medeniyetimizde yeri olmaz. Bundandır, dinimizde hurafelere itibar olunmaz.</p>



<p>Ama ne ki, Yüce Allah’ın verdiği her emri tam yerinde ve tam zamanında yaparız. Bunu kulluğun gereği olarak yaparız. Biz, O’na kul oluruz, onların efendilerine değil. Her şeyi yaratan Yüce Rabbimize yönelir, her şeyin O’ndan geldiğini biliriz. Yarattığı her şeyin bir hayır bir de şer tarafının olduğunu Kitab’ından öğreniriz. Hayra yönelir, şerden uzak dururuz. Hele ki şu imtihan meydanında, çift kutuplu insanların dünyasında. Uykuda, uyanıklıkta hatta rüyada.</p>



<p>Olmadı mı? Kimileri hayallerle, kimileri rüyalarla kandırdı bizi. Yüzleri ne kadar aydınlıksa, içleri o kadar karanlıktı. Zira küp içindekini sızdırırdı. O yüzden hep karanlıkları kolluyorlardı, &nbsp;yarasalar gibi gece karanlığında saldırıyorlardı.</p>



<p>Sağdan girdiler, soldan çıktılar; bu taraftan göründüler, o tarafa döndüler; buradan aldılar, orada sattılar; milletine uzak, onlara uşaktılar; bizlere diklendiler, onlara eziktiler… Hâsılı hayatları hesaptı, sonları bataktı. Batsınlar da beter olsunlar!</p>



<p>İşte böyle dostlar! Şubat’ın 28’inde başladı baskılar, baskıcı kararlar ve despotluklar. Bir başka sürümleriydi 27 Mayıslar, 12 Martlar, 12 Eylüller, 15 Temmuzlar. Bin yıl sürecek dendi, Allah’a şükür ki, sayılı günlerle geçti. Sevinçleri kursaklarında kaldı. Onlar bunu ebedi sandı, güya dünyaya kazık kakacaklardı. Unutmuşlardı her şeyin geçici oluğunu, göllerin donduğunu, çimenlerin kuruduğunu, güllerin solduğunu… Evrenin bir yaratanının ve yöneteninin olduğunu.</p>



<p>Nerede şimdi o haddi aşanlar, esip gürleyip taşanlar, başörtüsüyle savaşanlar?</p>



<p>Gencecik çocukları kovalatanlar, okulların önüne barikat kuranlar, üniversite kapılarını bu toprağın insanına kapatanlar, derslerden öğrenci atanlar, bir makam-mansıp uğruna eşini dostunu satanlar… Sahi nerede şimdi onlar?</p>



<p>Bir de, bir batıp bir çıkanlar, bir görünüp bir kaybolanlar, yağmur nereye yağarsa tarlasını oraya taşıyanlar, ilk gelen trenin ön vagonuna kurulanlar…</p>



<p>İşte böyle, her zaman olduğu gibi o günün de fırsatçıları türedi. Allah bazılarına aradıkları fırsatları verdi, aslında onları öyle denedi. Bu bir imtihandı ama onlar görmediler. Görünmeyeceklerini zannettiler. O zaman görünmeyenler, bir imza atmaktan bile kaçanınlar, yine tuttular köşeleri. Tatlı su mücahitleri, görmediğinin şahitleri, bilmediğinin müdafileri…</p>



<p>O günlerde sakalsız bıyıksız kamufle olanlar, şimdilerde göbeklerine kadar sakal uzatanlar…</p>



<p>Eee… gün biter günler geçer, kurulur mahşer, herkese verilir defter. İlahi adalet kılı kırk eder, ölçer biçer, onları da hesaba çeker…</p>



<p>Neleri gördük, kimleri tanıdık, nice tecrübeler edindik o günlerde. Olana sevindik, olmayana sabrettik. Çalıştık didindik. Ne edindiysek Rabbimizin inayetiyle edindik, bugünlere geldik, bin şükür dedik, vesile olan kullarına da teşekkürü borç bildik. Ellerimizi semaya kaldırıp “Rabbimiz o günleri bir daha bu millete göstermesin!” diye dualar ettik.</p>



<p>O günlerin gerçek kahramanları, bugünlerde unutulsa da adları, ötede elbet ortaya çıkacak şanları. Ama kalacak milletin sinesinde namları… Zaten onlar dünya namı, şanı ve şöhreti peşinde değildiler; niyetleri ilahi rızaya ermekti, erdiler; sevap bohçasını derdiler; daha geçenlerde duydum, sessiz sedasız bu dünyadan göç ettiler… Hoşnut olundukları ve hoşnut olacakları müjdesiyle sevindiler…</p>



<p>Peki, nerede şimdi, haddi aşanlar, çizmeden taşanlar, başörtülü eş üzerinden çatışma çıkartanlar, gencecik çocukların başörtüsüyle savaşanlar?</p>



<p>Onlar da yerlerini alacaklar, adalet terazisine konacaklar, hak ettikleri karşılığı bulacaklar; o mağdur ve mazlum gençlerin nefeslerini enselerinde duyacaklar. Uzak değil, yakında. Kimse kalmadı bu dünyada, kalmayacak bundan sonra da. Herkes toplanacak ilahî huzurda. Kuzunun hakkı kurttan alınacak, ak koyun kara koyun orada birbirinden ayrılacak.</p>



<p>Ama istiyoruz ki, burada da adalet bir nebze olsun gerçekleşsin! Haksızlığa uğrayanların belki bütün kayıpları değilse de, en azından yok edilen itibarları iade edilsin. Yoksa toplayıp geri veremeyiz onların gözyaşlarını, onaramayız kırılan kalplerini, kaldıramayız yıkılan umutlarını, iade edemeyiz yok edilen geleceklerini. Ama hiç değilse yüreklerine bir su serpebiliriz. Bir gönül alma teşebbüsünde bulunabiliriz. Umutlarını tazeler, yeni nesillere aktarabiliriz. Gelecek kuşakların kaygılarını dağıtır, ufuklarını aydınlatır, umutlarını artırabiliriz… Bunu yapabiliriz!</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/gun-28-ay-subat-yil-97-vicdanlarin-buz-kestigi-bir-gunun-hikayesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Prof. Dr. Necmettin Erbakan</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/prof-dr-necmettin-erbakan/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/prof-dr-necmettin-erbakan/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Firuz Türker]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 28 Feb 2021 11:24:53 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[28 Şubat]]></category>
		<category><![CDATA[Necmettin Erbakan]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=16867</guid>

					<description><![CDATA[Ben İTÜ yü 1980 de (darbeden bir tık önce) bitirdim. Necmettin hoca 1948 de bitirmiş. Hoca dememin sebebi zamanında bu sıfatı onunla dalga geçme anlamında kullananları kınamak içindir. O gerçek bir &#8216;hoca&#8217; öğretmen. Bir profesör. Doktorasını Almanya&#8217;da yapmış. Orada hem bilimin inceliklerini kapmış, hem de batı uygarlığının gerçek yüzünü tanımış. Onların, &#8216;batı değerleri&#8217; denilen refah ve özgürlükler, rahatlık üzerine kurulu sistemlerinin başka diğer ülkelerin yoksulluk ve geri kalmışlığı üzerinden sağladıklarını; aşırı bencilleştiklerini, insani değerlere sadece kendilerini layık gördüklerini kavramış. Ülkesine de bu &#8216;ikinci, belki de üçüncü dördüncü derece&#8217; mertebesinden baktıklarını görmüş. Çıkış yolunu da kafasında netleştirmiş. Kendin olacaksın. Yani onların eline bakmayacaksın. Kendi başını kendin bağlayacak, onların seviyesine yükselecek uzun erimli bir çalışma yürüteceksin. Bunu yapabilmek için de kendin olacaksın. Yani onlara öykünmek yerine kendi toplumunun değerlerine yaslanacaksın. Geçmişinden gelen ama zamanla yıpranmış, daha doğrusu bu öykünme sevdası yüzünden yıpratılmış kendine özgü değerleri yeniden ayağa kaldıracaksın. Kendi geri kalmış, batı hayranı &#8216;aydın&#8217; zümrenin küçümsediği hatta hakir gördüğü ama hasletlerini kaybetmemiş toplumunun o hasletlerini yeniden canlandıracaksın. Hoca bunları yapmak için Almanya&#8217;da kalıp rahat bir yaşam sürme imkanı varken bunu göz ardı edip ülkesine dönmüş. Bunun için mücadeleye girmiş. Önce mezun olduğu okulunda dersler vermiş. Gümüş motoru kurmuş. Bakmış böyle olmayacak, bu &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Ben İTÜ yü 1980 de (darbeden bir tık önce) bitirdim. Necmettin hoca 1948 de bitirmiş. Hoca dememin sebebi zamanında bu sıfatı onunla dalga geçme anlamında kullananları kınamak içindir. O gerçek bir &#8216;hoca&#8217; öğretmen. Bir profesör. Doktorasını Almanya&#8217;da yapmış. Orada hem bilimin inceliklerini kapmış, hem de batı uygarlığının gerçek yüzünü tanımış. Onların, &#8216;batı değerleri&#8217; denilen refah ve özgürlükler, rahatlık üzerine kurulu sistemlerinin başka diğer ülkelerin yoksulluk ve geri kalmışlığı üzerinden sağladıklarını; aşırı bencilleştiklerini, insani değerlere sadece kendilerini layık gördüklerini kavramış. Ülkesine de bu &#8216;ikinci, belki de üçüncü dördüncü derece&#8217; mertebesinden baktıklarını görmüş.</p>



<p>Çıkış yolunu da kafasında netleştirmiş. Kendin olacaksın. Yani onların eline bakmayacaksın. Kendi başını kendin bağlayacak, onların seviyesine yükselecek uzun erimli bir çalışma yürüteceksin. Bunu yapabilmek için de kendin olacaksın. Yani onlara öykünmek yerine kendi toplumunun değerlerine yaslanacaksın. Geçmişinden gelen ama zamanla yıpranmış, daha doğrusu bu öykünme sevdası yüzünden yıpratılmış kendine özgü değerleri yeniden ayağa kaldıracaksın. Kendi geri kalmış, batı hayranı &#8216;aydın&#8217; zümrenin küçümsediği hatta hakir gördüğü ama hasletlerini kaybetmemiş toplumunun o hasletlerini yeniden canlandıracaksın.</p>



<p>Hoca bunları yapmak için Almanya&#8217;da kalıp rahat bir yaşam sürme imkanı varken bunu göz ardı edip ülkesine dönmüş. Bunun için mücadeleye girmiş. Önce mezun olduğu okulunda dersler vermiş. Gümüş motoru kurmuş. Bakmış böyle olmayacak, bu tür bir ulusal hamlenin yolu birinci dünya savaşında ülkeyi teslim alanlarca yönetilen gudubet siyasetçe kesilmiş, o da siyasete atılmış. &#8216;Milli görüş&#8217; demiş;&#8217; sanayimizi geliştirmeliyiz, motor yapmalıyız&#8217; demiş. Ve egemen elitist anlayış tarafından alaya alınmış; dalga geçilmiş. Basın organlarınca oluşturulan algı operasyonlarıyla itibarsızlaştırılmaya çalışılmış. Bu yaklaşım uzun bir süre de tutmuş ne yazık ki. Onun bu fikirleri konuşulup tartışılacağına &#8216;glu glu dansı&#8217; benzetmesi konuşulmuş. İktidara yaklaştığı anlaşılınca da darbe şantajıyla başbakanlığı elinden alınmış; partisi kapatılmış; siyasetten yasaklanmış.</p>



<p>Peki şimdi nereye geldik? Onun ektiği tohumlardan filizlenen başka bir siyasi yapı iktidarda. Ve ilhamını ondan aldığı fikirleri yaşama geçirmekle uğraşıyor, ülkenin makus talihini yenme mücadelesi veriyor. Her türlü zor ve baskıya direniyor. Darbe ile ülkeyi karanlıklara sürüklemek isteyenleri alt ediyor. Bu siyasi anlayışa karşı batılıların desteği ile amansız bir savaş açmış Kılıçdaroğlu bile ondan övgüyle söz etmek zorunda kalıyor. &#8216;O bir cumhuriyet çocuğu&#8217; diyor.</p>



<p>Kaderin cilvesi ki vefatı, kendisini derdest eden bir anlayış ve uygulamanın yıldönümünden bir gün önceye rast gelmiş. Hayat şimdi intikam alıyor sanki. Kendisini saygıyla anıyor, Allah&#8217;tan rahmetler diliyorum.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/prof-dr-necmettin-erbakan/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Vatansever Kimdir?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/vatansever-kimdir/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/vatansever-kimdir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ömer ALÇEP]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 16 Aug 2020 07:49:51 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[28 Şubat]]></category>
		<category><![CDATA[dindar]]></category>
		<category><![CDATA[Yazar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=15501</guid>

					<description><![CDATA[Zaman ve mekana göre bazı kavramlar istismar edilebilir, anlamları dışında kullanılabilir ve bu yolla insanların kafası karışabilir… Tam da böyle günleri yaşıyoruz. O halde hepimizin üzerinde ittifak edeceği bazı kavramların eskilerin tabiriyle &#8221; efradını cami, ağyarını mani tanımlarına yeniden ihtiyaç duyulmaktadır. Bu mutlaka yapılmalıdır… Din, dindar, din adamı, siyaset adamı, politikacı, milli, vatan, vatansever, cami, cemaat, vakıf, dernek, dine hizmet, kardeşlik gibi kavramları, söz konusu bu kavramlar üzerinden yol haritası yapıp yürüdüğünü söyleyenlerin toplum içindeki pratik uygulamalarına bakarak tanımlasak, sözlükteki teorik tanımlarına ulaşmamız mümkün müdür? Bu sözcüklerin içinde tarifi en zor olanlardan biri de vatansever ve milli kavramlarıdır. Vatan için canını feda eden kahraman şehit bu tarifi tartışmasız biçimde hem uygulamada hem de teorikte en iyi şekilde yapan kişidir. Şehitlerimize Allah&#8217;tan rahmet dilerim. Fakat bazıları kırarak, bozarak,dökerek, iterek, kakarak, çelme takarak, kumpas kurarak, haram helale dikkat etmeyerek, arkadan ittirerek de olsa tüm bu ahlaksız işleri vatanseverlik olarak yaptıklarını söylemektedirler. Bir yandan vatanı, Cumhurbaşkanımızı, dinimizi ülkemizi sevdiklerini söylemektedirler öte yandan ülkemize çok fazla zarar verecek yukarıda saydıklarımı yapmaktadırlar. Eli mühür tutan birinin ehliyet ve liyakat eksikliği yüzünden kasıtlı- kasıtsız yaptığı yanlış, hata vatana hizmet oluyor da, onu gündeme getiren kişi muhalif oluyor öyle mi? Bu nasıl anlayıştır böyle! Eski Türkiye alışkanlığıdır &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Zaman ve mekana göre bazı kavramlar istismar edilebilir, anlamları dışında kullanılabilir ve bu yolla insanların kafası karışabilir…</p>



<p>Tam da böyle günleri yaşıyoruz. O halde hepimizin üzerinde ittifak edeceği bazı kavramların eskilerin tabiriyle &#8221; efradını cami, ağyarını mani tanımlarına yeniden ihtiyaç duyulmaktadır. Bu mutlaka yapılmalıdır…</p>



<p>Din, dindar, din adamı, siyaset adamı, politikacı, milli, vatan, vatansever, cami, cemaat, vakıf, dernek, dine hizmet, kardeşlik gibi kavramları, söz konusu bu kavramlar üzerinden yol haritası yapıp yürüdüğünü söyleyenlerin toplum içindeki pratik uygulamalarına bakarak tanımlasak, sözlükteki teorik tanımlarına ulaşmamız mümkün müdür?</p>



<p>Bu sözcüklerin içinde tarifi en zor olanlardan biri de vatansever ve milli kavramlarıdır.</p>



<p>Vatan için canını feda eden kahraman şehit bu tarifi tartışmasız biçimde hem uygulamada hem de teorikte en iyi şekilde yapan kişidir. Şehitlerimize Allah&#8217;tan rahmet dilerim.</p>



<p>Fakat bazıları kırarak, bozarak,dökerek, iterek, kakarak, çelme takarak, kumpas kurarak, haram helale dikkat etmeyerek, arkadan ittirerek de olsa tüm bu ahlaksız işleri vatanseverlik olarak yaptıklarını söylemektedirler. Bir yandan vatanı, Cumhurbaşkanımızı, dinimizi ülkemizi sevdiklerini söylemektedirler öte yandan ülkemize çok fazla zarar verecek yukarıda saydıklarımı yapmaktadırlar.</p>



<p>Eli mühür tutan birinin ehliyet ve liyakat eksikliği yüzünden kasıtlı- kasıtsız yaptığı yanlış, hata vatana hizmet oluyor da, onu gündeme getiren kişi muhalif oluyor öyle mi? Bu nasıl anlayıştır böyle! Eski Türkiye alışkanlığıdır bu, hemen terk edilmelidir.</p>



<p>Doğrular ve yanlışlar 28 şubat sonrası yeniden tanımlanmalıdır. Çünkü insanları düşündüğü gibi konuşmak ve de yaşamaktan alıkoyan 28 Şubat günleri çoktan geride kalmıştır. Halen daha yapılan hataların arkasında bizim bilmediğimiz bir hikmet aramak dönemi bitmiştir.</p>



<p>Bazı dindarlar baskı dönemine ve sağladığı maddi getirilere öyle alıştılar ki 28 şubat süreci hiç bitmesin istiyorlar. Düşünecekler ama söylemeyecekler ve de yaşamayacaklar…Bir gün, o gün gelecek diyerek hem kendilerini hem de konuşma yapmak üzere gittikleri gençliği kandırmaya devam edecekler. Sonra da sebebini anlayamamış gibi &#8220;gençler bize niçin oy vermiyorlar?&#8221; sorusunu şaşkınca birbirlerine soracaklar. Tüm bu anlaşılmaz ve karmaşık işleri de vatanı çok sevdikleri için yaptıklarını söylemeleri yok mu? O halde vatansever kavramı yeniden tanımlanmalıdır.</p>



<p>Böyleler hiç risk almadan, gördükleri hataları hiç kimsenin anlayamayacağı biçimde şifreli kelimeler, başkalarının sözleri üzerinden anlatacaklar ve de eleştirecekler, &#8220;ne şiş yansın ne de kebap&#8221; tazında yaşamaya devam edecekler…Sonra da &#8220;nasıl edebiyat yaptım, sağdan soldan eleştirel sözler buldum, ne de çok kitap okur bu adam dedirttim&#8221; diyerek övünecekler. Böyleler 28 Şubat sürecini ne de çok sevdiler…</p>



<p>Bir de kulluk görevini yapmaya çalışıp yazan, çizen, inandıklarını uygulamaya çalışan ve hataları eleştirenleri de gerginlik çıkarma, fitne oluşturma, insicamı bozma, sert davranma ve usul bilmemekle suçlarlar…</p>



<p>O dönem bitti be kardeşim!</p>



<p>Artık konuşmalısınız, yazmalısınız…Hatta doğruları sahiplenip yapmalısınız. Bedeli ne olursa olsun…Oluyor da! Normalleşmek zaman alacak biliyorum ama bir yerden başlamak gerekmez mi?</p>



<p>Bunu da yıkmak için tahrip etmek için değil de ıslah etmek, tamir etmek, düzeltmek için yapmalısın…Çık artık 28 şubat modundan…</p>



<p>Numara yapma!</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/vatansever-kimdir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Akşener-Fetullah Dostluğu 28 Şubat’a Dayanıyor</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/aksener-fetullah-dostlugu-28-subata-dayaniyor/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/aksener-fetullah-dostlugu-28-subata-dayaniyor/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 26 Mar 2019 06:28:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Köşe Yazısı]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[28 Şubat]]></category>
		<category><![CDATA[Fetullah Gülen]]></category>
		<category><![CDATA[Meral Akşener]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=9256</guid>

					<description><![CDATA[Millet ittifakının millete teklif ettiği “PKK”lı belediye meclisi üyesinin sayısı 325&#8230; Bu rakama, CHP’li ya da Saadet Partili görünen belediye başkanı adayları dâhil değil. Bu rakamı 10’la sınırlayanlar var ama “Tunç Soyer” gibi sempatizan düzeyini aşmış olanları da dâhil edersek, sayı epey yukarılara çıkıyor. CHP ve Saadet, “doğrudan” PKK’lıları taşıyor. Peki, ittifakın üçüncü ayağını oluşturan İyi Parti ne yapıyor? Bunun cevabını, “Garip gureba, çaycı çorbacı, Mehmetçik içeride” diyen Meral Akşenerversin. Şunu yapıyorlar. Birincisi, PKK’lıların belediye meclis üyeliklerine taşınmasına göz yumuyorlar. Hem de destek oluyorlar. İkincisi, FETÖ’cü katillerin “eylemlerine” meşruiyet üretiyorlar. Garip gureba, çaycı çorbacı, Mehmetçik içerideymiş&#8230; Tarihimizde ilk kez başkentimiz ve Meclis’imiz bombalandı&#8230; 251 insanımız katledildi&#8230; On binlerce insanımız yaralı ve sakat bırakıldı&#8230; Halkın oylarıyla seçilen Cumhurbaşkanına suikast timleri gönderildi&#8230; Ama Meral Akşener, bu işleri yapan canilere “Garip gureba, çaycı çorbacı” diyor. Kendine hâkim olamıyor, “Mehmetçik” diye onurlandırıyor. Bakalım&#8230; Meral Akşener, Fetullah Gülen ve FETÖ konusunda niçin kırılganmış? Biraz da “yakından” bakalım&#8230; Meral Akşener’in FETÖ’yle irtibatı ne zaman başladı? Muarızları, 17/25 Aralık tarihini işaret ediyor&#8230; Evet, bu tarihten sonra Akşener sıklıkla FETÖ’nün yayın organlarında görünmeye, FETÖ’cülere kol kanat geren beyanatlar vermeye başladı (mesela, “cemaat üyesi olsaymış, bunu gururla söyler”miş) ama örgütle irtibatının tarihi eskidir. Bir zamanlar (o zamanki ismiyle) “cemaat”in mutemet ismi olarak bilinen ve Fetullah Gülen’le ters düştüğü için 1990’lı yıllarda yapıyla ilişkisini kesip “itirafçı” olan Nurettin Veren, Akşener’in İçişleri Bakanı yapılmasında Fetullah Gülen’in yönlendirmesi bulunduğunu söylüyordu. Bu “itiraf” şunu gösterir: &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Millet ittifakının millete teklif ettiği <strong>“PKK”</strong>lı belediye meclisi üyesinin sayısı 325&#8230;</p>
<p>Bu rakama, <strong>CHP</strong>’li ya da <strong>Saadet Partili</strong> görünen belediye başkanı adayları dâhil değil.</p>
<p>Bu rakamı 10’la sınırlayanlar var ama <strong>“Tunç Soyer”</strong> gibi sempatizan düzeyini aşmış olanları da dâhil edersek, sayı epey yukarılara çıkıyor.</p>
<p>CHP ve Saadet, <strong>“doğrudan”</strong> PKK’lıları taşıyor.</p>
<p>Peki, ittifakın üçüncü ayağını oluşturan <strong>İyi Parti</strong> ne yapıyor?</p>
<p>Bunun cevabını, <strong>“Garip gureba, çaycı çorbacı, Mehmetçik içeride” </strong>diyen <strong>Meral Akşener</strong>versin.</p>
<p>Şunu yapıyorlar.</p>
<p>Birincisi, PKK’lıların belediye meclis üyeliklerine taşınmasına göz yumuyorlar. Hem de destek oluyorlar.</p>
<p>İkincisi, <strong>FETÖ</strong>’cü katillerin <strong>“eylemlerine”</strong> meşruiyet üretiyorlar.</p>
<p>Garip gureba, çaycı çorbacı, Mehmetçik içerideymiş&#8230;</p>
<p>Tarihimizde ilk kez başkentimiz ve Meclis’imiz bombalandı&#8230; 251 insanımız katledildi&#8230; On binlerce insanımız yaralı ve sakat bırakıldı&#8230; Halkın oylarıyla seçilen Cumhurbaşkanına suikast timleri gönderildi&#8230; Ama Meral Akşener, bu işleri yapan canilere <strong>“Garip gureba, çaycı çorbacı”</strong> diyor. Kendine hâkim olamıyor, <strong>“Mehmetçik”</strong> diye onurlandırıyor.</p>
<p>Bakalım&#8230;</p>
<p>Meral Akşener, Fetullah Gülen ve FETÖ konusunda niçin kırılganmış?</p>
<p>Biraz da <strong>“yakından”</strong> bakalım&#8230;</p>
<p>Meral Akşener’in FETÖ’yle irtibatı ne zaman başladı?</p>
<p>Muarızları, 17/25 Aralık tarihini işaret ediyor&#8230;</p>
<p>Evet, bu tarihten sonra Akşener sıklıkla FETÖ’nün yayın organlarında görünmeye, FETÖ’cülere kol kanat geren beyanatlar vermeye başladı <em>(mesela, <strong>“cemaat üyesi olsaymış, bunu gururla söyler”</strong>miş)</em> ama örgütle irtibatının tarihi eskidir.</p>
<p>Bir zamanlar <em>(o zamanki ismiyle) </em><strong>“cemaat”</strong>in mutemet ismi olarak bilinen ve Fetullah Gülen’le ters düştüğü için 1990’lı yıllarda yapıyla ilişkisini kesip <strong>“itirafçı”</strong> olan <strong>Nurettin Veren</strong>, Akşener’in İçişleri Bakanı yapılmasında Fetullah Gülen’in yönlendirmesi bulunduğunu söylüyordu.</p>
<p>Bu <strong>“itiraf”</strong> şunu gösterir: Akşener, milletvekili olmadan önce de bir şekilde yapıyla irtibatlıydı ve Fetullah Gülen tarafından İçişleri Bakanlığı’na önerilecek kadar <strong>“yakın”</strong> bir isimdi.</p>
<p>Gazeteci <strong>Sabahattin Önkibar</strong>’ın <strong>“Asena &#8211; Meral Akşener&#8217;in dünü ve bugünü”</strong> adlı kitabında ilginç detaylar yer alıyor.</p>
<p>Önkibar’a göre, İçişleri Bakanlığı’yla taltif edilen Akşener’in bir görevi de, Gülen cemaati ile irtibatı <strong>“sağlam”</strong> tutmaktı.</p>
<p>Kitaptaki <strong>“Akşener’e Fethullah görevi”</strong> başlıklı bölümde şunlar yazıyor:</p>
<p>&#8220;Çiller, Ayvaz Gökdemir çıktıktan sonra sekreterine şu talimatı verir:</p>
<p>&#8216;Meral’i (Akşener) bulun, hemen buraya gelsin.&#8217;</p>
<p>Tansu Hanım’ın Meral Akşener’e ilk sözü şu olur:</p>
<p><strong>&#8216;Sen Müslümanlığı iyi biliyorsun&#8230; Bu Fethullah Hoca benim için çok önemli. Ayvaz Hoca’yı görevlendirmiştim ama o beceremedi. Bundan sonra bunlarla teması sen sağlayacaksın. Tanıyor musun Fetullah Hoca’yı?&#8217;</strong></p>
<p>Akşener: <strong>&#8216;Hoca’yı tanımıyorum ama Kocaeli’ndeki birkaç adamını biliyorum. Onlar kanalıyla ulaşırım.&#8217;</strong></p>
<p>Çiller: &#8216;Ben de haber gönderirim. Bundan sonra Ayvaz Bey yerine Meral sizinle muhatap olacak diye&#8230; Aman göreyim seni, bunlarla iyi ilişki kur.&#8217;</p>
<p>Akşener: &#8216;Emredersiniz.&#8217;</p>
<p>Meral Akşener’in Fethullah Cemaati’yle ilişki serüveni böyle başlar. Peşi sıra Akşener birkaç kere Fethullah Hoca’yı ziyaret eder&#8230;”</p>
<p>Önkibar’ın anlattıkları bunlar.</p>
<p>Kalanını Akşener anlatsın.</p>
<p>Genel başkanıyla FETÖ liderinin görüşmelerinden kaçına kendisi nezaret etmiştir?</p>
<p>Ahmet Kekeç/Star</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/aksener-fetullah-dostlugu-28-subata-dayaniyor/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Küresel Bir Darbe: 28 Şubat!</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/kuresel-bir-darbe-28-subat/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/kuresel-bir-darbe-28-subat/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cüneyt Toraman]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 28 Feb 2019 21:55:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[28 Şubat]]></category>
		<category><![CDATA[28 Şubat Darbesi]]></category>
		<category><![CDATA[küresel darbe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=8821</guid>

					<description><![CDATA[28 Şubat 1997 tarihli MGK toplantı tarihini esas aldığımızda 22 yıl geçmesine rağmen, bu darbeyi yeterince anlayamadığımızı ve gereken dersleri çıkaramadığımızı düşünüyorum. 28 Şubat darbesini, “Türkiye eksenli” bir okumayla anlayamayız. Bu darbenin küresel boyutunu, darbesinin arasındaki iradeyi görmemiz gerekiyor. Bunu yapabilirsek, muhtemel darbelere karşı daha hazırlıklı olabiliriz. 28 Şubat 1997’de gerçekleştirilen, 9 saat süren ve hukuk dışı kararların alındığı Milli Güvenlik Kurulu (MGK) toplantısının tarihi, 28 Şubat darbesinin adı ve simgesi olmuştur. Türkiye’nin çeşitli yerlerinde bu darbenin yıldönümlerinde etkinlikler düzenleniyor, bu darbe birçok boyutuyla masaya yatırılıyor, anlamaya ve dersler çıkarılmaya çalışılıyor. Bundan önceki darbelerle aşırı benzerliklerinin yanı sıra farklı yanları da var. Klasik askeri darbeler, muayyen bir günde (27 Mayıs 1960, 12 Eylül 1980), “silahlı kuvvetlerin yönetime el koyduğunu” açıklamasıyla başlayıp, genel seçimleri takiben (15 Ekim 1961 ve 6 Kasım 1983) sona ermiş, yönetim sivil iradeye geçmiştir. 28 Şubat darbesinde, böyle bir başlangıç ve sona erme tarihi yoktur. 28 Şubat darbesinde devletin bütün erkleri kontrol altına alınarak kesintisiz darbe süreci başlatılmış, dönemin Genelkurmay Başkanı Hüseyin Kıvrıkoğlu’nun dediği gibi “bin yıl sürmesi” planlanmıştır. Bunun için 28 Şubat darbesi, “post-modern darbe” olarak nitelendirilmiştir. 28 Şubat darbesinde ordu yönetime fiilen el koymadığından, klasik askeri darbelerden ayrılmaktadır. Başlama ve sona erme tarihleri kesin olmasa &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="p1"><span class="s1"><b>28 Şubat 1997 tarihli MGK toplantı tarihini esas aldığımızda 22 yıl geçmesine rağmen, bu darbeyi yeterince anlayamadığımızı ve gereken dersleri çıkaramadığımızı düşünüyorum. 28 Şubat darbesini, “Türkiye eksenli” bir okumayla anlayamayız. Bu darbenin küresel boyutunu, darbesinin arasındaki iradeyi görmemiz gerekiyor. Bunu yapabilirsek, muhtemel darbelere karşı daha hazırlıklı olabiliriz.</b></span></p>
<p class="p4"><span class="s1">28 Şubat 1997’de gerçekleştirilen, 9 saat süren ve hukuk dışı kararların alındığı Milli Güvenlik Kurulu (MGK) toplantısının tarihi, 28 Şubat darbesinin adı ve simgesi olmuştur. Türkiye’nin çeşitli yerlerinde bu darbenin yıldönümlerinde etkinlikler düzenleniyor, bu darbe birçok boyutuyla masaya yatırılıyor, anlamaya ve dersler çıkarılmaya çalışılıyor. Bundan önceki darbelerle aşırı benzerliklerinin yanı sıra farklı yanları da var. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Klasik askeri darbeler, muayyen bir günde (27 Mayıs 1960, 12 Eylül 1980), “silahlı kuvvetlerin yönetime el koyduğunu” açıklamasıyla başlayıp, genel seçimleri takiben (15 Ekim 1961 ve 6 Kasım 1983) sona ermiş, yönetim sivil iradeye geçmiştir. 28 Şubat darbesinde, böyle bir başlangıç ve sona erme tarihi yoktur. 28 Şubat darbesinde devletin bütün erkleri kontrol altına alınarak </span><span class="s2"><b>kesintisiz darbe süreci</b></span><span class="s1"> başlatılmış, dönemin Genelkurmay Başkanı Hüseyin Kıvrıkoğlu’nun dediği gibi “</span><span class="s2"><b>bin yıl sürmesi</b></span><span class="s1">” planlanmıştır. Bunun için 28 Şubat darbesi, “</span><span class="s2"><b>post-modern darbe</b></span><span class="s1">”</span><span class="s1"> olarak nitelendirilmiştir. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">28 Şubat darbesinde ordu yönetime fiilen el koymadığından, klasik askeri darbelerden ayrılmaktadır. Başlama ve sona erme tarihleri kesin olmasa da 28 Şubat darbesiyle 1990 yılının başından (Refah-Yol hükümeti döneminde sınırlı olmak üzere) 2002 genel seçimlerine kadar 12 yıllık süreyi anlamak gerekir. Etkileri AK Parti hükümetleri zamanında da devam etti. Türkiye’de en uzun süre hüküm süren ve<br />
24 milyondan fazla mağdur üreten bir darbeden söz ediyoruz. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">28 Şubat 1997 tarihli MGK toplantı tarihini esas aldığımızda 22 yıl geçmesine rağmen, bu darbeyi yeterince anlayamadığımızı ve gereken dersleri çıkaramadığımızı düşünüyorum. 28 Şubat darbesini, “Türkiye eksenli” bir okumayla anlayamayız. Bu darbenin küresel boyutunu, darbesinin arasındaki iradeyi görmemiz gerekiyor. Bunu yapabilirsek, muhtemel darbelere karşı daha hazırlıklı olabiliriz.</span></p>
<p class="p5"><span class="s1"><b>Darbeler Kimin Eseri?</b></span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra devletler arasındaki ihtilafların hukukun hakemliğinde, barışçıl yöntemlerle çözülmesi amacıyla Milletler Cemiyeti kuruldu. Ancak bu organizasyon İkinci Dünya Savaşı’nı önleyemedi. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra 26 Haziran 1945’te Birleşmiş Milletler Sözleşmesi imzalandı. Milletler Cemiyeti’nin yerini Birleşmiş Milletler aldı. Bu sözleşmenin önemli maddelerinden biri “kuvvet kullanma yasağı”dır. (2/4. madde) </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Büyük devletler bu yasağı, taşeron terör örgütleriyle delmeye çalıştılar, çoğu kere başarılı oldular. Bu yeni süreçle birlikte, hafif silahlara ve el yapımı patlayıcılara sahip olan yerel terör örgütlerinin yerini konvansiyonel silahlara sahip “küresel terör örgütleri” almaya başladı. Küresel sistemin çıkarlarına uygun hareket etmeyen hükümetleri, o ülkedeki yerli işbirlikçileri eliyle devirmeye çalıştılar. </span><span class="s2"><b>İtalya’da </b></span><span class="s1">(1948’de), </span><span class="s2"><b>İran’da</b></span><span class="s1"> (1953’te), </span><span class="s2"><b>Guatemala’da</b></span><span class="s1"> (1954’te), </span><span class="s2"><b>Haiti</b></span><span class="s1">’de (1959’da), </span><span class="s2"><b>Ekvador</b></span><span class="s1">’da (1961’de), </span><span class="s2"><b>Dominik Cumhuriyeti</b></span><span class="s1">’nde (1963’te), </span><span class="s2"><b>Brezilya </b></span><span class="s1">ve </span><span class="s2"><b>Endonezya</b></span><span class="s1">’da (1964-65), </span><span class="s2"><b>Yunanistan’</b></span><span class="s1">da (1967‘de), </span><span class="s2"><b>Şili</b></span><span class="s1">’de (1973’te) gerçekleştirilen darbeler, ABD ve CIA patentli darbe ve müdahalelerden birkaçıdır.</span><b> </b></p>
<p class="p4"><span class="s1">İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra NATO’ya bağlı ülkelerde, komünizm tehdidine karşı kurulduğu söylenen “illegal yapılar”</span><b> </b><span class="s1">darbelerde son derece etkili bir rol oynadı. (<i>Daniel Ganser, NATO’nun Gizli Orduları, Grifin Yay</i>) ABD’nin, yakın geçmişte, Mısır’da hükümeti askeri darbe ile devirmesi, Türkiye’de 15 Temmuz darbe teşebbüsünde bulunması, bugünlerde Venezuela’da seçilmiş devlet başkanı Maduro’yu devirmeye çalışması, darbenin hâlâ tehdit ve darbe planlarının güncel olduğunu gösteriyor. 27-28 Şubat 2016 tarihinde İstanbul’da düzenlenen “Dünyada ve Türkiye’de Darbe Yargılamaları Sempozyumu”</span><span class="s1"> bu sempozyuma katılanların sundukları tebliğler, darbelerin ABD yapımı olduğunu ortaya<br />
koymaktadır.</span></p>
<p class="p5"><span class="s1"><b>Türkiye’deki Darbeler Kimin Eseri?</b></span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Dünyanın pek çok ülkesinde darbe planlayan ve bunda başarılı olan ülkelerin Türkiye’deki darbelerde parmağının olmadığı söylenemez. Türkiye’deki bütün darbelerin ve darbe teşebbüslerinin arkasında ABD vardır. 1960, 1980, 28 Şubat darbeleri ve 15 Temmuz darbe teşebbüsü, ABD’nin eseridir. 1960 darbesinin ABD yapımı olduğu konusunda geniş bir mutabakat vardır. Gazeteci Serdar Turgut, “1960 darbesinin, Türkiye’nin sosyal ve siyasi yaşamında dinin etkisinin artamaya başlayacağı korkusu nedeniyle yapıldığını” söylemektedir. (<i>Habertürk, 28.05.2012</i>) </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Önemli sebeplerinden biri, ABD’den umduğunu bulamayan Adnan Menderes’in Rusya’yla ilişki kurmak istemesidir. Ali Özek-Ramazan Yıldırım, “Adnan Menderes’in Ağustos ayında Rusya’ya yapacağı ziyareti nedeniyle Ekim ayında yapılması planlanan darbenin erkene alındığını” belirtmektedir. (<i>Hüseyin Yağmur, 27 Mayıs Darbesini Kim Neden Yaptı? Yenisöz, 29.05.2017</i>) </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Adnan Menderes’i devirmeye karar veren ABD, Demokrat Parti’nin 1957 seçim zaferinden itibaren </span><span class="s2"><b>darbenin alt yapısını</b></span><span class="s1"> hazırlamaya başladı. ABD, Türk Silahlı Kuvvetleri üzerindeki mutlak hâkimiyetiyle yetinmedi, medya eliyle Demokrat Parti aleyhinde algı operasyonu yürüttü. Demokrat Parti ideolojisine karşı olanları ortak bir cephede toplayarak, onları yönlendirdi, yönetti ve 1960 darbesini<br />
gerçekleştirdi. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">1980 darbesinden önce şiddet eylemleri ülke geneline yayılmak suretiyle darbe şartları olgunlaştırılmaya çalışılmıştır. Darbenin </span><span class="s2"><b>önde</b></span><span class="s1"> gelen generallerinden Bedrettin Demirel’in, “</span><span class="s2"><b>darbeyi bir yıl önce yapacaktık ama şartların olgunlaşmasını bekledik</b></span><span class="s1">” sözleri, bu durumu ortaya koymaktadır. Orgeneral Tahsin Şahinkaya, 1980 darbesinden bir gün önce Türkiye’ye döndü, 12 Eylül darbesi yapıldı. 1980 darbesini ABD Başkanı Carter’a, “</span><span class="s2"><b>bizim çocuklar başardı</b></span><span class="s1">” diye haber veren kişi, 1974’ten 1977 yılına kadar Türkiye’de görev yapan, daha sonra Washington’da ulusal güvenlik danışmanlığına getirilen Paul Henze’dir. (Mehmet Ali Birand, <i>12 Eylül Saat: 00:04</i>, <i>Milliyet Yayınları</i>) </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">12 Eylül iddianamesi, 1980 darbe sürecini gayet güzel bir </span><span class="s2"><b>şekilde</b></span> <span class="s2"><b>özetlemektedir</b></span><span class="s1">. 28 Şubat darbesi ABD-İsrail ortak yapımı, 15 Temmuz da ABD’nin taşeronu FETÖ eliyle uygulamaya koyduğu başarısızlıkla sonuçlanan bir darbe teşebbüsüdür.</span></p>
<p class="p6"><span class="s1"><b>28 Şubat Darbesi Küresel<br />
Bir Darbedir!</b></span></p>
<p class="p4"><span class="s1">1989 yılında komünizmin çökmesi, dünyada “</span><span class="s2"><b>yeni bir dönemin</b></span><span class="s1">” başlangıcı oldu. Soğuk Savaş döneminde, “komünizmi” birinci tehdit olarak niteleyen Amerika, tehdit skalasının birinci sırasına İslam’ı yerleştirdi. İlk askeri tatbikatta, düşmanı (komünizmi) temsil eden kırmızının yerine yeşili koymak suretiyle, “İslam = Terör” politikasını benimsedi. Bu politika değişikliği, müttefiki olan ülkeler de uygulamaya, dünyanın her yerinde, dini grup ve cemaatlere zulümler artmaya başladı. Türkiye’deki 28 Şubat darbesi, ABD’nin bu (yeni) politikasının </span><span class="s2"><b>Türkiye’ye uyarlanması </b></span><span class="s1">operasyonundan ibarettir. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">28 Şubat darbesi, birçok kişinin zannettiği gibi sadece Türkiye’deki değil, (Amerika’da, Avrupa’da, Çin’de, Rusya’da, Afrika’da, Orta Doğu’da, Asya’da) “dünyadaki bütün Müslümanları” kapsayan, </span><span class="s2"><b>“küresel” bir darbedir! </b></span><span class="s1">Amerika’nın etkinliğinin fazla olduğu ülkelerdeki 1990 öncesi ve sonrası uygulamalar incelendiğinde bu darbenin etkileri görülecektir.</span><b> </b></p>
<p class="p4"><span class="s2"><b>Tunus’ta</b></span><span class="s1"> başörtüsü yasağı, Nahda Partisi’nin yasadışı ilan edilmesi, </span><span class="s2"><b>Mısır’da </b></span><span class="s1">Müslüman Kardeşler Partisi’ne ve parti mensuplarına yönelik uygulamalar, Türkiye’deki 28 Şubat uygulamalarıyla birebir örtüşmektedir.</span><b> </b><span class="s1">Avrupa ülkelerinde İslamofobia, toplumun bütün katmanlarına yayılmaya başladı. Amerika’daki 11 Eylül saldırısıyla birlikte Müslümanlara yönelik hak ihlalleri, daha da sistematik hale geldi. Ünlü Fransız hukukçusu Jean-Claude Paye, 2004 yılında yayımladığı “<i>Hukuk Devletinin Sonu</i>” isimli kitabında, “İkiz Kulelere yönelik terör eyleminin 3 yıl içinde bütün Avrupa hukukunu nasıl etkilediğini” somut örnekleriyle ortaya koyuyor.</span></p>
<p class="p6"><span class="s1"><b>28 Şubat Darbe Süreci<br />
Nasıl Başladı?</b></span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Komünizmin çökmesinden sonra Amerika’nın yeni politikasına ilk uyum sağlayan ülkelerden birinin Türkiye olduğunu görüyoruz. MİT Müsteşarı Teoman Koman, 1989 yılının Aralık ayında Başbakanlık’a gönderdiği bir yazıda, laik kimliğiyle tanınan, </span><span class="s2"><b>Muammer Aksoy</b></span><span class="s1"> (Atatürkçü Düşünce Derneği Başkanı), Çetin Emeç (Hürriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni), </span><span class="s2"><b>Turan Dursun</b></span><span class="s1"> (2000’e Doğru dergisi yazarlarından) ve </span><span class="s2"><b>Bahriye Üçok’a</b></span><span class="s1"> (Ankara İlahiyat Fakültesi öğretim görevlisi) suikast düzenleneceği ihbarı aldıklarını bildirmiştir. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Yazıda isimleri belirtilen bu dört kişi (ne bir eksik ne bir fazla) 1990 yılı içinde öldürüldü. 1990 yılından itibaren kamu kurumlarında geniş kapsamlı bir tasfiye ve kadrolaşma süreci başlatıldı. Bundan önceki darbelerde olduğu gibi, şiddet eylemleri ve PKK’nın eylemleri artmaya başladı. 1993 yılı bu konuda dikkat çekmektedir. PKK’nın devlet içindeki bağlantılarını inceleyen </span><span class="s2"><b>Uğur Mumcu</b></span><span class="s1">, 24 Ocak’ta aracına konulan bombayla, Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın beyin takımından </span><span class="s2"><b>Adnan Kahveci</b></span><span class="s1"> de 5 Şubat’ta şüpheli bir trafik kazasında hayatını<br />
kaybetti. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Devlet içindeki bir grubun PKK ile ilişkisini öğrenen Jandarma Genel Komutanı Orgeneral </span><span class="s2"><b>Eşref Bitlis</b></span><span class="s1"> (17 Şubat’ta), Diyarbakır Jandarma Komutanı </span><span class="s2"><b>Bahtiyar Aydın</b></span><span class="s1"> (22 Ekim’de) öldürüldü. Cumhurbaşkanı </span><span class="s2"><b>Turgut Özal</b></span><span class="s1">, (görev süresinin bitimine 3 yıl kala) 17 Nisan’da akla zarar ihmaller zinciri sonucu hayatını kaybetti. 2 Temmuz’da, Pir Sultan Abdal Şenliklerine katılan 33 kişi </span><span class="s2"><b>Sivas’ta</b></span><span class="s1">, sadece 3 gün sonra</span><b> </b><span class="s1">33 köylü (Erzincan) </span><span class="s2"><b>Başbağlar köyünde </b></span><span class="s1">yaşamını yitirdi. Laik-anti laik, Alevi-Sünni çatışması çıkarmaya yönelik bu operasyonlar amacına ulaşamadı. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">1990’lı yılların faili meçhul bilançosu yaklaşık 17 bindir. Resmi kayıtlara göre, 1990’da 11, 1991’de 31 olan bu sayı, 1992’de 362’ye, 1993’te 467’ye, 1994’te 423’e çıkıyor, sonra düşmeye başlıyor. Birdenbire ortadan kaybolan binlerce kişi, evinden veya sokaktan kaçırılarak infaz edilenler, intihar süsü verilerek öldürülenler bu listenin<br />
dışındadır.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">1995 milletvekili seçimlerinde Refah Partisi’nin birinci olmasıyla darbe süreci yeniden hız kazandı; ikinci ve üçüncü sıradaki iki parti, zoraki bir koalisyon hükûmeti kurdu. Üç buçuk ay sonra dağılan ANA-YOL koalisyon hükûmeti döneminde, Refah Partisi’nin içinde yer alacağı (müstakbel) “hükûmeti düşürmenin” altyapısı hazırlandı. ANA-YOL hükümeti güvenoyu alamayınca, Refah Partisi ve Doğru Yol Partisi hükümet<br />
kurdu.</span><b> </b></p>
<p class="p4"><span class="s1">Refah-Yol hükûmeti kurulduktan sonra “irtica” söylemleri artmaya başladı. Müslüm Gündüz ile Fadime Şahin’in aynı evde basılmasıyla (28 Aralık 1996) başlayan ve 28 Şubat 1997 tarihli MGK toplantı tarihine kadar medya organlarının sürekli gündemde tuttuğu “</span><span class="s2"><b>bir oyun</b></span><span class="s1">” sahneye konuldu.</span><span class="s1"> Fadime Şahin kanal kanal dolaştırıldı. 30 Ocak’ta Sincan’da düzenlenen “Kudüs’ü anma gecesi” irtica tehlikesinin unsuru olarak gösterildi. 4 Şubat’ta Sincan’da tanklar yürütüldü. Sincan belediye başkanı ve 9 kişi DGM tarafından<br />
tutuklandı. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">28 Şubat’ta, son yılların en uzun süren MGK toplantısı yapıldı. Genelkurmay Başkanlığı 29 Nisan’da medyaya, 10 Haziran’da yüksek yargı mensuplarına brifing verdi. Yargıtay Başsavcısı Vural Savaş 21 Mayıs’ta, Refah Partisi’nin kapatılması için Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu. Hükümete yönelik tehditlerin dozu artmaya başladı. Hürriyet gazetesi 12 Haziran’da, “Genelkurmay Başkanlığı: Gerekirse silah kullanırız” manşetiyle çıktı. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Başbakan Necmettin Erbakan, hükümet ortağı Tansu Çiller’in başbakan olması halinde tansiyonun düşeceği beklentisiyle 18 Haziran’da başbakanlıktan istifa etti.<span class="Apple-converted-space">  </span>İstifa dilekçesini ve ekindeki Tansu Çiller başbakanlığında kurulacak hükümetine güvenoyu vereceğini taahhüt eden milletvekili listesini Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’e sundu. Ancak Demirel, hükümet kurma görevini Mesut Yılmaz’a verdi. Bu arada “milletvekili transfer pazarı” kuruldu. DYP milletvekillerinin bir kısmı gönüllü olarak, bir kısmı tehditle, bir kısmı vaatle, bir kısmı para karşılığında partilerinden istifa ederek başka partilere geçti. 30 Haziran’da Mesut Yılmaz’ın başbakanlığında ANAP, DSP, DTP koalisyon hükümeti kuruldu.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">28 Şubat darbesini planlayanlar, Refah-Yol hükümetini düşürdükten sonra önemli bir engeli bertaraf etmiş oldular. Bu hükümetin ardından, Hasan Celal Güzel’in deyimiyle “cunta hükümeti” kuruldu. Başbakan Mesut Yılmaz “siyasi hayatıma mal olsa bile çıkaracağız” dediği, kesintisiz eğitim yasasını 16 Ağustos’ta Meclis’ten geçirerek, imam hatip liselerinin orta kısımlarını kapattı. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">31 Ekim’de (1992 tarihli) Milli Güvenlik Siyaset Belgesinde öncelikli tehdit olan PKK “irtica” olarak değiştirildi. İstanbul Üniversitesi Rektörü Kemal Alemdaroğlu 23 Şubat 1998 tarihinde başörtü yasağını uygulamaya koydu. Mart ayında dekanlara, “Türban yasağını uygulamak için gerekirse bilime ara verin” sözleri sürecin özeti niteliğinde. Bu yasak bütün üniversitelere ve diğer kamu kurumlarına yayılmaya başlıyor. Kimliğinde başörtülü fotoğrafı nedeniyle Medine Bircan hastaneye alınmıyor, vefat ediyor. 1999 yılında meslek lisesi mezunlarına katsayı uygulaması getirilerek, imam hatip lisesi mezunlarının üniversiteye girişi yasaklandı. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">28 Şubat darbesini organize edenler başörtüsü yasaklamak, imam hatip liselerinin orta kısımlarını kapatmak ve Kur’an eğitimini yasaklamak suretiyle dini grup ve cemaatlerin şiddetli tepki vermesini ve </span><span class="s2"><b>terör zeminine</b></span><span class="s1"> çekmeyi planladılar. Halkın sağduyusu sayesinde bu plan Türkiye’de işlemedi. Uygulamaya konulan hukuksuz yasaklara karşı Türkiye’nin her yerinde protestolar düzenlendi. Resmi kayıtlara göre 2 milyon 800 bin kişi, başörtü yasağını protesto amacıyla el ele tutuşarak, büyük bir eylem gerçekleştirdi. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Elele eylemine destek verenler ve Malatya Üniversitesi önünde başörtüsü yasağını protesto edenler idamla yargılandı. Muhafazakâr kesimin cebir ve şiddet eylemlerine başvurmaması, darbecilerin emir ve talimatlarına göre hareket eden yargının, legal/yasal STK’lardan terör örgütleri üretmesine engel olmadı. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Emniyet Genel Müdürlüğü, 1999 yılının Aralık ayında “Türkiye’de 18 irticai terör örgütü olduğunu” açıkladı. Bu listeyle Türkiye’deki dini grup ve cemaatler, dergi ve gazeteler, yasal dernekler ve vakıflar, terör örgütü olarak nitelendirildi. 17 Ocak 2000 tarihinde (İstanbul) Beykoz’da Hizbullah örgütüne operasyon düzenlendi. Villada bulunanlar örgüt verilerini imha ettikten sonra ölü olarak ele geçirildi. Örgüt militanları verileri imha etmesine rağmen, bu tarihten sonra dini grup ve cemaatlere yönelik operasyonlarda, bu verilere (!) atıfta bulunulmaya başlandı. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Hiçbir terör eylemi olmayan, terör yöntemini benimsemeyen Selam Tevhid gazetesine, Malatya Dayanışma Vakfı’na, Vahdet Vakfı’na, Mazlum-Der’e, İBDA-C’ye, Aczimendilere, Cemalettin Kaplan grubuna, Müslüman Gençlik’e operasyonlar yapıldı, çok sayıda kişi tutuklandı, davalar açıldı. Ağır işkence altında zorla imzalatılan ifade ve teşhis tutanakları delil olarak kabul edildi, sanıklar ağır hapis cezalarına mahkûm<br />
edildi. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Bu süreçte yargılananların önemli bir kısmı anayasal düzeni ortadan kaldırma (TCK.146. madde) iddiasıyla mahkûm edildiğinden hâlâ cezaevinde yatmaya devam ediyor. (<i>Yörünge dergisi, Haziran-2018 sayısı, 28 Şubat Darbesinin Mağdurları Cezaevinde Unutuldu!</i> başlıklı yazımız.) 1989 yılının Aralık ayında başlayan ABD’nin yeni politikasının uyum süreci, AK Parti iktidara gelene kadar artarak devam<br />
etti. </span></p>
<p class="p6"><span class="s1"><b>28 Şubat Darbesinin Failleri Yargılandı mı?</b></span></p>
<p class="p4"><span class="s1">28 Şubat darbesiyle ilgili Anayasal ve yasal hiçbir soruşturma engeli olmadığı halde soruşturma başlatılmadı. Genelkurmay Başkanlığı’nın düzenlediği brifingde nefret söylemini dakikalarca ayakta alkışlayan yargı mensuplarının bu suçla ilgili soruşturma başlatmaması anlaşılabilir bir durumdur. 28 Şubat darbesiyle ilgili yargılama, 12 Eylül 2010 tarihindeki Anayasa değişikliğinden sonra gündeme geldi. Referandumda 1980 darbesini gerçekleştirenlerin yargılanmasına engel teşkil eden Anayasa’nın Ek 15. maddesinin kalkması, 1980 darbecilerinin yargılamasının önünü<br />
açtı. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Otuz yıl önceki bir darbe hakkında soruşturma yapılırken daha yakın bir tarihte gerçekleşen 28 Şubat darbesiyle ilgili hiçbir işlem yapılmaması kamuoyunun tepkisine neden oldu. 28 Şubat soruşturması kamuoyunun baskısıyla başlatıldı. Soruşturmayı yürüten savcı, sadece Batı Çalışma Grubuna mensup 103 sanık hakkında iddianame düzenledi. Ankara 5. Ağır Ceza Mahkemesi’nde açılan davada, dönemin Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı, generaller Çevik Bir, Çetin Doğan, Erol Özkasnak ile dönemin YÖK Başkanı Prof. Dr. Kemal Gürüz’ün de aralarında bulunduğu  21 sanığa müebbet hapis cezası<br />
verildi. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Tarafların başvurusu üzerine dava dosyası İstinaf Mahkemesi’nde. 28 Şubat darbesinin diğer bileşenleriyle ilgili soruşturma hâlâ devam ediyor. Diğer darbelerde olduğu gibi 28 Şubat darbesinin de medya, siyaset, işadamı, üniversite, STK birçok bileşenin iştirakiyle gerçekleştirildiğini biliyoruz. Soruşturma bir an önce davaya dönüşmeli, bu suça iştirak eden diğer bileşenlerden de hesap sorulmalıdır.</span></p>
<p class="p5"><span class="s1"><b>15 Temmuz Darbe Teşebbüsü:</b></span></p>
<p class="p4"><span class="s1">28 Şubat darbesinin, İslam’ın inanç ve uygulamalarını yaşam alanından silmeye yönelik küresel bir darbenin Türkiye coğrafyasındaki uygulaması olduğunu belirtmiştik. Bu darbenin aktörlerinin söylediği gibi binyıl sürecek şekilde planlandı. Bu darbeyi planlayanlar, devletin bütün erklerini kontrol altına alarak hasımlarını etkisiz hale getirdiler. Amaçlarının gerçekleştirilmesinde engel olarak gördükleri hükümeti düşürdüler, siyasi partiyi kapattılar. Toplumda kendilerine itiraz edecek yapı kalmadı. Ancak 3 Kasım 2002 seçimlerinde hiç ummadıkları bir </span><span class="s2"><b>sürprizle</b></span><span class="s1"> karşılaştılar. Fazilet Partisi’nin içinden çıkan bir grup tek başına iktidara geldi. Deyim yerindeyse halk darbeye destek veren partileri sandığa<br />
gömdü. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">İslam’a yönelik baskı ve yasak politikaları, başka ülkelerde de halk nezdinde kabul görmedi. Tunus’ta Nahda Partisi, Mısırda İhvan-ı Müslimin Partisi seçimlerde sürpriz yaptı. Mısır’da hükümet askeri darbe ile devrildi. Türkiye’de de AK Parti’yi dönüştürmek veya iktidardan uzaklaştırmak için sayısız planlar yapıldı. AK Parti, kendisini iktidara getiren seçmenleri unutmadı. 28 Şubat’ın yasaklarını kaldırmak için çaba gösterdi. Sistem içi mekanizmaların baskılarına boyun eğmedi. AK Parti’nin kendi adayını Cumhurbaşkanı seçtirmesini önleyemediler, AK Parti’yi<br />
kapatamadılar. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">2013 yılının sonlarına kadar kendisini gizleyen FETÖ, 17/25 Aralık operasyonuyla birlikte maskesini çıkardı. Bu operasyon amacına ulaşamayınca MİT TIR’ları operasyonunu devreye soktu. Bu da başarılı olamayınca, büyük şehirlerde bombalar patlamaya başladı. Hükümet OHAL ve sıkıyönetim ilan etmeyince bu defa PKK devreye sokuldu, hendekler kazılmaya başladı. Bölge halkı PKK’ya destek vermeyince bu operasyon da başarılı olamadı. 15 Temmuz’da, terör skalasının son aşaması olan askeri darbe devreye<br />
sokuldu. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">15 Temmuz darbe teşebbüsü, 28 Şubat darbesinin devamıdır. Türkiye’yi 28 Şubat raylarına çekme girişimidir. 28 Şubat darbesiyle 15 Temmuz darbe teşebbüsünün </span><span class="s2"><b>patronları aynı</b></span><span class="s1">, taşeronları farklıdır. Darbeyle mücadelede, FETÖ’ye endeksli bir mücadele eksiktir. FETÖ deşifre olduğu için kullanım süresi dolmuştur. Küresel güçler, bundan sonraki darbe teşebbüsleri için başka taşeronlar bulacaktır.</span></p>
<p class="p6"><span class="s1"><b>Küresel Darbe<br />
Devam Ediyor!</b></span></p>
<p class="p4"><span class="s1">15 Temmuz darbe teşebbüsünden önceki operasyonlar, 15 Temmuz darbe teşebbüsü, darbe teşebbüsünden önceki ve sonraki siyasi ittifaklar, ekonomik saldırılar, AK Parti’yi iktidardan düşüremedi. Küresel güçler, Türkiye’yi 28 Şubat’ın ayarlarına döndürmek için yeni planlar yapmaya devam edeceklerdir. Muhalefet cephesi AK Parti’yi iktidardan düşürmeye yetmediği için AK Parti içindeki küskünlerinden yararlanmayı deneyecekler, surdan bir gedik açmaya çalışacaklardır. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Ancak 15 Temmuz darbe teşebbüsü, ABD’nin Türkiye’deki bürokrasi içindeki uzantılarına büyük darbe vurdu. Zira ordudan, emniyetten, yargıdan, üniversitelerden vs. FETÖ’cüler tasfiye ediliyormuş gibi görünüyor ama gerçekte tasfiye edilenler ABD ajanlarıdır. Bürokrasi içindeki kadrolar tasfiye edildikçe ABD’nin operasyon gücü giderek zayıflıyor. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">AK Parti, 28 Şubat darbecilerinin koyduğu yasakları kaldırdı. Yakın bir gelecekte, bu yasakların tekrar uygulamaya konulması zor görünüyor. Esasen Türkiye, küresel 28 Şubat’ın etki alanından çıkmış durumda, tehdit altında olan, </span><span class="s2"><b>dünyadaki diğer ülkeler/bölgeler</b></span><span class="s1">: Mısır, Suriye, Irak, Afganistan, Pakistan, Filistin, Çin, Doğu Türkistan (Uygur bölgesi), Rusya, Çeçenistan, hatta Avrupa, Amerika! </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Her yıl milyonlarcası topraklarından sürülüyor, on binlercesi öldürülüyor, ağır hapis cezalarına çarptırılıyor. Avrupa ülkeleri de başta din ve vicdan özgürlüğü olmak üzere, en temel hak ve özgürlükleri ihlal ediyor, yasaklar koyuyor. Dünyanın birçok yerinde, camiler kapatılıyor, minareler yasaklanıyor, başörtüsü yasaklanıyor, sakal yasaklanıyor, namaz yasaklanıyor, oruç yasaklanıyor, Kur’an öğrenmek/öğretmek yasaklanıyor. 28 Şubat darbe sürecinde 24 milyondan fazla vatandaşımızın maruz kaldığı zulümleri unutmayalım, unutturmayalım ama bu zulümlerin daha fazlası dünyanın başka yerlerinde devam<br />
ediyor. </span></p>
<p class="p7"><span class="s1">1989 yılından itibaren Müslümanlar, küresel bir haçlı seferiyle, </span><span class="s2"><b>postmodern bir Haçlı Seferiyle</b></span><span class="s1"> karşı karşıya. Her yıl 28 Şubat’ta, küresel darbenin patronlarının darbe sürecinde Türkiye’deki zalimane uygulamalarını gündeme getirirken, dünyanın diğer yerlerinde Müslümanların maruz kaldığı zulümleri de gündeme getirelim. Bu zihniyetin dünyaya barış ve mutluluk getiremeyeceğini anlatalım.</span></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/kuresel-bir-darbe-28-subat/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>28 Şubat’ı Anmak Anlamak ve Ardından Ağlamak</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/28-subati-anmak-anlamak-ve-ardindan-aglamak/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/28-subati-anmak-anlamak-ve-ardindan-aglamak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Zekeriya Erdim]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 28 Feb 2019 21:50:37 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[28 Şubat]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=8819</guid>

					<description><![CDATA[Osmanlı’nın duraklama, gerileme ve yıkılma dönemlerinden itibaren yüzlerini “Batı”ya dönüp, Siyonizm’in güdümündeki Haçlı zihniyetinin merkezlerini “kıblegâh” edinenler; yerli, milli, dini olan herkesi ve her şeyi “düşman” ilan ettiler. İç muhaliflerle dış müstekbirlerin gücünü, imkânını uç uca ekleyerek; “millet iradesi”ni engelleme, erteleme yahut tamamen yok etme yoluna gittiler. Ortalama on yılda bir; askeri müdahalelerle terbiye ve tecziye edildik. Rüyasında kâbus görüp, uyanınca da tesirinden kurtulamayan adamlar gibi; özgüvenimizi ve gelecek öngörülerimizi yitirdik. Bütün bunlara rağmen; zaman zaman sıyrılanlar, sivrilenler, yerelde ve genelde iktidar koltuğunu ele geçirme cüreti yahut cesareti gösterenler oldu. Menderes’i kendilerinin de milletin de inanmadığı uydurma iddialarla idam ettiler, Özal’ı doğal bir süreç gibi göstererek öldürdüler; arkasından, kamu vicdanı ve i’zanı Erbakan’ı buldu. 27 Mart 1994’te yapılan yerel seçimlerde, daha önce kapatılan Milli Nizam ve Milli Selamet Partilerinin devamı olan Refah Partisi; yüzde 19,14 oy alarak, yükselişe geçmişti. İçlerinde “devletin merkezi” Ankara ile “medeniyetin merkezi” İstanbul’un da bulunduğu 5 büyükşehrin ve pek çok ilin, ilçenin yerel yönetim inisiyatifini ele geçirmişti. Milli Görüş Hareketi’nin lideri ve Refah Partisi’nin Genel Başkanı Necmettin Erbakan, 13 Nisan 1994 tarihinde, partisine yönelik tenkitleri ve tepkileri değerlendirirken; mealen, “RP adil düzeni getirecek, geçiş sürecinin yumuşak mı, sert mi olacağına altmış milyondan meydana gelen millet karar &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="p1"><span class="s1"><b>Osmanlı’nın duraklama, gerileme ve yıkılma dönemlerinden itibaren yüzlerini “Batı”ya dönüp, Siyonizm’in güdümündeki Haçlı zihniyetinin merkezlerini “kıblegâh” edinenler; yerli, milli, dini olan herkesi ve her şeyi “düşman” ilan ettiler. İç muhaliflerle dış müstekbirlerin gücünü, imkânını uç uca ekleyerek; “millet iradesi”ni engelleme, erteleme yahut tamamen yok etme yoluna gittiler.</b></span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Ortalama on yılda bir; askeri müdahalelerle terbiye ve tecziye edildik. Rüyasında kâbus görüp, uyanınca da tesirinden kurtulamayan adamlar gibi; özgüvenimizi ve gelecek öngörülerimizi yitirdik. Bütün bunlara rağmen; zaman zaman sıyrılanlar, sivrilenler, yerelde ve genelde iktidar koltuğunu ele geçirme cüreti yahut cesareti gösterenler oldu. Menderes’i kendilerinin de milletin de inanmadığı uydurma iddialarla idam ettiler, Özal’ı doğal bir süreç gibi göstererek öldürdüler; arkasından, kamu vicdanı ve i’zanı Erbakan’ı buldu.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">27 Mart 1994’te yapılan yerel seçimlerde, daha önce kapatılan Milli Nizam ve Milli Selamet Partilerinin devamı olan Refah Partisi; yüzde 19,14 oy alarak, yükselişe geçmişti. İçlerinde “devletin merkezi” Ankara ile “medeniyetin merkezi” İstanbul’un da bulunduğu 5 büyükşehrin ve pek çok ilin, ilçenin yerel yönetim inisiyatifini ele geçirmişti.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Milli Görüş Hareketi’nin lideri ve Refah Partisi’nin Genel Başkanı Necmettin Erbakan, 13 Nisan 1994 tarihinde, partisine yönelik tenkitleri ve tepkileri değerlendirirken; mealen, “RP adil düzeni getirecek, geçiş sürecinin yumuşak mı, sert mi olacağına altmış milyondan meydana gelen millet karar verecek” dedi. Sözleri, “kartel medyası” tarafından farklı şekillerde yorumlanarak ve “şeriat geliyor, laiklik elden gidiyor” korkusu pompalanarak; ısıtılıp ısıtılıp kamuoyuna servis edildi.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Aşağı mahallede bir yalan söyleyip, yukarı mahalleye varınca kendilerinin de inandıkları bu durum;<span class="Apple-converted-space">  </span>kökü dışarıda dalı içeride olan bazı çevreler için “tehlike” yahut “tehdit” anlamına geliyordu. Kalıcı olmadan, sürdürülebilir hale gelmeden; gereken “tedbir”leri alıp, önünü kesmeleri gerekiyordu.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Yıllardır, halkaları birbirine ekleyerek oluşturdukları ve kendileri için “saadet”, millet için “esaret” zinciri gibi çalıştırdıkları “kurulu düzen” bozulamazdı. “Bu memlekete komünizm gelecekse de faşizm gelecekse de şeriat gelecekse de ona biz karar verir ve ancak biz getiririz” diyen zihniyetin oyunu bozulup; yerine başka bir oyun kurmaya kalkışılamazdı.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Tarihimizdeki darbeler, direnişler sürecinin 28 Şubat safhası; işte böyle bir gerekçeyle ortaya çıktı. Devletin gücünü ve imkânını arkasına alarak, siyasi ve ideolojik “muhalefet”i dini ve milli “afet”e dönüştürenler; milletin üzerine, önüne geleni sürükleyip götüren sel gibi aktı. </span></p>
<p class="p5"><span class="s1"><b>Medya Destekli Siyasi, Askeri, Hukuki Operasyonlar </b></span></p>
<p class="p4"><span class="s1">27 Aralık 1995 tarihinde yapılan genel seçimlerde Refah Partisi, yeni bir başarıya imza attı. Toplam oyların yüzde 21,37’sini alıp, birinci parti olarak hükümet kurma yetkisini elde etti. Ancak muhalif çevrelerin oluşturduğu gizli ve açık engellemeler yüzünden; birinci adımda muvaffak olamadı. RP Genel Başkanı Necmettin Erbakan; koalisyon kurmak için görüştüğü partilerden, umduğu desteği alamadı.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">6 Mart 1996 tarihinde; Mesut Yılmaz’ın Başbakanlığında, Anavatan Partisi ile Doğruyol Partisi’nin işbirliği ile ANA-YOL Hükümeti kuruldu. Fakat bu maya tutmadı; ancak 3 ay kadar ömrü oldu.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">28 Haziran 1996 tarihinde Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, hükümeti kurma görevini, bir kez daha Necmettin Erbakan’a verdi. DYP lideri Tansu Çiller ve ekibiyle yapılan sıkı pazarlıklardan sonra 8 Temmuz 1996 tarihinde, REFAH-YOL Hükümeti kurulabildi.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">10 Ağustos 1996 tarihinde Başbakan Erbakan, ilk yurtdışı ziyaretlerini İran, Pakistan, Singapur, Malezya ve Endonezya’ya yaptı. D-8’in altyapısının oluşturulduğu bu ziyaretler, “Batı” yerine “Doğu”ya yönelmek olarak yorumlandı, bazı iç ve dış mihrakların tedirgin olmalarına yol açtı.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">1 Eylül 1996’da günlük gazetelerden biri; Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı’nın ağzından, İran Devrimi’nden sonra Türkiye’ye kaçan Kuvvet Komutanı’nın açıklamalarıyla ilgili haber yaptı. İran’daki generallerin, “Humeyni hareketinin irticanın ta kendisi olduğunu anlamalarının iş işten geçtikten sonra gerçekleştiğini” anlatarak; “erken uyanma”nın gereğini ve önemini hatırlattı.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">2 Ekim 1996 tarihinde başlayıp Mısır, Libya ve Nijerya’yı içine alan Afrika gezisi; söz konusu çevrelerin rahatsızlığını daha da artırdı. 24 Ekim 1996’da, Erbakan’ın daveti üzerine İstanbul’a gelen 8 İslam ülkesinin Devlet Başkanları tarafından D-8’in kurulması ve İslam Ortak Pazarı, İslam NATO Gücü, İslam Dinarı gibi konuların konuşulması ise tepkileri tetikledi ve tavan yaptırdı.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">3 Kasım 1996’da, Türkiye kamuoyu; “derin devlet” yapılanmasını ortaya çıkaran “Susurluk Kazası”na şahit oldu. Olayın içinde, DYP Şanlıurfa Milletvekili Sedat Bucak’ın da bulunması hükümet ortaklarından birini zor durumda bıraktı; İçişleri Bakanı Mehmet Ağar istifa etti ve koltuğuna Meral Akşener oturtuldu. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">RP Kayseri Belediye Başkanı Şükrü Karatepe’nin, 10 Kasım’la ilgili sözleri; gazetelerin manşetlerine düştü. Cımbızla çekilen “İçim kan ağlayarak törenlere katıldım” cümlesi; yeni bir krize dönüştü.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">7 Aralık 1996 tarihinde DGM Savcısı Nuh Mete Yüksel; Başbakan Erbakan ve Çalışma Bakanı Necati Çelik hakkında, “suç duyurusu”nda bulundu. O günlerde, ana akım medya organları da üst üste; “Taksim’e cami yapılacak, Ayasofya ibadete açılacak, 500 tarikat 5 bin şeyh var, defileler yasaklanıyor” gibi köpürtme manşetler atıyordu.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">10 Aralık 1996’da toplanan Rektörler Komitesi; Hükümet’e sert uyarılarda bulundu. Komite’nin hazırladığı “deklerasyon”; YÖK Başkanı Kemal Gürüz tarafından okundu. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">28 Aralık 1996 tarihinde; Aczimendiler’in lideri Müslim Gündüz üzerinden, bir “irtica kampanyası” başlatıldı. Tamamı kurgusal kumpas niteliğindeki Fadime Şahin ve Ali Kalkancı operasyonlarıyla;<span class="Apple-converted-space">  </span>kamuoyunda oluşturulan “irtica algısı” iyice zıplatıldı. Cepheyi genişletmek ve güçlendirmek için; işçi sendikaları da sürece katıldı. 5 Ocak 1997’de, Türk-İş’in öncülüğünde; “hükümete uyarı” mitingi yapıldı. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">7 Ocak 1997’de, 28 Şubat Cuntası tarafından; DYP Milletvekillerinden bazılarının, partilerinden istifa etmeleri sağlandı. İstifa ettirilen milletvekilleri; Hüsamettin Cindoruk’un liderliğinde kurulan yahut kurdurulan Demokratik Türkiye Partisi’nde toplandı.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">11 Ocak 1997’de, Erbakan’ın Başbakanlık resmi konutunda bazı din adamları ile kanaat önderlerine iftar yemeği vermesi, medya aracılığıyla abartılı bir şekilde yorumlanarak; yeni bir “irtica algısı” oluşturuldu. 16 Ocak 1997’de, CHP Genel Sekreteri Adnan Keskin ve 33 Milletvekili tarafından; 21 Ocak 1997’de de Atatürkçü Düşünce Derneği tarafından,<span class="Apple-converted-space">  </span>Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na “suç duyurusu”nda bulunuldu. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Arkasından, dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel de oyuna girdi. 17 Ocak 1997 tarihinde, Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı tarafından; kendisine “irtica brifingi” verildi.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">24 Ocak 1997’de, Başbakan Erbakan’ın Kayseri ziyareti sırasında, partisinin il teşkilat mensuplarının tek tip elbise giymeleri ve başlarına bere takmaları Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından Siyasi Partiler Yasası’na aykırı bulunarak; İl Yönetim Kurulu’nun, 30 gün içinde görevden el çektirilmesi istendi. Ayrıca “fesih işleminin yapılmaması halinde, parti hakkında kapatma davası açılacağı” belirtildi.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">26 Ocak 1997 tarihinde, Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanları tarafından; Gölcük Donanma Komutanlığı’nda, 3 gün devam eden “olağanüstü askeri şura” toplandı. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">28 Ocak 1997’de, Danıştay; Bakanlar Kurulu’nun memurların mesai saatlerinin Ramazan ayına göre düzenlenmesiyle ilgili kararnamesini “laikliğe aykırı” bularak, “yürütmenin durdurulması” kararı aldı.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">31 Ocak 1997 günü Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı, MGK Genel Sekreteri Orgeneral İlhan Kılıç ve MİT Müsteşarı Sönmez Köksal; Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’i ziyaret ederek, endişelerini paylaştılar. Birlikte; “Taksim’e cami, başörtüsü, Ramazan mesaisi” gibi konuları konuşup tartıştılar.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Aynı gün, RP’li Sincan Belediyesi’nin Filistin’le Dayanışma Gecesi düzenlemesi ve programa İran Büyükelçisi’nin de iştirak etmesi; sosyal, siyasal ve hukuki bir “kriz” haline getirildi. Belediye Başkanı Bekir Yıldız, önce gözaltına alındı; sonra DGM tarafından yargılanıp 4 yıl 7 ay hapis cezası verildi.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">1 Şubat 1997’de Başbakan Erbakan; “başörtüsü sorunu”na çözüm üretmek için idari bir adım attı. Bazı kesimlerden gelen itiraz seslerine ve DYP’li bakanlardan bir kısmının “imzalamayız” demelerine rağmen; “üniversitelerde başörtüsünü serbest bırakan kararname”yi, Bakanlar Kurulu’nda imzaya açtı.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">4 Şubat 1997’de Başbakan Erbakan, ortamı yumuşatmaya yönelik bir açıklama yaparak; “Biri hataen<span class="Apple-converted-space">  </span>bir resim asarak, bu ülkeyi yıkamaz” dedi. Aynı gün, 20 tank ile 15 zırhlı araç Sincan’ın şehir merkezinden geçiş yaptı; Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral Çevik Bir’in, Washington’da, Türk-ABD Konseyi kapanış balosundaki konuşmasında, “demokrasiye balans ayarı yapıldığı” ifade edildi.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Ayrıca Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in imzasıyla İçişleri Bakanlığı’na bir yazı gönderilerek; “Belediyelerdeki kökten dinci kadrolaşmaların, derhal inceleme altına alınması” istendi. Bunun ardından, dönemin İçişleri Bakanı Meral Akşener tarafından valilere, “acele ve önemli” kaydıyla talimat gönderildi. Aynı günlerde, ANAP Genel Başkanı Mesut Yılmaz; “Türkiye kaosa sürükleniyor” mesajı vererek, “güçbirliği yapmaya hazırız” dedi. DTP Genel Başkanı Hüsamettin Cindoruk ise “RP’nin, düzeni silahla değiştireceği”ni söyledi.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">7 Şubat 1997 tarihinde, İstanbul’da bulunan üniversitelerin öğretim üyeleri; “iktidarın üniversitelerden elini çekmesi”ni istediler. İlaveten; “Türkiye Cumhuriyeti’ni yıkmak isteyenlerle mücadele edeceklerini” söylediler.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">15 Şubat 1997’de, Cunta’nın yönlendirmesiyle Ankara’da, “şeriata karşı kadın yürüyüşü” yapıldı. Söz konusu yürüyüşe; TBMM Başkanvekili Uluç Gürkan ile CHP Genel Başkanı Deniz Baykal da katıldı.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">25 Şubat 1997 tarihinde Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Güven Erkaya; “İrtica, PKK’dan daha büyük bir tehlikedir” dedi. 26 Şubat 1997’de ise Cumhurbaşkanı Demirel, Başbakan Erbakan’a, rejim<span class="Apple-converted-space">  </span>konusundaki endişelerini dile getiren bir “uyarı mektubu” gönderdi. Aynı gün; TÜRK-İŞ, DİSK ve TESK tarafından “rejime yönelik tehditlere karşı güçbirliği” kararı alındı. İstanbul Kadın Kuruluşları Birliği tarafından ise “laiklik için eylem” başlatıldı.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">28 Şubat 1997 tarihinde yapılan ve 9 saat süren Milli Güvenlik Kurulu toplantısında; 18 maddelik “28 Şubat Kararları” alındı. Böylece “postmodern darbe”nin uygulama sürecine geçilip; “rejim aleyhtarı irticai faaliyetlere karşı alınması gereken tedbirler”, kamuoyuna açıklandı.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Kararlar, ayrıntılı düzenlemelerden ziyade; bir “genel çerçeve” çiziyordu. Uygulayıcı mercilere; geniş bir “irade ve inisiyatif kullanma” imkânı veriyordu.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Ana mesaj ve muhteva; “din hizmeti veren yahut dindar bilinen kişilerin ve kurumların devletten ve toplumdan tasfiye edilmesi, direnenlerin cezalandırılarak pasif hale getirilmesi” şeklinde özetlenebilirdi. Bir “cadı avı” sürecinin fitili ateşlenmişti; her zaman, her yerde, herkesin başına her şey gelebilirdi. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Başbakan Erbakan, bu maddeleri ağır ve abartılı bularak; kararları imzalamama konusunda direndi. Darbenin askeri kanadını oluşturan komutanlar ise; 20 maddelik bir “talepname” ile Hükümet’in icraata geçmesini istedi.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">2 Mart 1997’de, “Ordu ile uyum içindeyiz” açıklaması yapan Başbakan’a; Genelkurmay Genel Sekreteri Tümgeneral Erol Özkasnak, “Ordu, Atatürk’e inananlarla uyum içindedir” cevabını verdi.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Başbakan Yardımcısı ve DYP Genel Başkanı Tansu Çiller; MGK kararlarını imzalaması için Erbakan’ı ikna etmeye çalıştı. DYP’nin önde gelen isimleri ise; 3 Mart 1997 tarihinde, “hükümetten çekilme” çağırısı yaptı.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">“Demokratik sisteme destek” için siyasi partileri ziyaret eden ve fakat eli boş dönen Başbakan, mevcut “parlamenter düzen”e vurgu yaparak; “Hükümet, TBMM’de kurulur, MGK’da kurulmaz” dedi. Cunta yanlısı STK’lar, birlikte bir açıklama yapıp; MGK kararlarının uygulanmasını istedi.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">O günlerin sembolik ifadesiyle, “savunan adam” yahut “direnen adam” Erbakan, son bir hamle yaparak; 5 Mart 1997 tarihinde, MGK kararlarının, TBMM’de tartışılmasını istedi. Meclis Başkanı Mustafa Kalemli anında cevap vererek; “MGK kararlarının muhatabı Hükümet’tir, bunları kesinlikle TBMM’de tartıştırmam” dedi.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Ayrıca işçi ve işveren sendikaları ve konfederasyonları da darbenin ve darbecilerin arkasında vaziyet aldılar. Hep bir ağızdan; MGK kararlarına tam destek verdiklerini açıkladılar. Bunun üzerine Erbakan, MGK kararlarını imzalamaktan başka çare kalmadığını gördü. Önce imzaladı, sonra muhtemelen uygulama sürecinin inisiyatifini ele geçirmek amacıyla RP’li iki bakan ile DYP’li bir bakandan oluşan “Uygulama Komitesi”ni<br />
kurdu.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">7 Mart 1997 tarihinde; Cumhurbaşkanı Demirel, “gereğine ve önemine binaen” bir kez daha devreye girdi. MGK kararlarının arkasında olduğunu belirterek; “Uygulanmaması durumunda, uygulamayanlar sorumlu olurlar” dedi.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">25 Mart 1997’de ise; Genelkurmay Başkanı Karadayı, MGK kararlarının “tavsiye” değil “talimat” olduğunu hatırlatma gereği duydu. Böylece; MGK’nın, Meclis’in ve Hükümet’in üzerinde bir merci olduğunu açıkça ifade etmiş oluyordu. 26 Mart 1997’de Sağlık Bakanı Yıldırım Aktuna tüm illere, “türban yasağı” genelgesi gönderdi.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">31 Mart 1997’de, 28 Şubat’tan sonraki ilk MGK toplantısı yapıldı. Toplantı sonrasında, Genelkurmay İkinci Başkanı Çevik Bir’in ağzından; laiklik karşıtı akımlarla mücadele etmenin TSK’nın birinci önceliği olduğu belirtilerek, “ilk hedefin irtica olduğu ve olacağı” açıklandı.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Hazırlık sürecinde, Hükümet karşıtı tavırlarıyla dikkati çeken TÜSİAD; darbecilerin arkasında olduklarını bildirdi. 4 Nisan 1997 tarihli açıklamasında; “MGK sivillerin boşluğunu doldurdu” dedi. 13 Nisan 1997’de tüm valiler, “laiklik zirvesi” için Ankara’ya çağırıldı.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">16 Nisan 1997 tarihinde; FETÖ lideri Fetullah Gülen de katıldığı bir televizyon programında, “darbecilere destek” açıklaması yapmıştı. “Askerlerin daha demokrat olduklarını, İslami usullere göre değerlendirildiğinde bir bakıma içtihat yaptıklarını ve hata etmiş olsalar bile sevap kazanacaklarını” belirtmiş; REFAH-YOL Hükümeti ile ilgili çağırısını haber yapan gazeteler, “Beceremediniz, emaneti iade edip çekilin” diye manşet atmıştı.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">26 Nisan 1997 tarihli MGK toplantısında; “irtica ile mücadele” çalışmalarını yakından takip etmek için “İzleme Komitesi” kurulması kararlaştırıldı. Arkasından, Türkiye genelinde; kılık-kıyafet mevzuatına aykırı davrananlarla ilgili olarak yaygın operasyonlar başlatıldı.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">21 Mayıs 1997 tarihinde Yargıtay Başsavcısı Vural Savaş tarafından; Refah Partisi hakkında, “laiklik karşıtı eylemlerin odağı haline geldiği ve ülkeyi iç savaşa doğru sürüklediği” iddiası ile “kapatma davası”<br />
açıldı. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">27 Mayıs 1997’de olağanüstü toplanan Yüksek Askeri Şura (YAŞ) kararlarıyla; “namaz kıldıkları” veya “eşlerinin başörtülü oldukları” gerekçesiyle “mürteci” ilan edilen 161 subay ve astsubay ordudan atıldı.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">7 Haziran 1997 tarihinde Genelkurmay Başkanlığı tarafından, dindar ve muhafazakâr bilinen bazı özel sektör firmalarının “sakıncalı” oldukları belirtilerek; “irticai faaliyetlere destek oldukları” iddiası ile “ambargo” uygulamasına tabi tutulacakları ilan<br />
edildi. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">10 Haziran 1997’de Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay Başkanları ve üyeleri Genelkurmay Başkanlığı’na çağırılarak; kendilerine, “irtica brifingi” verildi. 11 Haziran 1997 tarihinden itibaren; bu “irtica brifingleri”ne basın mensupları, STK yöneticileri ve üniversite rektörleri de dâhil oldular. Açık ve net bir şekilde; “darbe sürecine destek” talimatları aldılar.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Aynı günlerde, Genelkurmay İç Güvenlik Hareket Dairesi bünyesinde; Batı Çalışma Gurubu (BÇG) adlı yeni bir birim kuruldu. Her tarafa yazılı talimatlar gönderilerek; kişilerin ve kurumların mahrem alanlarına ve konularına bile fütursuzca müdahil olan özel ekipler oluşturuldu.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Vakıflara, derneklere, okullara, yurtlara, camilere, Kur’an kurslarına baskınlar yaptılar. Sonradan ele geçirilen belge ve bilgilerden anlaşıldığına göre; toplam 6 milyon civarındaki insanı fişleyip, “sakıncalı” olduklarına dair kayıtlar tuttular.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">18 Haziran 1997 tarihinde; her bakımdan baskı ve tehdit altına alınarak “hükümsüz” hale getirilen Hükümet, istifasını sundu. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, yeni hükümeti kurma görevi için; ikinci partinin Başkanı Tansu Çiller’i değil, üçüncü partinin Başkanı Mesut Yılmaz’ı uygun buldu. 30 Haziran 1997’de, 28 Şubat Cuntası’nın direktifleriyle; Yılmaz, Ecevit, Cindoruk işbirliğiyle ANASOL-D Hükümeti<br />
kuruldu.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">İçişleri Bakanlığı ile Genelkurmay Başkanlığı arasında, “Emniyet, Asayiş, Yardımlaşma” (EMASYA) protokolü imzalanarak; sivil bürokrasi de askerin kontrolüne verildi. 16 Ağustos 1997’de, Başbakan Mesut Yılmaz, “Siyasi hayatıma mal olsa da bu yasayı geçireceğim”<span class="Apple-converted-space">  </span>dediği ve “kesintisiz zorunlu eğitim”i 8 yıla çıkaran yasayı; TBMM’den geçirdi. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">30 Ağustos 1997’de Jandarma Genel Komutanlığı görevini devreden Teoman Koman; giderayak son bir mesaj verdi, “Esas önemli tehlike, PKK’dan bile daha tehlikeli olan irticadır” dedi.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">10 Eylül 1997’de Batı Çalışma Gurubu (BÇG) adına bir açıklama yapıldı. “Sabah namazı çıkışlarında yapılan gösteriler devam ederse ve irtica tehlikesi sürerse, Atatürk ne yaptıysa onun yapılacağı” kamuoyuna hatırlatıldı.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Ahmet Necdet Sezer’in başkanı olduğu Anayasa Mahkemesi’nin 16 Ocak 1998 tarihli “kapatma kararı”yla; Refah Partisi’nin siyasi hayatı sona erdi. Necmettin Erbakan ve arkadaşları; “siyasi yasaklı”<span class="Apple-converted-space">  </span>haline getirildi. Bu karardan bir ay kadar önce (17 Aralık 1997’de); Fazilet Partisi kurulmuştu. Milli Görüş Hareketi’nin siyasi mücadelesi; yeni parti üzerinden devam ettirilmiş oldu.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">24 Mart 1998’de Hükümet, “İrtica ile Mücadele Yasa Tasarısı”nı Meclis’e sevk etti. Gazeteler bu haberi; “irticaya karşı topyekûn savaş” manşetiyle verdi. 2 Nisan 1998’de, İçişleri Bakanı Murat Başeskioğlu, 300 belediye başkanı hakkında “soruşturma” başlattı.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">21 Nisan 1998’de RP’li İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Tayyip Erdoğan; 12 Aralık 1997’de Siirt mitinginde, ders kitaplarında bile bulunan bir şiiri okuduğu için Diyarbakır DGM tarafından 10 ay hapis cezasına mahkûm edildi. Bazı gazetelerin, “Artık muhtar bile olamaz” diye manşet attıkları Erdoğan; belediye başkanlığı görevini bırakarak, 26 Mart 1999’da cezaevine girdi. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">24 Mayıs 1998’de, vakıf yöneticilerinin evlerine seri baskınlar düzenlendi. Her birisi, gece yarısı Emniyet’e götürülüp hesaba çekildi. 9 Temmuz 1998’de, ülkenin Milli Askeri Stratejik Konsepti (MASK) değiştirildi; yeni düşman, “yeşil sermaye” olarak tanımlandı. İslami kesime ait şirketler aleyhine yıpratma kampanyaları başlatıldı.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Aralık 1998 sonuna kadar, toplam 626 TSK mensubu ordudan ihraç edildi. Büyük çoğunluğunun gerekçesi, “irtica” olarak belirtildi. 9 Ocak 1999’da, Harp Akademileri Komutanlığı tarafından hazırlanan kitapta; “irticaya karşı yeni bir Kurtuluş Savaşı” başlatmanın gereği ve önemi vurgulandı.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">3 Mayıs 1999’da, Merve Kavakçı’nın Meclis’te başörtülü olarak yemin etmesi engellendi. Bülent Ecevit, “Şu kadına haddini bildirin” dedi; Süleyman Demirel, “ajan-provokatör” olduğunu söyledi.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">10 Mayıs 1999’da İstanbul Valisi Erol Çakır, İl Emniyet Müdürü Hasan Özdemir ve 1. Ordu Komutanı Çevik Bir; medya patronu Aydın Doğan’ı Çamlıca’daki evinde ziyaret ederek, 4 saat görüştüler. 29 Temmuz 1999’da, Danıştay tarafından; “sarı basın kartlarında türbanlı fotoğraf kullanılamayacağı”na dair, resmi görüş bildirildi.<span class="Apple-converted-space">  </span>17 Ekim 1999 tarihinde, “İHL öğrencilerinin türbanla derslere girmesi” yönünde karar veren Bursa 2. İdare Mahkemesi Başkanı Sabri Ünal; görevinden alınarak daha pasif bir göreve getirildi.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">28 Şubat sürecinin siyasi, askeri ve hukuki operasyonları; 3 Kasım 2002 seçimlerine ve AK Parti iktidarının ilk dönemlerine kadar devam ettirildi. 22 Mayıs 2013’te açılan “28 Şubat Davası”, 13 Nisan 2018’de sonuçlandı; darbe sanıklarından 21 kişi için “müebbet hapis”, 68 kişi için “beraat”, 10 kişi için “zaman aşımı”, 4 kişi için “ölüm nedeniyle davanın düşmesi” kararı verildi.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Ancak uydurma iddialarla hapse mahkûm edilenlerden; halen içeride yatanlar var. İdari kararlarla mağdur edilenler ise; uğradıkları haksızlıkları, adaletsizlikleri sineye çekip kabullenmiş oldular.</span></p>
<p class="p5"><span class="s1"><b>Örgün ve Yaygın Eğitim Alanındaki Acımasız Uygulamalar</b></span></p>
<p class="p4"><span class="s1">28 Şubat Cuntası’nın temel amacı; hayatın bütün alanlarında ve konularında, yerli-milli-dini olan herkesi ve her şeyi acımasızca tasfiye etmekti. Bu hal ve gidiş; gerekirse “bin yıl” kadar sürecekti. Fakat uygulamalar; daha çok örgün ve yaygın eğitim alanında yoğunlaştırıldı. Bir yandan yetişkinler yeni düzene uydurulmaya çalışılırken; öte yandan, her yaş ve seviyedeki çocuğun ve gencin, tornadan çıkmış gibi tek tip yetiştirilmesi planlandı.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Eğitime vurulan ilk darbe; zorunlu eğitimin 8 yıla çıkarılması oldu. Bir yandan İHL’lerin orta kısımları devre dışı kaldı; öte yandan, çocukları erken yaşta Kur’an kurslarına göndermek imkânsız hale geldi. Zaten, tüm liselerin orta kısımlarıyla birlikte; ilkokul sonrasına hitap eden Kur’an kurslarını da kapattılar. Ayrıca din eğitimi alanında gönüllü hizmet veren vakıfları ve dernekleri de mühürleyip, devre dışı<br />
bıraktılar.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Meslek Lisesi öğrencilerini ve mezunlarını, üniversite sınavlarında “engelli” yahut “dezavantajlı” duruma düşürmek için “katsayı” uygulaması getirildi. Aslında amaç İmam Hatiplilerin önünü kesip yükseköğretime geçmelerini engellemekti; bu yolda diğer meslek lisesi mezunları da feda edildi.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Çünkü dinin ve dindarın önüne engeller çıkarıp, olabildiğince tasfiye edilmesi; 28 Şubat Cuntası tarafından, “stratejik hedef” olarak görülmüştü. Bu hedefe büyük ölçüde ulaşmış olmalılar ki zamanla Kur’an kurslarının içleri boşaldı, İHL’lerin kontenjanları 500 binden 150 bine kadar düştü.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Orta öğretimde ve yükseköğretimde uygulanan “türban” yahut “başörtüsü yasağı” yüzünden yüzbinlerce genç; kayıt yaptıramama, derse ve sınava girememe, karne ve diploma alamama, ödül yahut mezuniyet törenlerine katılamama engelleriyle karşılaştılar. Hatta idari kararlarla okullarından atılıp; “eğitim hakkından mahrum edilme” cezasına çarptırıldılar.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Okul önlerinde günler, haftalar, aylar, yıllar süren “umut nöbetleri” tutuldu. Üniversitelerin kapalı kapılarının ardında; genç kızları, inançlarından ve ibadetlerinden vazgeçirmeye çalışan “ikna odaları” kuruldu. Bu konuda İstanbul Üniversitesi Rektörü Kemal Alemdaroğlu ile Rektör Yardımcısı Nur Serter; psiko-sosyal baskının her türlüsünü denediler. Kraldan çok kralcı kesilip; “psikolojik savaş”ın rol modeli olmaya yeltendiler.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Bazıları kahren ve kerhen başlarını açtılar; bazıları ikili oynamayı kabullenerek peruk takmak zorunda kaldılar. Bu arada, sakal ve benzeri görsel unsurlar nedeniyle “dinci” tanımına dâhil edilen erkek öğrenciler de baskılardan ve yasaklardan nasiplerini aldılar. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Yasaklar, engeller; açık öğretim kurumlarını da içine alacak şekilde genişletildi. Açık Öğretim Fakültesi sınavlarına başörtülü girmeyi başaran kız öğrencilere; cevaplarına bakılmaksızın “sıfır” verildi. İHL’lerde ve İlahiyat Fakültelerinde bile tavizsiz uygulanan bu yasağa karşı; Türkiye genelinde, demokratik eylemler yapıldı. Söz konusu eylemlere katılanlar, güvenlik kuvvetlerinin sert müdahalelerine muhatap oldular; binlerce insan gözaltına alındı, bazıları tutuklanıp idamla yargılandı.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Bir yol bulabilenler, engelleri aşmaya muvaffak olabilenler; yurtlarından ve yuvalarından uzak kalmayı göze alarak, yabancı ülkelerdeki okullara gittiler. Bunu başaramayanlar ise acılarını içlerine akıtıp, hayallerini ve ideallerini terk ettiler.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Yüksek Öğretim Kurumu (YÖK), mağduriyetin kapsama alanını genişletmek için; başta Ezher Üniversitesi olmak üzere, İslam ülkelerinde okuyup diploma alanların “denklik” belgelerini iptal etti. Çok sayıda gencin ve yetişkinin mezuniyetleri yok sayılıp, müktesep hakları ellerinden alındı; emekleri boşa gitti.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Şüphesiz, 28 Şubat sürecinin eğitim sektöründeki mağdurları arasında; öğretmenler ve idareciler de vardı. Kimileri atanamıyor, kimileri soruşturmalarla taciz ediliyor, kimileri en üst seviyeden disiplin cezaları alıyor, kimileri istifa etmek zorunda bırakılıyor, kimileri de memuriyetten atılıyorlardı.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">YÖK Disiplin Kurulu tarafından; 1997-2000 yılları arasında toplam 139 personel, “kılık-kıyafet yönetmeliğine muhalefet” gerekçesiyle “kamu görevinden men” edildi. Milli Eğitim Bakanlığı tarafından; 1997-2001 yılları arasında aynı gerekçeyle 3.527 öğretmenin görevine son verildi. Aynı tarihlerde, benzer sebeplerle; toplam 33.271 öğretmen hakkında “soruşturma” açıldı. Bunlardan 11.890’ı, muhtelif “disiplin cezaları” aldı. Bu arada, yaklaşık 11.000 öğretmen; baskılara dayanamayıp, “istifa” etme yolunu seçti. Ayrıca toplam 4.625 MEB personeli; fişlenerek “sakıncalı” ilan edildi.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Dindar kesimin özel okullarına ve yurtlarına; Batı Çalışma Gurubu (BÇG) elemanları tarafından ani baskınlar yapıldı. Kadrolar fişlendi, mimlendi; kurumların bir kısmına muhtelif cezalar verildi, bir kısmı kapatıldı.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Hamiyetperver kişiler ve kurumlar; sosyal ve psikolojik, dini ve ekonomik mağduriyetleri asgariye indirmek için özel organizeler yapma ihtiyacı duydular. Belki derde deva, sadra şifa anlamına gelmedi; ama hiç olmazsa sosyal bünyenin kan kaybını azaltmış oldular.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">28 Şubat’ın “darbe” olduğu tescil edilmiş, sorumluları yargılanıp cezalar verilmiş olmasına rağmen; arkasında bıraktığı mağduriyetler devam ediyor. Dökülen kabını doldurmaz, dolduramaz; ama gene de kaybettiklerinin hiç olmazsa bir kısmını geri kazanmayı ümit eden mazlumlar ve mağdurlar, devletten “telafi uygulamaları” bekliyor.</span></p>
<p class="p6"><span class="s1"><b>Yüreklerde Yara Açan Hatıralar</b></span></p>
<p class="p4"><span class="s1">28 Şubat sürecinin; şiirlere, hikâyelere, romanlara, filimler, dizilere, belgesellere, yüksek lisans ve doktora düzeyindeki akademik çalışmalara konu olabilecek binlerce hatırası var. Aldığımız yaraların bir kısmı kuruyup kabuk bağladı; fakat bazıları, kanamaya devam ediyorlar. Özellikle kendi cephemizden yahut yakın çevremizden aldığımız darbeler; yıllar sonra bile acısını hissettiriyor. Düşmanın attığı taş değip geçiyor; dostun attığı gül perişan ediyor. Bu bağlamda; iki acı hatırayı paylaşmış olalım. Darbeleri ve direnişleri tahlil ederken; zayıf yanlarımızın ve yönlerimizin de farkına varalım.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Ak koyun, kara koyun; geçit ağzına gelince belli olur. Her zorluk, bir imtihandır; başa gelince, kimi geçer kimi kalır. Darbeci deccalların “Müslüman avı”na çıktıkları günlerde; dindar kesime ait bir özel okulun başında bulunuyorduk. Ağzımız dolu kan olsa bile “kızılcık şerbeti içtik” diyor; savaş ortamındaki cephe komutanı gibi davranmak zorunda kalıyorduk. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Milli Eğitim Bakanlığı’nın tetikçi ve tedhişçi müfettişleri; “Demokles’in kılıcı” gibi, başımızın üzerinde sallanıp duruyordu. Batı Çalışma Gurubu’nun acımasız zebanileri; kraldan çok kralcı kesilip, canımızı yakmak için fırsat kolluyordu. Buluğ çağına giren kız öğrencilerimiz arasında; başı örtülü olanlar vardı. Okula öyle geliyor, sınıfa öyle giriyorlardı. Kıyafet Yönetmeliği’ne uymak ve uydurmak için; Allah’ın emrine aykırı davranacak değildik. Ancak mevzuatı lehimize kullanıp; savunma gücümüzü artıracak tedbirler alabilirdik.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Bir yol haritası çizip; adım adım uyguladık. İdarecilere, öğretmenlere, öğrencilere, öğrenci velilerine resmi yazılar yazıp “uyarmış gibi” yaparak; evrak düzenledik, dosya hazırladık. Bundan dolayı zorluk çıkarıp; imza atmaktan çekinen velilerimiz oldu. Kimileri, “fişlenmek”ten korkup kaçak güreşti; kimileri, aleyhimizde fitne çıkarıp dedikodu yapmaya koyuldu.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Kırizi çözmek için; özel bir toplantı organize ettik. İki ehil ve güvenilir avukat ile iki ehil ve güvenilir Milli Eğitim Müfettişi’ni; söz konusu velilerimizle bir araya getirdik.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Aramızda istişare edip; birlikte bir sonuca varacaktık. Onların, “hasta olma” riskini kabullendikleri yerde; biz, “ölme” riskini göze alacaktık. Saatler süren yoğun ve yorucu müzakerelerden sonra bir istikamet çizildi. Öğrenci velilerinin, İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü’ne birer “dilekçe” vererek; Okul İdaresi’ni “şikâyet” etmelerine karar verildi.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Özet olarak; “Temel eğitim, zorunlu eğitimdir ve Anayasa’nın teminatı altındadır; hiç kimse, hiçbir gerekçeyle engelleyemez. Ancak Okul İdaresi; Kıyafet Yönetmeliği’ni gerekçe göstererek, çocuklarımızın eğitim hakkını engelliyor. Bundan dolayı; kendilerinden şikâyetçiyiz” diyeceklerdi. Ayrıca yasal hakka atıfta bulunarak dilekçelerine, hukuki süresi içinde “cevap” verilmesini isteyeceklerdi.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Şayet kendilerine, “Olmaz öyle şey, engelleyemezler” cinsinden bir cevap verilirse bu, bizim aradığımız çözüm olurdu. Okul İdaresi’ne hak veren, engellemeyi meşru gören bir cevap verilirse o zaman sıra hukuki süreci başlatmaya gelirdi. Bu durumda; avukat arkadaşlara “vekâlet” vereceklerdi. Dava sonuçlanıncaya kadar; “bedelsiz hizmet” alacaklardı. Ertesi gün, ertesi hafta, ertesi ay, ertesi yıl; bir Allah’ın kulu, o dilekçeyi vermedi. Bizi, “derya”da boğulmaya teşvik edenler; bilek hizası kadar “dere”ye girmedi.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Aynı günlerde, kartel medyasının “tetikçi” muhabirlerinden biri; kurumumuz hakkında “soruşturma” açıldığı ile ilgili “çakma” haber yaptı. Aslında henüz öyle bir şey yoktu; fakat o, pusuda bekleyen avcılara işaret verip “pas” attı.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Haberin çıktığı gün; “kökten dinci” bir gazetenin eğitim muhabiri, telefonla arayıp görüşmek istedi. Bu konuyla ilgili olarak; “karşı haber” yapmak istediğini söyledi. Münasip bir dille ve üslupla; hakkımızda herhangi bir soruşturma açılmadığını, haberin kasıtlı ve yalan olduğunu izah ettik. “Yalan haberi esas alarak, karşı haber yapılması; bizim lehimize değil, aleyhimize olur” dedik.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Buna rağmen ısrar edip; görüşebileceği daha yetkili birisinin olup olmadığını sordu. Hiçbir izaha itibar etmeden; ille de karşı haber yapmak istiyordu. “Eğer dost iseniz; gölge etmeyin, başka ihsan istemeyiz. Düşman iseniz; sizin nerede, ne zaman, ne yapacağınızı biz bilemeyiz” demek zorunda kaldık. Kullanılan dilden ve üsluptan, takınılan tarzdan ve tavırdan; başımıza iş açılacağını anladık.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Ertesi gün; birinci sayfadan manşet atıp, dolu dolu haber yaptılar. Adımıza “açıklama” cümleleri kurarak ve bir habere üç yalanı sığdırarak; bilerek, isteyerek “iftira” attılar. Düzelttirmek, “tekzip” ettirmek için çalmadığımız kapı, görüşmediğimiz yetkili kalmadı. Kime, ne söylemişsek; derdimize deva olmadı.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">“Bunun, sizin kişisel ve kurumsal kimliğinizle alakası yok; gazetenin yayın politikasıyla ilgili” dediler.<span class="Apple-converted-space">  </span>Hatta bu işin peşini bırakmazsak; daha kötüsünü yapacaklarını söylediler.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Milli Eğitim Bakanlığı; “basında çıkan haberler” üzerine hakkımızda “inceleme/soruşturma” başlatma kararı aldı. Sürecin sonunda, “irtica odağı” ilan edildik; üç okuldan biri ayırılarak başkalarına bırakıldı, ikincisi kapatılmak üzereyken devredilerek kurtarıldı, üçüncüsü henüz yeni açıldığı ve hakkında yeteri kadar dosya tutulamadığı için elde kaldı.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Çok geceler, gözümüz ve gönlümüz uyku tutmadı; sabahlara kadar kıvrandık. “Yüksek idealler ile alçak gerçekler arasındaki korkunç mesafe, insanı çıldırtmaya yetecek kadar büyük bir gerilimdir” cümlesini tekrar ederek; Müslümana gavur eziyeti yapanlarla, yaramıza tuz-biber atanları birlikte andık.</span></p>
<p class="p6"><span class="s1"><b>Darbe Sürecinin Dış Bağlantıları</b></span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Mesleki yönden uluslararası medya takibi yapan “gazeteci”, siyasi yönden oldum olası “CHP’li”, ideolojik yönden “sosyal demokrat”, dini yönden muhtemelen “ateist” olan bir hemşerimizle zaman zaman şahsen ya da telefonla görüşüyoruz. Kendi tabiriyle “demokrasi zemini”nde buluşup; muhtelif konuları konuşuyoruz.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">27 Mayıs 2013’te başlayıp, iki ay kadar devam eden “Gezi Parkı Olayları”nın dördüncü gününde; cep telefonundan bizi aradı. Olayların sebepleri ve muhtemel sonuçları konusunda; bir bakıma nabzımızı yokladı.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Henüz fotoğraf netleşmediği için mümküne ve muhtemele dair öngörülerimizi paylaşıp; olabildiğince tedbirli cevaplar verdik. “Uluslararası medya takibi” konusundaki uzmanlığına vurgu yaparak; kendi yorumunu dinlemek istedik. Zaman zaman kendisini gösteren “ulusalcı” damarını öne çıkararak; beklemediğimiz cevaplar verdi.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">“Bu işin ağaçla, parkla, çiçekle, böcekle alakası yok; tam bir kalkışma. Nokta hedefi Erdoğan ve ekibi. Sadece iç muhalefetin marifeti değil; dış destekler de var. Bu ilk de değil, son da olmayacak; fırsat buldukça yeniden yeniden kalkışacaklar” dedi.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Öncekiler ve sonrakiler gibi; 28 Şubat postmodern darbesinin de dış bağlantıları vardı. Milletin adamlarının iktidar olmasını istemiyor; temsil ettiği değerlere karşı çıkıyorlardı.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">İsrail aşılı Amerikan lobisinin ilk işareti; Ekim 1996’da verildi. Dönemin ABD Dışişleri Bakanı Warren Christopher tarafından; hem Türkiye’deki Amerikan Büyükelçiliklerine hem de Türkiye’ye komşu bazı ülkelerdeki büyükelçiliklere meşhur kripto gönderildi. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Türkçesi, Recai Kutan tarafından, TBMM Darbe ve Muhtıraları Araştırma Komisyonu’na sunulmuş; orijinalinin rahmetli Necmettin Erbakan’ın özel arşivinde olduğu belirtilmişti. Söz konusu kriptoda; büyükelçiliklere şu mesajlar verilmişti:</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">“Departmanlarımız; Türk Hükümeti’nin, milli eğilimlerinden ve Başbakan Erbakan’ın ideolojisinden ilham alarak dış politikayı Batı’dan ayırıp Arap ve Müslüman dünyasına doğru yeniden yönlendirmesinden dolayı derin endişe içerisindedir. Kanaatimizce; Türkiye’nin İran, Irak, Libya, Nijerya ve Sudan ile bağlarını kuvvetlendirme konusundaki mevcut tutumu, bizim milli menfaatlerimize aykırıdır. Doğru Yol Partisi, Erbakan’ın radikal İslami söylemlerini ılımlılaştırmada başarılı olamadığına göre; kendisinin Refah Partisi ile koalisyonu verimsiz görünmektedir. Biz inanıyoruz ki; Tansu Çiller’in koalisyondan çekilmesi, Erbakan’ı düşürür ve ülkeyi erken genel seçimlere götürür. Sonuç kesin olmamakla birlikte Refah Partisi, büyük bir ihtimalle seçimlerden eskisinden daha güçlü olarak çıkacaktır. Türkiye, Birleşik Devletler’in anahtar stratejik ortağı olarak kalmak mecburiyetindedir ve onun bu pozisyonunu devam ettirmekteki başarımız, bizim milli menfaatlerimizi doğrudan etkileyecektir. Türk askeriyesi, bu sonucu elde etmeye doğru daha büyük çaba sarf etmesi için harekete geçmeye zorlanmalıdır. Bu konudaki aksiyon planlarınızı ve yorumlarınızı bekliyoruz.” </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">İngiliz The Independent gazetesi; REFAH-YOL Hükümeti’nin kuruluşunu manşetten verdi. Erbakan’ın başbakan oluşunu; “Osmanlı’nın geri dönüşü” olarak nitelendirdi.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Clinton yönetimi; “seküler Türkiye’nin kendileri için çok önemli ve değerli olduğu”na dair mesajlar vermeye başladı. İsrail lobisine yakın oldukları bilinen ABD’li “neo-con”lar ise; yazılı ve sözlü açıklamalarla “Erbakan’ın, Türkiye’de sekülerizmi aşındırmaya meyilli olduğunu ve Türkiye’yi Batı’dan uzaklaştırıp Doğu’ya yaklaştıracağını” vurguladı.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Bu yaklaşımlar; darbe döneminde ABD Dışişleri Bakanı olan Madeleine Albright tarafından, toparlanarak teyit edildi. “Türkiye’nin evrimi bizim için önemli&#8230; Seküler bir ülke olarak yoluna devam etmesi mühim&#8230; Türkiye’nin, stratejik olarak bizim açımızdan önemi çok büyük” dedi.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">24 Şubat 1997’de, yani MGK kararlarından 4 gün önce Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı, İsrail’i ziyaret ederek dönemin Başbakanı Benjamin Netanyahu ve Genelkurmay Başkanı Amnon Şahak ile görüştü. Kendilerine teminat verir yahut taahhütte bulunur gibi; “Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkiler her zaman iyi olmuştur, bundan sonra daha da iyi olacaktır” notunu düştü.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Bu ziyaret; 28 Şubat Darbesi’nin arkasında İsrail’in olduğu tezini gündeme getirdi. Nitekim ABD’deki Yahudi Ulusal Güvenlik Enstitüsü (JINSA); darbeden bir yıl sonra yaptığı bir açıklamada, “Erbakan Hükümeti’ni kendilerinin devirdiklerini” itiraf etti.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">ABD’nin Türkiye Uzmanı Alan Makovsky; Mart 1997’de yani MGK bildirisinden hemen sonraki günlerde, The Middle East Quarterly dergisinde yayınlanan makalesinde durumu özetledi. Öngörülen amaçların gerçekleştiğine vurgu yaparak; “Türk dış politikasının geleneksel prensipleri, Milli Güvenlik Kurulu tarafından teminat altına alınmıştır. Çekiç-Güç yerinde durmakta, Türkiye’nin NATO üyeliği korunmakta, İsrail’le askeri bağlantılar devam etmektedir” dedi.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Dönemin Başbakanı ve darbenin birinci muhatabı Necmettin Erbakan; ilk teşhis olarak, “tam anlamıyla bir ABD operasyonu olduğunu” ve MGK bildirisindeki maddelerin “ABD tarafından dikte edildiğini” söylemişti. Bu tespit; 28 Şubat Davası’nın gerekçeli kararında şu cümlelerle ifade edildi;</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">“ABD, 1990’lı yılların başından itibaren; İslam=Terör politikasını benimsemiştir. Bu politika değişikliği; müttefiki olan tüm ülkelerde uygulanmaya başlamıştır. 28 Şubat Darbesi, sadece Türkiye’deki Müslümanları değil; dünyadaki bütün Müslümanları kapsayan küresel bir darbedir. ABD’nin bu yeni politikasının, Türkiye’ye uyarlanması operasyonudur.”</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Sonradan görüldü ki TSK’nın “postmodern darbe” yöntemleri, bölgedeki diğer silahlı kuvvetler tarafından da kullanıldı. Mesela Mısır’da, halkın oylarıyla seçilmiş Cumhurbaşkanı olan Mursi’ye ve teşkilatına karşı benzeri bir darbe yapıldı; Sisi’nin başını çektiği cuntanın, aynı hocadan ders yahut talimat aldığı anlaşıldı.</span></p>
<p class="p6"><span class="s1"><b>Sonuç</b></span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Türkiye’de yerli ve milli duruş ile yabancı mihrakların mümessili oluş arasındaki çok yönlü mücadele; hayatın bütün alanlarında ve konularında kesintisiz devam ediyor. Darbeler ve direnişler hiç bitmiyor; sadece kılık değiştirip, farklı renklere ve kalıplara giriyor. 28 Şubat; zincirin halkalarından sadece biriydi. ABD-İsrail lobisinin, yerli unsurları organize ederek gerçekleştirdiği “postmodern” müdahalesiydi.</span></p>
<p class="p7"><span class="s1">Bir kez daha analım, anlayalım; kaybettiğimiz değerler için ağlayalım. Yerel, bölgesel, ulusal, uluslararası denklemleri doğru değerlendirip; kendi diriliş, direniş ve var oluş stratejimizi kurgulayalım. Gönül dünyamızın merkezinde biz varız. Anlayabildiğimiz, kavrayabildiğimiz ve gereğini yapabildiğimiz kadar yaşarız.</span></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/28-subati-anmak-anlamak-ve-ardindan-aglamak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>28 Şubat Darbesinin Mağdurları Cezaevinde Unutuldu!</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/28-subat-darbesinin-magdurlari-cezaevinde-unutuldu/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/28-subat-darbesinin-magdurlari-cezaevinde-unutuldu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cüneyt Toraman]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 31 May 2018 21:25:21 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[28 Şubat]]></category>
		<category><![CDATA[28 Şubat Darbesi]]></category>
		<category><![CDATA[9. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Amerika]]></category>
		<category><![CDATA[Cüneyt Toraman]]></category>
		<category><![CDATA[Darbe]]></category>
		<category><![CDATA[Haziran 2018]]></category>
		<category><![CDATA[Komünizm]]></category>
		<category><![CDATA[Soğuk Savaş]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=2128</guid>

					<description><![CDATA[28 Şubat darbesinin komuta merkezi Batı Çalışma Grubu (BÇG), Ankara 5. Ağır Ceza Mahkemesinde yargılandı, 21 sanık ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına mahkûm edildi. Bu sanıkların mahkûmiyet kararı kesinleştiğinde yüksek güvenlikli cezaevlerine konulacak. 28 Şubat darbesinin failleri ile bu darbenin mağdurlarının “aynı anda” cezaevinde olması, tuhaf bir durum. Sadece bu karar bile 28 Şubat mağdurlarının serbest bırakılmasını gerektiriyor. 1989 yılında komünizmin çökmesiyle, soğuk savaş ve iki kutuplu dünya sona erdi. Amerika, ilk askeri tatbikatta komünizmi temsil eden kırmızının yerine yeşili koymak suretiyle, komünizm tehdidinin yerine İslam’ı ikame ettiğini ilan etmiş oldu. Dünyadaki bütün Müslümanların hak ve özgürlüklerini tehdit eden bu değişiklik, Türkiye’deki 28 Şubat darbesinin taşlarını da döşemeye başladı. 1990 yılının ilk aylarında başlayan darbe süreci, 2002 seçimlerine kadar sürdü. Refah-Yol hükümeti kurulduktan sonra, daha önce hazırlanan senaryolar uygulamaya konuldu, hükümetin düşürülmesinden sonra da artarak devam etti. 2002 yılında Ak Parti tek başına iktidara gelince yavaşladı, kazanımlarını yavaş yavaş kaybetmeye başladı. 1990 yılından 2002 yılına kadar, 24 milyon mağdur üretti. Yaşanan bu mağduriyetler, 28 Şubatın siyasi aktörlerini sandığa gömdü. Bu darbenin izlerini silmek, geniş kapsamlı bir çaba gerektiriyordu. Ak Parti, parti kapatma davası dâhil birçok engellemeye rağmen, bu haksızlıkları ortadan kaldırmak için büyük çaba gösterdi. Üniversitelerdeki başörtü yasağını kaldırdı. Meslek lisesi &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>28 Şubat darbesinin komuta merkezi Batı Çalışma Grubu (BÇG), Ankara 5. Ağır Ceza Mahkemesinde yargılandı, 21 sanık ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına mahkûm edildi. Bu sanıkların mahkûmiyet kararı kesinleştiğinde yüksek güvenlikli cezaevlerine konulacak. 28 Şubat darbesinin failleri ile bu darbenin mağdurlarının “aynı anda” cezaevinde olması, tuhaf bir durum. Sadece bu karar bile 28 Şubat mağdurlarının serbest bırakılmasını gerektiriyor. </strong></p>
<p>1989 yılında komünizmin çökmesiyle, soğuk savaş ve iki kutuplu dünya sona erdi. Amerika, ilk askeri tatbikatta komünizmi temsil eden kırmızının yerine yeşili koymak suretiyle, komünizm tehdidinin yerine İslam’ı ikame ettiğini ilan etmiş oldu. Dünyadaki bütün Müslümanların hak ve özgürlüklerini tehdit eden bu değişiklik, Türkiye’deki 28 Şubat darbesinin taşlarını da döşemeye başladı. 1990 yılının ilk aylarında başlayan darbe süreci, 2002 seçimlerine kadar sürdü. Refah-Yol hükümeti kurulduktan sonra, daha önce hazırlanan senaryolar uygulamaya konuldu, hükümetin düşürülmesinden sonra da artarak devam etti. 2002 yılında Ak Parti tek başına iktidara gelince yavaşladı, kazanımlarını yavaş yavaş kaybetmeye başladı. 1990 yılından 2002 yılına kadar, 24 milyon mağdur üretti. Yaşanan bu mağduriyetler, 28 Şubatın siyasi aktörlerini sandığa gömdü. Bu darbenin izlerini silmek, geniş kapsamlı bir çaba gerektiriyordu. Ak Parti, parti kapatma davası dâhil birçok engellemeye rağmen, bu haksızlıkları ortadan kaldırmak için büyük çaba gösterdi. Üniversitelerdeki başörtü yasağını kaldırdı. Meslek lisesi mezunlarının üniversiteye girmelerine engel olan katsayı duvarını kaldırdı. Başörtüsü yasağı nedeniyle üniversiteden atılan öğrencilere af getirdi. Kamuda başörtü yasağını kaldırdı. Başörtüsü nedeniyle ihraç edilenleri görevlerine iade etti. Özlük haklarını kısmen iade etti.</p>
<p>28 Şubat darbesinin yaraları sarılırken, bu darbenin kumpaslarına maruz kalanlar cezaevinde unutuldu. 28 Şubat darbesinin yıldönümlerinde “cezaevindekilerin mağduriyetlerinin de giderilmesini” talep ettiğimizde, insanlar şaşırıyor, “hala cezaevinde yatan mı var” diye soruyor.</p>
<p>FETÖ’nün emniyet ve yargı içindeki uzantıları vasıtasıyla 2007 yılında başlayan kumpaslarından dolayı, cezaevlerinde tutuklu veya hükümlü hiç kimse kalmadı. Ama 28 Şubat darbesinin kumpas mağdurları hala cezaevinde. Hem de yirmi yıldan fazla yatanlar var. Böylesine önemli bir mağduriyetin bu kadar geri plana atılmasını anlamak gerçekten mümkün değil. Beş yüzden fazla masum insanın, özgürlüğünden yoksun bırakılmasından söz ediyoruz. 28 Şubat darbe dönemindeki davaların birçoğunda avukatlık yapmış biri olarak, “bu insanların ne ile suçlandıklarını, nasıl yargılandıklarını, niçin cezaevinden çıkamadıklarını” açıklamak istiyorum.</p>
<p>28 Şubat darbesi, Türkiye’deki tehdit konseptinin ve mevzuatın, Amerika’nın 1989 yılında değiştirdiği yeni politikasına uyumlu hale getirilmesinden ibarettir. Bu darbenin ana hedefi, dindar kitle, din ve vicdan özgürlüğü olmuştur. İslam’ı tehdit olarak nitelemenin toplumda destek görmeyeceğini çok iyi bildikleri için, “irtica” kavramını paravan olarak kullanmışlardır. 28 Şubat 1997 tarihli Milli Güvenlik Kurulunda, irtica tehdidinin PKK’dan bile önemli olduğu belirtilerek, birinci tehdit haline getirilmiştir. Bu tehdidin ne kadar ciddi olduğunu kanıtlamak için, kurgu olduğu sonradan ortaya çıkan, Fadime Şahin, Ali Kalkancı, Müslüm Gündüz, Sisi gibi şahısların içinde olduğu bir “oyun” sahneye konulmuştur. 2000 yılında İstanbul Beykoz’daki Hizbullah operasyonu ve Sivas katliamı da bu kurgunun bir parçasıdır. Bu darbeyi gerçekleştirenler, dini grup ve cemaatleri “terör örgütü” olarak takdim etmiştir. Almanya’da ikamet eden Cemalettin Kaplan (Kaplancılar, AFİD) aleyhine, anayasal düzeni yıkarak yerine İslam devleti kurmak istediğinden bahisle, üniversitelerdeki öğrenci yapılanması hakkında ve İslami Hareket örgütü hakkında soruşturma başlatmışlardır. Muhafazakar kesime yönelik daha geniş bir harekat başlatmak için, kamu kurumlarında geniş kapsamlı bir tasfiye yapılmış, operasyona hazır hale getirilmiştir. 1995 seçimlerini takiben Refah-Yol hükümeti kurulduğunda, “irtica” Türkiye’nin ana gündem maddesi haline getirilmiştir. Refah-Yol hükümeti düşürüldükten sonra, ikinci aşamaya geçilmiştir. Üniversitelerde başörtü yasağıyla başlayan süreç, katsayı uygulaması, kesintisiz eğitim ve kamu kurumlarından tasfiyeyle genişlemeye başlamıştır.</p>
<p>Toplumun büyük bir kesimi bu uygulamalara itiraz etmiş, Türkiye’nin her yerinde protesto gösterileri başlamıştır. Bu protestolar, 28 Şubat darbesinin amaçlarının gerçekleşmesini yavaşlattığı için, protestolara katılan grupları, cemaatleri, dernekleri, vakıfları sindirmek, korkutmak, itibarsızlaştırmak, halkın desteğini kırmak amacıyla, terörle mücadele şubelerini ve Devlet Güvenlik Mahkemelerini devreye sokmuşlardır! Operasyonlardan önce, Emniyet Genel Müdürlüğü’nün Türkiye’deki irticai terör örgütlerinin listesini hazırladığı haberi yapılmıştır. (5 Ocak 1998, Sabah) Bu haberden kısa süre sonra, İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne izafeten, İstanbul’da faaliyette bulunan 13 gruptan oluşan irticai terör örgütü listesi yayınlanmıştır. (20 Ocak 1998, Milliyet) “İBDA-C, İslami Cemaat ve Cemiyetler Birliği, Ceyşullah, İslami Hareket, Hizbullah Tevhid Selam Grubu, Hizbullah ve Vasat Grubu, Hizbullah Menzil Grubu, Hizbullah-Vahdet Grubu, Müslüman Gençlik-Yıldız Grubu, Müslüman Gençlik Malatyalılar” irticai terör örgütü olarak nitelenmiştir. O tarihte 13 olarak açıklanan listeye, Mazlum-Der gibi dernekler ve dini gruplar eklenerek, 1999 yılının Aralık ayında “Türkiye’de 18 irticai terör örgütü var” haberi yayınlanmıştır.</p>
<p>Bu liste yayınlandıktan sonra, bu listelerde yer alan, terörle, terör örgütüyle uzaktan yakından ilgisi olmayan, tamamen sivil dini grup ve cemaatlere, vakıflara, derneklere, operasyon hazırlıkları başlamış, 2000 yılının başından itibaren de operasyonlar başlamıştır.</p>
<p>Mahkeme kararıyla kurulan ve vakıf senedinde yazılı amaçları doğrultusunda faaliyet gösteren Vahdet Vakfına operasyon düzenlenmiş, vakıf başkanı Hüsnü Aktaş ve bazı vakıf yöneticileri tutuklanmıştır. Kocatepe Camii’nde mevlit okutmak için toplanan Aczimendilere operasyon düzenlenmiş, birçoğu tutuklanmıştır. Selam gazetesi sahibi ve çalışanlarına operasyon düzenlenmiş, Uğur Mumcu suikastiyle suçlanmışlar, Ankara’daki başka bir grupla birleştirilerek, tutuklanmışlardır. Üniversitelerdeki İslamcı gençlerden oluşan “Müslüman Genç” grubuna operasyon düzenlenmiş, birçok kişi tutuklanmıştır.</p>
<p>Salih Mirzabeyoğlu, (cebir ve şiddet içeren eylemleri nedeniyle değil) yayınladığı ve piyasada satılmakta olan kitaplarındaki görüşleri nedeniyle tutuklanmıştır. Cemalettin Kaplan’a sempati duyanlara operasyon düzenlenmiş, uçakla dalış yaparak anıt kabiri bombalayacakları iddiasıyla tutuklanmışlardır. Yine bu listede yer alan, Malatya’da bulunan İslami Dayanışma Vakfı yöneticilerine ve birlikte faaliyet gösterdikleri dernek ve vakıflara operasyonlar düzenlenmiş, Malatya’da bulunanların çoğu tutuklanmıştır. Cuma namazı çıkışında protesto gösterilerinde bulunan yüzlerce kişi, kesintisiz eğitimi protesto amacıyla işyerinin camına 5+3 yazan esnaf dahi tutuklanarak cezaevlerine gönderilmiştir. Bu davaların her biri, ibret vesikası, hukuk tarihimizin utanç sayfalarıdır.</p>
<p>Darbelerin en önemli özelliklerinden biri, devlet erklerinin (yasama, yürütme, yargı) tamamen veya kısmen işlemez hale gelmesidir. Bu erkler 28 Şubat darbe sürecinde de işlemez hale gelmiştir. Sadece yargı, görevini yerine getirseydi dahi, bu meşum darbe gerçekleştirilemezdi. Görevi hak ihlallerini önlemek olan yargı, diğer darbe dönemlerinde olduğu gibi bu darbe döneminde de hak ihlallerinin taşıyıcısı olmuştur. Bu durum, vesayet sisteminin ve yargının vesayet altında olmasının soncudur. Bu süreçte görevini yapan hakimler ve savcılar, HSYK tarafından meslekten ihraç edilmiş veya başka yerlere sürülmüştür. 28 Şubat darbe sürecinde, irticai terör örgütü operasyonlarının fitilini, darbenin siyasi ayağı ateşlemiştir. Terörle mücadele şubeleri irticai terör örgütlerini kurarak, DGM savcılarına sevk etmiştir. DGM savcıları da örgütle hiçbir ilgisi olmayan insanların işkence ürünü emniyet ifadelerini iddianameye dönüştürerek kamu davaları açmıştır. DGM’ler de işkence ürünü emniyet ifadelerini esas alarak binlerce masum insanın mahkumiyetine karar vermiştir.</p>
<p>Vicdan sahibi bazı mahkemelerin kararlarını, Yargıtay hem de sanıklar aleyhine bozmuştur. 28 Şubat darbe sürecinde irticai terör örgütü operasyonlarında, bu darbeyi gerçekleştirenlerin hepsinin parmağı (payı) olmakla birlikte, Yargıtay’ın bu davalardaki kararları belirleyici olmuştur. 28 Şubat mağdurlarının hala cezaevinde yatmalarının baş aktörü Yargıtay’dır. 1990 yılında, Ceza kanunlarında ve Terörle Mücadele Kanununda sanıklar aleyhine hiçbir değişiklik yapılmadığı halde, Yargıtay, “anayasayı ihlal” suçuyla ilgili içtihadını değiştirerek, cebir ve şiddete bulaşmayan insanlara ömür boyu hapis cezası verilmesinin önünü açmıştır.</p>
<p><strong>Yargıtay Darbe Sürecinde İçtihadını Değiştirdi</strong></p>
<p>1990 yılına kadar, yürürlükte olan 765 sayılı Türk Ceza Kanunu, anayasayı ihlal suçunu, silahlı terör örgütünün terör eylemlerinin ileri bir aşaması olarak görmekteydi. Terör ve şiddet eylemlerinin ülke genelinde yaygın ve yoğun olmasını, anayasal düzeni kısmen veya tamamen değiştirmek, işlemez hale getirmek için elverişli vasıtalara sahip olmasını” arıyordu. Yargıtay 9. CD: (E: 1979/751 K: 1979/2110 T: 09.05.1979) Devamlılığı asıl olan, düzeni zorlayıp çökertici bu girişimleriyle sarsıp yıkacakları Anayasal düzenin yerine, kendi Anayasalarını ve iktidarlarını getirmeyi sağlayacak hareketler TCK 146. maddesindeki kast ve unsurları oluşturur niteliktedir.” (Esas: 1987/739 Karar:1987/2514 Tarih:12.05.1987) Anayasayı cebren değiştirmek amacı yönünden olmakla beraber bu amaca ulaşma tehlikesi doğurmayan yetersiz ve önemsiz eylemler TCK 146. maddesi kapsamına girmez. Örgüt mensubu olan sanıkların, örgütün niteliğinden, bu üyelikten ve ayrıca icra ettikleri eylemden ötürü cezalandırılmaları lazım gelir.” Yargıtay CGK, (22.10.1990, Es.1990/9-193; K.1990/251) “Amaç suç niteliğinde bulunan TCK’nın 125. maddesindeki suçu işlemek doğrultusunda olmakla beraber, bu amaca ulaşma tehlikesi doğurmayan yetersiz ve önemsiz eylemler, TCK 125. maddesi kapsamına girmez.” Askeri Yargıtay DK, (24.02.1983 tar. 1983/56 Es. 19830 Kar.) “Silahlı terör örgütünü, ekserisi silahlı” olarak tanımlıyordu.</p>
<p>1990 yılından önce, anayasayı ihlal suçunun işlenebilmesi için, faillerin sayıca ve silah bakımından elverişli vasıtalara sahip olmasını arayan Yargıtay, 1990 yılından sonra, mevzuata ve hakkaniyete uygun olan bu içtihadını, “bir kişinin bile anayasayı ihlal suçunu işleyebileceği” şeklinde değiştirmiştir. Tarihi tecrübelere istinaden, ordunun -doğrudan veya dolaylı olarak- içinde olmadığı bu suçun işlenmesi imkansızdır. Hal böyle iken, 28 Şubat darbe sürecinde, binlerce kişi anayasayı ihlal suçundan mahkum edildiler. Yüksek güvenlikli cezaevlerinde beton duvarların arasına, deyim yerindeyse diri diri mezara gömüldüler. 28 Şubat mağdurlarının hala cezaevinde yatmalarının temel nedeni, bu insanlara (bilerek) yanlış bir suç tipinin tatbik edilmesidir!</p>
<p><strong>Sanık Lehine Yapılan Değişikliklerden Yararlandırılmadılar</strong></p>
<p>28 Şubat darbe sürecinde, irticai terör örgütlerinin yargılamaları, doğal olarak yürürlükteki mevzuata göre yapılmıştır. Yargılama sırasında veya yargılama sona erdikten sonra, yasalarda sanık lehine değişiklik yapıldığında, sanıkların lehe değişikliklerden yararlanması, ceza hukukunun temel ilkelerinden biridir. Mahkemeler sanık lehine değişiklikleri, talebe bağlı olmaksızın (resen) uygulamakla yükümlüdür. Yargılama devam ederken veya yargılama sona erdikten sonra, ceza yasalarında sanıkların lehine birçok değişiklik yapıldığı halde, 28 Şubat mağdurları bu değişikliklerden yararlandırılmamıştır. Ceza Kanunu ve Ceza Muhakemesi Kanunu (CMUK), 2005 yılında tamamen yürürlükten kaldırılıp baştan sona yenilendiğinde bile bu değişikliklerden yararlandırılmamıştır. Bu davalarda uygulanan 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanununda, AB uyum yasaları kapsamında köklü değişiklikler yapılmış, ifade özgürlüğünü kısıtlayan hükümler çıkarılmış, terör suçlarına cebir ve şiddet unsuru eklenmiştir. 28 Şubat mağdurları, işkence ürünü emniyet ifadeleri esas alınarak mahkum edildiği halde, bu değişikliklerden de yararlandırılmamıştır.</p>
<p>Darbe sürecinde silahla adam yaralama suçunu işleyenler, birkaç yıl, o dönemde, (hiçbir hafifletici sebep olmadan) kasten adam öldürenler bile, (24 yıl hapis, 1/6 indirimle 20 yıl hapis cezası alanlar) 8,5 yıl hapis yatıp çıktılar. Yağma (gasp), adam kaldırma, cinsel istismar, uyuşturucu satanlar, 3-5 yıl hapis yatıp serbest bırakıldı. Rahşan affı olarak bilinen (22 Aralık 2000 yılında çıkarılan) af yasasıyla, (adi suç işleyen) otuz binden fazla kişi bu aftan yararlanıp serbest kalırken, 28 Şubat mağdurları, anayasal düzeni ortadan kaldırma iddiasıyla yargılanıp mahkûm edildiği için bu aflardan yararlanamadı.</p>
<p><strong>FETÖ de Kumpas Kurdu, 28 Şubat’ta da Kumpas Kuruldu</strong></p>
<p>Türkiye’de 2007 yılında Cumhurbaşkanlığı seçimlerine müdahale edilmesi, yeni bir dönemin başlangıcı olmuştur. Hükümet erken seçim kararı alarak, Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi için anayasa paketi hazırlamıştır. Anayasa paketi mecliste kabul edilerek referanduma sunulmuştur. 12 Eylül 2010 tarihinde yapılan referandum, anayasada esaslı değişiklikler yapmıştır. Anayasa değişikliğiyle FETÖ’nün yargıdaki etkinliği artmaya, buna paralel olarak icraatları da tartışılmaya başlamıştır. 17 Aralık 2013 tarihinden itibaren, devlet bu yapıyla mücadele etmeye başlamıştır. Bu örgütün yuvalandığı özel yetkili mahkemeler kaldırılmış, emniyet teşkilatı başta olmak üzere tasfiye süreci başlamıştır. Özel yetkili mahkemelerdeki dava ve soruşturma dosyaları genel yetkili mahkemelere intikal ettiğinde, bu örgütün kumpasları ortaya çıkmaya başlamıştır. Ergenekon, Balyoz, Şike, Tahşiye davalarının; Selam Tevhid, 17/25 Aralık, MİT Tırları, soruşturmalarının bu örgütün kumpası olduğu ortaya çıkmıştır.</p>
<p>Çok sayıda kumpas iddiasıyla yargılanan emniyet müdürlerinden Ali Fuat Yılmazer’in, bu davaların birindeki savunmasında, (28 Şubat darbe sürecinde) “<em>Milli Güvenlik Akademisinde dini motifli örgütler konusunda brifingler verdiğini, devlete hizmet ettiğini</em>” dile getirmesi, FETÖ’nün 28 Şubat darbesinde de aktif olduğunu, bu darbeye destek verdiğini gösteriyor. Mavi Marmara filosu yola çıkmadan başlatılan Selam Tevhid soruşturmasının içeriğiyle, 2000 yılındaki Umut operasyonunun içeriği arasındaki aşırı benzerlik, dini grup ve cemaatlere yönelik geniş kapsamlı bir operasyon hazırlığı dikkate alındığında, 28 Şubat darbe sürecindeki kumpaslar ile 2010 yılından sonraki kumpasların “aynı elin ürünü” olduğunu göstermektedir. Umut davasının onama kararı talimatının STV’deki Tek Türkiye dizisinde verilmesi, 28 Şubat darbesinin, FETÖ darbesinin ikizi olduğunu göstermektedir. FETÖ örgüt mensuplarının açmış olduğu davalar ve soruşturmalar, hemen kumpas davalarına dönüşürken, 28 Şubat darbe dönemindeki kumpaslar hatırlanmadı, gündeme bile gelmedi.</p>
<p><strong>Ne Yapmalı?</strong></p>
<p>Önce bir tespit yapalım. 28 Şubat darbe sürecinde, irtica tehdidi var mıydı? İrticai terör örgütlerinin terör eylemleri var mıydı? Devletin, irtica tehdidini PKK’dan bile tehlikeli olarak kabul etmesini gerektirecek somut olgular var mıydı? Terörle mücadele şubeleri, operasyonları, talimat almadan ve hiçbir baskı olmadan, mevzuat kapsamında mı yürüttü? DGM savcıları, asgari düzeyde görevlerini yerine getirebildi mi? DGM’ler adil bir yargılama yapabildi mi? Hak ihlallerinin son kapısı Yargıtay, görevini yaptı mı? Bu dönemdeki dava dosyalarını esas alacak olursak, bu kurumların hiç biri görevini yapmamış, mahkemeler “adil bir yargılama” yapmamıştır. Terörle mücadele şubeleri, kendi hazırladıkları ifade tutanaklarını zorla sanıklara imzalatmış, DGM savcıları, işkence ürünü emniyet ifadelerini iddianameye dönüştürmüş, DGM’ler, bu ifadeleri esas alarak hüküm kurmuş, Yargıtay da onamıştır. Avrupa İnsan hakları Mahkemesinin, on binlerce ihlal kararı, Türkiye’de bu dönemde, sistematik işkence yapıldığını ve adil bir yargılama yapılmadığını kanıtlamaktadır. 2005 yılında ceza mevzuatımız tamamen değiştirilirken, “yeni bir sayfa” açmak, adil yargılama yapılmadığı kabul edilen dönemdeki davalar için de düzenleme yapmak gerekirdi. Ancak bu yapılmadı. Olağan yargılama sürecinde, kesinleşmiş yargı kararlarının düzeltilmesi imkânsız denecek kadar zordur. Ceza Muhakemesi kanununda, yargılamanın yenilenebilmesi için, sanığın, mahkûmiyet kararını etkisiz hale getirecek “yeni bir delil” bulması gerekiyor. (CMK 311. madde) İrticai terör örgütlerinin masa başında kurulduğu dikkate alındığında, örgüt iddiasıyla mahkûm edilenlerin yeni delil bulma imkân ve ihtimalinden söz etmek mümkün değildir. Muhakeme hukukunda masumiyet esastır, ispat yükü masum olduğunu iddia edene değil, suçlu olduğunu iddia edene düşer. 28 Şubat darbe sürecindeki dava dosyalarında sanıkların mahkûmiyetini gerektirecek delilin olmaması, mahkûmiyet kararlarını kendiliğinden geçersiz hale getirmiyor. Bu tespitin, yasal prosedür içinde yerine getirilmesi gerekiyor.</p>
<p>Benzer durum, başka ülkelerde de yaşandı. Tunus İdare Mahkemesi, bu yılın Şubat ayında aldığı bir kararla, Devlet Güvenlik mahkemelerinin 1987-2010 yılı arasındaki bütün kararlarını bozdu. Bu davalar yeniden ele alınacak yeniden karar verilecek. Türkiye’nin de 28 Şubat darbesinin başladığı 1990 yılından (DGM ve bu mahkemelerin devamı niteliğindeki mahkemelerin kaldırıldığı) 2014 yılı arasındaki davalarda, resen veya sanık veya hükümlülerin talebi üzerine yeniden yargılamanın yolunu açması gerekiyor. Hükümet bunu, (OHAL) KHK’ya ekleyeceği bir madde veya Ceza Muhakemesi Kanunu veya Terörle Mücadele Kanununa ekleyeceği geçici bir madde ile gerçekleştirebilir.</p>
<p>15 Temmuz darbe teşebbüsünün yargılamalarının devam ettiği bir süreçte, bu sanıkların da serbest bırakılmasını sağlayacak bir affı gündeme getirmenin doğru olmadığını düşünüyorum. 28 Şubat mağdurları af değil, işlemedikleri bir suç nedeniyle zedelenen onurlarının iadesini istiyor. 28 Şubat darbesinin komuta merkezi Batı Çalışma Grubu (BÇG), Ankara 5. Ağır Ceza Mahkemesinde yargılandı, 21 sanık ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına mahkûm edildi. Bu sanıkların mahkûmiyet kararı kesinleştiğinde yüksek güvenlikli cezaevlerine konulacak. 28 Şubat darbesinin failleri ile bu darbenin mağdurlarının “aynı anda” cezaevinde olması, tuhaf bir durum. Sadece bu karar bile 28 Şubat mağdurlarının serbest bırakılmasını gerektiriyor. Anayasayı ihlal iddiasıyla yargılanan ve mahkûm edilenlerden hiç birinin, anayasayı değiştirme/bozma iddiası olmadığı gibi, bu suçu işleme gücüne (elverişli vasıtalara) sahip olmadıkları da apaçık ortada. Cezaevine genç yaşında girenlerin saçları burada ağardı, orta yaşlarda girenler pamuk dede oldu. Bu darbenin mağdurlarının bir kısmı cezaevinde öldü, tahliye edilenler de fazla yaşamıyor. Hiçbir terör eylemi olmayan Salih Mirzabeyoğlu, Yargıtay’ın kasıtlı yorumuyla anayasayı ihlal iddiasıyla 1998 yılından 2014 yılına kadar 16 yıl hapis yattı, özgürlüğün tadına varamadan, geçtiğimiz günlerde vefat etti. 28 Şubatın irticai terör örgütlerinden birinin, hiçbir eylemini duydunuz mu? Bu bile bu örgütlerin kumpas olduğunu göstermiyor mu? Terör örgütü iddiasıyla yargılanıp ömür boyu hapse mahkûm edilen bu insanların, cezaevlerinde isyan çıkardığını, yangın çıkardığını, eylem/direniş yaptığını duydunuz mu? Bunlar gerçekten terör örgütü mensubu ise, niçin terör örgütlerinin yöntemlerine başvurmuyorlar?</p>
<p>28 Şubat darbesinin bütün izlerini hep birlikte kökünden kazıyalım ama birinci sıraya, sadece 28 Şubat darbesine direndikleri için mahkûm edilen ve hala cezaevinde yatanları koyalım. Filmlere konu adli bir hatadan değil, sistematik hak ihlalinden, 20 yıldan fazla cezaevinde yatan yüzlerce kişiden bahsediyoruz. Umarım bu defa sesimizi duyarlar!</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/28-subat-darbesinin-magdurlari-cezaevinde-unutuldu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
