<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Sedad Yılmaz &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/author/sedad-yilmaz/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Wed, 31 Oct 2018 14:26:15 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.10</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>Sedad Yılmaz &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Kırk Yıllık Senaryo Kördüğüm!</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/kirk-yillik-senaryo-kordugum/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/kirk-yillik-senaryo-kordugum/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Sedad Yılmaz]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 31 Oct 2018 22:05:08 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[ABD]]></category>
		<category><![CDATA[iran devrimi]]></category>
		<category><![CDATA[sovyetler birliği]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=3569</guid>

					<description><![CDATA[ABD’nin büyük senaryosu, 1979 yılında İran Devrimi’ni müteakip 1991 yılında yıkılan Sovyetler Birliği’nin güçsüz Rusya hâline dönüştürülmesiyle başlıyor. İki Körfez Savaşı ve bugün Çin’e yönelik ticaret savaşları ile Doğu Akdeniz’deki petrol ve doğalgaz kapma mücadelesi de ABD senaryosunun hayata geçen farklı cepheleri. Günümüz konjonktüründe meseleleri iyi anlayabilmek için öncelikle büyük fotoğrafa bakmak lâzım. Bugün birçoğuna anlam vermede güçlük çekilen ABD politikalarına da aynı şekilde yaklaşarak daha sağlıklı neticelere ulaşılacağını düşünüyorum. Son günlerde ABD’li papaz Andrew Brunson ve Suudi gazeteci Washington Post yazarı Cemal Kaşıkçı’nın, İstanbul Başkonsolosluğu’nda katledilmesi olaylarını da aynı projeksiyonla analiz etmek gerektiğini salık veriyorum. Papaz Brunson, belki senaryoda karanlık mağara dehlizindeki bir yarasa… Satranç tahtasında sâdece bir piyon… Brunson olayı bitti mi? Bence hayır! Mümkündür ki Cemal Kaşıkçı olayı da yine satrancın başka bir hamlesi! Dolayısıyla Brunson ve maktul gazeteci Cemal Kaşıkçı vakıaları; Türkiye’yi ve bölgeyi yakından ilgilendirecek gelecekteki önemli gelişmelerin habercisi görünümünde. İngiliz Financial Times’ın; Brunson’ın serbest bırakılmasını Türkiye–ABD ilişkileri açısından önemli bir adım olduğunu belirtmesine karşılık Türkiye’nin, Rusya’dan silah alma kararını yeniden gözden geçirmesi gerektiğine dair ifadeleri hiç de sağlıklı bir yaklaşım olarak görünmüyor. Zira sadece 2018 yılı içinde ABD tarafından Avrupa, Orta Doğu, Asya ve Afrika’da açılan askeri üsler ve bu üslerle birlikte söz konusu &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>ABD’nin büyük senaryosu, 1979 yılında İran Devrimi’ni müteakip 1991 yılında yıkılan Sovyetler Birliği’nin güçsüz Rusya hâline dönüştürülmesiyle başlıyor. İki Körfez Savaşı ve bugün Çin’e yönelik ticaret savaşları ile Doğu Akdeniz’deki petrol ve doğalgaz kapma mücadelesi de ABD senaryosunun hayata geçen farklı cepheleri.</strong></p>
<p>Günümüz konjonktüründe meseleleri iyi anlayabilmek için öncelikle büyük fotoğrafa bakmak lâzım. Bugün birçoğuna anlam vermede güçlük çekilen ABD politikalarına da aynı şekilde yaklaşarak daha sağlıklı neticelere ulaşılacağını düşünüyorum. Son günlerde ABD’li papaz Andrew Brunson ve Suudi gazeteci Washington Post yazarı Cemal Kaşıkçı’nın, İstanbul Başkonsolosluğu’nda katledilmesi olaylarını da aynı projeksiyonla analiz etmek gerektiğini salık veriyorum. Papaz Brunson, belki senaryoda karanlık mağara dehlizindeki bir yarasa… Satranç tahtasında sâdece bir piyon… Brunson olayı bitti mi? Bence hayır! Mümkündür ki Cemal Kaşıkçı olayı da yine satrancın başka bir hamlesi! Dolayısıyla Brunson ve maktul gazeteci Cemal Kaşıkçı vakıaları; Türkiye’yi ve bölgeyi yakından ilgilendirecek gelecekteki önemli gelişmelerin habercisi görünümünde.</p>
<p>İngiliz Financial Times’ın; Brunson’ın serbest bırakılmasını Türkiye–ABD ilişkileri açısından önemli bir adım olduğunu belirtmesine karşılık Türkiye’nin, Rusya’dan silah alma kararını yeniden gözden geçirmesi gerektiğine dair ifadeleri hiç de sağlıklı bir yaklaşım olarak görünmüyor. Zira sadece 2018 yılı içinde ABD tarafından Avrupa, Orta Doğu, Asya ve Afrika’da açılan askeri üsler ve bu üslerle birlikte söz konusu bölgelerde bulunan terör örgütlerine ve ülkelere verilen silahların büyüklüğü ürkütücü! Son yıllarda uyuşturucu ticaretinin de bahsettiğim bölgelerde zirvelere çıkması da düşünülmesi gereken en önemli meseleler arasında. Son yıllarda cephe genişletme planlarını sıkça gördüğümüz NATO’da yeni açılımlar mı düşünüyor? Yoksa bu tasarruflar sadece ABD’ye mi ait? ABD, Birinci Dünya Savaşı’nda kısmi, İkinci Dünya Savaşı’nda direkt müdahil olduğu uluslararası arenaya yeni bir dünya savaşı mı taşıyor?.. ABD ve Batı dünyasının İslâm ülkeleri üzerindeki son planları nasıl şekilleniyor? Kudüs’ten sonra sırada hangi kutsal şehirler var? Enerji kaynaklarını kontrol etmede dünya nereye koşuyor?.. Bugün insanlığın kafasını en fazla meşgul eden sorular bu çerçevede gelişiyor ve geliştiriliyor…</p>
<p><strong>İran Devrimi Start Noktası</strong></p>
<p>Aslında ABD’nin yarım asırlık senaryosu, 1979 yılında İran devrimini müteakip 1991 yılında yıkılan Sovyetler Birliği’nin güçsüz Rusya hâline dönüştürülmesiyle başlıyor. İki Körfez Savaşı ve bugün Çin’e yönelik ticaret savaşları ile Doğu Akdeniz’deki petrol ve doğalgaz kapma mücadelesi de ABD senaryosunun hayata geçen farklı cepheleri.</p>
<p>Balkanlardan başlayarak Ön Asya, Orta Doğu ve tüm Asya’ya tam hâkimiyet kurmak için Rusya ve İran’ın daha da güçsüzleştirilmesiyle birlikte; yaşanan iki Körfez Savaşı, Yunanistan, Bulgaristan, Makedonya ve Arnavutluk’ta, Müslüman Türk nüfusa karşı ağırlaştırılan asimile hareketleri ve beraberinde gelen göçler, Bosna Savaşı, Ukrayna gerginliği, Arap Baharı, Mısır’da Mursi’ye yapılan askeri darbe, İsrail’in bitmek tükenmek bilmeyen saldırıları… Devamında; Basra Körfezi’nin İran’ın hâkimiyetinden kurtarılması için sahneye konan son Yemen olayları, Afrika’nın yeniden dizaynı, Amerikan güçlerinin DEAŞ bahanesiyle PKK/YPG ile el ele vererek Suriye’ye yerleşmesi ve Türkiye’nin çizilen senaryoya razı edilmesi, bugüne kadar ABD’nin yarım asırlık senaryosunun belli başlı kilometre taşları… Türkiye cephesinde ise ASALA’dan sonra 1984 yılından bu yana hâlâ devam eden ve bugün ABD’nin hamiliğini yaptığı PKK gailesi, 2013 yılında 22 Mayıs–12 Haziran tarihleri arasındaki gezi olayları… Yarım asırdır Türkiye’de yuvalanan ve gerçek yüzü 2013 yılındaki 17–25 Aralık operasyonlarıyla ortaya çıkan ABD menşeli FETÖ yapılanması… Rus savaş uçağının 24 Kasım 2015 tarihinde düşürülmesi, Reyhanlı, Ankara ve İstanbul’da bombalı ve silahlı saldırılar… 15 Temmuz 2016’da FETÖ’nün darbe girişimi… Yine 21 Aralık 2016’da Ankara’da Rus Büyükelçi Andrey Karlov’un bir FETÖ’cü polis tarafından öldürülmesi… Rus uçağının düşürülmesini takip eden tarihlerde Irak’tan sonra Suriye’de, ABD destekli Kürt oluşumlarına mevzi kazandırılması… Türkiye aleyhine yürütülen uluslararası finans oyunları, sanki mevcut senaryonun Türkiye üzerindeki menfur hamleleri şeklinde şekilleniyor.</p>
<p>Saymakla bitmeyen mezkûr olaylar, özellikle Türk Silahlı Kuvvetleri ve polis güçlerinin yurtiçi ve dışında ve bilhassa Suriye’ye yönelik Fırat Kalkanı ve Afrin harekâtlarıyla durdurulurken diğer yandan Türkiye’nin bölgede Rusya ve İran ile yaptığı stratejik işbirliği de ABD’nin yarım asırlık senaryosuna köstek vurduğu yolunda fotoğraf veriyor.</p>
<p><strong>Yarım Asırlık Plan Çökebilir</strong></p>
<p>Yatırımlarla oyalayıp yaptırımlarıyla Çin’e boyun eğdirmeye çalışan ABD’li Batı’nın asıl hedefinde, Rusya’nın olduğunu unutmamak gerekir. Zira sadece nükleer güç olması değil, Rusya’nın elinde ABD’yi ciddi şekilde tehdit edecek bir potansiyel var… Rusya’nın petrol ve doğalgaz gücüyle bugün yeniden Sovyetler Birliği olma yolunda olduğu gerçeğini yaşıyoruz. Söz konusu durumu Amerikalı siyaset bilimci Harvard Üniversitesi profesörlerinden</p>
<p>Joeseph S. Nye, The Future of Power “Gücün Geleceği” adlı kitabında ortaya koyuyor&#8230;</p>
<p>Nye’nin, “Büyük sayıda eğitimli halk, bilim insanları, mühendisler ve sonsuz doğal kaynakları, Rusya’yı dünya arenasında üst seviyelere taşıyabilecek kapasitede. Şu anda Rusya’nın tek ihtiyacı finansal sermaye ve her alanda gerçekleştirilmesi beklenen reformlar. Rusya’nın sahip olduğu nükleer güç, insan sermayesi, siber teknoloji yeteneklerinin yanında Çin’e ve Avrupa’ya yakınlığı en önemli avantajı” yorumu yabana atılır cinsten değil.</p>
<p>Diğer yandan Rusya’nın Suriye’deki üstünlüğü, ABD ve Batı’nın Doğu Akdeniz’deki enerji kaynaklarına yönelik müstevli emellerine set çektiği de unutulmamalı! Futuristlerin, “Zenginliğin, Batı’dan Doğu’ya kaydığı, birkaç yıl içinde ekonomide Çin’in dünya birinciliğine oturacağı ortamda ABD, 40 yıl önce şekillendirdiği senaryosunu nasıl uygulayacağı, hangi stratejik adımları atacağı ve malum planın nasıl sonuçlanacağı konusunda kararsızlıklar yaşıyor. ABD senaryonun başarısı için imkânlı veya imkân dışı her türlü ihtimali deniyor. Hatta bugünkü ABD yönetiminin zihninden Rusya ile müttefik olma düşünceleri bile geçmiyor değil! ABD, ‘zor’un oyunu bozacağını gayet iyi biliyor” ifadeleri dikkat çekiyor.</p>
<p><strong>Yılanın Kuyruğu Doğu Akdeniz</strong></p>
<p>Bugünkü konjonktürde ABD’nin 40 yıllık senaryo yılanının kuyruğunda Doğu Akdeniz var&#8230; Zira Kıbrıs, Lübnan, Suriye ve İsrail arasında kalan bölge olan Levant havzasında 3,5 trilyon metreküp doğalgaz ve 1,7 milyar varil petrol bulunuyor. Yine Nil Delta havzasında yaklaşık 1,8 milyar varil petrol, 6,3 trilyon metreküp doğalgaz ve 6 milyar varil sıvı doğalgaz yatağı olduğu tahmin ediliyor. Kıbrıs Adası çevresinde olduğu düşünülen 8 milyar varil petrol yatağının dışında Heredot olarak adlandırılan Girit’in güney ve güneydoğusundaki alanda ise toplam 3.5 trilyon metreküplük doğalgaz bulunduğu tahmin ediliyor… Biraz daha bilgi vereyim. Doğu Akdeniz’de sadece Türkiye, 600 yıldan fazla enerji ihtiyacını karşılayacak 3 trilyon dolarlık doğalgaz ve petrol rezervini elinde tutuyor.</p>
<p>Bugünlerde Doğu Akdeniz ve özellikle 2000 yılı başında hidrokarbon adasına adı çıkan Kıbrıs açıklarında devletlerin sondaj gemileri cirit atıyor. İtalyan Eni, Fransız Total, Rus Novatek ve Amerikan Noble Energy ile birlikte Türkiye’nin Fatih gemisi harıl harıl doğalgaz ve petrol turları yapıyor. Dolayısıyla Avrupa’nın yanında ABD ve Rusya, bölgede denklemin önemli parçaları durumunda. Ancak Doğu Akdeniz enerji kaynaklarının akibeti hâlâ belirsiz. Bu konuda taraf görünen ülkelerin hiçbiri siyasi veya ticari uzlaşmaya varabilmiş değil.</p>
<p>Her şeye rağmen Türkiye de Doğu Akdeniz’de petrol ve doğalgaz faaliyetleri konusunda ısrarlı. Türkiye’nin 2018 yılı başında Kıbrıs sularında keşfedilen doğalgazı araştırmak üzere yola çıkan İtalyan şirket ENI’ye ait bir sondaj gemisine müdahale ederek, “Oyunda ben de varım” demesi, Doğu Akdeniz’deki enerji kaynakları konusunda kararlılığını gösteriyor. Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’ın, “Kıbrıs’ta, Ege’de ve Doğu Akdeniz’de Türkiye’ye rağmen atılacak hiçbir adıma ve oldubittiye asla müsaade edilmeyecek” ikazı boşuna değil.</p>
<p>Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Fatih Dönmez’in de Doğu Akdeniz’de, Türkiye’nin onay vermediği hiçbir projenin oldubittiye getirilmesine izin vermeyeceklerini vurgularken, “Tek taraflı, Türkiye’nin ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin haklarının yok sayıldığı, adadaki tarafların eşit ve adil pay almadığı bir sisteme geçit vermeyeceğiz. Türkiye’nin bu konudaki tavrı ve duruşu nettir. Yapılan projeksiyonlara göre 2040 yılına kadar küresel enerjinin yarısını petrol ve doğalgaz karşılayacak. Bu gerçeği göz ardı edemeyiz” ifadeleri oldukça manidar! Diğer taraftan bir tehdit mi, yoksa diplomatik duruş mu bilinmez, eski Kıbrıs Güvenlik Servisi Başkanı Andreas Pentaras’ın, Türkiye’nin, Kıbrıs sahanlığında hidrokarbon sondajına başlaması durumunda ciddi bir kriz oluşacağını iddia etmesi de Doğu Akdeniz’deki satranç oyununun çetin geçeceğini haber veriyor.</p>
<p><strong>Brunson ve Kaşıkçı Oyunun Neresinde?</strong></p>
<p>Elbette bizim makro ölçüde enflasyon, faiz, cari açık, dış borç ve özellikle reel sektör ve hanehalklarının borçluluğu konusunda sıkıntılarımız var. Dünyada para kıtlığının arttığı, borçlanma maliyetlerinin yükseldiği bu dönemde gelişen bir ülke olarak döviz ihtiyacı yaşıyoruz. Doğrudan yabancı yatırımlarla birlikte, portföy yatırımlarına da acil gereksinim duyuyoruz. Yani yumuşak karnımız hizmet ağırlıklı, tüketim ekonomisiyle gemiyi yüzdürmeye çalışmamız…</p>
<p>Madem ki 40 yıllık senaryoda kuyruk Doğu Akdeniz petrol ve doğalgazı ve buna bağlı Suriye ve Suriye’de kurulması için uğraşılan ABD güdümlü PKK/YPG oluşumu var, o zaman papaz Brunson’ı da satranç oyununa dahil etmek gerekiyor. Bugün için erken olsa da gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın Suudi Arabistan İstanbul Konsolosluğu’nda öldürülmesini de senaryoya eklemekte aslında bir beis olmadığı ortada. Son dönemde Türkiye’ye yönelik hasımlığı ve terör örgütleriyle münasebetleri, Suudi Arabistan’ın oyunun bir parçası olduğunu zaten ortaya koyuyor. Ancak Kaşıkçı olayı, Türkiye’den ziyade İslâm âleminin başına büyük badireler açabileceği yolunda yorumlar da yapılmıyor değil! ABD’nin Magnitsky Yasası’nı hangi  ülkeye nasıl işleteceği de merakla bekleniyor. Her neyse, Brunson bir Protestan papazı, yani pastör… ABD’deki 6 Kasım seçimleri için önemli bir obje olduğu da unutulmamalı… 9 Aralık 2016 yılında Türkiye’de ‘terör örgütü adına suç işlemek ve casusluk’ iddiasıyla tutuklanıyor ve cezaevine konuluyor. Papazın tutukluluğu bu yıl 25 Temmuz’da ev hapsine çevriliyor ve 12 Ekim’de de serbest bırakılıyor! Papaz şu anda ABD’deki evinde… ABD Başkanı Donald Trump, papaz Brunson’ı, Türkiye’den alarak Kasım seçimleri öncesi önemli bir avantaj sağladı ve 100 milyonluk Protestan nüfusunun gönlünü kazandı.</p>
<p><strong>Dövizdeki Papaz Brunson Gerçeği</strong></p>
<p>Brunson aslında Türkiye’ye yönelik söz konusu saldırıların siyasi ve ekonomik yüzü… İki taraflı kesen kılıç gibi… Davaya ait iddianame iyi okunursa pastör Brunson’ın ne menem biri olduğu anlaşılıyor. Ancak işin siyasi yönünü uzmanlarına bırakıp olayın ekonomik yönüne değineceğim…</p>
<p>Dikkat edilirse, Brunson’ın yakalandığı 9 Aralık 2016 tarihinden itibaren Türkiye ekonomisinde de kayda değer dalgalanmalar gözleniyor. Hatta bu yılın Ağustos ayında ekonomideki dalga boyu zirve yapıyor. Türkiye’de ekonomiyi direkt etkileyen döviz kuruna bakalım… Mesela Brunson’ın ajan iddiasıyla yakalandığı 9 Aralık 2016 tarihinden bir gün önce dolar kuru 3,34 lira ve avro 3,61 lira iken, 9 Aralık’ta dolar birden sebepsiz yere 3,4586 liraya avro da 3,6699 liraya fırlıyor. Hem de bir günde… O günün piyasa yorumlarında Brunson olayı hiç geçmiyor. Dövizin yükselmesini o günlerde Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) Başkanı Murat Çetinkaya, “Tüm politika araçlarını kullanabiliriz” sözleriyle baskılamaya çalışıyor. Nitekim dolar baskılamalara rağmen 2016 Aralık ayının sonunda yılı 3,5255 ve avro da 3,7166 liradan kapatıyor.</p>
<p>Ocak ayı boyunca dolar, tüm politika araçlarının kullanılmasına rağmen 3,7 liradan aşağı inmezken, avro da kendini 4 liranın üzerine atıyor. Bu tarihten günümüze kadar dolar ve avroda sürekli yukarı yönlü bir trend izleniyor. Doların 25 Mayıs 2018’de en yüksek 4,7 lirayı gördükten sonra Temmuz ayı ortalarında Brunson davasıyla 4,8 liradan başlayarak giderek yükselişi zaten durumu netleştiriyor. Nitekim 12 Ağustos’a gelindiğinde Brunson davasıyla ilgili şiraze kopuyor ve ABD doları, Türk Lirası karşısında 7 lirayı ve avro da 8 lirayı geçerek tarihi zirveler yapıyor. 12 Ağustos’tan itibaren Eylül dâhil yaklaşık 2 ay, yüksek trendini sürdüren dolar, Brunson’ın yeniden mahkeme edileceği 12 Ekim’e gelindiğinde eğrisini aşağı çeviriyor. Pastör Brunson’ın dördüncü duruşması 12 Ekim’de yapılıyor… Mahkemenin, Brunson lehine sonuçlandığı saatlerde dolar kuru 5,83 lira seviyesine kadar iniyor. Avro da 6,83’ü görüyor… Tabii dövizdeki iniş burada kalmıyor… ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, 17 Ekim’de Türkiye yaptığı ziyaretinin ardından Türkiye’ye yönelik yaptırımlarla ilgili yakında açıklama yapılacağını söylemesi üzerine de dolar kuru 5,55 liraya, avro da 6,39 liraya düşüyor. Dolardaki ateş sönmüş olabilir mi? İnşallah sönmüştür! Ancak ABD parası 5,5 lirayı görse de yılbaşına göre yaklaşık 2 liralık bir yükseliş göstermiş ki bunun manası Türk Lirası yüzde 50 devalüe olmuş demek! Zaten piyasaya  yansıyan zamlar, devalüasyonu net olarak gösteriyor.</p>
<p><strong>İlişkiler Artık Eskisi Gibi Olmaz</strong></p>
<p>Döviz yükümlülükleri artan şirketlerin konkordato talepleri, yüzde 26’ları geçen piyasa faizleri, 30’ların üzerindeki banka faizleri, enflasyonun ortalamada yüzde 30’ları zorlaması, Merkez Bankası’nın yüzde 24 ve en yüksek yüzde 27’lik resmi faizi, pastör Brunson eliyle Türkiye’ye verilen ekonomik zararı gösteriyor. Türkiye’de faizde artırılan her bir puanın ekonomiye 50 milyar lira yük getirdiği düşünülürse Brunson olayını takip eden zaman diliminde 6,5 puanlık faiz artışının verdiği zararı varın siz hesaplayın!</p>
<p>Pastör Brunson’ı 2 yıl sorguda tutmak, istihbarata önemli bilgiler sağlamış olabilir. Burasını bilemiyoruz. Doğu Akdeniz’de tüm dünyanın savaş verdiği enerji kaynakları kapsamında düşünüldüğünde belki de Brunson’dan alınan bilgilerin, Türkiye için stratejik ve jeopolitik birçok kazanıma da faydası olma ihtimali yüksek. Brunson gibi dünyada genelinde yargı yaftasıyla ülkesine gönderilen oldukça fazla sayıda kişi örneği var. “Salıverildi, salıverilmemeliydi” tartışmalarından çok önemli olan tabii ki ülke menfaatleri. Fakat Brunson’ın ekonomiye verdiği zarar da hakikaten çok çok fazla oldu!</p>
<p>Brunson krizi, ABD tarafından Türkiye’nin güvenliğine ve ekonomisine yönelik gerçek bir tehditti. Atlatıldı mı, henüz belli değil. Türkiye’de daha başka Brunson’lar olabilir mi, olabilir! Aslında Brunson vak’ası, Türkiye–ABD arasında FETÖ ve PKK kaynaklı oluşan en büyük çatlaklardan biri… Onun için unutulması da zor! Yani bundan sonra Hakan Atilla ve Halk Bankası davası çözülse de FETÖ elebaşı Türkiye’ye teslim edilse de Türkiye–ABD ilişkileri hiçbir zaman eskisi gibi olmayacak!</p>
<p>15 Temmuz’da ülkeyi esir almak üzere yapılan darbe girişimini gerçekleştirenlerin ABD tarafından korumaya alınması elbette unutulmayacak. Diğer taraftan PKK ve YPG’yi partner olarak yedeğine alan ve her fırsatta piyasalara ekonomik operasyon çeken ABD’ye ne kadar güvenilecek orası meçhul! Böyle hassas bir ortamda ABD için stratejik ortak tanımlaması ne kadar  doğru, onu da kendimize sık sık sormamız lâzım!</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/kirk-yillik-senaryo-kordugum/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İnsanlığın Düştüğü Büyük Yanılgı: “Önce Ekonomi,  Sonra Ekoloji!”</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/insanligin-dustugu-buyuk-yanilgi-once-ekonomi-sonra-ekoloji/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/insanligin-dustugu-buyuk-yanilgi-once-ekonomi-sonra-ekoloji/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Sedad Yılmaz]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 30 Sep 2018 22:15:40 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[ekoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Ekonomi]]></category>
		<category><![CDATA[insanlığın düştüğü yanılgı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=2795</guid>

					<description><![CDATA[Enflasyonla mücadele, mali disiplin ve reel sektörün desteklenmesi konularında müspet sinyaller veren YEP’in, cari dengedeki hedefler ve kamu tasarrufu tarafında ekonomik realiteyi içinde barındırması da takdire şâyan! Fakat bir gerçek var, o da YEP’in tam manasıyla yürümesi ve sürdürülebilirlik için üretim ve tüketim alışkanlıklarımızı değiştirmek ya da disipline etmek! Maliye ve Hazine Bakanı Berat Albayrak’ın Orta Vadeli Program’ı (OVP) –ki adı Yeni Ekonomi Programı (YEP) olarak değişti– açıkladığı gün kaleme aldığım bu yazıda aslında hayatın her alanında sürdürülebilirliliğin gerekliliğini vurgulama niyetini taşıyorum. Sihirli kelime sürdürülebilirliğin hayatımızın sadece iktisadi alanına değil, her anına değmesi gerektiğini ifade ederken sürdürülebilirlik için de üretim ve tüketim alışkanlıklarımızın baştan aşağı check edilmesini, hatta üretim ve tüketimde tam bir değişim sürecine girilmesinin lüzûmuna vurgu yapmak istiyorum. Bahsettiklerim, yazımızdaki ana konu olmasa da “sürdürülebilirlilik” açısından ele almayı düşündüğüm 2019–2021 yıllarını ihtiva eden Başkanlık Sistemi’nin Yeni Ekonomi Programı’nda (YEP) enflasyon hariç büyüme, işsizlik, bütçe, faiz dışı fazla ve cari denge tahminleri ile 2019 yılında 60 milyar liralık kamu tasarrufu beklentisi bugün için reel bir tablo çiziyor. Programda en dikkat çekici taraf da enerji, petrokimya, ilaç, makine/teçhizat ve yazılım sektörlerinin cari açığın düşürülmesinde yatırım alanı haline getirilmesi… YEP çerçevesinde güneş, rüzgâr, biyokütle, yenilenebilir enerji ve yerli kömür kaynaklarının elektrik &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Enflasyonla mücadele, mali disiplin ve reel sektörün desteklenmesi konularında müspet sinyaller veren YEP’in, cari dengedeki hedefler ve kamu tasarrufu tarafında ekonomik realiteyi içinde barındırması da takdire şâyan! Fakat bir gerçek var, o da YEP’in tam manasıyla yürümesi ve sürdürülebilirlik için üretim ve tüketim alışkanlıklarımızı değiştirmek ya da disipline etmek!</strong></p>
<p>Maliye ve Hazine Bakanı Berat Albayrak’ın Orta Vadeli Program’ı (OVP) –ki adı Yeni Ekonomi Programı (YEP) olarak değişti– açıkladığı gün kaleme aldığım bu yazıda aslında hayatın her alanında sürdürülebilirliliğin gerekliliğini vurgulama niyetini taşıyorum.</p>
<p>Sihirli kelime sürdürülebilirliğin hayatımızın sadece iktisadi alanına değil, her anına değmesi gerektiğini ifade ederken sürdürülebilirlik için de üretim ve tüketim alışkanlıklarımızın baştan aşağı check edilmesini, hatta üretim ve tüketimde tam bir değişim sürecine girilmesinin lüzûmuna vurgu yapmak istiyorum. Bahsettiklerim, yazımızdaki ana konu olmasa da “sürdürülebilirlilik” açısından ele almayı düşündüğüm 2019–2021 yıllarını ihtiva eden Başkanlık Sistemi’nin Yeni Ekonomi Programı’nda (YEP) enflasyon hariç büyüme, işsizlik, bütçe, faiz dışı fazla ve cari denge tahminleri ile 2019 yılında 60 milyar liralık kamu tasarrufu beklentisi bugün için reel bir tablo çiziyor. Programda en dikkat çekici taraf da enerji, petrokimya, ilaç, makine/teçhizat ve yazılım sektörlerinin cari açığın düşürülmesinde yatırım alanı haline getirilmesi… YEP çerçevesinde güneş, rüzgâr, biyokütle, yenilenebilir enerji ve yerli kömür kaynaklarının elektrik üretimindeki payının yükseltilmesi, özetle Yenilenebilir Enerji Kaynak Alanları (YEKA) modeli ile alternatif enerji teknolojilerindeki payın üst segmentlere taşınacağı bilgisi, fevkâlade iyi bir gelişme.</p>
<p>Genelde tüketim odaklı bir ekonomide yüksek büyümeler, yüksek enflasyon yapar&#8230; YEP’te ise büyümeler düşerken, enflasyonda yüksek tahminlere yer verilmiş!.. Her neyse, uzun vadeyi düşünerek YEP’in bu tarafını görmezsek dengelenme, disiplin ve değişim kurgusuyla temellendirilen programın sadakatle uygulandığı ve “sürdürülebilir” bir yapıya büründürüldüğü takdirde ekonomide iyi işler yapabileceğini tahmin etmek zor değil. İstanbul Sanayi Odası Başkanı Erdal Bahçıvan’ın ifadesiyle, YEP, nitelikli ve sürdürülebilir bir ekonomik büyüme için sabır ve kararlılığı, öncelikli olarak ise finansal istikrarın yeniden tesis edilmesini öngörüyor… Elbette YEP’in uygulanmasında sabır ve kararlılık lâzım… Zirâ enflasyonla mücadele, mali disiplin ve reel sektörün desteklenmesi konularında müspet sinyaller veren YEP’in, cari dengedeki hedefler ve kamu tasarrufu tarafında ekonomik realiteyi içinde barındırması da takdire şâyan! Tabii uygulamaları görmek gerekecek! Fakat bir gerçek var, o da YEP’in tam manasıyla yürümesi ve sürdürülebilirlik için üretim ve tüketim alışkanlıklarımızı değiştirmek ya da disipline etmek! Geçen ayki “Bu kriz Türkiye’yi yıldızlaştırır” başlıklı yazımda da özet olarak geçmiştim… Enerji ve jeopolitik konumu, Birleşmiş Milletler, ABD ve Avrupa Birliği’ne karşı dünya konjonktüründe siyasi, ticari ve insani üstünlüğü, zorluklardan yılmayan sanayicisi, şu anda küskün olsa da atılıma hazır tarım kesimi, dosta güven düşmana korku veren savunması ve her şeyden önce 16 yıldır süren siyasi istikrarı ve ülkesini canından çok seven bir milleti olan Türkiye’nin, başaramayacağı hiçbir zorluk olmaması gerekir.</p>
<p><strong>Kavanoz Daha Ne Kadar Isıtılacak?</strong></p>
<p>Şimdi yazımızdaki ana konuya gelelim… Entel (!) kesimin en fazla üzerinde durduğu ancak kılını bile kıpırdatmayıp tribünlere oynadığı ekolojik bozulmaya küçük de olsa bir projeksiyon yapalım diyorum… Peygamberimiz Hazreti Muhammet Aleyhisselam’ın Buhari, Rikak: 1’de geçen bir hadis-i şerifi dikkat çekici… <em>“İki nimet vardır ki insanların çoğu bu nimetleri kullanmakta aldanmıştır. Sıhhat ve boş vakit…”</em> Sağlıklı iken sa’yu gayret göstermeyen ve sıhhatinin kıymetini bilmeyen, vakitlerini hiçbir iş yapmadan geçirenleri bir kenara koyup diğer pencereden sıhhat ve boş vakte nazar ettiğimizde, bugün insanlığın geçim gâilesi ve ekonomik kaygılardan dolayı sağlığını tehlikeye attığı gibi, vaktini de hayır yönünden verimli alanlarda kullanmadığı gerçeği ile karşı karşıyayız. İnsanlığın büyük bir bölümü bugün, “Dünyayı kirletelim, denizler, yer ve gök yaşanmaz hâle gelsin ama çok para kazanalım… Zenginleşelim, ihtiyaçlarımızı en üst seviyede karşılayalım… Nefes alamasak da önemli değil!” düşüncesiyle hayatını idâme ettirmeye çabalıyor. İnsanlığın zihnine nasıl kodlanmış çok yorum götürür, fakat genel hayat felsefesi şu: “Önce ekonomi, sonra ekoloji”… Tabii ki insanı bütün varlığıyla homo economicus olarak tanımlayan, insanı üretim ve tüketim arasında koşturan kalabalıklar olarak gören, onu sadece ekonomik ilişkilerle tanımlamaya çalışan bir anlayış elbette bugünkü istenmeyen ortamları oluşturacak! Unutulan şey, Âdemoğlunun, insani (homo socius) bir yapıya kavuştuğu zaman ancak hakiki ve kendine has bir çevrede yaşayabileceği gerçeği!</p>
<p>Nerede olursa olsun, küresel ısınma veya iklim değişikliğinden daha doğrusu ekolojik bozulmadan bahsederken iş hafife alınıyorsa, orada çevre şuuru daha oluşmamış demektir. Gelişmiş ülkeler tarafından desteklenen Greenpeace gibi çevre görünümlü ancak politik işler yapan kuruluşlar tarafından sabote edilmeye çalışılsa da çok şükür ki dünyada çevre duyarlılığı ve küresel ısınmaya karşı verilen tepkiler artarak yükseliyor. Tehlikeyi gören birçok ülke, şimdi bir taraftan klimatologlar yetiştirirken diğer taraftan enstitüler, araştırma üniteleri, istasyon ve laboratuvarlar kuruyor, küresel ısınmanın sera etkilerinden korunmanın yollarını insanlık ile paylaşmaya çalışıyor. İklim değişikliğinin tabii ki asıl nedeni küresel ısınma. Bunun sebebi atmosferde karbondioksit yoğunlukta sera gazlarının artması… Sera gazı da; fosil yakıtlara dayalı enerji tüketimi, çevreyi kirleten sanayi yapılanması, yanlış toprak kullanımı, ticaret ve ulaşım faaliyetlerinden kaynaklanıyor. Küresel ısınmanın sonucu ise buzulların erimesi, yağmurlardaki artış, fırtına, tayfun ve sellerin çoğalması, denizlerin yükselmesi, küresel buharlaşmada artış ve geniş kuraklık vakıalarının ortaya çıkması… Evreni en fazla kirleten ABD, Çin, Japonya, Hindistan Kazakistan, İran, Suudi Arabistan, Rusya, Kanada, Körfez ve Avrupa ülkeleri… Dünya genelinde giderek artan tayfunlara, sel baskınlarına rağmen mezkûr ülkeler sera gazına sebebiyet veren faaliyetlerine sınırlama getireceklerine, daha da hız vermeleri aslında yerküre için en büyük tehlike. Kavanozu sürekli ısıtan bu ülkelerin çevresel felaketlerine engel olunamazsa bir asır dolmadan küresel ısınmanın 2 derecenin üzerine çıkacağı ve dünyanın yaşanmaz bir yer olacağı kanaati oldukça yüksek.</p>
<p><strong>İstanbul Dahi Sular Altında Kalabilir</strong></p>
<p>Sera gazı salınımı konusunda UNICEF’in bir raporu var ki ekolojik dengedeki vahameti gösteriyor. Rapor, dünyada 300 milyon çocuğun zehir soluduğunu, bu durumun yılda 600 bin çocuğun ölümüne de direkt etki ettiğini ifade ediyor. Bu yıl açıklanan bir araştırma daha var… İngiliz East Anglia ve James Cook üniversiteleri ile Dünya Doğayı Koruma Vakfı tarafından yapılan çalışma, iklim değişikliğine bağlı karbon emisyonları kontrol altında tutulmazsa, biyo çeşitlilik açısından en zengin bölgelerdeki canlı türlerinin yarısının bu yüzyıl sonunda yok olabileceğini ortaya koyuyor. Ortak raporda, karbon emisyonunun azalmaması ve sıcaklığın yüzyıl sonunda 2 derecenin üzerinde yükselmesi halinde, bu bölgelerdeki iklimin, çoğu bitki ve hayvan türünün hayatını elverişsiz hale getireceği öngörülüyor. Diğer taraftan Colorado Üniversitesi, Güney Florida Üniversitesi ve Old Dominion Üniversitesi’nin ortak araştırmasında, küresel bazda deniz yükselmelerinin 25 yıldır hızlandığı, 2100 yılında İstanbul dahi dünyada birçok yerin sular altında kalma ihtimalinin olduğu belirtiliyor. Raporda 1990’lı yıllarda 2,5 metre yükselen deniz seviyelerinin bugün itibariyle 3,5 metre yüksekliğe eriştiği kaydediliyor. Atmosfer ve deniz suyundaki ısınma ile Antarktika ve Grönland gibi büyük buz kütlelerindeki erimelerin su seviyesindeki yüksekliği sürekli körüklediğinin altının çizilmesi de raporun en ürkütücü tarafı…</p>
<p>İnsanlığın aldandığı “sıhhat ve boş vakit” gerçeğinden hareketle güçlü ekonomilere sahip ülkeler hâlâ iklim olaylarından daha az etkileneceklerini zannediyor. Ancak araştırmalar tam tersini söylüyor ve insanlığın iklim değişikliği tehdidi altında olduğunu belgelerle açıklıyor. Nitekim ABD San Francisco’da 12–14 Eylül 2018 tarihlerinde düzenlenen ve 150 ülkeden 1000’den fazla katılımcının yer aldığı Küresel İklim Hareketi Zirvesi, tehlikeyi ve tehdidi tüm dünyaya açıklaması açısından dikkat çekici. Zirvede, küresel ısınmanın artmaması için yeni tedbirler alınması, fosil yakıtların kademeli şekilde kullanımdan çıkarılması ve özellikle temiz enerji kaynaklarına ulaşmada yatırımların hızlandırılması konuları oldukça ilgi görmüş gibi&#8230; Tabii, San Francisco’daki zirveyi yapan ABD Başkanı Donald Trump’ın muhalifleri, yani Demokratlar ama sorunun uluslararası bir platformda ele alınması, işi siyasi olmaktan çıkarıyor. 300 küsur ülkeli dünyada 150 ülkenin bir araya gelip küresel ısınma konusunda tepki vermeleri azımsanacak bir vakıa değil. Hele hele dünya genelinde mevsim normalleri dışında meydana gelen kasırga, kuraklık, sel ve yangın gibi tabiat hadiselerinin tesadüfi olamayacağının zirve sonuç bildirisine konulması da bundan sonra konunun birçok platformda sürekli tartışılacağı manasına geliyor.</p>
<p><strong>Yeni Başkan Gelirse “Paris”e Döneriz!</strong></p>
<p>Tabii bir yıl önce Trump’ın, Paris Anlaşması’ndan çekildiği de hatırlanırsa San Francisco Zirvesi’nin önemi burada daha iyi anlaşılabilir. Hatta zirvede eski ABD Başkan Yardımcısı Al Gore’un yönetimin değişmesi durumunda Paris Anlaşması’na tekrar döneceklerini söylemesi de iyi bir gelişme. Malûmunuz, 191 ülkenin imzasını taşıyan ancak henüz etkin bir işlerliği olmayan Paris Anlaşması, iklim değişikliği için bağlayıcı kuralar ihtiva etmesi açısından tarihi önem taşıyor. 2015 yılında imzalanan anlaşmanın ana hedefi, bu yüzyılın sonuna kadar küresel ısınmanın 2 derecenin altında sınırlandırılması. Hatırlatalım, Türkiye de küresel ısınma anlaşmalarına imza koymayanlar arasında. Bir de Kyoto Protokolü var… 1997 yılında imzalanan protokol de küresel ısınma ve iklim değişikliği konusunda mücadeleyi hedefliyor. Ancak protokol 2005 yılında Rusya’nın katılımıyla yürürlüğe girebildi. Kyoto Protokolü, dünyada en fazla sera gazı salınımı yapan ABD’de, Senato tarafından onaylanmadığı için bu ülkede hayata geçemedi. Şu ana kadar başarısız kalan Paris Anlaşması ve Kyoto Protokolü’nün 2020 yılında gerçek manada yeni kimliğine bürünmesi hedefleniyor.</p>
<p>Yine bu dönemde küresel ısınma ile ilgili yapılan araştırmalar ilgi çekici… Son raporların birini yine birkaç ay önce The Guardian gazetesi yayımladı. Kaliforniya Stanford Üniversitesi’nden öğretim üyesi Marshall Burke, ekolojik dengenin korunması ve sera gazlarının sınır ötesine geçmesini önlemek ve oluşacak maliyeti önleme konusundaki yeni araştırmasında, dünyanın bu yüzyılın sonuna kadar 1,5 derecelik ısınma hedefini yakaladığı takdirde toplamda yüzde 3 daha zengin olacağını belirtiyor. Burke’ın çalışmasındaki ifadesi, “Şayet 1,5 derecelik hedef tutarsa dünya ekonomisine 30 trilyon dolar kümülatif bir fayda sağlanacak” şeklinde. Aynı konudaki araştırmaya destek veren ABD Berkeley Üniversitesi’nden Prof. Dr. Maximilian Auffhammer ve Columbia Üniversitesi’nden Prof. Dr. Wolfram Schlenker de yakın gelecekte iklimsel etkilerin hükümetlerin GSYİH raporlarına gireceğini, konunun öncelikli tartışma alanı olacağını, söz konusu çalışmaların hükümetlere yön vereceği şeklinde görüş belirtiyorlar. Aynı konuyu ünlü Nature Magazine de işlemiş… Dergi, bilim insanlarının görüşleri doğrultusunda yaptığı yorum analizde, son 50 yılın verileri göz önüne alındığında sıcaklık artışının gelecek 50 yıl içinde 2 derecenin üzerine çıkması durumunda iş verimliliği, tarım üretimi ve sağlık gibi faktörler sebebiyle ülkelerdeki GSYİH ve diğer ekonomik göstergelerin aşağı yönlü seyredeceğini ifade ediyor. Dergiye bilgi veren raportörler de 40 küresel iklim modelini masaya yatırdıklarını ve küresel ısınmanın 1,5 derecede tutulması durumunda insan neslinin ve ekolojik dengenin bir sonraki döneme sağlıklı ulaştırılabileceğini dile getiriyorlar.</p>
<p>Tabii küresel ısınma ve enerji politikalarında Türkiye’nin alacağı rol ne olacak, bizi ilgilendiren en önemli konulardan biri bu… Kıymetli Işıl Şirin Selçuk’un <em>“Küresel Isınma, Türkiye’nin Enerji Güvenliği ve Geleceğe Yönelik Enerji Politikaları”</em> adlı çalışması, bu alanda oldukça yol gösterici. Evet, bugün enerji üretimi, ticareti ve tüketimi başlı başına bir sorun… Özellikle ülkelerin yerli enerji kaynaklarına yönelik çevre boyutu da dikkate alınarak sürdürülebilir politikalar geliştirmesi olmazsa olmaz… Bilhassa Selçuk’un kitabındaki, “Dünyanın yüz yüze kaldığı çevre/ekoloji sorunları ile mücadele ederken Türkiye stratejik öneme sahip enerji politikalarını hangi unsurları ve olguları dikkate alarak nasıl şekillendirmeli? Enerji politikalarını şekillendirirken ülkenin enerji (arz ve talep) güvenliği nasıl sağlanmalı? Gelişen çevre bilinci ile beraber temiz ve yenilenebilir enerji kaynakları ekonomik anlamda fosil yakıtlara ne derece alternatif olabilir? Türkiye ekonomisinin gelecekteki enerji gereksinimi ne kadar artabilir? Bütün bu süreç, tahmin ve unsurların Türkiye’de hükümetlerin enerji politikalarına yansıması nasıl olmalı?” sorularına verilecek cevapların, konuyu daha da anlatacağı kanaatini taşıyorum. Önce ekoloji ve çevre, sonra ekonomi politikalarıyla yürütülecek sürdürülebilir çalışmaların gelecekteki birçok sorunu da bugünden çözebileceğini ifade etmek isterim.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/insanligin-dustugu-buyuk-yanilgi-once-ekonomi-sonra-ekoloji/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bu Kriz, Türkiye’yi Yıldızlaştırır!</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/bu-kriz-turkiyeyi-yildizlastirir/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/bu-kriz-turkiyeyi-yildizlastirir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Sedad Yılmaz]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 31 Aug 2018 22:25:13 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[2018 Krizi]]></category>
		<category><![CDATA[Ekonomik Kriz]]></category>
		<category><![CDATA[Kriz]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=2630</guid>

					<description><![CDATA[Katar’ın, Türkiye’ye 15 milyar dolar civarında doğrudan yatırım yapacağı haberi bile döviz ve faizlerdeki ateşi söndürmeye yetti. Şayet yabancı yatırımcıya tekrar güven sağlanıp ülkeye sermaye çekilebilirse, döviz fiyatları ve faiz oranlarının süratle aşağı geldiği görülecek. Türkiye, son dolar operasyonuyla yeni bir 15 Temmuz kalkışması yaşadı. Başta halkın sağduyulu yaklaşımı, iş dünyası ve siyasi iradenin basiretli yaklaşımları ekonomiye yapılan darbe girişimini nispeten hafifletti. Taarruz henüz geçmiş değil. Türk ekonomisiyle birlikte aslında her alana gelmesi muhtemel saldırıları beklemek gerekiyor. Zira “Su (asker) uyur, düşman uyumaz!” “Türkiye’nin temelleri elbette sağlam.” Öncelikle bu milletin Müslüman olarak en az bin yıllık, yeryüzünde varoluş olarak 15 bin yıllık geçmişi var. Birbirini takip eden tam 16 devlet kurmuş… Âleme nizâm vermiş… Türkiye Cumhuriyeti; mezkûr devlet zincirinin bugünkü son halkası… Yönetim sistemiyle, demokrasisi, ekonomisi, sosyal dokusu ve caydırıcı savunma yapısıyla uluslararası hukuka bağlı, askeri, hukuki ve iktisadi birçok teşkilatın üyesi, bölgesinde saygın, müşfik, mazlumun elinden tutup kaldıran Osmanlı İmparatorluğu’nun devamı 95 yıllık genç bir devlet. Türkiye ekonomisi de 2017 yılı rakamlarına göre 3,1 trilyon TL GSYİH, 10 bin doları aşan kişi başı milli geliri, kamu ve özel sektörüyle güçlü bir bünyeye sahip. İstisnalar hiçbir zaman kaideyi bozmaz, reel sektörün üretim ve istihdam azmi, finans sektörünün yüksek potansiyelli fon &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Katar’ın, Türkiye’ye 15 milyar dolar civarında doğrudan yatırım yapacağı haberi bile döviz ve faizlerdeki ateşi söndürmeye yetti. Şayet yabancı yatırımcıya tekrar güven sağlanıp ülkeye sermaye çekilebilirse, döviz fiyatları ve faiz oranlarının süratle aşağı geldiği görülecek.</strong></p>
<p>Türkiye, son dolar operasyonuyla yeni bir 15 Temmuz kalkışması yaşadı. Başta halkın sağduyulu yaklaşımı, iş dünyası ve siyasi iradenin basiretli yaklaşımları ekonomiye yapılan darbe girişimini nispeten hafifletti. Taarruz henüz geçmiş değil. Türk ekonomisiyle birlikte aslında her alana gelmesi muhtemel saldırıları beklemek gerekiyor. Zira “Su (asker) uyur, düşman uyumaz!”</p>
<p>“Türkiye’nin temelleri elbette sağlam.” Öncelikle bu milletin Müslüman olarak en az bin yıllık, yeryüzünde varoluş olarak 15 bin yıllık geçmişi var. Birbirini takip eden tam 16 devlet kurmuş… Âleme nizâm vermiş… Türkiye Cumhuriyeti; mezkûr devlet zincirinin bugünkü son halkası… Yönetim sistemiyle, demokrasisi, ekonomisi, sosyal dokusu ve caydırıcı savunma yapısıyla uluslararası hukuka bağlı, askeri, hukuki ve iktisadi birçok teşkilatın üyesi, bölgesinde saygın, müşfik, mazlumun elinden tutup kaldıran Osmanlı İmparatorluğu’nun devamı 95 yıllık genç bir devlet. Türkiye ekonomisi de 2017 yılı rakamlarına göre 3,1 trilyon TL GSYİH, 10 bin doları aşan kişi başı milli geliri, kamu ve özel sektörüyle güçlü bir bünyeye sahip. İstisnalar hiçbir zaman kaideyi bozmaz, reel sektörün üretim ve istihdam azmi, finans sektörünün yüksek potansiyelli fon gücü, halkın dayanışma ruhu vatan, bayrak, devlet ve millet sevgisiyle yoğrulmuş. Milli şâirimiz Mehmet Akif Ersoy’un ifadeleriyle “Girmeden tefrika bir millete düşman giremez… Toplu vurdukça yürekler onu top sindiremez” misali Türkiye, halkının ayrılmaz birlik ve beraberliği ile her dönemde ortaya çıkan çok sayıda tefrikayı bertaraf ederek düşmanın suiistimallerine fırsat vermemiş…</p>
<p><strong>Konjonktür Türkiye Lehine İşliyor</strong></p>
<p>2016 yılında 15 Temmuz darbe girişimini yaşayan Türkiye, bugün yine bunalımlı bir dönemden geçmesine rağmen aynı hassasiyeti gösteriyor. Ülke bu defa ekonomik bir saldırı ile karşı karşıya… Hem de müttefiki ABD üzerinden… Öyle müttefik ki FETÖ’ye ve PKK’ya sahip çıkıyor… Her fırsatta Türkiye’ye askeri, siyasi ve ekonomik operasyonlar çekiyor! ABD bugün yine “korumacılık”, elindeki rezerv para dolar ve piyasa oyunlarıyla sui emellerine ulaşabilmek için ekonomimize zarar vermeye çalışıyor.</p>
<p>Böyle zorlu ortamlarda dâhi Türkiye’nin hem siyasi hem ekonomik artıları eksilerinden daha fazla. Bir kere Türkiye, dünyada birçok ülkede olmayan siyasi istikrara sahip. İkincisi siyasi iktidar, her şeye rağmen cansiperane en yakın seviyede sorunlara yaklaşım sergiliyor. Çok daha önemlisi siyasi iradenin arkasında yanlı – yansız inanılmaz bir halk desteği var. Diğer taraftan ABD operasyonlarına karşı Türkiye lehine uluslararası destek çoğalıyor… Çin, Rusya, Almanya, Katar, Fransa, Türk Cumhuriyetleri, G-20’nin önemli devletleri, Türkiye’ye hep katkı peşinde. Yani ABD, dünyada giderek yalnızlaşırken Türkiye’nin kredibilitesi artıyor. Yakın zamanda kredi derecelendirme kuruluşları, Türkiye’nin güçlülüğünü mutlaka teyit edecek… Belki de öyle döneme girilecek ki bir müddet sonra Amerikan kamuoyunda Türkiye lehine, Trump yönetimi aleyhine tepkiler artarak yaygınlaşacak. Öyle görünüyor ki bu son Amerikan krizi, Türkiye’yi yıldızlaştıracak!</p>
<p><strong>Bütçe ve Kamu Borcunda Sorun Yok</strong></p>
<p>Ekonomiye baktığımızda da Türkiye, birkaç aydır açık vermesine rağmen toparlanabilecek bir bütçeye sahip. Merkezi bütçe Temmuz’da aylık 1,1 milyar TL fazla verdi. Ocak – Temmuz döneminde ise 45 milyar liralık bir açık söz konusu. Özellikle 7 aylık dilimde faiz dışı açık can sıkıyor. Eylül ayında açıklanması beklenen Orta Vadeli Program’da (OVP) nasıl bir yol belirlenecek orası bilinmez ama bütçe dengelerini fazlaya çevirme noktasında maliye politikalarını sıkılaştırması yani kamu harcamalarını düşürülmesi mutlak gibi görünüyor. Zaten 2017 yılına göre 2018 itibariyle ekonominin daralması bekleniyor. Daralan ekonomilerde bütçeler de açık verir. Açığın büyümemesi ve enflasyonun yükselmemesi için maliye, sıkı politikalar uygular ve bütçeyi dengelemeye çalışır. Bütçe açığının kapatılması için mevcut vergi oranları artırılabilir veya yeni vergiler ihdas edilebilir. Bu mümkün olmazsa dış borçlanma yoluna gidilir. Ancak bütçe açığını kapatmanın en kestirme yolu, enflasyon yapacağı için para basmak değil, kamu hizmetlerine zam yapmak şeklinde kendini gösterir. Tabii bu, denk bütçe politikası uygulamayan hükümetler için geçerlidir. Denk bütçe politikaları ise enflasyonu düşürmenin en etkin yollarından biri olarak bilinir. Dolayısıyla Türkiye hâlâ bütçe açısından ipin ucunu kaçırmış değil.</p>
<p>Diğer taraftan bu yılın ilk çeyrek verilerine göre, ülkemizin kamu borcu gerçekten yüzde 60’lık Avrupa Birliği (AB) kriterlerinin oldukça altında. AB tanımlı genel yönetim borç stoku 922,3 milyar lira. Bu rakamın milli gelire oranı yüzde 28,4. Brüt dış borç stoku ise 466,7 milyar dolar… Stokun milli gelire oranı yüzde 52,9. Türkiye’nin net dış borç stoku da 303,2 milyar dolar. Stokun milli gelire oranı yüzde 34,3. Yine Türkiye bankacılık sektörü kâr üstüne kâr yapan bir sektör. En az yüzde 8 olması gereken sermaye yeterlilik rasyosu da yüzde 17 seviyesinde. Kredi büyümesi de yüzde 15 düzeyinde. Dolayısıyla finans sektöründe herhangi bir sıkıntı görünmüyor. 2017 yılında bankalara beyan edilen 722 milyar liralık çekin sadece 16 milyar lirası karşılıksız çıktı. Karşılıksız çek oranı ise bir önceki yıla göre yüzde 38 azaldı. Akbank Genel Müdürü Hakan Binbaşgil’in ifade ettiği gibi, ekonomi yönetiminin tek çatı altında toplanmasının avantajını ilk defa bu dolar ataklarında yaşadık. Çabuk toparlanmanın asıl sebebi de güçlü ekonomi. Çünkü yaşanan döviz hareketliliğinin makro verilerle açıklanması hiç doğru bir yaklaşım değil. Yani İş Bankası Genel Müdürü Adnan Bali’nin deyimiyle “Bu kurun ekonomik bir izahı yok!”</p>
<p><strong>Yüksek İthalat Ekonomiyi Boğuyor</strong></p>
<p>Evet, buraya kadar Türkiye’nin artılarını sıraladık… Ancak büyük sıkıntılara yol açan sorunlarımız da var&#8230; Türkiye’de eksilerin başında hukuksal alan olmak üzere yapısal reformlar başı çekiyor. Hukuksal problemlerimizin yanında ekonomisini yüksek ithalat ve dış borçlanmayla yürüten bir ülkeyiz. İthalata ağırlık veren Türkiye’nin, üretim açığı sorunu giderek büyüyor.</p>
<p>Ülkemizin Haziran verilerine göre 12 aylık cari açığı 57,3 milyar dolara yükseldi. Cari açık içinde en büyük kalem dış ticaret açığı da ithalat ağırlıklı artıyor. Son 12 aylık dönemde, ihracat bir önceki yıla göre yüzde 9,2 artış ile 161 milyar 898 milyon dolar, ithalat ise yüzde 19,9 artış ile 248 milyar 472 milyon dolar oldu. Dış ticaret hacmi de bir önceki yıla göre yüzde 15,4 artarak 410 milyar 370 milyon dolar olarak gerçekleşti. İhracatın ithalatı karşılama oranı ise yüzde 65,2. “Yerli üretim pahalı oluyor, enflasyon yükseliyor” düşüncesiyle üretebileceğimiz etten, nohuttan, fasulyeden mercimeğe kadar birçok ürünü ithal ediyoruz. Yiyeceğinden, içeceğine, giyiminden otomobiline, inşaat malzemesinden teknolojisine kadar her türlü ürünü dışarıdan alıyoruz. Dolayısıyla olmaması gereken şekilde cari açık veriyoruz. Zorlu Holding Yönetim Kurulu Başkanı Ahmet Nazif Zorlu da yerlileşme oranının artması gerektiğini, Türkiye’nin son dönemde ithalata kaymanın acısını çektiğini açıkça beyan ediyor. İşte ithalat ağırlıklı dış ticaret fotoğrafı, ekonomiyi sıktıkça sıkıyor. Cari açık ve bütçe açığını yani ikiz açıkları finanse edebilmek için dış borçlanma kaçınılmaz oluyor. Burada en büyük sorunu özel sektör yaşıyor ki rakamlara baktığımızda özel sektörün kamu sektöründen iki kat daha fazla borçlu olduğu gözleniyor. Bu rakam bugün brütte 470 milyar dolar ile ifade ediliyor.</p>
<p><strong>İşte Burası En Yumuşak Karnımız</strong></p>
<p>Diğer taraftan bankaların sağlam duruşuna rağmen Merkez Bankası ve maliye politikalarındaki erken davranma, geç kalma gibi uyumsuzluklar sebebiyle kur ve faiz operasyonlarında başarı gösteremiyoruz. İkiz açıklarını yurtdışı sermaye akımlarıyla çevirmeye çalışan Türkiye, piyasa ekonomisinde de başarılı olduğu söylenemez. Türkiye’nin gerçekten sadece idarecilerimizin değil halkımızın da finans okur – yazarlığına ihtiyacı var. Bu alandaki boşluğumuzdan faydalanan dış piyasaların ceplerimizi boşalttığını sadece seyrediyoruz ama müdahale edemiyoruz. Borsada, döviz piyasasında binlerce bilinçsiz oyuncu kayıp üzerine kayıplar yaşıyor. Genel kültür olarak ekonomi bilgimiz de oldukça yetersiz. Türkiye’de bu alanın yapılacak düzenlemelerle mutlaka standartlara kavuşturulması, finans yatırımlarıyla ilgili halkın bilinçlendirilmesi gerekiyor.</p>
<p>Dolayısıyla ülkemizdeki döviz açığı ve borçların çevrilebilmesiyle ilgili telaş ve endişe, döviz kurunu sürekli yukarıda tutuyor. İhracat ve iç tüketimi genellikle ithalata dayalı olan ülkemizde, döviz kuru yüksek seyrettiği ölçüde maliyet enflasyonuna dayalı bir hayat pahalılığı yaşanıyor. Enflasyon yükselirken, yurtdışından bizim için olmazsa olmaz sermaye akımlarını ülkeye çekebilmek için faizleri enflasyonun 3 – 5 puan üzerinde tutmak gerekiyor. Zira Türkiye, diğer gelişenlerle yabancı sermaye çekme konusunda rekabet yaşayan bir ülke. Bu durum da faizlerin aşağı inmesini engelliyor.</p>
<p><strong>Kur Kalkanı!</strong></p>
<p>Sorunlar başlayıp yurtdışından para akışı yavaşladığında veya yurtiçinden dışarıya yabancı sermaye çıkışı arttığında ekonomi darboğaza giriyor. Böylece döviz kuru yükseliyor. Türk Lirası’nın değeri düşüyor… Özetlediğimizde yükselen kur, Türk Lirası’ndaki değer kaybı, kura bağlı enflasyonu ve enflasyonun doğurduğu yüksek faizler son yıllarda başımızın belâsı ve ekonomide yaşadığımız çözülmesi gereken en mühim meseleler olarak ortaya çıkıyor. İşte burası en yumuşak karnımız… Kur atakları bir yolu bulunup engellenebiliyor. Fakat kura bağlı enflasyon yaşayan Türkiye, faizleri düşürmede bu kadar başarılı olamıyor. Mamafih, kur ile birlikte enflasyona bağlı faizleri aşağı çekmek, yurtdışından gelecek yabancı sermayede düğümlenip kalıyor… Düğümü çözmek için ya ülkemizi yurtdışı sermayeye ve turizme yönelik cazip hale getireceğiz ya da yemeyip içmeyip tasarruf yapıp Türkiye’yi üretim ülkesi yapacağız! Bunun adı da kur kalkanı…</p>
<p><strong>Türk Piyasalarına Yatırım Zamanı</strong></p>
<p>Söz konusu seviyede yapılması gereken turizm de dâhil acilen yurtdışından doğrudan veya portföy şeklinde yatırım almak. Bu seviyede hiç kimse zaten IMF’den para alma taraflısı değil. Çünkü Türk Lirası enstrümanları bugün itibariyle oldukça ucuz seviyeye indi. Bu avantajı iyi kullanmamız lâzım. Uluslararası finans piyasalarındaki kriz tahminleriyle tanınan ünlü yatırımcı Marc Faber bile Türkiye’nin yeni iş birlikleri konusunda seçenekleri bulunduğunu belirterek, bir miktar Türk hissesi alacağını ve Türk varlıklarına yatırım yapma zamanı olduğunu söylüyor.</p>
<p>Faber, Trump’ı zücaciye dükkânına girmiş bir file benzeterek, “Trump diplomasi yürütmüyor. Sadece ona buna sataşıyor” değerlendirmesini yaparak Türkiye’nin bu krizden kârlı çıkacağını, Avrupa Birliği, NATO veya Şangay İşbirliği Teşkilatı’na yakın olmada daha cazip hale geldiğini kaydediyor. Yine Katar’ın, Türkiye’ye 15 milyar dolar civarında doğrudan yatırım yapacağı haberi bile döviz ve faizlerdeki ateşi söndürmeye yetti. Şayet yabancı yatırımcıya tekrar güven sağlanıp ülkeye sermaye çekilebilirse, döviz fiyatları ve faiz oranlarının süratle aşağı geldiği görülecek.</p>
<p><strong>Türkiye’nin Avantajlarını Kullanalım</strong></p>
<p>Her şey Türkiye lehine doğru ilerlerken avantajlarımızı kullanmamız ve acil tedbirleri hayata geçirmemiz açısından iş dünyamızdan gelen bazı önerileri özetlemek isterim…</p>
<p>“Merkez Bankası piyasalara müdahalede geç kalmamalı, erken davranmamalı… Sessiz de olmamalı. TCMB’nin bağımsızlığı olmazsa olmaz… TCMB likidite yönetiminde Bankalar Birliği ve buna benzer kurum ve kuruluşlardan alacağı desteği hiçbir zaman göz ardı etmemeli. Kurun istikrara kavuşması için daha sıkı para politikasına yönelmeli… Merkez Bankası sıkı para politikası uygularken maliye politikalarında yapılacak uygulamalar, OVP beklenmeden derhal açıklanmalı. Mali politikalarla azami tasarrufa gidilmeli. Kamu harcamaları zapturapt altına alınmalı. Bir iğnenin dâhi hesabı sorulmalı&#8230; Ekonomideki sorunların tezahürü olan enflasyonun kalıcı ve sürdürülebilir düşürülmesi için güven verici somut bir yol haritası kamuoyu ile paylaşılmalı… Türkiye’nin siyasi ve ekonomik durumu netleştirmeli…</p>
<p>Türkiye’ye yönelik iyimserlik havasının estiği bu günlerde AB yani Batı ile yola devam edilecekse başta Gümrük Birliği olmak üzere tüm müzakereler yeniden açılmalı… Enerji transferinde olduğu gibi Türkiye’yi bir merkez, bir köprü, bir koridor ülkesi haline getirip Batı ve Doğu’yu buluşturan politikalar geliştirilmeli… ABD ile ilişkiler, Türkiye’nin menfaatlerine halel getirilmeden diplomasi yoluyla çözülmeli.”</p>
<p>Gelişmiş bir ekonomiyle yıldızlaşacak Türkiye, dostuna güven verirken düşmanın korkulu rüyası olacak!</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/bu-kriz-turkiyeyi-yildizlastirir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
