<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>10. Sayı &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/10-sayi/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Wed, 01 Aug 2018 01:46:38 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.9</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>10. Sayı &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Temmuz 2018</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/temmuz-2018/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/temmuz-2018/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 30 Jun 2018 22:55:27 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dergide Bu Ay]]></category>
		<category><![CDATA[10. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Fihrist]]></category>
		<category><![CDATA[İçindekiler]]></category>
		<category><![CDATA[Temmuz 2018]]></category>
		<category><![CDATA[Yörünge Dergi]]></category>
		<category><![CDATA[Yörünge Dergi Temmuz sayısı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=2402</guid>

					<description><![CDATA[Prof. Dr. Ekrem Demirli’den Tasavvuf ve Toplum İlişkisine Dair Önemli Açıklamalar… “Toplum Doğru Bir Yere Gidecekse Din ile Gidecektir” Hande YÜCEL Cumhurun Kemalât Dönemi Ceyhun BOZKURT Sosyolog Dr. Emin Yaşar Demirci’den Yörünge’ye Açıklamalar: “Seçmen Türkiye’nin Geleceğini Onayladı” Adil GÜLMEZ 24 Haziran Sonrası Parlamento: Kategorik Karşıtlıktan Pragmatik İşbirliğine Burak Bilgehan ÖZPEK Başarıyla Verilen Demokrasi Sınavı Metehan DEMİR Vakit Artık Seçmenin Talebini Doğru Okuma Vakti Sinan ONUŞ Kampanyada Kim, Neyi, Nasıl, Ne Kadar Yaptı? Hakan HOCAGİL “Yeni Türkiye”de Toplumun Siyasetten Beklentileri Abdullah İNCE Geleceğini Arayan Siyaset Ali K. METİN Siyasal Liderlik ve Kitle İletişimi Müjdat GÖKÇE G-7: Kutlanması Gereken Bir Çöküş Prof. Dr. Immanuel WALLERSTEIN Dünün Stratejik Müttefikliği ve Türkiye-ABD İlişkilerinin Bugününe Dair Deniz DEMİR Şanghay İşbirliği Örgütü Trump’a Meydan Okudu Barış ADIBELLİ TİKA: Türkiye’nin Yumuşak Gücü Osman ATALAY ABD’nin Nükleer Silahları İnsanlığı Tehdit Ediyor E. Lâle DEMİRTÜRK Irak Sünnilerinin Şiîleşme Serüveni İsmail TAŞPINAR İşbirlikçi Bir Organizatör: Muhammed Dahlan Kerim ALASTAL Gerçekile Mit Arasında Uydurma Hadisler Abdullah Taha İMAMOĞLU Atayurt Özbekistan’a Bir Ramazan Seyrü Seferi Şevket TOPAL Mukteda Sadr: Güneşi Batan Irak’ta Yıldızı Parlayan Dinî Lider Mustafa ÖZCAN 15 Temmuz Sanıkları “Kontrollü Darbe” Diye Savunma Yapıyor! Cüneyt TORAMAN Kur’an Yorumundan Kaynaklanan İtikadî Kırılmalar Muhammet ALTAYTAŞ 21. Yüzyılda İslam İktisadı Lütfi BERGEN Peygamber’in &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><strong>Prof. Dr. Ekrem Demirli’den Tasavvuf</strong><br />
<strong>ve Toplum İlişkisine Dair Önemli Açıklamalar…</strong><br />
<strong> “Toplum Doğru Bir Yere Gidecekse Din ile Gidecektir”</strong><br />
Hande YÜCEL</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Cumhurun Kemalât Dönemi</strong><br />
Ceyhun BOZKURT</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Sosyolog Dr. Emin Yaşar Demirci’den Yörünge’ye Açıklamalar:</strong><br />
<strong> “Seçmen Türkiye’nin Geleceğini Onayladı”</strong><br />
Adil GÜLMEZ</p>
<p style="text-align: center;"><strong>24 Haziran Sonrası Parlamento:</strong><br />
<strong> Kategorik Karşıtlıktan Pragmatik İşbirliğine</strong><br />
Burak Bilgehan ÖZPEK</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Başarıyla Verilen Demokrasi Sınavı</strong><br />
Metehan DEMİR</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Vakit Artık Seçmenin Talebini Doğru Okuma Vakti</strong><br />
Sinan ONUŞ</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Kampanyada Kim, Neyi, Nasıl, Ne Kadar Yaptı?</strong><br />
Hakan HOCAGİL</p>
<p style="text-align: center;"><strong>“Yeni Türkiye”de Toplumun Siyasetten Beklentileri</strong><br />
Abdullah İNCE</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Geleceğini Arayan Siyaset</strong><br />
Ali K. METİN</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Siyasal Liderlik ve Kitle İletişimi</strong><br />
Müjdat GÖKÇE</p>
<p style="text-align: center;"><strong>G-7: Kutlanması Gereken Bir Çöküş</strong><br />
Prof. Dr. Immanuel WALLERSTEIN</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Dünün Stratejik Müttefikliği ve</strong><br />
<strong>Türkiye-ABD İlişkilerinin Bugününe Dair</strong><br />
Deniz DEMİR</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Şanghay İşbirliği Örgütü Trump’a Meydan Okudu</strong><br />
Barış ADIBELLİ</p>
<p style="text-align: center;"><strong>TİKA: Türkiye’nin Yumuşak Gücü</strong><br />
Osman ATALAY</p>
<p style="text-align: center;"><strong>ABD’nin Nükleer Silahları İnsanlığı Tehdit Ediyor</strong><br />
E. Lâle DEMİRTÜRK</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Irak Sünnilerinin Şiîleşme Serüveni</strong><br />
İsmail TAŞPINAR</p>
<p style="text-align: center;"><strong>İşbirlikçi Bir Organizatör: Muhammed Dahlan</strong><br />
Kerim ALASTAL</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Gerçekile Mit Arasında Uydurma Hadisler</strong><br />
Abdullah Taha İMAMOĞLU</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Atayurt Özbekistan’a Bir Ramazan Seyrü Seferi</strong><br />
Şevket TOPAL</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Mukteda Sadr:</strong><br />
<strong> Güneşi Batan Irak’ta Yıldızı Parlayan Dinî Lider</strong><br />
Mustafa ÖZCAN</p>
<p style="text-align: center;"><strong>15 Temmuz Sanıkları “Kontrollü Darbe” Diye Savunma Yapıyor!</strong><br />
Cüneyt TORAMAN</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Kur’an Yorumundan Kaynaklanan İtikadî Kırılmalar</strong><br />
Muhammet ALTAYTAŞ</p>
<p style="text-align: center;"><strong>21. Yüzyılda İslam İktisadı</strong><br />
Lütfi BERGEN</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Peygamber’in Filizlendirdiği Yönetim Biçimi</strong><br />
Yusuf Turan GÜNAYDIN</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/temmuz-2018/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>G-7: Kutlanması Gereken  Bir Çöküş</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/g-7-kutlanmasi-gereken-bir-cokus/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/g-7-kutlanmasi-gereken-bir-cokus/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Immanuel Wallerstein]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 30 Jun 2018 22:46:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Köşe Yazısı]]></category>
		<category><![CDATA[10. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[2018 Temmuz]]></category>
		<category><![CDATA[G-7]]></category>
		<category><![CDATA[Immanuel Wallerstein]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=2343</guid>

					<description><![CDATA[G-7 nedir? Bu fikri kim ve ne amaçla icat etti? Bu soruların cevabı açık değil. Kurumun ismi ve üye sayısı zaman içerisinde birçok kere değişti. Ve birçok insan G-20 ya da G-2 gibi daha önemli grupların teşekkül ettiğini savunuyor. Ayrıca, G-7’ye karşı kurulmuş olan ve hem Amerika’yı hem de Batı Avrupa ülkelerini dışlayan Şanghay İşbirliği Teşkilatı da var. G-7 adındaki kurum yıllık toplantısını 12-13 Haziran 2018’de Charlevoix, Quebec, Kanada’da yaptı. Başkan Trump toplantıya katıldı ama erken ayrıldı. Her iki taraftaki görüşler birbiriyle o kadar uyumsuz ki altı üyeden oluşan grup, Trump ile en azından baş ağrıtmayacak sıradan bir ortak bildirgeye imza atmanın pazarlığını yaptılar. Ancak Trump ikna olmadı ve herhangi bir bildiriye de imza atmadı. Bunun üzerine altı ülke kendi görüşlerini yansıtan bir ifadeyi kamuoyu ile paylaştı. Trump buna kızdı ve imzacı ülkeleri fırçaladı. Gelişmeler dünya basını tarafından, Trump’ın ve diğer altı devlet başkanının birbirlerini küçük düşürme siyasetinin bir parçası olarak algılandı. Çoğu yorumcu bu siyasi savaşın bir anlamda G-7’nin sonunu getirdiğinin ve dünya siyasetinde önemini kaybettiğinin bir işareti olduğunu iddia etti. G-7 nedir? Bu fikri kim ve ne amaçla icat etti? Bu soruların cevabı açık değil. Kurumun ismi ve üye sayısı zaman içerisinde birçok kere değişti. Ve birçok insan &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>G-7 nedir? Bu fikri kim ve ne amaçla icat etti? Bu soruların cevabı açık değil. Kurumun ismi ve üye sayısı zaman içerisinde birçok kere değişti. Ve birçok insan G-20 ya da G-2 gibi daha önemli grupların teşekkül ettiğini savunuyor. Ayrıca, G-7’ye karşı kurulmuş olan ve hem Amerika’yı hem de Batı Avrupa ülkelerini dışlayan Şanghay İşbirliği Teşkilatı da var.</strong></p>
<p>G-7 adındaki kurum yıllık toplantısını 12-13 Haziran 2018’de Charlevoix, Quebec, Kanada’da yaptı. Başkan Trump toplantıya katıldı ama erken ayrıldı. Her iki taraftaki görüşler birbiriyle o kadar uyumsuz ki altı üyeden oluşan grup, Trump ile en azından baş ağrıtmayacak sıradan bir ortak bildirgeye imza atmanın pazarlığını yaptılar. Ancak Trump ikna olmadı ve herhangi bir bildiriye de imza atmadı. Bunun üzerine altı ülke kendi görüşlerini yansıtan bir ifadeyi kamuoyu ile paylaştı. Trump buna kızdı ve imzacı ülkeleri fırçaladı.</p>
<p>Gelişmeler dünya basını tarafından, Trump’ın ve diğer altı devlet başkanının birbirlerini küçük düşürme siyasetinin bir parçası olarak algılandı. Çoğu yorumcu bu siyasi savaşın bir anlamda G-7’nin sonunu getirdiğinin ve dünya siyasetinde önemini kaybettiğinin bir işareti olduğunu iddia etti.<br />
G-7 nedir? Bu fikri kim ve ne amaçla icat etti? Bu soruların cevabı açık değil. Kurumun ismi ve üye sayısı zaman içerisinde birçok kere değişti. Ve birçok insan G-20 ya da G-2 gibi daha önemli grupların teşekkül ettiğini savunuyor. Ayrıca, G-7’ye karşı kurulmuş olan ve hem Amerika’yı hem de Batı Avrupa ülkelerini dışlayan Şanghay İşbirliği Teşkilatı da var.</p>
<p>G-7 kavramının kökenine dair ilk ipucu, G-7 fikrinin ortaya çıkmasıyla ilintilidir. 1970’lerin başlarına kadar ABD’nin diğer ülkelerle eşit şartlarda üyesi olduğu herhangi bir kurum yoktu. İkinci Dünya Savaşı›nın sona ermesiyle birlikte 1960’lara kadar ABD modern dünya sisteminin hegemonik gücüydü. Bu tarihe kadar Amerika çıkarları doğrultusunda kendi istediği toplantılara katılırdı. Toplantıların amacı öncelikle ABD’nin akıllıca veya yararlı olduğunu düşündüğü politikaları başka ülkelere uygulatmaktı.</p>
<p><strong>ABD&#8217;nin Keyfi Uygulamaları</strong></p>
<p>1960’lardan sonra ABD’nin artık böyle keyfi bir şekilde hareket etmesi sona erdi. Tek taraflı düzenlemelere diğer ülkelerden direnç gelmeye başlamıştı. Bu direniş, ABD’nin hegemonik gücünün çökmeye başladığına dair bir kanıttı. Hegemonik rolünü korumak için Amerika Birleşik Devletleri stratejisini değiştirdi. Bu düşüşü en azından yavaşlatabilecek yollar arıyordu. Bu yollardan biri, belli başlı sanayileşmiş ülkeleri küresel konularda karar verme hususunda “ortak” yapmaktı. Bu karşılıklı bir alışverişti.</p>
<p>Eşit statüye yükselmenin karşılığında ortaklar ABD’nin tercih ettiği küresel siyasetin çok dışına çıkmayacaklardı. Dolayısıyla, birisi G-7 fikrinin bu yeni ortaklık anlayışının bir parçası olarak ABD tarafından icat edildiğini düşünebilir. Ancak gerçek tam olarak öyle olmayabilir. G7 fikrinin tarihsel gelişimi açısından dönüm noktası, bakanlar yerine devlet başkanlarının bir araya geldiği ilk toplantıydı. Bu toplantının teklifi ABD’den değil Fransa’dan geldi.</p>
<p><strong>ABD-Fransa Mücadelesi</strong></p>
<p>Fransa Cumhurbaşkanı Valéry Giscard d’Estaing 1975’te Fransa’da Rambouillet’de üst düzey liderlerin ilk yıllık toplantısını düzenledi. D’Estaing üst düzey liderlerin bir araya gelmesinin bu kadar önemli olduğunu neden düşünüyordu? Olası bir açıklama Fransa’nın bunu ABD’nin gücünü azaltacak başka bir yol olarak görmesiydi. Her biri farklı önceliklere sahip olan liderler ile müzakere edecek olan Amerikan başkanı, pazarlık yapmaya zorlanacaktı ve pazarlık sonucunda imza atanlar en üst düzeydeki liderler oldukları için bunların herhangi birinin daha sonra anlaşmadan cayması zor olacaktı.</p>
<p>Böylelikle Rambouillet süreci, Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa ülkeleri (özellikle Fransa) arasında büyük dünya meseleleri hakkında bir mücadele başlatmış oldu. Bu, zaman içerisinde Amerika’nın gitgide daha az başarılı olduğu bir mücadele alanı haline geldi. 2003 yılında Irak’ın işgali için yapılan oylamada Amerika, BM Güvenlik Konseyi’nde oyların çoğunluğunu bile elde edemedi. Bu sene Charlevoix’de G-7’nin diğer altı üyesiyle sıradan bir bildirinin altına bile imza atamadı.</p>
<p>G-7 tüm niyet ve amaçları ile birlikte çökmüştür. Peki bunun yasını tutmalı mıyız? Amerika Birleşik Devletleri ve diğerleri arasındaki güç mücadelesi, temel olarak dünya uluslarının geri kalanını kimin ezeceği hakkındaki bir mücadeledir. Bu mücadeleyi Avrupa tarafı kazanırsa küçük ülkeler için daha mı iyi olur? Küçük bir hayvan için üstünde hangi filin tepindiğinin bir önemi var mı? Bence yok.</p>
<p>Herkes Charlevoix’e bir selam çaksın. Trump, dünya sisteminin Batı egemenliği döneminden kalma bu son büyük kalıntısını yok etmemize yardım etti. Elbette G-7’nin çöküşü daha iyi bir dünya için mücadelenin bittiği anlamına gelmeyecektir. Asla! Sömürge ve hiyerarşi sistemini destekleyenler, sistemi yaşatmanın başka yollarını arayacaklardır.</p>
<p>Bu bizi benim ana konuma geri getiriyor: Modern dünya sistemi yapısal bir kriz içerisinde. Bu sistemin yerini hangi sistemin alacağı konusunda mücadele sürüyor. Her şey şu anda değişken. Taraflar bir kazanıyor, bir kaybediyor. Donald Trump’ın kendi tarafına büyük bir darbe ile zarar verecek kadar aptal olduğu için şanslıyız. Ancak hemen sevinmeyelim. Ezenlerin daha zeki türleri mesela Pierre Trudeau ve Emmanuel Macron, Trump’a karşı savaşıyorlar.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/g-7-kutlanmasi-gereken-bir-cokus/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Cumhurun Kemalât Dönemi</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/cumhurun-kemalat-donemi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/cumhurun-kemalat-donemi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ceyhun BOZKURT]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 30 Jun 2018 22:43:30 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kapak]]></category>
		<category><![CDATA[10. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[2018 Seçimleri]]></category>
		<category><![CDATA[24 Haziran]]></category>
		<category><![CDATA[Ceyhun Bozkurt]]></category>
		<category><![CDATA[Cumhur]]></category>
		<category><![CDATA[Rejim Değişikliği]]></category>
		<category><![CDATA[Seçim]]></category>
		<category><![CDATA[Temmuz 2018]]></category>
		<category><![CDATA[Yeni Sistem]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=2337</guid>

					<description><![CDATA[24 Haziran seçimlerini geride bıraktık. Yeni bir Meclis şekillendi. Seçim kampanyalarından geriye ise yıllar sonra unutulamayacak bazı söylemler kaldı. Bunlardan biri de HDP’nin yeniden özellikle belli bir kesim tarafından öne çıkarılmasıydı. Hem de Mehmetçik’in Irak ve Suriye’nin kuzeyinde, ülkenin bekası için canı pahasına mücadele sürdürdüğü günlerde&#8230; Ancak seçim kararını bu operasyonları da kapsayan bir şekilde “beka” olarak niteleyen Cumhur İttifakı’na Türk milleti büyük destek verdi. Cumhur İttifakı zafer kazanırken, HDP destekçileri hüsrana uğradı. Türk milleti, 24 Haziran’da seçimini yaptı. Bu seçimde AK Parti ve MHP’nin oluşturduğu Cumhur İttifakı büyük zafer kazandı. Cumhur İttifakı’nın Cumhurbaşkanı adayı Recep Tayyip Erdoğan, seçimi ikinci tura kalmadan yüzde 52’yi aşan bir oy oranıyla birinci turda sonuçlandırdı. Ayrıca Cumhur İttifakı’nı oluşturan iki parti de TBMM’de çoğunluğu elde edecek bir sonuca ulaştı. “Rejim Değil Sistem Değişikliği” Sonuçlarla birlikte Türkiye Cumhuriyeti’nin 100’üncü yılına 5 yıl kala Cumhur İttifakı’nın ortaklarından MHP’nin Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin ifadesiyle 3’üncü bir evreye geçiş de gerçekleşti. Bahçeli seçimlerden 6 ay önce yaptığı açıklamada, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi için Cumhuriyet’in üçüncü dönemi tanımı yapmıştı. Bahçeli, bu üç evreyi şu sözlerle aktarmıştı: 1923 Türkiye Cumhuriyeti, 1946 ile çok partili hayata geçiş, 2018 Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi. Biz yeni döneme cumhurun kemâlât dönemi diyoruz. Aynı Devlet Bahçeli, seçimlere &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>24 Haziran seçimlerini geride bıraktık. Yeni bir Meclis şekillendi. Seçim kampanyalarından geriye ise yıllar sonra unutulamayacak bazı söylemler kaldı. Bunlardan biri de HDP’nin yeniden özellikle belli bir kesim tarafından öne çıkarılmasıydı. Hem de Mehmetçik’in Irak ve Suriye’nin kuzeyinde, ülkenin bekası için canı pahasına mücadele sürdürdüğü günlerde&#8230; Ancak seçim kararını bu operasyonları da kapsayan bir şekilde “beka” olarak niteleyen Cumhur İttifakı’na Türk milleti büyük destek verdi. Cumhur İttifakı zafer kazanırken, HDP destekçileri hüsrana uğradı.</strong></p>
<p>Türk milleti, 24 Haziran’da seçimini yaptı. Bu seçimde AK Parti ve MHP’nin oluşturduğu Cumhur İttifakı büyük zafer kazandı. Cumhur İttifakı’nın Cumhurbaşkanı adayı Recep Tayyip Erdoğan, seçimi ikinci tura kalmadan yüzde 52’yi aşan bir oy oranıyla birinci turda sonuçlandırdı. Ayrıca Cumhur İttifakı’nı oluşturan iki parti de TBMM’de çoğunluğu elde edecek bir sonuca ulaştı.</p>
<p><strong>“Rejim Değil Sistem Değişikliği”</strong></p>
<p>Sonuçlarla birlikte Türkiye Cumhuriyeti’nin 100’üncü yılına 5 yıl kala Cumhur İttifakı’nın ortaklarından MHP’nin Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin ifadesiyle 3’üncü bir evreye geçiş de gerçekleşti. Bahçeli seçimlerden 6 ay önce yaptığı açıklamada, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi için Cumhuriyet’in üçüncü dönemi tanımı yapmıştı. Bahçeli, bu üç evreyi şu sözlerle aktarmıştı: 1923 Türkiye Cumhuriyeti, 1946 ile çok partili hayata geçiş, 2018 Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi. Biz yeni döneme cumhurun kemâlât dönemi diyoruz. Aynı Devlet Bahçeli, seçimlere birkaç gün kala katıldığı Habertürk TV, Show TV ve Bloomberg HT ortak canlı yayınında da şu vurguyu yapmıştı: “Bu, yeni sistemdir. Bunun adı Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’dir. Bu sistemde birisi yürütmeyi temsilen cumhurbaşkanı olacaktır, öbürü TBMM’de denetim ve denge görevini üstlenecek yasama olacaktır. Böyle olunca yeni bir sürece giriyoruz. Geçenlerde bir yorum getiriyorlar; ‘Cumhurbaşkanı, 13’üncü Cumhurbaşkanı olarak seçime girecek’. Ben bunu kabul etmiyorum. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin ilk cumhurbaşkanı, Recep Tayyip Erdoğan’dır. Böyle yorumlamak lazım.” Bahçeli, aynı programda bunun bir rejim değişikliği değil, sistem değişikliği olduğunun altını birkaç kez çizmişti. Evet, 24 Haziran gecesinde ortaya çıkan tablo ile Türkiye Cumhuriyeti, Bahçeli’nin ifadesiyle üçüncü bir sistem evresine geçti. Artık Türkiye’yi seçimleri kazanan Recep Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı’nda belirleyeceği hükümet yönetecek. Başbakanlık ortadan kalkacak.</p>
<p><strong>İki İttifakın Farklı Propaganda Stratejisi</strong></p>
<p>Yeni sistemde yapılan ilk seçime katılan adaylar ve kurdukları ittifaklarla partiler, ilk zaferi kazanmak için çeşitli stratejiler izlediler. Örneğin Cumhur İttifakı’nı oluşturan AK Parti ve MHP, Türkiye’nin güvenlik sorunlarını öne çıkaran bir propaganda stratejisi izledi. Hatta seçim kararını açıkladığı basın toplantısında da Cumhurbaşkanı Erdoğan “Beka sorununa” vurgu yapmıştı. Yörünge olarak Mayıs ayındaki sayımızda bu konuyu işlemiş, Türkiye’nin bekasını ilgilendiren konuların ne olduğunu mercek altına almaya çalışmıştık. CHP, İyi Parti ve Saadet Partisi’nin oluşturduğu en güçlü muhalif blok olan Millet İttifakı ise, ekonomiyi, yaşam tarzını, demokrasiyi, OHAL’i vs. söylemlerinin ilk sırasına oturtmayı tercih etti. Seçimler, beka vurgusu yapan Cumhur İttifakı’nın söylemlerinin daha etkili bir karşılık bulduğunu gösterdi. CHP’nin desteğiyle HDP, TBMM’ye girebilmek için gerekli olan yüzde 10 barajını aştı ve Meclis’te kesinleşmemiş sonuçlara göre 67 milletvekili kazandı. Peki bir tarafta beka vurgusu yapan Cumhur İttifakı’nın zaferi yaşanırken, öbür yanda Suriye ve Irak merkezli çok önemli gelişmeler yaşayan Türkiye’nin politikalarının karşısında duran HDP nasıl oldu da Meclis’e girdi? Bu incelemeyi, Irak ve Suriye’deki gelişmelerden bağımsız değerlendirmek mümkün görünmüyor.</p>
<p><strong>Türkiye’den Sınırımızda “Güvenli Hat” Hamlesi</strong></p>
<p>Yörünge olarak Nisan ayında Türkiye’nin “Afrin’den Kandil’e uzanan sınır hattında güvenli bölge oluşturmak için harekete” geçtiğini aktarmıştık. O makalemizi okumak isteyen okurlarımız dergimizin internet sitesinden “Afrin’den Kandil’e Güvenli Hat Hamlesi” başlıklı makaleyi bulup göz gezdirebilir. Evet Türk Silahlı Kuvvetleri, Fırat Kalkanı ile başlattığı ve Zeytin Dalı Harekâtı ile sürdürdüğü sınır hattını terör örgütlerinden temizleme konsepti çerçevesinde yaklaşık üç aydır Hakkari sınırımızın öbür tarafında Irak-İran sınırına uzanan bir derinliği teröristlerden temizlemek için bir harekât yürütüyor. Üç aydır sessiz sedasız süren bu harekât, 24 Haziran seçim mitinglerinde siyaset malzemesi haline de geldi. Cumhurbaşkanı adayları harekâtın tartışmasını farklı perspektiften yaparken uzmanlar bu harekâtın siyaset üstü değerlendirmesi gerektiğinin altını çizdi. Münbiç konusunda da önemli gelişmeler yaşandı geçen ay. Mayıs ayı sonlarına doğru hızlanan trafikte Türkiye ile ABD arasında dışişleri bakanları düzeyinde yapılan görüşmenin akabinde bir yol haritasında mutabık kalındı. Basına yansıyan yol haritasına göre Münbiç kent merkezi ve çevresinde bulunan terör örgütü mensupları Fırat’ın doğusuna gönderilecek, bölge Türk ve Amerikan askerleri tarafından kontrol edilecekti. Bu çerçevede Türk Silahlı Kuvvetleri, Münbiç’in Fırat Kalkanı bölgesi sınırında ilk devriyelerini atmaya başladı. Ancak Amerikan tarafından gelen bazı açıklamalar, Washington’un bu durumu bozmaya yönelik olası hamleleri olacak mı yönünde soru işaretleri barındırıyor. Örneğin ABD’nin Irak ve Suriye’de DAEŞ’e karşı yürüttüğü Doğal Kararlılık Operasyonu sözcüsü Albay Sean Ryan’ın 19 Haziran’da yaptığı bir açıklama bu kuşkuları artırdı. Ryan, açıklamasında Türk askerinin Münbiç’in içine girmeyeceğini söylerken, bölgeyi kontrol konusunda işaret ettiği yapılanmanın yine PKK/PYD’nin paravan örgütlenmelerinden biri olan sözde Münbiç Askeri Konseyi olması dikkat çekiciydi.</p>
<p><strong>Kandil-Münbiç Derken HDP Öne Çıkarıldı</strong></p>
<p>İşte tam da böyle bir dönemde yani PKK ve PYD’ye karşı mücadelenin yoğunlaştığı bir dönemde seçim propagandalarında öne çıkan bir husus dikkatlerden kaçmadı. Bir kesim tarafından öne çıkarılan bu propagandaya göre “HDP Meclis’e girmeli, bu çerçevede Cumhur İttifakı’nın, özellikle de AK Parti’nin Meclis’te çoğunluğu ­kazanmasının önüne geçilmeliydi.” İlginçti bu söylem. Çünkü bunu söyleyenler içinde kendisini Atatürkçü, milliyetçi olarak tanımlayan insanlar da vardı. Alttan alta aşılanan bir propagandanın etkisinde kaldıkları belliydi ve kendilerine siyaseten daha yakın partilerin değil tam tersine Atatürk ve Türkiye karşıtlığını öne çıkaran HDP’nin meclise girmesini istiyorlardı. Bu savunma iktidara yönelik eleştirileri ile bilinen bazı basın yayın temsilcileri tarafından da gündeme getiriliyordu. Açıklamalarının gerekçesi olarak da “HDP’nin Meclis’e girmesini stratejik olarak değil taktik olarak savunuyoruz” izahı yapılıyordu. İşin ilginç yanı HDP’nin desteklenmesi gerektiğini söyleyen kitlenin büyük çoğunluğunun, açılım süreçlerinde BDP/HDP ile iletişim kurmasından dolayı AK Parti’yi en yoğun eleştiren insanlardan oluşmasıydı. Ne olmuştu, hangi propaganda tekniği uygulanmıştı ki bu insanlar yüz seksen derece denilebilecek bir dönüş yaşamıştı?</p>
<p><strong>Vekâlet Savaşlarının ABD Üssü Kandil</strong></p>
<p>Bu soruya yanıt ararken ilk olarak mercek altına alınması gerekenin Kandil harekâtı olduğu kanaatindeyim. Bunu yaparken de öncelikle Türkiye’nin Irak’ın kuzeyine yönelik bu harekâta neden gereksinim duyduğunu ve harekâtın geçmişini hatırlatmakta fayda olacaktır. ABD’nin Irak’ı işgal ettiği 2003 yılından itibaren bölge adeta doğrudan ülkeler arası savaşın yanı sıra vekâlet savaşlarının da merkezi haline geldi. Vekâlet savaşlarında en önemli enstrüman terör örgütleriydi. Bölgedeki terör örgütlerinin içinde de en güçlü olanların başında, silahlı propaganda eylemlerine başladığı 15 Ağustos 1984’ü baz alırsak yaklaşık 20 yıllık tecrübesiyle PKK geliyordu. ABD’nin, kurulduğu yıllardan itibaren ilişki kurduğu ve 1990’lı yıllarda bu iletişimi stratejik enstrümana çevirdiği PKK’ya ihtiyacı işgal öncesinde daha büyük önem arz etmeye başladı. Çünkü bölge ülkeleri olası işgalin sonuçlarının yıkıcı olacağını öngörüyor, bu nedenle Washington’un bu girişimine karşı durmaya çalışıyordu. Washington ile yıllarca müttefiklik ilişkisinde olan Ankara bile işgal harekâtını desteklemediğinin, farklı çözüm yollarının bulunması gerektiğinin altını çiziyordu. PKK terör örgütü ise tam tersine işgalin kendisine yarayabileceğini öngörüyordu. Bunun en somut örneği, PKK terör örgütünün elebaşılarından örgütün sözde Başkanlık Konseyi Üyesi Mustafa Karasu’nun ABD Dışişleri Bakanlığı’na gönderdiği 21 Ocak 2002 tarihli mektuptaki ifadelerde saklıdır. Karasu mektupta “örgüt olarak işgal harekâtını desteklediklerini, bu harekâtın bölgedeki dengeleri değiştireceğini, bu çerçevede işgal harekâtına her türlü desteği vereceklerini” açıklıyordu. Mektuptaki önemli bir ayrıntı da Karasu’nun, ABD’li heyetlerle yaptıkları görüşmeleri itiraf etmesiydi. İşte bu paragrafta aktardığımız özet gelişmeler sonucunda ABD Irak’ı işgal etti ve bundan en çok faydalananların başında PKK terör örgütü geldi. Terör örgütü elebaşının 1999 yılında yakalanmasının ardından çöküşe giren örgüt, işgal sonrası yeniden kuvvetlendi ve 2004 yılında eylemlerine başladı. ABD’nin 1990’lı yıllar ile birlikte Ortadoğu’yu hedeflemesi ve bu çerçevede özellikle Çekiç Güç üzerinden PKK’yla iletişimini kuvvetlendirmesiyle bölgede bir şey daha gerçekleşti. O da daha önce terör karargâhını Lübnan’ın Bekaa Vadisi’nde oluşturan PKK’nın, bu karargâhı Irak’ın kuzeyine taşımasıydı. Zaten 1980’li yıllardan itibaren burada Barzani ve Talabani güçleri ile iletişimde olan hatta elebaşı Öcalan üzerinden 1982 yılında Barzani ile ortak bir anlaşmaya imza atan örgüt, 1990’larla beraber merkez olarak Irak’ın kuzeyini belirledi. Örgüt 1992 yılında Bekaa Vadisi ve Suriye’deki kamplarındaki karargâhını Kandil Dağı’na taşıdı. Bu dağ özellikle, 2000’li yıllarla birlikte PKK ile birlikte anılır oldu. Bütün yönetimini buraya kuran örgüt Türkiye’ye yönelik çok kanlı saldırıların planlamasını ve talimatlarını buradan gerçekleştirdi. Bu saldırılarda yüzlerce askerimiz, polisimiz, korucumuz şehit olurken yine çok sayıda vatandaşımız da hayatını kaybetti.</p>
<p><strong>Kandil’in Özellikleri</strong></p>
<p>Örgütün çok sayıda kampının bulunduğu ve örgüte büyük korunma imkanı sunan Kandil Dağı’nın coğrafi özellikleriyle ilgili 21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü Uzmanı Erol Başaran Bural enstitünün internet sitesindeki yazısında şu bilgileri aktarıyor: “Kandil Dağı’nın Türkiye’ye olan en yakın kuş uçumu uzaklığı 89,5 km. Türkiye’nin Kandil’e en yakın ili Hakkari’nin uzaklığı ise 120 km. Kandil PKK terör örgütünün yerleştiği genişçe bir bölge. Kandil denince yaklaşık 2.500-3.000 kilometre karelik bir alandan bahsediyoruz. Cudi Dağı’nın yaklaşık 10 katı büyüklüğünde bir alan. Bu alan içerisinde PKK terör örgütünün irili ufaklı 50’ye yakın barınma alanı mevcut.”</p>
<p>Emekli Tümgeneral Ahmet Yavuz da Odatv internet sitesinde 13 Haziran’da yayımlanan yazısında Kandil’le ilgili, “ortasında derin bir vadi, içinde 600 köy bulunan ve binlerce mağara barındıran bir bölge” bilgisini paylaştı. Milliyet Gazetesi yazarı Nihat Ali Özcan da 8 Haziran’da yazdığı yazısında bulunduğu bölgenin durumu ve coğrafya özelliklerinden dolayı Kandil’in terör örgütleri için “güvenli bölge” özelliklerine sahip olduğunun altını çiziyor.</p>
<p><strong>Kandil’in Politik Önemi</strong></p>
<p>Kandil, yıllarca Türkiye’nin gündemini güvenlik bazında hep işgal etti. Cemil Bayık, Murat Karayılan, Mustafa Karasu, Duran Kalkan, Ali Haydar Kaytan gibi terör örgütü elebaşlarının burada bulunması, örgütün ana eğitim kamplarının bu dağda kurulması ve militanların bu bölgeden Türkiye sınırındaki kamplara sevki gibi gelişmelerin yanı sıra, örgütün 2005 yılında temelini attığı KCK terör yapılanmasının da merkezi Kandil oldu. KCK, öteden beri vurguladığımız gibi örgütün devlet yapılanmasını temsil ediyordu. KCK en tepede bulunurken bu örgütlenmeye bağlı PKK Türkiye’ye, PYD Suriye’ye, PÇDK Irak’a ve PJAK da İran’a yönelik eylem örgütlenmeleri oldu. Örgüt politik planlamasını bu bölgede yaptı. Yabancı “heyetleri” bu bölgede ağırladı, Türkiye içindeki siyasi uzantılarını bu bölgeden yönlendirdi.</p>
<p>Günümüz itibariyle hakkında çok şey söylenebilecek Kandil Dağı’na yönelik Türkiye bir harekât yürütmeye başladı. “Kandil’de kimse kalmadı”, “Herkes kaçtı”, “Boş dağları bombalıyorlar” dedikleri yer aslında ABD açısından 26 yıldır bölge ülkelerine yönelik bir saldırı üssü, terör örgütü açısından da bir kale konumundaydı. “Girilemez” zannedilen bölgeye yönelik 10 Mart’ta başlayan harekât tüm ezberleri bozdu. Ancak şunu gözardı etmemek gerekir ki Türkiye Fırat Kalkanı harekâtıyla artık zor gücünü kullanmaya başladığı gibi sınırlarını güvenli hale getirme politikasını da devreye sokmuştu. Yani Irak’ın kuzeyindeki harekât Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı Harekâtı’nın bir devamıydı. Bu harekâtın paniklettiği kesimler aslında sadece PKK ile sınırlı değildi. Büyük Ortadoğu Projesi’nin mimarı, bölgenin terör örgütleri eliyle kaosa sürüklenmesinin müsebbibi, milyonlarca insanın ölümünden sorumlu olan ABD de paniklemişti. Türkiye’nin bölge ülkeleriyle işbirliği yaparak bu harekâtlara girişmesi, ABD’nin bütün planlarının çöpe atılmasına neden olacaktı. Kurdurdukları veya besledikleri terör örgütleri bölgeden temizleniyor, eylem alanları giderek kısıtlanıyordu. Kendi ifadeleriyle “Washington’un bölgedeki tekerlerine çomak sokulmuştu.” ABD bunun üzerine karşı bir harekâta girişti. Zeytin Dalı Harekâtı ve ardından 4 Nisan’da Ankara’da gerçekleşen Türkiye-Rusya-İran devlet başkanları zirvesinden sonra şu hamleleri yaptı:</p>
<p>&#8211; Suriye’nin başkenti Şam’ın Duma bölgesinde henüz kanıtlanamamış bir kimyasal saldırı iddiasıyla 14 Nisan’da Şam’a yönelik saldırı düzenledi.<br />
&#8211; Türkiye’yi Münbiç ve Fırat’ın doğusundan uzak tutmak için Ankara ile temasa geçti.<br />
&#8211; İran’a yönelik ablukayı artırdı. Bu ülkeyle Obama döneminde başlatılan nükleer müzakerelerden çekildi.<br />
&#8211; Rusya’ya karşı Ankara zirvesi öncesinde İngiltere üzerinden “eski Rus ajanı Sergey Skripal’le kızı Yulia’nın Salisbury kentinde zehirlendiği” iddiasıyla diplomatik taarruz yürüttü.<br />
&#8211; Terör örgütü PKK/PYD işgali altındaki Fırat’ın doğusunu koruma görevi amacıyla Suudi Arabistan öncülüğünde bir Arap gücü oluşturma çalışmalarını başlattı. Bu güç aynı zamanda İran’a karşı da kullanılacaktı.</p>
<p>Bütün hamlelerin ortak noktasında, Suriye’deki kaosun devamının sağlanması ve bu ülkenin kuzeyinde Fırat’ın doğusunda kurduğu yapının korunması vardı. Türkiye’nin Irak’ın kuzeyindeki harekâtına da yüksek perdeden ses çıkaramadı. Bu nedenle “ABD PKK’nın temizlenmesine onay verdi” yönünde yorumlar yapıldı. Aslında sürpriz bir gelişme değildi bu.</p>
<p>Çünkü Türkiye Zeytin Dalı Harekâtı’yla ABD’nin koridor planını paramparça ederken, Amerikalıların Şubat ayında ilginç bir teklifi gündeme bomba gibi düşmüştü. Hatırlanacağı üzere Milli Savunma Bakanı Nurettin Canikli’nin ABD Savunma Bakanı Jim Mattis ile NATO toplantısı çerçevesinde Brüksel’de yaptığı görüşmede Amerikan tarafı Türk muhataplarına “YPG(PYD) ile PKK’yı ayırıp savaştıralım” önerisini yapmıştı. Yani PYD/YPG için PKK’yı bile gözden çıkaracaklarının işaretini vermişlerdi. Türkiye ise Fırat’ın doğusunun temizlenmesi konusundaki kararlılığını sürdürmüştü. Mesele biraz da bu çerçeveden ele alındığında ABD’nin kuvvet yığınağı için seçtiği bölgenin Kandil olmadığını görüyoruz.</p>
<p><strong>HDP Yeniden Sahnede</strong></p>
<p>İşte tam da bu dönemde HDP’nin öne çıkarılmaya başlanması dikkat çekti. Meskun mahal operasyonları süreciyle başlayan ve 15 Temmuz ardından da tüm terör örgütlerini hedef alan sert politika bu partiyi olumsuz etkilemiş, gücü kırılmıştı. Elbette siyaset fikirleri söyleme arenasıydı ancak bu partinin çok sayıda yetkilisinin ve yöneticisinin terör örgütü PKK ile ilişkisi yönündeki bazı bulgular ve bilgiler hiç de küçünsenecek gibi değildi. Hendek ve barikat mücadelesindeki söylemlerin yanı sıra “PKK sizi tükürüğüyle boğar”, “Biz sırtımızı YPG’ye dayadık”, “(Koruculara yönelik) o keleşleri size çevirmesini iyi biliriz” türünden tehditler de unutulmayacak türdendi. Ne olmuştu da bu parti 24 Haziran seçimleriyle beraber yeniden sahneye çıkarılmıştı? Türkiye’deki seçimleri, meydanlarda ve televizyonlarda söylenenleri, sürdürülen harekâtları, bölgeye etkisi bulunan başkentlerin hamleler yapbozunu birleştirmeye çalışıp, ortaya çıkan resmi yorumladığımızda HDP’nin bu parlatılma sürecini, “PKK’nın silahlı olarak pasifize edilmesi, ancak bölücü/yıkıcı politikalarının HDP üzerinden topluma enjekte edilmesi” parçası olarak değerlendirmek uzak ihtimal gibi görünmüyor. Peki bu sonuca nereden varıyoruz? Dediğimiz gibi bir yapboz birleştiriyoruz ve bu yapbozun HDP bölümünün parçaları bize bu fotoğrafı sunuyor. Bu parçaları aktarmak için önce HDP’nin kuruluş sürecine gitmek gerekiyor. HDP’nin kuruluş süreci nasıl başladı? Hangi amaçla bu yapı oluşturuldu? Perde arkasında kimler vardı? Kurulduktan sonra hamleleri neler oldu? Bu ve benzer birçok soruya geçmişe yapacağımız yolculukta yanıt vermeye çalışacağız.</p>
<p><strong>PKK’nın Siyasallaşması</strong></p>
<p>1990’ların başında şehir merkezlerine yönelik ilk kalkışmasını yapan terör örgütü, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin konsept değişikliği neticesinde 1993-94’ten itibaren silahlı olarak ezilmeye başladı. Hatta teröristbaşı Abdullah Öcalan, İmralı’da yargılandığı davanın, 31 Mayıs 1999 tarihli birinci duruşmasında örgütün yenilgisini şu sözlerle itiraf etmişti: “1993-1994 yıllarında Türkiye’nin gücü beni silip süpürdü.Bu bana bir ikazdır. PKK kötü kullanılmıştır.” Önce yurt içinde sonrasında da sınır ötesinde etkili operasyonlar yapıldı. Bu operasyonlarla Türkiye, Irak’ın kuzeyini “cephe gerisi” olarak gören terör örgütüne “hiçbir yer güvenli değil” mesajı vermişti. PKK elebaşının Türkiye’nin zor gücünü sahaya sürme kararlılığıyla Suriye’den çıkartılıp Kenya’da paketlenmesi sonucu Türkiye’ye getirilmesi süreci, meselenin bir başka boyuta evrilmesine neden oldu. Bu evrilme sürecinde Öcalan’ın yakalanıp yargılandığı yıl olan 1999’da başlayan AB süreci etkili oldu. Zaten ABD politikalarına yön veren RAND Corporation gibi “düşünce” kuruluşları daha 1990’larda bu politikanın yani PKK’nın bölücü/yıkıcı taleplerinin siyasallaştırılmasının altyapısını hazırlamışlardı. Buna AB süreci de eklenince, bu güçlerin taleplerinin PKK’nın talepleriyle neredeyse bire bir örtüşmesi dikkat çekiciydi. Ancak bir sorun vardı:<br />
PKK bir terör örgütüydü ve bu taleplerin silah kullanmayan bir yapı tarafından gündeme getirilmesi gerekiyordu. İşte terör örgütünün siyasi uzantıları bu dönemlerde öne çıkmaya başladı. 1991’de Erdal İnönü başkanlığındaki SHP ittifakıyla gündemimize giren etnik Kürt milliyetçisi siyasal partiler, 2000’lerle birlikte Batı dünyasının gözdesi haline geldi. Türkiye’ye gelen bazı Amerikalı ve Avrupalı üst düzey yetkililer, Türkiye Cumhuriyeti’nin başkenti Ankara’nın yanı sıra mutlaka Diyarbakır’a veya bir başka Güneydoğu kentine uğrar oldu. Bu kentimize adeta ikinci başkent görüntüsü veriliyordu. Batı dünyasının önemli isimleri, 1990’da Halkın Emek Partisi’yle (HEP) başlayan, Özgürlük ve Demokrasi Partisi (ÖZDEP), Demokrasi Partisi (DEP), Halkın Demokrasi Partisi (HADEP), Demokratik Halk Partisi (DEHAP), Özgür Parti’den Demokratik Toplum Partisi’ne (DTP), Barış ve Demokrasi Partisi (BDP) adlarıyla boy gösteren siyasi parti yetkililerini, yerel yöneticileri dinledi, onlara “tavsiyeler” sundu. Bu tavsiyelerin ne olduğunu, 2005 yılında DEHAP Batman İl Başkanı olan Mehdi Öztüzün şu şekilde açıklamıştı: “ABD Heyetleri gelip bizimle görüşüyorlar. Bize ‘Ayrı yönlerinizi ön plana çıkarın. Barzani’yi kabullenin’ diyorlardı. Gerekli önlemler alınmazsa Türkiye ikinci Yugoslavya olur.”</p>
<p><strong>Çatı Partiyi Teröristbaşı Ortaya Attı</strong></p>
<p>DSP-MHP-ANAP hükümetleri döneminde başlayan AB süreci, AK Parti döneminde 2015’e kadar çeşitli adlarla sürdürülen süreçler, bu siyasal kanadı zayıflatmadığı gibi güçlendirdi adeta meselenin siyasi muhatabı haline getirdi. Silahlı muhatap ise PKK olmuştu. Yazımızın başında aktardığımız ABD’nin Irak’ı işgal sürecinde, PKK elebaşısı aynen bir RAND Corporation raporunda eski CIA ajanı Paul Henze’nin önerdiği gibi federalizm formülünü buldu. Bu formül çerçevesinde örgütün sözde devlet yapılanması olan KCK kuruldu. Amaç Türkiye, İran, Irak ve Suriye’de federal kazanımlar elde etmek, KCK üzerinden de konfederal bir yönetim kurmaktı. Sözünü ettiğimiz partiler faaliyet yürüttükleri dönemde bu yapının bütün talimatlarını uyguladılar. Örneğin KCK “ana dil eylemleri” talimatı verir, ardından bu siyasal yapılar Güneydoğu Anadolu’da bu yönde eylemler, açıklamalar, gösteriler yapardı. Ancak bu siyasal partilerin bir sorunu vardı ve bu sorun büyük planı engelliyordu: Bu partiler sadece Kürt kökenli yurttaşları hedefleyen bir siyaset izliyordu. Oysa büyük plan tüm Türkiye’yi hedef alıyordu. Büyük planı devreye sokarak PKK terör örgütünün ana taleplerini içeren söylemler, daha genele hitap eden bir parti tarafından dile getirilmeliydi. İşte Öcalan KCK hamlesinden sonra bir hamle daha yaptı: “Türk solunu da içine alan bir çatı partisi.”</p>
<p><strong>Hedef Ulus Devletin Yıkımı</strong></p>
<p>2010 yılının Mart ayında avukatlarıyla yaptığı bir görüşmede şu ifadeleri kullandı: “Bütün sol demokratik partiler, bir çatı altında birleşebilirler. BDP de bu çalışmalara ciddi yaklaşabilmelidir. Eğer bu birliktelik sağlanırsa yüzde 10 barajı rahatlıkla geçilebilir. Bu baraj bir kere aşılırsa muazzam bir güç ortaya çıkar. Bütün anti demokratik yasaları, kurumları, uygulamaları süpürür.” Öcalan’ın anti-demokratik yasalar, kurumlar, uygulamalar ifadesiyle kastettiği Türkiye Cumhuriyeti’nin ulus devlet niteliğiydi. Zaten KCK’yı ayrıntılı bir şekilde anlattığı kitaplarında da hedeflerinin “ulus devleti yıkmak” olduğunu detaylı bir şekilde anlatmıştı. İşte bu hedefi yıllarca avukatları aracılığıyla örgüte ve siyasi uzantılarına aktardı. Son olarak 2012 yılı sonunda başlayan ve 2015 yılı Temmuz ayında sona eren Çözüm Süreci döneminde sözü edilen çatı partinin kuruluş adımları atıldı. Bu süreçte Öcalan ile dönemin BDP yetkilileri Selahattin Demirtaş ve Pervin Buldan arasında 24 Haziran 2013 tarihinde yapılan görüşmede şu diyalog yaşanıyor:</p>
<p><em>Öcalan: Olağanüstü HDP Kongresi yapılabilir. Yeni baştan örgütlenebilirler. ESP falan çalışmak istiyorlar mı?</em><br />
<em> Heyet: Evet ESP, SDP, EMEP falan çalışmak istiyorlar ancak partiler arası rekabet genişlemeyi zorluyor.</em><br />
<em> Öcalan: (&#8230;) Alevi, kadın, Türk, Çerkez demeden herkes girmelidir. Gerekirse milletvekilleri genel partide birleşebilirler. Öneri olarak söylüyorum: Taksim sonrası (Gezi olayları) rüzgardan da yararlanıp zamanın ruhuna uygun bir şekilde yeni parti olarak çıkış yapabilirler.</em><br />
<em> Yine teröristbaşı, Demirtaş-Buldan ikilisiyle yaptığı 17 Ağustos 2013 tarihli görüşmede şu talimatları veriyordu:</em><br />
<em> “ESP, BDP, EMEP, Yeşiller, Müslümanlar, feministler, çevreciler hepsi olsun. (&#8230;) İstediğiniz kadar hidrojen ve oksijeniniz olsun. İki hidrojen bir oksijen bir araya getirmezseniz su olmaz. HDP’yi bunun için önerdim.”</em></p>
<p>İşte bu gelişmeler ekseninde HDP’nin kuruluş süreci nihayete erdi ve parti 27 Ekim 2013 tarihinde resmi olarak kuruldu. Bu dönem ilginç bir şekilde FETÖ’nün de harekete geçtiği zamanlara denk gelmektedir. Sonrasında Ayn el Arap’taki PYD-DEAŞ terör örgütlerinin çatışması sonrasında Türkiye’de 6-8 Ekim 2014 olaylarından tutun da meskun mahal operasyonları sırasında hendek/barikat kuran PKK’lılara desteğe kadar HDP’yi her yerde gördük. Ancak burada dikkat çeken şu oldu: Bu parti içinde artık kendilerini “Türkiye Solu” olarak adlandıran kesimler de vardı. Türkiye’nin perde arkasında ABD’nin olduğu PKK, PYD, DEAŞ, FETÖ örgütleriyle verdiği terör mücadelesinde HDP hep karşı safta oldu. Bunu yaparken eski tabanı olan “gariban Kürt”ten çok Türkiye’de yıllarca “Beyaz Türk” olarak adlandırılan çevrelerin desteğini alması dikkat çekiciydi. Gerekçe olarak “Türkiyelileşme” öne sürülse de yaşananlar daha çok “ABD ve desteklediği PKK’nın bölünme taleplerinin sayısı az ama etkisi büyük bu kesimin desteğiyle tüm Türkiye’ye dayatılmasına”<br />
benziyordu. Çünkü tekrar özetleyecek olursak;</p>
<p>&#8211; ABD, 1990’larda Ortadoğu politikaları çerçevesinde Türkiye’de “Kürt meselesi” üzerinden federalizm politikasını yürürlüğe soktu. Bu kapsamda PKK ile ilişki kurdu. Örgütü de kendi yörüngesine soktu.<br />
&#8211; AB süreciyle beraber PKK uzantısı siyasal hareket Batı dünyasıyla iletişimini kuvvetlendirdi. AB’nin Türkiye’den talep ettikleriyle PKK terör örgütünün talepleri arasındaki benzerlik dikkat çekiciydi.<br />
&#8211; Siyasallaşan örgüt, sözde devlet örgütlenmesi KCK’nın kuruluşu sonrasında etkisini artırdı. PKK KCK’nın silahlı gücüyken, uzantılı partiler siyasi kanadı temsil eder oldu.<br />
&#8211; ABD baskısı ve “iyi şeyler olacak” denilerek topluma sunulan açılımlar bu siyasallaşmaya katkı yaptı.<br />
&#8211; Politik olarak tüm Türkiye hedeflendiği için sadece etnik bir Kürt partisi bu hedefe hizmet etmeyecekti. Bu çerçevede çatı partisi formülü İmralı üzerinden devreye sokuldu.<br />
&#8211; HDP, kuruluşunu İmralı ve Kandil hattıyla sürekli istişare ederek tamamladı.<br />
&#8211; Türkiye’ye yönelik terör saldırılarında HDP bu sefer sözde Türkiye’yi savunan sol örgütleri de yanına alarak kalkan görevi yaptı.</p>
<p>Önceki satırlarda bir yapbozdan bahsetmiştik. İşte o yapbozda HDP, sıkışan ABD’nin adeta can simidi haline geldi. PKK’yı bile koruyamayacak boyuta gelen ve Türkiye’ye “PYD/YPG ile PKK’yı ayrıştırıp, çatıştırabiliriz” noktasına gerileyen ABD’nin siyasi planlarını bu parti üzerinden ve “Tayyip Erdoğan karşıtlığı” söylemiyle tüm muhalefet tabanına yayması doğal olarak bu değerlendirmeyi öne çıkarıyor. Bu siyasal taarruzda hiçbir zaman emekçi/gariban Türk-Kürt kitlesini önemsememiş olan “Beyaz Türk” denilen liberal kesimler, yanlarına 24 Haziran seçimleri öncesinde Erdoğan karşıtlığı üzerinden Atatürkçü kesimi de eklemlemeyi başardılar. Atatürkçü kesimin binlerce şehidin katilini “Başkan Apo’nun heykelini dikeceğiz” diyerek kutsayan bir zihniyetin peşine takılması, akıl tutulmasıyla açıklanacak boyutu çoktan aştı ve ülkenin bekası açısından çok tehlikeli bir siyasal planın uygulanmasına dönüştü. HDP’nin Meclis’e girmesini bu bilgilerle değerlendirirsek, önümüzdeki dönemdeki tartışmaların merkezinin ne olacağını da öngörmekte zorlanmayız.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/cumhurun-kemalat-donemi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sosyolog Dr. Emin Yaşar Demirci’den Yörünge’ye Açıklamalar</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/sosyolog-dr-emin-yasar-demirciden-yorungeye-aciklamalar/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/sosyolog-dr-emin-yasar-demirciden-yorungeye-aciklamalar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Adil GÜLMEZ]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 30 Jun 2018 22:39:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[10. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Adil Gülmez]]></category>
		<category><![CDATA[Emin Yaşar Demirci]]></category>
		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[Seçimler]]></category>
		<category><![CDATA[Temmuz 2018]]></category>
		<category><![CDATA[türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye'nin Geleceği]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=2331</guid>

					<description><![CDATA[Sosyolog Dr. Emin Yaşar Demirci’den Yörünge’ye Açıklamalar: “Seçmen Türkiye’nin Geleceğini Onayladı” 24 Haziran seçimlerinde Türkiye’nin geleceği oylanmıştır ve Türkiye’nin geleceği onaylanmıştır. Ben 100 yılın seçimi yerine 200 yılın seçimi diyorum. Osmanlı modernleşmesinden beri evrimleşen parlamenter siyasal sistemin yerine başkanlık sitemi getirilmektedir. Bu kendi başına radikal bir dönüşümdür. Bu dönüşümün ince ayarları ile sistemin tam olarak yerleştirilmesi zaman alacak olsa da dönüşümün kendisi gerçekleşmiştir. Türkiye’nin kaderini belirleyecek bir seçim sonrasında bu seçimin önemini ve sonuçlarının nasıl okunması gerektiğini Sosyolog Dr. Emin Yaşar Demirci’ye sorduk. İbn Haldun Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Öğretim üyesi olan Sayın Demirci, seçim sonuçlarını ve gelecek öngörülerini Yörünge’ye değerlendirdi. Seçmen Beka Sorununu Gördü 24 Haziran seçimlerine içte ve dışta vatandaşların yoğun ilgi göstermesini hangi parametrelerle açıklayabiliriz? Ülkemizde siyasi katılım her zaman yüksek olmuştur ve nadiren %80’nin altına düşmüştür. Bu seçimlerdedeki katılım %87’yi aşan bir oranla önceki seçimlerdeki katılım oranının üzerinde gerçekleşmiştir. Detaya girmeden açıklamak gerekirse bu durum demokratik sistemin ve demokrasi kültürünün toplum hayatımızda güçlü bir karşılığı olduğuna ve millet iradesinin meclise yansıması açısından ülkemizdeki seçimlerin demokratik meşruiyetine işaret etmektedir. Yine bu son seçimdeki katılım oranının ayrı bir anlamı da vardır. Özellikle son üç yılda her yıla bir seçimin düştüğü, neredeyse seçim yorgunu haline gelmiş bir ülkede bu düzeyde &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Sosyolog Dr. Emin Yaşar Demirci’den Yörünge’ye Açıklamalar:<br />
<strong>“Seçmen Türkiye’nin Geleceğini Onayladı”</strong></p>
<p><strong>24 Haziran seçimlerinde Türkiye’nin geleceği oylanmıştır ve Türkiye’nin geleceği onaylanmıştır. Ben 100 yılın seçimi yerine 200 yılın seçimi diyorum. Osmanlı modernleşmesinden beri evrimleşen parlamenter siyasal sistemin yerine başkanlık sitemi getirilmektedir. Bu kendi başına radikal bir dönüşümdür. Bu dönüşümün ince ayarları ile sistemin tam olarak yerleştirilmesi zaman alacak olsa da dönüşümün kendisi gerçekleşmiştir.</strong></p>
<p><em>Türkiye’nin kaderini belirleyecek bir seçim sonrasında bu seçimin önemini ve sonuçlarının nasıl okunması gerektiğini Sosyolog Dr. Emin Yaşar Demirci’ye sorduk. İbn Haldun Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Öğretim üyesi olan Sayın Demirci, seçim sonuçlarını ve gelecek öngörülerini Yörünge’ye değerlendirdi.</em></p>
<p><strong>Seçmen Beka Sorununu Gördü</strong></p>
<p><strong>24 Haziran seçimlerine içte ve dışta vatandaşların yoğun ilgi göstermesini hangi parametrelerle açıklayabiliriz?</strong></p>
<p>Ülkemizde siyasi katılım her zaman yüksek olmuştur ve nadiren %80’nin altına düşmüştür. Bu seçimlerdedeki katılım %87’yi aşan bir oranla önceki seçimlerdeki katılım oranının üzerinde gerçekleşmiştir. Detaya girmeden açıklamak gerekirse bu durum demokratik sistemin ve demokrasi kültürünün toplum hayatımızda güçlü bir karşılığı olduğuna ve millet iradesinin meclise yansıması açısından ülkemizdeki seçimlerin demokratik meşruiyetine işaret etmektedir. Yine bu son seçimdeki katılım oranının ayrı bir anlamı da vardır. Özellikle son üç yılda her yıla bir seçimin düştüğü, neredeyse seçim yorgunu haline gelmiş bir ülkede bu düzeyde bir katılımın gerçekleşmiş olmasının üzerinde durulmalıdır. Bu seçimlerde seçmen kendisine vaat edilenler arasından bir tercih yapmamış, ülkenin içinde bulunduğu iç ve dış tehditler karşısında yaşanan beka sorununa sahip çıkmıştır. Yurt dışında yaşayan vatandaşlarımız arasındaki yüksek katılımı da bununla izah edebiliriz. Yurt dışı vatandaşlarımızın ülkelerinin beka sorununa sahip çıkmalarının ve geleceğinde söz sahibi olmak istemelerinin üzerinde de ayrıca durulmalıdır.</p>
<p><strong>Sistemin Radikal Dönüşümü</strong></p>
<p><strong>Bu seçimlerinin Türkiye ve Dünya açısından önemi nedir? Bazıları bu seçim için 100 yılın seçimi diyorlar.</strong></p>
<p>24 Haziran seçimlerinde Türkiye’nin geleceği oylanmıştır ve Türkiye’nin geleceği onaylanmıştır. Ben 100 yılın seçimi yerine 200 yılın seçimi diyorum. Osmanlı modernleşmesinden beri evrimleşen parlamenter siyasal sistemin yerine başkanlık sitemi getirilmektedir. Bu kendi başına radikal bir dönüşümdür. Bu dönüşümün ince ayarları ile sistemin tam olarak yerleştirilmesi zaman alacak olsa da dönüşümün kendisi gerçekleşmiştir. 24 Haziran seçimlerinin dünya için önemini büyük güçlerin Türkiye üzerine kurdukları planların çökmesi olarak anlayacak olursak “büyük güçlerin bir kez daha başarısız olduklarını” söyleyebiliriz. Ama bu eşyanın doğasında olan bir durum. Burada durmayacakları kesin. Ancak her defasında başarısız olmaları da kaçınılmaz. Esas olan, dünyanın geri kalanı için olumlu bir anlamı ve önemi var mıdır sorusudur ki bu sorunun cevabı yeni sistem içerisinde ülkemizi nereye getirebileceğimize bağlıdır. Bu hususta olumlu konuşabildiğimiz ölçüde 24 Haziran seçimlerinin, egemenler dışındaki dünya için de bir anlamı olduğunu söyleyebileceğiz.</p>
<p><strong>Liderlerin propaganda sürecinde kullandıkları seçim dilini nasıl buldunuz? Kullanılan iletişim argümanlarını da göz önüne aldığımızda her şey yolunda gitti diyebilir miyiz? Liderlerin ve partilerin propaganda performanslarını değerlendirebilir misiniz?</strong></p>
<p>Hızlı ve kısa süren bir seçim dönemi yaşadık. İyi de oldu. Zaman zaman sertleşse de üslup geçmişe kıyasla daha makuldu. Aynı şeyi sosyal medya platformları için söyleyemeyeceğim. Sosyal medyanın dili son derece saygısız, üslüpsuz, hiç bir kuralı ve kutsalı olmayan ahlaksız bir dildi. Gelecekte bu dilin nereye evrileceğini kaygıyla izliyorum. Liderlerin ve partilerin performansları sonuçlarda kendi göstermekte. Sayın Cumhurbaşkanı bu hususta rakipsiz olduğunu bir kez daha teyit etti. Muharrem İnce’nin performansını da yabana atmamak gerek. Bu seçimler siyasi hayatımıza yeni bir lider kazandırdı. Kılıçdaroğlu’nun günleri sayılı diyebiliriz.</p>
<p><strong>Seçimlerde sandıktan çıkan sonucu belirleyen unsurlar sizce nelerdir?</strong></p>
<p>Seçim vaatlerinin sonuçlar üzerindeki etkisinin asgari olduğunu düşünüyorum. Belki bu konuda bir alan çalışması yapmak ve seçim vaatlerinin tercihler üzerindeki etkisini ölçmekte fayda var. Sonucu belirlemede vaatlerden ziyade partilerin gelecek için çizdikleri vizyon daha etkili oldu. Zaman zaman geçmişi, onun olumsuzluklarını hatırlatmaya çalışan tartışmalar olduysa da bunun seçmen nezdinde çok fazla karşılığı olduğunu düşünmüyorum. Kısaca partilerin gelecekle ilgili vizyonları yarıştı ve bu hususta en inandırıcı olan ise ipi göğüsledi.</p>
<p><strong>25 Haziran’da Türkiye artık yeni bir sisteme geçiyor. Yeni sistemle demokrasi kültürümüz daha da artacak diyebilir miyiz?</strong></p>
<p>Bu biraz da bizim demokrasiden ne anladığımız, ondan ne beklediğimizle ilgilidir. En başta şu hususu hatırlatmakta fayda var: Demokrasi mükemmelin değil, mümkünün sistemidir. Demokrasiyi önemli kılan da bu eksikliğidir. Bu eksik sistemin içinde yaşamaya, yaşatmaya çalıştığımız mükemmellerimizle mümkünü yakalamaya çalışırız. Bunu kabullendiğimiz, içselleştirdiğimiz oranda da demokrasi kültürümüz daha çok gelişir. Yeni sistemin ince ayarlarıyla daha köklü bir demokrasi kültürü geliştirebiliriz.</p>
<p><strong>İttifakların Geleceği</strong></p>
<p><strong>İttifakların geleceği ne olacak? Seçim sürecindeki ittifaklar, koalisyonlara evrilebilir mi?</strong></p>
<p>İttifaklar konusunda biraz farklı düşünmekteyim. %10 barajının zorunlu bir sonucu olarak ortaya çıkan ittifaklar barajı anlamsız kılmıştır. Barajın olmadığı bir seçim sistemi olsaydı tablo bugünkünden daha farklı olmazdı. Hatta daha olumlu bir tablo ile karşılaşabilirdik. En başta seçim başında kurulan ittifakla iktidarın eli önceden bağlanmazdı. İktidar, seçim sonrasındaki muhtemel ittifak imkanlarıyla kendisine daha geniş bir manevra alanı kurabilirdi. Ben ittifakı iktidarın önündeki en önemli problem alanı olarak görmekteyim. İnşallah yanılırım.</p>
<p><strong>Seçim meydanları 24 Haziran’dan sonraki Türkiye için nasıl mesajlar verdi? Meydanların dilinden akıllarda kalanlar sizce nelerdir?</strong></p>
<p>Muhalefetin seçim dili karşıtlık ve red üzerine kurulu olduğu için akılda kalan bir mesajı olduğunu düşünmüyorum. Vaatlerin seçmen üzerinde çok fazla etkisi olmadığını daha önce söylemiştim. Önemli olan iktidarın nasıl bir gelecek vizyounu çizdiği ile ilgilidir. Bu hususta inandırıcı olduğu ölçüde de başarılı oldu.</p>
<p><strong>Anket Şirketleri Temenni Satıyor</strong></p>
<p><strong>Seçim öncesi açıklanan anket sonuçlarını, sandık sonuçlarıyla karşılaştırdığımızda neler söyleyebiliriz? Neden Türkiye’de tahminleri tutmayan anket şirketleri kepenk indirmiyor?</strong></p>
<p>Bu seçimler söz konusu olduğunda, anketlerin pek yanıldığı söylenemez. Şu an önde gelen araştırma şirketlerinin sonuçlarına bakıyorum oldukça isabetli tahminler yapmışlar. Bu biraz da geçmişten ders almalarından, daha temkinli davranmalarından kaynaklanıyor. Tabii sonuçlar konusunda muhteşem şekilde yanılmakta ısrar eden araştırma şirketleri de var. Ancak onlar tahmin yapmıyorlar, temennide bulunuyorlardı ki işin başından beri onları tanıyor biliyoruz. Kepenk kapatmıyorlar çünkü müşterilerine tahmin değil temenni satıyorlar. Temenniler üzerinden maniplasyon satıyorlar. İşleri ve işlevlerı farklı.</p>
<p><strong>Bazı dinî çevreler, cemaatler ve mütedeyyin siyasi oluşumların bu seçimlerde Ak Parti’ye özellikle mesafeli durmalarını nasıl açıklayabilirsiniz?</strong></p>
<p>Mütedeyyin cevrelerin, cemaatlerin neden AK Parti’ye mesafeli durduklarını bilmem mümkün değil. Araştırmak gerekir. Ancak bu mesafenin aslında olumlu bir şey olduğunu düşünüyorum. Din söz konusu olduğunda Hz. Ali’ye atfedilen şu sözü hatırlarım: “Ulemanın makbulü ümeraya uzak durandır, ümeranın makbulü ise ulemaya yakın olandır.” Ben mezkur çevrelerin siyasi iktidarlara her zaman bir dirsek mesafesinde durmaları gerektiğini düşünürüm. Bu onları daha özgür ve daha sivil kılacaktır. İkdidarlara karşı takınılan mesafeli tutum ise bu çevrelerin birbirlerine olan mesafelerini azaltacaktır.</p>
<p>Seçim sonuçları gösteriyor ki seçimden önce öngörülen partiler arası oy kaymaları pek gerçekleşmedi. İYİ Parti’nin MHP’nin oylarından çoğunu alacağı iddia ediliyordu. Sonuçlar itibarıyla pek böyle gözükmüyor. Seçimlerde hangi parti hangi partiden oy devşirdi sizce?</p>
<p>Seçim sonuçları detaylı olarak incelenmeden bu hususta değerlendirme yapmak doğru olmaz. Ancak sonuçlara kabaca bakacak olursak partiler arasında büyük kaymalar olmadığı görünüyör. İYİ Parti’nin MHP’den, beklenen ölçüde olmasa da bir miktar oy devşirdiği söylenebilir. AK Parti’den İYİ Parti ve MHP’ye, MHP’den İYİ partiye, CHP’den İYİ Parti ve HDP’ye sınırlı oy kaymaları olduğu söylenebilir. Ancak bunlar afaki iddialar olur. Oy kaymalarının hangi ölçü ve ölçekte olduğunun ayrıca araştırılması gerekir.</p>
<p><strong>Demokrasi Şöleni</strong></p>
<p><strong>Bu seçimlerde Türkiye olarak tüm dünyaya örnek olacak bir demokrasi şöleni yaşadığımız/yaşattığımız söylenebilir mi?</strong></p>
<p>Seçimler büyük bir olgunluk içinde geçti. Kayda değer bir olay meydana gelmedi. Seçim sonrası tartışmalar da aynı olgunlukta devam ediyor. En büyük rakip konumundaki Sayın Muharrem İnce, büyük bir olgunlukla yenilgiyi, kabul etmiş, seçim süreci ve sonuçların meşruiyetinin tartışılmasına fırsat vermemiştir. Seçim sonrası kutlamalarda aynı olgunluk ve nezaket içinde gerçekleşmiştir. Sayın Cumhurbaşkanımızın gerek İstanbul’da gerekse Ankara’da halka hitaplarında kullandığı üslup son derece dikkatli ve kuşatıcı olmuştur. Kısaca bir ülkenin kaderini belirleyecek bir seçim huzur ve barış içinde gerçekleşmiştir. Aynı derecede kader belirleyici nitelikte bir seçim ve sonucu herhangi bir batı ülkesinde bile bu kadar olgunlukla karşılanmazdı. Halkımız ve ülkemizle bu hususta gurur duyabiliriz. Bu ülkede demokratik kültür herhangi bir batılı gözlemcinin algılayabildiğinin ötesinde yerleşmiş ve kök salmıştır.</p>
<p><strong>Beka Sorunu</strong></p>
<p><strong>Erken seçimin gerekçesi olarak gösterilen Türkiye Cumhuriyeti’nin bekası sorunu sandık sonuçlarına bakarak halkımız tarafından anlaşılmış diyebilir miyiz?</strong></p>
<p>Bu ülkenin son bir yılı, son iki yılı, son üç yılı, bunu 2012 yılına kadar geri götürebiliriz, hep olağanüstülükler içinde geçmiştir. 2012 yılında devletin kılcal damarlarına kadar nüfuz etmiş çetenin ilk başkaldırışı ile başlayan süreç, ülkeyi aynı çetenin darbe girişimine kadar götürmüştür. Bu darbe girişimi bize ne büyük badireler içinden geçtiğimizi bütün çıplaklığı ile göstermiştir. Bir an durup düşünelim: Allah korusun, darbe girişimi amacına ulaşsaydı bugünkü halimiz ne olurdu? En iyimser ihtimalle ülke bir kaç parçaya bölünür, tarafların birbirleri ile muhtemel çatışmalarını bahane eden dış güçler duruma müdahale ederler, yaratılan fiili durumun ardından ülkenin en zengin, gelişmiş bölgeleri batı ile bütünleştirilirken geri kalan bölgeleri ise kendi aralarında didişen çatışma kuşağına dönüştürülürlerdi. Tam bir kâbus hali ki bu aslında en iyimser senaryo. Maazallah darbe girişimi başarıya ulaşmış olsaydı bu iyimser senaryodan daha kötüsü başımıza gelebilirdi. Yıllar sürecek korkunç bir iç savaş girdabında milyonlarca insanımızı kaybedebilirdik. Gidecek yeri olmayan on milyonlar ise mülteci bile olamazlardı. 15 Temmuz sabahı bu ülke böyle bir felaketin eşiğinden dönmüş, kâbustan uyanmıştır. O yüzden 15 Temmuz şehitleri ve gazileri hakkındaki duygularımıza ancak Mehmet Akif’in mısraları tercüman olabilir: “Bedr’in arslanları ancak bu kadar şanlı idi”. Onlar Bedr’in, Çanakkale’nin, Milli mücadalenin arslanlarının bilinciyle ülkenin kaderine sahip çıkarak bizi bir felaketin eşiğinden kurtarmıştır. Bu bir tesadüf değildir. Bu ülke halkının sahip olduğu tarih bilincinin bir tezhürüdür. Bu bilinç Bedir’de, Çanakkale’de, Milli mücadelede olduğu gibi zor zamanlarda tezahür ederek kendi geleceğine sahip çıkar. Seçimlerde tercihlerimizi bu tarihi bilincin rehberliğinde gerçekleştirdik.</p>
<p><strong>24 Haziran seçimlerinde oy kaybına uğrayan partilerin kaybetme nedenleri nelerdir? Buna karşılık oy sayısını artıran partilerin cumhurbaşkanı adaylarının oylarını artırma sebepleri nelerdir?</strong></p>
<p>Bu soruyu bir önceki soruya ve cevabına geri dönerek cevaplamaya çalışayım. Bu seçimin iki galibi var. Sayın Cumhurbaşkanı ve Devlet Bahçeli. Bu iki ismi öne çıkaran husus 15 Temmuz sonrası ülkenin maruz kaldığı tehditleri zamanında algılamaları ve ortak bir tepki geliştirebilmeleridir. Devletin ve ülkenin maruz kaldığı tehditler karşısında her iki siyasi lider, aralarında daha önce var olan rekabeti bir kenara bırakarak bir araya gelebilmişler, ortak bir politika geliştirebilmişlerdir. Diğer partiler ise bu konuda yeterince hassasiyet gösterememiş, siyasi rekabetleri yüzünden FETÖ tehdidi karşısında net bir tavır gösteremeyerek zaafiyete düşmüşlerdir. Kanaatim odur ki memleketin beka sorunu karşısında yeterli hassasiyet gösterilmesi durumunda diğer partiler de daha iyi bir sonuç elde edebilirlerdi.</p>
<p><strong>İttifakların Faydaları ve Zararları</strong></p>
<p><strong>Seçim öncesi gerçekleştirilen ittifaklar ve sandıktan çıkan sonuçlar gözü önüne alındığında parlementoda koalisyon oluşumları gerçekleşebilir mi? Yeni oluşacak parlamentoda Ak Parti, milletvekili sayısı açısından sorunlar yaşayabilir mi? Önümüzdeki günlerde kurulacak kabinede Milliyetçi Hareket Partisi’ne mensup yeni bakanların görev alacağı söylenebilir mi?</strong></p>
<p>İttifaklar konusundaki düşüncemi önceki sorulardan birinde açıklamıştım. İttifaklar yerine ittifaklara ihtiyacın olmayacağı barajsız bir seçim sistemini tercih ederim. Sebebine gelince: Öncelikle seçim öncesinde kurulacak ittifaklar, seçim sonrasında iktidar olmaları durumunda tarafları birbirlerine mecbur kılmaktadır. İttifak yapan tarafların her zaman uyum içinde çalışacağını kimse garanti edemez. Bunun yanında seçim öncesi ittifaklar tarafların birbirlerine karşı bloklaşmalarına ve sertleşmelerine yol açar. Oysa barajsız bir sistemde taraflar birbirlerini muhtemel bir iktidar ortağı olarak göreceğinden üsluplarında daha makul ve yapıcı tavır geliştireceklerdir düşüncesindeyim. Tabii bu ideal bir durumdur ki olaylar çoğu zaman ideal duruma göre gelişmezler. Kısaca bu husustaki düşüncelerimde yanılma ihtimalinin yüksek olduğunu peşinen kabul etmeliyim. Bu konuyu kapamadan bir hususun altını çizmekte fayda görüyorum: Seçim sonuçları barajın fiilen bir işlevi olmadığını gösterdi. Diğer sonuçlar bir tarafa barajsız bir seçim sisteminde HDP’nin kürt seçmen üzerindeki tekeli kırılacak, göründüğünden çok daha çoğulcu özellikler gösteren Kürt seçmenlerin tercihleri meclise yansıyacaktır. Bu durumun Kürt sorununun çözümünde daha kolay mesafe almamıza katkı sağlaycağını düşünmekteyim.</p>
<p><strong>Sizce 24 Haziran seçimlerini bir cümle ile ifade etmek gerekirse sandıklarda seçmen hangi mesajı verdi?</strong></p>
<p>Seçmenin mesajının ne olduğu her seçim sonrasının en çok tartışılan konusudur. Tartışmaya konu mesaj sayısı ise neredeyse tartışmaya taraf muhataplar kadar çoktur. Yani her tartışmacının kendine ait bir “seçmen ne mesaj verdi” görüşü vardır. Bu görüşlerin çok azı bir diğeri ile örtüşür. Bunun sebebi seçmen diye mesaj verebilen gerçek bir kişinin olmayışıdır. Bizim seçmen dediğimiz farklı kaygıları, beklentileri, umutları, korkuları olan ve farklı saiklerle sandığı gidip tercihte bulunan insanlardan oluşur. Seçmen tercihlerinin hiç biri diğerinin aynısı değildir. Çoğu zaman birbirleri ile çelişen, bir diğerine indirgenemez tercihlerdir. Bu durumu bazı siyaset bilimciler “demokrasinin imkânsızlığı” tezi ile ifade etmeye çalışırlar. Teorik olarak doğru gibi görünen bu tezin pratikte karşılığı yoktur. Herşeye rağmen işleyen bir demokrasi vardır. Sebebine gelince: her ne kadar tercihler birbirleri ile çelişen, birbirlerine indirgenemez tercihler olsa da tercihlerin bir birleri ile kesişme noktalarında oluşan tercih kümeleri vardır. Bizim demokratik tercih dediğimiz şey aslında bizim en çok tercih ettiğimiz gerçekleşmese de gerçekleşenin ikinci, üçüncü,….. on beşinci, tercihler arasında olmasıdır. Kısaca demokratik tercihte bizim için mükemmel olan değil, mümkün olan gerçekleşir. Bizim seçmenin mesajı dediğimiz şey, bu mümkün tercihlerin kesişme noktalarında oluşan tercih kümelerine getirdiğimiz yorumlardır. Aslında seçmenin bir mesajından çok, tercih kümelerine getirdiğimiz yorumlar söz konusudur. Bu ise ayrı bir beceri, birikim ve sezgiyi gerekli kılar. Gerçeğe en yakın yorum sahipleri o tercih kümelerine en uygun politikaları geliştirme becerisine sahip olacaklardır. Buraya kadar yapılan tartışmaların ışığında seçmen ne mesaj verdi sorusuna cevap verecek olursak: Seçmen tercihlerini istikrar, beka, gelecek vizyonu ile ilgili kesişme noktalarında yoğunlaştırmış, kendisini bu beklentilere en uygun politikaları üreteceğine inandıran tarafları ise iktidara taşımıştır. Seçmenin mesajı şüphesiz bunlarla da sınır değil. O mesajların neler olduğunu anlamak ve ona göre politikalar üretmek gelecek seçimlerde başarılı olmak isteyen siyasi aktörlerin en başta gelen ihtiyacıdır. Beş yıl sonraki seçimin muhtemel galibinin şimdiden bu mesajlar üzerinde çalışmaya başladığını düşünüyorum.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/sosyolog-dr-emin-yasar-demirciden-yorungeye-aciklamalar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>24 Haziran Sonrası Parlamento: Kategorik Karşıtlıktan Pragmatik İşbirliğine</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/24-haziran-sonrasi-parlamento-kategorik-karsitliktan-pragmatik-isbirligine/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/24-haziran-sonrasi-parlamento-kategorik-karsitliktan-pragmatik-isbirligine/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Burak Bilgehan Özpek]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 30 Jun 2018 22:36:52 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kapak]]></category>
		<category><![CDATA[10. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[2018 Seçim]]></category>
		<category><![CDATA[2018 Temmuz]]></category>
		<category><![CDATA[24 Hazira]]></category>
		<category><![CDATA[Burak Bilgehan Özpek]]></category>
		<category><![CDATA[Parlamento]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=2329</guid>

					<description><![CDATA[İktidar Adalet ve Kalkınma Partisi olarak alındığında, diğer bütün partileri muhalif olarak konumlandırmak icap ediyor. Ne var ki 7 Haziran sonrası oluşan siyasi kültür bize, bu alışkanlığımızı terk etmemiz gerektiğini ve bu tip kategorik karşıtlıklar yerine, politika bazlı analizlere yönelmemizi söylüyor. Tarihi öneme sahip bir seçimi geride bıraktık. Parlamenter sistemin aksine yürütme ve yasama organları birlikte oylanmadı. Dolayısıyla hem başkanın kim olacağı hem de parlamentonun kompozisyonunun nasıl oluşacağı merak konusuydu. Ortaya üzerinde kafa yormayı hak eden sonuçlar çıktı. Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk başkanı Recep Tayyip Erdoğan oldu ve 2002 senesinden bu yana ilk defa parlamentoda beş farklı parti grup kurma hakkı kazandı. Küçük partilerin temsilcileri ise kurdukları ittifaklar sayesinde mecliste temsil edilme imkânına kavuştu. Başkanlık sistemine yönelik en büyük eleştiri, siyaseti renksizleştireceği ve statik hale getireceği yönündeydi. Halbuki ortaya bütün kesimlerin temsil edildiği, renkli bir parlamento yapısına şahit olacağımız bir resim çıkarttı. Parlamentonun sistem içerisindeki ağırlığı azalmış olsa da neredeyse bütün toplum kesimlerinin temsil edildiği bir karaktere büründüğünü söylemek yanlış olmaz. İktidar-Muhalefet Dikotomisi Seçim sonuçlarını iktidar-muhalefet dikotomisi üzerinden okumak oldukça yaygın. İktidar Adalet ve Kalkınma Partisi olarak alındığında, diğer bütün partileri muhalif olarak konumlandırmak icap ediyor. Ne var ki 7 Haziran sonrası oluşan siyasi kültür bize bu alışkanlığımızı terk etmemiz gerektiğini &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>İktidar Adalet ve Kalkınma Partisi olarak alındığında, diğer bütün partileri muhalif olarak konumlandırmak icap ediyor. Ne var ki 7 Haziran sonrası oluşan siyasi kültür bize, bu alışkanlığımızı terk etmemiz gerektiğini ve bu tip kategorik karşıtlıklar yerine, politika bazlı analizlere yönelmemizi söylüyor.</strong></p>
<p>Tarihi öneme sahip bir seçimi geride bıraktık. Parlamenter sistemin aksine yürütme ve yasama organları birlikte oylanmadı. Dolayısıyla hem başkanın kim olacağı hem de parlamentonun kompozisyonunun nasıl oluşacağı merak konusuydu. Ortaya üzerinde kafa yormayı hak eden sonuçlar çıktı. Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk başkanı Recep Tayyip Erdoğan oldu ve 2002 senesinden bu yana ilk defa parlamentoda beş farklı parti grup kurma hakkı kazandı. Küçük partilerin temsilcileri ise kurdukları ittifaklar sayesinde mecliste temsil edilme imkânına kavuştu.</p>
<p>Başkanlık sistemine yönelik en büyük eleştiri, siyaseti renksizleştireceği ve statik hale getireceği yönündeydi. Halbuki ortaya bütün kesimlerin temsil edildiği, renkli bir parlamento yapısına şahit olacağımız bir resim çıkarttı. Parlamentonun sistem içerisindeki ağırlığı azalmış olsa da neredeyse bütün toplum kesimlerinin temsil edildiği bir karaktere büründüğünü söylemek yanlış olmaz.</p>
<p><strong>İktidar-Muhalefet Dikotomisi</strong></p>
<p>Seçim sonuçlarını iktidar-muhalefet dikotomisi üzerinden okumak oldukça yaygın. İktidar Adalet ve Kalkınma Partisi olarak alındığında, diğer bütün partileri muhalif olarak konumlandırmak icap ediyor. Ne var ki 7 Haziran sonrası oluşan siyasi kültür bize bu alışkanlığımızı terk etmemiz gerektiğini ve bu tip kategorik karşıtlıklar yerine, politika bazlı analizlere yönelmemizi söylüyor.</p>
<p>Özellikle Milliyetçi Hareket Partisi’nin 2015 yılının Haziran ayından bu yana izlediği tutum, muhalefet partilerinin de uygun gördüğü politikalar olabileceğini, akit hükümeti yanında konumlanabileceğini gösterdi. Bu tavır oldukça eleştirildi ve MHP’yi bir uydu parti haline getireceği iddia edildi. Ancak son seçim sonuçları, Devlet Bahçeli’nin benimsediği tutumun, MHP’nin otonomisini korumayı başardığı ve AK Parti’ye eklemlenmiş bir parti olarak değerlendirilemeyeceğini gösterdi. O halde iktidar-muhalefet karşıtlığı üzerinden yapılan okumalardan vazgeçip konu bazlı oluşabilecek eksenlere odaklanmak gerekir. Zira önümüzdeki dönem bu eksenler sıkça oluşacak ve partiler dönüşümlü olarak farklı ittifakların içinde kendilerini bulacak. Bu eksenler, katı ve kalıcı karşıtlıklar üzerine kurulu olmayacak. Bu yazıda 24 Haziran seçim sonuçlarının değerlendirmesi, oluşabilecek eksenler tartışılarak yapılacaktır.</p>
<p><strong>İç Siyaset: Güvenlik-Özgürlük Ekseni</strong></p>
<p>Özellikle 7 Haziran sonrası, Adalet ve Kalkınma Partisi önemli bir paradigma değişikliğine gitti. Cumhuriyet tarihi boyunca, Kürt Sorunu’nu sert güç enstrümanlarıyla çözmeyi denemeyen ilk parti AK Parti’dir. Bu durum onu güvenlikçi söylem ve pratikten oldukça uzaklaştırmıştı. Gerek iç gerekse dış politikada bu sayede birçok özgürlükçü aktör AK Parti’nin müttefiki olarak konumlanmıştı. Ne var ki 7 Haziran, özgürlükçü politikanın AK Parti’nin siyasi ikbaline mal olabileceğini gösterdi. Partinin tehlikeye giren iktidarı, MHP’nin erken seçim isteği ve içinde HDP’nin rol alabileceği alternatifleri kesin bir dille reddetmesiyle kurtuldu. Ancak MHP’nin bu desteği verirken ortaya koyduğu şart, özgürlükçü politikaların terk edilmesi ve AK Parti’nin geleneksel güvenlikçi çizgiye geri çekilmesiydi. Erdoğan için “seni başkan yaptırmayacağız” diyen Selahattin Demirtaş ile kendisine başkanlığın yolunu açan Bahçeli arasında tercihte bulunmak zor olmadı. Günün sonunda AK Parti güvenlikçi paradigmayı benimsedi.</p>
<p>Bu durum önümüzdeki dönemde de devam edecek mi? Parlamento aritmetiği, AK Parti’nin meclisi etkin bir şekilde çalıştırabilmesi için bir başka partinin desteğine ihtiyaç duyduğunu gösteriyor. Çünkü AK Parti, parlamento salt çoğunluğunu kaybetti. Beklenen, AK Parti ile MHP arasındaki ittifakın devam etmesi. Birçok insan, Bahçeli’nin oyun kurucu rolünün pekiştiği kanaatinde. Ancak konu güvenlik olunca bu eksende konumlanan bir parti daha var şu anda mecliste. Akşener’in İYİ Parti’si de ulus devlet konusunda MHP’den geri kalır bir tavra sahip değil. Bu durum, güvenlik söyleminin müşterisini artırırken, müttefiklik değerini de aşağı çekiyor. Yani AK Parti güvenlik ile ilgili konularda Bahçeli’ye muhtaç değil. İYİ Parti’nin de desteğini bulabileceğini biliyor arkasında. Bu işbirliği karşılığında en az şeyi talep eden aktörle işbirliğine girmesi ve diğer aktörü de destek vermeye mahkûm etmek zor olmayacaktır. Ancak ittifak bir füzyondan farksızdır. AK Parti, ister MHP’nin isterse İYİ Parti’nin desteğini alsın, ittifak kurduğu aktörün renklendirdiği bir tavrı benimseyecektir. Bu noktada Bahçeli ile Akşener arasındaki farklara odaklanmak gerekir.</p>
<p>Görünen o ki Bahçeli güvenlik sorunlarının siyasi irade ile çözüleceğine inanırken Akşener yasal bir çerçeve içerisinde hareket edilmesi eğilimine sahiptir. Her ikisi de tehdit ve tedbir noktasında aynı algıya ve eylem önerisine sahipken, Akşener’in daha kurumsal bir çerçeve talep etmesi daha olasıdır. Öte yandan Bahçeli, AK Parti’yi siyaseten ve her an teyakkuz içinde bir tavır ile denetlemek istemektedir. Bu iki müttefik namzedinden hangisi ile yakınlaşacağı ise AK Parti’nin devlet kavramına yaklaşımıyla alakalıdır. Eğer keyfi ve konjonktürel politikalar ile ilerlemek istiyorsa muhtemelen tercihi Bahçeli olacaktır ancak Bahçeli’nin kılıcı her daim AK Parti’nin tepesinde sallanacaktır. Eğer kişilerden bağımsız bir devlet politikası izlemek istiyorsa İYİ Parti ile bir ittifaka girebilir fakat bu durum AK Parti elitinin hareket alanının kurum ve yasalarla sınırlanması anlamına gelir. Özgürlükçü eksen ise CHP-HDP ve Saadet Partisi tarafından temsil edilecektir. Başkanlık koltuğuna oturan ve önümüzdeki 5 yıl için herhangi bir siyasi ikbal kaygısı taşımayan Erdoğan’ın yeniden bu ekseni döneceği ihtimali az da olsa mevcuttur. Özellikle ekonomi ve dış politika alanındaki gelişmeler Erdoğan’ı bu politikaya itebilir. Bu durumda AK Parti’nin işbirliği yapacağı aktörler sürecin paydaşları olabilir. Ne var ki çözüm süreci devam ederken CHP’nin süreçten dışlandığı yönünde eleştiriler sıkça dile getirilmişti. Burada eleştirilen, AK Parti’nin konuyu meclis yerine kapalı kapılar ardında yürütmüş olmasıydı. Sürecin bu şekilde ilerletilmesi hem AK Parti hem de HDP için olumsuz sonuçlar doğurdu. Her iki parti de bir ders çıkartmış olmalı. Eğer ileride zayıf bir ihtimal de olsa güvenlikçi politikalar terk edilecekse, özgürlükçü partilerin yaklaşık 200 milletvekiline sahip olmaları, yapılacak reformların daha kurumsal bir düzlemde hayata geçmesini beraberinde getirebilir.</p>
<p><strong>Ekonomi: Neo-Liberal Kurumsalcılık-Ahbap Çavuş Kapitalizmi Ekseni</strong></p>
<p>Türkiye’nin ekonomik bir krizin eşiğinde olduğunu düşünenlerin sayısı oldukça fazla. Küresel anlamda değişen para politikasına, AK Parti’nin uyguladığı ekonomi politikasındaki yanlışlar eklenince bu görüş oldukça taraftar buluyor. Yine de bu kıskaçtan çıkmak mümkün. Bir tarafta Türkiye’nin neo-liberal kurumsalcılığa dönmesini isteyen, birçok alanda reform öneren bir blok var. CHP ve İYİ Parti bu bloğu temsil ediyor. Öte yandan AK Parti içinde ekonomiyi ve ekonominin aktörlerini yönetmek isteyen bir eğilim olduğunu biliyoruz. Özellikle Erdoğan’ın seçimler öncesi Merkez Bankası’nın bağımsızlığına ilişkin sözleri bu eğilimin ne denli güçlü olduğunu gösteriyor. Bu uzlaşılamaz bir karşıtlık yaratıyor ve taraflardan biri tutumundan vazgeçmediği takdirde aynı eksende buluşmaları mümkün gözükmüyor.</p>
<p>Ne var ki ekonomi ile ilgili konularda görüş bildirmeyen iki partinin var olması ise AK Parti’nin bu politikaları izlemesini kolaylaştırıyor. Ne HDP’nin ne de MHP’nin ekonomi konusundaki kırmızı çizgileri kamuoyunda tartışılmadı. Bu durum her iki partinin de AK Parti ile anlaşmaları halinde ekonomik paradigmayı sorun etmeyeceklerine işaret ediyor. Dolayısıyla AK Parti ekonomi alanında bir ittifak ekseninden mahrum kalmamış oluyor ve gerek HDP’nin gerekse MHP’nin katı bir ekonomi yaklaşımının olmaması, diğer konularda varılan mutabakatlar sayesinde aynı eksende buluşma ihtimalini kuvvetlendiriyor.</p>
<p><strong>Dış Siyaset: Rusya-Batı Ekseni</strong></p>
<p>Türkiye’nin son yıllarda eksen değiştirdiği ve Rusya ile haddinden fazla yakın ilişki içerisine girdiği uluslararası ilişkiler akademisyenleri tarafından sıkça tartışılıyor. Devlet adamları, diplomatlar ve siyasetçiler de zaman zaman bu tartışmaya katılıyor. Özellikle 15 Temmuz sonrası iki devlet arasında gözle görünür bir yakınlaşma olduğu inkâr edilemez. Bunun asıl sebebi, Türkiye ile ABD arasında ortak terör ve güvenlik anlayışının bir türlü gelişememesi. Ankara, FETÖ ve PYD/PKK konularında ABD’nin endişelerini anlamadığını düşünürken, her iki konuda da Rusya ile anlaşabileceği bir zemin bulabiliyor. Bu durum kaçınılmaz olarak Türk-Rus ilişkilerini geliştirirken, Türkiye’nin NATO içerisindeki pozisyonunun sorgulanmasını da beraberinde getiriyor.</p>
<p>Öte yandan, Avrupa Birliği, AK Parti hükümetinin Gezi Protestoları sonrasında tedrici olarak otoriterliğinin arttığını ve bu tutumun Avrupa değerleri ile bağdaşmadığını iddia ediyor. AK Parti hükümeti ise Avrupa Birliği’nin söylemlerini samimiyetsiz buluyor ve bu açıklamaları ahlaki bir zaviyeden okumayı reddediyor, siyasi bir hamle olarak değerlendiriyor. Bu anlaşmazlık, Türkiye ile Avrupa Birliği arasındaki ilişkilerin neredeyse durma noktasına gelmesiyle sonuçlandı. 24 Haziran sonrası oluşan meclis aritmetiği içerisinde, NATO ve AB ile ilişkileri destekleyen bir CHP, NATO ile ilişkileri destekleyen ancak AB’ye çekimser kalan bir İYİ Parti, AB ile ilişkileri destekleyen bir HDP, NATO ve AB’ye sıradan birer potansiyel müttefik gözüyle bakan MHP var. AK Parti’nin mevcut politikası, MHP ile uyuşsa da Suriye’de meydana gelebilecek gelişmelere göre bu pozisyon değişebilir. Geçtiğimiz Nisan ayında ABD’nin, Suriye’ye gerçekleştirdiği operasyon sonrası Ankara’nın sevinç içerisinde verdiği tepki hâlâ zihinlerde. Dolayısıyla AK Parti’nin NATO eksenine kaymak istemesi durumunda MHP, CHP, İYİ Parti gibi müttefikler bulması oldukça kolay olacaktır. Bununla birlikte ekonomik bir kriz durumunda Türkiye-Avrupa Birliği ilişkileri ileride yeniden canlanma yoluna girebilir. Bu ihtimal, AK Parti’nin HDP ve CHP ile birlikte hareket edebileceği bir ekseni ortaya çıkartabilir. Bu ihtimallerin oluşmaması durumunda, yani Rusya ile kurulan yakın ilişkilerin devam etmesi ve NATO ile yönetilebilir bir gerilimin sürmesi durumunda, AK Parti ile MHP arasındaki ittifakın devam edeceği iddia edilebilir.</p>
<p><strong>Sonuç</strong></p>
<p>24 Haziran seçimleri sonrası ortaya çıkan parlamento yapısı, birçok ittifak ekseninin oluşmasına izin verecek çeşitliliğe sahip olması bakımından oldukça ilgi çekicidir. Hiçbir partinin tek başına çoğunluğu oluşturamaması uzlaşmayı zorunlu kılmakta ve yürütme erki üzerinde dolaylı bir denetim yaratmaktadır. Bu iyi bir şeydir. Ancak yine de kurulacak ittifak eksenlerinin bizlerin sıradan hayatlarını aynı ölçüde etkileyeceğini düşünemeyiz. Mesela iç siyasette güvenlikçi, ekonomide Venezüella modelini benimseyen, dış politikada Rusya veya NATO ile yakın bir eksen kurulduğunu düşünelim. Bu eksen, AK Parti ile MHP arasında sorunsuz bir şekilde yürüyebilir. Ancak bu durum, güvenlik açısından bazı teminatlar üretse de özgürlük ve refah kaybıyla sonuçlanabilir.</p>
<p>Benzer şekilde iç siyasette özgürlükçü, ekonomide Güney Kore modelini baz alan, dış politikada ise Avrupa Birliği’ne üyeliği amaçlayan bir eksen kurulabilir. Böyle bir ittifak AK Parti’nin, CHP veya HDP ile işbirliği yapmasıyla devam edebilir. Güvenlik konusunda bazı kaygılara yer verse de özgürlük ve refah parametrelerinin iyileşeceği tahmin edilebilir. Yukarıda bahsedilen eksenler ve karşıtlıklar hesaba katıldığında 12 ihtimal mevcuttur ve her ihtimal kendi ittifakını yaratacaktır. Bu aynı zamanda Erdoğan için esnek bir oynama alanı ortaya çıkaracaktır. Katı ve kategorik karşıtlıkların yerini, esnek ve pragmatik ittifaklara bırakması en az başkanlık sistemi kadar yeni olgudur. Bu satırların yazarının siyasetçilerden beklediği, ittifak fırsatlarını küçük ve kısa vadeli çıkarları için heba etmemeleridir.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/24-haziran-sonrasi-parlamento-kategorik-karsitliktan-pragmatik-isbirligine/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Başarıyla Verilen Demokrasi Sınavı</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/basariyla-verilen-demokrasi-sinavi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/basariyla-verilen-demokrasi-sinavi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Metehan Demir]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 30 Jun 2018 22:33:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kapak]]></category>
		<category><![CDATA[10. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[2018 Seçimleri]]></category>
		<category><![CDATA[Demokrasi Sınavı]]></category>
		<category><![CDATA[Metehan Demir]]></category>
		<category><![CDATA[Temmuz 2018]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=2327</guid>

					<description><![CDATA[Türkiye önemli bir demokrasi sınavı vermiştir. Tüm dünyaya bunu en iyi şekilde yapabileceğini ve yaptığını göstermiştir. Sonuçları açısından hepimize, ülkemize hayırlı uğurlu olsun. Bu ülkede seçimleri geride bıraktığımız şu günlerde tekrar aynı ülkenin evlatları olarak farklı partilere oy versekte yaşadığımız toplumla el ele vererek birlikte sorunların üstesinden gelmeliyiz. 24 Haziran 2018 seçimleri sadece Türkiye’de değil tüm dünyada ilgiyle takip edildi. İç ve dış kamuoyunda çok yakından izlendi. Bunun sebebi şüphesiz Türkiye’nin giderek artan önemi ve bölgede üstlendiği roldür. Bu sebeple seçim sonuçlarının yansımaları her açıdan tüm dünyanın da yakından ilgilendiği bir süreç haline geldi. Genel olarak bakıldığında %52’nin üzerinde bir oy oranıyla Sayın Erdoğan’ın başkan olarak seçilmesi tartışmaları bitirdi. Çünkü %52.4 büyük bir rakam ve spekülasyonların ötesinde açık ara en yakın rakibinden yaklaşık %22 puan farkla galip geldi. Bununla birlikte Muharrem İnce de ikinci en güçlü aday olarak Cumhuriyet Halk Partisi’nin 8 puan üzerinde önemli bir rüzgâr yakaladı. Cumhuriyet Halk Partisi tarihinde alınabilen en yüksek oy oranlarından biri olarak tarihe geçti bu seçim. Bu seçim neden önemli? Bir kere tüm dünyaya mesaj verildi: Türkiye demokratik olarak hak ve hukuka saygılı, hukukun üstünlüğü paralelinde bu seçimleri gerçekleştirdi. Kimsenin söyleyecek bir sözü yok. En azından haksız bir şekilde bugüne kadar Türkiye’de bir &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Türkiye önemli bir demokrasi sınavı vermiştir. Tüm dünyaya bunu en iyi şekilde yapabileceğini ve yaptığını göstermiştir. Sonuçları açısından hepimize, ülkemize hayırlı uğurlu olsun. Bu ülkede seçimleri geride bıraktığımız şu günlerde tekrar aynı ülkenin evlatları olarak farklı partilere oy versekte yaşadığımız toplumla el ele vererek birlikte sorunların üstesinden gelmeliyiz.</strong></p>
<p>24 Haziran 2018 seçimleri sadece Türkiye’de değil tüm dünyada ilgiyle takip edildi. İç ve dış kamuoyunda çok yakından izlendi. Bunun sebebi şüphesiz Türkiye’nin giderek artan önemi ve bölgede üstlendiği roldür. Bu sebeple seçim sonuçlarının yansımaları her açıdan tüm dünyanın da yakından ilgilendiği bir süreç haline geldi. Genel olarak bakıldığında %52’nin üzerinde bir oy oranıyla Sayın Erdoğan’ın başkan olarak seçilmesi tartışmaları bitirdi. Çünkü %52.4 büyük bir rakam ve spekülasyonların ötesinde açık ara en yakın rakibinden yaklaşık %22 puan farkla galip geldi. Bununla birlikte Muharrem İnce de ikinci en güçlü aday olarak Cumhuriyet Halk Partisi’nin 8 puan üzerinde önemli bir rüzgâr yakaladı. Cumhuriyet Halk Partisi tarihinde alınabilen en yüksek oy oranlarından biri olarak tarihe geçti bu seçim.</p>
<p>Bu seçim neden önemli? Bir kere tüm dünyaya mesaj verildi: Türkiye demokratik olarak hak ve hukuka saygılı, hukukun üstünlüğü paralelinde bu seçimleri gerçekleştirdi. Kimsenin söyleyecek bir sözü yok. En azından haksız bir şekilde bugüne kadar Türkiye’de bir diktatörlük havası oluştuğu algısını yayanlara da herhalde HDP’nin aldığı oy oranıyla en iyi cevap verilmiş olur. HDP’nin barajın altında kalması halinde Doğu ve Güney Doğu’daki bu kadar milletvekilinin tamamının AK Parti’ye geçeceği düşünülürse diktatörlük olsaydı bu parti asla barajı geçemezdi. Bence tamamen demokratik ve Sayın Muharrem İnce’nin de dediği gibi sonuçlarına saygı duyulması gereken bir seçim ortamı var artık Türkiye’de.</p>
<p>Zaten demokrasi kültürünü bırakıp her seçimde kaybettikten sonra kendi başarısızlığını başka sebeplerde aramak da hiçbir siyasetçiye yakışmıyor. Ben bu nedenle Muharrem İnce’nin öz eleştiri yaptığı konuşmanın ardından yola devam edeceğini düşünüyorum. Bundan sonra CHP’de Muharrem İnce rüzgârını görebiliriz. Seçim sonuçlarını kabullenmesini ve yenilgiyi kabul ettiğini ifade eden açıklamalarını saygıyla karşılıyorum.</p>
<p>Bu seçimde Meral Akşener aslında en başta Muharrem İnce’den daha parlak bir aday olarak görülüyordu ama kampanyayı yürütemeyişi ve Muharrem İnce’nin rüzgârının Akşener’e olumsuz yansıması, Akşener’in başarısızlığındaki önemli noktalardan biri. Yine de Meral Akşener’in yeni kurulan parti anlamında aldığı oy oranı küçümsenmemelidir. Şüphesiz seçimin kazanımlarından bir tanesi de Sayın Erdoğan’la birlikte Sayın Bahçeli’nin Milliyetçi Hareket Partisi’nin aldığı oy oranıdır. Bunu şöyle açıklamak mümkün: Birincisi Devlet Bahçeli, Partisi’nin % 5’in altında kalacağı şeklinde açıklamalara tepki gösterdi. Bu kamuoyunda rahatsızlık oluşturdu. Çünkü kamuoyunda herkesin “bir oyum İnce’ye ama diğer oyum HDP’ye sözlerine karşı toplumsal değil milliyetçi refleksleri harekete geçirdi. Kitlede Milliyetçi Hareket Partisi gibi milli refleksi en yüksek bir partinin baraj altında kalmaması gerektiğine vurgu yaptı. Bu kapsamda Milliyetçi Hareket Partisi’ne kayan oylarını ciddi bir bölümü bence Ak Parti’den kaydı. AK Parti’nin oyu tabii geçen seçime kıyaslandığında %7 puan düştü. Neden düştü? Çünkü AK Parti’ye biraz küskün biraz kırgın seçmeni var. Ancak Ak Parti’den bu oyların nereye kayması bekleniyordu? Bir başka partiye kayması asla mümkün değildi. En yakın yine ittifak içinde Milliyetçi Hareket Partisi’ne kaydı.</p>
<p>Bundan sonra Cumhur İttifakı, Cumhur Koalisyonu olarak milletvekillerinin sayısı 300’ün çok üzerinde olarak yola devam edecektir. Şüphesiz bir nokta daha var o da Milliyetçi Hareket Partisi ile Adalet ve Kalkınma Partisi bundan sonraki reform sürecini birlikte yürütecektir. Şimdi bundan sonra en önemli başlıklar her halde ekonominin derlenip toparlanması, bazı dış politika ve askeri-stratejik konularda devam eden zorlu süreçlerin hassasiyetle yönetilmesi olacaktır. Hükümet ve başkanlık sisteminde Sayın Tayyip Erdoğan bunlara hassasiyet gösterecektir. Yeni kabinede kimler olacak bu merak ediliyor. Teknokrat-bürokrat kökenli isimlerle karşılaşmamız sürpriz olmayacaktır. Ama dediğim gibi Türkiye önemli bir demokrasi sınavı vermiştir. Tüm dünyaya bunu en iyi şekilde yapabileceğini ve yaptığını göstermiştir. Sonuçları açısından hepimize, ülkemize hayırlı uğurlu olsun. Bu ülkede seçimleri geride bıraktığımız şu günlerde tekrar aynı ülkenin evlatları olarak farklı partilere oy versekte yaşadığımız toplumla el ele vererek birlikte sorunların üstesinden gelmeliyiz. Benim buna olan inancım tamdır. Seçimler tekrar tüm ülkemize ve dünyaya hayırlı uğurlu olsun.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/basariyla-verilen-demokrasi-sinavi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Vakit Artık Seçmenin Talebini Doğru Okuma Vakti</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/vakit-artik-secmenin-talebini-dogru-okuma-vakti/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/vakit-artik-secmenin-talebini-dogru-okuma-vakti/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Sinan Onuş]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 30 Jun 2018 22:27:29 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Kapak]]></category>
		<category><![CDATA[10. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[2018 Seçim]]></category>
		<category><![CDATA[Ak Parti]]></category>
		<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Seçimler]]></category>
		<category><![CDATA[Seçmen]]></category>
		<category><![CDATA[Seçmenin Talebi]]></category>
		<category><![CDATA[Sinan Onuş]]></category>
		<category><![CDATA[Temmuz 2018]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=2325</guid>

					<description><![CDATA[Cumhuriyet’in 79. yılında iktidara gelen AK Parti, “adalet ve kalkınma” sloganıyla yola çıkarken “bürokratik oligarşi”yle karşılaştı. Kurumları yeniden dizayn ederken de yeni bir “bürokratik sınıf” oluşturdu. Ancak bu sınıfın bir kısmı, bulunduğu ve kendisine iyi bir gelecek sunacağını düşündüğü mevzii kaybetmemek için aslında farkında olmadan tüm partinin bindiği dalı keser hale geldi. Türkiye yeni bir döneme uyandı. 16 Nisan referandumunda sistem değişikliğini kabul eden seçmen, 2018 seçimlerinde de toplumun tüm kesimlerini kucaklayacak, sıkıntılara güvenilir çözümler üretecek, güçlü ve istikrarlı bir yönetim için tek parti iktidarı isteğini yineledi. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve AK Parti yine ipi göğüsleyen taraf oldu. AK Parti’nin seçimlerde kullandığı “Vakit Türkiye Vakti” sloganı da seçmen nezdinde artık yeni bir evreye girdi: Vakit artık çalışma ve seçmenin taleplerini önyargısız, doğru okuma vakti. Peki, bu talepler neler? Toplumun Tüm Kesimleri Kapsanmadan Ekonomik Büyümeyi Başarmak Zordur. ABD ekonomisindeki toparlanma ile birlikte ABD Merkez Bankası FED’in para politikasını sıkılaştırma beklentisi, aralarında Türkiye’nin de bulunduğu “gelişmekte olan ülkelerin” para birimleri ve tahvilleri üzerinde satış baskısı oluşturdu. Yatırımcıların yüksek risk karşılığında yüksek getiri sağlayan yatırım araçları olarak gördüğü “gelişen ülkeler” sınırlarından çıkıp ABD’ye dönüşü gelişen ülke ekonomilerinde dolar likiditesi sorununu ortaya çıkardı. Böyle olunca da gelişen ülkelerden olan Türkiye’de, Dolar/TL kurundaki artış &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Cumhuriyet’in 79. yılında iktidara gelen AK Parti, “adalet ve kalkınma” sloganıyla yola çıkarken “bürokratik oligarşi”yle karşılaştı. Kurumları yeniden dizayn ederken de yeni bir “bürokratik sınıf” oluşturdu. Ancak bu sınıfın bir kısmı, bulunduğu ve kendisine iyi bir gelecek sunacağını düşündüğü mevzii kaybetmemek için aslında farkında olmadan tüm partinin bindiği dalı keser hale geldi.</strong></p>
<p>Türkiye yeni bir döneme uyandı. 16 Nisan referandumunda sistem değişikliğini kabul eden seçmen, 2018 seçimlerinde de toplumun tüm kesimlerini kucaklayacak, sıkıntılara güvenilir çözümler üretecek, güçlü ve istikrarlı bir yönetim için tek parti iktidarı isteğini yineledi. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve AK Parti yine ipi göğüsleyen taraf oldu. AK Parti’nin seçimlerde kullandığı “Vakit Türkiye Vakti” sloganı da seçmen nezdinde artık yeni bir evreye girdi: Vakit artık çalışma ve seçmenin taleplerini önyargısız, doğru okuma vakti. Peki, bu talepler neler?</p>
<p><strong>Toplumun Tüm Kesimleri Kapsanmadan Ekonomik Büyümeyi Başarmak Zordur.</strong></p>
<p>ABD ekonomisindeki toparlanma ile birlikte ABD Merkez Bankası FED’in para politikasını sıkılaştırma beklentisi, aralarında Türkiye’nin de bulunduğu “gelişmekte olan ülkelerin” para birimleri ve tahvilleri üzerinde satış baskısı oluşturdu. Yatırımcıların yüksek risk karşılığında yüksek getiri sağlayan yatırım araçları olarak gördüğü “gelişen ülkeler” sınırlarından çıkıp ABD’ye dönüşü gelişen ülke ekonomilerinde dolar likiditesi sorununu ortaya çıkardı. Böyle olunca da gelişen ülkelerden olan Türkiye’de, Dolar/TL kurundaki artış rekor üstüne rekor tazeledi. Seçim kararı almadan önce başlayan bu artış, seçim kararıyla daha da hızlandı. Merkez Bankası, TL’nin erimesini engellemek için faiz artırımına gitti. İkinci tedbir ise zorunlu karşılıklarda alındı. Bankaların Merkez Bankası’nda tutmak zorunda oldukları TL cinsi likiditenin döviz olarak tutulmasına imkân tanıyan rezerv opsiyonu mekanizmasında üst sınır yüzde 55’ten yüzde 45’e düşürüldü. Böylece piyasaya bir miktar kaynak sağlandı. Sorun şu an için kısmen çözülmüş gibi dursa da önümüzdeki dönemde TL’deki zayıflamanın devam etmesi, Türkiye’ye açık biçimde dış finansman sorunu yaşatacak görünüyor. ABD dolarının yükselişinin ekonomiye kalıcı hasar vermesini önlemek için bu tedbirler yeterli mi? Asıl soru burada kilitleniyor. Çünkü Türkiye, net ithalatçı bir ülke ve büyümek için uluslararası sermayeye ihtiyaç duyuyor. Uzun vadede getiri sağladığı için “popülist” bakış açısı nedeniyle inşaat dışındaki alanlara yatırım yapılmaması, Türkiye’nin her an ekonomik olarak sıkıntı yaşayacağının da göstergesi.</p>
<p>Dünya Bankası’nın 2014’te yayımladığı raporu da bir anlamda bugünleri işaret ediyor. Raporda, 2002-2011 döneminde Türkiye’deki orta sınıf büyüklüğünün iki kat artışla yüzde 21’den yüzde 41’e yükselişi övülürken şu ifade oldukça dikkat çekici: “Buradaki soru, Türkiye’nin aynı yolda aynı hızla devam edebilmesi için gerekli koşulların mevcut olup olmadığıdır. En yoksul ve kırılgan gruplar da dâhil olmak üzere toplumun kesimleri kapsanmadan adil bir toplumu sağlayacak kapsayıcı ekonomik büyümeyi başarmak zordur.”</p>
<p><strong>TÜİK Anketine Göre Yaşlılar En Mutlu</strong></p>
<p>Cumhurbaşkanlığı ve genel seçimlere bir ay kala Xsights Araştırma’nın “Toplumsal Nabız Anketi”nin 2017 yılını kapsayan son çeyrek anketinde sorunlara ilişkin ilginç tespitler yer aldı. Türkiye’nin 26 ayrı kentinde yapılan araştırmaya göre vatandaş, devletin sunduğu 19 hizmet arasında en çok “savunma”dan en az da “ekonomi”den memnun görünüyordu. Vatandaşın en az memnun olduğu bir başka hizmet ise “yargı” olarak sıralamaya dâhil oluyordu. Türkiye İstatistik Kurumu’nun “Yaşam Memnuniyeti Araştırması, 2017” başlıklı çalışması da “Toplumsal Nabız Anketi”ni doğrular nitelikteydi. TÜİK anketine göre 2017 yılında yüksek memnuniyet oranı yüzde 74,4 ile asayiş hizmetlerinde gerçekleşti. Ancak aynı ankette genel anlamda bireylerin “mutluluğunun” giderek düştüğü tespit ediliyordu. TÜİK anketine göre, “mutlu” olduğunu beyan eden bireylerin oranı 2016 yılında yüzde 61,3 iken 2017 yılında bu oran yüzde 58’e geriledi.</p>
<p>“Mutsuz” olduğunu beyan eden bireylerin oranı ise yüzde 10,4’ten yüzde11,1’e yükseldi. Yaş gruplarına göre mutluluk düzeyine bakıldığında, 2016 yılında en yüksek mutluluk oranı yüzde 65,1 ile 18-24 yaş grubu iken 2017 yılında en yüksek mutluluk oranının yüzde 66,1 ile 65 ve üzeri yaş grubunda gerçekleştiği görüldü. En düşük mutluluk oranı ise 2017 yılında yüzde 53,1 ile 45-54 yaş grubunda oldu. TÜİK verilerine göre ortaya çıkan bir başka gerçek ise “Bir okul bitirmeyen”lerin mutluluk oranının yüzde 62,5 ile en yüksek seviyede olması. Bunu sırasıyla yüzde 57,7 ile ilkokul mezunu, yüzde 57,4 ile lise ve dengi okul mezunu, yüzde 56,9 ile yükseköğretim mezunu takip etti. 2017 yılının son çeyreğinde vatandaş “en az ekonomiden” memnun olsa da Konsensus Araştırma Şirketi’nin yaptığı ankete katılanların yüzde 51’i, 2018 yılına daha iyimser bakıyor. Ancak hemen belirtmek lazım ki bu iyimserliğin yüzde olarak kritik eşikte olması, iyimserliğin pamuk ipliğine bağlı olduğunu ve her an bir dip dalgayı beraberinde getirebileceği şeklinde de okunabilir.</p>
<p><strong>Ülkenin Yüksek Menfaati İçin Liyakat</strong></p>
<p>Peki, geriye kalanları “mutsuz” eden ne? Yanıt kısa ve net: Ülkenin yüksek menfaati için liyakate değer vermemek ve ortak akıl eksikliği. AK Parti, siyasete dâhil olduğu günden beri kendisini, “reformcu” ve “değişimci” olarak sundu ve bu alanlarda konumlandı. Buna uygun olarak da pek çok alanda “değişimler” gerçekleştirdi. Ancak görmezden gelinmeye çalışılsa da insanları ayakta tutan “umut” örselenmeye ve yitirilmeye başladı. Aslında AK Parti iktidara geldiğinde “bürokratik oligarşi”ye bayrak açarken “ötekileştirmeden” en çok etkilenen ve “çeken” parti olduğu için bu argümanı öne çıkarmıştı. Kapatma davaları, darbe girişimleri, e-muhtıralar hep onu sistem dışına itmek için rasyonel akıldan yoksun bürokrasinin kullandığı metotlardı.</p>
<p>Cumhuriyet’in 79. yılında “adalet ve kalkınma” sloganıyla iktidara gelen AK Parti, “bürokratik oligarşi”ye karşı kurumları yeniden dizayn ederken de yeni bir “bürokratik sınıf” oluşturdu. Ancak bu sınıfın bir kısmı, bulunduğu ve kendisine iyi bir gelecek sunacağını düşündüğü mevzii kaybetmemek için aslında farkında olmadan tüm partinin bindiği dalı keser hale geldi.</p>
<p>Kendi zekâsına ve becerisine güvenmeyen, üretim noktasında elini taşın altına sokuyor gibi görünen, parti içindeki güç dengelerini gözetip ona göre konumlanan bu sınıf, en küçük bir eleştiri karşısında liyakat sahibi, başarılı kişilerin hemen sistem dışına itilmesi için kolları sıvıyor. Bilgi ve liyakatten yoksun bu sınıfın aslında partiyle alakası da tartışmalı. İlkel bir güdü ile hareket eden bu sınıfın ortak kaygısı, ellerindeki imkânları başkasına kaptırmamak. Sistem dışına atılacak olanın “geçmişi”ni, tutmazsa mezhebi farkını öne çıkarmak ise bu sınıfın en önemli silahı. Bu da AK Parti’ye oy vermeyen ama problemi de olmayan, iletişim kurulduğunda aynı hedefe koşma potansiyeli olan liyakat sahibi, eğitimli ve bilgili unsurların mutsuzluğunu beraberinde getiriyor. Türkiye, son derece kısıtlı ve az sayıdaki beşeri sermayesini de bu sebeple küstürüyor.</p>
<p><strong>“Pirus Zaferi”</strong></p>
<p>Yeni sistemin tüm riskini üzerine alan lider Recep Tayyip Erdoğan ve AK Parti’nin önünde iki seçenek duruyor: Birinci seçenek, tüm bu “sorunlara” çözüm üretmek için kendisini ötelenmiş hisseden beşeri sermayeyi ve taleplerini anlamak ve öncelikle çuvaldızı kendisine batırmak. Bu da galibiyetin “Pirus Zaferi”ne dönüşmemesi için kendisine yöneltilen her eleştiriyi bir saldırı değil, ortak yaşama kültürü adına bir arayış olarak görmekle olacaktır. İkinci seçenek ise gerek 16 Nisan halkoylaması gerekse 2018 seçim sonuçlarından kısmen de olsa bir panik havası hissetmemek ve sürekli tekrarlandığı gibi, “milli olmayan tüm güçler birleşmesine rağmen” sonuç, AK Parti açısından “tartışmasız bir başarı” oldu demek.</p>
<p>Tercih ikinci seçenekse ve fırtınalar değil de geminin limana sağ salim getirilmesi ise bu durumda çözüm, sorunları gerçekten görmek mi yoksa zaferden zehirlenip halının altına süpürerek günü kurtarmak mı sorusunun cevabında yatmaktadır. Yanıtı çok değil bir sene sonra yerel seçimlerde karşımızda gelecektir.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/vakit-artik-secmenin-talebini-dogru-okuma-vakti/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>“Yeni Türkiye”de Toplumun Siyasetten Beklentileri</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/yeni-turkiyede-toplumun-siyasetten-beklentileri/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/yeni-turkiyede-toplumun-siyasetten-beklentileri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Abdullah İnce]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 30 Jun 2018 22:21:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[10. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Abdullah İnce]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[Temmuz 2018]]></category>
		<category><![CDATA[Toplum ve Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[Yeni Türkiye]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=2317</guid>

					<description><![CDATA[Toplumun siyasetten beklentileri arasında şüphesiz en önemli konulardan biri etnik, dini, kültürel farklılıkları barış içinde bir arada yaşatacak zeminin güçlendirilmesidir. Yakın dönemde Türkiye etnik ayrımcılığa ve din istismarına dayalı terör yapılanmaları ile uğraşmak zorunda kalmış ve bu konuda büyük riskler de alarak önemli bir mesafe kat etmiştir. “Eski Türkiye” kavramı Ak Parti döneminde ortaya çıkan siyasi ve toplumsal gelişmelere işaret etmek üzere, 2002 öncesi dönemi tanımlayan bir kavramdır. Bu kavramın karşıtı olarak “yeni Türkiye” ise 2002 sonrası dönemi resmetmektedir. Yeni Türkiye kavramsallaştırması bir taraftan geçmişin sınırlandırıcı özelliklerinden kurtulmaya işaret ederken bir taraftan da geleceğe dair umutlara ve umutların filizlendiği ortama gönderme yapmaktadır. Geniş anlamda düşünüldüğünde eski Türkiye kavramsallaştırması, öncelikle halkına yabancılaşmış yönetim anlayışlarının, modernliği tepeden inmeci bir şekilde dayatmasını ifade etmektedir. Eski Türkiye uygulamalarının uç noktası İslam’ın kamusal görünürlüğünü sınırlandıran düzenlemelere kadar uzanmıştır. Bu sebeple eski Türkiye, dini alan başta olmak üzere yasakları, baskıyı ve ötekileştirmeyi ifade eden bir kavram olarak kullanılmaktadır. Eskiden Yeniye Değişenler Eski Türkiye’de “köylü milletin efendisidir” söylemine rağmen, bilhassa Atatürk sonrası dönemde, halkına yabancılaşmış ve onun iradesine saygı duymaktan uzak bir anlayışın izlerini görmek mümkündür. Siyasi olarak eski Türkiye’yi daha çok başarısız ve toplum kesimlerine kulak vermeyen siyasetçilerin biçimlendirdiğini ifade etmek mümkündür. Bu bakış açısına göre &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Toplumun siyasetten beklentileri arasında şüphesiz en önemli konulardan biri etnik, dini, kültürel farklılıkları barış içinde bir arada yaşatacak zeminin güçlendirilmesidir. <em>Yakın dönemde Türkiye etnik ayrımcılığa ve din istismarına dayalı terör yapılanmaları ile uğraşmak zorunda kalmış ve bu konuda büyük riskler de alarak önemli bir mesafe kat etmiştir.</em></strong></p>
<p><em>“Eski Türkiye” kavramı Ak Parti döneminde ortaya çıkan siyasi ve toplumsal gelişmelere işaret etmek üzere, 2002 öncesi dönemi tanımlayan bir kavramdır. Bu kavramın karşıtı olarak “yeni Türkiye” ise 2002 sonrası dönemi resmetmektedir.</em></p>
<p>Yeni Türkiye kavramsallaştırması bir taraftan geçmişin sınırlandırıcı özelliklerinden kurtulmaya işaret ederken bir taraftan da geleceğe dair umutlara ve umutların filizlendiği ortama gönderme yapmaktadır. Geniş anlamda düşünüldüğünde eski Türkiye kavramsallaştırması, öncelikle halkına yabancılaşmış yönetim anlayışlarının, modernliği tepeden inmeci bir şekilde dayatmasını ifade etmektedir. Eski Türkiye uygulamalarının uç noktası İslam’ın kamusal görünürlüğünü sınırlandıran düzenlemelere kadar uzanmıştır. Bu sebeple eski Türkiye, dini alan başta olmak üzere yasakları, baskıyı ve ötekileştirmeyi ifade eden bir kavram olarak kullanılmaktadır.</p>
<p><strong>Eskiden Yeniye Değişenler</strong></p>
<p>Eski Türkiye’de “köylü milletin efendisidir” söylemine rağmen, bilhassa Atatürk sonrası dönemde, halkına yabancılaşmış ve onun iradesine saygı duymaktan uzak bir anlayışın izlerini görmek mümkündür. Siyasi olarak eski Türkiye’yi daha çok başarısız ve toplum kesimlerine kulak vermeyen siyasetçilerin biçimlendirdiğini ifade etmek mümkündür. Bu bakış açısına göre halk ne kadar az şey bilirse o kadar kolay yönetilebilir. Daha somut alanlara bakıldığında eski Türkiye’de, siyasi istikrarsızlıklar toplumu canından bezdirmekte, yüksek faiz ve enflasyon oranları ekonomik hayatı felç etmekte, (1991 yılında Süleyman Demirel’in ifadesine göre) Türkiye senede ancak 30 km otoyol yapabilmekte, öğrenciler 60, 70 kişilik sınıflarda ders görmekteydi. Diğer taraftan eski Türkiye fotoğrafında başörtüsü problemi, katsayı sorunu başta olmak üzere özgürlük sorunları öne çıkan görüntülerdi.</p>
<p>Yeni Türkiye kavramsallaştırması şüphesiz her şeyin güllük gülistanlık olduğu bir dönemi ve her yönden iyi olan toplumsal özellikleri ifade etmemektedir. Bu anlamda kavrama biraz da özlem yüklenmiştir. Ancak eski Türkiye’den farklı unsurlara işaret etmek üzere kullanılan bu kavramın içini dolduracak epeyce gelişmeden söz edilebilir. Özgürlükler noktasından bakıldığında yeni Türkiye’de başörtüsü problemi fiilen çözülmüş, katsayı problemi ortadan kalkmış, devlet yıllardır yüzleşmekten çekindiği “Kürt meselesi”, Alevi vatandaşların talepleri gibi konularla doğrudan yüzleşmeye karar vermiştir. Bu süreçte ülkenin Başbakanı vatandaşlarından dersim olayları sebebiyle özür dilemiştir. Eski Türkiye’nin yasakları bir dönem bireylerin İslami bir hayat yaşamak ve dini eğitim almak için ülke dışına çıkmasını gerektirmişken, (bkz. Kurucu, 2017.) yeni Türkiye’de bunun tam aksi gelişmeler yaşanmakta ve Türkiye mazlumların sığınağı olan güvenli bir liman olmaktadır.</p>
<p>Yeni Türkiye’nin ekonomik ve teknolojik manzarasına bakıldığında; Türkiye uzun bir süreden sonra ilk defa IMF’ye olan borcunu sıfırlamış, TL’den 6 sıfır atmış, 11 yılda 17.000 km bölünmüş yol yapabilmiş, sağlık alanındaki yatırımları ile göz doldurmuş, yaşam kalitesini ve ortalama insan ömrünü uzatmış bir ülke olarak anılmaya başlanmıştır. İnternet kullanımının hızla yaygınlaştığı yeni Türkiye’de bilgisizliğin yerini haberdarlık almış, iletişim araçları ve ulaşım imkânları artmış, uçağa binmek orta ve alt sınıflar için bir özlem olmaktan çıkarak tercih konusu haline gelmiştir. Yeni Türkiye artık kendi tankını, savaş gemisini, helikopterini, insansız hava aracını ve eğitim uçağını yapabilmekte, daha ilerisine dair umutlarını canlı tutabilmektedir.</p>
<p><strong>Yeni Türkiye’nin Siyasi ve Toplumsal Çehresi</strong></p>
<p>Yeni Türkiye’nin siyasi özelliklerine bakıldığında ilk olarak halkın içinden ve halkın dilini konuşan bir siyasetin hâkim olmaya başladığını ifade etmek mümkündür. Bu çehrenin bütün siyasi partilere yansıyan bir durum olduğu ifade edilebilir. Şüphesiz bu süreçte bütün bu gelişmeleri sınırlı sayıda siyasi aktöre mal etmek yeni Türkiye’yi oluşturan unsurlara yapılmış bir haksızlıktır. Örneğin Türkiye’de farklı toplum kesimlerinin Avrupa Birliği standartlarını yakalama konusundaki arzu ve çalışmaları etkili bir unsurdur. Bütün bu çabaların sonucu olarak askeri vesayetin gerilemesi önemli bir kazanım olarak ortaya çıkmıştır. Böylesi bir gelişmenin ortaya çıkmasında siyasetin yakın döneme kadar “öteki” olarak görülen kesimlerle ittifak yapması ve çevreyi merkeze taşıması etkili bir unsur olmuştur. Bu süreç “öteki”nin devletle barışması hatta zamanla devleti sıkı bir şekilde sahiplenmesiyle sonuçlanmıştır.</p>
<p>Elbette yeni Türkiye kavramsallaştırması bir ölçüde küresel gelişmelerle de ilgilidir. Özal sonrası dönemde ekonomi başta olmak üzere birçok alanda dünya ile etkileşime girilmesi, yeni Türkiye’ye has bazı özelliklerin belirmeye başladığı yıllardır. Dünya ekonomileri ile bütünleşen ekonomik modelin toplumsal hayatta etkisini hissettirmesi, yeni Türkiye’nin kısmen tüketim kalıpları üzerinden biçimlen(diril)mesine de sahne olmuştur. Kapitalizmin ikinci aşaması sayılabilecek <em>“tüketim toplumunda”</em> artık modayı takip etmemekle gericiliği tescillenmek istenen sosyal kesimler kendi modasını üretmiş, <em>“tesettür defileleri”</em> düzenlemek sıradan bir eylem haline gelmiştir. Bu süreçte kimliğin tanımlayıcı unsuru olarak beliren <em>tüketim tercihleri ve tüketim merkezli yaşam tarzları</em> <em>farklı sosyal kesimleri aynı mekânlarda buluşturmuştur.</em> Kapitalist üretim modelinin kendini güncellemesiyle birlikte tüketim tercihleri, ideolojik farklılıkların önüne geçerek gündelik hayat pratikleri bağlamında Türkiye’de toplumun iki farklı kutbunu -dindarlar ve laikler- AVM’lerde bir araya getirmiştir.</p>
<p>Yeni Türkiye’nin toplumsal çehresini oluşturan önemli unsurlardan biri de kır-kent dengesinin kent lehine ve dengesiz bir şekilde değişmesidir. Cumhuriyet’in ilk yıllarında yaklaşık %20’ye %80 olan kır-kent dengesi tersine bir hal almış hatta kır yaşamının özelliklerini taşıyan yerleşim birimleri neredeyse ortadan kalkmıştır. Kentleşme, yeni ilişki biçimlerini öne çıkarmaktadır. Geleneksel hayat biçiminde öne çıkan birincil ilişkiler yerini bireysel tercihlerin öne çıktığı bir ilişki biçimine bırakmış, bireycilik önemli bir olgu olarak belirmiş, bu süreçte din bile bireysel tercihin konusu olabilmiştir (bkz. Deizm tartışmaları).</p>
<p><strong>Yeni Türkiye’de Seçkinlerin Değişimi</strong></p>
<p>Pareto’ya göre bütün seçkinler zamanla çöker, geriler ve yıpranırlar ancak onların yerlerini yenilerine bırakmaları her zaman sorunlu olur. Yeni Türkiye’nin seçkinleri, çevreden merkeze yürüyen kesimler olmuştur. Bu anlamda TÜSİAD’ın eski Türkiye’yi temsil eden bir kurum olarak nitelenmesi bir tesadüf değildir. Bu olgu Türkiye’de ortaya çıkmaya başlayan yeni elitlere de işaret etmektedir.</p>
<p>Çevrenin merkeze yürüyüşünün hikâyesi biraz uzundur. Çok partili hayata geçiş dönemine kadar götürülebilecek bu süreçte Süleyman Demirel her ne kadar bazı kesimlerce “köylülüğün” sembolü olarak tanımlansa da “köylü” yıllarca ülke siyasetinde etkin bir figür olarak yerini aldı. Özal, merkezin çevreye yürüyüşünde diğer önemli bir figür oldu. Türkiye’de öteki olarak tanımlanan ve merkezden uzak tutulan “Nakşi” bir aileden gelen Özal’ın, başta ekonomi politikaları olmak üzere, politik tercihleri merkezin çevreye yürüyüşünü kolaylaştırdı. Ak Parti ile ortaya çıkan yeni seçkinler bu sürecin tamamlayıcı halkası oldular. Ancak “seçkinlerin değişimi” sürecinde elitlerin yerinden edilmişlik hissi hep kendini hissettirdi. Yeni seçkinlerde ise dâhil oldukları yeni sınıfa uyum sorunları baş gösterdi. Şüphesiz yeni Türkiye’nin en belirgin özelliklerinden biri de halkın ilk defa bir inisiyatif alarak askeri darbeyi önlemesidir. Bu gelişme Türkiye tarihinde bir ilk olduğu gibi bundan sonrasına dair bir umut olarak da okunabilir. Yeni Türkiye’de halk artık kazanımlarına sahip çıkmaktadır.</p>
<p><strong>Yeni Türkiye Eski Türkiye’ye Özlem Duyar mı?</strong></p>
<p><em>“Yeni Türkiye, ilkeler ve zihniyetler bakımından Eski Türkiye’nin rayından çıkmış bir taklidi. Eski Türkiye’yi özleyenler demokrasi elden gittiği için değil kendi iktidarları gerilediği için Yeni Türkiye’ye muhalifler. Bu yüzden henüz yaşam tarzı savunusundan öteye geçip yapıcı ve eşitlikçi bir demokratik ütopya ortaya koyamadılar”. (Özkul, www.birikimdergisi.com).</em></p>
<p>Bu soruya cevap verebilmek için eski Türkiye’de öne çıkan “irtica” kavramına müracaat edilebilir. İrtica kavram olarak geri dönüşü istemek anlamına gelmektedir. Ancak kavram çoğunlukla dinsel gericilik bağlamında bir etiketleme biçimi olarak ortaya çıkmaktadır. Hâlbuki geriye dönüşü istemek dinsel bir organizasyonun talebi olarak ortaya çıkabileceği gibi din ile ilişkisi olmayan ya da kendini bu çerçevede tanımlamayan sosyal yapıların özelliği olarak da ortaya çıkabilir.</p>
<p>Kavramın asli anlamına bağlı kalarak düşünüldüğünde “irtica” söylemine aşina olan Türkiye toplumunda geriye dönüşü istemek, artık toplum kesimlerinin arzu etmeyeceği bir taleptir. Diğer bir deyişle eski Türkiye’ye dönüşün imkânı kalmamıştır. <em>Hatta yeni Türkiye’nin tanımlayıcı özellikleri bile bilhassa genç nesil tarafından “eskimeye yüz tutmuş” olarak görülebilir.</em> Zira onlara göre eski Türkiye tecrübe edilmemiş, eski kuşakların serzenişlerinden ibaret bir manzaradır. Kaldı ki artık dünyanın küçük bir köy olarak tanımlandığı, iç siyasetin dış siyasetten bağımsız düşünülemeyeceği, bireylerin haberdarlık düzeyinin her geçen gün arttığı bir dünyada, toplumsal talepleri belirleyen unsurlar küresel gelişmelerden bağımsız düşünülemez. Türkiye’nin bu günlerde yaşadığı siyasi ve ekonomik gelişmeleri de böyle okumak mümkündür.</p>
<p><strong>Yeni Türkiye’de Toplumun Siyasetten Beklentileri</strong></p>
<p>Toplumun siyasetten beklentilerinin başında siyasetin parçalı yapısının ortadan kalkması gelmektedir. Şüphesiz bu konu toplumun önüne konacak siyasi alternatiflere bağlı olarak gelişecektir. Ancak Türkiye’nin yeni tecrübe ettiği “Başkanlık Sistemi” bu beklentiyi tetikleyen bir unsur olmaktadır. Tabii ki toplumun bu konudaki beklentisini belirleyen farklı unsurlar da söz konusudur. Bunların başında <em>toplumsal refah seviyesini kaybetmeme arzusu</em> gelmektedir. Türkiye’nin yakın tarihinde tecrübe ettiği koalisyonlar ve siyasi istikrarsızlık süreçlerinin sonucunda kaybeden hep toplum olmuştur. Türkiye sermayesinin küresel sermaye ile iç içe geçen yapısı toplumun ideolojik<br />
konuları es geçerek ekonomik gerekçelere bağlı tercih yapmasını beraberinde getirecektir. İdeoloji partilerini ve diğer ideolojik yapılanmaları zorlayacak olan bu toplumsal yönelim, toplumun siyasetten beklentilerini biçimlendiren önemli bir husus olarak belirecektir.</p>
<p>Toplumun siyasetten beklentileri arasında şüphesiz en önemli konulardan biri etnik, dini, kültürel farklılıkları barış içinde bir arada yaşatacak zeminin güçlendirilmesidir. <em>Yakın dönemde Türkiye etnik ayrımcılığa ve din istismarına dayalı terör yapılanmaları ile uğraşmak zorunda kalmış ve bu konuda büyük riskler de alarak önemli bir mesafe kat etmiştir.</em> Ancak sonuç olarak bu iki konu Türkiye’de toplumun gerilmesine önemli ölçüde etki etmiştir. Seçim sonrası kimin seçildiğinden daha ziyade toplumsal gerginliğin azaltılması yönünde atılacak adımlar gündelik hayatta belirleyici olacaktır. <em>Eğitim, Türkiye’de önemli bir “sorun” olarak varlığını sürdürmektedir.</em> Yeni üniversitelerin açılması, liseye geçiş sistemindeki değişiklikler, eğitimde kalite sorunu Türkiye’de siyasi karar mercilerinin önünde külli bir problem olarak varlığını sürdürmektedir. Ancak seçim sürecine girilen bu günlerde başkan adaylarının ve siyasi partilerin bu konulara dair somut fikir ve önerilerinin olmaması ya da “cılız” bir şekilde dillendirilmesi, sorunun daha da problemli bir hal alacağının göstergesidir. <em>Hâlbuki toplum niceliksel artışa paralel olarak nitelik sorununun bir an önce çözülmesini beklemektedir.</em></p>
<p>Toplumun siyasetten beklentisinin yoğun olduğu alanlardan biri de şüphesiz uluslararası gelişmeler karşısında Türkiye’nin alacağı tavır ve süreci nasıl yöneteceğidir. Türkiye dışında ortaya çıkan ama etkileri toplum nezdinde derinden hissedilen uluslararası gelişmeler, Türkiye’nin beka sorununu da toplumun gündeminde tutacaktır.</p>
<p>Dolayısıyla siyasetten beklentilerin başında Türkiye’nin tercihini ne yönde yapacağı, ortaya çıkan gelişmelere nasıl tepki vereceği, oyun kurucu rolünün nerelere kadar uzanacağı konuları gelmektedir. Bu sürecin yönetilmesinde toplumla daimi bir şekilde iletişim kuran, nabzını tutabilen siyasi liderlik kadar uluslararası diploması konusunda tecrübeli bir kadro, yeri geldiğinde risk alabilen ama gerektiğinde geri çekilmeyi bilen bir yönetim anlayışı ön plana çıkacaktır.</p>
<p><em>“Yeni binyıla girdiğimiz bu dönemde dünyadaki siyasal ve sosyal değişimin baş döndürücü hızı ve önceden kestirilemeyen yönü “siyasetin yerleşik çerçevesini ve koşullarını” şiddetle aşındırmaktadır. Ulusal devlet, ulusal kimlik ve ulusal ekonomi gibi kavramlar toplumsal ve siyasal değişimi açıklamada yetersiz kalmaktadır” </em>(Özbudun ve Keyman, 2003: 303). Yeni Türkiye’de ortaya çıkan sosyal değişim toplumsal kimliğin tanımlayıcı unsurlarında farklılıklar ortaya çıkarmış, dini özgürlükler başta olmak üzere, özgürlükler yeni Türkiye’nin tanımlayıcı özellikleri olarak öne çıkmıştır. Böylesi bir toplumsal yapıda siyasetin başarısını belirleyen temel unsur değişimi iyi okuyabilmesidir. Dolayısıyla değişimi okuyamayan, özgürlüklerin kısıtlandığı eski Türkiye’ye ait paradigmaların toplumsal beklentiyi karşılama imkânı zayıf görünmektedir.</p>
<p><strong>Kaynaklar</strong><br />
<strong>Ali Ulvi Kurucu</strong>, Hatıralar I, II, III, IV, Hazırlayan: M. Ertuğrul Düzdağ, Med Yayınları, İstanbul, 2017.<br />
<strong>Barış Özkul</strong>, Eski Türkiye-Yeni Türkiye, Birikim Dergisi, 20 Ağustos 2017, http://www.birikimdergisi.com/haftalik/8474/eski-turkiye-yeni-turkiye#.WwSEakiFPIU (Erişim Tarihi: 21.05.2018.)<br />
<strong>Ergun Özbudun ve Fuat Keyman</strong>, “Türkiye’de Kültürel Küreselleşme Aktörler, Söylemler, Stratejiler” Bir Küre Binbir Küreselleşme, Çağdaş Dünyada Kültürel Çeşitlilik, Editörler: Peter L. Berger- Samuel Huntington, Çeviren: Ayla Ortaç, Kitap Yayınevi, İstanbul, 2003.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/yeni-turkiyede-toplumun-siyasetten-beklentileri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Geleceğini Arayan Siyaset</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/gelecegini-arayan-siyaset/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/gelecegini-arayan-siyaset/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ali Metin]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 30 Jun 2018 22:19:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[10. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Ali K. Metin]]></category>
		<category><![CDATA[Araştırma]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset Felsefesi]]></category>
		<category><![CDATA[Temmuz 2018]]></category>
		<category><![CDATA[Toplumsal Hegemonya]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=2315</guid>

					<description><![CDATA[Makro bir dönüşüme, bir dönüştürme projesine ihtiyaç var ve bunu sağlamanın yolu da kültürel iktidarı dahası hegemonyayı temin etmekten geçiyor. Gayet basit: sessiz devrimlerin yerini artık kültürel devrimlerin alması gerekmekte. Yeni Türkiye’yi inşa edebilmek için zamanın ruhuyla örtüşen bir büyük dönüşüm vizyonuna ihtiyaç var. Buysa tek başına siyasal iktidardan beklenilmeyecek bir iş. İktidar Ama Ne İçin? Kültürel ve sosyal açıdan bizatihi iktidar kavramının kendisiyle hesaplaşacak bir gelişme düzeyinin henüz oldukça gerisindeyiz. İktidarın kutsallaştırılması şeklinde değil elbette -bu artık tarihin gerilerinde kalmış bir ilkellikten ibarettir- ancak iktidar olgusunun toplumsal fay hatları oluşturacak kadar şiddetle önemsenmesi pek sağlıklı bir durum sayılamaz. İyi ve kötünün, başarı ve başarısızlığın, mutluluk ve mutsuzluğun iktidar gücüne bağlı olması, başka deyişle iktidar değişikliğinin bu manada toplumun kayda değer bir kesimi üzerinde sarsıntılar yaratması, siyasetin ve dolayısıyla devlet gücünün toplumu kucaklayıcı bir işleyişe hiç de sahip olamadığını gösterir. İktidar alanı toplumsal alandaki cepheleşmenin bir tarafı haline geldikçe hegemonik yapı tabiatıyla daha da şeditleşerek ayrıştırıcı bir muhtevaya bürünecektir ama sorun, sadece kimlik siyasetine bağlı hukuki ve siyasi içerikli kayıplar veya baskılardan ibaret sanılmamalı. İktidarın başlı başına bir rant kaynağı haline gelmesine bağlı olarak iktidar aygıtı artık ekonomik ve sosyal gücü temerküz ettirmenin doğrudan veya dolaylı bir aracı olmaya başlamakta, &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Makro bir dönüşüme, bir dönüştürme projesine ihtiyaç var ve bunu sağlamanın yolu da kültürel iktidarı dahası hegemonyayı temin etmekten geçiyor. Gayet basit: sessiz devrimlerin yerini artık kültürel devrimlerin alması gerekmekte. Yeni Türkiye’yi inşa edebilmek için zamanın ruhuyla örtüşen bir büyük dönüşüm vizyonuna ihtiyaç var. Buysa tek başına siyasal iktidardan beklenilmeyecek bir iş.</strong></p>
<p><strong>İktidar Ama Ne İçin?</strong></p>
<p>Kültürel ve sosyal açıdan bizatihi iktidar kavramının kendisiyle hesaplaşacak bir gelişme düzeyinin henüz oldukça gerisindeyiz. İktidarın kutsallaştırılması şeklinde değil elbette -bu artık tarihin gerilerinde kalmış bir ilkellikten ibarettir- ancak iktidar olgusunun toplumsal fay hatları oluşturacak kadar şiddetle önemsenmesi pek sağlıklı bir durum sayılamaz. İyi ve kötünün, başarı ve başarısızlığın, mutluluk ve mutsuzluğun iktidar gücüne bağlı olması, başka deyişle iktidar değişikliğinin bu manada toplumun kayda değer bir kesimi üzerinde sarsıntılar yaratması, siyasetin ve dolayısıyla devlet gücünün toplumu kucaklayıcı bir işleyişe hiç de sahip olamadığını gösterir. İktidar alanı toplumsal alandaki cepheleşmenin bir tarafı haline geldikçe hegemonik yapı tabiatıyla daha da şeditleşerek ayrıştırıcı bir muhtevaya bürünecektir ama sorun, sadece kimlik siyasetine bağlı hukuki ve siyasi içerikli kayıplar veya baskılardan ibaret sanılmamalı. İktidarın başlı başına bir rant kaynağı haline gelmesine bağlı olarak iktidar aygıtı artık ekonomik ve sosyal gücü temerküz ettirmenin doğrudan veya dolaylı bir aracı olmaya başlamakta, böylece toplumdaki iktidar arzusunu maksimize etmektedir. Sonuç olarak buradan, iktidar fetişizmiyle tebarüz eden bir tür hastalıklı bir yapı ortaya çıkmaktadır.</p>
<p><strong>Eğitim Faktörü İslamcılığın Yükselişinde Belirleyici Oldu</strong></p>
<p>Bunun toplumsal ve siyasal açıdan marazi bir durum olduğunu söylememiz ne kadar doğruysa, tersi diyebileceğimiz türden iktidara kayıtsız ve bigâne kalışın da yine bir sorun olduğunu tespit etmek gerekir. Esasen toplumdaki bilinç düzeyi yükseldikçe iktidar olgusunun ve ilişkilerinin daha fazla sorgulanmaya başladığı bir gerçek. Örneğin etnik milliyetçilik rüzgârlarının ardında bile beğenelim beğenmeyelim bu gerçek yatmaktadır. Sadece o değil Türkiye özelinde bugün muhafazakârlığın ve İslamcılığın siyasal yükselişinden bahsedebiliyorsak, bu hiç şüphesiz toplumun nispeten alt katmanlarının eğitim ve kültürel alandaki tırmanışları sayesinde olmuştur. Muhafazakâr sessiz çoğunluğun sosyal ve siyasal hiyerarşideki yükselişinde eğitim ve kültür düzeyinin birinci derecede rol oynadığı yadsınamaz. Bu rolün ifası, kimlik bilincinin gelişmesiyle olduğu kadar kültür düzeyindeki artışa paralel şekilde muhafazakâr öznelerin kazandığı özgüvenle de alakalı. Sessiz çoğunluğun, elitlerin/beyaz Türklerin iktidarını sorgulama ihtiyacı ve kabiliyetini gösterecek düzeye gelmesiyle siyasetin “rengi” yavaş yavaş değişmeye başlamıştı. Kimliğin siyasete, oradan da iktidara ve devlete taşınması, eğitim ve kültür alanındaki yükselişten bağımsız bir süreç olarak kabul edilemez. Muhafazakâr siyasetin başarısı sessiz çoğunluğun oy gücüne indirgenemeyecek birtakım temellere ve dinamizme sahip. DP iktidarından başlayarak AK Parti öncesi diğer merkez sağ partilerin iktidar gücünü, sessiz çoğunluğun oy gücüyle izah etmek belki mümkün. Ancak AK Parti, seleflerinden farklı olarak sessiz çoğunluğa handiyse yeni bir kimlik ve kişilik kazandırmak suretiyle onu siyasetin hegemonik bir öznesine dönüştürmüş, reaksiyonerlikten çıkarıp aksiyoner bir konuma doğru taşımış bulunuyor. Muhafazakarlık ve İslamcılık, görece ve nispeten muğlak bir şekilde de olsa siyasetin şimdi kurucu unsurları mesabesindedir. Dahası kazandığı hegemonik güç, sistemi daha derin ve kalıcı bir şekilde dönüştürmeye yönelik bir iştahı da kendi gözeneklerinde barındırmaktadır.</p>
<p><strong>İktidar Mantalitesi ve Kimlik Siyasetiyle Yüzleşmenin Önemi</strong></p>
<p>Sessiz çoğunluğun gösterdiği iktidar kabiliyeti ve başarısı önemli. Bunu sahip olduğu kimlik bilinci üzerinden yapması ise -tümüyle pragmatizme teşne olmama bakımından- belki daha da önemli. Böylece ruhsal ve zihinsel bir tekâmül sergileyebilmektedir. Buna bağlı olarak o, kültürel iktidarı inşa edecek bir yeterlilik gösteremese bile en azından sandık üstünlüğü üzerinden bir kimlik siyaseti yürütmeyi becerebilmekte. Fakat söz konusu kimlik siyaseti onun aynı zamanda bir zafiyeti olma tehlikesini de içeriyor. Kimlik siyaseti ile özgürlüğüne kavuşan ve çok boyutlu (siyasi, bürokratik, sosyal, kültürel, ekonomik) bir gelişme olanağı yakalayan sessiz çoğunluğun, iktidarı tam anlamıyla bir tahakküm ve rant alanı olarak görme, kullanma ihtimali de söz konusu. Sessiz çoğunluğun rövanşist reflekslerinin ve geleneksel devlet algısıyla yoğrulmuş iktidar mantalitesinin siyaseti nereye götüreceğini tahmin etmek pek kolay değil. Nitekim milli ve yerli söylemi üzerinden oluşturulan hegemonik yapı ile geçmişte kaldı diyebileceğimiz Kemalist hegemonya arasındaki benzerlik hayra alamet değil. AK Parti’nin Kemalizme teslim olduğu iddiaları elbette fazlaca afaki. Fakat milli-yerli söyleminin içerdiği hegemonik bakış açısı, bugün ciddi bir sorun olarak karşımızda durmaktadır. Oysa artık sessiz çoğunluk olmaktan çıkmış muhafazakâr ve İslamcı kesimlerin iktidar kavramıyla yüzleşmesi, geleneksel hegemonik anlayışın değiştirilmesi gerekiyor. Siyasal iktidarı veya devleti bir “tahakküm öznesi” olarak görmemiz halinde sorun ciddidir. Bugün artık daha yeni bir siyaset anlayışından söz etmek zorundayız. Değilse muhafazakâr siyasetin/kesimlerin sadece anakronik bir iktidar ve devlet anlayışına sahip olduklarından değil, kültürel ve sosyal anlamda yeterli gelişme düzeyine ulaşamadığından da söz edilebilir. Mesele toplumun kültürel gelişmişlik seviyesinden izole edilemeyecek bir mahiyet içeriyor. Bu ise muhafazakâr/İslamcı siyasetin kendisini iktidar alanlarıyla sınırlamayan bir toplumsallaşma gücüne kavuşturmasıyla tebellür edecek bir hususiyeti işaret etmektedir. Başka deyişle iktidarın, siyasetin özneleri açısından bir amaç değil araç olması gerekir. “İktidar için iktidar” arzusu, iktidar sahipleri için olduğu kadar, iktidardan muhtelif şekillerde beslenme beklentisine sahip olanlar için de siyaseti marazileştirici bir etken niteliği taşımaktadır.</p>
<p>Dolayısıyla iktidar aygıtını (devleti), ele geçirilmesi ve kendisiyle topluma şekil verilmesi gereken bir güç kaynağı gibi görme alışkanlığından kurtulmak gerekiyor. Bunun hem siyasal kültürle hem de devletin dönüştürülmesiyle ilgili bir problem olduğu aşikâr. Garson veya hakem devlet ideali, sosyal barış ve huzuru sağlamanın önemli bir anahtarı olarak görünüyor. Bu bakımdan siyaseti/iktidarı bir hegemonya aracı haline getirmek yerine her anlamda hak, adalet ve huzurun teminatı kılacak bir projeksiyonla ihya etmek zorundayız.</p>
<p><strong>“Toplumsal Hegemonya”nın Sınırlarında</strong></p>
<p>Kimliklerin inkâr edilmesi ne kadar yanlışsa kimlik siyasetinin inkârı da bizi aynı şekilde yanlışa ve çatışmacı bir anlayışa götürür. Hegemonik siyaset her halükarda kutuplaştırıcı ve dışlayıcı bir perspektiften beslenir. Oysa bu tarz siyaset, artık bir meşruiyet krizi içine girmeye başlamıştır. Bunu fark edilememesi, siyasete 2023, 2053 vizyonuyla yön verme kabiliyeti ve gücünün kısa zaman sonra yitirilmesini beraberinde getirecektir. Bu anlamda iktidar olmanın başka, “hegemonya”nın başka şeyler olduğunu iyi anlamak gerekir. AK Parti iktidarı büyük ölçüde muhafazakâr kesimlerin “toplumsal (sayısal) hegemonyası”nın bir sonucuydu. Elitist, kültürel hegemonyaya karşı toplumsalın bir yükselişi ve/veya isyanı olarak ortaya çıktı. Fakat söz konusu toplumsalın bir sabite olmadığını ve iktidar süreciyle birlikte niteliksel değişimlere maruz kaldığını hiçbir şekilde göz ardı etmemeli. Hatta bu değişim, muhafazakâr kesimin iktidardan bağımsız olarak modernleşmeyi daha derin ve yoğun bir şekilde tecrübe etmesi sonucu artı bir ivme de kazanmakta. Buna bağlı olarak toplumsal (sayısal) hegemonyanın kültürel hegemonyayla desteklenmesi giderek daha zorunlu hale gelmektedir.</p>
<p>Bu yüzden kültürel iktidarın sorunsallaştırılması siyasi iktidar açısından muhtemel bir krizin öngörüsü olarak anlaşılabilir. Bizatihi bu sorunsallaştırmanın yapılması bile hiç şüphesiz hem bir farkındalığı hem de bir kaygıyı dile getirmesi bakımından kıymeti haiz bir şey. Konu basit ve bildik anlamıyla “Asım’ın nesli” olmaktan da çıkıyor. Zira bir ahlak, tavır ve bilinç sembolü olarak Asım’ın nesli bugün yok diyemeyiz. Fakat bunun yetmediğini, işin sadece imanlı ve ahlaklı bir nesil yetiştirmekten ibaret olmadığını görüyoruz. Hatta belki sorunun mevcut Asım prototipinde olabileceğinden şüphe etmemiz lazım. İmam-Hatip okullarının 400’lerden 1500’lere kadar çıkarılmasıyla meselelerin halledilebileceğini düşünmek belli ki büyük bir safdillik olur. Daha açık ve doğru bir deyişle, karşı karşıya olduğumuz durum, şahidi olduğumuz Asım neslinin içinden çıkamayacağı bir çıkmaz gibidir.</p>
<p><strong>Sessiz Devrimden Sonrası Henüz Muamma</strong></p>
<p>Muhafazakâr/İslamcı siyasetin önü bugün hegemonya üretememe, değer inşa edememe sorunuyla tıkanmış gözüküyor. Kültürel iktidar sorunu bunun bir tespiti ve dışavurumu olarak gündeme gelmektedir. Sorunun siyasal iktidar tarafından dile getirilmesine önemli ölçüde bu tıkanma sebep olmuştur denilebilir.</p>
<p>AK Parti’nin “sessiz devrim” süreci referanslarını nereden alıyordu diye sorduğumuzda, buna muhafazakâr veya İslamcı değerleri adres verme imkanı pek mümkün gözükmüyor. Gelinen nokta açısından bakılacak olduğunda bilhassa İslamcı düşünce ve siyasetin mevcut tabloyu içine sindirebileceği kolay kolay iddia edilemez. AK Parti muktedir konuma geldiği andan itibaren tam da sosyal ve siyasal dönüşüm projesi/stratejisi anlamında bir belirsizlik kriziyle karşı karşıya gelmiştir denebilir. Devletçi, millici ve kalkınmacı söylemlerle bu krizi aşma çabası reel-politik açısından elbette rasyonel bir karşılığa sahip. Fakat bunun en azından AK Parti’nin ruhundaki İslamcı temayülleri soğurabilmesi pek mümkün değil. Bu yüzden siyasal iktidar tarafından yapılan kültürel iktidar sorgulaması sadece kültür alanına dair bir sorunsallaştırma olarak anlaşılmamalı. Aslında makro bir dönüşüme, bir dönüştürme projesine ihtiyaç var ve bunu sağlamanın yolu da kültürel iktidarı dahası hegemonyayı temin etmekten geçiyor. Gayet basit: sessiz devrimlerin yerini artık kültürel devrimlerin alması gerekmekte. Yeni Türkiye’yi inşa edebilmek için zamanın ruhuyla örtüşen bir büyük dönüşüm vizyonuna ihtiyaç var. Buysa tek başına siyasal iktidardan beklenilmeyecek bir iş. Ancak siyasal iktidarın devamlılığı belli bir aşamadan sonra değer üretmekle kaim hale gelmektedir. Devletçi, millici, kalkınmacı politikalar biraz da konjonktürel sebeplerle bu zorunluluğu şimdilik ikinci plana itmiş durumda. Ne var ki zamanın ruhu bunu önümüzdeki süreçte daha acil bir konuma getirecek, İslamcı siyasetle kitlelerin beraberliğini bir yol ayrımına doğru götürecektir.</p>
<p><strong>Büyük Dönüşümün Şartı: Kültürel Hegemonya</strong></p>
<p>Bunun için kültürel hegemonyanın siyasal iktidar açısından giderek daha elzem, daha vazgeçilmez hale geleceğini iyi görmek gerekir. Söz konusu hegemonyanın tamamen iktidar refleksleriyle inşa edilemeyeceğini ise unutmamalı. Bu hegemonyayı kuracak olan toplumsal ve kültürel değerler nihayetinde iktidar gücünden bağımsız, daha rasyonel, aynı zamanda daha tabii bir inkişafın ürünü olacaktır. Jakoben, elitist modernleşme politikalarının başarısızlığı, bu anlamda ders alınması gereken tarihsel bir tecrübe olarak önümüzde durmakta. İktidar olmakla muktedir olmak arasındaki farkın sadece “sistem” sorunu olmadığını bugün daha iyi anlayacak bir noktaya doğru gelmiş bulunuyoruz.</p>
<p>Lukacs’ın dediği gibi politika sadece araçtır, hedefse kültürdür. İktidara atfettiğimiz hükümranlık gücü kültürel ve entelektüel güçten yoksun kaldığı takdirde bir istikbal vaat edemeyecektir. Muhafazakâr/İslamcı siyaset bugün reel dünyanın koşullarıyla sınırlanmış bir görüntü ortaya koyuyor. Bu sınırların aşılabilmesi için tam anlamıyla kültürel hegemonyayı kuracak bir zihin gücüne ve üstünlüğüne ihtiyaç var. Siyasal iktidarın bu konuda bir farkındalığa sahip olması her şeye rağmen önemli bir şans. Her halükarda İslamcılığı irrasyonel politika ve projelerle ayağa düşürmeden realize etme becerisi ve titizliğini göstermek icap eder. Evet bu kolay değil, belki bazı riskleri göze almadan olabilecek bir şey olarak da gözükmüyor ancak belli bir ruh ve istikamet beraberliğini muhafaza edebilmemiz halinde İslamcı düşüncenin emeklemekten çıkıp yürümeye başladığı günleri pekala ümit edebiliriz. Yeter ki “zamanın ruhu”nu kavrayıcı/kuşatıcı perspektiften bir İslam aydınlanmasını yaşayabilelim.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/gelecegini-arayan-siyaset/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Siyasal Liderlik ve Kitle İletişimi</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/siyasal-liderlik-ve-kitle-iletisimi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/siyasal-liderlik-ve-kitle-iletisimi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Müjdat Gökçe]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 30 Jun 2018 22:16:35 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[10. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Kitle İletişimi]]></category>
		<category><![CDATA[Müjdat Gökçe]]></category>
		<category><![CDATA[Siyasal Liderlik]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset ve Liderlik]]></category>
		<category><![CDATA[Temmuz 2018]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=2312</guid>

					<description><![CDATA[Erdoğan’ın liderliğinin temel motivasyonu ‘yürek titremesi ve vicdan sızısı’; ideali ‘dünyayı değiştirmek’; bunları gerçekleştirebilmek için gerekli azim ve kararlılık… Fiziksel görünüşü, hitabeti, şiir okuması, futbol oynamasının sağladığı popülerlik, üzüldüğünde ağlayan, haksızlığa uğradığında öfkelenen ‘sahicilikle’ birleşir… Erdoğan için kullanılabilecek kavramlar, dava adamlığı, adanmışlık, samimiyet, sahicilik, cesaret, çalışkanlık ve millet aşkıdır. Siyasi liderlik, bir siyasi hareketin ya da partinin ulaşmaya çalıştığı amaçlar için taraftar kazanma, kazanılan taraftarları hedefe ulaşmak için organize ve motive ederek yönetme ve yöneltme eylemidir. Siyaset bilimi alanında yapılan çalışmaların birçoğunun merkezinde siyasi liderlik bulunmaktadır. Son yıllarda giderek artan biçimde insanların siyasi tercihlerini yaparken ideolojiden, program ve tüzüklerden ziyade somut siyasi ürünler olarak görünen liderler, vaatler, adaylar gibi unsurlara baktıkları görülmektedir. İletişim imkanlarının artması, partilerin siyasi rekabet içerisindeki mücadelelerinde lidere ya da adaya daha çok ağırlık vermeleri sonucunu doğurmuş, dolayısıyla lider ağırlıklı bir siyasi sistem oluşumu ortaya çıkmıştır. Bu bakımdan, özellikle Türk siyasi sistemini, liderlerin ön plana çıktığı bir sistem olarak değerlendirmenin çok da yanlış olmadığı görülmektir. Bir lider kendi takipçilerini hedefe motive edebilmeli, onlara hedefleri uğruna mücadele edebilmeleri için esin kaynağı olabilmeli, grubun bütünlüğünü koruyabilmeli, belirli bir otoriteyi sağlayabilmelidir. Bunun yanında kendisine duyulan bağlılığı yaptırım sonucu değil duygusal bağ biçiminde kurabilmeli, topluluğun inançlarını temsil edebilmeli, onları bütünün içinde &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Erdoğan’ın liderliğinin temel motivasyonu ‘yürek titremesi ve vicdan sızısı’; ideali ‘dünyayı değiştirmek’; bunları gerçekleştirebilmek için gerekli azim ve kararlılık… Fiziksel görünüşü, hitabeti, şiir okuması, futbol oynamasının sağladığı popülerlik, üzüldüğünde ağlayan, haksızlığa uğradığında öfkelenen ‘sahicilikle’ birleşir… Erdoğan için kullanılabilecek kavramlar, dava adamlığı, adanmışlık, samimiyet, sahicilik, cesaret, çalışkanlık ve millet aşkıdır.</strong></p>
<p>Siyasi liderlik, bir siyasi hareketin ya da partinin ulaşmaya çalıştığı amaçlar için taraftar kazanma, kazanılan taraftarları hedefe ulaşmak için organize ve motive ederek yönetme ve yöneltme eylemidir. Siyaset bilimi alanında yapılan çalışmaların birçoğunun merkezinde siyasi liderlik bulunmaktadır. Son yıllarda giderek artan biçimde insanların siyasi tercihlerini yaparken ideolojiden, program ve tüzüklerden ziyade somut siyasi ürünler olarak görünen liderler, vaatler, adaylar gibi unsurlara baktıkları görülmektedir.</p>
<p>İletişim imkanlarının artması, partilerin siyasi rekabet içerisindeki mücadelelerinde lidere ya da adaya daha çok ağırlık vermeleri sonucunu doğurmuş, dolayısıyla lider ağırlıklı bir siyasi sistem oluşumu ortaya çıkmıştır. Bu bakımdan, özellikle Türk siyasi sistemini, liderlerin ön plana çıktığı bir sistem olarak değerlendirmenin çok da yanlış olmadığı görülmektir.</p>
<p>Bir lider kendi takipçilerini hedefe motive edebilmeli, onlara hedefleri uğruna mücadele edebilmeleri için esin kaynağı olabilmeli, grubun bütünlüğünü koruyabilmeli, belirli bir otoriteyi sağlayabilmelidir. Bunun yanında kendisine duyulan bağlılığı yaptırım sonucu değil duygusal bağ biçiminde kurabilmeli, topluluğun inançlarını temsil edebilmeli, onları bütünün içinde haklarını koruduğuna inandırabilmelidir. Bu özellikler siyasal liderin izleyicileriyle iletişim kurabilmesinin vurgulanması açısından önemlidir. “Liderlik bir grubun iki veya daha fazla üyesi arasında çoğunlukla durumun ve üyelerin anlayış ve beklentilerinin yapılandırılması veya yeniden yapılandırılmasını da içeren bir etkileşimdir.” biçiminde bir genel tanımlama yapılmaktadır. Görüldüğü gibi, bu tanım karşılıklı etkileşimi vurgular. Liderin grubuyla kurduğu iletişim karşılıklı olma açısından önemlidir ve bu iletişim karar alma, güdüleme, sembol olma gibi birçok etki sağlar. Liderin kişisel özellikleri kısıtlı anlamda kendi grubu, daha geniş bir kapsamda ise kitlelerle kurduğu ilişki açısından önemlidir. Kişisel özellikler arasında bazıları özellikle ön planda yer alır. Örneğin liderin hitabet yeteneği, kitlelerle kurduğu iletişim açısından değerlendirilmelidir. Hitabeti güçlü bir lider kitlelere mesaj verirken çok daha etkili olabilir. Bir siyasi parti başkanı kalabalıklar karşısında etkili bir konuşma yapabiliyorsa çok daha başarılı bir seçim kampanyası geçirebilir. Kitle iletişimi açısından önem taşıyan diğer bir kişisel özellikse liderin bireyler arası ilişkileri düzenleme yeteneğinin derecesidir. Kişiler arasında denge kurabilen bir lider, grubu içindeki ilişkileri ve dengeleri koruyabilir. Bu hem liderin grubuyla olan iletişiminde hem de grubun kendi iç iletişiminde önem taşır. Özellikle yerel liderlerin izleyicileriyle yüz yüze iletişim yoluyla çok daha güçlü bağlar kurabildiklerine inanılmaktadır.</p>
<p><strong>Siyasi Liderler ve Siyasal İletişim</strong></p>
<p>Cumhurbaşkanı seçimi için Erdoğan, İnce, Akşener, Demirtaş, Perinçek ve Karamollaoğlu aday. Cumhurbaşkanı Erdoğan seçimin favori adayı. Diğer adayların tüm motivasyonu seçimi ikinci tura taşıyabilmek. Bu sebeple seçime yönelik tüm plan, program ve enerjileri Erdoğan merkezli.</p>
<p>Türk siyasal kültüründeki lider anlayışının siyasal iletişim süreçlerindeki yansımalarını tespit etmek ve bunu yeni medya üzerinden belirli bir düzende belirleyerek ölçümlemek son derece güç olsa da seçmen üzerindeki etkileri bakımında yapılması elzem bir çalışmadır. Liderlerin imaj oluşturma faaliyetleri kapsamında kullandıkları yeni medya hesaplarındaki takip ilişkileri, etkin bir karizma ve imaj mekanizmasının kazanılması noktasında önem arz etmektedir. Nitekim takip ilişkisi kapsamında liderlerin meşruiyetini sağlama ve iktidardaki payını koruyacak ya da arttıracak tedbirlerle hedef kitlesiyle sürekli olarak iletişim kurma zorunluluğu bulunmaktadır. Gençlere yönelik girişimlerin artması, siyasal pazarlama sürecinde gençlerin rolünün giderek genişlemesini beraberinde getirmektedir. Teknoloji kullanımı konusunda genç bireylerin daha donanımlı olmaları, siyasal iletişimde gençlerin fikir ve uygulamalarının daha önemli olması sonucunu ortaya çıkarmaktadır. Sosyal medya gibi medya araçlarının sahip olduğu güç, seçmen davranışlarını etkimekte olup gençlerin bu noktadaki girişimleri siyasetçilerin pazarlama kampanyalarına olumlu veya olumsuz etki etmektedir.</p>
<p>Bireylerin siyasal süreçlere katılımının düşük düzeyde olduğu Türkiye’de, içerdiği sanal kamusal alanla bireylere politize olma imkanı sunan yeni medya uygulamaları, siyasal katılım anlamında kullanıcılara, istedikleri siyasileri takip etmeleri adına seçenek ve işlevsellik sunmaktadır. Akıllı telefonlar vasıtası ile kullanılan mobil internet yeni medyanın kullanımını daha da arttırmaktadır. Seçim kararı; siyasette fikir, aday profili, söylem, uygulama, parti ideolojisi gibi unsurların tümüne yönelik verilir. Tüm bu unsurlar seçmenlerce kabul görürse oya dönüşür. İşte bu dönüşüm süreci de aşağıda belirlediğimiz maddeler halinde gerçekleşir:</p>
<p>Farkında olma: Seçmen yeni bir parti ya da adayın olduğunu öğrenir.<br />
İlgilenme: Seçmen bu yeni parti ya da aday hakkında bilgi edinmeye başlar.<br />
Değerlendirme: Seçmen bilgisini aldığı yenilikleri denemeyi düşünür. Başka bir deyişle alışkanlığını değiştirmeyi sorgular ve kafasında kıyaslar.<br />
Deneme: Seçmenin bu değerlendirmesi sonucunda oluşan görüşü pozitif ise ilk defa oy tercihini bu yönde kullanıp kendisine sağlayacağı faydayı ölçümler.<br />
Benimseme: Seçmen kendisine sağladığı faydayı değerlendirir ve tatmin olup olmadığını sorgular. Bu sayede sonraki seçimlerdeki tercihlerini de aynı<br />
şekilde kullanıp kullanmayacağına karar verir.</p>
<p>Yeniliklerin özümsenmesi ve yaygınlaşması genelde uzun sürelerde olur. Bu, yeni bir fikrin ve sunuş yönteminin az sayıda kişi tarafından karşılık bulup zamanla tatmin edici hale gelmesi ve başkalarına tavsiye edilmesiyle oy oranının yükselmesinin sağlanmasıyla gerçekleşir.</p>
<p><strong>Erdoğan Liderliği</strong></p>
<p>Erdoğan’ın liderlik sırları şu özelliklerinde gizli:</p>
<p>&#8211; Erdoğan’ın liderliğinin temel motivasyonu ‘yürek titremesi ve vicdan sızısı’; ideali ‘dünyayı değiştirmek’; bunları gerçekleştirebilmek için gerekli azim ve kararlılık.<br />
&#8211; Hak ve adaleti sağlayacak bir düzen için mücadeleyi bir dava olarak görür.<br />
&#8211; Mücadele emrini dışarıdan, bir ideolojik yapıdan veya güçten değil, ilahi emrin yüklediği sorumluluktan alır.<br />
&#8211; İnsanı ve özellikle ‘gençliği’, siyasetin yakıtı olarak değil, ulvi amaca birlikte ulaşacakları yol arkadaşı olarak görür.<br />
&#8211; Siyasette ideolojik değil, rasyonel bir yönetim tarzı sergiler.<br />
&#8211; Fiziksel görünüşü, hitabeti, şiir okuması, futbol oynamasının sağladığı popülerlik, üzüldüğünde ağlayan, haksızlığa uğradığında öfkelenen ‘sahicilikle’ birleşir.<br />
&#8211; Erdoğan, ‘öfkem, adalet isteyenlere değil, imtiyaz isteyenleredir’ der.<br />
&#8211; Ekip çalışmasını, ortak aklı kullanır.<br />
&#8211; Erdoğan için kullanılabilecek kavramlar, dava adamlığı, adanmışlık, samimiyet, sahicilik, cesaret, çalışkanlık ve millet aşkıdır.<br />
&#8211; Sadi Şirazi’nin uyarısını unutmaz: Sultan bir ağaca benzer, kökü halktır. Ağaç, kökünden güç alır. Halkın gönlünü incitme. Onları üzersen kendi kökünü yaralamış olursun.<br />
&#8211; Psikolojik harekatla ‘korku’ ile yaftalanmaya çalışılsa da, 15 Temmuz gecesi halkın canı pahasına sokağa dökülmesinde korku veya baskı değil, gönül birlikteliği etkilidir.<br />
&#8211; Siyasi yol arkadaşlarının kendisinden daha üst makamlara gelmesini sağlar ama bu liderliğine halel getirmez.<br />
&#8211; Olduğundan başka görünmez, medya üzerinden farklı bir imaj üretmez.<br />
&#8211; Seçkinci, aristokrat, elitist bir lider profili sergilemez; sokağın ve sofranın dili ile konuşur.<br />
&#8211; Asıl olan dünyevi başarılar için seçim kazanmak değil, adalet ve hakkaniyet üzere olarak gerçek imtihanı kazanmaktır.<br />
&#8211; Erdoğan’a göre ahlaklı bireyler yetiştirmek toplumun en asli görevidir. Bireyler erdemli olmazsa toplum ve devlet düzeni erdeme dayanamaz.<br />
&#8211; Asker-sivil ilişkilerinde dengeli, ölçülü, sağduyuludur. Hem siyasi iktidarın konumunu ve demokrasiyi geliştirir, hem de TSK’nın gelişimi için gayret gösterir.</p>
<p>Erdoğan’ın İletişim Dili;</p>
<p>&#8211; Halka seslenirken avuçlarının içi sürekli açık. İzleyenler, liderin avuç içlerini gördüğünde samimiyet duygusu uyanır. Buna ‘avuç içi psikolojisi’ denir.<br />
&#8211; Erdoğan parmağını çok sık kullanıyor. Rakiplerine sık sık gizli tehdit gönderiyor. Bu hareket kendisine güçlü bir imaj yüklerken hakkında konuştuğu rakibi güçsüz kılar. Bunu bir ebeveynin çocuğunu uyarması gibi de görebiliriz. “Ben ne yaptığını biliyorum”, “Dikkat et kendine”, “Bizi kandıramazsın”, “Bir daha o hatayı yapmayacaksın” gibi mesajlar yoğun.<br />
&#8211; Erdoğan, ikili temaslarda rakipleriyle tokalaşırken üstün el konumunu kullanıyor. Kendi eli, rakibinin elinin üzerinde durduğunda karşı tarafa “Senden üstünüm, güçlüyüm” mesajını veriyor. Kameralar onun elinin üstünü gösterdiği için izleyenlerin beyninin gücü simgeleyen yerlerinde Erdoğan görseli oluşuyor.<br />
&#8211; Erdoğan’ın yine sık kullandığı bir beden dili görseli, ‘Her şey kontrolüm altında’ duruşu. Gündemdeki kaygı, terör gibi olumsuz süreçlerde halk kendisini güvende hissetmek ister. Erdoğan kriz durumlarını beden diliyle çok iyi yönetiyor.<br />
&#8211; Beden eşleşmesini en iyi kullanan lider. Beden eşleşmesi denilen süreçte, karşınızdaki nasıl oturuyorsa ilk önce onun gibi oturun. Vücuduyla eşleşince karşınızdaki insanı etkilersiniz. İletişimde, eşleşmeden yönetemezsiniz.</p>
<p><strong>İnce Liderliği</strong></p>
<p>İnce, CHP’nin kullandığı kimlik siyasetinden kendini ayrıştırmaya çalışarak toplumun her kesimine yönelik bir söylem geliştirme çabası içerisinde. “Gelecek Bildirgesi” adını verdiği manifestosunu 3B (birlikte başaracağız, birlikte büyüyeceğiz, hakça bölüşeceğiz) şeklinde formülleştiren İnce, Erdoğan’ı ve AK Parti’yi devirme, ekonomik kalkınma ve eşit gelir dağılımı sağlama yolunda vatandaşları birlik olmaya davet ediyor. Fakat dönüp dolaşıp başladığı noktaya geliyor. Kendisinin Cumhurbaşkanlığını kazanmasını Cumhuriyet’in bir kazanımı olarak görüyor ve Cumhuriyet’in hak ettiği yüzüncü yıl sevincini ancak kendisinin Cumhurbaşkanı olduğu takdirde yaşayacağını ifade ediyor.</p>
<p>Partisi tarafından gerçek anlamda ciddiye alınmadığı ve desteklenmediği izlenimi, seçmen kitlesi içinde oldukça hakim.</p>
<p>Lider vasıflarını taşıdığını gösterir bir profilden çok uzak. HDP siyasetine sahip çıkıyor oluşu seçmen üzerindeki güveni yıkıyor. Deneyimsiz olması ve geçmişte yaptığı siyasi hatalar, çıkışlar ve söylemler seçmen üzerinde ciddi bir güven havası vermiyor. Lider olmadığı ve bu yönüyle iletişim konusunda önemli bir eğitim alması gerektiği kanaati yaygın.</p>
<p><strong>Akşener Liderliği</strong></p>
<p>Meral Akşener, siyasi hayatı boyunca birçok liderin yanında boy gösterdi. TBMM’ye ayak bastıktan sonraki 6 yıl içinde; Tansu Çiller, Köksal Toptan, Mehmet Ağar ve Recep Tayyip Erdoğan isimleri etrafında siyasi hamleler yapan Akşener, 2001’de ise bugün muhalifi olduğu Devlet Bahçeli ile de yollarını ayırdı.<br />
Son dönemde FETÖ ile bağlantılı olduğu iddiaları 15 Temmuz darbesini acı şekilde deneyimleyen seçmen gözünde güvensiz bir lider olduğu izlenimi veriyor. Mitinglerinde beden dili adeta seçmenle iletişim kurmamaya odaklı.</p>
<p><strong>Demirtaş Liderliği</strong></p>
<p>PKK’nın siyasi uzantısı haline gelen HDP lideri, terör örgütü üyeliği ile cezaevinde olması ve halk içinde terörist olarak görülmesi yüzünden sadece kısıtlı bir oy oranına sahip. Liderliğin vasfı olan çoğunluğa ve bütüne hitap söz konusu bile değil. Dolayısıyla etkisi sınırlı.</p>
<p><strong>Karamollaoğlu Liderliği</strong></p>
<p>“Madımak Olayı” ile ilgili geçmişi seçim kampanyasında da karşısına çıkıyor. Demirtaş’a destek verdiği iddiaları, yapılan yatırımları olumsuz yönde eleştirmesi, henüz devlet tecrübesinin olmaması, liderlik vasıflarından uzak oluşu ülke genelindeki seçmenle iletişim kurmasının önündeki en büyük engel.</p>
<p><strong>Perinçek Liderliği</strong></p>
<p>“Terörist başına karanfil uzatan kişi” olarak anılıyor olması, son dönemde yaptığı açıklamaların ciddiye alınmamasına sebebiyet veriyor. Sadece kendi ideolojik çevresine yönelik liderliği maalesef ülke bütününe hitap etmiyor. Güven problemi olan liderlerden biri.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/siyasal-liderlik-ve-kitle-iletisimi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
