<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>10 Kasım &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/10-kasim/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Wed, 10 Nov 2021 08:33:23 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.9</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>10 Kasım &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Kemâlizm İlerlemenin ve Değişmenin Önündeki Engel Mi?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/kemalizm-ilerlemenin-ve-degismenin-onundeki-engel-mi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/kemalizm-ilerlemenin-ve-degismenin-onundeki-engel-mi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mahmut Haldun Sönmezer]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 10 Nov 2021 08:33:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[10 Kasım]]></category>
		<category><![CDATA[Kemalizm]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=17861</guid>

					<description><![CDATA[“Ben size manevî mîrâs olarak hiçbir âyet, hiçbir dogma, hiçbir donmuş ve kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevî mîrâsım bilim ve akıldır. Zaman süratle ilerliyor, milletlerin, cemiyetlerin, fertlerin saâdet ve bedbahtlık telâkkileri bile değişiyor. Böyle bir dünyada, aslâ değişmeyecek hükümler getirdiğini iddiâ etmek, aklın ve ilmin gelişimini inkâr etmek olur.”Mustafa Kemal Atatürk Ayasofya’nın yeniden ibâdete açılması konuşuluyor, eski bir siyâsî şöyle diyor: “Ayasofya’yı Atatürk kapatmıştı. Onun kapattığı bir şey bir daha açılamaz.” Televizyondaki bir açık oturumda; “Diyânet teşkîlâtının bünyesinde değişiklik yapılmalı mı?” diye soruluyor. Orta yaşlı bir hanım; “Bence yapılmamalı, çünkü o Atatürk’ün eseridir.” yorumunu yapıyor. Tek parti döneminde, özellikle de Cumhuriyetin ilk yıllarında yapılan icraatlara ilişkin bir yenilik ve değişim teklîf edildiğinde, en azından zamanın şartları gereği bir güncelleme faâliyetine ihtiyâç olduğu söylendiğinde hep aynı gerekçe öne sürülüyor. Doksanlı yılların başında bir parti genel başkanına; parti amblemindeki altı okun artık hayatın gerçekleriyle bağdaşmadığı, on yıldan beri ülkede uygulanan serbest piyasa ekonomisinin devletçilik ilkesini geçersiz kıldığı, bu yüzden de parti amblemindeki altı okun anlamını yitirdiği, değişmesi gerektiği söylendiğinde verdiği cevap şu olmuştu: “Biliyorum ama hissiyâtım buna mânî oluyor.” Ülkemizin Kemâlistleri, Mustafa Kemal’in doksan sene önce yaptıklarına, bütün zamanlara şâmil değişmez bir sosyal realite nazarıyla bakmakta, değişmesini değil, tartışılmasını, hattâ böyle bir &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="has-text-align-right"><em>“Ben size manevî mîrâs olarak hiçbir âyet, hiçbir dogma, hiçbir donmuş ve kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevî mîrâsım bilim ve akıldır. Zaman süratle ilerliyor, milletlerin, cemiyetlerin, fertlerin saâdet ve bedbahtlık telâkkileri bile değişiyor. Böyle bir dünyada, aslâ değişmeyecek hükümler getirdiğini iddiâ etmek, aklın ve ilmin gelişimini inkâr etmek olur.”</em><br><em>Mustafa Kemal Atatürk</em></p>



<p class="has-text-align-left">Ayasofya’nın yeniden ibâdete açılması konuşuluyor, eski bir siyâsî şöyle diyor: “Ayasofya’yı Atatürk kapatmıştı. Onun kapattığı bir şey bir daha açılamaz.” Televizyondaki bir açık oturumda; “Diyânet teşkîlâtının bünyesinde değişiklik yapılmalı mı?” diye soruluyor. Orta yaşlı bir hanım; “Bence yapılmamalı, çünkü o Atatürk’ün eseridir.” yorumunu yapıyor. Tek parti döneminde, özellikle de Cumhuriyetin ilk yıllarında yapılan icraatlara ilişkin bir yenilik ve değişim teklîf edildiğinde, en azından zamanın şartları gereği bir güncelleme faâliyetine ihtiyâç olduğu söylendiğinde hep aynı gerekçe öne sürülüyor.</p>



<p>Doksanlı yılların başında bir parti genel başkanına; parti amblemindeki altı okun artık hayatın gerçekleriyle bağdaşmadığı, on yıldan beri ülkede uygulanan serbest piyasa ekonomisinin devletçilik ilkesini geçersiz kıldığı, bu yüzden de parti amblemindeki altı okun anlamını yitirdiği, değişmesi gerektiği söylendiğinde verdiği cevap şu olmuştu: “Biliyorum ama hissiyâtım buna mânî oluyor.”</p>



<p>Ülkemizin Kemâlistleri, Mustafa Kemal’in doksan sene önce yaptıklarına, bütün zamanlara şâmil değişmez bir sosyal realite nazarıyla bakmakta, değişmesini değil, tartışılmasını, hattâ böyle bir konunun gündeme getirilmesini bile hoş görmemektedirler. O yılların devrim ve icraatları, anayasanın değiştirilmesi dahi teklîf edilemeyen maddeleri gibidir onlara göre. Netîcede, Mustafa Kemal’in eline değen her şey anlamsız bir kutsiyet izâfe edilerek yanına bile yaklaşılması zor bir kırmızıçizgiye dönüştüğünde, zamanla değişen şartlara göre tavır alıp icraat yapabilmek de zorlaşıyor. Bugüne kadar milletin heyecanları, memleketin en hayatî mes’eleleri hep bu engele çarparak çürümeye terk edildi.</p>



<figure class="wp-block-image size-large"><img decoding="async" width="1024" height="768" src="https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2021/11/WhatsApp-Image-2021-11-10-at-10.55.56-1-1024x768.jpeg" alt="" class="wp-image-17862" srcset="https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2021/11/WhatsApp-Image-2021-11-10-at-10.55.56-1-1024x768.jpeg 1024w, https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2021/11/WhatsApp-Image-2021-11-10-at-10.55.56-1-300x225.jpeg 300w, https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2021/11/WhatsApp-Image-2021-11-10-at-10.55.56-1-768x576.jpeg 768w, https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2021/11/WhatsApp-Image-2021-11-10-at-10.55.56-1-1536x1152.jpeg 1536w, https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2021/11/WhatsApp-Image-2021-11-10-at-10.55.56-1-95x71.jpeg 95w, https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2021/11/WhatsApp-Image-2021-11-10-at-10.55.56-1-320x240.jpeg 320w, https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2021/11/WhatsApp-Image-2021-11-10-at-10.55.56-1.jpeg 1600w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></figure>



<p>Berlin’deki utanç duvarı yıkılalı yıllar oldu. Bizim târihimizde ise milleti ikiye bölen taştan, tuğladan yapılmış duvarlar olmadı hiçbir zaman. Fakat taş duvarların yapamadığını, zihinlerimizin etrafına ördüğümüz izm duvarlarıyla yaptık biz. Ve yine kendi ellerimizle ördüğümüz o duvarlar, beton duvarlara taş çıkartırcasına idrâkimizi betonlaştırıp bizi hayatın mantığına yenik düşürdü.</p>



<p>Bu ülkede yenileşmeye, akıl ve iz’an istikametindeki değişmeye karşı çıkanlar her zaman çağdaşlığıyla övünenler oldu. Bir şahsın yaptıklarının hiçbir şekilde değişmeyeceğini, asırlar geçse bile zamana yenik düşmeyeceğini iddia etmek, modern ve rasyonalist olduğunu söylerken dogmatizmin kucağına düşmektir. Daha baştan bir güncelleme faâliyetine kapıları kapatmaktır. Gerçekte bizim kendilerini Kemâlist ilân eden aydınlarımızın(!) çoğu rasyonalist değil, dogmatiktir. Nazarları da geleceğe değil, dâimâ geçmişe dönüktür. Zihinleri târihin bir dönemine sıkıştığından zamana uyum kabiliyetlerini yitirerek fikren tereddîye düşmüşlerdir.</p>



<p>Onlar icraatların gerçekleştiği devrin konjonktürünü dikkate almazlar. Zamanla ortaya çıkan yeni ihtiyâçların da farkında değildirler. Hayatta değişmeyen tek şeyin, değişimin kendisi olduğu gerçeği karşısında ise kördürler. Hâlbuki her devlet adamı gibi Mustafa Kemal’in icraatları da konjonktüreldir. Bütün zamanları kucaklayan bir özellik taşımaz kesinlikle. Bir liderden asırlar sonrasını görmesini beklemek de abestir zaten. Ait olduğu zamanın rûhunu okuyan ve ona göre şekil alıp çözüm üreten lider, büyük devlet adamıdır.</p>



<p>Kemâlistlerin göremediği şudur: Bugünkü ya da geçmişteki iktidârların yapmış olduğu icraatların bir ucu o günlere dokunduğunda, bunu geçmişin tasfiyesi olarak algılıyorlar. Hâlbuki devletçilik ilkesinin zaman içinde kadük kalması gibi akıp geçen zaman ve ortaya çıkan yeni ihtiyâçlar birçok şeyi, biz istemesek de hayatımızdan tasfiye ediyor zaten. Ayrıca milletin ezici çoğunluğu bazı şeyleri hayatından çıkarmayı murâd ediyorsa, bir fânînin adına hareket ettiğini söyleyen bir zümrenin, millî irâdenin tekerine çomak sokması doğru mudur? Demokrasilerde bir ferd ya da zümrenin mi arzuları önemlidir, yoksa milletin kahir ekseriyetinin mi?</p>



<p>Bir kısım aydınlarımıza(!) göre Türkiye’de hayat, Mustafa Kemal’in ölümüyle beraber âdetâ buzdolabına kaldırılmıştır. İlerleme ve modernlik onunla birlikte kemâle ermiş, yani zirveye çıkmıştır. Ulaşılabilecek ondan daha yüksek bir medenî irtifâ yoktur artık. O itibârla kendisinin aşılması da söz konusu olamaz. İlerlemenin, çağdaşlığın, modernizmin ulaşılması imkânsız zirvesidir Mustafa Kemâl Atatürk. Aksî ihtimâlin tasavvuru bile zordur. İşte bizdeki Kemâlist elitlerin kafasının içindeki modernlik fikri böylesine katı, duygusal ve de nostaljik bir şablon üzerine oturur. Değişime kapalı, otuzlu yıllarda son şeklini almış(!) şahıs fetişizmine dayanan bu fâsid mantık yön verir onların his ve reaksiyonlarına. Dipfrize koydukları şablonun buzdolabından çıkarılarak üzerinde ufacık bir değişiklik yapılmasına bile tahammül edemezler. Ezberleri şaşar sonra. Fakat arada bir tozunu almak gerekebilir onun. Zîrâ batılı değerleri bir türlü özümseyememiş toplumun hassâsiyetleri sebebiyle üzeri toz bağlayıp tanınmaz hâle gelebilir. Periyodik aralıklarla gerçekleşen darbeler de zamanla üzerinde biriktiğine inanılan toz ve küf zerrelerinden onu arındırmak adına yapılmaktadır zaten.</p>



<p>Onlara göre 1923, bu milletin târihindeki en kesin mîlâd, 1938’se medeniyetin ve insanlığın şâhikasıdır. O yüzden de çağdaş bir kafanın yapacağı iş, 1923’le 1938 arasında yapılan her şeye noktasına, virgülüne kadar sahip çıkmak, korumak, değişmesine ve değiştirilmesine aslâ izin vermemektir. O büyük eserin varlığına halel gelmemeli, aslına uygun bir şekilde korunmalıdır ilâ-yevm-il-kıyâme. Çünkü hasret duydukları o mâzîyi taassubla korumak, mümkünse geçmişi bire bir bugüne taşımak, çağdaş olmanın garantisi ve gereğidir. İşte bizim Kemâlist ve ilerici(!) aydınlarımızın kafasına bir mıh gibi çakılmış çağdaşlık imgesi budur.</p>



<p>Bu sakim anlayış, Voltaire’in, yaşadığı devir olan 14. Louis asrına izâfe ettiği anlama, ya da Francis Fukuyama’nın doksanlı yılların başında ortaya attığı “Tarihin Sonu” teorisine benzer bir açıdan. Çağdaşlık ve modernizmin en ideal formuna erişilmiştir artık. Bundan sonra yapılacak iş, zerresine bile dokunmadan onu bütünüyle sahiplenmektir. Çünkü zamanın yürüyüşü dahi eskitemez onu.</p>



<p>İdeolojik hipnoz, aydını inandığı değerlere ve kendisini ait saydığı dünyaya bile o denli yabancılaştırmıştır ki, ilerleme ve modernlikle hiç alâkası olmayan bir çukura yuvarlamıştır. Bu saplantılı psikoloji zaman zaman bir takım hezeyânları da sürükler beraberinde. Son yıllarda sîyâset ve toplum hayatımızda meydana gelen değişimi, Mustafa Kemal’in mîrâsına ihânet gibi gördüklerinden; “Yarın âhirette Ata’mızın yüzüne nasıl bakacağız?” diyen gülünç insanların yaşadığı bir memlekete dönüşmüştür bu ülke. İzm fanatizmi, insanımızı maalesef böylesine trajikomik bir duruma düşürmüştür.</p>



<p>Ölmüş bir insanın irâdesinin bütün bir milletin irâdesinin önünde olduğu fikri nasıl kabûl edilebilir? Böyle bir şey nasıl savunulur? Bir fânînin târihin bir dönemindeki tercihinin kendisinden sonra gelecek bütün kuşakların irâdesini bağlayacağı, karar alma mekanizmalarında toplumsal talep ve şartların, hayatın o anki îcâb ve ihtiyâçlarının değil de, o şahsın kendi yaşadığı dönemdeki tasarrufunun hâkim olmaya devam edeceği, hâdiselere ancak onun yön vereceği düşüncesi, dehşetli bir akıl tutulmasından başka nedir? Sadece Kemâlizm değil, hiçbir beşerî fikir ve ideoloji hesâbına da savunulamaz bu durum. Ve yine sadece Mustafa Kemal değil, Türk târihindeki hiçbir devlet adamının irâdesi için de söz konusu olamaz böyle bir şey. Tuğrul Bey, Alparslan, Osman Gazî, Fatih, Abdülhamid gibi kimisi devlet kurucusu da olan Türk târihinin en nâmlı şahsiyetlerinin irâdeleri de ancak kendi zamanlarıyla sınırlıdır. Ötesine geçemez. Milletin istikbâline, ancak ve ancak milletin âzim ve kararı yön verir.</p>



<p>Bu yanlış telâkki, Gazî Meclis’in duvarına kazınmış; “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir.” prensibiyle de bağdaşmaz. Bir fânîyi, milletin karar ve irâdesinin önüne geçirmek, her fırsatta Kemâlistler tarafından göklere çıkarılan cumhuriyetin fazîletine ve demokrasinin tabiatına da aykırıdır.</p>



<p>O çatı altında milletin özlem ve coşkularının sesi olmak varken bir fânînin doksan sene önceki irâdesini aynıyla devam ettirmenin derdine düşmek, fikri hür, vicdânı hür, irfânı hür bir insanın yapacağı iş midir?</p>



<p>Bu satırların sahibinin bir tek derdi var: Akıl ve iz’anla bağdaşmayan bir husûsa dikkatleri çekmek. İdeolojik körlüğün sebep olduğu handikapları gözler önüne sermek. Millet olarak idrâkimize giydirilmiş o deli gömleğini afişe etmek.</p>



<p>Artık asırlık gaflet uykumuzdan uyanmak, toplum olarak içine düştüğümüz o kör ve karanlık kuyunun içinden çıkmak zorundayız. Bir nehir gibi akıp geçen zaman içindeki bir anlık fevkalâdeliği bütün zaman ve mekânlar için değişmez reçete kabûl etmek, gaflete hapsolmaktan başka nedir? Bu toplum, geçmişteki bir tecellîyi dondurup onu bütün zamanlar için geçerli sayan ve o yüzden de yeni tecellîlere kapısını kapatan müflis zihniyetlere değil, “Dün dünde kaldı cancağızım‚ bugün yeni şeyler söylemek lazım.” diyen Mevlânâların soluğuna, &#8220;Her dem yeniden doğarız, bizden kim usanası.” diyen Yunusların nefesine muhtâçtır.</p>



<p>Türkiye, Mustafa Kemal’in fikir dünyasıyla hiç alâkası olmayan bu köhnemiş paradigmayı târihin mezârlığına gömmedikçe, hiçbir şekilde insan haklarına saygılı, hür ve müreffeh, çağdaş bir ülke özelliğine kavuşamaz.</p>



<p>Derdi geçmişin hâtırasını yaşatmak olanların, bu ülkenin yarınlarını karartmaya hakkı yoktur.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/kemalizm-ilerlemenin-ve-degismenin-onundeki-engel-mi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Atatürk İçin Doğru Anma Nedir?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/ataturk-icin-dogru-anma-nedir/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/ataturk-icin-dogru-anma-nedir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 11 Nov 2018 08:05:53 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[10 Kasım]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürk]]></category>
		<category><![CDATA[Devrimler Çağı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=4389</guid>

					<description><![CDATA[DEVRİMLER ÇAĞI HALA DÜNYAYA BİR ŞEYLER SÖYLERKEN Ocak Medya yazarı Veysi Dündar 10 Kasım için farklı bir konuyu gündeme getirdi. Atatürk’ün ölümü için yas tutmanın manasızlığı giderek toplumdaki yabancılaşmaya zemin yaratırken, diğer taraftan bırakın yası bu ölümü kutlamaya meyledenler de zuhur etti aradan geçen yıllarda diyen Dündar’ın işte o yazısı: Atatürk’ün Bileği 80 Yıldır Neden Bükülemiyor? 10 Kasımlarda yas görüntülerinin gündemden çıkması son derece hayırlı oldu. 1938, 10 Kasım’ından 80 sene sonra dahi bir ölümü yas mertebesinde idrak etmek çocukça bir saflığa tabiyet manasına gelecekti. 57 yaşında vefat eden bir Ademoğluna hadi azami 40 sene daha yaşasaydı da bizi varlığı ile şenlendirseydi denir de, 40 seneden sonra buna devam etmek aklın ziyanlığı olsa gerekti. 1980 darbesinin Atatürk diye diye, Atatürk’ü bitiren bıktırıcı baskı politikaları tam da bu hesabın yapılamamasının mebzul bir misali olarak tarihte yerini aldı. 80 darbesinin muktediri Netekim Evren Paşa, bir elde Kuran diğerinde Atatürk posteri 1989’a kadar devam eden devri iktidarının, özellikle ağır zulüm içeren ilk kısmının uygulamasında formülü hep aynı tutmuş idi. Atatürk’ün ölümü için yas tutmanın manasızlığı giderek toplumdaki yabancılaşmaya zemin yaratırken, diğer taraftan bırakın yası bu ölümü kutlamaya meyl edenler de zuhur etti aradan geçen yıllarda. Ne yas ne de şenlik bugünün zamanının ruhuna &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>DEVRİMLER ÇAĞI HALA DÜNYAYA BİR ŞEYLER SÖYLERKEN</strong></p>
<p>Ocak Medya yazarı Veysi Dündar 10 Kasım için farklı bir konuyu gündeme getirdi. Atatürk’ün ölümü için yas tutmanın manasızlığı giderek toplumdaki yabancılaşmaya zemin yaratırken, diğer taraftan bırakın yası bu ölümü kutlamaya meyledenler de zuhur etti aradan geçen yıllarda diyen Dündar’ın işte o yazısı:</p>
<p><strong>Atatürk’ün Bileği 80 Yıldır Neden Bükülemiyor?</strong></p>
<p>10 Kasımlarda yas görüntülerinin gündemden çıkması son derece hayırlı oldu. 1938, 10 Kasım’ından 80 sene sonra dahi bir ölümü yas mertebesinde idrak etmek çocukça bir saflığa tabiyet manasına gelecekti. 57 yaşında vefat eden bir Ademoğluna hadi azami 40 sene daha yaşasaydı da bizi varlığı ile şenlendirseydi denir de, 40 seneden sonra buna devam etmek aklın ziyanlığı olsa gerekti.</p>
<p>1980 darbesinin Atatürk diye diye, Atatürk’ü bitiren bıktırıcı baskı politikaları tam da bu hesabın yapılamamasının mebzul bir misali olarak tarihte yerini aldı.</p>
<p>80 darbesinin muktediri Netekim Evren Paşa, bir elde Kuran diğerinde Atatürk posteri 1989’a kadar devam eden devri iktidarının, özellikle ağır zulüm içeren ilk kısmının uygulamasında formülü hep aynı tutmuş idi.</p>
<p>Atatürk’ün ölümü için yas tutmanın manasızlığı giderek toplumdaki yabancılaşmaya zemin yaratırken, diğer taraftan bırakın yası bu ölümü kutlamaya meyl edenler de zuhur etti aradan geçen yıllarda.</p>
<p>Ne yas ne de şenlik bugünün zamanının ruhuna sözcülük edemez. Yas tutanların naifliğini anlasak da, şenlik yapanların ruhuna kaçan şeytanı ifşa etmemiz icap eder.</p>
<p>Ölüm yıldönümünde Atatürk için doğru anma nedir öyle ise?</p>
<p>Atatürk’ün, Kenan Evren ve silah arkadaşlarının aşırı tüketimine rağmen ayakta kalması bir başarı idi.</p>
<p>Akabinde Anıtkabir’e bırakın saygı sunmayı, varlığından dahi rahatsız olan marjinalliklerin de aşılması Atatürk’te içkin olan temelin sağlamlığına delalet idi.</p>
<p>Kurtuluş Savaşının muzaffer komutanı sıfatıyla Atatürk’e atfolunan değer alternatif tarih yazımları ile sorgulanmaya gayret edildi. Kut’ul Amare, Çanakkale bunların bilinen misalleri idi. Bu savaşlar Kurtuluş Savaşını ikame edecek birer alternatif hikaye olarak servis edildi.</p>
<p>15 Temmuz’un bir milli gün olarak devlet kanallarında yılda bir değil haftada bir anıldığını da gördük.</p>
<p>Alternatif tarih yaratma gayreti ne denli yoğun olsa da başarısız kaldı. Peki bunun sebebi neydi? Atatürk o büyük propaganda makinasına rağmen nasıl oldu da badireleri atlattı ve 2018’in 10 Kasımında ebedi istirahatgahına kibir abidesi bir iktidarı da sıraya dizebildi?</p>
<p>İstanbul’un belediyesi arkaik bir yas formunda kara bir pankart ile Atatürk’ü yad etti. Peki Atatürk’ü stadlardan, alanlardan, sokaklardan silenleri dahi kendilerini yeniden sorgulamaya iten saik aslında nedir?</p>
<p>Atatürk; ideallerinin eser miktarını geride bıraksa da, kahir ekseriyetinin ölümünden 80 sene sonra dahi geçerliğini korumasını neye borçlu aslında?</p>
<p>Ben bu sorunun yanıtını 19. yüzyılın Devrimler çağının hala dünyaya bir şeyler söyleme kabiliyetinde olduğunda buluyorum.</p>
<p>Bazı fikirler tarihin değirmeninde her zaman değer taşır. Bu fikirler sadece dönüşür. Hiçbir zaman yok olmaz.</p>
<p>Devrimler çağı denilen 19. yüzyılın son çeyreği ve takip eden 20. yüzyılın ilk çeyreği herhalde ideolojilerin de en güçlü biçimde seslerini duyurduğu dönemdi.</p>
<p>Atatürk’ün kendi zamanının ruhunu ve moderniteye giden yolu iyi anladığına şüphe yok.</p>
<p>Medeniyetin 19. yüzyıl biterken o zamana kadar ürettiği bilgi ve birikimi kat be kat aşan bir seviyeye gelmesi buna uygun ve muadil fikri zemini de beraberinde getirmişti.</p>
<p>Pozitivizmin içerdiği tüm olumsuz çağrışımlara karşın 20. yüzyılın modernitesine uyan belki de en sağlam çerçeve olduğuna şahidiz. Atatürk’ün pozitivist dünya görüşü ona belki de bu uzun ömrü sağlayan ve her hal ve şartta göz ardı edilmeme ayrıcalığı veren en ayırıcı yönü olmalı.</p>
<p>Her ne kadar Akparti lideri August Comte’a dair eleştirel kelamlarda bulunsa da, “ayinesi iştir kişinin” atalar sözüne muadil biçimde en koyu pozitivisti bile kıskandıracak düzeyde pragmatik tercihleri ile kendi kendini sorgulamaktadır. (Konuya dair benzer ve detaylı saptama <a href="http://t24.com.tr/yazarlar/yilmaz-murat-bilican/erdoganin-ibn-haldunu-auguste-comtea-karsi,17313">şu yazıda</a> yer almaktadır.)</p>
<p>Sonuç olarak Atatürk, arkasında bıraktığı mirasın devrimler çağı ile mütenasip bakiyesi ile varlığını ve tazeliğini muhafazaya mazhar olabilmiştir.</p>
<p>Orta yolun mümkün olabilmesi onu 1938’den bugüne getirmiştir. Pozitivizmi aşamayan yakın tarih Türkiye’si 1 ileri 2 geri arkaik denenmiş totaliter rejimlere meyleden nihai performansı ile ehveni şer olarak erken dönem Cumhuriyeti dahi özenilir kılmıştır.</p>
<p>Atatürk ancak onun tedrisatını aldığı devrimler çağı ideolojisini aşacak bir düşünsel idealin pratiği ile aşılabilir. Atatürk’ü anmaya atfedilen önem bu durumda dahi azalmayacaktır. Çünkü nasıl ki bir bina için temel herşeydir, Devrimler çağının mirasını temsil eden Atatürk de bu temeldeki rolü ile sonsuza dek önemini muhafaza edecektir.</p>
<p>Denenmiş, tekrar edilmiş ve kökleri habis bir soğuk savaş dönemindeki kamplaşmalara dayanan marjinal ideallerin bunu başarma şansının olmadığı açıktır. Bunu başaracak olan yine köklerini kurucu bir ideal olan bu gelişme ve ilerleme inancına dayayan ortak akıl projeleri olacaktır.</p>
<p>Atatürk’ü aşmak belki de Atatürk’ü gerçek manada anlamakla eşdeğer olarak, tarihte tam da o zaman yerini almış olacaktır.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/ataturk-icin-dogru-anma-nedir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>10 Kasım’da Sorulması Gereken Sual</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/10-kasimda-sorulmasi-gereken-sual/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/10-kasimda-sorulmasi-gereken-sual/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 10 Nov 2018 10:49:59 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[10 Kasım]]></category>
		<category><![CDATA[İnönü]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Kemal Atatürk]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=4376</guid>

					<description><![CDATA[10 Kasım’da Sorulması Gereken Sual İslamcılar Atatürk’le Barışıp İnönü’den Şikayetçiler mi? Malum, memlekette içinde İslamcı kökenlilerin de bulunduğu muhafazakar- mütedeyyin karakterli bir iktidar var. İslamcılar bu iktidar döneminde çok partili siyasi hayatımızda daha önce hiç olmadığı kadar etkin pozisyondalar. Mamafih bu pozisyon radikal söylemlilere bile “Devlet” gerçeğiyle yüzleşme imkânı da verdi. İyi mi oldu, kötü mü oldu tartışması bir yana devlet erkinin soğuk yüzüyle karşılaşıp çeşitli imkanlarından nemalanmak seküler rejim karşıtlığını izale edip uzlaşma cihetinin ortaya çıkmasına vesile olmuş gibi. Gelişmeyi sadce “uzlaşma” olarak nitelendirmek yeterli olmayabilir. Gerçekçi niteleme “değişim” olsa gerek. Gazeteci-yazar Akif Beki’nin karar gazetesindeki köşe yazısı bu konuya temas ediyor gibi: Atatürk’ü şükranla İnönü’yü şikayetle anmak BBC Türkçe, dün İnönü’yle yaptığı tarihi röportajdan bir kesit paylaştı Twitter hesabında. Fakat tam da 10 Kasım arifesinde, Türkiye arşivinden bunu çekip ortaya çıkarmaları enteresan. Belki de Atatürk’le siyaseten barışıp İnönü’yle kavgaya hala devam edilmesi motive etti seçimlerini. 1964’te atlattığı suikast girişiminin ilk saatlerinde, sıcağı sıcağına konuşmuşlar. Klipte Başbakan İnönü’ye, canına kasteden saldırganın muhalefetteki Adalet Partisi’yle bağlantılı çıktığı söylentileri soruluyor. İnönü, tereddütsüz reddediyor bu aceleci komploları. Böyle bir tahminde bulunmanın doğru olmadığını söylüyor. Hatta aksine, AP’lilerin samimiyetle geçmiş olsun dileklerini ilettiklerini belirtiyor. Siyasi muhaliflerini suçlamaya ya da sorumlu tutmaya yeltenmediği gibi, &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>10 Kasım’da Sorulması Gereken Sual</strong></p>
<p><strong>İslamcılar Atatürk’le Barışıp İnönü’den Şikayetçiler mi?</strong></p>
<p>Malum, memlekette içinde İslamcı kökenlilerin de bulunduğu muhafazakar- mütedeyyin karakterli bir iktidar var. İslamcılar bu iktidar döneminde çok partili siyasi hayatımızda daha önce hiç olmadığı kadar etkin pozisyondalar. Mamafih bu pozisyon radikal söylemlilere bile “Devlet” gerçeğiyle yüzleşme imkânı da verdi.</p>
<p>İyi mi oldu, kötü mü oldu tartışması bir yana devlet erkinin soğuk yüzüyle karşılaşıp çeşitli imkanlarından nemalanmak seküler rejim karşıtlığını izale edip uzlaşma cihetinin ortaya çıkmasına vesile olmuş gibi. Gelişmeyi sadce “uzlaşma” olarak nitelendirmek yeterli olmayabilir. Gerçekçi niteleme “değişim” olsa gerek.</p>
<p>Gazeteci-yazar Akif Beki’nin karar gazetesindeki köşe yazısı bu konuya temas ediyor gibi:</p>
<p><strong>Atatürk’ü şükranla İnönü’yü şikayetle anmak</strong></p>
<p>BBC Türkçe, dün İnönü’yle yaptığı tarihi röportajdan bir kesit paylaştı Twitter hesabında.</p>
<p>Fakat tam da 10 Kasım arifesinde, Türkiye arşivinden bunu çekip ortaya çıkarmaları enteresan.</p>
<p>Belki de Atatürk’le siyaseten barışıp İnönü’yle kavgaya hala devam edilmesi motive etti seçimlerini.</p>
<p>1964’te atlattığı suikast girişiminin ilk saatlerinde, sıcağı sıcağına konuşmuşlar.</p>
<p>Klipte Başbakan İnönü’ye, canına kasteden saldırganın muhalefetteki Adalet Partisi’yle bağlantılı çıktığı söylentileri soruluyor.</p>
<p>İnönü, tereddütsüz reddediyor bu aceleci komploları. Böyle bir tahminde bulunmanın doğru olmadığını söylüyor.</p>
<p>Hatta aksine, AP’lilerin samimiyetle geçmiş olsun dileklerini ilettiklerini belirtiyor.</p>
<p>Siyasi muhaliflerini suçlamaya ya da sorumlu tutmaya yeltenmediği gibi, zan altında bırakacak en ufak bir imadan dahi kaçınıyor, kapatıyor o kapıyı.</p>
<p>Halbuki seçimler yaklaşırken ciddi bir suikast atlatmış ve AP önde görünüyor, favori&#8230;</p>
<p>Fırsatçılık yapabilir, AP’ye yıkarak muhalefeti kriminalize edebilir, siyaseten yararlanmaya kalkabilirdi.</p>
<p>Ortadan kaldırılmasının muhalefete yarayacağı paranoyasını kaşıyabilirdi.</p>
<p>Kaşımıyor, siyasi rakiplerini hedefe koyup düşmanlaştırmıyor, terör suçlusu göstermiyor.</p>
<p>29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’nda yazmıştım. Karşı devrim korkusunu körüklemeyi de reddetmiş, irtica yaygaralarına da yüz vermemişti.</p>
<p>Abdi İpekçi söyleşisinde, “Bazen insana, acaba irtica hortluyor mu diye bir vehim geliyor ama yersiz, Cumhuriyet bütün değerleriyle millete mal olmuştur” diyerek ‘gerici ayaklanma’ öcüsünün ipini çeken oydu.</p>
<p>Siyasete alet etmeye, yıpratma silahı gibi elinde tutup irtica tehlikesini sağ iktidarlara karşı kullanmaya tevessül etmemişti.</p>
<p>Fakat hayatteyken irtica karşıtlığının istismarına geçit vermemesi bile, vefatından sonra İnönü karşıtlığı üstüne siyaset bina edilmesine mani olmadı.</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p>Çok partili bir rejim devralıp tek parti saltanatına döndürmemiş, Cumhuriyet’i geriye değil ileriye, tek parti hakimiyetinden çok partili demokrasiye taşımış ve Milli Şef olarak girip seçimleri kaybettiğinde de iktidarı bırakmayı bilmişti.</p>
<p>‘Gerici kalkışma tehlikesi var, irtica tehdidi sürüyor, ben gidersem ayakta kalamaz yıkılır kurduğumuz Cumhuriyet’ gibi mazeretlere sığınıp baştan gitmemezlik yapmamıştı.</p>
<p>Atatürk’ün silah arkadaşı, Cumhuriyet’i birlikte kurduğu bir Milli Mücadele komutanı, bir İstiklal kahramanı ve ikinci cumhurbaşkanı olmakla kalmadı yani&#8230;</p>
<p>Atatürk’ün Cumhuriyet ve asrileşme ideallerinin tamamlayıcı adımlarını döneminde atan, muasır medeniyetler hedefine bir adım daha yaklaştıran liderdi İnönü.</p>
<p>Ayrıca Atatürk gibi o da, kişisel kaderini milletin mukadderatıyla, Cumhuriyet’in ömrüyle bir tutmadı. ‘Ben varsam var, benden sonrası tufan’ demedi&#8230;</p>
<p>Atatürk’ü bugün ‘rahmet, minnet, şükran, hayır ve saygıyla’ anmamıza vesile olan Cumhuriyet’in bütün fazilet ve kazanımlarında hisse sahibidir.</p>
<p>Atatürk düşmanlığının beslendiği iftira, çarpıtma, dolduruş ve önyargıları tüm eleştiri ve rezervlerini koruyarak yıkabilen anlayış, İnönü düşmanlığına da pekala izin vermeyebilir.</p>
<p>Hatası sevabıyla değerlendirilen bir ortak değer, bir tarihsel kişilik mertebesine konup gündelik siyasi çatışma ve hesaplaşmaların üstüne çıkarılabilir o da.</p>
<p>Memnuniyetlerini Atatürk’e, şikayetlerini İnönü’ye mal eden tutarsız istismarcıların elinden Atatürk’e yaslanıp İnönü’yü kötüleme fırsatını, bütün çekincelerine rağmen alsa alsa Cumhurbaşkanı Erdoğan alabilir. Aynı kanaatteyim.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/10-kasimda-sorulmasi-gereken-sual/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
