<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>1. Sayı &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/etiket/1-sayi/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Wed, 01 Nov 2017 14:55:28 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.9</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>1. Sayı &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>İstanbul&#8217;un Türkçesi Ne?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/istanbulun-turkcesi-ne/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/istanbulun-turkcesi-ne/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Selahattin ÖZKÖK]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 12 Oct 2017 20:40:27 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kültür - Sanat - Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[1. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Ekim 2017]]></category>
		<category><![CDATA[İstanbul]]></category>
		<category><![CDATA[Kültür - Sanat]]></category>
		<category><![CDATA[Türkçe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/_demo/?p=1091</guid>

					<description><![CDATA[İstanblue, Rings İstanbul, Nev İstanbul, İstanbul Lounge, Nish İstanbul, Yooİstanbul, İstanbloom, Misstanbul… gibi içinde İstanbul geçiyor olsa da hem dilimize hem de şehrimize yabancı “yaşam alanları” buralar. Yaşayan bir varlık olan dilimiz kimliğimizdir. Günümüz savaşlarının genellikle tank, top, tüfek yerine artık medya, internet ve diğer iletişim araçlarıyla yapılmaya başlandığı bir gerçektir. Hayatımızı son derece kolaylaştıran teknoloji, iletişimin zirvesi sayılabilecek internet; aynı zamanda hayatımızın sıkıntı kaynaklarının en önde gelenleri olmaktadır. Dildeki yabancılaşmada da en önemli etkenin internet olduğunu gözlemliyoruz. Günümüz yaşantısı, etkileşim üzerine kurulu. Artık buhar hale dönüşen bilgi sayesinde global bir köye dönüşen dünyamızda oturup kalkmadan, yeme içmeye, konuttan eğlenceye her alandaki yabancılaşmanın yansıması dilimiz üzerinde olmaktadır. Eski İstanbul hatıralarda kaldı sanki. İstanblue, Rings İstanbul, Nev İstanbul, İstanbul Lounge, Nish İstanbul, Yooİstanbul, İstanbloom, Misstanbul… gibi içinde İstanbul geçiyor olsa da hem dilimize hem de şehrimize yabancı “yaşam alanları” buralar. Hasta olduğumuzda gittiğimiz Numune Hastanesi, Validebağ Öğretmen Hastanesi’nin yerini Medipol, Medicalpark, Medicana gibi yerler aldı. Bakkala, markete, kasaba, mağazaya değil artık AVM adını verdiğimiz bizim dilimizden olmayan Airport, Atrium, Capacity, Flyinn, Town Center, Metro City, Atirus, Carium, Optimum, Colony, Optimum, G-Mall, Maxi City, Olivium, Upda, Capitol, Carousel, City’s Nişantaşı, Addres, Astroia, Aquarium, Atirus, Beylicium, Historia, Kardiyum, Kemermall, Lilyum, Maxi, Metronom, Metroport, &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>İstanblue, Rings İstanbul, Nev İstanbul, İstanbul Lounge, Nish İstanbul, Yooİstanbul, İstanbloom, Misstanbul… gibi içinde İstanbul geçiyor olsa da hem dilimize hem de şehrimize yabancı</strong><br />
<strong> “yaşam alanları” buralar.</strong></p>
<p>Yaşayan bir varlık olan dilimiz kimliğimizdir. Günümüz savaşlarının genellikle tank, top, tüfek yerine artık medya, internet ve diğer iletişim araçlarıyla yapılmaya başlandığı bir gerçektir.</p>
<p>Hayatımızı son derece kolaylaştıran teknoloji, iletişimin zirvesi sayılabilecek internet; aynı zamanda hayatımızın sıkıntı kaynaklarının en önde gelenleri olmaktadır. Dildeki yabancılaşmada da en önemli etkenin internet olduğunu gözlemliyoruz.</p>
<p>Günümüz yaşantısı, etkileşim üzerine kurulu. Artık buhar hale dönüşen bilgi sayesinde global bir köye dönüşen dünyamızda oturup kalkmadan, yeme içmeye, konuttan eğlenceye her alandaki yabancılaşmanın yansıması dilimiz üzerinde olmaktadır.</p>
<p>Eski İstanbul hatıralarda kaldı sanki. İstanblue, Rings İstanbul, Nev İstanbul, İstanbul Lounge, Nish İstanbul, Yooİstanbul, İstanbloom, Misstanbul… gibi içinde İstanbul geçiyor olsa da hem dilimize hem de şehrimize yabancı “yaşam alanları” buralar.</p>
<p>Hasta olduğumuzda gittiğimiz Numune Hastanesi, Validebağ Öğretmen Hastanesi’nin yerini Medipol, Medicalpark, Medicana gibi yerler aldı.</p>
<p>Bakkala, markete, kasaba, mağazaya değil artık AVM adını verdiğimiz bizim dilimizden olmayan Airport, Atrium, Capacity, Flyinn, Town Center, Metro City, Atirus, Carium, Optimum, Colony, Optimum, G-Mall, Maxi City, Olivium, Upda, Capitol, Carousel, City’s Nişantaşı, Addres, Astroia, Aquarium, Atirus, Beylicium, Historia, Kardiyum, Kemermall, Lilyum, Maxi, Metronom, Metroport, Neocity, Neomarin, Palladium, Paradise, Parkway, Polcenter, Prestige, Sapphire, Verde Molino, Viaport… gibi yerlere gidiyoruz.</p>
<p>Efendy, Groseri Market, Coiffeur Angle, Dürüm Land, CoonDra, Velini, Eskidji, Pritt Kırtasiye, Stabilo Kırtasiye, Theorie Giyim, Silver Tarak Berber, Köftechi, Börekchi, Kanatchı, Cafer Cafe, Caiz Collection, Gıt Gıt Chicken House, Shark Sofrası, Dürüm Theatr, Bella Bayan, Neremy, Deppo&#8230; gibi ne olduğunu anlamakta bile güçlük çektiğimiz pek çok levha, üstelik ‘digital’ olarak hayatımızdaki yerini aldı.</p>
<p>Kuşaklar arası iletişim de her geçen gün zorlaşmakta slm, kib, aeo gibi iyi dilek bildiren mesajları belli bir yaşın üstü kolay anlayamıyor. Waaaw, ohaa gibi tepki sözcükleri de hayatımızın olağanları arasında yerini aldı.</p>
<p><strong><em>Devamı Yörünge Dergisi 1. Sayısında (Ekim/2017)</em></strong></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/istanbulun-turkcesi-ne/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Gerçekler Zaman Aşımına Uğrar mı?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/gercekler-zaman-asimina-ugrar-mi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/gercekler-zaman-asimina-ugrar-mi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Pınar YUMRUTAŞ]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 12 Oct 2017 20:35:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kültür - Sanat - Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[1. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Ekim 2017]]></category>
		<category><![CDATA[Kültür - Sanat]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/_demo/?p=1088</guid>

					<description><![CDATA[&#8220;Ortaçağ&#8221; denilince hemen her seferinde manasız yasaklar çerçevesine hapsedilen masum halklarla yeniliğe dair ne varsa ilmi, dini ve en mühimi de bilimsel adımları yok sayan hatta mucidini acımasızca cezalandıran tümden bozuk zihniyet geliyor aklıma. Aynı dönemde İslam coğrafyasına baktığımızda ise bu etkinin tersine döndüğünü; dinin bilimsel gelişmelere adeta kucak açtığını görürüz. Harizmi, Abdülhamid İbn-i Türk, Farabi, İbn-i Sina, Ömer Hayyam gibi sayısız değerli alim yetişmiştir. Söz konusu bilim insanları matematik, felsefe, astronomi, edebiyat ve tıp alanlarında büyük keşifler yapmış, Türklerin de içinde bulunduğu İslam alemi ciddi ilerleme kaydetmiştir. Bu icatların Batı’ya bir şekilde intikali Avrupa’yı ortaçağın dipsiz kuyularından çekerek bugünkü gelişim piramidinin temel taşlarını döşemiştir&#8230; Devamı Yörünge Dergisi 1. Sayısında (Ekim/2017)]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>&#8220;Ortaçağ&#8221; denilince hemen her seferinde manasız yasaklar çerçevesine hapsedilen masum halklarla yeniliğe dair ne varsa ilmi, dini ve en mühimi de bilimsel adımları yok sayan hatta mucidini acımasızca cezalandıran tümden bozuk zihniyet geliyor aklıma.</strong></p>
<p>Aynı dönemde İslam coğrafyasına baktığımızda ise bu etkinin tersine döndüğünü; dinin bilimsel gelişmelere adeta kucak açtığını görürüz. Harizmi, Abdülhamid İbn-i Türk, Farabi, İbn-i Sina, Ömer Hayyam gibi sayısız değerli alim yetişmiştir. Söz konusu bilim insanları matematik, felsefe, astronomi, edebiyat ve tıp alanlarında büyük keşifler yapmış, Türklerin de içinde bulunduğu İslam alemi ciddi ilerleme kaydetmiştir. Bu icatların Batı’ya bir şekilde intikali Avrupa’yı ortaçağın dipsiz kuyularından çekerek bugünkü gelişim piramidinin temel taşlarını döşemiştir&#8230;</p>
<p><strong><em>Devamı Yörünge Dergisi 1. Sayısında (Ekim/2017)</em></strong></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/gercekler-zaman-asimina-ugrar-mi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mimarlık &#8211; İnanç Bağlamında Ahşap Evlerimiz</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/mimarlik-inanc-baglaminda-ahsap-evlerimiz/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[İhsan BÜYÜKÇOLAK]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 12 Oct 2017 20:31:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kültür - Sanat - Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[1. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Ekim 2017]]></category>
		<category><![CDATA[Mimari]]></category>
		<category><![CDATA[Mimarlık]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/_demo/?p=1085</guid>

					<description><![CDATA[O cumbalı, kafesli ahşap evlerimiz yaklaşık altmış yetmiş yıl öncesine kadar İstanbul’un mimari dokusunu meydana getiren en önemli unsurlardandı. Dün ve Bugün Evlerimiz… Kimi zaman yenilenmiş, korunmuş olarak ama çoğu zaman da direnir bir biçimde karşımıza çıkar, ahşap evlerimiz. Bugün, şehirlerimizin hızla yitirilmeye yüz tutmuş duyarlığını yaşatmak istercesine, çağımızın acımasız betonlaşmasına karşı ayakta kalabilmenin onurlu mücadelesini verirler tek başlarına. Hele de İstanbul’da. Ahmet Muhip Dıranas da “Yağma” şiirinde, bir anlam veremediği bu betonlaşmaya dikkat çekiyor: Boğaziçi, daha sağken gömülmek İçin dönüşmüş beton mezarlara; Bir hippi kız, bir deccal, şimdi Bebek Koylarında ilham, arsız, farfara. Her şey değişiyor, kalbimiz bile, Ama yüzyıllarla besli bir şehir İnsan yaşamından daha da hızla Bunca çabuk nasıl yok olabilir? (Dıranas, 1988: 177-178) O cumbalı, kafesli ahşap evlerimiz yaklaşık altmış yetmiş yıl öncesine kadar İstanbul’un mimari dokusunu meydana getiren en önemli unsurlardandı. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Beş Şehir”de bu konudaki tespitleri şöyledir: “İstanbul’un asıl iç manzarasını şehnişinleri, cumba ve çıkmalarıyla, saçak ve sayvanlarıyla, bir kadife gibi yumuşak çizgileri ve süsleriyle çok renkli olan bu sivil mimari yapardı. Yazık ki bu mimariden pek az şey kaldı.” (Tanpınar, 2008: 158) Ahşaba dayalı bu mimari, 1950’lerden itibaren büyük bir hızla yerini beton yığını apartmanlara, bugünlerde ise gökdelen ve rezidanslara bırakmaya &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>O cumbalı, kafesli ahşap evlerimiz yaklaşık altmış yetmiş yıl öncesine kadar İstanbul’un mimari dokusunu meydana getiren en önemli unsurlardandı.</strong></p>
<p><strong>Dün ve Bugün</strong></p>
<p>Evlerimiz… Kimi zaman yenilenmiş, korunmuş olarak ama çoğu zaman da direnir bir biçimde karşımıza çıkar, ahşap evlerimiz. Bugün, şehirlerimizin hızla yitirilmeye yüz tutmuş duyarlığını yaşatmak istercesine, çağımızın acımasız betonlaşmasına karşı ayakta kalabilmenin onurlu mücadelesini verirler tek başlarına. Hele de İstanbul’da. Ahmet Muhip Dıranas da “Yağma” şiirinde, bir anlam veremediği bu betonlaşmaya dikkat çekiyor:</p>
<p><em>Boğaziçi, daha sağken gömülmek</em><br />
<em> İçin dönüşmüş beton mezarlara;</em><br />
<em> Bir hippi kız, bir deccal, şimdi Bebek</em><br />
<em> Koylarında ilham, arsız, farfara.</em></p>
<p><em>Her şey değişiyor, kalbimiz bile,</em><br />
<em> Ama yüzyıllarla besli bir şehir</em><br />
<em> İnsan yaşamından daha da hızla</em><br />
<em> Bunca çabuk nasıl yok olabilir?</em></p>
<p><em>(Dıranas, 1988: 177-178)</em></p>
<p>O cumbalı, kafesli ahşap evlerimiz yaklaşık altmış yetmiş yıl öncesine kadar İstanbul’un mimari dokusunu meydana getiren en önemli unsurlardandı. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Beş Şehir”de bu konudaki tespitleri şöyledir: “İstanbul’un asıl iç manzarasını şehnişinleri, cumba ve çıkmalarıyla, saçak ve sayvanlarıyla, bir kadife gibi yumuşak çizgileri ve süsleriyle çok renkli olan bu sivil mimari yapardı. Yazık ki bu mimariden pek az şey kaldı.” (Tanpınar, 2008: 158) Ahşaba dayalı bu mimari, 1950’lerden itibaren büyük bir hızla yerini beton yığını apartmanlara, bugünlerde ise gökdelen ve rezidanslara bırakmaya başladı. Topluma açık fakat içinde oturan sahiplerine kapalı bu yapılarda yaşamak zorunda bırakılan günümüz insanı, içine düştüğü yabancılaşma yüzünden insan ilişkilerini, dostluğu, komşuluğu, tabiatı ve tarihi bugün bir özlem duygusuyla, nostaljik bir yaklaşımla anmaktadır. Oysa tarih şuurundan, estetik anlayışından ve korumacılıktan uzak bu imar hareketi, çarpık kentleşme bir medeniyet sorunudur. İnsanımız bugün çocuğun, ailenin, yaşlıların ve engellilerin ihtiyaçlarını karşılamaktan uzak bu şehirleri ve yapıları, bunları meydana getiren zihniyeti çok iyi tanımalı, tahlil etmeli ki medeniyet seçimini sorgulayabilsin, gözden geçirebilsin. Dünkü evlerimizin kulluğu odak noktası alan bir uygarlığın simgeleri; içinde oturacakların inançlarını, zevklerini, hassasiyetlerini yansıtan ve komşu ilişkilerini öncelemeyi görev kabul eden bir anlayışın ürünü olarak bol ışıklı, sağlıklı ve temiz bir çevre dokusuna sahip olmaları ne kadar doğalsa bugünkü evlerimizin ve şehirlerimizin bencil, yağmacı, günübirlikçi ve sömürücü bir düşüncenin uzantısı olma konumunda çevreden kopuk ve hatta çevreyi inkâr ve ona isyan edercesine saygısız, kaba, sağlıksız ve de kendi yaptığına tapınan bir zihniyetin ürünü olarak insanını sıkboğaz etmesi ve huzursuz kılması da o kadar doğaldır. (Kırıkçı &#8211; Büyükçolak, 1993: 5) Çünkü bu, bir medeniyet sorunudur.</p>
<p><strong><em>Devamı Yörünge Dergisi 1. Sayısında (Ekim/2017)</em></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tarih ve Siyaset Işığında Ekranda Tarih</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/tarih-ve-siyaset-isiginda-ekranda-tarih/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Sadık TURAN]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 12 Oct 2017 20:25:44 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kültür - Sanat - Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[1. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Ekim 2017]]></category>
		<category><![CDATA[Televizyon]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/_demo/?p=1082</guid>

					<description><![CDATA[&#8220;Tarihçiler her dönemin renkli simaları olmuş, anlattıkları ilgiyle dinlenmiştir. Zira tarih bir milletin hafızasıdır, geçmişidir.&#8221; Milletin Hafızası İnsanoğlunun macerasını anlatan tarih bilimi geçmişten günümüze beynelmilel bir alaka görmüştür. Tarihçiler her dönemin renkli simaları olmuş, anlattıkları ilgiyle dinlenmiştir. Zira tarih bir milletin hafızasıdır, geçmişidir. Çocukluğu, gençliği, ihtiyarlığıdır. Geçmişten günümüzü inşa eden en önemli bir vakalar manzumesi, bu vakaların neticeleridir. Herkes bu vetireyi merak eder, hele de tarih sahnesine çıktıktan yaklaşık dört bin senedir bir kültür ve medeniyet inşa eden Türklerde bu merak doruk noktasındadır. Tarihte ortaya çıktıkları coğrafyadan binlerce kilometre ötede devlet kuran başka bir millet gösteremezsiniz. Türk milletinin bu uzun yürüyüşünde atlarının ayaklarının bastığı, nallarının değdiği her coğrafyada devlet kurmaları onların bilinen bir özelliğidir. Aşağı yukarı 11. yüzyılda büyük bir çoğunluğu Müslüman olan Türklerin bu yürüyüşü Hazar Denizi’nin güneyinden olmuş, Anadolu, İran, Irak ve Suriye Türk’e vatan olmuştur. Hazar’ın kuzeyinden Avrupa’ya göç eden Türkler konumuz dışındadır, buradan göç eden Türkler de maalesef gittikleri yerlerde kalabalık Slav ve Cermenik ahali arasında asimile olmuştur. 1077’de Türkiye Selçuklu Devleti’ni kuran Türkler, Moğol istilası sonrasında 13. yüzyılda yeni zinde bir güçle kuvvetlerini artırmışlar, Osmanlılar olarak tarih sahnesine çıkmışlardır. 16. ve 17. yüzyıllarda dünyanın en kudretli devleti olan Osmanlılar 18. yüzyılda Avrupa’dan çekilmeğe başlamışlar, I. &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>&#8220;Tarihçiler her dönemin renkli simaları olmuş, anlattıkları ilgiyle dinlenmiştir. Zira tarih bir milletin hafızasıdır, geçmişidir.&#8221;</strong></p>
<p><strong>Milletin Hafızası</strong></p>
<p>İnsanoğlunun macerasını anlatan tarih bilimi geçmişten günümüze beynelmilel bir alaka görmüştür. Tarihçiler her dönemin renkli simaları olmuş, anlattıkları ilgiyle dinlenmiştir. Zira tarih bir milletin hafızasıdır, geçmişidir. Çocukluğu, gençliği, ihtiyarlığıdır.</p>
<p>Geçmişten günümüzü inşa eden en önemli bir vakalar manzumesi, bu vakaların neticeleridir. Herkes bu vetireyi merak eder, hele de tarih sahnesine çıktıktan yaklaşık dört bin senedir bir kültür ve medeniyet inşa eden Türklerde bu merak doruk noktasındadır. Tarihte ortaya çıktıkları coğrafyadan binlerce kilometre ötede devlet kuran başka bir millet gösteremezsiniz. Türk milletinin bu uzun yürüyüşünde atlarının ayaklarının bastığı, nallarının değdiği her coğrafyada devlet kurmaları onların bilinen bir özelliğidir. Aşağı yukarı 11. yüzyılda büyük bir çoğunluğu Müslüman olan Türklerin bu yürüyüşü Hazar Denizi’nin güneyinden olmuş, Anadolu, İran, Irak ve Suriye Türk’e vatan olmuştur.</p>
<p>Hazar’ın kuzeyinden Avrupa’ya göç eden Türkler konumuz dışındadır, buradan göç eden Türkler de maalesef gittikleri yerlerde kalabalık Slav ve Cermenik ahali arasında asimile olmuştur. 1077’de Türkiye Selçuklu Devleti’ni kuran Türkler, Moğol istilası sonrasında 13. yüzyılda yeni zinde bir güçle kuvvetlerini artırmışlar, Osmanlılar olarak tarih sahnesine çıkmışlardır. 16. ve 17. yüzyıllarda dünyanın en kudretli devleti olan Osmanlılar 18. yüzyılda Avrupa’dan çekilmeğe başlamışlar, I. Cihan Harbi’nin ardından da tarih sahnesinden çekilmişlerdir. 1923’te gayrimüslim azınlıklarından âzade ümmetçi ve hanedancı bir anlayıştan ayrılıp laik, batıcı ve milliyetçi bir anlayışla devletlerini yeniden idame ettirmişlerdir.</p>
<p>Osmanlı’nın son dönemlerini ve Cumhuriyet’in kuruluş devirlerini yorumlamak konumuz dışındadır lakin şu da bir hakikat: Günümüz Türkiye’sinin sorunları da bu dönemin bakiyesidir. Zira yeni kurulan Cumhuriyet meşruiyetini sağlamak için Osmanlı adına ne varsa, İslam adına ne varsa reddetmiş, Osmanlı‘yı anlatan her şey kafalardan silinmeğe çalışılmıştır. Harf ve kıyafet inkılâbı yapılmış, başta padişah türbeleri kapatılmış, gerek ders kitaplarında gerekse basında Osmanlı adına ne varsa insafsızca tenkit edilmiştir. Yapılan tarihi filmlerde Osmanlı’nın özellikle saray hayatı gündeme getirilmiştir. Tabii olumsuz aksettirilmeğe çalışılmıştır.</p>
<p><strong><em>Devamı Yörünge Dergisi 1. Sayısında (Ekim/2017)</em></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Marka Asla Sadece Marka Değildir!</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/marka-asla-sadece-marka-degildir/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/marka-asla-sadece-marka-degildir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Kamil TEMİR]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 12 Oct 2017 20:19:06 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Polemik]]></category>
		<category><![CDATA[1. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Ekim 2017]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/_demo/?p=1078</guid>

					<description><![CDATA[Kaliteden önce marka diyorsa bir toplum artık onun içe değil dışa önem veren ve bu yüzden de hakikatin künhüne varmaktan fersah fersah uzaklaştığını ve yüzeyselliğin kurbanı olduğunu söyleyebiliriz. Dünyada ve ülkemizde artık ne arıyorsanız ilk baktığınız yer internet. İnternette de özellikle markalı ürünler yine kendilerini ön plana çıkartmayı başarıyorlar çünkü Google imparatorluğu parayı verenin düdüğünü çalıyor. AB birliği en sonunda Google’a ceza kesti. Sebep: bir konuda arama motoruna alışveriş için yazdığınız ürünlerde kendisine reklam verenleri ön plana çıkartması. Dünyanın neresine giderseniz gidin bir mal ya da hizmetin kendisini tanıttığı ad ya da logoya ‘marka’ diyebiliriz. Eskilerin tabiriyle bir nevi “alamet-i farika”. Brandage adlı marka fetişizmini ayyuka çıkartan bir dergide okumuştum: Barbie bebek yerine Suriye menşeili bir firma tarafından Ortadoğu’da çıkartılmış İslami görünümlü bebeklerden bahsediyordu. Bu firmanın çıkarttığı bebekler çok tutmuş başarılı bir marka stratejisi izlemiş satışları iyiymiş. Keza İranlılar da milli bebeklerini çıkartmışlar. (Batının Barbie ve Ken’ine alternatif olacak oyuncak bebekler. “Sara ve Dara” İran’da bir oyuncak şirketi.) Türkiye’de de Milli Eğitim Bakanlığı bir zaman ‘Elif bebek’ diye bebek çıkarttı ama ticari olmaktan uzak, göstermelik bir devlet işi gibi geldi bana. Fiyatları da pahalıydı keza. Elbette kız çocuklarının vazgeçilmez oyuncağıdır bebekler. Herkes kendi kültürüne ve ruh dünyasına göre şekillenmiş, çocuğunu &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Kaliteden önce marka diyorsa bir toplum artık onun içe değil dışa önem veren ve bu yüzden de hakikatin künhüne varmaktan fersah fersah uzaklaştığını ve yüzeyselliğin kurbanı olduğunu söyleyebiliriz.</strong></p>
<p>Dünyada ve ülkemizde artık ne arıyorsanız ilk baktığınız yer internet. İnternette de özellikle markalı ürünler yine kendilerini ön plana çıkartmayı başarıyorlar çünkü Google imparatorluğu parayı verenin düdüğünü çalıyor. AB birliği en sonunda Google’a ceza kesti. Sebep: bir konuda arama motoruna alışveriş için yazdığınız ürünlerde kendisine reklam verenleri ön plana çıkartması. Dünyanın neresine giderseniz gidin bir mal ya da hizmetin kendisini tanıttığı ad ya da logoya ‘marka’ diyebiliriz.</p>
<p>Eskilerin tabiriyle bir nevi “alamet-i farika”. Brandage adlı marka fetişizmini ayyuka çıkartan bir dergide okumuştum: Barbie bebek yerine Suriye menşeili bir firma tarafından Ortadoğu’da çıkartılmış İslami görünümlü bebeklerden bahsediyordu. Bu firmanın çıkarttığı bebekler çok tutmuş başarılı bir marka stratejisi izlemiş satışları iyiymiş. Keza İranlılar da milli bebeklerini çıkartmışlar. (Batının Barbie ve Ken’ine alternatif olacak oyuncak bebekler. “Sara ve Dara” İran’da bir oyuncak şirketi.)</p>
<p>Türkiye’de de Milli Eğitim Bakanlığı bir zaman ‘Elif bebek’ diye bebek çıkarttı ama ticari olmaktan uzak, göstermelik bir devlet işi gibi geldi bana. Fiyatları da pahalıydı keza.</p>
<p>Elbette kız çocuklarının vazgeçilmez oyuncağıdır bebekler. Herkes kendi kültürüne ve ruh dünyasına göre şekillenmiş, çocuğunu da ona göre şekillendirecek oyuncak ister.</p>
<p><strong><em>Devamı Yörünge Dergisi 1. Sayısında (Ekim/2017)</em></strong></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/marka-asla-sadece-marka-degildir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Çocuk Yazarlar Kuşağı</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/cocuk-yazarlar-kusagi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/cocuk-yazarlar-kusagi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Rüstem BUDAK]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 12 Oct 2017 19:46:59 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[1. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Ekim 2017]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/_demo/?p=1073</guid>

					<description><![CDATA[Her geçen gün artan ve artık yayım dünyasında bir karşılığı olan çocuk yazarlar kuşağı ile karşı karşıyayız. Bir yerde çocuklar için yazarlık serüveni, çocuk oyunu derecesinde bir değer taşıyabilmektedir. Bazen yazarlık oynadığı bir oyun olmakta ve bu oyundan bıktığı zaman bırakabilmektedir. Yazarlığın farklı sosyal statülere, yaş sınıflarına, ekonomik güce ve eğitime göre şekillenen türleri var. Yaş olarak yazarlığın yeri ve süreci kendi içinde farklı özellikler oluşturmaktadır. Yazar olmak, her alanda itibarlı olan becerilerden ve ifade imkânlarından biridir. Yazı yazma ve paylaşma imkânı arttıkça yazarların yaş olarak yeni kuşakları oluşuyor. Bazen basında yer alan “Türkiye’nin en genç yazarı” başlıklı haberler kanıksandı. İçlerinde yazdıkları kitapları özellikle çocuk ve genç kuşak tarafından tutulan, kitapları baskı üzerine baskı yapan çocuk yazarlar var. Özellikle çocuk yazarlar olarak tabir edebileceğimiz yazar kuşağının serüvenine bakmak gerekir. Çocuk yazar kuşağının üretimlerinin değerlendirmesine geçmeden önce, geçmişte ve günümüzde iki örnek üzerinden meseleyi resmetmeye çalışacağız. Türkiye’de çocuk yazarların ilklerinden biri Rıza Tevfik Bölükbaşı’nın oğlu Said Rıza Bölükbaşı’dır. Said Rıza’nın, parlak geçen eğitim öğretim hayatı vardır. Aynı zamanda “Feylesof” olarak anılan Said Rıza, babasının kütüphanesinden ve kendisinden yararlanır. Okulda öğretmenleri ile felsefi tartışmalar yapar. Said Rıza, okulunda ve çevresinde büyük ilgi uyandıran felsefeye ilgisini, yazdığı ilk dönem felsefe tarihi kitabı ile &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Her geçen gün artan ve artık yayım dünyasında bir karşılığı olan çocuk yazarlar kuşağı ile karşı karşıyayız. Bir yerde çocuklar için yazarlık serüveni, çocuk oyunu derecesinde bir değer taşıyabilmektedir. Bazen yazarlık oynadığı bir oyun olmakta ve bu oyundan bıktığı zaman bırakabilmektedir.</strong></p>
<p>Yazarlığın farklı sosyal statülere, yaş sınıflarına, ekonomik güce ve eğitime göre şekillenen türleri var. Yaş olarak yazarlığın yeri ve süreci kendi içinde farklı özellikler oluşturmaktadır. Yazar olmak, her alanda itibarlı olan becerilerden ve ifade imkânlarından biridir. Yazı yazma ve paylaşma imkânı arttıkça yazarların yaş olarak yeni kuşakları oluşuyor. Bazen basında yer alan “Türkiye’nin en genç yazarı” başlıklı haberler kanıksandı. İçlerinde yazdıkları kitapları özellikle çocuk ve genç kuşak tarafından tutulan, kitapları baskı üzerine baskı yapan çocuk yazarlar var. Özellikle çocuk yazarlar olarak tabir edebileceğimiz yazar kuşağının serüvenine bakmak gerekir.</p>
<p>Çocuk yazar kuşağının üretimlerinin değerlendirmesine geçmeden önce, geçmişte ve günümüzde iki örnek üzerinden meseleyi resmetmeye çalışacağız. Türkiye’de çocuk yazarların ilklerinden biri Rıza Tevfik Bölükbaşı’nın oğlu Said Rıza Bölükbaşı’dır. Said Rıza’nın, parlak geçen eğitim öğretim hayatı vardır. Aynı zamanda “Feylesof” olarak anılan Said Rıza, babasının kütüphanesinden ve kendisinden yararlanır.</p>
<p>Okulda öğretmenleri ile felsefi tartışmalar yapar. Said Rıza, okulunda ve çevresinde büyük ilgi uyandıran felsefeye ilgisini, yazdığı ilk dönem felsefe tarihi kitabı ile de ortaya koyar. Felsefe Tarihi kitabını yazdığında henüz on iki yaşındadır. Küçük hacimli kitabına babası Feylesof Rıza Tevfik, uzun bir takdim yazar. Bu takdim yazısında Rıza Tevfik, oğlu Said Rıza’nın çabalarını, arayışını ve becerilerini anlatır. Oğlunun felsefeye ilgisini ve geleceğiyle ilgili umudunu dillendirir.</p>
<p>Lise ve yurtdışı eğitiminden sonra, Said Rıza’nın felsefeden çok resime yöneldiğini görüyoruz. Felsefe alanında kendisinden beklenen devamlılığı gerçekleştiremez. Yabancı bir kadınla evlenir ve Amerika’ya yerleşir. 1984’e kadar Amerika’da yaşar.</p>
<p><strong><em>Devamı Yörünge Dergisi 1. Sayısında (Ekim/2017)</em></strong></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/cocuk-yazarlar-kusagi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kürt Devleti Projesinin Nihai Hedefi Türkiye&#8217;dir</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/kurt-devleti-projesinin-nihai-hedefi-turkiyedir/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ufuk COŞKUN]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 12 Oct 2017 19:38:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kuzey Irak]]></category>
		<category><![CDATA[1. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Ekim 2017]]></category>
		<category><![CDATA[Ufuk Coşkun]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/_demo/?p=1068</guid>

					<description><![CDATA[Mesud Barzani’nin ‘Bağımsızlık Referandumu ısrarı, İngiltere’nin müdahil olmayıp referanduma saygı duyması, İsrail’in vadedilmiş toprak hasreti, ABD’nin senaryoları ve tarihten düşülen notlar oynanan oyunun iç yüzünü apaçık yere seriyor. Irak Kürt Bölgesel Yönetiminin 25 Eylül’de aldığı bağımsızlık referandumu kararının ardından çeşitli senaryolar konuşuluyor. ABD, Türkiye, İran ve Irak’ın tepki koyduğu referanduma İsrail ve Suudi Arabistan’dan destek var. Diğer taraftan Barzani’nin Amerika ve bölge devletlerinin muhalefetine rağmen Kürt devleti için bağımsızlık referandumunu yapma cesaretini gösteremeyeceği düşünülüyor. Bu sebeple referandumun asıl mimarının İngiltere olabileceği de ihtimaller arasında. Çünkü İngiltere’nin Irak Büyükelçisi Frank Baker, 24 Ağustos 2017 tarihinde Barzani ile bir araya geldi. 24 Ağustos 2017 tarihli Rudaw gazetesine göre “İngiltere’nin Bağdat Büyükelçisi Frank Baker, Mesud Barzani’ye, ülkesinin Kürdistan halkının sahip olması gereken haklarını ve alınan referandum kararını anladığını iletti.” Halakha’ya Göre Belirlenen Tevratsal Sınırlar “İngiltere’nin Ortadoğu ve Afrika İşleri ile İnsani Yardımlardan Sorumlu Devlet Bakanı Alster Bert’in Erbil’de Kürt yetkililer ile temaslarının ardından Kürdistan24’e konuşan Kürdistan Dış İlişkiler Sorumlusu Felah Mustafa ise “İngiltere’nin Kürdistan halkının referandumla ilgili kararına saygı gösterdiğini ifade etmişti.” Bakıldığında bölgede oyun içinde oyun var. Fakat Barzani’ye en büyük desteğin İsrail’den geldiğini söylersek sanırım yanılmış olmayız. Bilindiği gibi İsrail’in çıkarları doğrultusunda Irak’ı işgal eden ABD, bu süreçte 1 milyonu aşkın &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Mesud Barzani’nin ‘Bağımsızlık Referandumu ısrarı, İngiltere’nin müdahil olmayıp referanduma saygı duyması, İsrail’in vadedilmiş toprak hasreti, ABD’nin senaryoları ve tarihten düşülen notlar oynanan oyunun iç yüzünü apaçık yere seriyor.</strong></p>
<p>Irak Kürt Bölgesel Yönetiminin 25 Eylül’de aldığı bağımsızlık referandumu kararının ardından çeşitli senaryolar konuşuluyor. ABD, Türkiye, İran ve Irak’ın tepki koyduğu referanduma İsrail ve Suudi Arabistan’dan destek var. Diğer taraftan Barzani’nin Amerika ve bölge devletlerinin muhalefetine rağmen Kürt devleti için bağımsızlık referandumunu yapma cesaretini gösteremeyeceği düşünülüyor. Bu sebeple referandumun asıl mimarının İngiltere olabileceği de ihtimaller arasında. Çünkü İngiltere’nin Irak Büyükelçisi Frank Baker, 24 Ağustos 2017 tarihinde Barzani ile bir araya geldi. 24 Ağustos 2017 tarihli Rudaw gazetesine göre “İngiltere’nin Bağdat Büyükelçisi Frank Baker, Mesud Barzani’ye, ülkesinin Kürdistan halkının sahip olması gereken haklarını ve alınan referandum kararını anladığını iletti.”</p>
<p>Halakha’ya Göre Belirlenen Tevratsal Sınırlar</p>
<p>“İngiltere’nin Ortadoğu ve Afrika İşleri ile İnsani Yardımlardan Sorumlu Devlet Bakanı Alster Bert’in Erbil’de Kürt yetkililer ile temaslarının ardından Kürdistan24’e konuşan Kürdistan Dış İlişkiler Sorumlusu Felah Mustafa ise “İngiltere’nin Kürdistan halkının referandumla ilgili kararına saygı gösterdiğini ifade etmişti.” Bakıldığında bölgede oyun içinde oyun var. Fakat Barzani’ye en büyük desteğin İsrail’den geldiğini söylersek sanırım yanılmış olmayız.</p>
<p>Bilindiği gibi İsrail’in çıkarları doğrultusunda Irak’ı işgal eden ABD, bu süreçte 1 milyonu aşkın Müslüman’ı öldürdü. 1991’deki ilk işgal sonrası Kuzey Irak’ı özerkleştiren Washington, 2003 yılında tümüyle çöktüğü ülkede nüfus oyunlarını hızlandırdı. Binlerce yıldır bir arada yaşayan halklar birbirinden koparıldı, kadim kentler talan edildi. 2003’ten beri Irak’ta her türlü istilaya imza atan işgalciler, iç savaş cenderesindeki Suriye’de ise 2014 yılından itibaren sahne aldı. Savaşın başladığı 2011 Mart’ından bu yana 700 bini aşkın insanın öldüğü ülkede 6 milyon Suriyeli, başka ülkelere göç ederek ‘sığınmacı’ oldu, 13 milyonu ise ülke içinde başka şehirlere göç etti.</p>
<p><strong><em>Devamı Yörünge Dergisi 1. Sayısında (Ekim/2017)</em></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İttifakın Gri Rengi</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/ittifakin-gri-rengi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/ittifakin-gri-rengi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Aslan DEĞİRMENCİ]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 12 Oct 2017 18:36:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Köşe Yazısı]]></category>
		<category><![CDATA[1. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Aslan Değirmenci]]></category>
		<category><![CDATA[Ekim 2017]]></category>
		<category><![CDATA[İttifakın Gri Rengi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/_demo/?p=1038</guid>

					<description><![CDATA[12 Eylül’den tanıyorduk biz onları. Kontrgerilla eylemlerinde üstlendikleri figüranlıklarını, manşetlerle sokakları ele geçirmelerini unutmadık. 28 Şubat dün gibi aklımızda. Faiz lobisi ile birlikte hareket edip, beşli çeteyi örgütleyip değerlerimizi nasıl hedef aldıklarını hatırlıyoruz. İnsanlar kendi özgürlüğünün peşine düşmelidir. Haklarını aramalı, onurunu korumalı ve doğrularını savunmalıdır. Hak, onur ve doğrunun olduğu yerde medya da üzerine düşeni yapmalıdır. Konu hak, onur ve doğru olduğunda “medya” sahada bulunmalıdır. İnsanlığın değişmez üç ilkesi konusunda taraf olmalı, din, millet, ırk ve renk ayrımı yapmaksızın, bu değerleri kuşanmalıdır. Medyanın Kontrgerilla Yüzü Temel İlkeler Etrafında Toplanmak Hak, insanlara doğuştan verilmiştir. İnsan hakları ile ilgili kabul edilen ilk yazılı metin (1789) “İnsan ve Vatandaşlık Hakları Beyannamesi’nden 1157 yıl önce İslam Peygamberi Hz. Muhammed’in Veda Haccı esnasında Arafat dağında yaptığı konuşma (Veda Hutbesi) bunun belgesidir. Onur, izzettir, değerdir; ahlaki bir erdemdir. İnsan, onurlu bir varlıktır. Onur tükendi mi, özden kopuş başlamıştır. Her insan tükenişe karşı direnmeli, insanlığın onurlu bir ferdi olarak toplumda yer almak için mücadele etmelidir. Doğru, yalan olmayandır. Fitneden uzak, yönü değişmeyen, gerçektir. Bunlardan dolayıdır ki medya konu hak, onur ve doğru olduğunda sahada olmalıdır. İnsanlığın değişmez üç ilkesi konusunda taraf olmalı, din, millet, ırk ve renk ayrımı yapmaksızın, bu değerleri kuşanmalıdır. Kuşandığı değerler gereği zayıf-kuvvetli, fakir-zengin &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>12 Eylül’den tanıyorduk biz onları. Kontrgerilla eylemlerinde üstlendikleri figüranlıklarını, manşetlerle sokakları ele geçirmelerini unutmadık. 28 Şubat dün gibi aklımızda. Faiz lobisi ile birlikte hareket edip, beşli çeteyi örgütleyip değerlerimizi nasıl hedef aldıklarını hatırlıyoruz.</strong></p>
<p>İnsanlar kendi özgürlüğünün peşine düşmelidir. Haklarını aramalı, onurunu korumalı ve doğrularını savunmalıdır.</p>
<p>Hak, onur ve doğrunun olduğu yerde medya da üzerine düşeni yapmalıdır.</p>
<p>Konu hak, onur ve doğru olduğunda “medya” sahada bulunmalıdır. İnsanlığın değişmez üç ilkesi konusunda taraf olmalı, din, millet, ırk ve renk ayrımı yapmaksızın, bu değerleri kuşanmalıdır.</p>
<p><strong>Medyanın Kontrgerilla Yüzü</strong><br />
<strong>Temel İlkeler Etrafında Toplanmak</strong></p>
<p>Hak, insanlara doğuştan verilmiştir. İnsan hakları ile ilgili kabul edilen ilk yazılı metin (1789) “İnsan ve Vatandaşlık Hakları Beyannamesi’nden 1157 yıl önce İslam Peygamberi Hz. Muhammed’in Veda Haccı esnasında Arafat dağında yaptığı konuşma (Veda Hutbesi) bunun belgesidir.</p>
<p>Onur, izzettir, değerdir; ahlaki bir erdemdir. İnsan, onurlu bir varlıktır. Onur tükendi mi, özden kopuş başlamıştır. Her insan tükenişe karşı direnmeli, insanlığın onurlu bir ferdi olarak toplumda yer almak için mücadele etmelidir.</p>
<p>Doğru, yalan olmayandır. Fitneden uzak, yönü değişmeyen, gerçektir. Bunlardan dolayıdır ki medya konu hak, onur ve doğru olduğunda sahada olmalıdır.</p>
<p>İnsanlığın değişmez üç ilkesi konusunda taraf olmalı, din, millet, ırk ve renk ayrımı yapmaksızın, bu değerleri kuşanmalıdır. Kuşandığı değerler gereği zayıf-kuvvetli, fakir-zengin farkı gözetmeksizin adaletin yanında yer almalıdır.</p>
<p>Adalet, zulme ve bozgunculuğa karşı koyuş, zalimlerin yaptıklarından hesap sormak, dost ve düşman ayırt edilmeksizin herkese eşit yaklaşmaktır.</p>
<p><strong><em>Devamı Yörünge Dergisi 1. Sayısında (Ekim/2017)</em></strong></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/ittifakin-gri-rengi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Erdoğanofobi&#8217;nin Nedeni Siyasal İslamcılıktan Muhafazakar Demokrasi Çıkarılması</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/erdoganofobinin-nedeni-siyasal-islamciliktan-muhafazakar-demokrasi-cikarilmasi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 12 Oct 2017 18:31:53 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[1. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Abdülkadir Özkan]]></category>
		<category><![CDATA[Ekim 2017]]></category>
		<category><![CDATA[Erdoğanofobi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/_demo/?p=1034</guid>

					<description><![CDATA[Araştırmacı-Yazar Abdülkadir Özkan: “Erdoğanofobi’nin Nedeni Siyasal İslamcılıktan Muhafazakar Demokrasi Çıkarılması” Araştırmacı yazar Abdülkadir ÖZKAN’ın ikinci kitabı ERDOĞANOFOBİ geçen hafta kitapçı raflarındaki yerini aldı. Kitap piyasasına hızlı bir giriş yapan Kopernik Kitap tarafından yayınlanan kitap medyada geniş ilgi gördü. Özkan, Hale Kaplan ÖZ’ün sorularını yanıtladı. Erdoğan, çevreyi merkeze dahil etme siyasetiyle Menderes ve Özal ile benzeştirilir. Bu iki önemli siyasi figürün Batı ile ilişkilerde izlediği yol nasıldı? Onlar niçin fobik algılanmadı? Menderes ve Özal, Türk siyasal hayatına damga vurmuş iki önemli liderdir. Devletin halkla bütünleşmesine kapı aralayan, devlet millet kaynaşmasına katkı sağlamış önemli iki siyasî figürdür. Merkez sağ gelenek üzerine oturan siyasal konumlanmaları Menderes ve Özal’ı Erdoğan’dan önemli ölçüde ayrıştırır. Şöyle ki; hem Menderes, hem de Özal, değerlerine bağlı, vatanperver, dindar başbakanlar olarak anılmalarına rağmen İslâmcı olarak kabul edilmezler. Mesela Özal, dindarlığının yanında liberalliği daha öne çıkmış bir isimdir. Menderes ve Özal’ın siyaset yapma biçimleri, söylem siyasetleri, Batılılaşma temayülleri, İslâmcılığın çok ötesinde, tam da siyasetin merkezinde konumlanmalarını sağlamıştır. Bu nedenle Batı, Menderes’i ve Özal’ı hiç bir zaman siyasal İslâm bağlamında bir tehdit ve tehlike olarak algılamamıştır. Bu nedenle fobik bir ortamın oluşmasına da ihtiyaç olmamıştır. Ancak Erdoğan’ı Menderes ve Özal’dan farklı kılan en temel etken sadece Batıda İslâmcı olarak tanımlanan bir &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Araştırmacı-Yazar Abdülkadir Özkan:</strong><br />
<strong> “Erdoğanofobi’nin Nedeni Siyasal İslamcılıktan Muhafazakar Demokrasi Çıkarılması”</strong></p>
<p><em>Araştırmacı yazar Abdülkadir ÖZKAN’ın ikinci kitabı <strong>ERDOĞANOFOBİ</strong> geçen hafta kitapçı raflarındaki yerini aldı. Kitap piyasasına hızlı bir giriş yapan Kopernik Kitap tarafından yayınlanan kitap medyada geniş ilgi gördü. Özkan, Hale Kaplan ÖZ’ün sorularını yanıtladı.</em></p>
<p><strong>Erdoğan, çevreyi merkeze dahil etme siyasetiyle Menderes ve Özal ile benzeştirilir. Bu iki önemli siyasi figürün Batı ile ilişkilerde izlediği yol nasıldı? Onlar niçin fobik algılanmadı?</strong></p>
<p>Menderes ve Özal, Türk siyasal hayatına damga vurmuş iki önemli liderdir. Devletin halkla bütünleşmesine kapı aralayan, devlet millet kaynaşmasına katkı sağlamış önemli iki siyasî figürdür. Merkez sağ gelenek üzerine oturan siyasal konumlanmaları Menderes ve Özal’ı Erdoğan’dan önemli ölçüde ayrıştırır. Şöyle ki; hem Menderes, hem de Özal, değerlerine bağlı, vatanperver, dindar başbakanlar olarak anılmalarına rağmen İslâmcı olarak kabul edilmezler. Mesela Özal, dindarlığının yanında liberalliği daha öne çıkmış bir isimdir. Menderes ve Özal’ın siyaset yapma biçimleri, söylem siyasetleri, Batılılaşma temayülleri, İslâmcılığın çok ötesinde, tam da siyasetin merkezinde konumlanmalarını sağlamıştır. Bu nedenle Batı, Menderes’i ve Özal’ı hiç bir zaman siyasal İslâm bağlamında bir tehdit ve tehlike olarak algılamamıştır. Bu nedenle fobik bir ortamın oluşmasına da ihtiyaç olmamıştır. Ancak Erdoğan’ı Menderes ve Özal’dan farklı kılan en temel etken sadece Batıda İslâmcı olarak tanımlanan bir siyasal gelenekten gelmesi değil, aynı zamanda siyasal söylemleri ve hedefleridir. 2000’lerin başında, özellikle 11 Eylül’den sonra dünyada radikalleşen siyasal İslâm’ın büyük bir tehdit olarak algılanması, Orta Doğu’da değişen dengeler Erdoğan’a yönelik fobinin oluşmasına katkı sağlamıştır.</p>
<p><strong>Karşılaştırma İçin en Doğru İsim Gazi Mustafa Kemal</strong></p>
<p><strong>Ya Atatürk? Onunla kurulabilecek benzerlikleri neler?</strong></p>
<p>Erdoğan’ın karşılaştırılacağı en doğru örnek Gazi Mustafa Kemal’dir. Gazi Mustafa Kemal, Türk devlet geleneğinin son iki yüz yılda yetiştirdiği önemli devlet adamlarından biridir. Tarih sahnesinden çekilmekte olan bir imparatorluğun küllerinden meydana getirdiği Türkiye Cumhuriyeti gerçek bir başarı hikayesidir. Elbette Gazi Mustafa Kemal de hatadan berî bir insan değildir ancak ortaya koyduğu başarı küçümsenmeyecek kadar büyüktür. Erdoğan’ı Gazi Mustafa Kemal ile kıyaslamamın en temel nedeni, Türkiye’nin son 20 yılda, ki bu da yaklaşık 100 yıllık cumhuriyetin beşte biri demektir, yaşadığı demokratikleşme ve modernleşme çabaları, ekonomik kalkınma hamleleri, sosyo kültürel ve sosyo politik dönüşümü Erdoğan döneminde gerçekleştirilmiştir. Siyasetin doğası gereği hata ve kusurları olsa da fotoğrafın bütününde başarılı olmuş, Türkiye’yi egemen güçlerle eşit şartlarda dünya ligine taşımış, iç ve dış saldırılara karşı adeta yeni bir istiklâl mücadelesi veren bir Erdoğan’dan söz ediyoruz. Bu nedenle Erdoğan’ın Türk demokratikleşmesine sağladığı katkıları dikkate almadan bir cumhuriyet tarihi yazılamaz. Erdoğan, Türk siyasetinde önemli bir kilometre taşıdır.</p>
<p><strong>Fobi kelimesini bilinçli olarak kullanıyorsunuz… Çünkü fobiler gerçekte karşılığı olmayan korkulardır. Erdoğan’a karşı nefret söyleminin yaygınlaşması ve onun Batı’da tehdit olarak algılanmasının arka plana baktığınızda ne görüyorsunuz?</strong></p>
<p><strong><em>Devamı Yörünge Dergisi 1. Sayısında (Ekim/2017)</em></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yeni Pensilvanya : Almanya</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/yeni-pensilvanya-almanya/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Aslan DEĞİRMENCİ]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 12 Oct 2017 18:20:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[1. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Ekim 2017]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/_demo/?p=1029</guid>

					<description><![CDATA[Ankara-Berlin hattındaki gerilim devam ediyor. Almanya Cumhurbaşkanı Gauck’un MİT TIR’ları davasında hakkında yakalama kararı çıkarılan Can Dündar’ı saraya davet etmesi ile başlayan gerilim, seçime doğru Merkel’in ırkçı politikalara savrulmasıyla tavan yaptı. Popülizm, Almanya’yı baştan aşağıya kuşattığında ilişkiler kopma noktasına geldi. Peki neler yaşandı? 1915 Olayları Üzerinden Gerçeği Perdelemek Almanya, önce sözde Ermeni soykırım tasarısını onayladı. Tarihi siyasileştiren, geçmişin özgürce konuşulmasını engelleyen, bir tabu haline getirilen Ermeni anlatısını tartışılmaz bir gerçek gibi dayatmaya çalışan, cehalet ve hukuka saygısızlık örneği olan kararla, kendi soykırım sicillerini perdelemeye kalktılar. Türkiye’den yükselen tepkiye rağmen, Almanya kendi çerçevesinde 102 yıl önce yaşanmış tarihi bir konuyu siyasileştirmiş oldu. 1915 olayları konusunda Almanya tek sesli ve baskıcı bir ortam meydana getirerek, müttefiklik ilişkisini de zedeledi. Anayasa Değişikliği Referandumu Almanya’yı Tedirgin Etti 15 Temmuz sonrasında Köln’deki mitinge telekonferans yöntemiyle katılacak olan Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu izninin iptal edilmesiyle, Almanya’nın düşmanlığı örtülemez bir hal aldı. Almanya 16 Nisan referandum sürecinde ise Türk bakanların programlarına izin vermedi. Referanduma ilişkin, terör örgütü PKK’nın ‘Hayır’ kampanyasına ise izin verildi. Almanya, anayasa değişikliği referandumu için devlet televizyonu eliyle, Türkçe ‘hayır’ kampanyası yürüttü. Bu düşmanlığın arkasında ise değişen Türkiye’nin AB’nin değişmeyen yüzünün maskesini düşürme kaygısı vardı. Biraz açalım: Dünyanın ekonomik büyüklüğü belli ve herkes bu büyüklükten &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Ankara-Berlin hattındaki gerilim devam ediyor. Almanya Cumhurbaşkanı Gauck’un MİT TIR’ları davasında hakkında yakalama kararı çıkarılan Can Dündar’ı saraya davet etmesi ile başlayan gerilim, seçime doğru Merkel’in ırkçı politikalara savrulmasıyla tavan yaptı. Popülizm, Almanya’yı baştan aşağıya kuşattığında ilişkiler kopma noktasına geldi. Peki neler yaşandı?</strong></p>
<p>1915 Olayları Üzerinden Gerçeği Perdelemek</p>
<p>Almanya, önce sözde Ermeni soykırım tasarısını onayladı. Tarihi siyasileştiren, geçmişin özgürce konuşulmasını engelleyen, bir tabu haline getirilen Ermeni anlatısını tartışılmaz bir gerçek gibi dayatmaya çalışan, cehalet ve hukuka saygısızlık örneği olan kararla, kendi soykırım sicillerini perdelemeye kalktılar. Türkiye’den yükselen tepkiye rağmen, Almanya kendi çerçevesinde 102 yıl önce yaşanmış tarihi bir konuyu siyasileştirmiş oldu. 1915 olayları konusunda Almanya tek sesli ve baskıcı bir ortam meydana getirerek, müttefiklik ilişkisini de zedeledi.</p>
<p>Anayasa Değişikliği Referandumu Almanya’yı Tedirgin Etti</p>
<p>15 Temmuz sonrasında Köln’deki mitinge telekonferans yöntemiyle katılacak olan Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu izninin iptal edilmesiyle, Almanya’nın düşmanlığı örtülemez bir hal aldı. Almanya 16 Nisan referandum sürecinde ise Türk bakanların programlarına izin vermedi. Referanduma ilişkin, terör örgütü PKK’nın ‘Hayır’ kampanyasına ise izin verildi. Almanya, anayasa değişikliği referandumu için devlet televizyonu eliyle, Türkçe ‘hayır’ kampanyası yürüttü. Bu düşmanlığın arkasında ise değişen Türkiye’nin AB’nin değişmeyen yüzünün maskesini düşürme kaygısı vardı. Biraz açalım:</p>
<p>Dünyanın ekonomik büyüklüğü belli ve herkes bu büyüklükten gücü nispetinde, hızı ve kararlılığı nispetinde pay alıyor. Bu ölçütler, aldığınız payın büyüklüğüne ve küçüklüğüne zemin oluşturuyor. Türkiye ekonomisini büyütmeye, mikro ve makro verilerini olumluya doğru evirmeye, kamu maliyesi disiplini yanında ekonominin paydaşları arasında adil bir bölüşüm sistemi geliştirmeye fırsat sağlayacak bir siyasal dönüşümü gerçekleştirmenin son aşamasında iken yani referandum sürecinde ipler iyice gerildi.</p>
<p>Almanya’nın, AB ülkelerinin bu konuyu sorun etmesi de, engellemeye yeltenmesi de ve bu amaçla Hayır kampanyalarının gönüllü destekçisi ve planlayıcısı olması da bu bağlamda anlaşılabilir bir durum. Almanya ve AB ülkelerinin hantallaşması, kamplaşması hatta İngiltere’yle birlikte hızlanan kopmalar yaşaması AB’nin, ekonomik açıdan ve finans noktasında sarsılmasına, telaşa kapılmasına aracılık etti. Almanya ve AB, bu anlamda sadece EVET çıkmasını engellemek için değil kendisinin mali açıdan çöküşünü, siyasi açıdan çözülmesini engellemek için de Hayır kampanyalarının büyük ve gönüllü ortağı olmaktan çekinmedi.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
