<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>2018 Seçim &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/2018-secim/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Wed, 01 Aug 2018 01:46:38 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.9</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>2018 Seçim &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>24 Haziran Sonrası Parlamento: Kategorik Karşıtlıktan Pragmatik İşbirliğine</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/24-haziran-sonrasi-parlamento-kategorik-karsitliktan-pragmatik-isbirligine/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/24-haziran-sonrasi-parlamento-kategorik-karsitliktan-pragmatik-isbirligine/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Burak Bilgehan Özpek]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 30 Jun 2018 22:36:52 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kapak]]></category>
		<category><![CDATA[10. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[2018 Seçim]]></category>
		<category><![CDATA[2018 Temmuz]]></category>
		<category><![CDATA[24 Hazira]]></category>
		<category><![CDATA[Burak Bilgehan Özpek]]></category>
		<category><![CDATA[Parlamento]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=2329</guid>

					<description><![CDATA[İktidar Adalet ve Kalkınma Partisi olarak alındığında, diğer bütün partileri muhalif olarak konumlandırmak icap ediyor. Ne var ki 7 Haziran sonrası oluşan siyasi kültür bize, bu alışkanlığımızı terk etmemiz gerektiğini ve bu tip kategorik karşıtlıklar yerine, politika bazlı analizlere yönelmemizi söylüyor. Tarihi öneme sahip bir seçimi geride bıraktık. Parlamenter sistemin aksine yürütme ve yasama organları birlikte oylanmadı. Dolayısıyla hem başkanın kim olacağı hem de parlamentonun kompozisyonunun nasıl oluşacağı merak konusuydu. Ortaya üzerinde kafa yormayı hak eden sonuçlar çıktı. Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk başkanı Recep Tayyip Erdoğan oldu ve 2002 senesinden bu yana ilk defa parlamentoda beş farklı parti grup kurma hakkı kazandı. Küçük partilerin temsilcileri ise kurdukları ittifaklar sayesinde mecliste temsil edilme imkânına kavuştu. Başkanlık sistemine yönelik en büyük eleştiri, siyaseti renksizleştireceği ve statik hale getireceği yönündeydi. Halbuki ortaya bütün kesimlerin temsil edildiği, renkli bir parlamento yapısına şahit olacağımız bir resim çıkarttı. Parlamentonun sistem içerisindeki ağırlığı azalmış olsa da neredeyse bütün toplum kesimlerinin temsil edildiği bir karaktere büründüğünü söylemek yanlış olmaz. İktidar-Muhalefet Dikotomisi Seçim sonuçlarını iktidar-muhalefet dikotomisi üzerinden okumak oldukça yaygın. İktidar Adalet ve Kalkınma Partisi olarak alındığında, diğer bütün partileri muhalif olarak konumlandırmak icap ediyor. Ne var ki 7 Haziran sonrası oluşan siyasi kültür bize bu alışkanlığımızı terk etmemiz gerektiğini &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>İktidar Adalet ve Kalkınma Partisi olarak alındığında, diğer bütün partileri muhalif olarak konumlandırmak icap ediyor. Ne var ki 7 Haziran sonrası oluşan siyasi kültür bize, bu alışkanlığımızı terk etmemiz gerektiğini ve bu tip kategorik karşıtlıklar yerine, politika bazlı analizlere yönelmemizi söylüyor.</strong></p>
<p>Tarihi öneme sahip bir seçimi geride bıraktık. Parlamenter sistemin aksine yürütme ve yasama organları birlikte oylanmadı. Dolayısıyla hem başkanın kim olacağı hem de parlamentonun kompozisyonunun nasıl oluşacağı merak konusuydu. Ortaya üzerinde kafa yormayı hak eden sonuçlar çıktı. Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk başkanı Recep Tayyip Erdoğan oldu ve 2002 senesinden bu yana ilk defa parlamentoda beş farklı parti grup kurma hakkı kazandı. Küçük partilerin temsilcileri ise kurdukları ittifaklar sayesinde mecliste temsil edilme imkânına kavuştu.</p>
<p>Başkanlık sistemine yönelik en büyük eleştiri, siyaseti renksizleştireceği ve statik hale getireceği yönündeydi. Halbuki ortaya bütün kesimlerin temsil edildiği, renkli bir parlamento yapısına şahit olacağımız bir resim çıkarttı. Parlamentonun sistem içerisindeki ağırlığı azalmış olsa da neredeyse bütün toplum kesimlerinin temsil edildiği bir karaktere büründüğünü söylemek yanlış olmaz.</p>
<p><strong>İktidar-Muhalefet Dikotomisi</strong></p>
<p>Seçim sonuçlarını iktidar-muhalefet dikotomisi üzerinden okumak oldukça yaygın. İktidar Adalet ve Kalkınma Partisi olarak alındığında, diğer bütün partileri muhalif olarak konumlandırmak icap ediyor. Ne var ki 7 Haziran sonrası oluşan siyasi kültür bize bu alışkanlığımızı terk etmemiz gerektiğini ve bu tip kategorik karşıtlıklar yerine, politika bazlı analizlere yönelmemizi söylüyor.</p>
<p>Özellikle Milliyetçi Hareket Partisi’nin 2015 yılının Haziran ayından bu yana izlediği tutum, muhalefet partilerinin de uygun gördüğü politikalar olabileceğini, akit hükümeti yanında konumlanabileceğini gösterdi. Bu tavır oldukça eleştirildi ve MHP’yi bir uydu parti haline getireceği iddia edildi. Ancak son seçim sonuçları, Devlet Bahçeli’nin benimsediği tutumun, MHP’nin otonomisini korumayı başardığı ve AK Parti’ye eklemlenmiş bir parti olarak değerlendirilemeyeceğini gösterdi. O halde iktidar-muhalefet karşıtlığı üzerinden yapılan okumalardan vazgeçip konu bazlı oluşabilecek eksenlere odaklanmak gerekir. Zira önümüzdeki dönem bu eksenler sıkça oluşacak ve partiler dönüşümlü olarak farklı ittifakların içinde kendilerini bulacak. Bu eksenler, katı ve kalıcı karşıtlıklar üzerine kurulu olmayacak. Bu yazıda 24 Haziran seçim sonuçlarının değerlendirmesi, oluşabilecek eksenler tartışılarak yapılacaktır.</p>
<p><strong>İç Siyaset: Güvenlik-Özgürlük Ekseni</strong></p>
<p>Özellikle 7 Haziran sonrası, Adalet ve Kalkınma Partisi önemli bir paradigma değişikliğine gitti. Cumhuriyet tarihi boyunca, Kürt Sorunu’nu sert güç enstrümanlarıyla çözmeyi denemeyen ilk parti AK Parti’dir. Bu durum onu güvenlikçi söylem ve pratikten oldukça uzaklaştırmıştı. Gerek iç gerekse dış politikada bu sayede birçok özgürlükçü aktör AK Parti’nin müttefiki olarak konumlanmıştı. Ne var ki 7 Haziran, özgürlükçü politikanın AK Parti’nin siyasi ikbaline mal olabileceğini gösterdi. Partinin tehlikeye giren iktidarı, MHP’nin erken seçim isteği ve içinde HDP’nin rol alabileceği alternatifleri kesin bir dille reddetmesiyle kurtuldu. Ancak MHP’nin bu desteği verirken ortaya koyduğu şart, özgürlükçü politikaların terk edilmesi ve AK Parti’nin geleneksel güvenlikçi çizgiye geri çekilmesiydi. Erdoğan için “seni başkan yaptırmayacağız” diyen Selahattin Demirtaş ile kendisine başkanlığın yolunu açan Bahçeli arasında tercihte bulunmak zor olmadı. Günün sonunda AK Parti güvenlikçi paradigmayı benimsedi.</p>
<p>Bu durum önümüzdeki dönemde de devam edecek mi? Parlamento aritmetiği, AK Parti’nin meclisi etkin bir şekilde çalıştırabilmesi için bir başka partinin desteğine ihtiyaç duyduğunu gösteriyor. Çünkü AK Parti, parlamento salt çoğunluğunu kaybetti. Beklenen, AK Parti ile MHP arasındaki ittifakın devam etmesi. Birçok insan, Bahçeli’nin oyun kurucu rolünün pekiştiği kanaatinde. Ancak konu güvenlik olunca bu eksende konumlanan bir parti daha var şu anda mecliste. Akşener’in İYİ Parti’si de ulus devlet konusunda MHP’den geri kalır bir tavra sahip değil. Bu durum, güvenlik söyleminin müşterisini artırırken, müttefiklik değerini de aşağı çekiyor. Yani AK Parti güvenlik ile ilgili konularda Bahçeli’ye muhtaç değil. İYİ Parti’nin de desteğini bulabileceğini biliyor arkasında. Bu işbirliği karşılığında en az şeyi talep eden aktörle işbirliğine girmesi ve diğer aktörü de destek vermeye mahkûm etmek zor olmayacaktır. Ancak ittifak bir füzyondan farksızdır. AK Parti, ister MHP’nin isterse İYİ Parti’nin desteğini alsın, ittifak kurduğu aktörün renklendirdiği bir tavrı benimseyecektir. Bu noktada Bahçeli ile Akşener arasındaki farklara odaklanmak gerekir.</p>
<p>Görünen o ki Bahçeli güvenlik sorunlarının siyasi irade ile çözüleceğine inanırken Akşener yasal bir çerçeve içerisinde hareket edilmesi eğilimine sahiptir. Her ikisi de tehdit ve tedbir noktasında aynı algıya ve eylem önerisine sahipken, Akşener’in daha kurumsal bir çerçeve talep etmesi daha olasıdır. Öte yandan Bahçeli, AK Parti’yi siyaseten ve her an teyakkuz içinde bir tavır ile denetlemek istemektedir. Bu iki müttefik namzedinden hangisi ile yakınlaşacağı ise AK Parti’nin devlet kavramına yaklaşımıyla alakalıdır. Eğer keyfi ve konjonktürel politikalar ile ilerlemek istiyorsa muhtemelen tercihi Bahçeli olacaktır ancak Bahçeli’nin kılıcı her daim AK Parti’nin tepesinde sallanacaktır. Eğer kişilerden bağımsız bir devlet politikası izlemek istiyorsa İYİ Parti ile bir ittifaka girebilir fakat bu durum AK Parti elitinin hareket alanının kurum ve yasalarla sınırlanması anlamına gelir. Özgürlükçü eksen ise CHP-HDP ve Saadet Partisi tarafından temsil edilecektir. Başkanlık koltuğuna oturan ve önümüzdeki 5 yıl için herhangi bir siyasi ikbal kaygısı taşımayan Erdoğan’ın yeniden bu ekseni döneceği ihtimali az da olsa mevcuttur. Özellikle ekonomi ve dış politika alanındaki gelişmeler Erdoğan’ı bu politikaya itebilir. Bu durumda AK Parti’nin işbirliği yapacağı aktörler sürecin paydaşları olabilir. Ne var ki çözüm süreci devam ederken CHP’nin süreçten dışlandığı yönünde eleştiriler sıkça dile getirilmişti. Burada eleştirilen, AK Parti’nin konuyu meclis yerine kapalı kapılar ardında yürütmüş olmasıydı. Sürecin bu şekilde ilerletilmesi hem AK Parti hem de HDP için olumsuz sonuçlar doğurdu. Her iki parti de bir ders çıkartmış olmalı. Eğer ileride zayıf bir ihtimal de olsa güvenlikçi politikalar terk edilecekse, özgürlükçü partilerin yaklaşık 200 milletvekiline sahip olmaları, yapılacak reformların daha kurumsal bir düzlemde hayata geçmesini beraberinde getirebilir.</p>
<p><strong>Ekonomi: Neo-Liberal Kurumsalcılık-Ahbap Çavuş Kapitalizmi Ekseni</strong></p>
<p>Türkiye’nin ekonomik bir krizin eşiğinde olduğunu düşünenlerin sayısı oldukça fazla. Küresel anlamda değişen para politikasına, AK Parti’nin uyguladığı ekonomi politikasındaki yanlışlar eklenince bu görüş oldukça taraftar buluyor. Yine de bu kıskaçtan çıkmak mümkün. Bir tarafta Türkiye’nin neo-liberal kurumsalcılığa dönmesini isteyen, birçok alanda reform öneren bir blok var. CHP ve İYİ Parti bu bloğu temsil ediyor. Öte yandan AK Parti içinde ekonomiyi ve ekonominin aktörlerini yönetmek isteyen bir eğilim olduğunu biliyoruz. Özellikle Erdoğan’ın seçimler öncesi Merkez Bankası’nın bağımsızlığına ilişkin sözleri bu eğilimin ne denli güçlü olduğunu gösteriyor. Bu uzlaşılamaz bir karşıtlık yaratıyor ve taraflardan biri tutumundan vazgeçmediği takdirde aynı eksende buluşmaları mümkün gözükmüyor.</p>
<p>Ne var ki ekonomi ile ilgili konularda görüş bildirmeyen iki partinin var olması ise AK Parti’nin bu politikaları izlemesini kolaylaştırıyor. Ne HDP’nin ne de MHP’nin ekonomi konusundaki kırmızı çizgileri kamuoyunda tartışılmadı. Bu durum her iki partinin de AK Parti ile anlaşmaları halinde ekonomik paradigmayı sorun etmeyeceklerine işaret ediyor. Dolayısıyla AK Parti ekonomi alanında bir ittifak ekseninden mahrum kalmamış oluyor ve gerek HDP’nin gerekse MHP’nin katı bir ekonomi yaklaşımının olmaması, diğer konularda varılan mutabakatlar sayesinde aynı eksende buluşma ihtimalini kuvvetlendiriyor.</p>
<p><strong>Dış Siyaset: Rusya-Batı Ekseni</strong></p>
<p>Türkiye’nin son yıllarda eksen değiştirdiği ve Rusya ile haddinden fazla yakın ilişki içerisine girdiği uluslararası ilişkiler akademisyenleri tarafından sıkça tartışılıyor. Devlet adamları, diplomatlar ve siyasetçiler de zaman zaman bu tartışmaya katılıyor. Özellikle 15 Temmuz sonrası iki devlet arasında gözle görünür bir yakınlaşma olduğu inkâr edilemez. Bunun asıl sebebi, Türkiye ile ABD arasında ortak terör ve güvenlik anlayışının bir türlü gelişememesi. Ankara, FETÖ ve PYD/PKK konularında ABD’nin endişelerini anlamadığını düşünürken, her iki konuda da Rusya ile anlaşabileceği bir zemin bulabiliyor. Bu durum kaçınılmaz olarak Türk-Rus ilişkilerini geliştirirken, Türkiye’nin NATO içerisindeki pozisyonunun sorgulanmasını da beraberinde getiriyor.</p>
<p>Öte yandan, Avrupa Birliği, AK Parti hükümetinin Gezi Protestoları sonrasında tedrici olarak otoriterliğinin arttığını ve bu tutumun Avrupa değerleri ile bağdaşmadığını iddia ediyor. AK Parti hükümeti ise Avrupa Birliği’nin söylemlerini samimiyetsiz buluyor ve bu açıklamaları ahlaki bir zaviyeden okumayı reddediyor, siyasi bir hamle olarak değerlendiriyor. Bu anlaşmazlık, Türkiye ile Avrupa Birliği arasındaki ilişkilerin neredeyse durma noktasına gelmesiyle sonuçlandı. 24 Haziran sonrası oluşan meclis aritmetiği içerisinde, NATO ve AB ile ilişkileri destekleyen bir CHP, NATO ile ilişkileri destekleyen ancak AB’ye çekimser kalan bir İYİ Parti, AB ile ilişkileri destekleyen bir HDP, NATO ve AB’ye sıradan birer potansiyel müttefik gözüyle bakan MHP var. AK Parti’nin mevcut politikası, MHP ile uyuşsa da Suriye’de meydana gelebilecek gelişmelere göre bu pozisyon değişebilir. Geçtiğimiz Nisan ayında ABD’nin, Suriye’ye gerçekleştirdiği operasyon sonrası Ankara’nın sevinç içerisinde verdiği tepki hâlâ zihinlerde. Dolayısıyla AK Parti’nin NATO eksenine kaymak istemesi durumunda MHP, CHP, İYİ Parti gibi müttefikler bulması oldukça kolay olacaktır. Bununla birlikte ekonomik bir kriz durumunda Türkiye-Avrupa Birliği ilişkileri ileride yeniden canlanma yoluna girebilir. Bu ihtimal, AK Parti’nin HDP ve CHP ile birlikte hareket edebileceği bir ekseni ortaya çıkartabilir. Bu ihtimallerin oluşmaması durumunda, yani Rusya ile kurulan yakın ilişkilerin devam etmesi ve NATO ile yönetilebilir bir gerilimin sürmesi durumunda, AK Parti ile MHP arasındaki ittifakın devam edeceği iddia edilebilir.</p>
<p><strong>Sonuç</strong></p>
<p>24 Haziran seçimleri sonrası ortaya çıkan parlamento yapısı, birçok ittifak ekseninin oluşmasına izin verecek çeşitliliğe sahip olması bakımından oldukça ilgi çekicidir. Hiçbir partinin tek başına çoğunluğu oluşturamaması uzlaşmayı zorunlu kılmakta ve yürütme erki üzerinde dolaylı bir denetim yaratmaktadır. Bu iyi bir şeydir. Ancak yine de kurulacak ittifak eksenlerinin bizlerin sıradan hayatlarını aynı ölçüde etkileyeceğini düşünemeyiz. Mesela iç siyasette güvenlikçi, ekonomide Venezüella modelini benimseyen, dış politikada Rusya veya NATO ile yakın bir eksen kurulduğunu düşünelim. Bu eksen, AK Parti ile MHP arasında sorunsuz bir şekilde yürüyebilir. Ancak bu durum, güvenlik açısından bazı teminatlar üretse de özgürlük ve refah kaybıyla sonuçlanabilir.</p>
<p>Benzer şekilde iç siyasette özgürlükçü, ekonomide Güney Kore modelini baz alan, dış politikada ise Avrupa Birliği’ne üyeliği amaçlayan bir eksen kurulabilir. Böyle bir ittifak AK Parti’nin, CHP veya HDP ile işbirliği yapmasıyla devam edebilir. Güvenlik konusunda bazı kaygılara yer verse de özgürlük ve refah parametrelerinin iyileşeceği tahmin edilebilir. Yukarıda bahsedilen eksenler ve karşıtlıklar hesaba katıldığında 12 ihtimal mevcuttur ve her ihtimal kendi ittifakını yaratacaktır. Bu aynı zamanda Erdoğan için esnek bir oynama alanı ortaya çıkaracaktır. Katı ve kategorik karşıtlıkların yerini, esnek ve pragmatik ittifaklara bırakması en az başkanlık sistemi kadar yeni olgudur. Bu satırların yazarının siyasetçilerden beklediği, ittifak fırsatlarını küçük ve kısa vadeli çıkarları için heba etmemeleridir.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/24-haziran-sonrasi-parlamento-kategorik-karsitliktan-pragmatik-isbirligine/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Vakit Artık Seçmenin Talebini Doğru Okuma Vakti</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/vakit-artik-secmenin-talebini-dogru-okuma-vakti/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/vakit-artik-secmenin-talebini-dogru-okuma-vakti/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Sinan Onuş]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 30 Jun 2018 22:27:29 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Kapak]]></category>
		<category><![CDATA[10. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[2018 Seçim]]></category>
		<category><![CDATA[Ak Parti]]></category>
		<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Seçimler]]></category>
		<category><![CDATA[Seçmen]]></category>
		<category><![CDATA[Seçmenin Talebi]]></category>
		<category><![CDATA[Sinan Onuş]]></category>
		<category><![CDATA[Temmuz 2018]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=2325</guid>

					<description><![CDATA[Cumhuriyet’in 79. yılında iktidara gelen AK Parti, “adalet ve kalkınma” sloganıyla yola çıkarken “bürokratik oligarşi”yle karşılaştı. Kurumları yeniden dizayn ederken de yeni bir “bürokratik sınıf” oluşturdu. Ancak bu sınıfın bir kısmı, bulunduğu ve kendisine iyi bir gelecek sunacağını düşündüğü mevzii kaybetmemek için aslında farkında olmadan tüm partinin bindiği dalı keser hale geldi. Türkiye yeni bir döneme uyandı. 16 Nisan referandumunda sistem değişikliğini kabul eden seçmen, 2018 seçimlerinde de toplumun tüm kesimlerini kucaklayacak, sıkıntılara güvenilir çözümler üretecek, güçlü ve istikrarlı bir yönetim için tek parti iktidarı isteğini yineledi. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve AK Parti yine ipi göğüsleyen taraf oldu. AK Parti’nin seçimlerde kullandığı “Vakit Türkiye Vakti” sloganı da seçmen nezdinde artık yeni bir evreye girdi: Vakit artık çalışma ve seçmenin taleplerini önyargısız, doğru okuma vakti. Peki, bu talepler neler? Toplumun Tüm Kesimleri Kapsanmadan Ekonomik Büyümeyi Başarmak Zordur. ABD ekonomisindeki toparlanma ile birlikte ABD Merkez Bankası FED’in para politikasını sıkılaştırma beklentisi, aralarında Türkiye’nin de bulunduğu “gelişmekte olan ülkelerin” para birimleri ve tahvilleri üzerinde satış baskısı oluşturdu. Yatırımcıların yüksek risk karşılığında yüksek getiri sağlayan yatırım araçları olarak gördüğü “gelişen ülkeler” sınırlarından çıkıp ABD’ye dönüşü gelişen ülke ekonomilerinde dolar likiditesi sorununu ortaya çıkardı. Böyle olunca da gelişen ülkelerden olan Türkiye’de, Dolar/TL kurundaki artış &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Cumhuriyet’in 79. yılında iktidara gelen AK Parti, “adalet ve kalkınma” sloganıyla yola çıkarken “bürokratik oligarşi”yle karşılaştı. Kurumları yeniden dizayn ederken de yeni bir “bürokratik sınıf” oluşturdu. Ancak bu sınıfın bir kısmı, bulunduğu ve kendisine iyi bir gelecek sunacağını düşündüğü mevzii kaybetmemek için aslında farkında olmadan tüm partinin bindiği dalı keser hale geldi.</strong></p>
<p>Türkiye yeni bir döneme uyandı. 16 Nisan referandumunda sistem değişikliğini kabul eden seçmen, 2018 seçimlerinde de toplumun tüm kesimlerini kucaklayacak, sıkıntılara güvenilir çözümler üretecek, güçlü ve istikrarlı bir yönetim için tek parti iktidarı isteğini yineledi. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve AK Parti yine ipi göğüsleyen taraf oldu. AK Parti’nin seçimlerde kullandığı “Vakit Türkiye Vakti” sloganı da seçmen nezdinde artık yeni bir evreye girdi: Vakit artık çalışma ve seçmenin taleplerini önyargısız, doğru okuma vakti. Peki, bu talepler neler?</p>
<p><strong>Toplumun Tüm Kesimleri Kapsanmadan Ekonomik Büyümeyi Başarmak Zordur.</strong></p>
<p>ABD ekonomisindeki toparlanma ile birlikte ABD Merkez Bankası FED’in para politikasını sıkılaştırma beklentisi, aralarında Türkiye’nin de bulunduğu “gelişmekte olan ülkelerin” para birimleri ve tahvilleri üzerinde satış baskısı oluşturdu. Yatırımcıların yüksek risk karşılığında yüksek getiri sağlayan yatırım araçları olarak gördüğü “gelişen ülkeler” sınırlarından çıkıp ABD’ye dönüşü gelişen ülke ekonomilerinde dolar likiditesi sorununu ortaya çıkardı. Böyle olunca da gelişen ülkelerden olan Türkiye’de, Dolar/TL kurundaki artış rekor üstüne rekor tazeledi. Seçim kararı almadan önce başlayan bu artış, seçim kararıyla daha da hızlandı. Merkez Bankası, TL’nin erimesini engellemek için faiz artırımına gitti. İkinci tedbir ise zorunlu karşılıklarda alındı. Bankaların Merkez Bankası’nda tutmak zorunda oldukları TL cinsi likiditenin döviz olarak tutulmasına imkân tanıyan rezerv opsiyonu mekanizmasında üst sınır yüzde 55’ten yüzde 45’e düşürüldü. Böylece piyasaya bir miktar kaynak sağlandı. Sorun şu an için kısmen çözülmüş gibi dursa da önümüzdeki dönemde TL’deki zayıflamanın devam etmesi, Türkiye’ye açık biçimde dış finansman sorunu yaşatacak görünüyor. ABD dolarının yükselişinin ekonomiye kalıcı hasar vermesini önlemek için bu tedbirler yeterli mi? Asıl soru burada kilitleniyor. Çünkü Türkiye, net ithalatçı bir ülke ve büyümek için uluslararası sermayeye ihtiyaç duyuyor. Uzun vadede getiri sağladığı için “popülist” bakış açısı nedeniyle inşaat dışındaki alanlara yatırım yapılmaması, Türkiye’nin her an ekonomik olarak sıkıntı yaşayacağının da göstergesi.</p>
<p>Dünya Bankası’nın 2014’te yayımladığı raporu da bir anlamda bugünleri işaret ediyor. Raporda, 2002-2011 döneminde Türkiye’deki orta sınıf büyüklüğünün iki kat artışla yüzde 21’den yüzde 41’e yükselişi övülürken şu ifade oldukça dikkat çekici: “Buradaki soru, Türkiye’nin aynı yolda aynı hızla devam edebilmesi için gerekli koşulların mevcut olup olmadığıdır. En yoksul ve kırılgan gruplar da dâhil olmak üzere toplumun kesimleri kapsanmadan adil bir toplumu sağlayacak kapsayıcı ekonomik büyümeyi başarmak zordur.”</p>
<p><strong>TÜİK Anketine Göre Yaşlılar En Mutlu</strong></p>
<p>Cumhurbaşkanlığı ve genel seçimlere bir ay kala Xsights Araştırma’nın “Toplumsal Nabız Anketi”nin 2017 yılını kapsayan son çeyrek anketinde sorunlara ilişkin ilginç tespitler yer aldı. Türkiye’nin 26 ayrı kentinde yapılan araştırmaya göre vatandaş, devletin sunduğu 19 hizmet arasında en çok “savunma”dan en az da “ekonomi”den memnun görünüyordu. Vatandaşın en az memnun olduğu bir başka hizmet ise “yargı” olarak sıralamaya dâhil oluyordu. Türkiye İstatistik Kurumu’nun “Yaşam Memnuniyeti Araştırması, 2017” başlıklı çalışması da “Toplumsal Nabız Anketi”ni doğrular nitelikteydi. TÜİK anketine göre 2017 yılında yüksek memnuniyet oranı yüzde 74,4 ile asayiş hizmetlerinde gerçekleşti. Ancak aynı ankette genel anlamda bireylerin “mutluluğunun” giderek düştüğü tespit ediliyordu. TÜİK anketine göre, “mutlu” olduğunu beyan eden bireylerin oranı 2016 yılında yüzde 61,3 iken 2017 yılında bu oran yüzde 58’e geriledi.</p>
<p>“Mutsuz” olduğunu beyan eden bireylerin oranı ise yüzde 10,4’ten yüzde11,1’e yükseldi. Yaş gruplarına göre mutluluk düzeyine bakıldığında, 2016 yılında en yüksek mutluluk oranı yüzde 65,1 ile 18-24 yaş grubu iken 2017 yılında en yüksek mutluluk oranının yüzde 66,1 ile 65 ve üzeri yaş grubunda gerçekleştiği görüldü. En düşük mutluluk oranı ise 2017 yılında yüzde 53,1 ile 45-54 yaş grubunda oldu. TÜİK verilerine göre ortaya çıkan bir başka gerçek ise “Bir okul bitirmeyen”lerin mutluluk oranının yüzde 62,5 ile en yüksek seviyede olması. Bunu sırasıyla yüzde 57,7 ile ilkokul mezunu, yüzde 57,4 ile lise ve dengi okul mezunu, yüzde 56,9 ile yükseköğretim mezunu takip etti. 2017 yılının son çeyreğinde vatandaş “en az ekonomiden” memnun olsa da Konsensus Araştırma Şirketi’nin yaptığı ankete katılanların yüzde 51’i, 2018 yılına daha iyimser bakıyor. Ancak hemen belirtmek lazım ki bu iyimserliğin yüzde olarak kritik eşikte olması, iyimserliğin pamuk ipliğine bağlı olduğunu ve her an bir dip dalgayı beraberinde getirebileceği şeklinde de okunabilir.</p>
<p><strong>Ülkenin Yüksek Menfaati İçin Liyakat</strong></p>
<p>Peki, geriye kalanları “mutsuz” eden ne? Yanıt kısa ve net: Ülkenin yüksek menfaati için liyakate değer vermemek ve ortak akıl eksikliği. AK Parti, siyasete dâhil olduğu günden beri kendisini, “reformcu” ve “değişimci” olarak sundu ve bu alanlarda konumlandı. Buna uygun olarak da pek çok alanda “değişimler” gerçekleştirdi. Ancak görmezden gelinmeye çalışılsa da insanları ayakta tutan “umut” örselenmeye ve yitirilmeye başladı. Aslında AK Parti iktidara geldiğinde “bürokratik oligarşi”ye bayrak açarken “ötekileştirmeden” en çok etkilenen ve “çeken” parti olduğu için bu argümanı öne çıkarmıştı. Kapatma davaları, darbe girişimleri, e-muhtıralar hep onu sistem dışına itmek için rasyonel akıldan yoksun bürokrasinin kullandığı metotlardı.</p>
<p>Cumhuriyet’in 79. yılında “adalet ve kalkınma” sloganıyla iktidara gelen AK Parti, “bürokratik oligarşi”ye karşı kurumları yeniden dizayn ederken de yeni bir “bürokratik sınıf” oluşturdu. Ancak bu sınıfın bir kısmı, bulunduğu ve kendisine iyi bir gelecek sunacağını düşündüğü mevzii kaybetmemek için aslında farkında olmadan tüm partinin bindiği dalı keser hale geldi.</p>
<p>Kendi zekâsına ve becerisine güvenmeyen, üretim noktasında elini taşın altına sokuyor gibi görünen, parti içindeki güç dengelerini gözetip ona göre konumlanan bu sınıf, en küçük bir eleştiri karşısında liyakat sahibi, başarılı kişilerin hemen sistem dışına itilmesi için kolları sıvıyor. Bilgi ve liyakatten yoksun bu sınıfın aslında partiyle alakası da tartışmalı. İlkel bir güdü ile hareket eden bu sınıfın ortak kaygısı, ellerindeki imkânları başkasına kaptırmamak. Sistem dışına atılacak olanın “geçmişi”ni, tutmazsa mezhebi farkını öne çıkarmak ise bu sınıfın en önemli silahı. Bu da AK Parti’ye oy vermeyen ama problemi de olmayan, iletişim kurulduğunda aynı hedefe koşma potansiyeli olan liyakat sahibi, eğitimli ve bilgili unsurların mutsuzluğunu beraberinde getiriyor. Türkiye, son derece kısıtlı ve az sayıdaki beşeri sermayesini de bu sebeple küstürüyor.</p>
<p><strong>“Pirus Zaferi”</strong></p>
<p>Yeni sistemin tüm riskini üzerine alan lider Recep Tayyip Erdoğan ve AK Parti’nin önünde iki seçenek duruyor: Birinci seçenek, tüm bu “sorunlara” çözüm üretmek için kendisini ötelenmiş hisseden beşeri sermayeyi ve taleplerini anlamak ve öncelikle çuvaldızı kendisine batırmak. Bu da galibiyetin “Pirus Zaferi”ne dönüşmemesi için kendisine yöneltilen her eleştiriyi bir saldırı değil, ortak yaşama kültürü adına bir arayış olarak görmekle olacaktır. İkinci seçenek ise gerek 16 Nisan halkoylaması gerekse 2018 seçim sonuçlarından kısmen de olsa bir panik havası hissetmemek ve sürekli tekrarlandığı gibi, “milli olmayan tüm güçler birleşmesine rağmen” sonuç, AK Parti açısından “tartışmasız bir başarı” oldu demek.</p>
<p>Tercih ikinci seçenekse ve fırtınalar değil de geminin limana sağ salim getirilmesi ise bu durumda çözüm, sorunları gerçekten görmek mi yoksa zaferden zehirlenip halının altına süpürerek günü kurtarmak mı sorusunun cevabında yatmaktadır. Yanıtı çok değil bir sene sonra yerel seçimlerde karşımızda gelecektir.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/vakit-artik-secmenin-talebini-dogru-okuma-vakti/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kampanyada Kim, Neyi, Nasıl, Ne Kadar Yaptı?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/kampanyada-kim-neyi-nasil-ne-kadar-yapti/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/kampanyada-kim-neyi-nasil-ne-kadar-yapti/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hakan Hocagil]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 30 Jun 2018 22:24:46 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Polemik]]></category>
		<category><![CDATA[2018 Seçim]]></category>
		<category><![CDATA[24 Haziran]]></category>
		<category><![CDATA[Hakan Hocagil]]></category>
		<category><![CDATA[Recep Tayyip Erdoğan]]></category>
		<category><![CDATA[Seçim]]></category>
		<category><![CDATA[Seçimler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=2319</guid>

					<description><![CDATA[24 Haziran seçimleri seçmen açısından çok sönük geçse de adaylar baş döndürücü tempolarıyla dikkat çekti. Propagandanın bilinen tekniklerinin yanında yeni semboller, sloganlar, taktikler de kullanıldı. Erdoğan miting performansı bakımından da ustalığını gösterdi. İnce ve Akşener’in temposu beklenenin üstünde oldu. Ancak ‘Ay’a dört şeritli yol yapacağım’ dese inandıracak kadar seçmeniyle gönül bağı kurmuş olan Erdoğan’ın samimiyeti, diğer adayların bilinmezliğine/güvenilmezliğine üstün geldi. Türkiye yine çok önemli bir seçim döneminden geçti; baş döndüren bir seçim kampanyası geçirdi… Hep topu iki aylık bir sürede her şey olup bitmek zorundaydı; öyle de oldu. Bu kadar kısa sürede adaylar belirlendi, listeler oluşturuldu, itirazlar oldu, listeler yenilendi… Aday olması uygun görülenler partililere ve seçmene tanıtıldı; adaylar reklam, tanıtım ve propaganda faaliyetlerini başlattı, sahaya indi, seçmenle buluştu; seçilmek ve partisine/ittifakına oy kazandırmak için çalıştı… Bütün bunlar iki aylık sürede oldu; erken seçim kararının alındığı 24 Nisan’dan seçimin yapıldığı 24 Haziran’a kadar… Milletvekili adayları için bu yoğun ve yorucu tempo, liderler ve cumhurbaşkanı adayları için çok daha zorlu olmak durumundaydı. Onlar sadece aday olarak değil, lider olarak, belirleyici olarak, yön verici olarak, örnek olarak da çalışmak durumundaydı. Aday olma, milletvekili (ya da çalışma ekibi) adaylarını belirleme, ‘manifesto’ hazırlama, seçim bildirgesi oluşturma gibi ekstra işleri de başarıyla yürütmek zorundaydılar. Ve &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>24 Haziran seçimleri seçmen açısından çok sönük geçse de adaylar baş döndürücü tempolarıyla dikkat çekti. Propagandanın bilinen tekniklerinin yanında yeni semboller, sloganlar, taktikler de kullanıldı. Erdoğan miting performansı bakımından da ustalığını gösterdi. İnce ve Akşener’in temposu beklenenin üstünde oldu. Ancak ‘Ay’a dört şeritli yol yapacağım’ dese inandıracak kadar seçmeniyle gönül bağı kurmuş olan Erdoğan’ın samimiyeti, diğer adayların bilinmezliğine/güvenilmezliğine üstün geldi.</strong></p>
<p>Türkiye yine çok önemli bir seçim döneminden geçti; baş döndüren bir seçim kampanyası geçirdi… Hep topu iki aylık bir sürede her şey olup bitmek zorundaydı; öyle de oldu. Bu kadar kısa sürede adaylar belirlendi, listeler oluşturuldu, itirazlar oldu, listeler yenilendi…</p>
<p>Aday olması uygun görülenler partililere ve seçmene tanıtıldı; adaylar reklam, tanıtım ve propaganda faaliyetlerini başlattı, sahaya indi, seçmenle buluştu; seçilmek ve partisine/ittifakına oy kazandırmak için çalıştı… Bütün bunlar iki aylık sürede oldu; erken seçim kararının alındığı 24 Nisan’dan seçimin yapıldığı 24 Haziran’a kadar… Milletvekili adayları için bu yoğun ve yorucu tempo, liderler ve cumhurbaşkanı adayları için çok daha zorlu olmak durumundaydı. Onlar sadece aday olarak değil, lider olarak, belirleyici olarak, yön verici olarak, örnek olarak da çalışmak durumundaydı. Aday olma, milletvekili (ya da çalışma ekibi) adaylarını belirleme, ‘manifesto’ hazırlama, seçim bildirgesi oluşturma gibi ekstra işleri de başarıyla yürütmek zorundaydılar.</p>
<p>Ve tabii mitingler ile bu işlerin ‘bonus’u olarak televizyon konuşmaları…</p>
<p>En yorucu olanı mitinglerdi… Hem de günde bir taneyle yetinilmeyecek olan cinsinden…</p>
<p>Üstelik seçim kampanyasının önemli ve yoğun bölümü Ramazan’a denk gelmişti bu seçimlerde; adaylar oruçla birlikte bu yoğun tempoyu yürütmeliydi…</p>
<p>Peki, adaylar ne yaptı? Kim, ne kadar başarılı oldu? Hangi aday nasıl propaganda yaptı?</p>
<p><strong>Propaganda Ne İçin ve Nasıl Yapılır?</strong></p>
<p>Siyaset ve iletişim bilimlerinin üzerinde en çok durduğu kavramlardan biridir propaganda ve propaganda teknikleri… Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki, propaganda temelde iki amaç için yapılır; propagandayı yapan lider, ya yeni taraftar/seçmen/oy kazanmak ister ya da taraftarlarını/seçmenlerini/oylarını korumak ister. Bu iki amacı gözetmek de mümkün; kendinizle/partinizle ilgili kanaatleri pekiştirmek için uğraşırsınız, bunu yaparken yeni taraftar kazanmayı da hedeflersiniz. Propagandayı yapanın doğrudan veya dolaylı fayda sağlaması, bununla birlikte hasım/rakip grubu yalnızlığa itmeyi amaçlaması da işin doğasındandır. “Bir savaşta nihai zafer, düşmanın yenilgiyi kabulüne bağlıdır. Yenilgiyi kabul etmeyen düşman, ileride tekrar sorun oluşturacaktır. Düşmanın moral gücü olan maneviyatının çökmesi, ancak psikolojik savaş yöntemi olan propaganda ile mümkündür.”</p>
<p>Propaganda uluslararası ilişkilerde, ekonomik ilişkilerde ve özellikle demokratik ülkelerde yoğun bir şekilde kullanılır. Geniş halk kitlelerini etkilemek ve düşüncelerini değiştirmek anlamını da taşıdığından dolayı, propaganda, demokratik sistemlerde halkın desteğini kazanmak ve böylelikle iktidar olmak amacıyla en çok başvurulan tekniklerden biri durumundadır. Rusya’da Lenin’in, Almanya’da Hitler’in, ABD’de Wilson’ın, İtalya’da Mussolini’nin, Türkiye’de Atatürk’ün propagandayı aktif olarak ve başarıyla kullanan liderler olduğu kabul edilir.</p>
<p>Propaganda zamanla kendi özgü tekniklerini de oluşturmuştur. Anılan liderlerin kullandığı yöntemlere, zaman içerisinde yenileri eklemlenmiş ve propaganda teknikleri listesi ortaya çıkmıştır. Genel kabul gören propaganda teknikleri listesinde şunlar bulunuyor: Korkuya başvurma, Bir otoriteye referans, Tren etkisi, Kalabalığa katıl, Kaçınılmaz zafer, Direkt emir, Reddin elde edilmesi, Parıltılı genellemeler, Rasyonalizasyon, Kasıtlı muğlaklık, Transfer, Nedeni aşırı basitleştirmek, Sokaktaki adam, Tanıklık, Damgalama, Günah keçisi, Erdem sözleri, Sloganlar, İfade edilmemiş kabuller…</p>
<p>Görüldüğü gibi, liste oldukça uzun; seçim meydanlarını dolduran, ekranların karşısında haberleri/liderleri takip eden kitleleri ikna etmek için, önce tabanını pekiştirmek, sonra da yeni taraftarlar kazanmak için müracaat edilen teknikler bir hayli fazla…</p>
<p><strong>Recep Tayyip Erdoğan</strong></p>
<p>Bu bilgiler ışığında cumhurbaşkanı adaylarının performansına yakından bakmayı deneyelim. Hiç şüphesiz bu seçimin de en önemli aktörü Recep Tayyip Erdoğan’dı. Siyasete girdiği günden bugüne kadar sürekli yükselen bir grafiğe sahip olan Erdoğan için bu seçimler biraz zordu belki ama bunca yılın yorgunluğuna, karşısındakilerin kendisini tek rakip olarak görmesine, her türlü ayrılığı (ideolojik, ekonomik, dinî, bölgesel) bir kenara koyarak ‘Erdoğan karşıtlığı’nda birleşmiş olmalarına rağmen genel itibariyle başarılı bir kampanya yürüttü.</p>
<p>Propagandanın yukarıda sıralanan tekniklerinin bir çoğunu rahatlıkla kullandı; eski Türkiye’yi hatırlatarak, dünyadan yükselen ‘Erdoğan karşıtlığı’nı göstererek ‘korku’yu kullandı. İktidarında elde ettiği başarılardan yola çıkarak ‘parıltılı genellemeler’ yaptı; hem davranışlarıyla hem konuşmalarıyla ‘sokaktaki adam’la arasında yakınlık kurmayı başardı, geçmiş seçimlerde de yaptığı gibi… ‘Sokaktaki adam’ın evine çat kapı yapıp iftarına ortak olurken, öğrencilerin sahuruna konuk olurken, yol kenarında bekleyenlere oyuncak hediye ederken ve onlardan hediye alırken oldukça samimi görüntü vermeyi yine başardı; sıradan insanlarla da iletişim kurabildiğini gösterdi.</p>
<p>Kısa kampanya dönemi için fazla slogan kullanılmış olması, bu kampanyanın eksik taraflarından biriydi. “Vakit Türkiye vakti” sloganı iyiydi de bunun yanına eklenenler bazı zihinlerde karmaşaya yol açmış olmalı.</p>
<p>Erdoğan’ın kampanyasında yerine oturmayan kavramlardan biri de ittifak için seçilen isim oldu. Şimdiye kadar güdülen siyaset göz önünde bulundurulduğunda ‘Cumhur’ ifadesinin CHP-İP-SP ittifakı için, ‘Millet’ ifadesinin de Ak Parti-MHP ittifakı için daha uygun olacağı anlaşılacaktır. Siyasete girdiğinden beri ‘milletim’ diyen Erdoğan’ın, adı üstünde ‘milliyetçi’ bir parti ile ittifakı en doğru/isabetli olarak ‘millet’ ittifakı olurdu.</p>
<p>Erdoğan kampanyasının –bazılarınca sabotaj olarak nitelenen- konuşma metinlerini hazırlayan danışmanlarından kaynaklandığı anlaşılan ‘iletişim kazası’ da oldu. Bunlardan biri meşhur “Komünistler köprüleri satıyordu, Özal ‘sattırmam’ dedi” polemiği idi; Muharrem İnce bu tartışmayı TRT’den naklen aktararak Erdoğan’ın bilgisini yanlışladı. Zaten mantık olarak özel mülkiyet karşıtı komünistlerin bir kamu malını satmasını düşünmek mümkün değildir. Bir başka iletişim kazası “Milletim bana ‘tamam’ derse bırakırım” açıklaması oldu. Sosyal medyada ‘Tamam’ etiketli bir kampanya hemen devreye sokuldu ve bir hayli etkili slogan olarak aleyhte kullanıldı.</p>
<p>Mitinglerdeki sahne performansı açısından Erdoğan adaylar arasında açık ara önde idi. O artık usta bir siyasetçi ve iyi bir hatip; bu bakımdan platformda duruşu, rahatlığı, platformu kullanışı… hepsi çok iyiydi yine. (“Camdan değil candan” diye boş bir tartışma da yaşandı kampanya döneminde… ‘Boş’tu, çünkü “camdan” konuşan insanın “candan” konuşmadığına kim ne hakla hükmedebilir? Tam tersine “camdan konuşmak” karşıdaki insanları ciddiye aldığının bir işareti, düzgün/hazırlıklı olunduğunun göstergesi sayılmalıdır.)</p>
<p>Bir de “Erdoğan iyi, çevresi kötü”yü haklı çıkaran boyutu vardı kampanyanın: O ‘çevre’ye MHP lideri Bahçeli’nin de dahil olduğu varsayımıyla söylemek gerekirse, Erdoğan ve Başbakan Yıldırım’ın o şehir senin bu ilçe benim diyerek miting düzenlediği, toplantıdan toplantıya koştuğu, bir kanaldan diğerine soru yağmuruna tutulduğu bir seçim ortamında Bahçeli’nin ‘cumhur ittifakı’nın adayı için hiç de çaba gösterdiğini kabul edemeyiz. Salon toplantılarıyla, altı boş öfkeli konuşmalarıyla ittifaka bir şey kazandırdığını kimse söyleyemez. Bahçeli’nin dışında bazı Ak Partili vekiller/yöneticiler de Erdoğan’ın oylarını artırmaya değil azaltmaya yönelik işlerin parçası oldular. Bu parantezin son cümlesi sosyal medya denen gayya kuyusundaki abuk sabuk paylaşımlarıyla Ak Parti ve Erdoğan için çalıştıklarını düşünenlerle ilgili olsun: Mantıktan, akıldan, insaftan, haktan, hukuktan yoksun paylaşımlarıyla gerçekten de Erdoğan’ın oylarını epeyce tırtıkladınız!</p>
<p>Bütün bunların ötesinde ve üstünde milletin/seçmeninin/taraftarlarının nezdinde bir ‘Erdoğan’ sevdası/büyüsü/algısı var ki o çok büyük bir avantajdı; -Berat Albayrak’ın aktardığı gibi- “Cumhurbaşkanımız çıksa, şuradan Ay’a kadar 4 şeritli yol yapacağım dese, Vallahi inanırız” diyen taraftara/seçmene sahip lider için performans şu bu ancak yardımcı unsurdur…</p>
<p><strong>Muharrem İnce: Performans İyi, Ya Samimiyet?</strong></p>
<p>Muharrem İnce kamuoyu tarafından en bilinen çıkışını Kemal Kılıçdaroğlu’na karşı giriştiği genel başkanlık yarışında yapmıştı. Kongrede yaptığı konuşma oldukça etkileyici olmuştu; ama genel başkan olmasına yetmemişti (Türkiye’de parti içi demokrasisi işletilmediği için genel başkan adaylarının performansı değil, mevcut genel başkanın delege belirleme yetkisi kongrelerdeki seçimlerde asıl belirleyen oluyor. Bu da bahs-i diğer…) Cumhurbaşkanı adayı olmasıyla birlikte anılan konuşmasının daha iyisini/iyilerini yapması gerekiyordu İnce’nin. Zira bu yarış daha zorlu bir yarıştı. Konuşmak bakımından beklenen/tahmin edilen performansını zamanla aştı İnce; oldukça yüksek perdeden, çok takılmadan, hata yapmadan konuşmayı başardı. Sahneyi/kürsüyü/platformu kullanışı da iyiydi; kalabalıkla diyaloglar kurması, hareketli olması, irticalen konuşması, enerjik görüntüsü avantajlı taraflarıydı.</p>
<p>Kampanya jargonuna mitinglerini bitirirken selfie çekmek gibi bir ‘yenilik’ getirmesi de orijinal bir davranış olarak anılacak. Bir başka farklı ama ‘kopya’ kokan görüntü ise Cem Uzan’ı hatırlatan ‘beyaz gömlekli Muharrem’ görüntüsü idi. Cem Uzan’ı sıfırken yüzde 7’nin üzerinde oya ulaştıran faktörlerden biri bu idi; beyaz gömlekli, canlı, hareketli, ‘yakışıklı’ ve genç görüntüsü… (Ama Cem Uzan’ın başarısı kendi medyasını, Star televizyonunu ve gazetesini tepe tepe kullanmasıyla da ilgiliydi.)</p>
<p>İnce’nin biraz merakla, biraz endişeyle, çokça belirsizlikle (kadro, söylem, vaatler, CHP etkisi konusundaki belirsizlikler) başlayan kampanya süreci zamanla iyi bir noktaya vardı; başarılı bir ‘aday’ performansı ortaya çıktı. Ancak bu seçim döneminin 1990’ları hatırlatan bol vaatli görüntüsü İnce, Akşener ve diğerleri açısından bir handikap oluşturdu; zira ekonominin kötü olduğunu söyleyip Erdoğan’a yüklenen adayların hesapsız-kitapsız (ya da iyi hesaplanmamış izlenimi veren) vaatlerle seçmenden oy istemesi bir çelişki idi. Bunun yanı sıra kampanyanın başlarında medya desteği bakımından da bir eksiklik yaşadı İnce ve diğerleri… (Burada da bir ‘yenilik’ karşımıza çıktı; özellikle İnce mitinglerini kendisini izlemeyen gelenlerden rica ederek sosyal medya üzerinden yayınlattı; sosyal medyanın yaygınlığı ve haber kanallarının da izlenmezliği düşünülünce bu taktiğin de iş gördüğü söylenebilir.) İlerleyen günlerde televizyonlara çıkmaya, TRT’de bile boy göstermeye başladı; açığı kapatmaya, vaatleri ile ilgili olarak seçmeni ikna etmeye çabaladı ama…</p>
<p>Evet, bu kadar ‘iyi’ bir ‘ama’ ile sınandı; yeterince samimi bir görüntü vermedi. Seçim kampanyasını cuma namazıyla başlatması, “Kur’ân eğitimi aldım. İmam Hatip’e giderken yoldan döndüm. Dedem beni hafız yapacaktı”, “Abdestsiz sokağa çıkmam. Okulda lakabım ‘Hacı’ idi. Âyet-el Kürsî’yi en çabuk ben ezberledim”, “Muhafazakâr bir ailede büyüdüm. Onun için dindar nesil yetiştirilmesine itirazım yok. Engel olmam. Gereğini yaparız” demesi, mitingde ezan okunurken susması, Eyüp Sultan Türbesi’ni ziyaret etmesi, tarlada traktöre, sahnede bisiklete binmesi… hepsi kim bilir belki samimiyetini ispatlama çabasıydı.</p>
<p>Ancak bunların ne kadar işe yaradığı, hem kendi laik/jakoben/elitist seçmenini, hem de oylarına talip olduğu dindar/muhafazakar/milliyetçi seçmeni ne kadar ikna ettiği belli değil.</p>
<p><strong>Meral Akşener: Tülbentli Ama Kaba</strong></p>
<p>Seçim kampanyasının en acemisi Meral Akşener oldu. Çokça miting yaptı, Türkiye’nin dört bir yanını dolaştı, televizyonlarda, sosyal medyada boy gösterdi, Sözcü’nün ve FOX’un yedek adayı (asıl aday onlar için Muharrem İnce idi) oldu; ama başarılı olabildi mi?</p>
<p>Aslında yeni kurulan bir parti için neredeyse tek başına uğraşan/çalışan/didinen Akşener’in aldığı oy önemlidir. Bir kadından beklenenin ve tahmin edilenin çok ötesinde iş çıkardı; mitinglerinin sayısı 100’ü aştı;<br />
ilk kez bir lider olarak kürsülerde durmadan konuştu; kadrosu, programı, müktesebatı göz önünde bulundurulduğunda cesur ve dik başlı bir görüntü verdi. Ancak sahne performansı konuşması, üslubu, vurguları, sahnedeki duruşu yönünden zayıf kaldı. Bir kadından beklenmeyecek cevvallik görüntüsü verdi, sarfettiği sözler yine bir kadın için ‘kaba’ bulundu. Tülbent vurgusu belki yerindeydi ama tülbentleri elinde/omzunda tutarken/taşırken bir karmaşaya da sebep oldu; eline dolandı zaman zaman. Yine tülbentle verilmek istenen anneliğin/kadınlığın nezaketi, naifliği, inceliği sözlerindeki sert üslupla çelişti.</p>
<p>İçişleri Bakanlığı’ndaki işlerine yaptığı göndermeler propaganda teknikleri bakımından belki anlamlıydı ama tülbent inceliği ile yeni çelişik bir tablo ortaya koyuyordu. Akşener’in kampanyası sert/kaba bir üslupla mı, yoksa ince/naif bir üslupla mı hareket edeceği arayışıyla sürdü ve bir karara varamadan son buldu.</p>
<p>Akşener’in hesapsız-kitapsız vaatleri de yine diğer adaylarınki gibi yeterince inandırıcı gelmedi seçmene.</p>
<p><strong>Diğerleri</strong></p>
<p>Seçim kampanyasının en gözdelerinden biri cürmünden fazla kendinden bahsettirmeyi başaran Temel Karamollaoğlu idi. Erdoğan karşıtlığında kullanışlı bir malzeme olarak kullanılan Karamollaoğlu, bu durumdan çok rahatsız olmuş görünmedi. Miting yapacak taraftara çok yerde sahip olmadığı için salon toplantılarıyla kampanyasını yürüten Saadet lideri, bir çok tartışmanın içerisinde yer aldı; geleneksel dindar tabanı çok kızdırdı; hatta Ak Partililerin hakaretlerine uğradı. Ama Karamollaoğlu karşı bloğun konjonktürel teveccühünü kendisini yeterli bir kazanç olarak gördü.<br />
Halk tv’ye çıkmakta, Uğur Dündar’ın konuğu olmakta (Dündar’a kampanya<br />
öncesinde bir vesileyle ödül bile verdi!), Sözcü’de, FOX’ta kullanılmakta bir beis görmedi.Geriye kaldı iki aday: Selahattin Demirtaş ile Doğu Perinçek.</p>
<p>Biri terör örgütü ile irtibatlı bir aday, diğeri hep küsurat partisi olarak kalmış siyasi hareketin cürmünden fazla sesini duyurabilen lideri… Bu seçim kampanyasında ikisinin de sesi soluğu çıkmadı; birinin buna imkânı yoktu, diğerini bir avuç taraftarı dışında takip eden yoktu. Buna rağmen Demirtaş geleneksel oylarını koruduysa bunda tutuklu olmasının, ‘mağdur’ görüntüsünün etkisi oldu hiç şüphesiz; bunun yanı sıra taraftarları sosyal medyayı oldukça yoğun bir şekilde kullandı…</p>
<p>24 Haziran seçimleri çok kısa süren kampanya dönemiyle tarihte yerini alacak. Bir takım yeni arayışlarla, ‘yenilik’lerle, 1990’ları hatırlatan vaat yarışlarıyla, liderlerde gözlenen heyecanın seçmende görülmeyişiyle de…</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/kampanyada-kim-neyi-nasil-ne-kadar-yapti/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İttifak Tamam, Türkiye Seçime Hazır 2019 Erken mi Geliyor?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/ittifak-tamam-turkiye-secime-hazir-2019-erken-mi-geliyor/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/ittifak-tamam-turkiye-secime-hazir-2019-erken-mi-geliyor/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Halime Kökce]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 31 Mar 2018 21:56:38 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kapak]]></category>
		<category><![CDATA[2018 Seçim]]></category>
		<category><![CDATA[2019 Seçim]]></category>
		<category><![CDATA[7. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Ak Parti]]></category>
		<category><![CDATA[Cumhurbaşkanı]]></category>
		<category><![CDATA[Erken Seçim]]></category>
		<category><![CDATA[Halime KÖKCE]]></category>
		<category><![CDATA[İttifak]]></category>
		<category><![CDATA[MHP]]></category>
		<category><![CDATA[Nisan 2018]]></category>
		<category><![CDATA[Seçim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1846</guid>

					<description><![CDATA[Yeni sistemin bu ilk seçimiyle ilgili yaklaşımımız, sandık skoruyla değil, ülkeyi bir an evvel yeni sistemin kurumlarıyla tanıştırmak, dünya sisteminin içine girdiği bunalımı fırsata çevirmek ve kendi fay hatlarını narmış, millet iradesini devlet iradesiyle buluşturmuş ve sosyolojik farklılıkların siyasallaşmasının önüne geçmiş bir Türkiye inşa etmek olmalı. 2019 Ne Kadar Yakın Ne Kadar Uzak? 16 Nisan 2017’deki cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine geçiş referandumuna giderken zikretmeye başladık bu tarihi. Referandumdan sonraki ilk seçim Kasım 2019’da gerçekleşecek ve bu vakte kadar yeni sistemin gereği olan uyum yasaları çıkartılacak dedik. Uyum yasalarının bir kısmı Meclis’ten geçti. Halkın ilk kez cumhurbaşkanını doğrudan seçtiği 10 Ağustos 2014’ten itibaren zaten fiili olarak uygulanmaya başlanan yeni sistem, halk nezdinde de kabul gördü. Bunda, 2013’teki Gezi Parkı olaylarıyla başlayan ve 15 Temmuz 2016’daki darbe girişimine kadar geçen sürede Erdoğan’ın gösterdiği güçlü liderliğin etkisi büyük oldu. Bu arada, AK Parti ve MHP arasında referandumda temelleri atılan ittifak, yasal zemine kavuşturuldu. Tüm bunlar olurken bir taraftan da erken seçim lafı hep edilegeldi. Ne zaman Cumhurbaşkanı Erdoğan’a sorulsa hiçbir tereddüde mahal vermeyecek şekilde erken seçimin söz konusu olmadığını, Ak Parti’nin çok önemli bir gerekçe oluşmadığı müddetçe seçimi erkene almak gibi bir yaklaşımının olmadığını tekrar etti. (Hatırlatalım: iki kere vaktinden önce seçim yapıldı; birincisi &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Yeni sistemin bu ilk seçimiyle ilgili yaklaşımımız, sandık skoruyla değil, ülkeyi bir an evvel yeni sistemin kurumlarıyla tanıştırmak, dünya sisteminin içine girdiği bunalımı fırsata çevirmek ve kendi fay hatlarını narmış, millet iradesini devlet iradesiyle buluşturmuş ve sosyolojik farklılıkların siyasallaşmasının önüne geçmiş bir Türkiye inşa etmek olmalı.</strong></p>
<p><strong>2019 Ne Kadar Yakın Ne Kadar Uzak?</strong></p>
<p>16 Nisan 2017’deki cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine geçiş referandumuna giderken zikretmeye başladık bu tarihi. Referandumdan sonraki ilk seçim Kasım 2019’da gerçekleşecek ve bu vakte kadar yeni sistemin gereği olan uyum yasaları çıkartılacak dedik. Uyum yasalarının bir kısmı Meclis’ten geçti. Halkın ilk kez cumhurbaşkanını doğrudan seçtiği 10 Ağustos 2014’ten itibaren zaten fiili olarak uygulanmaya başlanan yeni sistem, halk nezdinde de kabul gördü. Bunda, 2013’teki Gezi Parkı olaylarıyla başlayan ve 15 Temmuz 2016’daki darbe girişimine kadar geçen sürede Erdoğan’ın gösterdiği güçlü liderliğin etkisi büyük oldu.</p>
<p>Bu arada, AK Parti ve MHP arasında referandumda temelleri atılan ittifak, yasal zemine kavuşturuldu. Tüm bunlar olurken bir taraftan da erken seçim lafı hep edilegeldi. Ne zaman Cumhurbaşkanı Erdoğan’a sorulsa hiçbir tereddüde mahal vermeyecek şekilde erken seçimin söz konusu olmadığını, Ak Parti’nin çok önemli bir gerekçe oluşmadığı müddetçe seçimi erkene almak gibi bir yaklaşımının olmadığını tekrar etti. (Hatırlatalım: iki kere vaktinden önce seçim yapıldı; birincisi CHP’nin Meclis’in seçtiği Cumhurbaşkanını beğenmeyip toplanma yeter sayısı üzerinden 367 icadı çıkartması ve Meclis’in kararını Anayasa Mahkemesi’ne götürmesi sonrası gerçekleşti. İkincisi ise 7 Haziran 2015 seçimleri neticesinde AK Parti tek başına hükümet kuracak sandalye sayısına ulaşamayınca ve partiler koalisyon hükümeti kuracak uzlaşıyı yakalayamayınca gerçekleşti. Bu erken seçimden ziyade literatüre de geçtiği haliyle bir “tekrar seçim” oldu.)</p>
<p>Bu net ifadelere rağmen erken seçim söylentilerinin sona ermemesi ise bir yönüyle muhalefetin bu söylenti üzerinden nabız yoklaması, bir yönüyle de seçime hazır olmadığı izlenimini izale etme girişimi olarak yorumlandı. Ama en çok da MHP’nin erken seçimi isteyebileceği, aralarında bir ittifak olduğundan Erdoğan’ın da Bahçeli’nin bu talebini geri çevirmeyeceği ifade edildi. MHP’nin erken seçim istemesi bir bakıma anlaşılır. Çünkü Fırat Kalkanı ile başlayan, Zeytin Dalı Harekatı ile devam eden askeri başarıların yarattığı olumlu havanın sandıkta kendisine de yarayacağını düşünüyor olabilir. Zira operasyonlara amasız, fakatsız çok güçlü bir destek verdi. Konu ile ilgili CHP’ye yönelttiği eleştiriler zaman zaman Ak Parti’nin eleştirilerinin de önüne geçti.<br />
MHP’den belli bir kamuoyu oluşturarak ayrılan, Bahçeli ve ekibine zarar vereceği, seçimde barajı geçip MHP’nin oylarını eriteceği düşünülen İyi Parti’nin baştaki rüzgârını kaybetmesi ve AK Parti ile ittifakının MHP’den İyi Parti’ye kayışların önüne geçeceği tahminleri de MHP’yi erken seçime heveslendirmiş olabilecek etkenlerden. Bunlar erken seçimi MHP açısından istenilir kılan gerekçeler.</p>
<p><strong>Kim İsterse Erken Seçim Olur?</strong></p>
<p>Ak Parti’de durum ne peki? Ak Parti’nin erken seçimi istediğine dair güçlü karineler belki yok ama istememesi için de bir sebep yok. Belki de erken seçimin gündemden düşmemesinin gerekçesi bu. Ve tabii Ak Parti istemezse ya da razı olmazsa erken seçime gidilemeyeceği gerçeği de ortada. Hatta bir görüşe göre AK Parti Cumhurbaşkanlığı ve milletvekilliği seçimini yerel seçimlerin önüne almayı tercih bile edebilir. Bunun sebebi olarak da partinin Cumhurbaşkanlığı seçiminde bir risk görmediği, milletvekili seçiminde çoğunluğu kaybetme endişesi taşımadığı ama belediyelerle ilgili bu kadar rahat hissetmediği gösteriliyor ve bu yüzden Ak Parti’nin yerel seçimleri, cumhurbaşkanlığı seçiminin gerisine atmayı tercih edebileceği dile getiriliyor.</p>
<p>2018 Meclis’teki dört parti için de kongre yılı. CHP, HDP ve MHP kongre süreçlerini tamamladı. Ak Parti ise sonbaharda olağan genel kongresini yapacak. İlçe ve il teşkilatlarındaki bu hareketlilik ve kongre süreçleri de partileri seçime ısındırmaya başladı. AK Parti ve MHP açısından seçime dair belirsizliğin olmaması, Cumhurbaşkanı adayının zaten en başından beri Erdoğan olarak netleşmesi, seçim ittifakı yasasının Meclis’ten geçmesiyle o konudaki belirsizliğin de ortadan kalkmış olması, her iki partide seçime hazır bir görüntü ortaya çıkartıyor. Bugün seçime karar verilse başları ağrımaz bir rahatlık içindeler.</p>
<p>CHP ve HDP için durum o kadar iç açıcı değil. Seçimden kaçıyor görüntüsü vermemek adına CHP zaman zaman AK Parti’yi erken seçime davet dahi ediyor. Bu konuda Ak Parti’nin bir istisna olduğunu söyleyebiliriz, çünkü hem seçime dair yerleşik bir özgüvene sahip hem de başta da belirttiğimiz gibi seçimlerin zamanında yapılmasını, siyasi istikrarın bir gereği olarak iktidara geldiğinden beri savunuyor.</p>
<p><strong>İttifakların Partilere ve Seçmen Davranışlarına Etkisi</strong></p>
<p>Seçim tartışmasının en önemli ayağını, kurulan ve kurulması muhtemel ittifaklar oluşturuyor. Zira ittifaklar hem sonucu belirleyecek önemde hem de tümden siyaset yapma biçimine, kültürüne dair yeni davranış biçimleri gelişmesine sebep olacak nitelikte.</p>
<p>AK Parti ve MHP’nin oluşturduğu ve BBP’nin de sonradan katıldığı Cumhur İttifakı lehte-aleyhte pek çok tartışmaya yol açtı. Evvela dile getirilen eleştiri, MHP ile ittifakın AK Parti’nin Kürt seçmenini küstüreceği şeklindeydi. İlk bakışta yerinde gibi gözüken bu tespit kamuoyu anketleriyle doğrulanmadı. Dahası bu yaklaşım, bir endişeden ziyade Kürtlerin tamamını PKK’nın yedeğinde siyaset yapan HDP seçmeni olarak görmek gibi bir yanlışı yansıtıyordu. Ve daha da ilginci 7 Haziran seçimlerinden sonra AK Parti’nin tek başına hükümet kuramaması üzerine HDP’li siyasetçiler, “Yeter ki AK Parti ve Erdoğan devre dışı kalsın MHP ile dahi koalisyon kurarız.” dediler. Hülasa bu endişeyi dile getirenler samimiyse “HDP’nin MHP ile koalisyon ortağı olmaya yanaştığı bir yerde AK Parti’nin MHP ile ittifak kurması neden Kürtleri küstürsün?” sorusuna cevap vermeli. Kaldı ki MHP, PKK terörünün en fazla can yaktığı dönemde dahi son derece titiz bir dil kullanmış, Kürtlerle terörün bir tutulmasına şiddetle karşı çıkmıştır.</p>
<p>Ayrıca HDP’nin (BDP) Gezi Parkı kalkışmasından itibaren CHP ile yaşadığı flört, (kalpaklı Mustafa Kemal bayraklarıyla Abdullah Öcalan’ın yan yana sallandığı mitinglerde yahut bazı milletvekillerinin HDP’lileri aratmayan açıklamalarında görüleceği üzere) ortada dururken Kürt seçmenin siyasi iradesi üzerinden endişe beyan etmek, iyi niyetten ziyade siyasi algı çalışması gibi durmaktadır.</p>
<p><strong>İttifaktan Hangi Parti Daha Kârlı Çıkar?</strong></p>
<p>Bir başka tartışma konusu da ittifaktan hangi partinin kârlı çıkacağı hakkında. Cumhurbaşkanlığı seçiminden ziyade milletvekili seçimiyle ilgili bir soru bu. Daha önceki tecrübeler, ittifakların büyük değil küçük partiye yaradığını gösteriyor. Her seçmen kendi partisine oy atabileceği ve nasılsa hükümet kurmak milletvekili sayısıyla ilişkili olmayacağı için seçmenin Cumhur İttifakı altındaki küçük partilere gitme eğilimi gösterebileceği ifade ediliyor. Bu denklemde AK Parti’nin orta Anadolu’da MHP lehine oy kaybetmesi söz konusu olabilir. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın oyunun, partisinin önünde olduğu gerçeği de destekliyor bu olasılığı.</p>
<p>Kurulup kurulamayacağı henüz belli olmayan muhalefet kanadındaki ittifak senaryolarına gelince: Cumhur İttifakı’nın hali hazırda şekillenmiş olması, bu ittifakın adayının da Cumhurbaşkanı Erdoğan olarak çoktandır belli olması, üzerine bir de erken seçim ihtimalinin bir türlü gündemden düşmemesi muhalefet kanadını baskı altına almış durumda. Muhalefet kanadının ortada henüz bir Cumhurbaşkanı adayı bile yok. Üstelik “Aday çok da netleştiremiyoruz.” gibi bir durum da söz konusu değil. Kılıçdaroğlu “Cumhurbaşkanı adayımız kazanacağından kuşku duymadığımız bir isim olacak.” diyerek kendisinin aday namzedi dahi olamadığını belirtti. Ekmelettin İhsanoğlu travmasından sonra yeni bir “çatı aday” formülünü CHP seçmenine kabul ettirmek de zor görünüyor. Ayrıca Kemal Kılıçdaroğlu’nun temenni ettiği gibi referandumdaki hayır bloğunun Cumhurbaşkanlığı seçiminde Erdoğan karşında yine blok oluşturacağı tezi, hükümet seçimi ve referandum dinamiklerini tanıyanlarca imkânsız bulunuyor.</p>
<p>Oy oranı çok az ve henüz oyu tespit edilemeyen Saadet Partisi ve İyi Parti’nin ittifak denklemlerinde ne yana düşecekleri de az çok belli oldu. Saadet Partisi ideolojik bir parti olarak “Onmasam da ölmem nasılsa” diye düşünüp şimdilik “kilit parti” güzellemelerine tav olmayı tercih ediyor. İyi Parti ise başlangıçta arkasına aldığı rüzgârı erken kaybetti. Yine de muhalefet cenahında Cumhurbaşkanlığına adaylığını açıklamış tek kişi İyi Parti Genel Başkanı Meral Akşener. Akşener’in Bahçeli’den çok CHP seçmeninden oy alabileceği konuşuluyor.</p>
<p>İttifakın toplam oyunun yüzde 10’u geçmesi halinde ittifaka katılan partilerin tek başlarına yüzde 10’u geçmeleri beklenmeksizin oy oranlarınca vekil çıkarabilecek olmaları bu iki partinin ittifak yapabilme ihtimalini akla getiriyor. Ancak MHP’nin AK Parti ile ittifakı, seçmeninin İyi Parti’ye kayma ihtimalini ortadan kaldırdı. Saadet tabanı ise partilerini Cumhur İttifakı içinde görmek istiyor. Bu durumda iki partinin birlikte barajı geçmesi ihtimal dışı duruyor.</p>
<p><strong>İttifakların Siyaset Kültürüne Etkisi</strong></p>
<p>2019, sıradan bir seçim tarihi olmanın ötesinde anlamlar taşıyor. Partilerin seçim ittifakları yapmaları da yine bu çerçevede önemli ancak Türkiye için daha büyük bir anlamı olduğunu teslim etmek gerekir. Bir kere sistem değişikliğinin anayasalaşmasından sonra yapılacak ilk seçimden söz ediyoruz. Teknik gibi gözüken bu detayın arkasında aslında Türkiye’nin son dört-beş yılda geçirdiği değişim ve verdiği mücadelenin etkisi var. Bir anlamda Türkiye’nin iddialarını devam ettirip ettiremeyeceğinin de oylanacağı bir tarih olacağı gözüyle bakılıyor 2019’a.<br />
Küresel aktörlerin çoğaldığı, tek kutuplu dünyanın çok kutupluya döndüğü, bölgemizde ise hala bir büyük güç yoksunluğunun yaşandığı ve bunun yol açtığı bir kaosun hüküm sürdüğü bu dönemde Türkiye aktörleşme istidadı gösterdi. Tam da bu yüzden terör örgütleri aracılığıyla bölgesel ve küresel kimi aktörlerin saldırısına uğradı.</p>
<p>Erken seçim tartışmasının doğrudan bununla ilgisi yok gibi görülebilir ancak Fırat Kalkanı ve ardından gelen Zeytin Dalı Operasyonu’nun başarıyla sonuçlanması, vatandaşın milli duygularının ve özgüveninin artışına vesile oldu. Bu durum, erken seçimi bir seçenek olmanın ötesine taşıyor. ABD’nin bölgesel hesaplarındaki belirsizlik, PKK’yı desteklemekten geri durmayacağının anlaşılması, Avrupa ülkelerinin, terörle mücadelesinde Türkiye ile empati kurmak şöyle dursun terör örgütlerine arka çıkmaya devam etmesi, bölgesel aktörlerin sorunlarını kendi aralarında çözmekten hala çok uzak olması, ABD’nin İran’ı çevreleme politikasının yol açabileceği yeni sorun alanları ve olası çatışmalar Türkiye’nin 2019’u beklemeden cumhurbaşkanlığı sisteminin imkânlarıyla donatılmış bir liderliğe ihtiyacını gündeme getiriyor.</p>
<p>Bir erken seçim her ne kadar yeni sistemin süre tahdidi getirmesi dolayısıyla kazanılmış iktidar döneminden az ya da çok feragat etmek anlamına gelse de önümüzdeki beş yıllık yeniden yapılanma dönemini garanti edecek yüksek bir oy oranı ve meşruiyetiyle yeniden iktidar kurmaya ihtiyacı var Türkiye’nin.</p>
<p>Daha açık ifade etmek gerekirse, Türkiye’nin Erdoğan’ın liderliğini riske atma lüksü yok.</p>
<p>Erken seçim, muhalefetin saikleri ne olursa olsun Türkiye’nin menfaatleri çerçevesinde tartışılmalı ve devletin yeniden yapılandırılması, kamu kurumlarının erken ve hızlı çalışması, insan kaynaklarının etkinleştirilmesi ve revize edilmesi anlamında gündeme alınmalıdır.</p>
<p>Yoksa hali hazırda 2019’da olsa farklı, 2018’de olsa farklı bir seçim sonucuyla karşılaşacağımıza dair bir ihtimal ya da öngörü söz konusu değil. Yeni sistemin bu ilk seçimiyle ilgili yaklaşımımız, sandık skoruyla değil, ülkeyi bir an evvel yeni sistemin kurumlarıyla tanıştırmak, dünya sisteminin içine girdiği bunalımı fırsata çevirmek ve kendi fay hatlarını onarmış, millet iradesini devlet iradesiyle buluşturmuş ve sosyolojik farklılıkların siyasallaşmasının önüne geçmiş bir Türkiye inşa etmek olmalı.</p>
<p>Beka meselesini çözmek dediğimizde anlaşılması gereken sadece coğrafi olarak parçalanma ihtimalini bertaraf etmek değil sosyolojik farklıkların ideolojikleşmesini önleyecek bir siyasal kültür de oluşturabilmektir. Erken ya da vaktinde, yeni sistemin ilk seçimi ile yapmayı amaçladığımız şey bu olmalıdır.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/ittifak-tamam-turkiye-secime-hazir-2019-erken-mi-geliyor/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
