<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>21. Yüzyıl &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/21-yuzyil/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Sun, 10 Jan 2021 11:50:39 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.10</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>21. Yüzyıl &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Dini 21. Asrın Aklıyla Anlamak/Yorumlamak</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/dini-21-asrin-akliyla-anlamak-yorumlamak/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/dini-21-asrin-akliyla-anlamak-yorumlamak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Beşir İSLAMOĞLU]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 10 Jan 2021 05:47:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[21. Yüzyıl]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Modern]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=16564</guid>

					<description><![CDATA[Bilindiği gibi din, insanların yaşamını düzene koyan ilahi kurallar bütünüdür.Dinin varlık sebebi, insanlara yol göstermek, insanları sıkıntılardan kurtarmak ve mutluluğa eriştirmektir. Dinin sahibi Allah olduğuna göre bunda hiçbir kuşku yoktur; ancak din ile ilgili sıkıntılar, onu nasıl anladığımız ve hayata kazandırdığımız ile ilgilidir. Resululllah as’dan günümüze 14 asır geçti ve her dönemde ulema –doğal olarak- kendi bilgi birikimi ve konjonktürü ile anlamaya çalıştı. Dini bizzat Resulullah as’ sorma imkanı olmadığı için elbette ulemanın anladıkları –din anlayışları- birbirinden farklı olacaktır. Onun için önemli olan husus, geçmiş dönemlerdekilerin dini nasıl anladığı değil, bizim nasıl anlamamız gerektiğidir. İnsanlık tarihi boyunca insanlar hayatlarını sürdürmek her alanda kendilerini yenilemek ve geliştirmek zorundadırlar. Tarih, insanların bu değişimlerini ve gelişmişliklerini gözler önüne sermektedir. 21. asrın ilk çeyreğinde bulunduğumuz şu günlerde -her alanda- geçmiş asırlara kıyasla çok büyük değişimlerin ve gelişmelerin olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Tarım, sanayi, sağlık, savunma, eğitim, teknoloji, ulaşım, turizm, şehircilik gibi hayatın can damarlarında büyük ilerlemeler olurken, din anlayışlarında bu ilerlemeler olmazsa, din bu ilerlemelere ışık tutmazsa büyük sıkıntılara neden olur. Onun için din, bu çağın aklıyla ve bilimiyle yeniden okunmalı ve ona göre yorumlanmalıdır. İman esaslarından şirk koşmaya, yaratılış ayetlerinden kadere, haktan adalete, haramlardan ahkama, taharetten hacca, zekattan kurbana, mirastan kıssalara, kölelik-cariyelikten nikaha, şefaatten &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Bilindiği gibi din, insanların yaşamını düzene koyan ilahi kurallar bütünüdür.<br>Dinin varlık sebebi, insanlara yol göstermek, insanları sıkıntılardan kurtarmak ve mutluluğa eriştirmektir. Dinin sahibi Allah olduğuna göre bunda hiçbir kuşku yoktur; ancak din ile ilgili sıkıntılar, onu nasıl anladığımız ve hayata kazandırdığımız ile ilgilidir.</p>



<p>Resululllah as’dan günümüze 14 asır geçti ve her dönemde ulema –doğal olarak- kendi bilgi birikimi ve konjonktürü ile anlamaya çalıştı. Dini bizzat Resulullah as’ sorma imkanı olmadığı için elbette ulemanın anladıkları –din anlayışları- birbirinden farklı olacaktır. Onun için önemli olan husus, geçmiş dönemlerdekilerin dini nasıl anladığı değil, bizim nasıl anlamamız gerektiğidir.</p>



<p>İnsanlık tarihi boyunca insanlar hayatlarını sürdürmek her alanda kendilerini yenilemek ve geliştirmek zorundadırlar. Tarih, insanların bu değişimlerini ve gelişmişliklerini gözler önüne sermektedir.</p>



<p>21. asrın ilk çeyreğinde bulunduğumuz şu günlerde -her alanda- geçmiş asırlara kıyasla çok büyük değişimlerin ve gelişmelerin olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Tarım, sanayi, sağlık, savunma, eğitim, teknoloji, ulaşım, turizm, şehircilik gibi hayatın can damarlarında büyük ilerlemeler olurken, din anlayışlarında bu ilerlemeler olmazsa, din bu ilerlemelere ışık tutmazsa büyük sıkıntılara neden olur. Onun için din, bu çağın aklıyla ve bilimiyle yeniden okunmalı ve ona göre yorumlanmalıdır.</p>



<p>İman esaslarından şirk koşmaya, yaratılış ayetlerinden kadere, haktan adalete, haramlardan ahkama, taharetten hacca, zekattan kurbana, mirastan kıssalara, kölelik-cariyelikten nikaha, şefaatten tevekküle, takvadan salih amele kadar bütün konuların –geçmişin aklıyla (bilgi ve kültürüyle) değil- çağın aklıyla/bilimiyle yeniden ele alınıp değerlendirilmesi ve güncellenmesi zorunludur. Yani tüm konular çağın diliyle, çağın idrakine sunulmalıdır ki çağımızı aydınlatmış olsun. Aksi takdirde çağın gençlerini inandıramazsınız ve gelecek nesilleri kazanamazsınız.</p>



<p>21. asrın aklıyla ve bilimiyle anlamaya çalıştığımızda Allah’ın, bir kral gibi arşa/tahta oturup oradan talimat veren bir varlık olmadığını, kainat ve içindekilerin “ol” emriyle hemen oluşmadığını, dünyanın düz bir tepsi şeklinde olmadığını, meleklerin, kağıt kalem eline alarak insanların eylemlerini kayıt altına almadığını, şirk/Allah’a ortak koşmanın, sadece ilkel putların önünde eğilmek, onlardan yardım istemekle gerçekleşmediğini, ahirette şefaat edenin (merhametiyle insanları bağışlayanın) sadece Allah olduğunu artık rahatlıkla bilmekteyiz.</p>



<p>Yine; kaderin, Allah’ın ezelde/başlangıçta başımıza gelecekleri yazıp belirleyen bir alın yazısı olmadığını, şeytanların/cinlerin gece gündüz etrafımızda dolaşıp bizi saptıran biyolojik varlıklar olmadığını ve dolayısıyla cincilik, müneccimlik, satanistlik, falcılık, muskacılık, nazarcılık, sihir vb. gizemli konuların geçmiş çağların bilgi ve kültürüyle oluşan ilkel toplumların fetişizmi olduğunu ve tamamen red edilmesi gerektiğini kolaylıkla söyleyebiliriz.</p>



<p>Mesela, sağlıkla ilgili hususlarda uzman tıp doktorları dururken cincilere, müneccimlere, astrologlara, imamlara, evliya (!) kabul edilen diri ve yatırlara gidip şifa aramak, 21. asrın bilimine karşı kör olmak demektir ki bu bir akıl tutulmasıdır.</p>



<p>Yine; zekat sisteminin bütünüyle değişmesi gerektiğini ve konunun uzmanları (bir bilim kurulu) tarafından, toplumun sosyo-ekonomik durumu dikkate alınarak her yıl yeniden vergilendirmesi gerektiğini bilmek zorundayız. Ayrıca “kurban” sadakasının da yeniden ele alınarak en yararlı ve kolaylaştırıcı şekilde düzenlenmesi önem arz etmektedir.</p>



<p>Hac konusu da yeniden ele alınmalıdır. Yılda kaç kez gidilebileceğinden kaç gün kalınması gerektiğine, İhram kıyafetinden şeytan taşlamaya, Mescid-i Haram’ın çevresinin düzenlemesinden yeşillendirilmesine, Kurbanlıkların paraya dönüştürülmesinden gelirinin nerelere harcanmasına varıncaya kadar her ayrıntı, İslam İşbirliği Teşkilatı tarafından oluşturulacak “dünya hac bilim kurulu” tarafından organize edilerek güncellenmelidir.</p>



<p>Miras, nikah, mehir, boşanma, kölelik, cariyelik gibi “aile yapısı” ile ilgili hususlar/ayetler, çağın hukuki değerleri dikkate alınarak -Müslüman aile yapısına uygun- oluşturulacak “hakimler kurulu” tarafından yeniden düzenlenmelidir.</p>



<p>Evet, her türlü bilginin kolaylıkla sağlandığı bilgi çağındayız. Dolayısıyla geçmişteki “bilgi edinme yolları” artık geride kalmıştır ve o yollarla/kriterlerle bilgi edinilenemeyeceğini bilmemiz gerekir. Onun içindir ki tarihi vesikaların ve hadis rivayetlerinin sahihliği de inandırıcılığını kaybetmiştir. O bakımdan üzerinde “din” inşa ettiğimiz tarihi vesikaları ve hadis rivayetlerini yeni bir takım kriterlerle ele alıp değerlendirme zorunluluğu vardır.</p>



<p>Kabul etmek gerekir ki artık günümüzün akıl ve bilimiyle (teknoloji ve elektronik sistemiyle) her şey rahatlıkla gün yüzüne çıkmaktadır. Artık Kur’an’ın apaçık delillerine, aklın ışığına ve bilimin gücüne kör ve sağır kesilmek kolay değildir. Bu ışıkların aydınlığında hareket ettiğimiz sürece Ruhbanlar, Hahamlar, Hamanlar, İblisler, gavslar (“hoca” kisveli şahıslar) bizlere artık yanlış din öğretemeyeceklerdir.</p>



<p>(NOT: Teknolojinin ilerlemesiyle yakın zamanda Nebi as’ın bütün konuşmalarının/seslerinin gün yüzüne çıkartılması da uzak bir ihtimal değildir.)</p>



<p>Netice itibariyle belirtelim ki “din” ile ilgili bütün mevzular (ayet ve hadisler) 21. Asrın aklıyla, idrakiyle, bilimiyle, kültürüyle yeniden ele alınarak en anlaşılır hale getirilmek zorundadır. Bu çalışma da bireysel içtihatlarla değil, konunun uzmanlarından oluşan heyetlerle yapılarak çözüme kavuşturulmalıdır.</p>



<p>Elbette ki geçmiş çağlardaki ulemanın tecrübelerinden ve yorumlarından yararlanmak yararlı olacaktır; ancak bilinsin ki her çağın uleması ancak kendi bilgi birikimi, siyasi ve kültürel anlayışı ile dini anlamaya çalışmıştır.</p>



<p>Şunu da hasseten belirtelim ki vurgulamak istediğim husus, asla dinin özü ile ilgili değildir. Dinin özü bellidir (tevhit ve adalettir) ve asla değişmeyecektir. Evet, vurgulamak istediğim husus, dinin özünü nasıl koruyacağımıza, çağın idrakine nasıl taşıyacağımıza ve nasıl yararlı hale getireceğimize dair kıstaslar ve kararlardır.<br>Apaçık ayetleri/dini karartmadan günümüze taşıyanlara selam olsun!</p>



<p>Selam ve muhabbetlerimle…</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/dini-21-asrin-akliyla-anlamak-yorumlamak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>21. Yüzyılda İslam İktisadı</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/21-yuzyilda-islam-iktisadi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/21-yuzyilda-islam-iktisadi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Lütfi Bergen]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 30 Jun 2018 21:25:22 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[10. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[21. Yüzyıl]]></category>
		<category><![CDATA[İktisat]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[İslam İktisadı]]></category>
		<category><![CDATA[Lütfi Bergen]]></category>
		<category><![CDATA[Temmuz 2018]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=2279</guid>

					<description><![CDATA[İslam iktisadı, beş temel prensip getiriyor: 1) Gösteriş tüketimi devlet eliyle sınırlandırılabilir (“israf haramdır”). 2) Tasarrufların faiz geliriyle âtıl bırakılması memnudur (“faiz haramdır”). 3) Birikmiş-âtıl servetten zekât alınır. 4) Malın “eskime ömrü” hesap edilerek imal edilmesi “arızalı ürün”, “defolu mal” olarak kabul edilmelidir (“bizi aldatan bizden değildir”). 5) Toplumun temeli ailedir. Her ailenin zekât vermesini mümkün kılacak bir üretimde bulunması ve emtia/ürün/mamulünü pazara sürmesi teşvik edilmelidir. Klasik iktisatçılar ekonominin bazı özelliklere sahip olduğu fikrindedirler: 1) Ekonominin yasaları vardır. 2) Toplum sınıflara ayrılmıştır. Bu sınıfların üyeleri iktisadî süreçte farklı roller üstlenir. 3) İktisadî faaliyetler birbirine bağlı piyasalar aracılığıyla düzenlenebilir. 4) Bireylerin yalnızca kendilerini düşünen eylemleri, niyet edilmeyen neticeler doğurur. 5) Ulusların zenginliğinin kaynağı emek, el becerisi, iş bölümü ve nüfusun zekâsıdır. Bir ulusun serveti, kişi başına toplumsal net ürün miktarı cinsinden ifade edilir. 6) Fiyatları rekabetçi bir ortamda üretim maliyeti belirler. 7) Sermaye sahiplerinin kâr peşinde koşmalarına benzer şekilde toprak ve emek hizmetleri de gelir arayışındadır. Kâr ve gelir eşitlenme eğilimindedir. 8) Piyasada kâr oranları toprak sahiplerinin rant oranları ile dengelenir ve fiyatlar doğal düzeyine çekilir (Kurz, 2017: 30). Peygamberler ise İslam toplumunun iktisadî yapısını “denge” tasavvuruyla gerçekleştirmişlerdir. “Denge düzeni” kavramlaştırması, klasik iktisatçıların benimsediği sekiz özelliği gözetiyor görünmez. Denge, dinî inanca dayanan idealist toplulukçu bir &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>İslam iktisadı, beş temel prensip getiriyor: 1) Gösteriş tüketimi </strong><strong>devlet eliyle sınırlandırılabilir (“israf haramdır”). 2) Tasarrufların faiz geliriyle âtıl bırakılması memnudur (“faiz haramdır”). 3) Birikmiş-âtıl servetten zekât alınır. 4) Malın “eskime ömrü” hesap edilerek imal edilmesi “arızalı ürün”, “defolu mal” olarak kabul edilmelidir </strong><strong>(“bizi aldatan bizden değildir”). 5) Toplumun temeli ailedir. </strong><strong>Her ailenin zekât vermesini mümkün kılacak bir üretimde bulunması </strong><strong>ve emtia/ürün/mamulünü pazara sürmesi teşvik edilmelidir.</strong></p>
<p>Klasik iktisatçılar ekonominin bazı özelliklere sahip olduğu fikrindedirler: 1) Ekonominin yasaları vardır. 2) Toplum sınıflara ayrılmıştır. Bu sınıfların üyeleri iktisadî süreçte farklı roller üstlenir. 3) İktisadî faaliyetler birbirine bağlı piyasalar aracılığıyla düzenlenebilir. 4) Bireylerin yalnızca kendilerini düşünen eylemleri, niyet edilmeyen neticeler doğurur. 5) Ulusların zenginliğinin kaynağı emek, el becerisi, iş bölümü ve nüfusun zekâsıdır. Bir ulusun serveti, kişi başına toplumsal net ürün miktarı cinsinden ifade edilir. 6) Fiyatları rekabetçi bir ortamda üretim maliyeti belirler. 7) Sermaye sahiplerinin kâr peşinde koşmalarına benzer şekilde toprak ve emek hizmetleri de gelir arayışındadır. Kâr ve gelir eşitlenme eğilimindedir. 8) Piyasada kâr oranları toprak sahiplerinin rant oranları ile dengelenir ve fiyatlar doğal düzeyine çekilir (Kurz, 2017: 30). Peygamberler ise İslam toplumunun iktisadî yapısını “denge” tasavvuruyla gerçekleştirmişlerdir. “Denge düzeni” kavramlaştırması, klasik iktisatçıların benimsediği sekiz özelliği gözetiyor görünmez. Denge, dinî inanca dayanan idealist toplulukçu bir durumu arz eder. Dinin aradığı toplum, fertlerinin tamamının birbirinin iyiliği/hayrı/fazileti için yardımlaştığı insanlardan oluşmaktadır. Din, bu toplumu önerirken fertlerin birbirine “yabancılaşma”sına karşı da önlemler alır. Buhari ve Müslim’den gelen bir rivayette (Rûdânî, bu rivayeti 7820 numarayla kaydetmiştir.) İslam toplumunun birbiriyle kenetlenmiş bir varlık olduğuna işaret edilmiştir: “Mü’minler birbirlerini sevmekte, birbirlerine merhamette, birbirlerine şefkat göstermekte tek vücut gibidir. O vücudun bir organı rahatsız olursa, diğer organlar da acı çekip uykusuz kalır” (Rûdânî, 2003: 239). Muhammed Hamidullah, İslam toplumunun bu özelliği nedeniyle servet terakümünü (birikimini) önleyici hükümlerle muhatap edildiğini ifade eder. Hamidullah’a göre kolay kazanç ekseriya “kötü bir kazanç”tır. Bu nedenle Kur’an talih oyunlarını yasaklamıştır. Zira binlerce fakir insandan toplanan meblağlar piyango çekilmek suretiyle gülünç denecek miktarda bir azınlığa verilmektedir. Bu suretle milyonlarca insanın yavaş yavaş fakirleşmesine mukabil birkaç düzine insan milyoner hale getirilmiş olmaktadır. Muhammed Hamidullah, benzer şekilde İslam toplumlarında gayrimüslimlere uygulanan vergi düzeninin de gerekçesinin <em>kolay para kazanma</em> meselesi olduğunu ifade eder. Zira faiz, gayrimüslimlere yasak değildir. Faiz yoluyla elde edilen kazançlar çoğu kere normal şekilde elde edilen kazançtan yüksektir. Hamidullah, gayrimüslimlere Müslümanlardan daha fazla vergi yükü yüklenmesini onların faiz gelirlerine yönelmesiyle ilişkilendirir (Hamidullah, 1963: 22-24). Böylelikle gayrimüslimlerin Müslümanlardan daha zengin olmaları engellenir, faiz gelirinin aziz olmadığı kendilerine hatırlatılır.</p>
<p>Modern toplumda özellikle insan haklarının <em>“birey”</em> olarak imal ettiği varlığın, toplumun menfaatlerini veya başkasının menfaatlerini (îsar) öncelemediği, kolay kazancı kerih görmediği, hatta buna talip olduğu açıktır. “İslam iktisadı” kavramının teklif ettiği “denge” bu nedenle günümüz toplumlarının ekonomik tavır alışlarıyla çatışmaktadır. Fakat Müslümanların günümüz dünyasında denge düzenini tesis edememeleriyle ilgili başka sebepler de vardır: Devasa üretim büyüklüklerinde ve yedi milyar insanın kendi menfaatleri için oyuncu olduğu küresel piyasalarda mal/borçlanma senedi/döviz alışverişlerinin “denge düzeni” kavramıyla tanzim edilmesi pek kolay değildir. Fedakârlık ve mesuliyet duygusuyla hareket etmek, şahsi çıkarını kenara iterek başkalarını öne geçirmek akıl-dışı sayılmaktadır. İkinci olarak herkesin birbirini tanıdığı “yerel pazar”da olmamamız da “denge”nin gözetilememesine sebebiyet vermektedir. İnsanlar tanımadığı birine menfaatinden feragat ederek yardım etmekten kaçınmaktadır. Hz. Musa, Hz. Hızır’ın iki yetim çocuğun babadan kalma servetinin bulunduğu duvarı karşılıksız tamir etmesine bu nedenle itiraz etmiştir. Üçüncü olarak ödemeler de “pazar içi” işlem olmaktan çıkarak banka-finans kuruluşları nezdinde açılan hesaplar arasında gerçekleşmektedir. Yani artık yüz yüze ilişkiler yitirilmiştir. Bir dördüncü konu da şudur: Ödeme farklı ülkelerin resmi paralarıyla gerçekleşmekte ve kur farkları bazen kârların katlanmasına veya zararın doğmasına sebebiyet vermektedir. Mal/hizmet/borçların maddi değerlerinin sabitlenemediği yeni bir dünya kurulmuştur. Sermaye önceki yüzyıllarda görülmemiş bir organizasyon yapısı/teşkilatlanma/kadrolaşma kurgusuyla hareket ederken, geleneksel toplumun çözülmesiyle ortaya çıkan “birey” toprağa, suya, gıdaya, barınak imalatına müdahil olamayacak şekilde binlerce yıldır kendisini inşa eden üretim/zanaat bilgisinden mahrum bırakılmakta ve tüketici olmaya zorlanmaktadır. Anlaşılacağı üzere gelişmiş metropollerde fertler birbirine yabancılaşmış, vakit kimsenin derdini dinlemeye fırsat vermeyecek derecede daralmış ve işlemler parasallaşmıştır. İyilik etmek ekonomik anlamda zarar getirmektedir.</p>
<p>20. asırda eser veren Müslüman müellifler günümüzdeki gelişmeleri öngörmemiş oldukları halde işaret ettikleri ilkeler geleceğimizi inşa etme potansiyeli taşımaktadır. Onlar yaşadıkları çağın “iki kutuplu dünya” tasavvurunun etkisi altında ve fakat kapitalizm-sosyalizm seçenekleri dışında “üçüncü bir yol” olarak “İslam iktisadı” kavramını telaffuz ettiler. Bu yaklaşım (üçüncü yolun teorileştirmesi) yani <em>İslam İktisadı</em> kavramı, Sovyet-Doğu ve AB/ABD-Batı karşısında Müslüman toplumlar coğrafyasını (Osmanlı bakiyesi toplum havzasını) işaret ediyordu. Bu havza kapitalizmin gelişme sürecinde bir engel teşkil ediyordu. Batı’nın sosyalist ve kapitalist düzenleri arasındaki kavganın bitirilmesine dair ilk işaret 1989’da Berlin Duvarı’nın yıkılması ve Almanya’nın birleşmesi vesilesiyle görülecektir. Sovyetler Birliği’nin çöküşü ve dağılışı (25 Aralık 1991) sonrasında “iki kutuplu dünya” fikri eski anlamını yitirmiştir. Avrupa’nın ortası sayılabilecek coğrafyada sosyalist Yugoslavya’nın parçalanması ve iç savaşın başlaması da 1991’de gerçekleşmiştir. Bu hadiselerin Batı’nın yeniden organizasyonu kapsamında değerlendirilmesi gerekmektedir.</p>
<p>Sosyalist düzenlerin yıkılışıyla birlikte ABD ve AB, kapitalizmi, bütün dünya ulusları için tek seçenek olarak ileri sürmüştür. Bu tarihten itibaren “İnsan Hakları”, birey esaslı olup devlete karşı ileri sürülen bir kavram olarak küresel kapitalist sermayenin işlemlerini meşrulaştırmada kullanılmaktadır. Dünya Kadın Konferansı (Pekin-1995), Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi (1995) gibi küresel düzeyde hak sözleşmeleri, geleneksel aile ve toplum yapılarını kapitalizme açan ve fakat sermayenin yayılmasını sağlayan araçlar olarak gündeme getirilmekte ve ülkelerin iç hukukunu düzenlemektedir. Küresel firmalar 1,5 milyar nüfuslu Müslüman toplumlar içinde dillendirilen “sermaye sınırsızca hareket edemez” itirazını duymak istemedikleri için İnsan Hakları kavramını öne sürmektedir. Bu kavram nedeniyle Müslüman birey/tüketici imal edilmektedir. Sabahattin Zaim “İslamiyette lüks ve israf men edilmiştir” (Zaim, 1992: 33) derken insan hakları teorisi “herkesin her tür mal ve hizmet edinmede eşitliğinin hak olduğunu” ileri sürerek tüketimi teşvik etmektedir. Bu şekliyle iki kutuplu veya iki bloklu dünyanın ideolojik kamplaşmaları çözülmüş; onun yerine kapitalist/küresel ilişkilerin ortaya çıkardığı mağduriyetleri yargı sistemine şikâyet eden, “haklarla donatılmış süper insan” çıkarılmıştır. 1995 sonrası dönemde Müslüman ülkelerde “İslam iktisadı” kavramının geri çekilmesinde en büyük amilin küresel düzeyde hak sözleşmeleri olduğu söylenebilecektir.</p>
<p>Dikkat edilirse insan hakları teorisi sermayenin sınırsız birikmesine, küresel düzeyde serbest şekilde hareket etmesine ve kolay servet edinilmesine itiraz etmemektedir. İnsan hakları teorisi küresel anlamda “tüketerek varlık kazanan birey”i öne çıkarmaktadır. Tüketim toplumunun yeni ideolojisi “insan hakları”dır. İnsan hakları teorisi, küresel piyasalara sürülen (arz edilen) eskime ömürleri hesaplanmış mamullere yapay talepler oluşturan sermayenin, teşvik ettiği fetişizmle gerçekte insan onuruna saldırdığı hususunu gizlemektedir. Modern insan, küresel sermaye tarafından “gösteriş tüketimi” yapmaktan, israftan kendini kurtaramayan bir esir haline getirilmiştir. İnsan hakları teorisinin Müslüman toplumlarda benimsenmesi, 20. asırda ortaya çıkmış “İslam iktisadı” muhtevalı eserlerdeki ilkelerin unutulması sonucunu vermiştir. Oysa “kapitalist blok &amp; sosyalist blok” şeklinde bölünmüş dünya tasavvurunda Müslüman entelektüeller bu iki modelin de İslam ile bağdaşmadığı fikriyle hareket etmiş ve eserlerinde “üçüncü yol” teklifi oldukça güçlü şekilde vurgulanmıştır. Bu yazarlar İslam’ın sosyalist ideoloji gibi servetlerin/şahsî mülklerin kamulaştırılması ve eşitlikçi bir yaklaşımla toplumun kullanımına açılması gibi bir yargıdan hareket etmediğini, ferdi mülkiyetin kabul edildiğini ifade etmiştir. Keza aynı müellifler, kapitalizmde olduğu şekliyle servetlerin belli ellerde toplanmasının, mülkiyetin kutsallaştırılmasının, kolay para kazanmanın, azınlık bir grubun (kapitalistlerin) çalışan geniş kesimlerin emeğini istismar etmesinin meşru görülemeyeceğini yazmışlardır. Örneğin Sezai Karakoç, İslam’ı iki ideolojinin de karşıtı olarak konumlamaktadır:</p>
<p>“Demek ki, İslam toplumunda ne komünizmdeki gibi tek kişiyi (ferdi), mülkiyet hakkına ehil ve lâyık görmemek, yani insana güvensizlik vardır ne de kapitalizmdeki gibi insana Allah’ı unutturan mülkiyet hakkı tanınmıştır. İslam insana mülkiyet hakkı tanımıştır ama bu hakkın üzerinde Allah’ın hakkı birinci sırada gelmektedir. Mülkiyet hakkı, kullanma usul, sınır ve gayesiyle birlikte tanınmıştır. Bu hakkı bu tertip içinde kullanmayan o hakkı çiğnemiş olur. Mülkiyet hakkımızı Allah’a ve İslam’a karşı kullanamayız (…) Komünizmin ferde hiçbir hak tanımamasına karşılık, topluma tanıdığı mutlak hak, İslam toplum anlayışına aykırı bir haktır. İslam’da toplumla insan, biri öbürüne ezdirilemeyecek şekilde hak dengesi içindedir (…) Komünizmde fert toplum için; kapitalizmde de toplum fert için feda edilmiştir” (Karakoç, 1980: 34).</p>
<p>21. yüzyılda yeni bir dünya kurulmaktadır. Dünya yeni bir ekonomik modele doğru akmaktadır. Bu yeni ekonomik model, ABD’nin atom bombasıyla bütün dünyaya dikte ettiği 1946 sonrası parlamenter sistemi hantal bırakacaktır. Amerika kıtasının dünyanın periferisinde kaldığı bir şekillenmenin oluşacağı söylenebilecektir. Dünyanın merkezi yeniden bir zamanlar Osmanlı’nın hâkim olduğu bölgeye gelecektir. Türkiye bu şekillenmede Afro-Avrasya’nın tam merkezinde yer almaktadır. Afro-Avrasya’nın ticaret ağı, <em>Akdeniz ve İpek Yolu</em> ile tesis edilmektedir. Her iki yol da Türkiye’den geçmektedir. Müslüman müellifler yeniden “İslam iktisadı” kavramı ekseninde tefekkür etmelidir. Batı’nın birey temelli ve devlete karşı ileri sürülen “insan hakları teorisi” yeni ekonomik düzende billurlaşan “millet” gerçeği karşısında zayıflayacak, referans alınmayacaktır. Çin’in, ailelerde çocuk sayısını kısıtlayan hükümet programlarından vazgeçmesi, Türk kızlarını Çinli erkeklerle evlendirmeye zorlaması, önümüzdeki yüzyılda iktisadî savaşların büyük nüfuslu milletler arasında gerçekleşeceğini göstermektedir. Çin ekonomisi “devlet kapitalizmi” olarak adlandırılmakta ve Çin Komünist Partisi’nin denetimi altında yürütülmektedir. Bu ülkede tasarruf devlet eliyle teşvik edilmekte, mevduata düşük faiz verilmekte, istihdam ücretleri ise baskılanmaktadır. Çin’in devlet eliyle emeğin fiyatını düşürmesi dünya piyasasına ucuz mal arz etmesini sağlamaktadır. Batı kapitalizmi ise küresel sermaye ile ucuz hammadde, ucuz emek, düşük vergi arayışındadır. Batı kapitalizminin/küresel sermayenin milli devletleri aşındıran “tüketim toplumu”nu model olarak sunduğu, bunun aracı olarak da mega-kentleri milli devletlerden daha güçlü kılmaya çalıştığı söylenebilecektir.</p>
<p>Müslüman toplumların bu iki model dışında tekrar “İslam İktisadı” kavramına dönerek önümüzdeki çağın ekonomik düzeninde kendi dinamiklerini seferber etmesi gerekmektedir. Kapitalizmde herkesi tüketmeye teşvik etme gayreti bulunmaktadır. Çin ise robotlaştırılarak emeği çalınan bir insan tipini, devlet kapitalizminin sürdürülebilirliği için araç görmektedir. İslam iktisadı, beş temel prensip getiriyor: 1) Gösteriş tüketimi devlet eliyle sınırlandırılabilir (“israf haramdır”). 2) Tasarrufların faiz geliriyle âtıl bırakılması memnudur (“faiz haramdır”). 3) Birikmiş-âtıl servetten zekât alınır. 4) Malın “eskime ömrü” hesap edilerek imal edilmesi “arızalı ürün”, “defolu mal” olarak kabul edilmelidir (“bizi aldatan bizden değildir”). 5) Toplumun temeli ailedir. Her ailenin zekât vermesini mümkün kılacak bir üretimde bulunması ve emtia/ürün/mamulünü pazara sürmesi teşvik edilmelidir. İslam toplumları bu ilkeleri tatbik ettikleri takdirde Batı (ABD-AB) ve Doğu (Çin-Rusya) karşısında Selçuk-Osmanlı havzasını yani bin yıllık tarihlerini harekete geçirebilecektir. Gıdasını, ihtiyaç mallarını başka toplumlardan almaya başlayan, pazar egemenliğini kaybeden toplumlar istiklallerini koruyamazlar.</p>
<p><strong>Kaynaklar</strong><br />
<strong>Hamidullah Muhammed</strong>, Modern İktisat ve İslam, Yağmur Yayınları, 1963.<br />
<strong>Karakoç Sezai</strong>, İslam Toplumunun Ekonomik Strüktürü, Diriliş Yayınları, 1980.<br />
<strong>Kurz Heinz D.</strong>, İktisadi Düşünce Tarihi, Heretik Yayınları, 2017.<br />
<strong>Rûdânî</strong>, Cem’ul Fevaid, Yeni Şafak Gazetesi Yayınları, c: 4, 2003.<br />
<strong>Zaim Sabahattin</strong>, İslam İnsan Ekonomi, Yeni Asya Yayınları, 1992.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/21-yuzyilda-islam-iktisadi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yirmi Birinci Yüzyıl Jeopolitiği: Değişkenlik Heryerde</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/yirmi-birinci-yuzyil-jeopolitigi-degiskenlik-heryerde/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/yirmi-birinci-yuzyil-jeopolitigi-degiskenlik-heryerde/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Immanuel Wallerstein]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 03 Mar 2018 06:41:39 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Köşe Yazısı]]></category>
		<category><![CDATA[21. Yüzyıl]]></category>
		<category><![CDATA[6. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Amerika]]></category>
		<category><![CDATA[Immanuel Wallerstein]]></category>
		<category><![CDATA[Japonya]]></category>
		<category><![CDATA[Mart 2018]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1742</guid>

					<description><![CDATA[Amerikanın yaptırım gücünü anlamak için şimdi bu ülkelerin son yirmi yıldaki davranışlarına bakalım. “Yirmi yıl” diyorum, çünkü bu durum Donald Trump’ın başa geçmesinden çok evvel ortaya çıkmaya başladı. Trump sadece Amerika’nın yaptırım kabiliyetini daha fazla köreltti. Yapısal krizde olan modern dünya sisteminin en değişkenlik gösteren yeri tartışmasız jeopolitik arenadır. Hiçkimse bu arenaya mutlak hakim olma ihtimalinin yanına dahi yaklaşamıyor. Son hegemonik güç olan Amerika Birleşik Devletleri uzun süredir çaresiz bir dev gibi kıvranıyor. Problem çıktığında onu imha etmekte başarılı ama durumu kontrol altına almakta değil. Hâlâ başkalarının uyması beklenen kuralları koyuyor, ancak kimse bu kuralları takmıyor. Uluslararası baskılara rağmen, kendi çıkarlarına uygun hareket etmeye devam eden bir dizi ülke var. Dünyanın farklı yerlerine bir göz atmak, Amerika’nın istediklerini yaptıramadığını kolayca kanıtlamaya yeter. Rusya ve Çin, ABD dışında en güçlü askeri güce sahip iki ülke konumunda. Daha önceleri, Amerika’nın yaptırımlarına maruz kalmamak için dikkatli bir şekilde hareket etmek zorundadaydılar. Soğuk Savaş söylemine bakılırsa sanki dünyada birbiriyle mücadele halinde olan iki eşit jeopolitik kamp vardı. Ancak gerçek çok daha farklıydı. Soğuk Savaş söylemi hakikatte ABD’nin tek hegemon olduğu gerçeğini maskeliyordu. Şimdi ise gerçek 180 derece değişti. Amerika Birleşik Devletleri jeopolitik önceliklerinin devamı için Çin ve Rusya ile işbirliği yapmak mecburiyetinde. Amerika Birleşik &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Amerikanın yaptırım gücünü anlamak için şimdi bu ülkelerin son yirmi yıldaki davranışlarına bakalım. “Yirmi yıl” diyorum, çünkü bu durum Donald Trump’ın başa geçmesinden çok evvel ortaya çıkmaya başladı. Trump sadece Amerika’nın yaptırım kabiliyetini daha fazla köreltti.</strong></p>
<p>Yapısal krizde olan modern dünya sisteminin en değişkenlik gösteren yeri tartışmasız jeopolitik arenadır. Hiçkimse bu arenaya mutlak hakim olma ihtimalinin yanına dahi yaklaşamıyor. Son hegemonik güç olan Amerika Birleşik Devletleri uzun süredir çaresiz bir dev gibi kıvranıyor. Problem çıktığında onu imha etmekte başarılı ama durumu kontrol altına almakta değil. Hâlâ başkalarının uyması beklenen kuralları koyuyor, ancak kimse bu kuralları takmıyor.</p>
<p>Uluslararası baskılara rağmen, kendi çıkarlarına uygun hareket etmeye devam eden bir dizi ülke var. Dünyanın farklı yerlerine bir göz atmak, Amerika’nın istediklerini yaptıramadığını kolayca kanıtlamaya yeter.<br />
Rusya ve Çin, ABD dışında en güçlü askeri güce sahip iki ülke konumunda. Daha önceleri, Amerika’nın yaptırımlarına maruz kalmamak için dikkatli bir şekilde hareket etmek zorundadaydılar. Soğuk Savaş söylemine bakılırsa sanki dünyada birbiriyle mücadele halinde olan iki eşit jeopolitik kamp vardı. Ancak gerçek çok daha farklıydı. Soğuk Savaş söylemi hakikatte ABD’nin tek hegemon olduğu gerçeğini maskeliyordu.</p>
<p>Şimdi ise gerçek 180 derece değişti. Amerika Birleşik Devletleri jeopolitik önceliklerinin devamı için Çin ve Rusya ile işbirliği yapmak mecburiyetinde.</p>
<p>Amerika Birleşik Devletleri’nin sözümona güçlü müteffiklerine bir bakalım. Hangisinin “en yakın” müteffik olduğu ya da hangisinin “en uzun süreden bu yana” Amerikan müteffiki olduğu konusunda kelime oyunları yapabiliriz. Bazıları için bu müttefik İngiltere ve İsrail olabilir hatta bazıları Suudi Arabistan da diyebilir. Ya da Japonya, Güney Kore, Kanada, Brezilya ve Almanya gibi eski güvenilir ortaklarından oluşan bir liste hazırlayalım. Ve bu müttefiklere de “iki numaralar” diyelim.</p>
<p><strong>Trump, Amerika’yı Köreltti</strong></p>
<p>Amerikanın yaptırım gücünü anlamak için şimdi bu ülkelerin son yirmi yıldaki davranışlarına bakalım. “Yirmi yıl” diyorum, çünkü bu durum Donald Trump’ın başa geçmesinden çok evvel ortaya çıkmaya başladı. Trump sadece Amerika’nın yaptırım kabiliyetini daha fazla köreltti. Mesela Kore yarımadasındaki durumu ele alalım. Amerika Birleşik Devletleri, Kuzey Kore’nin nükleer silahlardan vazgeçmesini istiyor. Bu, Amerika’nın uzun yıllardan beri devam eden geleneksel politikası. Sözkonusu politika Bush ve Obama’nın başkanlığı döneminde de aynıydı. Trump iktidarında da aynı politika sürdürülüyor. Farklı olan amaca ulaşmada kullanılan metodlar. Daha önceleri Amerikan politikası diplomasi ile birlikte yaptırımları da kullanıyordu. Diplomasiye müracatın sebebi, çok fazla tehdit etmenin bir süre sonra kendi kendini etkisiz hale getiren bir silah olduğu düşüncesi idi. Ancak Trump bunun tam tersine inanıyor. Açık tehditler savurmayı en büyük silahı olarak görüyor.</p>
<p>Ancak Trump’ın günü gününü tutmuyor. Bir gün Kuzey Kore’yi yok etmekle tehdit ederken, ertesi gün Japonya ve Güney Kore’yi hedef tahtasına oturtuyor. Mesela oralardaki ABD silahlı varlığının devam edebilmesinin masrafları için Japonya ve Güney Kore’nin mali desteğinin yetersiz olduğunu söylüyor. Dolayısıyla, bu ülkeler, Amerika’nın gidip gelen bu söylemleri yüzünden Amerika’nın kendilerini koruyup korumayacağından emin olamıyorlar.</p>
<p>Japonya ve Güney Kore ise Amerika ile sorunlarını zıt yöntemlerle çözmeye çalışıyorlar. Japonya, (değişen) ABD taktiklerine karşı halkın tam desteğini vadederek ABD ile ortaklığın sürmesini amaçlıyor. ABD’yi memnun ederek daha önce aldığı teminatların devamlılığını sağlamaya çalışıyor. Güney Kore ise farklı bir taktik kullanıyor. ABD’nin taleplerini göz ardı ederek Kuzay Kore ile yakın diplomatik ilişkilerini sürdürüyor. Kuzey Kore rejimi ile arasını iyi tutarak iki ülke arasındaki tansıyonun artmasını önlemeye çalışıyor.</p>
<p>Bu taktiklerden her hangi birinin işe yarayıp yaramayacağı belli değil. Şu an için kesin olan şu ki Amerika Birleşik Devletleri durumu kontrol altına alamıyor. Güney Kore ve Japonya, Birleşik Devletlerin ne yapacağını tam olarak kestiremedikleri için kendi konumlarını güçlendirmek adına gizliden gizliye nükleer silahlanma yoluna gidiyorlar. Amerika Birleşik Devletleri’nin tavrının sürekli değişkenlik arzetmesi tepkilere yol açıyor ve bu da Amerika’nın gücünün daha da zayıflamasına sebebiyet veriyor.</p>
<p><strong>Kaotik Zigzagların Düzeni</strong></p>
<p>Aynı şekilde Endonezya’dan Mağrip’e kadar uzanan ve İslam dünyası olan adlandırılan yerlerdeki çetrefilli durumları ele alalım; özellikle de Suriye’deki durumu. Bölgede olan ya da bölgede çıkarı olan her büyük gücün asli bir “düşmanı” (ya da düşmanları) var. Suudi Arabistan ve İsrail için bu düşman İran. İran için Amerika Birleşik Devletleri, Mısır için Müslüman Kardeşler, Türkiye için Kürtler ve Irak rejimi için Sünniler. İtalya için ise göçmen akışını kontrolden çıkaran El-Kaide. Peki Amerika Birleşik Devletlerinin asli düşmanı kim? Kim bilir? Herkesin asıl endişe ettiği şey de bu. ABD şu anda iki çelişkili önceliğe sahip gibi görünüyor. Bir gün Kuzey Kore’yi bir takım yaptırımlarla dize getirmek isterken ertesi gün Doğu Asya’da Amerikan müdahelesini sona erdirmek ya da en azından bölge için yapılan harcamalarını kısmak istiyor. Her iki durumda da Amerika’nın sözünün ağırlığı giderek azalıyor.</p>
<p>Dünyanın diğer bölgelerinde de durum bundan çok farklı değil. Buradan çıkarılacak en önemli ders, Amerika Birleşik Devletleri’nin çöktüğü ve hali hazırda başka bir hegemonun ortaya çıkmadığı. Bu durum da dünya düzeninin genel kaotik zigzaklarına bir yenisini daha ekliyor. Değişkenlik diye bahsettiğimiz hadise de bu.</p>
<p>Bu tabii ki büyük bir tehlike. Kaotik bir düzende nükleer kazalar, hatalar ya da çılgınlıklar bir anda herkesin, özellikle de dünyadaki askeri güçlerin zihnini en çok meşgul eden şey haline gelebilir. Söz konusu tehlike ile nasıl başa çıkılacağı kısa vadedeki en önemli jeopolitik meseledir.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/yirmi-birinci-yuzyil-jeopolitigi-degiskenlik-heryerde/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
