<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Yavuz KÖKTAŞ &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/author/yavuz-koktas/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Mon, 18 Mar 2024 12:11:27 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.9</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>Yavuz KÖKTAŞ &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Müslümanların Sekülerleştiğini Anlamak Hiç de Zor Değil</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/muslumanlarin-sekulerlestigini-anlamak-hic-de-zor-degil/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/muslumanlarin-sekulerlestigini-anlamak-hic-de-zor-degil/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yavuz KÖKTAŞ]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 18 Mar 2024 12:11:22 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=19088</guid>

					<description><![CDATA[Bir kere şunu ifade etmek lazım: İmam hatiplerin, ilahiyatların veya diyanet personelinin sayısının artması dindarlaşma alameti değildir. Taksim&#8217;e cami yapılması yahut Ayasofya&#8217;nın açılması da dindarlaşmanın arttığı anlamına gelmez. Bir proje olarak değerler eğitimi yaygınlık kazanıyor. İlköğretimde din merkezli seçmeli dersler artıyor. Kadınlar kamuda başörtülü çalışabiliyor. İslami finans güçleniyor. Bütün bunlar siyasi tercihlerdir, iktidarın aldığı kararlar doğrultusunda ortaya çıkan gelişmelerdir. Bunlar iktidarın (nispeten) dini saiklerle hareket ettiğine delil olabilir, ancak dindarlaşmanın arttığına delil olmaz. Türkiye&#8217;de dindarlaşmanın mı sekülerleşmenin mi arttığını gözlemlemenin en iyi yolu geçmişle bugünü mukayese etmektir. Çünkü sekülerleşme dinin etkisinin toplum ve birey üzerinde zayıflaması, dini düşünce, pratik ve kurumların önemini kaybetme süreci olarak tanımlanır. Zayıflamanın sebepleri ayrı bir konudur ancak sekülerleşmeyi bariz bir şekilde gözlemlemek mümkündür. Aslında sadece Kanal 7&#8217;nin dünüyle bugününe bakılsa sekülerleşmenin boyutu anlaşılır. Ya da sadece bazı medyatik tarikatçıların dününe bugüne bakılsa bile sekülerleşmenin Müslümanlar nezdinde ne kadar etkili olduğu gözlemlenebilir. Yine de şu sorulara verilecek cevaplar, dindarlaşmanın mı sekülerleşmenin mi arttığını ortaya koyar: Yukarıda sözü geçen okullaşma oranının arttığı yerlerde düne nazaran daha mı az flört edilmektedir? Kadın erkek ilişkilerine daha bir hassasiyetle mi yaklaşılmaktadır, yoksa&#8230; Beş vakit namaz kılanlar dün %20 de bugün %30 mu olmuştur? Oruç tutanların sayısı dün %60 iken bugün &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Bir kere şunu ifade etmek lazım: İmam hatiplerin, ilahiyatların veya diyanet personelinin sayısının artması dindarlaşma alameti değildir. Taksim&#8217;e cami yapılması yahut Ayasofya&#8217;nın açılması da dindarlaşmanın arttığı anlamına gelmez. Bir proje olarak değerler eğitimi yaygınlık kazanıyor. İlköğretimde din merkezli seçmeli dersler artıyor. Kadınlar kamuda başörtülü çalışabiliyor. İslami finans güçleniyor. Bütün bunlar siyasi tercihlerdir, iktidarın aldığı kararlar doğrultusunda ortaya çıkan gelişmelerdir. Bunlar iktidarın (nispeten) dini saiklerle hareket ettiğine delil olabilir, ancak dindarlaşmanın arttığına delil olmaz.</p>



<p>Türkiye&#8217;de dindarlaşmanın mı sekülerleşmenin mi arttığını gözlemlemenin en iyi yolu geçmişle bugünü mukayese etmektir. Çünkü sekülerleşme dinin etkisinin toplum ve birey üzerinde zayıflaması, dini düşünce, pratik ve kurumların önemini kaybetme süreci olarak tanımlanır. Zayıflamanın sebepleri ayrı bir konudur ancak sekülerleşmeyi bariz bir şekilde gözlemlemek mümkündür. Aslında sadece Kanal 7&#8217;nin dünüyle bugününe bakılsa sekülerleşmenin boyutu anlaşılır. Ya da sadece bazı medyatik tarikatçıların dününe bugüne bakılsa bile sekülerleşmenin Müslümanlar nezdinde ne kadar etkili olduğu gözlemlenebilir.</p>



<p>Yine de şu sorulara verilecek cevaplar, dindarlaşmanın mı sekülerleşmenin mi arttığını ortaya koyar:</p>



<p>Yukarıda sözü geçen okullaşma oranının arttığı yerlerde düne nazaran daha mı az flört edilmektedir? Kadın erkek ilişkilerine daha bir hassasiyetle mi yaklaşılmaktadır, yoksa&#8230;</p>



<p>Beş vakit namaz kılanlar dün %20 de bugün %30 mu olmuştur?</p>



<p>Oruç tutanların sayısı dün %60 iken bugün %80 mi olmuş?</p>



<p>Ahirete inananlar dün %80 iken bugün %95 mi olmuş?</p>



<p>Dinin toplumun hayatındaki önemi dün %70 iken bugün %90&#8217;lara mı dayanmış?</p>



<p>Dün eşcinsellik ve nikahsız birlikteliğe hoş bakılmazken acaba bugün hoş bakanların sayısı artmış mı azalmış mı?</p>



<p>Cola ve Starbucks İsrail&#8217;i desteklediği halde biz colalarla iftar sofralarımızı donatıyor muyuz, donatmıyor muyuz; Starbucks&#8217;ta hala kahve içiyor muyuz, içmiyor muyuz?</p>



<p>Dün dini kesimde boşanmalar az iken bugün de aynı mı yoksa boşanmalar arttı mı?</p>



<p>Dün düğün salonlarında mahremiyete dikkat edilirken bugün mahremiyete aynı oranda dikkat ediliyor mu?</p>



<p>Dün haram işlenen düğünlere katılmama önemsenirken bugün aynı hassasiyet devam ediyor mu?</p>



<p>Dün tesettürde Allah rızası gözetilerek hassasiyetle davranılırken bugün moda ve markayı takip etmek öne çıkarılarak tesettürde gevşeklik mi hasıl olmuştur?</p>



<p>Dün başörtüsüne namus/iffet gözüyle bakılırken bugün sırf iktidarın yanlışlıklarına bakarak onu kaldırıp atanların sayısı artıyor mu azalıyor mu?</p>



<p>Dün din karşıtı yıkıcı görüşlere hoşgörü ile bakılmazken bugün acaba her türlü görüşe müsamaha ile mi yaklaşılıyor? Basit bir örnek olarak Cem Yılmaz&#8217;ın Ramazan&#8217;ın ilk günü rakı şişesini paylaşmasına dün saygısızlık olarak bakılırken acaba bugün &#8220;ne var bunda canım, kendi tercihidir&#8221; şeklinde mi bakılıyor?</p>



<p>Dolayısıyla bugün Kur&#8217;an&#8217;a ve dini değerlere saygı artmış mı azalmış mı?</p>



<p>Dün adaletsizlik, haksızlık, yolsuzluk karşısında adam gibi durulurken bugün bizim cenahtan bunlar yapıldığında sessiz kalınıyor mu kalınmıyor mu?</p>



<p>En önemlisi de ne biliyor musunuz? Bu durumlar Müslümanlar nezdinde iyi ve olumlu mu karşılanıyor yoksa bundan ızdırap mı duyuluyor? Bu dahi zihinlerde sekülerleşmenin boyutunu ortaya koyabilecektir.</p>



<p>Şimdi bütün bunları gözlemledikten sonra Türkiye&#8217;de dindarlığın arttığını söylemek mümkün müdür? Hayır!</p>



<p>Ama asıl mesele bunu gözlemlemek değildir. Bunları sıradan bir insan dahi gözlemleyebilir. Bu bir realite. Ama asıl soru şu: Biz Müslümanlar ve daha özelde ilahiyatçılar bu gidişata ve sekülerleşmeye teslim mi olacağız yoksa direnecek miyiz?&nbsp; İktidarın yanlışlarına bakıp üzerimizden başörtüsünü çıkarıp atacak mıyız yoksa Müslümanların tüm yanlışlıklarına rağmen kendi değerlerimizin arkasında mı duracağız?</p>



<p>Bence asıl sorulması gereken soru budur.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/muslumanlarin-sekulerlestigini-anlamak-hic-de-zor-degil/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bir Teklifim Var!</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/bir-teklifim-var/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/bir-teklifim-var/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yavuz KÖKTAŞ]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 23 Nov 2023 09:56:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Din]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Teknoloji]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18930</guid>

					<description><![CDATA[Bugün dini anlatma konusunda sosyal medyanın vazgeçilmez olduğunu artık herkes kabul ediyor. Tam da bu noktada aklıma çok kapsamlı bir proje geliyor. Nasıl olur, nasıl yapılır bilemiyorum. İnşallah Gazze zaferle sonuçlanır ve buna eğiliriz diye düşünüyorum. Düşündüğüm şey şu: Artık insanlar 3 veya 5 dakikalık görselleri daha çok izliyor ve onlardan etkileniyor. Bu çerçevede sosyal medyayı etkin kullanan isimler var: Nurettin Yıldız Halis Aydemir İhsan Şenocak v.dğr. Rabbim hepsinden razı olsun. Bu isimler belki de bir kurumun altından kalkabileceği çok önemli hizmetleri ifa ediyorlar. Ancak bu bireysel faaliyetler yeterli değil. Görsellik açısından etkileyici, bilgi açısından doyurucu ve sadece dini fetva ile sınırlı olmayan çarpıcı videoların hazırlanması gerekiyor. Bu ise bir ekip işi, bir kurum işidir. Böyle bir ekip, böyle bir kurum var mı bilmiyorum. Ama kesinlikle olması gerektiğine inanıyorum. Bu iş devletin bir kurumu eliyle de olabilir, özel bir kurumsal faaliyetle de gerçekleşebilir. Özel bir faaliyet olması tercihi şayandır. Ancak bunun için ciddi bir finansmana ihtiyaç vardır. Devlet eliyle yapılması bu açıdan daha güvenli bir yoldur, ancak devlet hantal bir yapıdır, ayrıca orada bürokratik bir yönetim vardır. Bunların işleri yavaşlatması söz konusudur. Bu durum bile işin ne kadar zor olduğunu gösteriyor. Belki de bu konuda düşünmeye buradan başlamak gerekir. Elbette, &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Bugün dini anlatma konusunda sosyal medyanın vazgeçilmez olduğunu artık herkes kabul ediyor. Tam da bu noktada aklıma çok kapsamlı bir proje geliyor. Nasıl olur, nasıl yapılır bilemiyorum. İnşallah Gazze zaferle sonuçlanır ve buna eğiliriz diye düşünüyorum.</p>



<p>Düşündüğüm şey şu: Artık insanlar 3 veya 5 dakikalık görselleri daha çok izliyor ve onlardan etkileniyor. Bu çerçevede sosyal medyayı etkin kullanan isimler var:</p>



<p>Nurettin Yıldız</p>



<p>Halis Aydemir</p>



<p>İhsan Şenocak v.dğr.</p>



<p>Rabbim hepsinden razı olsun. Bu isimler belki de bir kurumun altından kalkabileceği çok önemli hizmetleri ifa ediyorlar.</p>



<p>Ancak bu bireysel faaliyetler yeterli değil. Görsellik açısından etkileyici, bilgi açısından doyurucu ve sadece dini fetva ile sınırlı olmayan çarpıcı videoların hazırlanması gerekiyor. Bu ise bir ekip işi, bir kurum işidir. Böyle bir ekip, böyle bir kurum var mı bilmiyorum. Ama kesinlikle olması gerektiğine inanıyorum. Bu iş devletin bir kurumu eliyle de olabilir, özel bir kurumsal faaliyetle de gerçekleşebilir.</p>



<p>Özel bir faaliyet olması tercihi şayandır. Ancak bunun için ciddi bir finansmana ihtiyaç vardır. Devlet eliyle yapılması bu açıdan daha güvenli bir yoldur, ancak devlet hantal bir yapıdır, ayrıca orada bürokratik bir yönetim vardır. Bunların işleri yavaşlatması söz konusudur. Bu durum bile işin ne kadar zor olduğunu gösteriyor. Belki de bu konuda düşünmeye buradan başlamak gerekir.</p>



<p>Elbette, bu meselenin problemleri, aşılması gereken yönleri, güçlükleri söz konusudur. Bunları bir yana bırakıp işin özüne odaklanmak gerekirse önce şu soruya cevap vermek lazım: Dinimizi ve dini bakış açımızı her yönüyle anlatabileceğimiz, görselliği ile etkileyici, içeriği ile doyurucu hem kısa hem de biraz uzun olabilecek videolara, belgesellere ihtiyacımız var mıdır? Batı tarzı belgeselleri hatırlayalım. Bir konuyu uzmanlarına danışarak, görselliği öne çıkarıp etkileyici bir içerikle sunduklarında dünyada ne kadar rağbet gördüklerini bir düşünelim. İşte bizim de Kur&#8217;an, hadis, tefsir, kelam, tasavvuf, mezhepler, felsefe, sosyoloji, psikoloji, siyaset, ekonomi, kültür, eğitim, kadın, çocuk gibi alanlarda ve özellikle oryantalizm, ateizm, deizm, agnostizm, darwinizm ve benzeri inanç ve ideolojilere karşı görseller ve içerikler üretmemiz şarttır. Din dilinde buna farz-ı kifaye diyoruz.</p>



<p>Derdimi ne kadar anlatabildim, bilemiyorum. Özellikle sosyal medyada bazı fertlerin özel çabalarıyla güzel görseller ve içerikler üretmesini gördüğümde aklıma biz din alanında neden bunları yapmıyoruz, yapamıyoruz, düşünmüyoruz, düşünemiyoruz diye&nbsp; geliyor. Bu düşündüğüm ve ifade etmeye çalıştığım şey videolar çekip internete yüklemek değildir. Artık bu kolay ve herkes bunu yapabiliyor. Anlatmaya çalıştığım şey görsellik, etkileyicilik ve içerik üretimi ile alakalı bir şeydir. Bu da tamamen bir ekip işidir, bir uzmanlık işidir, belki bir kurumsal faaliyet işidir. Örneğin Diyanet&#8217;in hac ve umre daire başkanlığı gibi, başkanlık veya enstitü şeklinde bir kurumsal kimlik meselesidir.</p>



<p>Bunun için en önemli şey heyecandır. Bizim heyecana ihtiyacımız var. Bizi yerimizde duramayacak hale getiren bir motivasyona ihtiyacımız var. Nasıl olur, bilemiyorum. Bu kadarla yetinmiş olayım.</p>



<p>Ben burada meramımın birazını ifade etmeye çalıştım, muhtemelen tam da ifade edemedim, ancak bunun üzerinde durmaya değer diye düşünüyorum.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/bir-teklifim-var/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hüseyin Atay Hakkında</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/huseyin-atay-hakkinda/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/huseyin-atay-hakkinda/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yavuz KÖKTAŞ]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 03 Sep 2023 07:33:14 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Alim]]></category>
		<category><![CDATA[Hüseyin Atay]]></category>
		<category><![CDATA[İlim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18859</guid>

					<description><![CDATA[Öncelikle Rabbim taksiratını affeylesin diyorum. Sonra da onu tanımak için fikirlerinden derlediğim bir demet sunmak istiyorum. Hemen belirteyim ki bu fikirler ve bu üslup benimsediğim şeyler değil. Yine de çok çok az olsa da katıldığım yerler var. Sadece tanınması için paylaşıyorum. Zira yazılıp çizilenlere bakıyorum, her şeyin birbirine karıştığını görüyorum. İnsanı tanımadan fikir sahibi olmamak lazım. Bundan sonra tabii ki, herkesin fikri ve takdiri kendine. 1. Namazda farz olan rekatlar iki rekattır. Gerisini ister kılarsın ister kılmazsın. 2. Hz Ömer&#8217;in seçilmesi, yine Hz. Ömer&#8217;in gelecek halifeyi seçmek için danışma kurulu ataması, Kur&#8217;an&#8217;ın şura ilkesine tam uymamıştı. 3. Halkın dininde demokrasiye hiç yer yoktur. Ulemânın dininde demokrasiye yer bulmak mümkündür, ama laikliğe onda da yer yoktur. Kur&#8217;an&#8217;ın dininde demokrasiye de laikliğe de yer bulmak mümkündür. Zira Kur&#8217;an&#8217;in dini akla ilme uyar ve duruma çözüm getirme potansiyeli taşır. 4. Mustafa Kemal dinin kalkınmadaki etkisini iyi tespit etmiş ve ona göre yeni uygulamaya geçmiştir. 1924&#8217;te İmam Hatip okullarını (27 tane) ve ilahiyat fakültesini açmış, okullardaki din derslerine de aynen devam edilmiştir, ama hükümet başkanı İsmet İnönü 1927&#8217;de imam hatip okullarını kapattı ve okullardaki din derslerini de kaldırdı. ilahiyat fakültesini de 1933&#8217;de kapattı ve böylece Mustafa Kemal&#8217;in öngördüğü yeni din anlayışı atılımı söndürüldü. 75 &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Öncelikle Rabbim taksiratını affeylesin diyorum.</p>



<p>Sonra da onu tanımak için fikirlerinden derlediğim bir demet sunmak istiyorum.</p>



<p>Hemen belirteyim ki bu fikirler ve bu üslup benimsediğim şeyler değil. Yine de çok çok az olsa da katıldığım yerler var.</p>



<p>Sadece tanınması için paylaşıyorum. Zira yazılıp çizilenlere bakıyorum, her şeyin birbirine karıştığını görüyorum. İnsanı tanımadan fikir sahibi olmamak lazım.</p>



<p>Bundan sonra tabii ki, herkesin fikri ve takdiri kendine.</p>



<p>1. Namazda farz olan rekatlar iki rekattır. Gerisini ister kılarsın ister kılmazsın.</p>



<p>2. Hz Ömer&#8217;in seçilmesi, yine Hz. Ömer&#8217;in gelecek halifeyi seçmek için danışma kurulu ataması, Kur&#8217;an&#8217;ın şura ilkesine tam uymamıştı.</p>



<p>3. Halkın dininde demokrasiye hiç yer yoktur. Ulemânın dininde demokrasiye yer bulmak mümkündür, ama laikliğe onda da yer yoktur. Kur&#8217;an&#8217;ın dininde demokrasiye de laikliğe de yer bulmak mümkündür. Zira Kur&#8217;an&#8217;in dini akla ilme uyar ve duruma çözüm getirme potansiyeli taşır.</p>



<p>4. Mustafa Kemal dinin kalkınmadaki etkisini iyi tespit etmiş ve ona göre yeni uygulamaya geçmiştir. 1924&#8217;te İmam Hatip okullarını (27 tane) ve ilahiyat fakültesini açmış, okullardaki din derslerine de aynen devam edilmiştir, ama hükümet başkanı İsmet İnönü 1927&#8217;de imam hatip okullarını kapattı ve okullardaki din derslerini de kaldırdı. ilahiyat fakültesini de 1933&#8217;de kapattı ve böylece Mustafa Kemal&#8217;in öngördüğü yeni din anlayışı atılımı söndürüldü. 75 sene sonra Mustafa Kemal&#8217;in anlayışını, anlayarak uygulayacak bir devlet adamının bulunamaması da Türkiye&#8217;nin kötü talihidir.</p>



<p>5. İslam dünyasının kölelikten ve sömürge olmaktan kurtulması için ilmi bütün halka yaymak, halkı bilgilendirmek ve bilinçli yapmak gerekmektedir. bunu yapabilmenin yegane yolu halkı Kur&#8217;an&#8217;ı tercümesinden okuyup anlamaya özendirmektir. 56 yıllık öğrenim ve öğretim hayatında buna yardımcı olmaktan başka çıkar yol bulamadım.</p>



<p>6. Akıl Kur&#8217;an&#8217;dan büyüktür, çünkü Kur&#8217;an insanı aklinı kullanmaya, düşünmeye özendiriyor. Kur&#8217;an insanın düşünmesini istiyor. insan düşünsün de nereye giderse gitsin. düşününce cehenneme gidecekse cehenneme gitsin. onun cehenneme gitmesi Kur&#8217;an&#8217;ın umurunda değildir. Kur&#8217;an&#8217;ın umurunda olan insanın düşünmesidir. Kur&#8217;an emindir ki insan düşünerek cehenneme giderse bilerek cehenneme gitmiştir. ikinci defa düşünmesinde cehennemden çıkmasını öğrenecektir. Ama hiç düşünmezse her zaman cehennemde kalır. Kur&#8217;an kendini güvene almak için kendini akla teslim etmiştir. aklın Kur&#8217;an&#8217;dan büyük olması onun hem Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;i hem de Kur&#8217;an&#8217;da olmayan şeyleri anlamasındandır. Akıl, dinin 1. kaynağı, Kur&#8217;an, 2. kaynağıdır.</p>



<p>7. Sünnet Resulullah&#8217;ın örnekleğidir. O dönemde bir meselenin nasıl çözüldüğünü ortaya koyarak bize örnek olmuştur. Onu aynıyla günümüze taşımak gerekmez.</p>



<p>8. Şu ayet bizim geri kalışımızın sebebidir (bunu bir hoca arkadaşımdan duydum):</p>



<p>الله يعلم وانتم لا تعلمون</p>



<p>9. İslam dünyası, şûrayı hiç gündemine almadığı gibi icmayı da hiç işleme koymadı.</p>



<p>Yöneticiler hep &#8220;ben&#8221; ile istedikleri mezhepçi bilgi sahiplerini işlerine geldikleri gibi kendi çıkarlarına kullandılar.</p>



<p>10. Miraç kıssasında Hz. Musa&#8217;nın bildiğini Hz. Muhammed&#8217;in akıl edemediğini, Musa&#8217;nın Muhammed&#8217;den daha akıllı ve tecrübeli olduğunu ortaya atmanın Kur&#8217;an&#8217;ın ruhuna ve felsefesine aykırı olduğunu kavramayan, bön ve düşüncesiz bir Müslümandır.</p>



<p>11. Miraç Olayı:</p>



<p>İslam dünyasında Hz. Muhammed’in ölümünden sonra büyük mitoloji yazarları çıktı.</p>



<p>Miraç kıssasında Hz. Musa’nın Yüce Allah’tan da alim olduğu ve bunun Kur’an’ın Allah anlayışını inkar olduğunu anlamayan müslüman işe yaramaz biridir.</p>



<p>12. Felsefe insanlığın icat ettiği en büyük bilimlerden biridir.</p>



<p>Gazali felsefe düşmanlığı yapmıştır.</p>



<p>13. Kur&#8217;an bir rivayet kitabı değil, bir din kitabı da değil, bir bilim kitabıdır. Çünkü Kur&#8217;an&#8217;ın kendisi bilime din diyor. Dikkat edilsin, dine bilim demiyor, bilime din diyor. &#8220;Bilmediğin şeyin ardından gitme.&#8221; İsra 17/36</p>



<p>14. Herhangi bir şahsın ya da kurumun İslam dinine göre dinî otoritesi ya da kutsallığı bulunmamaktadır. Bu noktadan bakıldığında da hiç kimse Allah adına konuşamayacağı için İslam’da teokrasi olduğunu iddia etmek yanlış olur. Kur’an’a Göre Araştırmalar IV</p>



<p>15. Kur’an’ı herkes anlayamaz, demek saçmadır ve Kur’an’a düşmanlıktan başka bir şey değildir. Kur’an’ı herkes kendi kültür ve tahsil seviyesine, hayat tecrübesine göre anlayabilir. Çünkü Kur’an anlaşılacak bir kitaptır.</p>



<p>16. Kur’an okumanın şartı yoktur. Her fırsatta, her durumda; yatarken, otururken, ayaktayken, abdestli, abdestsiz, hayızlı, hayızsız okunabilir.</p>



<p>17. Ahlaklı olmak, mantıklı olmanın bir sonucudur. Mantıklı olmak ahlaklılığı doğurur.</p>



<p>Mantık, düzenli ve insicamlı (tutarlı) konuşmaktır. Kişinin sözleri, işleri ve fikirleri arasında mantıklılık bulunması; bunlar arasında çelişki bulunmamasıdır. Bir yerde söylediğini başka bir yerde yalanlamaması, bu bakımdan prensip sahibi, düzgün ve düzenli olmasıdır. Mantıksızlık, çelişkili olmak ikiyüzlülükten yani&nbsp; münafıklıktan başka nedir? Münafıklar, dolandırıcılar ve sahtekârlar mantığa karşı çıkarlar. Mantıklı olmak işlerine&nbsp; gelmez. Mantığın olduğu yerde yalan olmaz.</p>



<p>18. Akıl yanılmaz. İnsanı diğer güçler; iradesi, arzuları, şehvetleri yanıltıyor.</p>



<p>19. Kaza namazı yoktur.</p>



<p>20. Kur’an’ın temel ibadeti namaz değildir, okumaktır.</p>



<p>Allah rahmetli Yaşar Nuri Öztürk’ten razı olsun.</p>



<p>21. Bilimde ideoloji olmaz. İdeolojist, bilim insanı olmaz. Bilim insanı da ideolojist olmaz.</p>



<p>22. Kur’an Allah’ın sözü, hadis ise insan sözüdür.</p>



<p>Hadis mütevatir de olsa Kur’an’a denk ve eşit olmaz.</p>



<p>Kur’an’a uygunluğu göz önünde bulundurulmalıdır.</p>



<p>23. Kur’an-ı Kerim’de kadere inanmak yoktur. Kadere verdikleri anlam insanın alın yazısı anlamına gelir.</p>



<p>24. İman subjektiftir, bilim objektiftir.</p>



<p>25. İnsanın yaptığı işler ve eylemler bilime dayanacak. Çünkü bilime dayanmazsa hiçbir iş istenilen olumlu sonucu vermez. Ters ya da olumsuz, yıkıcı sonuç verir. Bunun için Kur’an bilim sözcüğünü sekiz yüz elli beş kez kullandı.</p>



<p>Kur’an belgesi, tanığı, kanıtı olan ve doğuştan değil, beş duyu ile deneyimi ve algısı olan belgeliye bilim diyor. “Bilgin olmadığı nesnenin ardına düşme. Doğrusu işitme, göz, gönül, bunların herbirinden sorumludur.” İsra/Gece yolculuğu 17/36</p>



<p>26. Peşin fikirlilik, dolu kapla pınardan su almaya gitmeye benzer. Kur’an’a Göre Araştırmalar VI</p>



<p>27. Akıl önce Kur’an sonra verilmiştir. Kur’an aklın yetkisine ve anlayışına bırakılmıştır. Akıl onu anlayacak ve insanlara anlatacak. Akıl Kur’an’ı evrensel, zaman ve yer aşımıyla anlayacaktır. “Doğrusu, düşünen uluslar için bunda belgeler vardır.” Râd 13/4</p>



<p>28. Kur&#8217;an akla seslenir. Çünkü akıl Kur&#8217;an&#8217;dan önce vardır; yoksa yok&#8217;a seslenmiştir.</p>



<p>29. Akla güvenmeyen Kur’an’a da güvenmez. Kur’an’ın Kur’an’lığını akıl ispat etmektedir. Tasavvufçuların akıl yerine kalbin duygusallığını ve dengesiz, ölçüsüz hayalleri koyarak aklı reddetmeleri, Kur’an açısından affedilmez hatalarıdır. Bu hata da tövbesiz affolmaz.</p>



<p>30. 861 yılında mutelizenin yasaklanmasıyla İslam dünyasında dört rivayetçi kurum akla karşı olarak topluma egemen oldu.İşte 861 yılından bu yana İslam dünyası bunların egemenliğinde akıldan ve Kur’an’dan uzak olarak cahilliğin bataklığında, karışıklık, çatışma içinde bocalamaktadır.</p>



<p>31. Ben maturidici olmadığım gibi bir mezhepten de değilim. Elli yıl önce mezhepsizlik dinsizliğe köprüdür diye kitaplar çıkmıştı, şimdi diyorum ki mezhepçilik dinsizliğe bir köprüdür. Çünkü içinde şirk gizlidir. Mezhepçilikte gerçeğe uyma değil, yetkeye uyma önemlidir ve öndedir.</p>



<p>32. İslam dünyasının problemi.</p>



<p>Üzülerek söylüyorum ki, on bir asırdır mezheplerin kuruluşundan beri, fıkıh, şeriat sayılarak Kur’an’a eş tutulmuştur. Kur’an değişmeyeceğine göre fıkıh da değişmez olarak kabul edilmiş ve bu kabul hala devam etmektedir.</p>



<p>33. İslam milletlerinin çektiği sıkıntı, yetişmemiş, ilimde pişmemiş cahil halk hocalarından kaynaklanmaktadır. İdareler ve siyasetçiler de onlardan yana olup, onları desteklemektedir. (el Hak doğru)</p>



<p>34. Kadınların dövülmesi Kur&#8217;an&#8217;da yoktur. Darp, cinsel ilişkide bulunun demektir.</p>



<p>35. Tanrı&#8217;dan başlayarak düşünmeye varmak yerine, düşünceden başlayarak Tanrı&#8217;ya varmak özgürlüktür.</p>



<p>36. Kur&#8217;an&#8217;da kadınların başörtü örtmeleri emir değildir, yasak da değildir. Ancak mübahtır. Yalnız göğsü örtmeye emir vardır.</p>



<p>37. Hüseyin Atay, fıkıh kitaplarına ve Hz. Peygamber’in hadislerine dayanarak yaptığı incelemeler sonucu bu yıl Türkiye’de vatandaşların toplam 47,5 saat fazla oruç tuttuklarını saptadı. İmsakiyedeki saatlerin İslami belirlemelere uymadığını öne süren Prof. Atay, bu yüzden kılınan sabah namazlarının da geçersiz sayılacağını söyledi.</p>



<p>Hüseyin Atay, Hz. Peygamber’in tan yeri ağarana kadar yenilip içilebileceğini söylemesine karşın, sahurun bittiği saatte her yerin kapkaranlık olduğuna işaret ederek, ”Tan yeri 05.00’te ağarıyor, oysa imsakiyede sahur 03.25’te kesiliyor. Dolayısıyla oruç her gün 1 saat 35 dakika erken başlatılıyor. Bu sayı ramazan ayı toplamı olarak hesaplanırsa, Müslümanların ramazanda 47,5 saat fazla oruç tuttukları ortaya çıkar” dedi. Prof. Atay, İslam’da “vaktinden önce kılınan namazın da geçersiz sayıldığına” dikkat çekerek “Dolayısıyla ramazanda 1,5 saat erken kılınan sabah namazları geçersiz sayılır. Bu yüzden hepsinin tekrar kılınması gerekir” diye konuştu. (9 Temmuz 1983)</p>



<p>38. Ka­de­rin ol­ma­ma­sı de­mek; Al­lah’ın in­sa­nın ne ya­pıp ne yap­ma­ya­ca­ğı­na da­ir bir ya­zı­sı ol­ma­ma­sı de­mek­tir. Al­lah in­sa­nın ya­rın ne ya­pa­ca­ğı­nı bi­lir de­mek; in­sa­nın yap­ma­sı­nı zo­run­lu kı­lar ve in­san yap­tı­ğın­dan so­rum­lu ol­maz demektir. Çün­kü öz­gür ira­de­si kal­maz. Al­lah in­sa­nın ne ya­pıp ne yap­ma­ya­ca­ğı­nı bil­mez de de­ne­mez. O za­man Al­lah’a ce­ha­let ve bil­mez­lik nis­pet edil­miş olur ki, bu ola­maz.</p>



<p>An­cak şu de­ne­bi­lir: İn­sa­nın her yap­tı­ğı Al­lah’ın il­mi­nin için­de­dir. De­niz­de ba­lık­la­rın ha­re­ket et­me­le­ri­ne, do­ğup bü­yü­me­le­ri­ne, de­ni­zin bir et­ki­si ve bas­kı­sı ol­ma­dı­ğı gi­bi, in­san­la­rın ha­re­ket­le­ri­ne ve öz­gür ira­de­le­ri­ne de Al­lah’ın il­mi­nin bir et­ki­si ol­maz. Al­lah’ın il­mi bü­tün za­man­la­rı ku­şat­mış­tır. On­da geç­miş ve ge­le­cek yok­tur. Böy­le­ce Al­lah’ın il­mi ka­de­re ka­nıt sa­yıl­maz.Ka­der yok, öz­gür ira­de var. Öz­gür ira­de yok­sa din de yok­tur. Ku­ran-ı Ke­rim’de ka­der’e inan­mak yok­tur. Ka­der’e ver­dik­le­ri an­lam, in­sa­nın alın ya­zı­sı an­la­mı­na ge­lir. Bu da in­sa­nın dün­ya­da ne ya­pa­ca­ğı ve ne yap­ma­ya­ca­ğı doğ­ma­dan ön­ce ya­zıl­mış, çi­zil­miş ve iş bit­miş­tir, de­ğiş­ti­ri­le­mez demektir. Cen­net­lik ve ce­hen­nem­lik olma­sı elin­de de­ğil­dir anlamına gelir. Böy­le ka­de­re ina­nan as­lın­da Ku­r’an’ı ve Pey­gam­be­r’i te­me­lin­den in­kâr et­miş olur. Çün­kü Ku­ran’a, Al­lah’a, pey­gam­be­re inan­mak in­sa­nın öz­gür ira­de sa­hi­bi ol­ma­sı­na da­ya­nır. Öz­gür ira­de sa­hi­bi ol­ma­yan hay­van­dır. İn­sa­nın din­dar ve din sa­hi­bi ol­ma­sı öz­gür ira­de­si­ne bağ­lı­dır. Bu­ra­da ka­de­re iman di­ye bir şey yoktur. İn­sa­nın öz­gür ira­de­si var­dır ve yaptığı her hareketten so­rum­lu­dur. (Kur&#8217;an&#8217;da İman Esasları ve Kader Sorunu kitabından alıntı, 1.baskı 1961)</p>



<p>39. Müslümanların ilerleyebilmeleri için bu geleneksel din anlayışından kurtulmaları gerekir. Bu ise ancak, Kur’an’a dönüp onu çağa hem uygun hem yön verecek bir şekilde yorumlayarak yeni bir din anlayışı geliştirmekle mümkün olabilir. Fakihlerin dininde, yani fıkıhta demokrasi yoktur, fikir hürriyeti yoktur, müslümana din hürriyeti yoktur ve yanlış bir hilafet anlayışı vardır. Sultanlık, diktatörlük, totaliter bir din ve idare anlayışı vardır. Resmî, gayri resmî dinî grupların ve dincilerin din dedikleri, fakihlerin fıkhı olan bu anlayıştır. Bu geleneksel din anlayışından farklı yeni bir din anlayışı geliştirilmedikçe ve ona karşı çıkılmadıkça müslümanların ilerlemesini mümkün görmeyen âlimler, seslerini duyurmaya çalışıyorlar. Türkiye’nin dışında karşılaştığım böyle İslam âlimleri, yeni bir İslam anlayışının doğmasını Türkiye’den bekliyorlar. Devletin ve hükümetlerin bu âlimlerin beklentilerine cevap vermek için, Diyanet İşleri Başkanlığı ve ilahiyat fakültelerinin ıslah edilip geliştirilmelerine önem vermeleri, dinî olmaktan önce millî bir görevdir.</p>



<p>(Kur&#8217;an&#8217;a Göre Araştırmalar II kitabından alıntı)</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/huseyin-atay-hakkinda/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Menzil Şeyhinin Vefatı Münasebetiyle</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/menzil-seyhinin-vefati-munasebetiyle/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/menzil-seyhinin-vefati-munasebetiyle/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yavuz KÖKTAŞ]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 17 Jul 2023 11:04:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Cemaat]]></category>
		<category><![CDATA[Menzil]]></category>
		<category><![CDATA[tarikat]]></category>
		<category><![CDATA[Tövbe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18821</guid>

					<description><![CDATA[Önce Rabb&#8217;imden rahmetler diliyorum. Ardından bir hususa değinmek istiyorum: Bir haber dolaşıyor, önce onu verelim: Şeyhin üç oğlu varmış. &#8220;Tövbe yetkisi&#8221;nin üç oğul arasında paylaştırıldığı açıklanmış. Bir oğul; bugüne kadar &#8220;verilen tövbelerin ve zikirlerin iptal edildiğini&#8221; ve &#8220;tümünün yenilenmesi gerektiğini&#8221; söylemiş. Bu haber şöyle eleştirilmiş: Görüyor musunuz, adamlar &#8211; tevbe yetkisine sahip, &#8211; tevbeyi iptal etme yetkisine de sahip, &#8211; babadan oğula, oğul çoksa oğullara geçen bir şeyhlik saltanatına sahip. İki eleştiri yapacağım. Öncelikle yukarıdaki eleştiriye katılmadığımı ifade etmek isterim. Zira burada tövbe iptalinden maksat önceki şeyhe olan biat ve intisabtır. Kabul edilip edilmemesi Allah&#8217;ın uhdesinde olan tövbe değildir. Bu durumda demek ki, o tarikatta kelimeye yüklenen anlamı araştırıp öğrenmek gerekir. Diğer eleştirim tarikat yetkililerinedir. Evet, &#8220;tövbe almak&#8221; ifadesi ile kastınızın Allah ile kul arasındaki tövbe ilişkisi olmadığı anlaşılıyor. Ancak bu ifadenin zahiri kafaları bulandırmaktadır. Dolayısıyla bu ifadenin terk edilip yerine bir başka tabirin bulunması ve konulması isabetli olur kanaatindeyim. Bu benim düşüncem; dikkate alınıp alınmaması yetkililere kalmıştır.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Önce Rabb&#8217;imden rahmetler diliyorum. Ardından bir hususa değinmek istiyorum:</p>



<p>Bir haber dolaşıyor, önce onu verelim:</p>



<p>Şeyhin üç oğlu varmış.</p>



<p>&#8220;Tövbe yetkisi&#8221;nin üç oğul arasında paylaştırıldığı açıklanmış. Bir oğul;</p>



<p>bugüne kadar &#8220;verilen tövbelerin ve zikirlerin iptal edildiğini&#8221; ve &#8220;tümünün yenilenmesi gerektiğini&#8221; söylemiş.</p>



<p>Bu haber şöyle eleştirilmiş:</p>



<p>Görüyor musunuz, adamlar</p>



<p>&#8211; tevbe yetkisine sahip,</p>



<p>&#8211; tevbeyi iptal etme yetkisine de sahip,</p>



<p>&#8211; babadan oğula, oğul çoksa oğullara geçen bir şeyhlik saltanatına sahip.</p>



<p>İki eleştiri yapacağım. Öncelikle yukarıdaki eleştiriye katılmadığımı ifade etmek isterim. Zira burada tövbe iptalinden maksat önceki şeyhe olan biat ve intisabtır. Kabul edilip edilmemesi Allah&#8217;ın uhdesinde olan tövbe değildir. Bu durumda demek ki, o tarikatta kelimeye yüklenen anlamı araştırıp öğrenmek gerekir.</p>



<p>Diğer eleştirim tarikat yetkililerinedir. Evet, &#8220;tövbe almak&#8221; ifadesi ile kastınızın Allah ile kul arasındaki tövbe ilişkisi olmadığı anlaşılıyor. Ancak bu ifadenin zahiri kafaları bulandırmaktadır. Dolayısıyla bu ifadenin terk edilip yerine bir başka tabirin bulunması ve konulması isabetli olur kanaatindeyim.</p>



<p>Bu benim düşüncem; dikkate alınıp alınmaması yetkililere kalmıştır.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/menzil-seyhinin-vefati-munasebetiyle/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kullandığımız Dil Zihin Kodlarımızı Ele Verir</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/kullandigimiz-dil-zihin-kodlarimizi-ele-verir/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/kullandigimiz-dil-zihin-kodlarimizi-ele-verir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yavuz KÖKTAŞ]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 28 Apr 2023 14:05:08 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[kadın]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18755</guid>

					<description><![CDATA[Görünürde aşağıdaki tweette problem yok gibidir. Kadınların camiye gidebileceğini söylüyor. Peki mesele bu kadar basit mi? Değil. Madde madde gidelim: 1. Hz. Peygamber dönemi diyerek istismarda bulunmamak lazım. Hz. Peygamber dönemi bir bütündür. Hz. Peygamber döneminde hiçbir kadın bürokratik görev almamış. Yönetimde bulunmamış. Hakim ve savcılık yapmamış. Peki Kadem mensupları Hz. Peygamber dönemi diyerek bunları savunabilir mi? 2. Evet, Hz. Peygamber döneminde kadınlar vakit namazlarına cuma ve bayramlara katılabiliyordu. Peki bunu neden &#8220;özgürlük&#8221; kılıfıyla verme gereği hissediyoruz? Onlar camiye özgürlük olsun diye mi gidiyorlardı yoksa dinlerini öğrenmek için mi? Kadem mensupları camiye sırf özgür hissetmek için mi gidecekler yoksa hakikaten ibadet şuuruyla ve dinlerini öğrenmek için mi?&#160; Hakikaten dinlerini öğrenmek gibi bir dertleri var mı? Var da bunu öğrenmenin tek yolu camiler mi? 3. Kadınların camiye gitmemelerinin sebebi, Kur&#8217;an&#8217;dan ve sünnetten kopuş mudur? Yoksa toplumsal, bireysel şartlar mıdır? Kur&#8217;an&#8217;da zaten bu konu ile ilgili en ufak bir ima yoktur. Dolayısıyla Kur&#8217;an&#8217;dan kopuş demek retorikten öteye geçmez. Peki sünnetten kopuş mudur? Buna kopuş diyebilmek için Resulullah&#8217;ın bunu kadınlara farz, hadi onu geçelim, kuvvetli bir sünnet kılması gerekir. Ki, kadınlar buna riayet etmediklerinde kopuştan bahsedebilelim. Peki var mı böyle bir şey? Oysa tam aksi var. 4. Kadınların Hz. Peygamber döneminde camiye gitmeleri, &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Görünürde aşağıdaki tweette problem yok gibidir. Kadınların camiye gidebileceğini söylüyor. Peki mesele bu kadar basit mi? Değil. Madde madde gidelim:</p>



<p>1. Hz. Peygamber dönemi diyerek istismarda bulunmamak lazım. Hz. Peygamber dönemi bir bütündür. Hz. Peygamber döneminde hiçbir kadın bürokratik görev almamış. Yönetimde bulunmamış. Hakim ve savcılık yapmamış. Peki Kadem mensupları Hz. Peygamber dönemi diyerek bunları savunabilir mi?</p>



<p>2. Evet, Hz. Peygamber döneminde kadınlar vakit namazlarına cuma ve bayramlara katılabiliyordu. Peki bunu neden &#8220;özgürlük&#8221; kılıfıyla verme gereği hissediyoruz? Onlar camiye özgürlük olsun diye mi gidiyorlardı yoksa dinlerini öğrenmek için mi? Kadem mensupları camiye sırf özgür hissetmek için mi gidecekler yoksa hakikaten ibadet şuuruyla ve dinlerini öğrenmek için mi?&nbsp; Hakikaten dinlerini öğrenmek gibi bir dertleri var mı? Var da bunu öğrenmenin tek yolu camiler mi?</p>



<p>3. Kadınların camiye gitmemelerinin sebebi, Kur&#8217;an&#8217;dan ve sünnetten kopuş mudur? Yoksa toplumsal, bireysel şartlar mıdır? Kur&#8217;an&#8217;da zaten bu konu ile ilgili en ufak bir ima yoktur. Dolayısıyla Kur&#8217;an&#8217;dan kopuş demek retorikten öteye geçmez. Peki sünnetten kopuş mudur? Buna kopuş diyebilmek için Resulullah&#8217;ın bunu kadınlara farz, hadi onu geçelim, kuvvetli bir sünnet kılması gerekir. Ki, kadınlar buna riayet etmediklerinde kopuştan bahsedebilelim. Peki var mı böyle bir şey? Oysa tam aksi var.</p>



<p>4. Kadınların Hz. Peygamber döneminde camiye gitmeleri, sürekli 5 vakti ve cumayı cemaatle kıldıklarını göstermez. Cemaate katılmak onlara tanınan bir izindir. Onların camiye gitmelerine yönelik bir teşvik bulunmamaktadır. Aksine evde kılmalarına yönelik teşvik vardır. Kadem mensupları bu teşviği de dikkate alacaklar mıdır?</p>



<p>5. Hz. Peygamber döneminde kadınlar, erkeklerin ve çocukların arkasında namaz kılıyorlardı. Kadem mensupları bu sünneti de kabul edebilecekler midir?</p>



<p>Bütün bu eleştirilere rağmen elbette kadınlar için de camilerde rahat ibadet edebilecekleri mekanların hazırlanabileceğini söylemek bizim için bir sorumluluktur. Bunu talep etmek başka bir şey, sanki Müslümanlar kadınlara baskı yapıyorlarmış gibi bunu özgürlük kılıfıyla sunmak bambaşka bir şeydir.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/kullandigimiz-dil-zihin-kodlarimizi-ele-verir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Her Doğuştan Olan Fıtri Olan Mıdır?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/her-dogustan-olan-fitri-olan-midir/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/her-dogustan-olan-fitri-olan-midir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yavuz KÖKTAŞ]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 10 Apr 2023 14:01:21 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Eşcinsellik]]></category>
		<category><![CDATA[Sapkınlık]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18730</guid>

					<description><![CDATA[Günümüzde bazıları eşcinselliğin gayet doğal olduğunu savunabiliyor. Bunu da eşcinselliğin fıtri olduğuna dayandırıyorlar. Bununla eşcinselliğin doğuştan olduğunu, sonradan kazanılmadığını iddia etmiş oluyorlar. Burada asıl sorulması gereken soru şudur: Fıtri olanla doğuştan olan aynı şey midir? Bana göre aynı değildir. Fıtri olanı, Allah&#8217;ın değişmez kanunu, sünnetullah olarak anlıyorum. Doğuştan olana gelince, evet, doğuştan olan genelde fıtrat kanununa göre cereyan etmektedir. Ama bu her zaman böyle olmayabilir. Çünkü anne karnındaki dokuz aylık süre zarfında, belki anne babanın genetiğini de ilave edersek, doğuma etki eden çeşitli faktörler bulunabilir. Annenin yediği içtiği bile icabında cenine tesir edebiliyor. Doğuma tesir edebilen muhtemelen çok faktör vardır, ama biz bugün bunların bir kısmını bilebiliyoruz, fakat çoğunu bilmiyoruz. Konuyu biraz daha açalım. Doğuştan bir erkeğin sesi çok ince olabilir. Yine bir kızın sesi kalın olabilir. Bunlar doğuştandır, ancak fıtrattan değil. Dolayısıyla bunlar fıtrattan olmadığı için normal şeyler olarak kabul edilemez. Belki en güzel örnek hünsa denilen kişilerin varlığıdır. Hünsa, doğuştan hem erkeklik hem de dişilik organına sahip olunan veya erkek mi kadın mı olduğu tespit edilemeyen kişiyi ifade eder. İnsanlarda çok ender rastlanan bu yapısal bozukluk veya çift cinsiyetlilik vücutta hem er bezleri hem de yumurtalıkların bulunması, dış üreme organlarının her iki cinse ait özellikleri taşıması, hatta hücrelerin &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Günümüzde bazıları eşcinselliğin gayet doğal olduğunu savunabiliyor. Bunu da eşcinselliğin fıtri olduğuna dayandırıyorlar. Bununla eşcinselliğin doğuştan olduğunu, sonradan kazanılmadığını iddia etmiş oluyorlar.</p>



<p>Burada asıl sorulması gereken soru şudur: Fıtri olanla doğuştan olan aynı şey midir? Bana göre aynı değildir. Fıtri olanı, Allah&#8217;ın değişmez kanunu, sünnetullah olarak anlıyorum. Doğuştan olana gelince, evet, doğuştan olan genelde fıtrat kanununa göre cereyan etmektedir. Ama bu her zaman böyle olmayabilir. Çünkü anne karnındaki dokuz aylık süre zarfında, belki anne babanın genetiğini de ilave edersek, doğuma etki eden çeşitli faktörler bulunabilir. Annenin yediği içtiği bile icabında cenine tesir edebiliyor. Doğuma tesir edebilen muhtemelen çok faktör vardır, ama biz bugün bunların bir kısmını bilebiliyoruz, fakat çoğunu bilmiyoruz.</p>



<p>Konuyu biraz daha açalım. Doğuştan bir erkeğin sesi çok ince olabilir. Yine bir kızın sesi kalın olabilir. Bunlar doğuştandır, ancak fıtrattan değil. Dolayısıyla bunlar fıtrattan olmadığı için normal şeyler olarak kabul edilemez. Belki en güzel örnek hünsa denilen kişilerin varlığıdır. Hünsa, doğuştan hem erkeklik hem de dişilik organına sahip olunan veya erkek mi kadın mı olduğu tespit edilemeyen kişiyi ifade eder. İnsanlarda çok ender rastlanan bu yapısal bozukluk veya çift cinsiyetlilik vücutta hem er bezleri hem de yumurtalıkların bulunması, dış üreme organlarının her iki cinse ait özellikleri taşıması, hatta hücrelerin bazısında erkek bazısında dişi kromozom çiftlerinin görülmesi şeklinde ortaya çıkar. Böyle bir durumun nasıl hasıl olduğunu, buna neyin etki ettiğini şimdilik bilemiyoruz. Bununla birlikte bildiğimiz şey şudur: Bu durum doğuştandır, ancak fıtrattan değildir. Allah&#8217;ın fıtrat kanununda böyle bir üçüncü cinsiyet bulunmamaktadır.</p>



<p>Malum olduğu üzere İslam hukukunda estetik müdahaleler tartışma konusudur. Estetik müdahaleye doğuştan anormallikler söz konusu olduğunda cevaz verilmektedir. Dikkat edersek burada fıtrata müdahale yoktur; sadece doğuştan gelen anormalliklere müdahale söz konusudur. Örneğin bir insanın kaşları oldukça sık ve birbirine bitişik ise bu normal bir şey değildir. Yani bu, fıtratta yoktur, ancak doğuştan böyle şeylere rastlamak mümkündür. Bu durum bize fıtrattan olan ile doğuştan gelen arasında bir ayrım yapmamız gerektiğini ortaya koyuyor. Her ne kadar fıtratta olan genelde doğuşta ortaya çıksa bile bu böyledir.</p>



<p>Bunu eşcinsellik meselesine uyguladığımızda şöyle bir tablo ortaya çıkar: Eşcinsellik bildiğimiz kadarıyla sonradan kazanılmış bir şeydir. Hadi, bunun doğuştan olduğunu varsayalım. Evet buraya dikkat edelim. Fıtrattan değil, doğuştan olduğunu varsayalım. Fıtrattan olması mümkün değil, çünkü Allah böyle bir üçüncü cinsiyet türü yaratmamıştır. İnsanlarda X-Y kromozomu dışında cinsiyet belirleyen bir gen yoktur. Yani eşcinsel gen diye bir gen bulunmamaktadır. Allah erkek ve kadını, birbirini çekecek şekilde, birbirini arzulayacak şekilde yaratmıştır. Erkeği kadına, kadını da erkeğe eş yapmıştır.</p>



<p>Hal böyle olunca fıtrat kanununda eşcinsellik yoktur. Ancak doğuştan nadir de olsa hünsa örneğinde görüldüğü gibi eşcinsellik olabilir. Doğrusu, bunu da tam olarak bilmiyorum, bir varsayım üzerinden yola çıkarak bunu söylüyorum. Nadir de olsa böyle bir şeyin bulunması zaten normal bir durum değildir, anormaldir. Belki de bir kromozom bozukluğu buna sebep olmuştur. O kromozom bozukluğuna da neyin sebep olduğunu şimdiki bilgilerimizde bilemiyoruz. Eğer ortada böyle bir yapısal bozukluk varsa bu tedavi edilecek demektir. Aynı şekilde eşcinsellik sonradan kazanılmış ise -ki genelde bildiğimiz budur- ortada yine bir sorun vardır. Bu sorun belki psikolojik bir sorundur; belki çevresel etkileşim sorunudur. Bu sorunun giderilmesi için yine tedaviye ihtiyaç vardır.</p>



<p>Sonuç olarak denilebilir ki, eşcinsellik genelde sonradan kazanılmış bir şeydir, ancak bir varsayım olarak nadir de olsa doğuştan geldiğini kabul edebiliriz. Doğuştan gelmesi normal ve doğal olduğu anlamına gelmez, yani bunun fıtrattan olduğu anlamına asla gelmez. Nitekim doğuştan bazı yapısal bozuklukların olduğu bilinen bir gerçektir. Şayet böyle bir durum varsa eşcinselliği de bu yapısal bozukluklar içerisinde saymak mümkündür.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/her-dogustan-olan-fitri-olan-midir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>&#8220;İnanıyorsanız En Üstün Sizsiniz&#8221; Ayetini Nasıl Anlamalıyız?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/inaniyorsaniz-en-ustun-sizsiniz-ayetini-nasil-anlamaliyiz/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/inaniyorsaniz-en-ustun-sizsiniz-ayetini-nasil-anlamaliyiz/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yavuz KÖKTAŞ]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 03 Apr 2023 11:16:33 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Din]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Üstünlük]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18724</guid>

					<description><![CDATA[Önce bir anekdot: Bir öğretmen arkadaşıma şunu sordum: &#8220;İnanıyorsanız en üstün sizsiniz&#8221; ayetini bugün nasıl anlıyorsun? Şöyle cevap verdi: Mesela, dedi, bugün Batı, teknolojide üstün. Müslümanlar ise değil. Şayet müslümanlar imanlarında üstün olsalardı teknolojide de üstün olurlardı; teknolojide üstün değillerse imanlarında bir zafiyet var demektir. Bilmiyorum, genel anlayış da bu şekilde midir? Bu şekilde ise burada bana göre ciddi bir sıkıntı var. Bu sıkıntı, üstünlüğü maddi ilerlemeye veya teknolojiye dayandırma sıkıntısıdır. İmanımız sağlamsa teknolojide muhakkak üstün olmalıyız! Yani iman ile teknoloji arasında doğrudan bir ilişki kurulmuş!&#160; O zaman soralım: Gerçekten iman ile teknolojik üstünlük arasında doğrudan bir ilişki var mıdır? İman, teknolojik üstünlüğü sonuç vermek zorunda mıdır? Teknolojide üstün değilsek imanda da üstünlüğü kaybetmiş mi oluruz? Bunlara genel olarak verebileceğim cevap, hayır, olacaktır. İman ile teknolojik üstünlük arasında bir ilişki yoktur. Yani iman etmek, teknolojide ilerlemeyi, diğer milletleri geride bırakmayı zorunlu olarak sonuç vermez. Üstünlük bir değerdir. Değer ise maddi ilerleme ile ölçülemez. Teknolojiyi üstünlük ölçüsü kabul etmek, değer ile ölçülemeyene değer biçmektir. Teknoloji ölçülebilir bir şeydir. Onun için o üstünlük ile değil, başka bir şeyle ölçülmelidir. Bu ölçü de maddi olmalı. Bu ölçü ancak &#8220;ilerleme&#8221; kavramı ile izah edilebilir. Teknolojide üstünlük olmaz, teknolojide ilerleme olur. İleride olan üstün olmak &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Önce bir anekdot:</p>



<p>Bir öğretmen arkadaşıma şunu sordum: &#8220;İnanıyorsanız en üstün sizsiniz&#8221; ayetini bugün nasıl anlıyorsun? Şöyle cevap verdi: Mesela, dedi, bugün Batı, teknolojide üstün. Müslümanlar ise değil. Şayet müslümanlar imanlarında üstün olsalardı teknolojide de üstün olurlardı; teknolojide üstün değillerse imanlarında bir zafiyet var demektir.</p>



<p>Bilmiyorum, genel anlayış da bu şekilde midir? Bu şekilde ise burada bana göre ciddi bir sıkıntı var. Bu sıkıntı, üstünlüğü maddi ilerlemeye veya teknolojiye dayandırma sıkıntısıdır. İmanımız sağlamsa teknolojide muhakkak üstün olmalıyız! Yani iman ile teknoloji arasında doğrudan bir ilişki kurulmuş!&nbsp;</p>



<p>O zaman soralım: Gerçekten iman ile teknolojik üstünlük arasında doğrudan bir ilişki var mıdır? İman, teknolojik üstünlüğü sonuç vermek zorunda mıdır? Teknolojide üstün değilsek imanda da üstünlüğü kaybetmiş mi oluruz?</p>



<p>Bunlara genel olarak verebileceğim cevap, hayır, olacaktır. İman ile teknolojik üstünlük arasında bir ilişki yoktur. Yani iman etmek, teknolojide ilerlemeyi, diğer milletleri geride bırakmayı zorunlu olarak sonuç vermez.</p>



<p>Üstünlük bir değerdir. Değer ise maddi ilerleme ile ölçülemez. Teknolojiyi üstünlük ölçüsü kabul etmek, değer ile ölçülemeyene değer biçmektir. Teknoloji ölçülebilir bir şeydir. Onun için o üstünlük ile değil, başka bir şeyle ölçülmelidir. Bu ölçü de maddi olmalı. Bu ölçü ancak &#8220;ilerleme&#8221; kavramı ile izah edilebilir. Teknolojide üstünlük olmaz, teknolojide ilerleme olur. İleride olan üstün olmak zorunda değil. Teknolojide ilerlemeyen sadece geride kalır, üstünlüğü kaybetmiş sayılmaz. Üstünlük bir değer olduğu için üstünlüğün kaybedilmesi ancak değerlerin kaybedilmesiyle söz konusu olabilir.</p>



<p>Ne ilginçtir ki, Türk dil kurumu sözlükleri de üstünlüğün zıttı olarak gerilemeyi verir. Yani bu, geri isen üstün değilsin, demektir. Bu anlayışa göre inananların asla üstün olmamaları gerekir. Ama Rabbimiz inanıyorsanız siz üstünsünüz buyuruyor.</p>



<p>Bence üstünlük ile ilerlemeyi ayırt etmemiz gerekir. İlerleme adı üstünde ileriye geçmedir. Bir hedefiniz vardır. 10 adım, 20 adım atarsanız ilerlersiniz ve hedefinize bir o kadar yaklaşmış olursunuz. Adım atmak ölçülebilir bir şeydir, maddidir.&nbsp; Bu adımları atmayanlar sizin gerinizde kalır. Siz onlardan ileridesiniz, ama onlardan üstün olmak zorunda değilsiniz. Mesela siz iyi bir üretim yaptınız, 100.000 tane şunu bunu ürettiniz diyelim. Ancak bu üretim sadece sizin, böyle üretim yapmayanlara göre ilerlemenizi, ayrıca kâr etmenizi ve para kazanmanızı sağlamıştır. Sizin ahlakınıza, manevi yaşam kalitenize hiçbir katkısı olmadı. Şimdi soralım: Üretimde veya teknolojide sağlanan bu ilerleme kişiye bir üstünlük vasfı kazandırmış mıdır? Hayır. O zaman her ilerleme bir üstünlük vesilesi değildir. Üstünlüğün olabilmesi için bir değerin üretilmesi gerekiyor. Zira üstünlüğün kendisi bir değerdir.</p>



<p>Çok dürüst ahlaklı bir insan düşünelim. Bunun yanında bir de ahlaki zafiyet olan bir mühendis düşünelim. Ahlaklı olan bu insanın mühendislikle hiçbir ilişkisi yoktur. Anlamaz da.&nbsp; Mühendisin mesleğinde ilerlemiş olması, çok özel tekniklerle inşaat yapması üstün olduğu anlamına gelir mi? Asla gelmez. Mühendis mesleğinde ilerlemiştir, doğru. Ama mesleğinde üstün bir pozisyon kazanmamıştır. Mühendisin ayrıca üstün olabilmesi için mesleğine ahlak aşısı yapması gerekmektedir. Mesleğini ahlakın yönlendirmesi gerekmektedir. Eğer mühendis mesleğini hem ahlaki ilkelerle yönlendirir hem de yeni tekniklerle onu icra ederse, işte o zaman bu mühendis hem üstün&nbsp; hem de ilerlemiş bir insan demektir.</p>



<p>Şimdi ayete gelelim. Sebeb-i nuzulüne baktığımızda Uhud&#8217;da zafer kazanılamaması üzerine nazil olduğunu görürüz. Dikkat ederseniz -tam olmasa da- ortada bir yenilgi vardır. Ancak buna rağmen Rabbimiz üzülmeyin, gevşemeyin, inanıyorsanız en üstün sizsiniz, buyuruyor. Demek ki yenilmek, sadece maddi bir kayıptır, üstünlüğün elden gitmesi değil. Toprak veya savaş kaybedilir, kazanılır, hiç sorun değil. Ama iman kaybedilirse asıl sorun başlamış demektir. Bir müslümanı üstün kılan, zafer kazanması veya toprak elde etmesi değildir; onu üstün kılan imanıdır, takvasıdır, zikridir, Allah&#8217;ı sürekli hatırda tutuşudur, Allah&#8217;a karşı hassasiyetidir, Allah&#8217;a karşı sorumluluklarının bilincinde olmasıdır, Allah&#8217;ın istediği bir hayatı yaşamasıdır. Eğer bu iman ve hassasiyet onda galip geldiyse en üstün odur. Hatırlayalım, nice az topluluk, sayısal olarak çok olan topluluğa galip gelmiştir. Demek ki sayısal üstünlük her zaman galip gelmenin şartı değildir. Peygamberimiz dünya işlerini benden daha iyi bilirsin istemiştir. Peygamberimiz Dünya işlerini bilmese dahi dünya işlerinin iman ve ahlakla yönlendirilmesi gereken işler olduğunu gayet iyi bilmektedir. Önemli olan da budur. Müslümanı üstün kılan dünya işlerine çok iyi bilmesi değil, Dünya işlerini iman ve ahlakla yönlendirmesidir.</p>



<p>Bir Müslüman düşmana galip gelebilir ve bir savaşı kazanabilir. Burada salt görünürde olan savaşı kazanma müslümanı üstün kılan husus değildir. Çünkü Müslüman bu zaferi kendi nefsinden bildiği anda üstünlüğü kaybetmiş demektir. Yenilmesi de üstünlüğü kaybettiği anlamına gelmez. Yenildiğinde zafiyet gösterirse asıl üstünlüğü o zaman kaybetmiş demektir. Aynı şey teknolojik ilerleme için de geçerlidir. Teknolojik ilerleme ile farz edelim ki batıya galip gelirsin. Sırf bu bir üstünlük sebebi değildir. Zira teknolojik ilerleme insanlığa bir tahakküm aracı olabilir, teknoloji tahakküm için kullanılabilir. O zaman sırf teknoloji üstünlük sağlamaz. Burada bir müslümanı üstün kılacak olan teknolojiyi kendi değerleri ile yönetebilmesidir. Başarabilirse işte o zaman üstün demektir.</p>



<p>Tabii bu dediklerimiz bir Müslümanın maddi alanda ilerlemeye katkıda bulunması gerekmediği anlamında değildir. Elbette maddi alanda da teknolojik sahada da çok doğal olarak Müslüman elinden geleni yapacaktır. Kur&#8217;an&#8217;ın ifadesi ile kuvvet hazırlayacaktır. Bu zaten dünyada yaşamanın da bir gereğidir. Dünyada kazanmanın da bir şartıdır. Bundan kaçınmak mümkün mü? Bizim burada vurgulamak istediğimiz husus üstünlüğün bu maddi alanda ilerlemekle ölçülmediğidir. İlerleme yataydır. Üstünlük ise dikey olmalıdır. O da ancak iman ve ahlak ile sağlanabilir. Bütün mesele bu iman ve ahlakın içini doldurmaktır. İman ve ahlakın içi boşaldığında zaten üstünlük de elden gitmiş demektir.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/inaniyorsaniz-en-ustun-sizsiniz-ayetini-nasil-anlamaliyiz/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İki Gündem İki Yorum</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/iki-gundem-iki-yorum/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/iki-gundem-iki-yorum/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yavuz KÖKTAŞ]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 10 Mar 2023 07:49:19 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[camii]]></category>
		<category><![CDATA[Diyanet]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Görmez]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18686</guid>

					<description><![CDATA[Mehmet Görmez&#8217;in depremzedeler için söylediği &#8220;naz makamında Allah&#8217;a karşı kalpleri kırık, devlete karşı öfkeli olabilirler&#8221; sözü.Camide depremzedeleri rehabilitasyon için palyaçolar eşliğinde çalgı çalınıp dans edilmesi ve şarkılar söylenmesi. Verilen tepkiler: Birincisine: Şirk içeriklidir, vatana ihanettir, isyana teşviktir…İkincisine: Camiler ne hale getirildi, olacak şey değil, Diyanet neyi bekliyor… Biliyorum, Müslümanlar olarak maalesef kutuplaştık. Zihnimizde kültürel yüklerimiz var. Bazı kesimlere karşı bilenmişliklerimiz söz konusu. Birbirimizi anlamak istemiyoruz. Belki de korumak istediğimiz değerler bazen birbirimizi anlamamızı da zorlaştırıyor. Bence daha soğukkanlı değerlendirmeler yapmalıyız. Ben burada yukarıda söylenenlerin lehinde ya da aleyhinde Kur&#8217;an ve sünnetten deliller getirecek değilim. Mesele birbirimizi anlamak. Geçmişte yanlış anlaşılmaya müsait sözler için ne güzel bir formül bulunmuş: Naz makamı. Bu formüller basit bulunmuyor. Yüksek bir edebiyat kültürünün bulunduğu yerlerde belki ancak neşvü nema bulabilir bu formüller. Eğer biz bugün bir takım sözleri çok edebi bir dille hem tatlı bir şekilde eleştirip hem de tatlı bir yere konumlandırılmasını beceremiyorsak bu bizim sorunumuz. Bugün böyle sözlere hemen ilk aklımıza şirk küfür nifak geliyorsa bizim dilimizde bir sorun var demektir. Edebi bir dil geliştiremedik demektir. Hele bunları 50 yılını tasavvufta geçirmiş biri söylüyorsa o zaman acınacaklık bir halimiz var demektir. Tarikat maalesef kendini selefi diyebileceğimiz ötekileştirici bir dile mahkum etmiş durumda. Camilerde &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<ol class="wp-block-list"><li>Mehmet Görmez&#8217;in depremzedeler için söylediği &#8220;naz makamında Allah&#8217;a karşı kalpleri kırık, devlete karşı öfkeli olabilirler&#8221; sözü.</li><li>Camide depremzedeleri rehabilitasyon için palyaçolar eşliğinde çalgı çalınıp dans edilmesi ve şarkılar söylenmesi.</li></ol>



<p>Verilen tepkiler:</p>



<p>Birincisine: Şirk içeriklidir, vatana ihanettir, isyana teşviktir…<br>İkincisine: Camiler ne hale getirildi, olacak şey değil, Diyanet neyi bekliyor…</p>



<p>Biliyorum, Müslümanlar olarak maalesef kutuplaştık. Zihnimizde kültürel yüklerimiz var. Bazı kesimlere karşı bilenmişliklerimiz söz konusu. Birbirimizi anlamak istemiyoruz. Belki de korumak istediğimiz değerler bazen birbirimizi anlamamızı da zorlaştırıyor.</p>



<p>Bence daha soğukkanlı değerlendirmeler yapmalıyız. Ben burada yukarıda söylenenlerin lehinde ya da aleyhinde Kur&#8217;an ve sünnetten deliller getirecek değilim. Mesele birbirimizi anlamak.</p>



<p>Geçmişte yanlış anlaşılmaya müsait sözler için ne güzel bir formül bulunmuş: Naz makamı. Bu formüller basit bulunmuyor. Yüksek bir edebiyat kültürünün bulunduğu yerlerde belki ancak neşvü nema bulabilir bu formüller. Eğer biz bugün bir takım sözleri çok edebi bir dille hem tatlı bir şekilde eleştirip hem de tatlı bir yere konumlandırılmasını beceremiyorsak bu bizim sorunumuz. Bugün böyle sözlere hemen ilk aklımıza şirk küfür nifak geliyorsa bizim dilimizde bir sorun var demektir. Edebi bir dil geliştiremedik demektir. Hele bunları 50 yılını tasavvufta geçirmiş biri söylüyorsa o zaman acınacaklık bir halimiz var demektir. Tarikat maalesef kendini selefi diyebileceğimiz ötekileştirici bir dile mahkum etmiş durumda.</p>



<p>Camilerde söz konusu olan eyleme gelince elbette camilerde bu haliyle arzu endam edilmesi hiç de hoş değildir. Ancak içinden geçtiğimiz bir süreç var. Dolayısıyla zaruret diye bir şey söz konusu. O zaman burada da öyle bir dil geliştirmeliyiz ki, hem bunun zaruretten kaynaklanması sebebiyle camilerde böyle şeylerin yapılabileceğini hem de bu şeylerin camilerin asli fonksiyonuna uygun olmadığını ve bunun alışkanlık haline getirilmemesi gerektiğini vurgulamış olalım. Bu esnek dil için, hem mevcut durumu tolere edebilmek hem de bu durumu tatlı bir şekilde eleştirebilmek için edebiyat kültürü gerekli. Ve maalesef bugün için söylersek edebiyat ve eleştiri alanında tam bir adam kıtlığını yaşıyoruz.</p>



<p>Son olarak Mehmet Görmez olayında meselenin bir adamı savunmak değil anlamak olduğunu belirtmem gerekir. Bir adamın bir sözünü anlamaya çalıştığınızda sanki onun bütün görüşlerini savunuyormuşsunuz gibi bir algı oluşturuluyor. Bu, doğru bir yaklaşım değil. Biz Müslümanlara en güzel yakışan yaklaşım insaflı olmaktır. Bunu söyleyince birilerinin aklına &#8220;herkese&#8221; mi diye bir soru gelecektir. Elbette herkese değil. Ya da şöyle diyeyim: Örneğin Mustafa İslamoğlu gibilere insaflı olmak istiyorsak onu tenkitle iyi bir sarsmamız gerekiyor. Ki, zaten bu tipleri şu anda muhatap almaya bile gerek yoktur. Bu son cümleleri kurmama neden olan da maalesef söylediklerimi yanlış algılabilecek birilerinin olması. Yoksa hiç gerek duymazdım.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/iki-gundem-iki-yorum/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Deprem Kader Midir? Falan Kimseyle Evlenmem Kader Midir?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/deprem-kader-midir-falan-kimseyle-evlenmem-kader-midir/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/deprem-kader-midir-falan-kimseyle-evlenmem-kader-midir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yavuz KÖKTAŞ]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 28 Feb 2023 07:49:33 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[deprem]]></category>
		<category><![CDATA[kader]]></category>
		<category><![CDATA[önlem]]></category>
		<category><![CDATA[tedbir]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18674</guid>

					<description><![CDATA[Net cevap: Deprem kaderdir. Depreme karşı tedbir alman da kaderdir. Depreme seyirci kalman da kaderdir. Falan kimseyle evlenmen kaderdir. O kimseden boşanman da kaderdir. Boşandıktan sonra başka biriyle evlenmen de kaderdir. Hiç evlenmemen de kaderdir. Deprem bölgesine gitmen kaderdir. Yolda başına bir kaza gelmesi kaderdir. Yolda değil de deprem bölgesinde başına bir hal gelmesi kaderdir. Gördüğünüz gibi&#8230; Kaderden kaçış mümkün değil. Ama burada asıl soru şu: Kader nedir? Kader Allah&#8217;ın her şeyi bilmesi ve yaratmasıdır. İrade sahibi bir varlık için kader bir şeyi mecburen yapmak değildir. Buna göre tedbir almak da kaderdir, almamak da kaderdir. Çünkü Allah kulun tedbir alıp almayacağını ezeli ilmiyle bilmektedir. Ancak tedbir almayı emrettiği için kul ona muhalif davranmak suretiyle sorumluluk sahibidir. Sağlık da kaderdir hastalık da&#8230; Yani sağlık ve hastalığı ezelde bilen ve yaratan Allah&#8217;tır. Sağlıklı olmayı emretmiştir. İnsan bilerek tedbir almıyorsa sorumludur. İman da küfür de Allah&#8217;ın takdiridir. Allah ezeli ilmiyle kimin mümin kimin kafir olacağını bilmektedir. Ancak Allah imandan razı, küfürden razı değildir. İmanı emretmiş, küfrü nehyetmiştir. İnsan imana muhalefet ettiği için sorumludur. Bu durumu en güzel Hz. Ömer ile ilgili kıssa ortaya koymaktadır. Şöyle ki: Hz. Ömer, Şam’a doğru yola çıkmıştı. Serg denilen yere varınca, kendisini orduların başkumandanı Ebu Ubeyde b. Cerrah &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Net cevap:</p>



<p>Deprem kaderdir. Depreme karşı tedbir alman da kaderdir. Depreme seyirci kalman da kaderdir.</p>



<p>Falan kimseyle evlenmen kaderdir. O kimseden boşanman da kaderdir. Boşandıktan sonra başka biriyle evlenmen de kaderdir. Hiç evlenmemen de kaderdir.</p>



<p>Deprem bölgesine gitmen kaderdir. Yolda başına bir kaza gelmesi kaderdir. Yolda değil de deprem bölgesinde başına bir hal gelmesi kaderdir.</p>



<p>Gördüğünüz gibi&#8230; Kaderden kaçış mümkün değil. Ama burada asıl soru şu: Kader nedir?</p>



<p>Kader Allah&#8217;ın her şeyi bilmesi ve yaratmasıdır. İrade sahibi bir varlık için kader bir şeyi mecburen yapmak değildir. Buna göre tedbir almak da kaderdir, almamak da kaderdir. Çünkü Allah kulun tedbir alıp almayacağını ezeli ilmiyle bilmektedir. Ancak tedbir almayı emrettiği için kul ona muhalif davranmak suretiyle sorumluluk sahibidir. Sağlık da kaderdir hastalık da&#8230; Yani sağlık ve hastalığı ezelde bilen ve yaratan Allah&#8217;tır. Sağlıklı olmayı emretmiştir. İnsan bilerek tedbir almıyorsa sorumludur. İman da küfür de Allah&#8217;ın takdiridir. Allah ezeli ilmiyle kimin mümin kimin kafir olacağını bilmektedir. Ancak Allah imandan razı, küfürden razı değildir. İmanı emretmiş, küfrü nehyetmiştir. İnsan imana muhalefet ettiği için sorumludur.</p>



<p>Bu durumu en güzel Hz. Ömer ile ilgili kıssa ortaya koymaktadır. Şöyle ki:</p>



<p>Hz. Ömer, Şam’a doğru yola çıkmıştı. Serg denilen yere varınca, kendisini orduların başkumandanı Ebu Ubeyde b. Cerrah ile komuta kademesindeki arkadaşları karşıladı ve ona şam’da veba hastalığı baş gösterdiğini haber verdiler. Ömer (ra), Abdullah b. Abbas’a:</p>



<p>-Bana ilk Muhacirleri çağır, dedi.</p>



<p>Hz. Ömer, onlarla oturup konuştu ve şam’da veba salgını bulunduğunu kendilerine bildirdi. Onlar nasıl hareket edilmesi gerektiğinde ihtilaf ettiler. Bazıları:</p>



<p>-Sen belirli bir iş için yola çıktın, geri dönmeni uygun bulmuyoruz, dediler. Bazıları da:</p>



<p>-Müslümanların kalanı ve Hz. Peygamber&#8217;in ashabı senin yanındadır. Onları bu vebanın üstüne sevk etmenizi uygun görmüyoruz, orada salgın hastalık var, dediler.</p>



<p>Bunun üzerine Hz. Ömer:</p>



<p>-Gidebilirsiniz, dedi. Daha sonra Abdullah b. Abbas’a:</p>



<p>-Bana Ensar’ı çağır, dedi. Onlar da Muhacirler gibi benzer sözler söylediler. Hz. Ömer:</p>



<p>-Siz de gidebilirsiniz, dedi. Hz. Abdullah’a tekrar:</p>



<p>Bana Mekke’nin fethinden önce Medine’ye hicret etmiş olan Kureyş Muhacirlerinin yaşlılarını çağır, dedi.</p>



<p>Onlardan iki kişi bile ihtilaf etmedi ve hepsi:</p>



<p>-İnsanları geri döndürmeni ve bu hastalığın olduğu yere gitmemeyi uygun görüyoruz, dediler.</p>



<p>Bu defa Hz. Ömer herkese seslenerek:</p>



<p>-Ben sabahleyin dönüş hazırlığına başlıyorum, siz de hayvanlarınıza binmiş olun, dedi.</p>



<p>Ebu Ubeyde b. Cerrah:</p>



<p>-Allah’ın kaderinden mi kaçıyorsun? diye sordu. Hz. Ömer:</p>



<p>-Keşke bunu senden başkası söyleseydi ey Ebu Ubeyde! dedi. Zira Ömer, Ebu Ubeyde’ye muhalefet etmek istemezdi. Ve sözüne şöyle devam etti.</p>



<p>-Evet, Allah’ın kaderinden yine Allah’ın kaderine kaçıyoruz.</p>



<p>Allah&#8217;ın kaderinden, yani bizim bilmediğimiz ama O&#8217;nun ezeli olarak bildiği ilimden, yine Allah&#8217;ın kaderine yani bizim bilmediğimiz ama onun ezeli olarak bildiği ilme kaçıyoruz.</p>



<p>Burada kader zorunluluk değil tercihtir. Dikkat edilirse, bir kaderden diğerine kaçılıyor. Bu, tercih değil de nedir? Ancak bütün tercihlerimiz neticede Allah&#8217;ın ezeli bilgisi dahilinde olan kaderlerimizdir.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/deprem-kader-midir-falan-kimseyle-evlenmem-kader-midir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Suya Okuyup Onu İçmek veya Pirince Okuyup Onu Yemek Caiz Midir?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/suya-okuyup-onu-icmek-veya-pirince-okuyup-onu-yemek-caiz-midir/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/suya-okuyup-onu-icmek-veya-pirince-okuyup-onu-yemek-caiz-midir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yavuz KÖKTAŞ]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 19 Jan 2023 13:34:39 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Ayet]]></category>
		<category><![CDATA[inanç]]></category>
		<category><![CDATA[su]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18645</guid>

					<description><![CDATA[İnternete şöyle bir baktığımızda buna şöyle cevap verildiğini görüyoruz: &#8220;Korku ve hastalık gibi şeylerden korunmak için dua etmek ve âyet ile hadis gibi şeyleri yazıp taşımak ve suya okuyup onu içmek dinen caizdir.&#8221; Aslında genel kanaat de bu yöndedir diyebiliriz. Bunun delili olarak gösterilen tek bir hadisimiz var. O da bir sahabi uygulamasıdır. Hadis şöyledir: Abdullah b. Ömer Peygamber (sav)&#8217;den şöyle rivayet etmiştir: &#8220;Sizden biriniz uykuda korkarsa şöyle desin: &#8216;Allah&#8217;ın gazab ve azabından ve kullarının şerrinden, şeytanların vesvesesinden ve yanıma gelmelerinden eksikliği olmayan Allah&#8217;ın sözlerine sığınırım.&#8217; O zaman, hiçbir şey ona zarar vermez.&#8221; Abdullah b. Amr onları temyiz çağına gelen çocuklarına öğretir, temyiz çağına gelmeyen çocukları için yazıp onların boynuna asardı. (Tirmizi, Daavat, 94) Ortada sadece bu delil vardır. Muhtemelen rivayette geçen temyiz çağına gelmeyen çocuklar için dualar yazıp boynuna asılmasından, suya okuyup içilmesi gibi bir çıkarımda bulunulmuştur. Bu çıkarımın caiz olmadığını yani haram olduğunu söyleyemem. Böyle bir uygulamaya kerahatle caiz demenin daha uygun olduğunu düşünüyorum. Bu cevaz da kendine okuyup üflemekten aciz olanlar için olmalıdır. Normal şartlarda evla olan böyle bir uygulamayı terk etmektir. Zaten rivayetin kendisinden de bu doğal olarak anlaşılmaktadır. Bu konuda sünnet olan rukyedir, yani kişinin okuyup üflemesidir, denilebilir. Hz  Peygamber ve ashabın genelde yaptığı uygulama &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>İnternete şöyle bir baktığımızda buna şöyle cevap verildiğini görüyoruz:</p>



<p>&#8220;Korku ve hastalık gibi şeylerden korunmak için dua etmek ve âyet ile hadis gibi şeyleri yazıp taşımak ve suya okuyup onu içmek dinen caizdir.&#8221;</p>



<p>Aslında genel kanaat de bu yöndedir diyebiliriz. Bunun delili olarak gösterilen tek bir hadisimiz var. O da bir sahabi uygulamasıdır. Hadis şöyledir:</p>



<p>Abdullah b. Ömer Peygamber (sav)&#8217;den şöyle rivayet etmiştir:</p>



<p>&#8220;Sizden biriniz uykuda korkarsa şöyle desin: &#8216;Allah&#8217;ın gazab ve azabından ve kullarının şerrinden, şeytanların vesvesesinden ve yanıma gelmelerinden eksikliği olmayan Allah&#8217;ın sözlerine sığınırım.&#8217; O zaman, hiçbir şey ona zarar vermez.&#8221; Abdullah b. Amr onları temyiz çağına gelen çocuklarına öğretir, temyiz çağına gelmeyen çocukları için yazıp onların boynuna asardı. (Tirmizi, Daavat, 94)</p>



<p>Ortada sadece bu delil vardır. Muhtemelen rivayette geçen temyiz çağına gelmeyen çocuklar için dualar yazıp boynuna asılmasından, suya okuyup içilmesi gibi bir çıkarımda bulunulmuştur. Bu çıkarımın caiz olmadığını yani haram olduğunu söyleyemem. Böyle bir uygulamaya kerahatle caiz demenin daha uygun olduğunu düşünüyorum. Bu cevaz da kendine okuyup üflemekten aciz olanlar için olmalıdır. Normal şartlarda evla olan böyle bir uygulamayı terk etmektir. Zaten rivayetin kendisinden de bu doğal olarak anlaşılmaktadır. </p>



<p>Bu konuda sünnet olan rukyedir, yani kişinin okuyup üflemesidir, denilebilir. Hz  Peygamber ve ashabın genelde yaptığı uygulama budur. Yukarıdaki rivayette görüldüğü gibi okuyup üfleyemeyen temyiz çağına erişmemiş çocuklara farklı bir uygulama yapılabilir. Suya okuyup içmek veya pirince okuyup onu yemek gibi uygulamalarla, hele bir de bu uygulamalar sosyal medya aracılığıyla zihinlere ulaşıyorsa çok yanlış algıların ortaya çıkması oldukça muhtemeldir. Dolayısıyla açık bir delili olmayan, ancak birtakım çıkarımlar sayesinde bir hükme ulaşılan bu konuda en azından kamuya açık ve başkasını böyle şeylere teşvik etme noktasında geri durmakta ve yanlış algılar ortaya çıkarmamakta fayda vardır.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/suya-okuyup-onu-icmek-veya-pirince-okuyup-onu-yemek-caiz-midir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
