<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Selehattin DUMAN &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/author/selehattin-duman/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Mon, 18 Mar 2024 12:14:49 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.9</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>Selehattin DUMAN &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Eski Ramazan/lar Hissiyatı</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/eski-ramazan-lar-hissiyati/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/eski-ramazan-lar-hissiyati/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Selehattin DUMAN]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 18 Mar 2024 12:14:39 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Kültür - Sanat - Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=19092</guid>

					<description><![CDATA[Ramazan eğlence değildir diye bir tepkisellik söz konusu son zamanlarda. Ülke çapında televizyon ve sair iletişim araçlarında ve mahalli alanlarda tarihi ramazan eğlencelerini modernleştirirken yaşanan değişim ve dönüşüm rahatsız etmiş olmalı Müslümanları. Haksız da sayılmazlar çünkü içeride yatsı ve ardından teravih namazı kılarak rabbine yakın olmak isteyen kulların olduğu meydan camilerinde dışarıda toplumu meşgul eden eğlenceler ve yüksek sesli müzik söz konusu ise ne denir? Cemaatin yüreğindeki Allah ile bağlantı kurma arzusu dünyevi eğlence arzusu ile çatışma içerisine girerse hangisi tercih edilecek? Nefsiyle uğraşıp ramazanı fırsat bilerek caminin yolunu tutan Müslümanı dışarı davet anlamına gelen bu tür eğlenceler yavaş yavaş azalmaya başladı. Ramazan dolayısıyla keseyi zorlayan alışverişlerle onu masraf ayına çevirmek sakıncalıdır derken masrafı geçip israfa varan harcamalar da Ramazan’ın infak ruhuna uymayan bir yeni âdet&#8230; Peki, ne yapmalı ya da eskiden durum nasıldı? Müslümanların ramazan ayları, günleri geceleri nasıldı? Günümüzde sair günlerde yaşanan değişime benzer bir değişim yaşanmış olsa da toplumda o günlerin çocukları bu günlerin büyükleri yine aynı toplumun üyeleri olarak hayat sürüyorlar. Her biri kendi çocukluğunu, o zaman yaşadıkları ramazan gecelerini ayrı bir özlemle yâd ederken bugünden o güne bakışı çocukçalaştırdıklarının farkında olamamaktadırlar. Özledikleri kendi eğlenceli ramazan gecelerinde büyüklerinin ne yaptığı ve ne yaşayıp ne hissettiğini hatırlamadan, &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Ramazan eğlence değildir diye bir tepkisellik söz konusu son zamanlarda. Ülke çapında televizyon ve sair iletişim araçlarında ve mahalli alanlarda tarihi ramazan eğlencelerini modernleştirirken yaşanan değişim ve dönüşüm rahatsız etmiş olmalı Müslümanları. Haksız da sayılmazlar çünkü içeride yatsı ve ardından teravih namazı kılarak rabbine yakın olmak isteyen kulların olduğu meydan camilerinde dışarıda toplumu meşgul eden eğlenceler ve yüksek sesli müzik söz konusu ise ne denir? Cemaatin yüreğindeki Allah ile bağlantı kurma arzusu dünyevi eğlence arzusu ile çatışma içerisine girerse hangisi tercih edilecek? Nefsiyle uğraşıp ramazanı fırsat bilerek caminin yolunu tutan Müslümanı dışarı davet anlamına gelen bu tür eğlenceler yavaş yavaş azalmaya başladı. Ramazan dolayısıyla keseyi zorlayan alışverişlerle onu masraf ayına çevirmek sakıncalıdır derken masrafı geçip israfa varan harcamalar da Ramazan’ın infak ruhuna uymayan bir yeni âdet&#8230;</p>



<p>Peki, ne yapmalı ya da eskiden durum nasıldı? Müslümanların ramazan ayları, günleri geceleri nasıldı? Günümüzde sair günlerde yaşanan değişime benzer bir değişim yaşanmış olsa da toplumda o günlerin çocukları bu günlerin büyükleri yine aynı toplumun üyeleri olarak hayat sürüyorlar. Her biri kendi çocukluğunu, o zaman yaşadıkları ramazan gecelerini ayrı bir özlemle yâd ederken bugünden o güne bakışı çocukçalaştırdıklarının farkında olamamaktadırlar. Özledikleri kendi eğlenceli ramazan gecelerinde büyüklerinin ne yaptığı ve ne yaşayıp ne hissettiğini hatırlamadan, özümsemeden kendi çocukluklarına dair hatırlarına koşuyorlar. Hâlbuki her çocuk kendi çocukluğunu zihnine kazıyarak kaydeder ve ileriki yaşlarda o günleri çok güzel günler olarak hatırlar. Bu bugün ki çocuklar için de geçerlidir bu ve onlar da büyüyünce ah eski ramazanlar diyecekler. Bundan kesinlikle eminim. Çünkü onlar da kendi çocukluklarının güzelliklerini biriktirmektedir hatıralarında ve onları hatırlayıp aynı şeyi söyleyecekler. Ve şimdinin büyüklerinin özledikleri ise aile üyeleri, akrabalar ve komşular arasında yaşanan samimiyet… Masumiyet, mahrumiyet ve ramazanın bereketiyle bayrama erişilirken alınan bayramlıkların, bayramlarda verilen harçlıkların coşkusudur özlenen.</p>



<p>&nbsp;&nbsp; Eski ramazanlarda büyükler gün boyu evlerde hanımlar, çarşılarda camilerde erkekler mukabele dinlerdi. Keza evde işyerinde herkes bir de kendine hatim okurdu. Akşam iftar sofralarına fakir fukarayı davet ederlerdi. Mensup olduğu köy, dernek, vakıf ve manevi iklimi yaşadığı ehl-i tarik arkadaşlarını iftar sofralarına davet ederken evlerde inanılmaz bir heyecan ve coşku olurdu. İftarda yaşanan paylaşım mutluluğu cemaatle kılınan akşam namazlarının ardından alelacele içilen bir iki bardak çay sonrası Teravih koşturmacası yaşanırdı. Neredeyse tüm aileler çoluk çocuk camilere koşardı. Kadınlar kendilerine ayrılan bölümde erkekler kendi bölümlerinde çocuklar ise kızlar anneleriyle erkekler babalarıyla cemaatte saf tutardı. Namaz sonrası herkes yavaş yavaş eve dönerken yaşı küçük çocukların korkup dışarı çıkamayacağı saatte bile sokaklar şen olurdu. Yaşanan şey mahalle ya da sokak ölçeğinde oyunlar, eğlenceler ve akabinde sahur hazırlığı telaşında olan annelerin eve çağırmaları sonrası ertesi gün oruç tutacak olmanın verdiği heyecanla sahur beklenirdi. Kimi çocuklar uykuya yenik düşerken kimi ısrarla beklerdi imsak vaktini.</p>



<p>Bazı şehirlerde hala uygulanan iftar ve imsakte top atışı kimi zaman hayat kurtarıcı rolü üstlenirdi. Mesela özellikle elektrikler gitmişse ki o zamanlar sık yaşanırdı bu top atışı net bir ilan-ı kati olarak dikkate alınır ve oruç ya açılırdı ya da başlanırdı oruca. Bazen sırf top atışını dışarıda ve gerçek sesiyle duymak için bekleyerek eve haber getiren çocukların neşesiyle dolardı evler, iftar sofraları. Sahurlarda bir gözü açık çocuklara anneleri iki lokma yesin diye yürüttüğü mücadele şimdilerde keşke o zaman kamera olsaydı da kaydetseydik seni diye sohbeti neşelendiren anıların yaşandığı günler. Şimdi de benzer sahneler yaşanmıyor değil. Kendi çocukluğumuzdan çağırdığımız bu hatıralar bizi derin bir hüzne eşlik eden iç huzuruyla doldurmaktadır.</p>



<p>Çocukluğumun bir kısmı kendi memleketimde bir kısmı da yakın bir şehirde geçmişti. Bunlardan benim memleketimde olan ramazan eğlencesi ramazanın on beşinci gecesindeki kutlama idi. “Onbeşi” hem hâlâ devam etmekte hem de tüm nesillerin ortak neşesini teşkil etmektedir. On beşinci gece çocuklar tüm evlerin kapılarını çalar ve evden yapılacak ikramları toplarlar. Şekerlemeler, çikolatalar, kuru kaysılar, kuru yemişler… Aklınıza ikramlık ne gelirse onların sunulduğu bu gece gezisinde istisnasız her kapı çalınır ve bir şeyler alınırdı. Hazırlığı olmayanlar küçük miktarlarda harçlıklar da verirdi. Gecenin o saatinde bakkallar kapalı olacağına göre ertesi gün de oruçlu olacağı için çoğu çocuk para verilmesine diğer ikramlıklar kadar sevinmezdi.</p>



<p>Yaşadığım ikinci şehirde daha farklı bir uygulama vardı. Ama ben ilk şoku “on beşi” gecesinin kutlanmadığını öğrendiğimde içimden o çocuk aklımla “Bunlar nasıl Müslüman” , “On beşi nasıl olmaz?” diyerek üzüntümü dile getirmiştim. Orada ise bayram öncesi son oruç günü “Arafalık” adı verilen benzer bir uygulama olduğunu Arife günü fark etmiştik. Kapı çalınıp “Arafalık” isteyen çocukları karşımızda görünce sadece bize göre farklı bir uygulama olduğunu anlamıştım. Ama yaşım bu eğlenceye katılmaya pek uygun değildi artık. Kapı kapı dolaşılan bir ramazan eğlencesinde çocuklardan sayılmanız elzemdir. Hane mahremiyeti dolayısıyla ergenlik çağına yaklaşan çocuklar artık o eğlenceye katılmazlardı. Onlar büyüdüğünün farkına vararak camilere giden babalarıyla ibadet arkadaşı olmayı tadarlardı. Hâsılı tüm zamanlar, tüm ramazanlar güzeldi/r. Yeter ki yaşanan anda gerekli olanı yaşayıp ihtiyaç olanı almayı bilsin insan. Tüm maneviyatıyla Ramazan ruhumuzu kuşatmak için yola çıkmış gelmekte. Eski büyüklerin yaptığı gibi çocuklarımız Ramazan’ı doyasıya yaşarken biz de hem çevremizdeki güzel insanlarla iftar sofralarımızı paylaşarak bereketi en derin şekilde hissedebiliriz. Hem de tüm aile üyelerimizi de yanımıza alarak camilerin kubbelerini dualarla, âminlerle, salavatlarla, tekbirlerle doldurarak ruhumuzu Ramazan’ı bize verenin katına yükselebiliriz. Ramazan çocuklarda bedenin büyüklerde ruhun şen olduğu zamanlardır. Çocukluğumuz gibi ruhumuz da şen olsun. Ramazan şen olsun. Bayram neşe dolsun. Dualarla, zikirlerle, okunan Kur’an’larla, iftarlar ve sahurlarla günümüzü gün edip bu ramazan-ı şerifte doyasıya ruhumuzu şen edelim, çocuklarımızla ibadet neşesiyle neşelenelim, eğlenelim inşallah.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/eski-ramazan-lar-hissiyati/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Asrı Saadette Ramazan</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/asri-saadette-ramazan/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/asri-saadette-ramazan/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Selehattin DUMAN]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 05 Mar 2024 08:39:03 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[İbadet]]></category>
		<category><![CDATA[oruç]]></category>
		<category><![CDATA[Ramazan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=19082</guid>

					<description><![CDATA[Asrı Saadete doğru, ufkumuza doğru bakalım. Geçmişimiz olduğu kadar geleceğimiz de olan çağa… On yılı aşkındır Müslüman olmuş topluluğun tevhit ile tanışarak hidayete ermesinin üzerinden geçen sürede dini emir ve yasaklar vahiyle bildirilmeye devam ediyor. Sahabe adını almış olan güzide topluluk her biri vahyin elçisinin etrafında pervane. Söylese dinlesek, öğretse yapsak, emretse yerine getirsek hatta öl dese ölsek makamında bir öncü nesil. Erkam’ın evinde gizlice dinlediler, ayak izlerini takip ettiler. Açlığa, zorluğa, boykota ve tüm saldırılara beraberce sabır gösterdiler. Yurtlarına veda edip hicret ettiler. Her biri Allah’ın emri, Resulünün eşliği ile yaşandı. Yeni bir yurt edindiklerinde de Suffa’da dini, Allah’ı, Ahireti, cennet ve cehennemi öğrendiler. Onlar secde ile tanışalı on dört yıl olmuştu ki en aşında kendilerine hidayeti getiren kitabın indirildiği günlerin yıldönümü öncesinde Oruç ibadeti ile tanıştılar. Her şeyden vazgeçenler için yemeden içmeden vaz geçmek de neymiş ki. Hele ki sonunda aralarına gönderdiği peygamber ile beraber yaşamayı lütfedenin emri gelmiş ise. Çok geçmeden kısa bir süre sonra ise hayatlarını ortaya koyacakları Bedir meydanına koştular. İlk ramazan orucunu tuttukları günlerde bir de savaş verdiler. Nefisleriyle, düşmanla ölesiye bir savaş, korkusuzca, yiğitçe can verdiler, can aldılar. Tek arzuları vardı. Hakkı üstün tutmak. Hak üzere kula kulluğu bitirip gerçek ilaha ulaştırmak bütün &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Asrı Saadete doğru, ufkumuza doğru bakalım. Geçmişimiz olduğu kadar geleceğimiz de olan çağa… On yılı aşkındır Müslüman olmuş topluluğun tevhit ile tanışarak hidayete ermesinin üzerinden geçen sürede dini emir ve yasaklar vahiyle bildirilmeye devam ediyor. Sahabe adını almış olan güzide topluluk her biri vahyin elçisinin etrafında pervane. Söylese dinlesek, öğretse yapsak, emretse yerine getirsek hatta öl dese ölsek makamında bir öncü nesil. Erkam’ın evinde gizlice dinlediler, ayak izlerini takip ettiler. Açlığa, zorluğa, boykota ve tüm saldırılara beraberce sabır gösterdiler. Yurtlarına veda edip hicret ettiler. Her biri Allah’ın emri, Resulünün eşliği ile yaşandı. Yeni bir yurt edindiklerinde de Suffa’da dini, Allah’ı, Ahireti, cennet ve cehennemi öğrendiler. Onlar secde ile tanışalı on dört yıl olmuştu ki en aşında kendilerine hidayeti getiren kitabın indirildiği günlerin yıldönümü öncesinde Oruç ibadeti ile tanıştılar.</p>



<p>Her şeyden vazgeçenler için yemeden içmeden vaz geçmek de neymiş ki. Hele ki sonunda aralarına gönderdiği peygamber ile beraber yaşamayı lütfedenin emri gelmiş ise. Çok geçmeden kısa bir süre sonra ise hayatlarını ortaya koyacakları Bedir meydanına koştular. İlk ramazan orucunu tuttukları günlerde bir de savaş verdiler. Nefisleriyle, düşmanla ölesiye bir savaş, korkusuzca, yiğitçe can verdiler, can aldılar. Tek arzuları vardı. Hakkı üstün tutmak. Hak üzere kula kulluğu bitirip gerçek ilaha ulaştırmak bütün insanlığı… “Beni rabbim terbiye etti, ne de güzel yaptı eğitimimi.” derken yanındakileri de kendisi eğitti. Tarih insana, yaratanı tarafından eğitilmiş bir peygamberin eğitiminden geçen üstün meziyetli şahsiyetleri göstermek üzere kayıt altına alıyordu zamanı ve zemini. Adaleti, merhameti, sevgi ve şefkati unutmuş bir toplumdan dünyaya bu kavramların örneğini asırlar boyunca dillere destan olacak şekilde öğrenen, anlayan ve yaşayan insanları tanıdı yeryüzü.</p>



<p>İlk oruç emri indiği anı düşünelim. Yiyecek neleri vardı ashabın. Birkaç hurma, bir miktar su olabilir mi? Akşam iftar saati geldiğinde güneşin batışını müteakip evlerde iftar sonrasında nasıl bir heyecan vardı. Yeni bir ibadeti öğrenmiş ve Allah’ın rızasını kazanacak yepyeni bir yol bulmuş olan güzide neslin heyecanı. Okunan Kuran ayetleri o güne kadar gelmiş olanlardan ibaret. Sahabilerden birine Kur’an okumasını istediğini söyleyince Peygamber;</p>



<p>-Kur’an sana indiği halde ben mi sana okuyacağım Ya Rasûlallah? Hayret içerisinde sorunca arkadaşına;</p>



<p>-Ben onu başkasından dinlemeyi seviyorum diyecekti.</p>



<p>Cebrail her sene o güne kadar inen Kur’an ayetlerini kontrol ederek karşılıklı okuyacak Nebi ile.  Ve bu her sene Ramazan ayında tekrar edecek. Vefat senesinde iki defa yapılacak. Karşılıklı Kur’an okuyan herkes bunu ilk yapanların Cebrail ve Hz Peygamber olduğunun bilinciyle ne kadar gururludur?</p>



<p>Benden Kur’an’dan başka bir şey yazmayın diyecek Müslümanlara. Onlar ne buyursa yazmak isteyecekler. O mübarek ağızdan süzülen her sözü, her sesi, yaşanan her anı akıllarına yazmaya çalışacaklar bir müddet. Ama içlerinden birine “Sen ne duyarsan yaz.” dediğinde emin olamayıp;</p>



<p>-Ya Rasûlallah her ne duyarsam mı? diye önceki emrin tedirginliği ile soracak. Cevaben;</p>



<p>-Evet.</p>



<p>Ve mübarek ağzını işaret ederek ona;</p>



<p>-Bu ağızdan haktan başka bir şey çıkmaz buyuracak…</p>



<p><em>Ramazan ayı, bütün insanların iyiliği, kurtuluşu için bir hidayet rehberi olan, Allah&#8217;tan gelen, Allah&#8217;ın peygamberiyle öğrettiği, hakkı bâtıldan, imanı küfürden, helâli haramdan ayıran apaçık delilleri, şeriatı içeren Kur’an’ın indirildiği aydır.</em></p>



<p>Bütün insanlığın insan şerefine yakışır bir şekilde yaşaması uğruna indirilmiş kitabın tebliğcisi ve etrafını saran arkadaşları… Ayetleri onar onar öğrenip hayatına uygulayan, sonra yeni bir on ayet öğrenen sahabenin Ramazan ayı… Seferde hazarda ibadetin tadını doyasıya yudumlayan, savaş halinde kardeşinin, peygamberinin yanında vuruşup, önünde siper olan bir yudum suyu kardeşine ikram ederek cennete uçan öncüler.</p>



<p><em>Sizden kim bu ayda devamlı ikametgâhında bulunursa, o ayın başından sonuna kadar, aksatmadan oruç tutsun.</em></p>



<p>Oruçlunun ağız kokusu misk gibidir diye ferman buyurarak ibadetin bedene sunduğu sıhhate, ruha sağladığı dinginliğe değil iman dolu kalbe sağladığı takvaya işret eden Peygamber ile oruç tutmak. Ne kutlu bir Ramazan’dır o.</p>



<p><em>Kim hasta olur veya yolculukta bulunursa, oruç tutamadığı günler sayısınca diğer günlerde oruç tutar. Allah dinî hükümler koymakla, size kolaylık getirmek istiyor, sizi zora, sıkıntıya sokmak istemiyor.</em></p>



<p>Ne acılara karşı sabır göstermişler onlar. Açlık mı zor gelecek. Allah yolunda onun emriyle aç kalmak değil bir gün ya da onun bir kısmı tüm hayat boyunca emredilse yapmaktan imtina etmeyecek Ashap ile oruç tutulan bir ramazan hayal edelim. Ama eğer bir hastalık durumu, bir yolculuk zorluğu, sefer zahmeti varsa kulum üzülme sonra aynı günler sayısınca tutarsan ben kabul ederim diyen Rabbin huzurunda oruç tutmak ve Ramazanı o şuurla yaşamak kim bilir ne kadar güzeldir. Hayal etmesi bile inanılmaz keyifli, huzur verici… Öyle değil mi?</p>



<p><em>Allah orucun sayısını tamamlamanızı, size Kur’an’da ve Resulünün sünnetinde öğrettiği şekilde şer&#8217;î mükellefiyetleri ifa edip hamdederek, Allahı sık sık tekbir ile anmanızı ve büyüklüğüne saygı göstermenizi istiyor. Umulur ki, şükredersiniz.</em></p>



<p>Elhamdülillah ki Müslümanız. Şükürler olsun ki ne yememize ne de içmemize ya da aksini yapmamıza ihtiyacı olmayan her şeyin sahibi rabbimiz bizden böyle küçücük bir vaz geçişe karşılık olarak nimet vereceğinin müjdesini veriyor. Gönderdiği peygamberinin izinden gittiğimiz takdirde, ona itaat edip emirlerini yerine getirip, ayak izlerini takip ederek yasakladıklarından kaçındığımızda bize cennet vereceği müjdesinin habercisi kitabının indiği ayda şükür secdeleri yapacağız yeniden. Aç kalarak sınırsız nimetlerle dolu cennet kazanacağız. Ne mutlu bize&#8230; </p>



<p>Allah’ın Peygamberi ile bir ramazan geçirme hayali ile nice bereketli Ramazanlara…</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/asri-saadette-ramazan/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ne Olursan Ol Gel, Gel Ama Geldiğin Gibi Kal’ma</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/ne-olursan-ol-gel-gel-ama-geldigin-gibi-kalma/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/ne-olursan-ol-gel-gel-ama-geldigin-gibi-kalma/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Selehattin DUMAN]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 13 Dec 2022 13:51:07 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Kültür - Sanat - Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[konya]]></category>
		<category><![CDATA[mevlana]]></category>
		<category><![CDATA[mevlevi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18606</guid>

					<description><![CDATA[Sözlükler bir milletin kafa kâğıdı yani kimliği gibidir. Sözlüğünüzün gücü milletinizin anlayış, kavrayış ve dil ömrünü belirleyen en önemli değerdir. Onun için her bir kelimeye tarihi seyir içerisinde çıkış, izlediği yol ve kazandığı anlam derinlikleri bakımından özenle eğilmek gerekir. “Olmak” fiili, TDK sözlüğünde çeşitli ekler ve kullanımlarla yirmi beş farklı anlamda kullanılmıştır. “Ol-“ fiilinin olgunlaşma anlamında kullanımı da vardır. “Kal” kelimesi ise TDK sözlüğünde “söz söyleme” olarak anlamlandırılmış ancak Anadolu’nun birçok yerinde “olgunlaşmamış meyve” için de kullanılmaktadır. Kitabi sözlükler ve bölgesel ifadelerden bahsetmemizin en mühim sebebi bu kullanımların Mevlana vb. değerli düşünürlerimizin yaşadığı dönemde de benzer şekilde kullanıldığını düşünmemizden kaynaklanıyor. Meyvenin olgunlaşmasını anlatırken “olmuş”, aksi durumu ifade ederken “kal” denir. Bunun hamlık ya da kallık olarak kullanıldığını işitmemiz de mümkündür. Varoluştan sonra olgunlaşarak kendisinden beklenen durumu kazanmasına, yani gerçek oluşa işaret etmek için ‘’ Olmak ‘’, gelişmeden olduğu gibi kaldığını belirtmek için ise ‘’ kal ‘’ olmak ifadeleri kullanılır. &#160; Dergâhlar, sadece Mevlevi dergâhı değil; hemen tamamının gayesi varlık âlemine gelmiş olan her bir insanı, mümini geldiği halinde bırakmamaktır. Onu oldurmak için çeşitli eğitimler verir. Tesbihâtı bilinen tekkenin tembihatı ihmal edildiği de olmuş. Tenbihat ise aslında tekkelerin hizmetlerindeki en önemli ayağını teşkil etmektedir. Gelelim ‘’ Ne olursan ol gel ‘’ &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Sözlükler bir milletin kafa kâğıdı yani kimliği gibidir. Sözlüğünüzün gücü milletinizin anlayış, kavrayış ve dil ömrünü belirleyen en önemli değerdir. Onun için her bir kelimeye tarihi seyir içerisinde çıkış, izlediği yol ve kazandığı anlam derinlikleri bakımından özenle eğilmek gerekir. “Olmak” fiili, TDK sözlüğünde çeşitli ekler ve kullanımlarla yirmi beş farklı anlamda kullanılmıştır. “Ol-“ fiilinin olgunlaşma anlamında kullanımı da vardır. “Kal” kelimesi ise TDK sözlüğünde “söz söyleme” olarak anlamlandırılmış ancak Anadolu’nun birçok yerinde “olgunlaşmamış meyve” için de kullanılmaktadır.</p>



<p>Kitabi sözlükler ve bölgesel ifadelerden bahsetmemizin en mühim sebebi bu kullanımların Mevlana vb. değerli düşünürlerimizin yaşadığı dönemde de benzer şekilde kullanıldığını düşünmemizden kaynaklanıyor. Meyvenin olgunlaşmasını anlatırken “olmuş”, aksi durumu ifade ederken “kal” denir. Bunun hamlık ya da kallık olarak kullanıldığını işitmemiz de mümkündür. Varoluştan sonra olgunlaşarak kendisinden beklenen durumu kazanmasına, yani gerçek oluşa işaret etmek için ‘’ Olmak ‘’, gelişmeden olduğu gibi kaldığını belirtmek için ise ‘’ kal ‘’ olmak ifadeleri kullanılır. &nbsp;</p>



<p>Dergâhlar, sadece Mevlevi dergâhı değil; hemen tamamının gayesi varlık âlemine gelmiş olan her bir insanı, mümini geldiği halinde bırakmamaktır. Onu oldurmak için çeşitli eğitimler verir. Tesbihâtı bilinen tekkenin tembihatı ihmal edildiği de olmuş. Tenbihat ise aslında tekkelerin hizmetlerindeki en önemli ayağını teşkil etmektedir.</p>



<p>Gelelim ‘’ Ne olursan ol gel ‘’ davetinin dış cazibesine rağmen ne tür çile kapılarından geçmeyi gerekli kılacağına. Yunus’un “Bu kapıya eğri odun yaraşmaz”, dediği tekkelerin -hususiyetle Mevlana Celaleddin dergâhının- sadece vird ile tespihle devran ettiğini düşünmek en hafifinden cehalettir.</p>



<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Merkeze alınan ilim faaliyetlerinin elbette ve en başını İslami İlimler çekmekteydi. Ancak babası Bahaüddin Veled başta olmak üzere her bir dergâh mensubunun ilimle iştigal ettiği tarihçe bilinen bir hakikattir. Ancak ilmin de bir sınırı vardı. İnsan sonsuzluk özlemiyle donatılı yaratılmış bir varlıkken elinde kendini sonsuz ilmi, kudreti ve hikmeti ile kullarına tanıtan bir Rabbin kitabını tutanların sınırlı olmaya, kalmaya tahammülleri olabilir miydi? Elbette insanî, akli ilmin yanı başında durmakta olan fıtratın sınırları zorlayan meziyetlerini doyuracak, kalbin ihtiyacına cevap verecek bir alan olan hikmet ve irfanın en uzak hedeflerine ulaşma azim ve kararlılığını ortaya koymaya kendilerini mecbur hissedeceklerdi.&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;</p>



<p>“İlm kesbiyle pâye-i rif’at</p>



<p>Arzû-yı muhâl imiş ancak</p>



<p>Aşk imiş her ne vâr âlemde</p>



<p>İlm bir kıyl ü kaal imiş ancak”&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;</p>



<p>Fuzulî’nin bu dörtlüğünde ilmi hafifseyen değil; bilakis aşkın karşısında ilmin ilerleyeceği boyutun en fazla maddi bir takım gelişmeler olacağını; ancak insan için asıl gelişmenin, olgunlaşmanın ilimle değil; bunların yanında aşkla olacağını ifadedir. Gel ne olursan ol gel, dediği insan; astronomiden cebire, felsefeden kimyaya, nahivden belagate birçok ilmin yanında manevi terbiye okulları olan medreselerde ikamet eden bu ilim ve hal ehli ile birliktelik neticesinde elbette gerçekten olmanın hazzına ulaşacak ve hakikaten var olacaktır. Tekke ve dergâhların ellerine aldıkları dervişleri; ilmî ödevler, bir ibadet vazifesi olarak tesbihatlar; Mevlana&#8217;ları, Tapduk Emre&#8217;leri öyle bir mertebeye taşır ki bu ruhları makam ve servetler asla tatmin etmez.</p>



<p>Tek çare ‘’ Aşk ‘’ tır orada. Sonsuzluk aşığı ruhu ilmin en ileri noktasında doyuracak tek ve en büyük şey Aşk-ı İlahi Kevser’inden kana kana içmek olacaktır. Gel elbette gel ama geldiğin gibi kalma. Kal olma. Kal ehli olma. Ham olma sadece konuşan kal ehli de olma. Öğrendiğini hayatına uygulamadıktan sonra ilim tahsilinin manası ne ki? İşte Gel ve al, “Hamdım piştim yandım” diyen Mevlana gibi sen de hamlığını terk et. Kendini aşk ateşinde pişir. Ama öyle bir hal olur ki o aşkın ateşin doyamazsın, dayanamazsın yanarsın da. Bu yol ona da razı olma yoludur. Rızanla gel, razı olunca razı olunursun gel demektir.</p>



<p>Sultan’ul Ulema, Büyük Selçuklunun Sultanı tarafından Konya’ya davet edilmeyi hak edecek kadar ilim deryası… &nbsp;Oğlu Mevlana, tüm dünyanın kıskanacağı kadar gönüller sultanı… Dünyada saltanat isteyen Ukbâ’nın saltanatına göz dikmeli. Dikmeli ki; o her iki cihanın saltanatını da ikram ediversin insana. İster ilimle, ister hikmetle ama hep aşkla… Mevlana Celaleddin-i Rumi hikmet pınarından doyasıya içmiş, ilminin neticesi vaazlar verirken Şems-i Tebrizi ile gönülleri kesişince aşka düçâr olmuş. İlm-ullahı babasından Aşk’ullahı hocasından alarak cihanın merkezini ayağının altında tutup deveran etmiştir. Ayağın bir sabit yetmiş iki milleti o sabit noktaya davet etmiştir.</p>



<p>Aşk. Ortak kabul etmez. Biriciktir. Tüm ruhu kuşatır. Aşığın açlığı aşkadır, susuzluğu aşk giderir.</p>



<p>Yani Tevhit. Biricik olana en büyük bir samimiye ve sadakatle bağlanmaktır. Dünya işini de, ilmini de tüm eylemlerini de sadece onun için yapar. Cehaletin, küfrün boğduğu ruhları bu iman aşkıyla yüceltmek gayesinden daha büyük bir gaye olabilir mi? İlay-ı Kelimetullahı yüceltmenin en güzel yolu ona kulluğu artırmaktır. Ona olan sevgiyi, aşkı, muhabbeti çoğaltmaktır. İster keyfiyet ister kemiyet olarak olsun. Savaş mücahitlerinin cihadı meydanda olur, gönül mücahitlerinin cihadı kalplerde olur. Her şey aşkla güzel olur, tamamlanır. Her şey aşktan.&nbsp;&nbsp;&nbsp;</p>



<p>“Aşkında yok olmuşuz O’nun, ayaklarının tozuyuz,<br>Serâpa aşk, hep aşk, başka bir şey değiliz.”<br>Mevlâna </p>



<p></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/ne-olursan-ol-gel-gel-ama-geldigin-gibi-kalma/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bir Sendikadan Gönülden Kopuş</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/bir-sendikadan-gonulden-kopus/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/bir-sendikadan-gonulden-kopus/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Selehattin DUMAN]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 08 Dec 2022 12:31:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Emek]]></category>
		<category><![CDATA[işçi]]></category>
		<category><![CDATA[memur]]></category>
		<category><![CDATA[Sendika]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18592</guid>

					<description><![CDATA[Mesleğe başladığım günlerde sendikaya üye olmam için beni davet eden Bilal Yeşan abiyi rahmetle anıyorum. Üyelik daveti yaparken kendisine tek bir soru sormuştum. Aksa şairi M Akif İnan ağabeyin kurduğu sendika mı bu? ‘’Evet‘’ cevabını zaten beklediğim için hemen üye oldum. O kadar heyecanlıydım ki koca ilçede tek üye olarak büyük bir inanç ve kararlılıkla ilçeme döndüm. Ondan sonra başıma gelmeyen kalmadı ilçede. Araştırmalar soruşturmalar birbirini kovaladı. Üyelik kesintisi yapmamak için yalanlar söylendi. İstanbul’a geldikten sonra yeniden üyelik yapılması gerektiğini öğrendiğim zaman üzülmüş ve kızmıştım. Üç ilçe iki şubede çalıştım. Çalışmalar süresince çok kaliteli insanlar tanıdığım sendikacılık sürecim bir o kadar kalitesiz ve kifayetsiz muhterisle de yolumuzu kesiştirdi. Her anlamda kefil olduğum teşkilatımda kendi yerlerinin güvenliğinden benim adıma korkular taşıyanlar teşkilatta başarılı çalışmalar yapmamıza rağmen hatta belki de sırf bu yüzden fırıldaklar çevirmeye başladılar. Genel merkez dahi meselenin ne olduğunu ya anlamadı ya da anladı işine geldiği şekilde davranarak bu aleyhte çalışmalara fırsat verdi. Şube başkanı bir sonra ki seçimde kaybettiği başkanlığı ilçe müdürlüğüyle takas ettiği için sorun kalmamıştı. Ancak yaşanan sorunların gerçek kaynağı olanlar daha sonra işin ucu genel merkeze ulaşınca görevden el çektirildi. Şimdi sade bir üye olarak çalıştığım görev alanımda hâlâ daha yok sayılmak suretiyle öncekileri aratmayan &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Mesleğe başladığım günlerde sendikaya üye olmam için beni davet eden Bilal Yeşan abiyi rahmetle anıyorum. Üyelik daveti yaparken kendisine tek bir soru sormuştum. Aksa şairi M Akif İnan ağabeyin kurduğu sendika mı bu? ‘’Evet‘’ cevabını zaten beklediğim için hemen üye oldum. O kadar heyecanlıydım ki koca ilçede tek üye olarak büyük bir inanç ve kararlılıkla ilçeme döndüm. Ondan sonra başıma gelmeyen kalmadı ilçede. Araştırmalar soruşturmalar birbirini kovaladı. Üyelik kesintisi yapmamak için yalanlar söylendi. İstanbul’a geldikten sonra yeniden üyelik yapılması gerektiğini öğrendiğim zaman üzülmüş ve kızmıştım.</p>



<p>Üç ilçe iki şubede çalıştım. Çalışmalar süresince çok kaliteli insanlar tanıdığım sendikacılık sürecim bir o kadar kalitesiz ve kifayetsiz muhterisle de yolumuzu kesiştirdi. Her anlamda kefil olduğum teşkilatımda kendi yerlerinin güvenliğinden benim adıma korkular taşıyanlar teşkilatta başarılı çalışmalar yapmamıza rağmen hatta belki de sırf bu yüzden fırıldaklar çevirmeye başladılar. Genel merkez dahi meselenin ne olduğunu ya anlamadı ya da anladı işine geldiği şekilde davranarak bu aleyhte çalışmalara fırsat verdi. Şube başkanı bir sonra ki seçimde kaybettiği başkanlığı ilçe müdürlüğüyle takas ettiği için sorun kalmamıştı. Ancak yaşanan sorunların gerçek kaynağı olanlar daha sonra işin ucu genel merkeze ulaşınca görevden el çektirildi.</p>



<p>Şimdi sade bir üye olarak çalıştığım görev alanımda hâlâ daha yok sayılmak suretiyle öncekileri aratmayan bir korku ve mesafeyle ilişkiler sürdürülüyor. Olumsuz süreçler yürütülürken teşkilata hasbel kader girmiş ve teşkilat ahlakını özümsememiş kişilerce yapılan itibarsızlaştırma çalışmaları karşısında sessiz kalmayı tercih eden eski ve yeni yönetim ile ya da meseleyi kendi zaviyesinden ele alan genel merkez ile hiçbir gönül bağımız kalmamış olsa kimse şaşmaz sanıyorum. Ona rağmen üye yaptığımız onlarca belki yüzlerce insanın gözünün içine baka baka bu teşkilatla olan organik bağımızı kesemiyoruz.</p>



<p>Yaşanan olumsuzlukları dillendiremiyoruz. Sanki dut yemiş bülbül gibi köşemizde oturuyoruz. Ne yerel anlamda ne de genelde bizi yeterince hatta doğru bir biçimde temsil etmeyi bile başaramayan, üye olsun da ahlakı, çizgisi ne olursa olsun diye yönetici yapılanların ayaklarının altına atılan üyelerden haberdar olup ta bir şey yapılmadığına şahit olmak ağırımıza gidiyor. Sendikanın bir şekilde bir yerinden tutunarak kendisine görev devşirenlerin, ya da sendikayı kullanarak bir yerlere gelenlerin yanlışlarına göz yummaktan adeta sosyal kör olduk. Her yanlışı tecviz ya da izah edebilen akılları gördükçe kendi aklımızı yetersiz kendi ahlakımızı sahabe ahlakı sanacak hale geldik.</p>



<p>Artık on binlerle ifade edilen istifalardan vaz geçtik. Gönülden kopanların yüzbinler düzeyinde olması bile bizi şaşırtmıyor. Kendi yerini sağlamlaştırmak için karşısındakine iftira edenlerle hain diyenlerin aynı hiza olduklarını düşünmek pek te zor olmasa gerektir. Kendi ellerimizle büyüttüğümüz kendi teşkilatımızdan utanır hale geldik. İstifa edenlerin yerine yeni üye alabilirsiniz belki ya gönülden kopanlar. Onları tekrar kazanabilecek misiniz? Mümkün değil. Bu davaya olan inancı zedelediği gibi muhatapların size olan güveni ve teşkilatın saygınlığı berhava olmaz mı? Kime ne söylesek ne anlatsak boş. Herkes kendi hesabının peşinde. Tepeden tırnağa ben salim olayım da gerisi ne olursa olsun zihniyetiyle hareket eden bir teşkilatta yaşananların düzelmesi adına konuşmak en büyük mesele haline gelmişken ne söylesek boş.  </p>



<p>Gönülden koptuktan sonra elde kalan üyelik formu bir kâğıt parçasından başka bir anlam ifade eder mi bilmem ama istifa etmekten korkmuyoruz. Hadi gidelim dedik. Nereye gideceğiz? Olduğu günden bizim değerlerimizle savaşanlarla ve alanda muhataplarımızı sakındırdığımız, yıllarca mücadele ettiğimiz yerlere mi gidelim. Kendi teşkilatımız bizim gözümüzü oyacak hale gelmişken onlar bizi gülle mi karşılayacaklar. Ya de her kopanın oluşturduğu sayısı bile tam bilinmeyen yeni adreslere mi atacaksınız bizleri. İnandığımız değerleri beraber savunduğumuz kardeşlerimizden ayrı düşmemizi tercih edenler, bunu arzulayanlar olabilir. Gidenlerin ardından zaten belliydi gibi peşinci, ya da hiçbir beklentisi olmasa bile beklediğini bulamadığı yaftasıyla cümleler kurulması kardeşlik hukukuna sığar mı?</p>



<p>Eyleme beraber gidip dönüşte aynı çay ocağında dertleştiğimiz, dar gününde evinde ziyaret ettiğimiz, düğününde cenazesinde beraber olduğumuz dava kardeşlerimizin arasına girmek olmaz mı bu? Bunu hangi vicdan kabul eder. Nasıl olsa benim işime yaramaz diye kenara ittikleriniz daha düne kadar bir tane bile üye olmayan okullara gidenler ve okullarda terslenircesine dışlanan arkadaşlarınız değiller mi? Kendi cebinden harcamalar yaparak sendikal çalışmalar yapan ağabeylerle yolarını ayırsınlar mı isteniyor. Sözün bittiği yerde iki yol çıkar karşıya. Ya yıllarca beraber hayalini kurdukları büyütmek için ter döktükleri teşkilata veda etmek ya da bir şekilde iyiliğin temini için istikamet uyarısı yapmak.       </p>



<p>Bizi üye yapanlardan, taşıdıkları manevi olgunluktan, kardeşlik hukukunun gözetilmesine dair sohbetlerden, üyeye karşı nezaket, saygı ve değer vermekten bahseden kurucu iradeden utanıyoruz. Üye yaptığımız insanlardan, teşkilatımız adına onlara verdiğimiz sözlerden ya da güvencelerden utanıyoruz. Bugün olmuş hâlâ teşkilat yüzünden çektiğimiz sıkıntılara rağmen gidecek bir yer aramıyorsak biz inandığımız değerler merkezinde ortaya çıkabilecek bir umudu taşımamızdan başka bir sebep yok. Tüm gönül bağları kopmuş olsa da kifayetsiz muhterisler teşkilatı doldurmuş olsa da hayır ben değil şu arkadaş daha layıktır diyecek bir iradeyi ortaya koyacak feraset kalmamış olsa da hala ümitvâr olmayı seçiyoruz.</p>



<p>Gidenlere kurulan cümlelerle kalıp umudunu koruyanlara aynı acı sözler söylendiğine göre ne diyelim.</p>



<p>‘’Söylesem tesiri yok sussam gönül razı değil.’’</p>



<p>Allah serencamımızı hayreylesin.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/bir-sendikadan-gonulden-kopus/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Aşağı Tükürsen Sakal Yukarı Tükürsen Bıyık</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/asagi-tukursen-sakal-yukari-tukursen-biyik/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/asagi-tukursen-sakal-yukari-tukursen-biyik/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Selehattin DUMAN]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 02 Nov 2022 09:26:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[politika]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18542</guid>

					<description><![CDATA[CUMHURBAŞKANI SELO Sosyal Medya izlemeye çok vakit ayırmadığımı sanıyorum ama galiba yanılıyorum. Televizyon ve haber izlemediğim için kendimi şanslı hissetsem de sosyal medya konusunda henüz o köprüleri atabilmiş değilim. Bir gün o da olacak inşallah. Yine sosyal medyada gezinirken bir başlık dikkatimi çekti. AKP’nin kalesinde soruyoruz. Recep Tayyip Erdoğan mı yoksa Selahattin Demirtaş mı diye. AKP’nin kalesi dedikleri yer Cizre. Hani şu ilim deryası Cezerî var ya onun memleketi. Soru yöneltilenlerin tamamını dikkatle inceledim. Başı açığı da kapalısı da sakallısı da küpeli erkeği de var. Birçok videoyu sonuna kadar neredeyse hiç izlemem ama bunu bitirinceye kadar ayrılamadım ekrandan. Soru malum. Muhataplar da öyle. Cizreli. Soruyu soran Kürtçe bildiği bazı diyaloglar tam tercüme edilmemiş. Ama o da bölge insanı belli. Yüz otuz civarında insana soruldu. Her biri birbirinin ardına aynı cevabı verdi. Hepsi istisnasız Selahattin Demirtaş dedi. Açıkçası beklemediğim bir şeydi. Saf olduğum için değil. Bu boyutu beklemiyordum demek daha yerinde olur. O kadar kişi içinden bir tane tereddüt gösteren, ya da farklı bir şey ifade etmeye çalışan yok. Tek cevap verip durmadan devam ediyorlar. Hani bu da soru mu canım dercesine. Devlet ya da mahkemeler bir Kürt kahraman çıkarmayı yeniden başarmış gözüküyor. Hatta bazıları onun mazlum olduğunu bir kısmı ise &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>CUMHURBAŞKANI SELO</p>



<p>Sosyal Medya izlemeye çok vakit ayırmadığımı sanıyorum ama galiba yanılıyorum. Televizyon ve haber izlemediğim için kendimi şanslı hissetsem de sosyal medya konusunda henüz o köprüleri atabilmiş değilim. Bir gün o da olacak inşallah. Yine sosyal medyada gezinirken bir başlık dikkatimi çekti. AKP’nin kalesinde soruyoruz. Recep Tayyip Erdoğan mı yoksa Selahattin Demirtaş mı diye. AKP’nin kalesi dedikleri yer Cizre. Hani şu ilim deryası Cezerî var ya onun memleketi. Soru yöneltilenlerin tamamını dikkatle inceledim. Başı açığı da kapalısı da sakallısı da küpeli erkeği de var. Birçok videoyu sonuna kadar neredeyse hiç izlemem ama bunu bitirinceye kadar ayrılamadım ekrandan.</p>



<p>Soru malum. Muhataplar da öyle. Cizreli. Soruyu soran Kürtçe bildiği bazı diyaloglar tam tercüme edilmemiş. Ama o da bölge insanı belli. Yüz otuz civarında insana soruldu. Her biri birbirinin ardına aynı cevabı verdi. Hepsi istisnasız Selahattin Demirtaş dedi. Açıkçası beklemediğim bir şeydi. Saf olduğum için değil. Bu boyutu beklemiyordum demek daha yerinde olur. O kadar kişi içinden bir tane tereddüt gösteren, ya da farklı bir şey ifade etmeye çalışan yok. Tek cevap verip durmadan devam ediyorlar. Hani bu da soru mu canım dercesine. Devlet ya da mahkemeler bir Kürt kahraman çıkarmayı yeniden başarmış gözüküyor. Hatta bazıları onun mazlum olduğunu bir kısmı ise evet gerçekten bir kısmı da kahraman olduğunu söylüyordu.</p>



<p>Adam suç mu işlemiş, mahkeme kararıyla mı hapse atılmış hiç ama hiç birinin umurunda değil. Yaptıklarını ya da suçlandığı şeyleri bilmediklerini düşünmüyorum. Ama belli ki suç olarak görmüyorlar. O zaman onları da hapse mi atacağız? Yoksa devlet, iktidar ya da hukuk düzenimiz kendisini daha iyi mi anlatmalı bilemedim.</p>



<p>YENİ HASAN MEZARCI MAHİR ÜNAL MI OLSUN?</p>



<p>Her ne zaman bir siyasi cumhuriyet tarihinde ki yanlışları söyleyecek olsa başına bu geliyor. Gazeteciler hatta keskin Atatürkçüler bile eleştirdiği zaman onlara bir şey söylenmiyor ya da yapılmıyor. Ne de olsa evin çocukları onlar. Ama muhafazakâr ya da Müslüman kimlikle bunları söyleyince akla gelmeyecek şeyler dile getirilmeye muhatap kendi camiasında bile mahkûm edilmeye çalışılıyor. Mahir Ünal aslında çok kimsenin söylediği hatta diğerlerinin tiye aldığı harf devrimine normal bir eleştiri yapmış olsa da eninde sonunda evin çocuğu değil. En fazla olsa olsa enişte olur. O da belli ki iç güveyisi cinsinden.</p>



<p>Cumhuriyetin değerlerine küfredenler PKK’lı ya da DHKP-C’li olunca da sorun yok. Çünkü en marjinalinden tutun da ana muhalefete kadar sol kanadın her birinin ciddi bir kanıksamışlıkları var. Kim söylerse söylesin ama onlar söylemesin. Neden? Çünkü devam eden sistemi değiştirmeye niyeti olanlar da gücü yetecek olanlar da onlar. O zaman vurun abalıya. Ev sahibi olduklarını düşünmekten buna inanmaktan asla vaz geçmeyecekler. Ve diğerlerine kendi evlatlarını elleriyle parçalatmanın iştihasından oldukça yüksek bir zevk aldıklarını da iyi biliyoruz.&nbsp; &nbsp;</p>



<p>DERSE GİRMEME EYLEMCİLERİ</p>



<p>Size bir de komik fıkra anlatayım.</p>



<p>Ülkede ki bütün sendikalar (Buz devrinde ki ceed’in karahindiba bulduğunda ki sevinciyle okuyun bu kısmı) (biri hariiiç) iki Kasım rakamla da yazayım 2 Kasım günü uzmanlık sınavı ve öğretmen meslek kanununu protesto etmek için eylem kararı aldılar. O gün ilk derse girmeme kararını uzun süre önce deklare ettiler. Arası çok sürmedi o ‘’ biri ‘’ de karar almış ve 1 Kasım yazıyla da yazayım Bir Kasım’da aynı protestoyu yapma kararı almış. Ne oldu şimdi. Öne mi geçmiş oldunuz bey efendiler.</p>



<p>Bence komik.:))</p>



<p>Vesselam.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/asagi-tukursen-sakal-yukari-tukursen-biyik/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ümmet Mi Daha Büyük Yoksa Millet Mi?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/ummet-mi-daha-buyuk-yoksa-millet-mi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/ummet-mi-daha-buyuk-yoksa-millet-mi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Selehattin DUMAN]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 31 Oct 2022 10:58:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[islam]]></category>
		<category><![CDATA[Millet]]></category>
		<category><![CDATA[Ümmet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18533</guid>

					<description><![CDATA[Cumhuriyet kavramı en çokta kendini savunduğunu söyleyen yobaz laiklerden tiksiniyor olsa gerektir. Bireylerin kutsandığı yönetim sistemlerinin alternatifi olarak doğmuş olan Cumhuriyet galiba kendisinin bu kadar kutsanacağını bilseydi doğmazdı. Haddi zatında bireylerin bir ya da bir kısmının yüceltilerek tek adam zihniyetinin yıkılması üzerine tasarlanan bu kavram tam da bunun aksi için istihdam edilmiş ve edilmeye devam ediyor olmaktan kahroluyordur desek yanılmamış oluruz. Kurulduğu günden itibaren birilerini imtiyazlı kılmak üzere tasarlanmış ve birçok kavramın da kanına girilmiştir böylelikle. Bunlardan sadece ikisi olan Ümmet ve Millet kavramları üzerinde biraz duracağız. Bu iki kelimenin sözlükteki karşılıkları ile olması gereken tanımlarından bahisle piyasada hüküm süren cehalete bir kafa atmayı planlıyorum. Bununla beraber kelimelerin zamanla değişim, dönüşüm hatta anlamda daralma ya da genişleme yaşayabileceğinin de farkında olarak yazdığımızın bilinmesinde yarar olduğuna işaret edelim. Temel kaynak olarak önce Türk Dil Kurumunun sözlüğünü esas alacağız. Sonra da bu kelimelerin ana kaynağına doğru yol alacağız. Çünkü her iş her kelime her anlam aslına rücu eder. Ümmet’in TDK sözlüğündeki karşılığı. 1.Bir peygambere inanıp onun yolunu seçen kimselerin tümü. 2.Müslümanlığa bağlı olan, Hazreti Muhammet’in yolundan giden Müslümanların tümü. Millet’in TDK sözlüğündeki karşılığı. 1.Benzer özellikleri olan topluluk. Ne anlarsınız şimdi siz bundan? Mesela bir peygambere bağlı olanlar olarak tanımlanan ümmet kavramının Kur’an’daki &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Cumhuriyet kavramı en çokta kendini savunduğunu söyleyen yobaz laiklerden tiksiniyor olsa gerektir. Bireylerin kutsandığı yönetim sistemlerinin alternatifi olarak doğmuş olan Cumhuriyet galiba kendisinin bu kadar kutsanacağını bilseydi doğmazdı. Haddi zatında bireylerin bir ya da bir kısmının yüceltilerek tek adam zihniyetinin yıkılması üzerine tasarlanan bu kavram tam da bunun aksi için istihdam edilmiş ve edilmeye devam ediyor olmaktan kahroluyordur desek yanılmamış oluruz. Kurulduğu günden itibaren birilerini imtiyazlı kılmak üzere tasarlanmış ve birçok kavramın da kanına girilmiştir böylelikle. Bunlardan sadece ikisi olan Ümmet ve Millet kavramları üzerinde biraz duracağız.</p>



<p>Bu iki kelimenin sözlükteki karşılıkları ile olması gereken tanımlarından bahisle piyasada hüküm süren cehalete bir kafa atmayı planlıyorum. Bununla beraber kelimelerin zamanla değişim, dönüşüm hatta anlamda daralma ya da genişleme yaşayabileceğinin de farkında olarak yazdığımızın bilinmesinde yarar olduğuna işaret edelim. Temel kaynak olarak önce Türk Dil Kurumunun sözlüğünü esas alacağız. Sonra da bu kelimelerin ana kaynağına doğru yol alacağız. Çünkü her iş her kelime her anlam aslına rücu eder.</p>



<p>Ümmet’in TDK sözlüğündeki karşılığı.</p>



<p>1.Bir peygambere inanıp onun yolunu seçen kimselerin tümü.</p>



<p>2.Müslümanlığa bağlı olan, Hazreti Muhammet’in yolundan giden Müslümanların tümü.</p>



<p>Millet’in TDK sözlüğündeki karşılığı.</p>



<p>1.Benzer özellikleri olan topluluk.</p>



<p>Ne anlarsınız şimdi siz bundan? Mesela bir peygambere bağlı olanlar olarak tanımlanan ümmet kavramının Kur’an’daki kelimenin aslı Arapçadır ve bir zümre olarak kullanıldığını görürüz. Müminlerden bir zümre olarak geçtiği gibi tüm insanlığın bir ümmet olduğu anlamında da kullanılmıştır. Millet ifadesinde ise Müslümanlara hitaben babanız İbrahim’in milletisiniz diyor. Milletin parasıyla kurulmuş bir kurum olan TRT’nin ekranlarından ümmeti aşağılayacağım ve milleti yücelteceğim diye bar bağıran sunucunun cehaletinden çok hadsizliği zorumuz gitse de ne dediğini bile bilmeyenlerin milletin önüne çıkarılışının acısı daha ağır geliyor.</p>



<p>Millet ifadesi tüm insanlık tarihi boyunca iman edenleri özelde ise İbrahimî olan dinlerin tabiilerini bir bütün olarak sunuyor. Yani ümmet olarak kastettiği temel olarak bu olsa da yanlıştır. Çünkü ümmet bugünkü kullanımının aksine milletin zamansal olarak birlikteliğini vurgularken, millet ifadesi tarih, zaman ve mekân gözetmeden tüm Müslümanların bir ve bütün olduğunu ifade eder. Bu bağlamda cumhuriyet siyasi ümmet fikrinin bitmesine ya da zarar görmesine hizmet etmiş olsa da sunucunun kastettiği anlamda bir millet oluşumuna hizmet edememiştir. Çünkü kastedilen Türk Milleti ise en büyük sorunumuz da buradan başlıyor demektir. Benzer özellikleri olan topluluk tanımında Kürtler bu benzerliği büyük oranda sağladığı halde bu siyasi tanımla dışlanmış oluyor. Türkiye adı ile kurulmuş olan devletimize hangi duygu veya değerle bağlı kalmalarını bekleyebiliriz o halde.</p>



<p>Bu ayrıştıran, ötekileştiren ve özellikle dine karşı yürütülen savaşın bugüne kadar kazananı olmamış bilakis zararını görenler büyük bir kitle oluşturacak seviyeye ulaşmıştır. Bu kafayla Aleviliği, Kürtlüğü düşman sınıfına koyan hakim zümre zihinlerinin alt kısmındaki kuruluş yıllarının öjenizmine duygusal bir bağlılık ortaya koyduklarını göremeyecek kadar kör kütük vaziyetteler. Beyaz Türklerin yönettiği ve diğerlerinin onların keyfine hizmet ettiği bir şirket ülke istedikleri aşikâr. Tıpkı Amerika’da olduğu gibi. Almanya, İtalya, Yugoslavya, Şili ve hatta Rusya gibi ülkelerden test edilmiş sonucu belli olan bu hevesten de kolay vaz geçecek gibi görünmüyorlar.</p>



<p>Hâsılı kelam milletin ekranından millete yani özelde Türkiye genelde Müslümanlara had bildirme terbiyesizliği bireysel bir tutum değildir. Ve gereği yapıldıktan sonra bu zihniyete mensup olanların o kurumdan ekmeğine yağ sürmelerinin de önüne geçilmelidir. Bunlar o kurumun dizilerinde rol alıp ödül aldıktan sonra devlete kurşun sıkanlara adarken bu ödülleri canımız yanıyor. Şehitler adına, istiklal mahkemelerinin astırdığı koca âlimler adına vicdanımız kanıyor. Ümmet olmak ile millet olmak arasında neredeyse hiçbir fark yoktur. Çünkü Hz. Peygamber de ‘’Küfür tek millettir.‘’ derken Müslümanların tek bir millet olduğunu da ifade etmiş oluyor. Siyasi olarak ümmet kavramı neyi ifade ediyorsa yalın olarak millet kavramı da en az onu ifade eder. Onun için Kürtler benim kardeşimdir. Aleviler bu toprakların ayrılmaz bir parçasıdır.</p>



<p>Bizi biz yapan değerlerle, kelime ve kavramlarla savaşı bitmeyen bu aşağılık kompleksli insanların bu ülkeye ve bu halka yaptıkları yetti artık. Biz asil bir millet olarak hak ettiğimiz düşünce, inanç ve fikirle yaşamak istiyor ve milletimize, inancımıza hatta dünya insanlığına faydalı olayı imanî bir dava olarak görüyoruz. Bunu da elbette başaracağımızı biliyor ve bu yolda yılmadan çalışma azmimizi yeniliyoruz.</p>



<p>Vesselam</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/ummet-mi-daha-buyuk-yoksa-millet-mi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sendikanın Emekçileri / Emeklileri: Şölen Demokrasisi</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/sendikanin-emekcileri-emeklileri-solen-demokrasisi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/sendikanin-emekcileri-emeklileri-solen-demokrasisi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Selehattin DUMAN]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 17 Oct 2022 13:28:38 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[emekçi]]></category>
		<category><![CDATA[işçi]]></category>
		<category><![CDATA[Sendika]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18501</guid>

					<description><![CDATA[Sendikalar hak arayışı için kurulmuş birer örgüt olsa da haksızlığa uğrayanların oluşturduğu bir hak mücadele organizasyonu olsa da kendi mağdurlarının hakkının ne olacağı sorusu havada kalmıştır. Teşkilatların içinde ve nihayetinde başında olanların oluşturduğu bu türden hak kayıpları ya da hak edilmemiş tutumlar için hesap sorulmamaktadır. Üyesi lehine çalışırken oluşturduğu ötekine yönelik haksızlıklar olduğu kadar üyeleri içinden birileri alternatif bir fikir, eylem ya da tavır ortaya koyduğu zaman ona yönelik yapılan resmi ve gayri resmi tecavüzlerin tamamı ya hasıraltı ediliyor ya da gerçekten yok ediliveriyor. Hukuksuzluk yok edilemiyorsa muhatap yok ediliyor çeşitli yöntemlerle. Yıllar önce beyefendiliği ile maruf bir sendika üyesi kendi teşkilatlarında akandan elen istek ve mevcut yönetim hakkındaki şikâyetler dolayısıyla bir değişim ihtiyacı olmuş ancak mevcut başkan o şahsı istenmeyen adam ilan ederek piyasadan silmişti. Biz de bu durumu ibretle izlemiş ve bu ve benzeri şeyler bizim teşkilatımızda olmaz demiştik. Erken konuşmuşuz hem de ağır bir yanılgıya sebep olacak kadar erken. Şimdilerde özellikle Eğitim Bir Sen de seçim dönemi. Demokrasi şöleninden şölen demokrasisine geçişle yürütülen bir süreç. Aman şunlar olmasıncılar ile biz olunca işler düzelcekçiler arasında bir yarış. Her birini kastedersek haksızlık yapmış oluruz elbette ama al birini vur ötekine vaziyeti de ayrı bir garabet bence. Şimdi yürütenle ben &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Sendikalar hak arayışı için kurulmuş birer örgüt olsa da haksızlığa uğrayanların oluşturduğu bir hak mücadele organizasyonu olsa da kendi mağdurlarının hakkının ne olacağı sorusu havada kalmıştır. Teşkilatların içinde ve nihayetinde başında olanların oluşturduğu bu türden hak kayıpları ya da hak edilmemiş tutumlar için hesap sorulmamaktadır. Üyesi lehine çalışırken oluşturduğu ötekine yönelik haksızlıklar olduğu kadar üyeleri içinden birileri alternatif bir fikir, eylem ya da tavır ortaya koyduğu zaman ona yönelik yapılan resmi ve gayri resmi tecavüzlerin tamamı ya hasıraltı ediliyor ya da gerçekten yok ediliveriyor. Hukuksuzluk yok edilemiyorsa muhatap yok ediliyor çeşitli yöntemlerle.</p>



<p>Yıllar önce beyefendiliği ile maruf bir sendika üyesi kendi teşkilatlarında akandan elen istek ve mevcut yönetim hakkındaki şikâyetler dolayısıyla bir değişim ihtiyacı olmuş ancak mevcut başkan o şahsı istenmeyen adam ilan ederek piyasadan silmişti. Biz de bu durumu ibretle izlemiş ve bu ve benzeri şeyler bizim teşkilatımızda olmaz demiştik. Erken konuşmuşuz hem de ağır bir yanılgıya sebep olacak kadar erken. Şimdilerde özellikle Eğitim Bir Sen de seçim dönemi. Demokrasi şöleninden şölen demokrasisine geçişle yürütülen bir süreç. Aman şunlar olmasıncılar ile biz olunca işler düzelcekçiler arasında bir yarış.</p>



<p>Her birini kastedersek haksızlık yapmış oluruz elbette ama al birini vur ötekine vaziyeti de ayrı bir garabet bence. Şimdi yürütenle ben yapacağım diyenin arasında ne fark var? Sen olma ben olayım derdinden başka hiç. Vizyon veya misyon farkı var mı? Her biri seçilebilmek için adam toplarken diğerine eş değerde sadece isminin harfleri farklı şahısları toparlayarak çare olmak istidadını ortaya koymaya çalışıyor. Dedik ya istisnalar kaideyi bozmaz ama umudu şölene bağlayan bir süreci de yine elde var sıfır ile noktalayacağız.  Değişim / yenilik hareketi adı altında yapılan çalışmalardan bir miktar haberdar oldum. İddialı söylemler olduğu kadar mevcut yönetici kadar da eski üyeler olan bu isimler iyi bir gayret ortaya koyuyor. Netice ne olur bilinmez ama statükonun devamının pek şansı olmayacağı gibi bir iddia var orta yerde.  </p>



<p>Ancak daha önce yine sendika yönetmiş ama her anlamda yüzüne gözüne bulaştırmış olanların hangi yüzle çıktıkları ise pek anlaşılamamaktadır. İncitmediği üye, hakaret etmediği sendikalı kalmamış, şube yöneticileri dâhil herkese rahatsızlık vermiş kimi isimlerin dahi üyenin ağzına yeni bir parmak bal çalarak arzı endam etmesi akıl kârı değildir. Ne sendikal sicili düzgün olanları ne de diğerlerinin yapabileceği bir şey olmadığı çok belliydi. Geçen süre bunu ortaya koydu. Seçim süreçleri tamamlana birçok yerde aday ya çıkmadı ya da başarısız oldu.&nbsp; &nbsp;</p>



<p>Bu arada bir de üç dönem kuralının kaldırılması süreci yaşandı ki bundan sonra bir değişimin sadece emekli olmak niyetinde olanların devredeceği bir başkanlık dönemini de yaşayacağımızı düşündürüyor bu durum. Bu konuda bazı arkadaşlarla konuşurken ‘’ emekli maaşını da sendika mı ödeyecek? ‘’ dediğim zaman kahkahalarla gülündüğünü de ifade edeyim. Üç dönem eşittir on iki yıl. Cumhurbaşkanı bile iki dönem seçilirse sekiz yıl görev yapmış olacak. Bu başkanlık o makamdan daha uzun ve kademli olacak gibi. Her söz sahibinin sorun yok her şey yolunda tutumu ile her yeni adayın tüm sorunları mevcut yönetime bağlayarak tek umut olduğu propagandası eski siyasetçilerin bile terk ettiği bir yöntem. Ayrıca kuruluş sürecinde emek verenlerin artık tanınmadığı bir zamanı yaşıyorsak bu eskilerin değil mevcutların meselesidir. Emekçilerle emekli olma hayali olanların ayrışma noktası galiba burada.</p>



<p>Şimdi delege seçimi sonrasında yaşanacaklar, seçim öncesi şölen neşesinden bulutlu günlere doğru yol alırken kimsenin gerçek anlamda zafer duygusunu yaşayamayacağını düşünmek pek ala mümkün. Risk olmadan ya da seçimin bir değişim dönüşüm aracı olmadığı bir süreci demokratik bulsanız da temsili bile olmayacağını takdir edersiniz. Doğrudan demokratik bir seçim ise tüm üyelerin oy kullanacağı bir şube başkanı seçimi ile belki mümkün olabilir. Bunu sağlamak ne kadar mümkün olur bilemeyiz ama bu seçim kimse için bir heyecan oluşturmuyorsa bunun sebebi sendikayı yönetenlerin onu getirdikleri vaziyetle ilgilidir deriz. Kaldı ki atı alan Üsküdar’ı geçmiş oldu üç dönem hikâyesiyle ya. Yeni liste oluşturanlar boşuna aday olmasınlar. İcazetsiz sivil toplum örgütünde hizmet imkânı kalmadı artık. Kaybedenin üzülmeyeceği, bulanın sevinmeyeceği tiplerle sivil toplumculuk oynamaya devam…  </p>



<p>Ne eskisi ne de yenisi tat vermiyorsa ve alternatiflerin ya da olabilecek olanların ise esamisi okunmuyorsa ne diyelim. Dostlar alışverişte görsün vaziyeti devam…</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/sendikanin-emekcileri-emeklileri-solen-demokrasisi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Acırım Tükürüğe</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/acirim-tukuruge/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/acirim-tukuruge/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Selehattin DUMAN]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 14 Sep 2022 08:15:59 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[Kültür - Sanat - Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı]]></category>
		<category><![CDATA[Savaş]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Türk]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18452</guid>

					<description><![CDATA[Son günlerde soyu sopu belli olmayanların dilinde yine yeniden Osmanlı var. Hep bildiğimiz teraneler. Yok, padişah şöyle kaçmış şöyle hainmiş deyu saçmalamaların bini bir para. İlkokul seviyesinde üretilmiş ve öğretilmiş laklakları tekrar ile avunan leylekler. Bir topluma / millete mensup olmak sadece o ırka mensubiyetten ya da devletin sınırları içinde doğmaktan ibaret olsaydı iş belki kolay olabilirdi. Ama maalesef öyle değil. Hain olanın sadık olanı hainlikle yaftaladığı, sahtekâr ve dolandırıcı hırsız tayfasının sadakati ruhunun derinliklerine işlemiş olanları hırsızlıkla suçladığı tuhaf, garip hatta saçma sapan bir dönemi yaşıyoruz. Bir milletin geçmişi ile bu kadar aleni savaştığı başka bir ülke var mıdır bilemiyorum. Eğer varsa mutlaka orada da satılmış kalemler, sahte aydınlar üretilmiştir mutlaka. En azından bizde öyle. Karl Max’ın sakalına ihtiram edip Müslümanın sakalına çember sakal diyerek aşağılayan bu güruh hala bitmedi, bitecek gibi de değil maalesef. Rahibenin kıyafetine tazim eden bu zevatın Müslüman kadının tesettürü ile kavgasını ölesiye sürdürmesi en basitinden cehalet, hamakat derecesinde aldanmışlıktır. Osmanlıyı eleştirmeyi marifet sayanların aynı dönemde hayranı oldukları Avrupa’nın ne halde olduğunu bilmediklerini de sanmıyorum. Ama işte iğdiş edilmiş beyinlerin çaresizliğini seyre devam ediyoruz.&#160;&#160;&#160; Kendi toplumuna bu kadar yabancı olmanın, hatta düşman olmanın cazibesini başkaca hesaplara bağlamak artık demode. Herhangi bir menfaat çerçevesini aşmış gerçek &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Son günlerde soyu sopu belli olmayanların dilinde yine yeniden Osmanlı var. Hep bildiğimiz teraneler. Yok, padişah şöyle kaçmış şöyle hainmiş deyu saçmalamaların bini bir para. İlkokul seviyesinde üretilmiş ve öğretilmiş laklakları tekrar ile avunan leylekler. Bir topluma / millete mensup olmak sadece o ırka mensubiyetten ya da devletin sınırları içinde doğmaktan ibaret olsaydı iş belki kolay olabilirdi. Ama maalesef öyle değil. Hain olanın sadık olanı hainlikle yaftaladığı, sahtekâr ve dolandırıcı hırsız tayfasının sadakati ruhunun derinliklerine işlemiş olanları hırsızlıkla suçladığı tuhaf, garip hatta saçma sapan bir dönemi yaşıyoruz.</p>



<p>Bir milletin geçmişi ile bu kadar aleni savaştığı başka bir ülke var mıdır bilemiyorum. Eğer varsa mutlaka orada da satılmış kalemler, sahte aydınlar üretilmiştir mutlaka. En azından bizde öyle. Karl Max’ın sakalına ihtiram edip Müslümanın sakalına çember sakal diyerek aşağılayan bu güruh hala bitmedi, bitecek gibi de değil maalesef. Rahibenin kıyafetine tazim eden bu zevatın Müslüman kadının tesettürü ile kavgasını ölesiye sürdürmesi en basitinden cehalet, hamakat derecesinde aldanmışlıktır. Osmanlıyı eleştirmeyi marifet sayanların aynı dönemde hayranı oldukları Avrupa’nın ne halde olduğunu bilmediklerini de sanmıyorum. Ama işte iğdiş edilmiş beyinlerin çaresizliğini seyre devam ediyoruz.&nbsp;&nbsp;&nbsp;</p>



<p>Kendi toplumuna bu kadar yabancı olmanın, hatta düşman olmanın cazibesini başkaca hesaplara bağlamak artık demode. Herhangi bir menfaat çerçevesini aşmış gerçek bir inanışa dönüşmüştür bunlarda. Çünkü milli menfaatlerini bile tayinde basiretleri kapalı olan bu tiplerin sadece akılları, zekâları değil kalpleri de hastalığın illetinden mustarip olsa gerek. Çünkü en azından hassas milli meselelerde bile tavır belirleme konusunda tutarlı davranışlar ortaya koymaktan acizlerdir bunlar. Ülkede mevcut idarenin Müslümanlara açıktan zulmettiği günlerde bile hiç bitimiz kalkıp ülke aleyhine bir çalışmaya destek olmadık. Terörize olmadık ve hukuki, siyasi hatta sosyolojik mücadelemizi kanunlar çerçevesinde yürüttük.</p>



<p>Şimdi yaşı bir üniversite öğrencisinin üç buçuk katı olmuş bir zat kalkıp Osmanlı bizim atamız değil geçmişimiz diye üşenmemiş köşesine yazmış Yazı boyunca hakikati ifade ettiği ender yerlerden biri olan bu cümleye katılmamak elde değil. Çünkü hiçbir torun dedesine, atasına bunların söylediğinin söylemez. En azından kendi adına doğruyu ifade etmiş. Ancak bizim adımıza konuşması pek doğru olmamış. Çünkü Osmanlı bizim hem geçmişimiz hem de atamızdır. Hatta sadece Osmanlı değil Selçuklu da Abbasi de Eyyubi de Emevi de bizim atamızdır. Çünkü bir İbrahim’in milletindeniz. Başkaları Abraham ya da Josef’in ya da Agop’un torunu olabilir. Bu kabahat değildir.</p>



<p>Ama kalkıp ta koskoca bir millet adına ahkâm kesmesin. Bu millet ecdadı ile sadece övünmüyor onlar gibi de düşünüyor ve yaşıyor. Siz anlamasanız da bilmeseniz de bu böyle. Atasını reddeden soysuza karşı acımak dışında bir duygu taşırsak o sadece yüzüne tükürmek için içimizden gelecek öfkedir. Ama onun için de bir kez daha düşünür ve vazgeçeriz. Çünkü;</p>



<p>Acırız tükürüğe…</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/acirim-tukuruge/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sendikanın İsa’sı</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/sendikanin-isasi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/sendikanin-isasi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Selehattin DUMAN]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 25 Aug 2022 07:23:50 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[işçi]]></category>
		<category><![CDATA[işveren]]></category>
		<category><![CDATA[Sendika]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18416</guid>

					<description><![CDATA[Asayı Musa ile başladık söze önce ki yazımızda… İnsanlık tarihi açısından en önemli figürlerden biri olan Musa Peygamber ve halkının imtihan süreçleri itaat nimet, isyan külfet açısından çok önemli olduğu için çokça anlatılmıştır bize. Allah itaat ettikleri sürece nimet vermiş ama onlar azdıkça azmış ve cezayı kendi eylemleriyle hatta ağızlarıyla hadi getir bakalım azabı demek suretiyle davet dahi etmişlerdir. Onlar azdıkça bela gelmiş Musa peygamberden dua istemişler ardından affedilmişler sonra tekrar azmışlar ve bel gelmiştir. Tekrar tekrar yaşanmış olan bu süreçten sonra Musa Peygamberin ardından ırkçı bir niteliğe bürünmüş bir din anlayışı üretmiş ve başta hahamlar olmak üzere katı bit toplum oluşturmuşlardır. İşte bu azgın topluma gönderilen İsa Peygamber azabın katılaştırdığı ruhları yumuşatmak üzere sürekli sevgiden bahsetmiş ve rahmet peygamberinin öncüsü olmuştur adeta.&#160;&#160;&#160;&#160; Tarih boyunca tüm fikir kurucuların, siyasi oluşumların, sivil kuruluşların temel bir kurucu mantalitesi / zihniyeti hep olagelmiştir. Ancak zamanla bu mantalite ya değişerek / dönüşerek ya da bozularak sürdürülebilmiştir. Modern zamanlarda sivil inisiyatiflerin kuruluş süreçleri akademik anlamda her ne kadar batı merkezli olarak ele alınıyor olsa da aslında başlangıç tarihleri itibariyle bu sivil yapıların temellerinin genel anlamda İslam toplumunun içinde farklı isimlerle olsa da var olduğunu görürüz. Sivil ya da siyasi oluşumların hemen tamamına yakınının da ya &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Asayı Musa ile başladık söze önce ki yazımızda…</p>



<p>İnsanlık tarihi açısından en önemli figürlerden biri olan Musa Peygamber ve halkının imtihan süreçleri itaat nimet, isyan külfet açısından çok önemli olduğu için çokça anlatılmıştır bize. Allah itaat ettikleri sürece nimet vermiş ama onlar azdıkça azmış ve cezayı kendi eylemleriyle hatta ağızlarıyla hadi getir bakalım azabı demek suretiyle davet dahi etmişlerdir. Onlar azdıkça bela gelmiş Musa peygamberden dua istemişler ardından affedilmişler sonra tekrar azmışlar ve bel gelmiştir. Tekrar tekrar yaşanmış olan bu süreçten sonra Musa Peygamberin ardından ırkçı bir niteliğe bürünmüş bir din anlayışı üretmiş ve başta hahamlar olmak üzere katı bit toplum oluşturmuşlardır. İşte bu azgın topluma gönderilen İsa Peygamber azabın katılaştırdığı ruhları yumuşatmak üzere sürekli sevgiden bahsetmiş ve rahmet peygamberinin öncüsü olmuştur adeta.&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;</p>



<p>Tarih boyunca tüm fikir kurucuların, siyasi oluşumların, sivil kuruluşların temel bir kurucu mantalitesi / zihniyeti hep olagelmiştir. Ancak zamanla bu mantalite ya değişerek / dönüşerek ya da bozularak sürdürülebilmiştir. Modern zamanlarda sivil inisiyatiflerin kuruluş süreçleri akademik anlamda her ne kadar batı merkezli olarak ele alınıyor olsa da aslında başlangıç tarihleri itibariyle bu sivil yapıların temellerinin genel anlamda İslam toplumunun içinde farklı isimlerle olsa da var olduğunu görürüz. Sivil ya da siyasi oluşumların hemen tamamına yakınının da ya ideolojik bir temeli ya da inanç boyutu olagelmiştir. Vakıf denince akla İslam Medeniyeti gelirse siyasi parti ya da sendika dediğimizde akla Batı dünyası gelir. Sivil eylemlerin öbekleşmesi süreci işçiler ve özgürlük mücadelesi bağlamında başlamış ve günümüze kadar bu minvalde gelmiştir.</p>



<p>Öbek olmanın kendine has yarar getirici ve girift ilişkiler süreçlerini normal ilişkilerden farklı bir boyuta taşıdığı da bir gerçek. Daha düne kadar ben de sizin gibi bir insandım diyen muhtarın psikolojisi ulaştığı makama ilk adımının akabinde tezahür etmişti. Bugünün başkanları ya da genel başkanları hangi sendika ya da sivil örgüt için olursa olsun dünün sıradanlarıydı. Ama ne hikmetse bunu hem kendileri hem de üyeler kolayca unutabiliyor ve o makamla özdeşleşen bir ruhani teslim tesellüm süreci başlatılıyor. İradesini bir üst makama teslim edenlerin yeni ve farklı bir fikir üretme ihtimalleri ortadan kalktığı gibi bu ruhani adanmışlık sebebiyle şahsiyetinin törpülemiş alt kesimin yok sayılmasının önü de açılmış oluyor. Yok sayılmanın ise beraberken fikrine itibar etmeme ayrılık sürecinde ise varlığına tahammül edememeye evirilmesi an meselesidir.</p>



<p>İşte tam da burada merhametsiz, anlayışsız ve gaddar söz sahiplerinin katılaşmış ruh hallerinin bir neticesi olarak örgütte kavgalar başlar. Bu kavgalar sağ kesimde daha sessiz ve derin yaşanırken sol kesimde yumruklu sandalye atmalı şekillerde tezahür eder. Önceki nezaketten eser kalmayınca kopmalar ya da yeni oluşumlar kaçınılmaz hale gelir. Gelinen noktada artık kavga sıradanlaşmış ve karşılıklı suçlamalar ve bazen iftiralarla karalamalar başlamış olur ki işte o örgütte kardeşlik ya da yoldaşlık parçalanmaya doğru istikamet almış demektir. Kimse iktidar olduğuna ya da teşkilatın büyüklüğüne aldanmamalıdır çünkü her bir oluşumun karşılık bulabileceği bir kitle hep var olmuştur ve olmaya da devam edecektir. Bu parçalanmayı sadece ve sadece arada oluşmuş kin, öfke ve konum / kazanım muhafazakârlığının terk edilmesi ile mümkün olacağını ise neredeyse herkes bilir ama kimse vaz geçemez.</p>



<p>Onun için katılaşmış olan hahamlar taifesinin dine verdiği zarara rağmen Hz İsa’nın karşısında sadece onlar yer almamış küçük kırıntılardan nasiplenenler de bu yolda helake uğramışlardır. Kazananlar sadece İsa’nın yolunu izleyenler olmuştur. Yani sevgi ve barış kazanmıştır. Ta ki onlar da istikametten sapıp öncekilerin sapkın inançlarını dine karıştırıp dini ve ruhbanlığı katılaştırıncaya kadar. Onlar öncekileri aratmamış ve kendi dindaşlarını sadece güçlü devlete ihbar ile yetinmemiş sahip oldukları güçle kardeşlerinin katletmişlerdir. Bundan dolayıdır ki yeniden bir peygamber gelip yeniden ve rahmet merkezinde adalet ve sağlam inancı ikame edinceye kadar.</p>



<p>Büyük teşkilatların kuruluş gayeleri ve değerlerine dönük olarak aslına rücu etmesi / ettirilmesi o kadar kolay olmayabilir. Sadece söz hakkına sahip olanlar, öndekiler kendi eski yaşadıklarını bir hatırlayabilse ya da özelde veya genele yönelik konuşmalarını bir dinleyebilseler belki biraz daha kolay olabilir bu. Yolun başında ki düşüncelerinin bugün neresinde olduğuna bakıverseler belki de dışarıdan bir uyarıya bile gerek kalmayacak belki ama heyhat. Kimse artık olmadığı yerden bakamayacak ve bu kavga tarih boyunca olduğu gibi sürüp gidecektir. Kendinden öncekinin yapmak için çok çaba sarf ettiği şeylerin neredeyse hiç birinin gerçekleşmediğini, vesayet altına almak istenen iradenin reaktif hale geldiği ve artık kırgınlıklarla değil elleri havaya beraber kaldırmakla teşkilatların büyümeye devam edeceği unutulmamalıdır.</p>



<p>Su akarken kocaman ağzından doldurduğunuz testinizi alt tarafta açılan küçücük bir delik boşaltır bizce. Her ne kadar havuz sorularını iyi biliyor olsanız da her sorunun cevabı matematikte olmayabilir. Sosyolojik olaylar ve yapılar bireylerin psikolojik yapılarıyla çok alakalıdır. Ve psikoloji her zaman beklenen cevabı vermez matematik gibi Onun formülü yok çünkü. Ama sertliğin, katılığın ve ötelemelerin devam ettiği örgütler, kurumlar ya yıkılır ya da orada bu duyguları egemen kılanlar yıkılır.</p>



<p>Son söz yerine. Her yerde ve her zaman ihtiyacımız olan şey sevgi ve barıştır. Hem de herkes için. Rahmettir en büyük muhtaç olduğumuz his. O zaman sendikaya ne lazım diye sorarsanız cevaplayalım. Sendikaya bir İsa lazım. Soralım o zaman. </p>



<p>Sendikanın İsa’sı nerede?</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/sendikanin-isasi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Canım Öğretmenim Cicim Öğretmenim Sana Ne Nagehan Alçı Sana Ne?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/canim-ogretmenim-cicim-ogretmenim-sana-ne-nagehan-alci-sana-ne/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/canim-ogretmenim-cicim-ogretmenim-sana-ne-nagehan-alci-sana-ne/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Selehattin DUMAN]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 19 Aug 2022 19:19:27 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Nagehan Alçı]]></category>
		<category><![CDATA[Öğretmen]]></category>
		<category><![CDATA[Okul]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18406</guid>

					<description><![CDATA[Türkiye’de en çok sosyolojik dayak yiyen ekibin öğretmenler olduğunu söylersen sakın şaşırmayın. Haddi olan olmayan herkes konuşur, değerlendirir. Tatilini konuşur, verdiği eğitimi tartışır. Herkes ama herkes en kolay bu gariplere saldırır sonra da hiçbir şey yokmuş gibi hayat akmaya devam eder. Daha düne kadar patır patır ölümlerin yaşandığı Pandemi günlerinde bile ne devletler ne de sağlık kurumları herhangi bir güvence veremediği için okulların açılması konusu konuşulurken. Hem de &#8220;Öğretmenler rahata alıştı&#8221; diyerek koca milyonluk bir yapıyı ve onun muhatabı öğrenci ve veli milyonları inciten Nagehan Alçı şimdi bir öğretmen güzellemesini yine aba altından sopa gösterir gibi kendileri deruhte etmişler. Hani bayram değil seyran değil enişte meselesi var ya. Bugün biraz öfkeli yazı yazacaktım ama sayın bakan bir açıklama irat etmiş bundan mütevellit sakin olacağım. Önümüzdeki hafta kariyer meselesi ile ilgili müjde vereceğim diyen Milli Eğitim Bakanı belli ki toplumdaki tepkilere artık gündemde olması gerekip siyaseten yararlı olan gelişmelerin üstünü örten bu süreci kapatacak gibi duruyor bu açıklamayla. Ama bir saat öğretmenlik yapmamış bir yazar görünümlü arkadaşın bir yerlerden telefon almışçasına ve üslup olarak bir yanında yağ sürdüğü öğretmenin diğer yanını ateşe maruz bırakarak yakan bu yazı ne diyor olmasından çok nasıl söylüyor olduğu da sorun. Önce Sayın Özer diye hitap &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Türkiye’de en çok sosyolojik dayak yiyen ekibin öğretmenler olduğunu söylersen sakın şaşırmayın. Haddi olan olmayan herkes konuşur, değerlendirir. Tatilini konuşur, verdiği eğitimi tartışır. Herkes ama herkes en kolay bu gariplere saldırır sonra da hiçbir şey yokmuş gibi hayat akmaya devam eder. Daha düne kadar patır patır ölümlerin yaşandığı Pandemi günlerinde bile ne devletler ne de sağlık kurumları herhangi bir güvence veremediği için okulların açılması konusu konuşulurken. Hem de &#8220;Öğretmenler rahata alıştı&#8221; diyerek koca milyonluk bir yapıyı ve onun muhatabı öğrenci ve veli milyonları inciten Nagehan Alçı şimdi bir öğretmen güzellemesini yine aba altından sopa gösterir gibi kendileri deruhte etmişler.</p>



<p>Hani bayram değil seyran değil enişte meselesi var ya. Bugün biraz öfkeli yazı yazacaktım ama sayın bakan bir açıklama irat etmiş bundan mütevellit sakin olacağım. Önümüzdeki hafta kariyer meselesi ile ilgili müjde vereceğim diyen Milli Eğitim Bakanı belli ki toplumdaki tepkilere artık gündemde olması gerekip siyaseten yararlı olan gelişmelerin üstünü örten bu süreci kapatacak gibi duruyor bu açıklamayla. Ama bir saat öğretmenlik yapmamış bir yazar görünümlü arkadaşın bir yerlerden telefon almışçasına ve üslup olarak bir yanında yağ sürdüğü öğretmenin diğer yanını ateşe maruz bırakarak yakan bu yazı ne diyor olmasından çok nasıl söylüyor olduğu da sorun.</p>



<p>Önce Sayın Özer diye hitap ettiği bakandan bir satır sonra Mahmut Bey diye bahsetmesi bir samimiyet işareti olmaktan ziyade sırnaşık bir yakışıksızlık ortaya çıkarmıştır. Sanki önceki akşam yemek ya da çay faslında aynı mekânı paylaşmış dost meclisinde yazı siparişi verilmiş izlenimi doğuran cesaretinden dolayı tebrik güzellemesine geçmeden önce bir cümlede öğretmenleri değerli görüyormuş gibi hava verip sonra yara vermesi ise hiç yakışmamıştır. Verdiği rakam bilgileri aynı gün içerisinde bakan tarafından yapılan açıklamaların devam niteliği taşıyor olması meseleye dayanak arama çalışmasının da devamı gibi duruyor. Yok efendim o sayılar ya da şu sayılar falan filan.</p>



<p>Öğretmenin uzmanlık meselesi toplumu elbette ilgilendirir ama işimize burun sokulması mesabesinde olmasa iyi olurdu. Hem nereden çıkarıyorsunuz toplumsal kutuplaşmayı hanımefendi? Bu kadar spesifik bir meselede kim kiminle kutuplaşmış acaba? Muhalefetin açıklama yapması olmayan bir şey değil ki. Hatta eyleme davet etmesi ve sair işler ne zamandan beri kutuplaşma oldu? Kullandığınız kelimelerin, cümlelerin her biri rahatsız edici hatta itici olduğu kadar asıl kutuplaşma heveslisinin siz olduğunu da düşünürmüştür. Daha düne kadar yanında olduğunuz yerler de karşısında olduğunuz izlenimi verdiğiniz kişilerle katıldığınız gezilerle duruşunuzun pek kutuplaşmaya müsait olmadığını düşünsek de durduk yere öküz altında buzağı arama çalışmanızın başka ne tür yorumu olacağını kestiremiyoruz.</p>



<p>Öğretmenler sınav yapılamaz mı? Sana ne? Daha doğrusu hayatı sınav yapmakla ve sınava girmekle geçmiş ve halen geçmeye devam eden bir camiayı önce siz iyisiniz hoşsunuz edebiyatı yapıp sonra da yerinizi bilin demeye getirmek de ne oluyor? Sınav meselesine gelmeden önce konuşulacak daha çok şey var ama ben sözü uzatmayacağım. Dün yayınlanan yazıma bir göz atmanızı tavsiye etmekle yetineceğim. Mesela uzmanlık konusunda konuşacaksak önce bir defa sınıf nedir, nasıl kokar, öğrenci nedir, kimdir, veli ne demektir gibi meselelerde ne az sınıfların tozunu yıllar boyunca yutan öğretmenler kadar bu meseleyi içselleştirmiş olmanız gerekir diye düşünüyorum. Buna itiraz etmek isteyebilir ve bir konuda yazı yazmak için illa da uzman olmak gerekmediğini söyleyebilirsiniz. Ama nedense özellikle öğretmenlere meslekleri hakkında olsun kişilikleri ve konumları hakkında olsun haddi olmadan açıklama yapanların başında yer almaktan da imtina etmiyorsunuz.</p>



<p>Bir de şöyle tepeden &#8220;istemeyen eski şekilde devam edebilir&#8221; cümlenize bayıldım biliyor musunuz? Bunu kimse söylemediği için milyonluk öğretmen camiası adına teşekkürlerimi lütfen kabul edin. Sizin sayenizde ortaya çıkan bu farkındalığımız çok değerliydi. Ve bu vesileyle bugüne kadar yaptığınız ne kadar öğretmen inciten açıklamanız varsa hepsini birden affediyoruz. Biz eskisi gibi devam edebileceğimizi bilmiyorduk. Kanun maddesini baştan sona okudum ama böyle bir açıklama yoktu. Master ve doktora yapmış öğretmen sayı ve oranları ile göz boyama çalışması sonuç vermeyebileceği için mi vicdana seslendiniz devamında. Aman cici öğretmenler canım benimler faslı ile biten yazınız ısmarlama değilse bile bir yerlere ya da birilerine &#8220;Olmuş mu?&#8221; der gibi göz kırpıyor bilginiz olsun.</p>



<p>Siz en iyisi kendi işinize bakın. Bu işi Sayın Bakan çözecek gibi. Aslında Sayın Bakan Mahmut Özer sizin yazınızdan önce açıklama yapsaydı keşke. En azından bu kadar açık bir ofsayta düşmemiş olurdunuz. Çevrenizde futboldan anlayan biri/leri varsa danışırsanız iyi olabilir.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/canim-ogretmenim-cicim-ogretmenim-sana-ne-nagehan-alci-sana-ne/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
