<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Şefik Kantar &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/author/sefik-kantar/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Fri, 08 May 2020 21:41:02 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.10</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>Şefik Kantar &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>3 Mayıs Zulmü ve Unutulmaması Gerekenler</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/3-mayis-zulmu-ve-unutulmamasi-gerekenler/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/3-mayis-zulmu-ve-unutulmamasi-gerekenler/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Şefik Kantar]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 03 May 2020 14:51:09 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kültür - Sanat - Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[3 mayıs]]></category>
		<category><![CDATA[milliyetçilik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=13998</guid>

					<description><![CDATA[3 Mayıs 1944, Türkiye&#8217;nin mühim dönüm noktalarından birisinin yaşandığı ve CHP tek parti iktidarının gayri milli yüzünü gösterdiği bir tarihtir. Sistemli saldırıların fitilini, o dönemde&#160;Orhun&#160;dergisini çıkaran&#160;Nihal Atsız&#8216;ın dönemin Başbakanı&#160;Şükrü Saraçoğlu&#8216;na yazdığı iki açık mektup ateşledi. Atsız mektuplarında Milli Eğitim Bakanı&#160;HasanAli Yücel&#8216;in bakanlığı komünistlerin sığınağı haline getirdiğini ve tedbir alınması gerektiğini yazıyordu. Hükümet, bunu iç ve dış politikada yapmak istediği değişiklikler için bir fırsata dönüştürmek ister ve&#160;Sabahattin Ali&#8216;nin&#160;&#8216;hakaret davası&#8217;&#160;açması üzerine&#160;Nihal Atsız&#160;mahkemeye verilir. Ankara&#8217;daki ilk duruşma 26 Nisan 1944 tarihinde yapılır. 2. Duruşmanın tarihi 3 Mayıs 1944&#8217;tür. 3 Mayıs günü içlerinde o zaman henüz üsteğmen olan&#160;Alparslan Türkeş&#8216;in de bulunduğu milliyetçi gençler, bir destek gösterisi düzenlerler. Gösterici gençlere polis saldırır, bir çok genç yaralanır ve içlerinden 165 kişi tutuklanır. Ankara&#8217;daki hadiselerin ardından seri tutuklamalar başladı. 23 Türk Milliyetçisi düşünür, edebiyatçı, öğretim üyesi, öğretmen ve asker tutuklandı, korkunç işkencelere uğradılar, İstanbul&#8217;da&#160;Sıkıyönetim Mahkemesi&#8216;nde yargılandılar ve toplamda 3 yıl süren mahkeme süreci sonunda hepsi beraat ettiler.&#160;Irkçılık ve Turancılık&#160;suçlamasına dönüşen davada tutuklular ortalama bir buçuk yıl cezaevinde kaldılar. Hükümetin tüm baskılarına, mahkeme heyetlerini değiştirmesine rağmen dava beraatle sonuçlandı. Çünkü yapılan ithamların başlangıçtan itibaren boş suçlamalar olduğu görülmekteydi. Suçlanan isimler şunlardı:&#160;Hüseyin Nihal Atsız,&#160;Hasan Ferit Cansever, Fethi Tevetoğlu, Alparslan Türkeş, Nurullah Barıman, Zeki Özgür Sofuoğlu, Fazıl Hisarcıklı, Hüseyin Namık &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>3 Mayıs 1944, Türkiye&#8217;nin mühim dönüm noktalarından birisinin yaşandığı ve CHP tek parti iktidarının gayri milli yüzünü gösterdiği bir tarihtir.</p>



<p>Sistemli saldırıların fitilini, o dönemde&nbsp;<em>Orhun</em>&nbsp;dergisini çıkaran&nbsp;<em>Nihal Atsız</em>&#8216;ın dönemin Başbakanı&nbsp;<em>Şükrü Saraçoğlu</em>&#8216;na yazdığı iki açık mektup ateşledi. Atsız mektuplarında Milli Eğitim Bakanı&nbsp;<em>Hasan</em><em>Ali Yücel</em>&#8216;in bakanlığı komünistlerin sığınağı haline getirdiğini ve tedbir alınması gerektiğini yazıyordu. Hükümet, bunu iç ve dış politikada yapmak istediği değişiklikler için bir fırsata dönüştürmek ister ve&nbsp;<em>Sabahattin Ali</em>&#8216;nin&nbsp;<strong>&#8216;hakaret davası&#8217;&nbsp;</strong>açması üzerine&nbsp;<em>Nihal Atsız</em>&nbsp;mahkemeye verilir. Ankara&#8217;daki ilk duruşma 26 Nisan 1944 tarihinde yapılır. 2. Duruşmanın tarihi 3 Mayıs 1944&#8217;tür. 3 Mayıs günü içlerinde o zaman henüz üsteğmen olan&nbsp;<em>Alparslan Türkeş</em>&#8216;in de bulunduğu milliyetçi gençler, bir destek gösterisi düzenlerler. Gösterici gençlere polis saldırır, bir çok genç yaralanır ve içlerinden 165 kişi tutuklanır.</p>



<p>Ankara&#8217;daki hadiselerin ardından seri tutuklamalar başladı. 23 Türk Milliyetçisi düşünür, edebiyatçı, öğretim üyesi, öğretmen ve asker tutuklandı, korkunç işkencelere uğradılar, İstanbul&#8217;da&nbsp;<em>Sıkıyönetim Mahkemesi</em>&#8216;nde yargılandılar ve toplamda 3 yıl süren mahkeme süreci sonunda hepsi beraat ettiler.&nbsp;<em>Irkçılık ve Turancılık</em>&nbsp;suçlamasına dönüşen davada tutuklular ortalama bir buçuk yıl cezaevinde kaldılar. Hükümetin tüm baskılarına, mahkeme heyetlerini değiştirmesine rağmen dava beraatle sonuçlandı. Çünkü yapılan ithamların başlangıçtan itibaren boş suçlamalar olduğu görülmekteydi.</p>



<p>Suçlanan isimler şunlardı:&nbsp;<em>Hüseyin Nihal Atsız,&nbsp;Hasan Ferit Cansever, Fethi Tevetoğlu, Alparslan Türkeş, Nurullah Barıman, Zeki Özgür Sofuoğlu, Fazıl Hisarcıklı, Hüseyin Namık Orkun, Nejdet Sançar, Saim Bayrak, İsmet Rasin Tümtürk, Cihat Savaş Fer, Muzaffer Eriş, Fehiman Altan, Yusuf Kadıgil, Cebbar Şenel, Zeki Velidi Togan, Orhan Şaik Gökyay, Hikmet Tanyu, Reha Oğuz Türkkan, Hamza Sadi Özbek, Cemal Oğuz Öcal, Sait Bilgiç.</em></p>



<p>Tabutluk (mûtena hücre) denilen yerlerde yapılan işkenceler o zamana kadar görülmemiş şiddetteydi. Sanıkların mahkeme heyetine müracaatlarına Savcı&nbsp;<em>Kazım Alöç</em>&#8216;ün verdiği cevap aslında her şeyi izah etmekteydi:&nbsp;<strong>&#8216;Efendim biz bunları yüksek mahkemenin huzurunda Cumhurbaşkanı adayları olarak değil, hükümeti devirmeye çalışan câniler, vatan hâinleri olarak çıkartmış bulunuyoruz. Kendilerini saraylarda yatıracak değiliz. Elbette işkence yaptık. Bunlar her türlü muâmeleye lâyıktırlar.&#8217;</strong></p>



<p>Hapishanelerde zulüm ve işkence sürerken dışarıda Türk Milliyetçilerine karşı tam bir karalama ve propaganda savaşı yürütülmekteydi. Başta Cumhurbaşkanı (Milli Şef)&nbsp;<em>İsmet İnönü</em>, Başbakan&nbsp;<em>Şükrü Saraçoğlu</em>&nbsp;ve MEB&nbsp;<em>Hasan Ali Yücel</em>&nbsp;olmak üzere tüm hükümet üyeleri tutukluları her vesile ile karalıyor, vatana ihanetle, hükümeti devirmeye çalışmakla, gençliği iğfal etmekle, Türkiye&#8217;nin başını belaya sokmakla itham ediyorlardı. CHP teşkilatları işi gücü bırakmış, tutukluların ırkçı olduğu propagandasını yapıyor, Turan devleti kurmak için memleketi maceraya sürükleyeceklerini söylüyorlardı.</p>



<p>Tek parti idaresinin basını, kamuoyu oluşturma işinde başı çekiyor, elinde kalem olan herkes &#8216;vurun abalıya&#8217; kabilinden Türk Milliyetçiliği&#8217;ni gözden düşürmeye, mahkum ettirmeye gayret ediyorlardı. Başını&nbsp;<em>Falih Rıfkı Atay, Hüseyin Cahit Yalçın, M. Zekeriya Sertel, Asım Us, Ahmet Emin Yalman, Nadir Nadi</em>&nbsp;gibi isimlerin çektiği kalemşörler sürekli kin ve nefret kusuyor, daha mahkeme safahatı bitmeden Milliyetçileri mahkum ediyorlardı.</p>



<p>1945 tarihinde İstanbul&#8217;da Tophane Askeri Cezaevi&#8217;ndeki sanıklar, Ankara&#8217;da hadiselerin başlangıç tarihi olan 3 Mayıs&#8217;ta aralarında bir anma toplantısı düzenleyerek bir adeti başlatmış oldular. O günden bu güne Türk Milliyetçileri tek parti döneminin zulmünü ve memleket sevdalılarının direnişini&nbsp;<strong>3 Mayıs Türkçülük Günü&nbsp;</strong>olarak yad ederler.</p>



<p>Kutlu olsun.&nbsp;</p>



<p>Kaynak: sefikkantar.blogspot.com</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/3-mayis-zulmu-ve-unutulmamasi-gerekenler/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Alman-Fransız Antlaşması  ve Yeni Avrupa</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/alman-fransiz-antlasmasi-%e2%80%a8ve-yeni-avrupa/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/alman-fransiz-antlasmasi-%e2%80%a8ve-yeni-avrupa/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Şefik Kantar]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 28 Feb 2019 21:15:22 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[alman fransız antlaşması]]></category>
		<category><![CDATA[almanya]]></category>
		<category><![CDATA[Fransa]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=8796</guid>

					<description><![CDATA[Sabırlı, kararlı ve hesaplı adımlarla hayata geçirilen 1963 tarihli antlaşma, 23 Ocak 2019 tarihli Aachen Antlaşması ile yeni ve ileri bir merhaleye ulaştırıldı. ‘Alman-Fransız İşbirliği ve Integrasyon Antlaşması’ hedefi, mahiyeti, kapsamı sebebiyle her iki ülkede ve dünyada çeşitli şüphe, korku ve tartışmaları da beraberinde getirdi. Tarihi Arka Plan Fransa’yı sarsan, Avrupa’yı korkutan, hemen tüm dünyanın ilgisini çeken Sarı Yeleklilerin eylemleri üçüncü ayına yaklaşırken, Aachen kentinin tarihi mekânlarında heyecanlı bir hazırlık göze çarpıyordu. 1950’den bu yana her yıl Avrupa’nın en prestijli nişanlarından biri olan Milletlerarası Karl Ödülü’nün verildiği kent, bu sefer Almanya ve Fransa arasında belki de Avrupa’nın geleceğini şekillendirecek bir antlaşmanın imza törenine hazırlanmaktaydı. Ne Emmanuel Macron’u iyice köşeye sıkıştıran gösteriler ne parti başkanlığını bırakan Angela Merkel’in son dönem başbakanlığı ne de ilki 1963 yılında Élysée Sarayı’nda Charles de Gaulle ve Konrad Adenauer arasında imzalanan antlaşmayı daha ileri bir safhaya götüren adımı engelleyemedi. İlk antlaşma, iki ülkenin bir daha savaşmamasını sağlamak için imzalanmıştı; yeni antlaşma, Avrupa’nın bu iki güç tarafından domine edilmesini ön görüyor.      Günümüzde Kuzey Ren Vestfalya Eyaleti’ne ait, Fransa ve Belçika hududundaki Aachen, hem Avrupa tarihi hem Almanya-Fransa ilişkileri hem de Haçlı Seferleri açısından önemli bir kenttir. Aachen, her şeyden önce Almanya ve Fransa’nın kurucusu sayılan &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="p1"><span class="s1"><b>Sabırlı, kararlı ve hesaplı adımlarla hayata geçirilen 1963 tarihli antlaşma, 23 Ocak 2019 tarihli Aachen Antlaşması ile yeni ve ileri bir merhaleye ulaştırıldı. ‘Alman-Fransız İşbirliği ve Integrasyon Antlaşması’ hedefi, mahiyeti, kapsamı sebebiyle her iki ülkede ve dünyada çeşitli şüphe, korku ve tartışmaları da beraberinde getirdi.</b></span></p>
<p class="p4"><span class="s1"><b>Tarihi Arka Plan</b></span></p>
<p class="p5"><span class="s1">Fransa’yı sarsan, Avrupa’yı korkutan, hemen tüm dünyanın ilgisini çeken Sarı Yeleklilerin eylemleri üçüncü ayına yaklaşırken, Aachen kentinin tarihi mekânlarında heyecanlı bir hazırlık göze çarpıyordu. 1950’den bu yana her yıl Avrupa’nın en prestijli nişanlarından biri olan Milletlerarası Karl Ödülü’nün verildiği kent, bu sefer Almanya ve Fransa arasında belki de Avrupa’nın geleceğini şekillendirecek bir antlaşmanın imza törenine hazırlanmaktaydı. Ne Emmanuel Macron’u iyice köşeye sıkıştıran gösteriler ne parti başkanlığını bırakan Angela Merkel’in son dönem başbakanlığı ne de ilki 1963 yılında Élysée Sarayı’nda Charles de Gaulle ve Konrad Adenauer arasında imzalanan antlaşmayı daha ileri bir safhaya götüren adımı engelleyemedi. İlk antlaşma, iki ülkenin bir daha savaşmamasını sağlamak için imzalanmıştı; yeni antlaşma, Avrupa’nın bu iki güç tarafından domine edilmesini ön görüyor.<span class="Apple-converted-space">     </span></span></p>
<p class="p5"><span class="s1">Günümüzde Kuzey Ren Vestfalya Eyaleti’ne ait, Fransa ve Belçika hududundaki Aachen, hem Avrupa tarihi hem Almanya-Fransa ilişkileri hem de Haçlı Seferleri açısından önemli bir kenttir. Aachen, her şeyden önce Almanya ve Fransa’nın kurucusu sayılan ve bizde Şarlman diye bilinen Büyük Karl’ın (Karl der Grosse 748-810) kentidir. O, Almanların atası kabul edilen, hâlâ büyük bölümü pagan inançlarına göre yaşayan Cermenlerin meskûn oldukları bölgeyi gitgide genişletmesini bilmiş; kısa sürede hakimiyetini Lombardiya ve Saksonya’ya ulaştırmış, daha sonra Alsas-Loren, Akitenya, Bretenya, Bohemya ve Cenova’ya, Amsterdam, Rotterdam, Frizya, Gelderland, Frankfurt ve Münih’e hakim olmuştu. </span></p>
<p class="p5"><span class="s1">Bu arada doğuda Avarlar ve Macarlarla, batıda Endülüs Emevileri ile kanlı savaşlara girişmiş, Endülüs Müslümanlarına mağlup olmasına rağmen sınırlarını Ebro Nehri’ne kadar genişletmişti. Bunlara ilaveten devrinde Cermen halkların akın akın Hıristiyanlığa geçirmesinin de ödülü olarak 800 yılında Roma’da, Papa tarafından taç giydirilerek Roma İmparatoru’nun varisi unvanını kazanıyor, bu Doğu Roma (Bizans) tarafından da onaylanıyordu. Tahtını çocuklarına bırakmadan önce Roma İmparatoru, Sakson, Frank, Lombard, Anglo, Cermen, Got ve Slav Kralı unvanlarına sahipti. Bu hali ile bazı yorumculara göre bugün ulaşılmak için çaba sarf edilen Birleşik Avrupa’nın ilk modelini oluşturmuştu.</span></p>
<p class="p5"><span class="s1">Aachen daha sonra Haçlı Seferlerinin başlangıç yeri olarak tarihe geçti. Piyer Lermit (Pierre L’Ermite) adlı gezici Fransız vaiz, vaazlarıyla Hıristiyanları, Müslümanlara karşı kışkırttı, asırlarca sürecek kan ve gözyaşının, yıkımın müsebbibi oldu. Sonraki dönemlerde Aachen, Almanlar ve Fransızların en önemli çatışma merkezlerinden birisi haline geldi. Kâh Almanların kâh Fransızların eline geçen kent, tarihi Alman-Fransız düşmanlığının sembol noktalarından birisiydi. </span></p>
<p class="p5"><span class="s1">Almanlar ve Fransızlar son bir buçuk asırdaki üç büyük savaşın (1870/71 Fransa-Almanya Savaşı, 1. Dünya Harbi ve 2. Dünya Harbi) harap ettiği Avrupa’nın tekrar eski günlere dönmemesi için aradıkları çözümü de büyük ölçüde Aachen kenti merkezli girişimlerde aramaya yöneldiler. Sabırlı, kararlı ve hesaplı adımlarla hayata geçirilen 1963 tarihli antlaşma, 23 Ocak 2019 tarihli Aachen Antlaşması ile yeni ve ileri bir merhaleye ulaştırıldı. ‘Alman-Fransız İşbirliği ve Integrasyon Antlaşması’ hedefi, mahiyeti, kapsamı sebebiyle her iki ülkede ve dünyada çeşitli şüphe, korku ve tartışmaları da beraberinde getirdi.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1"><b>Élysée Antlaşması</b></span></p>
<p class="p5"><span class="s1">1963’teki antlaşma imzalandığında dünya kamuoyu, bunun sürüp sürmeyeceği, sürerse ne kadar yürürlükte kalabileceği noktasına odaklanmıştı. Ancak iki tarafın çabaları ile Élysée Antlaşması’nın başarıya ulaşması, Almanya ve Fransa’yı cesaretlendirdi, işbirliğini daha ileri bir safhaya taşıma azmini güçlendirdi. </span></p>
<p class="p5"><span class="s1">Yorumcular, aslında yeni antlaşma üzerinde on yılı bulan bir süredir çalışıldığı, 1963 Antlaşması’nın sonuçlarının inceden inceye değerlendirildiği üzerinde duruyorlar. Buna göre, yarım asrı aşan sürede hiçbir ikili ilişki Almanya-Fransa ilişkilerindeki gibi verimli ve ileriye götürücü olmadı. İki ülke liderleri gittikçe artan şekilde birlikte hareket etmeye yöneldiler, parlamentolar da bu hususta müspet rol oynadılar. </span></p>
<p class="p5"><span class="s1">Şimdiye kadar 2200 kent ve kasaba arasında kardeş şehir anlaşması yapıldı. Binlerce okul ve dernek, kardeşlik ilişkisi kurdu. Birlikte 180’in üzerinde ilmi proje çalışıldı. 300 bini bulan karşılıklı değişim programlarından yararlanan öğrenci sayısı 8 milyonu aştı. Bu alandaki işbirlikleri, çocuk yuvalarına kadar indirildi. Bu bağlamda ortak televizyonun (ARTE) önemli bir işlev gördüğü ifade ediliyor. İlk antlaşmada, güvenlik ve dış politikayla ilgili konular daha ziyade ‘dilek ve temenniler’ şeklinde yer almasına rağmen bu hususlarda da önemli işbirlikleri gerçekleşti. İki ülkenin ortak tutumu, Almanya ve Fransa’yı Brexit’ten sonra</span><span class="s2"><b> ‘Avrupa’nın sahipleri’, ‘Avrupa Birliği’nin domine edici gücü’ </b></span><span class="s1">konumuna getirdi. Aachen Antlaşması, zamanlamanın çok iyi planlandığını ve iki ay önce güçlü bir şekilde gündeme getirilen Avrupa Ordusu konusunun zamanlamasının da tesadüfi olmadığını gösteriyor.</span></p>
<p class="p5"><span class="s1">Metnin bütünü, Antlaşma’nın büyük ölçüde savunma, askeri işbirliği ve uygulanacak politikaların Avrupa Birliği’nin politikaları haline dönüşmesinin hedeflendiğini gösteriyor. (Madde 1’den Madde 8’e kadar olan bölüm) </span><span class="s2"><b>‘Ortak savunma programlarının ortak bir savunma kültürüne dönüşmesi’</b></span><span class="s1"> vurgusu dikkat çekiyor. Açıktır ki bu iki ülke ordusunun daha sık ve daha fazla alanda işbirliğini gerektiriyor. İki ülkenin işbirliğinin NATO ve AB üyeliğinden doğan yükümlülüklerin yerine getirilmesini kolaylaştıracağı mesajı verilmek istense de bu, Avrupa Ordusu konusunda olduğu gibi şüphe ve tepkileri gidermeye yeterli olamıyor. </span></p>
<p class="p5"><span class="s1">Metin daha ziyade genel hükümleri zikrediyor, somut hükümlerden kaçınıyor. İngiliz Financial Times gazetesi bu duruma dikkat çekerken 2010’da yapılan İngiltere-Fransa Savunma İşbirliği Antlaşması’nın daha detaylı olduğunu dile getirerek soru işaretleri oluşmasına yol açtı. Bu noktada </span><span class="s2"><b>‘ortak savunma ve dış politika konusuna yoğunlaşma’</b></span><span class="s1"> ve </span><span class="s2"><b>‘ortak savunma programları üzerinde çalışılması’</b></span><span class="s1"> konularının, AB’nin ortak savunma konseptinde önemli bir yer tutan PESCO’nun aşılıp aşılmayacağı merak ediliyor. </span></p>
<p class="p5"><span class="s1">Bunun gibi, </span><span class="s2"><b>‘iki ülkeden birisi saldırıya uğradığı zaman diğer ülke askeri güç de dâhil tüm imkanlarıyla yardım ve desteğe koşar’</b></span><span class="s1"> (Madde 4) cümlesinin NATO ve AB prensiplerini dikkate alıp almadığı önemli bir tartışma konusu hüviyetinde görülüyor. Antlaşmaya göre askeri ve dış politik konuların olgunlaştırılması için 25 kişilik bir ortak kurul oluşturulacak. Dış politika uzmanları, düşünce kuruluşları, partilere yakın vakıflar ve parlamento temsilcilerinden meydana gelecek bu kurul müşterek strateji oluşturulması konusunda çalışacak. </span></p>
<p class="p5"><span class="s1">Alman tarafı da Fransız tarafı da bu heyetin ne derecede yeterli olabileceği konusunda şüphelere sahip. Bu ve benzer muhtemel eksiklikleri gidermek için yaygın bir kamuoyu oluşturma ve bilgi akışı sisteminin yürürlüğe sokularak başta televizyonlar olmak üzere çeşitli araçlar üzerinden hem konuyu halka mal etme hem de halkın desteğini alma hedefleniyor. Aslında bununla düşünülenin kısa sürede gündeme gelecek silah ihracatı konusundaki hukuki engelleri ve kamuoyu baskısını kaldırmaya yönelik PR çalışması olduğu açık.</span></p>
<p class="p5"><span class="s1">Antlaşmanın en dikkat çekici hükümlerinden birisi Almanya’nın Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne (BMGK) asıl üye olması için Fransa’nın tüm gücüyle çalışacağının vurgulanmasıdır (Madde 8). Almanya’nın BMGK’ye asıl üyeliği Soğuk Savaş’ın bitiminden bu yana çeşitli vesilelerle gündeme gelen ancak konsey üyelerince pek sıcak bakılmayan bir konudur. 2. Dünya Savaşı’nın galipleri o günden bugüne dünya şartlarının değişmiş olmasına rağmen yanlarına ortak almamakta direnmektedirler. Avrupa’da zaman zaman BMGK’de AB’yi temsilen bir üyeliğin verilmesi de gündeme gelmekte ancak buna pek kulak asan olmamaktadır. Diğer yandan Alman-Fransız dostluğunun haddinden fazla sıkı fıkı hale gelmesine paralel, BMGK üyeliğinin iki ülke tarafından nöbetleşe deruhte edilmesi yolunda da fikirler serdedilmekte fakat bunun henüz hukuki temelinin bulunmadığı ve diğer ülkelerce sıcak yaklaşılmadığı bilinmektedir. </span></p>
<p class="p5"><span class="s1">Uzun zamandır BMGK’de, AB’ye bir sandalye verilmesi konusunda ısrarlı olan İtalya, Aachen Antlaşması’na en sert tepkiyi veren AB ülkesi oldu. Ona göre, Fransa’nın Almanya için yapacağı kulis faaliyeti, AB’nin aynı yöndeki çabasının önünü kesecek hatta sabote edecek karakterdedir. Son zamanlarda mülteci krizi yüzünden Fransa ile derin bir çatışma içindeki İtalya, antlaşmaya karşı büyük bir muhalefet yapmakta, Avrupa’daki problemlerin büyük bölümünün Afrika’yı insafsızca sömürmeyi sürdüren Fransa’nın emperyalist tutumu yüzünden yaşandığını ileri sürmektedir. </span></p>
<p class="p5"><span class="s1">Alman-Fransız ortaklığının bu sömürü sistemini daha derinleştireceği yolundaki İtalyan itirazı haksız değil ve geniş bir taraftar kitlesine sahip. Çünkü antlaşmanın önemli maddelerinden birisi AB’nin, Afrika’daki ortak çalışmaların ileriye götürülmesi hususundaki işbirliklerine vurgu yapmaktadır (Madde 7) ve bunun Almanya’nın Afrika iştahından kaynaklandığını görmek hiç de zor değil.</span></p>
<p class="p5"><span class="s1">Aachen Antlaşması’na AB içinden gelen itirazlar İtalya ile sınırlı değil. Hemen tüm ülkeler şu veya bu şekilde ya itiraz etmekte veya rezerv koymaktadırlar. Orta ve Doğu Avrupa ülkeleri zamanla kendilerinin AB’den dışlanacağı veya ezileceği endişesi yaşamaktadırlar. Birleşen iki büyük gücün politik, ekonomik, askeri ve dış politik alanlarda her şeyi domine edecek konuma gelmesi tereddütten öte korkuyla karşılanmaktadır. Macaristan gibi zaten AB’ne çekinceyle bakan ülkelerde bu şekildeki Alman-Fransız işbirliğinin, Avrupa’nın bütünleşmesinden ziyade bölünmesine yardımcı olacağı dile getirilmektedir. Avrupa’da oluşacak yeni bir hegemonyanın geri dönülmez olumsuz sonuçları üzerinde şimdiden görüşler ifade edilmeye başlanmıştır ve bunun uzun süre devam edeceğini tahmin etmek güç değildir.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1"><b>‘Utanç Verici Antlaşma’</b></span></p>
<p class="p5"><span class="s1">Antlaşmaya, Almanya ve Fransa içinden de itirazlar mevcut ve bunlar bazı yönleriyle dışarıdan gelen itirazlardan daha sert ifadeler içermektedir. Fransa’da en büyük itiraz beklendiği gibi Le Pen çevrelerinden geldi. Marine Le Pen, ‘utanç verici’ bulduğu antlaşmayı, Fransa’nın bağımsızlığının satılması olarak nitelendirdi ve Fransızların tarihte işlenmiş Alman suçlarına ortak edildiğini savundu. Uzun vadede Almanya ile savunma ve güvenlik alanlarındaki bir antlaşmanın ülke aleyhine olacağını savunan bu çevrelerin açık itirazlarından en önemlileri, ekonomik ve kültürel ilişkilerle alakalı. </span></p>
<p class="p5"><span class="s1">Fransa’nın devlet dili olarak Fransızcanın korunması hususundaki katı tavrı öteden beri biliniyor. Fransa bu nedenle AB’nin azınlıklar, bölge ve azınlık dilleriyle ilgili bazı belgelerini imzalamamakta direniyor. Ancak Aachen Antlaşması, sınırlarda ve ticari ilişkilerde iki dilliliğin önünü açan hükümler taşıyor. Bu ise Alsas yöresindeki Almanların, Almanya ile ilişkilerinin daha da rahatlaması anlamına gelmekte. Bununla Alman tarafı en büyük tarihi anlaşmazlık noktalarından birisi üzerinden Fransız devletinin temel prensipleriyle çelişen bir yolu açıyor (Madde 14, 15). Antlaşma metninde iki dilin ‘Partner Dil’ (Madde 10) olarak anılması tenkit ve itirazları önlemeye yetmiyor.</span></p>
<p class="p5"><span class="s1">28 maddelik antlaşmanın Almanya’ya sağlayacağı en önemli avantajların siyasi adımlar ve AB’deki hâkimiyet dışında ortak savunma, silah üretimi ve nükleer silahlar konusundaki hedeflere ulaşma noktalarında yoğunlaşacağı biliniyor. Ortak savaş uçağı üretimi, Fransız nükleer silahlarının tüm AB ülkelerinde konuşlandırılması gibi hassas konular başta ABD, Rusya olmak üzere tüm dünya tarafından hassasiyetle izlenmekte. </span></p>
<p class="p5"><span class="s1">Alman-Fransız işbirliğinin, Avrupa’nın güvenliğinin Avrupa’da üretilen silahlarla ve AB Ordusu vasıtasıyla sağlanması bazılarınca hâlâ büyük bir fantezi olarak görülmekle beraber önemli stratejik bir hedef olarak gündemde varlığını sürdüreceği bir gerçek. Gerek ABD gerekse Rusya’nın henüz doğrudan topa girmemeleri ise bekleyişteki gerilim ve heyecanı arttırıyor.</span></p>
<p class="p5"><span class="s1">Sarı Yeleklilerin gösterileriyle sıkışmış Macron yönetimine antlaşmayla daha güçlü bir Alman desteğinin geleceğini uman birçok çevre hayal kırıklığına uğradı. Başını Fransızlardan ziyade Alman finans ve medyasının çektiği bu kesimler, Almanya’nın Fransa’ya ekonomik desteğinin soyut ifadelerden çıkıp somut uygulamalara dönüşmesi gerektiğini savunuyorlar. Son aylarda iki ülke arasında yapılan her görüşmenin ana konusu olan ekonomik disiplin ve tasarruf konusunda atılması gereken adımlarda Almanya’nın pasif veya ketum tutumu, bu çevrelerce anlaşılmaz bulunuyor. Almanlar ayrıca bilhassa ticari ilişkilerde tüm AB kararlarına ve ikili antlaşmalara rağmen Fransız bürokrasisinin katı tavrını değiştirecek bir ışık göremediklerini ifade ediyorlar.</span></p>
<p class="p6"><span class="s1">Her şeye rağmen tarihi nitelikli bu antlaşmanın geleceğin Avrupası’nın şekillenmesinde önemli bir fonksiyon icra edeceği açıktır. Kısa vadede ABD ile Avrupa arasında süren ticaret savaşlarında bir etkisinin olabileceği konusunda fazla iyimserlik mevcut değil. AB içinde İtalya’nın başını çektiği ‘Red Cephesi’nin Alman-Fransız Paktı’na karşı ne kadar direnebileceği ise meçhul. İçte ve dışta bir hayli problemle meşgul Türkiye’nin seçim atmosferine de girilmesi münasebetiyle konuya yeterli ilgiyi göstermediği ortada. Ne siyasi ne de diplomatik çevrelerden Türkiye’nin bakış açısını gösteren ciddi bir değerlendirme veya açıklamaya bugüne kadar şahit olmadık. Aslında birlik üyesi olmasa da önde gelen bir NATO üyesi ve bölge gücü olarak Avrupa’nın geleceğini ilgilendiren bu konuda Türkiye’nin tavrı merak edilmekten öte belirleyici bir ağırlığa sahiptir.</span></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/alman-fransiz-antlasmasi-%e2%80%a8ve-yeni-avrupa/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Alman İslam Konferansı mı, Berlin Konsili mi?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/alman-islam-konferansi-mi-berlin-konsili-mi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/alman-islam-konferansi-mi-berlin-konsili-mi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Şefik Kantar]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 31 Dec 2018 21:35:03 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[alman islam konferansı]]></category>
		<category><![CDATA[berlin konsili]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=7173</guid>

					<description><![CDATA[Alman İslamı kavramı ilk olarak aslen Suriyeli Bassam Tibi tarafından ortaya atılan, daha sonra Fransız İslamı, Hollanda İslamı, Belçika İslamı ve onların üstünde bir şemsiye olarak Avrupa İslamı’nı (Euro-İslam) öngören, İslamiyet’in reforme edilerek sekülerleşmesini hedefleyen bir düşünceyi ifade etmektedir. Sözlükte kurul, meclis anlamına gelen konsil, Katolikliğe ait bir kurum sanılsa da birçok dinde değişik isimlerle var olan dinin inanç, ibadet ve muamelatla ilgili esasları üzerinde yorumların yapıldığı ve aktüel konular hakkında dinlerin pozisyonlarının belirlendiği önemli bir kurumdur. Doğu kiliselerinde konsil yerine daha ziyade sinod kavramı kullanılmaktadır. Yahudilikte benzer fonksiyonu ifa eden asifah ve sanhedrin kurumları vardır. Bu kurumlar, insanların bilhassa hâkimiyeti ellerinde tutanların dine müdahalesini ve dinin başta siyasileşmek olmak üzere manipüle edilmesini kolaylaştırmıştır. 1. Konsilin İmparator Konstantin tarafından İznik’te toplanmasının (325) ardından gerçekleşen konsillerin Hristiyanlık inancının şekillenmesi, Kilisenin bölünmesi ve siyasileşmesi konularındaki etkileri bilinmektedir. Almanya’yı işgal eden Napolyon Bonapart’ın 1807 yılında Frankfurt’ta Yahudi ileri gelenleriyle topladığı Büyük Sanhedrin adı verilen kurul da Avrupa açısından önemli sonuçlara sahipti. 71 kişilik bu kurul, Fransa’da bir Yahudi cemaati kurulmasına karşılık Yahudi şeriatı yanında seküler/laik çözümlere uymayı kabul etmişti. Birçok muhafazakâr Yahudi tarafından reddedilen bu durum, kurulda yer alanlar açısından anti-semitizmin kol gezdiği Avrupa’da Yahudilerin daha rahat bir hayata ulaşması için yegâne çözüm &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="p1"><span class="s1"><b>Alman İslamı kavramı ilk olarak aslen Suriyeli Bassam Tibi tarafından ortaya atılan, daha sonra Fransız İslamı, Hollanda İslamı, Belçika İslamı ve onların üstünde bir şemsiye olarak Avrupa İslamı’nı (Euro-İslam) öngören, İslamiyet’in reforme edilerek sekülerleşmesini hedefleyen bir düşünceyi ifade etmektedir.</b></span></p>
<p class="p2">
<p class="p2">
<p class="p2">
<p class="p3"><span class="s1">Sözlükte kurul, meclis anlamına gelen <i>konsil</i>, Katolikliğe ait bir kurum sanılsa da birçok dinde değişik isimlerle var olan dinin inanç, ibadet ve muamelatla ilgili esasları üzerinde yorumların yapıldığı ve aktüel konular hakkında dinlerin pozisyonlarının belirlendiği önemli bir kurumdur. Doğu kiliselerinde konsil yerine daha ziyade <i>sinod</i> kavramı kullanılmaktadır. Yahudilikte benzer fonksiyonu ifa eden <i>asifah</i> ve <i>sanhedrin</i> kurumları vardır. Bu kurumlar, insanların bilhassa hâkimiyeti ellerinde tutanların dine müdahalesini ve dinin başta siyasileşmek olmak üzere manipüle edilmesini kolaylaştırmıştır. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">1. Konsilin İmparator Konstantin tarafından İznik’te toplanmasının (325) ardından gerçekleşen konsillerin Hristiyanlık inancının şekillenmesi, Kilisenin bölünmesi ve siyasileşmesi konularındaki etkileri bilinmektedir. Almanya’yı işgal eden Napolyon Bonapart’ın 1807 yılında Frankfurt’ta Yahudi ileri gelenleriyle topladığı <i>Büyük Sanhedrin</i> adı verilen kurul da Avrupa açısından önemli sonuçlara sahipti. 71 kişilik bu kurul, Fransa’da bir Yahudi cemaati kurulmasına karşılık Yahudi şeriatı yanında seküler/laik çözümlere uymayı kabul etmişti. Birçok muhafazakâr Yahudi tarafından reddedilen bu durum, kurulda yer alanlar açısından anti-semitizmin kol gezdiği Avrupa’da Yahudilerin daha rahat bir hayata ulaşması için yegâne çözüm olarak görülüyordu. Sürecin neticesi Yahudi düşmanlığının önlenememesi ama Yahudi şeriatının büyük ölçüde bir kenara bırakılması olmuştu.</span></p>
<p class="p3"><span class="s1">İslamiyet’te fetvâ ve içtihat müesseselerinin şahsiliği, başka dinlerdeki bağlayıcı ve dayatmacı benzer karar alma mekanizmalarının oluşmasını önlerken, din âlimlerinin önüne gayet sınırsız bir hareket alanı açmıştır. Kur’an ve Sünnet’in orijinal şekilde yeni nesillere intikal etmesi ve mezheplerin genel hükümleri detaylı tarif ederek herhangi bir kargaşayı önlemeleri, zamana göre verilmesi gereken yeni hükümleri (fetvâ ve içtihatları) bir disiplin içinde kolaylaştırdığı gibi Hristiyanlıktaki gibi ana esaslarından uzaklaştıran reform çabalarını da gereksiz kılmıştır. Bunlara rağmen yönetimi ellerinde bulunduranlar, ihdas ettikleri ve fonksiyonunu çoğu zaman arzuları doğrultusunda değiştirdikleri Şeyhülislamlık ve benzeri makamlarla dini konularda şahısların otoritesinin üzerine çıkmanın yolunu her zaman<br />
aradılar. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Hristiyanlık, coğrafi ana çıkış noktası olan bugünkü Orta Doğu bölgesinden uzaklaştıkça özünden de uzaklaşmıştır. En büyük kırılmalar ise konsiller yoluyla siyasetin bir aracı, iktidar mücadelesinin bir enstrümanı olunduğunda yaşanmıştır. Hristiyanlık Bizans (Doğu Roma) ile devlet dinine dönüşürken, Vatikan ile dindışı her şeyin meşrulaştırıldığı bir dünyevî mekanizma haline gelmiştir. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">16. yüzyılda Katolik Kilisesi’nin tam bir baskı aracına dönüşmesine karşı başlayan reform hareketleri gidişatı düzeltemediği gibi, yeni bölünmelerle birlikte dinin özünden giderek uzaklaşan yeni inanç ve anlayışların şekillenmesini getirmiştir. Bilindiği gibi süreç, saray ile kilisenin, kral ile Tanrı’nın yetki ve hâkimiyet alanlarının belirlenip ayrılması, laik/seküler sistemlerin yerleşmesi ve dinin giderek kültürel bir ögeye dönüşmesiyle sonuçlanmıştır.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1"><b>Müslüman-Türk Algısı</b></span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Kanlı Haçlı Seferleri, 100 Yıl ve 30 Yıl Savaşları, Amerika’nın keşfi ve Hristiyanlaştırılması, sömürgelerden elde edilenlerle sağlanan refahın verdiği özgüvenle Hristiyan Avrupa son 3-4 asırdır kendisini dünyanın merkezi ve geleceğin belirleyici gücü şeklinde görmüştür. Tüm bunları yaşarken Müslümanlarla tarihi önemde temaslar yaşamıştır. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Bunların başlıcaları, ilk dönem Müslümanlarının Akdeniz üzerinden tazyikleri; Endülüs Emevi Devleti’nin ve medeniyetinin kurulması; Haçlı Seferleri boyunca yaşanan karşılıklı mücadeleler; Osmanlı Devleti’nin yükselişi ve bir medeniyet hamlesi olarak Orta Avrupa’ya kadar ulaşmasıdır. Bunlar içerisinde en tesirlisi ve etkileri hâlâ sürmekte olanı şüphesiz Osmanlı Devleti ve onun şahsında şekillenen Türk-İslam medeniyetidir.</span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Osmanlı, Avrupalının zihninde Türk ve İslam kavramlarını aynîleştirmiştir. Batı’nın şuur altında İslamiyet </span><span class="s2"><b>‘Türklerin dini’</b></span><span class="s1">, Türkler ise </span><span class="s2"><b>‘Tanrı’nın günahkâr Avrupa’yı cezalandırmak için üstüne saldığı vahşiler’ </b></span><span class="s1">olarak yer etmiş, İslamiyet ve Türklük aynı anlama gelmiştir. Bunun üstesinden gelmek için bir yandan günahlardan arınmak diğer yandan Türklere karşı bütün güçleri seferber ederek savaşmak gerektiğine inanılmıştır. Kurtuluş için İslamiyet ve Türkler, Avrupa dışına atılmalı, hatta mümkün olduğunca uzak yerlere sürülmelidirler. Bu siyaset Avrupa’nın hiçbir zaman vazgeçmeyeceği asli bir siyaset olarak günümüzde de yürürlüktedir.</span></p>
<p class="p3"><span class="s1">19. ve 20. yüzyıllardaki gelişmeler değişik inanç gruplarından ve soylardan toplulukların karışmasına, bu arada Avrupa’da da belirli bir Müslüman nüfus yoğunlaşmasına yol açmıştır. 20. yüzyılın ikinci yarısından sonra yaşanan Avrupa’ya işgücü göçü ise ekonomik açılımlar yanında yeni siyasi, dini, sosyal, kültürel hareket alanları oluşturmuştur. </span></p>
<p class="p3"><span class="s2"><b>‘Yabancı’</b></span><span class="s1">ya ve </span><span class="s2"><b>‘öteki’</b></span><span class="s1">ne karşı tutumu eskiden beri bilinen ve bu tutumuyla sadece son Dünya Harbi’nde 70 milyonu bulan insan kaybına sebep olan Almanya, Türklerin ve başka İslam ülkelerinden gelenler sebebiyle -kendi açısından- bir problem noktası haline gelmiştir. Suçu ve suçluyu hep başka yerlerde arasa da insan hak ve hürriyetlerinin giderek ön plana çıktığı günümüzde, Alman karakterinin ırkçılık ve benmerkezci tutumunu terk edemeyişi, asimilasyoncu politikalarda ısrarı, problemlerin giderek büyümesine ve kemikleşmesine yol açmıştır. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Avrupa’nın öncüsü konumundaki Almanya’da, dünya şartlarının ve iç dinamiklerin zorlaması neticesinde ancak 2000’li yıllardan sonra ülkedeki Müslümanlarla ilgili bir şeyler yapılması gerektiği noktasına gelinmiştir. Bu bağlamda Hristiyan Demokrat CDU iktidarı döneminde ilki 2006 yılında toplanan Alman İslam Konferansı’nın gayesi; </span><span class="s2"><b>‘Alman Devleti ile Müslümanlar arasında resmi diyalog platformu oluşturmak’</b></span><span class="s1"> şeklinde deklare edilmişti. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Böylece Müslümanlar ilk defa muhatap alınacak, buna bağlı olarak ortaya çıkacak temsil kabiliyetine sahip muhatap kurumlar vasıtasıyla İslam, anayasal anlamda tanınacak, din eğitimi, ibadetler, cami yapımı, kurban kesimi, sünnet vs gibi dini pratikler önündeki engeller yok edilecek, bu yolla ülkedeki Müslümanların devlete bağlılık ve sadakati güçlenecek, toplumda huzur ve barışa katkı sağlanacaktı. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Konuya şüpheci yaklaşanlara göre ise Almanya’nın niyeti, Müslümanların dini hak ve hürriyetlerini teminden ziyade, daha önce değişik platformlarda dile getirilen kendine göre bir İslam (Alman İslamı) oluşturmaktı. Konferansı Federal İçişleri Bakanlığı’nın düzenlemesi ise konunun güvenlik ve terör eksenli ele alınmasına yol açıyor, müspet başarı ümitlerini azaltıyordu.</span></p>
<p class="p5"><span class="s1"><b>‘Müslümanlar İçin Ne Yapılmalı’dan ‘Müslümanlar Ne Yapmalı’ya…</b></span></p>
<p class="p3"><span class="s1"><i>Alman İslamı</i> kavramı ilk olarak aslen Suriyeli </span><span class="s2"><b>Bassam Tibi</b></span><span class="s1"> tarafından ortaya atılan, daha sonra <i>Fransız İslamı, Hollanda İslamı, Belçika İslamı </i>ve onların üstünde bir şemsiye olarak <i>Avrupa İslamı’</i>nı (Euro-İslam) öngören, İslamiyet’in reforme edilerek sekülerleşmesini hedefleyen bir düşünceyi ifade etmektedir. Dini olmaktan ziyade İslam’ı, Almanya ve Almanlık şartlarına göre dönüştürecek ve bununla Müslümanların toplum içerisinde daha rahat ve itibarlı olacaklarını savunan ideolojik bir yaklaşımın ürünüdür. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Almanya, ilk İslam Konferansı’ndan itibaren Müslümanları temsil eden kurumlar ve toplumun gerçek temsilcileriyle bunu gerçekleştirmesinin mümkün olmadığını gördü. Bu sebeple konferansa ilkinden itibaren konuya yeminli İslam karşıtı kişilerden başlamak üzere seküler, laik, reformcu, liberal, ex-Müslüman etiketli bir hayli kişi davet edildi. Bu bir yana, konferansın gündemi bunlarca belirlemeye başlandı, kamuoyu oluşturma görevini de bunlar deruhte ettiler. İş kısa sürede </span><span class="s2"><b>‘Müslümanlar için ne yapılmalı’ </b></span><span class="s1">noktasından çıkarak </span><span class="s2"><b>‘Müslümanlar ne yapmalı’</b></span><span class="s1"> mevzusuna dönüştü; Alman İslam Konferansı, bir entegrasyon aracı haline geldi. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Aşırı sağcı görüşleriyle bilinen Federal İçişleri Bakanı </span><span class="s2"><b>Horst Seehofer</b></span><span class="s1">’in </span><span class="s2"><b>‘İslam Almanya’ya ait değildir’</b></span><span class="s1"> açıklamasının gölgesinde başlayan 4. Alman İslam Konferansı (27-28 Kasım 2018), Alman Devleti’nin asıl niyetinin hiçbir şüphe ve yoruma yer bırakmayacak şekilde görülmesi açısından önemlidir. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">İçişleri Bakanı dışında kendilerini <i>laik, seküler, liberal, İslam kritikçisi, İslam karşıtı</i> gibi sıfatlarla tanıtan kişi ve çevrelerin, diğer yandan siyasi partilerin yaklaşımları, Almanya’nın nasıl bir İslamiyet ve nasıl Müslümanlar istediğini açık şekilde gösterdi. Buna göre Almanya, bu ülkede yaşayan, imarına ve kalkınmasına katkı sunan, artık birçoğu Almanya’da doğup büyümüş, vergi veren ve gerektiğinde askerlik hizmetini yerine getiren Müslümanların başta İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nde vurgulanan, uluslararası belgelerde, Avrupa Birliği ve Almanya’nın iç hukukunda var olan haklarını teslim hususunda herhangi müspet bir niyete sahip değildir. Ülkedeki Müslümanların hak sahibi olabilmeleri, devlet tarafından çizilecek bir İslam anlayışını kabul etmelerine ve dini pratikleri de ona uydurmalarına bağlanmaktadır. Devlet, sayıları milyonları bulan bir inanç kitlesine </span><span class="s2"><b>‘ya bunlara uyarsınız ya da Almanya’da yeriniz yok’</b></span><span class="s1"> şantajı yapmaktadır.</span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Müslümanların hiçbir şikâyet ve talebi dikkate alınmadan önlerine uzayıp giden dayatma ödev katalogları koyulmaktadır. <i>İslamiyet’te reform, Kur’an-ı Kerim’den bazı ayetlerin çıkarılması, hadislerin reddedilmesi, ibadetlerin şekil, zaman, mahiyet olarak Almanya’ya uygun hale getirilmesi, kadın-erkek ilişkilerinde modernleşmenin kabulü, küçük çocukların sünnet edilmemesi, haram ve helallerin yeniden tayini, din dilinde Almancanın ihdas edilmesi, din adamlarının Türkiye’den getirilmemesi, Türkiye merkezli din hizmetlerine son verilmesi, ibadethanelerin liberalleşmesi, dini sembollerin kullanılmaması</i> gibi daha ilk bakışta </span><span class="s2"><b>‘akla ziyan’</b></span><span class="s1"> dedirtecek talepler uzadıkça uzamaktadır. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1"><b>‘İslamsız Müslümanlık’ Dayatması</b></span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Müslümanlığın da Hristiyanlık gibi vazettikleri Tanrı’nın sözü hükmünde kişi ve kurumlara sahip olduğunu zannedenler, zikredilen talepleri kabul eden kurumların devletçe muhatap alınmasını, Alman Devleti nezdinde Müslümanları bunların temsil etmesini teklif etmektedirler. Ancak hiçbir İslami kurumun kendisini buna yetkili görmediği ve görse de ‘İslamsız bir Müslümanlığı’ dayatan deli saçması bu oyunlara prim vermeyeceği görülmüştür. Bunun üzerine Alman tarafı, toplumda hiçbir karşılığı bulunmayan, İslam’la da alakasız birtakım şöhret isimlerle ileride belki muhatap yapılabilir düşüncesiyle liberal, laik, seküler etiketli kurumları teşvike başladı. Son konferansta bunlar üzerinden sonuç alınmaya çalışıldı, ancak eşyanın tabiatı gereği bu da akamete uğradı.</span></p>
<p class="p3"><span class="s1">İslam’ı ve Müslümanları dönüştürmeyi kafasına koymuş Almanya’nın bundan sonra yapması gereken ya bir türlü sonuç alamadığı dışlayıcı, yok sayıcı, aşağılayıcı bu tarzı terk ederek Müslümanlara kulak vermesi ya da hem kendisini hem bizleri yoran bu konferanslar faslını kapatmasıdır. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Meseleye yaklaşımının, Müslümanlarla bir masaya oturarak birlikte huzurlu bir gelecek inşasına yönelmek yerine, Berlin’de Konsilvâri bir düzenlemeyle İslam’a kafasına göre yön vermek olduğu iyice anlaşıldıktan sonra fazla hareket alanının da kalmadığı açıktır. Bundan sonra Almanya’daki Müslümanlara düşen görev, kendi konferanslarını toplayarak tespit edecekleri taleplerle ve çözüm teklifleriyle devletin kapısına dayanmaktır. </span></p>
<p class="p6"><span class="s1">Tamamen devre dışı kalan Türkiye ise masada yeniden etkin bir yer alabilmek için adeta sıfırdan başlayarak sabırla uygulayabileceği taktik ve stratejiler geliştirmeli, kaybedilen zamanı, elinden kaçan fırsatları tekrar getirmenin hesabını yapmalıdır.</span></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/alman-islam-konferansi-mi-berlin-konsili-mi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Avrupa Ordusu Hayali  Gerçek mi Oluyor?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/avrupa-ordusu-hayali-gercek-mi-oluyor/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/avrupa-ordusu-hayali-gercek-mi-oluyor/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Şefik Kantar]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 30 Nov 2018 21:15:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[almanya]]></category>
		<category><![CDATA[avrupa]]></category>
		<category><![CDATA[Merkel]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=5250</guid>

					<description><![CDATA[Almanya Şansölyesi Merkel, kurulacak ordunun NATO’ya karşı bir güç teşkil etmeyeceğini söylemesine rağmen kafalarda bir hayli soru mevcuttur. O halde kurulacak ordu kime karşı kurulmuş olacaktır? Böyle bir ordu kurulduğunda NATO’nun rolü ne olacaktır? Fransa Devlet Başkanı Macron’un konuyu, uluslararası bir toplantı öncesinde açması, Merkel’in konuya sahip çıkmakla kalmayıp daha ileri bir safhaya taşıması, Avrupa’nın rahatsızlık verecek soruların cevabı üzerinde çalıştığını göstermektedir. İkinci Dünya Harbi’nin önemli sonuçlarında birisi, Avrupa’nın nerdeyse tüm ülkeleri yerle bir olurken Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) dünya jandarmalığına adım atmasını kolaylaştıran fırsatları doğurmasıydı. Birinci Dünya Harbi’nden galip çıkmasına rağmen güç kaybına uğrayan Birleşik Krallık (İngiltere), ikinci savaşta da epeyce hırpalandığından, dünyadaki öncü rolünü ABD’ye devretmek zorunda kalmıştı. Hem işgalci güç oluşu hem de iktisadi kalkınmayı gerçekleştirecek sermaye potansiyeline sahip oluşu ABD’nin işini kolaylaştırıyordu. Savaşın galiplerinden Sovyetler Birliği’nin ideolojik saldırganlıkla birleşmiş muhteris tutumu, siyasi tahakküm ve askeri dengelerin kurulmasında beklenen fırsatları verince jandarmalık hedefine ulaşması daha da kolaylaştı. Türkiye dâhil üzerinde Sovyet veya komünizm tehdidi hisseden ülkelerde NATO şemsiyesi altında kontrol kuran ABD, Marshall Yardımı gibi paketlerle de ekonomik tahakkümünü pekiştirdi. İcat ettiği ‘Hür Dünya’ kavramı etrafında şekillendirdiği siyasi hegemonya, tüm Soğuk Savaş dönemi boyunca öncülük rolünü tartışmasız hale getirdi. Gerçek veya sun’î komünizm tehditleri, ülkelerin iç işlerine &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="p1"><span class="s1"><b>Almanya Şansölyesi Merkel, kurulacak ordunun NATO’ya karşı bir güç teşkil etmeyeceğini söylemesine rağmen kafalarda bir hayli soru mevcuttur. O halde kurulacak ordu kime karşı kurulmuş olacaktır? Böyle bir ordu kurulduğunda NATO’nun rolü ne olacaktır? Fransa Devlet Başkanı Macron’un konuyu, uluslararası bir toplantı öncesinde açması, Merkel’in konuya sahip çıkmakla kalmayıp daha ileri bir safhaya taşıması, Avrupa’nın rahatsızlık verecek</b></span><span class="s2"><b> soruların cevabı üzerinde çalıştığını göstermektedir.</b></span></p>
<p class="p3"><span class="s1">İkinci Dünya Harbi’nin önemli sonuçlarında birisi, Avrupa’nın nerdeyse tüm ülkeleri yerle bir olurken Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) dünya jandarmalığına adım atmasını kolaylaştıran fırsatları doğurmasıydı. Birinci Dünya Harbi’nden galip çıkmasına rağmen güç kaybına uğrayan Birleşik Krallık (İngiltere), ikinci savaşta da epeyce hırpalandığından, dünyadaki öncü rolünü ABD’ye devretmek zorunda kalmıştı. Hem işgalci güç oluşu hem de iktisadi kalkınmayı gerçekleştirecek sermaye potansiyeline sahip oluşu ABD’nin işini kolaylaştırıyordu. Savaşın galiplerinden Sovyetler Birliği’nin ideolojik saldırganlıkla birleşmiş muhteris tutumu, siyasi tahakküm ve askeri dengelerin kurulmasında beklenen fırsatları verince jandarmalık hedefine ulaşması daha da kolaylaştı.</span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Türkiye dâhil üzerinde Sovyet veya komünizm tehdidi hisseden ülkelerde NATO şemsiyesi altında kontrol kuran ABD, Marshall Yardımı gibi paketlerle de ekonomik tahakkümünü pekiştirdi. İcat ettiği ‘Hür Dünya’ kavramı etrafında şekillendirdiği siyasi hegemonya, tüm Soğuk Savaş dönemi boyunca öncülük rolünü tartışmasız hale getirdi. Gerçek veya sun’î komünizm tehditleri, ülkelerin iç işlerine müdahalesine, darbelere bulaşmasına, kargaşa ve kaosları körüklemesine zemin hazırladı. Uluslararası münasebetlerde kendisini herhangi bir usul veya ahlaki (etik) kurala bağlı görmeyen ABD, bir elmanın iki yarısı gibi görünseler bile Avrupa’ya hiçbir zaman güvenmedi. Bu güvensizliği, Alman Tehlikesi ve Rus Tehdidi kavramlarıyla gizlemeye çalışsa da derin bir tarihe ve tecrübeye sahip Avrupa, bunu sürekli hissetti. O sebepledir ki Alman-Fransız düşmanlığının defalarca yakıp yıktığı Avrupa’nın bu boyunduruktan kurtulmak için atmaya gayret ettiği ilk adım, kıta içi savaşları bitirecek formül arayışları oldu. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1"><b>İngiltere’ye Üvey Evlat Muamelesi</b></span></p>
<p class="p3"><span class="s1">1950 yılında devrin Fransa Dışişleri Bakanı Robert Schuman’ın teşebbüsleriyle başlayan Avrupa’da savaşları sonlandıracak sihirli formül arayışları, 1951 yılında Avrupa Çelik ve Kömür Birliği’nin kuruluşu ile hayata geçmeye başladı. Belçika, Federal Almanya, Lüksemburg, Fransa, İtalya ve Hollanda kurucu ülkeler oldular. Hemen herkesin, ne kadar yürüyeceğini merak ettiği ve kısa sürede sonlanacağını beklediği teşebbüsün ardından 1957’de Roma Antlaşması’yla Avrupa Ekonomik Topluluğu’nun (AET) kuruluşu sağlandı. İşbirliğinin hedefi, kömür ve çeliğin sınırlarını aşarak malların, işgücünün, hizmetlerin ve sermayenin serbest dolaştığı bir Ortak Pazar’ın kurulması ve daha sonra nihayetinde siyasi bütünlüğe gidilmesi olarak deklare edilmişti. Siyasi bütünlük, genişlemeyi gerektiriyordu. Ancak bunun için Avrupa’da, Almanya ve Fransa dışındaki diğer büyük güç olan İngiltere’nin üyeliği problemliydi. General De Gaulle yönetimindeki Fransa, İngiltere’nin üyeliğini iki kez (1963,1967) veto etti; İngiltere’nin üyeliği uzun pazarlıkların ardından 1973’te mümkün olabildi. Ancak Kıta Avrupası bundan sonra da İngiltere’yi bir türlü benimseyemedi, onu zaman zaman ABD’nin ileri karakolu, zaman zaman kaybettiği gücünü topluluk üzerinden tekrar toparlama peşindeki bir ülke olarak gördü, üvey evlat muamelesi yaptı. Süreç bilindiği gibi Brexit ile sonuçlandı.</span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Tüm bunlar yaşanırken en çok kafaları kurcalayan ama hiç kimsenin yüksek sesle gündeme getiremediği konuların başında, ordu ve Avrupa’nın güvenliği meselesi gelmekteydi. Eğer hedef siyasi birlik ise her siyasi birlikteki gibi ortak bir ordu gerekli değil miydi? Konuyu hassas hale getiren Almanya’ya tekrar bir deliliğe teşebbüs etmesini önlemek için getirilen yasak ve kısıtlamaların varlığı idi. Güvenilmez bir ülke olan Almanya sürekli kontrol altında tutulmalı, tekrar dünyayı kana bulayabilecek bir intikam savaşına cesaret edememeliydi. ABD, Sovyet Tehdidi’ne karşı Avrupa’nın korunması için NATO şemsiyesini yeterli görmekteydi. Fransa ise kendi milli güvenliğini tamamen NATO’ya terk etmeyen bir anlayışla hareket ediyor, NATO’daki rolünün sınırlarını ve mahiyetini kendisi tayin ediyordu.</span></p>
<p class="p3"><span class="s1">AET tarafından mamul maddeler üzerindeki gümrük vergilerinin kaldırılması, ortak tarım ve ticaret politikalarında ileri adımlar atılmasına rağmen, topluluk içinde dünyadaki siyasi ve ekonomik dalgalanmalara paralel bir hayli sıkıntı yaşandı. Her sıkıntı rüzgârında, birçok çevreden topluluğun dağılacağı yolunda görüşler duyuldu, yorumlar yapıldı. Ancak birbirleriyle savaşmama ve komşu ülkenin bir sabah kendisine baskın yapmayacağı lüksünü yaşayan ülkeler, ne pahasına olursa olsun işbirliğinin devamı için kararlılık göstermeyi sürdürdüler. Bu, topluluğun peş peşe genişleme hamlelerini getirdi. 1985 yılında hazırlanan Avrupa Tek Senedi ile ileriye dönük adımların mahiyeti ve zamanlaması hakkındaki hedefleri belirlendi. En önemli hedef, 1993 yılında Tek Pazar’a dönüşümün sağlanmasıydı. Sovyetler Birliği’nde yaşanan çözülme ve çöküş, Berlin Duvarı’nın yıkılışı, iki Almanya’nın birleşmesi, Varşova Paktı’nın dağılması, Federal Almanya üzerindeki işgalin kalkması gibi gelişmeler, topluluğun birçok alanda önünün açılmasını sağladı. Maastrich’te toplanan zirvede (1991) Avrupa Birliği Antlaşması’nın 1993’te yürürlüğe gireceği ilan edilirken ilk defa açık ve net şekilde para birliği, AB vatandaşlığı, ortak dış politika ve güvenlik politikası, içişleri ve adalette ortak anlayış ve hareket konuları vurgulandı. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1"><b>ABD, Kendi Kıtasına Dönüşe Zorlanabilir</b></span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Sınırların kalkması, ortak para birimi, içişleri ve adalet alanındaki işbirliği gibi konularda istenen sonuçlar büyük ölçüde alınırken Ortak Dış Politika ve Ortak Güvenlik konusunda aynı başarının elde edilemediği görüldü. En büyük hayal kırıklığı 2004’te hazırlanan Avrupa Anayasası metninin referanduma götürüldüğü bazı ülkelerde reddiyle yürürlüğe girememesi ve rafa kaldırılması oldu. 11 Eylül İkiz Kule Saldırılarından sonra ABD’nin ülkeleri kendi askeri ve güvenlik konseptine uymaya zorlaması ve başta İngiltere olmak üzere bazı Avrupa ülkelerinin bunda gösterdiği aşırı gönüllü taraftarlık, ordu fikrinin geri itilmesine yol açtı. Konunun her gündeme gelişinde İngiltere’nin takındığı menfi tavır ve ABD’nin NATO üzerinden yaptığı emri vakiler, AB ülkelerinin bu konuyu rahatça gündeme getirmelerini ve tartışmalarını uzun süre engelledi. Ancak ABD Başkanı Donald Trump’ın her alanda gösterdiği dengesiz tavrını ve Birlik’ten, İngiltere gölgesinin kalkmasını yeni bir fırsata dönüştürmek isteyenlerin, Avrupa Ordusu konusunu gündeme taşıması sürpriz olmadı.</span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Hegemonyasını devam ettirmek isteyen ABD’nin dünyada kendi kontrolü dışında ve günün birisinde kendisiyle rekabet etme ihtimali bulunan her askeri güç ve oluşuma karşı müsamahasızlığı bilinmektedir. Ekonomik menfaatleri ve siyasi tezleri gereği bunu stratejik bir hareket tarzı olarak görmekte ve tavizsiz uygulamaktadır. Bunu, yerine göre politik enstrümanlar, yerine göre tehdit, şantaj, kaos, darbe ve sıcak savaşlarla sürdürmektedir. Dünyanın iki kutuplu olduğu Soğuk Savaş döneminin ardından kurulan Yeni Dünya Sistemi, ABD’nin istediği gibi tek kutuplu gerçekleşmeyince ABD’nin tehdit ve düşman algısında birtakım değişiklikler husule geldi. Gerilim ve müdahale politikalarını gerçekleştirebilmek için gerekli yeni düşman ihtiyacını İslam tehlikesini öne çıkararak sağladı ve halen devam etmekteki birçok saldırıya gerekçe yaptı. Ancak bir yandan Rusya’nın Çarlık ve Sovyet dönemine dönüş gayretiyle yaptıkları, diğer yandan Çin’in sonu hesaplanamaz yükselişi, onu endişelendiriyor. Kontrolü altındaki Avrupa’nın kendi güvenliğini kendi imkân ve inisiyatifiyle sağlama yolunu seçmesi, ilerde telafisi zor birtakım gelişmeleri beraberinde getirebilir. Bilhassa Avrupa’nın Rusya ile yakınlaşarak aradaki düşmanlıkları izale etmesi, Çin’in deniz gücünün daha şimdiden Okyanus’ta, ABD’yi geride bırakması gerçeğiyle birleşince ABD’yi yakın bir gelecekte kendi kıtasına dönüşe zorlayabilir. Orta Doğu ve İslam ülkelerindeki ABD nefreti, tüm çabalarına rağmen Orta Asya’ya istediği gibi nüfuz edememesi, Afrika’da hızla yükselen Çin etkisi gibi gerçekler, dünya hâkimiyetini karşılıklı menfaat ve hak üzerine değil de kaba güç esasına indirgeyen ABD için korkutucu gelişmelerdir.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1"><b>Projenin Altyapısı: PESKO</b></span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Elbette böyle bir ortamda Avrupa Ordusu’nun gündeme gelmesi öncelikle ABD’yi ilgilendiren ve onu etkileyecek bir adım şeklinde değerlendirilmektedir. Ordular, bir toplum ve ülkeyi birilerinden korumak için ve/veya birilerine karşı tehdit/caydırıcı olsun diye kurulurlar. Soğuk Savaş döneminde gündeme geldiğinde Avrupa Ordusu NATO’nun gücünü arttırıcı bir unsur gibi değerlendirilebilirdi. Angela Merkel açıklamasında kurulacak ordunun NATO’ya karşı bir güç teşkil etmeyeceğini söylemesine rağmen kafalarda bir hayli soru mevcuttur. O halde kurulacak ordu kime karşı kurulmuş olacaktır? Böyle bir ordu kurulduğunda NATO’nun rolü ne olacaktır? NATO dışında Avrupa’ya yayılmış sayısız ABD üssünün durumu akla ilk gelen soru işaretlerindendir. Öte yandan silahlanma ve dünya silah ticaretindeki dengeler ne yönde gelişme gösterecektir? NATO’nun ve dünya kamuoyunun baskısıyla şimdiye kadar bir nebze dizginlenen Almanya’nın kıta ötesi bölgelerde etkinlik temini nasıl önlenecektir? Avrupa’daki en önemli atom ve nükleer güç sahibi Fransa, Almanya ile birlikte daha büyük bir etki alanına sahip olmak istediğinde buna mani olmak mümkün müdür? Bunlara eklenebilecek bir hayli soru, Almanya’nın ve Fransa’nın, Avrupa dışındaki birbirinden bağımsız menfaatlerini pekiştirmek ve korumak için attığı askeri adımlar çerçevesinde değerlendirildiğinde, içinde stratejik bir hayli riskin varlığı görülmektedir. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Fransa Devlet Başkanı Emmanuel Macron’un konuyu, uluslararası bir toplantı öncesinde açması, Almanya Şansölyesi Angela Merkel’in konuya sahip çıkmakla kalmayıp daha ileri bir safhaya taşıması, Avrupa’nın bu rahatsızlık verecek soruların cevabı üzerinde çalıştığını göstermektedir. Macron, ‘Avrupa’nın kendisini ABD’den bağımsız olarak savunabilecek durumda olmasını ve bunun için gerçek bir Avrupa Ordusu kurulması gerektiğini’ söylerken mesajın nereye gideceğini bilerek konuştu. Macron ayrıca Avrupa ülkelerinin, ABD’ye aktardıkları savunma bütçelerinin fazlalığından şikâyetçi oldu. Ardından Alman tarafından yapılan açıklamalar ve Merkel’in aynı doğrultuda ‘Avrupa’nın savunması başkalarına bırakılamaz’ yönündeki açıklaması çok sık görüşen Alman ve Fransız tarafların konunun üzerinde yeteri kadar çalıştıklarının işaretlerini verdi. Açıklamadaki ‘başkası’nın, ABD olduğu herkesçe biliniyordu. Aslında projenin altyapısını geçen yıl ilan edilen ve bu yıl başlatılan daimi işbirliği yapılanması PESCO (Permanent Structured Cooperation, Almancası “Ständige Strukturierte Zusammenarbeit“) oluşturmaktadır. PESCO öncelikle nelerin yapılabileceğine ve kimin hangi katkıyı sağlayacağına dönük çalışmalar yapmak üzere hayata geçirildi. İngiltere’nin devre dışı kalmasıyla öncü ülkelerin Almanya ve Fransa olacağı görüldü. Proje ilk şaşırtıcı sonucunu Fransa ile Belçika arasındaki askeri işbirliği konusunda gösterdi. Almanya, hükümetin elini kolunu bağlayan silah satışları ve yurtdışına askeri kuvvet gönderme hususunda Bundestag’a (Meclis) verilen geniş yetkileri sınırlamak için harekete geçti. Küçüklü büyüklü hangi ülkenin hangi rolü üstleneceği üzerinde çalışmalar sürerken güvenlik çevreleri konvansiyonel güçlerden nükleer güce geniş bir yelpazede Avrupa’nın korunması konusunu işlemeye başladı. Risk değerlendirmeleri, imkânlar, hedefler ve stratejik meseleler masaya getirildi. Almanya’nın ekonomik menfaatleri daha iyi korumak ve dünya barışına (!) hizmet için deniz kuvvetlerini güçlendirmesi; Fransa’nın hava gücünün değişik ülke havaalanlarında konuşlandırılması; yine Fransa’nın atom ve nükleer silahlarının Doğu Avrupa ülkelerinde konuşlandırılıp konuşlandırılamayacağı; Avrupa Birliği merkezli Almanya-Fransa işbirliğinin halen nükleer silah yapımı konusunda ambargolu Almanya’nın bu yasağı delmesi anlamına gelip gelmediği; NATO dışında ortak bir komuta merkezinin oluşturulmasındaki güçlükler gibi konular sürekli ele alındı. Son çıkışlar, tüm bunlarda ciddi ilerlemeler sağlandığını göstermektedir.</span></p>
<p class="p5"><span class="s1"><b>Avrupa’nın Güvenliğinin Yerli Silah Sanayiinden Karşılanması</b></span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Geriye gidildiğinde Angela Merkel, 2007 yılında AB’deki gelişmelerin güçlü bir Avrupa Ordusu ile nihayetlenmesi gerektiğini ifade etmiş, Alman Sosyal Demokrat Partisi (SPD) de bunu desteklemişti. Kamuoyunda, ‘Avrupa projesi aynı zamanda ortak bir güvenlik ve savunma projesidir’ görüşü üzerinde konuşulurken, bunun aynı zamanda Avrupa’nın yükselmesinin de motoru olacağı savunuluyordu. Bazılarına göre ise kurulacak ordu, ‘Avrupa’nın yeni omurgası’ mahiyetindeydi. Bundestag Dışişleri Komisyonu Başkanı Norbert Röttgen’in, ‘ortak bir askeri güç olmadan ortak Avrupa dış politikası ciddiye alınmaz’ sözü çok geniş çevrelerce paylaşılmaktadır. Alman Savunma Bakanı Leyen’in kurulması düşünülen orduyu, ‘Avrupalıların Ordusu’ olarak nitelendirmesi de geniş taraftar buldu. Silah üretimi ve ihracatı, silah sistemlerinin geliştirilmesi, AR-GE çalışmalarında müşterek yollar arama gibi hususlarda aradaki iç rekabete rağmen ilerlemeler sağlandığı görülüyor. En çok üzerinde durulan ise henüz ABD’nin ürettiği F-35’leri yakalayamamış olsa da Almanya ve Fransa’nın Eurofighter veya Rafale jetlerinin ortak üretimi konusundaki mutabakat. Uçakların daha gelişmiş sistemlerle donatılması hedeflenmekle birlikte uzmanlara göre gerek yeterli sipariş sayısına ulaşma endişesi gerekse ülkelerin anayasal zorlukları sebebiyle bu işbirliğinin önündeki engellerin varlığı biliniyor. Almanya ve Fransa arasında geliştirilmeye çalışılan bir diğer işbirliği konusu ise Krauss-Maffei Wegmann ve Nexter şirketlerinin kurdukları ortak KNDS şirketi üzerinden geliştirilmesi düşünülen tank projesinin hayata geçirilmesi. Bu ve benzeri projelerle Avrupa’nın güvenliğinin yerli silah sanayiinden temin edilecek silah sistemleriyle karşılanması planlanıyor. Öte yandan Fransa’nın nükleer gücünün, Avrupa’nın nükleer gücü haline dönüştürülmesi yolunda Almanya’nın yoğun bir gayreti söz konusu. Fransız savaş uçaklarının Doğu Avrupa’daki AB ülkelerinde de konuşlandırılmasını kapsayan nükleer şemsiye konusunda en çok tartışmaya yol açacak husus, bu gelişmeyle Almanya’yı bağlayan atom silahlarının yasaklanmasına dair anlaşmanın bypass edilmesi. Hem Almanya’nın iç hukukunda anayasal değişiklik gerektiren bu yolu açabilip açamayacağı hem de uluslararası camianın buna müsaade edip etmeyeceği merak konusu. Bazı çevreler bu yolun açılması halinde Türkiye ve Polonya gibi ülkelerin de bypass metoduna başvurabileceği endişesini şimdiden dillendiriyorlar. Fransa’nın nükleer silahlarının AB’ye mal edilmesi konusuna ülke içinden yeteri kadar itiraz yükselmekte. ‘Silahlarımızın kontrolünü ve komutasını başka bir güce devredemeyiz’ diyenler kadar, ‘bizim silahlarımızı AB niçin finanse etsin’ diye soranların sayısı da bir hayli kabarık. Çoğunluğunu Almanların meydana getirdiği iyimserler ise tüm bunların zamanla aşılabileceğini düşünüyorlar. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1"><b>İki İleri, Bir Geri…</b></span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Ancak bütün bunlar, Avrupa Ordusu’nun kurulup işler hale getirilmesi için yeterli mi? Çoğunluğun kanaati bunu, ABD ile AB arasında yaşanan bilek güreşinin gidişatı belirleyecek. Objektif ölçülerde ele alındığında AB’nin ekonomik gücü, sahip olduğu teknoloji, insan ve teknisyen kalitesi, nüfus yoğunluğu, siyasi etkinliği ve dış politik pozisyonu böyle bir güç oluşturmasına imkân verecek seviyede. Ancak henüz bir Anayasa’ya bile sahip olmayan, hedefleri konusunda hâlâ birçok flu noktaya sahip bir AB’de bu zorlu yolu aşacak iradenin varlığı hususunda büyük şüpheler mevcut. AB’yi bu yola sevk eden en büyük motivasyon kaynağı aslında ABD Başkanı Trump’ın güvenilmez, tahripkâr ve tehditkâr tutumu. Arkasını önünü düşünmeden NATO’nun modasının geçtiğini söylemesinden tutun, İran’la yapılan nükleer anlaşmadan tek taraflı çekilmesi ve müttefiklerini de kendisine uymaya zorlaması, Rusya ile yapılmış Orta Menzilli Nükleer Füzelerle ilgili anlaşmayı bozacağını açıklaması, Doğu Avrupa’ya Rusya’nın tehdit algısını güçlendirecek şekilde savunma sistemlerinin yerleşmesini talep etmesi, ABD-AB arasındaki ekonomik ilişkilerde takındığı olumsuz tutum ve her fırsatta Avrupa’yı aşağılayan tondaki çıkışları, Avrupalıları kendi yollarında yürümeye zorlamaktadır. Birçok Avrupalı, akşamdan sabaha anlaşmaları bozmakta bir beis görmeyen ABD’nin, Avrupa’nın savunması için altına girdiği yükümlülükleri de kolayca reddedebileceği, bu nedenle her duruma karşı hazırlıklı olunması gerektiği kanaatini taşıyor.</span></p>
<p class="p6"><span class="s1">Her şey istendiği gibi gitse bile kısa sürede dünyadaki güç dengelerini bozabilecek bir Avrupa Ordusu’nun kurulabileceğini ve fonksiyoner hale geleceğini söyleyebilmek için henüz vakit erken. AB’nin iki büyük gücü Almanya ve Fransa en yüksek seviyedeki ağızlardan, ordunun gerekliliğinden bahsetmeye başladıktan sonra ‘kurulamaz’ demek de aceleciliktir. AB’nin birçok işinde şahit olunduğu gibi, bu işin de iki ileri bir geri şeklinde yürüyeceğini var sayabiliriz. Türkiye’nin konuya yaklaşımının nasıl olması gerektiği ise siyasetçilerden ziyade uzmanlar tarafından değerlendirilmesi gereken başka bir konudur.<span class="Apple-converted-space">         </span></span></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/avrupa-ordusu-hayali-gercek-mi-oluyor/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Amerikan Rüyası mı, Amerikan Kâbusu mu?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/amerikan-ruyasi-mi-amerikan-kabusu-mu/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/amerikan-ruyasi-mi-amerikan-kabusu-mu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Şefik Kantar]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 31 Oct 2018 22:15:26 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[amerikan kabusu]]></category>
		<category><![CDATA[amerikan rüyası]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=3577</guid>

					<description><![CDATA[Türkiye, Yahudilere vaat edildiği iddia edilen toprakların bir bölümüne sahiptir. İsrail’in yayılmacı ve işgalci projelerine karşı koyabilecek en önemli güçtür. Arap ülkelerinin iç karışıklıklarda askeri ve politik güçlerini kaybettiği, İran’ın sürekli baskı ve ambargolarla rahatsız edildiği bir dönemde Türkiye’yi zayıflatıp zapturapt altında tutmak ABD için hayati değerdedir. Papaz Andrew Brunson hadisesi, Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) nasıl bir ülke olduğu ve Türkiye ile ilişkilerindeki diplomasiye sığmaz tutumunu yeniden gündeme getirdi. Dava, dava süresindeki gelişmeler ve bilhassa ABD’nin, Brunson’un tutukluluk hali nedeniyle Türkiye’ye karşı uyguladığı baskı, tehdit ve şantaj politikalarının mümkün olduğunca komplo teorilerinden soyutlanarak değerlendirilmesi, gelecekte karşılaşılması muhtemel benzer tutumlara karşı bir hayli ders ihtiva etmektedir. İlk anlaşılması gereken nokta, ABD Başkanı Donald Trump ve ekibince dillendirilip yürütülen akıl almaz davranış biçiminin zannedildiği gibi ABD değerleriyle uyuşmaz karakterde olmayıp tamamıyla onun değerler sistemi ve devlet anlayışının bir ürünü olduğudur. Hz. Peygamber bir hadis-i şeriflerinde, “Dağın yerinden oynadığını duyarsanız inanın, fakat bir kişinin huyunun değiştiğini duyarsanız inanmayın. Çünkü o yine fıtratındaki şeye döner” buyurmuştur. Hadis yorumcularına göre bu, zaman geçip pozisyon, imkân ve iddialar değişse de kişilerin huy, ahlak ve alışkanlıklarının kolay değişmeyeceğini ifade etmektedir. Devletler de birçok halde insanlar gibidirler; zaman geçse, sistemler, yönetimler, anlayışlar değişse de başlangıçtaki temel karakter özelliklerin &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Türkiye, Yahudilere vaat edildiği iddia edilen toprakların bir bölümüne sahiptir. İsrail’in yayılmacı ve işgalci projelerine karşı koyabilecek en önemli güçtür. Arap ülkelerinin iç karışıklıklarda askeri ve politik güçlerini kaybettiği, İran’ın sürekli baskı ve ambargolarla rahatsız edildiği bir dönemde Türkiye’yi zayıflatıp zapturapt altında tutmak ABD için hayati değerdedir.</strong></p>
<p>Papaz Andrew Brunson hadisesi, Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) nasıl bir ülke olduğu ve Türkiye ile ilişkilerindeki diplomasiye sığmaz tutumunu yeniden gündeme getirdi. Dava, dava süresindeki gelişmeler ve bilhassa ABD’nin, Brunson’un tutukluluk hali nedeniyle Türkiye’ye karşı uyguladığı baskı, tehdit ve şantaj politikalarının mümkün olduğunca komplo teorilerinden soyutlanarak değerlendirilmesi, gelecekte karşılaşılması muhtemel benzer tutumlara karşı bir hayli ders ihtiva etmektedir. İlk anlaşılması gereken nokta, ABD Başkanı Donald Trump ve ekibince dillendirilip yürütülen akıl almaz davranış biçiminin zannedildiği gibi ABD değerleriyle uyuşmaz karakterde olmayıp tamamıyla onun değerler sistemi ve devlet anlayışının bir ürünü olduğudur.</p>
<p>Hz. Peygamber bir hadis-i şeriflerinde,<strong> “Dağın yerinden oynadığını duyarsanız inanın, fakat bir kişinin huyunun değiştiğini duyarsanız inanmayın. Çünkü o yine fıtratındaki şeye döner”</strong> buyurmuştur. Hadis yorumcularına göre bu, zaman geçip pozisyon, imkân ve iddialar değişse de kişilerin huy, ahlak ve alışkanlıklarının kolay değişmeyeceğini ifade etmektedir. Devletler de birçok halde insanlar gibidirler; zaman geçse, sistemler, yönetimler, anlayışlar değişse de başlangıçtaki temel karakter özelliklerin değişmesi çok zordur. Kendimizden örnek vermek istersek; Osmanlı’nın daha küçük bir beylik iken sahip olduğu <strong>‘ilayı kelimetullah’</strong> ideali etrafında şekillenmiş karakter yapısı bir cihan devletine dönüştüğü zaman değişmediği gibi, devletin topraklarını kaybedip çökmesine kadar da değişmedi.</p>
<p>Yine bilindiği gibi Osmanlı Devleti’nin yerine kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin temelleri <strong>‘tam bağımsızlık’</strong> ve <strong>‘hâkimiyet bila kayd-u şart milletindir’</strong> esasları üzerine bina edilmişti. Aradan geçen yüz yıla yakın sürede sistemde, yöneten parti ve gruplarda, ideolojilerde değişiklikler olmasına rağmen bu temel esaslardan uzaklaşma görülmedi. Benzer şekilde bir Alman, İngiliz, Fransız, Rus, Çin, İran devlet huyundan bahsetmek mümkündür; siyaset ilminde buna<strong> ‘devlet geleneği’</strong> denmektedir.</p>
<p><strong>Amerikan Devlet  Geleneğinin Oluşumu</strong></p>
<p>ABD’nin devlet geleneği, 16. yüzyılın başından itibaren Amerika’ya göçüp kıtanın asıl sahiplerine soykırım uygulayan Avrupalıların (İngiliz, Alman, Fransız, İspanyol, Portekizli) daha sonra o toprakları kolonileştiren İngiltere’ye karşı verdikleri bağımsızlık savaşı ve ondan bir asır sonra yaşanan Kuzey-Güney İç Savaşı ile oluşmuştur. Kıtanın keşfinden ve yerli halkın büyük ölçüde katledilmesinden sonra İngilizler, bugünkü ABD’nin bulunduğu bölgelerde, Fransızlar kuzeyde, Portekizliler Brezilya’da ve İspanyollar da Güney Amerika’da etkinlik alanları oluşturmuşlardı. Amerika genelinde İngiltere’nin büyük bir hâkimiyeti vardı. Tayin edilen valiler koloni bölgelerini yönetiyor, huzur ve sükûnu sağlıyorlardı. Avrupa’daki dengeler kıta üzerindeki hâkimiyetin şekillenmesinde önemli rol oynamaktaydı. 18. asırda Avrupa’da yoğun bir İngiltere-Fransa rekabeti vardı. Bu rekabetin körüklediği 7 Yıl Savaşları diye bilinen savaşta İngiltere, Fransa ve müttefiki İspanya’ya üstünlük sağlamış ancak savaş, ülke ekonomisini büyük sıkıntıya sokmuştu. Bunun üzerine İngiltere, Amerika’daki eyaletlere oldukça ağır gelen vergiler koymuş, bu halkın büyük tepkisini çekmiş ve bağımsızlık hareketini ateşlemişti. 4 Temmuz 1776’da açıklanan İnsan Hakları Beyannamesi ile bağımsızlık ilan edilmiş, İngiltere’nin askeri gücü Fransa, İspanya ve diğer Avrupa ülkelerince de desteklenen isyanları bastırmaya yetmemişti. Nihayet 1783’te devlet resmen tanınmış ve 1787 yılında Federal Cumhuriyet Anayasası kabul edilmişti.</p>
<p><strong>Dünyayı Aldatma Alışkanlığı</strong></p>
<p>ABD’nin kuruluş bildirgesi niteliğindeki İnsan Hakları Beyannamesi; okunduğunda herkese güzel görünen, bugün de uluslararası ilişkilerde ana metin muamelesi gören ancak o günden bugüne hemen hiçbir zaman uygulama alanı bulamamış bir dünyayı aldatma metnidir. Bu metinle demokratik esaslar dâhilinde kolonilerin İngiltere ile bağlarını koparıp özgür ve bağımsız oldukları, bütün insanların özgür ve eşit doğduğu, özgürlük ve bağımsızlığın insanlara Tanrı tarafından verildiği, hükümetlerin güçlerini halktan aldığı ve hükümeti değiştirmenin halk tarafından yapılacağı ilan edilmiştir. Ekonomide serbest rekabet ve teşebbüs hürriyetini benimseyen ABD’de kuruluşundan itibaren insan hak ve hürriyetleri izafi bir kavram olarak atıl kalırken, vahşileşen kapitalist sistem iç savaşla neticelenecek büyük bir kuzey-güney dengesizliğine yol açmıştır.</p>
<p>Ülkenin güney eyaletleri şeker kamışı, pamuk ve tütün gibi ürünlerin elde edildiği büyük ve verimli tarım arazilerine, kuzey ve batı eyaletleri ise daha ziyade sanayi tesislerine sahipti. Sanayide kölelerin çalıştırılması mümkün değilken tarımda Afrika’dan getirilen köleler çalıştırılmakta ve bununla kazanç imkânları artmaktaydı. Ayrıca güneyli büyük toprak sahipleri ürettikleri pamuğu kuzeydeki işletmeler yerine kendilerine köle temin eden İngiltere’ye satarak kuzeylilerin gelir kaybına sebep olmaktaydılar.</p>
<p>1860 yılındaki başkanlık seçimlerinde arkasında bir hayli ekonomik gerekçe bulunmasına rağmen gayet insani gerekçeler zikreden Abraham Lincoln seçildiğinde köleliği tüm ABD’de kaldıracağını vaat edip seçimi kazanınca, durumlarının sarsılacağını düşünen 11 güney eyaleti birlikten ayrılarak bağımsızlıklarını ilan ettiler ve böylece dört yıl sürecek, birçok yerleşim yerinin tahrip olmasına, 600 binden fazla insanın ölümüne yol açacak Amerikan İç Savaşı başladı. Savaşı, Kuzeyliler kazanmasına rağmen 1863 yılında köleliğin kaldırılmasına ilişkin verilen kanun teklifi büyük mücadeleler sonunda ancak 1965 yılında kanunlaşabildi. Bununla birlikte Amerikan toplumunda zencilere, Kızılderililere ve ülkeye sonradan gelen birçok topluluğa karşı Bildirge’de yer alan hakların verilmediği bilinmektedir. Kaldı ki bu hakların savunucusu ve köleliği kaldırmak isteyen  Başkan Abraham Lincoln teklifini verdikten bir müddet sonra uğradığı suikastla katledilmiştir.</p>
<p>Bağımsızlık Savaşı ve Kuzey-Güney Savaşı, Amerikalılardaki temel sevk edici gücün iktisadi kaygı ve talepler olduğunu göstermiştir. Savaşlar, iktisadi çıkarların sağlanması ve korunmasını garanti altına alacak bir tahakkümün gerçekleşmesi için yapılmaktadır. İktisadi hayatın dinamizmi uğruna ABD, sürekli savaşan bir ülke konumuna getirilmiştir. Günlük hayatının idamesini iktisadi hayattaki canlılığa bağlı gören Amerikan halkı da kendi menfaatleri için dünyanın öbür tarafında insanların baskı altında tutulması, sömürülmesi veya öldürülmesine çoğunlukla razı olmakta, ses çıkarmamaktadır. Amerikan halkının savaşa karşı tavır sergilediği tek savaş belki de Vietnam Savaşı olmuş ve ABD’nin mağlubiyeti ile neticelenmiştir.</p>
<p><strong>Savaş ve Katliamlarla  Oluşan Amerikan Karakteri</strong></p>
<p>Kuruluş ve devletleşme aşamalarında yaşananlar, Amerikan karakterinin ne olduğunu, nasıl işlediğini ve neleri hedeflediğini gösteren birçok unsura işaret etmektedir ve bu özellikler hâlâ bütünüyle varlıklarını sürdürmektedir. Bunların başında ABD’nin eylemlerini herkesin prensipte kabul edeceği ideal söylem ve iddiaların arkasına saklanarak yapması gelmektedir. Aslında her şeyi ekonomik çıkarlar belirlemekte, ahlaki ve insani değerler sadece bir propaganda unsuru olarak kalmaktadır. ABD, sürekli kötülerin tehdit ve saldırılarına hedef olduğunu iddia etmekte, bununla saldırganlığını meşrulaştırırken yaptıklarıyla nihayette bütün insanlığın çıkarını koruduğunu söylemektedir.</p>
<p>Müdahale fırsatlarını acele etmeden, konunun iyice olgunlaşmasına göre değerlendirmektedir. Çok az kişinin katılımıyla sürdürülen ve şaibeler, skandallarla dolu bir siyasi hayata rağmen, kendisinin dünyanın en sağlam demokrasisi olduğuna inanmakta, başkalarını da buna inandırmak istemektedir. Bunlara ilave edilebilecek sonsuz özellikler arasında ‘<strong>milletlerin kaderini tayin hakkı</strong>’na kesinlikle saygı göstermemesi ve ülkelerin iç işlerine müdahale belki de en ayırt edicileridir. Bunun içindir ki dünyanın neresinde olursa olsun darbe, iç savaş, terör, kaos, kriz denince arkasında mutlaka bir Amerikan parmağı bulunmaktadır. Anlaşmalara ve ittifaklarına sadık değildir. İstediği zaman anlaşmaları bozmakta, işine gelmediğinde en sıkı müttefikiyle bir gecede düşman olmaktadır.</p>
<p>Bu anlayış ABD’yi bir çıkarcılar, işgalciler ve bunların dünya kamuoyunda süslenerek anlatılması için gerekli misyonerler ülkesi yapmıştır. Karşı konulamaz askeri güç, devasa bir ekonomi, çıkarları için tüm dini, ahlaki, insani değeri bir kenara bırakabilmeye göre dizayn edilmiş bir halk topluluğu bu sistemin aksaksız yürümesinin sigortasıdır. Sistemin temel politik araçları tehdit, şantaj, baskı ve savaştır. İç meselelerini kan dökerek halleden ABD, gücünü geliştirdiği oranda havuç ve sopa politikaları ile bunu tüm dünyaya yaymıştır.</p>
<p><strong>Haçlı Ruhu ve Engizisyon Ruhu</strong></p>
<p>Gerek İngiltere’ye karşı verilen savaşta gerekse daha sonraki dönemlerde Osmanlı Devleti tarafından desteklenen ABD, 1. Dünya Savaşı öncesi ve esnasında düşmanca bir tavır takınmış, devletimizin yıkıcıları arasında yer almıştır. Kendi coğrafyasında uygulanmasına fırsat vermediği ‘<strong>kendi kaderini tayin hakkı</strong>’nı, azınlıkların isyanı ve imparatorluğun dağılması için bir tez olarak öne sürmüş, ülkemizin her yanındaki resmi temsilcilikleri ve misyoner okulları vasıtasıyla bunu kaos ve savaş çıkarmak için kullanmıştır.</p>
<p>Hâlbuki ABD kurulduktan sonra Osmanlı Devleti, onunla ilk münasebet kuran ülkelerdendir. George Washington gemisinin İstanbul ziyareti, büyük yankı uyandırmış, iki devlet arasında savunma sanayiinde işbirliği anlaşmaları yapılmıştır. 1. ve 2. Dünya Savaşları arasındaki dönemi Amerika Kıtası’ndaki konumunu sağlamlaştırmak için kullanan ABD, Kuzey Amerika ülkelerini daha önce İngiltere tarafından uygulanan Gambot Politikaları ile sindirme yoluna gitmiştir. Gambot Politikası, askeri güç tehdidi ile ülkelerin ellerindeki ekonomik varlıkları almak ve satmak istediği malları satın almaya mecbur etme politikasıdır.</p>
<p>2. Dünya Savaşı’ndan sonra ABD’nin tehdit politikası, NATO ve Soğuk Savaş üzerinden başka bir şekle büründü. Türkiye’yi teslim alma çabaları da bu dönemle birlikte en üst seviyeye çıktı. Savaş sonrasında Sovyet lider Josef Stalin’in Kars, Ardahan gibi şehirlerimiz ve Boğazlarda hak iddia eden aptalca tutumu, ABD’ye önemli bir fırsat verdi. Aslında Stalin tehdidi (1945-47) büyük ölçüde geçmişken Türkiye, birtakım oldubittilerle 1953’te NATO’ya dâhil edilerek tarafsızlık politikalarının dışına itildi ve her türlü dış müdahaleye açık hale getirildi.</p>
<p>O günden bu yana en ufak meselemizden en büyük problemlerimize kadar tüm işlerimizde açık bir Amerikan tahakkümü altına girdik. Uslu çocuk olduğumuzda havuçla ödüllendirildik, yaramazlık yapınca sopayı kafamızda kırdılar. Biz ülkemizi, ABD’nin 51. vilayeti yapmak ve böylece kalkınmış bir ülke olmak hayali kurarken, onlar bizi, istedikleri gibi güdecekleri yarı sömürge bir ülke yapmaya gayret etti. Türkiye’de 27 Mayıs’tan 15 Temmuz’a bütün darbe ve darbe teşebbüslerinin, hükümet değişikliklerinin, lider yok etme ve lider çıkarma faaliyetlerinin, ekonomik krizlerin, sosyal ve siyasi çalkantıların, eğitim ve kültür politikalarının, terör ve kaos planlarının, dış tehdit oluşumlarının içinde mutlaka bir şekilde ABD’nin varlığı söz konusudur.</p>
<p>Sürekli saldırı halindeki Amerika, dünyada ve Türkiye’de, tehdit ve istikrarsızlık unsuru olabilecek her türlü faaliyetin arkasındaki isim oldu. Bunları yaparken çoğu kez tehditleri bertaraf edici rolüne büründü, bununla orantısız ve zalimce müdahaleleri, saldırıları meşrulaştırdı. Soğuk Savaş döneminde<strong> ‘Amerikalılar komünizm olmayan yerde komünizm yaratmakta mahirdirler’</strong> sözü ünlüydü. Çünkü kamplaşma ve komünizm korkusu, daha fazla ülkeyi tesiri altına almasına imkân veriyordu. Aşırı unsurların ortaya çıkan problemleri nasıl yarara dönüştürürüz çabaları, her türlü olur olmaz bahaneyle sıcak savaşların çıkarılmasına, iç karışıklıklara, terör, kaos ve istikrarsızlığa, milyonların ölmesine, yaralanmasına, sakat kalmasına, yerinden yurdundan edilmesine yol açarken ABD, bunların üzerinden ne elde ettiklerinin hesabını yapıyordu. Dini, ahlaki, hukuki, insani herhangi bir endişe taşımamasına rağmen yerine göre bunların ifade ettiği kutsal veya evrensel prensip  ve idealleri dillendirmekten de geri durmuyordu.</p>
<p>Aslında ABD için siyasi iddia ve rejimler, dinler ve ideolojiler gerektiği zaman kullanılacak, gerektiğinde ayaklar altına alınacak değerlerdir. Hristiyan bir toplum iddiasıyla Müslümanlara karşı Haçlı Ruhu ile saldırırken, başka Hristiyan topluluklara benzer vahşetleri Engizisyon Ruhu ile icra etmektedir. Evrenselleşmiş bir değerler sistemi olarak Hristiyanlığın temel prensiplerine uyma yerine, kendi ihtiraslarının gerçekleşmesine cevaz veren bir din anlayışı, Hristiyanlık adına Haçlılık ve Engizisyon dışında bir değer bırakmadığı gibi, birçok sapık ve saldırgan mezhep ve tarikatın, mistik grubun hüküm sürmesine  fırsat vermiştir. Bunlardan birisi de Evanjeliklerdir.</p>
<p><strong>Hristiyan Siyonizmi</strong></p>
<p>Amerikan nüfusunun üçte birlik bölümü Evanjeliktir. Evanjelikler, daha ziyade Metodist ve Baptist mezhepleriyle Presbiteryen Kilisesi etrafında toplanmışlardır. Köktendinci (Fundamentalist) bir inanç ve düşünce sistemine sahip Evanjelistlerin temel düsturu, Kutsal Kitaba Dönüş’tür. Demokrasiye inanmamakta, İsa’nın krallığını ve Kilise’nin monarşik yapısını savunmaktadırlar. Bununla birlikte demokrasinin imkânlarından yararlanmakta ve son dönem ABD politikalarına damga vurmaktadırlar. Dünyayı kana bulayan George Bush gibi Donald Trump’ın da seçilmesini onlar sağlamıştır. Yorumcular tarafından <strong>‘Hıristiyan Siyonizmi’</strong> olarak adlandırılan Evanjelizm, Yahudilerin seçilmiş bir halk olduğuna, vaat edilmiş toprakların Yahudilere verilmesi gerektiğine inanmaktadır. İddiaya göre vaat edilmiş topraklara sahip Yahudiler, buradan dünya hâkimiyetini sağlayacaklardır. Yahudilere bu dünyada Hristiyanlarca verilen destek ise ahirette mükâfatlandırılacaktır. Eşcinsellik ve kürtaja karşı katı tutumlarıyla bilinen Evanjelikler, İncil’i hayatın ekseni olarak görmekte; ancak bu, haftanın her günü İncil okumak ve İncil’deki bazı anlatımlardan efsaneler çıkararak yeni savaşlara malzeme üretmek şeklinde hayata aktarılmaktadır.</p>
<p>Kendisi Evanjelist olmamakla birlikte Donald Trump şimdiye kadar yapılan seçimlerde onların en büyük desteğini alan ABD başkanıdır. O da Evanjelistleri beğendiğini ve desteklediğini sık sık ifade etmektedir. Başkan yardımcılığına Evanjelist Mike Pance’i getirmesi ve uyguladığı politikalarda onların görüşlerini ön plana çıkarması, bu konuşmaların altı boş politik söylemler olmadığını göstermektedir.</p>
<p>Seçim vaadi olarak dile getirdiği ve tüm dünyanın karşı koymasına rağmen hayata geçirdiği İsrail’deki büyükelçiliğin Kudüs’e taşınması kararının Evanjeliklerin isteği doğrultusunda gerçekleştiği bilinmektedir.</p>
<p><strong>Hedef Ülke Türkiye</strong></p>
<p>ABD’nin geleneksel Orta Doğu politikaları, Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) ve Arap Baharı gibi Trump’ın takip ettiği Suriye, Irak ve İran politikalarının da Evanjelik gayelere hizmet ettiği açıktır. Hiç şüphesiz bu bağlamda Orta Doğu’daki hedef ülkeler arasında Türkiye’de vardır. Çünkü Türkiye, Yahudilere vaat edildiği iddia edilen toprakların bir bölümüne sahiptir. Öte yandan bölgede İsrail’in yayılmacı ve işgalci projelerine karşı koyabilecek en önemli güçtür. Arap ülkelerinin iç karışıklıklarda askeri ve politik güçlerini kaybettiği, İran’ın sürekli baskı ve ambargolarla rahatsız edildiği bir dönemde Türkiye’yi zayıflatıp  zapturapt altında tutmak ABD için hayati değerdedir.</p>
<p>ABD, Türkiye’yi köşeye sıkıştırmak için uluslararası sahada Suriye’deki iç savaş, Fırat’ın doğusundaki Kürt Devleti oluşumu, DEAŞ’ı arkasına sığınılarak yapılan baskılara ilaveten Halkbank üzerinden hayata geçirdiği ekonomik alandaki saldırılarını, Rahip Andrew Brunson bahanesiyle ekonomimizi büyük tehlikelere sokacak bir seviyeye çıkardı. Türkiye’nin karanlık ilişkileri sebebiyle teröre destek ve ajanlık suçlamasıyla yargıladığı Brunson’un masum olduğunu savunurken, hukuki sürecin yürümesini beklemeden gittikçe artan bir dozda önce tehditlere başvurdu, ardından bunu, ekonomik yaptırım ve dolar üzerindeki spekülasyonlarla Türk ekonomisini çökertme girişimleri izledi. Bu ölçüsüz tepki, Türk kamuoyunda rahip hakkındaki suçlamaların boş olmadığı kanaatlerini güçlendirdi. Aynı dönemde ABD, Türkiye’nin Münbiç’le ilgili endişelerini ve kararlılığını, uyguladığı havuç ve oyalama politikasıyla aşma çabalarını sürdürdü.</p>
<p>Türkiye, döviz maliyetlerinin yüksekliği, artan enflasyon, istihdam politikaları, üretim ve ihracatın arttırılarak döviz girdisinin yükselmesi, doğrudan yabancı yatırımları teşvik vb. çabalarla ekonomide denge arayışlarını sürdürürken İzmir’de süren mahkemeden karar çıktı. Tanıkların ifadelerini değiştirmeleri göz önüne alınarak 3 yıl 1 ay 15 gün hapis cezasına çarptırılan Brunson’un cezaevinde kaldığı süre hesaplanarak tahliyesine ve yurtdışına çıkış yasağının kaldırılmasına hükmedildi. İki yıla yakın süredir Türk ve dünya kamuoyunu meşgul eden Brunson, ilk uçakla Almanya’ya, ardından memleketi ABD’ye uçtu. Ülkesinde adeta kahraman gibi karşılanıp Başkan Trump tarafından kabul edilen Brunson’un aldığı ceza, Türk kamuoyunu tatmin etmedi. Mahkemeden bir gün önce bazı Amerikan ve yabancı gazetelerin Brunson’un bırakılması konusunda Türkiye ve ABD’nin anlaştığını yazmaları zaten rahatsızlığa sebebiyet vermişti.</p>
<p>Türk tarafı, kararı mahkemenin verdiğini, idarenin bunda bir rolünün olmadığını söylemesine rağmen Trump’ın ve rahibin ailesinin, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a teşekkür etmeleri tepki çekti. Yorumcular bunu, ABD’nin, Türkiye üzerindeki algı operasyonunun bir devamı niteliğinde olduğunu ifade ettiler. Döviz kurları üzerindeki baskı hafiflemeye başlamakla birlikte çıkış düzeyine inmedi, ekonomiyi rahatsız etmeye devam etti.</p>
<p>Halkbank davası konusunda beklenen karşı adımlardan henüz herhangi bir haber çıkmadı. FETÖ lideri ve mensuplarının Türkiye’ye iadesi konusunda da kamuoyuna yansıyan bir taahhüt yapılmadı. Tüm bunlar, iki ülke arasında gizli pazarlık yapılmadığı tezlerini güçlendirirken, Brunson’un rolü ve kimliği  konusundaki şüphelerin giderilmesine yetmedi.</p>
<p>Yaşananlar, ABD’nin gerçek yüzünün ve Türkiye’ye bakış açısının daha net görülebilmesine yardımcı oldu. Başta NATO olmak üzere birçok yerde işbirliklerimizin varlığına rağmen kaba tahakkümcü, savaşçı, tehditkâr yüzü bir kez daha görüldü. Türkiye’nin baskılara boyun eğmeyeceğini ve kolay diş geçirilemeyecek bir ülke olduğunu anlarken, çok kıymet verdiği ve üzerinden operasyon yürüttüğü Brunson’u ülkesine götürebilmekle teselli buldu.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/amerikan-ruyasi-mi-amerikan-kabusu-mu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Almanya’nın Terörle İmtihanı ve Erdoğan’ın Berlin Ziyareti</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/almanyanin-terorle-imtihani-ve-erdoganin-berlin-ziyareti/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/almanyanin-terorle-imtihani-ve-erdoganin-berlin-ziyareti/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Şefik Kantar]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 31 Aug 2018 21:50:41 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[almanya]]></category>
		<category><![CDATA[Tayyip Erdoğan]]></category>
		<category><![CDATA[Terör]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=2612</guid>

					<description><![CDATA[Geçmişte Kızıl Ordu Fraksiyonu (Rote Armee Fraktion=RAF) gibi devrinin en rafine terör örgütlerinden birisine karşı gösterdiği acımasızlık, kararlılık, süreklilik ve sonuca odaklanmasıyla terörle mücadele denilince örnek bir mevkide yer alan Almanya; PKK, FETÖ ve NSU konusundaki tutumuyla kendisini birçok kişi ve ülke nezdinde adeta terör hamisi konumuna oturtmaktadır. Almanya-Türkiye ilişkilerindeki gündem zenginliği, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Eylül ayının son haftasında yapacağı açıklanan Berlin ziyaretiyle yeni bir boyut kazanacak mahiyettedir. Ziyaret tarihinin açıklandığı günlerde İzmir’de yargılanmakta olan papaz Andrew Brunson’u bahane ederek Türkiye’ye karşı büyük bir saldırı başlatan ABD Başkanı Donald Trump’a karşı Türkiye’nin yanında yer alan, başını çektiği Avrupa Birliği’ni (AB) de buna teşvik eden Almanya, ilişkilerin eski bahar günlerine dönmesini ümit ederken, Türkiye’ye karşı elinde tuttuğu hukuk ihlalleri, temel hak ve hürriyetler, ayrımcılık, otoriter yönetim, muhalefetin baskı altında tutulması gibi alışılagelmiş konularda da bilinen tavrını sürdürme eğiliminde. Bilhassa Alman muhalefet partileri üzerinden verilen mesajlarda, görüşmeleri bir hesaplaşmaya dönüştürme niyetindekilerin varlığının küçümsenmeyecek oranda büyük olduğu fark ediliyor. Hâlbuki Türkiye ile Almanya arasında bir hesaplaşma söz konusu edilecekse, bunda hevesli olması gereken taraf Türkiye’dir. Çünkü hem Almanya ve Avrupa hem de Türkiye kamuoyunu rahatsız eden meselelerin başında gelen terör konusunda Almanya, üzerine aldığı yükün altından kalkamayacak derecede bir yanlışın içindedir. Türk &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Geçmişte Kızıl Ordu Fraksiyonu (Rote Armee Fraktion=RAF) gibi devrinin en rafine terör örgütlerinden birisine karşı gösterdiği acımasızlık, kararlılık, süreklilik ve sonuca odaklanmasıyla terörle mücadele denilince örnek bir mevkide yer alan Almanya; PKK, FETÖ ve NSU konusundaki tutumuyla kendisini birçok kişi ve ülke nezdinde adeta terör hamisi konumuna oturtmaktadır.</strong></p>
<p>Almanya-Türkiye ilişkilerindeki gündem zenginliği, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Eylül ayının son haftasında yapacağı açıklanan Berlin ziyaretiyle yeni bir boyut kazanacak mahiyettedir. Ziyaret tarihinin açıklandığı günlerde İzmir’de yargılanmakta olan papaz Andrew Brunson’u bahane ederek Türkiye’ye karşı büyük bir saldırı başlatan ABD Başkanı Donald Trump’a karşı Türkiye’nin yanında yer alan, başını çektiği Avrupa Birliği’ni (AB) de buna teşvik eden Almanya, ilişkilerin eski bahar günlerine dönmesini ümit ederken, Türkiye’ye karşı elinde tuttuğu hukuk ihlalleri, temel hak ve hürriyetler, ayrımcılık, otoriter yönetim, muhalefetin baskı altında tutulması gibi alışılagelmiş konularda da bilinen tavrını sürdürme eğiliminde. Bilhassa Alman muhalefet partileri üzerinden verilen mesajlarda, görüşmeleri bir hesaplaşmaya dönüştürme niyetindekilerin varlığının küçümsenmeyecek oranda büyük olduğu fark ediliyor.</p>
<p>Hâlbuki Türkiye ile Almanya arasında bir hesaplaşma söz konusu edilecekse, bunda hevesli olması gereken taraf Türkiye’dir. Çünkü hem Almanya ve Avrupa hem de Türkiye kamuoyunu rahatsız eden meselelerin başında gelen terör konusunda Almanya, üzerine aldığı yükün altından kalkamayacak derecede bir yanlışın içindedir. Türk kamuoyunda Almanya artık ‘terör hamisi’ bir pozisyondadır ve bu kanaat gün geçtikçe güçlenmektedir. Sadece devlet olarak Türkiye’nin değil, Almanya’da yaşayan Türkler nezdinde de cami ve derneklere, sokaktaki sıradan insanlarımıza yapılan saldırılar, terör örgütlerinin, Alman Devleti’nin çeşitli kurumları vasıtasıyla kendilerine sürekli bir şemsiye bulabilmeleri, yapılan sözde soruşturma, kovuşturma ve yargılamaların neticede saldırganlara ve terör destekçilerine hizmet etmesi, bu kanaatleri<br />
pekiştirmektedir.</p>
<p>Yaşanmakta olanlar, ister istemez diğer gündem maddelerine ilaveten Almanya’nın terör örgütleriyle imtihanını gündeme getirecektir. Türkiye’nin yıllardır mücadele ettiği terör örgütü PKK ve türevleri ile ilişkileri, Fetullahçı Terör Örgütü’yle (FETÖ) ilgili tutumu ve nihayet sonuçlanan Nasyonal Sosyalist Yeraltı (NSU) davası, AB’nin başını çeken, dünyanın büyük ekonomik ve siyasi güçlerinden Almanya’nın, terör konusunda içinde sürüklendiği çelişkileri göstermesi açısından önemli ipuçları vermektedir.</p>
<p>Geçmişte Kızıl Ordu Fraksiyonu (Rote Armee Fraktion=RAF) gibi devrinin en rafine terör örgütlerinden birisine karşı gösterdiği acımasızlık, kararlılık, süreklilik ve sonuca odaklanmasıyla içinde taşıdığı önemli hukuki ve insan hakları ihlallerine rağmen terörle mücadele denilince örnek bir mevkide yer alan Almanya, PKK, FETÖ ve NSU konusundaki tutumuyla kendisini birçok kişi ve ülke nezdinde adeta terör hamisi konumuna oturtmaktadır.</p>
<p><strong>PKK ve Almanya</strong></p>
<p>Almanya, kuruluşundan itibaren PKK’yı terör örgütü listesine alma noktasında uzun süre ayak sürüdü. Örgütün o zamanki merkezleri, Bekaa Vadisi ve Şam, çok sayıda üst düzey Alman politikacı ve idarecinin sıradan ziyaretgâhı haline geldi. İnsan hakları kamuflajı ardına saklanmaya çalışılan PKK ve terör sempatisi, her partiden siyasetçi, gazeteci, sanatçı ve edebiyatçı için bir övünç kaynağına dönüştü. Türkiye-Almanya ilişkileri yanında AB ile ilişkiler de bu konunun ipoteği altına girdi. Birçok kanlı eyleme imza atan, bu arada Almanya’da da cinayetler işleyen, haraç toplayan ve kamu düzenini tehdit eden örgüt ancak 1993 yılında yasaklandı. Yasağa rağmen Alman Devleti’nin örgüte karşı yumuşak tutumu PKK’nın, Almanya’yı doğrudan hedef alan otobanları kapatması, polislere saldırması ve kamu kurumlarını işgaline, bilhassa Berlin’deki İsrail Konsolosluğu’na baskın düzenlemesine kadar sürdü. Bundan sonra örgütü kendisi için de bir tehdit olarak gören Almanya, izlediği politikayla örgütün kendisine karşı muhtemel eylemlerini büyük ölçüde önlerken, Türkiye karşıtı eylemleri hem örgüte hem de Türkiye’ye karşı koz olarak kullanma yolunu seçti. Taşeron haline gelmiş örgütün İran, Suriye ve Irak’taki uzantıları da aynı ayrıcalıklı muameleye tabi tutuldu.</p>
<p>Bunları yaparken sığındığı liman çoğunlukla Türkiye’nin bölünmesine karşı olduğu, bölge ülkelerince Kürtlerin haklarının verilmesi ve Almanya’nın terörün her türüne karşı olduğu söylemiydi. Ancak açıkça Türk-Kürt çatışmasını körükleyen eylemler, dağa militan gönderme ve ölen militanlar için düzenlenen seremoniler, kanunlu-kanunsuz gösteri ve yürüyüşler, vergi adı altında haraç toplama, Türk kuruluşlarına yapılan saldırılar, medyadaki tek yanlı Türkiye düşmanı tavır aralıksız sürdü. PKK yasağı, çatışmaların bitmesi, insanların ölmemesi, Türkiye’de huzur ve barışın sağlanmasına yönelik bir enstrümandan ziyade Alman menfaatlerinin bir aracı olarak kullanıldı. Türkiye ve kamuoyu, göstermelik ve yetersiz tedbir ve cezalarla uyutulmak istendi. İki ülkenin gerilen ilişkileri ve bunun sonuçları, hatta gergin ortamın ülke kamu düzenini tehdit eder hale gelişi, Almanya’nın çizgisini düzeltmesine yetmedi.<br />
Almanya sürekli olarak Türkiye’nin, örgüte karşı tedbirlerini ve terörle mücadelesini insan hakları ihlali, ölçüsüz güç kullanımı gibi kategorilerde değerlendirdi. Hem uluslararası platformlarda hem de ikili ilişkilerde Türkiye’nin terörle mücadelesi masaya hep tatsız bir konu olarak geldi. PKK’yı, işlediği terör eylemleri sebebiyle kullanışlı bir güç olarak el altında tutmak isterken Türkiye’yi siyasi, askeri ve ekonomik alanlarda baskı altına almaya çalıştı. Türkiye’ye silah satışına çıkarılan engeller, düşmanca faaliyetlere müsaade edilmesi, suçluların iadesi gibi konular, iki ülke ilişkilerini olumsuz etkilediği gibi, AB ile ilişkileri de problemli hale getirdi.</p>
<p><strong>Yeni Kriz Konusu: FETÖ</strong></p>
<p>Günümüzde yaşananlar, Türkiye ile Almanya’nın terörle mücadelede birbirlerine muhtaç oldukları gerçeği kadar, bu konudaki bakış farklılığının kolayca giderilemeyeceğini ve iki tarafın karşılıklı olarak bir hayli adım atmak mecburiyetinde olunduğunu göstermektedir. PKK konusunda yaşanan sıkıntılar ve iki ülke ilişkilerini zehirlemesi yetmezmiş gibi son yıllarda Almanya-Türkiye kavgasını derinleştiren yeni bir kriz konusu gündeme oturdu. 17/25 Aralık süreciyle başlayan ve 15 Temmuz 2016’daki kanlı darbe teşebbüsü ile ülkeyi sarsan FETÖ’nün, Türkiye’yi içte ve dışta yıllarca uğraştıracak ölçüde büyük bir problem potansiyeline sahip olduğu görülmektedir. Türkiye, bir yandan örgütün yönetici kadrosu, elemanları, taraftar ve sempatizanlarını, devletten ve etkinlik sağlayabileceği alanlardan temizlemeye çalışırken, diğer yandan yurtdışındaki irtibatlarını, desteklerini, organizasyon ve faaliyet alanlarını ortaya çıkarıp onlarla mücadele etmek zorundadır. Bu, bazı devletlerin doğrudan destek ve müdahalelerine karşı tedbirleri de kapsamaktadır.</p>
<p>Almanya, hemen hemen Avrupa devletlerinin tamamı gibi, FETÖ’yü bir terör örgütü olarak kabul etmemekte ve tanımamaktadır. 17/25 Aralık’tan önceki dönemde, o zamanki adıyla ‘Fetullah Gülen Hareketi’ni bilhassa sol partilerden gelen tazyiklere karşı ‘Türk hükümetiyle iyi ilişkileri’ ve ‘yararlı faaliyetleri’ gerekçesiyle savunan Almanya, örgütün daha sonraki konumunu devlete karşı bir eylemlilikten ziyade AK Parti-Cemaat kavgası şeklinde görme yolunu seçmiştir. Hâlbuki birçok siyasi çevre bu tarihten önce Fetullah Gülen Hareketi’nin Türkiye’de bir darbe peşinde koştuğu, emniyet, ordu ve adliyede elde ettiği güçlü konumla karşıtlarını sindirdiği, hükümetle işbirliğini kullanarak ülkede hâkimiyet kurma peşinde olduğu yolundaki endişelerini dile getiriyor ancak hükümetin ısrarını kıramıyordu. 15 Temmuz’a giden yolda çatışmayı, Recep Tayyip Erdoğan ve AK Parti hükümetine karşı bir koz olarak kullanma eğilimindeki Almanya, bu<br />
tavrını darbe teşebbüsünden sonra da sürdürdü.<sup>1</sup></p>
<p>Darbe teşebbüsü gecesi birçok Batı ülkesi gibi meşru devlet güçleri ve milletle darbeciler arasında ‘tarafsızlık’ rolünü seçen Almanya, ihanetin boşa çıkarılmasının ardından örgüte en çok destek sağlayan ülkeler safında yer aldı. Türkiye’nin FETÖ diye adlandırdığı ancak Almanya’nın bu ismi kabullenmemekte ısrar ettiği örgütün asker-sivil her seviyeden birçok elemanı için güvenli bir sığınak haline geldiği görüldü. Gerek hükümet, gerekse istihbarat ve güvenlik çevreleri teşebbüsün, Türkiye’deki bazı muhalif çevrelerin de itibar edip kullanmak istediği ‘kontrollü darbe’ iddiasına temel teşkil eden imalı açıklamalarda bulundu. Toplu iltica başvurularını savunurken ‘Almanya’nın özel ve tarihi geçmişi’, ‘delil yetersizliği’, ‘dosyalardaki eksiklikler’ gibi bahaneler ardına saklanmaya çalıştılar. Türk kamuoyunda yükselen idam talepleri, ülkedeki OHAL uygulamaları ve Türkiye’nin yurtdışındaki hain yapılanmalara yönelik istihbarat operasyonları, dost ve müttefik sayılan bir ülkeye yakışmayacak şekilde zanlıları korumak ve kollamak için gerekçe gösterildi.</p>
<p>Tüm bunlar yaşanırken Türkiye’nin diplomatik misyonlarının ve memleketsever çevrelerinin yeterli ve tesirli çalışmayı yapabildiğini söyleyebilmemiz mümkün değildir. Gerek darbe müteşebbislerinin gerekse PKK’nın birçok Avrupa ülkesinde yönetimleri ve kamuoyunu kendi taraflarına çekmek için yürüttükleri kamu diplomasisinin ne yazık ki bizimkinden daha güçlü ve etkili olduğu görüldü. Bunda birçok devlet kadrosunun FETÖ elemanlarıyla doldurulmuş olması yanında, devletin konseptsizliğinin de rolü olduğu açıktır.</p>
<p><strong>FETÖ ve PKK’ya Koruma</strong></p>
<p>Hükümetin Temmuz ayı içinde FETÖ’nün (Almanların kabul ettiği şekliyle Fetullah Gülen Hareketi) durumu hakkında Bundestag’a verilen soru önergesini cevaplandırırken kullandığı dil ve sergilediği tavır, Almanya’nın niyetini açık şekilde ortaya koymaktadır.<sup>2</sup> Şurası açık olarak görülmektedir ki örgüt artık PKK ve türevleri gibi genel bir koruma altındadır. Bu, siyasi olmaktan ziyade devletin menfaatleri bağlamında istihbarat ve güvenlik yönü ağır basan bir sahiplenmedir. Birçok soruya istihbarat çalışmalarını aksatacağı veya devlet sırrı gerekçesiyle cevap verilmemesi de bunu göstermektedir. Her zamanki gibi ‘önlerine yeterli delil koyulmadığı’ bahanesinin ardına sığınılırken, Türkiye’ye de bir dal uzatılmakta, teröre karşı işbirliğinin süreceği vurgulanmaktadır. Bunun inandırıcılığı bir yana, Temmuz ayının son haftasına girerken açıklanan Alman Anayasayı Koruma Örgütü’nün raporu, manzarayı bütün çıplaklığı ile önümüze sermektedir. Raporda, Türkiye karşıtı hareketler mümkün olduğunca masumlaştırılırken Türkiye ve Almanya’daki Türk sivil toplum kuruluşlarının neredeyse tamamı hedef tahtasına konmakta, kamu düzenini bozmakla suçlanmaktadırlar.<sup>3</sup></p>
<p><strong>Alman Derin Devleti</strong></p>
<p>Türkiye’yi ve Türk milletini düşman bir kamp haline getirme çabalarının, dünyayı gittikçe saran çetrefil ilişkiler ortamında Almanya’ya ne gibi bir yarar sağlayacağını tasavvur etmek güçtür. Kaldı ki sağduyulu çevreler bu soruyu sormakta ancak seslerini yeteri kadar duyuramamaktadır. Bazı mahfillere göre ise Almanya’da en korkutucu senaryo yaşanmakta, iki Almanya’nın birleşmesinden sonra devlet içerisindeki hâkimiyetini iyice pekiştiren Derin Devlet yapılanması, ülkenin iplerini tamamen ele almaktadır. Türk düşmanı partilerin yükselişi, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ismi üzerinden artık günlük hayatın bir parçası haline gelen Türkiye düşmanlığı, İslamofobi’nin geniş halk kitleleri nezdinde bu derece kabul görmesi sadece popülizm ve hâlihazırdaki siyasetlere protesto kültürü ile izah etmek mümkün değildir. Almanya’nın son sekiz yılına damgasını vurmuş Türk asıllı futbolcu Mesut Özil’e karşı yürütülen nefret söyleminin ve linç kampanyalarının sonuçları ortadadır.</p>
<p>Almanya’nın içine girdiği izah edilemez atmosferin dehşet vericiliğini gösteren diğer bir örnek, geçtiğimiz günlerde kararı açıklanan NSU davasıdır. Bu davanın seyri ve sonucu, PKK ve FETÖ konusuyla birlikte ele alındığında Türkiye ve Türkler açısından Almanya’nın artık nasıl değerlendirilmesi gerektiği hususunda ilginç ipuçları verecek karakterdedir.</p>
<p><strong>NSU Cinayetleri</strong></p>
<p>2000 yılından 2007 yılına kadar Almanya’nın değişik bölgelerinde birbiriyle hiçbir bağlantısı bulunmayan 8’i Türk, 1’i Yunan ve birisi de niçin öldürüldüğü hâlâ ortaya çıkarılamayan Alman polis memuru, esrarengiz şekilde katledildi. Türk’e benzediği için öldürülen Yunan ve 8 Türk’ün ortak noktaları, hepsinin geçimlerini küçük esnaf olarak temin etmeleri, dikkat çeken herhangi bir siyasi, sosyal, kültürel veya dini aktivitelerinin olmamasıydı. Tam anlamıyla sıradan insanlardı. Örgütün tesadüfen ortaya çıkmasından sonra bu cinayetler dışında 1999-2004 yılları arasında Köln’deki Türk Caddesi Keupstrasse’deki dâhil 2 bombalama ve 1998-2011 yılları arasında 15 banka soygununun aynı odaklarca gerçekleştirildiği anlaşılacaktı.</p>
<p>İlk cinayetten itibaren katillerin hiçbir iz bırakmayacak kadar profesyonel hareket ettikleri ve cinayetler sonrasında iz sürmeye yardımcı olacak motif bulunamayışı dikkat çekmekteydi. Türk düşmanlığının ve yabancı düşmanlığının yükselişini sürdürdüğü, 11 Eylül’den sonra doğan atmosferde İslam karşıtlığının körüklendiği bir dönemde ırkçı aşırı sağ unsurlara dönüp bakmak kimsenin aklına gelmedi. Buna dikkat çekmek isteyenler ciddiye alınmadı, hatta susturulmaya çalışıldı. Alman medyası, bir yandan elde herhangi bir bulgu olmamasına yoğunlaşırken cinayetlere ‘Döner Cinayetleri=Dönermorde’ adını koyarak doğrudan bir algı operasyonuna girişti. Algı operasyonu mafya cinayeti, namus cinayeti, Türk-Kürt kavgası, Alevi-Sünni çatışması, MİT cinayeti, alacak-verecek kavgası şeklindeki yönlendirme çabalarıyla sürdü. Cinayetleri aydınlatmakla görevli emniyet birimleri de bu algı çerçevesinde işe koyuldu. Cinayetlerin izini sürmekle görevli ilgili özel komisyona ‘Boğaziçi=Bosphorus’ ismi verildi.</p>
<p>Katillerin kimlikleri ve gayesi, korku ve dehşet duygusu yayarak ülkedeki Türkleri ürkütmek olan NSU örgütünün varlığı, bir banka soygunu ile tesadüfen ortaya çıktı. Örgüt üyeleri, 4 Kasım’da Thüringen eyaletine ait Eisenach kasabasındaki Sparkasse şubesini soyarak 71 bin 920 Euro çaldı. Bisikletle kaçan soyguncu Naziler, Uwe Mundlos ve Uwe Böhnhardt yakında park ettikleri karavanlarına gittiler. Polis, yolları keserek yaptığı, helikopterlerin de katıldığı arama çalışmalarına rağmen suçluları bulamadı. Daha sonra dikkatli bir vatandaşın ihbarı ile karavanın yerini tespit eden polis, araca yaklaştığında önce içeriden gelen silah seslerini duydu, ardından da karavanda çıkarılan yangınla karşılaştı. Sonradan yapılan adlî tıp incelemesine göre, failler intihar ederken karavanı da ateşe vermişlerdi. Karavandaki yangına rağmen çalınan paralarla birlikte, aralarında 8 Türk ve 1 Yunan’ın katledildiği silah ile katledilen polise ait tabancanın da bulunduğu silahlar ve bir hayli delil elde edilmişti. Aynı gün örgüt üyelerinin birlikte kaldıkları ev, hücrenin üçüncü üyesi Beate Zschäpe tarafından ateşe verildi. Firar eden Zschäpe, 8 Kasım’da Jena’da polise teslim oldu. Ardından tutuklandı ve hücrenin sağ kalan tek üyesi olarak mahkemeye sevk edildi. Mahkemeyle birlikte ‘Berlin’de hâkimler var’ özdeyişiyle tüm dünyadaki temel hukuk kitaplarında yer alan Almanya’da bunu yalanlayan soruşturma ve hukuk cinayetleri süreci başladı.</p>
<p><strong>Döner Cinayetinden Ceska Cinayetlerine</strong></p>
<p>Üye ve destekçi sayısı tam olarak ortaya çıkartılmayan NSU’nun aktif üyeleri arasında Alman gizli servis elemanları, muhbirler ve değişik konumlardaki ajanların bulunduğu anlaşılmaktadır. Bu nedenle katillerin yıllarca aktif olmalarına ve işledikleri cürümlerle ilgili çok sayıda bilgi, belge, şüphe ve ihbarlar bulunmasına rağmen bir kaza neticesi deşifre oluncaya kadar polis ve istihbarat birimlerince korundukları ortaya çıktı. Neredeyse tüm cinayetlerin işlendikleri zamanlarda ya cinayet mahallinde veya çok yakınlarda güvenlik ve istihbarat elemanlarının bulunduğu tespit edildi. Ancak gerek emniyet gerekse istihbarat birimleri bunların üzerini örtme gayretinde oldu. Cinayetlerin bir türlü Nazilerce işlendiğini söyleyemeyen savcılık, adeta Döner Cinayeti algısını devam ettirircesine soruşturma dosyasının ismini cinayetlerde kullanılan silahtan hareketle ‘Ceska Cinayetler’ koymuştu.</p>
<p>Birçok şahsiyet, NSU cinayetlerinin ve davanın Almanya için bir utanç vesilesi olduğunu söylemesine rağmen, başta BND (Bundesnahrichtendienst = Devlet Haber Alma Servisi) olmak üzere ilgili organların belgeleri yok etme, gerçekleri gizleme, elemanlarını konuşturmama gibi metotlarla örgütü koruma altına almaları, gerçeklerin ortaya çıkışını engelledi. Hâlbuki istihbarat örgütlerinin bölgedeki aşırı sağ ve Neonazi yapılanmalardan, başlangıcından itibaren haberdar olduklarını, bu bir yana güvenilir ajanları ile örgütlerin içinde ve yönetiminde bulunduklarını, para ve silah temininden eylem planlamasına kadar her alanda onlara önderlik ettiklerini, yardımcı olduklarını, kol kanat gerdiklerini gösteren bir hayli delil mevcuttu. İstihbarat örgütlerinin birçok sorumlusu bu nedenle istifa ettiler. Sorumluluk alarak yapılan istifalar aslında mahkeme sürecinde konuyu kilitlemekten başka bir anlam ifade etmiyordu. Mahkeme, kamuoyu ve kurban aileleri çaresiz bir konuma itilirken Alman siyasilerin konuya yaklaşımları timsah gözyaşları dökmek şeklinde oluyordu. Bazı şahitlerin esrarengiz şekilde ölümleri yanında eldeki tek örgüt üyesi Beate Zschäpe’nin mahkemedeki pervasız tutumu ve hapishanede prensesler gibi yaşadığı haberleri Türk kamuoyunun ümitlerini zaten söndürmüştü.</p>
<p>Mahkemenin kararı, ümitsiz kamuoyunun beklentileri doğrultusunda oldu. Örgüt, üç kişiyle sınırlandırılarak korundu. Standart delil incelemeleri bile doğru dürüst yapılmadı. Meclislerdeki araştırma komisyonlarının bulgu ve uyarılarını dikkate almayan mahkeme, merkezi istihbarat örgütünün, NSU hakkında bilgilerin yer aldığı dosyaları yok etmesine ve emniyet organlarının delil toplama sürecindeki engellemelerine ses çıkaramadı. Beate Zschäpe’ye verilen ömür boyu hapis cezasının kamuoyunu tatmin edeceğini düşünen mahkeme, aslında Türklerin arzusunun intikam değil adalet ve benzeri cinayetlerin önlenmesi için örgütün tüm yönleri ve mensupları ile ortaya çıkarılması olduğunu görmezden geldi. Üstüne üstlük dosyaya, Almanya tarihinde görülmeyecek şekilde 120 yıl erişim yasağı kondu. Bu, baştan sona usulsüzlük ve kanunsuzluklarla örülü NSU cinayetlerinin, derin devlet operasyonu olduğunu ortaya koyan davranıştan başka bir şey değildir. Mağdur yakınları, konuya ilgi gösteren -ne yazık ki- az sayıda Türk ve Sivil Toplum Kuruluşu ile duyarlı Alman çevrelerin ifadesi bu davanın burada bitmeyeceği, tüm olumsuzluklara rağmen gerçeğin ortaya çıkması ve adaletin sağlanması için mücadelenin devam ettirileceği yolundadır.</p>
<p>Her üç konuda (PKK, FETÖ, NSU) kamuoyunun gözleri önünde yaşananlar Almanya’nın bir bilinmeze doğru gittiğine işaret etmektedir. Bu bilinmezlik, Türkiye kadar Almanya’yı, Avrupa’yı ve dünyayı endişelendirecek karakterdedir. Ülkenin politik gücü, sanayi ve ekonomideki liderlik pozisyonu, AB’deki öncülüğü gibi pozitif göstergeler bu endişeyi giderememektedir. Seçimlerde AfD (Almanya için Alternatif) adlı popülist-ırkçı-sağ partinin yüzde 10 üzerinde oy alarak Bundestag’a yüze yakın milletvekili sokması bunu göstermektedir.</p>
<p>Mülteci ve yabancı karşıtlığının, Türk ve Müslüman düşmanlığının, İslamofobinin bu derece revaçta olduğu bir ülkede eğer köklü devlet kurumları, istihbarat ve emniyet güçleri gayri-kanuni uygulamaların bu derece içerisindeyse korkulması gereken bir şeylerin varlığı aşikârdır. Cinayetleri önlemekle görevli organların cinayetlerde destekçi konumuna gelmesi, dünyanın hangi ülkesinde olursa olsun alarm verici bir gelişmedir. Yaşananların Türkiye ve Türkler odaklı yaşanması ise hem Almanya’da yaşayan üç buçuk milyonu aşkın insanımız hem de ülkemizin istikbali adına bizleri derinden endişelendirmektedir.</p>
<p>Almanya’nın, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 28 Eylül’de başlayacak ziyaretlerinde siyasi, askeri, ekonomik, hukuki, sosyal ve kültürel birçok gündem maddesi arasında hassaslık derecesi olarak önemli ağırlığa sahip bu konulardaki tavrı, gelecekteki yüzünü ve bilhassa terörle imtahanının neticesini göstermesi bakımından hayati işaretler verecektir.</p>
<p style="font-size: 0.8em;"><sup>1</sup> http://dipbt.bundestag.de/doc/btd/17/073/1707319.pdf<br />
<sup>2</sup> http://dipbt.bundestag.de/doc/btd/19/033/1903397.pdf#search=%22%22<br />
<sup>3</sup> https://www.verfassungsschutz.de/de/download-manager/_vsbericht-2017.pdf</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/almanyanin-terorle-imtihani-ve-erdoganin-berlin-ziyareti/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Almanya &#8211; İran Denkleminde Türkiye</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/almanya-iran-denkleminde-turkiye/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Şefik Kantar]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 31 Jan 2018 21:40:36 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[5. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[almanya]]></category>
		<category><![CDATA[İran]]></category>
		<category><![CDATA[Merkel]]></category>
		<category><![CDATA[Şefik Kantar]]></category>
		<category><![CDATA[Şubat 2018]]></category>
		<category><![CDATA[türkiye]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1597</guid>

					<description><![CDATA[Bütün mesele, dış politikaya taalluk eden konuları bu günlerde yoğun bir şekilde gündemde olan Sultan Abdülhamit’in soğukkanlılığı, akılcılığı ile hislerden arındırarak ele alabilmektir. İdealizm, duyguların akılla birleştirilmediği yerlerde boş bir hayaller manzumesidir. İç ve dış barışın, kalkınma ve ilerlemenin, milli hedeflere ulaşmanın yolu ideallerimizi hamasetin yörüngesinden çıkarıp aklın çekim alanına sokmaktan geçmektedir. Bu günlerde Almanya’da ilginç bir kaçakçılık davası görülüyor. İran’da sahte banknot fabrikası kurmak için harekete geçen kriminal bir organizasyon adına 22 kamyon dolusu baskı makinesi ve diğer araç gereçler Almanya’da yakalandı. Konunun adi bir kalpazanlık hadisesi mi yoksa İran ekonomisine darbe vurmak için bir komplo mu olduğu konusunda henüz tatmin edici bir bilgi ve açıklama yok. Yine bu günlerde Federal Alman Savcılığı’nın talimatı ile değişik eyaletlerde ‘casusluk faaliyeti şüphesi’ ile 10 İranlının ikametgahlarına baskın yapıldı. Bu konu hakkında da kamuoyunun tatmin edici bir bilgisi henüz yok. Bu baskınlardan üç hafta kadar önce, 2017 yılının son haftasında İran’ın Berlin büyükelçisi, Dış İşleri Bakanlığı’na çağrılmış, deşifre olan İranlı ajan Syed Mustafa H.’nin Sosyal Demokrat Partili (SPD) politikacı ve Alman-İsrail Toplumu eski başkanı Reinhold Robbe hakkında bilgi toplaması protesto edilmiş, İran casusluk faaliyetleri nedeniyle uyarılmıştı. İran’da hükümete ve rejime karşı yoğun protesto eylemlerinin sürdüğü günlerde Almanya’daki muhalifler 1999-2009 yılları arasında görev yapan &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Bütün mesele, dış politikaya taalluk eden konuları bu günlerde yoğun bir şekilde gündemde olan Sultan Abdülhamit’in soğukkanlılığı, akılcılığı ile hislerden arındırarak ele alabilmektir. İdealizm, duyguların akılla birleştirilmediği yerlerde boş bir hayaller manzumesidir. İç ve dış barışın, kalkınma ve ilerlemenin, milli hedeflere ulaşmanın yolu ideallerimizi hamasetin yörüngesinden çıkarıp aklın </strong><strong>çekim alanına sokmaktan geçmektedir.</strong></p>
<p>Bu günlerde Almanya’da ilginç bir kaçakçılık davası görülüyor. İran’da sahte banknot fabrikası kurmak için harekete geçen kriminal bir organizasyon adına 22 kamyon dolusu baskı makinesi ve diğer araç gereçler Almanya’da yakalandı. Konunun adi bir kalpazanlık hadisesi mi yoksa İran ekonomisine darbe vurmak için bir komplo mu olduğu konusunda henüz tatmin edici bir bilgi ve açıklama yok. Yine bu günlerde Federal Alman Savcılığı’nın talimatı ile değişik eyaletlerde ‘casusluk faaliyeti şüphesi’ ile 10 İranlının ikametgahlarına baskın yapıldı. Bu konu hakkında da kamuoyunun tatmin edici bir bilgisi henüz yok. Bu baskınlardan üç hafta kadar önce, 2017 yılının son haftasında İran’ın Berlin büyükelçisi, Dış İşleri Bakanlığı’na çağrılmış, deşifre olan İranlı ajan Syed Mustafa H.’nin Sosyal Demokrat Partili (SPD) politikacı ve Alman-İsrail Toplumu eski başkanı Reinhold Robbe hakkında bilgi toplaması protesto edilmiş, İran casusluk faaliyetleri nedeniyle uyarılmıştı.</p>
<p>İran’da hükümete ve rejime karşı yoğun protesto eylemlerinin sürdüğü günlerde Almanya’daki muhalifler 1999-2009 yılları arasında görev yapan Şahrudi’nin birçok idamın sorumlusu olduğunu iddia ederken, Almanya bunları dikkate almayıp eski bakan üzerindeki koruma tedbirlerini arttırıyordu. Bu davranış, Şahrudi’nin tedavisi bitip memleketine dönerken iyileşmesi için gayret gösteren doktorlar kadar idareciler ve polise de açıkça teşekkür etmesine yol açmıştı. Tüm bunlar artık İran’da rejim ve hükümet karşıtı gösteriler ateşini daha kaybetmeden, hadiseler nedeniyle ölüm vakalarına şahit olurken yaşanmaktaydı ve Ruhani’nin ‘İran’da İslâm bozuluyor’ açıklaması ile ABD Başkanı Donald Trump’ın İran’la yapılan nükleer anlaşmayı zoraki imzalamasının sonrasına denk düşmekteydi. Trump’ın üzerinde ne kadar düşünüldüğü bilinmeyen absürt şovu, İran’ın doğrudan tepkisini çekmişti. Trump’ın tehdidi, İsrail’in tahmin edilebilir alkışı dışında hiçbir ülke tarafından desteklenmeyince işe yaramamış, İran’daki muhalif protesto eylemlerine ve zaman zaman bir ayaklanmayı andıran saldırılara yaslanarak meşruiyet arayan bu hamle sonuçsuz kalmıştı.</p>
<p>Trump, yaygın protestolar nedeniyle İran rejiminin zayıfladığını, uluslararası camianın da insan hakları ihlalleri ve gösterici ölümleri nedeniyle İran aleyhine döneceğini hesaplamış ama yanılmıştı. Rusya ve Çin hemen İran yanlısı bir tutum sergilerken, AB de Trump’ın istediği değişikliklerin yapılmasına lüzum görmediğini açıklayarak İran’ın yanında yer almıştı. Zaten daha Trump’ın çıkışından önce Almanya, İngiltere ve Fransa açıkça ABD’nin söz konusu nükleer anlaşmayı imzalamasını yüksek bir tonda talep etmişlerdi.</p>
<p>ABD, Aralık 2017’nin son haftasında başlayan ve 2018’in ilk haftasında yoğunluk kazanan protestoları fırsata çevirmek isterken tek başına kalmıştı. İran’da yükselen hayat pahalılığına ve genç işsizliğe karşı başlayan protestolara hükümet ve rejim aleyhtarı sloganlar eklenip bazı yerlerde hükümet binalarına saldırılar vuku bulunca heveslenen Trump, adeti olduğu veçhile yine twittera koşmuş, İran’ı tehdit eden bir mesaj yayınlamıştı. 2009 yılında benzer bir protesto yaşamış olan İran’da ve dünya kamuoyunda ‘acaba Arap Baharı benzeri yeni bir süreç mi yaşanacak’ sorusu kafaları kurcalarken, ABD’nin çağrısı ile toplanan Birleşmiş Milletler’de tüm ülkeler ABD karşıtı bir pozisyon aldı. Bu pozisyon alışta, bir ülkenin içinde yaşananlara eğilmenin BM’nin görev alanına girebilmesi için gerekli şartların oluşmaması kadar, Trump’ın güven vermeyen temelsiz ataklarına karşı tavır koyma gerektiği düşüncesinin önemli rol oynadığı açıktır. Kaldı ki bu güne kadar içlerinde güvenlik güçlerinin de bulunduğu 25 kadar ölüye, yüzlerce yaralıya ve binlerce gözaltına mal olan hadiselere karşı İran devletinin tutumu, birçok çevreyi kıskandırır şekilde soğukkanlı olmuş, AB ve Avrupa ülkeleri ise kişi hak ve hürriyetlerinin kullanımındaki hassasiyetleri ön palana çıkarmakla birlikte yangına körükle gitmeme konusunda gayet dikkatli davranmışlardır. İran yönetimi, Tahran, Kirmanşah ve Gorgan gibi büyük yerleşim merkezleri yanında birçok kente yayılan protestoların dış güçler tarafından organize edildiğini, silah, lojistik ve strateji olarak desteklendiğini iddia ederken Mossad’ın eski başkanlarından Halevy, İsrail’i hadiselere karışmaması konusunda uyardı. Gerçekten İran yönetimi protesto hakkına saygılı olduğunu açıklarken karışıklıkların ardında ABD-İsrail-Suud komplosu yattığı yolundaki beyanatlar toplumda etkili olmuş, tüm bunlar Trump’ın mesajı ile birleşince gösteriler Türkiye’deki Gezi tipi bir sürekliliğe dönüşmeden etkisini azaltmıştır. Alman Dış İşleri Bakanı Sigmar Gabriel hadiselerin hemen başında İran’ı uyarıp ‘öldürülen göstericiler ve çok sayıdaki tutuklamalardan’ duydukları endişeyi dile getirmiş, protestocuların toplanma ve barışçıl şekilde fikirlerini açıklama haklarına riayet edilmesini talep etmiştir. Benzer açıklamaları AB dış politika sözcüsü Mogherini yanında İngiltere Dış İşleri Bakanı Johnson ve Fransa Devlet Başkanı Macron da yaptılar. Hatta Ruhani ile bir telefon görüşmesi yapan Macron hürriyetler ve demokrasi konusunda endişelerini dile getirirken Ruhani bu hususlarda muhatabına açık ve net garantiler vermişti. İran’da olaylar devam ederken Avrupa’nın çeşitli yerlerinde göstericileri destekleyen eylemler yapıldı. Almanya’da başta Berlin ve Hamburg olmak üzere bazı kentlerde göçmen İranlılar ve destekçi Almanlar tarafından yürüyüş ve mitingler tertip edildi. Yeşiller, Sol Parti ve başka bir kısım grupların İran’da idam cezasının yürürlükte oluşuna atfen ortaya koydukları sert tutuma karşın kitle partilerinin daha mesafeli açıklamaları ve İran’ın provokasyonlara kapalı tavrı, yaşananların bir İran-Almanya krizine dönüşmesini daha başlangıçta önledi.</p>
<p>Yaşananlar, aralarında hemen her gün büyük kavgalara dönüşebilecek bir hayli konu varken Almanya ile İran münasebetlerinin nasıl istikrarlı bir çizgide gidebildiğini anlayabilmek için önümüze bir hayli ilginç sonuçlar çıkarmaktadır.</p>
<p><strong>Tarihte Almanya-İran Münasebetleri</strong></p>
<p>Kökleri 17. yüzyıla kadar giden Almanya-İran münasebetlerinin o günden bu güne değişmeyen temel özelliği ‘hissiyattan uzak’ ve ‘karşılıklı menfaatler’ üzerine kurulu oluşudur. Hem tarihte hem günümüzde Türkler ve Türkiye bu denklemde önemli bir yere sahiptir. Bilindiği gibi Türklerle Almanların ilk münasebetleri Haçlı Savaşları ile başlar. İran ise Haçlılarla yapılan savaşların hiçbir tarafında yoktur. 1189’da başlayan Üçüncü Haçlı Seferi sırasında, Kutsal Roma-Germen İmparatoru unvanını elinde bulunduran I. Friedrich Barbarossa, ordusu ile birlikte o zamanki Selçuklu başkenti Konya’ya kadar gelmişti. Selçuklu Sultanı II. Kılıçarslan ile Friedrich Barbarossa arasındaki bir anlaşma ile Türkler, Alman ordusunun Kilikya’ya geçişine izin vermişlerdi. Bu anlaşma Türkmenlerin yol boyunca Haçlı ordusuna baskınları ve Haçlıların anlaşmaya aykırı şekilde Konya’ya girmeleri dışında genelde uygulanmıştı. Ancak F. Barbarossa, 1190 yılında, İçel-Göksu ırmağında yıkanırken boğulmuş, bu olaydan sonra başsız kalan Alman ordusu tümüyle dağılmıştı.</p>
<p>Türklerle Almanlar daha sonraki Haçlı seferlerinde de karşı karşıya geldiler; münasebetler kimi zaman savaşla kimi zaman anlaşmalarla yürüdü. Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan sonra düzenlenen Haçlı orduları içerisinde de Alman derebeyliklerine ait birlikler hemen her zaman vardı. Uzun süren bu mücadeleler boyunca Osmanlılar Almanlar ve İranlılar ile yoğun bir temas ve mücadele içerisindeyken Almanlarla İranlıların uzun süre birbirlerinden haberlerinin olmadığını söylesek yanılmış olmayız. Almanların İranlıları tanımaları Türklerle doğrudan alakalı bir hadise üzerinden olmuştur. Bavyeralı bir Alman olan Hans Johann Schiltberger 1394 yılında Macaristan Kralı Siegmund’un yanında Sultan Bayezid’e karşı girişilen bir savaşta esir düşer. Schiltberger, 1402 yılında Bayezid ile Timur arasında Ankara’da yapılan savaşta ise Timur güçlerinin eline düşer. Değişik Türkmen ve Moğol beylerinin esiri olarak oradan oraya dolaştırılan Schiltberger, yıllarca o tarihlerde Türk boylarının hüküm sürdüğü İran topraklarında yaşar. Yıllar sonra firar ederek Kafkaslar ve Moldavya üzerinden 1427 yılında tekrar vatanına döner. Toplam 32 yıl gibi bir süreyi esarette geçiren Schiltberger’in yazdığı hatırat İran hakkında Almanlara doğrudan bilgi veren ilk önemli kaynak olmuştur. Birçok tarihi yanlışa rağmen Almanlar bu hatırat sayesinde hayallerini süsleyecek egzotik bir dünyaya kapı açmış oldular fakat daha ileriye gidemediler. Halbuki aynı dönemde başta İspanyollar olmak üzere bir çok Avrupa ülkesi İran ile doğrudan ilişkiler geliştirme çabasındaydılar. Almanlarla İranlıların devlet olarak ilişkileri I. Şah Abbas’ın 1600 yılında II. Rudolf’a gönderdiği elçi Hüseyin Ali Beg vasıtasıyla başladı. Kaiser II. Rudolf buna 1602 yılında İran’a gönderdiği elçilik heyeti ile cevap verdi. Fakat Prag üzerinden Moskova ve Astrakhan yoluyla Hazar Denizi’ne varan heyetin 8 üyesi Lankaran’a geçtiğinde limanda çıkan fırtına nedeniyle hayatını kaybetti, heyetten sadece bir kişi sağ kaldı. Almanlar bir yıl sonra tekrar bir heyet gönderdiler, bu heyet Tebriz’e varıp Şah Abbas’ın huzuruna çıktı. Bir müddet sonra Şah Abbas’ın Türklere karşı yaptığı bir savaşa da katıldılar ve 1605 yılında zorluklarla dolu bir yolculuktan sonra Almanya’ya döndüler. Karşılıklı gidiş gelişler bundan sonra da devam etti. Kurulan ilişkilerin hedefi iki ülkenin Osmanlılara karşı ortak strateji takip ederek onları Doğu’dan ve Batı’dan baskı altına almaktı. Bunun ne kadar koordineli yürüdüğü üzerinde yeteri kadar belgeye sahip olunmamakla birlikte Osmanlıların Batı’ya doğru yaptıkları her seferle birlikte İran’ın Osmanlı topraklarına yürüdüğü, İran üzerine yürüdüğünde ise Batı’dan baskı altına alınmak istediği tarihi bir gerçektir. Tarihin enteresan hususlarından birisi de Türklerle Almanların resmi ilişkilerinin 18. yüzyılın başında ısınmaya yüz tutmasına rağmen ancak 1763 yılında yani Alman-İran ilişkilerinin başlamasından bir buçuk asır sonra başlamasıdır. Başlangıcından itibaren Osmanlılara endeksli yürüyen ve inişli çıkışlı süreçler izleyen Almanya-İran ilişkilerinde 17 ve 18. yüzyıllarda Hindistan’ın zenginliklerine ulaşmak hedef alınırken, eski dini ve felsefi sistemler ile İran edebiyatı da başlıca ilgi çeken unsurlar oldular. Sömürgeciliğin başlaması ve petrolün değer kazanmasına paralel olarak İran’ı artık bu kategoride değerlendirmeye çalışan Almanya’nın en büyük problemi, İran’a ulaşmak için kullanabileceği yolların karmaşıklığı ve zorluğu idi. Ne Rusya ne Osmanlı ne de Okyanus üzerinden İran’a ulaşmak Almanya için kolay değildi. 1873 yılında Nasreddin Şah’ın Berlin’i ziyareti ve 1885’te resmi temsilciliğin açılmasından sonra İngilizler’e karşı düşünülen uzun vadeli hesaplar çerçevesinde 1906 yılında İran’da ilk Alman okulu açıldı. Buradan mezun olanlar Almanya’ya götürülerek yüksek tahsil görecekler, böylece İran’da Alman yanlısı bir elit oluşacaktı. Bu istenilen şekilde gerçekleşmediği gibi birinci büyük harpte Almanların İran’ı kendilerinin yanında harbe sokma gayretleri de beklenen neticeyi vermedi.</p>
<p><strong>Hitler Döneminde Almanya-İran İlişkileri</strong></p>
<p>Hitler döneminde ekonomik, siyasi ve kültürel ilişkilerde büyük gelişmeler yaşanırken bunların etkisi dini sahada da görülmeye başlandı. 1936 yılında Nazi Almanyası’nın ekonomi bakanı ve Merkez Bankası başkanı İran’ı ziyaret ettiğinde Rıza Pehlevi ve Muhammed Rıza Pehlevi tarafından büyük bir içtenlikle ağırlanmış, veda ederken Hitler selamı ile selamlanmıştı. Bunu 1937 yılında Hitler Gençliği (Hitlerjugend) örgütü liderinin İran’da Rıza Pehlevi tarafından ağırlanması takip etti. 1938 yılına gelindiğinde Almanya, İran’ın Batı’daki en büyük ticari partneri haline gelmişti.</p>
<p>Savaş öncesi bir hayli İranlı politikacının Almanya’ya seyahatleri ve başta Hitler ve Göring olmak üzere önemli Nazi şahsiyetlerce ağırlanmaları meyvelerini vermişti. Almanların nüfuz alanı sadece bunlarla kalmamış dini sahaya da sirayet etmişti. Din adamları vasıtasıyla halk arasında Hitler’in aslında çocukken kayıp olan 12. İmam Hasan el-Askerî’nin oğlu Muhammed Mehdi olduğu propagandası yapılmakta ve taraftar bulmaktaydı. Aynı şekilde Almanya kaynaklı anti-semitik fikirlerin de bir hayli alıcısı mevcuttu. Birbirini karşılıklı besleyen ve özünde Goebbels’in propaganda taktiklerinin izleri görülen bu türden gelişmelerde İranlıların Almanlar gibi üstün ırk kabul edilen aryan ırkına mensup oluşlarının belirgin bir rolü vardı. Resmen savaşa girmemekle birlikte İran, Almanya’nın önemli bir destekleyicisiydi. Bu tutum, müttefiklerin stratejik öncelikleriyle de birleşince 1941 yılında ülkenin İngilizler ve Ruslar tarafından işgalini beraberinde getirdi. Alman taraftarlığı daha açık görülen Şah Rıza sürgüne gönderilirken Muhammed Rıza Pehlevi İngilizler ve müttefikleri tarafından tahta oturtuldu. Savaş sonuna kadar müttefiklerin emrinde hareket eden Şah, daha sonra Batı eksenli ama çok yönlü politikalar izleme gayretinde oldu. Siyasi arenada açık şekilde ABD ve İngiliz etkisi görülürken ticaret ve sanayi alanında Almanya giderek ön plana çıktı. Zamanla değişen şartlar Almanya-İran münasebetlerinin mahiyetini değil sadece şeklini değiştirdi. Almanya’nın teknolojik üstünlüğü, ekonomik gücü, Avrupa ve Dünya politikasındaki rolü İran için cazibesini ayakta tutarken; Almanya için İran köklü devlet geleneğine sahip, petrol ihracatçısı, Şii inancı nedeniyle İslam dünyası içerisinde denge unsuru bir ülke olarak daima önemli oldu. Almanya için İran, Körfez’in ve Hindistan’ın kapısı olması yanında Arap dünyası, Rusya ve Türkiye arasında oluşturulacak dengelerde daima önemli bir ülkeydi. Aynı zamanda petrol savaşlarında İngiltere ve diğer hakim ülkelere karşı güçlü bir kozdu. İki dünya harbinin ateşleyicisi olduğundan ‘suçlu’ hükmünü boynunda taşıyan Almanya, aslında global ve mahalli hiçbir gücün ön planda görmek istemediği bir devletken, güçlü yönlerini ısrarla kullanarak hedeflerine ulaşmakta hep başarılı oldu. Humeyni Devrimi sonrasında ilişkilerin zayıflayacağını hatta kopacağını düşünenlerin kısa sürede yanıldığı görüldü. Almanya bir yandan İran’dan kaçan on binlerce İranlı mülteciye kucak açarken diğer yandan devletten devlete münasebetleri geliştirerek sürdürmeyi başardı. Devrim sonrasında İran’da esen Batı karşıtı rüzgarlardan en az etkilenen ülke Almanya oldu. ABD ve İngiltere’nin devre dışı bırakıldığı denklemde kendisine sağlam bir yer edindi. İran-Irak savaşında her iki tarafa da yakın durması bile bunu zedelemedi. Kurulan yeni rejimi teokratik bir ‘Molla Rejimi’ olarak değerlendirmesine rağmen diyalog yollarını sürekli açık tuttu. İnsan hak ve hürriyetleri, idamlar ve işkence, İsrail düşmanlığı, kadın hakları gibi konularda İran’ı sürekli uyarırken bunu ‘dostların birbirlerine karşı açık olması’ söylemiyle izah etti. İran’ın nükleer enerji ve nükleer bomba üretimi için çabaları, yaygın anti-semitizm ve bir kısım cihatçı örgütlere açık destekleri birçok çevre tarafından sürekli gündemde tutulmasına rağmen Almanya her defasında bu konularda köşeye sıkışmadan ustaca sıyrılmasını becerebiliyordu. Zaman zaman İran’a karşı uygulanan ambargolara uyar göründü ise de birçok kez bunun sözden ibaret kaldığı biliniyor. Büyük Alman sanayi şirketleri İran’da her zaman aktif oldular. Almanya, uluslararası camiada kendisini izole etmeyecek şekilde İran’ın hep yanında durdu. İranlı devrimcilerin ABD elçiliğini basıp diplomatları rehin tuttuğu dönemde bile Almanya-İran ticaret hacminin rekor seviyeye ulaşması hatırlardadır. Almanya, terör suçlamasına muhatap olanlar dahil neredeyse İranlı tüm muhalif grupların Almanya’da faaliyet yürütmesine müsamaha etti, ses çıkarmadı. Almanya’dan alabileceklerini istemek konusunda hassas olan İran, bu hususlarda mutedil davranma yolunu seçerek bu konuları kavga mevzuu yapmayarak ilişkileri krize sokmamaya özen gösterdi. Kendisini mecbur hissettiği zamanlarda operasyonlara başvurmaktan çekinmedi ancak sonunda hep diplomasi galip geldi ve ilişkilerde kesintiye müsaade edilmedi.</p>
<p><strong>Almanya’nın Akılcı Dış Politikası </strong></p>
<p>Arap ülkeleriyle dostluklarından vaz geçmeden, desteklemek zorunda olduğu İsrail’i ürkütmeden, Rusya’yı ve Çin’i fazla endişelendirmeden, Türkiye’yi küstürmeden, en önemlisi ABD ve diğer müttefiklerin kızgınlığına yol açmadan bir İran politikası yürütmenin hiç de kolay olmayacağı açıktır. Ancak sağlam temellere oturmuş Alman dış politik sistemi, derin bir geleneğe sahip İran dış politikası ile uyum içerisinde fincancı katırlarını ürkütmeden, testileri kırmadan bu nazik oyunu başarıyla yürütmektedir. Her iki ülkenin milli menfaatleri bu hassas dengeleri bozmadan işlerini sürdürmelerini mecburi kılmaktadır. İki taraf da iç politik kaygı ve menfaatlerle bu dengenin bozulmasının kolayca onarılamayacak hasarlara yol açacağını bilme sorumluluğuyla hareket etmektedir. Almanya, özünde ‘çağdışı ve totaliter’ olarak nitelendirdiği rejimin varlığını İran’ın iç işi görmekte, hak ihlalleri ve hürriyetler konusunu sürekli gündemde tutmakta ama bunları diplomatik ve ekonomik ilişkilerin önüne geçirmemektedir. Ticarette, bilhassa silah ticaretinde eskiden beri İran-Irak, İran-Suudi Arabistan, İran-İsrail arasındaki dengeyi ısrarla korumaktadır. Daha geniş ele alınınca buna Ürdün, Mısır ve diğer Arap ülkelerini de eklemek mümkündür. Türklere karşı bir pakt oluşturma çabasıyla başlayan Almanya-İran işbirliğinde, geçmişteki gibi günümüzde de dengeler denkleminde yeteri kadar hassas şekilde ele alınmayan dezavantajlı ülkenin Türkiye olduğunu söyleyebiliriz. Elbette Türkiye ve İran günümüzde birbirlerinin düşmanı olmayan, ancak birbirinin rakibi ülkelerdir. Bölgemizde akşamdan sabaha dostların düşmana, düşmanların dosta dönüştüğü bilinmektedir. ABD’nin baskılarıyla hayata geçirilen İran’a yönelik sözde ambargoları delme teşebbüsü iddialarının Türkiye’nin başına ne işler açtığını bu günlerde yaşayarak idrak etmekteyiz. Öte yandan bir ateş çemberinin tam ortasında yer almaktayız. Hal böyle iken, başta NATO ve Avrupa Konseyi olmak üzere bir çok uluslararası organizasyonda yıllardır birlikte olmamıza ve bölgedeki Batı tipi demokratik sisteme sahip yegane ülke olmamıza rağmen Almanya ile ilişkilerimizin bugün içinde bulunduğu durumun nasıl bu çıkmaza sürüklendiğinin çok yönlü ele alınıp değerlendirilmesi gerekmektedir. Almanya-İran ilişkilerinin Almanya-Türkiye ilişkilerinden daha ileri bir noktada oluşu eşyanın tabiatına uygun değildir. Yaşadıklarımızın sorumlusunun Almanya olduğunu söylemek, pratikte bize bir şey kazandırmamaktadır. Dış politikada marifet, karşımızdakilerin negatif tutumlarını pozitife çevirebilmektir. Çatışmaları önlemenin, iyiye yönelebilmenin sihirli anahtarı sadece ve sadece budur. Ülke ve millet menfaatinin adım atmayı gerektirdiği zamanlarda, başkalarından jest beklemek manasızdır.</p>
<p><strong>Türkiye Ne Yapmalı?</strong></p>
<p>Türkiye ve İran, samimi olarak iyi komşuluk ilişkilerini bölgesel ve global ölçekteki işbirlikleriyle devam ettirmek zorunda iki komşu ülkedir. Almanya, hem Avrupa’daki hem Dünya’daki rolü bakımından ekonomik ve teknolojik gücü itibarı ile Türkiye ve İran için hayati önemde bir ülkedir. Üç ülkenin müşterek yürüttükleri faaliyetlerin doyurucu bir seviyede olduğunu söyleyebilmek mümkün değildir. Almanya ve İran arasındaki ekonomik ve teknolojik ilişkilerde Türkiye’nin sadece lüzum hissedildiğinde ‘köprü’ görevi üstlenmesi yeterli değildir. Türkiye, Almanya ve İran her alanda birlikte hareket edebilecekleri mekanizmalar oluşturmak zorundadırlar. Bunlar şu anda yaşanan ve hiçbir ülkeye yararı olmayan, ancak başka ülkeleri sevindirecek sun’î krizleri daha kolay önleyecektir. Milletler şuur altlarında ta mitolojik çağlara kadar giden bazı şeyleri yaşatmaya yatkın olsalar da değişen şartlarda illa menfiliklerin yaşatılmaya çalışılmasının anlamsızlığı ortadadır. Üç ülkenin birlikte hareket etmekle elde edebilecekleri tahminlerin ötesindedir. Türkiye, bu hesabı Almanya ve İran’ın yapmasını beklemeden kendisi yapmalı ve ısrarlı adımlar atmasını bilmelidir. Gezi benzeri hadiseler, suçlu teröristlerin iadesi ve muhalif unsurların desteklenmesi, hak ihlalleriyle alakalı tenkitler gibi konulara gereğinden fazla takılmayıp esasa taalluk eden konuları çıkmaza sokmamak konusunda İran, aslında önümüzde iyi bir örnek olarak durmaktadır.</p>
<p>Türkiye’nin birikimi ve gücü, tüm benzer konuları Almanya’dan ve İran’dan daha kolay ve acısız halletme potansiyeline sahiptir. Bütün mesele, dış politikaya taalluk eden konuları bu günlerde yoğun bir şekilde gündemde olan Sultan Abdülhamit’in soğukkanlılığı, akılcılığı ile hislerden arındırarak ele alabilmektir.</p>
<p>İdealizm, duyguların akılla birleştirilmediği yerlerde boş bir hayaller manzumesidir. İç ve dış barışın, kalkınma ve ilerlemenin, milli hedeflere ulaşmanın yolu ideallerimizi hamasetin yörüngesinden çıkarıp aklın çekim alanına sokmaktan geçmektedir.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Türk-Alman İlişkileri Nerede Kilitleniyor?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/turk-alman-iliskileri-nerede-kilitleniyor/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Şefik Kantar]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 31 Dec 2017 21:18:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[4. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[almanya]]></category>
		<category><![CDATA[Ocak 2018]]></category>
		<category><![CDATA[Şefik Kantar]]></category>
		<category><![CDATA[türkiye]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1463</guid>

					<description><![CDATA[Ancak şurası açıktır ki hiçbir komplo planı toplum hayatında akılsızlar ve muhterisler kadar etkili değildir. Düşünenler ve mutediller ise, her zaman için Türklerin ‘korkmadığını’, Almanya da dâhil hiç kimsenin ‘dünyadaki her şeyden üstün olmadığını’ bilmektedir. Sorumluluk mevkiindekilerin bunu hatırlamaları işleri daha da kolaylaştıracaktır. ‘’Deutschland, Deutschland über alles, über alles in der Welt’’ diye başlayan Alman Milli Marşının aslı, 1841 yılında ünlü Alman şairlerinden August Heinrich Hoffmann von Fallersleben tarafından yine dünyaca ünlü Alman bestekârlardan Joseph Haydn’in bir melodisine uyarlanmak için yazılmış ‘Almanların Türküsü (Das Lied der Deutschen)’ adını taşır. Daha sonra üzerinde Walter Andreas Schwarz tarafından da çalışılan parça 1922 yılında Almanya’nın Milli Marşı kabul edilmiştir. Büyük şâir, düşünür ve mücadele adamı Mehmet Âkif Ersoy’un İstiklâl Marşı’nın Meclis tarafından kabulüne (12 Mart 1921) baktığımızda aynı döneme denk düştüğünü söyleyebiliriz. M. Âkif Ersoy’un, Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Mekke’den Medine’ye hicret ederken saklandıkları mağarada yoldaşı Hz. Ebû Bekir’in (r.a.) endişesini gidermek için inzâl olduğu bilinen ‘lâ tahzen/ endişelenme’ ilâhi emrinden mülhem ‘Korkma!’ uyarısı ile başlayan mısraları, bir milletin zillete boyun eğmeyerek istiklâlini muhafazasının ateşleyici gücü oldu. ‘Almanya, Almanya! Dünyada her şeyin üzerinde, her şeyin üzerinde.’ şeklinde başlayan marş ise Almanya’nın dünyayı 2. Dünya Harbi’ne sürükleyip milyonlarca insanın yok olması, milyonlarcasının yaralanması ve yerinden &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Ancak şurası açıktır ki hiçbir komplo planı toplum hayatında akılsızlar ve muhterisler kadar etkili değildir. Düşünenler ve mutediller ise, her zaman için Türklerin ‘korkmadığını’, Almanya da dâhil hiç kimsenin ‘dünyadaki her şeyden üstün olmadığını’ bilmektedir. Sorumluluk mevkiindekilerin bunu hatırlamaları işleri daha da kolaylaştıracaktır.</strong></p>
<p><strong>‘’Deutschland, Deutschland über alles, über alles in der Welt’’</strong> diye başlayan Alman Milli Marşının aslı, 1841 yılında ünlü Alman şairlerinden August Heinrich Hoffmann von Fallersleben tarafından yine dünyaca ünlü Alman bestekârlardan Joseph Haydn’in bir melodisine uyarlanmak için yazılmış <strong>‘Almanların Türküsü (Das Lied der Deutschen)’</strong> adını taşır. Daha sonra üzerinde Walter Andreas Schwarz tarafından da çalışılan parça 1922 yılında Almanya’nın Milli Marşı kabul edilmiştir. Büyük şâir, düşünür ve mücadele adamı Mehmet Âkif Ersoy’un İstiklâl Marşı’nın Meclis tarafından kabulüne (12 Mart 1921) baktığımızda aynı döneme denk düştüğünü söyleyebiliriz.</p>
<p>M. Âkif Ersoy’un, Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Mekke’den Medine’ye hicret ederken saklandıkları mağarada yoldaşı Hz. Ebû Bekir’in (r.a.) endişesini gidermek için inzâl olduğu bilinen<strong> ‘lâ tahzen/ endişelenme’</strong> ilâhi emrinden mülhem <strong>‘Korkma!’</strong> uyarısı ile başlayan mısraları, bir milletin zillete boyun eğmeyerek istiklâlini muhafazasının ateşleyici gücü oldu. <strong>‘Almanya, Almanya! Dünyada her şeyin üzerinde, her şeyin üzerinde.’</strong> şeklinde başlayan marş ise Almanya’nın dünyayı 2. Dünya Harbi’ne sürükleyip milyonlarca insanın yok olması, milyonlarcasının yaralanması ve yerinden yurdundan edilmesinin sembolü oldu. Türklerin <strong>‘Kim bu Cennet vatanın uğruna olmaz ki fedâ’</strong> deyişleri, kurtuluş ve hürriyetimizin işaret fişeği olurken, Almanların hançerelerini yırtarcasına sarıldıkları <strong>‘Deutschland, Deutschland, über alles, über alles in der Welt’</strong> haykırışları dünyayı cehenneme dönüştürmenin habercisi oldu. İki ayrı marş, iki ayrı dünyanın, ayrı felsefelerin, ayrı inancın ifadesiydi.</p>
<p>2. Dünya Harbi’nden sonra aynı marş söz konusu mısralar çıkarılarak, ufak değişikliklerle Almanya’nın millî marşı olmaya devam etti. Geçen zaman, resmen yasaklanmasına rağmen Alman ruhunun derinliklerinde <strong>‘dünyadaki her şeyin üzerinde’</strong> anlayışının yaşadığını, bu ırkçı duygunun her vesile ile kendisini açığa vurduğunu ve giderek daha çok hissettirdiğini gösterdi. Çalışkanlık, disiplin, bilgi birikimi ve yurt sevgisi gibi özelliklerini bölge ve dünya şartlarının karşısına çıkardığı ekonomik, sosyal ve siyasi müspet şartlarla birleştirerek daha güzel bir dünyanın oluşmasına katkı sağlamak için kullanmak yerine, eski korkuları hatırlayacak mecralarda gezmeyi tercih etti. İçerde derin devlet yapılanmalarının neo-nazi odaklarla kol kola yabancılara ve bilhassa Türklere yönelik saldırıları, Mölln, Solingen, Ludwigshafen katliamları ve NSU cinayetleri gibi eylemler bu korkuların haklılığını gösterdi, Almanya’nın gücünü yine insanlığın felaketi için harcayabileceği endişelerini arttırdı.</p>
<p><strong>Bilmek ve Anlamak</strong></p>
<p>Sosyologların özellikle vurguladıkları<strong> ‘geç milletleşme’</strong>nin itici gücüyle iki kez dünyayı kana bulayıp sonunda yenilmenin yol açtığı kompleks ve saldırganlık iki Almanya’nın birleşmesinin ardından yeni bir yüzle karşımıza çıktı. Bu yeni yüzün tanınması <strong>‘Yeni Almanya’</strong>nın bilinmesini sağlayacaktır. Bilmek ise anlamanın anahtarıdır. Bin yılı bulan ilişkiye, 250 yılı aşan resmî temasa, karşılıklı savaşlara, barış ve ittifak dönemlerine, silah arkadaşlıklarına ve yoğun iletişime rağmen Almanya’yı ve Almanları yeteri kadar tanıdığımızı ve anladığımızı söyleyebilmek mümkün değildir. Bu nedenledir ki merhum Mehmet Âkif’in 1. Dünya Harbi’nde Kudüs’ün elimizden çıkışı üzerine o zaman müttefikimiz olan Almanların yaşadığı bayram havası karşısında düştüğü hayret ve şaşkınlık duygusunu son zamanlarda neredeyse her gün yaşıyoruz.</p>
<p>Sovyetler’in dağılışı ve Soğuk Savaş’ın bitişi ile gördük ki Türkiye olarak böyle bir gelişmeye hazır değiliz. Ne bağımsızlaşan Türkî devletlerle ne de özerk bölgelerle ilişkilerimizi nasıl düzenleyeceğimizi bilmeden bir müddet milliyetçi-romantik söylemlerle, bir müddet oraya iktisadî ve siyasî ilgisi olan başka güçlere köprülük yapma hevesiyle vakit geçirdik. Bir zaman sonra Rusların Sovyet bölgesinde değişik bir şekilde tekrar hâkimiyet sağladığına şahit olduk.</p>
<p>Almanya ise her yeni duruma hazırlıklı olduğunu gösterdi. SSCB’nin dağılma sürecine girişiyle; Avrupa’daki güçlü konumunu pekiştirmek, Doğu Avrupa ülkeleri üzerinden kalkacak Rus hegemonyasından doğacak boşluğu doldurmak, Rusya ile tarihi bir çatışmasızlık dönemine girerek kaynaklarını daha doğru yerlere harcamak, anayasal hedefi olan Doğu Almanya (Demokratik Alman Cumhuriyeti) ile birleşmeyi gerçekleştirmek, 2. Dünya Savaşı’nın neticesinde doğan işgalin kalkmasını sağlamak ve tam bağımsızlığını elde etmek, dağılan Yugoslavya’da aslan payına konmak, bunlara ilaveten ABD, Japonya gibi ülkelerle ticari rekabette ön saflara geçmek, uluslararası arenada edineceği yeni rol ile siyasi etkinliğini arttırmak gibi hususlarda elinin altında üzerinde ciddiyetle çalışılmış hazır plan ve programlarının olduğu görüldü.</p>
<p>Almanya, yaşanan Hitler ve Nazizm pratiklerinden elde edilen tecrübe ile hamaseti devlet aklından çıkardı, popülizmi sürekli mücadele edilmesi gereken bir sapma olarak gördü. Avrupa değerleri diye takdim edilen demokratik prensipler ile akıl, sabır ve doğru zamanı kollamayı politik bir yol olarak benimsedi. Bütün bunları daha güçlü ve büyük bir Almanya için vazgeçilmez esaslar haline getirirken, kendisi dışındakilere bakışı ve onlarla münasebetlerinde hakkaniyet ölçüleri yerine menfaatlerini ön planda tuttu. Dünyada tek seveninin olmadığının şuuruyla ayakta kalabilmek için güçlü olmak ve güçlü kalmak gerektiği inancıyla eğitim, millî şuur, güçlü devlet, ileri teknoloji, yatırım-üretim-ihracat gibi temel konularda tavizsiz oldu. Geçmişten ders aldığını gösterircesine Rusya ile ilişkilerinde, Orta Doğu’ya açılma politikalarında, İslam ülkelerinin hamiliğine soyunma konusunda, BOP, Arap Baharı ve Kuzey Afrika krizlerinde, BM Güvenlik Konseyi’ne girme niyetinde taktik geri adımlar atıp az zararla kurtulacağı mevzilere çekilmesini bildi. ABD ile zaman zaman karşılıklı sert mücadelelere dönüşen rekabetinde dik durmaktan vaz geçmedi ama ölçüsüz güç kullanmaktan çekinmeyen bu ülkenin gazabını üzerine çekmemek için her türlü manevrayı yaptı. Uzun vadeli hesapları için kısa vadede tepki görebilecek politik adımlar atmaktan imtina etmedi. Genel bir değerlendirme ile böylece başta Türkiye olmak üzere birçok dünya ülkesinin aleyhindeki gelişmelerin son tahlilde Almanya’nın kazanç hanesine yazıldığı müşahede edildi.</p>
<p><strong>Hissî ve Sıcak Türkiye Karşısında Aklî ve Soğuk Almanya</strong></p>
<p>Türkiye-Almanya ilişkileri söz konusu edildiğinde tarih boyunca bizim yaklaşımımız ne kadar hissî ve sıcak olduysa, Almanlarınki o derecede aklî ve soğuk oldu. Tarihe baktığımızda belki de en sağlıklı eşit ilişkinin Sultan 2. Abdülhamit döneminde gerçekleştiğini söylemek mümkündür. Zira gerek Abdülhamit gerekse Kaiser Wilhelm ne istediklerinin ve ne elde edebileceklerinin farkındaydılar. Her iki hükümdar da inceden inceye hesaplarını yapmış, adımlarını ona göre ayarlamışlardı. Ancak İttihatçıların hesaba değil hamasete, akla değil hisse dayalı politikaları devreye girince durum bir anda değişti, alt üst oldu ve 1. Dünya Harbi’nin enkazı altında kaldık. Almanya ve Türkiye’nin devletten devlete ilişkilerde uzun süre birbirinden uzak durma mecburiyetleri yaşanırken, içten içe Almanlara hissî yakınlığımız sürdü. Dünyayı bütün kötülük kaynaklarından kurtardıktan sonra Hitler’in bizi de kurtaracağına inanmaktan tutun da Nazi önderlerinin gizli Müslüman olduklarına, Almanların da yakında din değiştireceklerine inanç sürekli yaşadı. Tamamına yakını İngiliz ve Fransız sömürgesi durumundaki Arap ülkelerinde de durum böyleydi. Üstüne üstlük fiilen savaş alanı oluşları beklentileri arttırıyordu. Müslüman ülkelerden Almanya’ya yaşanan işçi göçünde de aynı tezat yaşandı; onlar ‘işgücü’ istediler, biz ‘insan’ gönderdik.</p>
<p>Ancak müspet ve menfi tüm yaşananların ışığında tarihin bize öğrettiği gerçek şudur ki; Almanya ile Türkiye birbirine mecbur iki ülkedir. Türkiye’nin Avrupa’da ne şekilde olursa olsun avantajlı bir pozisyon elde etmesi için Almanya’ya, Almanya’nın ise Akdeniz, Orta-Doğu ve Asya’da avantajlı bir konum elde etmesi için Türkiye’ye ihtiyacı vardır. İki ülkenin coğrafi, tarihi, demografik, ekonomik, kültürel, askeri şartlar, stratejik gerçekler sebebiyle birbirlerini görmezlikten gelmeleri, denklem dışında tutmaları mümkün değildir. İki ülkenin aksi yöndeki çabalarının sadece üçüncü tarafların arzusu ve menfaatine olacağı bilinmektedir. Peki hal böyle iken iki ülke arasında son yıllarda yaşanan ve giderek kayıkçı kavgası görüntüsü veren çekişmelerin manası nedir ve kime hizmet etmektedir? Bu sorular üzerinde soğukkanlı düşünmek gerekmektedir.</p>
<p>Soğuk Savaş’ın bitimiyle dünya ülkelerini endişeye sevk eden konuların başında Almanya’nın gücünün ölçüsüz ve kontrolsüz artması neticesinde tekrar bir ‘Almanya Problemi’nin yaşanıp yaşanmayacağıydı. Gelişmeler bu korkuyu haklı kılarken Almanya dünya kamuoyunu böyle bir gelişmenin yaşanmayacağına ikna etmeye çalışmaktaydı. Avrupa ülkeleri, AB’de yaşanan gelişmelerin Almanya’yı sıradan bir ortak konumundan ‘egemen güç’ konumuna çıkaracağı endişesini dillendirirken Almanya kamuoyuna niyetinin sadece ‘düzenleyici güç’ konumunda kalmak olduğunu söylüyordu. İçte yükselen yabancı düşmanlığı, popülizm, ırkçılık, Türk düşmanlığı, İslamofobia gibi hareketlere ilaveten dünyanın kriz bölgelerinde oynanmaya çalışılan rol, Almanya’nın inandırıcılığını yok ediyordu. Ancak ekonomik güçlülük, siyasi istikrar, dış politikaya halk desteği gibi unsurlar düşünülen hedeflere ulaşmakta ısrarı kolaylaştırıyordu. Irkçı hareketler ve popülist yapılanmalar üzerindeki devlet kontrolü ve hâkimiyetinin sağladığı öz güven, güvenlikçi politikaların izlenmesinde kolaylık sağlamaktaydı.</p>
<p>Gerek AB içinde gerekse dünyanın değişik bölgelerinde oynamak istediği rolü ‘daha etkin sorumluluk alma’ şeklinde formüllendiren Almanya, bu söyleme rağmen 2001 yılındaki Afganistan Savaşı ve 2003 yılında Irak’a karşı ABD saldırısından en az sorumlulukla kurtulmayı becerdi. Topladığı ekonomik güç ile bilhassa son on yılda ‘hegomonik güç’ olma adımlarını arttırdı. Bu çabalar sürerken Türkiye, İran, Rusya, Mısır gibi ülkelere ön gördüğü rolleri oynatmak hususunda yoğun bir faaliyete girişti. Ak Parti iktidarının ilk 10 yılında Türkiye’nin AB’ye girme çabasını kullanarak Türkiye’den istediklerini büyük ölçüde elde eden Almanya, Türk hükümetinin attığı adımların meyvesini görmeye yönelik taleplerinin yoğunlaşmaya başlamasıyla birlikte kendi elini güçlendirmeye dönük arayışlara yöneldi. Türkiye’nin yumuşak karnı özelliğindeki Ermeni Meselesi, Kürt Problemi gibi konularla birlikte insan hak ve hürriyetleri, demokrasi, adalet gibi konuları kaşımaya başladı. Globalizm rüzgârları eserken kendisini neo-liberalizm rüzgârının etkisi dışında tutmayı başaran Almanya, AB içindeki Macaristan, Polonya, Bulgaristan gibi ülkelerin demokrasiye, Yunanistan’ın azınlık haklarına ve tüm birliğin yabancı düşmanlığı, İslamofobia gibi ilan edilen Batılı değerlerle uyuşmayan yaklaşımlarına sessiz kalmayı tercih ederken Türkiye’nin üzerine daha sert ve kararlı gelişi, Türk hükümet çevrelerinde ve kamuoyunda haklı bir tepkiyle karşılanıyordu.</p>
<p><strong>Almanya Penceresinden Türkiye-AB İlişkileri</strong></p>
<p>AB sürecinde Almanya’nın tavrını sadece müspet yönleri ile değerlendiren medyamız kamuoyunu Türkiye’nin birkaç yılda birliğe gireceğine, kısa süre içinde vizelerin kalkacağına inandırmıştı. Hatta AB’nin büyüyüp güçlenen Türkiye’yi bir an evvel yanına almak için can attığı havası yayılmıştı. Halbuki başını Alman Hıristiyan demokratların çektiği Avrupalıların görüşüne göre Türkiye hiçbir zaman AB üyesi olmayacak, kendisine verilecek ‘imtiyazlı ortaklık’ statüsü ile yetinecekti. İmtiyazlı ortaklık, ayrı bir dünyanın ve medeniyetin mensubu olan Türkiye’nin Avrupa ile ilişkilerini düzenleyen ancak karar ve yönetim mekanizmalarına girişini önleyen bir sistemi öngörmektedir. Buna göre Türklerin Avrupa’da serbest dolaşımı da olmayacaktır.</p>
<p>Buna rağmen başlangıcından bu yana Avrupa’yı düşman kategorisinde değerlendiren muhafazakâr millî görüş geleneğinden bir iktidarın AB müktesebatı yolunda attığı inanılmaz adımlar büyük bir dönüşümün göstergesiydi ama Batı, tedbiri hiçbir zaman elden bırakmamış, bize kapının sürekli dış yüzünü göstermişti. Kaldı ki Türk kamuoyu hala bazısı büyük gösterilerle sunulan, özünde millî görüş düşüncesiyle hiçbir zaman örtüşmeyecek, siyasette, ekonomide, sosyal ve dini hayatta, dış politikada, eğitimde, azınlık politikalarında ve ülkenin millî hedefleriyle ilgili konulardaki aşırı liberal adımların Ak Parti’nin samimi inanç ve düşüncelerinin sonucu olarak mı, yoksa başlangıçta masum bir dini cemaat görüntüsü verirken sonunda tarihimizde görülmemiş kanlı bir kalkışmanın faili olması nedeniyle devlet belgelerinde FETÖ’ye dönüşen yapılanmanın telkinleri neticesi mi atıldığı hususunda tatmin edici bir cevaba sahip değildir.</p>
<p>Almanya Türkiye ile ilgili hakikaten büyük bir politika değişikliğine mi gitmişti? Son üç-dört yıl itibarı ile gerek Türk medyası gerek Alman medyasına baktığımızda iki ülkeyi neredeyse savaşın eşiğine getiren bir değişikliği var sayabiliriz. Peki, birbirine muhtaç hatta mahkum iki ülkeyi bu noktaya getiren neydi?</p>
<p>Almanya’da Türkiye’nin hızla otoriterleşmeye yöneldiği, insan hakları ve hürriyetleri konusunda geri adımlar atıldığı iddia edilmeye başlandığında Türkiye bunu fazla önemsemedi. Ancak Gezi hadiseleri başlayıp, bu hadiselere karşı yoğun Alman ilgisi görülünce Almanya’nın pozisyonunun hiç de dostane olmadığı yorumlarını yapmaya başladık. Türk siyasetinin o günden bu güne kadar kendi kendisine cevabını veremediği soru hala ‘işin neden ve nasıl bu noktaya geldiği’dir. Almanların cevabını veremedikleri soru da şudur: ‘Dünya üzerinde Almanları seven nerdeyse tek millet olarak kalan Türklerle alıp veremediğimiz nedir?’ Sonunda sevinen tarafın ne Türkler ne de Almanlar olacağı bilinen bir kavganın kazananları kimler olacaktır? Aslında cevap burada saklıdır.</p>
<p><strong>Kayıkçı Kavgası</strong></p>
<p>Adeta Türk ve Alman kamuoyları bu gerçeği aramasınlar ve bulamasınlar diye gündem oldukça magazinleştirildi, basitleştirildi ve çekişme kayıkçı kavgasına benzer bir durum arz etmeye doğru götürüldü. Bölgelerinin ve dünyanın iki önemli devleti arasındaki anlaşmazlıklar Gezi hadiselerini düzenleme, üçüncü havalimanını istememe, köprüyü kıskanma, karikatür, miting izni, mülteci konusu, seçimlere karşılıklı müdahale gayreti ve Almanya’yı İncirlik’ten atma gibi bir gündeme hapsedildi. PKK’nın ve FETÖ’nün Almanya tarafından desteklenmesi tüm bunlara tuz biber oldu. Bunların acısını Almanya’dan çıkarmak için biz de onları nazi, faşist, ırkçı, terör işbirlikçisi hatta terörün ortağı, Türkiye’yi karıştırmak, ekonomimizi batırmak, bizi AB’ye sokmamak isteyen ülke olarak suçladık. Türkiye’deki referandum süreci ile Almanya’daki seçim sürecinin kavgayı daha da alevlendirmek isteyen popülist çevrelerin eline verdiği fırsat da üstüne binince belki de tarihte yaşamadığımız bir girdabın içine girmiş olduk.</p>
<p>Almanya ile Türkiye’nin zaman içinde önemli konulardaki görüş ayrılıkları nedeniyle çatışmaları aslında ilk değildir. Daha yakın diyebileceğimiz bir zamanda Mesut Yılmaz’ın başbakanlığı döneminde yaşanan Yılmaz-Kohl kavgası bu günkünden daha şiddetli ve derin idi. Verilen sözlere rağmen Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girişinin Helmut Kohl tarafından önünün kapatılması, Türkiye tarafından büyük bir tepkiyle karşılanmış, Almanya’nın nazi dönemindeki hedeflerinin peşinde koştuğunu ifade eden Mesut Yılmaz, Almanya’nın genişleme emellerini dile getirmişti. İş bununla da kalmamış, o zamana dek görülmedik şekilde bir müdahale teşebbüsü ile Mesut Yılmaz ülkedeki Türklerin Kohl’e oy vermemeleri çağrısı yapmıştı. Bu süreç Gerhard Schröder’in seçimi kazanmasıyla sonuçlanmış; kavga, diplomasinin işletilmesi suretiyle sükûnet bulurken, konunun halk arasında bir husumete dönüşmesi için malzeme verilmemişti. Aynı şekilde Tansu Çiller’in başbakanlığı döneminde de derin bir kriz yaşanmış; Almanya’nın başını çektiği Avrupa ülkeleri Çiller’i dolayısı ile Türkiye’yi Avrupa’ya gelen uyuşturucunun merkez üssü ve bu yolla döviz açığını kapatan bir ülke olarak ilan etmişti. Basının oldukça körüklediği bu kavga da diplomatik temaslar neticesinde kapatılmıştı.</p>
<p>Yaşamakta olduğumuz son kavganın en önemli özelliği, diplomasinin devre dışı bırakılması, Almanya’daki geleneksel Türk dostu çevrelerin düşman kategorisine sokulması, İslam ve Türk karşıtı radikal grupların eline malzeme verilmesi ve konunun giderek halklar arasında bir meseleye dönüşmesi olmuştur.</p>
<p>Bu, iki tarafın lehine olmadığı gibi sürdürülebilir bir çekişme de değildir. Çünkü şimdiye kadar elde edilen sonuçlarına baktığımızda bile kavganın iki ülkeden biri için avantaj sağladığını söyleyebilmek mümkün değildir. Diğer yandan Almanya, savunma ve dış politika çizgisinin belirlendiği Beyaz Kitap’ta 2016 yılında yaptığı değişikliklerle Türkiye ve benzeri ülkelerle ilişkilerini ve işbirliklerini hangi temelde değerlendireceğinin esaslarını güncellemiştir. Almanya’nın yeni dış politikası, ilişkileri insan hak ve hürriyetleri, siyasi dayatma, karşılanamayacak talepler gibi gerçekçi ve yararlı olmayan çerçevenin dışında ele alarak ekonomik çıkara dayalı çok yönlülüğü ön görmektedir. Aslında bu Türkiye ile ilişkilerin daha kolaylaşmasını sağlayacakken gelişmeler tam tersi istikamette olmuştur.</p>
<p>Kavganın şimdiye kadarki seyrine özetle baktığımızda şu sonuçlarla karşılaşmaktayız: Halklar arasında gerginlik doğmuştur. Almanya’da yaşayan 3,7 milyonu aşkın Türk bedel öder duruma gelmiştir. Almanya’da aşırı sağcı, nazi eğilimli partiler güçlenmiş, Türk düşmanlığı ve İslamofobia güç kazanmıştır. Turizm gelirlerimiz düşmüş, yatırımlar askıya alınmıştır. Gizli ve açık ambargolar yürürlüğe girmiş, bundan savunma kabiliyetimiz olumsuz etkilenmiştir. Alman partilerindeki geleneksel Türk dostları işlevsiz hale sokulmuş, partiler Türk üyeler konusunda mütereddit hale gelmiştir. Alman siyasetinde bu güne kadar görülmeyen bir popülist dil devreye girmiş, iç barış zedelenmiştir. Almanya, İncirlik’i terk etmek zorunda kalınca Orta-Doğu’daki çok önemli bir avantajını kaybetmiştir. Yaşanan kavga neticesinde Türkiye-Almanya işbirliği ile ABD, Rusya, Çin gibi güçler nezdinde, Orta-Doğu’da, Asya’da ve diğer yerlerde elde edilebilecek avantajlar yok olmaktadır. Türkiye ve Almanya’nın uluslararası diplomatik sahada bu güne dek yürürlükteki ittifakı zarar görmektedir. Ortak üçüncü güçlere karşı veya pozitif kazançlara yöneltilmesi gereken enerji boşa tüketilmektedir. Terör örgütleri bu karmaşa içinde hareket alanlarını genişletmektedirler. Bu listeyi uzatmak mümkündür. Ortaya çıkan tablonun vahametini veya mantıksızlığını görmüş olacaklar ki son zamanlarda iki ülke yetkilileri arasında alttan alta başlayan bir ilişkileri tamir sürecinin başladığını hissetmekteyiz. İlişkiler düzelince her iki ülkenin de kazanacağı açıkken, ilişkilerin bu seviyeye inişinin baş müsebbiplerinden iki tarafın medyası konuyu yine ‘kazandık, diz çöktürdük, anladılar, öğrendiler, yendik’ gibi basit bir seviyeye indirerek adeta sabote etmeye çalışmaktadır.</p>
<p>Eğer düşünce yapınız komplo teorilerine yatkın ise bunu birilerinin veya belli odakların bilerek yaptırdığını iddia edebilirsiniz. Ancak şurası açıktır ki hiçbir komplo planı toplum hayatında akılsızlar ve muhterisler kadar etkili değildir.<br />
,Düşünenler ve mutediller ise, her zaman için Türklerin ‘korkmadığını’, Almanya da dâhil hiç kimsenin ‘dünyadaki her şeyden üstün olmadığını’ bilmektedir. Sorumluluk mevkiindekilerin bunu hatırlamaları işleri daha da kolaylaştıracaktır.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bir Rus Rüyası Olarak Avrasyacılık</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/bir-rus-ruyasi-olarak-avrasyacilik/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Şefik Kantar]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 01 Dec 2017 05:00:36 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kapak]]></category>
		<category><![CDATA[3. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Avrasya]]></category>
		<category><![CDATA[Rus]]></category>
		<category><![CDATA[Şefik Kantar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1269</guid>

					<description><![CDATA[Son çeyrek asırda gündemimize tekrar giren Avrasyacılık, bölgeye ve dünyaya huzur, sükûn ve barış getirme iddiasındaki düşüncelerden birisidir. Herkese güzel bir dünya vadetmekle birlikte her ideolojik yaklaşım gibi o da egoisttir ve bir tarafın üstünlüğüne, önderliğine, gücüne dayanmaktadır. Turan diye adlandırılan bölge ile büyük ölçüde aynı coğrafyayı kapsaması sebebiyle Çarlık Rusyası tahakkümü altındaki Türkler arasında da ilgiyle takip edilen Avrasyacılık fikri, Rusya’daki Türk entellektüelleri vasıtasıyla Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde hayatiyet bulmaya başlayan Turancılık akımlarına da ilham vermiştir. Genel bir değerlendirme ile aynı topraklar ve halklar üzerindeki Rus Hâkimiyeti Projesi’ni Avrasyacılık, Türk Hâkimiyeti Projesini Turancılık diye adlandırabiliriz. Büyük idealler büyük iddialara sahip olmak zorundadır. Büyük iddialar savunucularını büyük sözler söylemeye itmektedir. Entelektüel tavır ve faraziyeler üzerinden yapılan çözümlemeler büyük sözler söylemeyi kolaylaştırır. Ancak kişi hayatındaki gibi devletlerin ve milletlerin hayatında da çoğu kez gerçekler, idealleri aşan karakterdedir. İdealler, bir anlamda muhayyel güzel bir geleceğin inşası için katı gerçeklerin aşılması kavgasıdır. Ego, çevre ve tarihin kuşattığı ve yolunu çizdiği reel politik, ne kadar güzel olduğuna bakmadan ideallerin önüne aşılmaz setler örer. Tarihte çok az kahraman ve toplum, bu setleri yıkabilmeyi başarmıştır. Son çeyrek asırda gündemimize tekrar giren Avrasyacılık, bölgeye ve dünyaya huzur, sükûn ve barış getirme iddiasındaki düşüncelerden birisidir. Herkese güzel bir &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Son çeyrek asırda gündemimize tekrar giren Avrasyacılık, bölgeye ve dünyaya huzur, sükûn ve barış getirme iddiasındaki düşüncelerden birisidir. Herkese güzel bir dünya vadetmekle birlikte her ideolojik yaklaşım gibi o da egoisttir ve bir tarafın üstünlüğüne, önderliğine, gücüne dayanmaktadır.</strong></p>
<p>Turan diye adlandırılan bölge ile büyük ölçüde aynı coğrafyayı kapsaması sebebiyle Çarlık Rusyası tahakkümü altındaki Türkler arasında da ilgiyle takip edilen Avrasyacılık fikri, Rusya’daki Türk entellektüelleri vasıtasıyla Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde hayatiyet bulmaya başlayan Turancılık akımlarına da ilham vermiştir. Genel bir değerlendirme ile aynı topraklar ve halklar üzerindeki Rus Hâkimiyeti Projesi’ni Avrasyacılık, Türk Hâkimiyeti Projesini Turancılık diye adlandırabiliriz.</p>
<p>Büyük idealler büyük iddialara sahip olmak zorundadır. Büyük iddialar savunucularını büyük sözler söylemeye itmektedir. Entelektüel tavır ve faraziyeler üzerinden yapılan çözümlemeler büyük sözler söylemeyi kolaylaştırır. Ancak kişi hayatındaki gibi devletlerin ve milletlerin hayatında da çoğu kez gerçekler, idealleri aşan karakterdedir. İdealler, bir anlamda muhayyel güzel bir geleceğin inşası için katı gerçeklerin aşılması kavgasıdır. Ego, çevre ve tarihin kuşattığı ve yolunu çizdiği reel politik, ne kadar güzel olduğuna bakmadan ideallerin önüne aşılmaz setler örer. Tarihte çok az kahraman ve toplum, bu setleri yıkabilmeyi başarmıştır.</p>
<p>Son çeyrek asırda gündemimize tekrar giren Avrasyacılık, bölgeye ve dünyaya huzur, sükûn ve<br />
barış getirme iddiasındaki düşüncelerden birisidir. Herkese güzel bir dünya vadetmekle birlikte her ideolojik yaklaşım gibi o da egoisttir ve bir tarafın üstünlüğüne, önderliğine, gücüne dayanmaktadır. Konu, her biri nevi şahsına münhasır yapıdaki Rusya, Türkiye ve Almanya açısından ele alındığında çok bilinmeyenli bir karaktere bürünmektedir. Siyaset bize, matematikteki gibi tartışılmaz sonuçlar vermez. Eldeki verilere göre hareket edersek, Türkiye ve Almanya’nın Avrasya nezdindeki durumlarının, bir takım sonuçlara ulaşmaktan ziyade, önümüze geniş bir fikir jimnastiği alanı açma imkânı verdiğini görürüz.</p>
<p>Avrasya kavramının mucidi ünlü Alman ilim adamı Alexander von Humboldt’tur. Avrasya, coğrafi olarak Asya ve Avrupa kıtalarının birlikte kullanılan ismidir. Böyle olmakla birlikte, Avrasya dendiğinde daha ziyade Rusların ve Türklerin yaşadıkları ve etki alanları altındaki topraklar akla gelmektedir. </p>
<p>Avrasyacılık, ideolojiler çağının hızlı geliştiği 19. yüzyılın sonlarına doğru Rus elitler eliyle önce edebî, sonra felsefî, nihayetinde siyâsi bir akım olarak literatüre sokulan bir kavramdır. Avrasya idealini savunan Ruslar Çar I. Petro’yu Avrasyacılığın fikri önderi sayarlar. Çar I. Petro, “Rusya’nın çıkarları için mümkün olabildiği kadar İstanbul ve Hindistan’a yaklaşmak lazımdır” diyerek Güney’i işaret etmekle birlikte Rusya’nın Avrupalılaşmasını başlatan ve tarihte emperyal bir güç olmasını hedefleyen kişi olarak kabul edilmektedir. </p>
<p>Rusya’nın Batı karşısındaki konumunu daha güçlü hale getirme arayışları içerisinde edebiyatta öncelikle muhafazakâr Rus yazarlarca işlenen Avrasya fikri, Rus edebiyatının dünyaca ünlü üstadları Lev Tolstoy, Fyodor Dostoyevski, Aleksandr Puşkin, Nikolay Gogol gibi isimlerce de geniş ölçüde işlenmiştir. Turan diye adlandırılan bölge ile büyük ölçüde aynı coğrafyayı kapsaması sebebiyle Çarlık Rusyası tahakkümü altındaki Türkler arasında da ilgiyle takip edilen Avrasyacılık fikri, Rusya’daki Türk entellektüelleri vasıtasıyla Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde hayatiyet bulmaya başlayan Turancılık akımlarına da ilham vermiştir. Genel bir değerlendirme ile aynı topraklar ve halklar üzerindeki Rus Hâkimiyeti Projesi’ni Avrasyacılık, Türk Hâkimiyeti Projesini Turancılık diye adlandırabiliriz. Avrasyacılık düşüncesinin ilk dönemi diyebileceğimiz ve 20. yüzyılın ilk çeyreğine kadar süren ilk devre, Rusya’da ve Türkiye’deki hızlı değişimler neticesinde bu idealin hayata geçirilemeyen romantik bir düşünce olarak kalmasına yol açmıştır. </p>
<p>1930’lu yıllarda, Sovyetler döneminde Avrupa’ya sığınmış muhalif Rus aydınlarca yürütülen Avrasyacılık çalışmalarının bu günkü neo-Avrasyacılık akımına ilham vermesi dışında iz bırakan önemli bir etkisi olmadı. Bu anti-sovyetik teşebbüs ile Rusya’nın ne Doğu ne Batı ülkesi olmayıp Avrasya ülkesi olduğu, kültür olarak her iki dünyadan da yararlandığı, sentezlenen değerler sisteminin üstünlüğü gibi hususlar öne çıkarılmak isteniyordu. Ancak Sovyetler’in tarihi, hayatı ve geleceği sınıf farklılığı ve sınıf çatışmaları üzerinden okuyan resmî ideolojisi ve uyguladığı ceberrut baskı karşısında bu görüşlerle herhangi bir mesafe elde edilemedi.</p>
<p>Günümüzde tekrar ön plana çıkan ve dünya siyasetini izah ederken dikkate alınması mecburi hale gelen Avrasyacılık kavramı, ünlü Rus ideolog Aleksandr Dugin’in 80’li yıllarda formüle etmeye başladığı, 90’lı yıllarda Sovyetler’in dağılması ve dünyanın yeniden şekillenmeye başlamasıyla ağırlık kazanan “Jeopolitiğin Temelleri” adlı kitabında dile getirdiği görüşlere dayanmaktadır. Günümüz Avrasyacılık düşüncesinin temelinde, Rusya Federasyonu liderliğinde birleşen Avrasya coğrafyasındaki milletlerin “Yeni Dünya Düzeni”nin öncüsü ve savunucusu Amerika Birleşik Devletleri’ne (ABD) ve onunla birlikte hareket edenlere karşı güçlü bir ittifak oluşturması yatmaktadır. Rusya’nın eski Sovyet Cumhuriyetlerini bir çatı altına aldıktan sonra ilk elde müttefik olarak düşündüğü ülkeler İran, Almanya ve Japonya’dır. Türkiye, başlangıçta ikincil pozisyonda bir ülke şeklinde değerlendirilirken, ABD ve AB ile yaşanan anlaşmazlıklar nedeniyle daha yakın durulan bir ülke konumuna gelmiş, Avrasyacılık ekseni Rusya-İran-Türkiye ittifakı düşüncesine kaymıştır.</p>
<p>İdeolojik Sovyet yapılanmasının dağılmasında sonra eski imparatorluk sahasında yeniden dirilmek gayretindeki Rusya, yeni devlet anlayışında ekonomik menfaatleri ön planda tuttuğunu açıklamıştır. ABD’nin tek kutuplu dünyasına karşı çok merkezliliği hedeflemektedir. Bu hedeflere ulaşmak isterken Rusya’nın Türkiye, İran, Japonya, Çin ve Avrupa Birliği’nin (AB) çekici gücü Almanya’yı hangi çerçeveye yerleştirmek istediği kadar, bu ülkelerin Rusya’yı hangi rolde gördüğü ve görmek istediği de üzerinde hassasiyetle durulması gereken konulardandır.</p>
<p><strong>Avrasya Bağlamında Almanya İle İlişkiler </strong></p>
<p>Almanya, iki asırdır Rusya ile münasebetlerini Ostpolitik (Doğu Politikası) bağlamında ele almaktadır. İzlenen politikalarla elde edilmek istenen netice, ifadesini Drang nach Osten (Doğu’ya açılım, baskı) kavramında bulmaktadır. “Doğu’ya Açılım”ın ardında yatan, sömürgecilik döneminde denizaşırı coğrafyalara açılamayarak sanayileşmede rakiplerinin gerisine düşen Almanya’nın Asya’daki zengin madenlere ve petrol yataklarına ulaşma hedefidir. Almanya aynı hesabı Osmanlı coğrafyası üzerinden de yapmış, Şark Meselesi ve Oryantalizm çalışmaları neticesinde önce Orta Doğu’ya daha sonra Bombay’a kadar olan bölgede etkinlik sağlama planları üzerinde yoğunlaşmıştır. (7B Projesi: Berlin-Budapeşte-Belgrad-Bosphorus-Bağdat-Basra-Bombay Hattı). Bu hedeflere varabilmek için iki dünya harbi çıkaran Almanya, her ikisinde de başarısız oldu.</p>
<p>İkinci Dünya Harbi sonrasının cezalı Almanyası, öncelikle iç istikrarı ve ekonomik güçlülüğü ön plana alarak yoğun hamlelere yöneldi. Sovyet tehtidine karşı ABD ve diğer müttefiklerin desteğini alırken, attığı akıllı politik adımlarla kısa denebilecek bir sürede birçok dış problemini halletti. Anayasal hedefi olan iki Almanya’nın birleşmesini (Wiedervereinigung) başarıyla sağladı. Birleşmenin ardından içte homojen bir Almanya hedefine yönelik tedbirler alırken, dışta globalizmin menfi ekonomik sonuçlarından etkilenmemeye, dış politikada çok yönlülüğü öne çıkarmaya gayret etti. Atlantik Paktı’ndaki rolüne rağmen Doğu Avrupa ülkeleri ve Rusya, Çin ve Hindistan ile kurmak istediği yakın ilişkiler uluslararası camianın pek işine gelmiyordu. Helmut Kohl ile Mikail Gorbaçov tarafından hayata geçirilmeye çalışılan ‘’Ortak Avrupa Evi’’ projesi Boris Yeltsin’in başa geçmesiyle gündemden kalktı. Avrasyacı fikirlerin daha yüksek sesle dile getirilmeye başlaması da Alman dostu Gorbaçov döneminde değil, Boris Yeltsin döneminde başladı. Soğuk Savaş dönemi dâhil her dönemde Almanya bilhassa doğalgazda ve yeraltı zenginliklerinde Rusya’ya olan bağımlılık nedeniyle ekonomik ilişkilerini siyasî anlaşmazlıklara rağmen arttırarak devam ettirdi. Sağlıklı yürümedi ise de bu ilişkiler askerî alanda NATO şemsiyesine kadar taşındı.</p>
<p>Almanya’nın Rusya ve İran ile geliştirdiği ilişkilere ilaveten Orta Doğu ülkeleriyle kurduğu ticari ilişkilere de ABD ve müttefikleri tarafından sürekli engeller çıkarıldı; iki Irak savaşı ile bölgeden ayağı büyük ölçüde kesildi. Benzer engellerle Afrika’da da karşılaştı. Ağırlığını AB’nin hâkim gücü olmaya veren Almanya, bu konuda büyük ölçüde başarılı oldu. Ancak ABD gibi birleşik bir devlet olma konusunda başarısız kaldı. Ortak Anayasa, ortak ordu ve tek dış politika çizgisi takibi gerçekleşemedi. Bu menfi sonuçlar şüphesiz ABD’yi memnun ettiği kadar Rusya’yı da sevindirdi. Birleşik Krallık’ın bir anlamda dışarıda bırakılması, bir anlamda AB denkleminde bulunmak yerine ABD çizgisinde harekete zorlanması, Almanya’nın AB’de belirleyici tek güç kalmasına yardım etti. Öte yandan Çin ile ekonomik ilişkilerinde büyük mesafe elde etti. Tüm aleyhte şartlara ve yaşanan dünya krizlerine rağmen, sanayi ürünlerinde, otomotivde ve kimyadaki öncü rolü nedeniyle yıllarca üst üste dünyanın ihracattan en çok kazanan ülkesi oldu, düşük enflasyon ve yüksek istihdam hedeflerini tutturdu. İhracatının yarıdan fazlasını AB ülkelerine yapan Almanya, ABD ile ticaretinde de kazançlı taraf olmayı sürdürmektedir.  </p>
<p>ABD’nin Atlantik Paktı çerçevesinde dayatmak istediği, üçüncü ülkelerle ilişkileri insan hakları ve demokrasi çizgisinde sürdürme, terörle mücadeleyi tek merkezli yürütme hususundaki kıstaslara uymada zaman zaman zorluk çeken Almanya, Rusya, Çin, İran gibi demokrasi anlayışı Batı’ya uymayan ülkelerle ilişkilerini yeniden formüle eden politik bir çizgiye yöneldi. Batı ittifakı içinde olan Macaristan, Polonya gibi ülkeler dâhil demokraside klasik Avrupa standartlarına sahip olmayan Rusya, Çin, İran, Türkiye, Suudi Arabistan, Brezilya gibi ülkelerle ilişkileri, ekonomik menfaatleri önceleyen bir mecraya soktu. Bu anlayış, Ukrayna’nın yarısının işgal edilmesine, Kırım’ın ilhakına rağmen Rusya ile ikili münasebetlerini sürdürme imkânı verdi. Rusya’ya rağmen Asya’daki diğer Türk cumhuriyetlerine ulaşımını kolaylaştırdı. Ancak aynı Almanya, görüş ayrılıklarına rağmen Rusya ile ikili ilişkileri sürdürmede gösterdiği mahareti Türkiye ile ilişkilerinde gösteremedi. </p>
<p>Bu haliyle Almanya’nın Rus ideologların düşündükleri şekilde Atlantik Paktı’ndan ve Batı Bloku’ndan koparak Avrasya Birliği’ne yanaşması hayal bile edilemez. Çünkü bu, Almanya’nın Rus önderliğini kabul etmesi anlamına gelmektedir. Kaldı ki diğer iki büyük Asya ülkesi Çin ve Hindistan’ı stratejik müttefik olarak gören Almanya’nın Rusya’ya yaklaşımı daha çekingendir. Almanya, Avrasya ülkeleri ile ekonomik ilişkileri en üst seviyeye çıkarmanın kendi yararına olduğunu biliyor. Rusya, dünyanın en büyük petrol, gaz, kömür, demir ve diğer hammaddelerine sahip ülkesidir. Almanya, Çin ve Hollanda ile birlikte Rusya’nın en büyük ticari partneri durumundadır. Rusya’nın hammadde ve enerji kaynaklarından yararlanıp onun sanayi ürünlerine olan ihtiyacını karşılamak suretiyle sürdürülen al-ver ilişkisinin, Rusya’nın enerji ve hammadde satarak ihtiyaçlarını karşılamak suretiyle diğer rekabet alanlarına girme işini zorlamamasını isteyen ABD’yi rahatsız etmeyeceği biliniyor. Öte yandan, Almanya’nın Çin ile gelişen ilişkilerinin, onu kıtadaki en büyük rakibi olarak gören Rusya’yı pek memnun etmediği görülüyor.</p>
<p>Son yıllarda yaşanan hızlı değişim, Rusya’nın Almanya’ya yaklaşımını ‘Avrupa’nın sahibi’ mesabesinde ele aldığını göstermektedir. Ukrayna’da yaşananlar başta Polonya olmak üzere Doğu Avrupa ve Balkanlardaki Alman-Rus rekabetinin boyutlarının ne kadar büyük olduğunu göstermiştir. Bu nedenle Almanya, iktisadi ilişkilerin yükseltilmesi yanında dostluk ilişkilerinin devamı, kültürel ve sivil faaliyetlerle iki toplumun yakınlaşmasını öne alan bir politikayı daha akıllıca bulmaktadır. Askeri sahada Atlantik Paktı ile yaşanan kıyasıya rekabetin mümkün olduğunca Avrupa dışına kaymasını arzu etmekle beraber bunda pek başarılı olduğunu söylemek mümkün değildir. Rusya’yı tahrik edecek savunma sistemlerinin yerleşeceği yerler konusunda ABD’ye karşı koyamamaktadır. Öte yandan Almanya’nın dünya silah pazarındaki payını gittikçe arttırdığı ve Rusya ile doğrudan rakip konumunda olduğu da bir gerçektir.</p>
<p>Bunlar göstermektedir ki Rusya ile Almanya’nın Avrasyacılık merkezli bir birlikteliği henüz hayal-ötesi bir fantezi mahiyetindedir. Ancak tarihin birçok fantaziyi umulmayan bir hızla gerçeğe dönüştürdüğü de bir gerçektir.    </p>
<p><strong>Dostluk ve İşbirliği Ekseninde Rusya-Türkiye-İran </strong></p>
<p>Avrasya konusuna Türkiye-Rusya ekseninden yaklaştığımızda, iki ülkenin bilhassa son iki yüzyılda yoğun bir rekabet-düşmanlık ilişkisi içinde olduğu gerçeğiyle karşılaşıyoruz. Türkiye, Rusya’nın ilan edilmiş tarihi stratejik hedeflerinden sıcak denizlere inmesinin önündeki en büyük engeldir. Coğrafya ve halklar bazında ele alındığında iki ülke Asya’da benzer yer ve gruplara hitap etmektedirler ki bu, aradaki rekabeti güçlendirmektedir. Günümüz itibariyle Rus Federasyonu’nca etki alanı altında tutulan Türk halkları ve Türk yurtları, Türkiye’nin etki alanındakilerden katbekat fazladır. İki ülke arasındaki rekabet ve düşmanlık alanı, dostluk ve işbirliği alanından daha büyüktür ve kolayca aşılamayacak mahiyettedir. Bu, kendisini Avrasyacılık ve Turancılık fikriyatı üzerindeki tartışmalarda da göstermektedir. Tüm bunlara rağmen her iki milletin ve devletlerin yakınlaşmaları, işbirlikleri ve barış içerisinde yaşamaları kısmî de kalsa hem bölge barışı, hem dünya barışı için hayati önemdedir.</p>
<p>Avrasyacılık fikriyatının ideologları, Türkiye’nin bu projenin çekirdeğinde yer alması konusunda ikirciklidirler. Türkiye’yi ABD’nin müttefiki, AB üyeliği bekleyen, NATO’nun güçlü ülkelerinden birisi olarak değerlendirdiklerinde projenin uzağında; ABD, AB ve NATO ile ilişkilerinde çekişmelerin arttığı zamanlarda ise daha yakınında görmektedirler. Türkiye’nin son on beş yılda geliştirmeye çalıştığı çok yönlü dış politika gereği günden güne değişebilen tavır, Avrasyacı çevrelerde de bu günden yarına fikir değişikliklerine sebebiyet vermektedir. Bunu, başta Aleksandr Dugin olmak üzere işin ideologları, Putin gibi uygulayıcıları nezdinde kolayca müşahade ettiğimiz gibi Avrasyacılık fikrinin Türkiye’deki temsilcileri üzerinden kolayca okuyabilmekteyiz. </p>
<p>Avrasyacılık fikriyatının Rusya’daki sahipleri, iki-üç yıl öncesine kadar Türkiye’yi parantezin dışında görürken son zamanlarda Türkiye’ye dönük değişik açılımlara yönelmişlerdir. Buna en bariz şekliyle Putin-Erdoğan münasebetlerinde ve Aleksandr Dugin ve benzerlerinin artan Türkiye ilgisinde şahit olmaktayız. Türkiye’nin ABD, AB ve NATO ile problemlerini bir eksen değişikliği için fırsat bilen Rusya, önümüze hem bugün içinde çırpındığımız problemlerin çözümü konusunda hem de geleceğimizi yeniden dizayn için Avrasyacılığı bir reçete olarak sunmaktadır. Projenin eksenini, daha önce Türkiye’deki ulusalcı çevrelerin savunduğu Rusya-İran-Türkiye çekirdeğine oturtmaktadırlar. Bu işbirliğinin Rusya ile Türkiye arasındaki tarihten gelen olumsuzlukların aşılmasına yardım edeceği gibi, Türkiye-İran ve Sünni-Şii geriliminin de izalesini sağlayacağı savunulmaktadır. Rusya ve İran’ın kullandığı teknolojiye ve silah üretimine dikkat çekilerek Türkiye’nin de işin içine girmesiyle kendine yeten ve tehditleri yok edebilecek bir ittifaktan söz edilmektedir. İdeologların kolayca hamasete dönüşebilen dilinde Avrasya Projesi, Kürt konusundan teröre, Suriye’den Irak’a bütün meselelerin nerdeyse bir dokunuşla hallini vadetmektedir. </p>
<p>Bunlar yapılırken, herkesin kafasındaki ‘Rus Yayılmacılığı’ hususunda da zihinler rahatlatılmak istenmektedir. Halbuki Türk cumhuriyetleri üzerindeki tahakkümünü, Sovyetler döneminden gelen kurumlar üzerinden kolayca pekiştiren Rusya’nın Kafkaslar’da, Azerbaycan topraklarının ve Karabağ’ın Ermenistan tarafından işgalinde, Ukrayna’da, Kırım’ın ilhakında ve Suriye’de oynadığı kanlı role baktığımızda bunun kolay olmadığı açıktır. Dünya ölçeğinde ele alındığında karşımıza çıkan, ülkeleri istikrarsızlaştırmaya dönük sanal saldırılar ve espiyonaj faaliyetleri, Rusların emperyalist emellerinin canlandığı düşüncelerine katkı vermektedir. Ruslar yalanlasa ve alaya alıyor görünse de ABD seçimlerinde manipülasyon teşebbüsleri ve Kıta Avrupa’sında kurulan yaygın medya ve iletişim ağları üzerinden yapılan propaganda faaliyetleri işin ciddiyetini göstermektedir. Bilhassa manipüle edilmiş haberlerin Türkiye de hedefidir. </p>
<p>Türkiye üzerinden Akdeniz’e açılacak, İran üzerinden Hindistan’a biraz daha yaklaşacak Rusya’nın Türkiye ve İran’a aralarındaki rekabeti bitirebilecekleri, ticari ve sınai işbirliklerini daha da arttırabilecekleri dışında elle tutulur bir vadi yoktur. Bunların gerçekleşmesi için bir pakta dâhil olmanın, pratikte beklenen yararı sağlamadığı, Türkiye-NATO ilişkilerinde görülmektedir.</p>
<p>Aleksandr Dugin son zamanlarda, Türkiye’deki İslâmî çevrelerin değişen bakış açılarına atfen oluşacak Ortodoks Rus, Sünni Türk ve Şii Pers bloğunun barış için önemli bir adım anlamına geldiğini söylemektedir. Dugin, İslam dünyası için en büyük tehlikenin Vehhabi-Selefi akımlar olduğunun da farkındadır; ancak bu türden bir Türk-Pers ittifakının çoğunluğu Sünni olan Arap ülkelerini dışlamak ve tahrik etmek anlamına geleceğini, böylece Batı’nın Arap ülkelerini daha çok karıştırmak için fırsat bulacağını hesaplamamaktadır. Şii-Sünni ayrılığının rekabetten düşmanlığa dönüşmesi esas olmayıp bu gerilim, tarihin belli zamanlarında yükselen sun’î bir durumdur. İki rakip ülke olarak tarihin büyük bir evresinde Türkiye ve İran aralarında çatışmasızlığı gerçekleştirebilmişlerdir. Bunun için Rusya’ya ihtiyaç duyulduğu veya Rusya işbirliği ile bunun sağlanabileceği şüphelidir.              </p>
<p>Türkiye’deki Avrasyacı çevrelerin Rusya’dakilerden ayrılan önemli bir özelliği, konuyu Türkiye-Rusya ekseniyle birlikte Çin-Rusya-Türkiye ekseninde gerçekleşmesi gereken bir hedef olarak görmeleridir. Bununla, Avrasya ve Şanghay İşbirliği Örgütü’nün (Çin, Rusya, Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan + Özbekistan) gaye ve hedeflerini birleştirme, Uzak Doğu’daki açılımlarla birlikte tüm Asya’yı kapsayan devasa bir ekonomik işbirliği alanı kurmak istenmektedir. Rusya ve Çin’in tüm yakınlaşma çabalarına rağmen birbirinden ürken iki rakip güç olduğu ortadadır. Türkiye’deki Avrasyacıların önde görünen çekirdek kadrolarının konuyu siyasi geçmişlerinin tesiriyle ekonomik işbirliğinden ziyade ideolojik ve politik düzlemde elde aldıkları da bir gerçektir. </p>
<p>Bu yolda bir zamanlar oluşturulmak istenen ve Kızıl Elma Koalisyonu adı verilen milliyetçilerle ulusalcıların işbirliğini sağlamaya yönelik adımların akim kaldığı bilinmektedir. Başını Rusların çektiği ve Turancılığın alternatifi olan bir projeye milliyetçilerin ‘evet’ demeyecekleri, sadece taktik işbirliklerine sıcak bakacakları açıktır. </p>
<p>İdeolojileri coğrafya ve etnisiteden bağımsız olan İslamcıların yaklaşımı da stratejik değil, Batı’nın baskıcı tutumu nedeniyle reaksiyon alanında kalmaya mahkûm görünmektedir. Özünde Batıcı olmalarına rağmen ülke üzerinde kaybettikleri konumlarını tekrar kazanmak için öne geçme gayretindeki Kemalistlerin, Türkiye’nin yön tayininde artık belirleyici olmadıkları da ortadadır. </p>
<p>Eski sınıflandırma ile sağdan sola Türk siyasi hareketlerinin en önemli beklentisi ve gayreti ülkede demokratik geleneğin güçlendirilmesi ve demokrasinin yerleşmesidir. Demokrasi ve demokratik değerler denince akla gelen, Batı tipi demokrasidir. Türkiye’de demokrasinin yerleşmeye başlaması Rusya ve İran’daki süreçten değişik bir mecrada gelişmiştir. Bu iki ülkede aslolan otoriter yönetim şekilleridir. Türkiye için ise otoriter yönetim modelleri ara rejim dönemlerinin ürünüdür. Son yıllarda kendilerini demokrasi bekçisi olarak gören bazı Batılı ülkelerin haddi aşan tenkit, müdahale ve saldırılarına karşı gösterilen reaksiyonlar, demokrasiye değil onun adına dayatılmak istenen ülkenin ve milletin varlığına yönelik baskıcı tavra karşıdır. Batı tipi demokratik rejimlerin bütün eksik ve zafiyetlerine rağmen Türkiye’nin onun yerine Rusya tipi veya İran tipi bir rejimi benimsemeyeceği bilinmektedir. Bu, aynı zamanda ülkenin sosyal ve siyasi gelişmesi ile alakalı bir durumdur. Avrasyacılık düşüncesini benimsediğini defalarca dile getiren bu günkü Rus yönetimi ideolojik sözcülerle kıyaslandığında daha gerçekçidir, ilişkilerin ideolojik olmaktan ziyade ekonomik menfaat ilişkisi çerçevesinde yürümesini istemektedir. Batı’nın değişik bahanelerle ikide bir ekonomik bakımdan Rusya’yı zor duruma düşüren baskılara yönelmesi, hem Putin’in başını çektiği ekibin bu husustaki hırslarını tahrik etmekte hem de mümkün olduğunca tedbirli davranmaya itmektedir. Türkiye, Batı’nın Rusya ve İran’a karşı hayata geçirmek istediği her arzusunu yerine getirmeyerek bu ülkeleri memnun ederken, her iki ülke de son yıllarda gördüğümüz gibi Suriye üzerinden yürütülen mücadele nedeniyle Türkiye’yi ekonomik, siyasi, askeri baskı altında tutmaktan geri durmamaktadır. </p>
<p>Rusya’nın Türkiye tarafından uygulanmak istenen çok yönlü dış politik açılım gayretlerinin ne şekilde sonuçlanacağı konusunda açık bir öngörüsünün bulunmadığı sezilmektedir. 15 Temmuz darbe girişiminden sonra takınılan müspet tutum ve Batı’nın aksine Türkiye ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’dan yana açık tavır alması kamuoyu nezdinde memnuniyet verici olmuştur. Ancak bunun pratikte uzun vadede Türkiye lehinde gelişip yürüyeceği konusunda açık işaretler yoktur. Konunun domates, turizm ve S-400 füzelerine hapsedilmesinin tercihli bir seçim mi olduğu konusu da muğlaktır. NATO ve Batı Paktı ile yaşanan bir hayli düşmanca ilişkiye rağmen Türkiye’nin bir pakt değişikliğine hazır olduğunu söylemek ne derece gerçekçidir? Rusya gibi tarihî derinliğe sahip bir ülkenin Türkiye gibi bir ülke ile ilişkilerinde, Batı blokundan tamamen kopacağını görmeden bilhassa silah alımı ve en büyük enerji güzergâhı olmamızı desteklemekte pek cömert davranmayacağı açıktır. Rus yetkililerin sıkça dile getirdikleri ‘stratejik değeri olan silahlara ait sırların düşman paktın eline geçmemesi’ konusu aslında temel tayin edicilerdendir.  </p>
<p>Türkiye, Rusya dışında Çin, İran ve Türk Cumhuriyetleri ile ilişkilerini ayrı ayrı geliştirme gayretindedir. ABD ve AB’nin bundan pek memnun olmadığı açıktır. Ancak Rusya’nın ne derece memnun olduğu da belli değildir. Türkmenistan ve İran gazının Türkiye üzerinden Avrupa’ya nakli konusunda olduğu gibi Pekin ile Londra’yı birbirine bağlayacak İpek Demiryolu Projesi konusunda da iki ülkenin aynı inanç ve heyecana sahip olmadığı görülmektedir. Türkiye Anadolu üzerinden bir hat düşünürken Rusya Karadeniz’in kuzeyinden geçecek bir hattı menfaatlerine uygun görmektedir. Bunlar, yakınlaşma ve ortak bir gelecek inşasını gerçekleştirme niyetlerine rağmen, reel politik gereği ülkeleri birbirine karşı gayet dikkatli olmaya itmektedir. Azerbaycan-Ermenistan çekişmesinin hakkaniyet ölçüleri içerisinde halli gerçekleşmeden, birçok alandaki kilitleri açmak mümkün değildir. Rusya ise her halükarda Ermenistan’a hamilik yapmaktan vaz geçememektedir.  </p>
<p>Bu çerçevede ele alındığında adı geçen ülkelerin Avrasya bağlamındaki ilişkileri, inceden inceye işlenmesi gereken hayli çatışma noktasının ve aşılması gereken mâniaların varlığına işaret etmektedir. İç aktörlerin bunları bir sonuca bağlama niyetleri ve güçlerinin yeterliliği konusunda peşinen bir hüküm vermek kolay değildir. Ayrıca dış aktörlerin ne gibi silahlarla mukabele edebileceklerine bakıldığında, çok zengin denebilecek bir ihtimaller ve seçenekler kataloğu mevcuttur. Bu denklemler ışığında neo-Avrasyacılığın tekrar aslına rücu etmek zorunda kalacak bir Rus rüyası olduğunu söylemek mümkün müdür? Bunu cephelerdeki güç dengeleri ve tarafların inat ve kararlılığı kadar birbirlerine karşı açıklıkları ve samimiyetleri gösterecektir. </p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yeri Cehennem Olası Düşman; Almanlar</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/yeri-cehennem-olasi-dusman-almanlar/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Şefik Kantar]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 01 Nov 2017 15:04:21 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[2. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Almanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Kasım 2017]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1193</guid>

					<description><![CDATA[Türk-Alman ilişkilerinde yaşanan çekişme, gerilim ve hayal kırıklıklarında ‘yeri cehennem olası düşman’ı tanımamamızın ve daha önemlisi yanlış tanımamızın rolü büyüktür. 3,5 milyon insanımızın yaşadığı ülkeyi, en büyük ticarî partnerimizi, girdiğimiz son büyük savaştaki müttefikimizi günün şartları içerisinde yeteri kadar tanımamız, birçok problemin yaşanmamasını, yaşansa da lehimize neticelenmesini sağlar kanaatindeyiz. Yaşanan tarihin tamamına yakını toplumların birbirlerini ‘düşman’ algısı çerçevesinde tanıdıklarını göstermektedir. İçtimaî bünyeyi güçlü tutmak, karşı güçlere karşı zinde kalmak, gafil avlanmamak, ileri hedeflere ulaşmak için insanlara ideal hedefler göstermek maksadı ile öne çıkarılan bu algıların, büyük ölçüde tarihin itici gücü olduğu da bir gerçektir. Ne yazık ki insanlık, uzun tarihi boyunca hala ‘dostluk’ algısı üzerinden dünyayı ileri götürecek ve şekillendirecek bir formüle ulaşamamıştır. Türk-Alman İlişkileri Tarihi, Dünya, Avrupa ve Türkiye için önemli alanlardan birisidir. İlk karşılaşmaları Haçlı Seferleri’ne kadar giden iki milletin münasebetleri Osmanlı’nın Orta Avrupa’ya yerleşmesi ile yoğunluk kazanır. Diplomatik ilişkilerin kurulması ise daha tazedir, ancak 250 yıllık bir geçmişi vardır. Osmanlı’nın Balkanlar’daki ilerleyişini durdurmak için düzenlenen çok milletli seferlerde Almanların rolünü bir yana bırakırsak, Türklerin Sırbistan ve Orta Macaristan’a hâkim olmaları doğrudan bir komşuluk, dolayısıyla bir dostluk-düşmanlık ilişkisinin ortaya çıkmasını sağlamıştır. Yükselen gücün Osmanlı ve dolayısı ile İslam, gerileyen gücün ise Avrupalılar ve dolayısı ile Hıristiyanlık olduğu bu &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Türk-Alman ilişkilerinde yaşanan çekişme, gerilim ve hayal kırıklıklarında ‘yeri cehennem olası düşman’ı tanımamamızın ve daha önemlisi yanlış tanımamızın rolü büyüktür. 3,5 milyon insanımızın yaşadığı ülkeyi, en büyük ticarî partnerimizi, girdiğimiz son büyük savaştaki müttefikimizi günün şartları içerisinde yeteri kadar tanımamız, birçok problemin yaşanmamasını, yaşansa da lehimize neticelenmesini sağlar kanaatindeyiz.</strong></p>
<p>Yaşanan tarihin tamamına yakını toplumların birbirlerini ‘düşman’ algısı çerçevesinde tanıdıklarını göstermektedir. İçtimaî bünyeyi güçlü tutmak, karşı güçlere karşı zinde kalmak, gafil avlanmamak, ileri hedeflere ulaşmak için insanlara ideal hedefler göstermek maksadı ile öne çıkarılan bu algıların, büyük ölçüde tarihin itici gücü olduğu da bir gerçektir. Ne yazık ki insanlık, uzun tarihi boyunca hala ‘dostluk’ algısı üzerinden dünyayı ileri götürecek ve şekillendirecek bir formüle ulaşamamıştır.</p>
<p>Türk-Alman İlişkileri Tarihi, Dünya, Avrupa ve Türkiye için önemli alanlardan birisidir. İlk karşılaşmaları Haçlı Seferleri’ne kadar giden iki milletin münasebetleri Osmanlı’nın Orta Avrupa’ya yerleşmesi ile yoğunluk kazanır. Diplomatik ilişkilerin kurulması ise daha tazedir, ancak 250 yıllık bir geçmişi vardır.</p>
<p>Osmanlı’nın Balkanlar’daki ilerleyişini durdurmak için düzenlenen çok milletli seferlerde Almanların rolünü bir yana bırakırsak, Türklerin Sırbistan ve Orta Macaristan’a hâkim olmaları doğrudan bir komşuluk, dolayısıyla bir dostluk-düşmanlık ilişkisinin ortaya çıkmasını sağlamıştır. Yükselen gücün Osmanlı ve dolayısı ile İslam, gerileyen gücün ise Avrupalılar ve dolayısı ile Hıristiyanlık olduğu bu dönemlerde, ön plandaki ana motivasyon unsurunun din oluşu gerçeğinin de tesiri ile karşılıklı algılar mü’min-kâfir çerçevesinde şekillenmiştir.</p>
<p>Türk-Alman karşılaşması ve çatışmalarının karakteristik özellikleri, kendisini uzun yıllar boyunca Sırbistan ve Macaristan üzerinde hak iddiasında bulunan Habsburg Hanedanı ile yaşananlarda göstermiştir. Türklerin Viyana’yı fethetmek istemeleri çatışmaları daha da yoğunlaştıran bir unsur olmuştur. Viyana Kuşatmaları öncesi ve sonrasında Alman tarafının gündemini her alanda Türk korkusu meşgul etmiştir.</p>
<p>Bu nedenle Avrupa’daki Türk imajının şekillenmesine katkı sağlayan unsurların büyük bölümü bu devirde vücuda getirilmiştir. Büyük ölçüde dinî argümanlarla desteklenen algı oluşturma çabalarının sonucunda toplumların bilinçaltına Türklerin ‘kâfir, İsa’ya iftira atan, kiliseleri kirleten, kan dökücü, şeytanın temsilcileri, barbar, insanları çiğ çiğ yiyen Allah’ın belası bir güruh’ olduğu inancı yerleştirilmiştir. Bu konudaki sayısız çalışma sürekli şekilde gündeme gelmekte, üzerinde tartışmalar yapılmakta, günümüz ve gelecek açısından değerlendirmeye tabi tutulmaktadır.</p>
<p>Biz Türklerin ‘acaba bizim için neler düşünüyorlar, bizim için ne diyorlar’ yolundaki merakımız, açık bir algı oluşturma çabasının ürünü olan belgeleri, eserleri kıymetli hale getirmektedir.</p>
<p>Tarihte, edebiyatta, dinde ve siyasette ‘Almanlar Türkler için ne düşünüyor’ sorusu sürekli merak uyandıran bir konu iken, ‘Türkler Almanlar için ne düşünüyor’ konusu büyük ölçüde geri plana itilmiştir, gündemde yer edinememiştir.</p>
<p>Bunda, Türklerin günümüzde ‘algı operasyonu’ denen konularda isteksiz oluşunun payı büyüktür. Avrupa’daki ilerleyişini ilayı kelimetullah (Allah adının yüceltilmesi) gibi bir esasa dayayıp, fetihleri barış ve adalet götürme olarak telakki eden bir anlayışın, algı oluşturma gibi cinliklere fazla tenezzül etmeyeceği açıktır. Ancak, birçok yazılı çizili eserin toplumumuzun kafasındaki Alman algısını yansıttığı açıktır. Tarihin seyri içerisinde Türklerin kafasında yer etmiş bir ‘Alman algısı’ vardır ve bu alan hala tarihçilerimizin, araştırmacılarımızın ilgisini beklemektedir.</p>
<p>Evliyâ Çelebi’de Almanlar</p>
<p><strong><em>Devamı Yörünge Dergisi 2. Sayısında (Kasım/2017)</em></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
