<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Rafet Küçük &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/author/rafet-kucuk/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Wed, 01 Aug 2018 04:32:40 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.10</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>Rafet Küçük &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Takiyeden Makiyeye</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/takiyeden-makiyeye/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/takiyeden-makiyeye/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Rafet Küçük]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 31 Jul 2018 21:30:06 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Polemik]]></category>
		<category><![CDATA[İman]]></category>
		<category><![CDATA[Makiye]]></category>
		<category><![CDATA[Takiye]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=2481</guid>

					<description><![CDATA[Çok uzun zamandır insanlar tam görüşünü söylemiyordu memleketimizde, hatta başka bir görüş söylüyordu. Çünkü İslami dava çerçevesindeki pek çok şey aşırı derecede yasaktı, baskı altındaydı, bu yüzden de örtüktü. Ve mesela; Gülen, Oktar gibi isimler de bu bağlamda hareket ediyor görülüyordu gayet. O yüzden de belki, pek çok falsoları görülmüyordu, çok eleştiri almıyordu. Takiye kelimesi korunma anlamına geliyor. Istılahi olarak ise “korkudan asıl görüşünü gizleme” anlamında kullanılıyor. Bir de şu var ki tarihi süreçte “adeta her fırsatta asli görüşünü gizleme” noktasına gitmiştir iş. Burada dikkatimizi çeken bir başka nokta ise takiye kelimesinin takva kelimesiyle aynı kökten, vaky kökünden geliyor olması fakat anlam olarak tam tersi bir noktaya savrulması. Çünkü takva, bağlılıkta en aşırı olma anlamında kullanılırken takiye en gevşek olma anlamına geliyor pratikler sonucunda. Peki, Kur’an’da takiye kelimesi geçer mi? Elcevab; Ali İmran 28. ayette geçen tüka kelimesi ki takiye olarak da okunmuştur kelime1, takiye anlamında görülür müfessirlerce. Bu ayet şöyledir: “Mü’min’ler, mü’min’leri bırakıp da kâfirleri dost edinmesin. Kim bunu yaparsa artık o, herhangi bir şeyde Allah’tan değildir. Ancak onlardan korunma gayesiyle sakınmanız başkadır. Dönüş yalnız Allah’adır.” [Ali İmran 28] Görüldüğü üzere ayette bir ruhsat var fakat mesela Şia mezhebinde takiye, imanın şartı gibi bir şeydir. Öyle ki mezhep literatüründe &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Çok uzun zamandır insanlar tam görüşünü söylemiyordu memleketimizde, hatta başka bir görüş söylüyordu.<br />
Çünkü İslami dava çerçevesindeki pek çok şey aşırı derecede yasaktı, baskı altındaydı, bu yüzden de örtüktü. Ve mesela;<br />
Gülen, Oktar gibi isimler de bu bağlamda hareket ediyor görülüyordu gayet. O yüzden de belki, pek çok falsoları görülmüyordu, çok eleştiri almıyordu.</strong></p>
<p>Takiye kelimesi korunma anlamına geliyor. Istılahi olarak ise “korkudan asıl görüşünü gizleme” anlamında kullanılıyor. Bir de şu var ki tarihi süreçte “adeta her fırsatta asli görüşünü gizleme” noktasına gitmiştir iş. Burada dikkatimizi çeken bir başka nokta ise takiye kelimesinin takva kelimesiyle aynı kökten, vaky kökünden geliyor olması fakat anlam olarak tam tersi bir noktaya savrulması. Çünkü takva, bağlılıkta en aşırı olma anlamında kullanılırken takiye en gevşek olma anlamına geliyor pratikler sonucunda. Peki, Kur’an’da takiye kelimesi geçer mi? Elcevab; Ali İmran 28. ayette geçen tüka kelimesi ki takiye olarak da okunmuştur kelime<sup>1</sup>, takiye anlamında görülür müfessirlerce. Bu ayet şöyledir: <em>“Mü’min’ler, mü’min’leri bırakıp da kâfirleri dost edinmesin. Kim bunu yaparsa artık o, herhangi bir şeyde Allah’tan değildir. Ancak onlardan <strong>korunma gayesiyle</strong> sakınmanız başkadır. Dönüş yalnız Allah’adır.”</em> [Ali İmran 28] Görüldüğü üzere ayette bir ruhsat var fakat mesela Şia mezhebinde takiye, imanın şartı gibi bir şeydir. Öyle ki mezhep literatüründe Hz Ali’nin seçilmiş imam olduğu halde diğer halifeler zamanında takiye yaptığı, takiyenin dinin onda dokuzu olduğu söylenmiş, “Sizin Allah katında en üstününüz en çok sakınanınızdır”<sup>2</sup> ayetinde yer alan “etki” kelimesinin Caferi Sâdık’tan nakille “en çok takiye uygulayanınızdır” anlamında olduğu dahi iddia edilmiştir.<sup>3</sup> İşte takiyeyi makiyeye çeviren süreçler.</p>
<p><strong>Kime Karşı Yapıldığı Karışan Takiye</strong></p>
<p>Asıl meselemize gelirsek; bilindiği üzere çok uzun zamandır insanlar tam görüşünü söylemiyordu memleketimizde, hatta başka bir görüş söylüyordu. Çünkü İslami dava çerçevesindeki pek çok şey aşırı derecede yasaktı, baskı altındaydı, bu yüzden de örtüktü. Ve mesela; Gülen, Oktar gibi isimler de bu bağlamda hareket ediyor görülüyordu gayet. O yüzden de belki, pek çok falsoları görülmüyordu, çok eleştiri almıyordu. Fakat şimdi de Amerika, İsrail vs hesabına çalıştıkları ortaya çıktı. Yani kime karşı takiye yapıldığı karıştı. Peki, acaba takiye böyle ille sorun mu oluşturur? Bir defa şu anlaşılmalı ki; işin esası Allah’a güvenmek ve fedakâr olmaktır. Ayette denilir ki: <em>“Gerçek şu ki; İman edip de <strong>yalnız Rab’lerine tevekkül edenler</strong> üzerinde onun (şeytanın) bir hâkimiyeti yoktur. Onun hâkimiyeti, ancak onu dost edinenlere ve onunla/onu (Allah’a) ortak koşanlaradır.”</em> [Nahl 99-100]Elbette zorunlu zamanlarda takiye olabilir. Ayette şöyle denilir: <em>“İnandıktan sonra kim Allah’ı inkâr ederse, kalbi imanla dolu olduğu hâlde <strong>zorlanan kimse başka</strong>, fakat göğsünü küfre açanlara Allah’tan gazap iner ve onlar için büyük bir azap vardır.”</em> [Nahl 106]</p>
<p>Bir başka ayette ise zorunlu durumlar için verilen ruhsatta bir ayrıntı dikkat çeker, “haddi aşmadan” denilir. Şöyle ki: <em>“Allah size yalnız leşi, kanı, domuz etini ve Allah’tan başkası için kesilmiş olanı yasaklamıştır. Fakat kim mecbur kalırsa, <strong>aşırıya kaçmamak ve sınırı aşmamak şartıyla</strong> ona günah yoktur. Şüphesiz ki Allah, çok bağışlayandır; çok merhamet edendir.”</em> [Bakara 173] Dikkat edilirse ayette ölüm tehlikesi durumunda harama bulaşırken dahi ruhsatla birlikte bir uyarı var. Yine; “onlardan gelebilecek bir tehlikeden sakınmanız başka” ifadesine karşın şu ayet de vardır: <em>“Ey inananlar! Yahudi ve Hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostlarıdırlar. Sizden kim onları dost edinirse, kuşkusuz o da onlardandır. Şüphesiz ki Allah zalimler topluluğunu doğru yola iletmez.</em></p>
<p><em>Kalplerinde hastalık bulunanların; <strong>başımıza bir felaket gelmesinden korkuyoruz diyerek, onların arasına koşuştuklarını görürsün.</strong> Umulur ki Allah bir fetih yahut katından bir emir getirir de onlar içlerindeki gizledikleri şeyden dolayı pişman olurlar.”</em> [Maide 51-52] Elhasıl; demek ki burada “her kafanıza eserse size ruhsat” gibi bir durum yok. İşte bu taifelerin evrilip çevrildiği nokta budur. Tehlikeyle orantılı bir takiyeyi geçtik işi, yaşam tarzına çevirmiştiler, davayı buharlaştırmıştılar, başlarındaki öyle dedi diye. Mesela içkili toplantılar düzenliyor, Hristiyan erkekle Müslüman kadını evlendiriyor, kadınlı erkekli dansı dinen normal görüyorlardı. Nihayetinde iş ajanlığa kadar gitti dayandı.</p>
<p><strong>Fikirler Yasaklanıyorsa, Baskı Varsa?..</strong></p>
<p>Buradaki bir başka mesele ise şu ki takiye, marjinal, gizemci, savunulamaz inançları olan grupların kullandığı en mühim bir araçtır aynı zamanda. Denilebilir ki “hakikati söylersek başımıza iş gelir” noktası bahane edilerek kapalı yapılar kurulmaktadır. Hâlbuki söyledikleri şey tam hakikat değildir bir defa. Ya da takiyede çok kalınca iş, buna dönmektedir. Beri yandan bulanıklıktan işin sakatlığı anlaşılamamaktadır. Bu çerçevede mesela, Gülen’in yakın çevresinde Hz İsa olarak görüldüğü iddiaları, Oktar’ın ise sürekli mehdiyetten bahsetmesi ve mehdinin özelliklerinin ona uyduğunu ima etmesi çok enteresandır. Şiilikte de gaib imam, on iki imamın masumiyeti gibi ciddi şekilde delillendiremeyecekleri pek çok konu vardır. Gulat akımlarda bu iş zaten ayyuka çıkmaktadır. İşte takiyeciliğin böyle bir boyutu da var ya da oluyor. Hâsılı, demek ki bir defa; açık, başkalarına tebliğ edilebilir, savunulabilir bir inanç gerekiyor evvela. Bu da delillere dayalı bir iman demek. Peki, eğer fikirler yasaklanıyorsa, baskı varsa?.. Bu da ikinci kısım. Denilebilir ki örneğin, Batı medeniyeti, İslam’ı dönüştürmek istiyor açık şekilde fakat İslam’ın tebliği ve işin delilleri acaba çok yerinde mi? Kimileri gelenek bohçasını taşımakta fakat iman zafiyetiyle çabucak sapabilmekte, kimileri ise geleneği dışlayarak güya çok savunulabilir bir anlayış çıkartmakta ama aslında rasyonalizme, belki de tam Batı’nın istediği noktalara gitmekte. Deliller ve tebliğ meselesine ciddi şekilde bakıldığı zaman ise gerçekten de bu alanda eksiklikler görülüyor. Bütün bunlar da buna götüren süreçler gibi bir açıdan. Elbette her hâlükârda baskı olabilir fakat azim de şart. Hakikat boyutu net olursa başarı da biiznillah gelecektir. Ayette şöyle buyurulur: <em>“Kesinlikle, mallarınız ve canlarınız konusunda sizi deneyeceğiz ve kesinlikle, önceden kitap verilenlerden ve ortak koşanlardan üzücü birtakım şeyler işiteceksiniz, çok. Eğer de sabreder ve sakınırsanız, herhalde bu, işlerin azmindendir/azmedilmeye değer işlerdendir.”</em> [186]</p>
<p style="font-size: 0.8em;"><sup>1</sup>Kıraat imamlarından Yakub, bu kelimeyi takiye olarak okumuştur.<br />
<sup>2</sup>Hucurât 13<br />
<sup>3</sup>bkz. Dia, takiye maddesi</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/takiyeden-makiyeye/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Dinin Yorumlardan Arındırılması: Mealcilik</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/dinin-yorumlardan-arindirilmasi-mealcilik/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/dinin-yorumlardan-arindirilmasi-mealcilik/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Rafet Küçük]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 31 Jul 2018 21:25:54 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[dini yorumlar]]></category>
		<category><![CDATA[mealcilik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=2477</guid>

					<description><![CDATA[Martin Luther, Kitabı Mukaddes’i herkesin anlayabileceğini, kilisenin yorumuna mahkûm olunmaması gerektiğini söylemiş ve Kitabı Mukaddes’i, Almancaya çevirmiştir. Sonra da Protestanlık dediğimiz akım oluşmuştur. Aslında mealcilik de bu tarz bir yaklaşım olarak görülebilir. Yani dinin yorumlardan arındırılması ve metnin yeni bilgilerle, anlayışlarla yeniden yorumlanması. Meal Kelimesinin Ortaya Çıkışı Meâl kelimesi, “evl” kökünden türemiş, mimli mastardır. Bir şeyin varacağı yer ve gaye manasında, “ism-i mekân”dır. Tevil kelimesi de “evl” kökünden gelir, yorumlama demektir ve önceden beri, tefsir anlamında kullanılan bir kelimedir. Meal kavramını ilk kullanan kişinin ise Elmalılı Hamdi Yazır olduğu kabul edilir. Elmalılı, Kur’an tercümesine meal adını vermiştir. Çünkü ona göre Kur’an, başka bir dile tam olarak tercüme edilemez. Ayrıca kendisi, birilerinin, “Türkçe Kur’an” başlığıyla Kur’an’ı Türkçeleştirmesine tepki olarak bu kelimeyi kullanmıştır, tefsirinin önsözünde buna değinir.1 Daha sonra bu kelime yaygınlaşmıştır. Ancak şöyle bir terslik oluşmuştur. Bu kelime, Kur’an’ın herkesçe rahatlıkla anlaşılabileceğini, geleneğe gerek olmadığını iddia eden akıma da mealcilik şeklinde isim olmuştur. Antrparantez; bilindiği gibi Kitabı Mukaddes de başka dillere çevrilmemekteydi ve Katolik Kilisesi’nin şemsiyesi altında, Latince olarak okunmaktaydı. Martin Luther, Kitabı Mukaddes’i herkesin anlayabileceğini, kilisenin yorumuna mahkûm olunmaması gerektiğini söylemiş ve Kitabı Mukaddes’i, Almancaya çevirmiştir. Sonra da Protestanlık dediğimiz akım oluşmuştur. Aslında mealcilik de bu tarz bir yaklaşım olarak &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Martin Luther, Kitabı Mukaddes’i herkesin anlayabileceğini, kilisenin yorumuna mahkûm olunmaması gerektiğini söylemiş ve Kitabı Mukaddes’i, Almancaya çevirmiştir. Sonra da Protestanlık dediğimiz akım oluşmuştur. Aslında mealcilik de bu tarz bir yaklaşım olarak görülebilir. Yani dinin yorumlardan arındırılması ve metnin yeni bilgilerle, anlayışlarla yeniden yorumlanması.</strong></p>
<p><strong>Meal Kelimesinin Ortaya Çıkışı</strong></p>
<p>Meâl kelimesi, “evl” kökünden türemiş, mimli mastardır. Bir şeyin varacağı yer ve gaye manasında, “ism-i mekân”dır. Tevil kelimesi de “evl” kökünden gelir, yorumlama demektir ve önceden beri, tefsir anlamında kullanılan bir kelimedir. Meal kavramını ilk kullanan kişinin ise Elmalılı Hamdi Yazır olduğu kabul edilir. Elmalılı, Kur’an tercümesine meal adını vermiştir. Çünkü ona göre Kur’an, başka bir dile tam olarak tercüme edilemez. Ayrıca kendisi, birilerinin, “Türkçe Kur’an” başlığıyla Kur’an’ı Türkçeleştirmesine tepki olarak bu kelimeyi kullanmıştır, tefsirinin önsözünde buna değinir.<sup>1</sup> Daha sonra bu kelime yaygınlaşmıştır. Ancak şöyle bir terslik oluşmuştur. Bu kelime, Kur’an’ın herkesçe rahatlıkla anlaşılabileceğini, geleneğe gerek olmadığını iddia eden akıma da mealcilik şeklinde isim olmuştur.</p>
<p>Antrparantez; bilindiği gibi Kitabı Mukaddes de başka dillere çevrilmemekteydi ve Katolik Kilisesi’nin şemsiyesi altında, Latince olarak okunmaktaydı. Martin Luther, Kitabı Mukaddes’i herkesin anlayabileceğini, kilisenin yorumuna mahkûm olunmaması gerektiğini söylemiş ve Kitabı Mukaddes’i, Almancaya çevirmiştir. Sonra da Protestanlık dediğimiz akım oluşmuştur. Aslında mealcilik de bu tarz bir yaklaşım olarak görülebilir. Yani dinin yorumlardan arındırılması ve metnin yeni bilgilerle, anlayışlarla yeniden yorumlanması. Beri yandan Batı’da, din-bilim çatışması yaşanmıştır. Burada dini, kilise temsil etmekteydi. Bu işin en ziyade teberrüz ettiği nokta ise kilisenin görüşüne göre Güneş’in, Dünya’nın etrafında dönmesi meselesiydi ve kilise, yanılmaz görülürdü. Aslında bu iddia, kutsal metinlerde yoktur fakat insanlığın yaşı gibi yıldızların, Dünya’dan sonra yaratılması gibi başka çelişik konular vardır<sup>2</sup> Yani metnin yorumlardan arındırılması da işi kurtarmıyor denilebilir Hristiyanlık noktasında. Mealcilerin iddiasına göre ise Kur’an, bilim(sel teoriler)le çelişmez, onları onaylar. Temel çıkış noktası bu olagelmiştir. Mesela bu yüzden evrimin, Kur’an’da olduğunu iddia edenler, mucizeleri inkâr edenler vardır vs. Velakin bu anlayış, hadislerin dahi olabildiğince dışarıda tutulmasını, metnin olabildiğince yoruma açıklığını gerektirir. Mesela Âdem (as)’ın topraktan yaratıldığı hadislerde açıkça belirtiliyor<sup>3</sup>, Kur’an’da ise “topraktan” yaratılmıştır deniliyor. Yani salt metni alırsak, bunu, “topraktan yaratılmaya başlanmış ve süreçlerden sonra yaratılmıştır” şeklinde yorumlayanlar olabiliyor.</p>
<p><strong>Kur’an Bilim Uyumu Meselesi</strong></p>
<p>Kur’an bilim uyumu ya da Kur’an’ın bilimle çelişmezliği ilkesi aslında eski bir ilkedir. Mesela Razi gibi kimi müfessirler, arş, kürsi, yedi gök gibi kavramları o zamanki astronomi anlayışı olan felekler teorisini dikkate alarak tefsir etmiştir. Ancak bu teori çöktü. Lakin tefsirler yanılmaz olarak görülmediğinden fazla bir sarsıntı olmadı ve kimileri yeni teorilere dört elle sarıldı. Bu damar ise yeni yorumculuk, eskiyi olabildiğince ret anlayışlarını doğurdu gitgide. Bu işte öncülüğü, bir Hint Alt Kıtası müfessiri olan Sir Seyyid Ahmet Han yapmıştır. Ahmed Han’ın ana tezi şuydu:</p>
<p>“Work of God-Word of God/Tanrı’nın işi-Tanrı’nın sözü, tam bir uyum içindedir.”<sup>4</sup> Ona göre tabiat kanunları da vahiydir. Bu yüzden mucizeleri ret anlayışına doğru gitmiştir. Mesela Musa (as) denizi yarmadı, metcezir oldu demiştir.<sup>5</sup> Mısırlı bir müfessir olan Muhammed Abduh’un cinler, mikroplar olabilir iddiası da bu bağlamda meşhurdur. Fakat Abduh, metcezir iddiasını eleştirir.<sup>6</sup> Yine bir Hint Alt Kıtası müfessiri olan Muhammed Ali’nin, İsa (as)’ın normal doğumla doğduğu gibi iddiaları vardır.<sup>7</sup></p>
<p>Daha sonra Kuraniyyun akımı çıkmıştır vs. Bu yönde gittikçe artan bir yorum faaliyeti dikkat çekiyor. Tabii bu tarz yorumların artması, gelenekçilere de büyük bir propaganda alanı; “din elden gidiyor” diye bir içe kapanma bahanesi oluşturuyor. Gerçi, Elmalılı gibi kimi müfessirler, Kur’an’ın bilimle çelişmediği üzerinde durmuş ve mucizeleri de savunmuştur. Ancak ana akım, mucizelerin reddi yönünde gelişmiş.</p>
<p>Yine denilebilir ki bilimin lokomotifliğinde yürüyen anlayışlar, çeşitli ideolojiler ve yaşam tarzları da ürettiğinden, bunlar da işe dahil olmuştur. Hümanizm, modernizm, sosyalizm, liberalizm gibi. Kimileri bunları aslında tam da İslam’ın hedeflediğini<br />
söyleyerek bu yönde tefsirler yapmaya başlamış.</p>
<p>Mesela İslam, aslında köleliği tam kaldıracaktı, kadınla erkeği tam eşitleyecekti, devir uygun değildi gibi. Ya da demokrasiyi hedefliyordu, sonrakiler işi bozdu. Bütün bu işlerdeki en büyük bahanelerden birisi ise Kur’an dilimize çevrilmedi, ondan böyle oldu noktasıdır. Elbette “peki Araplarda niye böyle olmadı o zaman” denilebilir hemen. Fakat böyle bir gerçeklik de göze çarpıyor.</p>
<p><strong>Osmanlı’da Kur’an Çevirileri ve Tefsirler Meselesi</strong></p>
<p>Osmanlı döneminde tasavvuf ağırlıklı bir anlayış vardı. Türkçeye çevrilen tefsirlerde bu özellikle dikkat çekmektedir. Genel olarak bakarsak Ebulleys Semerkandi’nin tefsiri, Hazin tefsiri, Mevahibi Aliyye adlı tefsir ve Tibyan Tefsiri<sup>8</sup> ile gelinmiş.<sup>9</sup> Bunlar Âlemi İslam’daki iyi tefsirler kategorisine girmez, pek çok İsrâiliyat içeren vasat tefsirlerdir. Düşünelim ki İsrâiliyat’ı eleştiren ya da az kullanan Razi, İbni Kesir, İbni Atiyye, Zemahşeri gibi isimlerin tefsirleri o zamanlar vardı, bu anlayış gelişmişti, fakat değerlendirilmemiştir.</p>
<p>Ayrıca Fatiha başta olmak üzere sure tefsirleri, Ayetel Kürsi başta olmak üzere ayet tefsirleri, Beydavi tefsiri başta olmak üzere şerh ve Osmanlıcadan ziyade Arapça eserler çoktur.<sup>10</sup> Örneğin, Şeyhül İslam Ebussuud’un yazdığı tefsir Arapçadır. Bir de satır arası tercüme denilen Kur’an metninin altında kelimelerin Türkçe anlamlarının yazıldığı bir tarz vardır. Mesela Muhammed bin Hamza’nın satır arası tercümesi m. 1415 senesine kayıtlanmıştır. Burada Türkçe tefsir faaliyetinin darlığı ve özellikle de matbaada çoğaltılmasının gecikmesi konusu açıktır. Matbaada basılan ilk Türkçe tefsir olan Tibyan Tefsiri, 1700’lerde yazılmış fakat 1800’lerde Mısır’daki Bulak Matbaası tarafından basılmıştır.</p>
<p>Peki, bu gecikmenin sebepleri nelerdir? Denilebilir ki fıkıh, kelam, akaid gibi ilimler gelişmişti ve salt Kur’an metninden bunların alınması mümkün değildir. Tefsir dahi olsa iç içe geçmiş anlatımlardan bunların alınması geniş kitleler düşünülürse hiç pratik değildir. Ki bütün bunları içeren tefsir de pek olası değildir. Çünkü tefsir, namazın nasıl bozulacağı gibi ayrıntı konulara, Kur’an fazlaca girmediği için pek girmez İşte, pratiklerin önde olduğu bir yaşamda iş, zamanla ister istemez fıkıh, kelam, akaid gibi ilimlere ve bunların geliştirilmesinden çok öğrenilmesine dönmüştür. Hatta denilebilir ki tefsir konusunda en iştiyaklı yaklaşım, tasavvufi yaklaşımlar olmuştur. Çünkü onların “anlam” davası vardı. Örneğin, bir mutasavvıf olan Niyazi Mısri’nin pek çok sure tefsirleri, pek çok mutasavvıfın Fatiha Tefsiri, ebcet hesabıyla tarih düşürmeler vardır. Tabii parça tefsirlerin çokluğu, Kur’an’ın bütünlüklü şekilde anlaşılması gereken bir metin olması gerçeğiyle çelişiktir ve batıni yorumlara kapı aralayan bir yaklaşımdır. Fakat dediğimiz gibi, “işler gayet formüle edildiğinden” anlama meselesi de bir ekstra gibiydi.<br />
Elbette şu denilebilir: Kur’an’ın düz mealini okuyan bir kişi, hiç olmazsa “gaybi surette birilerinden medet isteme” gibi konulardan sakınır. Maalesef böyle adetler tasavvuf içinde gayet vardı. Bari bu temel konu netleşmeliydi. Fakat dinin ille de çeşitli anlatımlardan alınması ve tasavvuf ağırlıklı, İsrâiliyat’ın çokça olduğu tefsirler bunu engellemiştir.</p>
<p><strong>Kur’an’ın Levh-i Mahfuzdanlığı-Evrenselliği Meselesi</strong></p>
<p>Şu açık ki Kur’an’ın iyice anlaşılması gerektiği meselesi, yakın zamanların ve günümüzün çok ciddi bir meselesidir. Çünkü kâinatı çözen ve dünyaya hükmetmeye başlayan bir medeniyet var ve Müslümanların gerçeği ve aklı temsili şüpheli bir hale gelmiş. Bu yüzden, “Kur’an’a yaklaşımımızda bir sorun var” anlayışı gelişmiştir. Nihayetinde kıyamete kadar geçerli bir kitap söz konusu, fakat devri geçmiş gibi. Çünkü ona dayanmayan bir medeniyetin hâkimiyeti var. Burada çeşitli söylemler göze çarpıyor. Birincisi; Batı medeniyetinin, bilim ve evrenselliği temsil ettiği, dolayısıyla Kur’an’ın onların geliştirdiği anlayışlara ters olmaması gerektiği söylemi. Bu söylem, her şeyi buna göre yorumlama istidadındadır. Örneğin, tarih içerisinde de aslında bunun hedeflendiğini ama bundan sapıldığını söylemektedirler.</p>
<p>Mesela bu bağlamda mutezile mezhebinin doğruyu temsil ettiğini, İslam filozoflarının çok doğru bir yaklaşıma sahip olduğunu ama boğulduğunu iddia etmektedirler. Gerçi, bu anlayışta bazı yaklaşım farkları vardır. Kimileri Kur’an’dan ziyade tarihi aklın (ilahi iradenin) bunu hedeflediğini söylerken kimileri bizzat Kur’an metninin bunu söylediğini düşünmeye yatkındır. Örneğin, kimilerine göre Kur’an’ın cihat dediği, baştan beri savunma savaşı idi. Gelenek, nesh teorisiyle bunu yıkmıştır. Kur’an, günümüzde kadın hakları denilen şeyleri baştan beri savunmaktaydı. Gelenek, görmezden gelmiştir. Kimileri ise metnin olabildiğince o güne hitap olduğunu, bugüne hitabın bugünkü aklın içtihadı ile olabileceğini söyler. Mealcilik dediğimiz damar, temelde bunlardan oluşmaktadır. Elbette hiç böyle derinlikleri olmayan sırf “elime alırım Kur’an’ı ne anlarsam odur” anlayışları da var, buna asıl mealcilik denilebilir. Mesela “mescidi haram, hep yönelinen, dokunulmaz eğitim yuvasıdır” diyen de var. Fakat denilebilir ki asıl mesele, belli bir donanımla, çeşitli açılardan etkileyici yaklaşımlarla Kur’an’ı bugünkü bilime, hayata göre anlamalıyız diyenlerdir. Bunu ise günümüzde Mustafa İslamoğlu, Edip Yüksel, Mustafa Öztürk, Abdülaziz Bayındır, İlhami Güler, İhsan Eliaçık, Caner Taslaman gibi daha kalburüstü isimler temsil etmekte. Tabii Hindistan, Pakistan, Mısır gibi bu işin çok daha köklü olduğu yerlerde de iş devam etmektedir. Çok yakından bilmesek de bu yönde bir izlenim var.</p>
<p>Bir diğer anlayış, selefi anlayıştır. Bunlar da geleneği bir sapma olarak görür, fakat salt Kur’an’ı değil, ilk dönem pratiğini esas alır, hatta işi orada dondurmaya çalışır. Fakat bu dönemde olan İsrâiliyatı da dışlayıcıdır. Öte yandan; bunun yerine Tevrat ve İncil’den alıntıları işe dahil edip etmedikleri ise belirsizdir. İbni Kuteybe, İbni Teymiyye gibi isimler, Tevrat ve İncil’den alıntılar yaparlar fakat tefsir alanında değil.<sup>11</sup></p>
<p>Öte yandan; Abduh ve Mevdudi’de tefsir noktasında gayet alıntılar var fakat onlar da ne kadar selefi kabul edilir, tartışılır. Buradaki temel mesele şudur; selefilik gelenek kadar yorumdan da kaçıştır, fakat Tevrat ve İncil’in metinlerde kullanılması demek aşırı derecede yorum demektir. Çünkü onu gerektirir.</p>
<p>Elbette bir de devri bir karakış gibi gören, ne kadar az “piyasaya” çıksan o kadar kâr diyen anlayışlar var. Bunlar ellerindeki kimi metinlerle ve gelenekle işi götürmeye çalışmaktadır. Velev ki iş gittikçe ellerindekinden uzaklaşsın. En azından daha çok şey tutulmakta, kalmaktadır.</p>
<p>Burada işin ruhuna bir eğilmek gerekir. Unutmayalım ki iş hakikattir, hakikat ise yöneliş ister. Mesela, hadiste şöyle buyurulmuştur:</p>
<p><em>“Allah katında amellerin en üstünü, içinde hiçbir şüphe bulunmayan imandır.”</em><sup>12</sup></p>
<p>Ayette ise denilmektedir ki <em>“Gevşemeyiniz, üzülmeyiniz, eğer inanıyorsanız en üstün/üstün gelecek olan sizsiniz”</em><sup>13</sup></p>
<p>Herhalde bu hal, tedirginlik içinde sorulardan kaçarak ya da dünyaya tutularak değil, cevaplara sahip olarak olacak.</p>
<p><strong>Çok İnce, Karışık ve Fertlere Yönelik</strong></p>
<p>Bu bağlamda şöyle düşünülebilir: Kur’an’ın iyice anlaşılmasında ve tebliğinde en eksik kalınan nokta, Kur’an’ın, Tevrat ve İncil’i içericiliği ve düzelticiliği noktasıdır. Tevrat ve İncil metinlerinin direkt olarak tefsirlerde kullanılması çok yenidir. İlkin, İsrâiliyat denilen ve kaynağı bu işin ehli Vehb bin Münebbih, Kabul Ahbar, Muhammed bin İshak gibi kimi kişiler olan anlatımlar kullanıldı tefsirlerde.</p>
<p>Sonra bunlar elenmeye başladı gayet. Lakin Tevrat ve İncil metinlerinin düzelticiliği meselesi, Kur’an’ın güçlü bir delili, tebliğ noktası ve iş çok gecikti. Sorunu ve çözümü daha çok burada aramalıdır. Kur’an’ın Levh-i Mahfuzdanlığı, evrenselliği, tarihi ve günü izah ediciliği ve yol göstericiliği noktasında en iç ve sonuç alabilir, çözüm de bu gözüküyor.</p>
<p>Velakin denilebilir ki bu meseleler de çok ince, karışık ve fertlere yönelik gayet. Fakat unutmayalım ki iş, toplumsal bir vasat ya da hedeften ziyade bilemeyeceğimiz şeylerin çokluğu içerisinde bildiklerimizin sağlamlığı ve üstlüğü ile Rabbe yöneliştir. O da delile yöneliş. Hâsıl, hedefi burada görmek, direkt toplumu değilse de topluma yol göstericileri hedeflemek de olabilir hedef. Çünkü Kur’an’ın üstlüğü teberrüz etmeli günümüzde. Bu da ister istemez önce birilerinde olacak.</p>
<p style="font-size: 0.8em;"><sup>1</sup>Daha önce İzmirli İsmail Hakkı da Meani-i Kur’an adlı eserinin önsözünde, Kur’an’ın tercüme edilemeyeceği üzerinde durur ve eserine bu yüzden Meani-i Kur’an adını verdiğini belirtir. Bu ilk dönem Kur’an çevirilerinde, bir aksülamel damarı gayet dikkat çekiyor. Mesela Elmalılı’nın namazlarda okunur şüphesiyle mealini kasten biraz zor anlaşılır yaptığı düşünülür. Yine Mehmet Akif aynı şüpheyle hazırlamış olduğu meali yakmıştır vs. Bu anlamda gerek İzmirli’nin gerek Elmalılı’nın Kitabı Mukaddes alıntılarından uzak durmaları da şayanı dikkattir. Denilebilir ki çünkü bu modernist damarda yaygındı.<br />
<sup>2</sup>bkz. Kitabı Mukaddes, Yaratılış: 1. ve 5. bölüm<br />
<sup>3</sup>bkz. Tirmizî-Tefsir (Bakara Suresi) 1, Müslim- Edep 111<br />
<sup>4</sup>bkz. “Modernizmin dönüştürücü etkisi: Seyyid Ahmed Han ve ahkâmın dünyevileşmesi” makalesi-Özgür Kavak<br />
<sup>5</sup>Antrparantez, Muhammed Ali ve Ömer Rıza Doğrul da Bakara 50 tefsirlerinde metcezir iddiasını dile getirir. Ömer Rıza Doğrul iddiayı, Seyyid Ahmed Han’a dayandırır.<br />
<sup>6</sup>bkz. Muhammed Abduh, Reşid Rıza-Menar Tefsiri, Bakara 50 tefsiri. Abduh-Afgani çizgisinde devrin insanı durumu olmakla birlikte güçlü bir ümmetçilik damarı da olduğundan rasyonalizm sınırlıdır.<br />
<sup>7</sup>bkz. Mevlana Muhammed Ali, Kur’an Meali, Ali İmran 47 tefsiri. Antrparantez, Ömer Rıza Doğrul, Tanrı Buyruğu adıyla adeta bu tefsiri Türkçeleştirmiştir ve bu iddiayı da biraz üstü örtülü, Muhammed Esed ise gayet üstü örtülü şekilde dillendirmiştir. (bkz. Enbiya 91 tefsiri) Bu iki isim, Muhammed Ali’den isim vermeden gayet alıntılar yapar. Beri yandan Muhammed Ali’nin de isim vermeden Seyyid Ahmed Han’dan alıntılar yaptığı görülmekte. Çünkü bunu da o söylemiş.<br />
<sup>8</sup>Ayintabi’nin Tibyan adlı eseri ilk basılan Türkçe tefsirdir. 1840 tarihinde Mısır’daki Bulak Matbaası’nda basılmıştır. Yazım tarihi ise 1699’dur. Bu tefsir, Hıdır elEzdi’nin, Tibyan adlı tefsirinin Ayıntabi Mehmet Efendi tarafından Arapçadan çevrimi ve kendi eklediği çıkardığı şeyler ile birlikte telifidir.<br />
<sup>9</sup>bkz. “Osmanlı döneminde Türkçe tefsirler” makalesi-Abdülhamid Birışık<br />
<sup>10</sup>bkz. “17. Asır Osmanlı Tefsir Hareketine Panoramik Bakış” makalesi-Hidayet Aydar<br />
<sup>11</sup>Örneğin, İbni Teymiyye’nin öğrencisi İbni Kayyim’in ve İbni Kesir’in tefsirlerinde bu tarz alıntılar görmedim. Başka kitaplarında ise var.<br />
<sup>12</sup>Darimi-Rikak 28<br />
<sup>13</sup>Ali İmran 139</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/dinin-yorumlardan-arindirilmasi-mealcilik/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
