<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>2. Sayı &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/2-sayi/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Sat, 28 Jul 2018 18:51:10 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.9</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>2. Sayı &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Kasım &#8211; 2017</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/kasim-2017/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/kasim-2017/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 01 Nov 2017 16:10:25 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dergide Bu Ay]]></category>
		<category><![CDATA[2. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Kasım 2017]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1139</guid>

					<description><![CDATA[İÇİNDEKİLER Ve Irak Kürtleri Evdeki Bulgurdan da Oldu… İlnur ÇEVİK Türkiye’nin Tarihi Dönemeci Ceyhun BOZKURT Türk-Amerikan İlişkilerinde “Zor Dönemeç” Fuat KOZLUKLU Türk Amerikan İlişkilerinde Nereden Nereye? Adil GÜLMEZ Kuşatma Delindi ABD Panikledi Aslan DEĞİRMENCİ Tarihçi Prof. Dr. Halil BERKTAY: “Batı Dünyasında Bir Vizyon ve Liderlik Krizi Var.” Hande YÜCEL Irak Kürdistan’ı ve Türkiye Kürtleri Oral ÇALIŞLAR İdlib Operasyonu ve Afrin Bora BAYRAKTAR Kuzey Irak Cephesinde Yeni Bir Şey Yok… Ahmet Turan Latif YILDIZ Batı, Kardeş Halkları Savaştırmak İstiyor Ahmet AY İsrail’in Güvenliği ve Enerji Kaynakları İçin Devletçikler Kuruldu Cemal TOPTANCI Tehlikeli Fay: Katalonya-Kuzey Irak Kürt Hattı Sema KALAYCIOĞLU İspanya Cebelitarık’ı istedi Britanya Katalonya’dan Cevap Verdi! Ömür ÇELİKDÖNMEZ Oryantalizm ve Oksidantalizm Susanna ENDERWITZ Yeri Cehennem Olası Düşman; Almanlar Şefik KANTAR Batı’ya İçerden Bakmak: Roger GARAUDY’nin Gözüyle Batı Ali IŞIK Şiddetin Sembolleşmiş İsmi: Che Guevara Ufuk COŞKUN İslâm ve İnsan Hakları Teorisi Lütfi BERGEN İsmet Özel’i Tenkit Vakti Geldi Mehmet ERDOĞAN Müfredat, Ulusal Sınavlar ve Ötesi İbrahim Hakan KARATAŞ]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><strong>İÇİNDEKİLER</strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong>Ve Irak Kürtleri Evdeki Bulgurdan da Oldu…</strong><br />
İlnur ÇEVİK</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Türkiye’nin Tarihi Dönemeci</strong><br />
Ceyhun BOZKURT</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Türk-Amerikan İlişkilerinde “Zor Dönemeç”</strong><br />
Fuat KOZLUKLU</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Türk Amerikan İlişkilerinde Nereden Nereye?</strong><br />
Adil GÜLMEZ</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Kuşatma Delindi ABD Panikledi</strong><br />
Aslan DEĞİRMENCİ</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Tarihçi Prof. Dr. Halil BERKTAY: “Batı Dünyasında Bir Vizyon ve Liderlik Krizi Var.”</strong><br />
Hande YÜCEL</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Irak Kürdistan’ı ve Türkiye Kürtleri</strong><br />
Oral ÇALIŞLAR</p>
<p style="text-align: center;"><strong>İdlib Operasyonu ve Afrin</strong><br />
Bora BAYRAKTAR</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Kuzey Irak Cephesinde Yeni Bir Şey Yok…</strong><br />
Ahmet Turan Latif YILDIZ</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Batı, Kardeş Halkları Savaştırmak İstiyor</strong><br />
Ahmet AY</p>
<p style="text-align: center;"><strong>İsrail’in Güvenliği ve Enerji Kaynakları İçin Devletçikler Kuruldu</strong><br />
Cemal TOPTANCI</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Tehlikeli Fay: Katalonya-Kuzey Irak Kürt Hattı</strong><br />
Sema KALAYCIOĞLU</p>
<p style="text-align: center;"><strong>İspanya Cebelitarık’ı istedi Britanya Katalonya’dan Cevap Verdi!</strong><br />
Ömür ÇELİKDÖNMEZ</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Oryantalizm ve Oksidantalizm</strong><br />
Susanna ENDERWITZ</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Yeri Cehennem Olası Düşman; Almanlar</strong><br />
Şefik KANTAR</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Batı’ya İçerden Bakmak: Roger GARAUDY’nin Gözüyle Batı</strong><br />
Ali IŞIK</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Şiddetin Sembolleşmiş İsmi: Che Guevara</strong><br />
Ufuk COŞKUN</p>
<p style="text-align: center;"><strong>İslâm ve İnsan Hakları Teorisi</strong><br />
Lütfi BERGEN</p>
<p style="text-align: center;"><strong>İsmet Özel’i Tenkit Vakti Geldi</strong><br />
Mehmet ERDOĞAN</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Müfredat, Ulusal Sınavlar ve Ötesi</strong><br />
İbrahim Hakan KARATAŞ</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/kasim-2017/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Editörden : Kasım 2017</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/editorden-kasim-2017/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/editorden-kasim-2017/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 01 Nov 2017 15:47:46 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Editörden]]></category>
		<category><![CDATA[2. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Kasım 2017]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1218</guid>

					<description><![CDATA[Hareketlenen Fay Hatları ve Derinleşen Krizler Adil GÜLMEZ Yoğun emek mahsülü yeni bir sayıyla sizlere tekrar merhaba demenin mutluluğunu yaşıyoruz. Yörünge ailesi olarak 2. sayımızda da kapak dosyasıyla, köşe yazılarıyla, siyaset ve düşünce değerlendirmeleriyle dopdolu bir dergiyi sizlerin ilgisine takdim ediyoruz. Neler var bu sayımızda? Halil Berktay Hocamızla gerçekleştirilen röportajı ilgiyle okuyacağınızı düşünüyoruz. Kapak dosyasında öteden beri inişli çıkışlı bir seyir izleyen Türkiye-ABD ilişkilerini ele aldık. “Stratejik ittifak” ve “vazgeçilmez dostluk” söylemleriyle daima iyi tutulmaya çalışılan ama nedense pek de istenilen şekilde olamayan Türk-Amerikan ilişkileri belki de en sıkıntılı süreçlerinden birini yaşıyor. Cezayir-Tunus Beylikleri üzerinden Osmanlı zamanında daha çok ticari girişimlerle başlayan ilişkiler, zamanla misyonerlik faaliyetleri durağından geçerek günümüzde daha ziyade silah ve savunma sanayii düzlemine ve siyasi-askeri müttefiklik zeminine doğru bir evrilme yaşamış durumda. Yer yer derin çatlakların da oluştuğu Türk-Amerikan ilişkilerinde Türkiye’nin artık “eşitler arası” bir ilişki talep etmeye başladığını ve Amerikan Kongresi’nin dostluğa rağmen öteden beri rahatsızlık veren üstenci yaklaşımlarına artık üst perdeden itirazlar yönelttiğini söyleyebiliriz. Fuat Kozluklu, kapak dosyasındaki yazısında vize kriziyle derinleşen Türk-Amerikan ilişkilerinin geldiği son noktayı değerlendiriyor. Ceyhun Bozkurt’un “Türkiye’nin Tarihi Dönemeci” başlıklı yazısı da ilişkilerin son 65 yıllık sürecini ve Türkiye’nin haklı taleplerini dile getiriyor. Adil Gülmez ise geçmişten günümüze Türkiye-ABD ilişkilerinin tarihi &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Hareketlenen Fay Hatları ve Derinleşen Krizler</p>
<p>Adil GÜLMEZ</p>
<p>Yoğun emek mahsülü yeni bir sayıyla sizlere tekrar merhaba demenin mutluluğunu yaşıyoruz. Yörünge ailesi olarak 2. sayımızda da kapak dosyasıyla, köşe yazılarıyla, siyaset ve düşünce değerlendirmeleriyle dopdolu bir dergiyi sizlerin ilgisine takdim ediyoruz.</p>
<p>Neler var bu sayımızda?</p>
<p>Halil Berktay Hocamızla gerçekleştirilen röportajı ilgiyle okuyacağınızı düşünüyoruz.</p>
<p>Kapak dosyasında öteden beri inişli çıkışlı bir seyir izleyen Türkiye-ABD ilişkilerini ele aldık. “Stratejik ittifak” ve “vazgeçilmez dostluk” söylemleriyle daima iyi tutulmaya çalışılan ama nedense pek de istenilen şekilde olamayan Türk-Amerikan ilişkileri belki de en sıkıntılı süreçlerinden birini yaşıyor.</p>
<p>Cezayir-Tunus Beylikleri üzerinden Osmanlı zamanında daha çok ticari girişimlerle başlayan ilişkiler, zamanla misyonerlik faaliyetleri durağından geçerek günümüzde daha ziyade silah ve savunma sanayii düzlemine ve siyasi-askeri müttefiklik zeminine doğru bir evrilme yaşamış durumda.</p>
<p>Yer yer derin çatlakların da oluştuğu Türk-Amerikan ilişkilerinde Türkiye’nin artık “eşitler arası” bir ilişki talep etmeye başladığını ve Amerikan Kongresi’nin dostluğa rağmen öteden beri rahatsızlık veren üstenci yaklaşımlarına artık üst perdeden itirazlar yönelttiğini söyleyebiliriz.</p>
<p>Fuat Kozluklu, kapak dosyasındaki yazısında vize kriziyle derinleşen Türk-Amerikan ilişkilerinin geldiği son noktayı değerlendiriyor.</p>
<p>Ceyhun Bozkurt’un “Türkiye’nin Tarihi Dönemeci” başlıklı yazısı da ilişkilerin son 65 yıllık sürecini ve Türkiye’nin haklı taleplerini dile getiriyor.</p>
<p>Adil Gülmez ise geçmişten günümüze Türkiye-ABD ilişkilerinin tarihi seyrini gözler önüne seriyor.</p>
<p>Bora Bayraktar, ülke olarak yaşadığımız sıcak gündemi değerlendiriyor ve Türkiye’nin ABD’ye rağmen giriştiği İDLİB operasyonu hakkında analizler yapıyor. Bu sayıda Türk-Amerikan ilişkilerinin yer yer gerilimli bir atmosfere taşınmasında önemli sebeplerden birini teşkil eden Kuzey Irak konulu yazılar da ağırlıklı bir yer tutuyor.</p>
<p>Barzani Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan mı oldu?</p>
<p>İlnur Çevik’in Kuzey Irak Referandumu ve Barzani hakkında yaptığı tespitler çok önemli. Cemal Toptancı’nın İsrail’in güvenliği ve petrol gelirleri eksenine oturttuğu bir okumayla Ortadoğu’da yaşananlara dair yaptığı analizler de ilgiyle okunacak bir içerikte.</p>
<p>Tehlikeli Fay: Katalonya-Kuzey Irak Kürt Hattı başlıklı yazıda TASAM’dan Prof. Dr. Sema Kalaycıoğlu, İspanya’nın Katalonya kriziyle Kuzey Irak Kürt Bölgesi arasında ilginç analizler ve sorgulamalar yapıyor.</p>
<p>İnsan hakları teorisi özellikle Batı’nın bir dış politika enstrümanı olarak mı kurgulandı? Hümanizm temelleri üzerinde yükseltilen İnsan Hakları söylemi özellikle İslam dini ve Müslümanlar açısından değerlendirildiğinde bir ideali mi yansıtıyor yoksa çok gerilerde kalan bir söylem mi? Lütfi Bergen, insan hakları teorisinin temellerini ve Müslüman entelektüellerin bu konudaki yaklaşımlarını eleştirel bir bakış açısıyla sorguluyor. İlk bölümüne yer verebildiğimiz bu eleştiri yazısının devamını bir sonraki sayımızda yayınlayacağız.</p>
<p>Martin Buber’in Sen-Ben ilişkisi üzerinden yaptığı analizlerin İsmet Özel’de nasıl bir karşılığı olabilir? Mehmet Erdoğan’ın “İsmet Özel’i Tenkit Vakti Geldi” başlıklı yazısında Martin Buber-İsmet Özel ilişkisi sorgulanıyor ve “acaba bir intihal mi var?” sorusu gündeme getiriliyor.</p>
<p>Bir sonraki sayımızda görüşmek dileğiyle&#8230;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/editorden-kasim-2017/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Müfredat, Ulusal Sınavlar ve Ötesi</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/mufredat-ulusal-sinavlar-ve-otesi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[İbrahim Hakan Karataş]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 01 Nov 2017 15:40:16 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[2. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Kasım 2017]]></category>
		<category><![CDATA[Müfredat]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1214</guid>

					<description><![CDATA[Romantik yaklaşım ve eleştiri örneklerine, son günlerin sıcak gündemleri olan müfredat, TEOG ve üniversite giriş sınavlarına ilişkin tartışmalarda da bol bol şahit olduk. Oysaki hayatın olağan akışında belirleyici sâik pratik faydadır. Bir ebeveynin çocuğu için eğitim tercihine karar verirken de bir devletin eğitim sistemine karar verirken de bu sâik ağır basar. Romantizm, çoğunlukla sözde kalır. Eğitim eleştirilerindeki romantizm Yalnız Türkiye’de değil dünyada da eğitim sistemlerine ilişkin yaygın eleştirilerin romantizm dozu yüksektir. Romantizm, “uyuşuk duygusallığa eğilim ve düşler evrenine dalış” şeklinde de tanımlanır. Eğitim sistemlerinin eleştirilerinde bu yaklaşım biçimi kitlelere keyif verip rahatlatıcı bir etki gösterse de alternatifin nasıl olması gerektiğine dair bir aydınlanmaya yardımcı olmaz. Romantik yaklaşım ve eleştiri örneklerine, son günlerin sıcak gündemleri olan müfredat, TEOG ve üniversite giriş sınavlarına ilişkin tartışmalarda da bol bol şahit olduk. Oysaki hayatın olağan akışında belirleyici sâik pratik faydadır. Bir ebeveynin çocuğu için eğitim tercihine karar verirken de bir devletin eğitim sistemine karar verirken de bu sâik ağır basar. Romantizm, çoğunlukla sözde kalır. Tarım sonrası toplum, ulus devlet ve kalkınma miti Modern toplumları ve dolayısıyla modern eğitim sistemlerini şekillendiren üç temel belirleyici vardır: tarım sonrası toplum, ulus devlet ve kalkınma miti. Çok uzatmadan hatırlamak gerekirse tarım sonrası toplum yani sanayi ve ardından bilgi &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Romantik yaklaşım ve eleştiri örneklerine, son günlerin sıcak gündemleri olan müfredat, TEOG ve üniversite giriş sınavlarına ilişkin tartışmalarda da bol bol şahit olduk. Oysaki hayatın olağan akışında belirleyici sâik pratik faydadır. Bir ebeveynin çocuğu için eğitim tercihine karar verirken de bir devletin eğitim sistemine karar verirken de bu sâik ağır basar. Romantizm, çoğunlukla sözde kalır.</p>
<p>Eğitim eleştirilerindeki romantizm</p>
<p>Yalnız Türkiye’de değil dünyada da eğitim sistemlerine ilişkin yaygın eleştirilerin romantizm dozu yüksektir. Romantizm, “uyuşuk duygusallığa eğilim ve düşler evrenine dalış” şeklinde de tanımlanır. Eğitim sistemlerinin eleştirilerinde bu yaklaşım biçimi kitlelere keyif verip rahatlatıcı bir etki gösterse de alternatifin nasıl olması gerektiğine dair bir aydınlanmaya yardımcı olmaz.</p>
<p>Romantik yaklaşım ve eleştiri örneklerine, son günlerin sıcak gündemleri olan müfredat, TEOG ve üniversite giriş sınavlarına ilişkin tartışmalarda da bol bol şahit olduk. Oysaki hayatın olağan akışında belirleyici sâik pratik faydadır. Bir ebeveynin çocuğu için eğitim tercihine karar verirken de bir devletin eğitim sistemine karar verirken de bu sâik ağır basar. Romantizm, çoğunlukla sözde kalır.</p>
<p><strong>Tarım sonrası toplum, ulus devlet ve kalkınma miti</strong></p>
<p>Modern toplumları ve dolayısıyla modern eğitim sistemlerini şekillendiren üç temel belirleyici vardır: tarım sonrası toplum, ulus devlet ve kalkınma miti.</p>
<p>Çok uzatmadan hatırlamak gerekirse tarım sonrası toplum yani sanayi ve ardından bilgi toplumu, iş bölümünün uzmanlığa dayalı olarak gerçekleştiği, kentli yeni bir sosyal ilişki biçimini ortaya çıkardı. Eğitim sistemleri de köyden kente göçen bireyin, yeni şartlara ayak uydurmasını sağlamak üzere yapılandırıldı. Yani eğitim sistemlerinin bireye bir taraftan tarım sonrası üretim biçimine katılmak için ihtiyaç duyduğu yetkinlikleri kazandırması gerekirken bir taraftan da yeni sosyal ilişkiler ağına uyum sağlaması ve üzerine düşen rol ve sorumlulukları yerine getirmesi için ihtiyaç duyduğu entelektüel yetkinliği kazandırması gerekiyordu.</p>
<p>Ulus devletler, varlıklarını devam ettirmek zorundaydılar. Bunu sağlamak için mensuplarına, bir millet bilinci kazandırmaları gerekiyordu. Yapılması gereken birbirine tarih, coğrafya, ırk, din, dil gibi bağlarla bağlı ortak ülküsü olan vatandaşlar yetiştirmekti.</p>
<p><strong><em>Devamı Yörünge Dergisi 2. Sayısında (Kasım/2017)</em></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İsmet Özel’i Tenkit Vakti Geldi</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/ismet-ozeli-tenkit-vakti-geldi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet Erdoğan]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 01 Nov 2017 15:35:29 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Polemik]]></category>
		<category><![CDATA[2. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[İsmet Özel]]></category>
		<category><![CDATA[Kasım 2017]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1210</guid>

					<description><![CDATA[Bedel ödemeden itibar devşirmek! Çağımızın genel hastalığı. Belli bir süre mümkündür belki, ancak uzun soluklu olanı görülmemiştir. Sünnetullaha aykırıdır çünkü. Evet, İsmet Özel neden çevresine faydalı bir şair ve yazar, bir düşünce adamı olamadı / olamıyor? Bu sorunun cevabını buralarda aramak gerekiyor belki. Çünkü o, bir yere değil hep kendine çağırmaktadır. İsmet ÖZEL ve Martin BUBER Martin Buber, 1878-1965 yılları arasında yaşamış ve çağdaş siyonizmin kurulmasına öncülük etmiş Yahudi asıllı Alman bir düşünürdür. Varoluşçuluk akımına Tanrı sorunundan kaynaklanan bir görüşle yaklaşır. Ona göre insan, kendi özünü yine kendisi yaratan bir varlıktır. “Ben” ile “varoluş” arasında bir ayrılmazlık vardır. Bu yüzden insanı var olmadan önce tanımlama ve niteleme imkânı yoktur. Martin Buber, bir tür dinsel varoluşçuluk üzerine kurduğu diyalog felsefesiyle ilgili görüşlerini özlü ve özgün bir biçimde Ben ve Sen adlı eserinde ortaya koydu. İnsan ile evren arasındaki varlık ilişkisinin kaynaklarını araştırdı. Ona göre insan-varlık bağlantısı iki özden oluşan bir bütündür. Birincisi “Ben-O”, ikincisi “Ben-Sen”dir. “Ben” kendi kendine var olamaz; “O” ve “Sen” ile bir bütünlük içinde var olabilir. Bu varoluş bir bağlantıdır. İnsan ancak “Sen”de “Ben” olabilir. “Ben”, bir insanın karşısında “Sen” olarak vardır. Yani “Ben” “Sen”dedir. Bu varoluş biçimi nesnenin nesnede bulunması anlamına gelmez. Tanrı “sonsuz Sen” niteliğinde bir &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Bedel ödemeden itibar devşirmek! Çağımızın genel hastalığı. Belli bir süre mümkündür belki, ancak uzun soluklu olanı görülmemiştir. Sünnetullaha aykırıdır çünkü. Evet, İsmet Özel neden çevresine faydalı bir şair ve yazar, bir düşünce adamı olamadı / olamıyor? Bu sorunun cevabını buralarda aramak gerekiyor belki. Çünkü o, bir yere değil hep kendine çağırmaktadır.</strong></p>
<p><strong>İsmet ÖZEL ve Martin BUBER</strong></p>
<p>Martin Buber, 1878-1965 yılları arasında yaşamış ve çağdaş siyonizmin kurulmasına öncülük etmiş Yahudi asıllı Alman bir düşünürdür. Varoluşçuluk akımına Tanrı sorunundan kaynaklanan bir görüşle yaklaşır. Ona göre insan, kendi özünü yine kendisi yaratan bir varlıktır. “Ben” ile “varoluş” arasında bir ayrılmazlık vardır. Bu yüzden insanı var olmadan önce tanımlama ve niteleme imkânı yoktur.</p>
<p>Martin Buber, bir tür dinsel varoluşçuluk üzerine kurduğu diyalog felsefesiyle ilgili görüşlerini özlü ve özgün bir biçimde Ben ve Sen adlı eserinde ortaya koydu. İnsan ile evren arasındaki varlık ilişkisinin kaynaklarını araştırdı. Ona göre insan-varlık bağlantısı iki özden oluşan bir bütündür. Birincisi “Ben-O”, ikincisi “Ben-Sen”dir. “Ben” kendi kendine var olamaz; “O” ve “Sen” ile bir bütünlük içinde var olabilir.</p>
<p>Bu varoluş bir bağlantıdır. İnsan ancak “Sen”de “Ben” olabilir. “Ben”, bir insanın karşısında “Sen” olarak vardır. Yani “Ben” “Sen”dedir. Bu varoluş biçimi nesnenin nesnede bulunması anlamına gelmez. Tanrı “sonsuz Sen” niteliğinde bir varlıktır ve “Ben” ile karşı karşıyadır. Bu sebeple bu iki varlık birbirini gerektirir. Öte yandan “Sen” ile “O” da iki varlık türü olarak birbirini gerektirir ve karşı karşıyadır. “Ben” ile “Sen” doğrudan doğruya birbirinin karşı-varlığıdır. “Sen” ile “O” ise ancak nesne evreninde karşı karşıyadır. (Türk ve Dünya Ünlüleri Ansiklopedisi, C. 3, Anadolu Yayıncılık, 1983.)</p>
<p>Martin Buber’in 1923’te Almanca olarak kaleme aldığı söz konusu eseri (Ich und Du), ilk defa (Ayşe) İnci Palsay tarafından Ben ve Sen adıyla Türkçeye çevrilmiş ve Kitâbiyât yayınları arasında neşredilmişti (Nisan 2003). Görmemişim. Aynı çevirinin gözden geçirilmiş ikinci baskısı ise Kopernik Kitaptan çıktı (Mayıs 2017). Ben ve Sen’i bu baskısından okuma imkânı buldum. Türk okuru, dar bir çevrenin dışında Martin Buber’i tanımıyor. Bunun üç önemli sebebi var sanırım: Birincisi Türkçeye çok geç çevrilmiş, ikincisi ağır ve felsefî bir dili var, üçüncüsü de iyi bir siyonist. Böyle olunca Martin Buber ve düşüncesi, Türkiye’de geniş okur kitleleri tarafından yeterince tanınmamış oldu.</p>
<p><strong>(Martin Buber-İsmet Özel ilişkisi)</strong></p>
<p>Şimdi Martin Buber’in Ben ve Sen’ini okurken zihnimde İsmet Özel’in bir makalesi, daha doğrusu bir tebliği canlandı. Onu da bulup okudum. Ardından İsmet Özel-Martin Buber ilişkisi üzerine düşündüklerimi yazmak istedim. İsmet Özel’in söz konusu makalesi, İslâmî İlimler Araştırma Vakfı Yayınları arasında Bilgi, Bilim ve İslâm adıyla neşredilen (İstanbul 1987) bir derleme kitapta yer alıyor.</p>
<p>Makale, vakfın 1984’te düzenlediği bir seminerde “Bilimin Dünyasından Bilginin Dünyasına” başlığıyla tebliğ olarak sunulmuş. İsmet Özel’in tebliğdeki tezi bilim ve bilgi kavramları arasında yapılan bir ayrıma dayanıyor. Ona göre bilimin dünyası XVII. yüzyıldan itibaren bilginin dünyasını yıkarak önce Avrupa’dan başlamak üzere adım adım bütün dünyada onun yerine hâkimiyet kurmuştur. Daha sonra bilgi ve bilim kavramlarını bilme eyleminde özne ve nesne alanında sergilediği özel tavırları açısından tahlil eden İsmet Özel, tercihini bilgi lehine ortaya koymakta ve yaşamakta olduğumuz bilimin dünyasından bilginin dünyasına geçmenin mümkün olduğunu söylemektedir. Bu da ancak din ve/veya sanatla olabilecek bir husustur.</p>
<p><strong><em>Devamı Yörünge Dergisi 2. Sayısında (Kasım/2017)</em></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İslâm ve İnsan Hakları Teorisi</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/islam-ve-insan-haklari-teorisi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Lütfi Bergen]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 01 Nov 2017 15:29:41 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[2. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan Hakları]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Kasım 2017]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1207</guid>

					<description><![CDATA[İnsan hakları konusu Cuma hutbelerinde ‘Veda Hutbesi’yle ilişkilendirilerek anlatılmakta, her geçen gün böylesi hutbelerin sayısı artmaktadır. Cuma hutbelerine dahi sirayet eden teorinin referans kavramı ‘insan teki-birey’dir. Oysa Cuma namazı ‘topluluk-cemaat’ yaşamını organize etmektedir. İslâm Asr suresinde ‘insan tekinin’ hüsranda olduğunu, ancak iman edip salih amelde bulunma, hakkı ve sabrı hayat edinecek şekilde başkalarına tavsiye etmek durumunu kurtuluş yolu olarak görmektedir. Batılı ideolojilerin toplumların seküler kesimlerinde kendisine sosyal taban bulduğu, ancak kriz dönemlerinde meşruiyetini yitirdiği söylenebilir. Kuramların meşruiyet krizine yakalandığı böyle zamanlarda Batı, ‘insan hakları’ söylemine başvurmakta, bu söylemi güçlendirecek müesseselerin dünya devletleri tarafından kurulmasına yönelik siyasetleri desteklemektedir. Batı &#8211; dışı ülkelerde aydınların kendi geleneksel toplumlarıyla yaşadıkları sosyal çatışmalar, ‘evrensel insan’ kavramı temelinde hak mücadelelerini makul göstermektedir. TDV İslâm Ansiklopedisi’nde ‘İnsan Hakları’ maddesinde Aslan Gündüz tarafından soyut bir ‘insan’ kavramına vurgu yapılarak şöyle bir tanım yapılmıştır: “İnsan hakları, insanların diline, dinine, ırkına, cinsiyetine, milliyetine, sosyal statüsüne ve rengine bakılmaksızın, insana insan olduğu için tanınan hakların genel adıdır.” (Gündüz, 2000: 323). Yine aynı kaynakta Recep Şentürk, insan hakları kavramının ana unsurlarının İslâmî iki kaynakta (Kur’an ve Sünnet) kendine has bir formla bulunduğunu ifade etmiştir: “İnsan hakları kavramı, ferdin insan olarak yaratılmış olmaktan doğan aslî haklarını ifade ettiğinden bildiriminde insanı muhatap alan, ona &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>İnsan hakları konusu Cuma hutbelerinde ‘Veda Hutbesi’yle ilişkilendirilerek anlatılmakta, her geçen gün böylesi hutbelerin sayısı artmaktadır. Cuma hutbelerine dahi sirayet eden teorinin referans kavramı ‘insan teki-birey’dir. Oysa Cuma namazı ‘topluluk-cemaat’ yaşamını organize etmektedir. İslâm Asr suresinde ‘insan tekinin’ hüsranda olduğunu, ancak iman edip salih amelde bulunma, hakkı ve sabrı hayat edinecek şekilde başkalarına tavsiye etmek durumunu kurtuluş yolu olarak görmektedir.</strong></p>
<p>Batılı ideolojilerin toplumların seküler kesimlerinde kendisine sosyal taban bulduğu, ancak kriz dönemlerinde meşruiyetini yitirdiği söylenebilir. Kuramların meşruiyet krizine yakalandığı böyle zamanlarda Batı, ‘insan hakları’ söylemine başvurmakta, bu söylemi güçlendirecek müesseselerin dünya devletleri tarafından kurulmasına yönelik siyasetleri desteklemektedir. Batı &#8211; dışı ülkelerde aydınların kendi geleneksel toplumlarıyla yaşadıkları sosyal çatışmalar, ‘evrensel insan’ kavramı temelinde hak mücadelelerini makul göstermektedir. TDV İslâm Ansiklopedisi’nde ‘İnsan Hakları’ maddesinde Aslan Gündüz tarafından soyut bir ‘insan’ kavramına vurgu yapılarak şöyle bir tanım yapılmıştır:<br />
“İnsan hakları, insanların diline, dinine, ırkına, cinsiyetine, milliyetine, sosyal statüsüne ve rengine bakılmaksızın, insana insan olduğu için tanınan hakların genel adıdır.” (Gündüz, 2000: 323).</p>
<p>Yine aynı kaynakta Recep Şentürk, insan hakları kavramının ana unsurlarının İslâmî iki kaynakta (Kur’an ve Sünnet) kendine has bir formla bulunduğunu ifade etmiştir:<br />
“İnsan hakları kavramı, ferdin insan olarak yaratılmış olmaktan doğan aslî haklarını ifade ettiğinden bildiriminde insanı muhatap alan, ona yaratılış ve var oluşun metafizik boyutunu açıklayan ve onu sorumluluğuna denk bir hak ve yetkiyle donatılmış olarak tanıtan vahiy geleneğinde ve bunun son halkası İslâm dininde de bu haklara büyük önem atfedilmiştir. Ancak kullanılan terminolojinin farklılığından dolayı insanlık tarihine kıyaslandığında uzun bir geçmişi bulunmayan insan hakları söyleminin günümüz formatıyla dinî metinlerde aranması yerine içerik ve işlev yönüyle karşılıklarının araştırılması ve bunların sosyal ve tarihsel bağlamının da göz ardı edilmemesi gerekmektedir. Nitekim İslâm dininin aslî kaynağı olan Kur’an’da ve Hz. Peygamber’in açıklamalarında insan hakları doktrininin ana unsurlarını içeren, bu kavramın fikrî temelleri sayılabilecek ilke ve amaçlardan söz edildiği, bu iki kaynak ışığında oluşan İslâm kültür ve geleneğinde kendine has form ve içerikle insan hakları açısından zengin bir birikimin bulunduğu görülür.” (Şentürk, 2000: 327).</p>
<p>Birinci olarak: İnsan hakları konusu Cuma hutbelerinde ‘Veda Hutbesi’yle ilişkilendirilerek anlatılmakta, her geçen gün böylesi hutbelerin sayısı artmaktadır. Cuma hutbelerine dahi sirayet eden teorinin referans kavramı ‘insan teki-birey’dir. Oysa Cuma namazı ‘topluluk-cemaat’ yaşamını organize etmektedir. İslâm Asr suresinde ‘insan tekinin’ hüsranda olduğunu, ancak iman edip salih amelde bulunma, hakkı ve sabrı hayat edinecek şekilde başkalarına tavsiye etmek durumunu kurtuluş yolu olarak görmektedir. Böylece insana ‘insanlığı aşacak’ bütüncül dört değere göre yaşamasını hedef koymaktadır. İnsanın insan olarak varlığının ‘kan dökücü-bozguncu’ olduğu da Bakara suresinde meleklerin ağzından verilmektedir. Bu anlamıyla yaratılış anlamında ‘ahsen-i takvim’ olan insanın kendisinde bulunan ‘cahiliyet ve zulüm’ gereği ‘esfel-i safilin’e yuvarlandığı da beyan edilir. İnsan ancak Allah’tan aldığı kelimeleri, gereği gibi yaşayarak ‘insan olmanın’ getirdiği sıkıntılardan korunabilir.</p>
<p>Hz. Âdem (as) kendisine ‘kelimeler-esmae kulleha’ öğretilmiş bir varlık olarak ‘insan’ genellemesi içinde değildir. Hz. İbrahim (as) de bilindiği gibi kendisine kelimeler öğretilmiş bir peygamberdir. Hz. İsa zaten ‘logos’ olarak gelmiştir. Müslümanları ‘insan’ genellemesinden tefrik eden temel mesele onun ‘ilahi kelimeler’ ile düşünme ve yaşama amelidir. Müslümanların kendi inançlarından beslenen kelimelerle düşünmeleri gerekmektedir. Müslüman entelektüeller bizim az evvel getirdiğimiz ‘insan’ yorumunu kabul etmeseler de ileri sürdükleri diskur ifadelerimizle oldukça mutabıktır. Recep Şentürk bu mevzuda şunu ifade eder:<br />
“İnsan haklarının nasıl tespit edileceği konusu fıkıhta bilgi anlayışı (epistemoloji) konusuyla yakından ilgilidir. Usul-i fıkıh şu önemli soruyu cevaplar: Haklar nasıl bilinir? Batı medeniyetinde bu sorunun cevabı farklı şekilde verilir. Orada haklar sosyal ve siyasal çıkar çatışmaları sürecinde belirlendiği halde, İslâm medeniyetinde başta Kitap ve sünnetin otoritesi ışığında belirlenir.” (Şentürk, 2017: 128).</p>
<p><strong><em>Devamı Yörünge Dergisi 2. Sayısında (Kasım/2017)</em></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Arakanlıları Endonezya’ya Taşımalıyız</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/arakanlilari-endonezyaya-tasimaliyiz/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Osman Atalay]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 01 Nov 2017 15:24:35 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[2. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Arakan]]></category>
		<category><![CDATA[Kasım 2017]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1203</guid>

					<description><![CDATA[Rohingyalar Bangladeş göçmeni olarak nitelendiriliyor. Arakan’da 1,5 milyon Müslümanın yaşadığı sanılıyor. Ancak son yıllarda baskı ve şiddetten kaçan Rohingyalar nedeniyle bu nüfusun (2017 Haziran) 1 milyon 90 bine düştüğü düşünülüyor. Resmi rakamlara göre Myanmar’ın yüzde 4’ü Müslüman. Rohingya Müslümanları İslam dünyasının en sahipsiz ve mazlum milletidir. Ne Filistin ne Afganistan ne Irak ne de Doğu Türkistan kadar gündem olabilir. 1784 yılına kadar bağımsız olan Arakan, Burma ve İngilizlerin işgaline uğradı. Ekonomik, toplumsal baskı ve her türlü ayrımcılığa maruz kaldılar. Myanmar’daki Müslüman nüfusuyla ilgili maalesef resmi ya da kesin bilgiler yok. 2014 yılında gerçekleştirilen sayıma göre ülkenin nüfusu 51 milyon 419 bin 420 ancak Müslümanlar resmi olarak tanınmadığı için Rohingyalar sayılmadı. Müslümanlara, “yabancılara aittir” ibaresi yazan özel beyaz bir kimlik verilir. Bu kimlik sadece bilgi amaçlı kullanılıyor ve hiçbir geçerliliği yok. Bu kanun yüzyıllardır bu topraklarda yaşayan Arakanlı Müslümanları kendi topraklarında yabancı bir topluluk durumuna düşürdü. Rohingyalar Bangladeş göçmeni olarak nitelendiriliyor. Arakan’da 1,5 milyon Müslümanın yaşadığı sanılıyor. Ancak son yıllarda baskı ve şiddetten kaçan Rohingyalar nedeniyle bu nüfusun (2017 Haziran) 1 milyon 90 bine düştüğü düşünülüyor. Resmi rakamlara göre Myanmar’ın yüzde 4’ü Müslüman. Myanmar devletinin 1942 yılından beri sistematik baskı ve zulmünden kaçan üç milyondan fazla Rohingyalı; Malezya, Bangladeş, Pakistan, Suudi &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Rohingyalar Bangladeş göçmeni olarak nitelendiriliyor. Arakan’da 1,5 milyon Müslümanın yaşadığı sanılıyor. Ancak son yıllarda baskı ve şiddetten kaçan Rohingyalar nedeniyle bu nüfusun (2017 Haziran)</strong><br />
<strong> 1 milyon 90 bine düştüğü düşünülüyor. Resmi rakamlara göre Myanmar’ın yüzde 4’ü Müslüman.</strong></p>
<p>Rohingya Müslümanları İslam dünyasının en sahipsiz ve mazlum milletidir. Ne Filistin ne Afganistan ne Irak ne de Doğu Türkistan kadar gündem olabilir. 1784 yılına kadar bağımsız olan Arakan, Burma ve İngilizlerin işgaline uğradı. Ekonomik, toplumsal baskı ve her türlü ayrımcılığa maruz kaldılar.</p>
<p>Myanmar’daki Müslüman nüfusuyla ilgili maalesef resmi ya da kesin bilgiler yok. 2014 yılında gerçekleştirilen sayıma göre ülkenin nüfusu 51 milyon 419 bin 420 ancak Müslümanlar resmi olarak tanınmadığı için Rohingyalar sayılmadı. Müslümanlara, “yabancılara aittir” ibaresi yazan özel beyaz bir kimlik verilir. Bu kimlik sadece bilgi amaçlı kullanılıyor ve hiçbir geçerliliği yok. Bu kanun yüzyıllardır bu topraklarda yaşayan Arakanlı Müslümanları kendi topraklarında yabancı bir topluluk durumuna düşürdü.</p>
<p>Rohingyalar Bangladeş göçmeni olarak nitelendiriliyor. Arakan’da 1,5 milyon Müslümanın yaşadığı sanılıyor. Ancak son yıllarda baskı ve şiddetten kaçan Rohingyalar nedeniyle bu nüfusun (2017 Haziran) 1 milyon 90 bine düştüğü düşünülüyor. Resmi rakamlara göre Myanmar’ın yüzde 4’ü Müslüman.</p>
<p>Myanmar devletinin 1942 yılından beri sistematik baskı ve zulmünden kaçan üç milyondan fazla Rohingyalı; Malezya, Bangladeş, Pakistan, Suudi Arabistan, Tayland, Avrupa ve Endonezya’da mülteci olarak yaşıyor.</p>
<p>BM’ye göre Arakanlı Müslümanlar dünyanın en çok eziyet gören etnik gruplarından biri. Dünya üzerindeki Rohingyaların nüfusunun 4 milyon civarında olduğu sanılıyor.</p>
<p>70 yıldır Arakan’da soykırım uygulanır biz feryad u figan eyleriz oysa Arakanlı kardeşlerimizi İslam ülkelerine paylaşmayı konuşsak daha faydalı oluruz. Bu insanların göz göre göre katledilmelerine şahit olmaktansa İslam ülkelerine dağıtmak en akıllı ve vicdanlı bir çözümdür.</p>
<p>Myanmar’da 1982 yılında çıkan bir yasayla Arakanlı Müslümanların vatandaşlıkları elinden alınmıştı.<br />
Yasa, Arakanlı Müslümanları vatansız hale getirirken seyahat özgürlüğü, temel eğitim ve sağlık hizmetlerinden yararlanma ve mülkiyet dokunulmazlığı gibi temel hakları da ellerinden alındı. İslam ülkeleri ve BM, İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün raporlarını yorumlamanın ötesinde somut hiçbir çözüm üretemedi.</p>
<p>İnsan Hakları İzleme Örgütü’ne göre 2012 yılındaki şiddet olaylarında 140 bin Rohingya ülke içinde göç etmek zorunda kaldı. 2013 yılında yayınladığı “Yapabileceğiniz Tek Şey Dua Etmek” adlı raporunda Myanmarlı yetkilileri, Arakan eyaletinde Rohingyalara karşı etnik temizlik yapmakla suçladı. Son 30 yıldır sürekli olarak Myanmar hükümet yetkilileri tarafından Arakanlı Müslümanların katledilmelerine ve göçe zorlanışlarına şahit oluyoruz. Dualar, beddualar ve protestolar ile geçen tam 30 yıl.</p>
<p>Arakan eyaletinde geçen yıl ekim ayında polis kontrol noktalarına düzenlenen ve 9 polisin hayatını kaybettiği saldırıların ardından Myanmar ordusunun başlattığı operasyonlar, Müslüman azınlığı büyük şiddet dalgasına maruz bırakmıştı. Operasyonlar nedeniyle 400 kişi hayatını kaybetmiş, 90 binden fazla Arakanlı Müslüman yurtlarını terk etmek zorunda kalmıştı.</p>
<p>Cuma günü Myanmar ordusunun, Arakanlı Müslümanlara düzenlediği saldırı sonucunda 89 kişi hayatını kaybetti ve korku içinde birçok insan yine yollara düşerek Bangladeş sınırına doğru yürümeye başladı.</p>
<p><strong><em>Devamı Yörünge Dergisi 2. Sayısında (Kasım/2017)</em></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Şiddetin Sembolleşmiş İsmi: Che Guevara</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/siddetin-sembollesmis-ismi-che-guevara/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ufuk COŞKUN]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 01 Nov 2017 15:18:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[2. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Che]]></category>
		<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[Kasım 2017]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1200</guid>

					<description><![CDATA[Doğu Almanyalı besteci Wolf Biermann, Guevara için “Silahlı İsa Peygamber” benzetmesi dahi yapmıştı. Jean Paul Sartre, Che için sadece bir entelektüel değil, o aynı zamanda çağımızın mükemmel insanı dedi. Fena pazarlandı! Sonradan kapitalist dünyanın bir numaralı geçer akçesi oldu. Heykelleri dikildi, binlerce kitap yazıldı, belgeselleri, filmleri çekildi. Arjantin’in Rosario şehrinde doğan bir doktor. Gençlik onu ağzında purosu, gerilla kıyafetleriyle poz veren, yakışıklı, güler yüzlü, emperyalizme karşı mücadele eden kahraman bir devrimci olarak tanıdı. Öyle inandı/inandırıldı. Milyonlarca tişörtü basıldı, resimleri genç kızların odalarını süsledi. O artık kült haline gelmiş romantik bir devrimciydi! Yumruklarını sıkan binlerce genç ise artık onun açtığı yolda, gösterdiği hedefte durmadan ilerleyecek ve verdikleri devrimci mücadeleyle dünyaya barış getirecekti. Ernesto “Che” Guevara. Evet, bu yakışıklı devrimci adamın dünyada milyonlarca hayranı oldu. Doğu Almanyalı besteci Wolf Biermann, Guevara için “Silahlı İsa Peygamber” benzetmesi dahi yapmıştı. Jean Paul Sartre, Che için sadece bir entelektüel değil, o aynı zamanda çağımızın mükemmel insanı dedi. Fena pazarlandı! Sonradan kapitalist dünyanın bir numaralı geçer akçesi oldu. Heykelleri dikildi, binlerce kitap yazıldı, belgeselleri, filmleri çekildi. Ona Che lakabını, Guatemala City’de, Fidel Castro’nun teğmeni Küba Devrimi’nin önemli isimlerinden biri olan Niko Lopez takmıştı. Che, ‘Bolşevik’ anlamına gelen “chebol” kelimesinin kısaltmasıdır. Artık o, Batista rejimine karşı gerilla &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Doğu Almanyalı besteci Wolf Biermann, Guevara için “Silahlı İsa Peygamber” benzetmesi dahi yapmıştı. Jean Paul Sartre, Che için sadece bir entelektüel değil, o aynı zamanda çağımızın mükemmel insanı dedi. Fena pazarlandı! Sonradan kapitalist dünyanın bir numaralı geçer akçesi oldu. Heykelleri dikildi, binlerce kitap yazıldı, belgeselleri, filmleri çekildi.</strong></p>
<p>Arjantin’in Rosario şehrinde doğan bir doktor. Gençlik onu ağzında purosu, gerilla kıyafetleriyle poz veren, yakışıklı, güler yüzlü, emperyalizme karşı mücadele eden kahraman bir devrimci olarak tanıdı.</p>
<p>Öyle inandı/inandırıldı. Milyonlarca tişörtü basıldı, resimleri genç kızların odalarını süsledi. O artık kült haline gelmiş romantik bir devrimciydi! Yumruklarını sıkan binlerce genç ise artık onun açtığı yolda, gösterdiği hedefte durmadan ilerleyecek ve verdikleri devrimci mücadeleyle dünyaya barış getirecekti. Ernesto “Che” Guevara. Evet, bu yakışıklı devrimci adamın dünyada milyonlarca hayranı oldu.</p>
<p>Doğu Almanyalı besteci Wolf Biermann, Guevara için “Silahlı İsa Peygamber” benzetmesi dahi yapmıştı. Jean Paul Sartre, Che için sadece bir entelektüel değil, o aynı zamanda çağımızın mükemmel insanı dedi. Fena pazarlandı! Sonradan kapitalist dünyanın bir numaralı geçer akçesi oldu. Heykelleri dikildi, binlerce kitap yazıldı, belgeselleri, filmleri çekildi.</p>
<p>Ona Che lakabını, Guatemala City’de, Fidel Castro’nun teğmeni Küba Devrimi’nin önemli isimlerinden biri olan Niko Lopez takmıştı. Che, ‘Bolşevik’ anlamına gelen “chebol” kelimesinin kısaltmasıdır. Artık o, Batista rejimine karşı gerilla savaşı başlatan efsanevi bir direnişçidir. “Direne direne kazanacağız” diyerek Türkiye’yi yıkma planları yapan terörist grupların çoktan ilham kaynağı olmuştu bile!</p>
<p>Marxist, Leninist Türk solu ise hakkında marşlar, şiirler yazarak Türkiye’de de benzer bir devrim hayaliyle yanıp tutuştu. “Erkekçe vurulacaktı, kalbinden, Yaşasın THKP-C olacaktı son sözü…” gibi ya da Nazım’ın; “Sen yanmasan, ben yanmasam, Nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa…” şeklindeki Guevarist romantik şiirleri ve algı operasyonları kaç gencin hayatını kararttı biliyor musunuz? 68 Kuşağının önemli isimlerinden biri şöyle diyordu; “Guaveracılık benim yaşamımdaki bir genç için çok daha cezbediciydi. Parka giyip ayağıma postal çekmek ve Che Guevara diye bağırmanın romantik bir boyutu vardı.”</p>
<p>Peki, Che, romantik bir devrimci miydi? Özünde şiddet barındıran “Devrimci ideloji” mevzusuna birazdan değineceğim ancak Che Guevara’nın gerçekte insan öldürmekten özel haz duyan ve infaz yapmaya tutku derecesinde bağlı bir adam olduğunu bilmemiz gerekiyor. Fidel Castro ile Küba devrimi için savaşan bu adam gözü kara bir katildi. Sabah’tan Rasim Ozan Kütahyalı’nın da köşesine taşıdığı bir kitapta (İthaki yayınlarından çıkan ve Yavuz Alogan tarafından çevrilen Che Guevara Biyografisi) bu hadise tüm açıklığıyla izah edilmiştir. Kitaptan bir iki örnek vermek gerekirse; “Ertesi gün Che, ‘gece vakti üç kişi firar etti’ diye yazdı. ‘İçlerinden biri çift taraflıydı’. Bu sebeple ölüme mahkûm edilen Rosabal; Sori’nin birliğinden Pedro Guerra ve iki askerî tutsak. Pedro Guerra yakalandı; kaçarken bir de tabanca çalmıştı. Hemen infaz edildi.” (s. 329)</p>
<p>“Che, İbrahim’in kaderini, özellikle gelişleri bu olayla çakışan yenilere bir ders olacak şekilde kullanmaya karar verdi. Durumu daha sonra şöyle değerlendirdi: ‘Adamları tepenin bu korkunç olayın yaşandığı noktayı gören tarafında topladım. Gerillalarımıza ne göreceklerini ve bunun ne anlama geldiğini açıkladım.</p>
<p>Firarın neden ölümle cezalandırıldığını ve devrime ihanet eden kişinin neden mahkûm edilmesi gerektiğini bir kez daha anlattım.</p>
<p>Görevini terk etmeye çalışan adamın cesedinin önünden tek sıra halinde ve ağır adımlarla geçtik. Adamların çoğu daha önce ölü görmemişti ve belki de devrime sadakatsizlikten çok, ölü adama yönelik kişisel duygular ve o aşamada doğal olan bir siyasal zayıflık nedeniyle duygulandılar. Bunlar zor zamanlardı ve bu adamı örnek olarak kullandık.” (s. 261).</p>
<p>“Che şöyle yazmıştı defterine: ‘32 kalibrelik bir tabancayla beynin sağ tarafına, sağ temporal lobda çıkış deliği açacak şekilde tek atışla soruna son verdim. Biraz soludu ve öldü.’ (s. 232).</p>
<p><strong><em>Devamı Yörünge Dergisi 2. Sayısında (Kasım/2017)</em></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Batı’ya İçerden Bakmak: Roger GARAUDY’nin Gözüyle Batı</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/batiya-icerden-bakmak-roger-garaudynin-gozuyle-bati/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ali Işık]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 01 Nov 2017 15:09:44 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[2. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Kasım 2017]]></category>
		<category><![CDATA[Roger Garaudy]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1197</guid>

					<description><![CDATA[“İslam, çağları arkasından sürükleyen bir dindir. Diğer dinler ise, çağların arkasında sürüklendi. Yani, İslam dışındaki tüm dinler zamana uyduruldu. Reforma tabi tutuldu. Mukaddes kitaplar zamana göre tahrife edildi, değiştirildi. Kur’an-ı Kerim ise indirildiği günden beri her zaman hükmetti. O, zamanı değil, zaman onu izledi. Zaman yaklaştıkça o gençleşti. Bu çağlar üstü bir olaydır.” İslam düşüncesinin tarihi gelişimine baktığımızda dikkatimizi çeken en önemli özelliğinin fikirlerin çeşitliliği olduğunu görürüz. Tarihi süreç içerisinde İslam medeniyetinin dünyaya yayılmaya başlamasıyla birlikte Müslümanlar Yunan, İran, Hint, Bizans medeniyetleriyle etkileşime geçmiş ve bu medeniyet havzalarında tartışılan meseleler İslam’ın ortaya koyduğu dünya görüşü bağlamında Müslüman düşünürler tarafından yeniden ele alınmıştır. Diğer düşünce dünyalarından gelen fikirler bazen sert bir dille eleştirilmiş yerine göre de düşünce dünyamıza katkılar sağlamıştır. Aynı durum günümüzde de devam etmektedir. Görüşlerini değerlendireceğimiz Roger Garaudy’nin Müslüman olmazdan önce içinde yetiştiği Marksist dünya görüşü de Müslümanların yer yer reddederek bazı yönlerinden de etkilenerek hesaplaştığı bir ideolojidir. Çağdaş dönemde Marksizm’in ortaya koyduğu temel meseleler bazı Müslümanlar tarafından İslam’ın hayat görüşü ile bağdaştırılmaya çalışılmış ve “Sosyalist İslam’’ söylemleri ortaya atılmıştır. Marksizm’in bazı temel yaklaşımları İslam dünya görüşüyle taban tabana zıt olmasına rağmen Marksist literatürde sıkça dillendirilen emek, adalet, eşitlik kavramları bu iki dünya görüşünün bir araya getirilme çabalarının temelini &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>“İslam, çağları arkasından sürükleyen bir dindir. Diğer dinler ise, çağların arkasında sürüklendi. Yani, İslam dışındaki tüm dinler zamana uyduruldu. Reforma tabi tutuldu. Mukaddes kitaplar zamana göre tahrife edildi, değiştirildi. Kur’an-ı Kerim ise indirildiği günden beri her zaman hükmetti. O, zamanı değil, zaman onu izledi. Zaman yaklaştıkça o gençleşti. Bu çağlar üstü bir olaydır.”</strong></p>
<p>İslam düşüncesinin tarihi gelişimine baktığımızda dikkatimizi çeken en önemli özelliğinin fikirlerin çeşitliliği olduğunu görürüz. Tarihi süreç içerisinde İslam medeniyetinin dünyaya yayılmaya başlamasıyla birlikte Müslümanlar Yunan, İran, Hint, Bizans medeniyetleriyle etkileşime geçmiş ve bu medeniyet havzalarında tartışılan meseleler İslam’ın ortaya koyduğu dünya görüşü bağlamında Müslüman düşünürler tarafından yeniden ele alınmıştır.</p>
<p>Diğer düşünce dünyalarından gelen fikirler bazen sert bir dille eleştirilmiş yerine göre de düşünce dünyamıza katkılar sağlamıştır. Aynı durum günümüzde de devam etmektedir.</p>
<p>Görüşlerini değerlendireceğimiz Roger Garaudy’nin Müslüman olmazdan önce içinde yetiştiği Marksist dünya görüşü de Müslümanların yer yer reddederek bazı yönlerinden de etkilenerek hesaplaştığı bir ideolojidir. Çağdaş dönemde Marksizm’in ortaya koyduğu temel meseleler bazı Müslümanlar tarafından İslam’ın hayat görüşü ile bağdaştırılmaya çalışılmış ve “Sosyalist İslam’’ söylemleri ortaya atılmıştır.</p>
<p>Marksizm’in bazı temel yaklaşımları İslam dünya görüşüyle taban tabana zıt olmasına rağmen Marksist literatürde sıkça dillendirilen emek, adalet, eşitlik kavramları bu iki dünya görüşünün bir araya getirilme çabalarının temelini oluşturmuştur. Bu tartışmalara en büyük katkılardan birisini 20. yüzyılda yaşayan ve olgunluk döneminde Müslüman olan Roger Garaudy yapmıştır.</p>
<p>Roger Garaudy, 17 Temmuz 1913 yılında Fransa’nın Marsilya kentinde dünyaya gelmiştir. 1952 yılında Fransa’nın önde gelen üniversitelerinden biri olan Sorbonne Üniversitesinde Edebiyat alanında eğitim görmüştür, 1954 yılında SSCB Bilimler Akademisi’nden bilim dalında doktor unvanı almıştır. Hayatının erken dönemlerinden itibaren Marksist görüşleri benimseyen Roger Garaudy, 1954 yılında siyasi hayatına başlamış ve Fransa Komünist Partisi’ne üye olmuştur. 1954-1955 yılları arası Fransa’nın Tarn bölgesinden milletvekili seçilerek Fransa meclisine girmiştir. 1955 yılında Fransa Komünist Partisi büro şefliği görevini yürütmüştür. 1956-1958 yılları arasında yeniden milletvekili seçilerek 1959-1962 yılları arasında Senato’da görev yapmıştır.</p>
<p>1968 yılında gerçekleşen Rusya’nın Çekoslovakya işgaline sessiz kalmamış, bu işgali tenkit eden açıklamalar yaptığı gerekçesiyle 1970 yılında Fransa Komünist Partisinde ihraç edilmiştir. Roger Garaudy’nin Rusya’nın bu işgaline karşı söyledikleri, onun Batı’ya karşı takındığı ilk ciddi tavır olarak karşımıza çıkmaktadır. Batı’nın içerisinde bulunduğu bu çelişkili durumu, Rusya’nın Çekoslovakya işgali üzerinden tenkite etmesi, Roger Garaudy’nin Batı’ya bakışının temellerini içerisinde barındırmaktadır. Fransa Komünist Partisi’nden ihraç edilmesi, Roger Garaudy’nin fikir dünyasına daha çok zaman ayırmasını sağlamış ve kendisine görüşlerini yeniden düşünme imkanı vermiştir.</p>
<p>Roger Garaudy’nin Müslüman olma serüveni bu çalkantılı yıllardan sonra gerçekleşmekle birlikte hayatının daha erken dönemlerinde yaşadığı bazı çarpıcı olayların da etkisi vardır. 1940 yılında gizli örgüt kurmak suçundan tutuklanmış ve Cezayir’e bir kampa gönderilmiştir. Kampta yaşanan bir ayaklanmaya elebaşılık yaptığı gerekçesiyle kurşuna dizilmesine karar verilmiştir. Ancak silahsız bir insana ateş etme emrine uymayan Cezayirli askerler, Roger Garaudy’nin hayatına devam etmesine vesile olmuşlarıdır.</p>
<p>Cezayirli Müslüman askerlerin bu tavrı Garaudy’nin aklına kazınmış ve yaşanan bu olayı hiç unutmamıştır. Müslümanlıkla gerçek manada ilk bu olay esnasında tanışan Roger Garaudy, daha sonra yine sürgünde olduğu yıllarda Şeyh Bedir El-İbrahim ile tanışmış ve İslam ile olan bağı kuvvetlenmeye başlamıştır.</p>
<p>Modern dönemde Batı dünyası birçok siyasi, kültürel ve teknolojik gelişmeyi gerçekleştirerek, elde ettiği güçle yeni bir dünya inşa etme yoluna girdi. Eskiye dair hayatlarda ve zihinlerde ne varsa hepsi çağdışı görülerek bir kenara bırakıldı ve pozitivist, seküler temeller üzerinde yeni bir dünya görüşü oluşturuldu. Bu dünya görüşüne en genel anlamda modernizm diyebiliriz. Batının biricikliği ve mükemmelliği üzerine inşa edilen modernizm ve modern dünya algısı, Batı’nın insanlık tarihi içerisinde geldiği son noktaya bir isim koyma çabasıydı. Modernizm, Batı’da ortaya çıkmasına rağmen zamanla tüm dünyaya yayılmış ve neredeyse tüm zihinleri ve yaşam tarzlarını işgal etmiştir. Batı’nın kurduğu bu yeni dünya neler vaat ediyordu ve ortaya neler koymuştu? Bu soru öteden beri tartışıla geldi. Halen de bu tartışma devam ediyor. Batı bu ideolojiyle hareket ederek batı dışı tüm medeniyetleri bazen yok sayarak bazen de dönüştürmeye çalışarak son yüzyıllarda batı merkezli bir dünya egemenliği kurmak doğrultusunda hareket etti.</p>
<p><strong><em>Devamı Yörünge Dergisi 2. Sayısında (Kasım/2017)</em></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yeri Cehennem Olası Düşman; Almanlar</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/yeri-cehennem-olasi-dusman-almanlar/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Şefik Kantar]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 01 Nov 2017 15:04:21 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[2. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Almanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Kasım 2017]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1193</guid>

					<description><![CDATA[Türk-Alman ilişkilerinde yaşanan çekişme, gerilim ve hayal kırıklıklarında ‘yeri cehennem olası düşman’ı tanımamamızın ve daha önemlisi yanlış tanımamızın rolü büyüktür. 3,5 milyon insanımızın yaşadığı ülkeyi, en büyük ticarî partnerimizi, girdiğimiz son büyük savaştaki müttefikimizi günün şartları içerisinde yeteri kadar tanımamız, birçok problemin yaşanmamasını, yaşansa da lehimize neticelenmesini sağlar kanaatindeyiz. Yaşanan tarihin tamamına yakını toplumların birbirlerini ‘düşman’ algısı çerçevesinde tanıdıklarını göstermektedir. İçtimaî bünyeyi güçlü tutmak, karşı güçlere karşı zinde kalmak, gafil avlanmamak, ileri hedeflere ulaşmak için insanlara ideal hedefler göstermek maksadı ile öne çıkarılan bu algıların, büyük ölçüde tarihin itici gücü olduğu da bir gerçektir. Ne yazık ki insanlık, uzun tarihi boyunca hala ‘dostluk’ algısı üzerinden dünyayı ileri götürecek ve şekillendirecek bir formüle ulaşamamıştır. Türk-Alman İlişkileri Tarihi, Dünya, Avrupa ve Türkiye için önemli alanlardan birisidir. İlk karşılaşmaları Haçlı Seferleri’ne kadar giden iki milletin münasebetleri Osmanlı’nın Orta Avrupa’ya yerleşmesi ile yoğunluk kazanır. Diplomatik ilişkilerin kurulması ise daha tazedir, ancak 250 yıllık bir geçmişi vardır. Osmanlı’nın Balkanlar’daki ilerleyişini durdurmak için düzenlenen çok milletli seferlerde Almanların rolünü bir yana bırakırsak, Türklerin Sırbistan ve Orta Macaristan’a hâkim olmaları doğrudan bir komşuluk, dolayısıyla bir dostluk-düşmanlık ilişkisinin ortaya çıkmasını sağlamıştır. Yükselen gücün Osmanlı ve dolayısı ile İslam, gerileyen gücün ise Avrupalılar ve dolayısı ile Hıristiyanlık olduğu bu &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Türk-Alman ilişkilerinde yaşanan çekişme, gerilim ve hayal kırıklıklarında ‘yeri cehennem olası düşman’ı tanımamamızın ve daha önemlisi yanlış tanımamızın rolü büyüktür. 3,5 milyon insanımızın yaşadığı ülkeyi, en büyük ticarî partnerimizi, girdiğimiz son büyük savaştaki müttefikimizi günün şartları içerisinde yeteri kadar tanımamız, birçok problemin yaşanmamasını, yaşansa da lehimize neticelenmesini sağlar kanaatindeyiz.</strong></p>
<p>Yaşanan tarihin tamamına yakını toplumların birbirlerini ‘düşman’ algısı çerçevesinde tanıdıklarını göstermektedir. İçtimaî bünyeyi güçlü tutmak, karşı güçlere karşı zinde kalmak, gafil avlanmamak, ileri hedeflere ulaşmak için insanlara ideal hedefler göstermek maksadı ile öne çıkarılan bu algıların, büyük ölçüde tarihin itici gücü olduğu da bir gerçektir. Ne yazık ki insanlık, uzun tarihi boyunca hala ‘dostluk’ algısı üzerinden dünyayı ileri götürecek ve şekillendirecek bir formüle ulaşamamıştır.</p>
<p>Türk-Alman İlişkileri Tarihi, Dünya, Avrupa ve Türkiye için önemli alanlardan birisidir. İlk karşılaşmaları Haçlı Seferleri’ne kadar giden iki milletin münasebetleri Osmanlı’nın Orta Avrupa’ya yerleşmesi ile yoğunluk kazanır. Diplomatik ilişkilerin kurulması ise daha tazedir, ancak 250 yıllık bir geçmişi vardır.</p>
<p>Osmanlı’nın Balkanlar’daki ilerleyişini durdurmak için düzenlenen çok milletli seferlerde Almanların rolünü bir yana bırakırsak, Türklerin Sırbistan ve Orta Macaristan’a hâkim olmaları doğrudan bir komşuluk, dolayısıyla bir dostluk-düşmanlık ilişkisinin ortaya çıkmasını sağlamıştır. Yükselen gücün Osmanlı ve dolayısı ile İslam, gerileyen gücün ise Avrupalılar ve dolayısı ile Hıristiyanlık olduğu bu dönemlerde, ön plandaki ana motivasyon unsurunun din oluşu gerçeğinin de tesiri ile karşılıklı algılar mü’min-kâfir çerçevesinde şekillenmiştir.</p>
<p>Türk-Alman karşılaşması ve çatışmalarının karakteristik özellikleri, kendisini uzun yıllar boyunca Sırbistan ve Macaristan üzerinde hak iddiasında bulunan Habsburg Hanedanı ile yaşananlarda göstermiştir. Türklerin Viyana’yı fethetmek istemeleri çatışmaları daha da yoğunlaştıran bir unsur olmuştur. Viyana Kuşatmaları öncesi ve sonrasında Alman tarafının gündemini her alanda Türk korkusu meşgul etmiştir.</p>
<p>Bu nedenle Avrupa’daki Türk imajının şekillenmesine katkı sağlayan unsurların büyük bölümü bu devirde vücuda getirilmiştir. Büyük ölçüde dinî argümanlarla desteklenen algı oluşturma çabalarının sonucunda toplumların bilinçaltına Türklerin ‘kâfir, İsa’ya iftira atan, kiliseleri kirleten, kan dökücü, şeytanın temsilcileri, barbar, insanları çiğ çiğ yiyen Allah’ın belası bir güruh’ olduğu inancı yerleştirilmiştir. Bu konudaki sayısız çalışma sürekli şekilde gündeme gelmekte, üzerinde tartışmalar yapılmakta, günümüz ve gelecek açısından değerlendirmeye tabi tutulmaktadır.</p>
<p>Biz Türklerin ‘acaba bizim için neler düşünüyorlar, bizim için ne diyorlar’ yolundaki merakımız, açık bir algı oluşturma çabasının ürünü olan belgeleri, eserleri kıymetli hale getirmektedir.</p>
<p>Tarihte, edebiyatta, dinde ve siyasette ‘Almanlar Türkler için ne düşünüyor’ sorusu sürekli merak uyandıran bir konu iken, ‘Türkler Almanlar için ne düşünüyor’ konusu büyük ölçüde geri plana itilmiştir, gündemde yer edinememiştir.</p>
<p>Bunda, Türklerin günümüzde ‘algı operasyonu’ denen konularda isteksiz oluşunun payı büyüktür. Avrupa’daki ilerleyişini ilayı kelimetullah (Allah adının yüceltilmesi) gibi bir esasa dayayıp, fetihleri barış ve adalet götürme olarak telakki eden bir anlayışın, algı oluşturma gibi cinliklere fazla tenezzül etmeyeceği açıktır. Ancak, birçok yazılı çizili eserin toplumumuzun kafasındaki Alman algısını yansıttığı açıktır. Tarihin seyri içerisinde Türklerin kafasında yer etmiş bir ‘Alman algısı’ vardır ve bu alan hala tarihçilerimizin, araştırmacılarımızın ilgisini beklemektedir.</p>
<p>Evliyâ Çelebi’de Almanlar</p>
<p><strong><em>Devamı Yörünge Dergisi 2. Sayısında (Kasım/2017)</em></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İsrail&#8217;in Güvenliği ve Enerji Kaynakları İçin Devletçikler Kuruldu</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/israilin-guvenligi-ve-enerji-kaynaklari-icin-devletcikler-kuruldu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cemal Toptancı]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 01 Nov 2017 13:58:57 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>
		<category><![CDATA[2. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[İsrail]]></category>
		<category><![CDATA[Kasım 2017]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1180</guid>

					<description><![CDATA[1948’de İsrail’in kurulmasından sonra bu projelere yeni bir safha eklenmiştir. Petrolün yanında İsrail’in güvenliği ve geleceği batı emperyalizminin öncelikli işleri arasına girmiştir. Bizlerin bir Müslüman olarak ve bu coğrafyada yaşayan insanlar olarak, etnisite ve mezhep ayrışmasına gitmeden, birlikte hareket etme zorunluluğumuz var. 1991 yılında İngiliz dergisi, The Observer’e konuşan Mesud Barzani, “Bu bölgede bağımsız bir yapıya kavuşsak bile, bağımsız bir devlet olarak bizi bu bölgede yaşatmazlar. Yapacağımız en güvenli karar, etrafımızda bize en yakın demokratik bir ülkeye bağlanmaktır. O da Türkiye’dir” demişti. Peki, ne oldu da Mesud Barzani referandum kararını aldı ve poker oynar gibi, en büyük dostu Türkiye’nin ikazlarına rağmen rest çekme hususunda ısrarlı oldu? İsrail gibi İslam dünyasına şeytanca bakan bir ülke nasıl oldu da Barzani’ye bu güvenceyi verdi? Barzani nasıl bu hataya düştü? Gerçekten Irak Kürdistanı’nda yaşanan gelişmelerin İsrail’in güvenliği ve geleceği ile nasıl bir ilişkisi var? Oynanan yeni oyunun amacı bölgenin enerji kaynaklarına yeni bir bekçi devletçiği oluşturmak mı? İsrail’in güvenliği ve enerji kaynaklarının kontrolü için oynanan oyunun perde arkasında neler var? Batı’da Suriye’ye, Doğu’da İran’a ve Kuzey’de Türkiye’ye komşu olan Irak Federasyonu’na bağlı Anayasal düzeyde varlığı olan Irak Kürt Bölgesinde 25 Eylül referandumundan bu yana yaşanan gelişmeler bölgedeki siyasi ve coğrafi koşulları yeniden şekillendirdi. Irak &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>1948’de İsrail’in kurulmasından sonra bu projelere yeni bir safha eklenmiştir. Petrolün yanında İsrail’in güvenliği ve geleceği batı emperyalizminin öncelikli işleri arasına girmiştir. Bizlerin bir Müslüman olarak ve bu coğrafyada yaşayan insanlar olarak, etnisite ve mezhep ayrışmasına gitmeden, birlikte hareket etme zorunluluğumuz var.</strong></p>
<p><em>1991 yılında İngiliz dergisi, The Observer’e konuşan Mesud Barzani, “Bu bölgede bağımsız bir yapıya kavuşsak bile, bağımsız bir devlet olarak bizi bu bölgede yaşatmazlar. Yapacağımız en güvenli karar, etrafımızda bize en yakın demokratik bir ülkeye bağlanmaktır. O da Türkiye’dir” demişti. Peki, ne oldu da Mesud Barzani referandum kararını aldı ve poker oynar gibi, en büyük dostu Türkiye’nin ikazlarına rağmen rest çekme hususunda ısrarlı oldu? İsrail gibi İslam dünyasına şeytanca bakan bir ülke nasıl oldu da Barzani’ye bu güvenceyi verdi? Barzani nasıl bu hataya düştü?</em></p>
<p><em>Gerçekten Irak Kürdistanı’nda yaşanan gelişmelerin İsrail’in güvenliği ve geleceği ile nasıl bir ilişkisi var? Oynanan yeni oyunun amacı bölgenin enerji kaynaklarına yeni bir bekçi devletçiği oluşturmak mı? İsrail’in güvenliği ve enerji kaynaklarının kontrolü için oynanan oyunun perde arkasında neler var? Batı’da Suriye’ye, Doğu’da İran’a ve Kuzey’de Türkiye’ye komşu olan Irak Federasyonu’na bağlı Anayasal düzeyde varlığı olan Irak Kürt Bölgesinde 25 Eylül referandumundan bu yana yaşanan gelişmeler bölgedeki siyasi ve coğrafi koşulları yeniden şekillendirdi. Irak Merkezi hükümetinin Haşdi Şabi ile Kerkük ve tartışmalı yerler olarak bilinen yerleşim yerlerinde kontrolü tekrar ele geçirmesi Barzani Yönetimini adeta Erbil’e hapsetti. Başkenti Erbil olan Irak Kürt Bölgesel Yönetimi, Irak Anayasasında (140. Madde) tartışmalı olarak söz edilen Musul ve ona bağlı Tilkef, Zummar, Sincar, Sehil Ninova, Şihan, Hamdaniyye, Kerkük ile Salahaddin vilayetine bağlı Tuzhurmatu, Diyala’ya bağlı Hanekin, Mendeli ve Bedre bölgelerini kapsıyor. Ancak söz konusu 140. madde Kürt, Türkmen ve Araplar arasında uygulamada yaşanan uyuşmazlıktan dolayı 2007 yılı sonunda yürürlükten düşmüştü. Son gelişmeler ile beraber Irak Anayasası çerçevesinde, bölgesel yönetimin şu anki hukuki durumu Türkiye ve İran ile ilişkilerini Yazar Cemal Toptancı, Yörünge için kaleme aldı.</em></p>
<p><strong>Etnisite ve Mezhep Ayrışmasına Kapılmadan Hareket Edilmeli</strong></p>
<p>“Ortadoğu’yu ve Müslüman coğrafyayı yüz yıl öncesinden izlemez, sorgulamaz ve tarih bilincinizle hareket etmezseniz sağlıklı bir analiz yapamazsınız. O halde yüz yıldan öteye gidersek 1870’lerde özellikle bölgede petrolün bulunmasından sonra emperyal ülkelerin, batının sürekli bölgeye yönelik bir hesabı olduğunu, süreklilik arzeden bir düşünce ve amaç doğrultusunda hareket ettiğini görürsünüz. Kısa, orta ve uzun vadeli projeler geliştirdikleri bilinmektedir. Burada 1948’de İsrail’in kurulmasından sonra bu projelere yeni bir safha eklenmiştir. Petrolün yanında İsrail’in güvenliği ve geleceği batı emperyalizminin öncelikli işleri arasına girmiştir. Bizlerin bir Müslüman olarak ve bu coğrafyada yaşayan insanlar olarak, etnisite ve mezhep ayrışmasına gitmeden, birlikte hareket etme zorunluluğumuz var. Zira bölgenin jeopolitiğine baktığımızda kaybettiği insani değerleri yanında maddi değerleri de analiz ettiğimizde yeni oyunların oynandığı bir süreci yaşadığımızı rahatlıkla görebiliriz. Çok daha değişik senaryolarla karşılaşabiliriz. Ne yazık ki bu coğrafyanın kaderi bu oldu. Çünkü Osmanlı sonrasında bu coğrafyada dünyanın en önemli ve hayati ihtiyacı olan enerji kaynakları tespit edildi.</p>
<p><strong><em>Devamı Yörünge Dergisi 2. Sayısında (Kasım/2017)</em></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
