<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Yörünge Haber &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/author/yorunge-haber/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Fri, 14 Mar 2025 09:41:12 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.9</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>Yörünge Haber &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli Üzerine</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/turkiye-yuzyili-maarif-modeli-uzerine/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/turkiye-yuzyili-maarif-modeli-uzerine/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 30 Jan 2025 13:39:13 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Müfredat]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=19230</guid>

					<description><![CDATA[KUŞ Annesi tarafından yuvadan atılan yavru kuş kanatları olduğu için mi uçar..Ya da kanatlarını havada iken kullanmayı denediği ve kullandığı için mi..Önemli olan alet edevat değil.. Alet edevatı kullanmak ve kullanmayı geliştirmektir.. *** HAZMEDİLMİŞ BİLGİ Kuş yavrusuna KAY verir, inek SÜT…Hazmedilmiş bilgi daha kıymetli ve daha doğrudur.Ezberden ve kopyadan uzaklaştırır.. Ülkeye, duruma, şahsa ait çıkarımda bulunmayı sağlar.. ***Düz ova ve dağlık tepelik olan bir arazide yer sarsıntısı olduğunda kedi, köpek gibi hayvanlar nereye doğru giderse evleri oraya yapmak lazımdır. *** Bir kızıldereli atasözü derki;Sular yükselince, balıklar karıncaları yer, sular çekilince de karıncalar balıkları yer. Kimse bugünkü, üstünlüğüne ve gücüne güvenmemelidir. Çünkü kimin kimi yiyeceğine; “suyun akışı” karar verir. *** Bir kızıldereli atasözü derki;Dinle, yoksa dilin seni sağır eder.Yüzleş, yoksa kalbin seni esir eder.Anla, yoksa zihnin seni deli eder. Türkiye eğitim alanında arayış içerisindedir. Denediği birçok model sonrasında Türkiye Yüzyılı Maarif Modelinde karar kıldı. İhtiyaç var mıydı? Evet ihtiyaç vardı. Nedirine nasılına bakmadan “maarif” sözcüğünden alerji duyarak ya da modeli uygulamaya koyan iktidar nedeniyle içeriğine bakmadan muhalefet edenler gibi davranmadan imceleyeceğiz. Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli “beceri” temelli bir modeldir. Başka ülkelerin modellerini kopya etmek yerine onlardan yararlanarak, geçmişimizden aldığı değer birikimini de katarak oluşturulmuştur. Ancak üç grupta toplayabileceğimiz kanseri vardır:1.İşe alma &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="has-text-align-right"><em>KU</em><em>Ş</em><em></em></p>



<p class="has-text-align-right"><em>Annesi tarafından yuvadan atılan yavru ku</em><em>ş</em><em> kanatlar</em><em>ı</em><em> oldu</em><em>ğ</em><em>u i</em><em>ç</em><em>in mi u</em><em>ç</em><em>ar..<br>Ya da kanatlar</em><em>ı</em><em>n</em><em>ı</em><em> havada iken kullanmay</em><em>ı</em><em> denedi</em><em>ğ</em><em>i ve kulland</em><em>ı</em><em>ğ</em><em>ı</em><em> i</em><em>ç</em><em>in mi..<br>Önemli olan alet edevat de</em><em>ğ</em><em>il.. Alet edevat</em><em>ı</em><em> kullanmak ve kullanmay</em><em>ı</em><em> geli</em><em>ş</em><em>tirmektir..</em></p>



<p><em>***</em></p>



<p class="has-text-align-right"><em>HAZMED</em><em>İ</em><em>LM</em><em>İŞ</em><em> B</em><em>İ</em><em>LG</em><em>İ</em><em></em></p>



<p class="has-text-align-right"><em>Kuş yavrusuna KAY verir, inek SÜT…<br>Hazmedilmiş bilgi daha kıymetli ve daha doğrudur.Ezberden ve kopyadan uzaklaştırır.. Ülkeye, duruma, şahsa ait çıkarımda bulunmayı sağlar..</em></p>



<p class="has-text-align-right"><em>***<br>Düz ova ve dağlık tepelik olan bir arazide yer sarsıntısı olduğunda kedi, köpek gibi hayvanlar nereye doğru giderse evleri oraya yapmak lazımdır.</em></p>



<p class="has-text-align-right">***</p>



<p class="has-text-align-right"><em>Bir kızıldereli atasözü derki;<br>Sular yükselince, balıklar karıncaları yer, sular çekilince de karıncalar balıkları yer. Kimse bugünkü, üstünlüğüne ve gücüne güvenmemelidir. Çünkü kimin kimi yiyeceğine; “suyun akışı” karar verir.</em></p>



<p class="has-text-align-right">***</p>



<p class="has-text-align-right"><em>Bir kızıldereli atasözü derki;<br>Dinle, yoksa dilin seni sağır eder.<br>Yüzleş, yoksa kalbin seni esir eder.<br>Anla, yoksa zihnin seni deli eder.</em></p>



<p>Türkiye eğitim alanında arayış içerisindedir. Denediği birçok model sonrasında Türkiye Yüzyılı Maarif Modelinde karar kıldı. İhtiyaç var mıydı? Evet ihtiyaç vardı. Nedirine nasılına bakmadan “maarif” sözcüğünden alerji duyarak ya da modeli uygulamaya koyan iktidar nedeniyle içeriğine bakmadan muhalefet edenler gibi davranmadan imceleyeceğiz.</p>



<p>Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli “beceri” temelli bir modeldir. Başka ülkelerin modellerini kopya etmek yerine onlardan yararlanarak, geçmişimizden aldığı değer birikimini de katarak oluşturulmuştur. Ancak üç grupta toplayabileceğimiz kanseri vardır:1.İşe alma politikası, 2.Ölçme değerlendirme, yerleştirme sistemi, 3. İş görme sistemi..</p>



<p><strong>1. İşe alma politikası: </strong>İşe almada işe uygunluk esas almalıdır.Beceriye dayalı eğitim modelinde öğretmenlerin de buna göre belirlenmesi gerekir. Bir takım yanlışlar yüzünden mülakatı eleştiren, çoktan seçmeli sorularla yapılmış sınavdan alınan puanla atananların öğretmen yeterlilikleri süreç içerisinde sorgulanmaktadır.</p>



<p>YÖK ve yükseköğretim sistemimizde öğretmen yetiştirmede sıkıntılar olduğu için Bakanlığımız “insan kaynağının niteliğini artırmaktan” bahsetmektedir. Kanunu çıkarılan Milli Eğitim Akademisi işe alındıktan sonraki süreci dikkate alacaktır. Halbuki öğretmen işe almanın nitelikleri net bir şekilde ortaya konursa, eğitim verenler ve eğitim alanlar kendilerini buna göre hazırlayacaklardır.</p>



<p><strong>2. Ölçme değerlendirme, yerleştirme sistemi:</strong> Beceriye dayalı modelle eğitim gören öğrencilerin çoktan seçmeli sınavlarla seçilmesi ve yerleştirilmesi sistemi anlamsızlaştırmaktadır. Öğrencinin becerilerini dikkate alan ölçme ve yerleştirme sistemi geliştirilme mecburiyeti ortadadır. Türkiye Yüzyılı Maarif Modeline uygun geliştirilecek ölçme değerlendirme ve yerleştirme sisteminde becerinin, eğitim sürecinde yapılanların dikkate alınması gerekecektir.</p>



<p><strong>3. İş görme sistemi: </strong>Devlet okullarında hâlihazırda görev yapan %30-35 oranındaki öğretmen grubu sistemi domine etmektedir. Türk Milli Eğitimi bu “fedakar” öğretmenlerin gayreti sayesinde güzel şeyler ortaya koymaktadır.</p>



<p>Okulda az bir süre kalmayı düşünen, dağarcığında “yorulmak” diye bir sözcük olmayan kişilerle eğitim öğretim faaliyetlerinin planlanması ve uygulanması mümkün olamamaktadır.</p>



<p>Türkiye Yüzyılı Maarif Modelinde becerileri itibariyle öğretmen olanların bütün gün okulda bulunmaları gerekir. Böylece öğrenciye ve velisine öğretmen daha çok vakit ayıracağından hem öğrenci hakkında daha çok gözlem ve bilgiye sahip olacak hem de öğrencisine daha destek eğitim ya da zenginleştirilmiş eğitim verme imkânı doğacaktır. Ancak eğitim sistemimizde ikili eğitim yapılan okulların olması, “ben dersime girer çıkarım” anlayışındaki öğretmenlerin bulunması, iş göremezlik raporlarının çok kolay alınabilmesi modelin özünü çürütecek katkılar sağlamaktadır.</p>



<p>Görünen o ki, ülkemiz eğitim alanında bir yere varmak istiyorsa, beceriye dayalı ve tam zamanlı öğretmen istihdamının nesnel alt yapısını orta ve uzun vadede oluşturmak durumunda kalacak.&nbsp;</p>



<p><strong>Burak SELİMOĞLU</strong></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/turkiye-yuzyili-maarif-modeli-uzerine/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Suriye’deki Gelişmeler</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/suriyedeki-gelismeler/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/suriyedeki-gelismeler/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 04 Jan 2025 18:20:59 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>
		<category><![CDATA[Savunma]]></category>
		<category><![CDATA[ÖSO]]></category>
		<category><![CDATA[Suriye]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=19222</guid>

					<description><![CDATA[Suriye’de 61 yıllık baas rejimi sona erdi. HTŞ lideri Ahmet Eş Şara öncülüğünde bir araya gelen Suriye muhalefeti, Esad’ı devirdi ve yönetimi ele geçirdi. Elde edilen büyük zafer sonrası “devrim önce kendi çocuklarını yer” sözünün gerçekleşmemesini dilemek bazen yeterli olmuyor. Hayatı dini bakış açısı ile yorumlayan insanların bir kısmında gözlemlenen durum, Suriye’de yaşanmaz diye umut ediyoruz. İslamı kendisi gibi anlamayan Müslümanlara düşman gözü ile bakan başka Müslümanlar, diğerlerinin kanını döktürebiliyor. Örneğin Suriye’de güç kaybeden İran, kendisi gibi şii olmayan Suriye’deki Müslüman kardeşlerinin kanını “sünni kanları size helaldir” diyerek döktürebiliyor. İş bununla da kalmıyor.. İran bu siyasetini şii hilali için yaptığını düşünüyor. Ancak Suriye’deki Müslümanlar arası çatışma, İran’ın siyasi söylemde düşman ilan ettiği İsrail ve ABD’nin işine yarıyor. “Şii Hilali” projesi ile etki alanını yaygınlaştırmaya çalışan İran’ın bu hareketlerinden sonraki konu selefi islam inancına sahip Ahmet Eş Şara’nın bundan sonra nasıl davranacağı… İslam tarlasındaki fay hatları öyle derin sürülmüş ki, birbirlerine kardeş olmaları gerekenler bir bakmışsınız ki ve ne acı ki düşman oluvermişler. Bildiğim bir olay.. Bundan 28 yıl önce Ankara’da selefi islam inancındaki doktor bir kadın ile sünni bir öğretmen erkek nişanlanıyor. Birkaç ay sonra evlilik öncesi kadın, erkek “selefi olmadı” diye nişanı bozuyor. Bu sebep doğru ise ne ala.. &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Suriye’de 61 yıllık baas rejimi sona erdi. HTŞ lideri Ahmet Eş Şara öncülüğünde bir araya gelen Suriye muhalefeti, Esad’ı devirdi ve yönetimi ele geçirdi. Elde edilen büyük zafer sonrası “devrim önce kendi çocuklarını yer” sözünün gerçekleşmemesini dilemek bazen yeterli olmuyor.</p>



<p>Hayatı dini bakış açısı ile yorumlayan insanların bir kısmında gözlemlenen durum, Suriye’de yaşanmaz diye umut ediyoruz. İslamı kendisi gibi anlamayan Müslümanlara düşman gözü ile bakan başka Müslümanlar, diğerlerinin kanını döktürebiliyor. Örneğin Suriye’de güç kaybeden İran, kendisi gibi şii olmayan Suriye’deki Müslüman kardeşlerinin kanını “sünni kanları size helaldir” diyerek döktürebiliyor. İş bununla da kalmıyor.. İran bu siyasetini şii hilali için yaptığını düşünüyor. Ancak Suriye’deki Müslümanlar arası çatışma, İran’ın siyasi söylemde düşman ilan ettiği İsrail ve ABD’nin işine yarıyor. </p>



<p>“Şii Hilali” projesi ile etki alanını yaygınlaştırmaya çalışan İran’ın bu hareketlerinden sonraki konu selefi islam inancına sahip Ahmet Eş Şara’nın bundan sonra nasıl davranacağı… İslam tarlasındaki fay hatları öyle derin sürülmüş ki, birbirlerine kardeş olmaları gerekenler bir bakmışsınız ki ve ne acı ki düşman oluvermişler. Bildiğim bir olay.. Bundan 28 yıl önce Ankara’da selefi islam inancındaki doktor bir kadın ile sünni bir öğretmen erkek nişanlanıyor. Birkaç ay sonra evlilik öncesi kadın, erkek “selefi olmadı” diye nişanı bozuyor. Bu sebep doğru ise ne ala.. Ama çok acı.. Ya da kadın esas evlenmek istediği kişiye  “gel gel” yapabilmek için  bizim saf öğretmeni kullanmışsa.. Bu çok daha acı.. Sonuç islam inancında iki kişinin yan yana duramadıkları, bunu sürdüremedikleri gerçeği aşikar olmuştur.</p>



<p>Ahmet Eş Şara, bir süre sonra kendi islam yorumunda olmadıkları gerekçesiyle çevresindeki kişi ya da gruplarla iç mücadeleye girecek olursa Suriye’ye de yazık olur. İslamın farklı yorumunu yaşayan Müslümanlara da… </p>



<p>Aynı Ahmet Eş Şara; “Türkiye için laik bir ülkedir. Sünni islam inancı hakimdir” diyerek veya selefilerin dediği gibi “Türkiye İslam beldesi değildir” diyerek Türkiye ile işbirliği yapmamayı tercih etmez.. Bazı Müslüman Arap ülke liderlerinin yaptığı gibi ABD, İngiltere, İsrail gibi ülkelerle işbirliğine gitmeyi öncelemez. Ya da dün Çeçenistan ve Afganistan topraklarında Rusya’ya karşı savaşırken mücahit olan Bin Laden’in “esas şeytanın” ABD olduğunu görmesi ve ona karşı mücadeleye başlaması üzerine terörist ilan edilmesi tekerrür etmez inşallah..</p>



<p>Yoksa islamı anladıkları gibi yorumlayıp uygulamaya çalışan Müslümanların yanlışları yüzünden diğer Müslümanlara yazık olur.</p>



<p>Burak Selimoğlu</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/suriyedeki-gelismeler/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Çocuklarımız İçin Çok Korumacı Davranışlarda Bulunmak</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/cocuklarimiz-icin-cok-korumaci-davranislarda-bulunmak/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/cocuklarimiz-icin-cok-korumaci-davranislarda-bulunmak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 31 Dec 2024 07:54:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[çocuk]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=19220</guid>

					<description><![CDATA[İlgili ebeveyn olmak adına, çocuğun yapması gereken birçok şeyi anne babanın ya da diğer aile bireylerinin yaptığı, sonrasında bunun çocuğa mal edildiği görülmektedir. İyilik adına yapılan bu tür davranışlar çocuğun gelişimini olumsuz etkilemektedir. “Zor şartlar güçlü kişilikler ortaya çıkarır” sözü unutularak yapılan bu davranışların takip eden yıllardaki telafisi ya zor olmakta ya da mümkün olamamaktadır.&#160;&#160; &#160;“Benim çocuğum çok küçük, elleri minnacık çok zorlanıyor” gibi sözlerle çocuğunun yerine ödevini yapan, yazısını yazan anne babalar şefkatlerine yeniliyorlar. Çocuklarının gelişmesinde çok iyi bir davranışta bulunmuyorlar. Çocuğunun yaptığı yanlışı “benim çocuğum yapmaz” diyerek üstünü örtmek, en ufak zorlukta yerine yapmak ya da taşımak, çocuğun yerine ilaç içmek veya aşı olmak gibi davranışlar, “sırada şununla oturmasını istemiyorum, bununla arkadaşlık yapma şununla yap” gibi sözler, “çantası çok ağır ben taşıyayım” ya da &#160;“ödevin çok, yapma! bir şey olmaz” gibi söz ve davranışlar, yaparak yaşayarak öğrenmenin önüne geçtiği gibi çocuğun kendisi deneyimleyerek tercih etmesinin ve karar vermesinin önüne geçmektedir. Yabancı bir ülkede çekilmiş bir videoda, bir baba ile 4-5 yaşlarındaki oğlu yolda beraber yürüyorlar. Önlerine yolu boydan boya kapatan yerden yüksekliği 30-40cm olan bir ip çıkıyor. Baba ipten atlayıp geçiyor. Oğlu geçmekte zorlanıyor, geçemiyor. İpe takılıyor. Çocuk babası kendisini alsın ya da ipten geçirsin diye sesleniyor, ardından &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>İlgili ebeveyn olmak adına, çocuğun yapması gereken birçok şeyi anne babanın ya da diğer aile bireylerinin yaptığı, sonrasında bunun çocuğa mal edildiği görülmektedir. İyilik adına yapılan bu tür davranışlar çocuğun gelişimini olumsuz etkilemektedir. <strong>“Zor şartlar güçlü kişilikler ortaya çıkarır”</strong> sözü unutularak yapılan bu davranışların takip eden yıllardaki telafisi ya zor olmakta ya da mümkün olamamaktadır.&nbsp;&nbsp;</p>



<p>&nbsp;“Benim çocuğum çok küçük, elleri minnacık çok zorlanıyor” gibi sözlerle çocuğunun yerine ödevini yapan, yazısını yazan anne babalar şefkatlerine yeniliyorlar. Çocuklarının gelişmesinde çok iyi bir davranışta bulunmuyorlar. Çocuğunun yaptığı yanlışı “benim çocuğum yapmaz” diyerek üstünü örtmek, en ufak zorlukta yerine yapmak ya da taşımak, çocuğun yerine ilaç içmek veya aşı olmak gibi davranışlar, “sırada şununla oturmasını istemiyorum, bununla arkadaşlık yapma şununla yap” gibi sözler, “çantası çok ağır ben taşıyayım” ya da &nbsp;“ödevin çok, yapma! bir şey olmaz” gibi söz ve davranışlar, yaparak yaşayarak öğrenmenin önüne geçtiği gibi çocuğun kendisi deneyimleyerek tercih etmesinin ve karar vermesinin önüne geçmektedir.</p>



<p>Yabancı bir ülkede çekilmiş bir videoda, bir baba ile 4-5 yaşlarındaki oğlu yolda beraber yürüyorlar. Önlerine yolu boydan boya kapatan yerden yüksekliği 30-40cm olan bir ip çıkıyor. Baba ipten atlayıp geçiyor. Oğlu geçmekte zorlanıyor, geçemiyor. İpe takılıyor. Çocuk babası kendisini alsın ya da ipten geçirsin diye sesleniyor, ardından ağlıyor. Ama baba oralı olmuyor, çocuğun kendisinin geçmesini bekliyor.. Bu durum ülkemizde olsa, “hemen çocuk kucaklanır ipin üstünden geçirilir ve devam edilir” şekline dönüşüverirdi. Ama videoda çocuğunun zorlukları aşmasını bekleyen baba davranışı sergilendi.. Üniversitede okurken kaldığım devlet yurdunda, 22-23 yaşlarındaki arkadaşımın bana, “ben şimdiye kadar hiç giyim alışverişi yapmadım, hep annem aldı. Beraber alışverişe gidebilir miyiz” sözü ülkemizdeki uygulamaya sadece bir örnektir. Bu sebepledir ki, çoğu zaman, “iyi ki okuma yazma bilmeyen annem, ben engelliyim diye yerime yapmayı tercih etmemiş, benim zorluklarla baş etmeme, zorlukları aşmama imkan sağlamış” diyorum.    </p>



<p>Çocuklarımızın hep yanlarında olamayacağız gerçeğini hep unutuyoruz. Günlük hayatlarında ve işlerinde hep onların yanlarında olamayacağız. Onların yük yüklenmelerine, çözüm üretmelerine, karar verip uygulamalarına imkân sağlamalıyız. İmkân sağlamak, yerine yapmak değildir. İmkân sağlamak; kendilerinin işin odağında olmasına fırsat tanımaktır. Talep ettiklerinde de desteklemektir.</p>



<p>Çok korumacı davranışlar çocuklarımıza kardan çok zarar veriyor. Zorlanarak öğrendikleri hem onları güçlü kılıyor, hem de öğrenmelerini kalıcı hale getiriyor..</p>



<p>Bırakalım.. Çocuklarımız hayatı düşe kalka yaşasınlar ve kendileri öğrensinler…</p>



<p><strong><em>Merve Zeynep BAŞ</em></strong><em> </em><br>Medipol Üniversitesi Psikoloji (İngilizce) Bölümü</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/cocuklarimiz-icin-cok-korumaci-davranislarda-bulunmak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Millî Eğitim Bakanlığı’nda Doktora Yapmak</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/milli-egitim-bakanliginda-doktora-yapmak/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/milli-egitim-bakanliginda-doktora-yapmak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 30 Dec 2024 11:59:37 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Milli Eğitim Bakanlığı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=19218</guid>

					<description><![CDATA[I-GİRİŞ Milli Eğitim Bakanlığı, ülkenin eğitim ve öğretiminden sorumlu bakanlıktır. Ülkedeki bütün bireylerin bulundukları durumlardan ileri istendik davranışlar geliştirmeyi planlar, uygular ve kontrol eder. Yazılırken kolay olan bu ifadenin milli eğitim bürokrasisinin uygulamaları ile hiç de öyle olmadığı konusunda sayısız örnekler vardır. II-OLAYLAR Bu günlerde Milli Eğitim Bakanlığında “insan kaynağının niteliğini artırmak” kavramı çok kullanılır oldu. Akademik çalışmalar, proje hazırlamalar ve saha çalışmaları bu kavramı besler. Ancak bu kavramın önemli olduğunu vurgulayan bir Bakanlıkta görev yapmakta olan personelin doktora yapma sürecinde zorluk çıkarılması kabul edilemez bir durumdur. 1995 yılında Ankara Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsünde doktoraya başlayan bir kişi, MEB’nca sınıf öğretmeni olarak atanıyor ve Ocak 1997’de göreve başlıyor. Türkiye’nin en doğusundaki ilimizde görev yapan öğretmen, doktorasına devam etmek istiyor. Eğitim mazereti ile İl emrine atanan öğretmeni, Ankara İl Milli Eğitim Müdürlüğü Konya ili sınırındaki bir köy okuluna atıyor. Öğretmen doktorasına devam edebileceği bir okula atamasının yapılmasını talep ettiği dilekçe yazıyor. …/…/1998 tarihli dilekçesi Ankara İl Milli Eğitim Müdürlüğü Genel Evrakında …/…/1998 tarih ve ………..sayı ile kayda alınıyor. Atamalardan sorumlu İl Milli Eğitim Müdür Yardımcısı dilekçe üzerindeki evrak kayıt kaşesine makamındaki mürekkepli kalemle çarpı atarak dilekçeyi işleme almıyor. Öğretmen derslere devam edemediği için doktorayı bırakmak zorunda kalıyor. Doktorayı bırakmak zorunda kalan &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><strong>I-GİRİŞ</strong></p>



<p>Milli Eğitim Bakanlığı, ülkenin eğitim ve öğretiminden sorumlu bakanlıktır. Ülkedeki bütün bireylerin bulundukları durumlardan ileri istendik davranışlar geliştirmeyi planlar, uygular ve kontrol eder. Yazılırken kolay olan bu ifadenin milli eğitim bürokrasisinin uygulamaları ile hiç de öyle olmadığı konusunda sayısız örnekler vardır.</p>



<p><strong>II-OLAYLAR</strong></p>



<p>Bu günlerde Milli Eğitim Bakanlığında “insan kaynağının niteliğini artırmak” kavramı çok kullanılır oldu. Akademik çalışmalar, proje hazırlamalar ve saha çalışmaları bu kavramı besler. Ancak bu kavramın önemli olduğunu vurgulayan bir Bakanlıkta görev yapmakta olan personelin doktora yapma sürecinde zorluk çıkarılması kabul edilemez bir durumdur.</p>



<p>1995 yılında Ankara Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsünde doktoraya başlayan bir kişi, MEB’nca sınıf öğretmeni olarak atanıyor ve Ocak 1997’de göreve başlıyor. Türkiye’nin en doğusundaki ilimizde görev yapan öğretmen, doktorasına devam etmek istiyor. Eğitim mazereti ile İl emrine atanan öğretmeni, Ankara İl Milli Eğitim Müdürlüğü Konya ili sınırındaki bir köy okuluna atıyor. Öğretmen doktorasına devam edebileceği bir okula atamasının yapılmasını talep ettiği dilekçe yazıyor. …/…/1998 tarihli dilekçesi Ankara İl Milli Eğitim Müdürlüğü Genel Evrakında …/…/1998 tarih ve ………..sayı ile kayda alınıyor. Atamalardan sorumlu İl Milli Eğitim Müdür Yardımcısı dilekçe üzerindeki evrak kayıt kaşesine makamındaki mürekkepli kalemle çarpı atarak dilekçeyi işleme almıyor. Öğretmen derslere devam edemediği için doktorayı bırakmak zorunda kalıyor.</p>



<p>Doktorayı bırakmak zorunda kalan öğretmenin görevli olduğu okula kendisinden bir bir buçuk sene sonra atanan dönemin SSK Genel Müdürünün akrabası bir öğretmen, doktora yapan öğretmen Ankara’ya gelemeden Ankara İli Çankaya İlçesi Seyranbağları’ndaki bir başka okula atanıyor. Bu da kişiye göre muamelenin tüyünü dikiyor.&nbsp;</p>



<p><strong>III-TAHLİL MÜNAKAŞA</strong></p>



<p>Doktorayı bırakmak zorunda kalan öğretmen bu süreçte çok zarar gördü ancak ülkemiz ondan daha fazla zarar gördü. Ülkemiz florasındaki bir mantardan kansere karşı bir ekstrat elde etmeye çalışan bu öğretmen ülkesine bu buluşu getirmekten mahrum bırakıldı. Zorluk çıkarılarak akademik çalışma yapmasının önün kesilen öğretmen yıllar sonra pandemi zamanında aşı geliştirme ekibinde yer alsa ülke karda mı olurdu zararda mı? düşünmek lazım.</p>



<p>Bu gün de, hem görevini yerine getirmek hem de doktora yapmak isteyen, Milli Eğitim Bakanlığının resmî tabiri ile “insan kaynağının niteliğini artırmak” isteyen çok sayıda öğretmen var. Ancak okullarındaki yöneticilerin bu durumdaki öğretmenlere zorluk çıkarması, ülkemizin geleceğine hizmet etmemektedir. Geçmişte doktorayı bırakmak zorunda bırakılan öğretmene yapılan muamele BİZDEN DEĞİL diye idi. Bu gün de aynı saikle başkasına bu muameleyi reva görenler, eleştirdikleri kişilerin yaptıklarını yapan kişilere dönüşürler.</p>



<p><strong>IV-SONUÇ VE TEKLİF</strong></p>



<p>Bırakın insanlar akademik çalışma yapsınlar. Yüksek lisans ve doktora yapsınlar. Kamu olarak onlara yardımcı olalım. İşlerini kolaylaştıralım. Görevini yerine getirmek için ikili eğitim yapan okullarda görevlendirelim. Daha da olmuyorsa mazeret izni verelim. Bunda yasal engel varsa, bu engeli ortadan kaldıralım.</p>



<p>“İnsan kaynağının niteliğini artırmak” amacıyla yapılan çalışmaların kişiye faydası bir ise ülkeye faydası birde çok fazladır…</p>



<p><strong>V-SON SÖZ</strong> </p>



<p>Unutmayalım insanlar başkalarına yaşattığını yaşamadan ölmezler. İktidarda iken yaptıklarınla örtüşmüyorsa, muhalefette iken söylediğin ehliyet liyakat lakırdıları masaldan ibaret olur.</p>



<p>Burak Selimoğlu</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/milli-egitim-bakanliginda-doktora-yapmak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Cimer Başvuruları Üzerine</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/cimer-basvurulari-uzerine/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/cimer-basvurulari-uzerine/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 27 Dec 2024 07:49:34 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[cimer]]></category>
		<category><![CDATA[internet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=19214</guid>

					<description><![CDATA[I-GİRİŞ CİMER çok kolay bir şikâyet, talep ve öneri mecrası haline geldi. Evinden/yerinden cep telefonu ve/veya tablet bilgisayar aracılığı ile başvurular yapılıyor. Kamu bu başvuruları inceleyip cevaplıyor. Her iyi uygulama gibi cimer de gerçek olmayan başvurular ile sulandırılıyor. Bu haliyle başvuru sonrası, gerçek olmayan başvurulara müeyyide uygulanması, CİMER’in etkin kullanımına katkı sağlayacaktır. II-OLAYLAR 16/12/2024 Pazartesi okul çıkış saatinde, saat:17.05 gibi, öğretmen sınıfını sıra yapıyor, sınıfının önünde olmak üzere ikinci kattaki sınıfından öğrencilerini bahçeye indiriyor. İniş sırasında merdivende bir kız öğrenci sendeliyor, öğretmen öğrenciyi kaldırıp bahçeye indiriyor ve saat:17:10 gibi bahçede çocuğu anneye teslim ediyor. Baba veli, öğretmeni cep telefonunda 16/12/2024 Pazartesi günü saat:17.18’de arayıp şunları söylüyor: “Siz orada ne boka yararsınız. Orada oturup çay içerek para kazanıyorsunuz. Sadece derse girmekle öğretmenlik olmaz.&#8221; Sonra &#8220;Kızıma bir şey olursa hepinizi vururum&#8221; diyor. Okula gelip öğretmenle ve idare ile görüşeceğini söylüyor. Ancak, olayın İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü’nün …/…./….. tarih ve ……..sayılı yazısı ile CİMER başvurusuna dönüştüğü öğreniliyor. …/…./….. tarih ve ……..sayılı CİMER başvurusunda olay şöyle anlatılıyor: “Kızım…….., ………….İlkokulu ….sınıfında öğrenim görmektedir. Çıkışta sözde öğretmenin gözetimi altında velilere teslim etmek için 3 kat aşağı güvenli ve kontrollü bir şekilde çocukları aşağı indirme mecburiyetindedir. Sınıf öğretmeni her zaman olduğu gibi kendi önden gelip arkadaki çocukları &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><strong>I-GİRİŞ</strong></p>



<p>CİMER çok kolay bir şikâyet, talep ve öneri mecrası haline geldi. Evinden/yerinden cep telefonu ve/veya tablet bilgisayar aracılığı ile başvurular yapılıyor. Kamu bu başvuruları inceleyip cevaplıyor. Her iyi uygulama gibi cimer de gerçek olmayan başvurular ile sulandırılıyor. Bu haliyle başvuru sonrası, gerçek olmayan başvurulara müeyyide uygulanması, CİMER’in etkin kullanımına katkı sağlayacaktır.</p>



<p><strong>II-OLAYLAR</strong></p>



<p>16/12/2024 Pazartesi okul çıkış saatinde, saat:17.05 gibi, öğretmen sınıfını sıra yapıyor, <strong>sınıfının önünde </strong>olmak üzere <strong>ikinci kattaki</strong> sınıfından öğrencilerini bahçeye indiriyor. İniş sırasında merdivende bir kız öğrenci sendeliyor, öğretmen öğrenciyi kaldırıp bahçeye indiriyor ve saat:17:10 gibi bahçede çocuğu anneye teslim ediyor. Baba veli, öğretmeni cep telefonunda 16/12/2024 Pazartesi günü saat:17.18’de arayıp şunları söylüyor: “Siz orada ne boka yararsınız. Orada oturup çay içerek para kazanıyorsunuz. Sadece derse girmekle öğretmenlik olmaz.&#8221; Sonra &#8220;Kızıma bir şey olursa hepinizi vururum&#8221; diyor. Okula gelip öğretmenle ve idare ile görüşeceğini söylüyor.</p>



<p>Ancak, olayın İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü’nün …/…./….. tarih ve ……..sayılı yazısı ile CİMER başvurusuna dönüştüğü öğreniliyor. …/…./….. tarih ve ……..sayılı CİMER başvurusunda olay şöyle anlatılıyor: “Kızım…….., ………….İlkokulu ….sınıfında öğrenim görmektedir. Çıkışta sözde öğretmenin gözetimi altında velilere teslim etmek için 3 kat aşağı güvenli ve kontrollü bir şekilde çocukları aşağı indirme mecburiyetindedir. Sınıf öğretmeni her zaman olduğu gibi kendi önden gelip arkadaki çocukları gözetmemektedir. Kızım 16 Aralık pazartesi günü okul çıkışında 8 merdiven yuvarlanmış, gözünü ve belini sert bir şekilde merdivene vurmuştur. Öğretmene bu durumu sorduğumuzda haberim yok diye yanıt aldık. …………isimli sınıf öğretmenini çoğu kez okula şikayette bulunduğumuz halde okuldan hiçbir verim alamadık ve öğretmenin umursamaz tavırları devam etmektedir. Çoğu kez müdür yardımcıları ile görüştüğümüz halde onlar da artık bu durumla ilgilenmiyorlar. Bu okulda tertip, düzen ve disiplin diye bir şey göremiyoruz maalesef. Müdürle görüşmek istediğimizde “şe an meşgulüm yardımcılarla görüşün” diye cevaplar alıyoruz. Zaten müdür beyi de okulda zar zor görüyoruz. Okul yönetimi rezalet durumda. Ben çocuğumu okula emanet ediyorum ama morluklarla eve ağlayarak geliyor. Çıkışta öğretmen çocukları merdivenden inerken kontrol etmek zorunda. Kızımı arkasından biri itmiş ve 8 merdiven aşağı düşmüş. Biz öğretmene söylediğimizde haberi oluyor düşmesinden. Sıkıldık artık bu durumdan. Ya kızıma bir şey olsaydı. Bunun hesabını bana kim verecekti acaba. Kaç kere şikâyet ettiğim okul mu verecek yoksa umursamaz öğretmen mi verecek. Gereğinin yapılmasını istiyorum ve sadece öğretmen değil okul yönetmeliğinin de kontrol edilmesini istiyorum.</p>



<p><strong>III-TAHLİL MÜNAKAŞA</strong></p>



<p><em>Başvurucunun, CİMER gibi resmi bir mecrada <strong>“Sözde öğretmen”</strong> gibi ifadeler kullanması, ikinci kattaki bir sınıftan çıkan öğrencinin üç kat aşağıya düşmesi!.., öğrenci başvurudaki gibi düşmüş ise anne velinin önce 112’yi arayıp ambulans çağırmak yerine kocasını araması, ya da çocuğu doktora götürmemesi, bu okulda tertip, düzen ve disiplin diye bir şey göremiyoruz maalesef demesi, okula gelmediği halde müdürle görüşmek istediğimizde “şu an meşgulüm yardımcılarla görüşün” diye cevaplar alıyoruz demesi, zaten müdür beyi de okulda zar zor görüyoruz demesi (Okul müdürü, mesai saatlerinde okulda görevinin başındadır. Ancak mesai saatleri dışında okulda müdür arayanların görememesi normaldir.) Okul yönetimi rezalet durumda demesi, </em><em>“ya kızıma bir şey olsaydı” demesi(başvurudaki ifade aslında gerçeği ortaya koymaktadır.) Gereğinin yapılmasını istiyorum ve sadece öğretmen değil okul yönetmeliğinin de kontrol edilmesini istiyorum. Demesi analize muhtaçtır.</em></p>



<p>…/…/…&nbsp; tarihli&nbsp; ve&nbsp; …… Sayılı&nbsp; CİMER&nbsp; Başvurusuna&nbsp; ilişkin&nbsp; açıklamalar&nbsp; aşağıya çıkarılmıştır:../.. sınıfı okulumuzun katındadır. 16 aralık Pazartesi çıkış saatinde, takriben saat:17.05 gibi öğretmen sınıfın önünde olacak şekilde sınıfını bahçeye indirirken ………&#8217;nın ayağı takılıp sendelemiş ve öğretmen müdahale etmiştir. Başkasının itmesi ve 8 merdiven yuvarlanma söz konusu değildir. 16 Aralık Pazartesi saat:17.18&#8217;de baba veli, sınıf öğretmenini şahsî cep telefonundan aramış şunları söylemiştir: &#8220;Siz orada ne boka yararsınız. Orada oturup çay içerek para kazanıyorsunuz. Sadece derse girmekle öğretmenlik olmaz.&#8221; Demiş, &#8220;Kızıma bir şey olursa hepinizi vururum&#8221; diye tehdit etmiştir. Okula gelip öğretmenle ve idare ile görüşeceğini söylemesine rağmen gelmemiştir. Öğretmenle görüşme yapmayan velinin telefonda söyledikleri yukarıda ifade edilmiştir. İhtiyaç halinde görüşme dökümü GSM operatöründen talep edilebilir. Üç müdür yardımcısı ile görüşmeye gelmeyen veli, erkek müdür yardımcısını mesai saati dışındaki bir vakitte özel cep telefonundan aramıştır. Okulun tertip, düzen ve disiplini konusunda başvurucunun ifadeleri gerçeği yansıtmamaktadır. Okulumuz tertipli, düzenli ve disiplinli bir okuldur. Bu konuda bütün resmî denetimlere açıktır. Başvurucu, okul müdürü ile görüşmeye gelmemiştir. Dolayısıyla kendisine &#8220;şu an meşgulüm, yardımcılarla görüşün&#8221; denilmemiştir.&nbsp;&nbsp;</p>



<p>Görüldüğü üzere, olgular ile başvuruda ifade edilen olaylar aynı değildir.</p>



<p><strong>DOĞRU OLMAYAN BEYANLARLA ÖĞRETMENİN DÖVÜLMESİ MESELESİ</strong></p>



<p>Başvurucu doğru olmayan beyanlar ile öğretmeni, okul idaresini dövmeye çalışmakta, bunun için de CİMER mecrasını kullanmaktadır. Kamu görevlilerinin yanlışlarını doğru şekilde beyan eden CİMER başvurularını sonuna kadar savunuyoruz. Ancak Doğru olmayan olay ve beyanlarla kamu görevlilerinin dövmeye çalışılmasının önüne geçilmelidir.</p>



<p>Bir dönem isimsiz ve imzasız ihbar mektupları ile yapılan itibar suikastlarının önüne, ihbar mektup ve dilekçelerinin önüne isim ve imza şartı getirilerek geçildi.</p>



<p><strong>IV-SONUÇ VE TEKLİF</strong></p>



<p><strong>DOĞRU OLMAYAN BEYANLARLA BAŞVURANA 657 SAYILI DMK’NUN 25.MADDESİNİN UYGULANACAĞI UYARISININ YAPILMASI</strong></p>



<p>Doğru olmayan olgu ve beyanlarla yapılacak CİMER Başvurularının önüne geçmek için, başvuru aşamasında 657 Sayılı DMK’nun 25.Maddesine göre işlem yapılacağı uyarısının yapılması yerinde olacaktır.</p>



<p>Kamu görevlisini “İsnat ve iftiralara karşı koruma”yı düzenleyen 25.Maddesinde; “Devlet memurları hakkındaki ihbar ve şikâyetler, garaz veya mücerret hakaret için, uydurma bir suç isnadı suretiyle yapıldığı ve soruşturma veya yargılamanın tabi olduğu kanuni işlem sonucunda bu isnat sabit olmadığı takdirde, merkezde bu memurun en büyük amiri, illerde valiler, isnatta bulunanlar hakkında kamu davası açılmasını Cumhuriyet Savcılığından isterler” denilmektedir.</p>



<p>Başvuru esnasında bu uyarının yapılması CİMER’in etkin kullanımına katkı sağlayacaktır.</p>



<p><strong>V-SON SÖZ</strong> </p>



<p>Özgürlüklerin kontrolü yapılamazsa, Demokles&#8217;in kılıcına döner.</p>



<p>Burak Selimoğlu</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/cimer-basvurulari-uzerine/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Doğal Seleksiyonu Savunanlar Afrika’daki Çocuğa Ağlayamaz</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/dogal-seleksiyonu-savunanlar-afrikadaki-cocuga-aglayamaz/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/dogal-seleksiyonu-savunanlar-afrikadaki-cocuga-aglayamaz/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 27 Jul 2021 10:57:09 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Afrika]]></category>
		<category><![CDATA[evrim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=17514</guid>

					<description><![CDATA[Evrimci ateistler insanın hayvanlardan bir hayvan olduğunu iddia eder ve insanın günümüzdeki formuna gelebilmesinin temel nedeninin doğal seleksiyon sonucunda ayakta kalabilmesine bağlarlar. Doğal seleksiyon, yani kısaca güçlü olanın ayakta kalabilmesi. İlerlemenin, gelişimin, üstünlük sağlamanın biricik yoluymuş bu doğal seleksiyon. Mesela Hitler de doğal seleksiyon uğruna hasta, sakat ve yaşlıları Alman ırkını saflaştırmak için katletti. Aslında Hitlerin bu yaptığı ateistlerin doğal seleksiyon iddiasının normal ve doğal sonucuydu şaşırmamak lazım. Burada merhamet, vicdan yok zira bu gayet doğal bir süreçti. Türün devamı için en güçlüler ve en sağlıklılar ayakta kalmalı diğerlerinin soyu kurutulmalıydı. Genler ancak bu şekilde temiz kalabilirdi. Gelgelelim çelişki olarak gördüğüm noktaya. Evrimci bir ateist için durum tam olarak yukarıda yazdığım gibiyken aynı evrimci ateistlerin tanrının varlığını inkâr ederken klişe haline gelmiş sloganlarını hatırlayalım “Eğer Tanrı olsaydı Afrika’da kimse açlıktan ölmezdi. Tanrı madem merhametlidir neden açlıktan insanlar ölüyor?” Kendince Tanrının varlığını bu şekilde reddeden ateistin çelişkileri buradan sonra başlıyor. Bu sloganı attıktan sonra Tanrı yoktur dedin. Ancak Afrika’daki açlıktan ölen çocuk için üzülüyorsun. Neden üzülüyorsun? İnsan hayvanlardan bir hayvan değil miydi? Doğal seleksiyon sonucunda zayıfların elenmesi gayet doğal değil mi? Eğer zayıflar yaşarsa türün sağlığı ve dolayısıyla türün devamı tehlikeye girmiş değil midir? Evrim hala devam ettiğine göre ve doğal &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Evrimci ateistler insanın hayvanlardan bir hayvan olduğunu iddia eder ve insanın günümüzdeki formuna gelebilmesinin temel nedeninin doğal seleksiyon sonucunda ayakta kalabilmesine bağlarlar. Doğal seleksiyon, yani kısaca güçlü olanın ayakta kalabilmesi. İlerlemenin, gelişimin, üstünlük sağlamanın biricik yoluymuş bu doğal seleksiyon. Mesela Hitler de doğal seleksiyon uğruna hasta, sakat ve yaşlıları Alman ırkını saflaştırmak için katletti.</p>



<p>Aslında Hitlerin bu yaptığı ateistlerin doğal seleksiyon iddiasının normal ve doğal sonucuydu şaşırmamak lazım. Burada merhamet, vicdan yok zira bu gayet doğal bir süreçti. Türün devamı için en güçlüler ve en sağlıklılar ayakta kalmalı diğerlerinin soyu kurutulmalıydı. Genler ancak bu şekilde temiz kalabilirdi.</p>



<p>Gelgelelim çelişki olarak gördüğüm noktaya. Evrimci bir ateist için durum tam olarak yukarıda yazdığım gibiyken aynı evrimci ateistlerin tanrının varlığını inkâr ederken klişe haline gelmiş sloganlarını hatırlayalım “Eğer Tanrı olsaydı Afrika’da kimse açlıktan ölmezdi. Tanrı madem merhametlidir neden açlıktan insanlar ölüyor?” Kendince Tanrının varlığını bu şekilde reddeden ateistin çelişkileri buradan sonra başlıyor.</p>



<p>Bu sloganı attıktan sonra Tanrı yoktur dedin. Ancak Afrika’daki açlıktan ölen çocuk için üzülüyorsun. Neden üzülüyorsun? İnsan hayvanlardan bir hayvan değil miydi? Doğal seleksiyon sonucunda zayıfların elenmesi gayet doğal değil mi? Eğer zayıflar yaşarsa türün sağlığı ve dolayısıyla türün devamı tehlikeye girmiş değil midir? Evrim hala devam ettiğine göre ve doğal seleksiyon doğanın temel kanunu olduğuna göre savaşlara, sömürüye, açlıktan-hastalıktan-fakirlikten ölen insanlar için neden üzülüyorsun? “Güçlü olanın ayakta kalması” senin için sevindirici olmalı değil mi? Eğer davanda sadıksan dediklerimi kabul etmek zorundasın aksi takdirde “hayvanlardan bir hayvan ve doğal seleksiyon” iddianı kaldır çöpe at. Eşref-i mahlûkat olduğunu kabul et.</p>



<p>Diğer bir çelişki de şudur. Sömürülmüş, zayıf düşmüş insanlara yukarıdaki çelişkiye rağmen yine de üzülmeye devam ediyorsan bu konuda bir şeyler yapman gerekmiyor mu? Sana göre dünyayı yaşanmaz hale getiren dinler olduğuna göre din mensuplarının inadına bu zayıf insanlara yardım et. Onlar ki bir kuru ekmeğe muhtaçlar klavyenin başında durmadan “tanrı olsaydı insanlar aç kalmazdı” demek yerine Afrika’ya git, onlara su kuyusu aç, et dağıt, fırın aç ekmek çıkar, yetimlerin başını okşa, harçlık koy ceplerine. Bu faaliyetlerin hepsi de sana bir yerlerden tanıdık geliyor değil mi? Tabi ki de geliyor.</p>



<p>Özellikle Müslümanların kurduğu yardım dernekleri bu işi yıllardır profesyonelce yapıyorlar. Bak, kurban bayramı geldi. Tüm dünyadan yüzbinlerce mümin evini yurdunu bırakarak hiç tanımadığı insanlara din, dil, ırk, fikir ayrımı yapmadan sırf insan oldukları için ücretsiz et dağıtmaya gidiyor. Ve bu etlerin parası senin her gün yerden yere vurduğun İslam’ın müntesiplerince sağlanıyor. Peki, doğal seleksiyona inanan kaç kişi şuan Afrika’daki muhtaçlara yardım ediyor? Cevabını sen de çok iyi biliyorsun.</p>



<p>Samimi bir evrimci ateistsen savaşlara, katliamlara, açlıktan ölümlere üzülmemeli hatta sevinmelisin. Zira güçlü olan ayakta kalacak ve türün devamı sağlanacaktır. Hem samimi bir ateistim hem de zayıfların ölümüne üzülüyorum diyorsan da müslümanların evrimsel olarak senden kat be kat önde olduklarını mesela birkaç milyon yıl önde olduklarını kabul etmek zorundasın. Zira müslümanlar senin gibi sadece üzülmüyor; haritadan yerini gösteremeyeceğin ülkelere yardım götürüyorlar. Eğer evrime ve dolayısıyla doğal seleksiyona inanıyorsan Afrika’daki insanlara ve mazlumlara ağlamaya hakkın yok!</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/dogal-seleksiyonu-savunanlar-afrikadaki-cocuga-aglayamaz/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bir Siyaset Bilgesi: Necmeddin Erbakan</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/bir-siyaset-bilgesi-necmeddin-erbakan/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/bir-siyaset-bilgesi-necmeddin-erbakan/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 28 Feb 2021 15:19:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Necmettin Erbakan]]></category>
		<category><![CDATA[politika]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=16873</guid>

					<description><![CDATA[Necmettin Erbakan.. Bugün O’nun 10. ölüm yıldönümü.. 27 Şubat 2011, O’nun Hakk’a yürüdüğü tarih.. Hüzünlendiğimi itiraf etmeliyim. Nedeni yok, çünkü o kadar çok nedeni var ki..! Hangisini saysak diğeri eksik kalacak biliyorum. İnançlıydı, kararlıydı, zarifti, zekiydi.. Adanmış bir “dâvâ” adamı, “Bilge” bir siyasetçiydi.. Bu yüzden bana hep Aliya’yı çağrıştırmıştır O.. Bu yolda nice korku tünellerinden geçtiğini bizim yaşımıza gelmiş olanlar iyi bilirler.. Acımasızca taşlandı, yüreğinde taşıdığı inancı yüzünden aşağılandı, horlandı, fikir ve düşünceleri nedeniyle itildi, kakıldı.. Sırf Müslüman bir devlet adamı olduğu için abdesti ve namazıyla, takkesi ve takunyasıyla, tesbihi ve seccadesiyle, kısacası değer verdiği ve inandığı ne varsa her şeyiyle alay edildi, karikatürize edildi.. Ama bir kez olsun başını çevirip onlara bakmadı bile.. Tek bir kelime ile olsun cevap bile vermedi.. O ve birlikte yürüdüğü arkadaşları, ibadetlerini bir suçlu gibi resmi dairelerin, bakanlıkların bodrumlarında, kömürlüklerinde, depolarınde gizli gizli yapmaya çalıştılar.. Gün geldi, devlet törenlerinin davet masalarında burnuna ısrarla dayatılan şampanya kadehlerinin gücü karşısında alnından boncuk boncuk terler döktüğüne şahit olduk.. Hepsini elinin tersiyle, ama son derece zarif bir biçimde geri çevirmesini de bildi O.. Siyonistler onu hiç sevmedi.. Sevemezlerdi çünkü Ulu Hakan Sultan Abdülhamid Han’dan sonra belki de ilk defa kendilerini sevmeyen bir devlet adamı çıkıyordu karşılarına.. Üstelik açık &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Necmettin Erbakan..</p>



<p>Bugün O’nun 10. ölüm yıldönümü.. 27 Şubat 2011, O’nun Hakk’a yürüdüğü tarih.. Hüzünlendiğimi itiraf etmeliyim. Nedeni yok, çünkü o kadar çok nedeni var ki..! Hangisini saysak diğeri eksik kalacak biliyorum. İnançlıydı, kararlıydı, zarifti, zekiydi.. Adanmış bir “dâvâ” adamı, “Bilge” bir siyasetçiydi.. Bu yüzden bana hep Aliya’yı çağrıştırmıştır O.. Bu yolda nice korku tünellerinden geçtiğini bizim yaşımıza gelmiş olanlar iyi bilirler.. Acımasızca taşlandı, yüreğinde taşıdığı inancı yüzünden aşağılandı, horlandı, fikir ve düşünceleri nedeniyle itildi, kakıldı.. Sırf Müslüman bir devlet adamı olduğu için abdesti ve namazıyla, takkesi ve takunyasıyla, tesbihi ve seccadesiyle, kısacası değer verdiği ve inandığı ne varsa her şeyiyle alay edildi, karikatürize edildi.. Ama bir kez olsun başını çevirip onlara bakmadı bile.. Tek bir kelime ile olsun cevap bile vermedi.. O ve birlikte yürüdüğü arkadaşları, ibadetlerini bir suçlu gibi resmi dairelerin, bakanlıkların bodrumlarında, kömürlüklerinde, depolarınde gizli gizli yapmaya çalıştılar.. Gün geldi, devlet törenlerinin davet masalarında burnuna ısrarla dayatılan şampanya kadehlerinin gücü karşısında alnından boncuk boncuk terler döktüğüne şahit olduk.. Hepsini elinin tersiyle, ama son derece zarif bir biçimde geri çevirmesini de bildi O..<br></p>



<p>Siyonistler onu hiç sevmedi.. Sevemezlerdi çünkü Ulu Hakan Sultan Abdülhamid Han’dan sonra belki de ilk defa kendilerini sevmeyen bir devlet adamı çıkıyordu karşılarına.. Üstelik açık açık “İslam” ve “Müslüman” gibi garip(!) ve tehlikeli(!) lâflar ediyordu.. Aynı şekilde “Dış güçler” sözünü kulağımıza küpe eden de yine O olmuştu.. Dış güçlerin ülkemizdeki yerli şakşakçılarına ve işbirlikçilerine söylediği en ağır söz; “Sizi gidi taklitçiler sizi !” azarlamasıydı.. Bazıları “bıyık altından” güldüler ona.. Müslüman Türkiye’nin can düşmanı “Siyonist” projesi “dış güçler”e lâf söylenmesinden rahatsız oldular. Tıpkı O’nun siyaset okulunda yetişen Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın dünyanın gözünün içine baka baka birilerine “One Minute!!” dediği gibi.. O, bu sözü ısrarla söyledi, çünkü o gerçekten uzağı gören ferasetli bir devlet adamıydı.. Türkiye adına endişeleri vardı elbette.. Ve ne yazık ki zaman endişelerinde onu haklı çıkardı.. Keşke çıkarmamış olsaydı.. D-8 dedi, İslâm ortak pazarı dedi, montaj sanayii değil ağır sanayi dedi, Müslüman ülkeler kendi ortak parasını basmalı, kendi birleşik ordusunu kurmalı dedi. Siyonizmin İslam dünyası üzerindeki şeytanca planlarına önce O dikkatimizi çekti. Kendi topumuzu, tüfeğimizi, kendi tankımızı, kendi helikopterimizi, kendi uçağımızı kendimiz yapmalı, kendi fabrikalarımızı, kısacası kendi sanayimizi kendimiz kurmalıyız dedi. Bu asil millet Batının taşeronluğunu hak etmiyor, dedi. Evet, bu adam çıldırmış olmalıydı. Herkesin Mersin’e gittiği bir zamanda “tersine” giden bu adam kimdi ?! “Millî” diyordu da başka bir şey demiyordu. Eh elbette böyle bir adamın ne yapılıp edilmeli önü kesilmeliydi, susturulmalı, ne pahasına olursa olsun bu gidişat durdurulmalıydı. Siyasi hareketinin defalarca önü kesildi. Durduruldu mu bilmiyorum. Ama bildiğim bir şey varsa o da, Anadolu insanı artık “asırlık” uykularından uyanmıştı.<br></p>



<p>Sabırlıydı, inançlıydı, saygı duyulacak prensipleri, asla taviz veremeyeceği kutsalları vardı. Siyasî zaafları olmuş mudur, eh her liderde olduğu kadar sanırım onda da olmuştur. Ama kanaatimce pek az liderde olduğu kadar milletine inanmış, devletini baş tacı edip göz bebeği gibi korumuş, kendisini memleketinin değerlerine adamış samimi bir “cihad” eriydi O.. Siyasette, ekonomide ve teknolojide kendine has düşünceleri ve projeleri olan bir idealistti.<br></p>



<p>Türkiye’de ve belki de gözü Türkiye’de olan Müslüman ülkelerin siyaset heveslisi gençlerine bir Müslümanın nasıl siyaset yapacağını/yapması gerektiğini O öğretti. Teşkilatçıydı. Kurduğu partilerin her biri –kapatılma rekoru kırmış olsalar da- birer siyaset mektebi oldu. Türk siyasetine uzun yıllar unutulmayacak siyasetçiler yetiştirdi. Gençlere siyasette prensipli, ahlâklı, özverili, disiplinli ve sabırlı çalışmanın, siyaset yaparken aynı zamanda pekâlâ edebli ve nezaketli olunabileceğinin sırlarını gösterdi. En hiddetli anlarında bile tepkisinin, elinin tersiyle desteklediği, “hadi ordan !” sözünden daha öte gideni görülmedi. İnançlı bir gençliğin ruh mayasını siyaset tarlasına ilk kez o saçtı bence.. Bunu kurduğu ya da kurulmasına öncülük ettiği “gençlik” teşkilatlarıyla gerçekleştirdi. Bugün devletin işleyişine yön veren siyasi, kültürel, akademik kadroların yetişmesinde onun emeklerini hiç kimse inkar edemez. “İnananlar” sözcüğünü Türkiye’nin siyaset terminolojisine O ekledi. İnanan insanların böylece nelere kâdir olduğunu/olacağını cümle âleme göstermiş oldu. Evet. Anadolu insanı ilk defa her anlamda insan yerine konuluyordu.<br></p>



<p>Kısacası, Türkiye’de inançlı kesimlerin kulağına ilk defa bir parti lideri mutlaka ama mutlaka “iktidar” olmaları gerektiğini fısıldıyor, icraatlarıyla da bunun bir hayâl olmadığını gösteriyordu. O, Türk siyasetinde kolay kolay unutulmayacak siyâsi bir fenomen olmuştu.. Türk ve İslâm dünyası bu zor zamanların yalnız adamına çok şey borçlu olduğunu herhalde kabul edecektir..<br></p>



<p>Bu bir hatırlama/hatırlatma yazısıydı.. Bir kez daha diyelim ki “Rûhun şâd, mekânın, menzilin, uzaklardaki yerin yurdun cennet olsun” güzel insan..</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/bir-siyaset-bilgesi-necmeddin-erbakan/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sayın Macron!</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/sayin-macron/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/sayin-macron/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 26 Oct 2020 11:11:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Fransa]]></category>
		<category><![CDATA[Macron]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=16039</guid>

					<description><![CDATA[Doğru yolu izleyen kimseye selamlar olsun.. Ben Sophie Pétronin; beyaz ırktan Fransız, Hristiyan ve Katolik bir kadın olarak, 75 yıl boyunca Hristiyanlığı yaşayan bir birey iken son dört senesini Müslümanlar arasında esir olarak yaşamış ve İslam dinini seçmiş olmam anladığım kadarıyla sizi hayretler içerisinde bırakıp şoke etmiş. Sayın Macron! Evet, ben Afrika’nın fakir ülkesi Mali’de Müslümanların rehinesiydim, lakin hiçbir zaman bana karşı kötü ve çirkin bir davranış sergilemediler hatta son derece saygılı olmaya özen gösterdiler. Ellerindeki kıt imkânlara rağmen yeme-içme konusunda bana nelerden hoşlandığımı sordular ve hep onları temin etmeye çalıştılar. Mahremiyetime son derece saygı gösterip asla bu konuyu ihlal etmediler. Bilmenizi isterim ki onlardan hiçbirisi bana karşı herhangi bir sözlü ve fiziki tacizde bulunmadı, öte yandan kendi dinime ait hiçbir kutsala; ne Hz. İsa Mesih’e ne de Hz. Meryem’e hakaret etmediler yani sizlerin Aziz İslam Peygamberi Muhammed’e davrandığınız gibi asla davranmadılar. Onlar asla bana İslam dinini dayatmadılar ama ben onların ahlaklarından, sade yaşam tarzlarından, dürüstlük ve merhametlerinden İslam’ın nasıl bir din olduğunu yakından gördüm. Onlar kendilerini az bir miktar suya sahip olmalarına rağmen tertemiz tutmaya, günde beş vakit ilahlarının huzurunda durmaya, doymayan karınlarına rağmen Ramazan Ayı’nda oruç tutmaya, dinlerinin emirlerine uymaya, yaşadıkları zor ve çetin şartlara, açlık ve yokluk &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Doğru yolu izleyen kimseye selamlar olsun..</p>



<p>Ben Sophie Pétronin; beyaz ırktan Fransız, Hristiyan ve Katolik bir kadın olarak, 75 yıl boyunca Hristiyanlığı yaşayan bir birey iken son dört senesini Müslümanlar arasında esir olarak yaşamış ve İslam dinini seçmiş olmam anladığım kadarıyla sizi hayretler içerisinde bırakıp şoke etmiş.</p>



<p>Sayın Macron!</p>



<p>Evet, ben Afrika’nın fakir ülkesi Mali’de Müslümanların rehinesiydim, lakin hiçbir zaman bana karşı kötü ve çirkin bir davranış sergilemediler hatta son derece saygılı olmaya özen gösterdiler. Ellerindeki kıt imkânlara rağmen yeme-içme konusunda bana nelerden hoşlandığımı sordular ve hep onları temin etmeye çalıştılar. Mahremiyetime son derece saygı gösterip asla bu konuyu ihlal etmediler.</p>



<p>Bilmenizi isterim ki onlardan hiçbirisi bana karşı herhangi bir sözlü ve fiziki tacizde bulunmadı, öte yandan kendi dinime ait hiçbir kutsala; ne Hz. İsa Mesih’e ne de Hz. Meryem’e hakaret etmediler yani sizlerin Aziz İslam Peygamberi Muhammed’e davrandığınız gibi asla davranmadılar.</p>



<p>Onlar asla bana İslam dinini dayatmadılar ama ben onların ahlaklarından, sade yaşam tarzlarından, dürüstlük ve merhametlerinden İslam’ın nasıl bir din olduğunu yakından gördüm.</p>



<p>Onlar kendilerini az bir miktar suya sahip olmalarına rağmen tertemiz tutmaya, günde beş vakit ilahlarının huzurunda durmaya, doymayan karınlarına rağmen Ramazan Ayı’nda oruç tutmaya, dinlerinin emirlerine uymaya, yaşadıkları zor ve çetin şartlara, açlık ve yokluk içerisindeki sıkıntılarına rağmen ruhlarını karartmadan ahlaklı bir şekilde yaşamaya özen gösteriyorlardı.</p>



<p>Sayın Macron!</p>



<p>Mali’de yaşayan Müslümanlar oldukça fakirler ve üstelik yaşadıkları bu ülke de fakir bir ülke. Hiç Eyfel gibi kuleleri, Louvre’n gibi müzeleri, Versay ve Elysee gibi sarayları yok ve hatta Fransa’nın o meşhur parfümlerinin bırakın kokularını isimlerini dahi bilmiyorlar lakin buna rağmen tertemiz bedenlere, yumuşak kalplere ve pırıl pırıl parlayan ruhlara sahipler.</p>



<p>Evet, belki onların şık restoranları, lüks otomobilleri, yüksek yüksek gökdelenleri veya kendilerini ispatlayacakları dans pistleri yok ama onların arzuları bulutlardan daha yüksek, imanları dağlardan daha sağlam ve ruhları kemale erişmek için enginleri yırtarcasına uçmaktaydı.</p>



<p>Sayın Macron!</p>



<p>Acaba bir kez olsun Kur’an-ı Kerim’in okunuşunu dinlediniz mi? Hâlbuki onlar tüm namazlarında, gece-gündüz ve hatta gündelik yoğunluklarını bir kenara koyup Kur’an okumaktalar.</p>



<p>Dinleseniz ne de güzel bir şey olduğunu belki anlardınız; kalbe nasıl işlediğini, manasını anlamasanız bile vücudunuzun nasıl titrediğini, o ahenge ruhunuzun nasıl kapılıp gittiğini, insanın derinliklerine nasıl işleyişi görürdünüz. İşte onlar tüm bu İlahi sözleri ezberliyorlar bile!.. Sonra ister istemez bu sözlerin insana ait olmadığını, âlemler üstü bir söz olup, gökten bizlere hediye olarak sunulduğunu fark ediyorsunuz. Daha sonra merak ediyor ve manasını öğrenme arzusuna kapılıyorsunuz. En sonunda ondan daha cezbedici bir söz olmadığını kavrıyorsunuz.</p>



<p>Sayın Macron!</p>



<p>Acaba siz bugüne değin bir kez olsun alnınızı toprağa koyup merhamet dolu Allah’a secde ettiniz mi? Yaşadığınız sıkıntıları, içinden çıkılamayacak meselelerin hallini O’na danışıp, umutlarınızı O’nunla paylaştınız mı? Peki, bizlere hediye ettiği nimetler için bir kez dahi olsun teşekkür ettiniz mi?</p>



<p>Acaba bir kez olsun kendinizi Allah’a ve O’nu kendinize yakın hissettiniz mi? Kendinizin O’nunla ve O’nun da sizinle olduğunu fark ettiniz mi? İşte bu dediklerimi oldukça sade ve yokluk içerisinde yaşayan oradaki Müslümanlar yapıyor; onların zenginliğini görün ve yaşadıkları fakirliğe bakın.</p>



<p>Sayın Macron!</p>



<p>Onların kadınları aynı kömür gibi kara ama kalpleri sütten daha beyaz. Oldukça sade ve bol elbiseler giymelerine rağmen eşleri nazarında oldukça sevecen ve güzel kabul ediliyorlar. Yabancı erkeklerle bir arada asla durmuyor, eşi evde yokken yabancı bir erkeği evine sokmuyor; bu masumluğu günah, dedikodu ve kusurları aramakla kirletmiyorlar.</p>



<p>Onlar içki içmez, kumar oynamaz, zinaya yeltenmez, eşcinsellik nedir bilmez ve köpekleri için kocalarını terk etmezler.</p>



<p>Sayın Macron!</p>



<p>O bölgenin Müslümanları tüm İlahi peygamberlere, İsa Mesih’e, Meryem Ana’ya bizlerden daha fazla saygı duyuyorlar. -Ben de kendi adımı Meryem Ana’ya olan sevgi ve mahabbetimden ötürü Meryem olarak değiştirdim- Hatta onlar Hz. Meryem’i Aziz İslam Peygamberinin kızı Fatıma ve eşi Hatice’den ayrı görmüyorlar.</p>



<p>Sayın Macron!</p>



<p>Onların İsa Mesih’e nasıl bizlerden daha fazla saygı gösterdiğini ve kutsadığını soracak olursanız; size şöyle cevap vermek isterim: Evet, onlar bizden daha fazla Hz. İsa’yı seviyorlar. Bizler Mesih’in adıyla nice günahsız fakirin kanını döktük hâlbuki o tüm bunlardan kendini korumuştu, sonra onları kendi kölelerimiz yaptık, tüm yeraltı ve yerüstü zenginliklerini yağmaladık, şimdilerini ve geleceklerini mahvettik hâlbuki İsa Mesih bundan da insanları men etmişti.</p>



<p>İnsanlık dışı sömürgeyle, insafsız eğitimlerimizle onların üzerine gittik ve Müslüman ülkelerin zenginliklerini ele geçirdik. Onların kalkınabileceği nice projelerimiz olmasına rağmen baskıyla köle gibi kullanmaya devam ettik, aralarında fitneler çıkarıp onlara öldürücü silahlar sattık sonra da onları terörist olarak yaftaladık hâlbuki asıl teröristler bizler idik onlar değil!</p>



<p>Lakin onlar biz rehinelere biz gibi değil de kutsal kitapta yazan, kiliselerde öğretilen ve bugün yeryüzünde emaresi dahi görülmeyen İsa Mesih’in ahlakıyla yaklaşmayı tercih ettiler.</p>



<p>Sayın Macron!</p>



<p>Son olarak… Ben İslam dinine geçtiğimi aziz Mali topraklarında açıklamak istemedim. Çünkü bana zorla İslam’ı benimsettiklerini iddia edecektiniz; işte bu yüzden özgürlüğüme kavuşacağım günü bekleyip, kendi ülkem olan Fransa’da milyonlarca Fransız’a, yaşadığım kıta olan Avrupa’ya Hristiyan dininden ayrılıp Müslüman olduğumu haykıracağım günü bekledim.</p>



<p>Sayın Macron!</p>



<p>İşte ben, gece-gündüz yılmadan aleyhinde çalıştığınız, amansızca komplo ve hilelere başvurduğunuz, yaşadığı topraklara bin bir bahane ile uluslararası örgütler ve istihbarat birimleri ile saldırdığınız, Fırat’tan Nil’e sahip olduğu yurtları viran edip ele geçirmeye çalıştığınız ve sonunda da terörizmin hamisi olduğunu iddia ettiğiniz İslam dinini kabul ettim. Ama size şunu söylemek isterim ki; İslam, benim kalbimde hayalini dahi kuramayacağım bir esenlik ve merhamet oluşturdu, zihnimi tüm kötü düşüncelerden arındırdı ve duygularımı yaşamamı sağladı.</p>



<p>Tüm ihtişamıyla parlayan Fransa&#8217;yı artık gözlerim görmez oldu, fakir ama alçakgönüllü olan, yaptığınız zulümler nedeniyle her karışına bin bir acının sindiği Mali benim için çok kıymetli. İşte bu yüzden fakir olmasına rağmen oldukça bereketli o topraklara dönme kararı aldım.</p>



<p>Ama bu dönüşümü kendi vatanım olan Fransa’da yaşayan ailem ve dostlarımı, geleceğinden oldukça endişe ettiğim kendi kıtam olan Avrupa’da bulunan insanları Aziz İslam dinini anlattıktan sonra yapacağım. Ümidim halkımın en kısa zamanda kurtulması; benim tattığım o tarifsiz kulluk tadını tatmalarıdır. Tüm dinlerin vaat ettiği kurtarıcının bize verdiği o kutlu sözü onlara anlatmak istiyorum.</p>



<p>Sayın Macron!</p>



<p>Sizi de bu yücelikler dinine davet ediyorum; işte bu din Âdem’den Nuh’a, İbrahim’den Musa’ya ve hatta İsa Mesih’e sonunda ise insanların en üstünü Muhammed’e aktarılan İslam dinidir. Ümidim İslam’ın merhamet dolu güneşinin bu karanlıklara gömülmüş korkunç gezegenin üzerinde parıldaması. İşte böylelikle huzurun her bir yanı sarmasıdır. Elbette bu Yüce Allah için hiç de zor bir şey değildir. Allah’a güvendim ve dönüşüm de mutlaka O’nadır.</p>



<p>Doğru yolu izleyenlere esenlikler olsun!</p>



<p>İslam&#8217;ın gölgesinde yeniden doğan</p>



<p>Mariam Pétronin</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/sayin-macron/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bakıcı ve Kreşle Terbiye/Eğitim Mümkün Mü?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/bakici-ve-kresle-terbiye-egitim-mumkun-mu/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/bakici-ve-kresle-terbiye-egitim-mumkun-mu/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 14 Sep 2020 09:01:11 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Çocuk]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=15748</guid>

					<description><![CDATA[Günümüz psikolojisinin kurucularından biri olan Alfred Adler, çocuğun sağlıklı gelişimi için hayatın ilk yıllarında annesiyle yakın ve sürekli bir ilişki içinde olması gerektiğini vurgular. Çocuk büyüdükçe sosyal hayata hazırlanması adına annenin kendini aşamalı olarak geri çekmesi gerektiğini söyler. Adler’den daha önce yaşamış tarihte büyük eğitimciler içinde okul kurup kendi yöntemini uygulayan ilk bilim adamı olan Johann Pastalozzi ise çocuğun iç birliğine giden yolu bulması ve dolayısıyla ilahi olana erişebilmesinin annenin gerçek sevgisi üzerinden gerçekleştiğini söyler. İki bilim adamı da hayata atılan ilk adımlarda çocuğun sağlıklı gelişimi için anneyi babadan daha önde konumlandırmıştır. Adler, belirli bir yaş vermez ancak eserlerinden çıkardığım sonuca göre çocuğun 4 yaşına kadar, anneyi babadan daha önemli görür. Aslında benzer düşünceleri dile getirenler isimlerini zikrettiklerimle sınırlı değil. Gerek Batı dünyasından gerekse bizim dünyamızdan birçok bilim adamı, yazar, araştırmacı ve mütefekkir çocuğun hayatının ilk yıllarında annenin babadan daha önemli rol oynadığına dair fikirleri dile getirmişlerdir. &#160;1960’lı yıllara kadar durum buyken birden annenin bu önemli rolü üzerinde durulmamaya ve bakıcıyla da sağlıklı gelişimin sağlanabileceği iddia edilmeye başlandı. Annelik sadece alt temizleme, karın doyurma gibi basit ve herkesin yapabileceği bir role indirgenmeye başladı. “Bu yıllardan itibaren neler olmuş?” diye baktığımızda iki önemli hareketin ön plana çıktığını görüyoruz. Bunlardan ilki feminist &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Günümüz psikolojisinin kurucularından biri olan Alfred Adler, çocuğun sağlıklı gelişimi için hayatın ilk yıllarında annesiyle yakın ve sürekli bir ilişki içinde olması gerektiğini vurgular. Çocuk büyüdükçe sosyal hayata hazırlanması adına annenin kendini aşamalı olarak geri çekmesi gerektiğini söyler. Adler’den daha önce yaşamış tarihte büyük eğitimciler içinde okul kurup kendi yöntemini uygulayan ilk bilim adamı olan Johann Pastalozzi ise çocuğun iç birliğine giden yolu bulması ve dolayısıyla ilahi olana erişebilmesinin annenin gerçek sevgisi üzerinden gerçekleştiğini söyler. İki bilim adamı da hayata atılan ilk adımlarda çocuğun sağlıklı gelişimi için anneyi babadan daha önde konumlandırmıştır. Adler, belirli bir yaş vermez ancak eserlerinden çıkardığım sonuca göre çocuğun 4 yaşına kadar, anneyi babadan daha önemli görür. Aslında benzer düşünceleri dile getirenler isimlerini zikrettiklerimle sınırlı değil. Gerek Batı dünyasından gerekse bizim dünyamızdan birçok bilim adamı, yazar, araştırmacı ve mütefekkir çocuğun hayatının ilk yıllarında annenin babadan daha önemli rol oynadığına dair fikirleri dile getirmişlerdir.</p>



<p>&nbsp;1960’lı yıllara kadar durum buyken birden annenin bu önemli rolü üzerinde durulmamaya ve bakıcıyla da sağlıklı gelişimin sağlanabileceği iddia edilmeye başlandı. Annelik sadece alt temizleme, karın doyurma gibi basit ve herkesin yapabileceği bir role indirgenmeye başladı. “Bu yıllardan itibaren neler olmuş?” diye baktığımızda iki önemli hareketin ön plana çıktığını görüyoruz. Bunlardan ilki feminist kadın hareketleridir. Bu hareketler temelde anneliği, kadının mahpusluğu olarak görür. Evinde çocukla ilgilenen kadın, hayatı yaşamayan; yaşamından lezzet almayan kadın demekti onlar için. Hatta feminist hareketin içinden bir grup, rahimlerin laboratuvar ortamında yapay olarak üretilmesini ve bebeklerin annelerin rahminde değil bu yapay rahimlerde yetiştirilmesini savunuyor. Yani tıpkı bitki hasadı gibi “insan hasadından” bahsediyorlar. Teknoloji şu an için insanlığa bunu sunmamış olsa da bilim kurgu filmlerinde çokça gördüğümüz yapay rahim ve “bebek yetiştirme tarlaları” aslında zihinlerin buna alıştırılması için ustaca kurgulanmış senaryolardır.</p>



<p>&nbsp;Bebek tarlaları projesi için teknoloji yeterli hale gelene kadar bu hareketin “geçici” olarak sunduğu çözüm ise taşıyıcı anneliğin desteklenmesi ve profesyonel bir meslek olarak devletlerce tanınmasıdır. Feminizmin geçici çözümü şuan Batı’da ciddi bir şekilde kurumsallaşmış durumda. Hamileliğin sıkıntılarını yaşamamak, fiziğini bozmamak ve kariyerinden geri kalmamak adına kendi yumurtasını ve çocuk sahibi olmak istediği erkeğin spermini laboratuvar ortamında birleştirip taşıyıcı annenin kiralık rahmine yerleştiren kadınlar artık çocuk da yapıyor kariyer de! Çocuk doğduğu andan itibaren mama, bakıcı ve kreşle çocuk da büyütmüş oluyorlar!</p>



<p>&nbsp;Anne rolünün önemsizleştirilmesinde ikinci önemli faktör ise 1960’lı yıllardan itibaren kadını ekonomiye kazandırmaya çalışan devlet politikalarının artmasıdır. Feminist hareketin devletler üzerindeki baskısının bu politikalarda temel belirleyici faktörlerden olduğunu da vurgulamakta fayda var. Feminist hareket, aslında devletlerin arayıp da bulamadığı harika bir fırsatı altın tepside sunmuş oldu. Maddeperest devletler, zaten çalışmayan kadının ekonomilerine yük olduğunu düşünüyordu. “Çalışan kadın özgür kadındır” sloganıyla özgürlüğü para kazanmaya bağlı kılan feminist hareket, devletlerin ekmeğine yağ sürdü ve “kadın hakları” adı altında masumane tavırla kadının evden çıkması ve para kazanmasını her türlü politikayla teşvik etti. Pozitif ayrımcılık adı altında kadını açıkça kayıran politikalar vasıtasıyla kadının ekonomideki payını arttırmak için bu kavramı katalizör olarak kullandı. Devlet açısından hesap basitti: kadın çalışacak, erkek çalışacak, doğan çocuğa bakmak için bakıcı tutulacak, ardından kreşe yollanacak ve devlet bunların hepsinden vergi alarak ekonomik olarak rahatlayacak ve işsiz sayısını azaltacak.</p>



<p>&nbsp;Burada kadınların çalışması ya da çalışmaması üzerinden bir değerlendirme yapmıyorum. Kadın ister çalışır ister çalışmaz bu tamamen kendisini bağlayan bir durumdur. Şahsen, kadınların belirli istihdam sahalarında özellikle çalışmaya teşvik edilmesi taraftarıyım. Bunun için kadınlarımızın gerek maddi gerekse manevi olarak sorun yaşamayacakları ortamların yetkili mercilerce sağlanması gerektiğini düşünüyorum. Benim dikkat çekmeye çalıştığım nokta ise “çalışan kadın” kavramının karşısına “anne” kavramını çıkarıp anneliği bilimsel birçok gerçeğe rağmen değersizleştirme çabasıdır. Nitekim anneliği sadece doğuştan gelen biyolojik bir rol olarak görüp başarıyı sadece para kazanmaya bağlayan kadınlarımızın olduğunu ve bu böyle düşünen kadınların hiç de az olmadığını biliyoruz. Tabi böyle düşünen kadınlarımızı pohpohlayan erkeklerin ve devlet politikalarının varlığı bizi ciddi şekilde ürkütüyor ve üzüyor.</p>



<p>&nbsp;Günümüzde anneliğin çocuk gelişimindeki rolünü güçlü bir şekilde savunan ve açıklayan bilim adamlarının sesleri çok cılız çıkıyor. Çünkü bunları savunmak konjonktüre ve statüye karşı gelmek demektir. Ancak özelde konuştuğum birçok uzman, annelik rolünün bakıcı ve kreşlere devredilmesinin çocukları kültürsüz, anne babayı tanımayan, maneviyattan yoksun hale getirdiğini itiraf ediyorlar. Bu mekanlarda çocuklar belki fiziksel olarak iyi besleniyorlar ve sosyalleşebiliyorlar ama annesizlik, fıtri ihtiyaçlardan olan şefkat, sevgi ve güven gibi temel kavramları öğrenmelerine ve hissetmelerine engel oluyor. Bunu söyleyebilmek, şu ortamda gerçekten cesaret gerektiriyor ama birilerinin artık söylemesi gerekli. Çünkü çocuklarımız gözümüzün önünde kayıp gidiyor. Kariyer hırsındaki anne, para hırsındaki baba, istihdam ve vergi gelirlerinin artmasından memnun bir devletler üstü bir sistem var. Ancak gözümüzün önünde bataklığa doğru itilen nesillerimizin vebali uykularımızı kaçırmalı artık.</p>



<p>&nbsp;Devlet politikaları, çocuğun annesinden “sağlıklı”&nbsp; şekilde ayrılmasına odaklanacağına anne ve çocuğun -en azından- ilk dört yaşta daha fazla beraber zaman geçirmesine odaklanmalı. Çalışan anneler için kreş parası verileceğine o kreş parasının anneye verilip çocuk, özerkliğini kazanana kadar ücretli izin kullanabileceği sistemler geliştirilmeli. Çalışmayıp ev hanımı olarak evlat yetiştirmeye kendilerini adayan kadınlarımıza devletin çalışan anneler için verdiği maddi teşviklerin yarısı bile ciddi kazanımlar sağlayacaktır. Görünürde devletin maddi yükünü arttırmak anlamına gelen bu çalışmalar, “dindar nesil yetiştirme” iddiasında olan herkesin üzerinde düşünmesi gerekli olan bir konudur. Çünkü dindar neslin yolu evden geçer kreşten değil.</p>



<p>&nbsp;Bakıcılık ve kreş kurumları profesyonel olduğu için içten sevgi ve ilgi verilmesi pek mümkün değildir. Çünkü sonuç itibariyle ticari bir faaliyet gerçekleştirmekteler. Çocuk, bu kurumlarda terbiye(eğitim) edilememektedir. Zira terbiye, çocuğu bazen üzme pahasına da olsa kararlı olmayı gerektirir. Oysa hangi profesyonel kurum bu riski alır ki? Kaldı ki çocuğun manevi olarak beslenmesini sağlayacak bakıcı ve kreşler yok. Olsa bile en nihayetinde paralı olduklarından karşılıksız ilgi ve şefkat olmayacağı için manevi beslenme olanağı da olmayacaktır. Büyüyen “Z Kuşağına” baktığımızda birçoğunun fiziksel olarak sağlıklı ancak manevi olarak ne kadar zayıf olduklarını maalesef müşahede ediyoruz. Tabi bunun tek sebebini “anneliğin değersizleştirilmesi” olarak göremeyiz. Ancak mevcut durumun önemli sebeplerinden biri de budur. &nbsp;Bakıcı ve kreşle ile terbiye/eğitim mümkün mü? Sorusuna dönersek cevabımı ünlü davranış bilimci Konrad Lorenz’in “kaz yavrusu” deneyiyle vereyim. Lorenz, yumurtadan çıkmak üzere olan kaz yavrularını anne kazdan ayırır. Yavrular yumurtadan çıktığında ilk olarak Lorenz’i görürler. Kaz yavruları, o andan itibaren Lorenz’i anneleri sanıp onun peşine takılmışlardır ve onu rehber bellemişlerdir. Korunma içgüdüsüne bağlı bu davranış, büyüyen kazlarda yer etmiş, böylece kazlar bu nesneye bağlanmışlardır. Konrad Lorenz’in arkasında yürüyen kaz sürüsüyle görüntüsü de bu olgunun kanıtı olmuştur. Bu hakikatten hareketle en azından 4 yaşına kadar çocukların annelerinden ayrılmaması gerektiğini savunuyoruz. Yavru ilk yıllarında yanında kimi görürse rehberi de terbiye edeni de o olur.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/bakici-ve-kresle-terbiye-egitim-mumkun-mu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İnsan, Ancak Allah&#8217;a Kul Olur</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/insan-ancak-allaha-kul-olur/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/insan-ancak-allaha-kul-olur/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yörünge Haber]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 08 Sep 2020 07:21:44 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Kulluk]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=15689</guid>

					<description><![CDATA[Rahmetli Esad Coşan Hoca Efendinin aşağıdaki sohbetini hem can hem de gönül kulağı ile 1990 da dinlemek nasib olmuştu. Bence bunca müptezel, şaklaban, gafil, hain , ajan, provakatör ve kökü dışarda işbirlikçinin cirit attığı şu güzelim memleketimin sağ duyulu gerçek sahiplerinin altını çize çize tekrar tekrar okuması, anlaması, üzerine fikir teaddisi yapması gereken bir manifesto… “Amerika seni John&#8217;la takip etmez, Smith&#8217;le takip etmez. Adı senin benim gibi olan Müslümanla takip eder; canına okur. O milletin içinden çıkmış hain vasıtasıyla takip eder ve millete en büyük zararı, kendi içinden çıkmış insanlara yaptırır. Parayla satın alır, ajan edinir ve öyle kullanır.” “Herkese ajan demiyoruz; metot bilmediğinden, ilimden uzak olduğundan emperyalist onu kullanır, fark etmez. Sahte bir takım organizasyonlar var, topluyorlar insanları etraflarında, ondan sonra onları toptan satıyorlar! Götürüyor, olmadık yere bağlıyor… Mü&#8217;min feraset gözüyle bunları anlayabilmeli. Hizmet ediyorum diyen insanları, organizasyonları irfan teraziniz ile tartın!” “Böyle birtakım insanlara, organizasyonlara körü körüne bağlanmayın! Her birinize istiklâl tavsiye ediyorum. Hür olun, hizmeti kendiniz tespit edin, yapmaya çalışın!” “Emperyalistlerin türlü oyunları var. İslâm, bir kimsenin hizmetiyle yürüyecek hâle gelirse, o kimseyi yok ederler, öldürürler, satın alırlar, tehdit ederler. Ne yapmak lâzım? Hizmeti yaygınlaştırmak lâzım, herkesin lider olması lâzım. &#8220;Tek lider, vazgeçilmez insan…&#8221; diye bir şey &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Rahmetli Esad Coşan Hoca Efendinin aşağıdaki sohbetini hem can hem de gönül kulağı ile 1990 da dinlemek nasib olmuştu. Bence bunca müptezel, şaklaban, gafil, hain , ajan, provakatör ve kökü dışarda işbirlikçinin cirit attığı şu güzelim memleketimin sağ duyulu gerçek sahiplerinin altını çize çize tekrar tekrar okuması, anlaması, üzerine fikir teaddisi yapması gereken bir manifesto…</p>



<p>“Amerika seni John&#8217;la takip etmez, Smith&#8217;le takip etmez.</p>



<p>Adı senin benim gibi olan Müslümanla takip eder; canına okur.</p>



<p>O milletin içinden çıkmış hain vasıtasıyla takip eder ve millete en büyük zararı, kendi içinden çıkmış insanlara yaptırır. Parayla satın alır, ajan edinir ve öyle kullanır.”</p>



<p>“Herkese ajan demiyoruz; metot bilmediğinden, ilimden uzak olduğundan emperyalist onu kullanır, fark etmez.</p>



<p>Sahte bir takım organizasyonlar var, topluyorlar insanları etraflarında, ondan sonra onları toptan satıyorlar! Götürüyor, olmadık yere bağlıyor…</p>



<p>Mü&#8217;min feraset gözüyle bunları anlayabilmeli. Hizmet ediyorum diyen insanları, organizasyonları irfan teraziniz ile tartın!”</p>



<p>“Böyle birtakım insanlara, organizasyonlara körü körüne bağlanmayın! Her birinize istiklâl tavsiye ediyorum. Hür olun, hizmeti kendiniz tespit edin, yapmaya çalışın!”</p>



<p>“Emperyalistlerin türlü oyunları var. İslâm, bir kimsenin hizmetiyle yürüyecek hâle gelirse, o kimseyi yok ederler, öldürürler, satın alırlar, tehdit ederler. Ne yapmak lâzım?</p>



<p>Hizmeti yaygınlaştırmak lâzım, herkesin lider olması lâzım. &#8220;Tek lider, vazgeçilmez insan…&#8221; diye bir şey olmaz. Bakın, Filistinli çocuklarla niye başa çıkamıyorlar? Hepsi lider.”</p>



<p>“Bir lidere, tek hocaya, tek ekibe bağladığı bir yığın insanı, böyle üzüm salkımını sapından tutar gibi, istediği yere götürüyor!”</p>



<p>“Onun için, teşkilât kurdurtuyorlar; teşkilâtın başına kendi adamlarını &#8211;hain bir kimseyi&#8211; koyuyorlar. Öteki insanların hepsini, üzüm salkımı gibi oraya buraya götürüyorlar.”</p>



<p>“Müsaadeli, ağabeyli, bilmem neyli hizmet olmaz… Tâbî olmayın kimseye!</p>



<p>Bana da tabi olmayın!<br>Bana tabi olursanız, beni sıkıştırırlar. Ondan sonra,<br>&#8220;Sen bu adamlarına şöyle yap!&#8221; derler.<br>İslâm&#8217;a, Allah&#8217;ın emrine tabi olun!<br>Allah&#8217;ın dinine hizmet edin!</p>



<p>Tek başınıza olsanız da, hakla beraber olun!<br>O zaman İslâm kalkınır; başka türlü kalkınamaz!<br>&#8220;Aa, efendim, dirlik, düzenlik, birlik, beraberlik, organizasyon bozulmasın&#8221; diyorlar.</p>



<p>“Her biriniz İslâm için, kendinizin dünyada kalmış tek adam olduğunuzu düşünün. Ama senin gibi aynı hedefe yürüyen başka insanlar varsa; onlarla da işbirliği yap! Yapmıyorsa, silkele at be!</p>



<p>Sen onu sırtında taşımak zorunda mısın?<br>Beni sırtında taşımak zorunda mısın?<br>Kimse kimseye hürriyetini vermesin!<br>Hürriyet aziz şeydir. İnsan, ancak Allah&#8217;a kul olur.<br>&#8220;Allahım! Ancak sana kulluk eder ve yalnız senden yardım dileriz&#8221;<br></p>



<p class="has-text-align-right">5 Mayıs 1990<br>Prof.Dr. M.Esat Coşan</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/insan-ancak-allaha-kul-olur/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
