<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Zekeriya Erdim &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/author/zekeriya-erdim/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Thu, 28 Feb 2019 12:40:17 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.10</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>Zekeriya Erdim &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>28 Şubat’ı Anmak Anlamak ve Ardından Ağlamak</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/28-subati-anmak-anlamak-ve-ardindan-aglamak/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/28-subati-anmak-anlamak-ve-ardindan-aglamak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Zekeriya Erdim]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 28 Feb 2019 21:50:37 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[28 Şubat]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=8819</guid>

					<description><![CDATA[Osmanlı’nın duraklama, gerileme ve yıkılma dönemlerinden itibaren yüzlerini “Batı”ya dönüp, Siyonizm’in güdümündeki Haçlı zihniyetinin merkezlerini “kıblegâh” edinenler; yerli, milli, dini olan herkesi ve her şeyi “düşman” ilan ettiler. İç muhaliflerle dış müstekbirlerin gücünü, imkânını uç uca ekleyerek; “millet iradesi”ni engelleme, erteleme yahut tamamen yok etme yoluna gittiler. Ortalama on yılda bir; askeri müdahalelerle terbiye ve tecziye edildik. Rüyasında kâbus görüp, uyanınca da tesirinden kurtulamayan adamlar gibi; özgüvenimizi ve gelecek öngörülerimizi yitirdik. Bütün bunlara rağmen; zaman zaman sıyrılanlar, sivrilenler, yerelde ve genelde iktidar koltuğunu ele geçirme cüreti yahut cesareti gösterenler oldu. Menderes’i kendilerinin de milletin de inanmadığı uydurma iddialarla idam ettiler, Özal’ı doğal bir süreç gibi göstererek öldürdüler; arkasından, kamu vicdanı ve i’zanı Erbakan’ı buldu. 27 Mart 1994’te yapılan yerel seçimlerde, daha önce kapatılan Milli Nizam ve Milli Selamet Partilerinin devamı olan Refah Partisi; yüzde 19,14 oy alarak, yükselişe geçmişti. İçlerinde “devletin merkezi” Ankara ile “medeniyetin merkezi” İstanbul’un da bulunduğu 5 büyükşehrin ve pek çok ilin, ilçenin yerel yönetim inisiyatifini ele geçirmişti. Milli Görüş Hareketi’nin lideri ve Refah Partisi’nin Genel Başkanı Necmettin Erbakan, 13 Nisan 1994 tarihinde, partisine yönelik tenkitleri ve tepkileri değerlendirirken; mealen, “RP adil düzeni getirecek, geçiş sürecinin yumuşak mı, sert mi olacağına altmış milyondan meydana gelen millet karar &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="p1"><span class="s1"><b>Osmanlı’nın duraklama, gerileme ve yıkılma dönemlerinden itibaren yüzlerini “Batı”ya dönüp, Siyonizm’in güdümündeki Haçlı zihniyetinin merkezlerini “kıblegâh” edinenler; yerli, milli, dini olan herkesi ve her şeyi “düşman” ilan ettiler. İç muhaliflerle dış müstekbirlerin gücünü, imkânını uç uca ekleyerek; “millet iradesi”ni engelleme, erteleme yahut tamamen yok etme yoluna gittiler.</b></span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Ortalama on yılda bir; askeri müdahalelerle terbiye ve tecziye edildik. Rüyasında kâbus görüp, uyanınca da tesirinden kurtulamayan adamlar gibi; özgüvenimizi ve gelecek öngörülerimizi yitirdik. Bütün bunlara rağmen; zaman zaman sıyrılanlar, sivrilenler, yerelde ve genelde iktidar koltuğunu ele geçirme cüreti yahut cesareti gösterenler oldu. Menderes’i kendilerinin de milletin de inanmadığı uydurma iddialarla idam ettiler, Özal’ı doğal bir süreç gibi göstererek öldürdüler; arkasından, kamu vicdanı ve i’zanı Erbakan’ı buldu.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">27 Mart 1994’te yapılan yerel seçimlerde, daha önce kapatılan Milli Nizam ve Milli Selamet Partilerinin devamı olan Refah Partisi; yüzde 19,14 oy alarak, yükselişe geçmişti. İçlerinde “devletin merkezi” Ankara ile “medeniyetin merkezi” İstanbul’un da bulunduğu 5 büyükşehrin ve pek çok ilin, ilçenin yerel yönetim inisiyatifini ele geçirmişti.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Milli Görüş Hareketi’nin lideri ve Refah Partisi’nin Genel Başkanı Necmettin Erbakan, 13 Nisan 1994 tarihinde, partisine yönelik tenkitleri ve tepkileri değerlendirirken; mealen, “RP adil düzeni getirecek, geçiş sürecinin yumuşak mı, sert mi olacağına altmış milyondan meydana gelen millet karar verecek” dedi. Sözleri, “kartel medyası” tarafından farklı şekillerde yorumlanarak ve “şeriat geliyor, laiklik elden gidiyor” korkusu pompalanarak; ısıtılıp ısıtılıp kamuoyuna servis edildi.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Aşağı mahallede bir yalan söyleyip, yukarı mahalleye varınca kendilerinin de inandıkları bu durum;<span class="Apple-converted-space">  </span>kökü dışarıda dalı içeride olan bazı çevreler için “tehlike” yahut “tehdit” anlamına geliyordu. Kalıcı olmadan, sürdürülebilir hale gelmeden; gereken “tedbir”leri alıp, önünü kesmeleri gerekiyordu.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Yıllardır, halkaları birbirine ekleyerek oluşturdukları ve kendileri için “saadet”, millet için “esaret” zinciri gibi çalıştırdıkları “kurulu düzen” bozulamazdı. “Bu memlekete komünizm gelecekse de faşizm gelecekse de şeriat gelecekse de ona biz karar verir ve ancak biz getiririz” diyen zihniyetin oyunu bozulup; yerine başka bir oyun kurmaya kalkışılamazdı.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Tarihimizdeki darbeler, direnişler sürecinin 28 Şubat safhası; işte böyle bir gerekçeyle ortaya çıktı. Devletin gücünü ve imkânını arkasına alarak, siyasi ve ideolojik “muhalefet”i dini ve milli “afet”e dönüştürenler; milletin üzerine, önüne geleni sürükleyip götüren sel gibi aktı. </span></p>
<p class="p5"><span class="s1"><b>Medya Destekli Siyasi, Askeri, Hukuki Operasyonlar </b></span></p>
<p class="p4"><span class="s1">27 Aralık 1995 tarihinde yapılan genel seçimlerde Refah Partisi, yeni bir başarıya imza attı. Toplam oyların yüzde 21,37’sini alıp, birinci parti olarak hükümet kurma yetkisini elde etti. Ancak muhalif çevrelerin oluşturduğu gizli ve açık engellemeler yüzünden; birinci adımda muvaffak olamadı. RP Genel Başkanı Necmettin Erbakan; koalisyon kurmak için görüştüğü partilerden, umduğu desteği alamadı.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">6 Mart 1996 tarihinde; Mesut Yılmaz’ın Başbakanlığında, Anavatan Partisi ile Doğruyol Partisi’nin işbirliği ile ANA-YOL Hükümeti kuruldu. Fakat bu maya tutmadı; ancak 3 ay kadar ömrü oldu.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">28 Haziran 1996 tarihinde Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, hükümeti kurma görevini, bir kez daha Necmettin Erbakan’a verdi. DYP lideri Tansu Çiller ve ekibiyle yapılan sıkı pazarlıklardan sonra 8 Temmuz 1996 tarihinde, REFAH-YOL Hükümeti kurulabildi.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">10 Ağustos 1996 tarihinde Başbakan Erbakan, ilk yurtdışı ziyaretlerini İran, Pakistan, Singapur, Malezya ve Endonezya’ya yaptı. D-8’in altyapısının oluşturulduğu bu ziyaretler, “Batı” yerine “Doğu”ya yönelmek olarak yorumlandı, bazı iç ve dış mihrakların tedirgin olmalarına yol açtı.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">1 Eylül 1996’da günlük gazetelerden biri; Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı’nın ağzından, İran Devrimi’nden sonra Türkiye’ye kaçan Kuvvet Komutanı’nın açıklamalarıyla ilgili haber yaptı. İran’daki generallerin, “Humeyni hareketinin irticanın ta kendisi olduğunu anlamalarının iş işten geçtikten sonra gerçekleştiğini” anlatarak; “erken uyanma”nın gereğini ve önemini hatırlattı.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">2 Ekim 1996 tarihinde başlayıp Mısır, Libya ve Nijerya’yı içine alan Afrika gezisi; söz konusu çevrelerin rahatsızlığını daha da artırdı. 24 Ekim 1996’da, Erbakan’ın daveti üzerine İstanbul’a gelen 8 İslam ülkesinin Devlet Başkanları tarafından D-8’in kurulması ve İslam Ortak Pazarı, İslam NATO Gücü, İslam Dinarı gibi konuların konuşulması ise tepkileri tetikledi ve tavan yaptırdı.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">3 Kasım 1996’da, Türkiye kamuoyu; “derin devlet” yapılanmasını ortaya çıkaran “Susurluk Kazası”na şahit oldu. Olayın içinde, DYP Şanlıurfa Milletvekili Sedat Bucak’ın da bulunması hükümet ortaklarından birini zor durumda bıraktı; İçişleri Bakanı Mehmet Ağar istifa etti ve koltuğuna Meral Akşener oturtuldu. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">RP Kayseri Belediye Başkanı Şükrü Karatepe’nin, 10 Kasım’la ilgili sözleri; gazetelerin manşetlerine düştü. Cımbızla çekilen “İçim kan ağlayarak törenlere katıldım” cümlesi; yeni bir krize dönüştü.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">7 Aralık 1996 tarihinde DGM Savcısı Nuh Mete Yüksel; Başbakan Erbakan ve Çalışma Bakanı Necati Çelik hakkında, “suç duyurusu”nda bulundu. O günlerde, ana akım medya organları da üst üste; “Taksim’e cami yapılacak, Ayasofya ibadete açılacak, 500 tarikat 5 bin şeyh var, defileler yasaklanıyor” gibi köpürtme manşetler atıyordu.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">10 Aralık 1996’da toplanan Rektörler Komitesi; Hükümet’e sert uyarılarda bulundu. Komite’nin hazırladığı “deklerasyon”; YÖK Başkanı Kemal Gürüz tarafından okundu. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">28 Aralık 1996 tarihinde; Aczimendiler’in lideri Müslim Gündüz üzerinden, bir “irtica kampanyası” başlatıldı. Tamamı kurgusal kumpas niteliğindeki Fadime Şahin ve Ali Kalkancı operasyonlarıyla;<span class="Apple-converted-space">  </span>kamuoyunda oluşturulan “irtica algısı” iyice zıplatıldı. Cepheyi genişletmek ve güçlendirmek için; işçi sendikaları da sürece katıldı. 5 Ocak 1997’de, Türk-İş’in öncülüğünde; “hükümete uyarı” mitingi yapıldı. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">7 Ocak 1997’de, 28 Şubat Cuntası tarafından; DYP Milletvekillerinden bazılarının, partilerinden istifa etmeleri sağlandı. İstifa ettirilen milletvekilleri; Hüsamettin Cindoruk’un liderliğinde kurulan yahut kurdurulan Demokratik Türkiye Partisi’nde toplandı.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">11 Ocak 1997’de, Erbakan’ın Başbakanlık resmi konutunda bazı din adamları ile kanaat önderlerine iftar yemeği vermesi, medya aracılığıyla abartılı bir şekilde yorumlanarak; yeni bir “irtica algısı” oluşturuldu. 16 Ocak 1997’de, CHP Genel Sekreteri Adnan Keskin ve 33 Milletvekili tarafından; 21 Ocak 1997’de de Atatürkçü Düşünce Derneği tarafından,<span class="Apple-converted-space">  </span>Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na “suç duyurusu”nda bulunuldu. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Arkasından, dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel de oyuna girdi. 17 Ocak 1997 tarihinde, Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı tarafından; kendisine “irtica brifingi” verildi.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">24 Ocak 1997’de, Başbakan Erbakan’ın Kayseri ziyareti sırasında, partisinin il teşkilat mensuplarının tek tip elbise giymeleri ve başlarına bere takmaları Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından Siyasi Partiler Yasası’na aykırı bulunarak; İl Yönetim Kurulu’nun, 30 gün içinde görevden el çektirilmesi istendi. Ayrıca “fesih işleminin yapılmaması halinde, parti hakkında kapatma davası açılacağı” belirtildi.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">26 Ocak 1997 tarihinde, Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanları tarafından; Gölcük Donanma Komutanlığı’nda, 3 gün devam eden “olağanüstü askeri şura” toplandı. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">28 Ocak 1997’de, Danıştay; Bakanlar Kurulu’nun memurların mesai saatlerinin Ramazan ayına göre düzenlenmesiyle ilgili kararnamesini “laikliğe aykırı” bularak, “yürütmenin durdurulması” kararı aldı.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">31 Ocak 1997 günü Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı, MGK Genel Sekreteri Orgeneral İlhan Kılıç ve MİT Müsteşarı Sönmez Köksal; Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’i ziyaret ederek, endişelerini paylaştılar. Birlikte; “Taksim’e cami, başörtüsü, Ramazan mesaisi” gibi konuları konuşup tartıştılar.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Aynı gün, RP’li Sincan Belediyesi’nin Filistin’le Dayanışma Gecesi düzenlemesi ve programa İran Büyükelçisi’nin de iştirak etmesi; sosyal, siyasal ve hukuki bir “kriz” haline getirildi. Belediye Başkanı Bekir Yıldız, önce gözaltına alındı; sonra DGM tarafından yargılanıp 4 yıl 7 ay hapis cezası verildi.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">1 Şubat 1997’de Başbakan Erbakan; “başörtüsü sorunu”na çözüm üretmek için idari bir adım attı. Bazı kesimlerden gelen itiraz seslerine ve DYP’li bakanlardan bir kısmının “imzalamayız” demelerine rağmen; “üniversitelerde başörtüsünü serbest bırakan kararname”yi, Bakanlar Kurulu’nda imzaya açtı.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">4 Şubat 1997’de Başbakan Erbakan, ortamı yumuşatmaya yönelik bir açıklama yaparak; “Biri hataen<span class="Apple-converted-space">  </span>bir resim asarak, bu ülkeyi yıkamaz” dedi. Aynı gün, 20 tank ile 15 zırhlı araç Sincan’ın şehir merkezinden geçiş yaptı; Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral Çevik Bir’in, Washington’da, Türk-ABD Konseyi kapanış balosundaki konuşmasında, “demokrasiye balans ayarı yapıldığı” ifade edildi.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Ayrıca Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in imzasıyla İçişleri Bakanlığı’na bir yazı gönderilerek; “Belediyelerdeki kökten dinci kadrolaşmaların, derhal inceleme altına alınması” istendi. Bunun ardından, dönemin İçişleri Bakanı Meral Akşener tarafından valilere, “acele ve önemli” kaydıyla talimat gönderildi. Aynı günlerde, ANAP Genel Başkanı Mesut Yılmaz; “Türkiye kaosa sürükleniyor” mesajı vererek, “güçbirliği yapmaya hazırız” dedi. DTP Genel Başkanı Hüsamettin Cindoruk ise “RP’nin, düzeni silahla değiştireceği”ni söyledi.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">7 Şubat 1997 tarihinde, İstanbul’da bulunan üniversitelerin öğretim üyeleri; “iktidarın üniversitelerden elini çekmesi”ni istediler. İlaveten; “Türkiye Cumhuriyeti’ni yıkmak isteyenlerle mücadele edeceklerini” söylediler.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">15 Şubat 1997’de, Cunta’nın yönlendirmesiyle Ankara’da, “şeriata karşı kadın yürüyüşü” yapıldı. Söz konusu yürüyüşe; TBMM Başkanvekili Uluç Gürkan ile CHP Genel Başkanı Deniz Baykal da katıldı.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">25 Şubat 1997 tarihinde Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Güven Erkaya; “İrtica, PKK’dan daha büyük bir tehlikedir” dedi. 26 Şubat 1997’de ise Cumhurbaşkanı Demirel, Başbakan Erbakan’a, rejim<span class="Apple-converted-space">  </span>konusundaki endişelerini dile getiren bir “uyarı mektubu” gönderdi. Aynı gün; TÜRK-İŞ, DİSK ve TESK tarafından “rejime yönelik tehditlere karşı güçbirliği” kararı alındı. İstanbul Kadın Kuruluşları Birliği tarafından ise “laiklik için eylem” başlatıldı.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">28 Şubat 1997 tarihinde yapılan ve 9 saat süren Milli Güvenlik Kurulu toplantısında; 18 maddelik “28 Şubat Kararları” alındı. Böylece “postmodern darbe”nin uygulama sürecine geçilip; “rejim aleyhtarı irticai faaliyetlere karşı alınması gereken tedbirler”, kamuoyuna açıklandı.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Kararlar, ayrıntılı düzenlemelerden ziyade; bir “genel çerçeve” çiziyordu. Uygulayıcı mercilere; geniş bir “irade ve inisiyatif kullanma” imkânı veriyordu.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Ana mesaj ve muhteva; “din hizmeti veren yahut dindar bilinen kişilerin ve kurumların devletten ve toplumdan tasfiye edilmesi, direnenlerin cezalandırılarak pasif hale getirilmesi” şeklinde özetlenebilirdi. Bir “cadı avı” sürecinin fitili ateşlenmişti; her zaman, her yerde, herkesin başına her şey gelebilirdi. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Başbakan Erbakan, bu maddeleri ağır ve abartılı bularak; kararları imzalamama konusunda direndi. Darbenin askeri kanadını oluşturan komutanlar ise; 20 maddelik bir “talepname” ile Hükümet’in icraata geçmesini istedi.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">2 Mart 1997’de, “Ordu ile uyum içindeyiz” açıklaması yapan Başbakan’a; Genelkurmay Genel Sekreteri Tümgeneral Erol Özkasnak, “Ordu, Atatürk’e inananlarla uyum içindedir” cevabını verdi.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Başbakan Yardımcısı ve DYP Genel Başkanı Tansu Çiller; MGK kararlarını imzalaması için Erbakan’ı ikna etmeye çalıştı. DYP’nin önde gelen isimleri ise; 3 Mart 1997 tarihinde, “hükümetten çekilme” çağırısı yaptı.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">“Demokratik sisteme destek” için siyasi partileri ziyaret eden ve fakat eli boş dönen Başbakan, mevcut “parlamenter düzen”e vurgu yaparak; “Hükümet, TBMM’de kurulur, MGK’da kurulmaz” dedi. Cunta yanlısı STK’lar, birlikte bir açıklama yapıp; MGK kararlarının uygulanmasını istedi.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">O günlerin sembolik ifadesiyle, “savunan adam” yahut “direnen adam” Erbakan, son bir hamle yaparak; 5 Mart 1997 tarihinde, MGK kararlarının, TBMM’de tartışılmasını istedi. Meclis Başkanı Mustafa Kalemli anında cevap vererek; “MGK kararlarının muhatabı Hükümet’tir, bunları kesinlikle TBMM’de tartıştırmam” dedi.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Ayrıca işçi ve işveren sendikaları ve konfederasyonları da darbenin ve darbecilerin arkasında vaziyet aldılar. Hep bir ağızdan; MGK kararlarına tam destek verdiklerini açıkladılar. Bunun üzerine Erbakan, MGK kararlarını imzalamaktan başka çare kalmadığını gördü. Önce imzaladı, sonra muhtemelen uygulama sürecinin inisiyatifini ele geçirmek amacıyla RP’li iki bakan ile DYP’li bir bakandan oluşan “Uygulama Komitesi”ni<br />
kurdu.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">7 Mart 1997 tarihinde; Cumhurbaşkanı Demirel, “gereğine ve önemine binaen” bir kez daha devreye girdi. MGK kararlarının arkasında olduğunu belirterek; “Uygulanmaması durumunda, uygulamayanlar sorumlu olurlar” dedi.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">25 Mart 1997’de ise; Genelkurmay Başkanı Karadayı, MGK kararlarının “tavsiye” değil “talimat” olduğunu hatırlatma gereği duydu. Böylece; MGK’nın, Meclis’in ve Hükümet’in üzerinde bir merci olduğunu açıkça ifade etmiş oluyordu. 26 Mart 1997’de Sağlık Bakanı Yıldırım Aktuna tüm illere, “türban yasağı” genelgesi gönderdi.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">31 Mart 1997’de, 28 Şubat’tan sonraki ilk MGK toplantısı yapıldı. Toplantı sonrasında, Genelkurmay İkinci Başkanı Çevik Bir’in ağzından; laiklik karşıtı akımlarla mücadele etmenin TSK’nın birinci önceliği olduğu belirtilerek, “ilk hedefin irtica olduğu ve olacağı” açıklandı.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Hazırlık sürecinde, Hükümet karşıtı tavırlarıyla dikkati çeken TÜSİAD; darbecilerin arkasında olduklarını bildirdi. 4 Nisan 1997 tarihli açıklamasında; “MGK sivillerin boşluğunu doldurdu” dedi. 13 Nisan 1997’de tüm valiler, “laiklik zirvesi” için Ankara’ya çağırıldı.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">16 Nisan 1997 tarihinde; FETÖ lideri Fetullah Gülen de katıldığı bir televizyon programında, “darbecilere destek” açıklaması yapmıştı. “Askerlerin daha demokrat olduklarını, İslami usullere göre değerlendirildiğinde bir bakıma içtihat yaptıklarını ve hata etmiş olsalar bile sevap kazanacaklarını” belirtmiş; REFAH-YOL Hükümeti ile ilgili çağırısını haber yapan gazeteler, “Beceremediniz, emaneti iade edip çekilin” diye manşet atmıştı.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">26 Nisan 1997 tarihli MGK toplantısında; “irtica ile mücadele” çalışmalarını yakından takip etmek için “İzleme Komitesi” kurulması kararlaştırıldı. Arkasından, Türkiye genelinde; kılık-kıyafet mevzuatına aykırı davrananlarla ilgili olarak yaygın operasyonlar başlatıldı.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">21 Mayıs 1997 tarihinde Yargıtay Başsavcısı Vural Savaş tarafından; Refah Partisi hakkında, “laiklik karşıtı eylemlerin odağı haline geldiği ve ülkeyi iç savaşa doğru sürüklediği” iddiası ile “kapatma davası”<br />
açıldı. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">27 Mayıs 1997’de olağanüstü toplanan Yüksek Askeri Şura (YAŞ) kararlarıyla; “namaz kıldıkları” veya “eşlerinin başörtülü oldukları” gerekçesiyle “mürteci” ilan edilen 161 subay ve astsubay ordudan atıldı.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">7 Haziran 1997 tarihinde Genelkurmay Başkanlığı tarafından, dindar ve muhafazakâr bilinen bazı özel sektör firmalarının “sakıncalı” oldukları belirtilerek; “irticai faaliyetlere destek oldukları” iddiası ile “ambargo” uygulamasına tabi tutulacakları ilan<br />
edildi. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">10 Haziran 1997’de Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay Başkanları ve üyeleri Genelkurmay Başkanlığı’na çağırılarak; kendilerine, “irtica brifingi” verildi. 11 Haziran 1997 tarihinden itibaren; bu “irtica brifingleri”ne basın mensupları, STK yöneticileri ve üniversite rektörleri de dâhil oldular. Açık ve net bir şekilde; “darbe sürecine destek” talimatları aldılar.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Aynı günlerde, Genelkurmay İç Güvenlik Hareket Dairesi bünyesinde; Batı Çalışma Gurubu (BÇG) adlı yeni bir birim kuruldu. Her tarafa yazılı talimatlar gönderilerek; kişilerin ve kurumların mahrem alanlarına ve konularına bile fütursuzca müdahil olan özel ekipler oluşturuldu.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Vakıflara, derneklere, okullara, yurtlara, camilere, Kur’an kurslarına baskınlar yaptılar. Sonradan ele geçirilen belge ve bilgilerden anlaşıldığına göre; toplam 6 milyon civarındaki insanı fişleyip, “sakıncalı” olduklarına dair kayıtlar tuttular.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">18 Haziran 1997 tarihinde; her bakımdan baskı ve tehdit altına alınarak “hükümsüz” hale getirilen Hükümet, istifasını sundu. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, yeni hükümeti kurma görevi için; ikinci partinin Başkanı Tansu Çiller’i değil, üçüncü partinin Başkanı Mesut Yılmaz’ı uygun buldu. 30 Haziran 1997’de, 28 Şubat Cuntası’nın direktifleriyle; Yılmaz, Ecevit, Cindoruk işbirliğiyle ANASOL-D Hükümeti<br />
kuruldu.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">İçişleri Bakanlığı ile Genelkurmay Başkanlığı arasında, “Emniyet, Asayiş, Yardımlaşma” (EMASYA) protokolü imzalanarak; sivil bürokrasi de askerin kontrolüne verildi. 16 Ağustos 1997’de, Başbakan Mesut Yılmaz, “Siyasi hayatıma mal olsa da bu yasayı geçireceğim”<span class="Apple-converted-space">  </span>dediği ve “kesintisiz zorunlu eğitim”i 8 yıla çıkaran yasayı; TBMM’den geçirdi. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">30 Ağustos 1997’de Jandarma Genel Komutanlığı görevini devreden Teoman Koman; giderayak son bir mesaj verdi, “Esas önemli tehlike, PKK’dan bile daha tehlikeli olan irticadır” dedi.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">10 Eylül 1997’de Batı Çalışma Gurubu (BÇG) adına bir açıklama yapıldı. “Sabah namazı çıkışlarında yapılan gösteriler devam ederse ve irtica tehlikesi sürerse, Atatürk ne yaptıysa onun yapılacağı” kamuoyuna hatırlatıldı.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Ahmet Necdet Sezer’in başkanı olduğu Anayasa Mahkemesi’nin 16 Ocak 1998 tarihli “kapatma kararı”yla; Refah Partisi’nin siyasi hayatı sona erdi. Necmettin Erbakan ve arkadaşları; “siyasi yasaklı”<span class="Apple-converted-space">  </span>haline getirildi. Bu karardan bir ay kadar önce (17 Aralık 1997’de); Fazilet Partisi kurulmuştu. Milli Görüş Hareketi’nin siyasi mücadelesi; yeni parti üzerinden devam ettirilmiş oldu.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">24 Mart 1998’de Hükümet, “İrtica ile Mücadele Yasa Tasarısı”nı Meclis’e sevk etti. Gazeteler bu haberi; “irticaya karşı topyekûn savaş” manşetiyle verdi. 2 Nisan 1998’de, İçişleri Bakanı Murat Başeskioğlu, 300 belediye başkanı hakkında “soruşturma” başlattı.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">21 Nisan 1998’de RP’li İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Tayyip Erdoğan; 12 Aralık 1997’de Siirt mitinginde, ders kitaplarında bile bulunan bir şiiri okuduğu için Diyarbakır DGM tarafından 10 ay hapis cezasına mahkûm edildi. Bazı gazetelerin, “Artık muhtar bile olamaz” diye manşet attıkları Erdoğan; belediye başkanlığı görevini bırakarak, 26 Mart 1999’da cezaevine girdi. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">24 Mayıs 1998’de, vakıf yöneticilerinin evlerine seri baskınlar düzenlendi. Her birisi, gece yarısı Emniyet’e götürülüp hesaba çekildi. 9 Temmuz 1998’de, ülkenin Milli Askeri Stratejik Konsepti (MASK) değiştirildi; yeni düşman, “yeşil sermaye” olarak tanımlandı. İslami kesime ait şirketler aleyhine yıpratma kampanyaları başlatıldı.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Aralık 1998 sonuna kadar, toplam 626 TSK mensubu ordudan ihraç edildi. Büyük çoğunluğunun gerekçesi, “irtica” olarak belirtildi. 9 Ocak 1999’da, Harp Akademileri Komutanlığı tarafından hazırlanan kitapta; “irticaya karşı yeni bir Kurtuluş Savaşı” başlatmanın gereği ve önemi vurgulandı.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">3 Mayıs 1999’da, Merve Kavakçı’nın Meclis’te başörtülü olarak yemin etmesi engellendi. Bülent Ecevit, “Şu kadına haddini bildirin” dedi; Süleyman Demirel, “ajan-provokatör” olduğunu söyledi.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">10 Mayıs 1999’da İstanbul Valisi Erol Çakır, İl Emniyet Müdürü Hasan Özdemir ve 1. Ordu Komutanı Çevik Bir; medya patronu Aydın Doğan’ı Çamlıca’daki evinde ziyaret ederek, 4 saat görüştüler. 29 Temmuz 1999’da, Danıştay tarafından; “sarı basın kartlarında türbanlı fotoğraf kullanılamayacağı”na dair, resmi görüş bildirildi.<span class="Apple-converted-space">  </span>17 Ekim 1999 tarihinde, “İHL öğrencilerinin türbanla derslere girmesi” yönünde karar veren Bursa 2. İdare Mahkemesi Başkanı Sabri Ünal; görevinden alınarak daha pasif bir göreve getirildi.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">28 Şubat sürecinin siyasi, askeri ve hukuki operasyonları; 3 Kasım 2002 seçimlerine ve AK Parti iktidarının ilk dönemlerine kadar devam ettirildi. 22 Mayıs 2013’te açılan “28 Şubat Davası”, 13 Nisan 2018’de sonuçlandı; darbe sanıklarından 21 kişi için “müebbet hapis”, 68 kişi için “beraat”, 10 kişi için “zaman aşımı”, 4 kişi için “ölüm nedeniyle davanın düşmesi” kararı verildi.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Ancak uydurma iddialarla hapse mahkûm edilenlerden; halen içeride yatanlar var. İdari kararlarla mağdur edilenler ise; uğradıkları haksızlıkları, adaletsizlikleri sineye çekip kabullenmiş oldular.</span></p>
<p class="p5"><span class="s1"><b>Örgün ve Yaygın Eğitim Alanındaki Acımasız Uygulamalar</b></span></p>
<p class="p4"><span class="s1">28 Şubat Cuntası’nın temel amacı; hayatın bütün alanlarında ve konularında, yerli-milli-dini olan herkesi ve her şeyi acımasızca tasfiye etmekti. Bu hal ve gidiş; gerekirse “bin yıl” kadar sürecekti. Fakat uygulamalar; daha çok örgün ve yaygın eğitim alanında yoğunlaştırıldı. Bir yandan yetişkinler yeni düzene uydurulmaya çalışılırken; öte yandan, her yaş ve seviyedeki çocuğun ve gencin, tornadan çıkmış gibi tek tip yetiştirilmesi planlandı.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Eğitime vurulan ilk darbe; zorunlu eğitimin 8 yıla çıkarılması oldu. Bir yandan İHL’lerin orta kısımları devre dışı kaldı; öte yandan, çocukları erken yaşta Kur’an kurslarına göndermek imkânsız hale geldi. Zaten, tüm liselerin orta kısımlarıyla birlikte; ilkokul sonrasına hitap eden Kur’an kurslarını da kapattılar. Ayrıca din eğitimi alanında gönüllü hizmet veren vakıfları ve dernekleri de mühürleyip, devre dışı<br />
bıraktılar.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Meslek Lisesi öğrencilerini ve mezunlarını, üniversite sınavlarında “engelli” yahut “dezavantajlı” duruma düşürmek için “katsayı” uygulaması getirildi. Aslında amaç İmam Hatiplilerin önünü kesip yükseköğretime geçmelerini engellemekti; bu yolda diğer meslek lisesi mezunları da feda edildi.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Çünkü dinin ve dindarın önüne engeller çıkarıp, olabildiğince tasfiye edilmesi; 28 Şubat Cuntası tarafından, “stratejik hedef” olarak görülmüştü. Bu hedefe büyük ölçüde ulaşmış olmalılar ki zamanla Kur’an kurslarının içleri boşaldı, İHL’lerin kontenjanları 500 binden 150 bine kadar düştü.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Orta öğretimde ve yükseköğretimde uygulanan “türban” yahut “başörtüsü yasağı” yüzünden yüzbinlerce genç; kayıt yaptıramama, derse ve sınava girememe, karne ve diploma alamama, ödül yahut mezuniyet törenlerine katılamama engelleriyle karşılaştılar. Hatta idari kararlarla okullarından atılıp; “eğitim hakkından mahrum edilme” cezasına çarptırıldılar.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Okul önlerinde günler, haftalar, aylar, yıllar süren “umut nöbetleri” tutuldu. Üniversitelerin kapalı kapılarının ardında; genç kızları, inançlarından ve ibadetlerinden vazgeçirmeye çalışan “ikna odaları” kuruldu. Bu konuda İstanbul Üniversitesi Rektörü Kemal Alemdaroğlu ile Rektör Yardımcısı Nur Serter; psiko-sosyal baskının her türlüsünü denediler. Kraldan çok kralcı kesilip; “psikolojik savaş”ın rol modeli olmaya yeltendiler.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Bazıları kahren ve kerhen başlarını açtılar; bazıları ikili oynamayı kabullenerek peruk takmak zorunda kaldılar. Bu arada, sakal ve benzeri görsel unsurlar nedeniyle “dinci” tanımına dâhil edilen erkek öğrenciler de baskılardan ve yasaklardan nasiplerini aldılar. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Yasaklar, engeller; açık öğretim kurumlarını da içine alacak şekilde genişletildi. Açık Öğretim Fakültesi sınavlarına başörtülü girmeyi başaran kız öğrencilere; cevaplarına bakılmaksızın “sıfır” verildi. İHL’lerde ve İlahiyat Fakültelerinde bile tavizsiz uygulanan bu yasağa karşı; Türkiye genelinde, demokratik eylemler yapıldı. Söz konusu eylemlere katılanlar, güvenlik kuvvetlerinin sert müdahalelerine muhatap oldular; binlerce insan gözaltına alındı, bazıları tutuklanıp idamla yargılandı.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Bir yol bulabilenler, engelleri aşmaya muvaffak olabilenler; yurtlarından ve yuvalarından uzak kalmayı göze alarak, yabancı ülkelerdeki okullara gittiler. Bunu başaramayanlar ise acılarını içlerine akıtıp, hayallerini ve ideallerini terk ettiler.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Yüksek Öğretim Kurumu (YÖK), mağduriyetin kapsama alanını genişletmek için; başta Ezher Üniversitesi olmak üzere, İslam ülkelerinde okuyup diploma alanların “denklik” belgelerini iptal etti. Çok sayıda gencin ve yetişkinin mezuniyetleri yok sayılıp, müktesep hakları ellerinden alındı; emekleri boşa gitti.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Şüphesiz, 28 Şubat sürecinin eğitim sektöründeki mağdurları arasında; öğretmenler ve idareciler de vardı. Kimileri atanamıyor, kimileri soruşturmalarla taciz ediliyor, kimileri en üst seviyeden disiplin cezaları alıyor, kimileri istifa etmek zorunda bırakılıyor, kimileri de memuriyetten atılıyorlardı.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">YÖK Disiplin Kurulu tarafından; 1997-2000 yılları arasında toplam 139 personel, “kılık-kıyafet yönetmeliğine muhalefet” gerekçesiyle “kamu görevinden men” edildi. Milli Eğitim Bakanlığı tarafından; 1997-2001 yılları arasında aynı gerekçeyle 3.527 öğretmenin görevine son verildi. Aynı tarihlerde, benzer sebeplerle; toplam 33.271 öğretmen hakkında “soruşturma” açıldı. Bunlardan 11.890’ı, muhtelif “disiplin cezaları” aldı. Bu arada, yaklaşık 11.000 öğretmen; baskılara dayanamayıp, “istifa” etme yolunu seçti. Ayrıca toplam 4.625 MEB personeli; fişlenerek “sakıncalı” ilan edildi.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Dindar kesimin özel okullarına ve yurtlarına; Batı Çalışma Gurubu (BÇG) elemanları tarafından ani baskınlar yapıldı. Kadrolar fişlendi, mimlendi; kurumların bir kısmına muhtelif cezalar verildi, bir kısmı kapatıldı.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Hamiyetperver kişiler ve kurumlar; sosyal ve psikolojik, dini ve ekonomik mağduriyetleri asgariye indirmek için özel organizeler yapma ihtiyacı duydular. Belki derde deva, sadra şifa anlamına gelmedi; ama hiç olmazsa sosyal bünyenin kan kaybını azaltmış oldular.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">28 Şubat’ın “darbe” olduğu tescil edilmiş, sorumluları yargılanıp cezalar verilmiş olmasına rağmen; arkasında bıraktığı mağduriyetler devam ediyor. Dökülen kabını doldurmaz, dolduramaz; ama gene de kaybettiklerinin hiç olmazsa bir kısmını geri kazanmayı ümit eden mazlumlar ve mağdurlar, devletten “telafi uygulamaları” bekliyor.</span></p>
<p class="p6"><span class="s1"><b>Yüreklerde Yara Açan Hatıralar</b></span></p>
<p class="p4"><span class="s1">28 Şubat sürecinin; şiirlere, hikâyelere, romanlara, filimler, dizilere, belgesellere, yüksek lisans ve doktora düzeyindeki akademik çalışmalara konu olabilecek binlerce hatırası var. Aldığımız yaraların bir kısmı kuruyup kabuk bağladı; fakat bazıları, kanamaya devam ediyorlar. Özellikle kendi cephemizden yahut yakın çevremizden aldığımız darbeler; yıllar sonra bile acısını hissettiriyor. Düşmanın attığı taş değip geçiyor; dostun attığı gül perişan ediyor. Bu bağlamda; iki acı hatırayı paylaşmış olalım. Darbeleri ve direnişleri tahlil ederken; zayıf yanlarımızın ve yönlerimizin de farkına varalım.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Ak koyun, kara koyun; geçit ağzına gelince belli olur. Her zorluk, bir imtihandır; başa gelince, kimi geçer kimi kalır. Darbeci deccalların “Müslüman avı”na çıktıkları günlerde; dindar kesime ait bir özel okulun başında bulunuyorduk. Ağzımız dolu kan olsa bile “kızılcık şerbeti içtik” diyor; savaş ortamındaki cephe komutanı gibi davranmak zorunda kalıyorduk. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Milli Eğitim Bakanlığı’nın tetikçi ve tedhişçi müfettişleri; “Demokles’in kılıcı” gibi, başımızın üzerinde sallanıp duruyordu. Batı Çalışma Gurubu’nun acımasız zebanileri; kraldan çok kralcı kesilip, canımızı yakmak için fırsat kolluyordu. Buluğ çağına giren kız öğrencilerimiz arasında; başı örtülü olanlar vardı. Okula öyle geliyor, sınıfa öyle giriyorlardı. Kıyafet Yönetmeliği’ne uymak ve uydurmak için; Allah’ın emrine aykırı davranacak değildik. Ancak mevzuatı lehimize kullanıp; savunma gücümüzü artıracak tedbirler alabilirdik.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Bir yol haritası çizip; adım adım uyguladık. İdarecilere, öğretmenlere, öğrencilere, öğrenci velilerine resmi yazılar yazıp “uyarmış gibi” yaparak; evrak düzenledik, dosya hazırladık. Bundan dolayı zorluk çıkarıp; imza atmaktan çekinen velilerimiz oldu. Kimileri, “fişlenmek”ten korkup kaçak güreşti; kimileri, aleyhimizde fitne çıkarıp dedikodu yapmaya koyuldu.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Kırizi çözmek için; özel bir toplantı organize ettik. İki ehil ve güvenilir avukat ile iki ehil ve güvenilir Milli Eğitim Müfettişi’ni; söz konusu velilerimizle bir araya getirdik.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Aramızda istişare edip; birlikte bir sonuca varacaktık. Onların, “hasta olma” riskini kabullendikleri yerde; biz, “ölme” riskini göze alacaktık. Saatler süren yoğun ve yorucu müzakerelerden sonra bir istikamet çizildi. Öğrenci velilerinin, İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü’ne birer “dilekçe” vererek; Okul İdaresi’ni “şikâyet” etmelerine karar verildi.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Özet olarak; “Temel eğitim, zorunlu eğitimdir ve Anayasa’nın teminatı altındadır; hiç kimse, hiçbir gerekçeyle engelleyemez. Ancak Okul İdaresi; Kıyafet Yönetmeliği’ni gerekçe göstererek, çocuklarımızın eğitim hakkını engelliyor. Bundan dolayı; kendilerinden şikâyetçiyiz” diyeceklerdi. Ayrıca yasal hakka atıfta bulunarak dilekçelerine, hukuki süresi içinde “cevap” verilmesini isteyeceklerdi.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Şayet kendilerine, “Olmaz öyle şey, engelleyemezler” cinsinden bir cevap verilirse bu, bizim aradığımız çözüm olurdu. Okul İdaresi’ne hak veren, engellemeyi meşru gören bir cevap verilirse o zaman sıra hukuki süreci başlatmaya gelirdi. Bu durumda; avukat arkadaşlara “vekâlet” vereceklerdi. Dava sonuçlanıncaya kadar; “bedelsiz hizmet” alacaklardı. Ertesi gün, ertesi hafta, ertesi ay, ertesi yıl; bir Allah’ın kulu, o dilekçeyi vermedi. Bizi, “derya”da boğulmaya teşvik edenler; bilek hizası kadar “dere”ye girmedi.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Aynı günlerde, kartel medyasının “tetikçi” muhabirlerinden biri; kurumumuz hakkında “soruşturma” açıldığı ile ilgili “çakma” haber yaptı. Aslında henüz öyle bir şey yoktu; fakat o, pusuda bekleyen avcılara işaret verip “pas” attı.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Haberin çıktığı gün; “kökten dinci” bir gazetenin eğitim muhabiri, telefonla arayıp görüşmek istedi. Bu konuyla ilgili olarak; “karşı haber” yapmak istediğini söyledi. Münasip bir dille ve üslupla; hakkımızda herhangi bir soruşturma açılmadığını, haberin kasıtlı ve yalan olduğunu izah ettik. “Yalan haberi esas alarak, karşı haber yapılması; bizim lehimize değil, aleyhimize olur” dedik.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Buna rağmen ısrar edip; görüşebileceği daha yetkili birisinin olup olmadığını sordu. Hiçbir izaha itibar etmeden; ille de karşı haber yapmak istiyordu. “Eğer dost iseniz; gölge etmeyin, başka ihsan istemeyiz. Düşman iseniz; sizin nerede, ne zaman, ne yapacağınızı biz bilemeyiz” demek zorunda kaldık. Kullanılan dilden ve üsluptan, takınılan tarzdan ve tavırdan; başımıza iş açılacağını anladık.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Ertesi gün; birinci sayfadan manşet atıp, dolu dolu haber yaptılar. Adımıza “açıklama” cümleleri kurarak ve bir habere üç yalanı sığdırarak; bilerek, isteyerek “iftira” attılar. Düzelttirmek, “tekzip” ettirmek için çalmadığımız kapı, görüşmediğimiz yetkili kalmadı. Kime, ne söylemişsek; derdimize deva olmadı.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">“Bunun, sizin kişisel ve kurumsal kimliğinizle alakası yok; gazetenin yayın politikasıyla ilgili” dediler.<span class="Apple-converted-space">  </span>Hatta bu işin peşini bırakmazsak; daha kötüsünü yapacaklarını söylediler.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Milli Eğitim Bakanlığı; “basında çıkan haberler” üzerine hakkımızda “inceleme/soruşturma” başlatma kararı aldı. Sürecin sonunda, “irtica odağı” ilan edildik; üç okuldan biri ayırılarak başkalarına bırakıldı, ikincisi kapatılmak üzereyken devredilerek kurtarıldı, üçüncüsü henüz yeni açıldığı ve hakkında yeteri kadar dosya tutulamadığı için elde kaldı.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Çok geceler, gözümüz ve gönlümüz uyku tutmadı; sabahlara kadar kıvrandık. “Yüksek idealler ile alçak gerçekler arasındaki korkunç mesafe, insanı çıldırtmaya yetecek kadar büyük bir gerilimdir” cümlesini tekrar ederek; Müslümana gavur eziyeti yapanlarla, yaramıza tuz-biber atanları birlikte andık.</span></p>
<p class="p6"><span class="s1"><b>Darbe Sürecinin Dış Bağlantıları</b></span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Mesleki yönden uluslararası medya takibi yapan “gazeteci”, siyasi yönden oldum olası “CHP’li”, ideolojik yönden “sosyal demokrat”, dini yönden muhtemelen “ateist” olan bir hemşerimizle zaman zaman şahsen ya da telefonla görüşüyoruz. Kendi tabiriyle “demokrasi zemini”nde buluşup; muhtelif konuları konuşuyoruz.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">27 Mayıs 2013’te başlayıp, iki ay kadar devam eden “Gezi Parkı Olayları”nın dördüncü gününde; cep telefonundan bizi aradı. Olayların sebepleri ve muhtemel sonuçları konusunda; bir bakıma nabzımızı yokladı.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Henüz fotoğraf netleşmediği için mümküne ve muhtemele dair öngörülerimizi paylaşıp; olabildiğince tedbirli cevaplar verdik. “Uluslararası medya takibi” konusundaki uzmanlığına vurgu yaparak; kendi yorumunu dinlemek istedik. Zaman zaman kendisini gösteren “ulusalcı” damarını öne çıkararak; beklemediğimiz cevaplar verdi.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">“Bu işin ağaçla, parkla, çiçekle, böcekle alakası yok; tam bir kalkışma. Nokta hedefi Erdoğan ve ekibi. Sadece iç muhalefetin marifeti değil; dış destekler de var. Bu ilk de değil, son da olmayacak; fırsat buldukça yeniden yeniden kalkışacaklar” dedi.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Öncekiler ve sonrakiler gibi; 28 Şubat postmodern darbesinin de dış bağlantıları vardı. Milletin adamlarının iktidar olmasını istemiyor; temsil ettiği değerlere karşı çıkıyorlardı.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">İsrail aşılı Amerikan lobisinin ilk işareti; Ekim 1996’da verildi. Dönemin ABD Dışişleri Bakanı Warren Christopher tarafından; hem Türkiye’deki Amerikan Büyükelçiliklerine hem de Türkiye’ye komşu bazı ülkelerdeki büyükelçiliklere meşhur kripto gönderildi. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Türkçesi, Recai Kutan tarafından, TBMM Darbe ve Muhtıraları Araştırma Komisyonu’na sunulmuş; orijinalinin rahmetli Necmettin Erbakan’ın özel arşivinde olduğu belirtilmişti. Söz konusu kriptoda; büyükelçiliklere şu mesajlar verilmişti:</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">“Departmanlarımız; Türk Hükümeti’nin, milli eğilimlerinden ve Başbakan Erbakan’ın ideolojisinden ilham alarak dış politikayı Batı’dan ayırıp Arap ve Müslüman dünyasına doğru yeniden yönlendirmesinden dolayı derin endişe içerisindedir. Kanaatimizce; Türkiye’nin İran, Irak, Libya, Nijerya ve Sudan ile bağlarını kuvvetlendirme konusundaki mevcut tutumu, bizim milli menfaatlerimize aykırıdır. Doğru Yol Partisi, Erbakan’ın radikal İslami söylemlerini ılımlılaştırmada başarılı olamadığına göre; kendisinin Refah Partisi ile koalisyonu verimsiz görünmektedir. Biz inanıyoruz ki; Tansu Çiller’in koalisyondan çekilmesi, Erbakan’ı düşürür ve ülkeyi erken genel seçimlere götürür. Sonuç kesin olmamakla birlikte Refah Partisi, büyük bir ihtimalle seçimlerden eskisinden daha güçlü olarak çıkacaktır. Türkiye, Birleşik Devletler’in anahtar stratejik ortağı olarak kalmak mecburiyetindedir ve onun bu pozisyonunu devam ettirmekteki başarımız, bizim milli menfaatlerimizi doğrudan etkileyecektir. Türk askeriyesi, bu sonucu elde etmeye doğru daha büyük çaba sarf etmesi için harekete geçmeye zorlanmalıdır. Bu konudaki aksiyon planlarınızı ve yorumlarınızı bekliyoruz.” </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">İngiliz The Independent gazetesi; REFAH-YOL Hükümeti’nin kuruluşunu manşetten verdi. Erbakan’ın başbakan oluşunu; “Osmanlı’nın geri dönüşü” olarak nitelendirdi.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Clinton yönetimi; “seküler Türkiye’nin kendileri için çok önemli ve değerli olduğu”na dair mesajlar vermeye başladı. İsrail lobisine yakın oldukları bilinen ABD’li “neo-con”lar ise; yazılı ve sözlü açıklamalarla “Erbakan’ın, Türkiye’de sekülerizmi aşındırmaya meyilli olduğunu ve Türkiye’yi Batı’dan uzaklaştırıp Doğu’ya yaklaştıracağını” vurguladı.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Bu yaklaşımlar; darbe döneminde ABD Dışişleri Bakanı olan Madeleine Albright tarafından, toparlanarak teyit edildi. “Türkiye’nin evrimi bizim için önemli&#8230; Seküler bir ülke olarak yoluna devam etmesi mühim&#8230; Türkiye’nin, stratejik olarak bizim açımızdan önemi çok büyük” dedi.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">24 Şubat 1997’de, yani MGK kararlarından 4 gün önce Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı, İsrail’i ziyaret ederek dönemin Başbakanı Benjamin Netanyahu ve Genelkurmay Başkanı Amnon Şahak ile görüştü. Kendilerine teminat verir yahut taahhütte bulunur gibi; “Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkiler her zaman iyi olmuştur, bundan sonra daha da iyi olacaktır” notunu düştü.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Bu ziyaret; 28 Şubat Darbesi’nin arkasında İsrail’in olduğu tezini gündeme getirdi. Nitekim ABD’deki Yahudi Ulusal Güvenlik Enstitüsü (JINSA); darbeden bir yıl sonra yaptığı bir açıklamada, “Erbakan Hükümeti’ni kendilerinin devirdiklerini” itiraf etti.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">ABD’nin Türkiye Uzmanı Alan Makovsky; Mart 1997’de yani MGK bildirisinden hemen sonraki günlerde, The Middle East Quarterly dergisinde yayınlanan makalesinde durumu özetledi. Öngörülen amaçların gerçekleştiğine vurgu yaparak; “Türk dış politikasının geleneksel prensipleri, Milli Güvenlik Kurulu tarafından teminat altına alınmıştır. Çekiç-Güç yerinde durmakta, Türkiye’nin NATO üyeliği korunmakta, İsrail’le askeri bağlantılar devam etmektedir” dedi.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Dönemin Başbakanı ve darbenin birinci muhatabı Necmettin Erbakan; ilk teşhis olarak, “tam anlamıyla bir ABD operasyonu olduğunu” ve MGK bildirisindeki maddelerin “ABD tarafından dikte edildiğini” söylemişti. Bu tespit; 28 Şubat Davası’nın gerekçeli kararında şu cümlelerle ifade edildi;</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">“ABD, 1990’lı yılların başından itibaren; İslam=Terör politikasını benimsemiştir. Bu politika değişikliği; müttefiki olan tüm ülkelerde uygulanmaya başlamıştır. 28 Şubat Darbesi, sadece Türkiye’deki Müslümanları değil; dünyadaki bütün Müslümanları kapsayan küresel bir darbedir. ABD’nin bu yeni politikasının, Türkiye’ye uyarlanması operasyonudur.”</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Sonradan görüldü ki TSK’nın “postmodern darbe” yöntemleri, bölgedeki diğer silahlı kuvvetler tarafından da kullanıldı. Mesela Mısır’da, halkın oylarıyla seçilmiş Cumhurbaşkanı olan Mursi’ye ve teşkilatına karşı benzeri bir darbe yapıldı; Sisi’nin başını çektiği cuntanın, aynı hocadan ders yahut talimat aldığı anlaşıldı.</span></p>
<p class="p6"><span class="s1"><b>Sonuç</b></span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Türkiye’de yerli ve milli duruş ile yabancı mihrakların mümessili oluş arasındaki çok yönlü mücadele; hayatın bütün alanlarında ve konularında kesintisiz devam ediyor. Darbeler ve direnişler hiç bitmiyor; sadece kılık değiştirip, farklı renklere ve kalıplara giriyor. 28 Şubat; zincirin halkalarından sadece biriydi. ABD-İsrail lobisinin, yerli unsurları organize ederek gerçekleştirdiği “postmodern” müdahalesiydi.</span></p>
<p class="p7"><span class="s1">Bir kez daha analım, anlayalım; kaybettiğimiz değerler için ağlayalım. Yerel, bölgesel, ulusal, uluslararası denklemleri doğru değerlendirip; kendi diriliş, direniş ve var oluş stratejimizi kurgulayalım. Gönül dünyamızın merkezinde biz varız. Anlayabildiğimiz, kavrayabildiğimiz ve gereğini yapabildiğimiz kadar yaşarız.</span></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/28-subati-anmak-anlamak-ve-ardindan-aglamak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Zorunlu Eğitim Genç Nesli Bloke Ediyor</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/zorunlu-egitim-genc-nesli-bloke-ediyor/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/zorunlu-egitim-genc-nesli-bloke-ediyor/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Zekeriya Erdim]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 31 Jan 2019 22:25:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Köşe Yazısı]]></category>
		<category><![CDATA[genç nesil]]></category>
		<category><![CDATA[yeni nesil]]></category>
		<category><![CDATA[zorunlu eğitim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=8244</guid>

					<description><![CDATA[Eskiden, her meslek dalının; yamaklık, çıraklık, kalfalık, ustalık, baş ustalık sistemi vardı. Şimdi biz, 12 yıllık zorunlu eğitimle, çocukların ve gençlerin en aktif ve verimli olabilecekleri zamanları bloke ediyoruz. Sonra da istihdam imkânı olup olmadığına bakmaksızın üniversite okutup, diploması olan ama mesleki kariyeri olmayan nesiller üretiyoruz. Eğitim sistemimizin bir temel çıkmazı var. Üniversite mezunu gençlerimiz iş bulamıyor; bazı sektörler de nitelikli ara eleman sıkıntısı çekiyorlar. Bunun sebebi; eğitim programları ve okul türleri ile istihdam ihtiyacı arasında bir dengenin ve uyumun olmaması. Herkesin üniversite mezunu olma hedefine yönelmesi yahut yönlendirilmesi ama büyük çoğunluğun, okul bitince nerede ve ne yapacağını bilmemesi. Eskiden, her meslek dalının; yamaklık, çıraklık, kalfalık, ustalık, baş ustalık sistemi vardı. İnsanlar, küçük yaştan itibaren, yaparak ve yaşayarak öğrenip, herhangi bir alanda, bilgi ve beceri sahibi oluyorlardı.Yuvarlanan yumuş tutuyor, taç giyen baş akıllanıyor, ağaç yaşken eğilip ehil oluyordu. Hayatın bütün alanlarında ve konularında, nüfusun büyük çoğunluğu üretici hale geliyordu. Şimdi biz, 12 yıllık zorunlu eğitimle, çocukların ve gençlerin en aktif ve verimli olabilecekleri zamanları bloke ediyoruz. Sonra da istihdam imkânı olup olmadığına bakmaksızın üniversite okutup, diploması olan ama mesleki kariyeri olmayan nesiller üretiyoruz. Söylemlerin Eyleme Dönüşmesi Temennisiyle Eğitim hizmetlerini dert edinmiş, dava haline getirmiş dostlarımızdan Rafet Fener; her fırsatta, bu konunun altını çiziyordu. “Mesleki eğitimi geri plana itip ihmal &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="p1"><span class="s1"><b>Eskiden, her meslek dalının; yamaklık, çıraklık, kalfalık, ustalık, baş ustalık sistemi vardı. Şimdi biz, 12 yıllık zorunlu eğitimle, çocukların ve gençlerin en aktif ve verimli olabilecekleri zamanları bloke ediyoruz. Sonra da istihdam imkânı olup olmadığına bakmaksızın üniversite okutup, diploması olan ama mesleki kariyeri olmayan nesiller üretiyoruz.</b></span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Eğitim sistemimizin bir temel çıkmazı var. <span class="s2">Üniversite mezunu</span> gençlerimiz iş bulamıyor; bazı sektörler de nitelikli ara eleman sıkıntısı çekiyorlar. Bunun sebebi; <span class="s2">eğitim programları</span> ve okul türleri ile <span class="s2">istihdam</span> ihtiyacı arasında bir dengenin ve uyumun olmaması. Herkesin üniversite mezunu olma hedefine yönelmesi yahut yönlendirilmesi ama büyük çoğunluğun, okul bitince nerede ve ne yapacağını bilmemesi.</span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Eskiden, her meslek dalının; yamaklık, çıraklık, kalfalık, ustalık, baş ustalık sistemi vardı. İnsanlar, küçük yaştan itibaren, yaparak ve yaşayarak öğrenip, herhangi bir alanda, bilgi ve beceri sahibi oluyorlardı.Yuvarlanan yumuş tutuyor, taç giyen baş akıllanıyor, ağaç yaşken eğilip ehil oluyordu. Hayatın bütün alanlarında ve konularında, nüfusun büyük çoğunluğu üretici hale geliyordu.</span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Şimdi biz, 12 yıllık zorunlu eğitimle, çocukların ve gençlerin en aktif ve verimli olabilecekleri zamanları bloke ediyoruz. Sonra da <span class="s2">istihdam</span> imkânı olup olmadığına bakmaksızın üniversite okutup, diploması olan ama mesleki kariyeri olmayan nesiller üretiyoruz.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1"><b>Söylemlerin Eyleme Dönüşmesi Temennisiyle</b></span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Eğitim hizmetlerini dert edinmiş, dava haline getirmiş dostlarımızdan <span class="s2">Rafet Fener</span>; her fırsatta, bu konunun altını çiziyordu. “Mesleki eğitimi geri plana itip ihmal ederek hem milyonları tüketici hale getiriyor hem sektörleri nitelikli eleman imkânından mahrum ediyor; hem de giderek büyüyen bir işsizler ordusu yetiştiriyoruz” diyordu.</span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Nihayet, kendi çapında bir şeyler yapıp çözüme katkıda bulunmak için Fatih İlçe <span class="s2">Milli Eğitim</span> Müdürlüğü adına, “<span class="s2">Mesleğim Var İş Endişem Yok</span>” adlı bir proje geliştirmiş. Şube müdürü olarak, proje koordinatörlüğünü de kendisi üstlenip, bir saha çalışması içine girmiş. Değişik sektörlere bağlı çok sayıda işyerini ziyaret ederek, ilgililerle, yetkililerle görüşmüşler. Hemen her araştırmanın ve incelemenin sonunda onlarca, yüzlerce iş kolunda bilgi ve beceri sahibi ara eleman ihtiyacının olduğunu görmüşler.</span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Sayısal verilerden anlaşıldığına göre; meslek liselerini tercih edenlerin sayısı, giderek düşüyormuş. Üniversite mezunlarının oranı ise yıldan yıla daha çok büyüyormuş. Bu durumda, bin yüz küsur meslek için ihtiyaç duyulan nitelikli ara eleman nasıl yetişecek? Büyüme ve gelişme süreci içine giren <span class="s2">Türkiye</span>, hem kendi ihtiyaçlarını karşılamak hem de yurtdışına ihraç ederek döviz girdisini çoğaltmak için daha fazlasını nasıl üretecek? Son günlerde, bu konuda bazı iyi haberler aldık. Söylemlerin eyleme dönüşmesi ümidi ve temennisiyle, umumi maslahatlarımız açısından, bir nebze mutlu olduk.</span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk, 12 yıllık zorunlu eğitimin, çok uzun olduğunu söyledi. “<span class="s2">İngiltere</span> gibi bir iki ülke dışında, bu derece uzun bir öğretim süresi yok&#8230; Genel olarak, 8-9 yıllık bir zorunlu eğitim süresi var. Ülkeler, bu süre içinde vatandaşlığın altyapısını oluşturan temel bilgileri verip; ondan sonra uzmanlaşmaya (meslek erbabı olmaya) yönlendiriyorlar” dedi.</span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Sayın Bakan’ın üzerinde durduğu bir konu daha var. Anlaşılan o ki gelecek yıllarda, iş garantili liseleri ön plana çıkarmayı düşünüyorlar. Sektörlerin ihtiyaç duyduğu alanlarda ve konularda, ihtisas lisesi statüsünde meslek okulları açılacakmış. Bu liselerden mezun olan öğrencilerin eğer üniversiteye gitmezlerse, çalışabilecekleri işler hazır olacakmış.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1"><b>Çocukların Altın Bileziğe İhtiyacı Var</b></span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Yıllardır, içeride ve dışarıda, zinde bir genç nüfusa sahip olmakla övünüyoruz, avunuyoruz. Ancak; bu genç nüfusun büyük çoğunluğunu, uzun bir süre üretmeden tüketen kitleler haline getirdiğimizi unutuyoruz. Öte yandan, iklimler için rüzgâr neyse, toplumlar için gençlik odur. İyi yönetilirse, pervaneleri çeviren itici güç, kötü yönetilirse, duvarları deviren yıkıcı güç olur.</span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Her şeyden önce kendi elimizle ve dilimizle oluşturduğumuz şu psikososyal engeli aşmamız gerekir. Her çocuğun ve gencin, öyle ya da böyle üniversite mezunu olması lazım da elzem de değildir. Fakat aklen, ruhen, bedenen ergenlik çağına erişenlerin; hayata tutunmaları ve sorumluluk kiliminin bir ucundan tutmaları şarttır. Kendi ayakları üzerinde durabilmeleri ve kendilerini iyi hissedecek hale gelebilmeleri için bir baltaya sap olmaya ihtiyaçları vardır.</span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Biz yetişkinler, özellikle anneler ve babalar, aşırı derecede korumacı davranıyoruz. Aslında fıtri kabiliyetlerinin ve kapasitelerinin ortaya çıkıp gelişmesini engelliyor fakat kendi içimizde ve izahımızda, onlara iyilik ettiğimizi sanıyoruz.</span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Eğitim safha ve süreçlerini tek belirleyici ya da en büyük engelleyici haline getirmeden, olabildiğince erken yaşlarda, bir şeyin yamağı yahut çırağı haline gelmelerini temin etmeliyiz. Bu büyük nüfusun büyük çoğunluğu olarak, tükettiğimizden daha fazla değer üretmeliyiz. </span></p>
<p class="p5"><span class="s1">Çocukların ve gençlerin, altın yaldızlı diplomalardan çok, altın bilezik özelliği taşıyan ve hayatta karşılığı olan mesleki bilgilere, becerilere ihtiyaçları var. İçlerinden bazıları siyasette, ticarette, kültürde, sanatta, bilimde, teknolojide ve daha pek çok alanda yükselmek, ileri gitmek istiyorlarsa; bu merdivenden ve bütün basamakların hakkını vererek tırmansınlar.</span></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/zorunlu-egitim-genc-nesli-bloke-ediyor/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Piyango Ne Kadar Milli?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/piyango-ne-kadar-milli/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/piyango-ne-kadar-milli/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Zekeriya Erdim]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 31 Dec 2018 22:15:11 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Köşe Yazısı]]></category>
		<category><![CDATA[milli piyango]]></category>
		<category><![CDATA[piyango]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=7203</guid>

					<description><![CDATA[Biz, büyük çoğunluğu “Müslüman” olan bir ülkede yaşıyoruz. Piyango dahil, her türlü şans oyununun “kumar“ olduğuna; kumarın da dinen “büyük günah”lardan birisi olarak tanımlandığına inanıyoruz. Her “eski yıl”dan “yeni yıl“a geçiş günlerinde; gündemi işgal etme oranı artan bir konu var. İnsanların bir kısmı, “yılbaşı bileti“ satış noktalarında uzun kuyruklar oluşturuyor; diğer bir kısmı da genelde “piyango“ çekilişlerini, özelde “Milli Piyango İdaresi”ni konuşup tartışıyorlar. Biz, büyük çoğunluğu “Müslüman” olan bir ülkede yaşıyoruz. Piyango dahil, her türlü şans oyununun “kumar“ olduğuna; kumarın da dinen “büyük günah”lardan birisi olarak tanımlandığına inanıyoruz. Bu durumda, nasıl oluyor da milletin ortak varlıklarından biri olan “devlet” ve çoğunluğun oyları ile seçilip, “milli irade”yi temsil eden “hükümet”ler; reklâmını ve tanıtımını yaparak, toplumu teşvik ve tahrik ederek, ülke genelinde “piyango çekilişleri” yaparlar? Üstelik bu “toplu kumar organizeleri”ni yapan kurumun adını; “Milli Piyango İdaresi” koyarlar? Sahi, bu işler; nasıl “milli” oluyor? Vatan gibi, bayrak gibi, milli tarih gibi, milli kültür gibi, milli dil gibi, milli marş gibi, milli devlet gibi, milli güvenlik gibi bir şey anlamına mı geliyor? Sözlükler yalan söylemiyorlarsa bir şeyin “milli” olabilmesi için; toplumun ortak “temel değerler”i içinde yer alması gerekir. Piyango çekilişleri; dinimizin, örfümüzün, kültürümüzün, medeniyetimizin temel değerlerinden birisi midir? Bu sorulara doğru ve tam cevap verebilmek &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="p1"><span class="s1"><b>Biz, büyük çoğunluğu “Müslüman” olan bir ülkede yaşıyoruz. Piyango dahil, her türlü şans oyununun “kumar“ olduğuna; kumarın da dinen “büyük günah”lardan birisi olarak tanımlandığına inanıyoruz.</b></span></p>
<p class="p5"><span class="s1">Her “eski yıl”dan “<span class="s2">yeni yıl</span>“a geçiş günlerinde; gündemi işgal etme oranı artan bir konu var. İnsanların bir kısmı, “<span class="s2">yılbaşı bileti</span>“ satış noktalarında uzun kuyruklar oluşturuyor; diğer bir kısmı da genelde “<span class="s2">piyango</span>“ çekilişlerini, özelde “<span class="s2">Milli Piyango</span> İdaresi”ni konuşup<br />
tartışıyorlar.</span></p>
<p class="p5"><span class="s1">Biz, büyük çoğunluğu “<span class="s2">Müslüman</span>” olan bir ülkede yaşıyoruz. Piyango dahil, her türlü şans oyununun “<span class="s2">kumar</span>“ olduğuna; kumarın da dinen “büyük günah”lardan birisi olarak tanımlandığına inanıyoruz.</span></p>
<p class="p5"><span class="s1">Bu durumda, nasıl oluyor da milletin ortak varlıklarından biri olan “devlet” ve çoğunluğun oyları ile seçilip, “milli irade”yi temsil eden “hükümet”ler; reklâmını ve tanıtımını yaparak, toplumu teşvik ve tahrik ederek, ülke genelinde “<span class="s2">piyango çekilişleri</span>” yaparlar? Üstelik bu “toplu kumar organizeleri”ni yapan kurumun adını; “<span class="s2">Milli Piyango İdaresi</span>” koyarlar?</span></p>
<p class="p5"><span class="s1">Sahi, bu işler; nasıl “milli” oluyor? Vatan gibi, bayrak gibi, milli tarih gibi, milli kültür gibi, milli dil gibi, milli marş gibi, milli devlet gibi, milli güvenlik gibi bir şey anlamına mı geliyor?</span></p>
<p class="p5"><span class="s1">Sözlükler yalan söylemiyorlarsa bir şeyin “milli” olabilmesi için; toplumun ortak “temel değerler”i içinde yer alması gerekir. Piyango çekilişleri; dinimizin, örfümüzün, kültürümüzün, medeniyetimizin temel değerlerinden birisi midir?</span></p>
<p class="p5"><span class="s1">Bu sorulara doğru ve tam cevap verebilmek için; nereden ve nasıl geldiğine, kimlerin değeri yahut zehri olduğuna bakalım. Tartışmalara katkı ve katılım olsun diye; geçmişini hatırlayalım ve hatırlatalım.</span></p>
<p class="p6"><span class="s1"><b>Tarihçesi</b></span></p>
<p class="p5"><span class="s1">İslam Dünyası’nda olduğu gibi, <span class="s2">Osmanlı</span> coğrafyasında da; doğal olarak kumarın her türlüsü yasaktı. Fakat devletin zaafa düşüp zayıfladığı, milletin gördüğü günlerden geri kaldığı dönemlerde; pek çok ayıp ve günah gibi, kumar illeti de Batı kültür ve medeniyetinin uzantısı olarak ortaya çıktı.</span></p>
<p class="p5"><span class="s1">İçerideki azınlıkların, dışarıdaki şer güçlerin desteklerini alarak piyango organizeleri yapma eğilimine girmeleri üzerine; 1855 yılında, <span class="s2">Sultan Abdülmecid</span> tarafından, yabancı piyango biletlerinin yurt içine sokulması yasaklanmıştı. Ancak gümrüklere bildirilen bu yasak, yabancı ülke elçiliklerine bildirilmediği için uygulamada, istismara açık bir kapı kalmıştı.</span></p>
<p class="p5"><span class="s1">Birileri, hiç vakit kaybetmeden; bu açık kapıdan içeri girdiler. 1856 yılında, <span class="s2">Ermeni Katolik</span> Kilisesi’nin himayesinde; bir eşya ve para karma piyangosu düzenlediler. Piyango çekilişi; İstanbul Beyoğlu’nda, bir tiyatro salonunda yapıldı. Kazanan on biletin ödülleri yahut ikramiyeleri ise Ermeni Katolik Milleti Patrikhanesi’nden dağıtıldı.</span></p>
<p class="p5"><span class="s1">Azınlıklar üzerinden yapılan bu organizeden sonra 1857 yılında, piyangonun külliyen yasaklandığını görüyoruz. Hatta toplam üç yüz küsur piyangocunun; işlerinin bozulması sebebiyle geçim sıkıntısı içine girdiklerini gerekçe göstererek, devletten tazminat talep ettiklerini biliyoruz.</span></p>
<p class="p5"><span class="s1">1861 yılında göreve gelen <span class="s2">Sultan Abdülaziz</span>’in ilk yıllarında; piyango çekilişleri yeniden ortaya çıkıyor. Biri Yunan, diğeri Osmanlı vatandaşı olan iki Rum banker; özel amaçlı bir emlak piyangosu organize ediyor.</span></p>
<p class="p5"><span class="s1">Osmanlının son yıllarında, iki piyango çekilişi daha var. Birini, o günün Donanma Cemiyeti; diğerini ise Şark Şimendiferleri ve Ergani Bakır İşletmeleri adına düzenliyorlar.</span></p>
<p class="p5"><span class="s1">Cumhuriyet’in ilanından sonra 09.01.1926 tarih ve 710 sayılı Kanun’la; piyango organize etme yetkisi, Türk Tayyare Cemiyeti’ne veriliyor. Bu uygulama; on dört yıl kadar devam ediyor.</span></p>
<p class="p5"><span class="s1">05.07.1939 tarih ve 3670 sayılı Kanun’la; Milli Piyango İdaresi’nin kurulduğunu görüyoruz. 06.06.1988 tarih ve 320 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile yeni bir düzenleme yapılıp; her türlü şans oyununun ve piyango çekilişinin yetki ve sorumluluğunun Milli Piyango İdaresi’ne verildiğini biliyoruz.</span></p>
<p class="p6"><span class="s1"><b>Sonuçları</b></span></p>
<p class="p5"><span class="s1">Artık iyice kanıksandı, kabullenildi; <span class="s2">Türkiye</span>’nin en geniş kapsamlı kumar organizesi, devlet eliyle yapılır oldu. Milletin devlete olan güveni istismar edilerek; söz konusu kurum “milli”, piyango “meşru” hale geldi. Ama biz; yeteri kadar bilgili ve bilinçli olmasak da halen Müslümanız. Devletimize sadakatimizi, her şeye rağmen koruduk ve koruyoruz; lakin içten içe, piyangonun kumar, kumarın da günah olduğuna ve devlet eliyle büyük bir günah işlendiğine ve işletildiğine inananlardanız.</span></p>
<p class="p5"><span class="s1">Ayrıca haber arşivlerini taradığımızda görüyoruz ki; büyük ikramiye kazananların sosyal ve psikolojik, ahlaki ve ekonomik dengeleri, düzenleri bozuluyor. Kimileri <span class="s2">intihar</span> ediyor, kimileri bunalıma giriyor; kimileri, her bakımdan zelil oluyor.</span></p>
<p class="p5"><span class="s1">Bu durumda, sorumluluk sahibi insanlar yahut vatandaşlar olarak; ne yapalım, nasıl yapalım? Dinimizden ve değerlerimizden mi vazgeçelim; kendi devletimize ve düzenimize karşı, isyan bayrağı mı açalım?</span></p>
<p class="p7"><span class="s1">Yaşadıkça, dahili ve harici tehditler, tehlikeler karşısında; milli iradenin temsilcisi olan devletimizin ve hükümetimizin önünde, arkasında, yanında, yöresinde olduğumuzu gösterdik, gösteriyoruz. Onlardan da kendilerine yakışanı yapıp; bizi bu ikilemden kurtarmalarını bekliyoruz.</span></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/piyango-ne-kadar-milli/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Nafaka Fonu Oluşturulmalı</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/nafaka-fonu-olusturulmali/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/nafaka-fonu-olusturulmali/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Zekeriya Erdim]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 30 Nov 2018 21:45:39 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[nafaka]]></category>
		<category><![CDATA[nafaka fonu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=5268</guid>

					<description><![CDATA[Bizim, bir resmi nikâh, dini nikâh ikilemimiz var. Doğumunda sağ kulağına ezan sol kulağına kamet okunan, düğününde “belediye nikâhı” ile birlikte “imam nikâhı” da yapılan, ölümünde camilerden salâlarla ve dualarla uğurlanan insanlar; herhangi bir sebeple boşanmanın eşiğine geldiklerinde, Hıristiyan Avrupa ülkelerinden alınma Medeni Kanun’a göre ayrılıyorlar. Kişisel, kurumsal, toplumsal hayatımızın ilk ve son kalesi olan aile; giderek daha çok yara alıyor. Bir yandan evliliği erteleyenler ve evlilik dışı yaşama eğilimi içine girenler; öte yandan boşananlar ve parçalanmış aile haline gelenler çoğalıyor. Bölünmüş aile bireylerinin, özellikle de çocukların ve gençlerin yaşadıkları psiko-sosyal sarsıntılara ilave olarak; her geçen gün biraz daha kangrenleşen bir “nafaka sorunu” var. İnsanlar, bu yüzden; tarifi ve telafisi zor mağduriyetler yaşıyorlar. Şikâyetler ayyuka çıkınca; Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin 3 Ağustos 2018’de açıklanan “100 günlük eylem planı” içinde, nafaka uygulamasının daha adil ve makul hale getirilmesi hedefi de yer aldı. 10 Ekim 2018’de ise Adalet Bakanlığı ile Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı tarafından, konuyla ilgili özel bir çalıştay yapıldı. Şimdilerde; sorunlar ve çözümler, enine boyuna tartışılıyor. Dünyanın çeşitli ülkelerinde nasıl bir düzenleme olduğu; 22.11.2001 tarih ve 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun ilgili maddelerinde, ne gibi değişiklikler yapılabileceği araştırılıyor. Durum Tespiti Nafaka ile ilgili hukuki düzenlemelerin temel amacı; boşanma esnasında &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="p1"><span class="s1"><b>Bizim, bir resmi nikâh, dini nikâh ikilemimiz var. Doğumunda sağ kulağına ezan sol kulağına kamet okunan, düğününde “belediye nikâhı” ile birlikte “imam nikâhı” da yapılan, ölümünde camilerden salâlarla ve dualarla uğurlanan insanlar; herhangi bir sebeple boşanmanın eşiğine geldiklerinde, Hıristiyan Avrupa ülkelerinden alınma Medeni Kanun’a göre ayrılıyorlar.</b></span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Kişisel, kurumsal, toplumsal hayatımızın ilk ve son kalesi olan aile; giderek daha çok yara alıyor. Bir yandan evliliği erteleyenler ve evlilik dışı yaşama eğilimi içine girenler; öte yandan boşananlar ve parçalanmış aile haline gelenler çoğalıyor. Bölünmüş aile bireylerinin, özellikle de çocukların ve gençlerin yaşadıkları psiko-sosyal sarsıntılara ilave olarak; her geçen gün biraz daha kangrenleşen bir “nafaka sorunu” var. İnsanlar, bu yüzden;<br />
tarifi ve telafisi zor mağduriyetler yaşıyorlar. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Şikâyetler ayyuka çıkınca; Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin 3 Ağustos 2018’de açıklanan “100 günlük eylem planı” içinde, nafaka uygulamasının daha adil ve makul hale getirilmesi hedefi de yer aldı. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">10 Ekim 2018’de ise Adalet Bakanlığı ile Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı tarafından, konuyla ilgili özel bir çalıştay yapıldı. Şimdilerde; sorunlar ve çözümler, enine boyuna tartışılıyor. Dünyanın çeşitli ülkelerinde nasıl bir düzenleme olduğu; 22.11.2001 tarih ve 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun ilgili maddelerinde,<br />
ne gibi değişiklikler yapılabileceği araştırılıyor.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1"><b>Durum Tespiti</b></span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Nafaka ile ilgili hukuki düzenlemelerin temel amacı; boşanma esnasında veya sonrasında oluşabilecek mağduriyetlere, mümkün mertebe engel olmak. Tarafların sahip oldukları güce ve imkâna göre sorumluluklar yükleyerek; hem eşlerin hem de çocukların varlıklarını devam ettirmelerini sağlamak. Türk Medeni Kanunu’nun 169. maddesinde yer alan “tedbir nafakası”; boşanma davası devam ederken devreye giriyor. Davayı kimin açtığına bakılmaksızın; mali yönden güçlü olanın, zayıf olana ödemesi isteniyor.<span class="Apple-converted-space">  </span>Aynı kanunun 175 ve devamındaki maddeleriyle düzenlenen “yoksulluk nafakası”; boşanmadan sonra devreye giren bir uygulama. Boşanma yüzünden yoksulluğa düşen tarafın; kusuru daha fazla olmamak şartıyla, geçimi için diğer taraftan süresiz olarak aldığı nafaka. Söz konusu Kanunun 182. maddesinde; “iştirak nafakası” var. Çocuğun ya da çocukların velayeti kendilerine verilen eşler; diğer taraftan, bakım ve geçim giderleri için destek alıyorlar. Son olarak; Kanunun 364 ve devamındaki maddeleriyle düzenlenen “yardım nafakası” üzerinde durulabilir. Burada nafaka yükümlüsü, evlilik kurumunun tarafları olan eşler değil; üst soydan anneler ve babalar, alt soydan oğullar ve kızlar, bir de kardeşlerdir. Yardım nafakasının istenebilmesi; talep eden kişinin yoksulluğa düşecek olmasına bağlı. Uygulamaya geçilebilmesi için; talep edilen kişi de mali yönden ödeyebilecek durumda olmalı.</span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Sonuç olarak, nafaka bağlanırken ve miktarı tespit edilirken; tarafların kusur oranlarına, boşanma sonrası üstlenecekleri sorumluluklara, bakım ve geçim ihtiyaçlarına, mali durumlarına göre değerlendirme yapılması gerekiyor. Ayrılık sonrası oluşması mümkün ve muhtemel mağduriyetlerin olabildiğince önlenmesi yahut asgariye indirilmesi için adalet ölçüleri içinde bir sorumluluk paylaşımı yapılması isteniyor. Fakat uygulamada görünen o ki evlilik çift taraflı bir akit olduğu halde, bu sistem tek taraflı olarak ve erkeklerin aleyhine çalışıyor. Yer yer, amacının ve anlamının dışına çıkarak; ömür boyu devam eden, yeni mağduriyetlere yol açıyor.<span class="Apple-converted-space">  </span>Öte yandan bizim bir resmi nikâh, dini nikâh ikilemimiz var. Doğumunda sağ kulağına ezan sol kulağına kamet okunan, düğününde “belediye nikâhı” ile birlikte “imam nikâhı” da yapılan, ölümünde camilerden salâlarla ve dualarla uğurlanan insanlar; herhangi bir sebeple boşanmanın eşiğine geldiklerinde, Hıristiyan Avrupa ülkelerinden alınma Medeni Kanun’a göre ayrılıyorlar. Çözüm arayışları sırasında gene AB ülkelerine, çağdaş sorunların pek çoğunun baş sorumlusu olan “medeni dünya” düzenlemelerine bakılıyor. Nüfusunun büyük çoğunluğu Müslüman olan bir ülkede, devletin resmi kurumu olan Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan görüş alınmıyor; Kur’an ve Sünnet, referans listesinin dışına atılıyor. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1"><b>Çözüm Teklifi</b></span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Tarih boyunca, tüm ülkelerin ve toplumların, kültürlerin ve medeniyetlerin; hayata yön veren, iş ve işleyişleri düzenleyen bir “değerler sistemi” olmuştur. Bu değerlerin çoğu dinlerden, bir kısmı örf ve adetlerden, bir kısmı da yaşanmışlıkların yansıması sonucu ortaya çıkan bilimsel verilerden gelmiştir. Adına “hukuk” dediğimiz idari düzenlemeler; bu değerler sisteminin üstüne oturur. Genel yapıyla uyumlu olacak şekilde; uygulama esas ve usullerini oluşturur. Huzurlu ve güvenli bir toplum düzeni oluşturabilmek için hukuk sistemimizin, kendi kültür ve medeniyet değerlerimizden neşet etmiş olması gerekir. Bu bağlamda asırlardır en kapsayıcı ve kuşatıcı değerimizin din olduğu gerçeği görülmeli, bilinmeli, hakkı verilmelidir. Çıkış noktamız; varış noktamızı etkileyen ya da belirleyen en önemli unsurdur. Sebepleri değiştirmeden, sonuçları değiştirmeye çalışmak; boşuna bir gayret ve fedakârlık olur.</span></p>
<p class="p3"><span class="s1">İşte bu açıdan bakılarak; nafaka sorunu ile birlikte, daha pek çok sosyal sorunun önleyicisi olabilecek tedbirler alınabilir. Eğer istenirse aile kurumunun geneli açısından da boşanma ve nafaka sorunlarına çözüm üretme bakımından da daha adil ve makul bir düzenleme yapılabilir. Her şeyden önce örgün ve yaygın eğitim müfredatı içinde yeterli düzeyde, evliliğe ve aile hayatına hazırlık eğitimi yer almalıdır. Yeni nesillerin iyi yetiştirilmesi bakımından annelik, bütün mesleklerin ve meşguliyetlerin üstünde bir makam olmalıdır. Kamuda ve özel sektörde bütün işlerin ve işletmelerin sağlam temeller üzerinde kurulması, aktif ve verimli bir şekilde varlığını devam ettirip hayatta kalması için kişisel ve kurumsal düzeyde rehberlik, danışmanlık yapan uzmanlar var. Evlenme çağına gelen genç kızların ve delikanlıların büyük bir çoğunluğu ise bu kılavuzluk hizmetlerinden mahrum bırakılıyorlar. İsabetsiz evlilikler ve ehliyetsiz eşlikler, annelikler, babalıklar, sorunlu aileleri ve sıkıntılı boşanmaları doğuruyor. Hem aile kurumu hem de bireyler, kapanması mümkün olmayan yaralar alıyor.</span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Önleyici tedbirlere rağmen boşanmalar olacak ve nafaka ihtiyacı doğacaksa bu yük, sadece erkeklerin sırtına sarılmamalı. Şayet mali durumları müsaitse artık iş hayatının aktif unsurları haline gelen hanımefendilerden de nafaka alınmalı. Sistemi daha adil ve makul hale getirmek için çaba harcayan bakanlıkların ve diğer kamu kurumlarının, “AB ülkeleri nasıl yapıyor?” sorusunun yanında ve hatta önünde, “Allah ne demiş, Resul’ü nasıl hayata geçirmiş, ecdadımız ne gibi çözümler üretmiş?” sorusunu da sormalarını bekleriz. Bizim için “emirler” ve “yasaklar” koyacak hukuki düzenlemelerin, dini değerlerimize uygun olmasını isteriz. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Ayrıca abartılı bir şekilde öykündüğümüz ve özendiğimiz Batı dünyasını örnek alarak; artık şu dini nikâh, resmi nikâh ikileminden kurtulalım. Azınlıklara tanıdığımız hakları çoğunluğa da tanıyıp; insanların, kendi inanç sistemlerine göre evlenmelerini ve boşanmalarını sağlayalım. Onlar, nikâhlarını kiliselerinde ve dini merasim formatında yaparlarken; bizde, din görevlilerine nikâh akdini imzalama yetkisi verilmesi ve gerekirse merasimin camilerde gerçekleştirilmesi sorun olmasın. Evlenenler, sanki biri diğerine engelmiş gibi; “dindar” olmak ile “medeni” olmak arasında tercih yapmak ya da ayrı ayrı uygulamalar içine girmek zorunda kalmasın. Boşanma sonrası meydana gelebilecek mağduriyetleri giderme konusuna; gönüllü hizmet üreten sivil toplum kuruluşları da el atsınlar. Ayakta kalanlar, yürüyenler, koşanlar; düşenleri ve devrilenleri tutsunlar.</span></p>
<p class="p5"><span class="s1">Hukuki düzenlemelerin kapsayamadığı, kuşatamadığı durumlar için; devlet ve toplum desteği ile özel bir “nafaka fonu” da oluşturulabilir. Böylece boşandıktan sonra yeni bir aile düzeni kurma niyeti ve gayreti içine giren eşler; ömür boyu ayak bağı olabilecek nafaka yükümlülüğünden kurtulabilir. Eşleri de çocukları da mağdur etmeyecek; ama arkasından yeni sorunlar da üretmeyecek çözümler bulunmalı. Taraflara yüklenecek yükler; güçleriyle ve imkânlarıyla orantılı, kusurlarıyla ve sorumluluklarıyla bağlantılı olmalı. Parçacı ve yüzeysel yaklaşımlar; köklü çözüm olamaz. Oluşma ve gelişme safhalarını ve süreçlerini kontrol altına alıp, iyileştiremeyen bir sistem; huzur ve güven iklimini bulamaz. Sorun alanının ve konusunun aslında “nafaka” değil, “aile” olduğu bilinmelidir. Toplumsal sorunlarımızın tamamına çözüm olacak şekilde; aile kurumu münbit bir<br />
mektep, muhkem bir kale haline getirilmelidir.</span></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/nafaka-fonu-olusturulmali/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
