<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>28 Şubat Darbesi &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/28-subat-darbesi/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Sat, 02 Mar 2019 09:15:41 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.10</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>28 Şubat Darbesi &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>İranlı General Akıl Verdi</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/iranli-general-akil-verdi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/iranli-general-akil-verdi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 02 Mar 2019 09:15:41 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[28 Şubat Darbesi]]></category>
		<category><![CDATA[Demirel]]></category>
		<category><![CDATA[Erbakan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=8856</guid>

					<description><![CDATA[27 Aralık 1995 tarihinde yapılan genel seçimlerde Refah Partisi, yeni bir başarıya imza attı. Toplam oyların yüzde 21,37’sini alıp, birinci parti olarak hükümet kurma yetkisini elde etti. Ancak muhalif çevrelerin oluşturduğu gizli ve açık engellemeler yüzünden; birinci adımda muvaffak olamadı. RP Genel Başkanı Necmettin Erbakan; koalisyon kurmak için görüştüğü partilerden, umduğu desteği alamadı. 6 Mart 1996 tarihinde; Mesut Yılmaz’ın Başbakanlığında, Anavatan Partisi ile Doğruyol Partisi’nin işbirliği ile ANA-YOL Hükümeti kuruldu. Fakat bu maya tutmadı; ancak 3 ay kadar ömrü oldu. 28 Haziran 1996 tarihinde Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, hükümeti kurma görevini, bir kez daha Necmettin Erbakan’a verdi. DYP lideri Tansu Çiller ve ekibiyle yapılan sıkı pazarlıklardan sonra 8 Temmuz 1996 tarihinde, REFAH-YOL Hükümeti kurulabildi. 10 Ağustos 1996 tarihinde Başbakan Erbakan, ilk yurtdışı ziyaretlerini İran, Pakistan, Singapur, Malezya ve Endonezya’ya yaptı. D-8’in altyapısının oluşturulduğu bu ziyaretler, “Batı” yerine “Doğu”ya yönelmek olarak yorumlandı, bazı iç ve dış mihrakların tedirgin olmalarına yol açtı. 1 Eylül 1996’da günlük gazetelerden biri; Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı’nın ağzından, İran Devrimi’nden sonra Türkiye’ye kaçan Kuvvet Komutanı’nın açıklamalarıyla ilgili haber yaptı. İran’daki generallerin, “Humeyni hareketinin irticanın ta kendisi olduğunu anlamalarının iş işten geçtikten sonra gerçekleştiğini” anlatarak; “erken uyanma”nın gereğini ve önemini hatırlattı. 2 Ekim 1996 tarihinde başlayıp Mısır, Libya &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>27 Aralık 1995 tarihinde yapılan genel seçimlerde Refah Partisi, yeni bir başarıya imza attı. Toplam oyların yüzde 21,37’sini alıp, birinci parti olarak hükümet kurma yetkisini elde etti. Ancak muhalif çevrelerin oluşturduğu gizli ve açık engellemeler yüzünden; birinci adımda muvaffak olamadı. RP Genel Başkanı Necmettin Erbakan; koalisyon kurmak için görüştüğü partilerden, umduğu desteği alamadı.</p>
<p>6 Mart 1996 tarihinde; Mesut Yılmaz’ın Başbakanlığında, Anavatan Partisi ile Doğruyol Partisi’nin işbirliği ile ANA-YOL Hükümeti kuruldu. Fakat bu maya tutmadı; ancak 3 ay kadar ömrü oldu.</p>
<p>28 Haziran 1996 tarihinde Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, hükümeti kurma görevini, bir kez daha Necmettin Erbakan’a verdi. DYP lideri Tansu Çiller ve ekibiyle yapılan sıkı pazarlıklardan sonra 8 Temmuz 1996 tarihinde, REFAH-YOL Hükümeti kurulabildi.</p>
<p>10 Ağustos 1996 tarihinde Başbakan Erbakan, ilk yurtdışı ziyaretlerini İran, Pakistan, Singapur, Malezya ve Endonezya’ya yaptı. D-8’in altyapısının oluşturulduğu bu ziyaretler, “Batı” yerine “Doğu”ya yönelmek olarak yorumlandı, bazı iç ve dış mihrakların tedirgin olmalarına yol açtı.</p>
<p>1 Eylül 1996’da günlük gazetelerden biri; Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı’nın ağzından, İran Devrimi’nden sonra Türkiye’ye kaçan Kuvvet Komutanı’nın açıklamalarıyla ilgili haber yaptı. İran’daki generallerin, <strong>“Humeyni hareketinin irticanın ta kendisi olduğunu anlamalarının iş işten geçtikten sonra gerçekleştiğini</strong>” anlatarak; “erken uyanma”nın gereğini ve önemini hatırlattı.</p>
<p>2 Ekim 1996 tarihinde başlayıp Mısır, Libya ve Nijerya’yı içine alan Afrika gezisi; söz konusu çevrelerin rahatsızlığını daha da artırdı. 24 Ekim 1996’da, Erbakan’ın daveti üzerine İstanbul’a gelen 8 İslam ülkesinin Devlet Başkanları tarafından D-8’in kurulması ve İslam Ortak Pazarı, İslam NATO Gücü, İslam Dinarı gibi konuların konuşulması ise tepkileri tetikledi ve tavan yaptırdı.</p>
<p><strong>ZEKERİYA ERDİM</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/iranli-general-akil-verdi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Küresel Bir Darbe: 28 Şubat!</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/kuresel-bir-darbe-28-subat/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/kuresel-bir-darbe-28-subat/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cüneyt Toraman]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 28 Feb 2019 21:55:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[28 Şubat]]></category>
		<category><![CDATA[28 Şubat Darbesi]]></category>
		<category><![CDATA[küresel darbe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=8821</guid>

					<description><![CDATA[28 Şubat 1997 tarihli MGK toplantı tarihini esas aldığımızda 22 yıl geçmesine rağmen, bu darbeyi yeterince anlayamadığımızı ve gereken dersleri çıkaramadığımızı düşünüyorum. 28 Şubat darbesini, “Türkiye eksenli” bir okumayla anlayamayız. Bu darbenin küresel boyutunu, darbesinin arasındaki iradeyi görmemiz gerekiyor. Bunu yapabilirsek, muhtemel darbelere karşı daha hazırlıklı olabiliriz. 28 Şubat 1997’de gerçekleştirilen, 9 saat süren ve hukuk dışı kararların alındığı Milli Güvenlik Kurulu (MGK) toplantısının tarihi, 28 Şubat darbesinin adı ve simgesi olmuştur. Türkiye’nin çeşitli yerlerinde bu darbenin yıldönümlerinde etkinlikler düzenleniyor, bu darbe birçok boyutuyla masaya yatırılıyor, anlamaya ve dersler çıkarılmaya çalışılıyor. Bundan önceki darbelerle aşırı benzerliklerinin yanı sıra farklı yanları da var. Klasik askeri darbeler, muayyen bir günde (27 Mayıs 1960, 12 Eylül 1980), “silahlı kuvvetlerin yönetime el koyduğunu” açıklamasıyla başlayıp, genel seçimleri takiben (15 Ekim 1961 ve 6 Kasım 1983) sona ermiş, yönetim sivil iradeye geçmiştir. 28 Şubat darbesinde, böyle bir başlangıç ve sona erme tarihi yoktur. 28 Şubat darbesinde devletin bütün erkleri kontrol altına alınarak kesintisiz darbe süreci başlatılmış, dönemin Genelkurmay Başkanı Hüseyin Kıvrıkoğlu’nun dediği gibi “bin yıl sürmesi” planlanmıştır. Bunun için 28 Şubat darbesi, “post-modern darbe” olarak nitelendirilmiştir. 28 Şubat darbesinde ordu yönetime fiilen el koymadığından, klasik askeri darbelerden ayrılmaktadır. Başlama ve sona erme tarihleri kesin olmasa &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="p1"><span class="s1"><b>28 Şubat 1997 tarihli MGK toplantı tarihini esas aldığımızda 22 yıl geçmesine rağmen, bu darbeyi yeterince anlayamadığımızı ve gereken dersleri çıkaramadığımızı düşünüyorum. 28 Şubat darbesini, “Türkiye eksenli” bir okumayla anlayamayız. Bu darbenin küresel boyutunu, darbesinin arasındaki iradeyi görmemiz gerekiyor. Bunu yapabilirsek, muhtemel darbelere karşı daha hazırlıklı olabiliriz.</b></span></p>
<p class="p4"><span class="s1">28 Şubat 1997’de gerçekleştirilen, 9 saat süren ve hukuk dışı kararların alındığı Milli Güvenlik Kurulu (MGK) toplantısının tarihi, 28 Şubat darbesinin adı ve simgesi olmuştur. Türkiye’nin çeşitli yerlerinde bu darbenin yıldönümlerinde etkinlikler düzenleniyor, bu darbe birçok boyutuyla masaya yatırılıyor, anlamaya ve dersler çıkarılmaya çalışılıyor. Bundan önceki darbelerle aşırı benzerliklerinin yanı sıra farklı yanları da var. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Klasik askeri darbeler, muayyen bir günde (27 Mayıs 1960, 12 Eylül 1980), “silahlı kuvvetlerin yönetime el koyduğunu” açıklamasıyla başlayıp, genel seçimleri takiben (15 Ekim 1961 ve 6 Kasım 1983) sona ermiş, yönetim sivil iradeye geçmiştir. 28 Şubat darbesinde, böyle bir başlangıç ve sona erme tarihi yoktur. 28 Şubat darbesinde devletin bütün erkleri kontrol altına alınarak </span><span class="s2"><b>kesintisiz darbe süreci</b></span><span class="s1"> başlatılmış, dönemin Genelkurmay Başkanı Hüseyin Kıvrıkoğlu’nun dediği gibi “</span><span class="s2"><b>bin yıl sürmesi</b></span><span class="s1">” planlanmıştır. Bunun için 28 Şubat darbesi, “</span><span class="s2"><b>post-modern darbe</b></span><span class="s1">”</span><span class="s1"> olarak nitelendirilmiştir. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">28 Şubat darbesinde ordu yönetime fiilen el koymadığından, klasik askeri darbelerden ayrılmaktadır. Başlama ve sona erme tarihleri kesin olmasa da 28 Şubat darbesiyle 1990 yılının başından (Refah-Yol hükümeti döneminde sınırlı olmak üzere) 2002 genel seçimlerine kadar 12 yıllık süreyi anlamak gerekir. Etkileri AK Parti hükümetleri zamanında da devam etti. Türkiye’de en uzun süre hüküm süren ve<br />
24 milyondan fazla mağdur üreten bir darbeden söz ediyoruz. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">28 Şubat 1997 tarihli MGK toplantı tarihini esas aldığımızda 22 yıl geçmesine rağmen, bu darbeyi yeterince anlayamadığımızı ve gereken dersleri çıkaramadığımızı düşünüyorum. 28 Şubat darbesini, “Türkiye eksenli” bir okumayla anlayamayız. Bu darbenin küresel boyutunu, darbesinin arasındaki iradeyi görmemiz gerekiyor. Bunu yapabilirsek, muhtemel darbelere karşı daha hazırlıklı olabiliriz.</span></p>
<p class="p5"><span class="s1"><b>Darbeler Kimin Eseri?</b></span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra devletler arasındaki ihtilafların hukukun hakemliğinde, barışçıl yöntemlerle çözülmesi amacıyla Milletler Cemiyeti kuruldu. Ancak bu organizasyon İkinci Dünya Savaşı’nı önleyemedi. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra 26 Haziran 1945’te Birleşmiş Milletler Sözleşmesi imzalandı. Milletler Cemiyeti’nin yerini Birleşmiş Milletler aldı. Bu sözleşmenin önemli maddelerinden biri “kuvvet kullanma yasağı”dır. (2/4. madde) </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Büyük devletler bu yasağı, taşeron terör örgütleriyle delmeye çalıştılar, çoğu kere başarılı oldular. Bu yeni süreçle birlikte, hafif silahlara ve el yapımı patlayıcılara sahip olan yerel terör örgütlerinin yerini konvansiyonel silahlara sahip “küresel terör örgütleri” almaya başladı. Küresel sistemin çıkarlarına uygun hareket etmeyen hükümetleri, o ülkedeki yerli işbirlikçileri eliyle devirmeye çalıştılar. </span><span class="s2"><b>İtalya’da </b></span><span class="s1">(1948’de), </span><span class="s2"><b>İran’da</b></span><span class="s1"> (1953’te), </span><span class="s2"><b>Guatemala’da</b></span><span class="s1"> (1954’te), </span><span class="s2"><b>Haiti</b></span><span class="s1">’de (1959’da), </span><span class="s2"><b>Ekvador</b></span><span class="s1">’da (1961’de), </span><span class="s2"><b>Dominik Cumhuriyeti</b></span><span class="s1">’nde (1963’te), </span><span class="s2"><b>Brezilya </b></span><span class="s1">ve </span><span class="s2"><b>Endonezya</b></span><span class="s1">’da (1964-65), </span><span class="s2"><b>Yunanistan’</b></span><span class="s1">da (1967‘de), </span><span class="s2"><b>Şili</b></span><span class="s1">’de (1973’te) gerçekleştirilen darbeler, ABD ve CIA patentli darbe ve müdahalelerden birkaçıdır.</span><b> </b></p>
<p class="p4"><span class="s1">İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra NATO’ya bağlı ülkelerde, komünizm tehdidine karşı kurulduğu söylenen “illegal yapılar”</span><b> </b><span class="s1">darbelerde son derece etkili bir rol oynadı. (<i>Daniel Ganser, NATO’nun Gizli Orduları, Grifin Yay</i>) ABD’nin, yakın geçmişte, Mısır’da hükümeti askeri darbe ile devirmesi, Türkiye’de 15 Temmuz darbe teşebbüsünde bulunması, bugünlerde Venezuela’da seçilmiş devlet başkanı Maduro’yu devirmeye çalışması, darbenin hâlâ tehdit ve darbe planlarının güncel olduğunu gösteriyor. 27-28 Şubat 2016 tarihinde İstanbul’da düzenlenen “Dünyada ve Türkiye’de Darbe Yargılamaları Sempozyumu”</span><span class="s1"> bu sempozyuma katılanların sundukları tebliğler, darbelerin ABD yapımı olduğunu ortaya<br />
koymaktadır.</span></p>
<p class="p5"><span class="s1"><b>Türkiye’deki Darbeler Kimin Eseri?</b></span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Dünyanın pek çok ülkesinde darbe planlayan ve bunda başarılı olan ülkelerin Türkiye’deki darbelerde parmağının olmadığı söylenemez. Türkiye’deki bütün darbelerin ve darbe teşebbüslerinin arkasında ABD vardır. 1960, 1980, 28 Şubat darbeleri ve 15 Temmuz darbe teşebbüsü, ABD’nin eseridir. 1960 darbesinin ABD yapımı olduğu konusunda geniş bir mutabakat vardır. Gazeteci Serdar Turgut, “1960 darbesinin, Türkiye’nin sosyal ve siyasi yaşamında dinin etkisinin artamaya başlayacağı korkusu nedeniyle yapıldığını” söylemektedir. (<i>Habertürk, 28.05.2012</i>) </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Önemli sebeplerinden biri, ABD’den umduğunu bulamayan Adnan Menderes’in Rusya’yla ilişki kurmak istemesidir. Ali Özek-Ramazan Yıldırım, “Adnan Menderes’in Ağustos ayında Rusya’ya yapacağı ziyareti nedeniyle Ekim ayında yapılması planlanan darbenin erkene alındığını” belirtmektedir. (<i>Hüseyin Yağmur, 27 Mayıs Darbesini Kim Neden Yaptı? Yenisöz, 29.05.2017</i>) </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Adnan Menderes’i devirmeye karar veren ABD, Demokrat Parti’nin 1957 seçim zaferinden itibaren </span><span class="s2"><b>darbenin alt yapısını</b></span><span class="s1"> hazırlamaya başladı. ABD, Türk Silahlı Kuvvetleri üzerindeki mutlak hâkimiyetiyle yetinmedi, medya eliyle Demokrat Parti aleyhinde algı operasyonu yürüttü. Demokrat Parti ideolojisine karşı olanları ortak bir cephede toplayarak, onları yönlendirdi, yönetti ve 1960 darbesini<br />
gerçekleştirdi. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">1980 darbesinden önce şiddet eylemleri ülke geneline yayılmak suretiyle darbe şartları olgunlaştırılmaya çalışılmıştır. Darbenin </span><span class="s2"><b>önde</b></span><span class="s1"> gelen generallerinden Bedrettin Demirel’in, “</span><span class="s2"><b>darbeyi bir yıl önce yapacaktık ama şartların olgunlaşmasını bekledik</b></span><span class="s1">” sözleri, bu durumu ortaya koymaktadır. Orgeneral Tahsin Şahinkaya, 1980 darbesinden bir gün önce Türkiye’ye döndü, 12 Eylül darbesi yapıldı. 1980 darbesini ABD Başkanı Carter’a, “</span><span class="s2"><b>bizim çocuklar başardı</b></span><span class="s1">” diye haber veren kişi, 1974’ten 1977 yılına kadar Türkiye’de görev yapan, daha sonra Washington’da ulusal güvenlik danışmanlığına getirilen Paul Henze’dir. (Mehmet Ali Birand, <i>12 Eylül Saat: 00:04</i>, <i>Milliyet Yayınları</i>) </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">12 Eylül iddianamesi, 1980 darbe sürecini gayet güzel bir </span><span class="s2"><b>şekilde</b></span> <span class="s2"><b>özetlemektedir</b></span><span class="s1">. 28 Şubat darbesi ABD-İsrail ortak yapımı, 15 Temmuz da ABD’nin taşeronu FETÖ eliyle uygulamaya koyduğu başarısızlıkla sonuçlanan bir darbe teşebbüsüdür.</span></p>
<p class="p6"><span class="s1"><b>28 Şubat Darbesi Küresel<br />
Bir Darbedir!</b></span></p>
<p class="p4"><span class="s1">1989 yılında komünizmin çökmesi, dünyada “</span><span class="s2"><b>yeni bir dönemin</b></span><span class="s1">” başlangıcı oldu. Soğuk Savaş döneminde, “komünizmi” birinci tehdit olarak niteleyen Amerika, tehdit skalasının birinci sırasına İslam’ı yerleştirdi. İlk askeri tatbikatta, düşmanı (komünizmi) temsil eden kırmızının yerine yeşili koymak suretiyle, “İslam = Terör” politikasını benimsedi. Bu politika değişikliği, müttefiki olan ülkeler de uygulamaya, dünyanın her yerinde, dini grup ve cemaatlere zulümler artmaya başladı. Türkiye’deki 28 Şubat darbesi, ABD’nin bu (yeni) politikasının </span><span class="s2"><b>Türkiye’ye uyarlanması </b></span><span class="s1">operasyonundan ibarettir. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">28 Şubat darbesi, birçok kişinin zannettiği gibi sadece Türkiye’deki değil, (Amerika’da, Avrupa’da, Çin’de, Rusya’da, Afrika’da, Orta Doğu’da, Asya’da) “dünyadaki bütün Müslümanları” kapsayan, </span><span class="s2"><b>“küresel” bir darbedir! </b></span><span class="s1">Amerika’nın etkinliğinin fazla olduğu ülkelerdeki 1990 öncesi ve sonrası uygulamalar incelendiğinde bu darbenin etkileri görülecektir.</span><b> </b></p>
<p class="p4"><span class="s2"><b>Tunus’ta</b></span><span class="s1"> başörtüsü yasağı, Nahda Partisi’nin yasadışı ilan edilmesi, </span><span class="s2"><b>Mısır’da </b></span><span class="s1">Müslüman Kardeşler Partisi’ne ve parti mensuplarına yönelik uygulamalar, Türkiye’deki 28 Şubat uygulamalarıyla birebir örtüşmektedir.</span><b> </b><span class="s1">Avrupa ülkelerinde İslamofobia, toplumun bütün katmanlarına yayılmaya başladı. Amerika’daki 11 Eylül saldırısıyla birlikte Müslümanlara yönelik hak ihlalleri, daha da sistematik hale geldi. Ünlü Fransız hukukçusu Jean-Claude Paye, 2004 yılında yayımladığı “<i>Hukuk Devletinin Sonu</i>” isimli kitabında, “İkiz Kulelere yönelik terör eyleminin 3 yıl içinde bütün Avrupa hukukunu nasıl etkilediğini” somut örnekleriyle ortaya koyuyor.</span></p>
<p class="p6"><span class="s1"><b>28 Şubat Darbe Süreci<br />
Nasıl Başladı?</b></span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Komünizmin çökmesinden sonra Amerika’nın yeni politikasına ilk uyum sağlayan ülkelerden birinin Türkiye olduğunu görüyoruz. MİT Müsteşarı Teoman Koman, 1989 yılının Aralık ayında Başbakanlık’a gönderdiği bir yazıda, laik kimliğiyle tanınan, </span><span class="s2"><b>Muammer Aksoy</b></span><span class="s1"> (Atatürkçü Düşünce Derneği Başkanı), Çetin Emeç (Hürriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni), </span><span class="s2"><b>Turan Dursun</b></span><span class="s1"> (2000’e Doğru dergisi yazarlarından) ve </span><span class="s2"><b>Bahriye Üçok’a</b></span><span class="s1"> (Ankara İlahiyat Fakültesi öğretim görevlisi) suikast düzenleneceği ihbarı aldıklarını bildirmiştir. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Yazıda isimleri belirtilen bu dört kişi (ne bir eksik ne bir fazla) 1990 yılı içinde öldürüldü. 1990 yılından itibaren kamu kurumlarında geniş kapsamlı bir tasfiye ve kadrolaşma süreci başlatıldı. Bundan önceki darbelerde olduğu gibi, şiddet eylemleri ve PKK’nın eylemleri artmaya başladı. 1993 yılı bu konuda dikkat çekmektedir. PKK’nın devlet içindeki bağlantılarını inceleyen </span><span class="s2"><b>Uğur Mumcu</b></span><span class="s1">, 24 Ocak’ta aracına konulan bombayla, Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın beyin takımından </span><span class="s2"><b>Adnan Kahveci</b></span><span class="s1"> de 5 Şubat’ta şüpheli bir trafik kazasında hayatını<br />
kaybetti. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Devlet içindeki bir grubun PKK ile ilişkisini öğrenen Jandarma Genel Komutanı Orgeneral </span><span class="s2"><b>Eşref Bitlis</b></span><span class="s1"> (17 Şubat’ta), Diyarbakır Jandarma Komutanı </span><span class="s2"><b>Bahtiyar Aydın</b></span><span class="s1"> (22 Ekim’de) öldürüldü. Cumhurbaşkanı </span><span class="s2"><b>Turgut Özal</b></span><span class="s1">, (görev süresinin bitimine 3 yıl kala) 17 Nisan’da akla zarar ihmaller zinciri sonucu hayatını kaybetti. 2 Temmuz’da, Pir Sultan Abdal Şenliklerine katılan 33 kişi </span><span class="s2"><b>Sivas’ta</b></span><span class="s1">, sadece 3 gün sonra</span><b> </b><span class="s1">33 köylü (Erzincan) </span><span class="s2"><b>Başbağlar köyünde </b></span><span class="s1">yaşamını yitirdi. Laik-anti laik, Alevi-Sünni çatışması çıkarmaya yönelik bu operasyonlar amacına ulaşamadı. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">1990’lı yılların faili meçhul bilançosu yaklaşık 17 bindir. Resmi kayıtlara göre, 1990’da 11, 1991’de 31 olan bu sayı, 1992’de 362’ye, 1993’te 467’ye, 1994’te 423’e çıkıyor, sonra düşmeye başlıyor. Birdenbire ortadan kaybolan binlerce kişi, evinden veya sokaktan kaçırılarak infaz edilenler, intihar süsü verilerek öldürülenler bu listenin<br />
dışındadır.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">1995 milletvekili seçimlerinde Refah Partisi’nin birinci olmasıyla darbe süreci yeniden hız kazandı; ikinci ve üçüncü sıradaki iki parti, zoraki bir koalisyon hükûmeti kurdu. Üç buçuk ay sonra dağılan ANA-YOL koalisyon hükûmeti döneminde, Refah Partisi’nin içinde yer alacağı (müstakbel) “hükûmeti düşürmenin” altyapısı hazırlandı. ANA-YOL hükümeti güvenoyu alamayınca, Refah Partisi ve Doğru Yol Partisi hükümet<br />
kurdu.</span><b> </b></p>
<p class="p4"><span class="s1">Refah-Yol hükûmeti kurulduktan sonra “irtica” söylemleri artmaya başladı. Müslüm Gündüz ile Fadime Şahin’in aynı evde basılmasıyla (28 Aralık 1996) başlayan ve 28 Şubat 1997 tarihli MGK toplantı tarihine kadar medya organlarının sürekli gündemde tuttuğu “</span><span class="s2"><b>bir oyun</b></span><span class="s1">” sahneye konuldu.</span><span class="s1"> Fadime Şahin kanal kanal dolaştırıldı. 30 Ocak’ta Sincan’da düzenlenen “Kudüs’ü anma gecesi” irtica tehlikesinin unsuru olarak gösterildi. 4 Şubat’ta Sincan’da tanklar yürütüldü. Sincan belediye başkanı ve 9 kişi DGM tarafından<br />
tutuklandı. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">28 Şubat’ta, son yılların en uzun süren MGK toplantısı yapıldı. Genelkurmay Başkanlığı 29 Nisan’da medyaya, 10 Haziran’da yüksek yargı mensuplarına brifing verdi. Yargıtay Başsavcısı Vural Savaş 21 Mayıs’ta, Refah Partisi’nin kapatılması için Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu. Hükümete yönelik tehditlerin dozu artmaya başladı. Hürriyet gazetesi 12 Haziran’da, “Genelkurmay Başkanlığı: Gerekirse silah kullanırız” manşetiyle çıktı. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Başbakan Necmettin Erbakan, hükümet ortağı Tansu Çiller’in başbakan olması halinde tansiyonun düşeceği beklentisiyle 18 Haziran’da başbakanlıktan istifa etti.<span class="Apple-converted-space">  </span>İstifa dilekçesini ve ekindeki Tansu Çiller başbakanlığında kurulacak hükümetine güvenoyu vereceğini taahhüt eden milletvekili listesini Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’e sundu. Ancak Demirel, hükümet kurma görevini Mesut Yılmaz’a verdi. Bu arada “milletvekili transfer pazarı” kuruldu. DYP milletvekillerinin bir kısmı gönüllü olarak, bir kısmı tehditle, bir kısmı vaatle, bir kısmı para karşılığında partilerinden istifa ederek başka partilere geçti. 30 Haziran’da Mesut Yılmaz’ın başbakanlığında ANAP, DSP, DTP koalisyon hükümeti kuruldu.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">28 Şubat darbesini planlayanlar, Refah-Yol hükümetini düşürdükten sonra önemli bir engeli bertaraf etmiş oldular. Bu hükümetin ardından, Hasan Celal Güzel’in deyimiyle “cunta hükümeti” kuruldu. Başbakan Mesut Yılmaz “siyasi hayatıma mal olsa bile çıkaracağız” dediği, kesintisiz eğitim yasasını 16 Ağustos’ta Meclis’ten geçirerek, imam hatip liselerinin orta kısımlarını kapattı. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">31 Ekim’de (1992 tarihli) Milli Güvenlik Siyaset Belgesinde öncelikli tehdit olan PKK “irtica” olarak değiştirildi. İstanbul Üniversitesi Rektörü Kemal Alemdaroğlu 23 Şubat 1998 tarihinde başörtü yasağını uygulamaya koydu. Mart ayında dekanlara, “Türban yasağını uygulamak için gerekirse bilime ara verin” sözleri sürecin özeti niteliğinde. Bu yasak bütün üniversitelere ve diğer kamu kurumlarına yayılmaya başlıyor. Kimliğinde başörtülü fotoğrafı nedeniyle Medine Bircan hastaneye alınmıyor, vefat ediyor. 1999 yılında meslek lisesi mezunlarına katsayı uygulaması getirilerek, imam hatip lisesi mezunlarının üniversiteye girişi yasaklandı. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">28 Şubat darbesini organize edenler başörtüsü yasaklamak, imam hatip liselerinin orta kısımlarını kapatmak ve Kur’an eğitimini yasaklamak suretiyle dini grup ve cemaatlerin şiddetli tepki vermesini ve </span><span class="s2"><b>terör zeminine</b></span><span class="s1"> çekmeyi planladılar. Halkın sağduyusu sayesinde bu plan Türkiye’de işlemedi. Uygulamaya konulan hukuksuz yasaklara karşı Türkiye’nin her yerinde protestolar düzenlendi. Resmi kayıtlara göre 2 milyon 800 bin kişi, başörtü yasağını protesto amacıyla el ele tutuşarak, büyük bir eylem gerçekleştirdi. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Elele eylemine destek verenler ve Malatya Üniversitesi önünde başörtüsü yasağını protesto edenler idamla yargılandı. Muhafazakâr kesimin cebir ve şiddet eylemlerine başvurmaması, darbecilerin emir ve talimatlarına göre hareket eden yargının, legal/yasal STK’lardan terör örgütleri üretmesine engel olmadı. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Emniyet Genel Müdürlüğü, 1999 yılının Aralık ayında “Türkiye’de 18 irticai terör örgütü olduğunu” açıkladı. Bu listeyle Türkiye’deki dini grup ve cemaatler, dergi ve gazeteler, yasal dernekler ve vakıflar, terör örgütü olarak nitelendirildi. 17 Ocak 2000 tarihinde (İstanbul) Beykoz’da Hizbullah örgütüne operasyon düzenlendi. Villada bulunanlar örgüt verilerini imha ettikten sonra ölü olarak ele geçirildi. Örgüt militanları verileri imha etmesine rağmen, bu tarihten sonra dini grup ve cemaatlere yönelik operasyonlarda, bu verilere (!) atıfta bulunulmaya başlandı. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Hiçbir terör eylemi olmayan, terör yöntemini benimsemeyen Selam Tevhid gazetesine, Malatya Dayanışma Vakfı’na, Vahdet Vakfı’na, Mazlum-Der’e, İBDA-C’ye, Aczimendilere, Cemalettin Kaplan grubuna, Müslüman Gençlik’e operasyonlar yapıldı, çok sayıda kişi tutuklandı, davalar açıldı. Ağır işkence altında zorla imzalatılan ifade ve teşhis tutanakları delil olarak kabul edildi, sanıklar ağır hapis cezalarına mahkûm<br />
edildi. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Bu süreçte yargılananların önemli bir kısmı anayasal düzeni ortadan kaldırma (TCK.146. madde) iddiasıyla mahkûm edildiğinden hâlâ cezaevinde yatmaya devam ediyor. (<i>Yörünge dergisi, Haziran-2018 sayısı, 28 Şubat Darbesinin Mağdurları Cezaevinde Unutuldu!</i> başlıklı yazımız.) 1989 yılının Aralık ayında başlayan ABD’nin yeni politikasının uyum süreci, AK Parti iktidara gelene kadar artarak devam<br />
etti. </span></p>
<p class="p6"><span class="s1"><b>28 Şubat Darbesinin Failleri Yargılandı mı?</b></span></p>
<p class="p4"><span class="s1">28 Şubat darbesiyle ilgili Anayasal ve yasal hiçbir soruşturma engeli olmadığı halde soruşturma başlatılmadı. Genelkurmay Başkanlığı’nın düzenlediği brifingde nefret söylemini dakikalarca ayakta alkışlayan yargı mensuplarının bu suçla ilgili soruşturma başlatmaması anlaşılabilir bir durumdur. 28 Şubat darbesiyle ilgili yargılama, 12 Eylül 2010 tarihindeki Anayasa değişikliğinden sonra gündeme geldi. Referandumda 1980 darbesini gerçekleştirenlerin yargılanmasına engel teşkil eden Anayasa’nın Ek 15. maddesinin kalkması, 1980 darbecilerinin yargılamasının önünü<br />
açtı. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Otuz yıl önceki bir darbe hakkında soruşturma yapılırken daha yakın bir tarihte gerçekleşen 28 Şubat darbesiyle ilgili hiçbir işlem yapılmaması kamuoyunun tepkisine neden oldu. 28 Şubat soruşturması kamuoyunun baskısıyla başlatıldı. Soruşturmayı yürüten savcı, sadece Batı Çalışma Grubuna mensup 103 sanık hakkında iddianame düzenledi. Ankara 5. Ağır Ceza Mahkemesi’nde açılan davada, dönemin Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı, generaller Çevik Bir, Çetin Doğan, Erol Özkasnak ile dönemin YÖK Başkanı Prof. Dr. Kemal Gürüz’ün de aralarında bulunduğu  21 sanığa müebbet hapis cezası<br />
verildi. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Tarafların başvurusu üzerine dava dosyası İstinaf Mahkemesi’nde. 28 Şubat darbesinin diğer bileşenleriyle ilgili soruşturma hâlâ devam ediyor. Diğer darbelerde olduğu gibi 28 Şubat darbesinin de medya, siyaset, işadamı, üniversite, STK birçok bileşenin iştirakiyle gerçekleştirildiğini biliyoruz. Soruşturma bir an önce davaya dönüşmeli, bu suça iştirak eden diğer bileşenlerden de hesap sorulmalıdır.</span></p>
<p class="p5"><span class="s1"><b>15 Temmuz Darbe Teşebbüsü:</b></span></p>
<p class="p4"><span class="s1">28 Şubat darbesinin, İslam’ın inanç ve uygulamalarını yaşam alanından silmeye yönelik küresel bir darbenin Türkiye coğrafyasındaki uygulaması olduğunu belirtmiştik. Bu darbenin aktörlerinin söylediği gibi binyıl sürecek şekilde planlandı. Bu darbeyi planlayanlar, devletin bütün erklerini kontrol altına alarak hasımlarını etkisiz hale getirdiler. Amaçlarının gerçekleştirilmesinde engel olarak gördükleri hükümeti düşürdüler, siyasi partiyi kapattılar. Toplumda kendilerine itiraz edecek yapı kalmadı. Ancak 3 Kasım 2002 seçimlerinde hiç ummadıkları bir </span><span class="s2"><b>sürprizle</b></span><span class="s1"> karşılaştılar. Fazilet Partisi’nin içinden çıkan bir grup tek başına iktidara geldi. Deyim yerindeyse halk darbeye destek veren partileri sandığa<br />
gömdü. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">İslam’a yönelik baskı ve yasak politikaları, başka ülkelerde de halk nezdinde kabul görmedi. Tunus’ta Nahda Partisi, Mısırda İhvan-ı Müslimin Partisi seçimlerde sürpriz yaptı. Mısır’da hükümet askeri darbe ile devrildi. Türkiye’de de AK Parti’yi dönüştürmek veya iktidardan uzaklaştırmak için sayısız planlar yapıldı. AK Parti, kendisini iktidara getiren seçmenleri unutmadı. 28 Şubat’ın yasaklarını kaldırmak için çaba gösterdi. Sistem içi mekanizmaların baskılarına boyun eğmedi. AK Parti’nin kendi adayını Cumhurbaşkanı seçtirmesini önleyemediler, AK Parti’yi<br />
kapatamadılar. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">2013 yılının sonlarına kadar kendisini gizleyen FETÖ, 17/25 Aralık operasyonuyla birlikte maskesini çıkardı. Bu operasyon amacına ulaşamayınca MİT TIR’ları operasyonunu devreye soktu. Bu da başarılı olamayınca, büyük şehirlerde bombalar patlamaya başladı. Hükümet OHAL ve sıkıyönetim ilan etmeyince bu defa PKK devreye sokuldu, hendekler kazılmaya başladı. Bölge halkı PKK’ya destek vermeyince bu operasyon da başarılı olamadı. 15 Temmuz’da, terör skalasının son aşaması olan askeri darbe devreye<br />
sokuldu. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">15 Temmuz darbe teşebbüsü, 28 Şubat darbesinin devamıdır. Türkiye’yi 28 Şubat raylarına çekme girişimidir. 28 Şubat darbesiyle 15 Temmuz darbe teşebbüsünün </span><span class="s2"><b>patronları aynı</b></span><span class="s1">, taşeronları farklıdır. Darbeyle mücadelede, FETÖ’ye endeksli bir mücadele eksiktir. FETÖ deşifre olduğu için kullanım süresi dolmuştur. Küresel güçler, bundan sonraki darbe teşebbüsleri için başka taşeronlar bulacaktır.</span></p>
<p class="p6"><span class="s1"><b>Küresel Darbe<br />
Devam Ediyor!</b></span></p>
<p class="p4"><span class="s1">15 Temmuz darbe teşebbüsünden önceki operasyonlar, 15 Temmuz darbe teşebbüsü, darbe teşebbüsünden önceki ve sonraki siyasi ittifaklar, ekonomik saldırılar, AK Parti’yi iktidardan düşüremedi. Küresel güçler, Türkiye’yi 28 Şubat’ın ayarlarına döndürmek için yeni planlar yapmaya devam edeceklerdir. Muhalefet cephesi AK Parti’yi iktidardan düşürmeye yetmediği için AK Parti içindeki küskünlerinden yararlanmayı deneyecekler, surdan bir gedik açmaya çalışacaklardır. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Ancak 15 Temmuz darbe teşebbüsü, ABD’nin Türkiye’deki bürokrasi içindeki uzantılarına büyük darbe vurdu. Zira ordudan, emniyetten, yargıdan, üniversitelerden vs. FETÖ’cüler tasfiye ediliyormuş gibi görünüyor ama gerçekte tasfiye edilenler ABD ajanlarıdır. Bürokrasi içindeki kadrolar tasfiye edildikçe ABD’nin operasyon gücü giderek zayıflıyor. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">AK Parti, 28 Şubat darbecilerinin koyduğu yasakları kaldırdı. Yakın bir gelecekte, bu yasakların tekrar uygulamaya konulması zor görünüyor. Esasen Türkiye, küresel 28 Şubat’ın etki alanından çıkmış durumda, tehdit altında olan, </span><span class="s2"><b>dünyadaki diğer ülkeler/bölgeler</b></span><span class="s1">: Mısır, Suriye, Irak, Afganistan, Pakistan, Filistin, Çin, Doğu Türkistan (Uygur bölgesi), Rusya, Çeçenistan, hatta Avrupa, Amerika! </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Her yıl milyonlarcası topraklarından sürülüyor, on binlercesi öldürülüyor, ağır hapis cezalarına çarptırılıyor. Avrupa ülkeleri de başta din ve vicdan özgürlüğü olmak üzere, en temel hak ve özgürlükleri ihlal ediyor, yasaklar koyuyor. Dünyanın birçok yerinde, camiler kapatılıyor, minareler yasaklanıyor, başörtüsü yasaklanıyor, sakal yasaklanıyor, namaz yasaklanıyor, oruç yasaklanıyor, Kur’an öğrenmek/öğretmek yasaklanıyor. 28 Şubat darbe sürecinde 24 milyondan fazla vatandaşımızın maruz kaldığı zulümleri unutmayalım, unutturmayalım ama bu zulümlerin daha fazlası dünyanın başka yerlerinde devam<br />
ediyor. </span></p>
<p class="p7"><span class="s1">1989 yılından itibaren Müslümanlar, küresel bir haçlı seferiyle, </span><span class="s2"><b>postmodern bir Haçlı Seferiyle</b></span><span class="s1"> karşı karşıya. Her yıl 28 Şubat’ta, küresel darbenin patronlarının darbe sürecinde Türkiye’deki zalimane uygulamalarını gündeme getirirken, dünyanın diğer yerlerinde Müslümanların maruz kaldığı zulümleri de gündeme getirelim. Bu zihniyetin dünyaya barış ve mutluluk getiremeyeceğini anlatalım.</span></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/kuresel-bir-darbe-28-subat/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>28 Şubat Darbesinin Mağdurları Cezaevinde Unutuldu!</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/28-subat-darbesinin-magdurlari-cezaevinde-unutuldu/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/28-subat-darbesinin-magdurlari-cezaevinde-unutuldu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cüneyt Toraman]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 31 May 2018 21:25:21 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[28 Şubat]]></category>
		<category><![CDATA[28 Şubat Darbesi]]></category>
		<category><![CDATA[9. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Amerika]]></category>
		<category><![CDATA[Cüneyt Toraman]]></category>
		<category><![CDATA[Darbe]]></category>
		<category><![CDATA[Haziran 2018]]></category>
		<category><![CDATA[Komünizm]]></category>
		<category><![CDATA[Soğuk Savaş]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=2128</guid>

					<description><![CDATA[28 Şubat darbesinin komuta merkezi Batı Çalışma Grubu (BÇG), Ankara 5. Ağır Ceza Mahkemesinde yargılandı, 21 sanık ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına mahkûm edildi. Bu sanıkların mahkûmiyet kararı kesinleştiğinde yüksek güvenlikli cezaevlerine konulacak. 28 Şubat darbesinin failleri ile bu darbenin mağdurlarının “aynı anda” cezaevinde olması, tuhaf bir durum. Sadece bu karar bile 28 Şubat mağdurlarının serbest bırakılmasını gerektiriyor. 1989 yılında komünizmin çökmesiyle, soğuk savaş ve iki kutuplu dünya sona erdi. Amerika, ilk askeri tatbikatta komünizmi temsil eden kırmızının yerine yeşili koymak suretiyle, komünizm tehdidinin yerine İslam’ı ikame ettiğini ilan etmiş oldu. Dünyadaki bütün Müslümanların hak ve özgürlüklerini tehdit eden bu değişiklik, Türkiye’deki 28 Şubat darbesinin taşlarını da döşemeye başladı. 1990 yılının ilk aylarında başlayan darbe süreci, 2002 seçimlerine kadar sürdü. Refah-Yol hükümeti kurulduktan sonra, daha önce hazırlanan senaryolar uygulamaya konuldu, hükümetin düşürülmesinden sonra da artarak devam etti. 2002 yılında Ak Parti tek başına iktidara gelince yavaşladı, kazanımlarını yavaş yavaş kaybetmeye başladı. 1990 yılından 2002 yılına kadar, 24 milyon mağdur üretti. Yaşanan bu mağduriyetler, 28 Şubatın siyasi aktörlerini sandığa gömdü. Bu darbenin izlerini silmek, geniş kapsamlı bir çaba gerektiriyordu. Ak Parti, parti kapatma davası dâhil birçok engellemeye rağmen, bu haksızlıkları ortadan kaldırmak için büyük çaba gösterdi. Üniversitelerdeki başörtü yasağını kaldırdı. Meslek lisesi &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>28 Şubat darbesinin komuta merkezi Batı Çalışma Grubu (BÇG), Ankara 5. Ağır Ceza Mahkemesinde yargılandı, 21 sanık ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına mahkûm edildi. Bu sanıkların mahkûmiyet kararı kesinleştiğinde yüksek güvenlikli cezaevlerine konulacak. 28 Şubat darbesinin failleri ile bu darbenin mağdurlarının “aynı anda” cezaevinde olması, tuhaf bir durum. Sadece bu karar bile 28 Şubat mağdurlarının serbest bırakılmasını gerektiriyor. </strong></p>
<p>1989 yılında komünizmin çökmesiyle, soğuk savaş ve iki kutuplu dünya sona erdi. Amerika, ilk askeri tatbikatta komünizmi temsil eden kırmızının yerine yeşili koymak suretiyle, komünizm tehdidinin yerine İslam’ı ikame ettiğini ilan etmiş oldu. Dünyadaki bütün Müslümanların hak ve özgürlüklerini tehdit eden bu değişiklik, Türkiye’deki 28 Şubat darbesinin taşlarını da döşemeye başladı. 1990 yılının ilk aylarında başlayan darbe süreci, 2002 seçimlerine kadar sürdü. Refah-Yol hükümeti kurulduktan sonra, daha önce hazırlanan senaryolar uygulamaya konuldu, hükümetin düşürülmesinden sonra da artarak devam etti. 2002 yılında Ak Parti tek başına iktidara gelince yavaşladı, kazanımlarını yavaş yavaş kaybetmeye başladı. 1990 yılından 2002 yılına kadar, 24 milyon mağdur üretti. Yaşanan bu mağduriyetler, 28 Şubatın siyasi aktörlerini sandığa gömdü. Bu darbenin izlerini silmek, geniş kapsamlı bir çaba gerektiriyordu. Ak Parti, parti kapatma davası dâhil birçok engellemeye rağmen, bu haksızlıkları ortadan kaldırmak için büyük çaba gösterdi. Üniversitelerdeki başörtü yasağını kaldırdı. Meslek lisesi mezunlarının üniversiteye girmelerine engel olan katsayı duvarını kaldırdı. Başörtüsü yasağı nedeniyle üniversiteden atılan öğrencilere af getirdi. Kamuda başörtü yasağını kaldırdı. Başörtüsü nedeniyle ihraç edilenleri görevlerine iade etti. Özlük haklarını kısmen iade etti.</p>
<p>28 Şubat darbesinin yaraları sarılırken, bu darbenin kumpaslarına maruz kalanlar cezaevinde unutuldu. 28 Şubat darbesinin yıldönümlerinde “cezaevindekilerin mağduriyetlerinin de giderilmesini” talep ettiğimizde, insanlar şaşırıyor, “hala cezaevinde yatan mı var” diye soruyor.</p>
<p>FETÖ’nün emniyet ve yargı içindeki uzantıları vasıtasıyla 2007 yılında başlayan kumpaslarından dolayı, cezaevlerinde tutuklu veya hükümlü hiç kimse kalmadı. Ama 28 Şubat darbesinin kumpas mağdurları hala cezaevinde. Hem de yirmi yıldan fazla yatanlar var. Böylesine önemli bir mağduriyetin bu kadar geri plana atılmasını anlamak gerçekten mümkün değil. Beş yüzden fazla masum insanın, özgürlüğünden yoksun bırakılmasından söz ediyoruz. 28 Şubat darbe dönemindeki davaların birçoğunda avukatlık yapmış biri olarak, “bu insanların ne ile suçlandıklarını, nasıl yargılandıklarını, niçin cezaevinden çıkamadıklarını” açıklamak istiyorum.</p>
<p>28 Şubat darbesi, Türkiye’deki tehdit konseptinin ve mevzuatın, Amerika’nın 1989 yılında değiştirdiği yeni politikasına uyumlu hale getirilmesinden ibarettir. Bu darbenin ana hedefi, dindar kitle, din ve vicdan özgürlüğü olmuştur. İslam’ı tehdit olarak nitelemenin toplumda destek görmeyeceğini çok iyi bildikleri için, “irtica” kavramını paravan olarak kullanmışlardır. 28 Şubat 1997 tarihli Milli Güvenlik Kurulunda, irtica tehdidinin PKK’dan bile önemli olduğu belirtilerek, birinci tehdit haline getirilmiştir. Bu tehdidin ne kadar ciddi olduğunu kanıtlamak için, kurgu olduğu sonradan ortaya çıkan, Fadime Şahin, Ali Kalkancı, Müslüm Gündüz, Sisi gibi şahısların içinde olduğu bir “oyun” sahneye konulmuştur. 2000 yılında İstanbul Beykoz’daki Hizbullah operasyonu ve Sivas katliamı da bu kurgunun bir parçasıdır. Bu darbeyi gerçekleştirenler, dini grup ve cemaatleri “terör örgütü” olarak takdim etmiştir. Almanya’da ikamet eden Cemalettin Kaplan (Kaplancılar, AFİD) aleyhine, anayasal düzeni yıkarak yerine İslam devleti kurmak istediğinden bahisle, üniversitelerdeki öğrenci yapılanması hakkında ve İslami Hareket örgütü hakkında soruşturma başlatmışlardır. Muhafazakar kesime yönelik daha geniş bir harekat başlatmak için, kamu kurumlarında geniş kapsamlı bir tasfiye yapılmış, operasyona hazır hale getirilmiştir. 1995 seçimlerini takiben Refah-Yol hükümeti kurulduğunda, “irtica” Türkiye’nin ana gündem maddesi haline getirilmiştir. Refah-Yol hükümeti düşürüldükten sonra, ikinci aşamaya geçilmiştir. Üniversitelerde başörtü yasağıyla başlayan süreç, katsayı uygulaması, kesintisiz eğitim ve kamu kurumlarından tasfiyeyle genişlemeye başlamıştır.</p>
<p>Toplumun büyük bir kesimi bu uygulamalara itiraz etmiş, Türkiye’nin her yerinde protesto gösterileri başlamıştır. Bu protestolar, 28 Şubat darbesinin amaçlarının gerçekleşmesini yavaşlattığı için, protestolara katılan grupları, cemaatleri, dernekleri, vakıfları sindirmek, korkutmak, itibarsızlaştırmak, halkın desteğini kırmak amacıyla, terörle mücadele şubelerini ve Devlet Güvenlik Mahkemelerini devreye sokmuşlardır! Operasyonlardan önce, Emniyet Genel Müdürlüğü’nün Türkiye’deki irticai terör örgütlerinin listesini hazırladığı haberi yapılmıştır. (5 Ocak 1998, Sabah) Bu haberden kısa süre sonra, İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne izafeten, İstanbul’da faaliyette bulunan 13 gruptan oluşan irticai terör örgütü listesi yayınlanmıştır. (20 Ocak 1998, Milliyet) “İBDA-C, İslami Cemaat ve Cemiyetler Birliği, Ceyşullah, İslami Hareket, Hizbullah Tevhid Selam Grubu, Hizbullah ve Vasat Grubu, Hizbullah Menzil Grubu, Hizbullah-Vahdet Grubu, Müslüman Gençlik-Yıldız Grubu, Müslüman Gençlik Malatyalılar” irticai terör örgütü olarak nitelenmiştir. O tarihte 13 olarak açıklanan listeye, Mazlum-Der gibi dernekler ve dini gruplar eklenerek, 1999 yılının Aralık ayında “Türkiye’de 18 irticai terör örgütü var” haberi yayınlanmıştır.</p>
<p>Bu liste yayınlandıktan sonra, bu listelerde yer alan, terörle, terör örgütüyle uzaktan yakından ilgisi olmayan, tamamen sivil dini grup ve cemaatlere, vakıflara, derneklere, operasyon hazırlıkları başlamış, 2000 yılının başından itibaren de operasyonlar başlamıştır.</p>
<p>Mahkeme kararıyla kurulan ve vakıf senedinde yazılı amaçları doğrultusunda faaliyet gösteren Vahdet Vakfına operasyon düzenlenmiş, vakıf başkanı Hüsnü Aktaş ve bazı vakıf yöneticileri tutuklanmıştır. Kocatepe Camii’nde mevlit okutmak için toplanan Aczimendilere operasyon düzenlenmiş, birçoğu tutuklanmıştır. Selam gazetesi sahibi ve çalışanlarına operasyon düzenlenmiş, Uğur Mumcu suikastiyle suçlanmışlar, Ankara’daki başka bir grupla birleştirilerek, tutuklanmışlardır. Üniversitelerdeki İslamcı gençlerden oluşan “Müslüman Genç” grubuna operasyon düzenlenmiş, birçok kişi tutuklanmıştır.</p>
<p>Salih Mirzabeyoğlu, (cebir ve şiddet içeren eylemleri nedeniyle değil) yayınladığı ve piyasada satılmakta olan kitaplarındaki görüşleri nedeniyle tutuklanmıştır. Cemalettin Kaplan’a sempati duyanlara operasyon düzenlenmiş, uçakla dalış yaparak anıt kabiri bombalayacakları iddiasıyla tutuklanmışlardır. Yine bu listede yer alan, Malatya’da bulunan İslami Dayanışma Vakfı yöneticilerine ve birlikte faaliyet gösterdikleri dernek ve vakıflara operasyonlar düzenlenmiş, Malatya’da bulunanların çoğu tutuklanmıştır. Cuma namazı çıkışında protesto gösterilerinde bulunan yüzlerce kişi, kesintisiz eğitimi protesto amacıyla işyerinin camına 5+3 yazan esnaf dahi tutuklanarak cezaevlerine gönderilmiştir. Bu davaların her biri, ibret vesikası, hukuk tarihimizin utanç sayfalarıdır.</p>
<p>Darbelerin en önemli özelliklerinden biri, devlet erklerinin (yasama, yürütme, yargı) tamamen veya kısmen işlemez hale gelmesidir. Bu erkler 28 Şubat darbe sürecinde de işlemez hale gelmiştir. Sadece yargı, görevini yerine getirseydi dahi, bu meşum darbe gerçekleştirilemezdi. Görevi hak ihlallerini önlemek olan yargı, diğer darbe dönemlerinde olduğu gibi bu darbe döneminde de hak ihlallerinin taşıyıcısı olmuştur. Bu durum, vesayet sisteminin ve yargının vesayet altında olmasının soncudur. Bu süreçte görevini yapan hakimler ve savcılar, HSYK tarafından meslekten ihraç edilmiş veya başka yerlere sürülmüştür. 28 Şubat darbe sürecinde, irticai terör örgütü operasyonlarının fitilini, darbenin siyasi ayağı ateşlemiştir. Terörle mücadele şubeleri irticai terör örgütlerini kurarak, DGM savcılarına sevk etmiştir. DGM savcıları da örgütle hiçbir ilgisi olmayan insanların işkence ürünü emniyet ifadelerini iddianameye dönüştürerek kamu davaları açmıştır. DGM’ler de işkence ürünü emniyet ifadelerini esas alarak binlerce masum insanın mahkumiyetine karar vermiştir.</p>
<p>Vicdan sahibi bazı mahkemelerin kararlarını, Yargıtay hem de sanıklar aleyhine bozmuştur. 28 Şubat darbe sürecinde irticai terör örgütü operasyonlarında, bu darbeyi gerçekleştirenlerin hepsinin parmağı (payı) olmakla birlikte, Yargıtay’ın bu davalardaki kararları belirleyici olmuştur. 28 Şubat mağdurlarının hala cezaevinde yatmalarının baş aktörü Yargıtay’dır. 1990 yılında, Ceza kanunlarında ve Terörle Mücadele Kanununda sanıklar aleyhine hiçbir değişiklik yapılmadığı halde, Yargıtay, “anayasayı ihlal” suçuyla ilgili içtihadını değiştirerek, cebir ve şiddete bulaşmayan insanlara ömür boyu hapis cezası verilmesinin önünü açmıştır.</p>
<p><strong>Yargıtay Darbe Sürecinde İçtihadını Değiştirdi</strong></p>
<p>1990 yılına kadar, yürürlükte olan 765 sayılı Türk Ceza Kanunu, anayasayı ihlal suçunu, silahlı terör örgütünün terör eylemlerinin ileri bir aşaması olarak görmekteydi. Terör ve şiddet eylemlerinin ülke genelinde yaygın ve yoğun olmasını, anayasal düzeni kısmen veya tamamen değiştirmek, işlemez hale getirmek için elverişli vasıtalara sahip olmasını” arıyordu. Yargıtay 9. CD: (E: 1979/751 K: 1979/2110 T: 09.05.1979) Devamlılığı asıl olan, düzeni zorlayıp çökertici bu girişimleriyle sarsıp yıkacakları Anayasal düzenin yerine, kendi Anayasalarını ve iktidarlarını getirmeyi sağlayacak hareketler TCK 146. maddesindeki kast ve unsurları oluşturur niteliktedir.” (Esas: 1987/739 Karar:1987/2514 Tarih:12.05.1987) Anayasayı cebren değiştirmek amacı yönünden olmakla beraber bu amaca ulaşma tehlikesi doğurmayan yetersiz ve önemsiz eylemler TCK 146. maddesi kapsamına girmez. Örgüt mensubu olan sanıkların, örgütün niteliğinden, bu üyelikten ve ayrıca icra ettikleri eylemden ötürü cezalandırılmaları lazım gelir.” Yargıtay CGK, (22.10.1990, Es.1990/9-193; K.1990/251) “Amaç suç niteliğinde bulunan TCK’nın 125. maddesindeki suçu işlemek doğrultusunda olmakla beraber, bu amaca ulaşma tehlikesi doğurmayan yetersiz ve önemsiz eylemler, TCK 125. maddesi kapsamına girmez.” Askeri Yargıtay DK, (24.02.1983 tar. 1983/56 Es. 19830 Kar.) “Silahlı terör örgütünü, ekserisi silahlı” olarak tanımlıyordu.</p>
<p>1990 yılından önce, anayasayı ihlal suçunun işlenebilmesi için, faillerin sayıca ve silah bakımından elverişli vasıtalara sahip olmasını arayan Yargıtay, 1990 yılından sonra, mevzuata ve hakkaniyete uygun olan bu içtihadını, “bir kişinin bile anayasayı ihlal suçunu işleyebileceği” şeklinde değiştirmiştir. Tarihi tecrübelere istinaden, ordunun -doğrudan veya dolaylı olarak- içinde olmadığı bu suçun işlenmesi imkansızdır. Hal böyle iken, 28 Şubat darbe sürecinde, binlerce kişi anayasayı ihlal suçundan mahkum edildiler. Yüksek güvenlikli cezaevlerinde beton duvarların arasına, deyim yerindeyse diri diri mezara gömüldüler. 28 Şubat mağdurlarının hala cezaevinde yatmalarının temel nedeni, bu insanlara (bilerek) yanlış bir suç tipinin tatbik edilmesidir!</p>
<p><strong>Sanık Lehine Yapılan Değişikliklerden Yararlandırılmadılar</strong></p>
<p>28 Şubat darbe sürecinde, irticai terör örgütlerinin yargılamaları, doğal olarak yürürlükteki mevzuata göre yapılmıştır. Yargılama sırasında veya yargılama sona erdikten sonra, yasalarda sanık lehine değişiklik yapıldığında, sanıkların lehe değişikliklerden yararlanması, ceza hukukunun temel ilkelerinden biridir. Mahkemeler sanık lehine değişiklikleri, talebe bağlı olmaksızın (resen) uygulamakla yükümlüdür. Yargılama devam ederken veya yargılama sona erdikten sonra, ceza yasalarında sanıkların lehine birçok değişiklik yapıldığı halde, 28 Şubat mağdurları bu değişikliklerden yararlandırılmamıştır. Ceza Kanunu ve Ceza Muhakemesi Kanunu (CMUK), 2005 yılında tamamen yürürlükten kaldırılıp baştan sona yenilendiğinde bile bu değişikliklerden yararlandırılmamıştır. Bu davalarda uygulanan 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanununda, AB uyum yasaları kapsamında köklü değişiklikler yapılmış, ifade özgürlüğünü kısıtlayan hükümler çıkarılmış, terör suçlarına cebir ve şiddet unsuru eklenmiştir. 28 Şubat mağdurları, işkence ürünü emniyet ifadeleri esas alınarak mahkum edildiği halde, bu değişikliklerden de yararlandırılmamıştır.</p>
<p>Darbe sürecinde silahla adam yaralama suçunu işleyenler, birkaç yıl, o dönemde, (hiçbir hafifletici sebep olmadan) kasten adam öldürenler bile, (24 yıl hapis, 1/6 indirimle 20 yıl hapis cezası alanlar) 8,5 yıl hapis yatıp çıktılar. Yağma (gasp), adam kaldırma, cinsel istismar, uyuşturucu satanlar, 3-5 yıl hapis yatıp serbest bırakıldı. Rahşan affı olarak bilinen (22 Aralık 2000 yılında çıkarılan) af yasasıyla, (adi suç işleyen) otuz binden fazla kişi bu aftan yararlanıp serbest kalırken, 28 Şubat mağdurları, anayasal düzeni ortadan kaldırma iddiasıyla yargılanıp mahkûm edildiği için bu aflardan yararlanamadı.</p>
<p><strong>FETÖ de Kumpas Kurdu, 28 Şubat’ta da Kumpas Kuruldu</strong></p>
<p>Türkiye’de 2007 yılında Cumhurbaşkanlığı seçimlerine müdahale edilmesi, yeni bir dönemin başlangıcı olmuştur. Hükümet erken seçim kararı alarak, Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi için anayasa paketi hazırlamıştır. Anayasa paketi mecliste kabul edilerek referanduma sunulmuştur. 12 Eylül 2010 tarihinde yapılan referandum, anayasada esaslı değişiklikler yapmıştır. Anayasa değişikliğiyle FETÖ’nün yargıdaki etkinliği artmaya, buna paralel olarak icraatları da tartışılmaya başlamıştır. 17 Aralık 2013 tarihinden itibaren, devlet bu yapıyla mücadele etmeye başlamıştır. Bu örgütün yuvalandığı özel yetkili mahkemeler kaldırılmış, emniyet teşkilatı başta olmak üzere tasfiye süreci başlamıştır. Özel yetkili mahkemelerdeki dava ve soruşturma dosyaları genel yetkili mahkemelere intikal ettiğinde, bu örgütün kumpasları ortaya çıkmaya başlamıştır. Ergenekon, Balyoz, Şike, Tahşiye davalarının; Selam Tevhid, 17/25 Aralık, MİT Tırları, soruşturmalarının bu örgütün kumpası olduğu ortaya çıkmıştır.</p>
<p>Çok sayıda kumpas iddiasıyla yargılanan emniyet müdürlerinden Ali Fuat Yılmazer’in, bu davaların birindeki savunmasında, (28 Şubat darbe sürecinde) “<em>Milli Güvenlik Akademisinde dini motifli örgütler konusunda brifingler verdiğini, devlete hizmet ettiğini</em>” dile getirmesi, FETÖ’nün 28 Şubat darbesinde de aktif olduğunu, bu darbeye destek verdiğini gösteriyor. Mavi Marmara filosu yola çıkmadan başlatılan Selam Tevhid soruşturmasının içeriğiyle, 2000 yılındaki Umut operasyonunun içeriği arasındaki aşırı benzerlik, dini grup ve cemaatlere yönelik geniş kapsamlı bir operasyon hazırlığı dikkate alındığında, 28 Şubat darbe sürecindeki kumpaslar ile 2010 yılından sonraki kumpasların “aynı elin ürünü” olduğunu göstermektedir. Umut davasının onama kararı talimatının STV’deki Tek Türkiye dizisinde verilmesi, 28 Şubat darbesinin, FETÖ darbesinin ikizi olduğunu göstermektedir. FETÖ örgüt mensuplarının açmış olduğu davalar ve soruşturmalar, hemen kumpas davalarına dönüşürken, 28 Şubat darbe dönemindeki kumpaslar hatırlanmadı, gündeme bile gelmedi.</p>
<p><strong>Ne Yapmalı?</strong></p>
<p>Önce bir tespit yapalım. 28 Şubat darbe sürecinde, irtica tehdidi var mıydı? İrticai terör örgütlerinin terör eylemleri var mıydı? Devletin, irtica tehdidini PKK’dan bile tehlikeli olarak kabul etmesini gerektirecek somut olgular var mıydı? Terörle mücadele şubeleri, operasyonları, talimat almadan ve hiçbir baskı olmadan, mevzuat kapsamında mı yürüttü? DGM savcıları, asgari düzeyde görevlerini yerine getirebildi mi? DGM’ler adil bir yargılama yapabildi mi? Hak ihlallerinin son kapısı Yargıtay, görevini yaptı mı? Bu dönemdeki dava dosyalarını esas alacak olursak, bu kurumların hiç biri görevini yapmamış, mahkemeler “adil bir yargılama” yapmamıştır. Terörle mücadele şubeleri, kendi hazırladıkları ifade tutanaklarını zorla sanıklara imzalatmış, DGM savcıları, işkence ürünü emniyet ifadelerini iddianameye dönüştürmüş, DGM’ler, bu ifadeleri esas alarak hüküm kurmuş, Yargıtay da onamıştır. Avrupa İnsan hakları Mahkemesinin, on binlerce ihlal kararı, Türkiye’de bu dönemde, sistematik işkence yapıldığını ve adil bir yargılama yapılmadığını kanıtlamaktadır. 2005 yılında ceza mevzuatımız tamamen değiştirilirken, “yeni bir sayfa” açmak, adil yargılama yapılmadığı kabul edilen dönemdeki davalar için de düzenleme yapmak gerekirdi. Ancak bu yapılmadı. Olağan yargılama sürecinde, kesinleşmiş yargı kararlarının düzeltilmesi imkânsız denecek kadar zordur. Ceza Muhakemesi kanununda, yargılamanın yenilenebilmesi için, sanığın, mahkûmiyet kararını etkisiz hale getirecek “yeni bir delil” bulması gerekiyor. (CMK 311. madde) İrticai terör örgütlerinin masa başında kurulduğu dikkate alındığında, örgüt iddiasıyla mahkûm edilenlerin yeni delil bulma imkân ve ihtimalinden söz etmek mümkün değildir. Muhakeme hukukunda masumiyet esastır, ispat yükü masum olduğunu iddia edene değil, suçlu olduğunu iddia edene düşer. 28 Şubat darbe sürecindeki dava dosyalarında sanıkların mahkûmiyetini gerektirecek delilin olmaması, mahkûmiyet kararlarını kendiliğinden geçersiz hale getirmiyor. Bu tespitin, yasal prosedür içinde yerine getirilmesi gerekiyor.</p>
<p>Benzer durum, başka ülkelerde de yaşandı. Tunus İdare Mahkemesi, bu yılın Şubat ayında aldığı bir kararla, Devlet Güvenlik mahkemelerinin 1987-2010 yılı arasındaki bütün kararlarını bozdu. Bu davalar yeniden ele alınacak yeniden karar verilecek. Türkiye’nin de 28 Şubat darbesinin başladığı 1990 yılından (DGM ve bu mahkemelerin devamı niteliğindeki mahkemelerin kaldırıldığı) 2014 yılı arasındaki davalarda, resen veya sanık veya hükümlülerin talebi üzerine yeniden yargılamanın yolunu açması gerekiyor. Hükümet bunu, (OHAL) KHK’ya ekleyeceği bir madde veya Ceza Muhakemesi Kanunu veya Terörle Mücadele Kanununa ekleyeceği geçici bir madde ile gerçekleştirebilir.</p>
<p>15 Temmuz darbe teşebbüsünün yargılamalarının devam ettiği bir süreçte, bu sanıkların da serbest bırakılmasını sağlayacak bir affı gündeme getirmenin doğru olmadığını düşünüyorum. 28 Şubat mağdurları af değil, işlemedikleri bir suç nedeniyle zedelenen onurlarının iadesini istiyor. 28 Şubat darbesinin komuta merkezi Batı Çalışma Grubu (BÇG), Ankara 5. Ağır Ceza Mahkemesinde yargılandı, 21 sanık ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına mahkûm edildi. Bu sanıkların mahkûmiyet kararı kesinleştiğinde yüksek güvenlikli cezaevlerine konulacak. 28 Şubat darbesinin failleri ile bu darbenin mağdurlarının “aynı anda” cezaevinde olması, tuhaf bir durum. Sadece bu karar bile 28 Şubat mağdurlarının serbest bırakılmasını gerektiriyor. Anayasayı ihlal iddiasıyla yargılanan ve mahkûm edilenlerden hiç birinin, anayasayı değiştirme/bozma iddiası olmadığı gibi, bu suçu işleme gücüne (elverişli vasıtalara) sahip olmadıkları da apaçık ortada. Cezaevine genç yaşında girenlerin saçları burada ağardı, orta yaşlarda girenler pamuk dede oldu. Bu darbenin mağdurlarının bir kısmı cezaevinde öldü, tahliye edilenler de fazla yaşamıyor. Hiçbir terör eylemi olmayan Salih Mirzabeyoğlu, Yargıtay’ın kasıtlı yorumuyla anayasayı ihlal iddiasıyla 1998 yılından 2014 yılına kadar 16 yıl hapis yattı, özgürlüğün tadına varamadan, geçtiğimiz günlerde vefat etti. 28 Şubatın irticai terör örgütlerinden birinin, hiçbir eylemini duydunuz mu? Bu bile bu örgütlerin kumpas olduğunu göstermiyor mu? Terör örgütü iddiasıyla yargılanıp ömür boyu hapse mahkûm edilen bu insanların, cezaevlerinde isyan çıkardığını, yangın çıkardığını, eylem/direniş yaptığını duydunuz mu? Bunlar gerçekten terör örgütü mensubu ise, niçin terör örgütlerinin yöntemlerine başvurmuyorlar?</p>
<p>28 Şubat darbesinin bütün izlerini hep birlikte kökünden kazıyalım ama birinci sıraya, sadece 28 Şubat darbesine direndikleri için mahkûm edilen ve hala cezaevinde yatanları koyalım. Filmlere konu adli bir hatadan değil, sistematik hak ihlalinden, 20 yıldan fazla cezaevinde yatan yüzlerce kişiden bahsediyoruz. Umarım bu defa sesimizi duyarlar!</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/28-subat-darbesinin-magdurlari-cezaevinde-unutuldu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
